BOSNA’DA BİR MARAŞ KÖYÜ: MİROŞEVİÇ / İsmail Göktürk


Avrupa’nın ortasında onlarca defa insanlık dışı katliamlara maruz kalma pahasına Ayyıldızlı İslâm sancağımızı dalgalandırmaya devam eden Bosna, Türkleri ilk olarak Akıncı Beyi Paşa Yiğit Beyin, Kur’an-ı Azimüşşan’da “andolsun” diye yemin ifadesi ile anılan, “soluk soluğa koşan”, “toynaklarından kıvılcımlar çakan”, “tozu dumana katarak düşman topluluğunun ortasına pervasızca dalan atlarıyla” gelen yiğit akıncılarıyla tanıdı. Onların gelişi Sırpların, Nemçelinin dilinde “Türkler geliyor!” nidasıyla korku hissi uyandırırken, Katolikliği de Ortodoksluğu da benimsememiş, bunun için sürekli ezilmiş, mağdur edilmiş Bogomil mensubu Bosnalıların dilinde bu nida, zulümden kurtuluş ve sevinç anlamına geliyordu. Zira bu gelenler, insanın insana zulmüne, kulun kula kulluğuna son veren, adalet getiren, korku nedir bilmeyen yiğitlerdi. Bogomil oldukları için ilk defa birileri onları aşağılamıyor, ezmiyor, hor görmüyordu. Bilakis, bu gelenler kimsenin inancıyla, görünüşüyle ilgilenmiyor, zalimlerin zulmüne engel olmak, mazlumun elinden tutmak için geliyordu. Çağlar içinde çok büyük zulümlere maruz kalmış Bogomil köylüleri için Türklerin gelişi gerçek bir özgürlük anlamına geliyordu. Bosna’ya Türk akıncılarının ilk olarak 1386 yılında ayak bastıkları yazılı kaynaklarda bilinmektedir. Osmanlı askerleri Kosova tarafından 1386 yılının sonbaharında Neretva Nehri kenarına kadar gelmişlerdir.

1389'da Sırp Knezi Lazar'ın komutasındaki Bosna askerleri Kosova Savaşı'na katılmışlardı. Savası Osmanlıların kazanmasıyla Sırp Knezligi, Osmanlı hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmıştır. 1392'de Üsküp'ün fethi Sırbistan ve Bosna'nın durumunda önemli değişikliklere yol açmıştır. Bölgede bir hareket üssü meydana getiren Paşa Yiğit Bey zamanında Bosna'ya önemli akınlar gerçekleştirilmiş, 1428-1429 yılları arasında Osmanlılar tarafından Bosna Krallığı haraca bağlanmıştır.

1414 yılında Osmanlı ordusu Vrbas’a kadar ilerlediler. Ordu Bosna Skoplyesinde durdu. (Donyi Vakuf civarında bir yer). 1415 yılında Lasva, 1416 yılında ise Hum (Hersek) yakınlarında Osmanlı akınları sürdü. Bu yıllardan itibaren Osmanlılar devamlı olarak Bosna’da kalmaya başladılar. O yıllarda, Foça, Plevlye, Çayniçe ve Nevesinye ele geçirildi. 1418 yılında İshak Bey Vişegrad ve Sokol’u aldı. II. Murat zamanında 1424 ve 1425 yıllarında, Osmanlı Ordusu Bosna’da bulunuyordu. 1428 yılında Hodidyed ve Vrhbosna ele geçirildi. 1436 Srebrenica ve Zvornik alındı. Böylece, Bosna’yı resmen fethetmeden önce, Osmanlıların elinde Sarayevo ile beraber, Nevesinye, Gacko, Zagorye, Foça, Ustoklina, Podrinye, Plevlye, Çayniçe, Vişegrad, Sokol, Srebrenica, Zvornik ve Vrhbosna gibi yerler Osmanlı denetimine girmişti. Önce Saraybosna, ardından Banaluka akıncı üssü haline getirildi.

Ragusa (Dubrovnik) halkının Macaristan kralı Sigismund’a yazdığı bir mektupta “Bütün Bosna


tüm bölgeleri ile Türklere yıllık haraç ile itaat ediyor” denmekteydi. Ragusa’dan kral Sigismund’a yazılmış mektuplardan Macaristan kralının Bosna’yı, Osmanlı’ya karşı bir savaş meydanı olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim 10 Ağustos 1415 senesinde Hersek Hrvoje Vukçic’i destekleyen Evrenesoğlu Gazi İshak Bey’le Macaristan kralı Sigismund karşı karşıya geldiler. Tarihe Doboy Savaşı (Dobojska bitka) olarak geçen meydan savaşında Gazi İshak Bey ve akıncıları, Sigismund’a karşı büyük bir zafer kazandılar. Ondan sonra Bosna tamamen akıncıların sahası oldu.

Bosna Krallığının toprakları Fatih Sultan Mehmed döneminde, 1463 yazında bizzat Fatih’in katıldığı bir seferle fethedilir. Bu fethi hızlandıran ise Bosna kralı Tomasaevic’in (1461-63) Avrupalı müttefiklerine güvenerek Osmanlı Devleti’ne haraç ödemeyi reddetmesidir.

Son Kral Tomaşeviç, papaya gönderdiği elçiler ile ilettiği mektubunda; “…Türkler benim krallığımda birkaç kale inşa ettiler ve onların tarafına geçen herkesin özgür olacağına dair köylülere söz vererek onlara sıcak davranıyorlar. Köylülerin basit akılları bu sahtekârlıkları anlayamıyor ve sonsuza kadar özgür olacaklarını düşünüyorlar. Eğer benim senin desteğinle güçlendiğimi görmezlerse insanlar kolayca bu hilelere aldanıp beni yüz üstü bırakacaklar ve soylular da köylüler tarafından terk edilen şehirlerinde uzun süre dayanamayacaklardırdiye yazmıştı. Oysa elbette bu bir hile değildi. Bunun bir hile olmadığının en güzel örneği Bosna’da, Foynica Kenti’ndeki Fransisken Kilisesi’nin duvarında asılı duran, Fatih Sultan Mehmet Han’ın fermanı, ahitnâmesidir.

“Nişân-ı hümâyûn oldur ki, Ben ki Sultân Mehemmed Hân'ım, cümle havâss u avâma ma‘lûm ola ki, işbu dârendegân-ı fermân-ı hümâyûn Bosna râhiblerine mezîd-i inâyetim zuhûra gelüp buyurdum ki; Mezbûrlara ve kilisalarına kimesne mâni‘ u müzâhim olmayup ihtiyâtsız memleketimde duranlara ve kaçup gidenlere emn ü emân ola ki gelüp bizim hâssa memleketimize havfsız sâkin olup kilisalarında mütemekkin olalar ve yüce hazretimden ve vezîrlerimden ve re‘âyâlarımdan ve memleketim halkından kimesne mezbûrlara dahl ü ta‘arruz etmeyüp incitmeyeler. Kendülerine ve cânlarına ve mâllarına ve kilisalarına ve dahi yabandan hâssa memleketimize âdem getürirler ise yemîn-i mugallaza ederim ki, yeri ve göğü yaradan Perverdigâr hakkı içün ve ulu Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallâhu Te‘âlâ aleyhi ve sellem hakkı içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve yüz yirmi dört bin peygamberler hakkı içün ve kuşandığım kılıç içün bu yazılanlara bir ferd muhâlefet eylemeye, mâdâm ki benim hıdmetime ve emrime mutî‘ olalar.” (Tahrîren fî 28 şehr-i Mayıs / gurre-i Muharremü'l-Harâm sene 883 Be-yurd-ı Kal‘a-i Drac [4 Nisan 1478], Başbakanlık Osmanlı Arşivi. Düvel-i Ecnebiye Defteri 14/2_1)

Bosna’da ilk olarak XIII. yüzyılın sonunda görülen Fransisken rahipler, heretik kabul edilen Bogomillere karşı Papalık tarafından Bogomil/Bosna Kilisesini Katolikleştirerek Vatikan’la birleştirmek misyonuyla görevlendirilmişlerdi. Bogomil Kilisesine karşı koyma, onlarla mücadele etme ve onlara karşı misyonerlik faaliyetlerini yürütme görevi verilen Fransisken rahiplerin birçoğu Bosna engizisyon mahkemesinin üyesi olarak da atanmışlardı. İlk olarak 1291’de Bosna’ya geldikleri ve ilk manastırlarını 1340’ta inşa ettikleri söylenilen rahipler, İngiliz, Alman, İtalyan ve Aragone Fransiskenleriydiler.

Fatih Sultan Mehmet’in Kiselyak’taki otağında Bosnalı Fransiskenlerin manevi lideri Fra Andeo Zvizdoviç’e verdiği, 28 Mayıs 1463 tarihinde Milodraj’da yazılmış olan bu ahitname Fojnica şehrinde yüksek bir tepe üzerinde inşa edilmiş bulunan Katolik manastırında 550 yıldır korunmaktadır. Aynı manastırda Fatih Sultan Mehmet Han’ın bir kaftanı ve o dönemden kalmış dört bine yakın Türkçe el yazması eserimiz de bulunmaktadır. Bu ahitname, 1999 yılında BM Barış Gücü çerçevesinde orada görev yapan Türk birliğinin komutanını ziyaret eden bir Katolik rahibin talebiyle ortaya çıkmıştı. Birliğimiz, orada tahrip edilmiş Türk eserlerinin tadilatını da yaptırmaktaydı. Komutanımızı ziyaret eden Katolik rahip, Fojnica kentinde bulunan manastırın da onarım programına alınmasını, zira manastırlarının Türkler için çok önemli olan bazı belge ve eşyalara yüzyıllardır ev sahipliği yaptığını söylemekteydi. Fojnica'daki Katolik manastırına giden Türk komutanlar gözlerine inanamadılar. Karşılarındaki duvarda Fatih Sultan Mehmet Han’ın 536 yıl önce verdiği bir ferman asılıydı. Yine  Fatih'in aradan geçen beş asra rağmen gayet iyi durumda bulunan bir kaftanı ve kilisenin kütüphanesinde 4 bin civarında Türkçe elyazması kitap bulunuyordu.

Fojnica manastırındaki müzede muhafaza edilen emanetler arasında, III. Selim’den bir manastırın onarımı için aldıkları mermer bir lahit üzerine nakşedilmiş izin belgesi, Rahiplere ve diğer Katoliklere verilen insan haklarıyla ilgili 1483 tarihli Sultan İkinci Bayezid fermanı, Rahiplerden nikâh resmi alınma yasağı ile ilgili 1545 tarihli bir hüccet, Bosna Sancak Beyi olan Mihaloğlu İskender Bey’den 1486’da Prusac’da yine fra. Andeo Zvizdovic’in aldığı hareket ve eylemlerinde Fransiskenlere özgürlüğü garanti altına alan buyruk (Skender-pacha Bujrultija),  Sultan IV. Murad tarafından 1626’da İstanbul’da verilen Katolik kiliselerinin korunması ve Fransiskenlerin özgür hareket etmelerine dair Berat-i Şerif, aynı doğrultuda 1648 tarihli Sultan IV. Mehmed’e ait ferman, Fransisken rahiplerine verilen insan haklarını tespit eden 1621 tarihli Sultan Osman fermanı, Mostar Manastırı'nda bulunan 1553/54 tarihli Mostarlı Çeyvan-kethüda'nın vakfiyesi ve daha pek çok belge bulunmaktadır. Günümüzde Bosna Fransisken yönetimine (Bosna Srebrena) bağlı 21 manastır bulunmaktadır. Bunların biri Sırbistan, biri Kosova, ikisi Hırvatistan ve 17 tanesi de Bosna Hersek’tedir.

Fatih Sultan Mehmed Han tarafından verilen ferman, İslâm’ın bütün dinlere ve insanlara gösterdiği hoşgörü ve değerin bir örneğidir. Bu emannâmelerin sadece Osmanlı tarihinde değil, bütün bir İslâm tarihinde sayısız örnekleri vardır. Zira yüce dinimizin bir gereği olan bu uygulama Efendimizle başlamıştır. Cahit Tanyol’un dediği gibi: “Senin bayrağın gök olsun, senin bayrağın ateş / Senin bayrağın altında batmasın güneş /  Ve senin gölgende / Kamu mezhepler dinler / Korunsun haşre dek / Ayrı dillerle göklere kalkan eller / Elin ak, yüzün ak, işin ak / Gölgenin düştüğü yerde, bölüşülmez toprak / Sen hem işçi, hem hükümdar / Berhudar ol, berhudar ol, berhudar”.

Fatih Sultan Mehmet’in verdiği ahitnamenin üzerinden 326 yıl geçtikten sonra Fransız İhtilali olmuş (1789) Fransız İnsan ve Yurttaş hakları Bildirgesi yayınlanmıştır. 485 yıl gibi bir süre geçtikten sonra Birleşmiş Milletler öncülüğünde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) yayınlanmıştır. Avrupalının gözünde “insan”, sadece kendi vatandaşıdır. Hatta kendi vatandaşı bile olsa örneğin bir siyahî, bir Müslüman, bir Asyalı aslında insan kategorisine girmeyi hak eden bir varlık hiç olamamıştır.  1800'lerin sonu ve 1900'lerin ortalarına kadar Avrupa'da ve Amerika'da sömürgeleştirdikleri dünyanın dört bir yanından getirilen masum “yerliler”, "insan hayvanat bahçesi" adı verilen alanlarda kafeslere konulup "hayvan" gibi sergileniyorlardı. Batılının insan tasavvuru, sadece kendisini o kategoriye koymaktaydı ve el’an öyledir. Aliya’nın ifadesiyle, Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refahı; devam ede gelen sömürgeciliği, döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.

Bu fermanın verildiği yerin ismi olan “Milodraje”, “sevimli hediye” anlamına geliyormuş. Ahitnameden dolayı bu ismi almış. Kiselyak yakınlarında vadilerin arasında yüksekçe bir yerde olan bu köye Fatih Sultan Mehmet Han bir de camii yaptırmış. Camiin imamı olarak orada İslâm’ı öğretmesi için yanında götürdüğü bir Maraşlı ailenin büyüğü görevlendirilmiş. Balkan topraklarına akıncılarımızdan önce Anadolu erenleri ulaşmıştı. Sarı Saltuk Baba gibi Horasan erenleri halkın gönlünü kazanmış, gönüllerini İslâm’a açmıştı. Fatih Sultan Mehmet’in Bosna seferine giderken yanında kırk derviş götürdüğü söylenir. O dervişlerden biri de Manisa’da şehzadeliği döneminde yakından tanıdığı Ayvaz Dede’dir. Bosna’da her yılın haziran ayının son haftasında Bosna Hersek’in Donyi Vakuf şehrinin Prusac kasabasına yedi-sekiz kilometrelik bir mesafede (Prusac Boşnak dilinde Akhisar anlamındadır ki Ayvaz Dede’nin memleketinin adıdır), Ayvaz Dede’ye ait bölge halkının Müslüman olmalarına vesile olan menkîbede geçen, ortadan ikiye ayrılan kayanın da bulunduğu bir ormanlık alanda bulunan Ajvatovica’da Ayvaz Dede Şenlikleri yapılır. Bu şenlikler, Bosnalıların millî kimliğini tahkim için, Müslüman olmalarının yıldönümü kutlaması olarak yapılmaktadır. Ayvaz Dede bayramı olarak ifade edilir.

Boşnaklar, Fâtih Sultan Mehmed’in Bosna seferi sırasında, 1463 yılında Yayçe ovasında 30.000’i aşkın kişinin katılımı ile İslâm’ı topluca kabul edince, Fatih çok memnun olmuştu. Onlar Fatih’ten kendilerine dinlerini öğrenmeleri için mektep açmalarını, mevcut toplum düzenlerini sürdürmeleri için izin vermesini ve çocuklarının devşirilmeye devam ile Osmanlı’ya hizmet etmeye devam etmelerini talep etmişlerdi. İşte İslâm’ı öğretmesi için Fatih’in Bosna’ya götürdüğü o büyüklerden biri de Maraşlı bir âlimdi. Ahitnâme’nin verildiği yer olan Milodraj’da Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı camiin bahçesinde kendisinin ve eşinin mezarı bulunan bu büyük zâtın çocukları, bu bölgeye yukardan bakan bir tepede bir köy kurmuşlar, o köyün adı Miroşeviç, yani Maraşlıoğulları. Her ne kadar haberdar değilsek de orda bir köyümüz var. O köyü Osman Nalbant ağabey ve Ali Yurtgezen hocamla ziyaret ettiğimizde savaş döneminde büyük tahribata uğradığına şahit olduk. Birkaç ev yenilenmişti. Evlerin çoğu boş ve harabeydi. Ufuk odur ki o köyü Maraş’ın civar köylerinden farklı görmemek ve oraya bir şekilde ulaşabilmektir. Kahramanmaraş elbette bunu yapmaya muktedirdir. Lakin bunu yapacak ufuk ve cehd lazımdır. Orada İslâm sancağını dalgalandırmak için binlerce kilometre uzaktan kalkıp giden büyüklerimize bir vefa gereğidir bu aynı zamanda.

2015 yılında ziyaret ettiğimizde TİKA hem savaşta zarar gören camimizi, hem camiin çok geniş olan haziresini tadilat yapmıştı. Ziyaretimizde TİKA Fatih Camiin bahçesine Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin bir makam türbesini inşa etmekteydi. Fatih Sultan Mehmed'in Bosna fethi sırasında, batıda ulaştığı en uç noktada ordusuna toplu bir şekilde cuma namazı kıldırdığı Sanski Most kentindeki Musalla meydanında, her yıl Temmuz ayının ilk cuması toplu halde cuma namazı kılınarak bu hadise yâd edilmeye devam etmektedir.

İşte batının son ucunda Maraş’ımızın bir civar köyü olan Miroşeviç’ten çektiğimiz görüntülerin yer aldığı kısa video: Bosna'da bir Maraş Köyü - Miroşeviç (video: İsmail GÖKTÜRK):


https://www.youtube.com/watch?v=a8vWWZovl48

 

 

YENİ GÜNE, BAŞLAYACAK OLAN ORUCA BİSMİLLAH / Halit Dilipak

Bismillahirrahmanirrahim.

Kapısından adım attığımız Ramazanı şerifi hakkıyla tamamlayıp alnımızın akıyla, temizlenmiş ve affolunmuş bir şekilde çıkabilmeyi nasip eyle Ya Rab. 

Allah’ım kolaylaştır zorlaştırma. Senin ilahi emrinle, senin rızan için, kendi nefsimi huzuru ilahide aklayıp, Sana layık olabilmek niyetiyle mübarek kıldığın Ramazanı şerifte niyet ettim. Yalnızca aç kalmaya değil; doğru olmaya, dürüst olmaya, yalan söylememeye, ahde vefa göstermeye, hıyanet ve ihanet içinde olmamaya, kendi çıkarlarım için her şeyi mubah görmemeye, verdiğim sözde durabilmeye, insanları bekletmemeye, söze ve vakte riayet edebilmeye, çıkarlarımı değil hak olana riayet etmeye senin rızan için niyet ettim. Sen yardım et. Yardım et ki, namazla huzurunda olabilip, sana geldim diyebilelim. Sana dua ile yalvarıp içimizi dökebilelim. Faniden değil, Baki olandan medet ummaya niyet ettim. Oruçla farkında olabilmeye niyet ettim. Sen yardım et. Niyetimi halis eyle. Niyetimi geçici, anlık bir heves eyleme. Yalnızca bedenimle değil ruhumla Sana yönelebilmeyi nasip et. Eşiğinden adımımızı attığımız Ramazandan Sana layık olarak çıkabilmeyi nasip et. 

Allah'ım birsin, teksin, bilen, gören, gözeten, rahmet ve mağfiret sahibisin. Sen rahmet ve mağfiret etmezsen bizler helak oluruz. 

Allah'ım bildiğimiz ve bilmediğimiz şeylerin şerrinden sana sığınırız. Sen hak ve hakikatsin. Her şeyin künhünü sen bilirsin. Bizler aciz kullarınız, bizlere vermiş olduğun cüzi irade ile bizlere vermiş olduğun sorumlulukların altından kalkamıyoruz. Ya Rab, Haktan ve hakikatten ayrılır olduk. Sana kul, Habibine ümmet olamıyoruz. Senin kıymet vermediğin üç günlük dünya için kalpler kırıyor, canlar yakıyoruz, Mü'min kanı oluk oluk akar oldu yeryüzünde. Hani sevgili peygamberimiz Muhammed Mustafa s.a.s efendimizin duası gibi "bu bir avuç mü'mini yok edersen yeryüzünde sana kulluk edecek kimse kalmayacak" sen bu milleti ve ümmeti muhafaza eyle Ya Rabbi. 

Bir eksiklik var, sanki bir şeyler noksan. Ruhunu, manasını yitirmişiz gibi. Kapısından ilk adımını attığımızdaki hissettiğimiz, o yoğun manevi atmosfer yok sanki. Neyi kaybettik, neyle irtibatı kopardık, çok mu dünyevileştik. Derinliklerimizde bulunan iman olmazsa sanki tamamen kopacağız. 

Sadece Ramazana özgü burcu burcu bir hava olurdu eskilerde. İçine çektiğin o hava ruhuna huzur verirdi. Farklı bir âlemdeymiş gibi olurdu insan. Ramazanda huzur bulurduk, Ramazan ayında sanki başka bir boyuta geçerdik. Yaşın ilerlemesinin sonucu mu, yoksa yıpranan maneviyattan mı. 

Yeni güne, başlayacak olan oruca bismillah. 

Allah’ım evimize, hanemize, ülkemize, ümmetimize birlik, dirlik ve beraberlik nasip eyle. Birliğimize, dirliğimize, berberliğimize halel getirmek isteyenleri ıslah eyle. Eğer ıslah olmuyorlarsa helak eyle. 

Allah’ım, evimize ve hanemize huzur ver. Ana babamıza, eşimize, çocuklarımıza, kardeşlerimize ve tüm sevdiklerimize eş, dost ve akrabalarımıza sağlık, sıhhat ve afiyet ver. Dertli olanlara deva, hasta olanlara şifa, borcu olanlara ödeme kolaylığı nasip eyle. 
Ya Rabbi. Sen niyette sabit olanın yolunu açarsın. Bizlerin niyetlerini ve yolunu senin yolun eyle. Bize Senin yolundan başka yollar edindirme. 

Ya Rabbi. Çocuklarımızı ve sevdiklerimizi muhafaza eyle. Devrin hastalıklarından, kötü alışkanlıklarından sen koru Bizlere, onlara doğruyu, dürüstlüğü, hakkı ve adaleti öğretebilmeyi nasip eyle. Her daim hakkın yanında olan, haksızlığın ve zalimin karşısında dimdik durabilen kimseler eyle. Kendi çıkarı ve menfaatleri uğruna yoldaşlarını satan kişilik yoksunu yaratıklar güruhundan onları emin eyle Allah’ım. 

Bizlere hayırlar nasip eyle. Bu ümmete ve millete faydalı, gözü kara, okumuş, akıllı, dinini imanını bilen, ilimde kendilerini geliştirmiş, devletimizi ve ümmetimizi daha ilerilere taşıyacak, cehaletten uzak bir nesil yetiştirebilmeyi bize nasip eyle Allah’ım. Bu nesil, benlikten uzak, bir olan senin dosdoğru yolun üzere hak ve adalet için ilimde, fende ve dahi savaş meydanlarında mücadele edebilecek nesiller olsun Allah’ım. 

Dua, acziyetin sızısının kalpte hissedilmesidir. Dua, kalpteki o sızının, yine kalp aracılığıyla yaratana arz edilebilmesidir. Dua, bir yaratanının olduğu bilincine varabilmek ve onu en derininde hissedebilmektir. Dua, aşığın maşukuna halini arz edip ondan, medet ummasıdır. Dua arz ve taleptir. Arz ettiğin acizliğinin karşılığını, Ondan talep edersin. Acizliğinle elde edemeyeceklerini istersin. Aşkın anlatımıdır dua, arz ve talep ettiklerinle maşukuna ona olan muhtaçlığını anlatırsın. Dua, maşukuna olan muhtaçlığının bilincinde olduğunun halidir. 

Ya Rab, Senin emrin üzere mübarek kıldığın Ramazanda aç kalmaya niyet ettim ve aç kaldım. Allah’ım bu açlıklarımı oruç olarak huzuru ilahide kabul buyur. 

Bir iç sızlaması, bir kalp acısı, bir ruh daralması hisseder de bir çıkış yolu arar durur ya dertli gönüller. Allah’ım, bu bayramı bolluğa, berekete, hayra, birliğe, beraberliğe, kâfirin, küffarın helâkine vesile kıl. 

Yeryüzündeki acılara derman, yaralara merhem olma çabasında olan bu millete yardım et. Hiçbir karşılık beklemeden yalnızca Senin rızan için veren, çabalayanlara bolluk bereket ver. İnsanlığının unutturulup köle yapılarak sömürülenlere ezilmişliklerinden kurtulmaları için çaba sarf edenlerin yollarını aç. Onları engelleme çabasında olanların oyunlarını başına geçir.
Bir nasıl ki Bayram yapacağız, o garip, ezilmiş, horlanmış, zulüm altında inleyenlere de bayram sevinci yaşat Ya Rab. 

Biz kendi nefsimize, çoluk çocuğumuza bir verebiliyorsak; o zalimin zulmüyle ezilenlere senin rızan için yüz, bin, onbin verebilme zenginliğini, cömertliğini, onların acısını, onların yokluklarını hissedebilmeyi nasip et Allah’ım. Bayram coşkusunu yaşarken, onların yokluklarını hissedebilen buruk bir kalp nasip et. 

Bir ramazanı şerifin, kutlu ve Allah Teâlâ tarafından mübarek kılınmış bir zaman diliminin daha sonuna geldik. Huzurlu ve manevi bir atmosferin sonuna. Açlıkla terbiye edilerek Allah’ın güç ve kudretine teslim olunan bir ay daha sona eriyor. Bu aydaki teslimiyet ve bağlılık umulur ki kalbe sirayet ederek, kalbin Allaha olan bağını kuvvetlendirmiş olsun.
İnşallah yalnızca aç kalmamış olalım. Onca nimetin kadrini ve kıymetini anlayabilmiş olabilelim.
Her şey öyle sıradan ve olağanmış gibi bir hayat içerisinde dünyaya kaptırıp giderken kutlu bir ay bize ne olduğumuzu, kime muhtaç olduğumuzu hatırlatıyor. Muhtacız, aciziz, bahşeden olmazsa bir hiçiz. Allahım, seni bilmeyi, seni sevmeyi, senin yolundan gidebilmeyi nasip et. 

Ya Rabbi. Sana sığınırız, senden dileriz, bizi başka yola sapanlardan eyleme. Seni hüzünle, hasretle, özlemle anabilen kalp nasip eyle. Sensin, bizim acziyetimize, hatalarımıza, kusurlarımıza, nefsimizle hareket etmemizden doğan hadsizliklerimize merhamet ederek bağışlayacak olan. Bütün hata ve nefsaniyatımıza rağmen senden medet umuyor, senden yardım diliyoruz, affet Allah’ım. Ramazanın, Cumanın ve Kadir gecesinin hayrına erebilmeyi, erişebilip affedilebilmeyi, affedilip cemalinle şereflenebilmeyi, bana, aileme, ana-babama, gardaşlarıma, cümle ümmet-i Muhammed’e nasip eyle Allah’ım. 

Bir sonraki Ramazan bize gelecek mi? Gelmeyecek mi? Allah hayırlısını nasip eylesin. Bir manevi iklimin son günlerini yaşıyoruz. Gönül hüzünlendi sanki. Bir aylık manevi hava, korkarım yerini yine şeytanlaştırılmış nefislere bırakacak. Ramazanın verdiği o manevi iklimle, açlıkla bir nebze insanileşmeye başlayan insanlık yine eski haline dönecek. Kalpler yine katılaşmaya başlayacak. Benlik yine zirvelere ulaşacak. Dünya yı ele geçirebilme savaşı yine başlayacak. İnsanlık yeniden "ölümsüz"leş(eşe)cek. Sanki o bir aylık zaman dilimi hiç yaşanmamış, sanki o hava hiç teneffüs edilmemiş gibi kalındığı yerden leşleştirilmiş hayatlar devam ettirilecek. 

Allah Teâlâ Ramazan ayının son günleri hürmetine, hayırlarla donattığı cumalar hürmetine; bizlere af, mağfiret ve hidayet nasip eylesin. Ramazanda da, sonrasında da af eylesin inşallah. Her hatamızdan, her kusurumuzdan sonra af eylesin inşallah. Allah inancı, bir an kalbimizden, ruhumuzdan eksik olmasın inşallah. Hata, kusur, günah anında bile inancımız, imanımız bizi rahatsız etsin, ruhumuz daralsın, içimiz sızlasın inşallah.. O sızı tevbemiz olsun inşallah.. Bizler başarıp İslam’ı yüceltemedik, onu yüceltmek evlatlarımıza nasip olsun inşallah. Allah Teâlâ onların inançlarını, imanları, bağlılıklarını, sebatlarını güçlendirsin. İslam’ın birer neferi, birer askeri olmalarını nasip eylesin inşallah.. İslam’ı, Kur’an’ı, Hz. Peygamberi s.a.s anlayarak, imanla, ihlasla yeryüzüne hakkı, Allah’ın hükümlerini hakim kılmalarını Allah Teâlâ gençliğimize, evlatlarımıza nasip eylesin inşallah. 

Allah’ım, af ve mağfiretini sağanak sağanak yağdırdığın ramazanı şerif hürmetine isteriz. Ya Rabbi. En büyük iflas mahşer alanında heybenin boş çıkmasıymış. Ya Rabbi. O dehşetli günde sen bizleri iflas edenlerden eyleme. Ya Rabbi, O mahşer ki; kişi bu dünyada en sevdiğinin bile yakasına yapışıp hak talep edecekmiş. En sevdiğin evlatların bile tanınmayacağı gibi hak talep edilecekmiş. Ya Rabbi, sen kitabında şirk hariç her türlü günahı affedebileceğin müjdesini veriyorsun. Bizlerin sana şeksiz, şüphesiz imanla kavuşabilmemizi nasip eyle Allah’ım. 

Mübarek Ramazan bayramınız hayırlara vesile olsun. Bir çocuk saflığında, günahlardan temizlenmiş olarak Bayrama erişme bahtiyarlığını Allah Teâlâ bizlere bahşetmiş olsun inşallah. 

Hakkınızı helal edin. Ramazan dolayısıyla nefsani davranıp dualarla rahatsız ettim. Allah vatana, millete zeval vermesin. Allaha emanet olun. Allah iki cihanda da üzmesin. Allah u Teâlâ Eşinizle, çocuklarınızla ve sevdiklerinizle hayır dolu bir ömür nasip eylesin.

YÜREĞİNİN GÖLGESİNDE YATMAYA GELDİM / Nurcihan KIZMAZ













Bırakma hiç ellerimi
Olur mu baba
Ben rabbimin sana hediyesiyim
Huzuru
Damla damla
Yudumla
Gözlerimden

Sana 
        ben 
              mutluluk 
                            vermeye 
                                        geldim
                                        Dediler
                          Dünyanın 
               çilesi 
çokmuş
Senin ellerini tutmaya geldim

Tut ki
Gözden gönülden düşmeyelim
Düşsek de
Yolumuzdan şaşmayalım

Sen benden
Ben senden
Ayrı düşmeyelim

Canımı canına
Katmaya geldim
Yüreğinin gölgesinde
Yatmaya geldim



EVLADA NASİHAT / Halit Dilipak



Oğul ömrün hayırlı ve bereketli olsun inşallah. Allah Teâlâ gelecek ömrünü geçmiş ömründen daha hayırlı eylesin. Allah ilmini, bilimini artırsın, imanın, itikadın artsın inşallah. İbadetlerinde devamlılık gösteren, varlığının manasına erip, sırlara vakıf olabilen bir kul olmayı Allah Teâlâ sana nasip eyleye! Derdin Allah, davan Allah olsun. Hak yol üzere Allah Teâlâ’nın emirleri doğrultusunda bir ömür süresin. Allah Teâlâ seni iki cihanda da sevindire. Var olduğun bu dünya âlemine kendini kaptırıp onu amaç edinmeden, ebedi âlemdeki hayatına iyi bir hazırlık yapasın.

Haksızlık karşısında, zulüm karşısında dimdik elif misali eğilip bükülmeden, yontulmadan, menfaat gütmeden sırf Allah rızası için dimdik durasın. Bu dünya denilen âlemde güçlü olasın ki mazlumun, garibin, ezilmişin, hakkı yenmişin yanında olup onlara kol kanat geresin. Dünya denen âlemde böbürlenmeden tevazu ile yürüyesin. Zalime karşı gururlu ve dik olasın.

Oğul büyüklerini say ve sev, onları üzme, saygıda kusur etme! Unutma ki senin yaşadığın anları onlar yıllar önce yaşamışlar. Unutma ki gençlik ateşi onları yıllar önce yakıp geçmiş. Her bir söz bir tecrübenin tecellisidir. Nasihatlerin çoğu nefsine ağır gelir. Yaşanmışlıkları dinle! Onlar Kuzey Yıldızı misali karanlıkta yönünü bulmana yardımcı olur.

Oğul! Seni bahşeden Allah Teâlâ’ya hamd u senalar olsun. O ki; her şeyi bir düzen üzere, bir mana üzere yaratandır. Sen bu âlemde bir nokta misali de olsan bir mananın bir cüzüsün. Sen de anlayabilip, manaya ulaşabilirsen sırra vakıf olabilirsin. Sırra vakıf olanın gönlü sevda ateşiyle yanar. Allah Teâlâ sana sırra erebilme aşkını, sevdasını, derdini nasip eylesin!

Oğul! Vatanını, milletini, ümmetini ve dahi tüm insanlığı sev! Yaratılanı yaratandan ötürü sev ki; sevdan mana bulsun. Nefsini sevme, zalimi sevme, haini sevme, ihanet edeni sevme çünkü bunları Hak Teâlâ hazretleri de sevmez. İhanetin affı yoktur. Allah Teâlâ ihanet edeni sevmez. Şirk bir ihanettir. Nefs uğruna, Yaratana yapılan ihanettir şirk. Hiçbir şey sana, seni yaratandan daha güzel, daha sevimli gelmesin. Yaratanından daha fazla hiç kimseyi sevmeyesin ve de bağlanmayasın. Bilesin ki her şey O’ndandır. Ve dönüş de O'nadır.

Oğul! Allah Teâlâ’nın sevdiği, meleklerine sevdirdiği kullardan olasın. Allah Teâlâ’nın koruyup kolladığı kullardan olasın. Allah Teâlâ yeryüzüne indirdiği ilime, bilime seni vakıf eylesin! Sırlar ki sana açılsın!

Oğul! İçin huzur dolsun, ruhun rahata ersin. Yoldaşın Hak Teâlâ olsun. Gönlüne Hak ateşi düşsün. İki cihanda mesut ve bahtiyar olasın. Allah Teâlâ hazretleri seni üzmesin, dertten, tasadan, elemden, kederden, kem gözlerden, kem sözlerden, art niyetlilerden, kötü düşünceli insanlardan, tuzaklardan, ruhi ve bedenî hastalıklardan muhafaza eylesin! Cenab-ı Hak Sana ruhen ve bedenen sağlık, sıhhat ve afiyet bahşeylesin. Soyun soylansın, boyun boylansın. Boyunca hayırlı evlatlar bahşeylesin. Soyun ümmet ve millet yolunda nice muzafferiyetler kazana! Şanlı, soylu, Allah’ın övgüsüne layık olabilmek sana ve soyuna nasip olsun...

Yavrucuğum; sizler Yaratıcı tarafından bizlere bahşedilen birer lütufsunuz. Gönül hanesinin vazgeçilmezi, hayatın birer meyvesisiniz. İleride göreceksiniz. Bir gün "ben" derken, Allah Teâlâ hayırlı bir eş nasip edecek inşallah "biz" demeye başlayacaksınız. Sonra Allah Teâlâ bu dünyanın meyvesi olan evlatlar nasip edecek inşallah. İşte benlik o zaman bitecek. Onlar olacaksınız. O zaman başkası olabilmenin, benlikten geçebilmenin, süfli, geçici sevgilerin hiçliğine erebilirsiniz inşallah.

Yavrucuğum. Gönül sizlerin her daim muvaffakiyetini arzu eder. Gönül ister ki üzülmeyesiniz, dert çekmeyesiniz, sıkıntı nedir bilmeyesiniz, kötülükler sizden beri olsun. Her zaman huzurlu, mutlu, başarılı olasınız. Ama maalesef gönül bunu arzu etse de gerçeklik başka!

Dünya bir han, bizler birer yolcuyuz. Bizden önce bu handa konaklamış milyarlarca fani gelip geçmiş. Hepsi mutlak olan ölümü tatmış. Hiç kimse giderken bir şey götürememis. Yalnızca yanlarına yoldaş aldıkları iman ve inançları. Handa elde edebildikleri ne kadar maddi servet varsa sonrakilere bırakarak gitmişler. Gönül ister ki; Bu handaki geçireceğiniz süre içerisinde, sizler de bu hanın nimetlerinden faydalanın. Ama şunu hiçbir zaman unutmayın ne kazanırsanız kazanın hepsini bırakıp gideceksiniz. Götüreceğiniz, yalnızca iman ve inancınız. İmanınız ve inancınızın gerektirdikleri.

Onun içindir ki; Elde edebilirken nelerden ödün verdiğinizin hesabını iyi yapın. Dünyevi bir şey elde edebilmek uğruna maneviyatınızda gedik açılmasına müsaade etmeyesiniz! Bu şekilde kâr değil zarar edenlerden olursunuz.

Sakın unutmayasınız, Müslümanlık; namaz, oruç, zekatla bitmiyor. Müslümanlığın olmazsa olmazlarının unutulduğu devirdeyiz. Dürüstlük en büyük göstergesiyken Müslümanlığın, şimdilerden sadece lügat sayfalarında dolaşır oldu. Yavrucuğum dürüstlükten ödün vermeyesiniz.

Resulullah s.a.s "Müslüman her şeyi yapsa da, asla yalan söylemez” buyurmuş. Yalandan kork yılandan korktuğun kadar. Yalan ki kötülüklerin anasıdır. Yalan ile başkasını aldatırsınız belki ama işin kötüsü bir süre sonra kendinizi de aldatmaya başlarsınız. İşte o zaman çöküşünüzün farkına bile varamazsınız. İnanmışlığınıza, her şey açık açık indirilmişken, yalanların arkasına sığınmaya başlar, felakete sürüklenirsiniz. Unutma ki " Allah kalpte gizli olanları bilir”. Ve yine unutma ki; “Allah kuluna şah damarından daha yakındır". Aldattığınız zannındayken aldananlardan olursunuz da hiçbir pişmanlığın fayda vermeyeceği günde rezil rüsvay olursunuz.

Sakın ha! Vicdanını öldürme, katılaştırma...

Sizleri yaratandan hiçbir zaman kopma. O ki her şeyin sahibi ve tek yol göstericimizdir.

 


ÇARESİZLİK / Teyfik KARADAŞ


1980’li yılların sonu 1990’lı yılların başlarında Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizin birçok ilinde terör eylemleri zirve yapmıştı. Sınır karakollarımız PKK’lı teröristler tarafından basılıyor, köyler yakılıyor ve öğretmenlerimiz görev yaptıkları okulların bayrak direklerine asılarak şehit ediliyordu. Hükümet terörle daha etkin mücadele edebilmek için terör eylemlerinin yoğun olarak yaşandığı 16 ilde Olağanüstü Hâl ilan etmiş; Diyarbakır’da çok geniş yetkilere sahip Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurulmuştu.

O yılarda televizyon haberleri terör eylemleriyle başlıyor, şehit haberiyle bitiyordu. Olağanüstü Hal Bölgesindeki illere tayin olan doktor, hemşire ve öğretmen gibi kamu görevlilerinin yarısından fazlası istifa ederek görev yerine gitmiyordu. Kısacası o yıllar Güneydoğuda yaşayan insanlar ve çalışan memurlar için sıkıntılı yıllardı.  O günler gitsin de bir daha gelmesin.

Olağanüstü Hâl Bölgesinin böylesine sıkıntılı, böylesine yaşanmaz olduğu bir dönemde; 1990 yılının aralık ayında serhat vilayetimizin birinin şirin bir ilçesine öğretmen olarak tayin oldum. Tayinimin doğuya çıkması nedeniyle annem ninem halalarım, teyzelerim, komşularımızın hanımları benim için günlerce göz yaşı döktü. Dedemin, babamın amcamın moralleri bozuldu. Ben tayinim çıktığı için mutlu olamadım. Ailemin ve yakın akrabalarımın çoğunluğunun görev yerine gitmemi istememesine rağmen ben görev yerime giderek vazifeme başladım. Benim haberlerde gördüğüm doğu ile görev yaptığım doğu arasında çok fark vardı. Çalıştığım ilçenin halkı kamu görevlilerine karşı oldukça saygılı ve devlet yanlısıydı.                                                                                                                  

Çalıştığım okulun öğretmenleri, öğrencileri ve velileriyle kısa bir süre içerisinde kaynaştım. Lise yıllarımda güreş yaptığım için görev yaptığım ilçede bulunan Tugayın güreş takımına ihtiyaca binaen kısa bir süre antrenörlük yaptım. Çalıştırdığım güreş takımda kolordu şampiyonasında derece yaptı. Bu nedenle; öğretmen arkadaşlar bana “Pehlivan Hoca” lakabını taktılar. Bu lakap sayesinde bölge genelinde kısa sürede tanındım. İlçenin memurları, öğretmenleri, esnafları hatta kaymakamı bile bana Pehlivan Hoca diye hitap ediyordu. Pehlivan Hoca lakabından rahatsızlık olmadığım gibi bilakis gurur duyuyordum. İlçedeki memurlar, esnaflar, öğrenciler ve halkın tamamına yakını pehlivan olmamdan dolayı bana sevgi gösteriyordu. Bende insanların bana gösterdiği iltifata layık olabilmek için ilçede icra edilen kültürel ve sosyal faaliyetlere katkı sağlamaya çalışıyordum. Yaşadığım ilçe olağanüstü hâl bölgesinde olmasına rağmen terör bakımından bir tehlikesi yoktu. Bazı derneklerle iş birliği yaparak konser, ozanlar gecesi gibi geniş katılımlı etkinlikler bile düzenliyorduk. Beş öğretmen aynı evde kalıyor, öz kardeş gibi huzurlu şekilde yaşayıp gidiyorduk. Böylesine aktif, böylesine güzel bir ortamda 2 yıl görev yaptıktan sonra ücretsiz izne ayrılarak vatani görevimi ifa etmek üzere askere gittim.

Sivas 5. Piyade Er Eğitim Tugayında 2 ay temel askerlik eğitimi gördüm. Temel askerlik eğitimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev yaptığım ile asker öğretmen olarak gönderildim.

Askerlik dönüşü görev yaptığım ile gittiğimde, çalıştığım ilçenin Kargalı Köyü İlkokuluna asker öğretmen olarak atandığım haberini aldım. İlçeye gittiğimde ise Kargalı Köyünde can güvenliğinin olmadığını, bu nedenle köyün ilkokulun üç-dört yıldır kapalı olduğunu öğrendim. Daha önceden de o bölgede askerlerle teröristler arasında çatışma çıktığını, iki teröristin ölü olarak ele geçirildiğini biliyordum. Kargalı köyüne gitmemek için ilçe milli eğitim müdürü ve kaymakamla görüştüm, hatırı sayılır insanları devreye soktum, elimden gelen her şeyi yaptım ama tayinimi bir türlü durduramadım. Ben adeta kalemi kırılmış bir mahkûmun darağacına gönderildiği gibi, kasıtlı olarak bile bile ölüme gönderiliyordum. Yarıyıl tatili olduğu için okullar kapalı olduğundan bir hafta kadar ilçede kaldım. İlçede kaldığım her günüm bir yıl, her gecem bir ömür gibi geçiyordu. Kargalı köyüne gitmemek için uçan kuştan yardım diliyordum. Aman dilediğim, yardım beklediğim insanlar, derdime bir türlü çare olamıyorlardı.  Umudum tükenmişti. Asker öğretmen olduğumdan istifa etme şansımda olmadığından köye gidip görev yapmaya karar verdim.

İlçe Kadastro Müdürü Bilal Bey hemşerimdi. Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesindendi. Ankara’dan sürgün gelmişti. Askere gitmeden önce Bilal Bey’i bazen ziyaret eder çayını içerdim. Hem sürgün gelmesi hem de mevcut siyasi iktidara muhalif bir dünya görüşünde olmasından dolayı derdime derman olamayacağı kanaatinde olduğumdan tayinim konusunda Bilal Bey’in yanına gitmemiştim. Bilal Bey benim sıkıntımı duymuş, Kadastro Müdürlüğünün önündeki caddeden geçerken beni görmüş, derhal hizmetliyi göndererek yanına çağırttı.

Selamın aleyküm diyerek Bilal Bey’in odasına girdim. Bilal Bey “Ve aleykümselam, hemşerim, hoş geldin” diyerek beni karşıladı. Bana çay söyleyerek kapıyı kapattırdı. Çayımızı içerken Bilal Bey bana tayinimle ilgili sıkıntımı ve konuyla ilgili kendisinin yanına niye varmadığımı sordu.

Ben ise:

-Askerlik dönüşü Kargalı Köyüne tayin oldum. O köyde can güvenliği olmadığını öğrendim. Tayinimi durdurmak için kaymakam, milli eğitim müdürü ve diğer yetkililerle görüştüm. Ancak; tayinimi bir türlü durduramadım abi. Sizin de yardımcı olacağınızı tahmin etmediğimden yanınıza gelmedim diyerek Bilal Bey’in sorusunu cevapladım.

Bilal Bey tekrar söze girerek:

-Hemşerim ben de senin tayini durduramam ama senin orda rahat etmeni sağlarım diyerek hizmetli Şaap Efendiyi yanına çağırdı. Şaap Efendi içeri girerek buyurun müdürüm dedi.

Bilal Bey:

-Şaap Efendi çarşıya git. Kargalı Köyünün muhtarı Zırva Hazar’ı al bana getir. Sen onun nerede olduğunu bilirsin dedi.

Şaap Efendi jet hızıyla kapıdan dışarı çıktı. Aradan on dakika geçmeden görevini eksiksiz yerine getirmiş bir asker edasıyla Kargalı Köyü muhtarı Zırva Hazar’ı, Bilal Bey’in yanına getirdi.

Bilal Bey:

-Hoş geldin muhtar. Nerelerdesin? Ne iş yapıyorsun diyerek muhtarı karşıladı Muhtara beni tanıttı. Çay söyledi ve böylelikle koyu bir sohbet başladı.

Muhtar Zırva Hazar.

-Bana hocam senin bizim köye gelmek istemediğini duydum. Bizim köyümüz çok güzel. Gelirsen seni misafir ederim. Sana en iyi şekilde bakarız. Bizim köyümüzde bir sıkıntı yok. Bizim köye gelirsen iyi olur, güzel olur dedi.

Ben ise:

-(Durumu inkar ederek) Muhtarım o ben değilim. O öğretmen başka yere gitti. Sizin köye ben geleceğim dedim ama muhtarı pek inandıramadım.

Bilal Bey:

-Muhtarım bu öğretmen benim akrabam. Adı Teyfik. Teyfik’e köyde sahip çıkacaksın. Eğer onun başına bir hal gelirse; köyünüze bir metre kare tapu vermem. Bütün arazileri hazineye yazarım, köyünüzün üstüne benzin döktürüp yakarım. Teyfik’i önce Allaha, sonra sana emanet ediyorum diyerek beni muhtara emanet etti.

Muhtar Zırva Hazar.

-Emanetin başımın üstüne Bilal Bey. Hocama her türlü desteği sağlarım dedi ve benim köye ne zaman gideceğimi sordu.

Ben:

-Muhtarım yarın geleceğim. Minibüsünüz nereden kalkıyor dedim.

Muhtar Zırva Hazar.

-Viran caddesinden kalkar. Yarın saat üçte oraya gel hocam dedi.

Böylelikle Bilal Bey’in odasındaki görüşmemiz tamamlanmış oldu. Muhtarla birlikte Kadastro Müdürlüğünden ayrıldık. Muhtar köyüne gitmek üzere minibüs durağına, ben hazırlık yapmak için evime gittim. Bu görüşme sonrası biraz rahatlamış olsam da beynim de yine de fırtınalar kopuyordu. Ölürsem şehit olacağım için ölüm korkusunu yenmiştim. Teröristlerin beni öldürmeden dağa kaçırıp işkence yapacaklarından korkuyordum. Bütün bu çaresizlikler içinde Yüce Mevla’ma güveniyor, onun beni koruyacağına güçlü bir imanla inanıyordum. Böylesine hızlı değişen bir haleti ruhiye içinde eve vardım. Ev arkadaşlarım Abdullah, ilhan, Bekir ve Özer’e vaziyeti anlattım. Onlarda bana olumlu manada telkinde bulundular.

Arkadaşlarla birlikte akşam yemeğimizi yedik, çayımızı içtik. Çayımızı içtikten sonra köye götüreceğim valizi hazırlamaya başladım ama pijamaları, gömlekleri valizin içine koymaya elim varmıyordu. Valize her koyduğum giyeceğin ağırlığı bin katına çıkıyor, benim gücümün yetmeyeceği hacme ulaşıyordu.  İstemediğin bir işi yapmanın ne kadar zor olduğun orada anladım. Gözümden dışarı akması gereken yaşlar kalp damarlarımın içine akıyordu. Kalp damarların içine giren göz yaşlarım tüm bedenimi çaresiz bir şekilde yakıyordu. Zor da olsa köye götüreceğim valizi hazırladım.

Yatağıma yattım ama gözlerime uyku girmiyordu. Yarın köyde ne ile nasıl karşılaşacaktım. Öğrenciler okula gelecek mi, cuma günü ilçeye sağ dönebilecek miyim gibi onlarca senaryo, binlerce soru beynimi tırmalıyordu. Kalkıyorum, dolaşıyorum uzun kış gecesi sabah olmuyordu. Sabah vakti yaklaşıp horozlar ötmeye başlayınca uyumuşum. O gece gördüğüm rüyaları anlatsam bir roman olur. Sabah kalktığımda kuşluk vakti olmuştu. Arkadaşlarım okullarındaki görevlerine gitmiş ben evde yalnız kalmıştım. Üzerimi giydim, valizimi aldım kahvaltı yapmak ve kahvaltıdan sonrada Kargalı köyüne gitmek üzere evden ayrıldım.

Hacı Dayı Kahvaltı Salonunda Halil Baba köyünün ağası Samet Güler ile karşılaştık. Samet Ağa benim bir akrabam ile Kayseri Cezaevinde hapis yatmış, varlıklı ve devlet yanlısı bir zattı. Kendine daha önce bizim köydeki arkadaşından hediye getirmiştim ve bu vesileyle de tanışmıştık. Samet Ağada o günden sonra beni nerde görse sahip çıkar, halimi hatırımı sorardı. Samet Ağa beni görünce masasına davet etti. Kahvaltı yaparken ben tayınımla ilgili durumu Samet Ağaya kısaca anlattım.

Samet Ağa:

-Ağızını kulağıma yaklaştırıp kısık bir sesle hocam; muhtarın gelini benim kızım. Benim kızım seni tanır ama sen benim kızıma tanışlık verme. Benim kızım tehlikeli bir durumdan haberdar olursa sana bilgi verir. Sen canını oradan bizim köye atarsan, sen ateşin içine dahi girsen seni kurtarırım. Ayrıca köyün fahri imamı Gaffur Hocada devlet yanlısı bir adam. Ben seni ona da tembih ederim. Gerisi de Allah’ın dediği olur diyerek bana moral verdi.

Ben İse:

-Samet Ağaya teşekkür ederek kahvaltı salonundan ayrıldım.

Kırtasiyeden defteri kalemi olmayan öğrencilere dağıtmak üzere birer düzine çizgili ve kareli defter ile bir düzine kalem alarak Viran Caddesindeki köy durağına gittim. Köy muhtarı Zırva Hazar’ı buldum. Çayımızı içtikten sonra muhtarla birlikte minibüsün ön koltuğuna oturduk. Muhtar beni minibüsteki yolculara, dolayısıyla köy halkına tanıttı. Yolcular bana “hoş geldin muallim” diyerek sevgi gösterisinde bulundu. Muhtar Kürtçe olarak “benim toprak komisyonu müdürünün akrabası olduğumu, istihbaratçı olabileceğimi, yanımda her şeyin konuşulmamasını” yolculara anlattı. Ben Kürtçe konuşmasını bilmesem de muhtarın konuşmalarının içinde geçen Türkçe kelimeler yardımıyla ne dediğini anlıyordum.

Minibüs saati gelince hareket etti. Beş dakika kadar ilçenin ovasında hareket ettikten sonra huni şeklindeki bir vadinin içine doğru girmeye başladık.  Vadinin ortasından üç değirmen taşı döndürecek miktarda suyu olan bir çay akıyordu. Bu suyun adı Viran Çayıydı. Çayın etrafında söğüt ve kavak ağaçları geçen yolculara hoş geldiniz dercesine rüzgâr estikçe el sallıyordu. Vadinin girişindeki genişçe alanın sağ ve sol tarafında üç dört tane küçük köy ile köylerden aşağı sol tarafta görünen küçük bir sulama göleti dikkatimi çekiyordu. Vadi daraldıkça etraftaki kayalar yükselmeye, kayalar yükseldikçe gök yüzünden başka bir yer gözükmemeye başladı. Yol daracık vadinin içine doğru ilerliyor, çayın üzerine yapılmış köprülerden bir sağa bir sola geçerek devam ediyordu. Vadi daraldıkça yalçın kayalardan koparak yuvarlanacak bir taş parçasının minibüsün üzerine düşmesi an meselesiydi. Gittiğimiz coğrafyanın tehlikeli hali benim ruhumu karartıyordu. Vadinin içinde on dört köprü geçtikten sonra nihayet genişçe bir alana ulaştık. Burası Samet Ağanın köyü Halil Babaydı. Halil Baba köyündeki köpekler minibüse doğru havlayarak gelince irilikleri gözümden kaçmadı. Köpekler bir yaşındaki eşek sıpasından büyüktü. Evlerin önündeki tezekler mısır piramitleri gibi bir düzen içinde dizilmişti. Halil Baba köyünden üç kilometre kadar daha gittikten sonra minibüs yolun sol tarafındaki değirmenin önünde durdu.

Değirmen çalışmıyor ama değirmenin içindeki çay ocağı açıktı. Bizim muhtarın oğlu Kendal orada hem çaycılık hem de bakkallık yapıyordu. Minibüs durduktan sonra değirmende beş dakika mola verip, birer bardak çay içtik. Köye minibüs gidemediği için değirmenin sağ tarafındaki çığıra doğru yürümeye başladık. Benim valizimi on altı-on yedi yaşlarında bir genç taşıyordu. Bir kilometre kadar yürüdükten sonra Kargalı köyüne vardık. Muhtarın evine gittik. Muhtar evindeki altı odadan birini bana tahsis etti. Köyün fahri imamı Gaffur Hocada muhtarın evinde kalıyormuş zaten.

Muhtarın hanımı, oğlu ve kızıyla tanıştık. İkindi namazından sonra köy imamı Gaffur Hoca muhtarın evine geldi. İmamla da tanıştık. İmam bana Teyfik Hocam yarın ramazan başlıyor. Muhtarın evinde kalacağız, sahuru burada yapacağız ama iftar için her gün bir eve gideceğiz haberin olsun dedi. Ben de iyi olur hocam dedim.  Akşam olmadan okulun durumunu görmek istiyordum. Muhtardan anahtarı aldım. Okula gitmek için yola çıkınca imamda benimle yürüdü. Muhtarın evinden biraz ilerleyince Gaffur Hoca bana köyün ve bölgenin vaziyetini yarım yamalak Türkçesiyle anlatmaya başladı. Bu arada Samet Ağa Kargalı köyündeki kızını telefonla aramış benden bahsetmiş, muhtarın kızı da durumdan imamı bir şekilde haberdar etmişti. Ben imamın konuşmalarından böyle anladım. Bende imama teşekkür ederek, hocam madem fahri imamlık yapıyormuşsunuz Allah rızası için bende sana aylık elli bin lira himmette bulunayım dedim. Çünkü hoca köylülerin verdiği koyunları satarak geçiniyordu. Aylık elli bin lira yardımı duyan imam muhabbeti daha da artırdı. Okula vardım binada bir sıkıntı olmadığını evrakların muhafaza edildiğini ancak gönderdeki bayrağın yıpranmış kullanılmaz durumda olduğunu gördüm. Evrak dolabında yeni bir bayrak buldum. Bayrağı masanın üstüne koydum. İmamla sohbet ederek tekrar eve döndük. Muhtarın evinde akşam yemeğini yedik. İlk teravih namazı için muhtar, imam ve ben üçümüz birlikte camiye gittik.

Teravih namazını kılarken dikkatimi çeken bir durum oldu. Sekiz rekât namaz kıldıktan sonra imam beş dakika mola verdi. Cemaat caminin arka kısmında evden getirdikleri çaydan birer bardak, sardıkları parmak kalınlığındaki tütünden birer tane içtiler. İkinci sekiz rekâtta da yine mola verildi. Çaylar ve sigaralar içildi. Ben bu işe çok sevindim. Çünkü hem çayı çok seviyor hem de sigara içiyordum. Teravih namazından sonra camiden hızlıca çıkıp okulun gönder bayrağını değiştirdim. İmam ve muhtara eve kavuşmadan yolda yetiştim. Onlar benim okula gittiğimi bile fark edemediler.

Sabah erkenden okula giderek öğrencileri topladım. Köyle ilgili kısa bir çevre incelemesi yaptım. Köy yaklaşık iki bin iki yüz rakımlı bir tepenin üzerinde kurulmuş kırk haneli bir yerleşim yeriydi. Köyün doğu, batı ve kuzey yönleri üç bin- üç bin beş yüz rakımlı dağlarla çevriliydi. Ocak ayında köydeki kar kalınlığı iki metreden fazlaydı. Evler çatılı, halkın geçim kaynağı koyunculuk ve elektronik eşya kaçakçılığıydı. Öğrencilerden ve velilerden bu kısa bilgileri aldıktan sonra hemen eğitim öğretimi başlattım. Elli öğrenciden ancak beşinci sınıftaki üç öğrenci okuma yazma biliyordu. Güvenlik nedeniyle okul üç yıl kapalı kalmış öğrencilerin çoğu okuma yazmayı unutmuşlardı. Okuma yazma bilen üç öğrenciden de yardım alarak okuma yazma çalışmasına hızlı bir şekilde başladım. Günlük beş saat yerine on saat ders yapıyordum. Ramazan ayı olması münasebetiyle iftar için imamla her gün bir eve gidiyorduk. Gittiğimiz evlerde hem iftarımızı yapıyor hem de ben çocukların okuma yazma öğrenmesi için velilerin yapması gereken işleri anlatıyordum. Türkçe bilmeyen kadınlarla benim aramda imam tercümanlık yapıyordu. O mevsimde her taraf kar olduğu için öğrenciler okula eksiksiz geliyordu. İftar nedeniyle öğrenci velileriyle yüz yüze görüşmemiz başarıyı artırıyordu. Teravih namazında müezzinlik yaptığım için köydeki kadınların beni şeyh sanıp paltomun kolundan öpmesinden aşırı derecede rahatsız oluyordum. Köylüler bana Kargalı köyünde daha önce namaz kılan öğretmen çalışmadığını söylediler. Ancak, kadınlara fiziki olarak temas edemediğimden ve Türkçe olarak anlaşmakta zorluk çektiğimizden bu durumu engellemekte sıkıntı yaşıyordum. İmama durumun engellenmesi için rica ettiğim halde, bir şey olmaz diyerek beni geçiştirmesine mana veremiyordum.

Muhtarın hanımı çok kıymetli bir insandı. Yemek ihtiyacım, elbiselerimin temizliği gibi görülecek hizmetlerde bana hiçbir sorun yaşatmıyordu. O kıt imkanlar içinde benimle öz annem gibi ilgileniyordu. Muhtarla gece aynı odada yatıyorduk. Muhtar kendi yastığının altına bir kaleşnikof silah, benim yastığımın altına bir tabanca koyuyor, camdan tarafta kendi yatıyordu. Kargalı köyündeki beş teröristin biri muhtarın kızı Gazel’di. Muhtar yatarken bana hocam öldürürlerse önce beni öldürsünler diyerek cesaret veriyordu. Bende böylesine tehlikeli bir atmosfer içerisinde hayatımı idame ettirmeye çalışıyordum. Her gece rüyamda teröristlerle çatışmaya giriyor, bazen şehit, bazen gazi oluyordum. Daha doğrusu her gece ölmeden ölüyordum. Sabah uyandığımda yaşadığımı görünce içten içe seviniyordum. Aslında vaziyet benim anlattığımdan daha vahimdi. Bazı hissettiğim olayları ispat etme imkânım olmadığından yazamıyorum.

Hafta sonları ilçeye gidiyor, arkadaşlarım benim halime üzülmesinler diye yalanlar söylüyor, kargalı köyü hakkında pembe tablolar çiziyordum. Gözümle herhangi bir hadiseye tanıklık etmesem bile köydeki gizemli atmosfer, beni korkutmaya fazlasıyla yetiyordu. Benden yukarıdaki Açık kapı köyünde görev yapan öğretmenin lojmanını taşlamaları, bunun sonucu öğretmenin psikolojisinin bozulması bile zihnimi bulandırmaya kâfi geliyordu. Ben bölgede cereyan eden bu olumsuz hadiselerden ilçedeki arkadaşlarıma hiç bahsetmiyordum. İlçeye her vardığımda bu haftada yaşıyorum diye Ulu Camiye gidip iki rekât şükür namazı kılıyordum. Lokantaya gidip kendime köyde bulunmayan yemeklerden ziyafet çekiyordum. Günlerimiz, haftalarımız ölümle yaşam arsındaki o ince çizgi üzerinde gelip geçiyordu. Muhtarın bana evininin kapısını açması, hanımının misafirperverliği ve köy imamının bana istihbarat toplaması, sahip çıkması hayatımın avantajlı tarafını teşkil ederken, yaşadığımız köyün karakola uzaklığı, sınıra yakınlığı, köy halkının örgüt yanlısı olması ve Kargalı köyünden dağda bulunan beş terörist avantajımı dezavantaja çevirmeye yetiyordu. Birde memlekete telefon ettiğimde anneme babama, kardeşlerime içimi dökememek, sıkıntımı söyleyememek, üzülmesinler diye rahat ve güvenli bir ortamda görev yaptığımı söylemek işin cabasıydı.

Köyde gündüz geçirdiğim her bir anı eğitimle öğretimle geçirmek zihnimde yaşadığım korkuların azda olsa hafiflemesini sağlıyordu. Okulun önünde dalgalanan ay yıldızlı bayrağımızı gördükçe içim ferahlıyor, mutlu oluyordum. Göreve başladığım günden Kurban Bayramı’na kadar geçirdiğim üç aylık sürede öğrencilerin tamamına okumayı ve yazmayı öğrettim. Bu başarıda benden çok velilerin ve imamın katkısı oldu. İnkâr etmek nankörlük olur. Çalıştığım yere milli eğitim yetkililerinin, müfettişlerin gelme ihtimali yoktu. Bütün sorumluluğum Allaha karşıydı. Allahtan korkmasam bir gün dahi ders yapmayabilirdim. Allahtan korktuğum için üç ay boyu gecemi gündüzüme katarak istediğim başarıyı elde ettim. Kurban Bayramı’nda hem yorgunluğumu gidermek hem de bayramı tatilini ailemin yanında geçirmek için memleketim Kahramanmaraş’a gittim.

Kurban Bayramı tatilini memlekette ailemin yanında geçirdim. Tatil bitince Maraş’tan muhtarın eşine, kızına, oğluna ufak tefek hediyeler alarak görev yaptığım ilçeye hareket ettim. Rahatsızlığım nedeniyle pazartesi köye gitmedim. İlçedeki Sağlık Ocağına giderek doktora muayene oldum, ilaç yazdırdım. Salı günü öğleden sonra minibüse binerek görev yaptığım köye gittim. Köye vardığımda ilçeden aldığım bazı özel eşyalarımı bırakmak için önce okula uğradım. Okuldan çıkarken köy imamı Gaffur Hocanın koşar adımlarla okula doğru geldiğini gördüm. Gaffur Hocanın geliş şeklinden ve lisanı halinden köyde anormal bir vaziyetin olduğunu tahmin ettim. Gaffur Hoca okula gelir gelmez kolumdan tutarak beni okulun içine alıp, kısık bir sesle:

-Teyfik Hocam işler kötü. Dün köye üç silahlı terörist geldi. Pehlivan Hoca nerede diye sordular. Muhtarda” burada yok, memleketine gitti. Pehlivan muallim iyi bir insan burada olsa dahi size teslim etmem” dedi. Teröristlere biraz et biraz ekmek vererek gönderdi. Adamlar buradalar. Haberin olsun diyerek okulun alt kısmından köylülere görülmeyecek şekilde camiye doğru hızlıca yol aldı.

Allah kimseyi çaresiz bırakmasın. Bu haber üzerine o buz gibi serin havada sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Dizlerimin bağı çözüldü, felç hastalığı geçirmiş bir adam gibi titremeye başladım. Dünyam karardı. Kısa bir süre düşündükten sonra ilçeye gitmeye karar verdim. İlçeye gideme semde bize beş kilometre mesafede bulunan Halil Baba köyüne intikal edip Samet Ağaya sığınmayı düşündüm. Düşündüm ama bir taraf tanda Halil Baba köyündeki köpeklerde korkuyordum Okuldan yürüdüm muhtarın evine çıktım. Muhtarla, eşiyle ve çocuklarıyla bayramlaştık. Hediyelerini takdim ettim. Hiç oturmadan muhtarım benim Milli Eğitim Müdürlüğünde bir işim var ilçeye gidiyorum diyerek evden çıktım. Muhtar yemek hazırlattım, yarın gidersin dese de cevap vermeden hızlı adımlarla su değirmenin yanındaki köy durağına kavuşmak için hızlı adımlarla yürümeye başladım. Köyün kurulduğu tepenin yamacına gelip köy görülmez olunca bin metrelik hız koşusuna çıkmış atlet misali can havliyle değirmene kadar koştun. Değirmene vardığımda yönünü ilçeye cevirmiş bir minibüsün beklediği gördüm. Minibüsün şoförüne:

-Ustam ilçeye gitmiyor musun diye sordum. Minibüs Şoförü:

-Hocam mazot parasını çıkartacak kadar yolcu olsa giderim dedi

-Mazot parası kaç lira dedim.

-Yüz bin lira dedi.

-Al elli bin lira ben vereyim dedim.

Minibüs şoförü elli bini alınca minibüsü çalıştırıp ilçe istikametine doğru aheste aheste ilerlemeye başladı. Yol güzergâhındaki köylerden de üç-dört yolcu alıp ilçe merkezine intikal ettik. Ben köyde yaşanan durumu anlatmak üzere doğruca Jandarma komutanlığına gittim. İlçe Jandarma Komutanı Zafer Yüzbaşıyı önceden yakinen tanıyordum. Nizamiye nöbetçisi askere Zafer Yüzbaşıyla görüşmek isteğimi söyledim. Nöbetçi asker gerekli görüşmeleri yaptıktan sonra beni Zafer Yüzbaşının odasına gönderdi. Zafer Yüzbaşın odasına girdiğimde iki sivil misafiri vardı. Zafer Yüzbaşı bana hoş geldiniz buyurun hocam diyerek yer gösterdi. Ben:

-Özel görüşecektim komutanım dedim. (Misafirler hemen kalktılar)

Zafer yüzbaşı:

-Hayrola Hocam, ne oldu, (Zafer Yüzbaşı benim yüzümün renginden bir derdimin, bir sıkıntımın olduğunu hemen fark etti.)

Ben:

Komutanım dördüncü bayram günü beni dağa kaçırmak için köye üç tane terörist gelmiş. Ben o anda köyde yoktum dedim ve cümleyi tamamlayamadan ağlamaya başladım.

Zafer Yüzbaşı:

-O köyün tamamı senin kesip attığın bir tırnağı etmez. Senin oraya gitmemen için kaymakamla görüştüm ama …laf dinletemedim. Hocam sen bu hafta buralarda gez dolaş. Ben haftaya o bölgeye komando üst komutanlığı kuracağım. O zaman gelirsin. Ben kaymakama bilgi veririm sen canını sıkma pehlivan kardeşim diyerek beni teselli etti. (Hatta ben çay içerken yanımdan kaymakamı arayarak beni ilçeye getirttiğini söyleyerek sorumluğu üstlendi)

Ben görüşme tamamlandıktan sonra ilçe Jandarma komutanlığından ayrılarak çarşıya gittim. Muhtara telefon ederek istirahatli olduğumu bir hafta köyde olmayacağımı söyledim. Bir hafta kadar ilçede kaldım. Eşi dostu esnafları ziyaret ettim. Bir hafta sonra Kargalı köyüne yedi timden oluşan 150 kişilik komando bölüğünün gittiğini öğrendim. Ben bu haberi duyar duymaz doğruca köye gittim. Köye vardığımda bordo berelileri görünce sevinçten havalara uçtum. Komandolar bir günün içinde çadırları kurmuş, mevzileri kazmışlardı. Okulun lojmanını ben kullanmadığım için askerlere üs komutanlığı olarak tahsis ettim komandolar bölgeye varınca değil teröristler havada uçan yırtıcı kuşlar bile havada görünmez oldu. Askerler oraya gelmeden bana örgüt masalları anlatan kişiler köyü terk ettiler. O akşam muhtar yastıklarımızın altına silah koymadı. O gece ömrümün en rahat uykusunu uyudum.

Sabah okula vardığımda gönderde dalgalanan bayrağımızın bile sevindiğini hissettim. Ne yazık ki okulun kapanmasına iki hafta kadar kısa bir zaman kalmıştı. Karlar eridiği için çocuklar kuzu gütmeye gittiklerinden okula gelmez olmuşlardı. Komando Üs Komutanı Mustafa üsteğmen günde üç kere hatırımı soruyor, öğle yemeğimi asker karavanasından gönderiyordu. Köy Muhtarı Zırva Hazar kerende olsa komandoları günlük ziyaret ediyor, benim hatırımı öncekinin iki katı fazlasıyla sayıyordu. Allah devletimize ordumuza zeval vermesin. Komandoların vardıktan sonra dağlardaki keklikler bile daha güzel ötmeye, çiğdemler, sümbüller daha güzel kokmaya başladı.

Ben bir taraftan öğrencilerle ders işlerken, bir taraftan da okulun diploma defteri, karne kayıt defteri gibi yıl sonu evraklarını hazırlıyordum. Kâbus içinde geçen üç buçuk aydan sonra on beş günde olsa mutlu yaşamak zihnimdeki bütün karamsarlıkları silmeye yetmişti.

Mayıs ayının ortalarında maaşımı almak ve yıl sonu evrakların teslim etmek üzere İlçe milli eğitim Müdürlüğüne gitmiştim. Koridorda karşılaştığımız şube müdürü Cavit bey “müjdemi isterim Teyfik Bey” diyerek bana seslendi. Ben ise.

-Hayrola müdürüm, ne müjdesi dedim.

Şube Müdürü Cavit Bey:

-Okulun kapatıldı. Yol üstü Köyü İlköğretim Okuluna Müdür Vekili olarak atandın hocam dedi.

-Teşekkür ederim müdürüm dedim ama bu habere sevinemedim. Çünkü; tayin evrakını görmediğim için Kargalı Köyünden kurtulduğuma inanamadım.

Atama evrakımı personel bürosundan alarak çarşıya gittim. Kadastro Müdürü Bilal Bey’i ziyaret ederek sevincimi paylaştım ve yardımları için teşekkür ettim. Ev arkadaşlarıma akşam yemeği ısmarladım. Eve geldiğimizde Kargalı Köyünden başıma bir iş gelmeden kurtulduğum için sevinç göz yaşlarımı tutamadım. Sabaha kadar ağladım. Hafta sonunu ilçede geçirdim.

Pazartesi günü ev arkadaşım Hidayet kendi arabasıyla Kargalı köyüne götürdü ve kendisi tekrar ilçeye döndü. Ben mezun olan öğrencilerin diplomasını dağıttım. Okulun evraklarını ve demirbaşlarını muhtara teslim ettim. Muhtarın hanımı, çocukları, gelini ve Gaffur Hocayla vedalaşarak Komando Üs Komutanlığına geldim. Komando Üs Komutanlığındaki arkadaşlarla da vedalaşarak dört ayda ömrümün yarısını bitirdiğim Kargalı Köyünden ayrılarak zırhlı bir askeri araçla ilçeye geldim.

Kargalı Köyünde görev yaptığım dört aylık sürede yaşadığım olayları normal şartlar altında insan mantığının kabul etmesi mümkün değil ama bu hadiseleri orada yaşayanlar bilir. Bir insan ömründe bir kez ölürken ben dört ay boyunca orada her gün öldüm. Samet Ağanın kızı Senem’in orada gelin olması, Gaffur Hocanın orada fahri imam olarak çalışması bir tesadüf olamaz. O zaman fark etmesem de onlar devletin Kargalı Köyündeki azı dişiydi. Büyük Türk Devleti bu gizli kahramanlar sayesinde benim canımı koruyarak, bedenimi kanlı terör örgütüne teslim etmedi.

Allah kimseye benim gibi sıkıntı vermesin, devletimiz zeval görmesin.

 

YAŞAYAN MARAŞ: ALİ YURTGEZEN / Söyleşi: Sibel KÖK


Ali Yurtgezen’i kime sorduysak, aynı cümleyle karşılaştık: “Ali Yurtgezen hal ehli biridir.”
Bu cümleyi açıklamak isteyenler, “Halden anlar demek istiyorum” diye eklemeyi de unutmadılar. Hocamızla yaptığımız söyleşinin tamamını sizlerin de istifadelerine sunmak istedik, iyi okumalar dileriz.

Sibel KÖK: Hocam konumuz Kahramanmaraş. Sizden Maraş'ı dinlemek istiyoruz. Onun öncesinde, okuyucularımızın da birinci ağızdan duymaları için Ali Yurtgezen kimdir, ne gibi faaliyetlerde bulunmuştur diye sorsak, neler söylersiniz?

Ali YURTGEZEN: Bendeniz, çok küçük yaşlarda iken biri babasını Yemen’de, diğeri hem anne hem babasını Rus ve Ermeni işgalindeki yurtlarından kaçarken muhaceret yolunda kaybetmiş iki ümmî dedenin torunuyum. Kendimi böyle tanıtıyorum çünkü ben çocuklara anne babadan ziyade dede ve ninelerin şahsiyet ve istikamet kazandırdığını yahut kazandırması gerektiğini düşünüyorum. Daha geniş bir tecrübeyi, milli kültürün daha özgün halini böyle tevarüs edebiliyorsunuz. Benim neslim büyük ölçüde dedelerimizin ümmiliği sayesinde devletin estirdiği tereddi rüzgârlarıyla savrulmaktan kurtuldu. Bu topraklarda kök salıp boy atmıştık ama yine aynı ümmilik sebebiyle meyveye duramıyorduk. Kendimize has bir inşanın imkânlarını kaybetmiştik. Gençlik yıllarımızdan itibaren her birimiz kendi meşrebi, mesleği, kabiliyeti çerçevesinde yeniden böyle bir inşanın çabasına koyulduk. Ne gibi faaliyetlerde bulunduğumu soruyorsunuz. 70’li yıllarda gençlik hareketlerinin içinde aktif olarak yer alırken de 40 yıla varan öğretmenlik hayatımda da hasbelkader çeşitli mevkutelerde yazıp çizerken de yapıp ettiğim, kırık dökük bir iştirakle de olsa bu kendimize has inşa gayretinin bir ucundan tutmak olmuştur.   


Sibel KÖK: Maraş'ın tarihi ve sosyal yapısıyla ilgili bizi biraz bilgilendirir misiniz?

Ali YURTGEZEN: Maraş’ın talihsiz bir tarihi var. Burası Dulkadirli Beyliği’nin merkezi bildiğiniz gibi. Dulkadirli Beyliği, iki asırlık ömrü boyunca bazen Osmanlı’nın bazen Memlûklerin himayesine girmek zorunda kalmış. Hatta bunu ayakta kalabilmek için bir nevi temel politika haline getirmiş bile denilebilir. Fakat işte bu yüzden, “gölgede duranın gölgesi olmaz” fehvasınca Maraş beklenen seviyede bir imardan, dolayısıyla bu imarın sağlayacağı ilim ve edebiyat zemininden yeterince nasiptar olamamış sanki. Buna rağmen önemli âlimler, şairler, devlet adamları yetiştirmişse de kabul edelim ki Maraş, o tarihler için adını bir çırpıda sayabildiğimiz ilim ve kültür merkezi şehirlerden biri değil. Ama bu bir nakısa da değil. Dulkadirlilerin Osmanlı ve Memlûkler dışında Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevilerle, hatta bazen Karamanoğlu veya Ramazanoğlu Beylikleriyle giriştiği, hâkimiyet sahasını muhafaza maksatlı ardı arkası kesilmeyen savaşlar hesaba katılırsa bu kadarı bile takdire şayan bulunabilir.

Eyalet statüsüyle Osmanlıya bağlandıktan sonra ise, Dulkadirli hanedanının gücünü kırmak için Yavuz’un Doğubayazıt’tan getirtip buraya yerleştirdiği Beyazıtlılar ile Dulkadirliler arasındaki iktidar mücadelesi sebebiyle yine ihmale uğrar. Cumhuriyet döneminde de devlet yatırımları bağlamında neredeyse unutulan bir şehir Maraş. Galiba taleplerimizle ilgili ifade, takip ve ısrar noktasında yeteri kadar becerikli değiliz. Devleti yönetenler yetmiş yıldır buraya geliyor, gururumuzu okşayan övgü dolu sözlerle gönlümüzü alıyor ama bir şey vermeden dönüp gidiyorlar. Doğrusu, bundan da hoşnut gibiyiz. Maraş’a özgü meşhur fıkradır: Merkebine yüklediği odunları satmak üzere köyden şehre getiren delikanlı, “Ağanın oğlu, odunu kaça satıyorsun?” diye soran bir müşteriye odunları para almadan verir. Dönüp geldiğinde durumu anlattığı babası ise, “Sana böyle hitap eden bir adama hayvanı niye vermedin peki?” diyerek çıkışır oğlana. Öyle ya, ağalık vermeyinendir. Ben yine de maddi mahrumiyetine rağmen insanımızın bu beylik yahut ağalık istiğnasını kıymetli buluyorum. Kınanması gerekenler bu hali istismar edenler olmalıdır.

İletişim teknolojisinin, bireyselleşmenin yaygınlaştığı; çok farklı kültürlerden etkilenmenin kolaylaştığı şu son zamanlarda herhangi bir şehir ahalisinin artık ortak bir sosyal yapıya sahip olduğunu zannetmiyorum. Çağın zorladığı bütün değişim ve dönüşümlere rağmen Maraş’ın belli bazı şehirlere nazaran daha yerli, milli, muhafazakâr ve mütedeyyin tavrına vurgu yapılabilir belki. Bir de zor zamanlarda 7’den 70’e, berduşundan âlimine kadar her Maraşlının kuşandığı “din bahsi” hassasiyeti var.

Sibel KÖK: Bugünden farklı olarak çocukluk ve gençlik yıllarınızın Maraş'ı nasıldı?

Ali YURTGEZEN: Bu kadar kalabalık ve geniş değildi tabii. Merkez ilçede 70 bin nüfus olduğu zamanları hatırlıyorum. 60’lı yıllardı ve hemen herkes birbirini tanır, tanıyamadıklarına “kimlerdensin” diye sorarlardı. Komşuların yardımlaştığı birbirini gözettiği, imkânlarını paylaştığı dönemlerdi. Esnaf sabah namazından çıktıktan sonra dükkânını açar, akşam ezanı okunmadan kapatırdı. Namazlarımızı mahalle camiinde hoporlörsüz imamların ardında kılardık. Şehri boğan yüksek yapılar da yoktu, trafikten kaynaklanan gürültü kirliliği de. Yazı yaz, kışı kıştı. Sokak satıcılarından bulgur, döğme gibi göz kararı bir miktar zahirelik karşılığında “gaza, yarpuz, ıspatan” yahut mevsimine göre “çağla, alıç, at alması, can eriği” alınırdı. Bakkaların hayli kalın birer veresiye defteri olurdu. Televizyon yoktu ama babalarımız pek izin vermese de sinema, özellikle de vurdulu kırdılı Yeşilçam filmleri revaçtaydı. Büyükler radyodan ajans dinler; daha yakınımızdaki feci olaylara, sokaklarda “kaidesiyle” okunarak satılan destanlar aracılığıyla muttali olurlardı. Bizler küsküç oynar, deveme döndürür, cücük lastiği ile avlanırdık. Daha hayta olanlarımız Atlas sinemasının aralığında gülle oynar, basak basar, fır atardı. Ne kadar uzakta olursa olsun mektebe yürüyerek gider, yaz tatillerinde “ohuma”ya devam ederdik. Nenelerimiz bize Osmanlı elifbasıyla yazılmış Mızraklı İlmihal, Ahmediyye, Muhammediyye, Tûtiname gibi kitaplardan bölümler okur, biz de dedelerimize Latin harfli Hz. Ali cenklerini okurduk. Elbette o zamanlarda da türlü sıkıntılar vardı. Ortalık güllük gülistanlık değildi. Kendilerine akıl danışılan büyüklerin telkiniyle bir şekilde problemler çözülür, sıkıntılar aşılırdı. İnsanlar mütevvekildi. Hesabî değil hasbî idiler. Psikolojileri sağlamdı; şimdiki gibi olur olmaz her meselede bozulmazdı.

Sibel KÖK: O yıllarda da Maraş'ta kültürel mekanlar var mıydı? Yazarların buluştuğu, gençlerin gelip onları dinlediği mekanlar... Buralara kimler gelirdi, o günlerden ne gibi hatıralar kaldı?

Ali YURTGEZEN: Kültür, sosyoloji terimi olarak bir toplumun kendine özgü, yaşayış, duyuş ve düşünüş tarzı demek. Bir pratik halinde tevarüs edilmesi gerekiyor. Kültürel mekân derken böyle bir pratiğin ve tevarüs imkânının ortamı kastediliyorsa eğer, evleri, meydanları ve sokaklarıyla bütün bir şehir sathı kültürel mekân olmak zorundadır. Böyle değilse, kültürel mekânla birkaç özel yapı kastediliyorsa, koskoca şehrin geri kalan kısmında millî kültürün yaşanmadığı yahut ihmale uğradığı itiraf edilmiş olur ki maalesef hakikat de budur. Sizin bunu sormadığınızın farkındayım ama yeri gelmişken işaret edeyim dedim. Siz yazarlarla mülaki olunan, kültürün nazariyatının konuşulduğu mahfilleri soruyorsunuz. Bu çerçevede yine 70’li yıllar için Milliyetçi Öğretmenler Derneği, Büyük Ülkü Derneği ve önce MTTB iken sonradan Akıncılar Derneği olan dernekleri sayabilirim. Buralarda haftalık düzenli seminerler oluyor; zaman zaman da bazı yazar ve şairler misafir ediliyordu. Mesela bendeniz rahmetli Abdurrahim Karakoç’la ilk defa Milliyetçi Öğretmenler Derneği’nde vicahen tanışmıştım. Öğretmenler Derneği adı sizi yanıltmasın; buradaki sohbetlere dinleyici olarak katılanların tamamı neredeyse talebeydi. Bir de bu dernekler şöhretli yazarları şehre getirtip sinema salonlarında konferanslar verdirirdi ki çok yoğun ilgi görürdü. Necip Fazıl ve Mustafa Yazgan’ın konferanslarını hatırlıyorum.

Sibel KÖK: Çocukluğu ümmî bir annenin anlattığı kıssalarla geçmiş biri olarak merak ettiğim husustur şifahî kültür. Şifahî kültür geleneğinin insan, toplum ve kültür açısından önemi nedir, Maraş'ta bu kültürün hala devam ettiği söylenebilir mi?

Ali YURTGEZEN: Önce şunu tasrih edelim: Şifahi kültür, söze dayalı kültür değil; nesilden nesile sözle aktarılan kültürdür ve ümmî topluluklar için zaruri bir usuldür. Dolayısıyla hem bu sebeple hem de sözle aktarılan kültür unsurlarının temelde bir tecrübeye veya metne dayanması sebebiyle şifahi kültürün yazılı kültüre nazaran daha iptidai, daha yetersiz olduğu kabulünü pek doğru bulmuyorum. Nasıl aktarılırsa aktarılsın kültürün hayatiyet bulmasıdır esas olan. Sizin ümmî bir anneden dinlediğiniz hikâyelerin, menkıbelerin, kıssaların, darb-ı mesellerin, kendileri bilmese de yazılı bir kaynağı vardır muhakkak. Sözlü kültür ile yazılı kültür farkını, okuyup okumama değil; okuma usulü belirler bu yüzden. Şifahi nakil; başta Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler olmak üzere, bu temel kaynaklar çerçevesinde kaleme alınmış ve asırlar boyu Anadolu insanını mayalamış muhalled eserlerden ahz edilen hikmetlerin sadırdan dile dökülmesidir. Usulüddin çerçevesindeki belli eserlere ait muhtevayı sadırlardan sadıra aktarmanın, nesiller arasında bir dil, duyuş, düşünüş ve müktesabat birliğini temin yanında, hakikat zemininde ilmi “ziyadeleştiren”, yani hakikate vukufiyeti artıran bir tesiri vardır. Halbuki neyin nasıl okunacağına ölçü koymadan okumayı kutsayan bir yaklaşım, ekseriya hakikat zemininden kopardığı ilimle beraber, kendi kültürüne yabancılaşmış, cehl-i mürekkeple malul, okumuş cahilleri de “çoğaltmakta”dır. Cemil Meriç, İslâm’ın şekillendirdiği bizim kadim kültürümüze “kültür” demek yerine “irfan” demenin daha isabetli olduğu görüşündedir. Meseleye bu zaviyeden bakarsak irfanî tavra okumuşlarımızdan ziyade, sayıları azalsa da hâlâ ümmilerimizin sahip olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki ümmilik zannedildiği gibi cahillik de değildir. Fıtrattaki safveti, yaratılıştaki en güzel kıvamı muhafazadır. Cahillik alameti sayılan tahsil yoksunluğu yahut okuma yazma bilmeme halinin, resmî eğitim öğretimin insanı kendine ve değerlerine yabancılaştırdığı bizim gibi ülkelerde çoğu zaman fıtratı muhafaza adına bir avantaj sağladığı bile iddia edilebilir. Ol sebepten ağzı dualı ümmî anaların fem-i muhsininden dökülen sözlerine kıymet vermek gerekir.   

Bir kültür unsurunu talim, terbiye, telkin, tavsiye veya nasihat maksadıyla sözle ifade ederken halin muktezasını gözetme keyfiyeti, millî kültürün aktarılmasında şifahi usulü daha tesirli kılmaktadır. Yine türkü, şarkı ve ilahi ezgilerindeki bize özgü seslerin tevarüsü de şifahi usulle mümkündür. Bu ve benzeri başka sebeplerle şifahi kültürü yaşatmak zaruridir diyeceğim ama teknoloji bu usulü zehirledi. Sohbeti unuttuk. Aynı ailenin fertleri bile birbirleriyle değil televizyonla, tabletle, bilgisayarla, cep telefonuyla ünsiyet ediyor. Ana dilimizi dahi epeydir analarımızdan değil dizilerdeki dublaj Türkçesinden öğreniyoruz. 

Sibel KÖK: K.Maraş, her ne kadar şiirin başkenti olarak kabul edilse de edebi yönü yeteri kadar bilinmiyor maalesef. Bir de Maraş'ın ilmi yönü var. Sizden Maraşlı ya da Maraş'ta yaşamış mutlak bilinmesi,araştırılması , okunması gerekir dediğiniz ilim adamlarını dinlemek isteriz. Bunlar kimlerdir, neler yapmışlardır?

Ali YURTGEZEN: Maraşlı âlimler konusunda Yaşar Alpaslan hoca ile Serdar Yakar kardeşimizin çok güzel yayınları var. Üniversitemizdeki akademisyenlerimiz de Saçaklızâde gibi geçmişte yaşamış bazı âlimlerimizin eserlerini neşrediyorlar. Bilhassa biyografik çalışmaların okunması bu ilim adamlarını tanımak kadar, onların yaşadıkları dönemi, ilim tahsili için gösterdikleri fedakârlıkları,  katlandıkları zorlukları öğrenmek için de önemli. Böylece bu büyük insanlarla övünmekle yetinmeyip onların bıraktığı yerden devam etmek gibi bir sorumluluk devşirebiliriz. Elbette hepsinin layıkıyla bilinmesini, minnetle yad edilmesini, eserleriyle hemhal olunması isterim. Ama hususen tanınıp okunması gerektiğini düşündüğüm iki isimden bahsedebilirim. Biri meşhur tarihçimiz Mükrimin Halil Yinanç. Selçuklu ve Beylikler tarihine vukufiyeti yanında ilmi hakikatlere sadakati namus bilen bir adamdır. 1932’de tarihî gerçeklerin hilafına, resmî ideolojinin belirlediği Türk Tarih Tezi’nin kotarılacağı 1. Türk Tarih Kongresine tebliğ sunmak üzere davet edilir. Doğruları söylemesine izin verilmeyecektir. Bir yalana ortak olmayı da ilim namusuyla bağdaştıramaz. Kongrede konuşma yapmak zorunda kalmamak için 12 dişini birden çektirir. Mükrimin Halil’in yine tarih ekseninde ama bugün yaşadığımız problemlerin çözümüne ışık tutacak pek çok makalesi de vardır.

Bir diğer isim olarak 1965’te Maraş’ta çok kısa bir süre müftülük de yapan Fikri Tuna hocaefendiyi zikredebilirim. 2017’de İstanbul’da vefat etti ve geçen yıl da hatıraları yayınlandı. Fikri Tuna’nın kendisi, Göksun’un bir köyünden bütün İslâm âlemine uzanan bir ümmet bilincinin tecessüm etmiş halidir demekle yetineyim. Gerisini merak edenler araştırıp öğrensin artık.

Sibel KÖK: Şehir-kültür, şehir-düşünce, şehir-ilim ilişkisini irdelemenizi rica etsek neler söylersiniz?

Ali YURTGEZEN: Kültür, bir topluluğun kendine özgü, onları diğerlerinden farklı kılan yaşayış, duyuş, düşünüş tarzı demiştim. Bu kendine özgülük durumunu, büyük ölçüde o topluluğun tarihi ve coğrafyası belirler. Şehirler de sonuçta belli bir coğrafyada, ortak tarihe sahip kitlelerin yaşadığı yerleşim birimleridir. Dolayısıyla şehirle kültür arasında, millî kültür bağlamında değil ama mahallî kültür bağlamında doğrudan bir münasebet var. Bir şehre özgü düşünce tarzı veya ilim geleneği de bu mahalli kültür çerçevesine dâhildir. Örf adetleriniz, ezgileriniz, şiveniz, mutfağınız gibi düşünceniz, hassasiyetleriniz, ilim imkân ve iştiyakınız da farklı oluyor. Geçinmelerine yetmeyen bir coğrafyada yaşayan insanlar okumaya, tahsile daha çok yöneliyorlar mesela. Sürekli koşuşturmak zorunda kalınan kalabalık ve gürültülü beldeler tefekküre imkân vermiyor. Karacoğlanın dolaştığı topraklarda yaşıyorsanız şiirle haşir neşir olmanız bir yerde kaçınılmaz hale geliyor. Bununla birlikte hususi bir gayretle temayüz eden bir âlim, mütefekkir, şair veya yazar, bir model şahsiyet olarak örnek alınmak suretiyle mevcut şartlara rağmen o şehrin alamet-i farikası olabilecek farklı bir çığır da açabiliyor.

Sibel KÖK: Sizce de Kahramanmaraş edipleri, ilim adamlarını besleyen, büyüten bir şehir midir?

Ali YURTGEZEN: Kahramanmaraş âlimleri, edipleri doğuran bir şehir ama onları besleyip büyüttüğü konusunda emin değilim. Bunu tariz olsun diye söylemiyorum. Çünkü besleyip büyütmek bir imkân meselesi. Yüksek tahsil ve tekâmül imkânı Cumhuriyet’ten önce İstanbul’daydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında bilhassa ilim öğrenmek isteyenler Mısır’a veya Şam’a gitmek zorunda kaldılar. Şimdilerde yine İstanbul revaçta. Tanınmış âlim ve edebiyatçılarımızın hayatını incelediğimizde daha ziyade bu merkezlerde neşv ü nema bulduklarını görürüz. Fakat şunu da göz ardı etmemek lâzım: Onların neredeyse tamamının ilim ve sanatlarıyla müstakim bir çizgiden ayrılmamalarında, çocukluk yahut gençlik çağlarında Maraş’ta soludukları kültürün büyük payı vardır.

Sibel KÖK: Kahramanmaraş'in ruhunu taşıyor diyebileceğiniz mekanlar var mı? Bunlar, sizce nerelerdir?

Ali YURTGEZEN: Sakin bir zamanını kollamak kaydıyla Saraçhane Çarşısı ile eski mahallelerin sokak aralarındaki sade, küçük ve asude eski camileri.

Sibel KÖK: Edebiyat kenti olarak nitelendirilen Maraş'ın dergicilik yönünü merak ediyoruz. Şehrin edebi ve kültürel açıdan aynası konumunda olabilmiş dergilerden söz etmek mümkün mü? Hangilerini dahil edebiliriz?

Ali YURTGEZEN: Taşra şehirlerinde dergicilik zordur. Baskısından finansmanına, dağıtımına kadar her aşamasında sıkıntı yaşanır. Buna rağmen Maraş’ta bir hayli dergi neşredilmiş fakat bunların bahsettiğim sıkıntılar sebebiyle çoğu zaman aksayan periyotlarla sürdürdükleri ömürleri pek de uzun olmamıştır. Şehrin edebi ve kültürel açından ne kadar aynası olabilmişlerdir bilmem ama bu dergilerin diğer taşra şehirleriyle kıyaslanamayacak bir edebiyat tutkusunun tezahürü olduğu muhakkaktır. Bunlar arasında bir okul dergisi olmasına rağmen Nuri Pakdil’in lise talebesiyken yönettiği Hamle Dergisi’ni, Yedi Güzel Adam’ın nüvesini teşkil etmesi bakımından önemsiyorum. Türkiye çapında bir ilgiye mazhar olmuş İkindi Yazıları ve Dolunay dergilerini de ayrı bir yere koymak gerekiyor. Yalnız Ardıç, İnsan Saati, Edebiyat Yaprağı, hatırladığım diğer edebiyat dergileri arasında. Halen yayınlanmakta olan Alkış dergisinde Maraş’ın mahalli kültürüne dair yazılara yer verildiğini biliyorum. Şimdilerde e-dergi olarak yayımlanan Tayyip Atmaca’nın Hece Taşları Dergisi bütün bir Türk dünyasına hitap ediyor. Fikrî sahada Haki Demir’in son derece ciddi, tutarlı ve derinlikli bir medeniyet tasavvurunu inşaya matuf yazılara yer verdiği ve yine e-dergi olarak neşrettiği Terkip ve İnşa Dergisi ise Türkiye’nin şahsında İslâm âleminin en temel problemine çözümler sunuyor.

Bu söyleşi Evelāhir dergisi için yapılmış ve ilk önce Evvelâhir dergisinde yayınlanmıştır