Yoldaki Kalemler
Kültür, Sanat, Edebiyat ve Fikir Dergisi
BİZE YAZILANLAR...
Siyah Kalem/Hidayet BAĞCI
BİR KAPI AÇILDI / Teyfik KARADAŞ
Şehrin içindeki boş arsalarda yetişen otlar
kurudu. Maraş ovasındaki ekinler sararmaya başladı. Okulumuzdaki yazılı ve
sözlü bütün sınavlar tamamlandı. Tahmin
ediyorum; haziran ayının ikinci haftasının Cuma günüydü. Ülkemizin her yerinde ki
okullarda olduğu gibi, benim okuduğum lisede de çok görkemli bir karne dağıtım
töreni yapıldı. Bütünlemeye kalan dersim olmadığı için karnelerin dağıtıldığı
gün Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinden mezun oldum. Karne dağıtım
töreninin yapıldığı gün, şehirdeki eşyalarımı, yatağımı ve yorganımı toplayıp
köye götürdüm.
Köyde bir taraftan
ailemin bağ ve bahçe işlerine yardım ederken bir taraftan üniversite ikinci basamak
sınavına hazırlandım. Köye vardıktan on
gün kadar sonra üniversite ikinci basamak sınavına girmek için Adana’ya gittim.
Derslerime yeteri kadar çalışmadığım için sınavım iyi geçmedi. Yine de
“Çıkmadık candan ümit kesilmez misali” heyecanla sınav sonucunu beklemeye
başladım.
Ağustos ayının sonuna
doğru sınav sonuçları açıklandı. Sınav sonuçlarının açıklandığı gün köyde mühim
bir işim olduğundan, şehre gidip sınav sonuç gazetesi alamadım. Bizim köyde
benden başka sınava giren kimse olmadığı için başka birinin aldığı sınav sonuç
gazetesine bakma şansım olmadı. Sınav
sonucumu Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından gönderilecek sınav
sonuç belgesinden öğrenmeye karar verdim. Sınav sonuç belgemin sonucun
açıklanmasından üç dört gün sonra Bakkal Muzaffer’in dükkânına geldiğini
öğrendim. Haberi alır almaz Bakkal
Muzaffer’in dükkânına koştum. Muzaffer abiden zarfı aldım. Zarfı elime aldığımda
heyecandan kollarım titriyordu. Kollarım
titrese de zarfın bir tarafını makasla keserek sınav sonuç belgesini çıkarttım.
Öğrenci Seçme ve
Yerleştirme Merkezi Başkanlığından bana gönderilen sınav sonuç belgesinde “Herhangi
bir yükseköğretim kurumuna kayıt olma hakkı kazanamadınız” diye yazıyordu. Bu
ibareyi okuyunca sanki zelzele oldu, dağlar üzerime devrildi. Binlerce tonluk yükün altında kaldım. Birden bire tansiyonum yükseldi. Kalbim küt,
küt çarpmaya, sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Belli bir süre oturduğum yerden
kalkamadım. Gözlerime yaşlar doldu ama bakkaldaki insanlardan utandığım için
ağlayamadım. Muzaffer Ağabeyde lisanı halimden sınavı kazanamadığımı fark etmiş
olmalı ki, bana sınavla ilgili herhangi bir şey sormadı. Böyle kötü bir haleti
ruhiye içinde, bakkaldan ayrılıp, doğruca evimize gittim. Evimizin arkasındaki
büyük cevizin dibine oturup saatlerce hüngür, hüngür ağladım.
Ağlama faslı bitince
köyümüzün ortasından akan Tekir Çayının kenarına doğru yürüdüm. Tekir Çayının
içinde Köpüklüce adı verilen derin bir göl vardı. Bu göle girip iki saat kadar
yüzdüm. Tekir çayının soğuk suyunun içine girince, yaşadığım bu büyük şokun
etkisini kısmen de olsa üzerimden attım. Gölgeler uzayıp hava serinlemeye
başlayınca tekrar evimize gittim. Evimize giderken yolda açlıktan karnımın zil
çaldığını acıktığımı hissettim. Evimize vardığımda annem akşam yemeğini
hazırlamış, sofrayı sermişti. Akşam yemeğini yeken moralimin bozukluğundan
felçli bir hasta gibi, elim titriyor, kaşığı ağzıma götüremiyordum. Zorda olsa döküp
saçaraktan karnımı doyurdum.
Annemin en küçük kardeşi olan
Cuma Ali dayımla aynı yaştaydık. Dayım ile aynı yaşta olduğumuz için cenazede beraber
ağlar, mutlu günlerimizde beraber gülerdik. Düğünlere
Birlikte gider, bayram ziyaretlerini beraber
yapardık. Sokakları yaylaları veya komşu köyleri birlikte gezer, er
meydanlarında birlikte güreşirdik. En gizli sırlarımızı birbirimizle
paylaşırdık…
Rahmetli anneannem dayım ile aramızda olan muhabbeti
çok sevdiği için bana büyük kasap, Cuma Ali dayıma küçük kasap derdi. Çünkü ben
bedensel olarak dayıma göre daha iri yarıydım. Büyüyünce anneannemin dayım için
küçük, benim için büyük kasap demesinin hikâyesini araştırdım. Bu kişiler
anneannemin doğup büyüdüğü Tanır köyünde yaşamış iki yakın arkadaşmış. Birlikte
hayvan alıp sattıkları için büyük ve küçük kasap namıyla anılırlarmış.
Anneannemde bizi bu iki samimi arkadaşa benzettiği için bana büyük, dayıma
küçük kasap dermiş. Köydeki en yakın dostum, en samimi arkadaşım dayım olunca;
yemekten hemen sonra derdimi anlatmak için dayımın yanına gittim.
Dayım ile gece yarısına
kadar çay içtik. Muhabbet ettik. O gece dedemin evinde yattım. Her sabah yeni
bir umutla başlar. Sabah uyandığımda kendimi bir önceki güne göre daha moralli,
daha enerjik hissettim. Bir yıl sonra üniversite
sınavını kazanmak ve eğitim hayatıma kaldığım yerden devam etmek için yeni bir çıkış
yolu aramaya başladım. İlk olarak aklıma bir yıl vekil öğretmenlik yapmak
geldi. Sonra şehirde bir iş bulup, gündüzleri çalışmak, akşamları dershaneye
gitmek geldi. Daha sonra bu fikirlerimi hocalarımla istişare etmeyi düşündüm.
Sabahtan akşama kadar aklımdan yüzlerce fikir geldi geçti. O gün akşam
yemeğinden sonra ruh halimin düzelip, sosyal durumumun normalleştiğini
hissettim ve sabahleyin erkenden şehre gitmeye karar verdim.
Sabahleyin gün doğmadan
önce kalkıp, ilk otobüse binerek şehre hareket ettim. Otobüsten Batı Park’ta
indim. Endüstri meslek lisesine vardım. Endüstri
meslek lisesinde bizim dersimize giren öğretmenlerden, öğrencilerine en çok
yardım eden İnsan Süleyman Beyazıt hocamdı. Süleyman Beyazıt Hocam aç olan
öğrencileri doyurur, açıkta kalan öğrencileri giyindirirdi. Okulun ağır sıklet
pehlivanı olduğum için beni diğer öğrencilerden bir tık fazla severdi. İş bulma
konusunda yardımcı olur ümidiyle ilk önce Süleyman Beyazıt Hocamın yanına
gittim. Odasına vardığımda, Süleyman Hocam teknisyen abilerle birlikte torna atölyesindeki
makinelerin tamir ve bakımını yapıyordu. Beni görünce odasına geldi.
Süleyman Hocamın elini
öptüm. Hoş beş edip, birbirimizin halini
hatırını sorduktan sonra, hocamın atölyedeki işini aksatmamak amacıyla acele
olarak konuya girdim. Üniversite sınavını kazanamadığımı söyledim. Ailemin durumunu
anlattım. Süleyman Hocam zaten önceden de benim ailemin maddi durumunun iyi
olmadığını biliyordu. Parasızlık nedeniyle dershaneye gitme imkânımın
olmadığını arz ettim. Düşüncelerimi, hayallerimi başından sonuna kadar
anlattım. Beni dinlerken Süleyman Hocamın da gözlerinin yaşardığını fark ettim.
Süleyman Hocam beni can
kulağıyla dinledikten sonra “Pehlivan sen tatlı canını sıkma, moralini bozma.
Ben sana işte bulurum. Ücretsiz dershanede ayarlarım” dedi. Süleyman Beyazıt Hocamın
ağzından bu sözleri duyunca nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Bir anda dünyam
değişti. Üzüntüm mutluluğa dönüştü. Sevinçten gözlerimden yaş geldi. İçimde
yaşattığım çaresizlik duygusu anında yok oldu. Sanki bu yalan dünyaya mutlu bir
şekilde, yeniden merhaba dedim…
Süleyman Hocam bana “Sen
bu gün köye git. Pazartesi günü geri gel” dedi. Ben şehirde fazla bir zaman
geçirmeden ilk otobüsle köye döndüm. Artık çaresiz değildim. Elimden tutan bir insan
vardı. Dershaneye gidecektim. Çalışacaktım. Cebimde param olacaktı. Aileme maddi yönden muhtaç olmayacaktım. Bir
yıl sonra üniversite sınavını kazanacaktım…
Köye dönerken ortaokuldan
sınıf, liseden ev arkadaşım Bekir Akçadağ ile karşılaştık. Otobüste yan yana
oturduk. Bekir şehirde kendisine bir sekreterlik işi ayarlamış, beni
görmeseymiş haber vermek için bizim köye gelecekmiş. Benim de iş bulmam
durumunda Bekir ile aynı evde kalmak için anlaştık. Ben pazartesi günü şehre
gelirken Bekir’de gelecek bize kiralık ev ayarlayacaktı. Ben otobüsten
Döngel’de indim. Bekir kendi köyü Tekir’e gitmek için yoluna devam etti.
Köyde varınca şehre
götüreceğim mutfak eşyası, yatak, yorgan, halı ve kilim gibi zaruri ihtiyaçları
hazırlamaya başladım. Öğrencilik yıllarımdan tecrübeli olduğum için
hazırlıklarımı bir günde tamamladım. Bir gün de istirahat ettim. Pazartesi günü
erkenden arkadaşım Bekir ile birlikte şehre geldik. Bekir otobüsten Kısık
kayada inip ev aramaya gitti. Bende Süleyman Hocamın yanına gitmek için yoluma
devam ettim. Süleyman Hocam yanına vardığımda beni yine sevgiyle, muhabbetle
karşıladı. Çayımı, kahvemi içirdi. Kahvem bitince beni arabasına bindirip çalışacağım
iş yeri olan Bedir Bakkaliyesine götürdü.
Bedir Bakkaliyesi şimdiki
müftülük binasının ilerisinde ve Mis Apartmanının tam karşısında yer alıyordu.
O günkü şartlarda Kahramanmaraş’ın en lüks marketiydi. Şehrin en varlıklı
insanları bu marketten alış veriş yapıyordu. Süleyman Hocam beni marketin
sahibi Velittin Tatoğlu Ağabeyle tanıştırdı. Yapacağım işi ve alacağım ücreti
konuştuk. Sabah saat yediden akşam saat beşe kadar markette tezgâhtarlık
yapacaktım. Aylık elli bin lira maaş alacaktım. Asgari ücretin kırk bin lira olduğu
bir dönemde elli bin lira maaş benim için iyi para sayılırdı. Market sahibi ile
anlaşma sağlanınca Süleyman Hocam evine gitti. Beni Adım Dershanesinin müdürü Hamdi
Sökmen beyin yanına gönderdi.
Adım Dershanesi Yaşar
Pastanesinin arka kısmındaki Belman Sitesinin en üst katında faaliyet
gösteriyordu. Bedir Bakkaliyesinden Adım Dershanesine yürüyerek gittim.
Giderken attığım her adım belki de ömrümün anlamlı adımlarıydı. Atlas Giyim
Mağazasının yanından sola dönüp, Belman Sitesine vardım. Asansöre binip yedinci
kattaki Adım Dershanesine çıktım. Sekreter Hanıma Hamdi Bey ile görüşeceğimi
söyledim. O anda Hamdi Beyin odasında misafir olduğu için beş dakika kadar
sekreter hanımın yanında bekledim. Misafirler çıkınca içeri girdim.
Hamdi Beye kendimi tanıttım.
Beni Süleyman Beyazıt Beyin gönderdiğini söyledim. Hamdi Bey çayımı içirdi.
Kayıt için gerekli belgelerin yazılı olduğu listeyi elime verdi. Belgeleri
tamamlayıp hemen dershaneye başlamamı söyledi. Teşekkür ederek Hamdi Beyin odasından
ayrıldım. O güne kadar gitmeyi hayal dahi edemediğim Adım Dershanesine kayıt
olunca benim nasıl mutlu olduğumu, nasıl sevindiğimi siz tahmin edin.
Bekir ile saat on iki buçukta Eski Halin
arkasındaki çay ocağında buluştuk. Bekir “Ortağım Fatih Mahallesinden bir ev
buldum. Ev imam hatip lisesinin tam karşısında” dedi. Bekir’in verdiği bu
habere çok sevindim. Bekir’de benim iş bulmama ve dershaneye kayıt olmama çok
sevindi. Ulu Caminin önünden belediye otobüsüne binerek Bekir’in bulduğu eve
gittik. Ev sahibimiz Kasap Hacı namıyla bilinen yaşlı bir adamdı. Gençlik
yıllarında Çağlayan Köyünde yol boyu lokantacılığı yaptığı için bizim yöreyi
yakinen biliyordu. Kendi emsali pek çok insanı tanıyordu. Evi kirasını on bin
liraya anlaştık. Anahtarı teslim aldık. Evde kaba bir temizlik yaptıktan sonra
köyden eşyalarımızı getirerek eve yerleştik.
Ben evraklarımı
tamamlayarak dershane kayıtımı yaptırdım. Aynı gün akşam derslere girmeye
başladım. Dershanede matematik dersine Hüseyin Er Antepli, fizik[u1] [u2] dersine Hamdi Sökmen, kimya dersine Atilla Öz
giriyordu. Türkçe hocamız Şevket Yücel’di. Hocalarımızın hepsi de derslerini
çok güzel anlatıyorlardı. İlk gün dershanede girdiğim derslerden çok memnun
kaldım. Ders bitince belediye otobüsüne binip eve gittim. Bekir’in hazırlamış.
Akşam yemeğini Bekir ile birlikte yiyip, biraz sohbet ettikten sonra yattık.
Sabah ezanı okunurken uyandım.
Tıraş oldum. Hava aydınlanır, aydınlanmaz otobüse binerek Bedir bakkaliyesine
gittim. İş yerine vardığımda Velittin Ağabey dükkânın kepenklerini açıyordu.
Ceketimi çıkarttım. Üzerime bir önlük giydim. Sebze ve meyve kasalarını
Velittin Ağabey ile birlikte dışarı çıkarttık. Sonra diğer çalışanlarda geldi.
İş yerindeki ilk günüm oldukça heyecanlı geçti. Saat beş olunca dershaneye
gittim.
Ondan sonra her gün rutin
olarak sabah Bedir Bakkaliyesine, akşam adım Dershanesine gittim geldim. İş
yerinin sahibi Velittin Ağabey eski bir pehlivan olduğu için onunla çok iyi
anlaşıyorduk. Velittin Ağabey beni çalışanı olarak değil de evladı gibi
görüyordu. Müşterilerimizin tamamına yakın şehrin ekâbir insanlarıydı. Dönemin
belediye başkanı merhum Hacı Ali Özal bile evinin alış verişini bizden yapardı.
Dershaneye gelince sınıf
arkadaşlarımın hepsi ile kısa sürede kaynaştık. Derse giren hocalarımın hepsi
de beni sevdiler. Meslek lisesi mezunu olduğum için akademik alt yapım zayıftı
ama yapmış olduğum espriler ve anlatmış olduğum fıkralarla derslere ayrı bir
renk katardım. Bu durum hem öğrencilerin hem de hocaların hoşuna giderdi.
Hele Şevket Yücel Hocam
beni gördüğü anda gözlerinin içi gülerdi. Teneffüs aralarında bana kantinden
orta şekerli bir kahve ısmarlardı. Muhabbet ederken bana nasihat olsun diye
söylediği “Kötü bir iş seçen ömrünün yarısını kaybeder. Kötü bir eş seçen inna
lillahi ve inna ileyhi raciun” sözünü hiç unutmuyorum. Hocam bu sözle herkesin
işini ve eşini iyi seçmesini isterdi. Hüseyin Erantepli’nin matematik dersi
anlatmasını çok severdim ama gündüz işe, akşam dershaneye gidince ders
çalışmaya pek vaktim olmazdı. Buna rağmen deneme imtihanlarında orta sırlarda
yer alırdım.
Dershanenin kantincisi
sekiz köşe şapkasıyla kendisine münhasır otantik bir insandı. Beni koridorda
gördüğü zaman elinde bir bardak çay ile yanıma gelir “Pehlivan sana bir bardak
çay ikram edeyim” derdi. Ev arkadaşım Bekir’de akşam yemeği konusunda bana yardımcı
olurdu. Tek başına yemeği hazırlar, bulaşığı yıkardı.
Bir öğretim yılını çoğu
zaman mutlu, bazı günler sıkıntılı olarak bitirdim. Yılsonunda girmiş olduğum
üniversite sınavı sonucunda Niğde Eğitim Fakültesini (EYO) kazandım. Süleyman
Hocamın bana iş bulması, ücretsiz dershane ayarlaması benim hayatımı değiştirdi.
Geçen yıl haberleri izlerken Hukuk Fakültesini kazanan öğrencisine yardım talep
etmek için Erzincan valisi Hamza Aydoğmuş Beyin caddede yolunu kesen Kübra
aydın öğretmeni görünce Süleyman Beyazıt Hocam geldi aklıma…
Bana göre her öğretmen Kübra
Aydın öğretmen gibi en az ihtiyaç sahibi öğrencisinin hayatına dokunmalı.
Süleyman Beyazıt Hoca misali kimsesiz insanlara umut olmalıdır!
MARAŞ’A NÖBETÇİ OYUNCAKÇI’DAN BAKMAK/SİBEL KÖK
Bir şehri anlatmaya nereden
başlamalı? Her karışında emeğin, azmin, alın terinin olduğu toprağından mı;
dağıyla, yaylasıyla, suyuyla, pınarıyla insana rahmet olan doğasından mı,
dilinden mi yoksa kültüründen mi?
Hasan Keklikçi, nam-ı diğer
Keklikçi Emmi, insanından başlamış anlatmaya. İnsan, yaşadığı yere benzer çünkü.
O yerin suyuna, o yerin toprağına
benzer/ toprağını iten çiçeğe/ dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine benzer.
Bu benzerlik, içinde koskoca alemi taşıyan insanı “görebilmenin” neticesinde
kurulur. Hikayeci, anlatımdan önce görebilmenin ustasıdır. İnsanı; alın
çizgisinde biriktirdiği acıyı, kederi, sevinci, umudu, özlemi, düş
kırıklığını... Gündelik yaşamın hayhuyu içerisinde kaçımız yanımızdan geçen bir
insanın haline, tavrına, yüzüne yansıyan hikayesine dikkat kesildik? Kaçımız, somun
yemesine bakıp nasıl bir adam olduğunu anlamaya çalıştık mahcup ve kavruk bir
köy delikanlısının?
İnsan, görmeyi bilenin elinde
dönüşür bir hikayeye. Hasan Keklikçi’nin hikayesinde Maraş, bazen Ceyhan
Nehri’nin kenarında misafir ağırlayan bir köylü, bazen tren hattı üzerinde
uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında gündüz pamuk toplayıp akşam yorgun bedeniyle
hane halkına aş pişiren bir gelinbacı; ölüm gerçeğiyle, deliliğe vurup başa
çıkmaya çalışan bir baba ya da alıcı kuşun alıp götürdüğü körpe bir ceylan
oluveriyor. Tanıdık sokakları, sarı sıcağın vurduğu ovaları, Uludaz’ı, bizim
köyleri, her gün yanımızdan geçen tanıdık yüzleri görür gibi oluyoruz her
hikayede. Yazarın samimi ve akıcı dili, kahramanlarını yerel söyleyişe uygun
konuşturması hem bu aşinalığı artırıyor hem de kullanılan söyleyişlere karşı
bir merak uyandırıyor. Teh düşmek, fort atmak, cusluk etmek, mid mid ettirmek,
dapdiri yekinmek, çölpeşik, çinke ve çıkla merakımı celbeden söyleyişlerden
bazıları... Bu canlı dili mekan betimlemelerinde de görüyoruz. Maraş Ovası’nı,
şehrin sokaklarını, köy yaşantısını berrak ve canlı bir üslupla hikayelere işliyor
yazar.
Onu gündelik yaşamdan olmak üzere
yirmi dört hikayeden oluşan kitabın okumakta en çok zorlandığım kısmı ise “6 Şubat 2023’te Yitirdiğimiz Canlara
Rahmetle” paranteziyle aktarılan deprem hikayeleri. Deprem, sayılardan
ibaret kayıplar değildi çünkü bizim için; akrabalar, baba dostları, çocukluk
arkadaşları, her gün selamlaştığımız kapı komşuları, gönül dünyamızı imar eden
ağabeyler hasılı bizi yurdumuza bağlayan ne varsa hepsiydi. Bu yüzden belki de
dost, akraba, yoldaş, konu komşu kim varsa göçen her hikayede gelip durdu
karşımda.
GÖRDÜM / Hidayet BAĞCI
EV HÂLİ / Nurcihan KIZMAZ
BİR GONCOLOZ HİKAYESİ/Nurcihan KIZMAZ
(BÜYÜKLERİMİZDEN
DİNLEDİĞİMİZ, ONLARIN DA BÜYÜKLERİNDEN DİNLEDİĞİ ESKİ BİR MARAŞ HİKAYESİ)
Çocukluğumuzun uzun kış gecelerinde; büyük-küçük çoluk-çocuk bir sobanın
etrafına doluşur, anlatılan hikayeleri nefesimizi tutarak dinlerdik. Kimi zaman
korkudan birbirimize sokulur, konuşulanları hafızamızdan silmek istesek de ne
fayda, günlerce etkisinde kalırdık.
İşte o hikayelerden biri de büyük dedemin başından geçmiş gibi
anlatılan, belki onun da kendi dedesinden dinlediği bir goncoloz hikayesiydi.
Ben de hatırımda kaldığı kadarıyla sizlerle paylaşayım:
“ Hikaye bu ya eskiden, kış aylarında ortaya
çıktığı söylenen goncoloz adında varlıklar yaşarmış. Bunlar istediği kılığa girebilir,
çoğu zaman da insan kılığına girer, akıl almaz işler eder, insanları
korkuturlarmış. Zehmeri soğuklarının hüküm
sürdüğü zamanlardan birinde dedem evde otururken damdan patır kütür sesler
gelmiş. Kulak vermiş ki, bacadan “Mehmet Efendii, akşam Çukur Hamamı’nda
eğlence var, sen de gel mutlaka bekliyoruz” diyen hınık
bir ses duymuş.
Eskiden sokaklarda yeterince aydınlatma olmadığı için zifiri karanlıkta
kimsecikler dışarı çıkmazmış. Çünkü bilinirmiş ki böyle soğuk ve karanlık
gecelerde goncolozlar ortalıkta kol gezer…
Fakat benim dedem bu durur mu? Durmamış tabii. Allah’tan gayrısından
korkusu olmayan Mehmet Efendi hamamın yolunu tutmuş. Varmış bakmış ki bütün
konu komşu, kahvehane arkadaşları çoktan gırgır şamataya başlamış bile. Sonra
hazirundan biri çıkıp, “Haydi düğün yapalım, gidin etraftan gelinlik, duvak,
takı, toka ne bulursanız getirin“demiş. Herkes bir tarafa dağılmış fakat çoğu
da eli boş dönmüş. Çünkü goncolozlar besmele ile konulan bir şeye
dokunamazlarmış. Besmele’nin be’sini duydukları an oradan kaçışırlarmış. Elleri
boş dönen goncolozlar “demiş de gomuş, demiş de gomuş“ diye homurdanadursun bir
tanesi ne bulduysa getirmiş. Anlaşılan sahibi besmelesiz vurmuş sandığının
kilidini. Ortalarda öylece dolanan dellek,
gelinliği giymeye hemen gönüllü olmuş. Bu bir garip düğün devam ederken Mehmet Efendi
bazı garipliklere şahit olmuş. Mesela, bazılarını tanıdığı bazılarını daha önce
hiç görmediği bu insanlar, kurnaları
kaldırıp kaldırıp başlarından aşağı döküyorlarmış. E koca kurna bu bir bakır
tas mı sanki. Konuşmaları da bir değişik gelmeye başlamış. Usulca elini külhandaki kömür isine batırıp oynayan gelinin
sırtına çıkarmış beş parmağının izini. Sonra da sıvışmış hamamdan. Alel acele
giyinip gallede oturan hamamcıya içerde olan
bitenleri anlatmış nefes nefese. Hamamcı sakinlikle Mehmet efendiyi dinledikten
sonra “şu hareketi de yapabiliyorlar mı?“ deyip ayağının birini havaya
kaldırmış, hamamın kubbesine değdirmiş. Gelirkenki cesaretinden eser kalmayan
Mehmet Efendi can havliyle kaçmış hamamdan. Koştukça arkasından tıkırtılar
geliyor, hızını artırdıkça ses de hızlanıyor, yavaşladıkça ses de yavaşlıyormuş.
En sonunda evinin kapısına ulaşıp elini cebine atınca bir de ne görsün ucuna
anahtarını bağladığı şalvarının ipi yere sürünmekteymiş. Meğer o peşinden
birileri koşuyor sanıyorken, anahtarıymış onu takip eden. Kapıyı açar açmaz
eşikliğe yığılıvermiş. Sabah olunca, başına gelenleri bir bir anlatmış
karısına. Karısı olan biteni anlamak için gelinliğin sahibi komşuya gitmiş
hemen. Bir bahaneyle gelinliği görmek istediğini söylemiş. Bir de bakmışlar ki
gelinliğin sırtında simsiyah Mehmet Efendi’nin elinin izi. “Estağfurullah”
deyip donakalmışlar. “
Bu hikayeyi torunuma anlattığımda gülmekten yerlere yattı. Bu kez de ben
şaşırıp kaldım. Biz dinlerken kalbimiz yerinden çıkacak gibi olurdu oysa. Şimdiki
nesil böyle uyduruk hikayelere inanmıyor çok şükür. Kendi saflığımıza mı
yanalım yoksa böyle nice hikayelere maruz kaldığımıza mı? Yoksa bu karşımda
gülen de mi goncoloz? Biz en iyisi euzubesmelemizi bol bol çekelim.
ANNEANNE SÖZLÜĞÜ
ZEHMERİ: Kışın en soğuk günleri.
Aralık ayının 20’sinde başlayıp Ocak ayının bitmesiyle son bulur. (Bkz: TDK’da
zemheri)
GONCOLOZ: Kışın en çetin geçtiği,
karın kapıyı aldığı karanlık gecelerde ortaya çıktığına inanılan hayal ürünü
varlık.
DELLEK: Hamamın temizliğinden sorumlu
ve müşterilere hizmet eden, ortalarda “acele edin, gımıldanın” diye gezen kişi.
Erkek olursa dellek, kadın olursa natır denir. (Bkz: TDK’da tellak)
GALLE: Hamamın çıkış kapısına yakın
yüksekçe bir yerde duran, hamamcının oturduğu ve kilitli çekmecesinin bulunduğu
kısım. (Kasa)
HINIK: Burnu tıkanmış gibi genizden
konuşan.
KÜLHAN: Hamamı ve suyu ısıtmak için ateş
yakılan oda. (Kazan dairesi)
GURNA: Sıcak ve soğuk suyun birbirine
karışıp ılıdığı tek parça mermer havuz. (Bkz: TDK’da kurna)
ÖLÜMLE BURUN BURUNA / Teyfik KARADAŞ
Benim liseyi bitirdiğim
zamanlar üniversiteye girmek için, öğrenci seçme sınavı 1 (ÖSS-1) ve öğrenci
seçme sınavı 2 (ÖSS-2) isimli iki tane sınav yapılırdı. Öğrenci seçme sınavı
biri kazanamayan öğrenci, öğrenci seçme sınavı ikiye giremezdi.
Öğrenci seçme sınavı bir
bütün il merkezlerinde yapıldığı halde; öğrenci seçme sınavı iki İstanbul,
Ankara, İzmir ve Adana gibi belli başlı büyük illerde yapılırdı. Öğrenciler
kendi aralarında öğrenci seçme sınavı bire üniversite birinci basamak sınavı,
öğrenci seçme sınavı ikiye ise üniversite ikinci basmak sınavı derlerdi.
Üniversite birinci
basamak sınavı yapıldıktan en az iki ay sonra üniversite ikinci basamak sınavı yapılırdı.
Ülkemizdeki teknoloji bu günkü kadar gelişmiş değildi. Kahramanmaraş’ta bir
tane optik okuyucu yoktu. Dershaneler yapmış oldukları deneme imtihanlarını,
değerlendirilmesini yapmak üzere sınav kâğıtlarını Mersin’e gönderirlerdi.
Üniversite sınavı sonuçları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından çıkartılan
Sınav Sonuç Gazetesiyle ilan edilirdi. Sınav sonuç gazetesi hem dergi gibi
kalın olur, hem de normal gazetelerden pahalıya satılırdı. O zamanki dergi ve gazete
basımı gibi çok önemli işler bile manuel sistemlerle ve el yordamıyla
yürütülürdü.
Sınav sonuçlarının
açıklanacağı gün gazete bayilerinin önünde binlerce öğrenci metrelerce kuyruk
oluştururlardı. Gazeteyi alır almaz sınav sonucuna bakan öğrencilerin kazanan
kısmı sevinir, kaybeden kısmı üzülürdü. Benimle birlikte sınav sonuç gazetesi
almaya gelen arkadaşlarımla aynı heyecanını yaşamak veya onların yaşadığı
heyecana tanık olmaktan dolayı yaşadığım mutluluk ve üzüntüler halen zihnimdeki
tazeliğini korumaktadır.
Liseyi bitirdiğim yıl
üniversite birinci basamak sınavına memleketim Kahramanmaraş’ta girdim. İkinci
basamak sınavına girmek için ilk yer olarak Adana’yı ikinci yer olarak
Kayseri’yi tercih ettim. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından bana
gönderilen sınav giriş belgesinde İkinci basamak sınavına Adana Laboratuvar
Sağlık Meslek Lisesinde gireceğim yazıyordu,. Sınav giriş belgesi elime geçtiği
anda yaşadığım sevinçli halimi görmenizi isterdim. Sınav giriş belgesinin elime
ulaştığında ikinci basamak sınavının yapılmasına bir haftadan fazla zaman vardı
daha. Bu bir haftalık sürede Adana’da kalacağım yeri ve harcayacağım parayı ayarladım.
Mutluluğumu ailemle ve arkadaşlarımla paylaştım Köyümde sınava giren başka
öğrenci olmadığı için benim birinci sınavı kazanmama değil ailem, bütün köy
halkı sevindi.
Sanıyorum haziran ayının son haftasıydı.
Üniversite ikinci basamak sınavına girmek için Adana’ya gitmek üzere sabahleyin
erkenden köyden şehre geldim. Bir şehir içi minibüsüne binerek Kahramanmaraş
otobüs terminalin gittim. Terminale varır varmaz Adana’ya gitmek üzere hareket
etmekte olan Aksu firmasına ait bir otobüse bindim. Biletim olmadığı için yol
parasını otobüsün muavinine ödedim. Ben daha koltuğa oturmadan otobüs Adana
istikametine doğru yavaşça hareket etti. Adana’ya ilk defa gidecektim ama daha
öce Kayseri, Malatya ve Elâzığ gibi şehirlere gittiğim için yolculuk konusunda
fazla heyecanlı değildim. Otobüsün penceresinden yolun etrafında gözüken
tesisleri, arazileri, dağları ve ovaları temaşa ederek hem zaman geçiriyor, hem
de yaşadığım yerin coğrafyası konusunda bilgimi artırmaya çalışıyordum. Aksu köprüsünden
geçerken tepenin üzerindeki bir türbe gözüme çarptı. Yanımda oturan arkadaştan
türbenin peygamber efendimizin sahabelerinden Malik Ejder Hazretlerine ait
olduğunu öğrendim. Öğrenir öğrenmez Maliki Ejder Hazretlerinin ruhu için üç
İhlas ve bir Fatiha okudum. Dualar ettim. Bu sırada otobüsümüz Türkoğlu’na
yaklaşmıştı.
Otobüs Türkoğlu’nun
kenarından bir kuş gibi süzülerek geçti. Kömürlere varınca yolumuz Gaziantep
Adana karayoluyla birleşti. Bizim gibi Kahramanmaraş istikametinden gelen
arabalarda Adana yoluna girince, yoldaki araç sayısı bir hayli arttı. Trafik
sıkışmaya başladı. Karayolunun standarttı Kahramanmaraş’tan gelen yola göre
oldukça yüksekti. Otobüsümüz sağ tarafa dönüp Gâvur Dağlarının rampasına doğru
maraton koşusuna çıkmış bir atlet edasıyla tırmanışa geçti. Gâvur dağlarının yolu
bir hayli rampa ve dönemeçliydi. Yolun
sağ tarafı arıza yapmış veya su kaynatmış arabalarla doluydu. Sol tarafı uçurumdu.
Otobüs ilerledikçe uçurumun yüksekliği
artıyor, ben de yükseklik korkusu olduğundan, uçurumu görmemek için gözlerimi
kapatıyordum.
O kadar rampayı çıkıp, o kadar dönemeçleri
dönüp, kazasız ve belasız bir şekilde Gâvur Dağının tepesine varınca derinden
bir of çektim. Rampaya aşağı inerken ilk önce yolun sağ tarafında bir kart
postal misali çam ormanlarının arasına saklanmış Bahçe kazasını, sonrada Amanos
dağlarının batısına konumlanmış şirin şehir Osmaniye nazarı dikkatimi çekti. Otobüsümüz
Osmaniye şehrini bir bıçak gibi ortadan ikiye bölen bulvardan geçerken,
bulvarın çevresinde gördüğüm ticari canlılık beni derin düşüncelerin içine aldı
götürdü. İskân döneminde bölgede görev yapmış Derviş Paşa ve iskâna karşı çıkan
Avşar beyi Dadaloğlu geldi aklıma. O anda kendi kendime yakın bir zamanda burayı
il yaparlar diye düşündüm. (Düşüncem on yıl sonra gerçekleşti. Osmaniye seksen
plakalı ilimiz oldu.) Osmaniye’yi geçtikten sonra karayolunun sağında ve
solunda yer alan uçsuz bucaksız pamuk tarlalarındaki sosyal yaşama tanıklık
ettim. Tarlaların kenarındaki boş çayırlara
kurulmuş çadırlar, çadırlardan yüzlerce metre ileride çapa yapan ırgatları
görünce aniden gözlerim yaşardı. Bu insanlar kırk derece sıcağın altında
ekmeğini helalden kazanan insanlardı. Bu insanlar ülkemizin kalkınması için
katma değer üreten insanlardı. Tarlaların üzerinde kartal gibi dolaşan küçük
uçaklar pamukları ilaçlıyordu. Ben ise pamuk tarlalarını ilaçlayan uçakları
gökyüzünde ilk kez görüyordum.
Yolun solunda kalan Ceyhan
ilçesinin cazibeli halini nasıl anlatsam bilemiyorum. Ceyhan’ın batısında kalan ve Çukurova tarihine
ışık tutan, Yılan Kalesini görünce büyülenmedim desem yalan olur. Elbistan’dan
doğup Çukurova’ya can verdikten sonra, Akdeniz’e dökülen Ceyhan Irmağının
üzerinden geçerken yaşadığım duyguları siz tahmin edin. Ben böylesine karışık bir haleti ruhiye içinde, ileri geri
debelenirken, otobüsümüz Çukurova’nın düz yollarında yaydan çıkmış bir ok gibi
ileriye doğru fırlıyordu. Otobüs Adana şehir merkezine girerken devasa
büyüklükteki reklam tabelalarını ve fabrikaların bacalarından çıkan siyah dumanları
görünce büyük bir şehrin girişinde olduğumuzu hissettim. Otobüsümüz Adana’yı tam
ortadan ikiye bölen Çukurova’nın can damarı Seyhan ırmağını geçer geçmez sağ tarafa
kıvrılıp otogardaki peronuna girdi.
Otobüs durur durmaz aşağı
indim. Otobüsten indiğim anda sıcaktan yüzüme alev çarptı. Beş dakika içinde
vücudumun her tarafından ter akmaya başladı. Adana’da Zekeriya Garip isimli bir
akrabamız vardı. O gün Zekeriya Abinin evinde misafir kalacaktım. Evinde
misafir olmak için önceden kendisine telefon ederek haber vermiş ve evinin
adresini almıştım. Adana otogarı haraketli bir yerdi. Hemen Antep, acele Mersin
diye bağıran simsarlar, sıcak çay diye bağıran garsonlar… Ortalığı velveleye
veriyorlardı.
Ben otogarın girişindeki
polis noktasına giderek Zekeriya Abinin evinin yerini sordum. Sorduğum polis
benim halime mi acıdı, bilmiyorum hemşerim miydi anlayamadım. Beni kulübesine
aldı. Bir bardak soğuk su ve bir bardak çay ikram ettikten sora, bir ekip otosu
çağırıp beni gideceğim adrese gönderdi. Kapının zilini çalmam ile kapının
açılması bir oldu. Zekeriya Abi beni kapının girişinde güler yüzlü bir şekilde
karşıladı. Eşi de benim gelişimden oldukça mutlu oldu.
Yenge Hanım benim
geleceğimi bildiği için yemek hazırlamış. Ben varır varmaz sofrayı serdi.
Yemeğin başına oturduk. Karnımızı doyurduk. Ben bu sevgi, bu muhabbet
karşısında kendimi ailemin evindeki kadar rahat hissettim. Çay içerken Zekeriya
Abinin komşuları Hüseyin ve Mustafa Abilerde yanımıza geldiler. Misafirler
gelince sohbetin konusu değişti. Mustafa ve Hüseyin Abi bizim akrabamızmış.
Aileleri yüz elli yıl kadar önce bizim köyden Kozan’ın Ferhatlı köyüne iskân
edilmiş. İllî soyadını alan bu aile belli bir süre sonra Ferhatlı köyünden
Adana’ya göç etmiş. Hiç tanımadığım bu insanların bana Adana’da amcaoğlu diye
sahip çıkmasından ve büyük bir muhabbetle bağırlarına basmalarından fevkalade
mutlu oldum. Onlarda beni görünce, yıllar önce kaybettikleri bir evlatlarını
bulmuş kadar sevindiler.
Çayımızı içtikten sonra
Hüseyin Abi, Zekeriya ve Mustafa abileri ve beni kendisine ait kocaman bir
servis otobüsüne bindirip sınava gireceğim yer olan Adana Laboratuvar Sağlık
Meslek Lisesine götürdü. Okula giderken Seyhan Barajı gövdesinin üzerinden
geçtik. Barajın üzerinden geçerken gördüğüm Çukurova Üniversitesi ve Seyhan
Baraj gölü Adana’ya olan sevgimi biraz daha artırdı. Okula varınca sınava gireceğim
sınıfı ziyaret ettim. Okulu gördükten sonra hep birlikte tekrar eve döndük.
Misafir olarak kalacağım
evin sahiplerinden ve komşularından gördüğüm ilgi ve sevgiden çok fazla mutlu
olmama rağmen Adana’nın bunaltıcı sıcağından oldukça rahatsız oldum. Üzerimdeki
tişört ve pantolon elbisesiyle ırmağa düşmüş bir insanın kıyafetinden daha çok
ıslanmıştı. Yüzümdeki teri sildiğim avlu bir saat içinde çamaşır makinasında
yıkanmış gibi ıslak bir avluya dönüştü.
Sabahleyin sınava
gireceğim için akşam yemeğinden hemen sonra yattım. Yattıktan iki saat sonra
kan ter içinde uyandım. Banyo da soğuk su ile duş alıp tekrar uyudum. Yoğun bir
ter içinde tekrar uyandım. Anlayacağınız sabaha kadar üç defa duş aldım. Güneş
doğduktan sonra uyandığımda halsizleşen vücudumu dinçleştirmek için tekrar
soğuk su ile duş aldım.
Yenge hanımın hazırladığı
kahvaltıdan az çok bir şeyler atıştırdım. Okula belediye otobüsü ile gideceğim
diye yola çıkmaya teşebbüs ettim. Rahmetli Zekeriya Abi “Acele etme yine
otobüsle gideceğiz” diyerek kolumdan tuttu. Ben her ne kadar “Zahmet olur”
desem de sözümü dinletemedim. Hüseyin Abi saat sekiz olunca merdivenlerden
aşağı inerek “Haydin bakalım gidiyoruz” diyerek otobüsü çalıştırdı.
Otobüs ile en kestirme
yollardan geçerek okulun olduğu yere vardık. Hüseyin Abi servis işi olduğu için
otobüsüne binip gitti. Zekeriya Abi dönerken bana eşlik etmek için orada kaldı.
Öğrenciler içeri alınıncaya kadar sohbet ettik. Ben bu arada sınav giriş
belgemi, kimliğimi, kalemimi ve silgimi kontrol ettim. Benim gibi
Kahramanmaraş’tan sınav için gelen üç beş arkadaş ile merhabalaştım. Öğrenciler
içeri alınmaya başlayınca üst aramasından geçerek okul binasına girdim.
İyi ki sınava girdiğim
sınıf gölge bir yerdeymiş. Sınav süresince pek fazla terlemedim. Sınavımda çok
iyi geçmedi. Sınav bitince dışarı çıktım. Zekeriya Abi ile eve gitmek için yola
düştük. Seyhan nehri üzerindeki demir köprüden geçip Yavuzlar Mahallesine doğru
yürümeye başladık. Köprüyü geçince Seyhan Barajından Yüreğir’e doğru akan büyük
bir sulama kanal ile karşılaştık. Kanalın etrafı devasa büyüklükte ağaçlarla
kaplıydı. Adananın yağız delikanlıları kanalın suyunda çimiyorlardı.
Kanalda yüzen gençleri
görünce bende yüzmek istedim. Bir ağacın dibinde soyundum. Elbiselerimi
Zekeriya abiye teslim ettim. Kanaldan akan buz gibi suyun içine atladım.
Kanalda yüzüyorum ama suya girdiğim yer iniş olunca kanaldan dışarı çıkamıyordum.
Kanalın etraflıdaki betonlar suyun fazla akması nedeniyle sabun gibi
kayganlaştığından onuda tutamıyordum.
Zekeriya Abi bana uzatmak için bir ağaç parçası arıyor bulamıyor. Su
beni üzerine düşmüş bir çam kabuğu gibi akıtıyordu Yüz metre kadar ileride
suyun batıp çıktığı loğar gibi bir yer vardı Oraya girsem kesinlikle ölürdüm.
Öbür taraftan cenazem çıkardı. Zekeriya Abi çaresiz ben çaresizimdim. Bir anda
ölümle burun buruna kalmışım. Atalarımız
“Kul sıkışırsa Hızır yetişir” diye boşa söylememiş. Suyun batacağı yere elli
metre kadar bir mesafe kala betonun patlaması nedeniyle elli santim kadarı
dışarı çıkmış bir demir filizi gördüm. Can havliyle iki elimle birden bu demire
sarıldım. Ben demire sarılınca Zekeriya Abi sağ elini bana uzattı. Sol eliyle
kanalın kenarındaki söğüt fidanından tutarak destek aldı. Beni saniyeler içinde
kanaldaki sudan çekip çıkardı.
Kanaldan çıkınca Zekeriya
Abi ile birbirimize sarılıp dakikalarca ağladık.
Dağca Bir Sevgi/Melih ERDEM
Ya düğüne ya da
rüyaya…
Aziz dostlar! Fakirin kaleminin aslında akademiye açık
olduğunu bilirsiniz. Malum doktora tezimi yazıyorum ve oldukça akademik bir
metin. Dolayısıyla edebî kalemim epey kör. Yine bunları düşünürken istikameti
gurbet ele olan bir otobüs seyahatinde “Yav hazır vakit varken Ejderha Emmimin
buyruğu niteliğindeki arzusunu da yerine getireyim bari! Hem de Doktor
gücenmesin şimdi…” şeklindeki duygularla anlatacağım meseleleri. Sadrlara şifa
olması niyeti ile…
Efendim, bu sene Keklikçi Emmimin gönlünden kopan “Yahu bu
yıl da düğün yılı olsun bari, bekar genç kalmasın Dükkân’da!” cümlesinden de
aldıkları gazla bir bir izdivaç ediyor Dükkâncılar. Bu sözün sarf edildiği gün
itibariyle Genç Dükkâncılar, Dükkâncıların genç olan ama Dükkâncı olmayan
evlatları ve onların Memleketteki düğünlerini de sayarsak on adeti geçen bir
izdivaç sayımız var, bereketli olsun. Bunlardan biri ve şu ana kadarki
sonuncusu Dağcamızın düğünüydü. Ama ne düğün? Ama ne muhabbet Yâ Rabbi! Aylar
öncesinden tarihi öğrenirken başlamıştım dua etmeye. Çünkü Südürüm gibi
haftanın tam ortasında Çarşamba gününde yapmamış, her gurbetçinin sılasına
rahatça gelip, dinlenip, katılım sağlayabileceği Cumartesi gününü tercih
etmişti. Zamanında Türbedâr, sırf bu sebepten Dostlar gelebilsin diye fazladan
para vermişti düğün salonuna. Efendim düğünden önceki gece malum Cuma’ya denk
geldiğinden “Kına Dükkânı” gerçekleşti. Yine gurbet gurbet dost gelmiş
muhabbetin şifasından nasiplenmişti. Öyle nasipli bir Dükkân’dı ki konteynırdan
yeni yerine geçişin ilk Dükkânı’ydı. Yani gurbetten gelenler için iyi bir imkân
olmuştu. Efendim Dükkân anlatılmaz yaşanır o yüzden bunları teknik bilgi olarak
aktarıyorum. Gönül dünyanızda nasıl şekil aldığı siz ilgilendirir. Düğüne
dönersek merasimin ilk aşaması gelin alma operasyonu ile başladı. İnci Sitesi
(gelin evi)‘ne Dağcamız önde, arkada meşaleler davul ve zurna eşliğinde
girildi. Epey kurt döktükten sonra Büyücümüz beliriverdi bir yerlerden.
Büyüledi, büyü aldı, büyü verdi, büyütüverdi gönlümüzü, Şahin oldu uçtu gitti.
Fakir adına düğünün en kritik noktalarından biriydi. Âh Büyücümüz… Sonlarına
doğru yağmurun da ferahlık kattığı seremonimizi Damadımızın içimi tatlı, saf,
berrak ve soğuk suyunu da alıp tamamladık.
Bu düğündeki tek vazifem damadın arkadaşı olup oynamaktı.
Diğer düğünlerde verilen sağdıçlık gibi görevlerin hiçbiri yoktu. O yüzden
şifaen kendimi rahat hissediyordum. Fakat fikren hiç yalnız kalmadım. Her nereye
baksam gönlümde taşıdıklarımı gördüm. Düğün salonuna geldiğimde ne geç ne de
erken değildi. Tam zamanı mıydı onu bilmiyorum. Ama gördüklerimden dolayı içim
çok rahattı. Gönlümdekilerden dolayı daha da rahattı. Efendim misafirlerimiz
çoktu. Kalabalıktı, doktor olunca heralde. Seher Yeli’nin “İsminin önü
kalabalık adamlar” tabirine uyacak adamlar da vardı misal. O kadar kalabalıktı
ki oynamak için damadı ortamıza aldığımızda karşısına geçmeye sıra bulamayanlar
oldu. Oynamak deyince de âh! Âh Üç Ağabey! Ne de güzel oynadılar öyle. Oyun
havaları onlar oynasın diye icad edilmiş sanki. Ellerini attıkları her şeyi
güzelleştiren bu insanlar maharetlerini bu alanda da konuşturdular. Şifa
bulduk, bahtiyar olduk, vecd olduk. O kadar ki! Bekarlar bu dediklerimi de
hesap ederek planlasınlar düğünlerini. Düğünler onlar oynasın diye yapılsın. Âh
Üç Ağabey! Fakat damadın uzunu da ayrı bir meseleymiş efendim. Fakirin boyu
kısa, bilirsiniz. Dağcanın karşısında barışmaya çalışan tavşan gibi kaldım.
Oynamayı da pek beceremeyen biriyimdir. Dolayısıyla görsel olarak da komediye
dönebilecek bir performansımız oldu. İyi de oldu. Oynamak da lazımmış, gönlümüz
doydu. Er kişi usulünce oynamayı da bilmeli. Tıpkı Üç Ağabey gibi.
Efendim düğün merasimini de tamamladıktan sonra artık
Dağcamızı yuvasına teslim etme zamanı geldi. Muazzam kalabalığın oluşturduğu
güzel bir konvoyla evin önüne geldik. Destebaşımızın müthiş şoförlüğüyle
sitenin bahçesine gelin arabasından önce yetişerek önünü kesmeyi başardık.
Afik, Ozan Yufus, Şen olan Ozan Arif, Destebaşımızın kerimesi Ayşe ve fakir
hemen bahşişlerimizi koparıverdik Dağcamızdan. Yanlış hatırladığımı
zannetmiyorum ama sanırım hayatımda ilk defa bir düğün konvoyundan bir bahşiş
kaptım. Ardından gelin hanımı yuvasına uğurladık. Dağcamızı aramıza aldık.
Hayırlı olsun, Allah bir yastıkta kocatsın ve bir ömür mutluluklar gibi
dileklerimizi Dağcamızın sırtına okşayarak iletip aramızdan ebedi
mutluluklarına uğurladık.
ÇOCUK.../ Gün Sazak GÖKTÜRK
Çocuk…
Bir başka ülkede şimdi güneş,
Oradaki çocukları ısıtmaya gitti.
Bir başka aydınlık şimdi ülkem.
Annelerin sözlerinde yedi kandilli Süreyya
Uykunun saçaklarından damlar rüyaya yıldızlar,
Eteklerinde nuru toplayan anneler;
Söylerken adını nur-u Hüda’nın,
Telaşlı ve ürkek gök, oluverir ellerinde cennetin yolu.
Bir yol olur Hamel burcuna saçları annenin,
Karanlığı delip geçer rengarenk nefesi.
Gecenin ruhaniyeti saçlarından akarken,
Rüyalar avutulur seni çocuk…
Yedi kandilli gök,
Yedi kıta, dokuz iklim seni beklemekte.
Büyüt ellerinde güneşi çocuk,
İndir Süreyya’yı arza
Nefesinle tutuştur bozkırı,
Emzir ruhunu o nur-u Hüda ile
Doğur güneşi, kavur, kül et karanlığı…
Rûzi
ÇAĞRI/Hasan EJDERHA
Ah ne mutlu bana ki
Durağımı bulmuşum.
Kışım-yazım geçse de burada
Haykırmak neyime benim
Şimdi yakınımda murad
Gelecek o günü iple çekerim.
İçtimai Yahudileşme/Kadın Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emre BİRSEN
Tarihimizde medeniyet, insani
hasletlerle müzeyyen olduğu demlerde neşvunema bulmuş; riya, zulüm, israf,
hırs, dünyevi olana/şehvete ibtila ve sair süfli etvar neticesinde ise tefessüh
etmiştir. Medeniyetin hayatiyet ve müdavemetini, merbut olduğu hak dine ve
riayet ettiği nispette mukaddesatı tayin ve tespit eder. Din ve mukaddesat da fıtrata
davet eder. Neredeyse birkaç asırdan beri yaşadığımız izmihlalin temel sebebi
de budur; zira medeniyeti inşa ve ihya eden iki asli unsur olan kadın ve
erkeğin fıtratı tağyir edilmiş ve cemiyet olarak süratle tefessüh ve taaffün
ettiğimiz müşahade edilmektedir. Bu çerçevede, fıtratı tağyirin bilhassa kadına
nazar eden cihetini mütalaaya gayret edelim:
Her mahlukun kendine mahsus bir
hilkat ve istidat dairesi, bir mizaç ve meşrep hususiyeti vardır. Cenab-ı
Hakk’ın var ettiği bu nizam, halk olunan hiçbir şeyin gayr-i muntazam bir mükevvenat
eseri olmadığını; bilakis her şeyin kendine mahsus bir hikmet ve mahiyet üzere
halk edildiğini aşikaren gösterir. Bu hakikat de fıtrat ile tarif olunur.
Mevzubahis meselede fıtratın tağyirini,
sadece bedene yapılan birtakım zahiri müdahalelerden ibaret görmemek iktiza
eder. Asıl tehlike, insanın manevi bünyesinin tahrifi, ahlaki kıymetlerinin
tedricen tezyif edilmesi ve nihayet kendi hakikatine tagayyür etmesidir.
Bilhassa kadın hakkında cereyan eden asri tasavvurat, bu cihetten tetkike
şayandır. Zira kadın, sadece müstakil bir fert değil; aile hayatının, neslin
terbiyesinin ve cemiyetin şahs-ı manevisinin teşekkülünde mühim bir mevkie
sahiptir.
İnsan, irade sahibi olduğundan,
istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirebildiği gibi onları su-i istimal
etmeye de muktedirdir. İşte burada tağyir-i fıtrat meselesi zuhur eder. Tağyir
bazen zahiri, bazen batıni olur. Zahiri tağyir, insanın suretinde, kıyafetinde
ve bedeninde yaptığı tadilattır. Batıni tağyir ise haya telakkisinin tebeddülü,
iffetin kıymetinin zayi edilmesi, aile mefhumunun tezyifi, valideliğin tahkiri
ve insanın kendi kıymetini sadece nazar-ı beşerin teveccühünde araması gibi
ahvali muhtevidir. Bu cihetle denilebilir ki insanın suretindeki tadilat ve
tahrifat ile beraber maneviyatındaki tebeddül üzerine de tefekkür elzemdir.
Günümüzde modernizm diye tesmiye
edilen illet ve maraz; kadını hak, hürriyet ve müsavat gibi müzeyyen mefhumat
ile kandırarak fıtrat zemininin haricine çıkarmış; böylece sarfiyat çarkının
hem efendisi hem de kölesi kılmıştır. Modernizmin tarz-ı hayatımızda revaç
bulması, manevi hayatın kamilen ihracı neticesini doğurmuş ve maatteessüf bu
maraz hayatımızın her cihetine sirayet etmiştir.
Garbın içtimai hayat ameliyesinde
kadını tali kabul eden ifratkar etvar ve kadına tevcihen tatbik edilen menfi
muamelat, nihayetinde feminizmi tevlid etmiştir. Şarkın içtimai hayat
ameliyesinde ise tefrit ile kadın tamamen haneye mahkum edilerek içtimai
hayatın haricine sevk edilmiş ve mesnetsiz törelerin kurbanı edilmiştir.
Bir cemiyeti kaim tutan ahlak,
muamelat ve sair ulvi hasletlerin bir sonraki nesle nakil vazifesini her
devirde deruhte eden kadındır. Dolayısıyla kadının içtimai ve iktisadi tefessüh
karşısındaki tavrı, cemiyetin bilcümle tabakatına müessir olmakta; tedavisi
yahut telafisi güç meselelerin neşet etmesine zemin hazırlamaktadır. Bu
münasebetle, cemiyet dâhilindeki içtimai buhranın tedavisinde kadının
şahsiyetine ait tarif ve tatbikatın, din ahkamı ve medeniyet ananeleri ile
ahenk dahilinde bulunması elzemdir.
Asrımızda cemiyet hayatı
dahilindeki kadın hareketlerinin iki farklı güzergahının olduğunu ifade etmek
mümkündür. İlki, bilcümle mukaddesatı ve medeniyet ananelerini hiçe sayarak
kadının ferdi ve içtimai mevziini garbı kıstas alarak tespit etme gayretidir.
Bu zeminde modernizm, kapitalizm ve konformizmin dayattığı hayat ameliyesi,
tamamen kadının fıtratına matuf bir taarruz olarak tezahür eder. Diğeri ise din
ahkamına muvafık, medeniyet ananeleri ile müzeyyen; mesnetsiz örf ve içtimai
kabulleri reddeden idraktir. Bu hareket, kadının manevi, içtimai ve hukuki
mevziini zaruri ihtiyacat muvacehesinde tadil ve tanzim etmeye müteveccih bir
tespit gayretidir.
Günümüzde bir kısım taife-i nisa,
ait olduğu medeniyetten fersah fersah uzaklaşarak garptan ithal modernizmi
taklit etmekte; bu serencam ise cemiyette ciddi buhranlara ve kadın meselesiyle
münasebettar muhtelif marazatın zuhuruna sebebiyet vermektedir. Müsavat ve
hürriyet iddialarıyla yola revan olan kadına, hane hayatının haricinde birtakım
ağır içtimai mesuliyetler de tahmil edilmektedir. Bu cereyan neticesinde kadın;
fıtratının tabii bir neticesi olan validelik makamını elinin tersiyle iten;
sözümona münevver, tahsilli ve mesleki muvaffakiyet derdinde, hırs ile nefsinin
esiri olmuş bir surete inkılap etmiştir. Yanı sıra, sarfiyat divaneliğinin
kesif taarruzu altında mevziini günden güne kaybeden asrın kadını, kendisine
dayatılan bu ahvali kabullenirken hem kendisini hem ailesini hem de cemiyetini
tahrif ve tahrip ettiğinin idrakinde bile değildir. Modernizm, kadını dikiş
bilmenin, yemek yapmanın, ev iktisadında tasarruf etmenin ve kocasıyla
mülayemet hududunda muamelede bulunmanın alaturka olduğuna maalesef inandırarak
binnetice kadını, cemiyeti ihya ile medeniyeti inşa eden asli unsur olduğu şahsiyetinden
uzaklaştırmıştır.
Kadın ve erkeğin fıtri
münasebetindeki asli muvazene; kadının cemali, erkeğin ise celalidir. Zira
kadın; şefkat, letafet ve teslimiyetle mücehhez latif bir surette halk
olunmuştur. Hadiseyi hilafından idrak edenlerin zannettiği gibi kadının bu
letafet ve mülayemeti katiyen bir zillet değildir. Kadının bu evsaf ile muamele
etmesi, onun fıtratını tahrif ve tağyir etmediğine delalet eder. Modernizm ise
kadının muvafık, mutedil ve mülayim olmasını eziklik; erkeğin vakur ve celal
sahibi olmasını ise kabalık olarak mütalaa etmektedir. İki taraf da tabiatında
bulunmayan hissiyat ve kabiliyetleri icraya azmederse, fıtri hususiyetlerini tahrif
ile muhatabının nazarında cazibesini zayi eder. Hangi asırda yaşadığımızın bu
mevzuda pek bir ehemmiyeti yoktur; zira fıtrat her daim aynıdır. Erkek, tabiatı
gereği kadından hürmet görmek ister ve ancak hürmet gördüğü kadın ile said
olur. Kadın da muhafaza edilip meveddet ile muamele edildiğinde said olur.
Bir meskeni hane kılan kadındır,
validedir. Onlar ki zayi olan mazide, kırık dökük eşyalardan müteşekkil dört
duvarı yuvaya tebdil eder, akşam sofranın etrafında bir araya gelip annenin
yaptığı kuru yavan yemeğin lezzetini tadan, babanın tesis ettiği muhafaza
hissiyatını fark eden evlad u iyal mesut ve bahtiyar ederdi. Fetret demlerinde
ise herkesin hariçte yemek yediği veya sipariş ettiği, akıllı telefonun esiri
olanların berhayat olduğu hane şahsiyetinden ırak meskenler zuhur etmiştir.
Kadın, valide olması hasebiyle
tecelli eden ulvi bir şefkat hissiyatı ile mücehhezdir. Rahmet-i İlahiyenin en
latif tecelliyatından biri olan şefkat, adeta nurani bir hazinedir. Ne var ki
günümüzde modernizmin kadın ruhu üzerindeki menfi tesiratı, bu ulvi hissiyatın
tecellisine mani olmakta yahut bu hissiyatın menfi cihetlerde sarfına sebebiyet
vermektedir. Modernizm, kadını meslek hayatına teşvik ederek "güçlü
kadınım ve kimseye ihtiyacım yok" iddiasını tahrik etmekte; bu ise
izdivacı zorlaştırmakta, validelikten feragatı teşvikle mevcut aile
müesseselerinin tahribini kolaylaştırarak neslin tefessühüne meydan
vermektedir.
Kadının hakiki hürriyete
mazhariyeti, katiyetle garbın imal ettiği modernizm reçeteleriyle mümkün
olmayacaktır. Garp, kadına asırlar müddetince zulmetmiş olup bu zulmünü bugün
de farklı şekillerde devam ettirmektedir.
Medenileşme namına gerek siyasi,
gerek iktisadi, gerekse içtimai ve ferdi sahada icra edilecek bilcümle efalin
muvazenesini temin ve tesis edecek yegane merci, iman edenler için din
ahkamıdır. Müslüman aidiyetine sahipsek, içtimai marazatın izalesindeki tedavi
usullerinin İslami kaidelere göre olmasına azami dikkat sarf etmek zaruridir. Modernizm
ve feminizm ile malul zihinlerin mamulü reçeteler, katiyen bizim hayat
ameliyemize muvafık değildir. Zaten insafla feminizm zaviyesinden bu hale nazar
edildiğinde de bu cereyanın kadınlara, bir mesleki muvaffakiyet arzusu ve
murakabesiz bir hürriyet iddiasından başka bir şey vermediği vazıhan müşahede
edilmektedir.
Bugünün kadınlarının bir kısmı,
erkeği daimi surette mesele çıkaran bir tehdit unsuru olarak kabul etmektedir.
Feminizmin menfi tesiratı ile erkek; izdivaç ettiğinde mesuliyetleri katlanarak
ziyadeleşen, günden güne hak tenkisatına maruz kalan, en basit bir münakaşada
dahi boşanma ile tehdit edilen ve aile olmak yerine daimi bir rekabete maruz
kalan bir hizmetkar haline getirilmiştir. Bu yüzden erkekler; izdivaç edip de
cümle gayretlerinin heba edilmesini, her şeyi kendine hak gören hodbin bir
şahsiyetle mücadele ederek ömürlerini zayi etmeyi istememektedirler. İzdivaç
müddetince iktisadi hamaliyenin kısm-ı azamını tahmil etmelerine rağmen,
mukabilinde minnet görmek yerine daimi şekvaya maruz kalan erkek; kadının
ailesi, muhiti ve onların bitmek bilmeyen intizarı arasında ezilmekten bitap
düşmektedir.
Bugün erkeklerin ekseriyeti, koca
olmanın getirdiği mesuliyetleri deruhte etmekten imtina etmemektedir. Fakat
kadın, modernizmin menfi tesiratıyla valideliğe ve zevceliğe adeta hasım
kesilmiştir. Kadın, iktisadi hayata iştiraki neticesinde güya hürriyet kesbedip
kendi ayakları üzerinde durduğunu zannederken, ortaya çıkan yeni hayat şartları
izdivacı onun için bir esaret hayatına tebdil etmiştir. Evinde kalıp fıtri
vazifesini icra etmeye, aile olma şuuruna ve fıtratında mündemic olan her ulvi
haslete karşı mesafelidir. Dünyaya geldiğimiz demden bu deme berdevam olan
mukaddes vazifesini reddetmekte ısrar ederek adeta fıtratını inkara
yeltenmektedir.
Öte yandan akıllı telefon
teknolojisinin terakkisine paralel olarak sosyal medya ibtilasının başlaması;
ahlak, mahremiyet, edep ve amme vicdanı gibi ulvi hasletlerin tamamını
tefessühe maruz bırakmıştır. Bilcümle süfli fiilin biperva paylaşıldığı sosyal medya
denilen bu çukur, insanımızı his ve fikirden mahrum birer hilkat garibesine
tebeddül ettirmiştir. Hususen kadınlarda bu ekran ibtilası çok daha kesiftir.
Yürürken, otururken, otobüste, sofrada... Neredeyse her yerde ekran karşısında
ve sanal alemdeler... Hal böyle olunca kalp ve akıl, mahkum olduğu o ekran
mahpushanesi gibi dijitalize olmakta ve hakikatten nasipdar olamamaktadır.
Tefekkürün ve hakiki hissiyatın bulunmadığı, vatan ve millet tasasının olmadığı
bu vasatta; ellerinden telefonları alındığında hayatla irtibatı kopan bu sanal
beşer, ancak ölünce uyanacaktır; lakin o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.
Meselenin bir de içtimai hayatın
dahilindeki kılık kıyafet tercihi ciheti var. Bu meselede de Cenab-ı Hakk’ın,
kullarının kılık kıyafet tercihindeki ana hatlarına dair ikazatını teberrüc
zaviyesinden mütalaa gerekir. Teberrüc; tesettürün zıddı olup bir kadının,
erkeklerin dikkatini celbetme ihtimaline rağmen süslenmesi, açılması ve
nefasetini teşhir etmesi manasında kullanılan bir Kur'an ıstılahıdır. Aynı
zamanda teberrüc, insanın kendisinde mahfuz olması gereken ziynet ve nefaseti
nazar-ı umuminin teveccühüne arz etmesi, dikkatleri celbetmesi ve bunu bir
kıymet mikyası haline getirmesidir. Bu cihetten teberrüc, sadece bedenin değil,
nazarın ve nefsin de meselesidir. Bu kelimenin geçtiği ayata nazar edersek:
Ahzab Suresi 33. ayette bu kelime
geçer; müminlerin mutahhar ve müşerref annelerinin zatında Allahu alem bissavab
kadınlığın şahs-ı manevisine hitaben, “Evlerinizde vakarınızla oturun; eski
cahiliye adetindeki gibi açılıp saçılmayın.” buyurulmaktadır. Her ne kadar
hitap Efendimizin mutahhar zevcatına olsa da, fıkıh usulündeki "Hitabın
hususi olması, hükmün umumi olmasına mani değildir." kaidesince mezkur
ayet bilcümle kadınları şamildir.
Teberrüc ifadesinin geçtiği diğer
ayette ise “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, açılıp saçılmadan
giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur; bununla beraber
iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah
her şeyi işitip bilmektedir.” buyurulur. Bu ayette de Allahu alem bissavab,
kadının mütesettir olması onun zahirini muhafaza eden bir esas olarak ortaya
konulurken, ihtiyarlığa erişmiş kadın için tesettür emrinde tabiri caizse bir
tahfiften söz edilmektedir. Bununla beraber iffetin muhafazasına ayrıca dikkat
çekilmesi, kadının içtimai hayatta hürmetamiz bir valide ve nene olarak mütalaa
edilmesine dair mühim bir işaret mahiyetindedir.
Cahiliye devrinde kadınlar ayak
bileklerine halhal takar ve yürürken nazar-ı dikkati celb etsin diye ayaklarını
kasten yere vurarak yürürlerdi. Cenab-ı Hakk, Nur Suresi 31. ayetinde bu fiili
mümin kadınlara men buyurmuştur: “Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye
ayaklarını yere vurmasınlar.” Bu ayetin muradı; tahrik edici ve calib-i dikkat
her türlü hal ve etvardan beri olmaya tembihtir. Fetret demlerinde ise bazı
kadınlar, şaşaalı kıyafetler ve yüksek ökçeli ayakkabılarla içtimai hayatta
arz-ı endam etmekte; bu ayetin ikaz hududuna dahil olduklarının idrakine bile
varamamaktadırlar.
Nur Suresi 31. ayetteki emirde,
kadınların ziynetlerini kimlerin görebilmesinin caiz olduğu tafsil edilir.
Böylece İslam’ın mahremiyet telakkisinin, kadını cemiyetten tamamen tecrit
etmeyi değil; ziynet, beden, nazar ve münasebetler hususunda mikyas ve hudut
tesis etmeyi hedeflediği idrak edilir. Mesele yalnızca setretmekten de ibaret
değildir; nazarın, niyetin ve tavrın da bir ahlakı vardır. Buradan hareketle
teberrücün modern şekilleri üzerinde ayrıca durmak icap eder. Zira cahiliyede
içtimai hayatta yapılan teşhirin yerini bugün sosyal medya hesapları ve umumun
nazarına açık dijital mecralar almıştır. İnsan artık hanesinden çıkmadan da
kendisini binlerce kişinin nazarına arz edebilmektedir. Bu cihetle teberrücün
vasıtaları değişmiş olsa da nefsin takdir edilme ve görünme arzusu aynı
kalmaktadır.
Teberrüce sadece zahiren nazar
etmemek gerekir. Zira nefsin takdir arzusu kalpte devam ettiği müddetçe, insan
bir sureti terk eder ve başka bir surette aynı maksada tevcih eder. Bu sebeple
zahiri tedbirat ile beraber batıni terbiyeye de ihtiyaç vardır. Tasavvufun nefs
terbiyesi, murakabe, ihlas, haya, zühd, kanaat ve rıza gibi mefhumları bu
noktada mühim bir çare olarak karşımıza çıkar. Nefis, daima kendisini göstermek
ve teveccüh görmek ister. Tasavvufî terbiyenin esaslarından biri ise nefsi
merkeze koymaktan vazgeçip Allah’a iltica etmektir. Bu cihetten ihlas,
teberrücün en mühim şifalarından biridir. Zira riya ameli insanların nazarına,
ihlas ise Allah’ın rızasına merbut kılar. İnsanların teveccühüne talip olan,
zamanla kendisini onların takdirine göre şekillendirir. Allah’ın rızasına talip
olan ise insanların medhinden de zemminden de aynı derecede müstağni olmayı
talim eder. İşte bu hal, nefsin esaretinden felah bulmanın bidayetidir.
Mahremiyet şuurunun kuvvetlenmesi
için halvet ve uzlet mefhumlarının asrımızdaki mukabili üzerine de tefekkür
gerekir. Bugünün insanı bedenen yalnız kaldığı halde dijital olarak daimi bir
kalabalık dahilinde berhayattır. Telefonunu elinden bırakmadığı müddetçe bir
uzlet hali yaşayamadığı gibi, başkalarının hayatlarını seyrederek kendi
hayatını da nazar-ı umumînin mikyasına göre tanzim etmektedir. Bu sebeple
dijital mecralardan uzaklaşmak, lüzumsuz paylaşımları terk ile nazarı haramdan
ve kalbi lüzumsuz meşguliyetlerden muhafaza etmek, asrımızın bir nevi nefis
terbiyesi olarak mütalaa edilebilir. Burada bilhassa bir hususu tefrik
elzemdir: İslam’ın haya ve mahremiyet emri bilcümle inananı ihata etmekte olup
kastı kadının nefasetini, letafetini veya şahsiyetini hiçe saymak değildir.
Aynı şekilde erkek için de gözünü, nefsini ve nazarını terbiye etmek bir
mesuliyettir. Bu emirden maksat insanın haysiyetini, bedenini, aile
mahremiyetini ve kalbin selametini muhafaza eden bir hudut tesis etmektir.
Kadının kıymetini sadece zahirinden ibaret görmeyen bu idrak, onu teşhirin
nesnesi olmaktan kurtarır. Mahremiyetin muhafazası tek taraflı bir vazife
değildir. Zira Kitabullah, önce mümin erkeklere gözlerini haramdan sakınıp
iffetlerini muhafaza etmelerini emretmekte, ardından mümin kadınlara hitap
etmektedir. Hakiki manada ıslah; insanın kıyafetini değil kalbini, zahirini
değil niyetini, hareketlerini değil arzularını da terbiye etmesiyle mümkündür.
Fıtratın muhafazası, nefsi tamamen yok saymak değil, nefsi Rabbine karşı müeddep
hale getirmektir. Kadın için haya, erkek için iffetin ve nazarın muhafazası,
aile için mahremiyet, cemiyet için edep ve bütün bunların üzerinde Allah’ın
rızasına talip olma şuuru tesis edilmedikçe, yalnızca şekle müteveccih tedbirat
baki bir ıslah meydana getirmeyecektir.
Çalışan anne; modern hayatın
kesafeti, mesleki terakki hırsı ve mükellef olmadığı maişet derdi yüzünden
evladına hak ettiği nitelikli vakti, şefkati ve manevi tedrisatı
verememektedir. Anne şefkatinden ve terbiyesinden mahrum olarak dijital
dünyanın veya medeniyet tasavvurundan mahrum mürebbilerin elinde büyüyen
nesiller, bugün cemiyetin tefessühünün en azim sebebidir. Kadını fıtratına
mugayir şekilde tamamen iktisadi hayata dahil etmek, hanedeki muvazeneyi altüst
etmektedir. Evin bereketi, sıcaklığı ve huzuru kayboldukça taraflar arasında
tahammülsüzlük başlamakta; bu da boşanma nispetlerinin ziyadeleşmesine
sebebiyet vermektedir. Bir de sosyal medyada "eril-dişil enerji" gibi
nevzuhur tespitlerle milletin aklını ve kalbini bulandıran astrolojik
müptezellere, apartman üniversiteli psikologların neşrettiği acayip ıstılahlara
ve cemiyetin zihnini çelen zevata katiyen kulak asmamak iktiza eder. İnsan
fıtratını ancak dininden beller. Günümüzde bu denli ağır aile meselelerinin
yaşanmasındaki ve zevç-zevce arasındaki muhabbetin zayi olmasındaki en azim
fail, fıtratın dahilden değil de hariçten bellenmesidir.
Kadının tefessühü denildiğinde,
bundan bilcümle taife-i nisayı itham eden veya kadınlığı bizatihi kusurlu gören
bir mana katiyen çıkarılmamalıdır. Buradaki maksat, kadının şahsiyetinde
halihazırda bulunan ulvi hasletleri tezyif edeilrek, fıtri istidadının muzır
telkinat muhasarası ile tahrifine mani maksadıyla dikkat çekmektir. Zira modern
zamanlarda en mühim tezatlarından biri; kadına zahirde daha ziyade hürriyet
verilirken, diğer taraftan onu nazar-ı umuminin takdir ve istihsanına mahkum
eden yeni ve devasa bir mesele ihdas edilmiştir. Bu meselenin çaresine
medeniyet ananelerimizin tasavvufi tavrıyla bakmakta faide vardır. Zira
tasavvuf kadına; kıymetini halkın teveccühünde değil Hakk’ın rızasında aramayı,
insanların medhinin fani, nazarlarının mütehavvil olduğunu işaret ederek
Allah’ın rızasını esas almayı talim ettirir.
Modernizm, kadına daimi surette
nakıs olduğunu telkin eder: Daha güzel olmalı, daha genç görünmeli, daha iyi
giyinmeli, daha çok sarf etmeli, daha büyük bir eve sahip olmalı, daha fazla
seyahat etmeli, daha çok takdir edilmelidir. Hayatını başkalarının hayatlarıyla
mukayese etmelidir. Halbuki tasavvufi tavırdaki kanaat, insanın imkanatına rıza
gösterip kalbini sahip olamadıklarına esir etmemesidir. Kadın, sahip olmadığı
şeylerin hasretiyle yaşamak yerine elindeki nimetleri Rabbinden bilip
şükredince, sarfiyat çarkının kendisi üzerindeki hakimiyetini tezyif eder. Kadın;
kendisine daimi olarak nefaseti, sarfiyatı, şaşaayı telkin eden bir muhitte
berhayat olduğu müddetçe nefsini bu tesirattan muhafaza etmekte zorlanacaktır.
Bugün kadınların daha güzel görünmek adına icra ettikleri sarfiyat (kuaför,
bakım vs.) azim bir yekun tutmaktadır. Modernizmin dayatması ile daha güzel
olma derdiyle icra olunan estetik ameliyatların ise neredeyse hududu yoktur.
Lüzumsuz ve sırf daha güzel olmak adına yapılan bir estetik ameliyatın, İnfitâr
Suresi 7-8. ayetlerde: “O Rabbin ki seni yarattı, seni insan olarak
şekillendirdi ve seni dengeledi. Terkibini de dilediği gibi yaptı.” buyurulan
ifadeye muhalefet tehlikesi taşıdığının idrakinde olmak gerekiyor. İşte
tasavvufi tavır, insanın asli nefasetinin abdiyet şuuruna vukufiyet ve Zişan
Nebi’ye ittiba ile ziyadeleştiğini belletir.
Günümüzde bir kısım kadının serkeş,
muannid, ukala, muarız, müsrif, dünyevi, naşize ve serazad etvar ile tabiatını
taaffün ettirmesi neticesinde fıtrat muvazenesi tahribata uğramıştır. Bu
tahribat neticesinde erkek; hassas, nahif ve mesuliyet almaktan korkar bir hale
gelmiştir. Tabiatını bu derece tahrif etmiş bir kadınla müzdevic olan erkek,
zamanla adeta bir hiç kimseye inkılap etmektedir. Seneler içinde seciyesi iğdiş
edilen erkek, tamamen zevcesi için berhayat olan bir muvazzafa tebeddül
etmektedir. Öyle ki bu vazife uğrunda kendi ebeveyni ve karındaşlarıyla bile
arasına mesafe inşa etmekte; en samimi ahbab u yaranından uzaklaşmaktadır. Bu
cins adamlar, bilaistisna tüm kararlarında zevcelerinin tasdikini almak
mecburiyetindedir. Aksi teklif dahi edilemez; zira aksi bir durumda bedenen
kadına benzeyen lakin ruhen erkek olan o kişi tarafından boşanmakla yahut
evladını göstermemekle tehdit edilir. Erkekler, sırf bu hale maruz kalmamak,
hanede muhtelif münakaşalara mahal vermemek için her şeye mecburen peki demektedir.
Zira mazide ziyadesiyle münakaşa yaşamış, bıkmış ve günden güne yılmışlardır.
Hakk Teala, Rum Suresi 41.
ayetinde: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve
denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir
kısmını onlara tattırıyor.” buyurarak sanki günümüzde yaşanan nizamsızlığın
asli sebebine dikkat çekmektedir.
Nihai olarak bir de nevzuhur yeşil
feminizmden bahsetmek iktiza eder. Bu fırka, modern seküler feminizmin muzır
efkarını İslami geleneğe ve aile müessesesine intibak ettirmeye gayret eden
muhtelit bir cereyandır. Bu temayül haricen hak ve adalet temin etme gayreti
gibi gözükse de dini ve içtimai zaviyeden tahribata sebebiyet vermektedir. Bu
cereyana kapılan zihinler, Kitabullah’ta mübeyyen kavvamiyet vasfını bir nevi
tahakküm olarak idrak eder. Bu idrak da aile müessesesini tahassüngah olmaktan
çıkarıp bir mücadele zeminine tebdil eder. Ailedeki koca riyasetinin reddi,
ailenin insanı muhafaza eden surlarını tahrip eder. Feminizmi müslümanlaştırma
gayreti, bir cihetten İslam’ı sekülerleştirme gayretidir. Müslüman bir kadın
için meselelerine çare olacak merci, ne feminizmdir ne de onun yeşile boyalı
halidir. Asli tedavi, feminizmin mefhumatı ile İslam’ı budamak değil; takva,
salih amel ve mesuliyet şuuruyla Müslüman şahsiyetini tahkim etmekle olur.
Cenab-ı Hakk, Kitabullah’ın Nahl
Suresi 97. ayetinde: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak
dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat
yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının
daha güzeliyle vereceğiz.” buyurarak dünyada faideli işler yapmamızı tavsiye
etmekte ve ahiretteki mükafattan bahsetmektedir. Dolayısıyla herkes fıtratında
olana avdet etmelidir.
Burada yazılanlar manevi
hassasiyeti olanlara matuftur vesselam…

~2.jpg)




~2.jpg)

.jpeg)

