Yoldaki Kalemler
Kültür, Sanat, Edebiyat ve Fikir Dergisi
BİZE YAZILANLAR...
SANA DEĞİL SİZE/Hacı Ahmet Eralp
MASKESİ BANA HATIRA KALDI / Teyfik KARADAŞ
Hikâyenin daha iyi anlaşılabilmesi için konuya
başlamadan önce arıcılık, arıdan elde edilen ürünler, sabit arıcılık, seyyar
arıcılık ve belli başlı arı hastalıkları kavramlarını kısaca açıklamanın
faydalı olacağını düşünüyorum.
Bal arısı kolonilerinin beslenmesi,
bakımı ve yönetilmesi süreçleriyle bal ve benzeri değerli ürünlerin elde
edildiği tarımsal, hayvancılık faaliyetine arıcılık denir. Arıcıların temel
hedefi ve en yaygın ekonomik kazanç kaynağı baldır.
Arıcılar arılardan balın yanı sıra; balmumu,
polen, arı sütü, propolis ve arı zehiri gibi değerli maddeler de üretirler. Arılar ayrıca bitkilerde tozlaşmayı
(polinasyon) sağlayarak doğanın dengesine ve tarımsal verimliliğin artmasına,
çok büyük çaplı katkıda bulunurlar. Arı
kolonilerinin yıl boyunca aynı yerde tutulup bakıldığı yönteme sabit arıcılık
denir. Kolonilerin mevsim şartlarına ve nektar akımına göre farklı bölgelere
(örneğin yaylalara) taşındığı sisteme de seyyar arıcılık denir. Arı
hastalıkları yavru arı hastalıkları ve ergin arı hastalıkları olmak üzere ikiye
ayrılır.
Yavru Arı Hastalıkları
Amerikan Yavru Çürüğü: Bacillus
larvae bakterisinin neden olduğu, en tehlikeli ve bulaşıcı yavru
hastalığıdır. Petek gözü kapakları çöker, ölü larvalar koyulaşarak yapışkan bir
pelte halini alır ve hücreye iyice yapışır.
Avrupa Yavru Çürüğü; Genellikle
zayıf kovanlarda ve nektar azlığında görülür. Kovan açıldığında balık veya et
kokusunu andıran kötü bir koku yayılır; larvalar rengini kaybederek kahverengi
ya da siyaha döner.
Kireç Hastalığı: İklimden kaynaklı
bir hastalıktır. Nemli ve soğuk havalarda artar; larvalar kireç gibi sertleşerek
mumya halini alır.
Ergin Arı Hastalıkları
Varroa; Arıların vücut sıvısını emerek
zayıflatan, kanat ve bacaklarda deformasyona yol açan en yaygın dış parazittir.
Tedbir alınmazsa tüm koloni çöker.
Nosema Sindirim kanalında yaşayan
tek hücreli bir parazit nedeniyle oluşur. Genellikle dışkı bulaşmaları ve
ishalle kendini gösterir; koloni zayıflar.
Arı Felci; Virüs kaynaklıdır.
Arıların tüysüz, parlak görünmesine ve uçamayarak titremesine sebep olur.
Bu tanımları, bu açıklamaları
yaptıktan sonra hikâyenin esas konusuna dönmek istiyorum. Arıcılık mesleğine başlayalı henüz üç yıl
olmuştu. Arıcılığı emekli olmadan önce işyerinde birlikte çalıştığım, yakın
arkadaşım Hasan Beyle birlikte yapıyorduk. Yaptığımız arıcılık ne sabit, nede
seyyar arıcılık yöntemine benziyordu. Arılarımızı ne seyyar arıcılar gibi
mevsimine göre yılda en az üç dört yere taşıyorduk. Nede sabit arıcılar gibi
bir yerde bekletiyorduk. Yılda bir kere şehir merkezindeki arılıktan alıp,
Maraş’a yakın yerdeki yaylalara götürüyorduk. Ondan sonra tekrar Maraş’a
getiriyorduk. Bizim yaptığımız arıcılığa ne sabit arıcılık, nede seyyar
arıcılık denilebilirdi. Bizim yaptığımız arıcılığa ancak yarı sabit arıcılık
yöntemi denilebilir diye düşünüyorum.
Benim arıcılıktaki
kısa vadeli hedefim geçim sağlamak değil, boş olan zamanlarımda meşgul olabilecek
bir iş sahibi olabilmek ve evimde tükettiğim balı kendim üretebilmekti. Bu
nedenlerle arıcılığı profesyonel bilgiler ışığında, amatör bir ruhla yürütmek
istiyordum.
Hasan Bey
kovanların içindeki çıtaları her hafta tek tek kontrol ediyordu. Şüphelendiği
durumlardaki tanılarını tecrübeli arıcılarla paylaşıyordu. Kovanları varroa
hastalığı başta olmak üzere bütün zararlılara karşı rutin olarak ilaçlıyordu.
Hatta körüğü yaktıktan sonra arılara zarar veren haşaratı kovalasın diye
körüğün içine defneyaprağı, portakal kabuğu gibi ürünler koyarak alternatif
tekniklerle de mücadeleyi güçlendiriyordu. Körüğün içinde bu ürünleri
yaktığımız zaman çıkan duman kokusunun farklılığını değil haşereler, bir insan
olarak ben dahi hissediyordum. Benim gözlemlerime göre arı hastalıklarına karşı
vermiş olduğumuz mücadelede bir eksiklik yoktu.
O sene karın
ve yağmurun çok fazla yağması nedeniyle kuş mevsimi çok ağır geçti. Şehrin
içindeki ağaçlar, üzerine yağan karı taşıyamayarak yıkıldı. Evlerin muslukları
buz tuttu. Şehrin içindeki caddeler ve sokaklar zaman zaman bir veya iki gün
kapalı kaldı. Çok sayıda zincirleme trafik kazası yaşandı. Buzlanma nedeniyle
araçlar kaydı. Bu felaket karşısında insanlar dışarı çıkamadı Okullar günlerce
tatil edildi. Tilkiler, kurtlar dağdan şehre indi. Doğal ortamında aç kalan
kuşlar karınlarını doyurmak için evlerin balkonlarını mesken tuttular. Kış
mevsimi çok uzun sürdü. Bahar mevsimi normal zamanından bir ay sonra kendini
gösterdi. Bu mücbir sebepten birçok meslek etkilendiği gibi, arıcılık sektörü
de olumsuz manada çok kötü şekilde etkilendi. Hava muhalefeti nedeniyle sezon
bir ay rötarlı başladı.
Havalar
ısınınca Hasan Bey ile arılığa gittik Kovanların üzerini örttüğümüz çadır,
strafor gibi yalıtım malzemelerini kaldırdık. Bana ait altı kovan arıdan üç
kovan, Hasan Beye ait on altı kovan arıdan altı tanesi zayi olmuştu. Yaşayan
arıların bakımını yaptık. Peteklerini kontrol ettik. Arıların durumunu görünce
moralimiz bozuldu. Canımız sıkıldı ama bu doğa olayı karşısında yapacağımız bir
şey yoktu. Bir hafta sonra arıları zayi olan kovanlar için arı satın alarak
doldurmaya karar verdik. Arı satan kişileri ve fiyatları araştırmaya başladık.
Arısının kaliteli ve fiyatının uygun olması münasebetiyle, arıları Arıcılar
Birliği Başkanı Niyazi Hocadan satın aldık. Boş kovanları Niyazi Hocanın
arılığına götürüp, aldığımız arıları içine koyduk.
Kovanlarımızın
hepsi arıyla dolmuş, boş kovanımız kalmamış oldu. Haftada iki gün arılığa giderek
arıların bakımını yapmaya devam ettik. Ben körükle arılara duman verirken,
Hasan Bey arıların her çıtasını ayrı ayrı inceliyor, analarını kontrol
ediyordu. Arıları hastalıktan korumak için ilaç vermeyi de ihmal etmiyordu. Kış
mevsiminde yağışın bol olması nedeniyle ilkbahar mevsiminde de memleketin her
tarafı çiçekle doldu. Çiçek bol olunca arıların keyfide yerindeydi.
Araziye
çalışmaya giden işçi arılar ayaklarıyla bol miktarda polen getiriyordu. Bizde
arıların güçlenmesi için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Mayıs ayının
sonuna kadar arılarımıza en iyi şekilde baktık. Haziran ayı gelince çiçekler
kurumaya başladı.
Çiçekler
kurumaya başlayınca biz arıları Yeşilgöz’e götürdük. Arılar Yeşilgöz’de
karaçalı ve tesbi çiçeklerinden getirdikleri nektarla çok güzel petek
örüyorlar, bal yapıyorlardı. Bizim amacımız on beş gün sora arıları
Yeşilgöz’den alıp, Göksun’ün Ortatepe Mahallesine götürmekti.
Çok yakından
tanıdığımız ve sevdiğimiz Ahmet isimli bir arıcı abimiz vardı. Oda arılarını
aynı yere götürecek, bizim arılara da göz kulak olacaktı. Sahip çıkacaktı. Biz
bundan dolayı tarım müdürlüğünden Ortatepe Mahallesi için izin almıştık. Bize
bu şekilde söz veren Ahmet abimiz bizden habersiz olarak arılarını başka bir
yere götürmüş. Bizde bu ıssız bölgede arılarımız çalınır düşüncesiyle Ortatepe
Mahallesine gitmekten vaz geçtik.
Arılarımızı
götürmek için yer arayışına başladık. Uzun araştırmalar sonucu arılarımızı
Yenidemir Mahallesi hudutları içinde arıcılık yapan arkadaşımız Mustafa’nın
arılarının yanına götürmeye karar verdik. Hasan Bey hafta sonu gitti bölgeyi
inceldi. Arılarımız koyacak yeri tespit etti.
Bir akşamüzeri
arıları Ahmet’in pikabına yükleyerek Ağlı yaylasına gitmek üzere yola çıktık.
Tekir’den Döngel’den geçip Suçatına gelince Edebiyat Yolundan çıkıp rotayı eski
yola çevirdik. Bozoğlan tepesini Beşoluk’un sağ tarafından geçtikten sonra
Andırın yoluna döndük. Andırın yolunda beş kilometre kadar ilerleyince
Yenidemir Mahallesi yazan levhanın dibinden sağ tarafa kıvrıldık. Ben Yenidemir Mahallesine daha önce hiç
gitmemiştim. Yol ayrımından sonra ben kendi arabamla pikabı takip etmeye
başladım. Hava zihmiri karanlık olduğu için göz gözü görmüyordu. Mustafa benim
arabamda olduğu için yolda kaybolma ihtimalim yoktu. Çünkü Mustafa o yörenin
çocuğuydu. Bölgeyi elinin içi gibi biliyordu.
Yenidemir
Mahallesi yoluna döndükten on beş kilometre zorlu bir yolculuktan sonra arıları
bırakacağımız yere vardık.
Vardığımız
yerin her tarafı devasa büyüklükte sedir ağaçlarıyla kaplıydı. Kovanları
pikabın durduğu yerden elli metre kadar uzaktaki bir düzlüğe götürmemiz
gerekiyordu. Hasan Bey, Ahmet ve Mustafa kovanları düzlüğe taşırken, ben de
ilave, çadır ve körük gibi malzemeleri düzlüğe götürdüm. Kovanları bıraktığımız
yerin Ağlı yaylası Şahinkayası mevkii olduğunu öğrendim. Taşıma işi
tamamlanınca Hasan Bey kovanların ağzını açtı. Ağzı kapalı kovan kalmasın diye
bir daha kontrol etti. Geçmişte bu konuda kötü bir tecrübe yaşadık.
İşimiz
bitince yorgun bir vaziyette Maraş’a hareket ettik. Hareket ettikten hemen
sonra yolun ortasından karşıya geçmekte olan bir tilki gördüm. Tilkinin gözleri
fal taşı gibi parlıyordu. Tilki arabanın ışığını görünce biraz sendelese de bir
anda kendini toparlayıp ormanın içine doğru kaçtı ve saniyeler içinde gözden
kayboldu. Tilkiyi gördükten sonra eve gelinceye kadar kurt, ayı, tavşan gibi
yaban hayvanlar üzerine muhabbet ettik. Evimize geldiğimizde horozlar ötmeye
başlamıştı.
Bir hafta sonra
arıların bakamını yapmak için arılığa gittik. Arıların bakımını yapmaya
giderken Yenidemir Mahallesini gündüz gözüne görme imkânım oldu. Arıları
koyduğumuz Şahinkayası’n da tam bir yayla havası vardı. Çakşır, geven gibi bitkiler
yeni yeni çiçek açmaya başlamış, her taraf mis gibi çiçek kokuyordu. Hava
serinliğinden arılar saat dokuza kadar dışarı çıkmıyordu.
Şahinkayasın’dan
bakınca Sır Barajı ve Maraş’ın Önsen Fatmalı gibi batı mahalleleri adeta
ayağımızın altında kalıyordu.
Hava ısınıp
arılar kovandan çıkmaya başlayıncaya kadar kahvaltımızı yaptık. İstirahat
ettik. Hava ısınıp arılar çalışmaya başlayınca bakım işlerine başladık. Bütün
kovanların rutin bakımını yaptık. Her şey normaldi. Anormal bir durum yoktu.
Kovanlarda gayet güzel bal akımı vardı. Coğrafya güzel, hava serindi. İşimizi
kısa bir süre içinde bitirdik. Mutlu bir şekilde evimize döndük. Ondan sonraki
haftalarda da arıların bakımını aksatmadan rutin bir şekilde yaptık. Arıları
yaylaya geç getirmemizden kaynaklı kovanlarda yeteri miktarda bal yoktu ama bir
hastalık emaresi de gözükmüyordu.
Ağustos
ayının ilk haftası il dışında olmam nedeniyle ben arı bakımına gidemedim. Hasan
Bey tek başına gitti. Hasan Beyin tek başına gittiğinde de bir anormallik
tespit edememiş. Etse bana söylerdi.
Ağustos
ayının ikinci haftasının cumartesi günü arıların bal sağımını yapmak için
arılığa gittik. Sezona ben sekiz kovan arıyla başlamıştım. Arının bir kovanı
Yeşilgöz’e gittiğimizde geçmişti. Niye geçtiğini de bir türlü anlayamamıştık.
Şahinkayasına gittiğimizde yedi kovan arım vardı. Sayısı az olunca sağıma benim
arılardan başladık. Sağım yaparken çok anormal bir durumla karşılaştık. Benim
yedi kovandan üç kovanın içinde ne arı, nede bal vardı. Kovanın içinde arı
ölüsü de yoktu. Bal arıları gidince kovanları kızıl arılar işgal etmiş. Petekteki
balları yiyip tertemiz etmişlerdi. Kovanları bu durumda görünce çok üzüldüm.
Bütün hayallerim bir anda suya düştü. Ne yapacağımı bilemedim. Bir taşın
üzerine oturup ağlamak istedim. Gözlerimden yaş gelmedi. Derin bir oh çektim
ama karşı dağlar yıkılmadı. Oradaki her şeyi o haliyle bırakıp gitmek istedim.
Hasan Beye saygısızlık olur diye onu da yapamadım. Yapamadım ama an itibariyle
zihnimde arıcılıkla ilgili her şeyi bitirdim.
Benim
arıların sağımı bitince Hasan Beyin arılarının sağımına geçtik. Hasan Beyin
kovanlarında da zayiat vardı ama sayı çok olunca sonucu pek etkilemiyordu. O
gün akşama kadar süzülecek peteklerin bir kısmını seçtik. Götürdüğümüz plastik
sandıklara doldurduk. Götürdüğümüz plastik sandıklar yetersiz olduğu için sağıma
ara vererek şehre döndük.
Pazar günü
yardım etmesi amacıyla yanımıza Mustafa’yı da alarak arılığa gittik. Giderken
yanımızda yeni plastik sandıklar götürdük. Cumartesi doldurduğumuz plastik
sandıkları bizim arılığın yakınlarında bulunan Resul Hocanın arılığına
getirdik. Ben Resul Hocanın sağım çadırındaki bal süzme makinasıyla
peteklerdeki balları süzmeye başladım. Hasan Bey ile Mustafa sağımı yapılmayan
kovanların sağımını yapmak için bizim arılığa gittiler.
Ben bal süzme
makinasıyla çalışırken Resul Hocanın arıları içerideki balı yağmalamak için
çadıra büyük saldırı düzenlediler. Arıların bir kısmı çadırın
havalandırmalarını işgal ederken, bir
kısmı çadırın fermuarının altındaki boşluktan içeri girmeyi başardı. İçeri
giren arılar bal ile karınlarını doyurunca beni sokmaktan vaz geçtiler.
Yüzlerce arı ile aynı çadırın içinde iki saatten fazla zaman geçirdim. Benim o
halimi bir fotoğrafçı çekebilse, çektiği fotoğraf yılın en iyi fotoğrafları
arasında yer alırdı. Arılar benim başımda vızıldayarak dönerken, ben hiçbir
şeye aldırış etmeden, bal süzme makinasının çarkını çeviriyordum. İnsan her
şeye alışıyor. Ben de arılara alıştım
İki saat
sonra Hasan Bey ile Mustafa arılıktan geldiler. Hasan Bey peteklerin üzerindeki
sırı soyarken Mustafa makineyi çalıştırmaya başladı. Ben biraz dinlenmek için
dışarı çıktım. Mustafa yorulunca ben makinayı çalıştırdım. Öğle vakti olunca
çalışmaya ara verdik. Abdest alıp namaz kıldık. Namazdan sonra Resul Hoca bize
öğle yemeği ve çay ikram etti. Öğleden sonrada çalışmaya devam edip akşama
kadar bal süzme işini iyi kötü bitirmiş olduk.
Akşamüzeri eve
dönerken Hasan Beye “Ben bu işi
bıkıyorum başkanım. Arılarım kovanlarım senin olsun!” dedim. Hasan Bey pek
kabul etmek istemedi ama “Anamın ak sütü gibi helal olsun” diyerek zorla kabul
ettirdim. Bir gün sonra da evimde bulunan el demiri, mahfuz ve körük gibi temel
arıcılık malzemelerini iş yerine götürüp Hasan Beye teslim ettim. Arıcılık maskesi
bana hatıra kaldı. Böylelikle üç yıl önce büyük bir şevk, büyük bir heyecanla
başladığım arıcılık serüvenim sona ermiş oldu.
Bir hafta
sonra Hasan Bey arılığa üniversiteden uzman arıcılar götürmüş. Arı uzmanları bizim arılarda “yavru çürüğü
hastalığı” olduğunu tespit etmişler. Bizim arılar yavru çürüğü hastalığı yüzden
kovanı terk etmiş.. Yapacak bir şey yok.
Vermeyince
mabut neylesin Sultan Mahmut.
GÖĞÜN DANTEL ÖRTÜSÜ/Dr.Mutlu ASLANTÜRK
"Bismillâhirrahmânirrahîm.
Biz
senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken o yükünü üzerinden indirmedik
mi? Senin şanını yüceltmedik mi? Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
Evet, gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır."
(İnşirah Suresi, 1-8)
İmtihanımın
ruhumu ve omuzlarımı kıskıvrak sardığı ağır bir sabahın şafak vaktinde penceremden
baktığımda karşıladı şu eşsiz manzara beni. Soluk sokak lambalarının
sarı ışıklarıyla aydınlanan caddelerin üzerinde, dağların silüetiyle
çevrelenmiş uykulu şehrin üstünde gökyüzü parça parça, zarif bulut dokularıyla muhteşem
bir dantel gibi örülmüştü. İnsanı zihnin ve kalbin koyuluğundan çekip alarak "Yalnız
değilsin" diyen o görünmez el, tam
da o an uzanmıştı ruhuma. Uzakta, dağların ardında günün ilk turuncu çizgisi
belirirken, üzerimizi saran o muazzam kubbe sanki şefkatle fısıldıyor: Merhamet,
en umulmadık anda üzerimize serilen bir rahmet örtüsüdür. O’nun lütfu,
kulunun darlığa boğulmasına razı olmaz. İnşirah Suresi’nde müjdelediği gibi,
gecenin en koyu anı nasıl sabaha gebe ise, en çetin sıkıntıların içine de
mutlaka bir ferahlık, bir inayet tohumu ekilmiştir. İlahi merhamet, kuluna
birdenbire ağır gelen yükleri hafifletmek için nice vesileler yaratır.
Başımızı
kaldırıp göğe bakmak; o sonsuz mavilikteki kusursuz düzeni, her sabah yeniden
kurulan bu eşsiz nizamı seyretmek, yorgun ruhlar için ne büyük bir teselli, ne
şifalı bir sığınak. İçimden bir ses, hayatın o telaşlı ve yorucu akışını bir an
için durdurarak usulca süzüldü kulağıma ve gönlüme: Şu gökyüzündeki her bir
bulut tanesi, O'nun sonsuz kudretinin olduğu kadar, kuluna uzanan sonsuz
merhametinin de en zarif delilidir. O an anladım ki, gök kubbe bizlere her
sabah yeniden başlamanın, içimizdeki karanlığı dağıtacak bir aydınlığın münkün
olduğunu fısıldamaktadır.
Sekine,
büyük gürültülerle sunulmaz; aksine, kalbin en sakin köşesine süzülen ince
birer lütuf olarak akar. Dağlara ve taşlara tecelli eden rahmet, en çok da
yorulan insan kalbine bahşedilmiştir. Yeter ki o an, kul kendisine sunulan bu
sessiz mesajı okuyabilsin. Kalbimiz daraldığında, adımlarımız ağırlaştığında
başımızı kaldırıp göğe bakalım mesela…
Çünkü
Prof. Dr. Saadettin Ökten’in ifade ettiği gibi, modern zamanın gürültüsü ve
betonun kalpleri kuşatan dikey kısıtlılığı içinde insan, ruhunun köklerini
besleyen o aşkın manzarayı unutmaya meyillidir. Şehirlerin bizi hapsettiği bu yatay ve telaşlı
düzlemde, göğün o sonsuz derinliği ile kurduğumuz bağ zayıflar. Oysa sabahın bu
ilk saatlerinde penceremize düşen o dantel bulutlar, bize yatay bir dünyada
dikey bir pencere açar. Gökyüzü bize bir kez daha hatırlatır ki: Hiçbir darlık
ebedi değildir. Üzerimize birer rahmet ışıltısı ve şefkat örtüsü olarak serilen
o bulutlar, aslında göğün en güzel süsü, manevi ferahlığın en somut
habercisidir.
Rabbimizin
merhameti, hayatın en sert rüzgarlarına ve fırtınalarına karşı kalbimizin en
güvenli sığınağıdır. Hayatın akışı içerisinde omuzlarımıza binen ağır yükler,
ancak ilahi nizamın ve o kusursuz ölçünün idrakiyle hafifler; çünkü bizim
medeniyetimiz insana her zaman "Yalnız değilsin, bir nizamın, bir
hikmetin içindesin" fısıltısını miras bırakmıştır. Bu kadim miras;
insanın sadece bugünkü sancısını dindirmekle kalmaz, ona yarını da aynı umutla,
sabırla ve teslimiyetle taşıma gücü verir. Şehrin gürültüsünden ve beton
duvarların arasından başımızı göğe her çevirişimizde, bu kadim ses yeniden
yankılanır ruhumuzda: Hiçbir darlık daim değildir; göğün genişliği, kalbin
genişliğine gebedir.
Ne
diyor Şeyh Galip:
Sen
yârini bîhaber mi sandın?
Yoksa
seni terk eder mi sandın?
Hasan KEKLİKCİ'nin hikâye kitabı NÖBETÇİ OYUNCAKÇİ
Hasan KEKLİKCİ'nin ÇATAL YOLU kitabından sonra heyecanla beklidiğimız ikinci hikâye kitabı NÖBETÇİ OYUNCAKÇI çıktı. Muhtevası çok zengin, nefis Hasan KEKLİKCİ hikâyelerinden oluşan kitap, bir solukta okunabilecek hacimde yayınlanmış.
Kitapta gerçekten can yakan, acıtan hikâyeler de var... hikâye okuyucuları edebiyatın hazzını yaşarken bir miktar da 6 Şubat depreminde canların nasıl yandığına da şahit olacaklar bazı hikâyelerde.
Her geçen gün farklı ve daha lezzetli hikayelerle okuyucuya hitap eden Hasan KEKLİKCİ hikâyelerinde gene yanıltmadı. Yine bizden. Yine yerli. Anadolu insanının acıları, sevinçleri, hayata bakış açıları ve hayatın ortasından yaşanmışlıkları ne de güzel aktarmış Hikâyeci Hasan KEKLİKCİ.
Hasan KEKLİKCİ' den heyacanla HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI hikayelerinden de bir kitap beklemek hakkımız artık.
Hasan KEKLİKCİ'nin Nöbetçi Oyuncakçı kitabının okuyucusunun bol olması dileklerimizle.
KOVANDA ÖLEN ARILAR/ Teyfik KARADAŞ
Emekli olduktan bir yıl sonra hem vakit geçirecek bir meşguliyet, hem de az çok bir ek gelir olsun diye büyük bir hevesle arıcılığa başladım. Arıcılığa başlamadan önce hayalim büyüktü. İlk yıl beş kovanla arıcılığa başlayıp; beşinci yılın sonunda yüz kovan arı sahibi olacaktım. Yüz kovan arıdan yıllık iki ton bal üretecektim. Arıcılığa başladığım ilk gün, arıcılığın çok ince bir sanat, fevkalade zor bir iş olduğunu ve vermiş olduğum kararın yanlış bir karar olduğunu anladım. Anladım lakin anladığımda tavşan yamaca çoktan geçmişti.
İlk yılın sezon sonunda, arıların sağımını yaptığımızda, ürettiğimiz bal, yapmış olduğum masrafın dörtte birini dahi karşılamadı. Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeyince, moralim iyice bozuldu. Maddi zarar yüzünden, moralim bozulsa bile, arıcılık konusunda öğrendiğim bilgileri kazanç sayıp; arıcılık işine en az iki yıl daha devam etmeye karar verdim.
Güz mevsiminde havalar iyice soğuyup, arılar üşüdüğü için kovandan çıkmaz olunca, arıcı arkadaşım Hasan Bey ile birlikte arıların kışlayacağı yere gittik. Kış mevsiminde arılar aç kalmasın diye ilk önce kovanlara birer paket kek koyduk. Sonra da soğuktan üşümesinler diye strafor köpükler ve keçe parçalarıyla kovanları bir çocuk kundağı gibi, iyice sardık sarmaladık. Kovanları briketten tek kor bir duvar örmüş gibi yan yana toplayıp, üzerlerine yağmur geçirmeyecek branda bir çadır çektik. Gerekli diğer tedbirleri de alarak arıları kış uykusuna yatırdık.
İlkbahar gelip havalar biraz ısınınca kovanların üzerini açtık. Arıların bakımını yaptık. Kış mevsiminde arıları telef olan, kovanları tespit ettik. Yeni bir heyecan, yeni bir umutla yeni bir sezona başlamış olduk. Mart ayının başından mayıs ayının sonuna kadar arıların her türlü bakımını yaptık. Arısı geçen boş kovanlar için yeni arılar satın aldık. Eksikliklerimizi telafi edip, arıları yaylaya götürmek için hazırlığımızı eksiksiz olarak tamamladık.
Mayıs ayının sonunda arılığın olduğu bölgede, havaların ısınması nedeniyle çiçekler kuruyup, gazel oldu. Sahada çalışmaya giden işçi arılar ayaklarıyla polen getiremez oldular. Polen gelmeyince, kovandaki arılar aç kalmaya başladı. Arılar aç kalmaya başlayınca o güne kadar ürettikleri balı yediler. O da yetmedi biz arılar açlıktan ölmesin diye kovanlara şerbet, kek gibi ek gıda maddeleri koymaya başladık. Anlayacağınız arıları yaylaya götürme zamanı gelmiş ve geçiyordu.
İlk yıl Ahır Dağına gitmiştik. Ahır Dağına gittiğimiz yerin yolu tehlikeli, bal verimi düşük olunca, bir daha oraya gitmemeye karar vermiştik. Bu nedenle Hasan Bey ile arıları götürebileceğimiz başka bir yayla araştırmaya başladık. Hasan Beyin Göksun’ da ki Bayram isimli arkadaşı bize bir yer bulmuş. Bu yeri, bu yaylayı görmek için bir cumartesi günü Hasan Bey ile birlikte Göksun’a gittik. Göksun’da Hasan Beyin arkadaşı Bayram Bey ile buluştuk. Bayram Beyin kendisi sürücü sınavında görevli olunca, bize bir mihmandar görevlendirdi. Bu mihmandarın arabasının peşine düşüp Göksun’un Soğuksu yaylasına doğru hareket ettik. İlçenin kuzeybatısında yer alan bu yaylanın yolu oldukça engebeli ve mesafesi ilçeye bir hayli uzaktı. Soğuksu Yaylası burcu, burcu kokan çiçekleri, balta girmemiş ormanları ve serin havasıyla ülkemizin saklı cennetlerinden bir köşeydi ama bizim şartlarımıza uygun bir yer değildi. Arıyı buraya getirdiğimizde başında sürekli olarak bekleyen bir insanın olması gerekiyordu. Arıların olduğu yerde insan olmadığı zaman ayıların kovanlara zarar verme ihtimali oldukça yüksekti. Yöredeki diğer arıcılar kovanlarını ayılardan korumak için arılığın etrafını tel örgülerle kapatmışlardı. Bizim böyle iş yapmaya ne vaktimiz, ne de maddi imkânımız vardı.
Bizi Soğuk Suya götüren arkadaşın da orada arıları vardı. Biz bize mihmandarlık yapan arıcıya teşekkür ederek oradan ayrıldık. Göksun’un Keklikoluk Köyüne gitmek için, balta girmemiş ve bir süngü gibi göklere yükselen çam ormanlarının arasındaki bir orman yoluna girdik. Girdiğimiz orman yolu toprak olsa bile yakın bir zamanda greyderle düzlendiği için sıkıntı yoktu. Ormanların arasındaki çiçekler, derelerden şırıl şırıl akan kar suları gönlümüzü serinletiyordu. Arabamızı görünce gökyüzüne doğru uçan kuşlar, yolun kenarından ormanların içine doğru koşarak gözden kaybolan tavşanlar, tilkiler ve sincaplar mutluluğumuzun tavan yapmasına yetiyordu. Arabamızın üzerinden bir savaş uçağı gibi geçen bir kartal kuşundan korkmadım desem yalan olur.
Böylesine ıssız, böylesine güzel bu toprak yolda yarım saat kadar hareket ettikten sonra bir tepenin başına çıktık. Tepenin başına çıkınca Göksun-Kayseri Karayolu uzaklardan ılgıt, ılgıt göründü. Tepeden tam karşımıza bakarken başı dumanlı Binboğa Dağları bize doğru el salladı. Evleri kibrit kutusu büyüklüğünde gözüken Bozhüyük kasabası sanki bizi bağrına basmak istiyordu. Tepeden bir dereye doğru inip, tekrar küçük tepeye daha çıkınca karayolu sanki ayağımızın altında kaldı. Tahmin ediyorum Tahirbey Köyünün yakınlarındaki bir bölgeden karayoluna çıktık.
Bozhüyük bizi misafir etmek istese de biz, Göksun-Kayseri karayolundan sol tarafa dönüp Keklikoluk Köyüne doğru hareket ettik. Keklikoluk Köyü yakınlarında Hasan Beyin arıcılık yapan Ali isimli bir akrabası varmış onunla görüşmeye gidiyorduk. Hasan Bey Ali’ye önceden bilgi vermiş, randevu almış. Bu sırada engebeli yollarda dolaşmamızdan kaynaklı olarak açlıktan kanım zil çalmaya başladı. Hasan Beyin durumu da benden iyi değildi.
Karayoluna çıktıktan on dakika sonra Keklikoluk Köyüne intikal ettik. Köy yolun sağ tarafında olduğu halde bizim gideceğimiz arılık yolun sol tarafına düşüyordu. Köyün yol ayrımını bir kilometre kadar geçtikten sonra yolun sol tarafındaki bariyerlerin arasından batı istikametine doğru giden toprak bir yola girdik. Toprak yol bakımsız olduğu için kaplumbağa hızıyla ancak gidebiliyorduk. Karayolundan ayrıldıktan beş yüz metre kadar sonra Ali’nin arılığına vardık.
Arılığın olduğu yerin doğusunda Binboğa Dağları, batısında Toros Dağları yer alıyordu. Kuzey tarafında Doğankonak Köyüne doğru uzanan hafif meyilli bir vadi uzanıyordu. Güneyinde doğru dağlar arasındaki geniş platoda Göksun’a bağlı Mahmut Bey, Tahir Bey gibi yer alıyordu. Arılığın olduğu yerin karayoluna yakın olması bizim için büyük bir avantaj sayılırdı. Çiçek florasının zenginliği bal üretimimizi artıracak gibi gözüküyordu.
Bizim vardığımızda Ali yanında bulunan iki kişi ile birlikte arıların bakımını yapıyordu. Arabamızı görünce bizi karşılamak için çadırın yanına geldi. Alinin iki yüz civarında kovanı vardı. Ali orta ölçekli bir arıcıya benziyordu. Biz çadırın önünde karşıladı. Karşılama sırasındaki hoş beş muhabbeti bittikten sonra, bize yörenin çiçek durumunu anlattı. Kendisinin önceki yıllarda bu bölgeden iyi verim aldığını söyledi.
Biz muhabbet ederken Alinin kızı bize kahvaltı usulü bir yemek hazırladı. Bu arada bizim arıları koyacağımız yeri tespit ettik. Ali ile birlikte öğle yemeğimizi yedik. Allah kimseyi açlık ile terbiye etmesin. Yemeği yiyince hem karnımdaki ağrı kesildi. Hem de gözümün önü açıldı. Ali’nin bizim arıları yanına koymamıza müsaade etmesinden dolayı çok mutlu olduk. O dağın başında bize öğle yemeği ikram etmesi büyük bir misafirperverlik örneği sayılırdı. Yemekten sonra çay içerken, Ali ile Hasan Bey arıcılık üzerine güzel bir sohbet ettiler. Ben de dinleyici olarak sohbetlerine iştirak ettim. Sohbetten arı hastalıkları ve tedavi yöntemleri hususunda önemli bilgiler edindim. Sohbet bitince Kahramanmaraş’a gitmek üzere Ali’nin arılığından mutlu bir şekilde ayrıldık.
Edebiyat yolu üzerinden üç tünel iki viyadük geçip Tekir’e ulaştık. Tekir öğle namazını kılıp, bir bardak çay içtikten sonra yolumuza devam ettik. İkindi ezanı okunurken şehre intikal ettik. Cumartesi günü arılıkta buluşmak üzere Hasan Bey ile ayrılarak evlerimize gittik.
Cumartesi günü saat dört civarında arılığa gittik. Ben körüğü yaktım. Hasan bey demiri eline aldı. Kovanları nakil etmeye, hazır hale getirmek için çalışmaya başladık. Ben körük ile arılara duman verirken Hasan Bey kovanın içindeki çıtaları bal mumu yardımıyla sabit hale getiriyordu. Kapağı kapattıktan sonra kovanı asmalı anahtarlar marifetiyle kilitliyordu. Üç saatlik bir çalışma sonucu kovanları nâkile hazır hale getirdik.
Güneş batıp akşam ezanı okunmaya başlayınca arıcı arkadaşımız Abdürrahim Hoca pikabıyla birlikte bizim arılığa geldi. Hasan Bey kovanların ağzını kapattı. Hasan Beyin kovanlarını pikabın ön kısmına, benim kovanları arka kısmına gayet nizami bir şekilde yükledik. Giderken kovanları rüzgâr atmasın diye kendir ile üç beş yerden iyice bağladık. Son kontrollerde yapıldıktan sonra Göksun Keklikoluk köyüne gitmek üzere arılıktan hareket ettik.
Bizim Maraş’tan hareket ettiğimizde hava gayet güzeldi. Gökyüzünde ne bir bulut nede yağmurla ilgili başka bir emare vardı. Tekir’de yakıt almak üzere durduk. Orada da hava gayet güzeldi. Göksun’a vardığımızda yağmurla ilgili bir durum hissetmedik. Göksun’dan sonra Mehmet Bey Köyünü geçip düzlük bitip, rampa yol başlayınca bölgeye yağmur yağdığını fark ettik. Yol ıslak ve uzaklardan yıldırımlar çakıyordu. Keklikoluk Köyünü geçip arılığa gitmek üzere toprak yola girince durumun vahametini daha iyi fark ettik. Biz varmadan çok şiddetli bir yağmur yağmış olduğundan yol iyice çamur olmuştu. Çamur da olsa toprak yola girdik. Arılığa yüz metre mesafe kalıncaya ilerledik.
Arılığa tahminen yüz metre kala pikap çamura çöktü. Ne ileri gidiyor, ne de geriye geliyordu. Telefon vericilerinin arızalı olması nedeniyle dış dünya ile irtibat kuramıyorduk. O ıssız arazide bize yardım edecek Allahtan başka kimse yoktu. Yeryüzünü boş ver gökyüzünde dahi bir yıldız gözükmüyordu. Hava zindan gibi karanlıktı. Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırdıkça, pikap daha çok çamura batıyordu. Her taraf taşlık olduğu için arıları pikabın olduğu yere indirme şansımız yoktu. Kovanları arılığa kadar da taşımak imkânsızdı. Çaresiz bir duruma düşmüştük. Ayakkabılarımız ve pantolonlarımızın paçası iyice çamura batmıştı. Çamurun ağırlığından ayağımdaki ayakkabılar çıkıyordu.
Son çare olarak pikabın arka tekerlerinin altını tandır taşlarla besledik. Pikabın kasasının arka tarafının sağ tarafına ben, sol tarafına Hasan Bey asıldı. Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırmasıyla, pikap ileri doğru hareket ederek battığı yerden kurtuldu. Pikap çamurdan çıkınca nasıl sevindiğimizi yaşamayan insanlar anlayamaz. Abdürrahim Hoca elli metre ileride pikabı durdurdu. Pikap durduktan sonra arıları ne yapacağımız konusunda Abdürrahim Hoca, ben ve Hasan Bey üçlü bir istişare yaptık. Yapılan istişareler sonunda arıları Tekir Beldesinin Yeşilgöz Mahallesine götürmeye karar verdik.
Karar verilir verilmez üçümüz birden pikabın çöktüğü yere geldik. Ben el fenerini tuttum. Abdürrahim Hoca ile Hasan Bey arabanın çöktüğü yerdeki çukurları taş ile iyice doldurdular. Taş doldurma işlemi biter bitmez Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırarak hareket etti. Benim uykudan gözlerim yumulmaya başladı. Hasan Bey esniyordu. Pikap tekrar çamura çökmesin diye hep birlikte üç İhlas, bir Fatiha suresi okuduk. Pikap çamura batmadan karayoluna çıktı.
Karayoluna çıkınca sağ tarafa dönüp Yeşilgöz’e gitmek için yola koyulduk. Göksun’dan sonra Mahsuni Şerif, Abdürrahim Karakoç ve Bahattin Karakoç tünellerini geçtikten sonra Yeşilgöz yoluna döndük. Arıları Yeşilgöz Kurt Yurdu mevkiindeki bana ait olan araziye indirdik.
Arıları indirdikten sonra Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırıp bir kurşun atımı mesafesi, arı kovanlarından uzaklaştı. Bende yürüyerek gidip pikaba bindim. Hasan Bey maskesini giyerek el fenerinin ışığıyla kovanların ağzını açtı. Kovanların ağzını açtıktan sonra oda geldi pikaba bindi. Hasan Beyde binince Maraş’a hareket ettik.
Ben ömür boyu ne bu kadar zora düşmüş, ne de bu kadar yorulmuştum. Maraş’a geldiğimizde minarelerden okunan ezan sesleri göklere yükseliyordu. Evime vardığımda üzerimi içeri girmeden kapının önünde değiştirdim. Bir duş alıp sabah namazını kıldıktan sonra yatağa girdim. Başımı yastığa koyar koymaz uyumuşum. Uyandığımda akşama bir saat kalmıştı. Her tarafım dövülmüş bir et gibi ağrıyordu. Ancak üç gün sonra normal halime gelebildim.
Bir hafta sonra cumartesi günü Hasan Bey ile birlikte Yeşilgöz’e gittik. Arılığa erken saatte vardığımız için hava oldukça serindi. Bir ardıcın dibine oturup havanın ısınmasını bekledik. Beklerken şehirden götürdüğümüz simit, poğaça gibi ürünlerden atıştırarak kahvaltı işini de hallettik. Saat sekiz buçukta olduğumuz yere güneş vurmaya başlayınca ortalık ısındı.
Hava ısınca körüğü yakıp, arıların bakımını yapmaya başladık. Bakım yaparken Hasan Beye ait kovanın birinin kapağını açınca arıları yüzde doksanının öldüğünü gördük. Yüzde onluk kısımda ölmek üzere can çekişiyordu. Arılar niye ölmüş diye düşünürken bir hafta önce kovanın kapağının kapalı kaldığını tespit ettik. Hasan Bey bütün arıların kapağını açtığı halde o kovanın kapağını açmayı sehven unutmuştu. Arıların bizim ihmalimiz yüzünden ölmesi üzüntümüzü iki katına çıkarttı. Kovanın içinde binlerce arıyı ölmüş vaziyette görünce bir anda şuurumu kaybettim. Gözlerimin önü karardı. Elimdeki körük yere düştü. Körüğün düşmesiyle yangın çıkar diye, bir anda irkilip kendime geldim.
Hasan Bey bir taşın üzerine oturdu. Ben de bir kovan ilavesinin üzerine oturdum. İkimiz birlikte yarım saatten fazla gözyaşı döktük. Hasan Bey niye kovanın kapağını açmadım diye kendini suçlarken, ben de niye Hasan Bey arıların ağzını açarken yanı sıra dolaşmadım diye kendimi sorumlu hissediyordum. Atışma yapan halk ozanları gibi, biraz Hasan Bey ağlıyor, biraz ben ağlıyordum.
Böylesine acıklı, böylesine vahim bir haleti ruhiye içinde, büyük bir heves ve büyük bir hayalle başladığım arıcılık mesleği fiilen zihnimde sona ermiş oldu.
Bu kararı verdiğimde; bir yoldan dönmenin de ilerlemek olduğunu öğrendiğim yaştaydım…
SANRI NÜANSI/Ahmet Özmen Kılıç
Koştum peşinden
yetişemedim,
Bu dar sokakları bunun
için hiç sevmedim.
Her köşe başında seni
kaybettim,
Aradığım kapılarda seni
göremedim,
Bu çıkmaz sokakları hiç bilemedim.
Baktım bu insana yakın
sokaklara,
Her gedikte peşimden
koşturanlara,
Seni vurdum her sanrı
kapılarda,
Adımlarımı hep sana
kurdum,
Bu çıkmaz sokaklarda
koşturdum.
Yoruldum kaldırımlarda,
Zillerde sana koşturdum.
Asumanda hoş bir seda
kaldın,
Çaldığım kapılarda beni
açmadın,
Bu çıkmaz sokaklarda beni
duymadın.
ARICILIK MACERASI/ Teyfik Karadaş
Otuz yıllık memur iken vermiş olduğum ani bir kararla genç denecek
yaşta emekli oldum. Emekli olduğum ilk günlerde, sabahleyin ekenden eşim işe,
çocuklarım okula gidince ben sudan çıkmış balık misali ne yapacağımı şaşırmaya
başladım. Emekliliğimin ikinci haftası tanıdığım esnafları ziyaret etmeye
başladım. Üçüncü hafta emeklilerin takıldığı çay bahçeleri ve derneklere
gittim. Gitmiş olduğum ortamlardan çalışırken iş yerinde bulduğum huzurun
yarısı kadar haz alamadım. Evde kitap okuyup, hikâye yamaya başladım. Arada bir
ilham gelirse şiir yazdığım da oluyordu tabi.
Emekliliğimin altıncı ayında evde tek başıma yaşarken
psikolojimin bozulduğunu fark ettim. Durumumu fark edince doktora gittim.
Doktorun yazdığı ilaçları alarak tedavi oldum. Rahatsızlığımın devam etmemesi
için evin dışında bir meşguliyetimin olması gerekiyordu. Bu nedenle sosyal
ortamlarda vakit geçirmek amacıyla meşguliyet arayışına başladım. Meşguliyet
arayışı hususunda bilgisine başvurduğum arkadaşlardan her biri farklı
tavsiyelerde bulundu. Kimi emlakçılık yapmamı, kimi özel eğitim kurumunda
çalışmamı, kimi tarımla uğraşmamı söyledi. Yapmış olduğum araştırmalar sonunda;
iş yerinde uzun süre birlikte çalıştığımız, en yakın iş arkadaşlarımdan biri
olan Hasan Beyin tavsiyesi uyarak, arıcılık yapmaya karar verdim.
Arıcılık yapmaya karar verdim ama daha önce arıcılık
konusunda hiçbir bilgim, hiçbir tecrübem yoktu. Tecrübem olmadığı gibi arıcılık yapan bir
insanın arılığının yanından bir kere dahi geçmemiştim. O güne kadar ne sırtıma
maske giymiş, nede elime körük almıştım. Ayrıca da arıdan çok korkardım.
Arıcılığı Hasan Beyle birlikte yapacaktık. O kendi arılarına bakarken benim
arılara da bakacaktı. Bende kendisine can yoldaşı olacaktım. İlerleyen süreç
içerisinde arıcılığı öğrenecektim. Başlangıçta niyetimiz çok güzel. Hayalimiz
büyüktü. Şehrimizin bal ihtiyacının belli bir bölümünü biz karşılayacaktık.
Arıcılık yapmaya karar verdikten sonra; ilk iş olarak Suçatı
Mahallesinde ikamet eden dostum, arkadaşım ve abim Ahmet Koşum’un marangoz
atölyesinde beş tane ilaveli arı kovanı yaptırdım. Kovanları Devlet Su
İşlerinin Kılavuzlu Barajından başlayıp şehir merkezine doğru giden sulama
kanalıyla ilahiyat Fakültesi arasındaki Hasan Beyin arılarının bulunduğu yere
getirmem gerekiyordu. Kovanları hafta sonu köye gittikçe bir iki, bir iki
arabamın bagajına koyarak arılığa götürmeye başladım. Arılığa yürüyerek gitmek
oldukça kolay, otomobille gitmek bir hayli zordu. Otomobille arılığa gitmek
için; Üniversite Kavşağını otogar istikametine doğru geçtikten bir kilometre
sonra, sağ tarafa dönüp, sulama kanalının sol tarafındaki stabilize yolda, on
kilometre ilerleyip, kanalın üzerindeki sırata benzeyen eğri köprüden geçip U
dönüşü yaparak beş kilometre kadar geri gelmek gerekiyordu. Yürüyerek gitmek
için otomobili İlahiyat Fakültesine park ettikten sonra, güney yönünde iniş
aşağı beş yüz metre yürümek yeterli geliyordu. Kovanları taşıma işlemini
tamamladıktan sonra köylü garajına giderek bir adet maske ve bir adet körük
satın aldım. Arı malzemesi satan
dükkânların hiç birinde elime olacak eldiven bulamadım. Bir hırdavatçıdan bir
adet sıvacı eldiveni aldım. Böylece arıcılığa başlamak için ön hazırlığı tamamladım.
İlkbahar gelip arılar kovandan çıkıp, çiçeklere konmaya
başlayınca, arı almanın zamanı gelmiş
oldu. Hasan Beyin yardımıyla asıl mesleği öğretmen olan Abdürrahim isimli bir
arı tüccarından otuz çıta arı satın alarak kovanların içine koyduk. Arılar
kovana girince ben arıcılığa fiilen başlamış oldum.
O günden sonra haftada en az iki gün Hasan Beyle birlikte
arıların yanına gidip gelmeye başladık. Arılığa gittiğimizde ben körükle
arılara duman verirken, Hasan Bey kovanları açarak arıların bakımını yapıyordu.
Bakımını yaparken hem hastalıklara karşı kovanları ilaçlıyor, hem de arılar aç
kalmasın diye kovanlara kek, şerbet gibi yiyecekler koyuyordu. Kimi zamanda
ihtiyaç olan kovanlara petekli ek çıta yerleştiriyordu. Hasan Bey bu çalışmaları
yaparken ben de devamlı olarak körüğü pompalayarak, körükteki ateşin sönmemesi
için gayret sarf ediyordum. Ben körükle duman vererek arıları sakinleştirmeye
çalışırken, arılardan korktuğum için benim kendi tansiyonum yükseliyordu.
Tansiyonumun yükseldiğini, yaşadığım stres nedeniyle soğuk soğuk terlediğimi
fark etmesin diye Hasan Beye arıcılıkla ilgili olarak kafama takılan, aklıma gelen
ilginç konularda sorular soruyordum. Hasan Beyde sorduğum soruları samimi
şekilde cevaplıyordu. Böylelikle benim perişan halimi fark etmiyordu.
Aslında arılığa gittiğimiz ilk gün Hasan Beyin durumunu görünce
arıcılığın ne kadar zor bir iş, ne kadar ince bir sanat olduğunu anlamıştım.
Anlamıştım ama an itibariyle dönüşü olmayan bir yola girmiş olduğumdan, o
şartlarda arıcılığa devam etmekten başka çarem yoktu. Aldığım maske bedenime
dar geliyor, arıcı eldivenleri elime olmadığı için plastik sıvacı eldiveniyle
çalışıyordum. Anlayacağınız memlekette benim vücut standartlarımda arıcı
kıyafeti satılmıyordu. Kullanmış olduğum kıyafetlerin darlığı bazen beni zor
duruma düşürüyordu. Ben beden yapısı olarak arıcılık yapmaya uygun bir insan
değildim.
Arıcılığa başlamış olduğum ilk günlerde bir olay yaşadım ki, yaşamış
olduğum bir olayı sizlere anlatmadan geçemeyeceğim.
Bir gün arılara kek vermek üzere arılığa gittim. Arılıkta
çakmağı bulamayınca körüğü yakamadım. Körüğü yakamayınca keki duman vermeden
kapakları açarak verebilir miyim diye düşündüm. Bu düşüncemi telefon ederek
Hasan Beye söyledim. Hasan Bey de “ Dikkatli bir şekilde arıları huylandırmadan
verebilirsin” dedi. Birinci kovanı açtım keki bıraktım. Bir şey olmadı. İkinci
kovanı açtım keki bıraktım. Bir şey olmadı. Üçüncü kovanı açmamla birlikte
binlerce arı Çin Askeri gibi bana saldırdı. Arılardan korunmak için kovanın
kapağını acele olarak kapatıp kanalın yanındaki yola doğru maraton yarışına
katılmış bir atlet edasıyla koşmaya başladım. Ben koştukça arılar beni takip
etmeye devam ediyor, vızıldayarak benim eksenim etrafımda dönüyorlardı. Arılar
beni takip ederken, pantolonumun diz kısmından, eldivenimin üzerinden ve
iğnesini geçirebildiği her bölgeden beni sokuyorlardı. Üzerimdeki maskeyi ve
ayağımdaki botu çıkartabilsem hiç düşünmeden kendimi kanaldaki suyun içine
atardım. Arılar çıkarmama fırsat vermedi. Bir kilometre kadar koştuktan sonra
arılar beni takip etmeyi bıraktı. Arılar takibi bırakınca derin bir nefes
aldım. Bir ağacın gölgesinde biraz dinlendim. Dinlenirken arıların soktuğu
yerlerdeki acıyı en şiddetli şekilde hissetmeye başladım. Alerji olurum da oracıkta
ölürüm korkusuyla hızlıca arılığa gelip, elbiselerimi giyip, arabama binerek
eve hareket ettim. Arabayla eve giderken duyduğum acı hissini, daha önce hiç
yaşamamıştım. Eve gelince ellerim ayaklarım ve dizlerim başta olmak üzere en az
vücudumun yirmi yerinden arıların soktuğunu tespit ettim. Acıdan kıvranmaya
başladım. Çektiğim acının etkisiyle gözlerim yaşardı.
Eşim vaziyetimi görünce, beni arabasına bindirerek ivedi
şekilde Yörük Selim Devlet Hastanesine götürdü. Hastanede beni derhal müşahede
odasına yatırdılar. Müşahede odasında beş altı kadar doktor ve hemşire başıma
toplandı. Vücudumda çok aşırı şişlikler
olması nedeniyle bana bir adet iğne vurup, bir ünite serum bağladılar. Serum
bitince reçetemi yazarak beni taburcu ettiler. Vücudumdaki şişlikler nedeniyle
üç gün boyuna evden dışarı çıkamadım. Evde kaldığım süre içerisinde aynaya
bakarak kendi halime bazen güldüm. Bazen ağladım.
Yaşadığım bu olaydan sonra Hasan Bey yanımda olmadan arılığa
adımımı dahi atmadım. O günden sonra arılığa Hasan Beyle gittim. Hasan beyle
geldim.
Arıcılığa başladığım bir aylık süre içeresinde güve düşmesi,
varroa gibi arı haslıklarıyla mücadele etmeyi, çıtaya petek bağlamayı öğrendim.
Mayıs ayının sonunda arıların olduğu bölgedeki çiçekler sarardı. Hasan Bey bana
“Arıları bu hafta sonu yaylaya taşımalıyız hocam” dedi. Bende “Siz bilirsiniz “
dedim.
Cumartesi günü ikindi vakti arılığa gittik. Hasan Bey körüğü
yakıp elime verdi. Ben kovandaki arılara duman verirken, Hasan Bey mum
yardımıyla kovanın içindeki çıtaları sabitledi. Killi bir toprak ile bir kova
çamur hazırladı. Biz kovanları taşımak için hazırlarken Abdürrahim Hoca’da
kendi kovanlarını elden geçirdi. Hava kararıp arılar kovana girince arıların
ağzını kapattık. Kovana girmeyen arıların kovana girmesi için fıskiye ile
arıların üzerine su fışkırttık. Arılar yağmur yağıyor sanarak kovan girdi. Ben
bu işe başlarken arıların yılda iki üç kere yer değiştirileceğini bilmediğim
gibi tahmin dahi edememiştim.
Ağzını kapattıktan
sonra kovanları Abdürrahim hocanın kamyonetine yüklemeye başladık. Arabaya arı
yüklemek patlayıcı madde yüklemekten daha tehlikeliydi. Bazı kovanlarda çatlak
ve delik yerler olduğunu yüklerken fark ettik. Hasan Bey kovanlardaki delikleri
arılar kaçmasın diye çamur ile kapattı.
Benim ve Hasan Beyin kovanlarının tamamı il Abdürrahim Hocanın
kovanlarının bir kısmını kamyonete yükledik. Arılar yüklendikten sonra Doğu
Kent istikametine doğru hareket ettik. Bu arada saat on biri geçmişti. Kamyonet
ile Dereköy, Peynirdere, Bulanık Mahallerini geçip Küçüknacar Mahallesine
varınca sol tarafa dönüp toprak bir yola girdik. Toprak yoldan şehir merkezi
yönünde on kilometre kadar ilerleyince, arıları indireceğimiz yere intikal
ettik. Arıları yolun kenarına indirdik. İndirdiğimiz yer Abdürrahim hocanın
arılığı imiş. Hava karanlık olunca arıları götürdüğümüz yerin doğal
güzelliklerini fark edemedim. Arıları indirir indirmez izimizin üzerine geri
döndük. Gittiğimiz toprak yolun alt tarafı da üst tarafı da uçurumdu. Araba kullanırken yapacağın en küçük hatanın
bedelini canın ile ödemekten başka ihtimal yok gibiydi. Olduğumuz yerden Maraş
Ovasındaki pek çok köyün ışığı sönük bir vaziyette görünüyordu.
Dönerken araba boş olunca bir saat gibi sürede şehre geldik.
Abdürrahim Hocanın kovanlarının geri kalan kısmını kamyonete yükledik.
Kamyoneti yükleyince ben eve gittim. Hasan Bey ile Abdürrahim Hoca arıları
götürdüler. Eve geldiğimde saat üç buçuk olmuş, sabah ezanının okunmasına bir
saat kalmıştı. Daha önce ömrümde hiç o kadar yorulduğumu hatırlamıyorum. Çek
yatın üzerine dinlenmek için uzanınca duş dahi almadan uyumuşum. Gözlerimi
açtığımda saat on bir olmuştu.
Arıları yaylaya götürdükten bir hafta sonra cumartesi günü
sabah erkeden bakımını yapmak üzere arılığa gitmek üzere yola çıktık. Bir
maketin önünde durup kahvaltımızı yapmak için kumanya aldık. Saat yedide
arılığa vardık. Arlığın olduğu yerin üst kısmı sedir ormanlarıyla kaplıydı.
Orman olmayan yerlerde çakşır, geven gibi bin bir çeşit çiçek açan bitkiler
vardı. Olduğumuz yer Maraş Ovası ile Ahır Dağının tam orta noktasıydı. Alt
tarafta meşhur Gündeğmez Pınarını çıktığı vadi vardı. Abdürrahim Hoca yıllardan
beri oraya arı götürdüğü için orada güzel bir sosyal yaşam alanı oluşturmuştu.
Arılıkta içinde yatılabilecek büyüklükte bir adet konteyneri, güneşten elektrik
üretecek paneli, yemek yapacak ocağından, çay pişirecek semaverine kadar her
türlü alet edevatı mevcuttu.
Biz çayı hazırlarken Abdürrahim Hoca da geldi. Serin bir
yayla havasında, oksijen deposu sedir ağaçlarının dibinde kahvaltımızı yaptık.
Kahvaltıyı yaptıktan sonra sağımızda solumuzda ne var diye dolaşmaya başladım.
Dolaşırken kahvaltı yaptığımız yere üç yüz metre mesafede bir sürü dağ keçisini
oğlaklarıyla birlikte otlarken gördüm. Dağ keçilerini seyretmek için olduğum
yere sessizce oturdum. Keçileri on dakika kadar seyrettim. Keçiler on dakika
sonra beni fark edince koşar adımlarla sedir ormanlarının arasına girip gözden
kayboldular.
Hava ısınınca arıların bakımı yapmaya başladık. Bakım işi
tamamlanınca evimize döndük. Arıları götürdüğümüz yer ülkemizin saklı
cennetlerinden bir köşeydi ama yolu Sırat Köprüsü kadar tehlikeliydi. İki ay
boyunca her hafta sonu arılığa gittik geldik. Ağustos ayının başında arıların
sağımını yaptık. Ürettiğimiz bal kaliteliydi ama miktarı azdı. Anlayacağınız
ürettiğimiz baldan alacağımız para, harcadığımız paranın yarısını dahi
karşılamıyordu.
Hayal ettiğimiz verimin yarısını değil, dörtte birini dahi
alamamıştık. Diğer arkadaşları bilmiyorum ama en azından ben üretim konusunda
hayali hüsrana uğramıştım. İşe başlarken amacım para kazanmak değil meşgul
olmaktı ama zarar etmekte hiç hoşuma gitmedi.
Arıcılık konusunda öğrendiğim bilgi ve tecrübeleri kazanç
sayıp kendi kendimi teselli ettim. Zararın neresinden dönersen kar demedim.
Atalarımızın “Umut fakirin ekmeğidir “ sözünü şiar edinerek arıcılık işine
devam etmeye karar verdim.
Kalın sağlıcakla kıymetli dostlarım!
İçtimai Yahudileşme/Erkek Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emra Birsen
Fıtrat kelimesinin
menşei, “fatr” kelimesi ile merbuttur. Fatr; kütüb-i lügatte yarmak, ikiye
ayırmak, halk ve icat etmek, bir nesneyi hususiyet-i zatiyesiyle ortaya koyup
meydana getirmek gibi manalara tekabül eder. Aynı menşeiden müştak olan
“el-Fâtır” ism-i şerifi de esmâ-i hüsnâdandır. El-Fâtır; ademiyeti yarıp
mevcudiyeti halk eden ve fıtrat bahşeden demektir. Aynı menşeiden tevellüt eden
“iftar”, oruç açmak; “infitar”, yarılmak ve fışkırmak; “fâtır” ise yarmak ve
yoktan var etmek manalarına gelir. Nitekim bu kelimeler Kitabullah’ın iki
suresine de isim olmuştur: İnfitar ve Fâtır Sureleri… Istılahi manada fıtrat
ise; hilkat, istidat-ı fıtriyye ile mücehhez olma, seciye, mizaç ve huy gibi
mefhumata tekabül eder.
Bilcümle âdemoğlu,
saf ve pak bir fıtrat üzere halk olunur. Lakin aile ikliminde alınamayan yahut
mahrum kalınan manevî terbiye ile haricî âmiller, insan fıtratında tağyire
sebebiyet vererek fıtrata gayrimünasip etvarın tezahürüne vesile olur. İslam
inancının tesis ettiği medeniyet ananeleri ise insanı daima aslî fıtratına
davet eder. Nitekim Rum Suresi 30. ayette şöyle buyrulur: “O halde sen hanif
olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona
yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat
insanların çoğu bilmezler.”
İsra Suresi 84. ayette
ise başka bir hakikat teyit olunur: “De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine
göre iş yapar. Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.”
Medeniyetin
tefessühü, yalnızca iktisadî ve siyasî buhranlar yahut harpler ile bidayet
bulmaz. Asıl tefessüh; kadın ve erkeğin fıtrat-ı asliyelerine mugayir hareket
etmesi neticesinde zuhur eden şahsiyet ve aidiyet buhranıyla tezahür eder.
Berhayat olduğumuz şu fetret demlerinde en azîm buhranımız da fıtratın tağyir
edilmesi olarak göze çarpmaktadır. Son demlerde kadın ve erkeğe müessir olan
içtimaî tazyik; hürriyet ve müsavat gibi mefhumlarla tezyin edilmekte,
mücavirdeki bilcümle beşer de farkında olmadan bu tefessühe iştirak etmektedir.
Bu mecrada, her iki cinsin şahs-ı manevîsinin tefessühünü ve fıtratın
tağyirini, evvela erkek zaviyesinden mütalaa etmeye gayret edelim.
Erkek fıtratının
tefessühü, yalnızca ferdin şahsiyetinde tezahür eden bir zaaf meselesi
değildir. Bu tebeddül ve tefessüh zamanla izdivaca, aile müessesesine, evlad u
iyalin terbiyesine ve nihayet cemiyetin şahs-ı manevîsine sirayet eder. Zira
erkek, fıtraten deruhte etmesi zarurî mesuliyetlerine bigâne kaldıkça haneyi
ayakta tutan direk çöker; neticede aile müessesesi azîm bir tahribata maruz
kalır.
Cenâb-ı Hâlık,
insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her iki cinsi muhtelif
hususiyetlerle teçhiz ederek onlara muhtelif istidat ve mesuliyetler
bahşetmiştir. Bu ihtilaf bir rekabet vesilesi değil, birbirini ikmal eden bir
nizamın cüzüdür. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Rum Suresi 21. ayette şöyle buyurmuştur:
“Onlara ısınıp
kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat
duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen
kimseler için dersler vardır.” Bu hakikat; izdivacın bir iktidar mücadelesi
değil, sükûnet, meveddet, rahmet ve mesuliyet üzerine bina edilen bir müessese
olduğuna delalet eder.
Erkeğin
fıtratındaki tağyir, tam da bu noktada aileyi müteessir eder. Zira erkek
mesuliyetten kaçtığında, kavvamiyet vazifesini sahih bir şekilde idrak
edemediğinde veya bu vazifeyi tamamen terk ettiğinde, aile dâhilinde zuhur eden
ahval yalnızca erkeğin şahsiyetini değil, zevcesinin manevî ahvalini ve
evladının şahsiyet terbiyesine de menfî yönde tesir eder. Nisa Suresi 34. ayette:
“Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır” buyrulur. Bu ayet, fetret demlerinde iki
zıt istikamette aksak ve nâkıs şekilde idrak olunmaktadır. Bir tarafta
kavvamiyet, erkeğin bilâhudud hâkimiyeti ve tahakkümü şeklinde idrak olunurken;
diğer cihette ise yeşile boyalı feminist cereyanların menfî tesiratıyla tamamen
reddedilmekte ve erkeğin aile dâhilindeki mesuliyeti neredeyse namevcut
addedilmektedir. Hâlbuki kavvamiyet tavzifinin mahiyetini idrak için mezkur ayetin
devamında zikredilen mesuliyetlerin de mütalaa edilmesi gerekir. Allahu a‘lem
bissavab, erkeğin kavvamiyeti kendisine verilmiş bir payeden ziyade, deruhte
ettiği bir vazife ve emanet olarak idrak olunmalıdır. Kavvamiyet, senden
üstünüm manasında değil; senden de mesulüm şeklinde idrak olunsa kanaatimizce
daha isabetli olur.
Erkeğin fıtratına
bahşedilen kudret, zevcesine karşı tahakküm icra etmesi için değil; ailesinin
hukukunu muhafaza etmesi, helal rızık ile maişetini temin etmesi, hanenin
emniyetini tedarik etmesi ve lüzum hâlinde kendi nefsinden feragat ederek
fedakârca muamelede bulunması içindir. Bu sebeple kavvamiyet bir imtiyaz değil,
mesuliyeti ağır bir vazifedir. Kitabullah, aile mesuliyetini yalnızca nafaka ve
maddî ihtiyacatın teminiyle tahdid etmez. Tahrîm Suresi 6. ayette Cenâb-ı Hak
şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve
taşlar olan ateşten koruyun.” Bu ayet, ailenin manevî istikametini de muhafaza
etmeyi emreder. Evlad u iyali yalnızca bedenen beslemek kâfi değildir; onların
ervahını da beslemek elzemdir ki bu erkeğin vazifesidir. Babalık vezaifi evladın
sadece kılık kıyafet, nafaka ve mektep masarifini tedarik ile mahdut olmayıp
bunların yanında evlad u iyalin iman, ahlâk, edep ve mesuliyet şuuru tesis etmesi
zaruridir. Baba, evladının dünyasını imar ederken ahiretini de hesaba katmak
mecburiyetindedir. Bu sebeple modernizmin menhus cereyanları neticesinde zuhur
eden evi geçindiren adam tasavvuru, babalığın hakikatini tahfif eden bir
telakkidir. Baba, ailenin sadece iktisadî memuru değildir; aynı zamanda ahlâkî
istikamet gösteren, muhafaza eden ve şahsiyet inşa eden bir mürebbidir.
Erkeğin ailesine
karşı mesuliyetini yerine getirebilmesi için evvela kendi nefsine hâkim olması
gerekir. Bu hakikat, erkek fıtratının ihya ve inşası cihetinden nihai derecede
mühimdir. Zira kendi nefsine hükmedemeyen erkek, zevcesine ve evladına rehber
olamaz. Öfkesine hâkim olmayan erkek adaleti muhafaza edemez; vaktine hâkim
olmayan erkek mesuliyetlerini yerine getiremez; nefsine hâkim olmayan erkek ise
fedakârlık edemez.
Nur Suresi 30. ayette
şöyle buyrulmaktadır: “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve
iffetlerini korusunlar.” Buradan idrak olunur ki namus ve iffet mefhumu sadece
kadına münhasır değildir. Erkek gözünü muhafaza edebildiği nispette kalbini
muhafaza eder; kalbini muhafaza edebildiği nispette de ailesinin iffetini
muhafazaya ehil hâle gelir.
Erkeğin fıtratında
kuvvet ve mücadele istidadının bulunması, onu kadın fıtratından tefrik eden
hususiyetlerden biridir. Kitabullahın ayatı, Efendimizin tatbikatı ve salih
zevatın muamelatı ise bu istidadın hangi istikamette sarf olunacağına dair
usulü tayin eder.
Al-i İmran Suresi
134. ayette muttakilerin bir vasfı şöyle tarif edilir: “Onlar (takvâ sahipleri)
bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları
affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” Demek ki kuvvet sahibi olmak,
öfkeyi başkasının üzerinden izale etmek değildir. Bilakis hakiki kuvvet,
insanın kendi öfkesine hâkimiyetidir. Öfke hissi terbiye edilirse şecaate
inkılap eder; terbiye edilmezse zulme sebep olur. Erkeğin hanesinde daima asabi,
kaba ve tehditkâr olması erkeklik değil; nefsin akla ve kalbe musallat
olmasının neticesidir. Hakiki merdane tavır, zayıf karşısında kuvvet sarf etmek
değil; merhametle muameleyi tercih etmektir.
Maide Suresi 8. ayette
şöyle buyrulur: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.
Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” Bu hüküm aile dâhilinde de caridir.
Erkek, zevcesiyle ihtilaf ettiğinde adaleti katiyen terk edemez. Hak talep
ederken muhatabının hakkını inkâr edemez.
Erkeğin muhafaza
vazifesi, ailesini yalnızca harici tehlikelerden muhafaza etmekle mahdut
değildir; hanenin mahremiyetini muhafaza etmek de bu vazifenin bir cüzüdür.
Zira Bakara Suresi 187. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar sizin
için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.” Elbise nasıl ki
insanın bedenini sıcaktan ve soğuktan muhafaza etmek üzere setreder; zevceyn de
manevî tehlikelere karşı birbirini setreder. İşte bu cihetten zevcesinin
kusurlarını setretmeyip ağyara rivayet etmek, izdivacın mahremiyetini ihlal
etmektir. Er kişi, zevcesinin mahremiyetini bilâkayd u şart muhafaza etmeli;
onun kusurlarını ifşa etmek yerine setretmelidir.
Erkeğin aile
üzerindeki mesuliyeti yalnızca dünyevî meselelere müteallik değildir. Taha Suresi
132. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam
et.” Bu ayet, aile reisliğinin manevî cihetine dikkat çekmektedir. Modernizmin
tesiriyle fetret demlerinde erkek evlat, maalesef mesuliyet şuurundan bigâne
yetişmektedir. Evvelce onun ilk mürebbisi ve muallimi olan validesi tarafından
akaidî ve ahlâkî cihetten temeli atılır; ardından mektep tahsilinin yanı sıra
bir ustanın yanına çırak verilir veya bir hocanın rahlesinde dinî ilim tahsil
ederdi. Böylece mesuliyet şuuru, onun şahsiyetini inşa ederdi. Bugün ise erkek
fıtratı; modernizmin dayattığı tarz-ı hayat, içtimaî inşikak, mizacın
tagayyürü, fakr-ı manevî ve ebeveynin erkek evladını medeniyet geleneklerinden
uzak yetiştirmesi gibi âmiller neticesinde tahrife uğramıştır. Erkeğin fıtraten
vazifelendirildiği muhafaza ve mesuliyet vazifesi de bu serencam dahilinde tefessüh
etmiştir.
Erkeğin fizikî ve
kimyevî terkibi, fıtratın maddî temelini tesis eder. Modernizmin meşum tesiratı
ise bu temeli tahrip etmektedir. El’an arz üzerinde icra edilen ilmî tetkikat
neticesinde, modern asrın erkeklerinde testosteron seviyelerinin mâzideki
nesillere kıyasla sükût ettiği tebarüz etmektedir. Bu hâl; erkekte kas
kütlesinin tenakusuna, cesaret ve merdane etvarın zayıflamasına sebebiyet
vermiştir. Hareketsizliğin yanında gıdalarda kullanılan müfsid terkipler,
erkekteki hormon muvazenesini tahrip etmektedir. Bu hal de fıtrata zarar
vermektedir.
Sefahate
ibtila ve nefsin hevesatına mütenasip temayüller, erkeğin fizikî mücadele
kudretini tezyif edip onu hantal ve eringen bir hâle tahvil etmiştir. Bunun
yanı sıra erkeğin fıtratında mevcut olan muvaffakiyet kudreti; borsa, sanal
kumar, bilgisayar oyunları ve muzır dijital muhteviyat vasıtasıyla tahriş
edilmektedir. Hayat mücadelesinde muvaffakiyet iktisabı için elzem olan sabır
ve gayret, bu dijital seraplar içerisinde berhava olmaktadır. Yaşı ilerlediği
hâlde mesuliyet hissi aynı nispette terakki etmeyen ve sefahatinin peşinde
koşan konformist erkek tipi günden güne ziyadeleşmektedir. Neticede erkeğin
itimat ve emniyet tesis eden bir melce olma vasfı zayi olmaktadır. Dolayısıyla
medeniyet ananelerine göre metin, kavî ve payidar olması gereken erkek, nahif
ve zayıf bir hâle inkılap etmektedir.
Erkeğin fıtratında
mevcut olan muhafaza, himaye ve adaleti tesis etme gibi hususiyetler, popüler
kültür diye tesmiye edilen nevzuhur tezviratın hayat ameliyesinde neşv u nema
bulması neticesi muzır anasır olarak telakki edilmektedir. Bundan mütevellit Nisa
Suresi 34. ayette beyan buyrulan kavvamiyet vasfı, fetret demlerinde sahih bir
şekilde idrak edilememiş veya terk edilmiştir. Hâlbuki bu vazife, müstebidane
bir tatbik değil; bilakis adalet, merhamet ve maddî-manevî mesuliyet ihtiva
eden bir vazifedir. Erkeğin bu mesuliyeti ihmal etmesi, fıtratının dinen de
tefessüh ettiğine delalet eder. Modern seküler tarz-ı hayatın, erkekteki fıtrî
muhafaza ve himaye hissiyatını geri kafalılık olarak telakki etmekte ve bu
telakki, manevî sıhhatini muhafaza edemeyen erkeği vurdumduymazlığa sevk
etmektedir. Âlemlerin Efendisinin bize talim ettirdiği İslam ahlâkının tesis
ettiği medeniyet tavrına göre fıtratın muhafazası; erkekte öfke hissiyatının
şecaate tahvili, şehvet hissiyatının ise iffet ile murakabesiyle mümkündür. Fıtratı
tefessüh eden erkek; öfkesini zayıfa karşı şiddete, şehvetini ise ahlâkî ve
meşru hududun haricine sevk eder.
Tasavvufî
zaviyeden erkek fıtratının tefessühü, ruhun beden ve nefs karşısında
mağlubiyete maruz kalmasıdır. Tasavvufî gelenek, fıtratta tağyiri men ederek
asla rücu etmeyi nasihat eder. Ehl-i tasavvufun mana lisanında sıhhatini
muhafaza eden erkek fıtratı, kemalât sahibi insanda bulunması elzem olan
fütüvvet ile remzedilir. Tasavvufî gelenekte er şahsiyeti, biyolojik bir
cinsiyetten ziyade ahlâkî bir tavırdır. Er kişi, kudretini zayıf olanı ezmek
için değil, bilakis onu muhafaza etmek için sarf eder. Hakikî merdane tavır;
başkasının yüküne tahammül etmek, kendi yükünü ise kimseye tahmil etmemektir.
Maddeten ve manen sıhhatini muhafaza eden er kişi, akıl ve kalbin imtizacı
neticesinde basiret ve rehberlik vasfını kazanır.
Fıtrat, insanın
yalnızca biyolojik hususiyetlerini ihata etmez; aynı zamanda onu hakikate aşina
olmaya, hayrı ve şerri tefrik etmeye, mesuliyet almaya ve her daim daha ulvî
bir maksada tevcihe müsait kılan bir hilkat istikametidir. Bu zaviyeden
bakıldığında, erkeğin fıtraten tefessühü, yalnızca erkeklik evsafını
kaybetmesinden ibaret bir mesele değildir; bundan daha azîm bir meseledir.
Hâlık-ı Zülcelâl,
insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her cinse muhtelif beden, hissiyat,
mizaç, seciye, mesuliyet ve vazifeler vermiştir. Cinsler arasındaki fıtrî
ihtilaf ise rekabet için değil; bilakis birbirini mütemmim olma hikmetine
mebnidir. Kadının şefkati erkeğin kudretini, erkeğin aklı ve muhafazası ise
kadının hissiyat ve merhametini tamam eder. Bu iki fıtratın meşru dairede
imtizacı aileyi, aile cemiyeti, cemiyet de medeniyeti kaim kılar.
Fetret demlerinde
zuhur eden buhranın temelinde, kadının kadınlığıyla, erkeğin ise erkekliğiyle
olan aidiyet irtibatını kaybetmesi yatmaktadır. İşbu ahval bir cihetten
izdivaca mani olurken, diğer cihetten boşanma nispetini ziyadeleştirmektedir.
Neticede haneler viran olmakta, cemiyet inkıtaa uğramakta ve medeniyetin ihya
ve inşası muhal hâle gelmektedir. Bu hengamede fıtrata rücudan başka çare
yoktur.
Günümüzde berhayat
olduğu hanenin elektrik ve su tesisatında zuhur eden arızaları tamir edecek
erkeklerin nispeti asgarî seviyelere düşmüştür. Kadın gibi küsen, astrolojiyle
iştigal eden, araba modellerini takip eden, mütemadiyen futbol maçı seyreden,
dedikodu yapan, izdivacı iktisadî bir şirket ortaklığına tahvil eden ve aileyi
yalnızca gelir-gider ortaklığı olarak mütalaa eden; tesettür emrinin yalnızca
kadınlara has olduğu zannıyla dar libaslar kuşanan, paçaları kıvrılmış
pantolonlarla gezen tipler ziyadeleşmiştir. Fetret demlerinde erkekler;
bilgisayar oyunlarında, sosyal medyada, borsa takibinde yahut iddia masalarında
ömür sermayelerini ziyan etmekte; daha ziyade dünyalık menfaatler uğruna
birbirlerinin kuyusunu kazmaktadır. Erkek olmanın ağırlığını hisseden ve hissettiren,
şahsiyetini muhafaza eden, izdivacın manevî ve maddî mesuliyetini üstlenen, ahdine
vefa eden, hanesinin maişetini temin etmenin kendisine farz-ı ayn olduğunu
kabul ederek helal rızık peşinde koşan merd-i meydan zevat günden güne azalmaktadır.
İzdivac dairesinde
zevcesinin mahremiyetini muhafaza edecek; popüler kültürün bakımlı olma
dayatması yerine nezih ve temiz olmayı tercih edecek adamlara rastlamak
güçleşmiştir. Haricde başka kadınlarla konuşurken sergiledikleri nezaketi kendi
zevcelerinden esirgeyen, evde her an kavga çıkarmaya müsait öfkesini fıtrat
zanneden, ailesine fiziki olmasa dahi ruhî ve mücerret şiddet tatbik eden,
adaleti sadece kendi nefsine yontan erkekler bu fıtratın neresindedir?
Asıl mesele,
ahlâkî fezail ile erkekliği yeniden ihya ve inşa etmektir. Er kişi; mesuliyet
almalı, nefsini terbiye etmeli, ahdine sadık olmalı, gözünü haramdan muhafaza
etmeli ve iffet sahibi olmalıdır. Öfkesini şecaate tahvil etmeli, kudretini
adaletle tatbik edip zevcesine merhametle muamele etmelidir. Evladının
şahsiyetini inşa etmeli, ailesinin mahremiyetini muhafaza etmeli ve vaktini
israf etmemeli, helal rızık temini için alın teri dökmelidir. Nihayetinde bütün
bu vezaifi, Alemlerin Rabbinin kendisine tahmil ettiği bir mesuliyet olarak
kabul etmelidir.
İzdivac müessesesi
tefessüh edeli, enkazı cemiyetin şahs-ı manevîsi üzerine devrileli çok
olmuştur. Bu enkazın müsebbibi, zannedildiği gibi sadece iktisadî esbab mıdır;
yoksa ihmal ettiğimiz, gereken ehemmiyeti göstermediğimiz ve netice olarak kaybettiğimiz
mukaddesatımız mıdır? Bu sualin cevabı üzerine deruni tefekkür hepimizin
vazifesidir.
Binaenaleyh erkek
fıtratını ihya etmek; aslî istikametine rücu etmek, fıtratın sahibi olan Hakk
Teâlâ’nın vazettiği nizama ittiba etmek ve bu nizamın icaplarını hayatında
yeniden inşa etmekle mümkündür.
.jpg)


~2.jpg)
