İçtimai Yahudileşme/Erkek Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emra Birsen

 


 

Fıtrat kelimesinin menşei, “fatr” kelimesi ile merbuttur. Fatr; kütüb-i lügatte yarmak, ikiye ayırmak, halk ve icat etmek, bir nesneyi hususiyet-i zatiyesiyle ortaya koyup meydana getirmek gibi manalara tekabül eder. Aynı menşeiden müştak olan “el-Fâtır” ism-i şerifi de esmâ-i hüsnâdandır. El-Fâtır; ademiyeti yarıp mevcudiyeti halk eden ve fıtrat bahşeden demektir. Aynı menşeiden tevellüt eden “iftar”, oruç açmak; “infitar”, yarılmak ve fışkırmak; “fâtır” ise yarmak ve yoktan var etmek manalarına gelir. Nitekim bu kelimeler Kitabullah’ın iki suresine de isim olmuştur: İnfitar ve Fâtır Sureleri… Istılahi manada fıtrat ise; hilkat, istidat-ı fıtriyye ile mücehhez olma, seciye, mizaç ve huy gibi mefhumata tekabül eder.  

Bilcümle âdemoğlu, saf ve pak bir fıtrat üzere halk olunur. Lakin aile ikliminde alınamayan yahut mahrum kalınan manevî terbiye ile haricî âmiller, insan fıtratında tağyire sebebiyet vererek fıtrata gayrimünasip etvarın tezahürüne vesile olur. İslam inancının tesis ettiği medeniyet ananeleri ise insanı daima aslî fıtratına davet eder. Nitekim Rum Suresi 30. ayette şöyle buyrulur: “O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”

İsra Suresi 84. ayette ise başka bir hakikat teyit olunur: “De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar. Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.”

Medeniyetin tefessühü, yalnızca iktisadî ve siyasî buhranlar yahut harpler ile bidayet bulmaz. Asıl tefessüh; kadın ve erkeğin fıtrat-ı asliyelerine mugayir hareket etmesi neticesinde zuhur eden şahsiyet ve aidiyet buhranıyla tezahür eder. Berhayat olduğumuz şu fetret demlerinde en azîm buhranımız da fıtratın tağyir edilmesi olarak göze çarpmaktadır. Son demlerde kadın ve erkeğe müessir olan içtimaî tazyik; hürriyet ve müsavat gibi mefhumlarla tezyin edilmekte, mücavirdeki bilcümle beşer de farkında olmadan bu tefessühe iştirak etmektedir. Bu mecrada, her iki cinsin şahs-ı manevîsinin tefessühünü ve fıtratın tağyirini, evvela erkek zaviyesinden mütalaa etmeye gayret edelim.

Erkek fıtratının tefessühü, yalnızca ferdin şahsiyetinde tezahür eden bir zaaf meselesi değildir. Bu tebeddül ve tefessüh zamanla izdivaca, aile müessesesine, evlad u iyalin terbiyesine ve nihayet cemiyetin şahs-ı manevîsine sirayet eder. Zira erkek, fıtraten deruhte etmesi zarurî mesuliyetlerine bigâne kaldıkça haneyi ayakta tutan direk çöker; neticede aile müessesesi azîm bir tahribata maruz kalır.

Cenâb-ı Hâlık, insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her iki cinsi muhtelif hususiyetlerle teçhiz ederek onlara muhtelif istidat ve mesuliyetler bahşetmiştir. Bu ihtilaf bir rekabet vesilesi değil, birbirini ikmal eden bir nizamın cüzüdür. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Rum Suresi 21. ayette şöyle buyurmuştur:

“Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.” Bu hakikat; izdivacın bir iktidar mücadelesi değil, sükûnet, meveddet, rahmet ve mesuliyet üzerine bina edilen bir müessese olduğuna delalet eder.

Erkeğin fıtratındaki tağyir, tam da bu noktada aileyi müteessir eder. Zira erkek mesuliyetten kaçtığında, kavvamiyet vazifesini sahih bir şekilde idrak edemediğinde veya bu vazifeyi tamamen terk ettiğinde, aile dâhilinde zuhur eden ahval yalnızca erkeğin şahsiyetini değil, zevcesinin manevî ahvalini ve evladının şahsiyet terbiyesine de menfî yönde tesir eder. Nisa Suresi 34. ayette: “Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır” buyrulur. Bu ayet, fetret demlerinde iki zıt istikamette aksak ve nâkıs şekilde idrak olunmaktadır. Bir tarafta kavvamiyet, erkeğin bilâhudud hâkimiyeti ve tahakkümü şeklinde idrak olunurken; diğer cihette ise yeşile boyalı feminist cereyanların menfî tesiratıyla tamamen reddedilmekte ve erkeğin aile dâhilindeki mesuliyeti neredeyse namevcut addedilmektedir. Hâlbuki kavvamiyet tavzifinin mahiyetini idrak için mezkur ayetin devamında zikredilen mesuliyetlerin de mütalaa edilmesi gerekir. Allahu a‘lem bissavab, erkeğin kavvamiyeti kendisine verilmiş bir payeden ziyade, deruhte ettiği bir vazife ve emanet olarak idrak olunmalıdır. Kavvamiyet, senden üstünüm manasında değil; senden de mesulüm şeklinde idrak olunsa kanaatimizce daha isabetli olur.

Erkeğin fıtratına bahşedilen kudret, zevcesine karşı tahakküm icra etmesi için değil; ailesinin hukukunu muhafaza etmesi, helal rızık ile maişetini temin etmesi, hanenin emniyetini tedarik etmesi ve lüzum hâlinde kendi nefsinden feragat ederek fedakârca muamelede bulunması içindir. Bu sebeple kavvamiyet bir imtiyaz değil, mesuliyeti ağır bir vazifedir. Kitabullah, aile mesuliyetini yalnızca nafaka ve maddî ihtiyacatın teminiyle tahdid etmez. Tahrîm Suresi 6. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” Bu ayet, ailenin manevî istikametini de muhafaza etmeyi emreder. Evlad u iyali yalnızca bedenen beslemek kâfi değildir; onların ervahını da beslemek elzemdir ki bu erkeğin vazifesidir. Babalık vezaifi evladın sadece kılık kıyafet, nafaka ve mektep masarifini tedarik ile mahdut olmayıp bunların yanında evlad u iyalin iman, ahlâk, edep ve mesuliyet şuuru tesis etmesi zaruridir. Baba, evladının dünyasını imar ederken ahiretini de hesaba katmak mecburiyetindedir. Bu sebeple modernizmin menhus cereyanları neticesinde zuhur eden evi geçindiren adam tasavvuru, babalığın hakikatini tahfif eden bir telakkidir. Baba, ailenin sadece iktisadî memuru değildir; aynı zamanda ahlâkî istikamet gösteren, muhafaza eden ve şahsiyet inşa eden bir mürebbidir.

Erkeğin ailesine karşı mesuliyetini yerine getirebilmesi için evvela kendi nefsine hâkim olması gerekir. Bu hakikat, erkek fıtratının ihya ve inşası cihetinden nihai derecede mühimdir. Zira kendi nefsine hükmedemeyen erkek, zevcesine ve evladına rehber olamaz. Öfkesine hâkim olmayan erkek adaleti muhafaza edemez; vaktine hâkim olmayan erkek mesuliyetlerini yerine getiremez; nefsine hâkim olmayan erkek ise fedakârlık edemez.

Nur Suresi 30. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar.” Buradan idrak olunur ki namus ve iffet mefhumu sadece kadına münhasır değildir. Erkek gözünü muhafaza edebildiği nispette kalbini muhafaza eder; kalbini muhafaza edebildiği nispette de ailesinin iffetini muhafazaya ehil hâle gelir.

Erkeğin fıtratında kuvvet ve mücadele istidadının bulunması, onu kadın fıtratından tefrik eden hususiyetlerden biridir. Kitabullahın ayatı, Efendimizin tatbikatı ve salih zevatın muamelatı ise bu istidadın hangi istikamette sarf olunacağına dair usulü tayin eder.

Al-i İmran Suresi 134. ayette muttakilerin bir vasfı şöyle tarif edilir: “Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” Demek ki kuvvet sahibi olmak, öfkeyi başkasının üzerinden izale etmek değildir. Bilakis hakiki kuvvet, insanın kendi öfkesine hâkimiyetidir. Öfke hissi terbiye edilirse şecaate inkılap eder; terbiye edilmezse zulme sebep olur. Erkeğin hanesinde daima asabi, kaba ve tehditkâr olması erkeklik değil; nefsin akla ve kalbe musallat olmasının neticesidir. Hakiki merdane tavır, zayıf karşısında kuvvet sarf etmek değil; merhametle muameleyi tercih etmektir.

Maide Suresi 8. ayette şöyle buyrulur: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” Bu hüküm aile dâhilinde de caridir. Erkek, zevcesiyle ihtilaf ettiğinde adaleti katiyen terk edemez. Hak talep ederken muhatabının hakkını inkâr edemez.

Erkeğin muhafaza vazifesi, ailesini yalnızca harici tehlikelerden muhafaza etmekle mahdut değildir; hanenin mahremiyetini muhafaza etmek de bu vazifenin bir cüzüdür. Zira Bakara Suresi 187. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.” Elbise nasıl ki insanın bedenini sıcaktan ve soğuktan muhafaza etmek üzere setreder; zevceyn de manevî tehlikelere karşı birbirini setreder. İşte bu cihetten zevcesinin kusurlarını setretmeyip ağyara rivayet etmek, izdivacın mahremiyetini ihlal etmektir. Er kişi, zevcesinin mahremiyetini bilâkayd u şart muhafaza etmeli; onun kusurlarını ifşa etmek yerine setretmelidir.

Erkeğin aile üzerindeki mesuliyeti yalnızca dünyevî meselelere müteallik değildir. Taha Suresi 132. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et.” Bu ayet, aile reisliğinin manevî cihetine dikkat çekmektedir. Modernizmin tesiriyle fetret demlerinde erkek evlat, maalesef mesuliyet şuurundan bigâne yetişmektedir. Evvelce onun ilk mürebbisi ve muallimi olan validesi tarafından akaidî ve ahlâkî cihetten temeli atılır; ardından mektep tahsilinin yanı sıra bir ustanın yanına çırak verilir veya bir hocanın rahlesinde dinî ilim tahsil ederdi. Böylece mesuliyet şuuru, onun şahsiyetini inşa ederdi. Bugün ise erkek fıtratı; modernizmin dayattığı tarz-ı hayat, içtimaî inşikak, mizacın tagayyürü, fakr-ı manevî ve ebeveynin erkek evladını medeniyet geleneklerinden uzak yetiştirmesi gibi âmiller neticesinde tahrife uğramıştır. Erkeğin fıtraten vazifelendirildiği muhafaza ve mesuliyet vazifesi de bu serencam dahilinde tefessüh etmiştir.

Erkeğin fizikî ve kimyevî terkibi, fıtratın maddî temelini tesis eder. Modernizmin meşum tesiratı ise bu temeli tahrip etmektedir. El’an arz üzerinde icra edilen ilmî tetkikat neticesinde, modern asrın erkeklerinde testosteron seviyelerinin mâzideki nesillere kıyasla sükût ettiği tebarüz etmektedir. Bu hâl; erkekte kas kütlesinin tenakusuna, cesaret ve merdane etvarın zayıflamasına sebebiyet vermiştir. Hareketsizliğin yanında gıdalarda kullanılan müfsid terkipler, erkekteki hormon muvazenesini tahrip etmektedir. Bu hal de fıtrata zarar vermektedir.

            Sefahate ibtila ve nefsin hevesatına mütenasip temayüller, erkeğin fizikî mücadele kudretini tezyif edip onu hantal ve eringen bir hâle tahvil etmiştir. Bunun yanı sıra erkeğin fıtratında mevcut olan muvaffakiyet kudreti; borsa, sanal kumar, bilgisayar oyunları ve muzır dijital muhteviyat vasıtasıyla tahriş edilmektedir. Hayat mücadelesinde muvaffakiyet iktisabı için elzem olan sabır ve gayret, bu dijital seraplar içerisinde berhava olmaktadır. Yaşı ilerlediği hâlde mesuliyet hissi aynı nispette terakki etmeyen ve sefahatinin peşinde koşan konformist erkek tipi günden güne ziyadeleşmektedir. Neticede erkeğin itimat ve emniyet tesis eden bir melce olma vasfı zayi olmaktadır. Dolayısıyla medeniyet ananelerine göre metin, kavî ve payidar olması gereken erkek, nahif ve zayıf bir hâle inkılap etmektedir.

Erkeğin fıtratında mevcut olan muhafaza, himaye ve adaleti tesis etme gibi hususiyetler, popüler kültür diye tesmiye edilen nevzuhur tezviratın hayat ameliyesinde neşv u nema bulması neticesi muzır anasır olarak telakki edilmektedir. Bundan mütevellit Nisa Suresi 34. ayette beyan buyrulan kavvamiyet vasfı, fetret demlerinde sahih bir şekilde idrak edilememiş veya terk edilmiştir. Hâlbuki bu vazife, müstebidane bir tatbik değil; bilakis adalet, merhamet ve maddî-manevî mesuliyet ihtiva eden bir vazifedir. Erkeğin bu mesuliyeti ihmal etmesi, fıtratının dinen de tefessüh ettiğine delalet eder. Modern seküler tarz-ı hayatın, erkekteki fıtrî muhafaza ve himaye hissiyatını geri kafalılık olarak telakki etmekte ve bu telakki, manevî sıhhatini muhafaza edemeyen erkeği vurdumduymazlığa sevk etmektedir. Âlemlerin Efendisinin bize talim ettirdiği İslam ahlâkının tesis ettiği medeniyet tavrına göre fıtratın muhafazası; erkekte öfke hissiyatının şecaate tahvili, şehvet hissiyatının ise iffet ile murakabesiyle mümkündür. Fıtratı tefessüh eden erkek; öfkesini zayıfa karşı şiddete, şehvetini ise ahlâkî ve meşru hududun haricine sevk eder.

Tasavvufî zaviyeden erkek fıtratının tefessühü, ruhun beden ve nefs karşısında mağlubiyete maruz kalmasıdır. Tasavvufî gelenek, fıtratta tağyiri men ederek asla rücu etmeyi nasihat eder. Ehl-i tasavvufun mana lisanında sıhhatini muhafaza eden erkek fıtratı, kemalât sahibi insanda bulunması elzem olan fütüvvet ile remzedilir. Tasavvufî gelenekte er şahsiyeti, biyolojik bir cinsiyetten ziyade ahlâkî bir tavırdır. Er kişi, kudretini zayıf olanı ezmek için değil, bilakis onu muhafaza etmek için sarf eder. Hakikî merdane tavır; başkasının yüküne tahammül etmek, kendi yükünü ise kimseye tahmil etmemektir. Maddeten ve manen sıhhatini muhafaza eden er kişi, akıl ve kalbin imtizacı neticesinde basiret ve rehberlik vasfını kazanır.

Fıtrat, insanın yalnızca biyolojik hususiyetlerini ihata etmez; aynı zamanda onu hakikate aşina olmaya, hayrı ve şerri tefrik etmeye, mesuliyet almaya ve her daim daha ulvî bir maksada tevcihe müsait kılan bir hilkat istikametidir. Bu zaviyeden bakıldığında, erkeğin fıtraten tefessühü, yalnızca erkeklik evsafını kaybetmesinden ibaret bir mesele değildir; bundan daha azîm bir meseledir.

Hâlık-ı Zülcelâl, insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her cinse muhtelif beden, hissiyat, mizaç, seciye, mesuliyet ve vazifeler vermiştir. Cinsler arasındaki fıtrî ihtilaf ise rekabet için değil; bilakis birbirini mütemmim olma hikmetine mebnidir. Kadının şefkati erkeğin kudretini, erkeğin aklı ve muhafazası ise kadının hissiyat ve merhametini tamam eder. Bu iki fıtratın meşru dairede imtizacı aileyi, aile cemiyeti, cemiyet de medeniyeti kaim kılar.

Fetret demlerinde zuhur eden buhranın temelinde, kadının kadınlığıyla, erkeğin ise erkekliğiyle olan aidiyet irtibatını kaybetmesi yatmaktadır. İşbu ahval bir cihetten izdivaca mani olurken, diğer cihetten boşanma nispetini ziyadeleştirmektedir. Neticede haneler viran olmakta, cemiyet inkıtaa uğramakta ve medeniyetin ihya ve inşası muhal hâle gelmektedir. Bu hengamede fıtrata rücudan başka çare yoktur.

Günümüzde berhayat olduğu hanenin elektrik ve su tesisatında zuhur eden arızaları tamir edecek erkeklerin nispeti asgarî seviyelere düşmüştür. Kadın gibi küsen, astrolojiyle iştigal eden, araba modellerini takip eden, mütemadiyen futbol maçı seyreden, dedikodu yapan, izdivacı iktisadî bir şirket ortaklığına tahvil eden ve aileyi yalnızca gelir-gider ortaklığı olarak mütalaa eden; tesettür emrinin yalnızca kadınlara has olduğu zannıyla dar libaslar kuşanan, paçaları kıvrılmış pantolonlarla gezen tipler ziyadeleşmiştir. Fetret demlerinde erkekler; bilgisayar oyunlarında, sosyal medyada, borsa takibinde yahut iddia masalarında ömür sermayelerini ziyan etmekte; daha ziyade dünyalık menfaatler uğruna birbirlerinin kuyusunu kazmaktadır. Erkek olmanın ağırlığını hisseden ve hissettiren, şahsiyetini muhafaza eden, izdivacın manevî ve maddî mesuliyetini üstlenen, ahdine vefa eden, hanesinin maişetini temin etmenin kendisine farz-ı ayn olduğunu kabul ederek helal rızık peşinde koşan merd-i meydan zevat günden güne azalmaktadır.

İzdivac dairesinde zevcesinin mahremiyetini muhafaza edecek; popüler kültürün bakımlı olma dayatması yerine nezih ve temiz olmayı tercih edecek adamlara rastlamak güçleşmiştir. Haricde başka kadınlarla konuşurken sergiledikleri nezaketi kendi zevcelerinden esirgeyen, evde her an kavga çıkarmaya müsait öfkesini fıtrat zanneden, ailesine fiziki olmasa dahi ruhî ve mücerret şiddet tatbik eden, adaleti sadece kendi nefsine yontan erkekler bu fıtratın neresindedir?

Asıl mesele, ahlâkî fezail ile erkekliği yeniden ihya ve inşa etmektir. Er kişi; mesuliyet almalı, nefsini terbiye etmeli, ahdine sadık olmalı, gözünü haramdan muhafaza etmeli ve iffet sahibi olmalıdır. Öfkesini şecaate tahvil etmeli, kudretini adaletle tatbik edip zevcesine merhametle muamele etmelidir. Evladının şahsiyetini inşa etmeli, ailesinin mahremiyetini muhafaza etmeli ve vaktini israf etmemeli, helal rızık temini için alın teri dökmelidir. Nihayetinde bütün bu vezaifi, Alemlerin Rabbinin kendisine tahmil ettiği bir mesuliyet olarak kabul etmelidir.

İzdivac müessesesi tefessüh edeli, enkazı cemiyetin şahs-ı manevîsi üzerine devrileli çok olmuştur. Bu enkazın müsebbibi, zannedildiği gibi sadece iktisadî esbab mıdır; yoksa ihmal ettiğimiz, gereken ehemmiyeti göstermediğimiz ve netice olarak kaybettiğimiz mukaddesatımız mıdır? Bu sualin cevabı üzerine deruni tefekkür hepimizin vazifesidir.

Binaenaleyh erkek fıtratını ihya etmek; aslî istikametine rücu etmek, fıtratın sahibi olan Hakk Teâlâ’nın vazettiği nizama ittiba etmek ve bu nizamın icaplarını hayatında yeniden inşa etmekle mümkündür.

Yoldaşlık/Hasan EJDERHA












Ah ben dağların

Ve ovaların

Ve ceylanların

Kuşların, hatta ağaçların

Yiğitler ile şehitlerin

Yoldaşı olsam

Biliyorum yolum nereye çıkar.


Dağlar ve ağaçlar

Haykırınca ben

Haykırırlan mı bilmem

Lakin bilsem de anlamam

Zaman akarken

Daha şimdiden geliyor

Gelecek zaman

Yiğtler; cümlesi şehitlerin

Nice yoldaşlıklar edecekler.


İçtimai Yahudileşme/İzdivac Müessesesi Bidayetindeki Tefessüh/Emre BİRSEN

 


Cemiyet hayatının en mühim müessesesi olan aile, asırlardan beri tevarüs eden fiili idamenin ve ahlaki mirasın ibtidai merkezidir. Bir medeniyetin berdevam olması sadece kıymettar bir maziye ve tarihi bir mirasa sahip olmasıyla mümkün değildir. Asli idame; o medeniyetin irfanını, geleneklerini, tasavvurunu ve ahlaki şuurunu istikbale nakledecek insan unsurunun mevcudiyetine müstenittir. İşte aile, bir cemiyetin mücerret ve müşahhas ahlakının, tarihi hafızasının ve medeniyet tasavvurunun inşa edildiği ilk mahaldir. Zira aile, Esma-i Hüsna'nın insanda tecellisinin en berrak şekilde inikas ettiği mukaddes bir talimgahtır.

Berhayat olduğumuz fetret demlerinde bu mukaddes müesseseyi inşa mertebesinde karşınıza çıkacak kadın lobisi en nafiz ve kudretamiz teşkilatların tesirini bile gölgede bırakacak bir faaliyet ve ziya-i şems süratini imrendirecek bir süratle bu tefessühe nasıl iştirak edip neşrettiğine ibretamiz bir halde müşahede ediyoruz. Ben görmedim, kızım görsün mazeretiyle, bir defa izdivaç ediyorum şımarıklığıyla, aman gençlerin gözü kalmasın teşvikiyle önüne geçilemez ebada ulaşan bilcümle tezvirat…

Mukaddes aile müessesenin inşasına mukaddem söz, nişan ve düğün merasimleri maalesef kahir ekseriyetle kadınlar tarafından ciddi bir tefessühe maruz kalmıştır. Bu lobi tarafından tatbike zorlanan israf, debdebe ve lüzumsuz masarif; nikahın ve izdivacın manevi bereketini gölgelemekte, izdivacı kolaylaştırması gereken bir fiilken hezeyanlar neticesi zuhur eden merasimler onu ağır bir külfete dönüştürmektedir. Daha da hazini, muhafazakar tavrıyla temayüz eden şehirlerde berhayat kadınların bu israfı, dini ve içtimai bir zaruret gibi telakki etmesidir. Böylece Allah'ın emri ve Rasulullah'ın sünneti üzerine bina edilmesi gereken bir müessese, örf kisvesi altında nefsin hevesatına, debdebe ve tantanaya teslim edilmektedir.

Bugün kız istemeden izdivac merasimine kadar devam eden serencam, kahir ekseriyetle izdivacın manevi mahiyetinden uzaklaşarak adeta mestur bir rekabet müsabakasına tebeddül etmektedir. Bir defa izdivac ediyoruz şımarıklığıyla tebyiz edilen, aman gençlerin gözü kalmasın diye tezyin edilen, kimin daha şaşaalı merasim yaptığı, kimin daha fazla sarf ettiği bir izdivac merasimi maalesef şan u şeref mertebesine nispet edilmektedir. Oysa bu müsabakanın ne aileye ne de cemiyete iktisab ettirdiği baki bir hayır vardır. Bilakis daha izdivacın evvelinde ihmal edilen manevi esasların neticesi, ziyadeleşen boşanmalar ve sarsılan aileler olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnsanlık tarihi kadar eski olan izdivaç merasimleri, dinî evamir ve sahih örf üzerine bina edildiğinde cemiyetin vahdet ve muhabbetini tahkim eden güzel vesilelerdi. Elbette her ailenin maddi imkanatı ve tarz-ı hayatı muhteliftir, merasimlerin de buna göre eşkalinin tezahürü pek tabiidir. Ancak berhayat olduğumuz fetret demlerine calib-i dikkat bir muvazenesizlik zuhur etmiştir. Acaibtir ki seküler muhitte izdivac merasimi daha sade icra edilirken, muhafazakar muhitte şaşaa ve israfın daha bariz hale geldiği müşahede edilmektedir.

Halbuki İslam'da izdivacın meşruiyeti için esas olan, nikahın ilanıdır; şaşaa ve debdebe değildir. Mazide medeniyet gelenekleri sıhhatini muhafaza ettiği demlerde izdivac gelenekleri de bu taksimat üzerine tesis edilmiş, din evamirine mugayir olmayan örf ve adetlerle teşekkül etmiştir. Fetret demlerinde ise izdivac merasimleri, kahir ekseriyetle birkaç saatlik nümayişe büyük servetlerin sarf edildiği bir teşhir vasıtasına tebeddül etmiştir. Üstelik izdivac merasimi evvelinde zuhur eden dinî ya da örfi hiçbir istinadı mevcut olmayan talepler bu hamaliyeyi daha da sakil hale getirmektedir.

Zaten iktisadi meselelerle mücadele eden cemiyet dahilinde izdivac merasimlerinde vuku bulan israfat; sadece ailelerin muvazene-i maliyesini ziyan etmemekte, aynı demde yeni içtimai meselelerin de kapısını aralamaktadır. Borçlanarak tesis olunan haneler, daha ilk günden ağır bir mali külfet altında ezilmekte; bunun yanında zengin zevatın icra ettiği şaşaalı izdivaç merasimleri, guraba ve fukarada mahcubiyet teşekkülünün yanı sıra inşikak-ı içtimaiyeye sebebiyet vererek şahs-ı maneviyi ifsad etmektedir.

Meselenin bir de dinî ciheti vardır. Bugün izdivaç müessesesinde berdevam tefessühün mühim esbabından biri de ebeveynlerin meseleyi, dini ahkamın hududundan ziyade örf haline gelmiş gayr-ı sahih ibtila ile mütalaa etmeleridir. Kahir ekseriyetin din telakkisi, kitabi, fıkhi ve tasavvufi bir zeminden ziyade mesnetsiz örfi kabullere müstenittir. Bu sebeple dinin emri zannedilen nice tatbikat, hakikatte hiçbir meşru istinadı olmayan nevzuhur adetlerden ibarettir.

Müstakbel damat, daha izdivacın başındaki serencamda hem dünya hayatını maddi cihetten müşkül hale gelmekte hem de mecbur ve maruz kaldığı israf sebebiyle ahiret mesuliyetini tahmil etmektedir. Haydi bu tefessühe karşı İbrahimi bir tavırla medeniyet müdafaası yapmaya çalışın bakalım. Hemen bu lobi tarafından taarruza maruz kalırsınız. Oysa ümmet dahilinde nice fukara ve muhtaç zevat varken servetlerin birkaç saat nümayiş uğruna sarfı, üzerinde ciddi şekilde tefekkür edilmesi gereken bir vebaldir.

Günümüz isteme merasimlerinde mevzuun maneviyatından dem vurulması gerekirken daha ziyade iktisadi rahatlık tedariki ve arz edilmesi vecibe olan! maddi talepler konuşulmaktadır. Halbuki asıl sual edilmesi gereken; damat namzedinin helal rızık temin edip etmediği, maişetini meşru yoldan tedarik edip etmediği, dini mesuliyetlerine riayet edip etmediği ve hanesini hangi ahlak üzerine bina edeceğidir. Günümüzde isteme merasimleri de baba hanesi haricinde tatbike başlamış artık. Bu merasim için hususi salonlar varmış. Görgüsüzlüğün bini bir para! Gerçi mezkur meselenin ihtiva ettiği maneviyeatın kocaman çiçekler, çikolatalar ve olmazsa olmaz gümüş gondol kadar ehemmiyeti yok. Bu hezeyanı kim başlattı ise artık.

Halbuki kız isteme merasiminde lisanen ifade edilen "Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle" niyazı, sadece bir gelenek değil; aynı demde ilahi bir emanetin teslim alındığını ifade eden ciddi bir niyazdı. Eskiden bu söz, aile tesisinin dini mesuliyetini tahattur eden bir ahit hükmündeydi. Bugün ise tuzlu kahve kadar dahi ehemmiyet arz etmeyen dahili boş şekli bir ifadeye inkılap etmiştir.
Nereden başlayalım ki tahlil etmeye? Bu tefessühü en bariz şekilde çeyiz temininde görmek mümkündür. Çeyiz meselesi misal… Çeyizler, ihtiyaçtan ziyade teşhir ve biriktirme isteğinin mahsulü haline gelmiştir. Alnı secdeye gelmeyen kızlarımızın çeyizi süslü işlemeli seccadelerle dolu. Ömründe saçını setretmemiş kızımızın çeyizinde onlarca yemeni ve başörtüsü var. Eline zikir için tesbih almamış kızımızın onlarca tesbihi var. Muhtemelen hanede bir köşeye terk edilecek ceviz oyma sandığında neler var neler ama bunlar ekseriyetle hiç açılmaz.
Yemek takımları, tabak, çanak bir takımdan ziyade olmalı, ne de olsa her gün fukara doyuruluyor ya hanede! Perde, tül, çarşaf birkaç kat olmalı yoksa kifayet etmez.

Sonra söz, nişan merasimleri… Tepsi tepsi tatlılar, gümüş tepsi olmazsa olmaz, illa o kurdele bağlanacak. Süslenmiş makaslarla o kurdele kesilecek. Gelin namzedi süslü ve şaşaalı libas ile icra olunacak meramisimi sosyal medyada paylaşmaya hazır.... Çiçek aman ha unutulmasın.

Nişan salonda yapılacak! Kızımıza nişan elbisesi alınacak, birkaç saat giyilecek ve cemiyet dahilinde hiç kullanılmayacak bir elbise için lüzumsuz sarfiyat…

Günümüzde bir izdivaç merasiminin masrafı asgari masarif ile vasati 500-600 bin mücavirinde ve bu korkunç rakam birkaç saatlik riya için yapılan israfat. İnsanlarımızın; debdebe merakının, açgözlülüğünün, israfının bir hududu olmalı! Sadece bu dünya için berhayat olmadığımızın idrakinde olunmalı artık. Kız tarafı damattan yüzlerce gram altın, bilezik, kolye vesair istemek zorunda olmamalı el alem ne der tanrısının buyruğunu red ile Alemlerin Rabbinin emirlerine riayet ederek izdivac merasimi en şaşaalı mekanda yapmamalı. Birkaç saat giyilecek kına elbisesi için, beyaz bir tülden müteşekkil gelinlik için binlerce lira dünyalık sarfı nasıl tarif edilir acaba? Bekarlığa veda diye nevzuhur şımarık adetleri hiç mevzu bahis yapmaya üzerinde kalem oynatmaya dahi lüzum yok.

Dahilini ekseriyeti israf ve lüzumsuz ihtişamlı eşya ile doldurduğumuz dairelerde ikamete mecbur edilirsiniz. Halbuki ne yüzlerce gram altın, ne şaşaalı salonlar, ne de birkaç saat giyilecek gelinlik, damatlık said ve bahtiyar bir hanenin teminatıdır. Asli ihtiyaç; helal lokma, birbirine mukabil hürmet, merhamet ve meveddettir. Bunların yerine hiçbir eşya ikame edilemez.

Bugün birçok aile, idrakinde olmadan içtimai itibar uğruna izdivac edecek namzetleri azim mali külfetlere mahkûm etmektedir. Alınan eşyalara münasip ev aramak, ihtiyaçtan değil intizardan tevlid eden masarifi tabii görmek ve bunları aile şerefiyle irtibatlandırmak, izdivacı kolaylaştıran değil zorlaştıran etvardandır. Böyle bir bidayetin huzursuzluk, geçimsizlik ve nihayeten boşanmayla neticelenmesi ise hayretfeza değildir. Takdir edersinizki Allah'ın emri ve Rasulullah'ın kavliyle başlayan bu serencam, Karun'un israfını hatırlatan ameliye ile devam edemez.

Artık bir defa evleniyoruz şımarıklığıyla hareket etmek yerine, bir ömür saadetle berhayat bir hane tesisine niyet şuuruna ricat zaruridir. Sade bir izdivac merasimi yapmak, israftan kaçmak ve imkan nispetinde hareket etmek ayıp değil; bilakis sünnete muvafık bir tavırdır. Ne var ki cemiyet içinde mevcut lobinin ziyadeleştirdiği içtimai tazyikat, ekseriyetle bu sadeliği tercih etmek isteyen gençlerin önüne mani olarak çıkmaktadır.

Ne güzel olurdu ki evlenecek bir hanım, müstakbel hayat arkadaşına: "Nakısa zamanla ikmal olunur. Yeter ki kursağımıza helal lokma düşsün, huzurumuz ve muhabbetimiz eksik olmasın. Dünya için sarf ettiğin gayreti ahiretimiz için de sarf et" diyebilseydi. Böyle bir talep hem aileyi hem de cemiyeti ihya edecek en büyük sermaye olurdu.

Bir kız babası müstakbel damadına, "Evladım, bugün kızım benim mesuliyetimden senin mesuliyetine intikal ediyor. Allah huzurunda evvela onun, sonra da kendi nefsinin hesabını vereceksin. Hanene helal rızık getir; aileni maddi ve manevi cihetten muhafaza et ki iki cihanda da saadete eresiniz." diyebiliyor mu? Yahut bu nasihati dinlemeye hazır bir nesil yetişiyor mu? Bu sualler üzerinde samimiyetle tefekkür etmek mecburiyetindeyiz.

Gelinlik, damatlık, nişan, kına, kuaför, harici sahada fotoğraf çekimi ve bunlara her geçen gün ilave olunan nice masraf kalemi; izdivacın asli maksadını ne kadar geride bıraktığımızı idrake kafidir. Böylece izdivac merasimleri, nikahın ilan edildiği mütevazı merasimler olmaktan tahliye olup tantana ve debdebenin teşhir edildiği ritüel haline gelmiştir. Ailenin şeref ve asalet mertebesi; takva, güzel ahlak ve muhabbetle değil, takılan mücevherat, mobilya vesair dünyalık ile tesbite başlanmıştır.

Neticede cemiyetimizde berhayat olan beşer, dosta hasıma mahcup olmamak namına yılların müktesebatını birkaç saatlik merasimler uğruna sarf etmekte; hatta borçlanmayı dahi tabii görmektedir. Oysa mahşer günü Rasulullah'ın, "Ümmetimin fukarası perişanken bu israfı neden yaptınız?" diye hitap ettiğini tahayyül bile insanı bu mevzuda muhasebeye sevk etmelidir.

Cemiyetimizin bilcümle ulvi hasletlerinin tel tel döküldüğü bu fetret demlerinde ne güzel düğün yaptılar dedirtmek için tertip edilen merasimler ile başlayan izdivaçların azim kısmı, maalesef kısa bir müddet sonra tezahür eden huzursuzluk ve geçimsizlik esbabıyla mahkemelerde noktalanmaktadır. Artık bu ifrata ve bu israfa dur demek dinî ve içtimai bir vazifedir. İzdivac; şaşaanın değil, bereketin, takvanın ve mesuliyet şuurunun üzerine tesis edildiğinde hem fert hem de cemiyet için hakiki manada huzur vesilesi olacaktır.

Esasında kolaylaştırılması gereken bu müessese, zamanla bu nevzuhur lobi tarafından örf adı altında fasılasız imal edilen külfetlerin ve şaşaa arzusunun tesiriyle artık felaha erişilmesi güç bir müşkilat haline getirilmiştir. Bunun vebali yalnızca ailelerin değil, bu malul telakkiyi devam ettiren bütün cemiyetindir. İnancımız, izdivac eden kimsenin dininin yarısını tamamladığını salık vermiş iken elan müstakbel damatlar zikredilen menfi ameliye ile halihazırdaki yarısından da olma tereddüdü yaşıyor. Bu fetret demlerinde izdivacı talep edilen bilcümle israfat ile zorlaştıran tüm zevat cemiyet dahilinde vuku bulan izdivaca muarız gençlerin vebalini, hem dünyada hem ahirette tahmil edecekler. Sebep olan yapan gibidir fehvasınca…

Bugün hanelerimiz eşya zaviyesinden zenginleşmiş olabilir; fakat huzur, saadet ve meveddet aynı nispette ziyadeleşmemiştir. Zira insan, ağır borçlar, bitmek bilmeyen tevakku ve her daim memnuniyetsizlik dahilinde muhabbet ve meveddeti muhafaza etmekte zorlanmaktadır.

Elbette düğün yapılacak, nikah ilan edilecek, akraba-i taallukat ile saadet taksimi yapılacaktır. Ancak bunun da İslam'ın ve bu inancın şekillendirdiği medeniyet geleneklerinin tayin ettiği bir hududu olmalıdır.

Netice itibarıyla aile müessesesinin ihyası için evvela zihniyetimizi tashih etmemiz zaruridir. Bu hususta da mikyasımız el alem ne der tanrısının buyrukları değil, Alemlerin Rabbinin rızası olmalıdır. Zira ahalinin takdiri ve rızasına talip olunamaz; Cenab-ı Hakk'ın rızası ise hem dünyanın hem de ahiretin saadetidir.

Doğru söylerim, halk razı değil;

Eğri söylerim, Hakk razı değil.

SESSİZ KAVİS/Nuran Nisa KEKLİKCİ

 








Geceye değen bir rüzgâr gibi geçer zaman,

Ne iz bırakır geride, ne bir avuç duman.

Herkes kendi hikâyesini taşır heybesinde,

Biri derinde susar, biri bağırır sesinde.

Bir yaprak düşer, toprağa dokunur yavaşça,

Dünya döner yine kendi kadim telaşıyla.

Ne geçmişin gölgesi yorar artık adımları,

Ne geleceğin belirsiz, sisli duvarları.

İşte tam burada, durduğun bu ince çizgide,

Bir nefeslik huzur gizlidir belki de.

Hiç yazılmamış bir dize gibi başlar gün,

Ne dün kadar uzak, ne yarın kadar düğüm.

 

                                                  

Ah Gazze'nin kimsesiz çocukları.../Nurcihan KIZMAZ

 



















Ah Gazze'nin kimsesiz çocukları
Bugünü cehennem,
Yarını meçhul.

Ölümü arzulayan,
Cenneti özleyen,
Hiç gelmeyecek annesinin
Yolunu gözleyen...

Avuçlarında barutun külü,
Oyuncağı enkaz,
Sirenden ninniler.

Göğe açılan elleri,
Ekmekten önce
Merhamet diler.

Ve dünya,
Sessizliğini kuşanmış,
Yanlarından geçip gider.

Eyy yüce Rabbim
Bir sabah bırak
Onların alın yazısına,
Mavi olsun yeniden 
gökyüzü.

Acıdan yer kaldıysa
Küçük yüreklerinde,
Gülsün artık
Masumların yüzü.


İktisadi Yahudileşme/Ticaretin Ahlak Zemininden Kopması/Emre Birsen

 

İslam medeniyet tasavvurunda ticaret; mal tahsili, dünyevi hırsı tatmin ve servet ziyadeleştirmeye matuf bir faaliyet değildir. Ticarette; alışveriş, imalat ve sarfiyat gibi sahalardaki efalin cümlesi ahlaki bir zemin üzerine tesis edilmiştir. Zira mümin için dünyalık, mutlak bir malikiyet değil Cenab-ı Hakk’ın bir imtihan vesilesidir. Bu sebeple İslam medeniyetinde iktisadi faaliyet, salt kâr tahsiline hasredilmeyip adalet, dürüstlük, merhamet ve kul hakkına dikkatle riayet esaslarıyla ihata edilmiştir. Kitabullah, mazideki ümmetlerden bahsederken onların iktisadi ve ticari hayat dahilindeki bazı etvarını kendilerine verilen ilahi kıstasa rağmen dünyevi menfaati tercih ile insanların emvaline nahak yere tasallutu men eder. Buradaki maksat, muhtelif akvamın iktisadi hatalarını rivayet değil; muamelattaki benzer ahlaki zaafiyetin muhtelif demlerde tekrar vukuuna dikkat celbetmektedir. İşbu münasebet ile cemiyetimizde tefessüh eden muamelat ahlakının ticari veçhesine sarf-ı nazara gayret edelim:

Ahlak sahibi ve sadık bir tacirin, mahşerde enbiya, sıddıkin ve şüheda ile haşrolacağı tebşir-i nebevisinden mütevellit bu meselenin ne kadar zor olduğu tebarüz eder. Ticari muamelattaki usulü, tacirlerin piri Efendimiz tespit eder. Böylece ticaretin ahlaki kıstaslarda nebevi terbiyeden geçen medeniyet geleneklerine göre; şahsa, fırkaya, kavme veya meşrebe göre esnetilemeyeceği aşikâr olur. İşbu hale istinaden bu nebevi tebşire mazhar olma derdi olan müminin ticari muamelatındaki adalet tavrı, sadece kendi muhitine, akrabasına veya zümresine gösterdiği hassasiyetle mahdut değildir. Hak ve hukukun; yâre de, ağyare de aynı adalet mizanında tatbiki esastır. Lâkin nefs-i emmarenin esaretinden felâh bulamamış ve kalbi tasfiye ve tezkiyeden mahrum kişi, ticari faaliyette kendisine kurbiyet kesbettirmiş zevata ayrı, gayrısına ayrı bir bedel, keyfiyet ve hizmet tatbik eder. Kendi muhitinde olan, fırkasına mensup olana muamelatı müsamahakar ve müşfik iken; ağyare karşı fahiş fiyat tatbik eden menfaatperest bir çehreye tebeddül eder. Bu hal, iktisadi hayatı tahrif eden en tehlikeli cürümdür. Zira ahlâka zümre hissiyle hudut çizmek, piyasadaki adalet tesisini ve cemiyet dahilindeki mücerret mukaveleyi tamamen ifsad eder. Al-i İmran Suresi 75. ayette bu mevzua dikkat çekilir:

"Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona yüklerle mal emanet etsen onu sana noksansız öder; içlerinden öylesi de vardır ki, ona bir dinar emanet etsen tepesine dikilip durmadıkça onu sana ödemez. Çünkü onlar 'Ümmilere (Yahudi olmayanlara) karşı yaptıklarımızdan dolayı bize bir vebal ve sorumluluk yoktur' derler. Onlar bile bile Allah adına yalan söylemektedirler."

Mezkur ayet, ahlâkı sadece belli meselelerde cari ve meşru gören zihniyetin tefessühünü ortaya koyar. Onlar, kendi dahilinde dürüst olurken, ağyar ile ticaretinde her fiili meşru görür. Günümüz ticari muamelatında, kendi fırkasından olmayana hile yapmayı, nakıs ölçmeyi, ayıplı mal satmayı veya fahiş fiyatlandırmayı mübah gören bu muhteris zihniyet, işte bu ayette tenkit edilen tefessühe varistir. Mümin tüccar ise bilir ki; muamelatta ağyare yapılan haksızlık da kul hakkıdır.

Kitabullahın Mutaffifin Suresi 1-6. ayatında mizanda hile yaparak muvazeneyi tahrif ve tahrip edenlere şedid bir fermanla ikaz vardır:

"Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler. Kendileri başkalarına vermek için ölçüp tarttıklarında ise haksızlık ederler (eksiltirler). Onlar, o büyük gün için; insanların, âlemlerin Rabbinin huzuruna çıkacakları gün için diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı?"

Mezkur ayat, sığ bir nazarla bakıldığında sadece ticari hayattaki maddi ölçü aletleriyle alakadar bir ikaz gibi görünse de; işari tefsir ve tasavvuf geleneğinde daha şamil bir manayı ihtiva eder. Bu ilahi hitap; müşahhas veya mücerret her türlü münasebette, insanın kendi lehine farklı, başkasının aleyhine farklı bir mikyas tatbik etmesini men etmektedir.

Günümüz ticari hayatındaki fahiş fiyatlandırma, iktisadi buhran demlerini ganimet bilip fırsatçılık, emvalin sahih kıymetini istismar ve ihtikâr icra olunduğu için bu ayetin çizdiği çerçeveye hassasiyet göstermek elzemdir, pek tabii ahrete hesaba iman eden için…

Bir tacir, malı tedarik ederken veya emek satın alırken kuruşuna kadar pazarlık edip tam almayı hesap ederken kendi malını piyasaya arz ederken suni esbap icadıyla veya nahak fiyat zammı ile kar etmeyi hedefliyorsa, bu tacir bir Kurani ifadeyle mutaffif olmuştur.

Kapitalizmin dayattığı serbest piyasa şımarıklığı; arz-talep muvazenesi, maliyet ziyadeleşmesi veya diğer iktisadi şartlar gibi hiçbir seküler mazeret, kul hakkı ihlalini katiyen meşru hale getirmez. Modernizm ticareti nebevi medeniyet geleneklerinden uzaklaştırarak nefs-i emmârenin firavunlaştığı bir zemin haline getirdi. Oysa İslam’ın vazettiği nizamda, her şeyin bir mizanı vardır ve bu mizanı tahrip semavi nizama meydan okuma cüretkarlığıdır. Cenâb-ı Hak, Rahman Suresi 7-9 ayatında mizanı tespit edenin bizatihi zat-ı şerifi olduğunu beyan ile insanın bu mizanı tahrip etmesini men eder:

"Göğü O yükseltti ve mizanı O koydu. Sakın mizanı bozmayın. Ölçüyü adaletle tutun ve tartıyı eksik yapmayın."

Müminin ticaretteki kıstası, beşeri kanunların müsaade ettiği veya boşluk bıraktığı sahada değil; aynı demde kalben mutmain olunan, vicdanen ve ahlaken de hak olandır. Beşeri kanunların murakabe etmediği satış tatbiki ve fiyat tespiti dünyalık tedariği sağlar belki lakin bu iktisabı helal kılmaya kifayet etmez. Elan mahkeme kapısında haklı çıkmak, mahşerde Cenab-ı Hakk’ın mahkeme-i kübrasında beraate kifayet etmez.

İktisadi yahudileşmenin bir diğer ciheti olan hudutsuz servet hırsı hususunda da, Kitabullahtaki Karun kıssası nihai derecede ibretamizdir. Karun, İsrailoğullarından bir şahıs olarak zenginliğini ilahi bir lütuf olarak mütalaa yerine, kendi gayret ve kudretine münhasır görmüştür. Servetinin ziyadeliği onu şükre değil, azgınlığa ve kibre sevk etmiştir. Kasas Suresi 78. ayette onun hali şöyle beyan edilir:

"Karun, 'Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim' diye karşılık verdi. Bilmiyor muhakkak ki Allah, ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve daha çok servet biriktirmiş kimseleri helâk etmişti?"

Mezkûr ayet, helal haram hesap etmeden servet biriktirme hırsının insanı ne hale getireceğini gösteren şedid bir ikazdır. İnsan, tasarrufundaki imkanatı bir lütfullah ve emanet olarak mütalaa etmek yerine, tamamen kendi muvaffakiyetine merbut gördüğünde; insanın şuuru zeval bulur, şükür yerini kibre bırakır. Neticeten, şükrü eda edilmeyen ve emanet şuurunda olunmayan her nimet, elinden alınabilir.

Ticarete kapitalist zihniyetin sirayet etmesiyle vuku bulan en azim vartalardan biri de şudur ki: İnsanı maddi müktesebatıyla tartmak ve serveti, muvaffakiyetin mutlak alameti haline getirmek... Bugünün dünyasında ticari ahlakın tefessühü ile fiyatların ziyadeleşmesi ve paranın kıymet kaybı insanı kamçılamakta, daha çok biriktirmeye itmektedir. İslâm’ın iktisat tavrı zenginliği kerih görmez; fakat zenginliğin, sermayenin ve piyasa enstrümanlarının insan ruhu üzerindeki mutlak hâkimiyetini reddeder. Ticaretin olduğu her yerde, her nefsin kendi imkânları nispetinde bir karunlaşma tehlikesi ve istidadı mevcuttur. Kimi malıyla, kimi ilmiyle, kimi makamıyla, kimi itibarıyla bu hududa dahil olabilir.

Kul, elindeki kudret ile zayıfları ezip piyasayı iğfal ettiği an, iktisadi yahudileşmenin pençesine düşmüş demektir. Cenâb-ı Hak bu hırstan Tekasür Suresi 1-2. ayatında bahseder:

“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı. Hayır; ileride bileceksiniz! 

İslam medeniyetinde ticaret, karşılıklı mal değişimi ve kâr tahsilini maksut edinmez. Ticaret, aynı zamanda çetin bir ahlak imtihanıdır. Kişi şahsi ibadatında ehl-i tertip olabilir; ancak iş mal, kâr, muktesebat ve menfaat meselesine geldiğinde nefs-i emmâresinin desiselerine kapılıp muamelatını tefessüh ettirebilir. Tam da bu kırılma noktasında, tasavvuf geleneğinin ve Ahi teşkilatının temeli olan fütüvvet tavrının kıymeti tebellür eder. Fütüvvet; rıza ve kanaat eşiğinde durup başkasının hakkını, komşunun hukukunu ve müşterinin emanetini de kendi nefsi kadar mühim ve mukaddes görmesi hassasiyetidir.

Ticaretin bereketi, yalnızca iktisab olunan miktarla değil; o muktesebatın hangi ahlâki düstur, sıdkıyet ve adalet üzere tesis olunduğuyla münasebettardır. Tasavvufi iktisat mantığında, infak edilmeyen ve hırsla yığılan servet, kemmiyet olarak ne kadar azim görünse de manen bir hiçtir. Nice az ve temiz helalin bereketi, nice ziyade harama galebedir. İlahi mizan, bu hakikati ticari hayatın ve kainatın değişmez bir kanunu olarak Bakara Suresi 276. ayette önümüze koyar:

“Allah, faiz malını mahveder, sadakaları ise artırır (bereketlendirir). Allah hiçbir günahkâr nankörü sevmez.”

Kitabullahta en ziyade tahkiye edilen İsrailoğullarının temayüz eden evsafından biri de dünyaya ve onunla alakadar her şeye mübtela olmalarıdır. Mezkur evsaf bu kavmi Cenab-ı Hakk’ın ve rasullerinin güzergahının haricine tahliye etmiştir. Ol sebeple bu kavim ve ona benzeyenler ahireti ve hesabı hiç tefekkür etmez. İsrailoğullarının kınanan etvarı işari olarak mütalaa edildiğinde insanın beşeriyet cihetinin nefs-i emmaresine matuf olduğu görülür.

Nefs-i emmare çukuruna düşmüş tıynetler dünyaya müpteladır. Bu güruh, keyfince bir hayat idamesi talep eder, kendinden başkasının hak ve hukuku hususunda riayetkar olmaz, hiç ölmeyecekmiş gibi gamsız bir halet-i ruhiyede olur; medeniyet tasavvurunu hiç umursamaz, İslam’ın emrettiği muamelatı dert etmez, ticaretinde dürüst olmaz, ahdine vefa göstermez.

Nisa Suresi 29. ayetteki ikaz calib-i dikkattir:

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.”

Bakara Suresi 96. ayette bu zihniyetten şöyle bahsedilir:

“Andolsun, sen onların, yaşamaya, bütün insanlardan; hatta Allah'a ortak koşanlardan bile daha düşkün olduklarını görürsün. Onların her biri bin yıl yaşamak ister. Halbuki uzun yaşamak onları azaptan kurtaracak değildir. Allah onların bütün işlediklerini görür.”

Dünyevileşmek insanı şımartır, konfor ve rahata mübtela hale getirir. Bu hal ise insana fani olduğunu unutturur ve bir gün öleceğini aklına getirmez.

Hadid Suresi 20. ayetinde Cenab-ı Hakk şöyle buyurur:

“Bilin ki dünya hayatı, bir oyun, bir eğlence, bir gösteriş, aranızda bir övünme, mal ve evlâtta bir çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki bitirdikleri çiftçileri imrendirir, sonra kurumaya yüz tutar, bir de bakarsın ki sararmıştır, ardından da çerçöp haline gelmiştir. Ahirette ise ya çetin bir azap yahut Allah’ın bağışlaması ve hoşnutluğu vardır. Dünya hayatı sadece aldatıcı bir yararlanmadan başka bir şey değildir.”

Dünyaya ve hayata düşkün olmamak, dünya ile irtibatı tamamen kesmek değildir. Dünyevileşmek ise yahudileşmektir. Mümin ve müslümanın dünyaya nazarı elbette diğer beşerden farklı olmalıdır. Zira ehl-i islam için hayat ve dünya sadece fani bir menfaat ve ahiretin tarlasıdır, ötesi değildir. Tekrar hatırlayalım Efendimizin ikazını vesselam…

“Kim bir kavme benzerse onlardandır.”

ANNEMİN DUASI /Hidayet Bağcı

 



 İçimde çağlayan bir nehir, 
Dilimden düşmeyen sevdiğim bir şarkı 🎶 gibisin anne.. 

Soframızda bereket 
İçtiğim sudaki şifa 
Şekerli çayımdaki lezzetsin.. 

Bil ki; 
Başımın tacıdır senin duaların. 

 Sen güzeli oku, 
Kader dinleyip yazar 
Ben dualarına amin derim, anne

Dergâh Yayın Bürosu/Melih ERDEM

 



Bir kütüphaneden faydalanabileceğimizin fazlasını alıyorduk o zamanlar. Şimdi dönüp bakınca ne büyük nimetmiş de anlamamışız, değerini de bilmeyip şükrünü az etmişiz. Öte yandan ömrümüzün belki de en hızlı geçen zamanlarıydı. Neyden mi bahsediyorum? Tüm Dünya Çocuklarının Amcası ünvanıyla tanıdığımız Hasan Ejderha’nın üniversite kütüphanesindeki ofisinden tabi ki. Başkomutan buraya gerek zamanında Emmim’in ve diğer dostların Dergâh Dergisi’yle olan münasebetinden gerekse Yoldaki Kalemler’in editörlüğünü yapmasından ötürü Dergâh Yayın Bürosu derdi. İsmiyle de müsemmaydı. Nice yazarlar ve şairler gelir Emmim’in çayından içer gönül doyuran muhabbetinden ve fikirli hatıralarından nasiplenirdi. En çok da bizim gibi talebeler gelirdi. O üniversitede okumuş olsun ya da olmasın fikirli bir davası olan, derdi çok, yükünü paylaşmak isteyen neredeyse her gencin yolu düşmüştür oraya. Emmim’in çayını içmiş, tütününden nasiplenmiş çok şanslıysa sofrasına bile oturmuştur. Seher Yeli, Derviş Ali, Meczup Muallim ve fakir epey aşındırdık o kapıyı. Öğle arası olsa da Emmim’in dizinin dibine gidip çay içsek, ders bitse de Emmim’le dertleşsek, hatıra dinlesek, varsa yükü sırtımıza verse, varsa yükümüz serçe parmağıyla alıp öteye atıverse diye yerimizde duramazdık. Biraz da abartırdık. Öyle abartırdık ki en sonunda Emmim “Yavrum sizin dersiniz yok mu? Sene sonu transkriptinize bakacağım ona göre. Bakın ben eleğini duvara asmış adamım. Sizin daha eleyeceğiniz çok malzeme var.” demişti. Yine de duramaz “Tezgahınızda ne var? Neler yazdınız?” diye kurcalardı hep. Biz de bir bir dökerdik eteğimizdeki taşları. Üşenmeden dinler, özellikle bana “Okuman lazım, okumalısın!” derdi.

Destebaşımız da gelirdi. Şiir okur, yazılar okur gönlümüzü şâd eder yüreğimizi ferahlatırdı. Akademinin gri duvarlarıyla soğutup buruşturduğu yüzümüzü güz çiğdemi gibi açtırırdı o küçücük odada. En iyi hatırladığım okuma Osman Kılıç’ın Kader Kurbanı kitabıydı. Destebaşımız’ın memleketini anlatan bir kitaptı. Göç meselesini ilk o zamanlar anlamıştım.

Udebâmız da uğrardı. İkinci üniversitesine başladığında gerek ders aralarında gerek okula yolu düştüğünde illaki tıklatırdı Emmim’in kapısını. Bazen siyasî, bazen edebî, bazen içtimaî ama hep fikirli zarflarla sıkıştırırdı Emmim’i. Emmim de hiç geri durmazdı. Biz de mal bulmuş Mağribî gibi dinler heybemize atardık her şeyi.

En çok hatıralarını dinlemeyi severim Emmim’in. Zamanında bir meslek yüksekokulunda yurt müdürlüğü yapmış. Öğrenciler kendilerine veya birbirlerine zarar vermesin diye ütü, ocak, fön makinesi gibi şeyler yasaktır yurtlarda. Emmim bir gün denetime çıkmış. Koridorları gezerken öğrencilerden birisi ütülerinin alınmasından şikayetçi olmuş. “E kızım çamaşır odasında var ya ütü. Ne yapacaksınız fazlasını?” demiş. “Hocam saçımızı düzlüyoruz.” cevabını duyan Emmim’in yufka yüreği vecde geçmiş. Yardımcılarına dönüp “Her koridora bir tane ayna yaptıralım hemen, yanına da bir tane fön makinesi bir tane de düzleştirici koyalım. Kız yurdu burası. Kız çocukları güzel olmalı.” demiş.

Bir gün Emmim bize tütün ısmarlamışken Derviş Ali çıkageldi. “Sınav vardı ona geldim Emmi.” dedi. “Ee nasıl geçti Ali’m?” dedi Emmim alacağı cevabın kendisini nasıl şaşkına uğratacağını bilemeden. “Saat ikideymiş Emmi, kaçırmışım. Ama iyi geçti. Geçerim sanırım.” Emmim bir bize döndü baktı bir Derviş Ali’ye. Sonra katıla katıla güldük. O sınavın nasıl olduğunun sırrı bende hâlâ yok.

Öyle kalender birinin ofisiydi işte Dergâh Yayın Bürosu. Gençliğimizin en güzel anına denk geldi. Genç olduğumuzu bildik. Toyluğumuzu attık. Bazen çok abarttık. Bazen az bildik. Ama hep güzeldik. Allah Emmim’den razı olsun. Başımızdan eksik etmesin. Dünya’daki her çocuğun bir Emmi’ye ihtiyacı var.

GÖNÜL TELİNDEN NÖRON HÜCRESİNE/Hacı Ahmet ERALP

 

İnsanın ruhunu tırmalayan, onu dünya telaşından koparıp bilinmeyen bir dehlize fırlatan kaç his vardır? Aşk, acı, hüzün, bazen de sadece bir ses... Altmış yıllık ömrünü Anadolu’nun adı büyük çehresi küçük bir şehrinde geçirmiş, yüzündeki her çizgiye bir hatıra sığdırmış olan Ahmet Amca için bu dünya, seslerin etrafında dönüyordu. Ancak onun seslerle olan imtihanı, bir musikîşinasın hayranlığından çok daha öte, akıl almaz bir muammaydı. Ahmet Amca bayılıyordu. Ama öyle açlıktan, yorgunluktan ya da tansiyon düşmesinden değil; ne zaman radyo frekansında yanık bir türkü dönse, ne zaman cami minaresinden makamıyla okunan dokunaklı bir ezan yükselse, Ahmet Amca olduğu yere yığılıveriyordu.

Tanıyan tanımayan kimselerden şahit olanlar  buna “gönül yorgunluğu” dedi, kimi “cezbe gelmesi” diye yorumladı, kimi ise “mübarek adam, maneviyatı kaldırmıyor” diyerek meseleyi kutsal bir zemine oturttu. Fakat Ahmet Amca için durum hiç de öyle şairane değildi. Pazarda tezgahın başındayken başlayan türküyü duyup domateslerin üzerine yığılmak, ya da bir akraba cemiyetinde, taziyenin üçüncü gününde Süleyman Çelebi’nin dizeleri göğe yükselirken kendini beton zeminde bulmak artık canına tak ettirmişti. Ruhunun şifa bulduğu sesler, bedenine ihanet ediyordu. İşte bu çaresizlik, onu şehrin büyük hastanesindeki genç ve idealist bir hekimin, Dr. Ömer’in kapısına kadar getirdi.

Dr. Ömer, her sabah olduğundan farklı açmıştı gözlerini o güne. Şehir küçük, mesafeler kısa olsa da trafik yoğunluğunu göz ve gönül yorgunluğuna dönüştürmemek için Yunus dilinden dökülmüş, yapay zekayla yeniden nefes bulmuş “Gelin Ey Aşıklar” isimli eseri dinleyerek evinden hastane otoparkına kadar gelmişti. Poliklinik odasında tomografiler, emarlar ve titreyen ellerle uğraşırken, kapı aralandı. İçeriye kasketini elinde sıkı sıkıya tutan, mahcup ama gözlerinde derin bir yorgunluk taşıyan Ahmet Amca girdi. Yanındaki oğlu, babasını adeta kırılacak bir kristalmiş gibi kolluyordu.

“Hoş geldin Ahmet amca, buyur otur bakalım, nedir şikayetin?” diye sordu Ömer, sesindeki o alışılagelmiş ama güven veren, bizim oğlan büyümüş doktor olmuş dedirten doktor şefkatiyle.

Ahmet Amca kasketini dizine koydu, derin bir nefes aldı. Konuşmakta zorlanıyordu, çünkü derdini kime anlatsa ya inanmıyor ya da onu hocalara, nefesi kuvvetli zâtlara yönlendiriyordu. “Doktor oğlum…” dedi, sesinde hafif bir titremeyle. “Benim derdim… Ne bileyim, biraz garip. Ben ne zaman güzel bir türkü duysam, işini maaşı için değil de imanı için yapan imamın hançeresinden yükselen ezana denk gelsem, hele ki şöyle içten okunan bir mevlid işitsem, oracıkta kendimden geçiyorum. Gözüm kararıyor, dünya dönüyor, sonra bir bakmışım yerdeyim. Millet ‘yüreği yufka’ diyor ama bu yufkalık beni öldürecek.”

Dr. Ömer, meslek hayatı boyunca binlerce bayılma vakası görmüştü. Kalp ritim bozuklukları, panik ataklar, tansiyon dalgalanmaları... Ancak Ahmet Amca’nın anlattığı şey, tıp literatürünün tozlu raflarında parıldayan, nadir ve etkileyici bir konuyu çağrıştırıyordu. Ömer, kalemi kağıdı bıraktı, sandalyesini Ahmet Amca’ya doğru yaklaştırdı.

“Peki Ahmet Amca” dedi ilgiyle. “Her seste mi oluyor bu? Mesela araba kornasında, pazar gürültüsünde, davulcusunu arka koltuğuna oturtup şehri gezen kırıkayak takımından bir araba önünden geçtiğinde?”

“Yok oğlum, ne gezer!” diye atıldı Ahmet Amca. “Gürültü patırtı sadece başımı ağrıtır. Ama ne zaman ki o ses içime işler, hani derler ya gönül telini titretir, işte o an beynimin içinde bir şey kopuyor sanki. O güzel ses kafamın içinde büyüyor, büyüyor, sonrasını hatırlamıyorum.”

Dr. Ömer için teşhis kafasında yavaş yavaş şekilleniyordu. Bu durum, tıp dilinde “Müzikojenik Epilepsi” olarak adlandırılan, oldukça nadir görülen bir refleks epilepsi türü olabilirdi. Normalde epilepsi nöbetleri parıltılı ışıklar gibi görsel uyaranlarla tetiklenirken, bu sıra dışı hastalıkta tetikleyici unsur bizzat müziğin kendisi, hatta müziğin yarattığı duygusal yoğunluktu. Ahmet Amca’nın beynindeki temporal lob (seslerin işlendiği, hafızanın ve duyguların yönetildiği merkez) güzel bir türkü veya makamında ezan, sadrından  aşksız dize yükselmeyen mevlidhanla karşılaştığında aşırı bir elektrik yüklemesi yaşıyor ve kısa devre yapıyordu. Duyup bilenlerin “gönül titremesi” dediği şey, aslında nöronların hep birlikte başlattığı bir elektrik fırtınasıydı.

Ömer, Ahmet Amca’yı rahatlatmak ve durumun çözümsüz olmadığını anlatmak için kelimelerini özenle seçti:

“Ahmet Amca, senin bu yaşadığın şey ne delilik, ne de dünyadan kopma. Beynimizde sesleri dinleyen, anlayan ve onlara ağlayıp dertlenen bir bölge var. İşte senin o bölge, güzel türküyü, o yanık mevlidi duyunca o kadar heyecanlanıyor ki, adeta bir elektrik sigortası gibi kendini korumaya alıp kapatıyor. Tıpkı evdeki fazla yük binen şartelin atması gibi.”

Ahmet Amca şaşkınlıkla doktora baktı. “Yani doktor bey, benim beynim güzel sesten korkuyor mu?”

“Korkmuyor da, fazla seviyor diyelim,” diye gülümsedi Ömer. “Ama bu sevgi bedenine zarar veriyor. Şimdi senden birkaç test isteyeceğim. Bir beyin emarı çekeceğiz, bir de kafana kablolar takıp beyninin elektriğini ölçeceğiz, bunlar çekilirken sana o sevdiğin türkülerden birini dinleteceğiz ki beyninin o esnada ne yaptığını görelim.”

O gün hastane koridorlarında Ahmet Amca için bir keşif süreci gibi geçti. Dr. Ömer’in nezaretinde yapılan testlerde, Ahmet Amca’nın kulaklarına bir kulaklık yerleştirildi. Odada sessizlik hakimken beyin dalgaları normal seyrindeydi. Ancak Dr. Ömer’in talimatıyla ekranda beliren dalgalar, o meşhur Mevlid-i Şerif’in “Allah adın zikredelim evvela” diye başladığı anda birden hırçınlaştı. “İndiler gökten melekler” diyordu mevlidhan,  sanki Ahmet amca ile birlikte diziliyorlardı melekler saf saf. Ahmet Amca’nın gözleri hafifçe kaydı, elleri gevşedi. Test cihazı, temporal lobda patlayan ani elektrik dalgalarını  net bir şekilde kaydediyordu. Teşhis kesinleşmişti belki ama gönül mirasının cezbesine hâkim olamayan Ömer bir kaç türkünün de bu narin yüreğe değişini ekrandaki grafiklerde görmek istemişti: “Kırmızı gül demet demet” daha başlarken, ipek mendil “Celal Oğlan”ın yorgunluk terlerini silemeden, efendisi bol türkünün kıblesi dostun yüzüne erişemeden, Ziya atına kanat takıp kuşlar gibi dönemeden bayılıp bayılıp tekrar ayıldı yüreğini yanından hiç ayırmadığına iman ettiği Ahmet Amca...

Sonuçları inceleyip Ahmet Amca’yı tekrar odasına çağırdı. Karşısında endişeyle bekleyen yaşlı hüzünkâra müjdeyi verir gibi konuştu:

“Ahmet Amca, düşmanımızı tanıdık. Beynindeki o küçük şartelin adını koyduk. Şimdi sana öyle bir ilaç başlayacağım ki, o beyindeki elektrik fırtınasını sakinleştirecek. Seni uyuşturmayacak, sersem etmeyecek; sadece o bin miligramlık türküleri dinlerken, mevlid meclisinde gözlerin nemlenirken, işiyle değil aşkıyla minareye koşan imamın sesi sana erişirken bayılmanı engelleyecek. Kulakların yine duyacak, gönlün yine titreyecek ama dizlerinin bağı çözülmeyecek.”

Ahmet Amca’nın gözleri parıldadı. “Yani ben yine Yemen Türküsü dinleyebilecek miyim doktor oğlum? Taziyede Mevlid okunurken korkmadan katılabilecek miyim?”

“Hem de nasıl” dedi Ömer ve devam etti “Arabanda hep türküyle yolculuk edebileceksin, nerede bir meşk var koşup katılabileceksin, hiç bir taziyenin üçüncü gününden kaçmayacaksın ama ilacı hiç aksatmayacaksın, birkaç ay sonra da kontrole geleceksin.”

Aradan aylar geçti. Mevsim döndü, kışın ayazı yerini baharın müjdesine bıraktı, bembeyaz pervaneler yerle gök arasında meraklılarının bir yıldır bekleyişlerine şifa olmak için kanat çırpmaya yeniden başladılar. Dr. Ömer’in poliklinik kapısı bir öğleden sonra tekrar çalındı. İçeri giren Ahmet Amca, bu kez elinde kasketiyle değil, yüzünde kocaman bir tebessümle getirdiği hediye paketiyle oturdu karşısına. Yürüyüşü dik, özgüveni yerindeydi.

“Doktor oğlum, sana duaya geldim,” dedi Ahmet Amca, Ömer’in elini sıkarken. “Geçen hafta bizim köyün camisinde Mevlid vardı. Dedim bir deneyeyim... Oturdum en arkaya, hani bayılırsam millete yük olmayayım diye. Hoca başladı okumaya, ses öyle güzel, öyle dokunaklı ki... İçim bir hoş oldu, gözümden iki damla yaş süzüldü ama inanır mısın, dimdik ayakta kaldım. Ne başım döndü, ne gözüm karardı. Hüznün tadını bayılmadan yaşayabildim, artık güzel sesli olduğunu bildiğim imamların camilerinin minarelerine yaklaşıp sarılarak dinliyorum neredeyse, son olarak şunu söyleyeyim ki buraya gelene kadar türküler yoldaşlık etti bana arabada, Allah senden razı olsun!” diyerek yanında getirdiği kutuyu açtı. Bir kavanoz dolusu kekiği masaya koydu, “Bu kekiği Ferhat isimli dostumla türkü dinleyerek dağlardan topladık.” Sonra sapı boynuzdan oyulmuş küçük bir bıçak çıkardı, “Bu bıçağı atölyesinde çekiç ve çelik seslerine hiç ara verdirmeden Mevlid dinleyerek işini yapan Fazlı ustadan aldım” ve otuz üçlük bir andız tespih çıkarıp imamesinden tutarak uzattı ve ekledi: “Her habbesine bir Yâsin-i Şerif okudum oğlum, geçmişlerinin canına değsin inşallah.”

Dr. Ömer, mesleğinin en güzel ödülünü almıştı. Tıbbın soğuk, rasyonel ve formüllerle dolu dünyası, Ahmet Amca’nın gönül teliyle buluşmuş ve ortaya bir şifa hikayesi çıkmıştı. İnsan ruhu ve bedeni arasındaki o ince çizgi, doğru bir teşhis, samimi ve muhabbet dolu bir yaklaşımla yeniden dengelenmişti. Ahmet Amca odadan çıkarken, arkasında sadece bir kutu hediye değil, bilimin insan hayatına dokunduğu anın o tarifsiz huzurunu bırakmıştı

GELİNSİ KEŞKEK/ Hidayet BAĞCI

 



İlkbaharın gelişini karşılayan kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerini açtı Ayşe Gelin. Yörük çadırının dışından gelen ateşte kaynayan sütün kokusu, kaptan kaba aktarılan suyun sesi de bir uyanışın olduğunun habercisiydi. Erken vakitte uyanan sadece kendisi değildi. Çadır halkı uyanmış, kimisi hayvanlarla ilgileniyor, kimisi ateşin başında kahvaltı hazırlığı yapıyordu.

Ayşe Gelin, çadırın içinde eşine bakındı; yoktu. Sanırım o da diğerleri gibi erkenciydi. Yanı başında uyuyan bebeğiyle ilgilendi bir süre. Valizinden yeni elbiseler çıkardı. Bebeğinin öz bakımını yaptı. Ayşe Gelin, çadırda duran eşyalara göz gezdirdi. Minderler, yataklar bir sedirin üstüne yığılmış, bir köşede duruyordu. Çadırın duvarlarına gerilmiş el dokuması halılar hem estetik hem de çadıra konfor sağlıyordu. Kapıya benzettiği halıyı kaldırınca ocaktan taşan sütü gördü.

— Eyvah, taştı taşacak! dedi Ayşe Gelin.

Hayriye, taşmak üzere olan süt kazanını önce büyük bir kepçeyle birkaç kez karıştırdı, sonra da tüm gücüyle ocaktan indirdi. Ayşe Gelin’i görünce:

— Bizim buraların sabahı biraz erken olur. Hayırlı vakitler ola, Ayşe Gelin.

— Yaaa! Adım sizlerin arasında Ayşe Gelin olarak kaldı. Teşekkür ederim. Yardım edilecek, yapılacak bir şey varsa lütfen söyleyin, dedi Ayşe Gelin.

— Bu sabahın yemeğini ben hazırlayayım, sen de öğlen yemeğini hazırlarsın, dedi Hayriye.

— Çok sevinirim, seve seve hazırlarım. Ben Eren’e baktım, sanırım o Abdullah amcayla birlikte ya da nerede bilmiyorum, dedi Ayşe Gelin.

— Ne yemeği hazırlayacağını sormadın ama bu yemeği yapman için kahvaltıdan hemen sonra başlaman lazım. Evet, Eren abi babama yardım ediyor. Birlikte keçilerin sütünü topluyorlar, dedi Hayriye.

— Öğle yemeği hazırlığı için çok erken değil mi? dedi Ayşe Gelin.

— Yok, erken değil ama ancak babamlara azık yemeği hazırlarız. Bizim buralar sizin şehrin yemek kültürüne benzemez, Ayşe Gelin…

Sultan Ana, buharı üstünde tüten sıcak ekmekleri tandırdan çıkardı. Tavanın içinde cızır cızır sesler çıkaran kızarmış patatesleri boş bir tabağa, yağını süzerek aldı ve üzerine domatesli sosunu döktü. Hayriye, çiçekli basmadan olan sofrayı çadırın içindeki boş alana serdi. Sıcak ekmekler baş köşelere yerleştirildiğinde çadır halkı da sofranın etrafına sıralandı. Bal petekleri, tereyağlar, peynirler… Daha doğrusu bu sofrada her şey doğaldı. Çaylar ince belli bardaklara süzüldüğünde Hayriye usulca dedi ki:

— Eren abi, bugünkü azık yemeğinizi Ayşe Gelin yapacak.

— Hayriye, misafirine hangi yemeği yaptıracaksın? diyerek güldü Eren.

— Yapabilirse ona Gelinsi Keşkek yemeği yaptıracağım. Tarifini vereceğim, nasıl yaparsa artık. İlk kurbanları sizlersiniz, dedi Hayriye gülerek.

— Oooo, desene bugün şenlik var, dedi Eren, sol dizine oturttuğu bebeğini severek.

Kahvaltı bittiğinde Hayriye, elinde üstü örtülü bir tepsiyle geldi. Tepsinin örtüsünü kaldıran Ayşe Gelin, Hayriye’nin yüzüne şaşkınlıkla baktı ve Yörük kızı Hayriye tepsidekileri tek tek saydı:

-        Bir buçuk kilo kadar yarma

-        Bir buçuk kilo kadar haşlanmış kuzu eti

-        Biraz tereyağı

-        1 kase haşlanmış nohut

-        Biraz da su

-        Biraz da kırmızı yaprak biber , tuz

İran seferinin ardından yorgun ama zaferin vakur sessizliğini taşıyan Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Amasya civarında bir köyde konakladı. Günlerdir süren yolculuk, askerlerin yüzüne toz, bedenine ağırlık bırakmıştı. Açlık artık sadece bir ihtiyaç değil, sabırsız bir bekleyişti. Köyün kenarında, zamanın izlerini yüzünde taşıyan yaşlı bir kadın vardı. Ne saray mutfağına özgü ihtişamı ne de bol malzemesi… Elinde yalnızca biraz yarma, bir avuç nohut ve az miktarda et bulunuyordu. Ama yüreğinde misafirperverliğin en saf hâli vardı.

Kadın, büyük bir kazan kurdu. Ateşi ağır ağır yaktı. Saatlerce sabırla karıştırdı yemeğini. Her kepçe vuruşunda buğday yumuşadı, nohut çözüldü, et lif lif ayrıldı. Zaman, yemeğin içine sinmişti adeta. Akşam olduğunda kazan padişahın huzuruna getirildi. Askerler merakla kâselerini doldurdu. İlk kaşıklar alındığında bazıları fısıldaştı:

“Keşke biraz daha etli olsaydı…”

Bu sözler yaşlı kadının kulağına da ulaştı. Gözlerinde kırgınlık değil, bilgece bir sükûnet vardı. Tahta kepçesini eline aldı, kazanı derinlemesine karıştırdı. Ve bir anda… dipte saklanan etler yüzeye çıktı. Kepçenin her dönüşünde et, buğdayın içinden yeniden doğar gibi görünüyordu.

Kadın, yavaşça konuştu:
“Evlatlarım… Bu yemek sabır ister. Karıştırdıkça bereketi ortaya çıkar.”

Padişah bir kaşık daha aldı. Bu kez sadece tadı değil, emeği ve hikmeti de hissetti. Gözleri bir an kadına çevrildi ve başını hafifçe eğerek takdirini gösterdi. O an, sıradan görünen bu yemek bir kültürün, bir geleneğin ve bir yaşam felsefesinin simgesi hâline geldi.

İşte o gün “keşkek” yalnızca bir yemek değil; paylaşmanın, emeğin ve sabrın adı oldu.
Adının kökeni belki Farsça “kaşidan”, yani dövmek, ezmek fiilinden; belki de “keşk”, yani buğday lapasından geliyordu… Ama anlamı Anadolu’nun yüreğinde şekillenmişti.

O günden sonra keşkek, Yörükler ve Türkmen obalarının vazgeçilmez yemeği oldu. Düğünlerde, sünnetlerde, hayır sofralarında büyük kazanlar kuruldu. Herkes bir ucundan tuttu; biri odun getirdi, biri karıştırdı, biri dua etti.

Ayşe Gelin, “İşte bu yemeğin hikâyesi böyle… Bu dağ başı ne bizim okuduğumuz şehir kültürüne benzer ne de mutfak kültürüne. Ben bu hikâyeyi anlattım, sıra senin el marifetinde…” dedi.

Ayşe Gelin, yarma aşıyla birlikte haşlanmış kuzu etini tokmakla döve döve ateş üzerinde tam pişirme kıvamına getirdi. Keşkeğin üzerine tereyağında kavurduğu biberli nohutu “coss!” diye döktüğünde ikindi ezanı okunmuştu.

Her lezzetin bir emeği, bir hikmeti ve bir hikayesi vardır. Sabır gibi, zaman gibi…