BİR ELİF MİKTARI/Samet YURTTAŞ

 



 









Bezm-i Elest’ten ,

Söz verdiğim yerden,

Kalbime muhabbet nakşedenin adıyla

Başlıyorum.

Gövdemde uzuyor inancın fışkınları;

-bir elif miktarı-

 

Rüzgâra ve kalbime

Yön verenin adıyla,

Gurbet evime dönüyorum.

Döndükçe dönüyor dünya.

Uzadıkça uzuyor dünya hayatım;

-bir elif miktarı-

 

Ruhuma ruh üfleyenin adıyla,

Toprağa ve suya üfleyerek

Kıyama duruyor ruhum.

Uzadıkça uzuyor boynum;

-bir elif miktarı-

 

Âlemi varedenin adıyla

Âlemin zikrine karışıyor gözyaşım.

Âlemin zikri,

Uzadıkça uzuyor dilimde.

Ay, geceyi uzatıyor içimde;

-bir elif miktarı-


Edem Hazret/Melih ERDEM

 



 






Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine…

 

Ey Azîzân! Ey Münrvverân! Ey Ârifîn! Yüreklerimizi yanımıza alalım, saflarımızı sıklaştırıp kendimize en önden yer tutalım. Çünkü anlatacaklarımın şahitliğinde elbet bir hikmet vardır. Çünkü mahşer meydanında mizan terazisinin önünde “Ben buna şahidim Ya Râb!” diyeceğiniz şey, Dükkânımız’ın Mesul Müdürü ve aynı zamanda Mayın Südür Hacı Ahmet Deliboz Emiroğlu Abimiz’in izdivacı! Böyle bir şeye tanıklık etmemizi nasip eden Rabbim’e şükürler olsun.

 

Efendim izdivacı an be an anlatsak belki de küçük çaplı bir ansiklopedi çıkar ama biz yine de gönlümüze şifa olmasını umut ettiklerimizden bahsedelim. Evvela belirtmek istediğim birkaç husus var. Öncelikle biz yakın çevresi olarak Ahmet Emiroğlu’ndan Südürüm diye bahsederiz. Şahsına münhasır hâlleriyle bizleri mest etmesi bu unvanı doğurmuştur. Öte yandan henüz yazının başındayken hiç bekletmeden bu izdivacı gerçekleşmesinde emeği bulunan ve düğün yazılarının ilkine konu olan Ruh Şifacısı Uzdil ailesine de hürmet ve şükranlarımızı sunalım. Kendilerinin imar ettiği P.T.T. halen bir fiil işliyor. Bir diğer mevzu ise bu yazıya konu olan kişi, kurum ve kuruluşlar “İçeri”den anlaşılacak şekilde adlandırılmıştır.

 

Kültürümüzde ve inancımızda düğün diye ifade ettiğimiz faaliyet iki gönlün evlilik müessesiyle bir araya geldiğini duyurmasıdır. Südürüm de bu niyetle başta biz dostlarına bu yola girdiğini duyurdu. Sevincimizden ne yapacağımızı şaşırdık bol bol dua edip yüreğimiz yüreğinin üstünde sımsıkı sarıldık. Başta dedim ya Südürüm şahsına münhasır bir insandır. Hallerine hazırlıklı olmak şöyle dursun ansızın yakalandığınızda bilinçaltınızda olan tepkileri bile veremeyeceğiniz durumlarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte böyle bir süreçle karşı karşıya olacağımızı düşünürken Südürümüz’ün metaneti ve feraseti bilhassa da sevgisi sayesinde sağlıcakla günümüze kadar geldik.

 

Bilirsiniz bizim düğünlerimizin bazı ritüelleri vardır. Bunlardan birisi damada yapılacak ufak çaplı bir şakayla düğün merasimini renklendirmektir. Örneğin Fatmalılı Şair Kartal’ın evinin kapısına tuğla ile duvar örülmüştü. Veya Ruh Şifacısı’nın su vanası sökülmüş, doğalgazı kapatılmıştı, elektrik şarteli indirilmişti. Südürüm’de ise hiçbir şaka yapılmadı. Çünkü kendiliğinden oluyordu zaten. Ritüellerimizden bir diğeri ise merasimin zarafetine gölge düşürmeyecek ama okuyanı hem düşündürüp hem de anlayanı gülmekten krizlere sokacak bir gelin arabası arkası yazısı yazılmasıdır. Bunun için epey bir mesai harcadık. Birinci öneri Meczup Muallim’in yani “Ardıç”ın kardeşinden geldi. ‘Hanım tapılması gereken bir şeymiş.’ Bu laf aslında Südürüm’ün bekarlığında bir çay tütün içmek için dost bulamadığı bir vakitte ‘Yav abi! Bunlar eşlerini tapılacak bir şey zannediyor herhâlde!’ diye serzenişte bulunduğu an ortaya çıkmıştı. Aslında bu laf Nahırönü ve Edebiyatı çerçevesinde söylenmişti ama biz herkesin anlayacağı dilden yazalım dedik. Diğer bir öneri ise fakirdendi. ‘Edem Hazret’. Kayınbabanın bizim cemiyetimizdeki önemini önceki anlatılarımızdan bilen bilir. Temelinde kişinin zevcesini yetiştirip büyüten kişiye hürmete dayanan bu sevgi zamanla mizah literatürümüzde farklı boyutlara da ulaşmıştır. Sonuçta şapırdatmayı seven bir topluluğuz. Bu çerçevede kayınbabalar bilgi dağarcığımızda ‘Hazret’ statüsüyle anlamlanmıştır. Südürüm de bu usul gereği Hazret sevgisini epeyce yüreğine koymuş, mayalamış, pişirmiş kıvamına getirmiş sanırım biraz da abartmıştı. O kadar ki Kurban Bayramı’nda bayramlaşmaya gelmemiş, Dükkân’ı açıp çayı demlemesi bile bir aceleyle olmuştu. Kendisini ‘Abi bugün günlerden Cuma, ben garibim, gurbetten geldim, Dükkân’da ne kadar çay tütün içip dostlarla mülaki olursam o kadar ruhum şifa bulmuş dönerim gurbete. Dükkânımızı açacak mısın?’ diye sormak için aradığımda henüz telefon bir kere çalmışken meşgule attı ve ardından en fazla üç saniye sonra bir mesaj gönderdi: ‘Edem Hazret’. Çocukluğumdan beri tanırım kendisini o mesajı en iyi en rahat halinde olsa o kadar çabuk yazamaz. O yüzden ben de şu aleyhi öne sürdüm, Südürüm telefonundaki aramayı mesajla yanıtlama özelliğine ‘Edem Hazret’ diye bir mesaj ekledi. Ve her fırsatta büyük bir şevkle kullanıyor. Başka ihtimal aklıma gelmiyor. Zatının bu mesajına karşılık ben de ‘Abi Dükkân’ diye cevap verdim. Sonrası aktı gitti bin bir keramet ve bin bir şaşkınlıkla. Böylece ben de bu kerametin ve sevginin meyvesi olan ‘Edem Hazret’ sayihasını önermiş oldum. Ardından Türbedârımız’ın Südürüm’ü onca uzun bekleyişleri, nişanlandıktan sonra Dükkân’ın yolunu unutması, bir var olup bir var olmayışından dolayı Südürüm’ün işini kolaylaştırmak için ‘Evli adam için kesinlik bitmiştir!’ sözünü sarfetmesiyle Türbedârımız o güne özel kırparak ‘Kesinlik Bitmiştir’ önerisinde bulundu. Kamuoyundaki bu işte uzman kişilerin de onayıyla artık gelin arabası yazımız ‘Kesinlik Bitmiştir’ oldu. Böylelikle fakir nezdinde en önemli ritüellerden biri tamamlanmıştı.

 

Düğün için Şehr-i Maraş’a geldiğim gün düğünden önce ve hayatımızın geri kalanında Südürüm’ü görebileceğim son Dükkândı. Hazirun toplanmış hararetli bir şekilde düğün gününün nasıl yönetileceğine dair Destebaşımız’a bilgi verip fikir ve önerilerini alıyorlardı. Cemaat epey kalabalık ve rahmet yüklüydü. Sabah Südürüm’ün kaçta uyanacağından Selçuklu Palas’ın önüne teslimine kadar dakikası dakikasına planlanmış tedbir bizden takdir Allah’tan denmişti. Bu plan uygulanırken beş asli üç yedek sağdıç atanmıştı. Bunların ilki Çarşı Şeyhimizdi. Destabaşımız kendisini ‘Sağdıç’ ilan etmişti. Başta nakdi olmak üzere tüm meselelerden sorumluydu. Ardından Ruh Şifacımıza ‘Soldıç’ denmişti. Başta Südürüm olmak üzere tüm düğün sahiplerinin istek ve arzularını karşılamak için görevlendirilmişti. Güllü’nün iki cihan yoldaşı Lütfü’müz ‘Öndüç’ olmuştu. Çiftimizin izdivacına katkıda bulunmak isteyen, çorbada bizim de tuzumuz olsun demek isteyen olursa onlardan hediyelerini alıp listesini tutacak, düğün sonu Südürüm’e teslim edecekti. Her ne kadar kendisi mikropluk edip görevini iki yaverine aktarmış olsa da görevini layıkıyla yerine getirdi. Diğer bir görevlendirme ise ‘Ardıç’ namıyla Meczup Muallim’e oldu. En basit tabirle görevi ardımızı toplamaktı. Her işe koşturdu, başta Südürüm olmak üzere tüm salonu idare edip yönetti. Art olmak bunu gerektirirdi. Son olarak da fakir ‘Zordıç’ olarak görevlendirildi. Net bir görev tanımı olmamakla birlikte nefse ağır gelecek işlerin fakirin sırtına yüklenmesi gerektiği mesajını almıştım kıt aklımla. Bu şekilde beş sağdıç düğünün sağ salim hitama ermesi için hem gönlünden hem cebinden hem de ömründen verdiler. Elbette Südürüm’e canımız feda, elbette Südürüm’ün emri başımız üstüne, elbette Südürüm…

 

Çiftimiz salona tüm asilliğiyle girişlerinin ardından misafirlerini selamlayıp yerlerine geçtiler. Ardından hafızlarımızın Kur’an tilavetiyle gönüllerimiz bir daha ‘şen’ oldu. Daha sonra nikah memurunun karı koca ilanıyla Destebaşımız, Ruh Şifacısı Ailemiz ve Anahtar Başkanımız şahitliğinde resmen aile olduklarına tanıklık ettik. Bu demde bazı kesimler tarhanalı bir eli böğründe faaliyeti gerçekleştiriyordu. (Bu kısmı ciddiye almasanız da olur.) Ardından takı merasimleri, minik bir Südürüm’ü oynatma operasyonu ve daha sonra kapanışla bu görkemli düğünü sonlandırıp bir o kadar görkemli konvoyla yeni çiftimizi evlerine teslim ettik.

 

Elbette bu kadar kısa ve öz değildi fakat anlatmaya benim lisanım ve haddim yetersiz kalır. Hem cennetten hem gurbetten çok misafirli, her anı fikirli, bol gülünçlü, rahmetli, muhabbetli, meleklerin gıpta ettiği düğünü Südürüm hanesinde, biz kaldırım taşında, sokak lambası dibinde Seher Yeli ve Başkomutanla diz dize Türküdâr türküleri eşliğinde yüreğimiz yanımızda hitama erdirdik.

 

Rabbim iki cihan saadeti nasip etsin. Yuvalarında daim huzur, bolluk ve bereket olsun. Bahtı günleri ak salih ve salihalardan evlatları olsun. Bir yastıkta kocasınlar. Amin

AĞZIMDA KALAN ŞİİR/Samet Yurttaş

 



 









I.

Hiç hayra alamet değil

Ağzımdan çıkan kan

Ağzımdan çıkan irin

Annemin parmak uçları çürümüş

Saçlarımı okşamaktan

Gece bitmiş çoktan

Birazdan

Ağzımdan çıkacak şiir

 

II.

Gençliğim

Ağzımda tersten yakılmış bir sigara

Şiir tutmuş onun ateşini

Küllüğümden

Ölü izmaritler taşmış

Sabah olmuş

Şiirlerine su katılmış şairlerin

Ağzımda eprimiş şiir

 

Köşe/ Hidayet Bağcı

 









Dans eden pervanenin gölgesi düşüyor,

kahvenin telvesine…

Falcı kadının dili güzel şeyler söylüyor..

Gece de tüm fısıltılara inanıyor.

gündüze eriyor dünya..


Belki de saflığımız hala o köşede..



BABA HASRETİ/Nurcihan KIZMAZ

 




















Sözlerin yarım kaldı bir akşam üstü,
içimizde kaldı sesin.
Tamamlayamadık…

Biz de yarım kaldık,
Büyüyemedik.
Ya da büyüdük mü?
Tam anlayamadık.

Çayın soğudu masada,
Evimiz de soğudu o anda,
Gidişin bir yaz günüydü ama
O günden beri ısınamadık.

Her adımda geçmişi yokladık,
usulca,
Her yerdeydin ama
yoktun,
Tanımlayamadık.

Bir eksiklik değil bu,
Alışamama…
Öğrenemedik yokluğunu,
Tanıyamadık.

Mesut Bilginer/Kerbela Mersiyesi

 








Ey cân-ü dil iklimine sultan yâ Hüseyn,

Veyl Kerbelâ sahrasında cânân yâ Hüseyn.


Nûr-i cemâlin şem’-i hidayettir cihâna,

Zulmette kaldı kavm-i girizân yâ Hüseyn.


Ceddin Efendimiz, baban Aliyyel-Murtaza,

Ağlar senin çün Fatıma-i zî-şan yâ Hüseyn.


Bir katre su dahi vermedi sana leşkerler

Yandı susuzluktan o pür-gül fidan yâ Hüseyn.


Gark oldu bütün dünya mâtem-i pâkinle,

Kân ağladı feryat ile devrân yâ Hüseyn.


Divane kulun eşkiyle yıkar maktel-i canı,

Olsun fedâ bu can sana her an yâ Hüseyn.



BEREKET/Emre BİRSEN



 Ali Hocama hürmetlerimle

Modernizm ve garbın bize dayattığı tarz-ı hayat, medeniyetimizden evvela kelimeleri aldı. Lugatlarımızda yeri olsa dahi lisanımızda neredeyse telaffuz bile edilmeyen, yok olmaya terk edilmiş binlerce kelime var. Onlardan biri de Bereket…

Arabi lisandan bize geçmiş bu kelimenin menşei bürûk olup asli manası devenin bir yerde çöküp beklemesidir. Bazı kaynaklarda bir ordunun harp meydanında konuşlanmasını tarif manasında da kullanılmıştır. Devenin bulunduğu yere çöküp orada kalması veya bir ordunun mevziini muhafazası gibi sebata ve hali muhafazayı devama işarettir. Bu manalara istinaden ve irtibaten hoş ve güzel olan bir şeyin berdevam haline bereket denilir. Mübarek, tebrik ve teberrük gibi kelimatta aynı menşeidendir. Bu kelimenin, medeniyet geleneğindeki bilcümle ulvi hasletlere ve manaya taalluk eden diğer kelimat gibi batına bakan bir ciheti de vardır. Gözle görünen zahir ya da görünmeyen batın şeyler için de kullanılabilen nadir kelimattandır. Bu cihetiyle hem maddeyi hem manayı ihata eder.

Manası tefessüh etmeden evvel bu kelime cemiyette sık sık telaffuz edilirdi. Herhangi bir eşya veya hizmet satan zevat müşterilerinden sattıkları şeyin karşılığı olan dünyalığı tahsil edince Allah bereket versin diye niyaz eder, müşteri de bu niyaza bereketini gör diye mukabele ederdi. Böylelikle el değiştiren dünyalık için karşılıklı bereket duası yapılırdı. Valideler aile efradına veya misafirlerine ikram edecekleri yemeği bereket olsun diye abdestli bir şekilde yapar, tek kişilik sofra açmazlardı, yemek müşterek kaplarda yenir, bugünkü gibi sofrada taama oturan zevata müstakil kap konulmazdı. Şimdilerde olduğu gibi kendi aile fertleri için bile onun tabağından yemem, bardağından içmem şımarıklığı olmazdı. Koca/baba; zevce/evladının maişetini tedarik ederken helal olmasına azami hassasiyet gösterir; cemiyet dahilinde para, mahsul, vakit, hülasa bereketi olmayan her şey kıymetsiz kabul edilirdi. Zira bereketin sadece helal rızk için olacağına kamilen iman edilirdi.

Aziz milletimizin mekânı, imkanı dar bile olsa gönlü ziyadesiyle genişti. Varisi olduğumuz irfanın gereği aza kanaat, helal kazanmaya rıza hali vardı. Rıza ve kanaat kapısının eşiğinde sürur ile durur, Rezzak-ı Alem’in taksimatına ram olur, bereketin azda olduğunu bilirdik. Ticaret yaparken kimse aldatılacağından endişe etmezdi. Zira aziz milletimiz dürüst ve fazilet sahibi idi.

Ne olduysa oldu bu kelimeler bir bir lisanımızdan, mefhumatı da idrakimizden kayboldu. Kıymeti takdir, şükrü eda edilmeyen her şey gibi elimizden alındı. Günümüz hayatına sarf-ı nazar edince ticareti; akaidimizde, muamelatımızda, töremizde olduğu gibi değil, kapitalist zihniyetle yapar hale geldik. Kapitalizm ve modernizm denilen melun cereyan, ihtiyacatın hudutsuz olduğuna inandırdı bizi. Halbuki fani olan bir mahlukun ihtiyaçları nasıl hudutsuz olabilirdi? Hudutsuz olan insanın ihtiyacatı değil ihtirası olduğunu unuttuk. Maddi bir şeyin ziyadece mevcudiyeti onda bereket vardır manasına gelmez, keza az olması da bereketin mevcut olmadığına delalet etmez. Bu kelime bir niyazın telaffuzudur. Öyle bir niyazdır ki olmamasından endişe edilen şeyin olması talep edilir.

Cemiyet olma şuurundan ve medeniyet tasavvurundan bihaber yığının dayattığı mesnedi olmayan, nefsani ibtiladan mütevellit nahoş hayat tarzı tüm mukaddesatımızı zayi etti. Cemiyetin şahs-ı manevisine sirayet eden bu menfi ahval neticesi bereketi unuttuk. Bu hale istinaden rıza ve kanaat hayatımızdan çekildi.

Gayr-i müslim olan veya seküler bir hayat pratiğini farkında olmadan sürdüren beşerin idrakinde en ziyade zorlandıkları mefhumattan biri oldu bereket. Zira bir malın infak ile, zekat ile, kanaat ile, şükür ile ziyadeleşmesinin bunlara izahı namümkündür. Halbuki asırlardan beri tevarüs eden medeniyet değerlerine aşina olan, ahlak sahibi ve temiz bir akaide sahip bir mümin için bu mevzu iman edilecek bir mevzudur.

Günümüzde ahalinin en ziyade müşteki olduğu mevzuattan biri hiçbir şeyin yetmemesi, hiçbir şeye yetişilememesidir. Talebesinden hocasına, amirinden memuruna, amelesinden sanayi ustasına hiç kimseye ne zaman, ne mekân, ne de dünyalık kifayet ediyor. Zira kazandıkça daha çok sarf ediyor, sürekli tüketiyoruz. İsrafın haddi hesabı yok. Haneler ebat olarak büyüdü belki fakat aileler küçüldü, misafir azaldı. Bakın, hanelerde artık insandan çok eşya ikamet ediyor. Ahval böyle olunca eskilerin tabiriyle, bereketi kaçtı her şeyin. Varlık içinde yokluk çekmeye başladık. Oysaki bereket gözle görülmeyen, akıl ile anlaşılmayan bir fazlalıktı. Bazen sözde, bazen mekânda, bazen de zamanda tezahür ederdi.

Bilinen hadisedir: Efendimiz henüz bebekken, kendisine sütannelikle müşerref olan Hz. Halime anamız ve zevci Haris’in evine götürüldüğünde bu hane bir parça ekmeğe bile muhtaçtı. Lakin Habibullahın teşrifi ile Hz. Halime ana iki bebek emzirdiği halde sütünde eksilme olmaz oldu. Bu mübarek teşrif ile ailenin aç kalan devesi yeniden süt vermeye başladı. Hanenin diğer hayvanatı da yeni yeni yavrular doğurdu ve sürülerinin kemmiyeti arttı. Mensubu oldukları kabilenin diğer efradına ait sürüler aynı yerde otladığı halde onların hayvanatı zayıf ve çelimsizdi. Bu hali fark eden ahali çobanlarına Haris’in çobanı sürüyü nerede otlatıyorsa, orada otlatmalarını söyler. Çobanlar ise sürüleri aynı yerde otlattıklarını söyler. İşbu rivayetteki bereket mefhumunun aklen izahatı yoktur ancak iman edilir. Bu nebevî misal, bereketin her cihetini anlatır. Bereket; ne tohumla, ne hayvanın cinsiyle, ne toprağın türüyle, ne iklimle ne de yok bereket taşı, yok bereket enerjisi gibi şeylerle alakadar değildir. Doğrudan Cenab-ı Hakk’ın verip ya da vermemesiyle alakadardır. Cenab-ı Hakk’ın lütfedip etmemesi de kulunun israf ve haramla olan alakasına irtibatlıdır. Mezkur misalden de idrak olunacağı üzere Allah Teala vermek istedikten sonra, çorak toprağı bereketlendirir; zayıf hayvanın memelerini sütle doldurur. Bire bin bereket verir. Allah Teala yan yana otlayan iki hayvandan birini veya yan yana mesai yapan iki insan ya da bitişik iki dükkanın birinin kazancını daha bereketli kılabilir. Bir başka hadisede Efendimizin ashabına çuvalla verdiği bereketli bir buğday uzunca bir müddet yettikten sonra sahiplerinin onu tartmaya başlamasıyla eksilir, bir müddet sonra da biter. Bu hal Efendimize aktarıldığında şayet tartmasaydınız, kıyamete kadar devam edecekti buyurur. Cemiyet dahilinde parayı vesair dünyalığı saymanın bereketi gidereceğine dair inancın da temeli bu hadisedir.

Tasavvufi gelenekte bereket hakkında leziz bir rivayet vardır:

Bir zat, İbrahim bin Ethem hazretlerine bereket meselesini sual eder. Hazret, adama köpek senede kaç defa ve kaç tane yavrular, der. O da senede bir veya iki defa, her defasında da 8-10 adet der. Hazret, pekala koyun diye sual eder. Adam, senede bir defa yavrular, ondan da bir ya da nadiren iki yavru doğurur der. Hazret, nazar et bakalım mücavirine; köpek mi ziyade, koyun mu der. Tabi ki koyun kat kat ziyadedir, der adam. Hazret, köpek çok doğurur, eti yenmez, kurban olmaz. Koyun ise az doğurur, sürekli kurban edilir, her gün eti yenir. Nasıl olur da alemde koyun sayısı köpekten kat kat fazla olur diye sorunca adam bu suale cevap veremez. Hazret, hepimizi tenvir edecek ifadesiyle işte bereket budur; koyun seher vakti katiyen uyumaz. O vakit ki arza rahmet ve bereketin indiği vakittir. Koyun o vakitte gaflet halinde olmadığı için üzerine bereket yağar. Köpek ise sabaha kadar havlar, seher vaktinde uyur. Bu sebep ile bereketten mahrum kalır.

İdrakimizin ve lisanımızın kifayet ettiğince bu hikayeyi tasavvuf zaviyesinden şerh etmeye gayret edelim. Hikayede bereketi tespit eden unsur, hayvanatın zaman taksiminde ne yaptıklarıdır. Koyuna nazar edersek hep tevekkül halindedir; gecenin ilk vakitlerinde istirahat eder ve seher vaktinde uyanıktır. Tasavvufta seher vakti; ilahi tecelliyatın, rahmet ve rızkın arza taksim edildiği demdir. Koyun bu vakitte kaim olduğu için ilahi berekete zahiren ve batınen mazhar olur. Köpek ise sabaha kadar havlar, gezer; seher vaktinde yorulur, uykuya dalar. Tasavvufi metaforda bu, gaflet halidir. Kul ne kadar gayret ederse etsin, maddi, manevi rızık vaktini uykuyla veya lalettayin işlerle geçirirse hayatından bereket çekilir. Köpek bu hikayede nefsi, koyun ise ruhu sembolize eder. Köpek; dünyevi hırsı, tamahı, yabaniliği ve mülkiyet derdini işaret eder. Hırslı beşer, bir batında 7-8 yavru doğuran köpek gibi sürekli biriktirir, çoğaltmaya çalışır. Koyun ise teslimiyeti, kanaati, kadere rızayı temsil eder. Senede sadece bir kez doğurması ve sürekli kurban edilmesine rağmen arzda ziyade olmasıyla; az olan helalin, çok olan harama galebesinin temessülüdür. Koyun her daim ademoğluna etiyle, sütüyle, yünüyle faide tedarik eder, hatta kurban olur; aklen nicelik cihetinde azalması gerekirken bilakis artar. Köpek ise umumen tüketir veya biriktirir. Paylaşılmayan, infak edilmeyen bu sermaye, muhafaza için ne kadar çabalanırsa çabalansın ilahi bereketi celbedemez. Ezcümle bereket, vahdette kesreti görmektir.

Bugün insanın aziz tarafı zelil olup beşeri tarafı yabanileşince ekseriyetle huzuru dünyalığın ziyadeliğinde arar olduk. Daha çok mal sahibi olunca rahat edeceğimizi zannettik. Hâlbuki her çokluğun huzur getirmediği gibi her azlık da darlık getirmez. Nice az kazanç vardır ki gönle sürur, eve huzur, sofraya bereket olur. Nice çok mal da beşeri telaşa, endişeye ve meşgaleye sürükler.

Haramdan olan iktisab ile helalden olan arasında beşere göre bir fark kalmadı. Haramdan kazanılan dünyalığın bereketi olmayacağı gibi miktarı önünde sonunda azalacaktır; sahibinin günah yükü artacaktır. Hesabı dünyada sorulmasa bile ahirette muhakkak sorulacaktır. Zira akaidimizden tevarüs eden kadim hikmete göre haramın cezası, helalin hesabı vardır. Bundan mütevellit malımızın bereketli olmasını, az bir miktar ile ziyadece iş yapılmasını, şifa olmasını talep ediyorsak evvela onu helalden kazanmalı, zamanı, mekanı vesair bilcümle imkanı israf etmemeli, ahiren infak ile zekât ile(infak ve zekatın sadece mal ile olmadığı şuur ve idrakinde olarak) tertemiz hale getirmeliyiz.

Ehl-i iman olsun ya da olmasın tüm insanlara ve diğer mahlukatın rızkına kefil olduğunu mukaddes kelamında beyan etmiştir. Aslında bu cihetten bakılırsa bereket arzın her tarafını ihata eder. Lakin ümmetin idrakinde bereket manaya da bakar, insanın manevi tarafı da bereketlenir. Bereket Hakk Teala’nın bilcümle mevcudata keremi ve lütfudur. Amma lüzumsuz yapılan bilcümle sarf insanı bereketten uzaklaştırır. Bir ekmeğe ihtiyacın varken iki tane almak israftır ve bereketi yok eder. Ol sebeple hayatımıza mana ve kıymet katacak, huzuru tesis edecek mefhumattan biri berekettir. Allah bize gayreti, helal yoldan iktisabı, israf etmeden sarfı, infak ve ikram ile maddi ve manevi bereketi nasip etsin vesselam.

 

NÛR-U HİCRÂN/Gün Sazak GÖKTÜRK

 











Bir dem ki zulmetin en şedîd vaktinde zuhûr eyler nûr,
Ol dem idrâk eder gönül: karanlık dahi rahmetten bir huzûr.

Hayâl içre cemâlin mest eyler cümle efkârımı,
Bir nefeslik visâlin dindirir âh u zârımı.
Ben ki hayâl ikliminde bir garîb erim,
Ne varlık bana yâr, ne yoklukta yerim.

Hakîkatin sînesinden yırtılan bir şûle ararım,
Nûrunla dirilmek için dergâhında niyâz kılarım.
Sun cemâlinden bir katre, ey mihr-i enver,
Zîrâ en derin yaram sensizliğe değer.

Bilirim: derdimin dermânı yine derdin içre mesttir,
Zulmetin nihâyeti nûra, hicrânın sonu dosta desttir.

Bu âlem bir hayâl midir, yoksa hayâl biz mi olduk?
Nûru ararken nice karanlıkta yol bulduk.
İçimde bunca kesret varken vahdetten eser var mı?
Bir nûr kaldı mı, yoksa sırra perdeler dar mı?

Şehvet zindanına düşse bir dilrûbâ cân,
Ne ana kalır, ne yâr; silinir nakş-u nişân.
Tağutun nazarında söner cemâlin izleri,
Gözlerinde kaybolur hakîkatin sözleri.

Sen ki bir mâhsın, hem şems-i tâbânsın,
Aksin düşse hâke(türaba), zulmeti yakan bir devrânsın.
Ne ateşe hâcet kalır, ne gecede firkat,
Seninle dirilir her zerre, bulur hakîkat.

Sen bir gülsün virân gönlümün ravzasında,
Bir gonca açar ismin kalbimin sevdâsında.
İkâmetin cânımda, mekânın sırlar içinde,
Her nefeste zikrin, her demde derûn içinde.

Sana bâd-ı hayattır Mevlâ’nın lütf u keremi,
Hicrânım derindir, çeker eyyâm-ı elemi.

Ben ki aczimle dururum huzûrunda her dem,
Rahatım seninle, ey nûr-u dil, ey cân-ı âdem.
Utanmak dahi bir lütuf olur nazarında,
Zîrâ cemâlin tecellî eyler karşımda.

Rûzi der: Zulmet içre nûr aradım her dem,
Buldum seni kendimde, meğer sen imişsin âlem.


NAZAR/Metehan TAŞYÜREK

 









Fotoğraf: Şeyhşamil Ejderha

Vursan yıkılır mı? Alem can içinde 
Sinem ki bin alem içinde 
Cananım sinemde bin pare içinde 
Her pâresi bir gam içinde 

Nazarın tuhaf bir hâl imiş 
Cânımın içine tek celsede işlenmiş,
Alemler uğruna yaratılmış gibi
Canı canandan koparıvermiş gibi

Sinem ki bin alem içinde 
Cananım sinemde bin pare içinde 
Her pâresi bir gam içinde 

Nazarın tuhaf bir hâl imiş 
Cânımın içine tek celsede işlenmiş,
Alemler uğruna yaratılmış gibi
Canı canandan koparıvermiş gibi

Metehan Taşyürek - İstanbul Erkek Lisesi 

HÜZÜN/Emre BİRSEN

 












Dükkan Kumandanının Aziz Hatırası: Hüzün

Merhum ve mağfur kumandanımızdan (Ahmet Doğan İlbey) dükkan ehline miras kalan bir mefhum vardır ki adı hüzündür. Hem telaffuzundan hem de ahvalinden mütelezziz oluruz. Hüzün lügatlerde istenmeyen bir halin ademin başına gelmesi yahut mazide vuku bulan bir zayiden mütevellit kalben hissedilen üzüntü hali olarak tarif edilir umumen… Lakin biz hayat düsturu olarak tasavvufi gelenekten istifadeye matuf bir hayatı tercih ettiğimiz için bu mefhumu daha ziyade tasavvufi nazar ile mütalaaya gayret edeceğiz.

Fahr-i Kainat'ın nübüvvetinin 10. senesinde mutahhar validemiz Hz. Hatice ve Efendimizin emmisi Ebu Talib’in vefatı; Taif’te Alemlerin Efendisine reva görülen edebsizlikler vesair gibi ahvalin vuku bulmasından mütevellit o vakit dilimine senetü’l-hüzn denilir. Bu hadisat ümmet için hüzün mirasının en azim cihetidir. Yoksa elbette diğer nebi ve rasul efendilerimizden de hüzün mirastır.

Muhtelif musibet ile hüzünkar olan Efendimizi, tabiri caizse bu serencamın ahirinde Cenab-ı Hakk Mirac ile müşerref kılarak iman edenlerin kalbini mesrur etmiştir. Bu aziz kelime Kitabullah'ta kırktan ziyade ayette de yer alarak müminata muhtevası mevzuunda malumat verir. Kıt aklımızla anladığımız şu ki; asli saadet ve bahtiyarlık hüznün neticesinde vuku bulur.

Tasavvufi gelenekte Efendimizin zatından sadır olan her tavır sünnet olarak kabul görür ve bu cihette de hüzün hali sünnettir ve tasavvuf tarikine dahil olan ademe de mirastır. Bundan mütevellit hüzün, ademoğluna en çok yakışan ve üzerinde en iyi duran hissiyattandır. Hüzün; dünyevi muhtelif hedefe mazhar olamama, konforlu bir hayat idame ettirememe, haz odaklı sığ ve çiğ bir mutluluğa erişememe menşeili bir ruh hali değil, bir kemalat tavrıdır. Hüzün sonradan müktesebata ilave olunmaz, fıtrattan gelir.

Bugünün şenlik cemiyeti bu manevi hazineden zerre hissedar olmadığı gibi, bir de hüzün haline sahip olan efradı hüzünden beslenip mücavirini bedbaht etmekle itham eyler. Zira zihinlerinde bu mefhuma ve halet-i ruhiyeye dair vukufiyet kesbi namevcuttur. Medeniyet değerleri ve bu değerlere karşılık gelen kelimeler bir bir tefessüh ederek hayatımızdan çıktığı gibi, bu kelime günlük lisanımızda asli manası tahrif olup hiç telaffuz edilmez olunca neticeten telaffuzu olmayan kelimenin tasavvuru olmaz, tasavvuru olmayan mananın fiile tezahürü de namümkündür. Sağır meclisinde nida etmeyi terk ile hüzünden bihaber bu ham ervahı da şenliğinde rahat bırakıp hüzne avdet edelim.

Hüzün; ademin zatına rücu edip mevcudiyetine, maksat-ı hayatına matuf bir cevap arama derdidir. Muvakkat bir hal değil, bilakis daimidir. Mekanı da batınen kalp, zahiren surettir. Sükunetli bir haldir ki beşeri ademiyete terakki ettirir. Elbette refiksiz olmaz; hüznün de refiki yalnızlıktır. Tasavvufi gelenekte halvet der encümen deyu tarif olunur. Zahirde cemiyet içre, batında mahbubu ile… Bu, kesrette vahdete nail olmayı hedefe alarak zahiren halkın arasında sadasız kalmayı tercih ile huzurda tevakkuf etmektir. Hüzün, ademin en hususi uzvu olan kalbini dünyevi meşgalelerden setreden manevi bir perde olur. Bu hal ile merbut olan bir kelime daha var: Bişr… Bu aziz kelime lügatte mütebessim kişi manasına gelir. Hüznün kardeşidir. Zira bişr, harice taşan bir neşe hali olmayıp, dahilde berdevam olan hüzün halinin simaya inikas etmemesidir. Tasavvuf ehli, Cenab-ı Hakk’a karşı hissettiği haşyet ile hüznünü ağyara setredip hüznün faş olma endişesinden mütevellit cemiyete her daim mütebessimdir.

Sufi gelenek, hüznü bir cihetten de Cenab-ı Hakk’a kurbiyet kesbetmenin bir usulü olarak kabul eder. Hüzün hissine bigane olmayı da nakıs olarak mütalaa eder. Zira hüzün, Cenab-ı Hakk’ın rızasına teveccüh esnasında her daimi kalbi tezkiye eder. Yani hüzün varsa kalp vardır. Bu yolda olanın tahsil yaptığı mektebe de tekke denir; tabir caizse her tekke bab-ı hüzündür.

Bizim tarifine gayret ettiğimiz hüzün hali; bugün garbın tespit ve teşhisi ile inşa edilmiş modern psikoloji ilminde depresyon, melankoli ve anksiyete olarak tesmiye edilen ruh halinden ziyadesiyle farklıdır. Tasavvufi hüzün, mezkur ruhi marazalar gibi insanı derbeder, bedbaht bir hale maruz bırakmaz; bilakis kişiyi ihya ve inşa eder. Hülasa, adeta bir zımpara gibi insanı törpülemez, bilakis cila gibi ruhunu parlatır.

Bir diğer pencereden, yani kalb ile değil de akıl cihetiyle bu mefhuma nazar edelim. İslam filozofları hüznü, sufilerden daha farklı mütalaa edip hüznü methetmek yerine, bu hal ile aklen mücadele edilmesi ve ruhun bu marazdan felaha ermesi gereken bir araz olarak görür.

Misalen ilk İslam filozofu olma payesine sahip El-Kindi, hüzün meselesinde müstakil bir eser telif etmiştir. Günümüz lisanıyla “Hüzünleri Def Etme Çareleri” namlı bu eser, bu mevzudaki ilk felsefi mülahazaları ihtiva eder.

Mezkur filozofa göre hüzün, "mahbubun elden gitmesi veya matlubun vuku bulmamasıyla yaşanan nefsani bir acıdır." Bu his tabii, biyolojik ya da zaruri bir hal değil, insanın eşyaya yüklediği mana ve beklentileri yüzünden kendi imal ettiği bir haldir. İnsan, daimi kevn ve fesad dahilinde olan dünyada sanki baki kalacakmış gibi irtibat tesis eder. Elde ettiği veya talep ettiği nimetlerin zayiinde ise dertlenir. Filozof hüznü; akli bir zaafiyet yahut eşyanın hakikatine vukufiyetsizlikten beslenen menfi bir ruh hali olarak görür ve bir an evvel bu halden çıkmayı tavsiye eder. Ona göre felsefi bir tedavi şarttır; zira tasavvufun aksine felsefede hüzün ruhu kemalata sevk eden bir lütuf olarak görülmeyip aklın rehberliğinde iradeyle izale edilmesi gereken zihni bir pranga olarak mütalaa edilir.

Tasavvuf geleneği ise hüznü kalbi tezkiye eden, insanı Cenab-ı Hakk’a kurbiyeti tedarik eden bir hal ve manevi bir makam olarak görür. Misalen bir tabir vardır, ne de güzel bir tabirdir: “Kulbe-i Ahzan" yani hüzünler kulübesi… Hz. Yakub efendimizin, mübarek oğlu Hz. Yusuf efendimizin firak derdinden mütevellit hüzünlendiği mekandır. O demden bu deme tasavvuf mecrasında ruhunu terakki etmeye gayret eden zevatın kalbini işaret eder. Kulbe-i Ahzan, kadere sitem edilen bir matem yeri bilakis kadere rıza eşiğidir. Hz. Yakub, Hz. Yusuf’un kurt tarafından katledildiğini haber veren evladına "Bana düşen güzel bir sabırdır" (Yusuf Suresi 18. ayet) der ve bu kulübeye çekilir. Bu, derdini insanlara şikayet ederek zayi etmemek; hüznü Cenab-ı Hakk ile kul arasında bir sır olarak saklamak demektir. Hz. Yakub'un o kulübede ağlamaktan âmâ olması, tasavvufta baş gözünün örtülüp kalp gözünün açılmasını sembolize eder. Kulbe-i Ahzan'daki yalnızlık hali, kalbdeki masivayı izale eder. Bu kulübe çilehanedir. Kul; dünyevi hırslardan, şımarıklıklardan kaçıp hüzün kulübesine çekilir, Hakk Teala’ya iltica eder ve Yusuf Suresi'nin 86. ayetindeki muazzez İfadeyle “Ben hüznümü sadece Allah’a arz ederim” der. Hz. Yakup ve Yusuf Aleyhisselamın sabır gösterme ve hüzünkar tavrı; Fahr-i Kainatın aziz muamele ve etvarı elbet kıyamete değin insan olma şuurundaki zevata emsal olmaya devam edecektir.

Hüznün kulübesi modernizme göre bir zindandır lakin bize göre vuslata açılan kapıdır. Hatm-i kelam; hüzün kulübesi felahın ve asıl saadetin başladığı yerdir. Hakk Teala dükkan ehlinin hüznünü tezyid eylesin, vesselam.

 

ŞAFAĞIN İKİ YÜZÜ: MODERN SENFONİ VE KADİM ŞİFA/Mutlu Aslantürk













Bugün 3 Mayıs 2026 Pazar; Uluslararası Şafak Korosu Günü. Az önce NTV Radyo’da "Doğa Takvimi" programında bir karatavuğun şarkısını dinledim. Tüm dünyadaki doğaseverler ve kuş gözlemcileri, bu sabah şafak sökmeden doğadaki en büyük senfonik konseri dinlemek için buluşmuşlar. Aslında bugün; bahçelerimizdeki şarkıcı ardıç kuşlarını, çıvgınların aryasını ve karabaşlı ötleğenin flüte benzeyen sesini yeniden keşfetme günüymüş.

Rotterdam’daki çıngıraklı çalıkuşundan Karayipler’deki inek kuşuna kadar binlerce türü dinlemek için erkenden kalkılmış; gün doğumundan yarım saat önce şafak korosuna kulak vermek üzere en yakın ağaçlık veya çalılık alanlarda bir araya gelinmiş. İngiltere’de başlayan ve bugün 80’den fazla ülkede sürdürülen Uluslararası Şafak Korosu Günü, doğanın bu muazzam senfonisinin dünya çapındaki kutlamasıymış.

Sunucu, şafak korosunun mart ayında havaların ısınmasıyla başladığını, temmuzda zirveye ulaştığını ve eylüle kadar sürdüğünü belirtiyor. Yani bugünü kaçırmış olsak bile eylül ayına kadar herhangi bir sabah; bir parkta, çalılıkta ya da ormanda bu olağanüstü konseri dinleyebilirmişiz. Şehrin gürültüsü başlamadan evimizin penceresini açmamızın dahi yeterli olabileceğini unutmamalıymışız; o an odamız kuş sesleriyle dolarmış. Doğasever sunucu programa şöyle veda etti: "Ben bugün bir kızılgerdan şarkısı ile başladım güne."

Bu konu ilgimi çekti ve araştırdım. Bu güzel geleneğin tohumları, 1984 yılının mayıs ayı başlarında İngiltere'nin Birmingham şehrinde atılmış. Hikâyesi ise oldukça samimi: Ünlü çevreci Chris Baines, doğum gününü kutlamak için arkadaşlarını sabaha karşı saat 04:00'te Birmingham'daki eski bir bataklık ve ormanlık alan olan Moseley Bog doğa rezervine davet eder. (Doğa rezervi; içindeki bitki örtüsü ve hayvan türlerinin korunması amacıyla ayrılmış, insan müdahalesinden arındırılmış özel alanlara verilen isimdir.) Hatta ilginç bir bilgi: Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı J.R.R. Tolkien, çocukluğunu bu rezervin yakınlarında geçirmiş ve oradaki yaşlı ağaçlardan ilham alarak "Fangorn Ormanı"nı hayal etmiştir.

Amacı, onlara şafak vaktinde doğanın uyanışını, yani o muazzam kuş korosunu dinletmektir. Bazı arkadaşları o kadar erken gelemedikleri için Baines onlara, "Olduğunuz yerde, kendi bahçenizde dinleyin, aynı gökyüzü altında birleşelim," der.

Bu yerel ve küçük doğum günü kutlaması, zamanla büyük bir ilgi görür. Chris Baines, bir sonraki yıl BBC'deki bir programda "Mayıs ayının ilk Pazar günü Uluslararası Şafak Korosu Günü'dür" diyerek, aslında o an zekice bir kurguyla bugünü ilan eder. BBC'nin bu anonsu üzerine olay resmiyet kazanır ve Birmingham Yaban Hayatı Koruma Vakfı (The Wildlife Trust) tarafından sahiplenilerek tüm dünyaya yayılır. Chris Baines’in o gün başlattığı "fıtrata dönüş" çağrısı evrensel bir karşılık bulmuş olmalı ki bugün ulaştığı noktada; Antarktika'dan Karayipler'e kadar 80'den fazla ülkede binlerce insan, o kadim şarkıya eşlik etmek için 3 Mayıs günü günülerine güneşten önce başlıyor. Modern dünya, bu tip farkındalıkları sürdürülebilir kılmakta zorlanır; bu yüzden "özel günler" ilan eder (Dünya Çevre Günü, Şafak Korosu Günü vb.). 1984’te bir İngiliz çevrecinin farkındalık yaratmak için başlattığı bu akım, modern insanın doğadan ne kadar koptuğunun bir itirafı gibidir. İnsanlığın fıtratına, yani en eski randevusuna bir geri dönüş çabası sanki bu.

Radyodaki o zarif karatavuk sesini dinlerken, zihnim beni yüzyıllar öncesinin kadim bir bilgisine, bir Sünnet-i Seniyye’ye götürüyor. Hz. Muhammed’in (sav) gün doğmadan uyanmayı, rızkın dağıtıldığı o bereketli vakitlerde ayakta olmayı ve pencereyi açıp "sabahın şifasını" eve davet etmeyi öğütleyen o derin hikmetini hatırlıyorum. Modernitenin 1984 yılında büyük bir heyecanla keşfettiği bu "doğanın en büyük senfonisi" yani Şafak Korosu, aslında bizlere hiç de yabancı değil; aksine İslam’ın 1400 yıl evvel mühürlediği bir hayat disiplininin geç kalınmış bir takdiridir.

Hamdolsun ki biz, 1400 yıldır her sabah o muazzam koronun başlama vuruşuyla, yani Fecr ile hayatımızı tanzim ediyoruz. Hz. Muhammed’in (sav) Sünnet-i Seniyye’sinde bu ilahi senfoniyi dinlemek, takvime sıkıştırılmış sembolik bir etkinlik değil; fıtratla her sabah yeniden kurulan sarsılmaz bir bağdır. O koroya kulak vermek için yılda bir gün randevulaşan modernite, doğayı yalnızca "seyredilecek bir manzara" olarak görürken; İslam onu müminlere, tüm varlıkların beraberce ibadet ettiği devasa bir "mescit" olarak anlatmıştır.

Bilimin bugün "alçalan ozon tabakası ve taze hava" olarak teknik terimlerle tanımladığı o tertemiz soluk, bizim geleneğimizde "seher yeli" ile taşınan manevi bir rızıktır. Modern insan kuşların bu muazzam korosunu yılda bir kez kutlanan bir "aktivite" olarak görürken; kadim bilgi bize her sabah o pencereyi aralayarak hem ev halkımız hem de ruhumuz için o şifadan pay almamızı öğütler. Şarkıcı ardıçların aryası, çıvgınların flütü ve karabaşlı ötleğenin melodisi aslında sadece bir doğa olayı değil, kâinatın her sabah yeniden kurulan o haşmetli zikir meclisidir.

Doğasever sunucunun, "Ben bugün bir kızılgerdan şarkısı ile başladım güne," demesi ne kadar nahifse, Hz. Muhammed’in ümmeti için seher vaktinde uyanık olmak da bir o kadar fıtridir. Şafak korosu martta başlayıp eylüle kadar zirveye çıksa da bizler biliyoruz ki; o eşsiz konser her sabah güneş dünyayı selamlamadan yarım saat önce kapımızda bekliyor; şehrin gürültüsü, trafiğin uğultusu ve zihnimizin karmaşası henüz başlamadan hemen önce...

Aradaki bu koca zaman dilimi, Müslümanlar için sadece tarihsel bir süreç değil; fıtratın sesini duymak, ozonun şifasını toplamak ve rızkın peşine "kuşlarla beraber" düşmek adına elde edilmiş muazzam bir kazanımdır. Batı, doğayı korumayı ve dinlemeyi yeni bir "kültürel aktivite" olarak kurgularken; bizler seher vaktinin bereketini bir Sünnet-i Seniyye olarak asırlardır ruhumuza nakşetmiş bir medeniyetin mirasçılarıyız. Belki de bugün bize düşen, elimizdeki bu 14 asırlık cevheri, her sabah aynı şuurla o pencereyi açarak yeniden kuşanmaktır.

Bugün modern hayatın yorgunluğuna en büyük ilaç, kadim bilgiyi yeniden hayatımıza katmaktır. Bizim için şafak korosu etkinlikleri, sadece bir kuş sesine kulak vermek değil, o vakte gizlenmiş bereketi ve şifayı toplamak için pencereyi aralamak olmalı... Zira ehl-i imanın odasına dolan sadece kuş sesleri değil; ezelden gelen bir huzurun ta kendisidir.



GECENİN YÜZÜNDE KAYBOLAN YÜZÜM/Samet YURTTAŞ

 



















Gece gündüzün söküğünü dikiyor.
Ben göğsümde taşıyorum onun silahını;
İğnesini, ipliğini...
Kendi söküğünü dikemeyen bir terzi gibi
Kendi kanatlarını öpemeyen bir kuş gibi
Ben bir kusur gibi yürüyorum
Gecenin içinde.

Yüzümü geceye dönüyorum.
Yürüdükçe gece büyüyor içimde.
Gökyüzüne bakmaktan usanmayan
Bir çocuk gibiyim.
Dişlerim kamaşıyor geceyi dişlemekten.
Ve gözlerim kan emiyor,
Gece çiçeklerinden.
Yüzümü görüyorum onların yüzlerinde
Solgun bir gece gibi.

Gecenin kapısından geçiyorum.
Gölgesi düşüyor üzerime.
Onunla bin cephede savaşıyorum
Ve yeniliyorum.
Saçlarım dolanıyor geceye.
Ben kaybolan bir yüzümü arıyorum
Gecenin yüzünde


RUH ANISI/Ahmet Özmen KILIÇ












Bir olur ki fotoğraflara sığmazsın,
Yanar için, kanar gözlerin bakamazsın.
Rutubetli bir anı akar içinden sığmaz taşarsın,
Solgun bir bakış atar ruhun dalarsın.

Bir zaman olur ki fotoğraflara sığmazsın,
Hangi zamana ait bu bakışlar diye sorarsın.
Düşünürüm, bir gökyüzü menzili arasındasın,
Ruhundaki hüzünü kaç vakit sayarsın.

Sormam Gerek ve Söylemem / Sibel Kök

 










Kafesini kanadında taşıyan kuş
Nasıl öpsün göğü doya doya
Yurdu yurtsuzluk olan
Ne bilsin menzili nere
Yol nerede biter, sıla hangi ilde
Bir kayboluş kaç varış eder bilinmeyene
Kim duyar acıyla yunmuş sessizliği
Kimde durur hırpalanmış ruhların tesellisi

Geçmiş ve bugünün sahrasında
Yani bir gökyüzünün altında
Kimseler bilmezken bizi
Ve görmezken parmak uçlarımızda
Ummaktan dağılmış zerreyi
Vardık ve yok oluyoruz
Varız ve yok olmanın sahiciliği
Sarsıyor boyuna durgun denizlerimizi

Madem var ile yok arasında kısacık bir çizgi insan
"bir damla kan ve bin endişe" madem
Bilelim yokun hükmü hangi varın elinde
Hangi kapıdan girince yıkılır benlik duvarı
Kimiz sahi
Kimdeyiz
Kimdeniz

Say ki kırgın bir ikindiyiz
Gurbetin alnımıza çatılan o yorgun baharında
Say ki dağılan bir bakıştayız
Ümitle korkunun bitimsiz savaşında
Say ki hüzne râm olmuşlardanız
Diyarımız hüzün
Otağımız hüzün
Yoldaşımız hüzündür bizim


ARAMAK/Gün Sazak GÖKTÜRK













Uyanırken ebabiller mavi gökte…
Kuş ölür, yağmur durur, çiçekler solar ama arayış sürer.

Yağmurda bir kuşun sığınak aradığı gibi aradım seni
Bir yuva gibi aradım, yorgun, aç ve susuz.
Bir ağıtın çığırılışında aradım seni
Karanlıktan nuru yontar gibi aradım
Şahit, şu Ahır dağı, şu Maraş ovası
Yıkılan memleketim gibi aradım seni.
Bir aminin ardından verilmeyeni arar gibi aradım.

Bir kör gibi aradım sana gelen yolları.
İlk mektep çağında bir çocuğun,
Koşar adım, nefes nefese annesine koştuğu gibi,
Gizlenirken kaybolan evladını bulan,
Annenin tebessümünü arar gibi aradım.