DEDEMİN İSTANBUL'U / Hasan EJDERHA


-Hikâye-
Dedem götürmüştü beni İstanbul’a… O gece sabaha kadar uyuyamamıştım heyecandan. Otobüse biner binmez sızmıştım da otobüsün yol üstü tesislerden birinde mola verdiğinde uyandırmıştı dedem beni. Uyandırınca da “sohbetine de doyum olmuyor paşa; ne o, sabaha kadar beşik mi salladın?” diye takılmıştı.

Dedem Üniversiteye kaydımı yaptırmak için götürüyordu beni. Tıp fakültesine kaydımı yaptıracak, sonra da bana İstanbul’u bir güzel gezdirip, sağımı solumu, nereden gelip nereden gideceğimi öğrettikten sonra yerleştirip dönecekti…

Dedem başta olmak üzere ailem ve aile çevrem çok sevinmişlerdi; aileden ilk defa bir doktor çıkacaktı.

“Dede şehirler arası otobüs terminalinde inince üniversiteyi nasıl bulacağız?” Diye sorduğumda dedem, “O kolay. Otobüsten inince aşağı doğru yürüyeceğiz. Orada bir okul var. Okulun yanından dolmuşlara bindik mi kime sorsak gösterir üniversitenin yakınında ineceğimiz yeri” demişti de ben kaygılanıp İçimden “eyvah!” diye feryat etmiştim. Ama gene de dedeme güveniyordum. Ne eder eder üniversiteyi bulurdu. Beni kaydettirir, yerleştirmeden de dönmezdi. Bunu bildiğim ve bundan emin olduğum için kaygıyı atmış, kaygı edecek bir şey varsa dedem düşünsün deyip, kaygı deryasında epey bir kulaç attıktan sonra, tam çatlama derecesinde bir kütüğe tutunup hatta kütüğün üzerine boydan boya yatıp emniyetli bir şekilde, kütükle birlikte yüzmeye başlamıştım adeta.

O yıllarda çalışan otobüsler ve yol ayrı bir hikâye… Uzatmayalım. Maraş-İstanbul arasını on bir saatten biraz fazla süren bir yolculuğu tamamlayıp yetmişli yılların o curcunalı İstanbul otobüs terminalinde indik. İner inmez benim feleğim şaşmıştı. Dedemin yüzüne baktım o da benden farksızdı. Hayretler içinde etrafına ve etrafındaki kalabalığa bakıyordu. Dedemin yüzündeki hayretten anlamıştım ki İstanbul ne dedemin yıllar önce gördüğü İstanbul ne de beklediği İstanbul’du.

Dedim ya dedeme her şekilde güveniyordum. Alelacele terminalin kalabalığından uzaklaşmak için adımlarını hızlandırdı. Arkasından zor ulaştım ve terminal dışına, caddeye, dedem önde ben epey bir adım arkasında çıktık. Dedem gene etrafına şaşkın ve hayretler içinde baktıktan sonra ilerideki taksi durağına doğru yöneldi. Bu arada da bir şeyler mırıldanıyordu ama anlamamıştım. İyice yaklaştım ve “anlamadım dede bir şey mi söyledin?” dedim. Dedem zor anlaşılır bir şekilde tekrar etti “Bu benim İstanbul’um değil.” Bu itiraftı. Dedem pratik adamdı. Anlamıştı ki dolmuşa bineceksin, yol-yer soracaksın. Ne gerek var şimdi bu zahmete diye düşünmüştü kesinlikle.

Taksiye bindik ve “sür evladım Tıp Fakültesine” dedi.

Fakülteye kaydımı yaptırmamız uzun sürmedi. Karnımızı doyurmak için lokanta aramamız kayıttan daha uzun sürdü. Fakülte çevresinde dolaşırken, hem aklı başında bir lokanta arıyor hem de “iyi oldu bak bu; okulunun çevresini bir tamam öğrendin” diyordu. Ama bu arada da lokanta aramaktan sıkıldığını her halinden belli ediyordu. Sonunda dayanamayıp bir polis memuruna sordu ve bizim asla aklımıza gelmeyecek bir şekilde ikinci katta bulunan bir lokantayı eliyle işaret etti polis memuru.

Epey uzun kaldık lokantada. Çünkü oturduğunuz masa lokantanın terasında ve bize epey bir İstanbul manzarası sunuyordu. Hem çok yorulmuş dinleniyorduk hem de doya doya İstanbul seyrediyorduk.

Fakültenin çevresinde lokanta ararken gözüne kestirmiş olacak ki “hadi bakalım dolanırken bir otel görmüştüm gidelim otele ve iyi bir banyodan sonra dinlenelim; sabah da gezmeye devam ederiz” dedi.

Otele gidince bizi çok inciten beklenmedik bir durumla karşılaştık. Otelin kâtibi dedemi şöyle alttan yukarı bir şalvarına, bir sarığına, bir sakalına, bir beline kuşak gibi sarılmış deri guburuna dikkatli dikkatli baktıktan sonra oda vermek istemediğini belli ederek “şu ileride bir otel daha var sizi oraya yönlendireyim isterseniz!” demez mi! “Aha!” dedim. “Dedemin tepesi atacak. Tepesi atınca da ortalığı kasıp kavuracak.” Kâtip hem oda vermek istemediğini belli ederken hem de dedemin boyundan posundan, ihtişamından ürktüğünü de belli ediyordu. Her ne kadar saklamaya çalışsa da bu hem ses tonuna hem de davranışlarına yansıyordu. Dedem kâtibin bu durumunu elbette seziyordu. Kâtibin arka plandaki ürkekliğini sezmese bile kâtibe pabuç bırakacak bir adam da değildi doğrusu.

Kızmadı.

Benim korktuğum gibi ortalığı da dağıtmadı.

Böyle bir edepsizlik karşısında da ilk defa bu kadar sakin davrandığına şahit oluyordum.

“Kâtibe, gel çocuğum” diyerek az ötedeki koltuğa yöneldi. Ben de arkasından gittim. İkili bir koltuğa oturdu. Sessizce ben de yanına iliştim. Kâtip bir miktar duralamıştı ama dedemin arkasından da gelmeden edememişti.

Dedem koltuğa iyice yerleşip rahatladıktan sonra yarım dakika kadar baktı Kâtibe. Kâtip nerdeyse “buyur bakalım amca bir şey mi söyleyecektin?” deme aşamasına gelmişti ki dedem sakin bir şekilde başını kaldırıp müşfik bir sesle sordu kâtibe.

“Şu dışarıdaki ‘devren satılık ilanı…’ burada mı patronun evladım?” dedi daha da sakinleşmiş bir sesle.

Kâtip afallamıştı. Ben de afallamıştım elbette. “Pes dede!” dedim içimden. “Ağasın anladık da pamuk mu alıp-satıyorsun çeltik mi? Ne bu şimdi?” diye feryat ettim içimden.

Kâtip kendini toparlar toparlamaz “Evet burada. Şu yan tarafta odası var!” dedi kısık bir sesle.

“Çağır evladım, patronunu çağır. Hadi çocuğum eğleşme!” dedi.

Kâtip eliyle bir dedemi, bir patronunun odasını işaret ederek, kesik kesik “Peki. Tamam. Çağırayım” dedi mütereddit.

Az sonra epey güleç yüzlü, Hulusi Kentmen bıyıklı, babacan bir adamla birlikte geldi kâtip.
Dedem Hulusi Kentmen bıyıklı adama “Beyefendi sen misin bu otelin sahibi?” dedi.

Adam: “Evet amca benim. Buyurun bakalım!”

Dedem: “Oğlum biz oteline talibiz” dedi.

Adam önce afalladı, kendini toparlamaya çalışırken de koltukta oturan dedemi iyice süzdü. Dedem de adamı süzdü.

Bu karşılıklı süzüşmeden sonra adam “buyurun odama geçelim amca” dedi. Adam önde dedemle, ben arkasında, kâtip şaşkın… Adamın makam odası olarak kullandığı odaya geçip koltuklarımıza kurulduk. Adam “oteli gezdiniz mi?” diye sordu. Dedem “hayır gerek yok. Sen otel ile ilgili bilgi ver yeter. Delikanlı dinlesin” dedi beni işaret ederek.

Hulusi Kentmen bıyıklı adam “Otelimiz küçük bir otel. Ama masrafı yok; demirbaş dahil malzemelerimizin tamamını yeniledik. Çarşafların bornozların ve havluların oldukça fazla yedekleri var. Çamaşırhaneyi ve makineleri de yeniledik. İki süit, altı tane tek yataklı, on bir de çift yataklı odamız var” dedi. Ama dedem adamın anlattıklarının hiçbirini dinlemedi. Sadece sözünü bitirmesini bekliyordu. Daha fazla dayanamayıp adamın yatak sayısını anlattığı bir noktada araya girdi. “Fiyatı nedir efendi bu otelin. Tapu devri hususunda sıkıntı olacak bir durum var mı?” dedi.

Adam “Yok. Ablamla ikimizin bu otel; babamızdan kaldı. Aslına bakarsan ablamın ihtiyacından dolayı satıyoruz. Ablamın hissesini ödeme imkânım yok. Dolayısıyla satıyoruz. Bana kalsa satmam ama işte… Aslına bakarsanız buraya çok alışmıştım. Çocukluğumdan beri buradayım. Oteli satınca kalacak yerim bile yok.” Makam odasından, yana açılan kapıyı göstererek “bak bu kapı kaldığım yan odanın kapısı. Evim barkım burası. Ablamdan başka kimim kimsem de yok” dedi.

Dedem hemen söze girerek “Bak oğlum. Bize oteli satman halinde bu odada kalmaya devam edebilirsin. Hem yeğenin tecrübelerinden faydalanır. Bize iyilik etmiş olursun” dedi.

Adamın gözleri parlamıştı. “Olur mu öyle şey amcacığım” dedi.

Dedem “Olur olur. Hele sen otelin fiyatını söyle!”

Hulusi Kentmen bıyıklı adam otelin fiyatını söyledi. Pazarlığı çok seven, hatta pazarlık ederken kavga ediyormuş gibi davranan dedem ile adam bir noktada anlaştılar ve dedem guburundan çıkardığı altınlarla adamın parasını oracıkta ödeyiverdi adamın ve kâtibin şaşkın bakışları arasında. Ben kâtiple otelde kaldım. Dedemle otelin sahibi hem altınları kuyumcuda paraya çevirip eksiğini tamamlamak, hem de tapu işlemleri için kalkıp gittiler.

Ertesi gün nasıl ev bulacağız, nereye yerleşeceğim kaygısıyla baygınlıklar geçirirken kaş ile göz arasında otel sahibi olmuştum.

Otelin eski sahibi Hulusi Kentmen bıyıklı ağabey olmasa asla işletemeyeceğimi sonradan anlayacağım oteli nasıl işleteceğimin kaygısı sarmıştı beni. Bu kaygıları içinde boğulmak üzereyken geldi dedemle adam.

Dedem beni bir kenara çekip “Aha sana kalacak yer oğlum. Hem oteli işletir hem de burada kalırsın. Kâr edersen otel temiz tut, otele harca. İnsanlara saygılı ol. Parası olmayanları zorlama, misafir et. Bir de büyük bir oda ayır ve orada kalacak yeri olmayan öğrenci arkadaşlarını barındır. Kazancından sadaka ver. İnsan karnı doyur. Dahaca da paraya ihtiyacın olursa istersin gönderirim. Yarın ben döneyim Maraş’a. Üniversite tatil olunca gelirsin konuşuruz işlerin nasıl gittiğini. Şimdi bana güzel bir oda göster dinleneyim. Sen otelci değil misin?” dedi gülerek.

***

Sonraki iki yılda dedem iki kere İstanbul’a geldiği halde ben tatillerde ne Maraş’a gidebilmiş ne de derslerden ve işlerden başımı kaşıma fırsatı bulabilmiştim. Dedem başıma öyle bir iş sarmıştı ki tıp talebesinin, hatta hiçbir talebenin altından kalkabileceği bir iş değildi başıma sardığı iş. Hele ki Nazmi ağabey varmış. Hulusi Kentmen bıyıklı, otelin eski sahibi Nazmi ağabey.

Nazmi ağabey oteldeki makam odası ve yatak odasına dokunmamamıza, orada kalmasına izin vermemize çok memnun olmuştu. Hatta bir gün “yahu evladım senin bu deden ağa falan değil, tepeden tırnağa deli” demişti muhabbetle gülerek.

Nazmi ağabey otelin müdürü olarak eskisinden daha da çok çalışıyordu otel için. Bu müdürlük işini de adeta tabii olarak üstlenmiş, daha sonra ben işlerin nasıl yürüdüğünü, otelciliğin inceliklerini öğrenince kapısına “MÜDÜR” levhasını astırmıştım. Çok duygulanmıştı buna. “Abi sen bu otelin sadece müdürü değil sahibisin. Gün boyu fakültedeyim. Bazen de arkadaşlarda kalıp gelemiyorum. İnan öyle zamanlarda senin burada olmandan dolayı rahat kaytarabiliyorum” deyince “sen benim evladım, dedenin bana emanetisin” demiş kucaklamıştı beni.

Otelde personel sıkıntısı da çekmiyorduk. Yukarıda ayırdığım bir odada, çeşitli fakültelerden sekiz arkadaşım kalıyordu. Eskiden kahvaltı salonu olarak kullanılan bölümü paravanlarla bölerek sekiz yataklı bir koğuş yapmıştık ama herkesin odası paravanlarla bölünmüş olsa da ayrıydı ve sadece banyo ve tuvaletleri ortaktı. Bir süre sonra bizim “koğuş ahalisi” dediğimiz bu arkadaşlarım otelin görünen işlerine de koşmaya başladılar. Benim yapmayın, etmeyin ısrarlarıma rağmen “kardeşim burası bizim evimiz. İşimize karışma biz aramızda iş bölümü bile yaptık. Ulaşabildiğimiz, becerebildiğimiz her işi tutacağız” dediler net bir şekilde. Ben de Nazmi ağabeye danışıp onlara öğrenci bursundan biraz fazla maaş bağladım.

Özellikle üniversitelerin açıldığı sene başlarında bizim otelde, kalacağı yeri bulana, bir yurt ve eve yerleşene kadar idare ettiğimiz öğrenci çoğalmaya başlamıştı. Bu da bana çok büyük zevk veriyordu. Otelin şu meşhur kâtibi, dedemin oteli almasına davranışı dolayısıyla sebep olan kâtibi bu duruma, yani ücretsiz misafirin sayısının artmasına mırın kırın etse de “sen işine bak” diye geçiştiriyordum. Ama Nazmi ağabey bu durumdan benim kadar zevk alıyordu.

Hülasa-i kelam. Tıp fakültesinin onca yoğunluğu arasında biz otelciliğin inceliklerini, giderini-gelirini tam öğrenmiştik ki fakülte bitti ve doktor çıktık. Fakültenin bittiği yaz Nazmi ağabeyle birlikte gittik Maraş’a. Bir haftada dönme niyetiyle gittiğimiz Maraş’tan ben döndüm ama Nazmi ağabeye dedem el koydu ve alıp bağa götürdü. Otelde işlerin tamamı ile baş başa kalınca anladım Nazmi ağabeyin beni nelerden kurtardığını. Birkaç kere telefon edip haber bıraktım dönsün diye. Dönmedi. Sonra “İmdaaatt!” diye haber saldım dedem gene bırakmadı. Nihayet iki aya yakın bir zaman sonra dedemle birlikte çıkageldiler. Benim de üzerimden otelin yükü kalkmış oldu.

Nazmi ağabey dedemi bir hafta gezdirdi İstanbul’da Selâtin Camileri, Ayasofya, türbeler derken dedem çok keyifli bir hafta geçirdi.

Bir Cuma sonrası otele döndüklerinde beni de çağırarak Nazmi ağabeyin makam odasına geçtik ve dedem oteli alırken yaptığı kavgalı pazarlıktan daha büyük bir kavganın şahidi oldum.

Dedem oteli Nazmi ağabeye tekrar satmak istiyordu. Nazmi ağabey de alma taraftarıydı. Ama anlaşamadıkları nokta: Dedem “sana verdiğim altınları ver otelini al” diyordu. Nazmi ağabey ise “Otelin bulunduğu semtte emlâk fiyatlarının arttığını ve otelin daha fazla edeceğini savunuyordu.”

Sonunda razı oldu Nazmi ağabey istemeye istemeye. “Bana çok hakkın geçti Hüseyin amca.     Böyle olmazdı ama neyse…” dedi.

Dedem şartımı söylemedim daha deyince, Nazmi ağabey de ben de merakla dedeme baktık. Dedem “İstanbul’a her gelişimde şu kaldığım büyük odada kalır para vermem haberin olsun” dedi ve hep birlikte gülüştük. Nazmi ağabey bakışlarımdan mı anladı, yoksa bana ikram etmek için mi söyledi bilmiyorum. Tam içimden geçiriyordum ki bana tebessümle bakarak “senin şartını söylemene gerek yok doktor bey. Yukarıdaki ‘koğuş ahalisi’ odası hiç kapanmayacak” dedi.



1 yorum: