Tarihimizde medeniyet, insani
hasletlerle müzeyyen olduğu demlerde neşvunema bulmuş; riya, zulüm, israf,
hırs, dünyevi olana/şehvete ibtila ve sair süfli etvar neticesinde ise tefessüh
etmiştir. Medeniyetin hayatiyet ve müdavemetini, merbut olduğu hak dine ve
riayet ettiği nispette mukaddesatı tayin ve tespit eder. Din ve mukaddesat da fıtrata
davet eder. Neredeyse birkaç asırdan beri yaşadığımız izmihlalin temel sebebi
de budur; zira medeniyeti inşa ve ihya eden iki asli unsur olan kadın ve
erkeğin fıtratı tağyir edilmiş ve cemiyet olarak süratle tefessüh ve taaffün
ettiğimiz müşahade edilmektedir. Bu çerçevede, fıtratı tağyirin bilhassa kadına
nazar eden cihetini mütalaaya gayret edelim:
Her mahlukun kendine mahsus bir
hilkat ve istidat dairesi, bir mizaç ve meşrep hususiyeti vardır. Cenab-ı
Hakk’ın var ettiği bu nizam, halk olunan hiçbir şeyin gayr-i muntazam bir mükevvenat
eseri olmadığını; bilakis her şeyin kendine mahsus bir hikmet ve mahiyet üzere
halk edildiğini aşikaren gösterir. Bu hakikat de fıtrat ile tarif olunur.
Mevzubahis meselede fıtratın tağyirini,
sadece bedene yapılan birtakım zahiri müdahalelerden ibaret görmemek iktiza
eder. Asıl tehlike, insanın manevi bünyesinin tahrifi, ahlaki kıymetlerinin
tedricen tezyif edilmesi ve nihayet kendi hakikatine tagayyür etmesidir.
Bilhassa kadın hakkında cereyan eden asri tasavvurat, bu cihetten tetkike
şayandır. Zira kadın, sadece müstakil bir fert değil; aile hayatının, neslin
terbiyesinin ve cemiyetin şahs-ı manevisinin teşekkülünde mühim bir mevkie
sahiptir.
İnsan, irade sahibi olduğundan,
istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirebildiği gibi onları su-i istimal
etmeye de muktedirdir. İşte burada tağyir-i fıtrat meselesi zuhur eder. Tağyir
bazen zahiri, bazen batıni olur. Zahiri tağyir, insanın suretinde, kıyafetinde
ve bedeninde yaptığı tadilattır. Batıni tağyir ise haya telakkisinin tebeddülü,
iffetin kıymetinin zayi edilmesi, aile mefhumunun tezyifi, valideliğin tahkiri
ve insanın kendi kıymetini sadece nazar-ı beşerin teveccühünde araması gibi
ahvali muhtevidir. Bu cihetle denilebilir ki insanın suretindeki tadilat ve
tahrifat ile beraber maneviyatındaki tebeddül üzerine de tefekkür elzemdir.
Günümüzde modernizm diye tesmiye
edilen illet ve maraz; kadını hak, hürriyet ve müsavat gibi müzeyyen mefhumat
ile kandırarak fıtrat zemininin haricine çıkarmış; böylece sarfiyat çarkının
hem efendisi hem de kölesi kılmıştır. Modernizmin tarz-ı hayatımızda revaç
bulması, manevi hayatın kamilen ihracı neticesini doğurmuş ve maatteessüf bu
maraz hayatımızın her cihetine sirayet etmiştir.
Garbın içtimai hayat ameliyesinde
kadını tali kabul eden ifratkar etvar ve kadına tevcihen tatbik edilen menfi
muamelat, nihayetinde feminizmi tevlid etmiştir. Şarkın içtimai hayat
ameliyesinde ise tefrit ile kadın tamamen haneye mahkum edilerek içtimai
hayatın haricine sevk edilmiş ve mesnetsiz törelerin kurbanı edilmiştir.
Bir cemiyeti kaim tutan ahlak,
muamelat ve sair ulvi hasletlerin bir sonraki nesle nakil vazifesini her
devirde deruhte eden kadındır. Dolayısıyla kadının içtimai ve iktisadi tefessüh
karşısındaki tavrı, cemiyetin bilcümle tabakatına müessir olmakta; tedavisi
yahut telafisi güç meselelerin neşet etmesine zemin hazırlamaktadır. Bu
münasebetle, cemiyet dâhilindeki içtimai buhranın tedavisinde kadının
şahsiyetine ait tarif ve tatbikatın, din ahkamı ve medeniyet ananeleri ile
ahenk dahilinde bulunması elzemdir.
Asrımızda cemiyet hayatı
dahilindeki kadın hareketlerinin iki farklı güzergahının olduğunu ifade etmek
mümkündür. İlki, bilcümle mukaddesatı ve medeniyet ananelerini hiçe sayarak
kadının ferdi ve içtimai mevziini garbı kıstas alarak tespit etme gayretidir.
Bu zeminde modernizm, kapitalizm ve konformizmin dayattığı hayat ameliyesi,
tamamen kadının fıtratına matuf bir taarruz olarak tezahür eder. Diğeri ise din
ahkamına muvafık, medeniyet ananeleri ile müzeyyen; mesnetsiz örf ve içtimai
kabulleri reddeden idraktir. Bu hareket, kadının manevi, içtimai ve hukuki
mevziini zaruri ihtiyacat muvacehesinde tadil ve tanzim etmeye müteveccih bir
tespit gayretidir.
Günümüzde bir kısım taife-i nisa,
ait olduğu medeniyetten fersah fersah uzaklaşarak garptan ithal modernizmi
taklit etmekte; bu serencam ise cemiyette ciddi buhranlara ve kadın meselesiyle
münasebettar muhtelif marazatın zuhuruna sebebiyet vermektedir. Müsavat ve
hürriyet iddialarıyla yola revan olan kadına, hane hayatının haricinde birtakım
ağır içtimai mesuliyetler de tahmil edilmektedir. Bu cereyan neticesinde kadın;
fıtratının tabii bir neticesi olan validelik makamını elinin tersiyle iten;
sözümona münevver, tahsilli ve mesleki muvaffakiyet derdinde, hırs ile nefsinin
esiri olmuş bir surete inkılap etmiştir. Yanı sıra, sarfiyat divaneliğinin
kesif taarruzu altında mevziini günden güne kaybeden asrın kadını, kendisine
dayatılan bu ahvali kabullenirken hem kendisini hem ailesini hem de cemiyetini
tahrif ve tahrip ettiğinin idrakinde bile değildir. Modernizm, kadını dikiş
bilmenin, yemek yapmanın, ev iktisadında tasarruf etmenin ve kocasıyla
mülayemet hududunda muamelede bulunmanın alaturka olduğuna maalesef inandırarak
binnetice kadını, cemiyeti ihya ile medeniyeti inşa eden asli unsur olduğu şahsiyetinden
uzaklaştırmıştır.
Kadın ve erkeğin fıtri
münasebetindeki asli muvazene; kadının cemali, erkeğin ise celalidir. Zira
kadın; şefkat, letafet ve teslimiyetle mücehhez latif bir surette halk
olunmuştur. Hadiseyi hilafından idrak edenlerin zannettiği gibi kadının bu
letafet ve mülayemeti katiyen bir zillet değildir. Kadının bu evsaf ile muamele
etmesi, onun fıtratını tahrif ve tağyir etmediğine delalet eder. Modernizm ise
kadının muvafık, mutedil ve mülayim olmasını eziklik; erkeğin vakur ve celal
sahibi olmasını ise kabalık olarak mütalaa etmektedir. İki taraf da tabiatında
bulunmayan hissiyat ve kabiliyetleri icraya azmederse, fıtri hususiyetlerini tahrif
ile muhatabının nazarında cazibesini zayi eder. Hangi asırda yaşadığımızın bu
mevzuda pek bir ehemmiyeti yoktur; zira fıtrat her daim aynıdır. Erkek, tabiatı
gereği kadından hürmet görmek ister ve ancak hürmet gördüğü kadın ile said
olur. Kadın da muhafaza edilip meveddet ile muamele edildiğinde said olur.
Bir meskeni hane kılan kadındır,
validedir. Onlar ki zayi olan mazide, kırık dökük eşyalardan müteşekkil dört
duvarı yuvaya tebdil eder, akşam sofranın etrafında bir araya gelip annenin
yaptığı kuru yavan yemeğin lezzetini tadan, babanın tesis ettiği muhafaza
hissiyatını fark eden evlad u iyal mesut ve bahtiyar ederdi. Fetret demlerinde
ise herkesin hariçte yemek yediği veya sipariş ettiği, akıllı telefonun esiri
olanların berhayat olduğu hane şahsiyetinden ırak meskenler zuhur etmiştir.
Kadın, valide olması hasebiyle
tecelli eden ulvi bir şefkat hissiyatı ile mücehhezdir. Rahmet-i İlahiyenin en
latif tecelliyatından biri olan şefkat, adeta nurani bir hazinedir. Ne var ki
günümüzde modernizmin kadın ruhu üzerindeki menfi tesiratı, bu ulvi hissiyatın
tecellisine mani olmakta yahut bu hissiyatın menfi cihetlerde sarfına sebebiyet
vermektedir. Modernizm, kadını meslek hayatına teşvik ederek "güçlü
kadınım ve kimseye ihtiyacım yok" iddiasını tahrik etmekte; bu ise
izdivacı zorlaştırmakta, validelikten feragatı teşvikle mevcut aile
müesseselerinin tahribini kolaylaştırarak neslin tefessühüne meydan
vermektedir.
Kadının hakiki hürriyete
mazhariyeti, katiyetle garbın imal ettiği modernizm reçeteleriyle mümkün
olmayacaktır. Garp, kadına asırlar müddetince zulmetmiş olup bu zulmünü bugün
de farklı şekillerde devam ettirmektedir.
Medenileşme namına gerek siyasi,
gerek iktisadi, gerekse içtimai ve ferdi sahada icra edilecek bilcümle efalin
muvazenesini temin ve tesis edecek yegane merci, iman edenler için din
ahkamıdır. Müslüman aidiyetine sahipsek, içtimai marazatın izalesindeki tedavi
usullerinin İslami kaidelere göre olmasına azami dikkat sarf etmek zaruridir. Modernizm
ve feminizm ile malul zihinlerin mamulü reçeteler, katiyen bizim hayat
ameliyemize muvafık değildir. Zaten insafla feminizm zaviyesinden bu hale nazar
edildiğinde de bu cereyanın kadınlara, bir mesleki muvaffakiyet arzusu ve
murakabesiz bir hürriyet iddiasından başka bir şey vermediği vazıhan müşahede
edilmektedir.
Bugünün kadınlarının bir kısmı,
erkeği daimi surette mesele çıkaran bir tehdit unsuru olarak kabul etmektedir.
Feminizmin menfi tesiratı ile erkek; izdivaç ettiğinde mesuliyetleri katlanarak
ziyadeleşen, günden güne hak tenkisatına maruz kalan, en basit bir münakaşada
dahi boşanma ile tehdit edilen ve aile olmak yerine daimi bir rekabete maruz
kalan bir hizmetkar haline getirilmiştir. Bu yüzden erkekler; izdivaç edip de
cümle gayretlerinin heba edilmesini, her şeyi kendine hak gören hodbin bir
şahsiyetle mücadele ederek ömürlerini zayi etmeyi istememektedirler. İzdivaç
müddetince iktisadi hamaliyenin kısm-ı azamını tahmil etmelerine rağmen,
mukabilinde minnet görmek yerine daimi şekvaya maruz kalan erkek; kadının
ailesi, muhiti ve onların bitmek bilmeyen intizarı arasında ezilmekten bitap
düşmektedir.
Bugün erkeklerin ekseriyeti, koca
olmanın getirdiği mesuliyetleri deruhte etmekten imtina etmemektedir. Fakat
kadın, modernizmin menfi tesiratıyla valideliğe ve zevceliğe adeta hasım
kesilmiştir. Kadın, iktisadi hayata iştiraki neticesinde güya hürriyet kesbedip
kendi ayakları üzerinde durduğunu zannederken, ortaya çıkan yeni hayat şartları
izdivacı onun için bir esaret hayatına tebdil etmiştir. Evinde kalıp fıtri
vazifesini icra etmeye, aile olma şuuruna ve fıtratında mündemic olan her ulvi
haslete karşı mesafelidir. Dünyaya geldiğimiz demden bu deme berdevam olan
mukaddes vazifesini reddetmekte ısrar ederek adeta fıtratını inkara
yeltenmektedir.
Öte yandan akıllı telefon
teknolojisinin terakkisine paralel olarak sosyal medya ibtilasının başlaması;
ahlak, mahremiyet, edep ve amme vicdanı gibi ulvi hasletlerin tamamını
tefessühe maruz bırakmıştır. Bilcümle süfli fiilin biperva paylaşıldığı sosyal medya
denilen bu çukur, insanımızı his ve fikirden mahrum birer hilkat garibesine
tebeddül ettirmiştir. Hususen kadınlarda bu ekran ibtilası çok daha kesiftir.
Yürürken, otururken, otobüste, sofrada... Neredeyse her yerde ekran karşısında
ve sanal alemdeler... Hal böyle olunca kalp ve akıl, mahkum olduğu o ekran
mahpushanesi gibi dijitalize olmakta ve hakikatten nasipdar olamamaktadır.
Tefekkürün ve hakiki hissiyatın bulunmadığı, vatan ve millet tasasının olmadığı
bu vasatta; ellerinden telefonları alındığında hayatla irtibatı kopan bu sanal
beşer, ancak ölünce uyanacaktır; lakin o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.
Meselenin bir de içtimai hayatın
dahilindeki kılık kıyafet tercihi ciheti var. Bu meselede de Cenab-ı Hakk’ın,
kullarının kılık kıyafet tercihindeki ana hatlarına dair ikazatını teberrüc
zaviyesinden mütalaa gerekir. Teberrüc; tesettürün zıddı olup bir kadının,
erkeklerin dikkatini celbetme ihtimaline rağmen süslenmesi, açılması ve
nefasetini teşhir etmesi manasında kullanılan bir Kur'an ıstılahıdır. Aynı
zamanda teberrüc, insanın kendisinde mahfuz olması gereken ziynet ve nefaseti
nazar-ı umuminin teveccühüne arz etmesi, dikkatleri celbetmesi ve bunu bir
kıymet mikyası haline getirmesidir. Bu cihetten teberrüc, sadece bedenin değil,
nazarın ve nefsin de meselesidir. Bu kelimenin geçtiği ayata nazar edersek:
Ahzab Suresi 33. ayette bu kelime
geçer; müminlerin mutahhar ve müşerref annelerinin zatında Allahu alem bissavab
kadınlığın şahs-ı manevisine hitaben, “Evlerinizde vakarınızla oturun; eski
cahiliye adetindeki gibi açılıp saçılmayın.” buyurulmaktadır. Her ne kadar
hitap Efendimizin mutahhar zevcatına olsa da, fıkıh usulündeki "Hitabın
hususi olması, hükmün umumi olmasına mani değildir." kaidesince mezkur
ayet bilcümle kadınları şamildir.
Teberrüc ifadesinin geçtiği diğer
ayette ise “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, açılıp saçılmadan
giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur; bununla beraber
iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah
her şeyi işitip bilmektedir.” buyurulur. Bu ayette de Allahu alem bissavab,
kadının mütesettir olması onun zahirini muhafaza eden bir esas olarak ortaya
konulurken, ihtiyarlığa erişmiş kadın için tesettür emrinde tabiri caizse bir
tahfiften söz edilmektedir. Bununla beraber iffetin muhafazasına ayrıca dikkat
çekilmesi, kadının içtimai hayatta hürmetamiz bir valide ve nene olarak mütalaa
edilmesine dair mühim bir işaret mahiyetindedir.
Cahiliye devrinde kadınlar ayak
bileklerine halhal takar ve yürürken nazar-ı dikkati celb etsin diye ayaklarını
kasten yere vurarak yürürlerdi. Cenab-ı Hakk, Nur Suresi 31. ayetinde bu fiili
mümin kadınlara men buyurmuştur: “Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye
ayaklarını yere vurmasınlar.” Bu ayetin muradı; tahrik edici ve calib-i dikkat
her türlü hal ve etvardan beri olmaya tembihtir. Fetret demlerinde ise bazı
kadınlar, şaşaalı kıyafetler ve yüksek ökçeli ayakkabılarla içtimai hayatta
arz-ı endam etmekte; bu ayetin ikaz hududuna dahil olduklarının idrakine bile
varamamaktadırlar.
Nur Suresi 31. ayetteki emirde,
kadınların ziynetlerini kimlerin görebilmesinin caiz olduğu tafsil edilir.
Böylece İslam’ın mahremiyet telakkisinin, kadını cemiyetten tamamen tecrit
etmeyi değil; ziynet, beden, nazar ve münasebetler hususunda mikyas ve hudut
tesis etmeyi hedeflediği idrak edilir. Mesele yalnızca setretmekten de ibaret
değildir; nazarın, niyetin ve tavrın da bir ahlakı vardır. Buradan hareketle
teberrücün modern şekilleri üzerinde ayrıca durmak icap eder. Zira cahiliyede
içtimai hayatta yapılan teşhirin yerini bugün sosyal medya hesapları ve umumun
nazarına açık dijital mecralar almıştır. İnsan artık hanesinden çıkmadan da
kendisini binlerce kişinin nazarına arz edebilmektedir. Bu cihetle teberrücün
vasıtaları değişmiş olsa da nefsin takdir edilme ve görünme arzusu aynı
kalmaktadır.
Teberrüce sadece zahiren nazar
etmemek gerekir. Zira nefsin takdir arzusu kalpte devam ettiği müddetçe, insan
bir sureti terk eder ve başka bir surette aynı maksada tevcih eder. Bu sebeple
zahiri tedbirat ile beraber batıni terbiyeye de ihtiyaç vardır. Tasavvufun nefs
terbiyesi, murakabe, ihlas, haya, zühd, kanaat ve rıza gibi mefhumları bu
noktada mühim bir çare olarak karşımıza çıkar. Nefis, daima kendisini göstermek
ve teveccüh görmek ister. Tasavvufî terbiyenin esaslarından biri ise nefsi
merkeze koymaktan vazgeçip Allah’a iltica etmektir. Bu cihetten ihlas,
teberrücün en mühim şifalarından biridir. Zira riya ameli insanların nazarına,
ihlas ise Allah’ın rızasına merbut kılar. İnsanların teveccühüne talip olan,
zamanla kendisini onların takdirine göre şekillendirir. Allah’ın rızasına talip
olan ise insanların medhinden de zemminden de aynı derecede müstağni olmayı
talim eder. İşte bu hal, nefsin esaretinden felah bulmanın bidayetidir.
Mahremiyet şuurunun kuvvetlenmesi
için halvet ve uzlet mefhumlarının asrımızdaki mukabili üzerine de tefekkür
gerekir. Bugünün insanı bedenen yalnız kaldığı halde dijital olarak daimi bir
kalabalık dahilinde berhayattır. Telefonunu elinden bırakmadığı müddetçe bir
uzlet hali yaşayamadığı gibi, başkalarının hayatlarını seyrederek kendi
hayatını da nazar-ı umumînin mikyasına göre tanzim etmektedir. Bu sebeple
dijital mecralardan uzaklaşmak, lüzumsuz paylaşımları terk ile nazarı haramdan
ve kalbi lüzumsuz meşguliyetlerden muhafaza etmek, asrımızın bir nevi nefis
terbiyesi olarak mütalaa edilebilir. Burada bilhassa bir hususu tefrik
elzemdir: İslam’ın haya ve mahremiyet emri bilcümle inananı ihata etmekte olup
kastı kadının nefasetini, letafetini veya şahsiyetini hiçe saymak değildir.
Aynı şekilde erkek için de gözünü, nefsini ve nazarını terbiye etmek bir
mesuliyettir. Bu emirden maksat insanın haysiyetini, bedenini, aile
mahremiyetini ve kalbin selametini muhafaza eden bir hudut tesis etmektir.
Kadının kıymetini sadece zahirinden ibaret görmeyen bu idrak, onu teşhirin
nesnesi olmaktan kurtarır. Mahremiyetin muhafazası tek taraflı bir vazife
değildir. Zira Kitabullah, önce mümin erkeklere gözlerini haramdan sakınıp
iffetlerini muhafaza etmelerini emretmekte, ardından mümin kadınlara hitap
etmektedir. Hakiki manada ıslah; insanın kıyafetini değil kalbini, zahirini
değil niyetini, hareketlerini değil arzularını da terbiye etmesiyle mümkündür.
Fıtratın muhafazası, nefsi tamamen yok saymak değil, nefsi Rabbine karşı müeddep
hale getirmektir. Kadın için haya, erkek için iffetin ve nazarın muhafazası,
aile için mahremiyet, cemiyet için edep ve bütün bunların üzerinde Allah’ın
rızasına talip olma şuuru tesis edilmedikçe, yalnızca şekle müteveccih tedbirat
baki bir ıslah meydana getirmeyecektir.
Çalışan anne; modern hayatın
kesafeti, mesleki terakki hırsı ve mükellef olmadığı maişet derdi yüzünden
evladına hak ettiği nitelikli vakti, şefkati ve manevi tedrisatı
verememektedir. Anne şefkatinden ve terbiyesinden mahrum olarak dijital
dünyanın veya medeniyet tasavvurundan mahrum mürebbilerin elinde büyüyen
nesiller, bugün cemiyetin tefessühünün en azim sebebidir. Kadını fıtratına
mugayir şekilde tamamen iktisadi hayata dahil etmek, hanedeki muvazeneyi altüst
etmektedir. Evin bereketi, sıcaklığı ve huzuru kayboldukça taraflar arasında
tahammülsüzlük başlamakta; bu da boşanma nispetlerinin ziyadeleşmesine
sebebiyet vermektedir. Bir de sosyal medyada "eril-dişil enerji" gibi
nevzuhur tespitlerle milletin aklını ve kalbini bulandıran astrolojik
müptezellere, apartman üniversiteli psikologların neşrettiği acayip ıstılahlara
ve cemiyetin zihnini çelen zevata katiyen kulak asmamak iktiza eder. İnsan
fıtratını ancak dininden beller. Günümüzde bu denli ağır aile meselelerinin
yaşanmasındaki ve zevç-zevce arasındaki muhabbetin zayi olmasındaki en azim
fail, fıtratın dahilden değil de hariçten bellenmesidir.
Kadının tefessühü denildiğinde,
bundan bilcümle taife-i nisayı itham eden veya kadınlığı bizatihi kusurlu gören
bir mana katiyen çıkarılmamalıdır. Buradaki maksat, kadının şahsiyetinde
halihazırda bulunan ulvi hasletleri tezyif edeilrek, fıtri istidadının muzır
telkinat muhasarası ile tahrifine mani maksadıyla dikkat çekmektir. Zira modern
zamanlarda en mühim tezatlarından biri; kadına zahirde daha ziyade hürriyet
verilirken, diğer taraftan onu nazar-ı umuminin takdir ve istihsanına mahkum
eden yeni ve devasa bir mesele ihdas edilmiştir. Bu meselenin çaresine
medeniyet ananelerimizin tasavvufi tavrıyla bakmakta faide vardır. Zira
tasavvuf kadına; kıymetini halkın teveccühünde değil Hakk’ın rızasında aramayı,
insanların medhinin fani, nazarlarının mütehavvil olduğunu işaret ederek
Allah’ın rızasını esas almayı talim ettirir.
Modernizm, kadına daimi surette
nakıs olduğunu telkin eder: Daha güzel olmalı, daha genç görünmeli, daha iyi
giyinmeli, daha çok sarf etmeli, daha büyük bir eve sahip olmalı, daha fazla
seyahat etmeli, daha çok takdir edilmelidir. Hayatını başkalarının hayatlarıyla
mukayese etmelidir. Halbuki tasavvufi tavırdaki kanaat, insanın imkanatına rıza
gösterip kalbini sahip olamadıklarına esir etmemesidir. Kadın, sahip olmadığı
şeylerin hasretiyle yaşamak yerine elindeki nimetleri Rabbinden bilip
şükredince, sarfiyat çarkının kendisi üzerindeki hakimiyetini tezyif eder. Kadın;
kendisine daimi olarak nefaseti, sarfiyatı, şaşaayı telkin eden bir muhitte
berhayat olduğu müddetçe nefsini bu tesirattan muhafaza etmekte zorlanacaktır.
Bugün kadınların daha güzel görünmek adına icra ettikleri sarfiyat (kuaför,
bakım vs.) azim bir yekun tutmaktadır. Modernizmin dayatması ile daha güzel
olma derdiyle icra olunan estetik ameliyatların ise neredeyse hududu yoktur.
Lüzumsuz ve sırf daha güzel olmak adına yapılan bir estetik ameliyatın, İnfitâr
Suresi 7-8. ayetlerde: “O Rabbin ki seni yarattı, seni insan olarak
şekillendirdi ve seni dengeledi. Terkibini de dilediği gibi yaptı.” buyurulan
ifadeye muhalefet tehlikesi taşıdığının idrakinde olmak gerekiyor. İşte
tasavvufi tavır, insanın asli nefasetinin abdiyet şuuruna vukufiyet ve Zişan
Nebi’ye ittiba ile ziyadeleştiğini belletir.
Günümüzde bir kısım kadının serkeş,
muannid, ukala, muarız, müsrif, dünyevi, naşize ve serazad etvar ile tabiatını
taaffün ettirmesi neticesinde fıtrat muvazenesi tahribata uğramıştır. Bu
tahribat neticesinde erkek; hassas, nahif ve mesuliyet almaktan korkar bir hale
gelmiştir. Tabiatını bu derece tahrif etmiş bir kadınla müzdevic olan erkek,
zamanla adeta bir hiç kimseye inkılap etmektedir. Seneler içinde seciyesi iğdiş
edilen erkek, tamamen zevcesi için berhayat olan bir muvazzafa tebeddül
etmektedir. Öyle ki bu vazife uğrunda kendi ebeveyni ve karındaşlarıyla bile
arasına mesafe inşa etmekte; en samimi ahbab u yaranından uzaklaşmaktadır. Bu
cins adamlar, bilaistisna tüm kararlarında zevcelerinin tasdikini almak
mecburiyetindedir. Aksi teklif dahi edilemez; zira aksi bir durumda bedenen
kadına benzeyen lakin ruhen erkek olan o kişi tarafından boşanmakla yahut
evladını göstermemekle tehdit edilir. Erkekler, sırf bu hale maruz kalmamak,
hanede muhtelif münakaşalara mahal vermemek için her şeye mecburen peki demektedir.
Zira mazide ziyadesiyle münakaşa yaşamış, bıkmış ve günden güne yılmışlardır.
Hakk Teala, Rum Suresi 41.
ayetinde: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve
denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir
kısmını onlara tattırıyor.” buyurarak sanki günümüzde yaşanan nizamsızlığın
asli sebebine dikkat çekmektedir.
Nihai olarak bir de nevzuhur yeşil
feminizmden bahsetmek iktiza eder. Bu fırka, modern seküler feminizmin muzır
efkarını İslami geleneğe ve aile müessesesine intibak ettirmeye gayret eden
muhtelit bir cereyandır. Bu temayül haricen hak ve adalet temin etme gayreti
gibi gözükse de dini ve içtimai zaviyeden tahribata sebebiyet vermektedir. Bu
cereyana kapılan zihinler, Kitabullah’ta mübeyyen kavvamiyet vasfını bir nevi
tahakküm olarak idrak eder. Bu idrak da aile müessesesini tahassüngah olmaktan
çıkarıp bir mücadele zeminine tebdil eder. Ailedeki koca riyasetinin reddi,
ailenin insanı muhafaza eden surlarını tahrip eder. Feminizmi müslümanlaştırma
gayreti, bir cihetten İslam’ı sekülerleştirme gayretidir. Müslüman bir kadın
için meselelerine çare olacak merci, ne feminizmdir ne de onun yeşile boyalı
halidir. Asli tedavi, feminizmin mefhumatı ile İslam’ı budamak değil; takva,
salih amel ve mesuliyet şuuruyla Müslüman şahsiyetini tahkim etmekle olur.
Cenab-ı Hakk, Kitabullah’ın Nahl
Suresi 97. ayetinde: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak
dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat
yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının
daha güzeliyle vereceğiz.” buyurarak dünyada faideli işler yapmamızı tavsiye
etmekte ve ahiretteki mükafattan bahsetmektedir. Dolayısıyla herkes fıtratında
olana avdet etmelidir.
Burada yazılanlar manevi
hassasiyeti olanlara matuftur vesselam…

.jpg)


~2.jpg)
