Evimizin arka bahçesinde, bahçesinde dediysem biraz daha arka taraflarda, üzerine çıkıp iki yanından ayaklarımızı sallandırabileceğimiz köşeli bir taş vardı. Koca arazideki tek taş buydu. Babam, amcama anlatırken duymuştum: Dedem evin önünde ata binmeye çalışırken atın dışkısına düşüvermiş, bunu gören de olmamış ama dedem yerden kalkıp üstünü başını silkelerken babama da onu yere yıkacak bir tokat atıvermiş. O günden sonra evin arkasındaki bu taşı yonta yonta ata binecek bir basamak haline getirmiş dedem. Gittiği yerlerde ata binemediğini gören olmasın diye de hep rahat binebileceği aynı yerlere bağlamış atını.
Dedemin atının adı neydi
bilmiyorum. Ama at deyince biz bir tek Düldül ismini bilirdik. Hem sevimli hem
masallardan çıkmış hem de sırdaş gibi sıcacık gelirdi bu isim. Bizim Düldül
değildi gerçek bir at elbet. Dedemin ata binmek için yonttuğu taşa verdiğimiz
isimdi. Gerçek Düldül’ün hikâyelerini yıllar sonra ikinci herifi okuturken
öğrendim. Öğrenince biraz utandım, biraz gülümsedim. Düldül, bizim gelin olma
hayallerimizin bineğiydi çünkü.
Büyükten küçüğe sırayla başımıza
kırmızı soğan çuvalını duvak yapar, gelin olup kaya gibi sağlam, yosunlu taş
gibi uysal atımız Düldül’ün sırtına biner, ağlaşırdık. Ablam bizi gelin ederken
annem olur, yazmayla ağzını örtüp onun gibi ağlardı. Kendisi gelin olduğunda
Düldül’ün sırtında cevval bir eşkıya gibi dimdik oturur, zaman zaman bize el
sallardı. Jandarmaya karşı değil de babama karşı zaferini ilan etmiş sanırdım. Çuvalın
deliklerinden ablamın dişlerinin beyazı görünürdü. Onun bu halleri bizim sessiz
ağıtlarımızı gerçek bir yaraya çevirirdi. Bir seferinde onun böyle gülüşüne
dayanamayıp Düldül’ün arkasından dökmem gereken suyu ablamın üzerine döküvermiştim.
Beni eline almasın diye de kendimi yere atıp “Abam gelin oldu gitti, bir oğlan
için yitti” diye yerde yuvarlanmıştım.
Aynı ağıt beni annemin elinden kurtaramadı. Ama annemin eli
ablamınkinden daha vicdanlıydı.
Ablamın neden gelin olup gitmek
istediğini hiç anlamadım; zaman zaman babamın bizi hiç istemediğini, hadi ben
neyse de şu küçüğün bari erkek olması gerektiğini anlatır, bizi kızlığımızdan
utanır hâle getirirdi.
Çok zaman geçmeden ablam bizim
gelincilik oyunumuzu oynamaz olmuştu. Onu oyuna tekrar ikna edemeden rengarenk
kumaşlar, ışıltılı işlemeler, komşu kadınlar, akrabalar ve nerede gizlendiğini
bilmediğim çeşitli tabak çanaklarla evde büyük hazırlıklar başlayıverdi.
Tanımadığım ama daha önce birkaç kere gördüğüm insanlar bir sabah davul zurna
ve ismi Düldül olamayacak kadar çirkin bir atla kapımıza geldiler. Annem, ben
ve kardeşim ablamla vedalaşıp yan yana dizildik. Duvağın içi pek seçilmiyordu
ama gülümsediğine emindim. Sadece, ben ağlamadım. Yine de yazmamın kenarı ile
ağzımı burnumu kapadım.
Ablam şehre gelin gitmişti. At,
usulen erkek tarafının köyüne uğrayacak, gelinle damat oradan otomobille şehre
gideceklerdi. Oğlan memurmuş. O zamanlar ne işe yarar bilmezdim. İlk duyduğumda
hastalık ya da kötü insan olmak gibi bir şey zannetmiştim.
Ablam gidince mi başladı yoksa
ben abla oldum diye mi anlamaya başladım bilmem: babamın anneme, annemin babama
söyledikleri içime taş taş birikip kursağıma kadar kapkara bir duvar oldu. Tabi babam anneme her yerde, annem ise babama
babam yokken söylerdi ne söyleyecekse. Başlarda bana anlatıyor sandım. Ama
annemi işitmeyeceğim mesafedeyken bile annemin söylenmelerini, beddualarını
uzaktan anlar oldum. Ablam gitmek istemekte haklıydı. Babam başka bir anne daha
getirecekti. Annem de başka bir evden gitmek isteyip buraya gelmişti belki. Gelin
olmamdan bir gün önce bunu sordum ona. Cevap vermedi, sessiz kaldı. İlk kez
geçmişini düşünen gözler gördüm annemde.
Küçükken oynadığımız o kadar
gelincilik oyununa rağmen benim gelin çıkmam hiç çalıştığımız gibi olmadı çünkü
oyunu bilen tek arkadaşım, bacım iki gün ateşler içinde Düldül’ü ve ablamı
sayıklamış, üçüncü gün cennete uçuvermişti. Ben çok ağladım. Bu ayrılık, bu
ağıt gelin etmelere benzemiyordu. Üzerinde yazma serili tahtadan bir kutu
içinde yine Düldül gibi bir taşın üzerine konulmuş bacımı uğurladık. Giderken
annemin karnındaki daha küçük kardeşimi de yanında götürdüğünden annem
ağlayamayacak kadar yorgun ve hâlsiz düşmüştü. Babamın ne düşündüğünü, ne
hissettiğini hiç anlayamadım.
Evde bir başına kalmış bir kız
çocuğu olarak her işe yetişmeye çalıştım. Elimden gelmeyen yoktu, gücümün
yetmediği çoktu. Gücümün yetmediği her mesele babamın “Ah adam yok ki damı
yapsak” “Ah oğlum yok ki odun etsek” cümleleri ile son bulurdu. Ben üzerime
alınmamış gibi yapar kendimden, annemden hatta babamdan büyük yüklerin altına
girmeye çalışırdım. Kardeşim öldükten sonra bir daha Düldül’ün sırtına da
binmemiştim. Çok yorulduğum zamanlarda Düldül’ün dibine oturur, sırtımı taştan
gövdesine yaslar, bir gelin gidene, bir kefen giyene, bir anneme ağlardım. Sahi
annemi bu yalnızlıktan ve acizlikten kim kurtaracaktı? Bazen ise hiçbir şeye
ağlayamayacak kadar nefessiz hissederdim. Yıllar bu nefessizlik hissi içinde
geçip gitti.
Düğün günümde babam büyük bir
kalabalık, davul zurna ve atla karşı köye doğru yola koyuldu. Ne olduğunu
biliyordum ama anneme ne olduğunu sorduğumda yine cevap vermedi. Biraz sonra
damat yerinde olması gereken yerde babam, arkasında at, atın üzerinde tanımadığım
bir gelin vardı. O da bizim gibi epey gelincilik oynamış olmalı ki atın
üzerinde çok güzel duruyordu. Ablam kulağıma bir iki ayıp laf söyledi. Babam
gelini eve getirdi. Kardeşlerim ve benim kaldığımız odaya yerleştirip kapıyı
gelinin üzerine çekti. Eve bir gelin geldi, evden bir gelin gitti. Beni de çıkarıp
ata bindirdi. Gelin etti gönderdi.
Erkeği bol, kadını bol, işi bol,
sofrası bereketli, hayvanı çok bir evdi burası. Kocam gün doğmadan koyunları
otlatmaya çıkarır akşam ezanı zamanı da gelirdi. O gelene kadar evde ne iş olsa
yapardım. Ta ki bir gün gelmeyene kadar. Koyunlar eve dönmüş, kocam dönmemişti.
Daha önce hiç böyle yapmadığından herkes telaşa düşmüş, ben de daha huyunu
bellemediğimden, telaşlarına yetişmeye çalışırken korkuya kapılmıştım. Yazdı,
sıcaktı. Sabahın serinliği öğle vakti yakıcı bir havaya dönerdi. Bir tepede
koyunları serinlesin diye göle sürmüş, kendisi de girince geri çıkamamış.
Üçü, yedisi derken gelip giden
babam birkaç kez annemin selamını getirmiş, eve götürmeye hiç davranmamıştı.
Kırkı çıktıktan sonra sıra bana geldi ki kolayca rızamı alıp evin tek bekar ve en
küçük erkeği ile beni nişanladılar. Erkek dediğim 11 yaşında bir oğlan. Ahmet.
Kaynanam, oğlanın çelimsiz
olduğunu ama kafasının çok çalıştığını, arada bir altına kaçırdığını, benim
kadın olursam onun adam olacağını, hatta imam bile olabileceğini bir çırpıda
bana anlatıverdi. Onun içinde, oğlunu okutmak hevesinin olduğunu o zaman anlamamıştım.
Okumak ne demek ben de bilmezdim. Diğer oğlanlar gibi her işe koşturamaz,
hayvandan anlamaz, toprak belleyemez, yük çekemez… Bu evde hiçbir işe yaramaz
bir oğlandı neticede. Kaynanam, Ahmet için hayvan yerine okula, camiye gitsin
diye bir seferliğine ortalığı birbirine kattı. Yetti. Sonra ne altına
kaçırmasına ne sabah uyanmasına ne yediğine ne içtiğine karıştı. Üstünü başını
batırıp eve geldiğinde Ahmet’i elime katıp terlikle dövdüğümde uzaktan hoşuna
giderek izlediğini bile gördüm. Ahmet’e analık ediyorum diye de beni diğer
gelinlerinden hep ayrı tuttu.
Ahmet, daha önce gördüğüm hiçbir
çocuğa, hiçbir erkeğe, hiçbir adama benzemiyordu. Çiçek kokluyor, bulutları
seyrediyor, saçlarımı okşuyordu... Eline bir kitap alıp yere uzanıyor, gözünü
kitaptan ayırmadan saatlerce debeleniyordu. Bazen gülüyor, bazen hüzünleniyor,
bazen de uzun uzun düşünüyordu. Hoca ezber verdiğinde ise kolayca ezberliyor,
takıldığı yerlerde hocayı taklit edip beni güldürüyordu.
Bir süre sonra derslerini takip
etmem gerektiğine onu ikna ettim. Okuduğu her şeyi bana okumasını, benim
okumayı unuttuğumu, bana hatırlatmasını istedim. Ezberimde olmayan sure ve
duaları Ahmet’i dinleyerek tamamladım. İlmihalden, Elifbâ’dan, her şeyden Ahmet
sayesinde haberdar oldum. Bir süre sonra Ahmet ile öğrendiklerimiz ve
muhabbetimiz eve sığmaz olmuştu. Zaman zaman ot toplama bahanesi ile dağlarda
yürümeye çıkıyor, verdiğimiz bahaneyi evde otları sorduklarında hatırlıyorduk.
Bu yürüyüşler de bize yetmez olduğunda yetiştirip büyüttüğüm kocamın artık
liseye gitmesi gerektiğini kaynanama anlattım. Camideki hoca da Ahmet’e böyle
demişti. Evin büyük oğlanları ne olduğuna pek anlam veremeden bir araba eşya
hazırlayıp bizi şehre götürdü. Ablamın bulduğu iki göz bir eve bizi
yerleştirdi. Kaynanamın verdiği paralardan da evin kirasını ödedim.
Ertesi gün ablam ve eniştem ile
adında bile imam olan liseye gittik. Cahilliğimi ve heyecanımı belli etmemek
için sürekli ablama bakıp onu taklit ediyordum. Yıllar geçmişti ama tek
bakışından ne yapmam gerektiğini hemen anlıyordum. Sadece ablamın eskisinden
daha parlak ve açık saçları dikkatimi dağıtıyordu. Evrak eksiklerimiz ortaya
çıkınca müdür Ahmet’e sorular sormaya başladı. Ahmet de soruları sakin hâliyle
ve tane tane cevapladı. Sureleri de köydeki hocayı taklit edip eksiksiz
okuyunca evrakları kendisinin halledeceğini söyledi. Ben gülmemek için kendimi
zor tuttum. Müdür “Velisi siz misiniz?” diye bana sorunca “Evet” demiş
bulundum. Ablamın şaşkın hâli halen gözlerimin önünde. Soyadlarımız da aynı
olunca kimse şüphelenmedi. Herifin, veli kısmında adımın yazılı olduğu
karneleri, “velisine” başlıklı okula davet mektuplarını da halen saklarım.
Okuldaki ilk yıldan sonra zaman zaman elinden tutup herifi okula götürme
şakaları yaptım. İkimizin çok eğlendiği, kimsenin bilmediği bir oyundu bu bizim
için.
Biraz temizlik, biraz terzilik,
biraz da bakıcılık yaparak evi çekip çeviriyordum. Ahmet de cenazelere,
mevlitlere gitmeye başlamıştı. Ortalık karışıktı ama hocaya, Kur’an’a hürmet
hiç değilse üç beş kuruş para ile kendisini gösteriyordu.
Ahmet mezun olmadan 3 gün önce
baba oldu. 4 tane olacak olan çocuklarımızdan ilki o zaman doğmuştu. İmam
olarak da şehirde bir camide göreve başladı. Hayatı boyunca 3 camide görev
yaptı. Gittiği her camide Ahmet Hoca olarak sayıldı, sevildi, sözüne hürmet
edildi. Son camisi benim köyümün camisi. Birlikte Düldül’ü sevmeye de gittik.
Ben çıkıp üzerine oturdum. Ahmet de beni elimden tutup nazikçe indirdi. Kimse
ağlamadı. Sadece gülümsedik. Böyle işte: Büyüttüm koca ettim, okuttum hoca
ettim.



~2.jpg)




~2.jpg)

.jpeg)