DÜKKÂN MEKTUPLARI-8/Mehmet Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL

“Muhterem ağabeyim,


Ferhat, hocamgilin çok tasvirli bulup da okumak istemeyeceği türden bir “dolambaçlı şapırdatma” yazmış, siz de nezaketen Ferhat’ı taltif ediyorsunuz, hakkınız var, grevler yapıp duran ve Oflu Süleyman gibi randımanlı mesai yapmayan bir tercümanı nazlayıp durmak zorundasınız.

Hayır, böyle Yeşilçam melodramları gibi uzadıkça uzayan şapırdatmalardan hoşlanıyorsanız edem Mehmed Yaşar’la her buluşmamızda size kucak dolusu yazalım böyle “faidesi meşkûk”, bağlamı rüşvetli, kendi dolambaçlı, mahiyeti elma şekeri gibi olan metinlerden.

Ferhat’tan beklenen Edirne’ye varıp hocamın kapısında aleyh dilenmesi olurdu, haydi sınav muafiyeti var diyelim, Kavlaklı’ya kadar varıp bir hocamın ikincisine müracaat edecekti. Onun yerine sıcak yatağından çıkmadan, uykusu arasında size telefonundan bir tasvirli, şapırdatmalı, Antep işi bir metin vermiş.

Hayır, gene de kıskanın diyorsanız kıskanalım. Gerçi benim bu yazdığım da aleyh hatırına Ferhat’a aşırı yağlı bir fatura çıkarmak oldu ama artık ehl-i insan hoş görsün.

Bütün dostlara arz-ı hürmet eder, aleyhli günler temenni ederim.”

Mehmet Raşit Küçükkürtül




Aziz üdeba,

Yazınız pek güzel ve fikirli. İcaz sanatının hâkim olduğu iyi yazı şartlarını haiz...

Bu mektubunuzdan dolayı size cevap veremem. Çünkü fakiri hep ikna ediyorsunuz. Nükteli anlamda söylersek, kandırıyorsunuz. Bu, sizin üdeba’dan oluşunuzdandır. Onun için sizin kaleminize kalem oynatamam. "Gönlünüze şifa veren mektup okuyun" yazımızda sizin için "şifası az" dememden sakın alınmayınız. Sizi diğer dostlardan ayırt etmedim. Bilakis "şifası az" ifadesinde edebî yârenlik ve naz vardır.

Efendim, siz de biraz gönlümüzü havalandıran şifalı mektuplar gönderseniz olmaz mı?

Sermayesi nedir ki?

Selâm ve daim muhabbet...
Ahmet Doğan İlbey 


***
DÜKKÂN MEKTUPLARI-1


hocamın "pîr-i mugânımız" diye tavsif ettiği kıymetli ağabeyim,

fakire attığınız "şifası az" zarfınızdan alınmak şöyle dursun memnun oldum, başımın ağrısı gitti, kulağı kutlu cemaatiyle de zarfı andık ve zât-ı âlinizin aleyhine konuştuk. ancak o günkü cuma içtimaında fakirin telaşı müsaade etmedi, dükkânda misafir de vardı, mevzu edilemedi. zarf, fikrî tenkit, aleyh, yârenlik sizlerin olduğu gibi bizim de gıdamızdır; medyun-ı şükrânım size. 

bu fakirin, zât-ı âlinize yazdığı mektuplar, küçük bir risale tutacak hacme ulaşmıştır sanıyorum. daha yazmak arzusu duyuyorum elbette. artık türk edebiyatında "şehir mektupları" gibi "Ahmet abi mektupları" diye bir edebî tür doğacak kadar zât-ı âlinize mektup yazılmıştır zannediyorum, hatta bir tanesi kitaplaştı bile! siz de eski mektuplardan olsun, yeni mektuplardan olsun habervaktim'deki sütununuzda neşretseniz de biz de kuru kuruya mektup yazmamış olsak! zât-ı âliniz, elbette, "Ahmet abi mektupları" diye bir edebî tür adlandırmasına râzı gelmezsiniz fakat en azından "dükkân mektupları" diye tesmiye edilmesine müsaade ediniz. hatta dükkân mektupçuluğunun terakkî etmesi için faaliyetlerde bulunalım. meselâ bu sahada en çok terakkî eden erbab-ı dükkân hocamgilin tensibiyle zât-ı âlînizin takdiriyle "dükkân mektupçusu" unvanını taşısın. muhakkak bu genç dükkâncıları teşvik edecektir. zarf, fikrî tenkit, aleyh, yârenlik gibi hususlarda kim daha kuvvetli şapırdatmada ve şangırdatmada bulunursa, kimin nüktesi keskin ve şerbetliyse, kimin üslûbu bediî ve ulvî ise onu "dükkân mektupçusu" tayin edin. zamanla mehmet narlı hocamıza telif öder, "dükkân mektupçuluğu" hakkında akademik bir kitap yazdırırız, böylece akademi camiası da gıkını çıkaramaz. hatta "saatleri ayarlama enstitüsü"nden mülhem, biz de şehr-i Maraş'ta bir "dükkân mektupçuluğu sempozyumu" tertip ederiz ki âmâ üstadınızın kızı ümit Meriç'in "İslâm'da Köpek" diye bir konferans vermesinden (konferansın afişi e-mektubumun ilavesindedir) daha anlamlı ve edepli bir iş olacaktır bu sempozyum. velhâsıl dükkân mektupçuluğu bir müessese olarak tesis olunursa fakir de şevke gelip bu millî hedefe hizmet etmek için daha çok ve daha şifalı yazacaktır herhalde. 

erbâb-ı fikir için "dükkân mektupçuluğu"nun teknik hususiyetlerinin uzun uzadıya anlatmaya lüzum yoktur sanıyorum. elbette dükkâncı olmayan, dükkân mektubu yazamayacaktır. dükkân mektupları, doğrudan hocamgile hitaben yazmak müşkül olacağından (elbette bazı hayasızlar çıkıp hocamgile de hitaben yazmaya kalkışacaktır) dükkânın başkomutanı sıfatını haiz olmanız hasebiyle zât-ı âlînize olacaktır. dükkân mektupları, dükkân diliyle yazılacaktır. elbette Mozart dinleyerek yazılması caiz değildir. tütün içilerek yazılması efdaldir, müstehaptır. teheccüd vakti ve seher vakti yazılanı muhakkak ki daha faziletlidir. iyi bir "dükkân mektubu" ağyarı dışarıda bırakır, zât-ı âlînizin tabiriyle "elin lafını vermez". elbette enbiyâ, asfiya, kibâr-ı ricâl, urefa, üdeba ve ulema ve dahi şüheda ve illa hocamgilden mevzu açması, onlara telmih ve atıfta bulunması vaciptir. dükkân mektupçusunun tenasüp sanatını gözetmesi en mühim vazifesidir, o bakımdan mevzunun "adlî vakıalara", "üçüncü sayfa haberlerine", "düz particiliğe", "kırk yıllık bayat, hamasî ülkücülük laflarına" ve elbette "tarhanalık yoğurda" uğramadan nihayete erdirilmesi, namazdaki huşû mesabesindedir. iyi bir dükkân mektubu muhakkak ki iyi bir nesirde aranacak asgarî hususiyetleri ihtiva etmelidir, bu bahsi uzun uzadıya yazmaya gerek yoktur, erbabının malûmudur. 

sözlerime burada nihayet verirken dükkân mektupçuluğunun efradını câmi ağyarını mâni bir surette tebarüz ettirilmesi için zât-ı âlînizin himmetini rica ediyorum. hürmet eder, ellerinizden öper, dualarınızı istirham ederim. Mehmet Raşit Küçükkürtül

***
mahmutpaşa işi, kötü ve üstelik lirik bir kartpostal şiiri


senin
öyle kestane kahve saçların vardı
güneş oradan doğardı
senin saçların lügatleri hizaya çekerdi
ordular senin saçlarını kuşanırdı.
insanlar oyuncaklara koşardı,
biz saçlarına koşardık
işte gönül seyrangâhımız derdik.

senin saçların bir çağlayan!
taylar doğurur,
bozkır rüzgârı.
âşıklar mabedi,
senin saçların.

senin saçların…
vardı.
kestane kahveydi.
insanlar nefeslenirdi,
biz saçlarından nar çiçeği toplardık.

kestin,
öksüz kaldık.
yeniden tenzil olduk 
dûn-
ya’
ya. 
    







***

KAHRAMANMARAŞ,  UNESCO’NUN “EDEBİYAT ŞEHRİ” UNVANINI ALMALI MIDIR?






mâlum olduğu üzere kahramanmaraş’ın “unesco edebiyat şehri” diye tescillenmesi, bir hedef olarak şehrimizin idaresini elinde bulunduranlar tarafından dile getiriliyor. bu fikrin nasıl ortaya çıktığını, kimlerin teklifiyle şekillendiğini, kültür çalıştayı türünden bir şûrada mı karara bağlandığını bilmiyorum. ama sözkonusu hedefin  çeşitli kereler, farklı kişilerin ağzından dillendirildiğine şahit olduk. evvelemirde böyle bir hedefin sıhhati üzerine düşünmekte fayda var. şehrimiz, unesco’nun mezkûr listesine girmeli midir? acaba kahramanmaraş unesco’nun edebiyat şehri seçtiği beşinci şehir olsa iyi olur mu? türkiye, tanmizat’la iyiden iyiye tebarüz edip saflaşmış bir kültür mücadelesinin içerisinde: yeri gelmiş “alaturka-alafranga”, yeri gelmiş “mürteci-asrî” ve bazen de “sağcı-solcu” diye ayrışmaya gidilmiş. bu ayrışmanın, tefrikanın ortaya çıkmasında ise hep aynı kültür savaşı var. batı medeniyeti ile yüz yüze gelmenin doğurduğu bir kültür savaşı bu. peki, türkiye’nin bugün el’an dünya siyasetinde bulunduğu yer; birleşmiş milletler gibi müeyyidesiz, tarafgir, göstermelik ve köhne bir müessesenin yan kuruluşunun “aferim listesine” girmek gibi kültür hedefleri koymaya müsait mi? bu soruyu, türkiye’nin kendi iç dinamiği olan kültür savaşı bakımından da sorabiliriz. naçizane kanaatim o ki sorunun iki türlü sorulmasında da cevabı  müşkildir. hakkında düşünmekte fayda mülahaza ettiğimiz bu soruya bıyık altından gülen ve içten içe “geçti bunların pazarı…” ümitsizliğine ve banka ekstrelerine gömülen süslü muhafazakarları bir kenara bırakıp özlü bir cevap ile meselenin bu tarafını bağlayalım: her cümlenin “yerli ve millî” sıfatlarıyla dolup taştığı şu günlerde unesco’nun koyduğu ölçülere gönül indirmenin doğru olmadığı muhakkaktır.


bir kültür savaşının içerisindeyiz dedik. vakıflar aracılığıyla birçok ihtiyacını gideren bir sosyal örgütlenmeden bugünlere geldik. belediyelerin kendisini nasıl konumlandırdığı bir mesele olarak durmaktadır. okulların açıldığı sıralarda bir belediye “kitaplar devletten, kırtasiye bizden” şeklinde bir sosyal yardım işi yapıyordu. benim burada dikkatimi çeken, belediyenin kendisini devletten ayrı konumlandıran bir üslupla slogan geliştirmesiydi. belediyenin konumunu başka örnekler üzerinden de düşünebiliriz. bugün ne tür faaliyetler icra ettiğinden tam olarak emin olamadığım “kültür evi”, “bilgi evi”, “sosyal etkinlik merkezi” türünden birçok belediye kurumları açılıyor. yine taziye evi ve kütüphane adı altında etüt salonları da belediyeler tarafından açılıyor. halkın buraları “devlet binası” olarak gördüğü kolayca tahmin edilebilir. aynı halkın, kendi parasıyla yaptırdığı ve idaresini devletin bir birimi olan diyanete bıraktığı camileri ise kolayca sahiplendiği görülür. belediyenin yaptırdığı taziye evinin caminin müştemilâtına dahil olduğunu düşünelim bir an için, bu durumda artık camiden sayılan taziye evinin veya başka bir kurumun sahiplenilmesi daha kolay olacaktır. bu örnekten hareketle kültür siyasetinin de yeniden ele alınması yerinde olacaktır. meselâ dört senedir kitap ve kültür fuarı yapılıyor kahramanmaraş’ta. bu fuarın, müspet bir sosyal tesiri olduğunu dikkat eden herkes görmüştür. bu fuar faaliyetleri çerçevesinde yaşar kandemir’in ulucamide örnek bir şifa-i şerif dersi yaptığını düşünün. yahut camilerimizde o hafta vaaz kürsülerinde davet edilen hocaların, mesela bilal kemikli’nin “mevlid külliyatı”nı ve mevlid kültürünü anlattığını düşünün. herhalde bu tip faaliyetler, içerisinde bulunduğumuz kültür savaşında “yerli ve millî” olan adımlar olacaktır.

serdar yakar bey, bir sohbetimizde, osmanlı devrinde saraçhane civarında bir sahafın kısa bir süre için açıldığından söz etmişti. sahaflık, bizim kültürümüze ait bir kitap tedavül şekli. bugün de yerini büsbütün kaybetmiş değil.  kahramanmaraş’ta da “yeryüzü sahaf” adıyla mustafa mızrak abimiz bu işe emek veriyor. onunla beraber daha çok “kelepir kitap” işi yapan ismail demir abimizin “demkâr”ını da yıllardan beridir berdevam olduğu için anmayı bir vefa borcu sayarım. herhalde türk dünyası için örnek bir “edebiyat şehri” temsili çıkarsak içerisinde muhakkak sahaflar olacaktır. bugün belediye çarşısındaki, demirciler çarşısındaki kadim zanaatlarla uğraşanların berdevam olması için duyulan iştiyak ve gösterilen teşvik “yeryüzü sahaf”a gösterilmez, yanına yenileri eklenmezse herhalde edebiyat konusunda müddei olmak muhal olacaktır. kırtasiye merkezli yürüyen bir kitapçılığı aşmak için bir kitapçılar çarşısına ihtiyacımız var. saraçhane camii etrafının böylesi bir kültür çarşısı olduğunu düşünün. saraçhane’de kahramanmaraş belediyesine ait bir “şehir kitapçısı”nın açıldığını ve mustafa mızrak’ın sahafının buraya taşındığını düşünün, kültürel teşviklerle burası büyüyecektir. dün burada yer alan mevlevî kültürünün de “kalıntı” olmaktan kurtarılması bölgeyi eski atmosferine kavuşturmaya yarayacaktır.

muhakkak ki bir şehrin ilim ve edebiyat ufkunu kütüphaneler belirler. kahramanmaraş’ta belediye tarafından birçok kütüphaneler açıldı. fakat kabul etmek gerekir ki buralar kütüphaneden daha çok etüt salonu olarak vazife görüyor. bu, istenilmeyen veya kötü sayılan bir netice değil elbette. bir ihtiyacı ortaya koyması bakımından, bugün yaşadığımız evlerin ders çalışmaya elverişli mekanlar olmadığını göstermesi bakımından dikkat çekici bir netice. benim dikkat çekmek istediğim husus: aslî vazifesini ortaya koyan bir kütüphane yoktur kahramanmaraş’ta. elbette, bir kütüphane kültürü de yoktur; bu da kabul etmemiz gereken bir hakikattir. peki, böyle oldu diye kütüphane işinden vaz mı geçmeli? burada tekrar cami örneğine dönmekte fayda var. camilerde ve okullarda devamlı ve canlı kitaplıklar kurmak konusunda belediye-milli eğitim-müftülük arasında bir proje niye yürütülmesin? camiler ve okullar kütüphane kültürünün oluşmasında vazife görecek yerlerdir. nitekim ismail erünsal’ın kaydettiğine göre kahramanmaraş’taki ilk kütüphanede alaüddevle bozkurt bey’in ulucamide kurduğu kitaplıktır. yeri gelmişken ifade etmekte fayda var. inşa edildiği devirde şehrin en işlek yerinde bulunan karacaoğlan il halk kütüphanesi maalesef bugün, kenarda, memurlarının içeri giren birini görünce “eyvah biri daha!” gözüyle baktığı, sandalyelerinin nuhnebiden kaldığı, kimi bölümlerinin toz içinde olduğu ve 16.30’da memurlarının “artık gidin!” diyen gözlerle taciz ettiği bir yer. bunun yerine şöyle düşünün: eski ssk binası ile yenişehir hastanesinin yerine büyük bir kütüphane… zemin kat, tamamen çay ocağı, kitap kahve, kitap kulübü, kafe, ciltçi, fotokopici gibi yerlerden oluşmak üzere üst katları kütüphane ve okuma salonlarından müteşekkil, 24 saat açık ve o çevrede kesafet kazanan üniversite talebeleri için bir sığınak… böyle bir il halk kütüphanesi, önünde büyüme hedefleri ve öğrenci sayısını artırma arzusu olan sütçü imam üniversitesi için de desteklenecek bir proje olur kanaatindeyim. belki böyle bir kütüphanenin kuruluşunda 75 bin kitabı ve daha iyi hizmet standardıyla üniversitenin kütüphane birimi rehberlik de edebilir. 


(1 rebiülahir salı 1439 – 19 aralık 2017 salı)


***
İSTİKLÂL MARŞI DERNEĞİ BUGÜNE KADAR NE YAPTI?


Bu soruyu öteden beri türkiye siyasetini bilen gören bir ağabeyim sordu bana. İlk başta bunun aramızdaki nükteli sohbete istinaden atılmış bir zarf olduğunu düşündüm. Esbâb-ı mûcibesi bundandır, cevap verirken de böbürlenir edâ takındım. İstiklâl marşı derneği'nin onlarca faaliyeti olduğunu söyleyip. Konferans, panel, tartışmalı konferanslar, millet mektebi ictimaları, televizyon ve radyo programları, basın toplantıları, sergiler ve belgeselden söz ettim. Neşir vadisindeki bülten, internet portalı, 18 sayılık çelimli çalım dergisi, kitapçıklar, TİYO tavassutuyla çıkan kitaplardan söz ettim. Hicrî takvim çalışmasını, islâm harfleriyle okuyup yazmak için gösterilen çabaları anlattım. Bendeniz böyle sayıp dökünce suali tevcih eden ağabeyim durdu düşündü, mahcup oldu. Meğer bunların hiçbirinden haberi yokmuş. Bu kez de ben şaşırdım. Çünkü karşımda ağabeyimin ismet özel okurluğu, en az benim yaşım kadar vardır. Dikkatli bir ismet özel okuru olduğunu bilirim. Demek ki bir yerden sonra dikkatini ve takibini kaybetmiş.

Bu ağabeyimle aramda geçen konuşmanın benzerlerini daha evvel de yaşadım. Bugüne kadar herkesin her şeyden haberdâr olduğunu düşünerek hareket ettim. Yine de öyle hareket edeceğim. Fakat insanların kendi dünyalarına neredeyse gömülü hâlde yaşadığını da kendime kabul ettirmem gerek. Herkesin kendi efkârınca bir sebebi var. Kimisi artık yeni bir merak ve dikkat çabasına gerek görmeyecek kadar kendini doymuş, yukarıda bir yerde sayıyor. Kimisi zihin dünyasını bilhassa tecrit vaziyette tutuyor; yeni dünyalara, yeni bilgilere açılmak için yorgun bir zihin taşıyor çünkü. Kimisi sosyal şartların tecridine râzı oluyor: sırayı bozmuyor, dönüp arkasına bakmıyor ve hayata taşra düşüyor. Manukyan'ın vergi rekortmeni olduğu günlerden sonra doğan çocuklar ise bir harika! Birbirlerine "videolu cevap"lar gönderiyorlar. Her meseleyi, televizyonda geceleri çıkan ve gâvurcası "talk show" olan gırgır şamata "seyirlik"lerinin kıvamına getirmeyi başarıyorlar. Her şeyin özetini arıyorlar. Aslında onların trajedisi pi sayısını sabit almakla ve mikroskobun nasıl çalıştığını "şöyle uzaktan bir görmek"le başlıyor. Onlar da istiklâl marşı derneği genel başkanının televizyonda söylediği "çok ilginç" sözlerin ne mânâya geldiğini soruyorlar. Merakını, dikkatini yitirenlere, "şiirlerini okudum ama nesirlerini okumadım." diyenlere ve renkli, çok kanallı bir televizyonun olduğu evlerde büyüyen çocukların sathî tavrına rağmen yine de birkaç cümle kuralım, birkaç bilgi verelim.

İstiklâl marşı derneği'nin tertip ettiği konferansların bazılarının başlığı şunlar: 
* türk tarihin neresinde?
* türkiye niçin vatan
* kâfirlerden kaçırılmış metin: istiklâl marşı
* istiklâle ilave olmak veyahut istiklâli ilave etmek
* bir zamanlar türkiye'de şiir
* türkiye şiirin neresinde?
* ne kaçaklara, ne de oturaklılara marş gerektir
* istiklâl marşı'nın hayatımızdaki yeri

Yine derneğin tertip ettiği panellerden bazılarının başlığı şunlar: 
* millî pazar olmadan, millî birlik olmaz
* bir çağın başlangıcı olarak istiklâl marşı
* istiklâl marşı: abide milletin kaidesi
* bir ideoloji olarak istiklâl marşı
* harç bitti yapıya devam
* kendini bilen rabbini bilir
* git vatan kabe'de siyaha bürün
* istiklâl marşı ile asrın idrâki 

İstiklâl marşı derneği, türkiye'nin istiklâl marşı'nın yazıldığı şartlara geldiğini görerek hareket ediyor. Ehemmiyetli mesele olarak da istiklâl marşı'nın da kendisiyle kaleme alındığı kur'ân harflerinin tekrar câri hâle gelmesi olarak görüyor. Eğer kendi hurûfâtımızla okuyup yazmaya tekrak başlarsak türkçenin yok olma vetiresini de durdurmuş olacağız inşallah. "erzurum" yazıp erzurum okuyan insanlardan, "arz-ı rûm" yazıp erzurum okuyan insanlar hâline gelebilirsek... Yani ne söylediğini bilen insanlar... 

Teklif şu: temiz kal, agâh ol, aklına mukayyet ol. "hicrî takvime geçecek olursak banka ve borsa işlerini nasıl yürüteceğiz?" diyen insanları bir kenara bırak; seni ihyâ edecek işlere koyul: takvimini, yazını, hâsılı cümle unsuruyla hayatını almaya bak. Allah'ın vaadi muhakkaktır ve doğacaktır sana o gün, sen ona lâyık olmaya bak. 

Pk.46 kahramanmaraş


***
TEMİZLİKÇİ KADIN
Öykü

Nasıl yorulmuşum, bu vücudum iflah olmayacak, bu ne kadar uyumak! Halbuki dün benden çok, temizlikçi kadın çalıştı. Bugün sabah altıda kalkıp çalışmaya gidecekti yine, Allah yardımcısı olsun! Ben akşama kadar çocuğa baktım. Ayakta durduğumdan mı şu eklem yerlerim kopuyor, kopuyor! Kadına yüz yirmi lira verdik. Sağ olsun, akşam yediye kadar çalıştı. Hak geçmesin dedim Fatma'ya, yirmi lira daha verelim. Beşe kadar çalışacaktı normalde. İyi de temizledi, çocuğun örümceğine varana kadar her şeyi arı sili yıkadı. Elinden iş geliyor maşallah, kendini de çok tutuyorlar, boş günü yok. Ramazan’da da çalışacakmış. "zor olmaz mı anam?" dedim. "herif, işe tatil verdi, mecbur..." diyor. Oğlu ilik kanseri olmuş, hastanede yatmış, kocasından ilik nakli yapmışlar. Herifi kelle paçayı filan çok severmiş. Doktor, sende çok ilik var, ne yaptın da böyle oldun demiş. Allah’ın işine akıl sır ermez işte; ona onu sevdirmiş, berikine hastalığı vermiş, buluşturmuş. Kocası eski adliyede çaycılık yapıyormuş. Sonra bu hastalık çıkmış işte, evi satmışlar, çocuğun hastalığına yatırmışlar. Onu da sormadım, sorulmaz ki... Akşam dönerken anlattı zaten. Allah eşe dosta, çorumuza çocuğumuza vermesin; neslimizden uzak eylesin, zor imtihan.

Geçen nisan ayı mıydı, yayla câmîin yanında kanser hastası bir avrada tövbe verme gittiydim. Boynuna bir bant yapıştırmışlardı, acısını azaltıyormuş. Onu sordum. Duruyormuş daha. Ben tövbe verince epey bir ağladı, mahzunlaştı. Dört çocuğuynan oturuyor. On yedi yaşında gelinlik bir kızı var. Ondan büyük bir oğlu var, okuyormuş okulu bırakmış. Çalışıyormuş, annesine bakıyormuş. İki de küçük kızı var, ikiz, on yaşında. Çocukların ayakkabıları yırtılmış, onları yapıştırmaya uğraşıyorlardı. Kalan bende n’apım? Üzerimde kırk lira vardı onu verdim. Kadının teyzesinin kızı da üstünü tamamlayacak ayakkabı alacaklardı.

Kocasını hiç sorma. Avrat kanser olunca herif, başka bir avrat almış. Bu bizim Fatma’ya temizliğe gelen kadının akrabası. Kaynının hanımının bacılarından biriymiş adamın aldığı avrat. Neyse bunlar evlenince, bu kez, bu ikinci aldığı da kanser olmuş. Sonra bu ikinci avratnan adam, şu orman dairesi tarafında bir adam öldürmüşler. Hapistelermiş. Bilmiyorum niye öldürmüşler. Sorulmaz ki... Adamdan hepsi yüz çevirmiş. Nasıl geçinecekler yavrum; zavallı kadının, anası kız kardeşi yanında, onlar bakıyor. Devlet de üç ayda bir bunlara bin lira para veriyormuş. Oturdukları ev kayınbabasınınmış. Yok, çık dememişler, kayınbabası zaten ölmüş. Adamcağız da oğluna küskün ölmüş. Niye sen ikinci hanımı aldın, bunları ortada bıraktın diye o da yüz çevirmiş. İşte büyük çocuk, oğlan, okulu bırakmış, çalışıyormuş. Kadın hastanede, tedavi görüyor ya, hastaneye babası gelmiş oğlanın. Oğlum baban demiş kadın, bir bak. Çocuk "bana baba lafı vermeyin" demiş, yüzünü azdırmış, kalkmış gitmiş. Yavrucak sabaha kadar anasının başı ucunda oturuyormuş. Allah yardımcıları olsun.

Onu da sormadım, ikinci avrat bu herife niye gelmiş, tanrı canını almaya... Ha, evet, temizlikçi kadının kaynının hanımının bacılarından biriymiş. Hastanede bizimkine gelip af dilemiş. Her gün hapishaneden gelip tedavi görüyor ya, bu bizimki de hastanede... Karşılaşmışlar. Bu ikinci gelen avradın bacısı da iki ay evvel sinir krizinden kendini hastanenin üçüncü katından atmış. Temizlikçi, belki duymuşsunuzdur, haberlere çıktıydı diyor. Şu yukarıdaki büyük hastanenin üçüncü katından atmış. Âmin, yavrum, âmin; Allah eşe dosta, çorumuza çoğumuza böyle imtihanlar vermesin. Allah neslimizden uzak eylesin.

Geçen Aynur hanım bana:

“Şu ortalık düzelsin diye bir hatim indirelim.” dediydi.

Aldığım cüzün birini sana versem, olur mu?

On beşinci cüzü veriyorum.

Ayın yirmi altısına kadar okuyacaksın…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder