BİR SEVDADIR TESPİH / Hasan EJDERHA

Bir sevdadır tespih. Yoldur, yoldaştır; sanki sevgiliye götüren bir merdiven basamağıdır her habbesi. Dokuna dokuna, okşaya okşaya, parmaklarınla tespihin habbelerini hissede hissede çekilen bir “Süphanallah” “Elhamdülillah” “Allahüekber”dir. İliklerine kadar Allahüekber. Ciğerlerine, tüm azalarına, ruhuna kadar Allahüekber diyebilmenin tadıdır tespih. Ve o tadı tespihin de aldığını hissetmek, tespihe de o manevi hazzı aldırmak, belki de gibi yapmak. Kendisinin aldığı, tattığı manevi hazzı, tespihine de aldıranlar, tattıranlar gibi yapmak. Sonra bir “Estağfirullah” ile kabuğundan, dünyaya batmış kabuğundan, bir Ağustosböceğinin kabuk değiştirmesi gibi, kabuğu değiştirirken, kaybedilen azaları ve yetenekleri de geri kazanarak eski kabuğundan çıkmak…

Her tespihin habbesinin dokunuş hissiyatı vardır. Birisi diğerinden farklıdır. Tespihin cinsine göre değişir bu farklılık. Kuka, sair ahşap ve çekirdeklerden yapılan tespihler ile bağa, kemik, boynuz, kehribar, yine bir çeşit kehribar olan Oltu Taşı, ele hafif gelen ve taşıması kolay tespihlerdendir. Kehribar ve kuka bunların en hoş olanlarıdır. Mesela eskiden saraylara ve önemli konaklara gelen hekimlerin elinde kuka tespih görülmediği zaman o hekime muayene olmaktan imtina edilirmiş. Kehribar ise, sultanların, paşaların, ağaların tespihi olarak bilinir. Dünyada çoğunlukla Erzurum’un Oltu ilçesinde çıkan Oltu Taşı’nın ise bedenin elektriğini aldığını söylerler. Her birinin kendine özgü zarafeti vardır. Birisi çektikçe parlar, bir başkası çektikçe kokularını etrafa yayar. Her karakterin, her karizmanın ayrı ayrı tespihi olması, her tespihin ayrı ayrı ustaların, tespihdarların elinden çıkmasıyla nam ve değer kazanıyor olması insanın aklına “At sahibine göre kişner” atasözünü getiriyor. Kişinin karakteri, hal-i pür melali nasılsa elindeki tespih de durumu ile doğru orantılıdır çoğu zaman. Tespihdarlar, tespih meraklıları, kolleksiyonerler, Önemli tespih satıcıları, Tespih imalatçıları… Memleketimizde öyle güzel ustalar, tespihdarlar yetişmiştir ki; çoğunun ünü başka başka memleketlere ulaşmış, yaptıkları tespihler dünyaca aranır olmuştur.
Memleketimizde çok sevilir tespih.

Doksandokuzluk, otuzüçlükleri yapılır.

Sonra bir de onyedilisi vardır ki bu da Efe Tespihi’dir.

Çeşit çeşit püsküller yapılır tespihlere, gümüş püsküller; sallamalar, kamçı- kırbaçlar ve kırbaçların ucunda yine gümüş, değerli taştan sallama aparatları. Her biri bir başkasından güzeldir. “Bir tespih alayım kendime” deseniz de bir tespihçide eğleşiverseniz, şaşırırsınız hangi tespihi alacağınızı. Her birinde ayrı bir güzellik, her birinde ayrı bir mana buluverirsiniz. Kimine ise hemen oracıkta bir mana yükleyiverirsiniz de “bana ne oluyor ki böyle?” deyiverirsiniz. Çünkü daha tespihlerden birini almadan, daha bir tespihle dost, yoldaş ve sırdaş olmadan oracıkta yakınlaşıverirsiniz. Tıpkı yıllar öncesinden varlığını bildiğiniz ama ilk defa karşılaşmanın heyecanını yaşadığınız bir akraba gibi gelir tespihler size.

Kuka ve ahşap tespihlerin çektikçe parlayanı ve koku yayanı vardır. Çektikçe her habbenin bir önceki günden daha parlak ve farklı renklere büründüğünü seyredersiniz de şaşırırsınız bir sonraki gün. Zira bir gün önceki tespih değildir artık cebinizdeki, her elinizi cebinize atışınızda sessizce selamlaştığınız tespihiniz. Habbelerin üzerinden parmaklarınızın her geçişinde, kalbinizde zikrin pırıltısı gibi habbeler de parıldamaya başlar. Zikir için tespih habbelerini okşayan parmaklarınızın emeği asla boşa gitmez. Hem kalbinizi, kalbiniz ile birlikte tespihinizi de kalaylarsınız da farkına bile varmazsınız o anda. Sonra bakıverirsiniz ki hem tespihiniz artık farklı bir tespih, hem de kalbiniz farklı atmaktadır.  

Tespihin, her ne kadar külhanbeyi, efe ve delikanlılık tarafı da önemli ise de biz daha çok tespihi, otuzüçlük de olsa, doksandokuzluk da olsa, tespih gibi kullanmak tarafını seviyoruz. Tespih denince; tespihat, zikir akla gelsin istiyoruz. Zira tespih zikir içindir. Hatta öyle ilginç tespihdar büyüklerimiz var ki; onlar tespihi adabınca çekmeyenlere, yani tespihin habbelerini orta parmak üzerine getirerek, işaret parmağı ve başparmakla çekmeyenlere tespih bile vermezlermiş. Makamı, mevkii ne olursa olsun, tespihi eline alıp, parmağında sektirerek döndürenlere, “burada size uygun tespih yok” diyerek kibarca savarlarmış.

Bir de değerli taşlar ve yarı değerli taşlar vardır. Rengârenk taşlar: Zümrüt, Yakut, Safir,
Yeşim, Akik, İnci, Mercan, Ametist (Mor Necef), Turkuaz (Firuze,  Türkuvaz), Zebercet. Kaplangözü, Kuvars, Pembe Kuvars (Gül Kuvarsı), Garnet (Lâl Taşı), Aytaşı, Güneştaşı,  Havlit, Necef, Lapis, Malakit (Malahit), Opal, Topaz, Zirkon. Daha onlarca çeşitli renkte ve değerde taş… Her birinin ayrı özellikleri ve her birinin bir diğerinden güzel renkleri vardır. Kimisi yeşilin en güzel tonlarını sunar size, kimisi sarının, kırmızının ve morun daha önce hiçbir yerde görmediğiniz ışıltılı renk cümbüşü ile temaşası gözlerinizi kamaştırır.

En eski tarihlerden ve toplumlardan bu güne şifalarına inanılır taşların.  Akik taşının ağrılara özellikle baş ağrısına iyi geldiği, Zümrüt’ün bağışıklık sistemini, Yeşim’in zihinsel odaklanmayı güçlendirdiği, Yakut’un kan dolaşımını düzenlediği, Akuamarin Taşının  Solunum yolları rahatsızlıklarına, boğaz ağrılarına, astım, bronşit ve tirotid bezi rahatsızlıklarına iyi geldiği söylenir ve yazılır. Daha neler neler… Değerli ve yarı değerli taşlar olarak adlandırılan taşlar için daha öyle ilginç şeyler söylenir ki hayretler içinde kalırsınız. Bu özellikleri doğrudur, değildir bilemeyiz. Ama biraz bu tür taşlardan yapılan tespihle ilgilenenler, meraklıları bilir ki her birinin özelliği ve hissiyatı farklıdır. Hissiyatı diyorum çünkü her farklı taşa dokununca farklı dokunuş hissiyatları vardır. Meraklısı on beş kadar taşı daha taşa bakmadan, dokununca bilir dokunduğu taşın hangi taş olduğunu.

Tespih nasıl bir sevdaysa, çeşitli taşlardan yapılma tespih, daha farklı bir sevda işidir. Değerli taşların herhangi birinden bir tespihiniz varsa çok nazlı bir sevgilinin nazı ile karşı karşıyasınız demektir. Eğer değerli taşların birinden bir tespih taşımaya karar vermişseniz birçok nazı da göze almışsınız demektir. Bir kere çok ağır bir tespihi çekeceksiniz ve bu ağırlığı hem eliniz, hem de zikir esnasında parmaklarınız hissedecektir. Tespihattan sonra ise parmak uçlarındaki yorgunluğu bütün vücudunuz hisseder. Sonra sürekli ip keser bu tür tespihler. Gene de vazgeçemezsiniz vazgeçmezsiniz zümrüt, yakut, yeşim, akik tespihinizden. Vazgeçmemelisiniz de zaten. Onun nazına katlanırsanız güzel bir tespihi çekebilirsiniz. Eğer nazını çekmezseniz size kırılır, ummadığınız bir anda darma dağınık oluverir de sadece “Aaaa!” diyerek farkına varırsınız ama artık çok geç kalmışsınız demektir. Habbelerini sayısınca bir araya getirmeniz zordur artık. Habbelerin büyük çoğunluğunu toplamış olsanız bile, kaybolanlar için yitik kuzuların kaybına dair bir hüznü yaşarsınız ve bu, kalıcı bir hüzündür artık sizin için. Çaresi yok mudur? Vardır elbette. Değerli taş tespihiniz nazlı olduğu kadar da vefalıdır. Sizden ayrılmak, kopmak istemez. Fakat bunun için dikkatli olmalısınız. Nasıl bir sevgili taşıdığınızı asla unutmamalısınız. Bunca naz kendisini unutturmamak içindir zira. Değerli taş tespihi çekerken, elinizdeki tespihi hissetmekten bahsettik ya birkaç kere! Evet, bu çok önemlidir. Tespihinizi çekerken onun farkında olmalısınız. Parmağınız habbe (tane) aralarına alışmıştır. İşte o aralıklarda hafiften bir genişleme hissettiğiniz an, tespihiniz sizi haberdar ediyor demektir ve bu haberi ciddiye almamazlık edemezsiniz. Size gelen haber, tespihi taşıyan ipin inceldiği ve kopmak üzere olduğudur. “Birkaç tur daha çekeyim” demeden tespihinizi cebinize koymak ve emniyete almak zorundasınız.

Değerli taş tespihleri kırmamak esastır. Kırılırsa dağılır. Size incindiğini haber vermesi ne kadar vefalı ve nezih olduğunu gösterir. Tespihinizin incindiği mesajını almışsanız, nezaket sırası sizdedir artık. Onun size davrandığı gibi siz de nezih bir davranış göstererek, incinmiş tespihinizin gönlünü almalısınız. Hemen ilk iş olarak onu yeniden sağlam bir ipe dizmelisiniz. Zaten buna da mecbursunuz. Çünkü geçici de olsa başka bir tespihi çekemezsiniz artık. Parmaklarınız hep o tespihi arar.

Bir de habbelerin milimetrik özellikleri vardır. Beş milimetreden on iki milimetreye kadar
tespihler vardır. Hatta daha da iri habbelileri… Ama en çok kullanılanları; doksandokuzluklarda dört-altı, otuzüçlüklerde yedi-sekiz milimetre olanlarıdır. Efe tespihleri ise onyedili olduğu için daha iri habbelidir. Otuzüçlük tespihlerde en okkalı olanları ve ele oturanı dokuz ile on milimetre olanlarıdır. İlk bakışta sadece bir araya getirilmiş habbeler olarak görünse de tespihler, bazısı detaylarında gizli, bazısı da dikkatli bakınca görülebilecek belli başlı parçalardan oluşur. Bazı tespihler vardır ki milimetrik özelliğinden, kesiminden ziyade habbeler üzerine işlenmiş nakış, tabii damarlar, renkler önemlidir. Ayrıca hemen hemen tüm tespihlerde bulunması genel kabul görmüş ve tespih dünyasına özgü isimler almış parçalar vardır. Bir de tespihin imame, nişane, Tepelik (Hatime) gibi olmazsa olmazları vardır. Yani tespihi habbelerinden sonra tespihi tespih yapan unsurlar.

Tespihlerde bulunan ilaveler, kırbaçlar, kamçılar, sair püsküller ve onların aparatları ile tespih habbesinin iriliği, ufaklığı, meraklısına ve kullanım alanına göre de değiştiği olur. Doksandokuzlu tespihlerde genellikle kürevî, mercimek kesim çoğunlukta olduğu halde, otuzüçlü tespihlerde kesim çok önemli ve çeşitlidir: Kürevî (tam toparlak), kürevî üstüvane, fıçı, kesme (iki tarafı düz), armudi, sığırcık, arpa, ucu toparlak, yassıca yuvarlak (yumurta), beyzi (söbe), dolgun beyzi, yarım beyzi, şalgami (iki tarafı basık), fasetalı (elmas gibi tıraşlanmış). Tespih habbeleri çekim zevkine göre değişkenlik gösterse de, kürevî ve beyzi kesimin daha çok tercih edildiğini söylenebiliriz.

Her tespihin bir hatırası ve hikâyesi vardır:

Yapan ustanın habbeleri temin edişi, tek tek yapışı, bir araya getirişi, hangi usul ve ilhama göre dizeciğine, dizdiğine dair hikâyeler…

Tespihi satın alanın hangi saikle tespih aldığı, hangi tür tespihe nasıl karar verdiği, nereden hangi ustadan nasıl aldığının hikâyesi…

Bazen de eski bir tespihin sahibi olmak ve onun temin ya da hediye ediliş hikâyesi…

Hiç yanımdan ayırmadığım, gümüş kakmalı bir KINALI KUKA’M var; hikâyesi ise çok ilginç Kınalı Kuka’mın. Yedi sekiz yıl önceydi; hiç tespihlerle alakası olmayan bir dostumla evinin bulunduğu sokağın başında karşılaşıverdik ansızın.

—Çay içelim, hem de konuşuruz biraz dedi.


—Gitmem lazım Salih’im, çok işim var dedim.

—Bak, tespihlerden konuşuruz dedi Salih.

—Senin ne alâkan var ki tespihlerle dedim.

—Ninemin sandığında bir tespih var ki görmelisin. Dedem rahmetli olalı yirmi bir yıl oldu. Ninem, rahmetlinin tespihini yirmi bir yıldır sandığındaki bohçasında saklıyor dedi.

—Şaka yapıyorsun! Dedim

—Şaka değil, çaya gelirsen tespihi de görürsün dedi Salih Hoca.

Bir mayıs ikindisi; limon çiçeği kokusunu içimize çeke çeke girdik Salih Hoca'nın evinin bahçe kapısından.

Dama çıkıp, asmanın altına düzenlenmiş kamelyaya oturuyoruz. Ninesi de orada. Elini öpüp başımıza koyuyoruz. Salih, evdekileri daha önceden telefonla aramış olacak ki oturur oturmaz geliyor çaylarımız. Çaylarımızı içmeye henüz başlamıştık ki:

—Nine diyor Salih.

—Söyle ninesinin kuzusu diyor ninesi.

“Aman Allah’ım bu ne tatlı dil böyle” diye geçiriyorum içimden. Bir yandan da ninenin o doyumsuz tatlı halini izliyorum fark ettirmeden. Yüzü sanki bir ninenin yüzü değil de hüzün abidesi sanki. Neler görmüş, neler yaşamış, nelere şahitlik etmiştir bu yüz kim bilir.

—Nine! Hasan bey tespihi çok seviyor. Ona dedemin tespihinden bahsettim. Getirsen de baksa bir, ne dersin?

Nine tebessüm ederek kalkıyor yerinden ve damdan eve inen merdivene yöneliyor. Çok geçmeden de geliveriyor tekrar. Daha önce oturduğu sedire oturup, yanında getirdiği bohçayı yan tarafına koyarak, bir kuşu okşar gibi açıyor bohçayı. Sonra bir kese çıkarıyor bohçanın içindeki yazmaların arasından ve keseyi bana uzatıyor.

Tir tir titriyorum keseye dokununca. Yavaşça büzgüsünü açarak elimi kesenin içine daldırıyorum. Evet, gümüş kakmalı; gümüş, Osmanlı kırbaç sallama püsküllü; otuz üçlü kuka bir tespihti keseden heyecanla çıkardığım tespih.

Muhteşem bir kınalı kuka…

Bayılmıştım tespihe tam manası ile. Artık koyu kahverengiye çalmış, gümüş kakması kahverengi habbeler üzerinde pırıl pırıl parıldıyordu. Uzunca bir süre ağzımı açamadım. Şaşkınlıklar içindeydim ve bu kadar hayran olacağım bir tespih görmemiştim o ana kadar. Hem bir klasik, hem bir antika, hem de manevi değeri büyük bir tespihti elimdeki muhteşem tespih. Tespihin sahibi rahmetlinin bir de beyzade, ağa ve kabadayı geçmişini hesaba katarak tespih değerlendirildiğinde, tam bir delikanlı tespihine dokunmuş oluyordum.

—Nineciğim rahmetli kaç yıl çekti bu tespihi? Dedim

—Otuz yıldan fazla dedi hüzünlenerek.

Tespihi hayranlıkla inceledikten, okşadıktan sonra tekrar verdim nineye.

Nine aynı özenle tespih kesesini bohçaya yerleştikten sonra tekrar eve inmişti. Salih Hoca’ya sözleri ağzımdan çıkınca pişman olduğum, bana uymayan bir şaka yaptım.

—Salih, ninen göçünce tespihi bana verir misin dedim.

Gülüştük…

*

İki gün sonraydı. Kuşluk vakti okunan sala okuldan duyuluyordu. Personelimden birisi, salanın sonundaki anonsu dikkatle dinlerken,

—Anlayabildin mi Mahmut, kimmiş ölen? Dedim.

Mahmut:

—Salih Hoca’nın ninesi ölmüş hocam. Sonra da ilave etti: Doksan yüz arası vardı ama dinçti nene; demek ki vade dolmuş dedi.

Hep birlikte gittik, Nineyi götürüp defnettikten sonra taziye evine gelip, Kur-an’ı Kerim, Fatihalar okuduk ninenin ruhu için.

Ertesi gün yine taziye evinde otururken Salih gelip yanıma oturdu. Oturur oturmaz da elimi tutarak, kaşla göz arasında avucuma bir şey bıraktı. 

Bu üç gün önce heyecan ve hayranlıkla baktığımız tespihin içinde bulunduğu kadife keseydi. Tespihi ilk gördüğümde “tir tir titredim” demiştim ya! İşte şimdiki titremem ile kıyas edecek olursak o ilk titremeyi; onu titreme sayarsak, şimdiki halim tam manası ile bir vücut depremiydi.

—Hayır, olmaz Salih, alamam bunu dedim.

—Olur, mu gardaş, bunun kıymetini ancak sen bilir ve sen yaşatırsın. Bu tespih bizde zayi olur. Dedi.

“Kınalı Kuka”m, yüzlerce tespihimin içinde en kıymetli tespihim şimdi. O gün, o hafta, başka bir tespihi çekiyor olsam da “Kınalı Kuka”m hep cebimdedir.

***
        
Kimimizin tespihi babasından kalmıştır, kimimizinki dedesinden yadigârdır. Kimimize bizzat hediye edilmiştir bu tespihler, kimimize sevdiği rahmetli olunca ondan hatıra kalmıştır.  Her tespihin hem hikâyesi, hem maddi değeri, hem de manevi değeri bu yüzdendir.

Daha nice tespih hikâyeleri vardır. Nice tevatürler, abartılar, tespih maceraları ve efsaneleri. Tespih hep olsun hayatımızda değil mi? Bir dost olarak, bir yoldaş olarak, sırdaşımız olarak cebimizde dursun tespih.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder