Mahşere Kalmış Kavuşmalar/Melih ERDEM

 6 Şubat 2026



Sabahın seheri günden ileri
Ben kimi sevmişim senden ileri

Ziraat Fakültesi’nden yemekhaneye yürürken soğuk bir esinti çarpıyordu yüzümüze. Ağaçların yaprakları henüz sararmaya başlamış, tutundukları dallarla bağlarını koparmak üzereydi. Birkaçı ise halihazırda yere düşmüş yeşil olma vazifesini tamamlamıştı. Bu manzarayı izlerken beylik lafımı ediverdim;

“Ben senin gibi olmayacağım! Ama bir şartla…”

“Neymiş şartın?” dedi güzel gülüşüyle.

“Olur da bir gün sen seversen, eğer buna gözüm ve yüreğimle inanırsam… Ulan ben de sevdiğimi söyleyeceğim!”

Yemekhaneye kadar güldü o gün. Yemekten sonra tütün sararken de güldü. Çayı doldururken de gülüyordu. Telefonla uğraşırken, işiyle meşgulken, çiçeklere nasihat edip ulularından nasihat dinlerken de epey güldü. Başaramayacağımı düşündüğünü sandığımdan çok alınmıştım. O günden sonra diğer o güne kadar hiç sevdiğimi söylemedim. Çok fırsat doğdu. İmkân avuçlarıma kadar geldi. Sözün dilimin ucuna yanaştığı oldu. Yine de söylemedim. İnat üzerine inat ettim. Hiç söylemedim.

Güzel gülüşünü de alıp gittikten sonra öğrendim sevdiğini. Gittiği gün söyleyecekmiş sevdiğine. Sevmiş yani. Nasıl olur? Sevebiliyor muymuş? Yahu bir de söyleyecekmiş! Tekrar tekrar anlattırdım Türbedâr’a.

“Ağabey gerçekten mi? O gün mü? Niye bir gün, iki gün, üç gün, beş gün önce değil de otuz bir senede o gün söyleyecekmiş?”

Aklımı yitirmek üzereydim. Kilometrelerce yolu onu düşüne düşüne geldim. Sevmiş yahu işte. Daha ne kadar ikna olmam lazım? Kavuşmasını mahşere bırakacak kadar sevmiş hem de. Ah ulan Seher Yeli diyerek ağladım o gün. Yetmez mi bunca bıraktığın miras da bir de vasiyet bıraktın. Oturup Başkomutan’a anlatasım geldi durumu. Yok onla öyle konular konuşulmaz. Konuşulur da mayın da değiliz ki. Hem diskleri ağrır, pili tükeniverir. Hem de lazımdı o bize, sırf ona anlatmak için yaşamamız gereken onca şey vardı. Seher Yeli’yle ahidleştiğimiz işi yapacaktık. Parası için değil tabi ki, vatan ve millet, ille de memleket için yapacaktık! Nihayetinde elbette Allah rızası için! Derdimiz memleket, yükümüz çok ama hepsini sırtlayacağımız yüreğimiz olacaktı. Ben onun seveceğine inanmasam da sevecektik.

Günlerce hatta aylarca süren kendimi ikna etme çabalarımın sonunda ben de söyleme kararı aldım. İlk fırsatta söyleyeceğim dedim kendi kendime. Zaten dünyevi imkânların elvermeyeceğime güvendiğimden o fırsatın gelmeyeceğini düşünmüştüm. Şartlar haksız olacaktı. Ben değil. Vasiyet de yerde kalmamış olacaktı. Kul acizdir ya hani Yaradan’ın mülküne karşı. Verdiği nasibine razı olmak zorundadır. O imtihana tabi olmalıdır. İşte o şekilde fırsat doğuverdi. Ziraat Fakültesi’yle yemekhane arasındaki yolda sararmış ve düşmüş yaprakların şahitliğinde gözlerine bakarak, Seher Yeli’nin öğrettiği gibi gözüne bakıp gönlünü görerek söyledim sevdiğimi. Sözüm vardı bir kere mecbur söyleyecektim. Söz verirken, söz söylerken hayırlısı denmeliymiş. Üç cilt olanından.

Gözün baktığıyla gönlün gördüğünün aynı olmayacağını öğretmemişti. Öğretmediği daha çok şey varmış da gidenin arkasından konuşulmaz. Hele de böyle bir günde. Ama düşünmeden de edemedim severken de mi güzel sevecektin? O da mı hatıraların en bağlamlısı olacaktı? Sevmek de mi miras ağırlığında yüktü? Yahu anlarım doktor olacağız. Alacağız o unvanı. Hakkını vereceğiz. Gecemizi gündüzümüzü esirgemeyeceğiz de her seher vaktine kadar mı?

Herkesin “hayırlısı olsun” dediğine “hayırlı olsun” demişti trenin raylardaki tıkırtılarının arasında. Yarın görüşürüz yine deyip kapatmıştı telefonu. Ondan beri hayırlı olan tek şeydi “hayırlı olsun” dediği. Bir şeyler oldu ama hayırlı mıydı hayırlısı mıydı çözemedim hiç. Çünkü hiçbirinde yoktu. Yani diğerlerine göre yoktu. Yoksa, yadırganmasın şizofreni değilim, hep yanımda yani. Hatta bunları yazarken bile arkamda oturmuş güzel gülüşüyle gülerek tütün sarıyor. En sıkıntılı zamanlarımda yaralarımı da sarıyor. Hâlâ gözüme sezdirmeden göz yaşımı da siliyor. Ah bir de sarılsa. En çok da sarılmasını özledim. Taziye evindeki gibi sarılsın ama. Omzunu ıslatacağımdan çekinmeden, sırtımı ben buradayım biraz daha dermiş gibi sıvazlayarak, yaktığım gemilere su tutup “Sen tütün sar da şu işe bir daha bakalım.” dediğindeki gibi, söverek indiğim merdivenleri salavat çekerek tekrar çıkarttığı gibi sarılsa keşke. Sadece sarılsa da olur. Varsın büyük konuşayım, varsın sevsin, sevsin tabi ya, varsın gecemiz gündüz gündüzümüz gece olsun, ama her seher essin de sarılsın.

Sevmiş öyle mi? Hem de Koskoca otuz bir senede o gün söyleyecekmiş! Bir de kavuşmasını mahşere bırakmış…


SEN DE Mİ MIRTIK OLDUN?/Bilge Doğan


                                                                    

Kalbimdeki güzellere,
Cüneyt Cesur’a

Hep böyle yapıyordu. Hevessizlik hastalığına yakalanmıştı. Bana söz veriyor ama onca şeyi yine telefonuna not alıyordu. Kimselere kalmayan dünyada söze de yazıya da pek önem vermiyordu artık. Çok olmadı daha, söz uçar yazı kalır sözünü bir deprem alt üst etmiş, onlarca arşiv yerle yeksan olmamış mıydı? O da yaşıyordu işte, sadece yaşıyordu. Yorgun olmasını anlıyorum ama çocukluktan beri bana olan sevgisi uçup gidiyordu sanki gönlünden. Daha yazamazken söylediği şiirleri babası not almaz mıydı; okuyamazken henüz, babasının her aybaşı aldığı onca kitabı okumaya çalışmaz mıydı? Şimdi bu küslüğü hak ediyor muyum ben, hiçbir zaman uzak kalmadım ondan… Gözüm hep üzerindeydi; bazen hızlıca kırılacağını bildiği heveslerle sevinçten havalara uçuyor lakin sonra zemine sertçe düşüyordu. Alelade her şeyi telefona not alması hep bu hevessizliktendi. Gece aklına gelen öykü başlıklarını, bazı parlak fikirleri, hiç not etmediğinden unutup gidiyordu. Heyecan ve sevinç sonrası yaşadığı sert düşüşlerden korunmak için bazı şeyleri görmezden gelerek kendince tedbir alıyordu. Bu yüzden güzel sinema filmleri izlemek, türkü dinlemek gibi alışkanlıklarını da bırakmış; kafa dağıtan polisiye, bilimkurgu dizileri izliyordu; çok düşünmemeye çalışıyor, heves etmemek için bir şeylere dikkat ediyordu. Hevesle aldığı ya da çoğu hediye olan not defterleri, kalemler bir köşede misafirdi; yazılı ya da sesli çoğu şeyi telefonuna not alıyordu,

- Şimdi efendim, böyle bir dosya hazırlamanın faydaları… Şair ve yazarların birbirleriyle ilişkilerini, o günlerde yaşadıkları olayları, siyasi olayların hayatlarına nasıl yansıdığını değerlendirmesi… Kültür ve edebiyat tarihimizin karanlık noktalarına ışık tutması… Edebiyat mahfillerine bir bakış ve Türkiye’nin genel edebi panoramasını anlama… Bu konu bakir bir alan sunuyor bize. Küçük bir çalıştay yapmak istiyoruz. Dergimizin de sıradaki sayısının dosya konusu olacak…

- Pek tabii olabilir, konu ilgi çekici. Afişlere de girilir ve ilan edilir bu çalışma…

- Ben de bu kadar ses getirmesini beklemiyordum onlara bu dergiyi çıkarsak diye tavsiye verirken. Dört yıl oldu ve dergi ses getirdi. Hasan Aycın arka kapağa çizgi yolladı yazın…

- Ben ilk sayıyı beğendim, bir sayı çıksın bakalım, diye düşündüm, sonra vazgeçmediler, dergi çıkmaya devam etti…

- Emeği geçenlerin…

Ne güzel ne verimli bir toplantı oldu. Bunu kutlamalıyım, diye düşündü. Kültür konaktaki toplantı için çarşıya gelmişti. Biraz çarşıya inip nefes alayım, gezeyim eski sokakları, diye düşünüp hevesle arabayı çarşıya sürdü.

Dün akşam Özbekistan’daki hocasıyla ata topraklarına dair ettikleri sohbet aklına geldi. Mırtıkçıkların sokağına doğru hızlandı. Merak ettiği şeyler vardı. Eski sokaklarda, kendisi böyle takım elbiseli, biraz eğreti dursa da güler yüzle kendine bakan bir Mırtıkçının dükkânına girdi. Hikâye toplamayı seven, heyecanlı hâliyle doğrudan konuya girdi,

-Dün Özbekistan’dan bir fotoğraf paylaştı hocam; bir Özbek amca, kafasında ve omuzlarında kuş var, aynı bizim gelenek orada. Şaşırdım, vay orada da mı mırtıkçılık varmış, diye. Yeni nesilim ya, hocam da takıldı bana, sen mırtıkçılığı nereden biliyorsun, kuşçuluk falan demen lazımdı, diye. Ben Maraş’ın has evladıyım, ben bilmeyeceğim de kim bilecek, diye başladık muhabbete. Biz de beslesek kuş, diye hayal ettik…

-Peki Mırtık kelimesinin anlamı ne, biliyor musun hocam?

-Bilmiyorum…

-Peki, ben sana söyleyeyim. Şimdi, burası Yahudi mahallesiymiş. Yahudi bir kuşçu varmış, ismi Mırtık’mış. Fransız, Ermeni, Türkler mahallede hep birlikte yaşarlarmış. Türklerden de kuş uçuranlar olunca, ulan sen de mi Mırtık’sın, sen de mi Mırtık oldun, derlermiş. Kuşçunun ismi Mırtık’mış…

-Vay efendim, kuşçuluk sevdasını mı kınarmış ahali. Sen de mi Mırtık, bu mu demek? Sen de mi Brütüs, gibi…

-Kuş besleyene Mırtıkçı demişler buralarda…

-Bu isim, buraya özgü galiba. Kuşçuluk kadim bir gelenek tabii. Geçen yıl Mardin’in kadim sokakları üzerinde uçurulan kuşları görmüştüm, sonra Urfa’da… Bakın hocam Özbekistan’dan benzer bir durumu haber ediyor. Yüzlerce yıl önceki posta kuşlarını da düşünürsek bu sevdanın çok eskiye dayandığı belli. Bunu konuyu yazalım… Babam da hep vasiyet ederdi, şehir hafızasıdır, şehrinizi yazın, kayda düşün, diye…

Küçücük, beş adımlık dükkâna delikanlılar girip çıkıyor ve cins kuşları soruyordu. O, yıllarca gurbet ellerde para kazanıp biriktirmeye çalıştıktan sonra memlekete dönen kuşçunun hikâyesini merakla dinliyordu. Kuşçunun sevdası, küçükken babasının kuşçu bir arkadaşından alıp getirdiği kuşu sahiplenmekle başlamıştı. Gönle düşen sevdaların kökeni hep mi çocukluğa dayanırdı? 70’li yıllarda, çıraklık harçlığına, şehirde tek büfede satılan kitap, mecmua ve Teksas Tommiks alan bir babanın evladıydım. Okuma bilmeden onca kitaba sahip olan, yazma bilmeden söyleyip babasına not ettiren ve yazarım diye sevinen bir çocuktum ayrıca. Bunları duyan Kuşçu hemen eskiye dair,

-Kale’nin altında Çiçek Sineması vardı. PTT’den Çiçek Sineması’na kadar kaldırımda sıra sıra kitaplar olurdu. Gençler, çocuklar gelirler; okurlardı. Şu kitabı ver; ne kadar okuyayım?, diye sorarlardı. Okur, geri verirlerdi. Para kıymetli, kitap az tabii. Saçtan, sıra sıra, küçük, derme çatma dükkânlardı. Akşam oldu mu, kitapları içine koyar, kilit vurup giderlerdi. Depremde yıkılan İş Bankası’nın sol köşede dükkân vardı, baban orayı diyordur. Orası kitabı parayla okuttururdu, satardı… Şimdi gençlik çok başıboş kaldı, çok bozuldu.

Gençlik ve bağımlılıktan konu açılmışken konu yine kuşçuluğa geldi. Bağımlı evlada sahip babaların evlatlarına gelip buradan kuş aldıkları ve zararlı alışkanlıktan onları böyle uzaklaştırmayı diledikleri anılar ardından geldi. Kuş besleyip, kafasını böyle oyalasın diye nice savcı, doktor babalar evlatlarına şifayı bu kuşlardan ummuşlardı. O, ciddiyetle sordu,

-Kuşları ne kadar beslesek, bize alışır ve yuvaya tekrar dönerler?

-Yaklaşık on gün besleyip ilgilenirsen yerine alışır. Gider, uçar, gelir; başka kuşlara karışır, oradan çıkar gelir; çiftleşir, yumurtlar… Bazı psikiyatri hastaları da gidin kuş alın, onla oyalanın, diye bize yollanıyor. Allah kimseyi düşürmesin, zor. Öyle bir keyif ki bu hocam…

-Müzikle terapi oluyor da kuşla terapi niye olmasın, değil mi ama… Sokak hayvanları için vakıf kuran medeniyetin evlatlarıyız; kuşları sevip beslemek, eğitmek, onlarla şifa bulmak niye olmasın…

Kuşların cinsleri, renkleri, fiyatları hakkında bilgi aldı. Posta güvercinleri iki yüz lira civarındaydı. Döşünde papatya gibi beyaz tüyleri olan, kendi kül rengi İspanyol Posta’nın çiftleri yüz bin lira civarındaydı. Döşünde papatyası olmayan İspanyol Postaların fiyatı üç ile on beş bin lira civarındaydı. Çocukluktan kuşlara sevdalı Kuşçu Mehmet abinin en sevdiği de bunlardı. Bu kuşlar denk gelir, eline düşürse para da kazandırıyordu. Kuşların uzmanı olmuştu kuşçu. Geleneksel, kulaktan kulağa bir haberleşme ağı vardı kuşçunun. Ayrıca kuşçu abinin “feys”i vardı, çok takipçili aktif bir feys hesabı: Maraş Posta Mehmet Bolat. Elinde olan, satılan, yeni düşürdükleri kuşları hep paylaşıyordu feysten. Son düşürdüğü kuş feysteydi işte, dün sattığı kuş, kırmızı Urfalı, döşü güllü. Rabbim bu günleri aratmasın, kazancım çok iyi, diyordu. Feysten bir kuş attığım anda satılır, diye ekliyordu. Türkiye’nin her yerinden arayan oluyormuş. İstanbul’a çok kuş yolluyormuş. Kutulara hazırlayıp kuşları yolcu parasını verip otobüsle.

Beyaz ve gözüne kestirdiği bir kuşu aldı, kafeste yaşayıp yaşamayacağını sordu. Hayvana zor geleceğini duyunca hemen vazgeçti. Ayrıca uğursuzluk da getirirmiş. Bir gün bahçeli evi olursa bir çift almayı, onların yavruladıklarını hayal etti. Kafese girip üç beş saniye orada kalıp fotoğraf çekmekle yetindi. Kuşçu, onu, zamanı oldukça gelip kuşları sevmesi için dükkâna davet etti. Kuşçunun mayam ısmarlama teklifini, Maraş çocuğu olduğunu ama mayama alışkın olmadığını, söyleyerek geri çevirdi.

Hafiflemiş bir ruhla çarşının içinden geçip gidecekti ki, hocasına söz verdiği, köyüne has bıçağı almak için Hartlap Bıçakçısı’na girdi. Lezzetine doyamadığı un sucuğundan da bir yarım kilo almayı ihmal etmedi. Cüzdanını bulmak için eli çantasında dolaşırken bana rastladı. Mürekkebimin bu aralar azaldığından beni kullanmadığını, çantaya başka bir tane atsa iyi olacağını içinden geçirdi. Peki, ben sana kandım, diye hüzünlendim. Öğle arasını fazlaca geçirdiğini fark edip koşar adım arabaya gitti.


ACIYI PAYLAŞMAK/Samet YURTTAŞ


                              

Çocukluk zamanlarımdaki cenaze merasimlerini düşünüyorum da şimdiki zaman aklıma gelince içimi bir ürperti kaplıyor. O zamanlar köyde bir vefat haberi duyulduğunda babam aceleyle eve gelir. Televizyon ya da radyonun açık olduğunu duyarsa önce bizi bir güzel azarlar ve o gün hiç açılmayacağı konusunda sıkı sıkı tembihlerdi. Ardından da “al eline bir kazma kürek koş mezarlığa bir faydan dokunsun insanlara” derdi. Anam evde ne varsa karınca kararınca pişirir tencereye koyar aceleyle taziye evine giderdi. Bu durum sadece o gün değil bir hafta devam eder ve köydeki diğer konu komşu da taziye evine sürekli yemek getirirdi. Taziye evinde yemek pişmez düşüncesiyle. Ne kadar ince bir düşünceymiş şimdi bu inceliklerin bir bir yok olduğuna şahit oluyoruz. Bu düşüncenin aslında yemeği paylaşmak değil de acıyı paylaşmak ve acıya ortak olmak olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyoruz.

 Tabi o zamanlar ulaşım imkanları ve iletişim olanakları günümüzdeki kadar gelişmediğinden cenaze merasimleri daha az sayıda insanla oluyordu. Cenaze yakınlarının ya da dostlarının bir kısmı uzakta olduğu için gelemiyor bir kısmı da çok sonradan haber alabiliyordu. Bu nedenle defin işlemleri şimdilerdeki gibi çok kalabalık olmuyordu. Ama insanlar acıyı paylaşıyorlardı, sanki ateş kendi ocaklarına düşmüş gibi. Defin işlemleri için gelenler köy halkı tarafından kendi hanelerinde ağırlanıyordu. Köy halkından kim varsa herkes bir kişinin koluna girerek evine götürüyor; karnı acıkmıştır, uzak yoldan gelmiştir düşüncesiyle evinde misafir ediyordu. Bu davranış da bir acıya ortak olma ve acıyı paylaşmaktır. İşte biz bu incelikleri kaybettik.

 Sadece inceliklerimizi kaybetmekle de kalmadık bunların yerine de tuhaf tuhaf nerden türediği belli olmayan davranışlar ve düşünceler edindik. Şimdilerde cenaze sahipleri pide olayı çıkardılar. Şimdilerde dediğime bakmayın on yıldır devam eden bir durum bu. Cenaze defin işlemi biter bitmez kabristanın çıkışında bir pide ve bir ayran tutuşturuyorlar eline. Düğüne mi geldik diye düşünüyor bir anda insan. Tabi böyle pide dağıtma olayı yaygınlaşınca cenaze merasimine gidenlerden de “pide kıymalı mı acaba?” diye kendi aralarında konuşanları duymaya başlıyorsunuz. Hadi alçalın ne kadar alçalabilirseniz. Midemiz inceliklerimizin önüne geçmeye başladı. Hâl böyle olunca cenaze sahiplerinin ve dostlarının acısına da ortak olamaz olduk. Ne komşuluklar kaldı ne de konu komşu. Hâlbuki bu devirde cenaze merasimleri de oldukça kalabalık oluyor. Bakmayın kalabalık olduğuna geçmiş dönemlerdeki bir avuç bu kalabalıktan daha çok paylaşıyordu acıyı. Ruhsuz bir kalabalık oluyor şimdi. Sanki cenaze tabutta değil de ayakta duranlarda. Şimdiki hâl böyleyken ilerde ne olur düşünmek bile istemiyorum. “Eyvah!” diye biliyorum ancak. Yitip giden insanlığımıza eyvah


Külüngü Kelimeler Olan Şair: Ferhat Altun/Mehmet Yaşar

 



Dünya, bir kuşatma altında. İnsanın ruhunu unuttuğu, hazzın, hızın ve yüzeyselliğin her köşeyi zapt ettiği bu modern vasatta, kelimeler de nasibini alıyor bu kıyımdan. Söz, değerini yitiriyor ve her şey gibi tüketim nesnesine dönüşüyorken; dili bir vatan, şiiri ise bu vatanın son kalesi gören soylu inatlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Bu inadın, bu mukavemetin ve bu kıyamın zamanımızdaki zarif temsilcilerinden birisi de Şair Ferhat Altun’dur.

İsimler, bazen sahibinin alın yazısına sirayet edermiş. "Ferhat" denildiğinde zihnimizde beliren o kadim anlam dünyası, Ferhat Altun’un şiir serüveninde kendini ele veriyor. Ancak Ferhat Altun’un şiirine baktığımızda, buradaki "dağ", malum fiziksel bir engel değil; modernitenin üzerimize yıktığı beton yığınları, dijital gürültüler ve anlamını yitirmiş kavram kayalarından mürekkep dağlardır. O, bu dağları delerken Şirin’ine yani "saf şiire" ve "kadim ses"e ulaşmak ister.

Altun’un şiirindeki en dikkat çekici vasıf, geleneksel şiir anlayışını modern bir üslupla, hiç eğreti durmadan mezcetmesidir. O, ne geçmişin gölgesinde kaybolmuş bir nostalji avcısı ne de köksüz bir yenilik meraklısıdır. Onun şiiri, Fuzuli’nin "ah"ını alıp, bugünün metropol insanının yalnızlığına giydirir. Klasik Türk şiirinin o vakur edasını, modern serbest veznin imkânlarıyla yeniden yorumlarken dili, bir varoluş kalesi olarak inşa eder.

Onun şiirindeki ısrar, sadece edebi bir tercih değil, bir mecburiyet halidir. Ferhat, “Şirin”ine yani "hakikate" ve "güzele" ulaşmak için modernitenin o soğuk, metalik ve hissiz dağlarını şiirin büyülü gücüyle, kelimeleri bir külünk gibi kullanarak yıkmaya/aşmaya taliptir. Bu, bir yanıyla "kıyama durmak"tır. Dünyanın eğilip büküldüğü, karakterlerin piyasa şartlarına göre şekil aldığı bir devirde, onun mısraları elif gibi dimdik durmaktadır.

Ferhat Altun için Türkçe, bir sözlük toplamı değil; içinde ninelerimizin duasının, annelerimizin ninnisinin ve mazinin rüzgârının estiği, dolandığı bir coğrafyadır. Modernite, insanı tektipleştirip onu köksüz, kimliksiz bir nesneye dönüştürürken; Altun, şiirini bu yurtsuzlaşmaya karşı bir sığınak olarak inşa eder. Şiirlerinde dil, hem zırhı hem de yarasıdır. Altun’un Türkçeye olan bağlılığı, dili sadece bir miras olarak devralmasından değil, onu yeniden üretme tutkusundan gelir. Her mısraında dilin imkânlarını zorlayan, deyimlerden söylencelere, klasik lügatten modern tabirlere kadar geniş bir yelpazeyi büyük bir maharetle kullanması, onun "dil işçisi" olduğunun kanıtıdır.

Ferhat Altun şiirinde kelimeler, asırlık uykusundan uyanan birer derviş gibidir. Modern şiirin o "anlamsızlık" tuzağına düşmeden, geleneğin bereketli toprağından beslenerek ama bugünün insanının yarasına da dokunarak konuşur. Türkçe’ye verdiği emek, bir kuyumcu titizliğindedir. Eski kelimelerin kadim ruhunu, modern hayatın karmaşası içinde yeniden ihya ederken; dili bir "vatan savunması" cephesi gibi kullanır. Onun şiirinde her kelime, vatan toprağından bir parça gibi mukaddestir.

Ferhat Altun’un şiirlerindeki imgeler rastgele seçilmiş metaforlar yığını değildir. Her imge, bir düşünce sisteminin meyvesidir. Şiirlerinde kurduğu yapı, hem matematiksel bir titizlik hem de lirik bir coşku barındırır. Kelimelerin arasındaki boşluklarda bile bir anlam gizlidir. O, az sözle çok şey söylemenin, hikmetin, "sehl-i mümteni"nin peşindedir.

Ferhat Altun, bugün Türk şiirinin sessiz ama derinden ama gürül gürül akan ırmaklarından biridir. O, popüler kültürün sığ sularında kulaç atmak yerine, derin denizlerin incilerini aramayı seçmiştir. Şiirde ısrar etmesi, aslında insan kalmakta ısrar etmesidir. Zamanenin o devasa kıyım makinesine karşı, bir mısra ile siper almak; ancak "dilini vatan" kılanların harcıdır.

Onun şiiri, yorulmuş ruhlar için bir durak, kararmış kalpler için bir fener gibidir. Ferhat isminin hakkını vererek, her dizesiyle bir dağı daha delmekte, Türkçe’nin o sonsuz bereketini yarınlara taşımaktadır. O, sadece bir şair değil; kelimelerin haysiyetini koruyan bir dil muhafızdır.

Biliyoruz ki, Ferhatlar dağı delmekten vazgeçmedikçe, bu vatanın ruhu da, Türkçenin sadâsı da asla sönmeyecektir. Yolu açık, kelamı kavi, şiiri daim olsun.


TAKO/Seyfettin ALBAYRAM










Mart ayının son günleri, yağan karın ardından doğan güneşle Ergice köyünün yamaçları ışıl ışıl parlıyordu. Ala Bekir hohlayarak ağzından çıkardığı buharın yükselişini bir müddet seyrettikten sonra;

  “ Bu yıl maşallah iyi bereket yağdı. Ekinler adam boyuna çıkar. Bet bereket artar. Kaç yıldır aha bu yağışları bekliydik, maşallah gözümüzde koymadı.”

Memili ekledi;” bu yıl köyde bekar kalmaz Bekir emmi.”

“He yeğenim vallaha ele.”

Aşağıdan yokuş yukarı Cicov Hasan göründü. Boynunda beygirlere takılan yem torbası, belli ki ağırdı. Nefes nefese yanlarından selam vermeden geçerken bir yandan da “Daş yerim, baş yemem. Daş yerim, baş yemem,” diyordu. Güneşlenen ahali sohbeti kesip Cicov Hasan’ı seyretmeye başladı. Cicov Hasan yokuşun başına kadar ayni minvalde devam edip, yokuşun başına gelince durdu. Boynundaki yem torbasını çıkarıp içindeki irili ufaklı taşları yere döktükten sonra torbayı elinde sallaya sallaya kalabalığa yanaştı.

 Selam aleyküm ağalar, güneşleniymisiniz?

Ala Bekir atıldı; he yeğenim güneşleniyk de, senin bu halın ne?

Valla konşular bildiğiniz gibi üç avrat aldım üçü de öldü. Dördüncüye niyetlendim emme, Aliye garı;“ oğlum sende uğursuzluk var, sen baş yiyensin. Boynuna beygirin yem torbasını as, içine daş doldur sonra da; daş yerim, baş yemem diye bağıra bağıra yokuşun sonuna kadar yürü, Allahın izniylen alacağın avrada heç bişey olmaz” dediydi. Gülüştüler. Emme alaycı bir tavır takınamadılar. Aliye garı demişse mutlaka bir bildiği vardı. Köyün en yaşlı kadınlarından dı Aliye garı. Köyün tıp uzmanıydı. Kırık, çıkık işleri ondan sorulurdu. Keçi kılını zeytinyağında kavurur, sıcak sıcak kırılan ya da çıkan yere sarar, yanlara da dört çubuk yerleştirir ve üstünü bezle sıkı sıkıya sarardı. Karnın mı ağrıyor per yavşanı çiğne yut, hemen kesilir. Tiskiniğe mi düştün yemek yiyemiyormusun? Kolayı var Aliye garı per yavşanını sabunlu suya katar elini yüzünü yıkarsa derhal iştahın açılır. Sizin şu yolda yolakta tepeleyip geçtiğiniz per yavşanı var ya, Aliye garının her hastalıkta, mutlaka ilaç olarak kullandığı bir malzemedir. Hatta nazar değmesine bile nazar boncuğu, iğde dalı, tazı boncuğu ve sey’in yanısıra kullanılabilecek bir malzemedir. Bir keresinde Hössünü dövmüşlerdi. Adamcağızın hayalarına vurmuşlar, düşmüş bayılmış, hayaları da tar kimi şişmişti. Aliye garı zeytinyağı, un ve per yavşanından bulamaç yapmış Hössün’ü iyileştirmişti.

 Karşı evden ciyak ciyak ağlayan çocuk sesi yükseldi. Anası çocuğu omzundan tutarak bir yandan hınçıklıyor, bir yandan da “ Allah seni şeyle dert tuta, bıktım usandım senin bu ağlamandan” diye bağırıyordu. O bağırdıkça çocuk ta daha fazla bağırmaya başlamıştı.

Nazey Ana seslendi;” kız Hayce bu oğlan niye bu kadar ağlıy. Bunun ağlaması heyre alamet deel anam. Bu oğlan birinizin başını yer.”

Nediym Nazey ana. Yollar kar. Şu kar kalksa trennen Pazarcık devlet hastenesine götürücüm.

Kız anam doktor ne bilici bu oğlanın derdini. Cuma selası veriliyken eşiklikte ağzına pabucun altıynan üç kere vur, her seferinde de “Allah şeyle başından bulasın” de, bir daha ağlamaz.

Yolun alt başından iki candarma belirdi. Yaklaşınca bir onbaşı bir de er olduğunu gördüler. Hayırdır inşallah diye birbirilerine bakıştılar. Susup jandarmaların yaklaşmasını beklediler.

Ala Bekir az öne çıkarak; “buyurun asker ağalar, hoş gelmişsiniz.”

Onbaşı; “hoş bulduk, emmi. Biz Ahmet Güneş’i arıyoruz. “

Hee, bizim Tako’mu? Ne işiniz olur Tako’yla. Tako mahsimin teki, kimseye karışmaz. Kendi halinde garibim.

Yok emmi, kötü bir şey yok. Ahmet Güneş’in bir şahitlik işi var. Yarın mahkemeye çıkması lazım.

Memili atıldı; aha bizim Tako geliyor. Yolun alt başında, Tako sağ elini beline atmış, sol elinde emziğe yerleştirdiği kaçak tütünün dumanını havaya üfürerek yavaş yavaş geliyordu.

Memili; onbaşım bu bizim Tako meczuptur, askere bile almadılar. Biraz takıl şuna, hele ne yapacak?

Onbaşı yukardan aşağı bağırdı; koşsana be ,seni mi bekleyeceğiz?

Tako emzikteki sigarayı çıkarıp yere attı, çorabının içine koyduğu pantolon paçalarını düzeltti. Her ihtimale karşı da elleriyle çırparak (varsa) tozu, çamuru aceleyle silkeledi. Bir yandan koşuyor, bir yandan da emziği ceketinin cebine yerleştirmeye çalışıyordu. Nefes nefese yanlarına yetişti.

Onbaşı; esas duruuş, tekmil veeer.

Ergice köyü, Tako, emret komutanım.

Onbaşı yakasından tutarak ;”yarın senin mahkemen var. Sabah erken karakola geleceksin, seni Pazarcık’ta mahkemeye çıkaracağız. Anlaşıldı mı?”

Tako bir yandan yardım bekleyen bakışlarla etrafına bakıyor bir yandan da bağırıyordu; “Emredersiniz komutanııım.”

Ertesi gün köylü Tako’nun evinde toplanmış merakla mahkeme sonucunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.

Ee Tako ne oldu? Anlat hele.

Tako yanan sobanın yanına serili mindere ve yastığa iyice kaykılmış, sol ayağı dikili, sağ ayak sol ayağın üstüne atılmış , bilmem kaç senelik pörsümüş şapkasını gözlerinin üzerine düşürmüş vaziyette, gözlerini kırpmadan çook uzaklara dalmış kendinden emin, emziğe takılı kaçak tütünden bir nefes çekerek dumanın kerpiç evin direklerine yükselişini seyrettikten sonra; “hakim bana adımı sordu. Şöyle bir yüzüne baktım, Tako “ dedim. Zatan hakim “tık” diyemedi benden korktu,çık dışarı “dedi. Ağır ağır konuşarak “hakimi korkuttum,” diyordu.

 İmam Cuma Selasını okumaya başladı. Sesi Ergice’nin üzerinde yanık yanık yankılanıyordu.

Ala Bekir; haydin cömaat Cuma Selası okunuyor, camiye gidelim.

Kalabalık dışarı çıktığında Tako hala söyleniyordu ;”hakimi korkuttum, hakim benden korktu.”

Karşı evin Haycesi de çenedinden tuttuğu çocuğun ağzına ağzına terliğin altıyla vuruyor bir yandan da bağırıyordu; “Allah şeyle başından bulasın. Allah şeyle başından bulasın. Allah şeyle başından bulasın.”


Mesut Bilginer Hoca’nın Emekli Olmasına Dair/İsmail Göktürk




Duydum küçük cihaddan büyük cihada gitmişsin

Kendini “kıylükâlden” emekli etmişsin


Meğer gizliden kâğıt âharlayıp, kalem yonarmışsın

Şimdi hikmet pazarına varmış, inciler sunarmışsın


Artık kandilleri uyandırmaya erken varır olmuşsun

Taşkın oldu derler, kimseler farketmeden dolmuşsun


Zâhirine bir kalem çekmişsin Muhâsebenin

Derûnuna demir atmışsın musâhabenin


Kemâlât yaşta değil, lakin yaş da kemâl bulur

Bir dem gelir sohbet, demini almış çaylar gibi olur


Duydum Pîr sözüne uyup, dünü dünde bırakmışsın

Yeni bir çağa Ya Allah Hû deyip kalkmışsın


Ömrün müzdâd ola azizim, menzilin mübarek

Fakiri de nazardan ırak etme eski bir dost diyerek


YARISI DUA/Nurcihan KIZMAZ

 


Bir kız kardeşi olsaydı Yusuf’un
Bilirdi gömleğindeki kanın
Onun olmadığını
Mum yakardı kör kuyulara

İkiye bölerdi geceyi
Yarısı gözyaşı, yarısı dua

Bir kız kardeşi olsaydı eğer,
Taş yağdırırdı ebabil misali
Mısır’ın köle pazarına

On bir kardeşten biri kız olsaydı mesela
Meydan okurdu Züleyha’ya

Ve zindana düştüğünde Yusuf
Diyet verirdi yüreğini Firavun’a

Bir kız kardeşi olsaydı Yusuf’un
Geciktirmezdi müjdeyi
Girerdi Yakub’un rüyalarına



Dünyadan Geçerken Gördüğüm Rüya Üzerine/Sibel Kök

 



















Gecenin mağrur şafağına andolsun ki
Bizdik çağıran soylu bestesiyle akşamı
Dağların eteğindeki masala
Atları uçuruma süren bizdik dörtnala
Koşan, yıkılan sonra çatlayan

Atlas çadırların gölgeliğinde
Bin ah sunan bizdik dağlanan gövdemize
Ruhumuzu yuyan ve arıtan tövbeleri
Böyle giydik eynimize

Buydu var kılan bizi;
Adem'in kursağındaki ihtar
Sürgün sebebi öteden beri
Dünya, alınlarımızın hırpani acemiliği
Yazgımız avcumuzda büyüyen çiçek
Sızımız yerleşik bir cümle çehremizde
Dağılırsa önce içine dağılır bu yüzden insan
Sığınırsa önce kalbine
Kalp çünkü ağrıyan her gurbetin kıblesi
Ekmek gibi su gibi aşk ve ölüm
Kimsenin bilmediği tenhalarda bekler


Şu Sıralar Şiir Yazamaz Olduk_ Burak ÇIRAK




Şu sıralar şiir yazamaz olduk.

Kelimeler yerini biliyor ama sıraya girmiyor.

İçimiz dolu, kalem hafif;

yazı ağır, gönül yorgun.


Eskiden bir cümle yakaladık mı

döş cebine koyardık.

Orada dururdu;

sigara paketiyle, kırışık bir kâğıtla,

bir iki suskunlukla yan yana.

Zamanı gelince çıkar,

kendiliğinden yazı olurdu.


Şimdi öyle olmuyor.

Sanki kelimeye uzandıkça

mürekkep eksiliyor.

Belki de ondandır;


Her yazı sıradan mürekkeple yazılmıyor demek ki.

Bazı satırlar için

niyet temizlenecek,

söz yıkanacak,

kalem bekleyecek.


Biz de bekliyoruz.

Şiir gelmiyorsa zorlamıyoruz.

Gelirse başımızın üstüne,

gelmezse döş cebine koyup

susmayı öğreniyoruz.


Çünkü bazen yazamamak da

yazının bir parçasıdır


Ölmek Üzerine Postmodernist Bir Şiir Denemesi/Gün Sazak Göktürk

 







.










Adam, 
sabah kahvesini içerken ölüm üzerine düşündü.

Hayat devam ediyordu ama adamın içinde çoktan bitmişti.

Bu düşünce, ekmek kırıntılarının masaya düşmesi kadar sıradandı.

Ölüm ona bir oyun gibi görünüyordu;

Çocukken oynadığı saklambaç gibi

Birisi “bitti” der, herkes ortaya çıkar.

Oysa şimdi kimse ortaya çıkmıyordu.



Sokaklarda insanlar aceleyle yürüyordu,

Gazetelerde yeni felaketler yazıyordu

Ve adam, kendi sıkıntısını kimseye anlatmadan,

Şu uzayıp giden kaldırımlarda mahpus olan adam,

Ölümü bir şaka gibi cebinde taşıyordu.



Ölmekten mi korkuyordu adam?

Ağzını mı yummuş muydu ki dostuna, öldüğünü sansın.

Bir parçacık gam, bir zerrecik hüzün mü öldürecekti adamı,

Adamın sıkıntısı, bir şiir değil, bir boşluk: içi dolmayan bir çığlık.

Adamın sıkıntısı ölmek, ansızın bir kuyudan su çekerken ölmek!

Adam çok genç yaşta ölmüş bu hayat denilen gaileye



Ve Koşar adım yürüyüş biter, yığılır kalır beden taş konaklara.

Daha ölmedin diye sayıklamış imam talkımda…

Ciğerlerimde yanık izleri ağzımda is kokusu.

Ben hiç yenilmedim senden gayrısına,

Hiç parçalanmadım

Hiç kaybolmadım…



Sesizlikte Akan/Buğra Yaman Atalay

 



Deniz susar bazen

Dalga gelir kıyıya, bir sır bırakır,

Güneş gider, gökyüzü denize bakar.

Rüzgâr bile susar, içi anlatmakla dolu,

Deniz konuşmaz, ama hep bir şeyler akar.

Sessizliğinde saklıdır en derin sözler,

Bir bakarsın içinden geçmiş özlemler.

Ne varsa yutan o mavilikte yüzer,

Kalbinin kıyısına çarpar gizli hevesler.



GİDİYORUZ/Hasan EJDERHA


Hasan KEKLİKCİ'ye


Ah be emmi
Dünya, dünya dediklerini
Gördük de gidiyoruz.
Bize kalmayacağını bile bile
Bir sürü dünyalığı sepet gibi
Ördük de gidiyoruz.

Bırak bilmesin muhannet
Yüreğimizi cümle âleme
Serdik de gidiyoruz.
Yürekten sergi olursa tepelenir  
Sırrına erdik de gidiyoruz.
Bir yüreğimiz vardı verecek
Onu da her isteyene
Verdik de gidiyoruz.

İstikamet üzre yürümekti hedefimiz
Büyükler bilir dediler, başüstüne
Büyüklere sorduk da gidiyoruz.
Şuncacık ömürde nice yollar yürüdük
Dizimizde kalmasa da derman
Yolları yorduk da gidiyoruz.

Yürüsün kalan yolcular
Borcumuz yok kimseye
Alacağımız vardı felekten
Bir tekiz aldık da gidiyoruz.
Daha çıkmadan yola
Yâr'e selamı beş vakit
Saldık, saldık da gidiyoruz.

Boş, bom boş gidilmez sevgiliye
Gönlümüzde ne birikdirdiysek
Dolduk, dolduk da gidiyoruz.
Hamlığımız aşikâr cümle âleme
Onca sarı sıcaklar yedik yazıda yabanda
Hamdık, pişmekti emelimiz
Dileriz ki olduk da gidiyoruz.
Bir makama eremedik
Hiç ise bize çok uzak
Biz de bilmeyiz makamımızı
Nolduk da gidiyoruz.

Toprağımız çorak düştü
Çöller varmış nasipte
Susuz bahçeler gibi
Solduk da gidiyoruz.
Hiç şikâyet etmedik
Başkaydı bizim aradığımız
O'nu bulduk da gidiyoruz.

Irgat çocukluğumuzda nice aç uyuduk
Ah emmi, en zor da ekmeği bulurduk
Bulunca ekmeğimizi böldük de gidiyoruz.
Çile de çabuk geçermiş, sefa da
Ne kıymeti var ki dünyanın
Çabucak geldi  ve geçti
Aha bak, öldük de gidiyoruz.


ANNE ORUCU/Samet YURTTAŞ




Anne benim işte hayırsızın biri oğlun

Hani tosunum diye severdin bazen

Sen üzülme ama

Laf aramızda bir deri bir kemik şimdi

Karakavruk bir oğlan

Yemekten önce elli iki buçuk

Yemekten sonra elli üç

Geçen ellinin altı ölüm dediler

Hiç korkmadım ama

"Anne orucundayım" dedim ben

Hani nasıl söylesem

Ramazan orucuna da benzemiyor ki hiç

İftarda açsın sahurda aç

Ve ödüm kopuyor

Yanlışlıkla anne dersem orucum bozulacak.


Hani nasıl desem

Hastane yüzü de görmedim henüz

Bilirsin en son senin yüzünü görmüştüm orda

Öyle yüzüstü bırakıp

Zemzem almaya gitmiştim de

Dönemedim henüz

Benim işte hayırsızın biri oğlun

Hep geç dönerdim eve de.


Anne benim işte hayırsızın biri oğlun

Hani cezaevine gitme demiştin

Dört yıldır cezaevindeyim

Sen yine de kimseye söyleme

Geçen elli bin kişi çıktı

Ama ben çıkmadım

-Anne sözü dinlemeyenlerin yatarı çokmuş-

Hem açlık orucunu öğrendim burda

Öldürmez dediler

Ama "anne orucu" öldürürmüş

"Olsun" dedim göğsümü gere gere


Anne benim işte hayırsızın biri oğlun

-Sen daha uyumadın mı bu saatte-

Mezarına çiçek almaya gitmiştim de

Çiçekçi mezarını gösterince vazgeçtim

Hem ödüm kopuyor

Mezarına diktiğim çiçekler

Açmaz diye


Anne benim işte hayırsızın biri oğlun

Daha ölmedim

Ama ciğerlerim sönmüş dediler

"Annemi görmeyen çiçekler solmuş" dedim

Sen yine de kimseye söyleme

Yazmanı da fotoğrafının önüne koydum

Yazmandaki çiçekler doysun hasretine

Hem ödüm kopuyor anne

Fotoğrafına bakmadan uyursam

Orucum bozulur diye


Bir Çift Göz / G.Hasan EJDERHA





Ebu Ubeyde'ye



Bir çift göz gördüm, ölürken bile parlayan

Bakışlar sert, kalp aşk ile dolu

 







Ebu Zer gibi haykıran bir yiğit

Dillerde tekbir, kalp iman ile dolu 


Milletler aç kurt, üstümüze dadanmış

Aksa'yı verme küfrün ellerine

Şehadet en çok sana yakışmış

Ümmet şahit parlayan gözlerine


Sana yakışır Seyfullah diye anılmak

Bak, Halid bin Velid çağırıyor seni

Nasip olmadı Aksa'da namaz kılmak

Bayrağı diktigimiz gün anacağız seni



DÜŞLERİN DEHLİZİ/Azize BATİ

 

Fotoğraf:Yasin MORTAŞ


Aylar sonra Yaşlı Bilge’nin son gün dedikleriyle uyandı günün rüzgârlı sabahına. Yıllar önce yaşadığım kasabandan ayrılmış olmanın ağırlığı birkaç saat içinde bütün bedenini ve zihnini etkisi altına almıştı. Bilgenin evinden ayrılmadan önce posta kutusuna bıraktığı iki satırlık mektupla hayatında yeni bir pencere açılmıştı. Çocukluğu boyunca merak ettiği bir sırrın kapısı yeniden aralamış gibiydi.

“Neyi istemediğini bilirsen istediğin yerde kendini bulursun.”

                                                                     Yaşlı Bilge

Oyun arkadaşlarımla oynarken sıkılınca bir kenara geçip onları izlerdim. Birkaç saat içerisinde kendi başıma oturduğum köşede hangi oyunu arkadaşlarımla oynamayı daha çok istediğimi belirledikten sonra onları sıkılmayacağım bir oyuna nasıl daha kolay bir şekilde ikna edebileceğimi düşünürdüm. Nihayetinde her akşamüzeri güneş battıktan sonra eve giderken mutlu dönmeyi başarır yüreğimde mutluluğun bütün renklerini taşıyarak evime dönerdim. Yıllar sonra büyüdüğümde istediğim yerde kendimi bulmam gerektiğini Yaşlı Bilge sayesinde hatırlamıştım. Niçin çalıştığımı bilmeden geçirdiğim bir gün ayakkabımın acımasız saldırısına uğradığımdan ayak tabanlarımın altında acı bir sızıyla evin yolunu bulmaya çalışıyordum. Durakta indikten sonra zamanın geçmek bilmeyen on dakikasından sonra artık yürüyemez halde olduğum için köşede duran bankın üzerine yığılır vaziyete oturunca bütün sabah boyunca Bilge’nin gitmeden önce evimin posta kutusuna bıraktığı tek satırlık mektubunu hatırladım. İrkilerek bunun için olmalıydı üzerinden yıllar geçmesine rağmen ayakkabımın bana bütün gün çektirdiği bunu hatırlatmak içindi. Düşünceler beynimin içerisinde birbirini kovalarken çocukluğumun oyunları mutluluğuma yeniden ilham olmuştu.

Güneşin doğuşuyla, yeniden tek düze hayatıma uyandıktan sonra çalıştığım kurumun üniformasını giyinip saçlarımı her zamanki gibi ensemin altında siyah bir toka yardımıyla esir ederken bir önceki günün etkisinden çıkmaya çalışıyordum. Tanımadığın bir şehirdeysen kurallara uymak zorunluluğunu bilmeliydim. Şayet saçları dağınık açık olan bir personellin verdiği mücadeleye şahit olduğumdan siyah kelepçeye benzer tokayı saçlarıma vururken onları rüzgârın esintisinden mahrum bıraktığım için üzülür bir yandan da özgürlüğe imtiyaz olmadığı için bütün kural koyuculara kızardım. Bir yanda da fikirler hür olduktan sonra toplu veya dağınık olmanın bir farkı olmadığına inanırdım. Yeter ki dağınık olan fikirler olmasın yoksa gayet düzgün görünenlerin zararlarını da görmüştü. İşe gitmeden önce sabah rutinin tamladıktan sonra artık günün yapılacak olan işleri düşünmeye gelmişti. Yıllarca hiçbir noktası bile değişmeyen düşünceler sabahın ilk saatlerinde güneşin ufuktan yükselişini izlerken korkunç hissettiriyordu. Diğer çalışanların günlük iş raporları, yapılacaklar ve yapılmaması gerekenler... Sanki bugün son okuduğum romandaki kurgunun içinde hayatımı geçirdiğimin farkına varmış ve buna karşı savunmasız kalmıştım. Her yerden gözetleyen birisinin varlığı bitmeyen kurallar dizgesi ruhumu sarsıntıya uğratıyordu. Niçin diyebilmeyi yeniden öğrenmiş olmalıydım. Niçin insanların tek bir şekilde varlığını sürdürme çabası içerisinde olduklarını merak ediyorken kendime yaşantımın griliğine rastladım. Önce kendinden başlamam gerektiğini fark edince çaresiz bir kabullenişle iki gündür aklımdaki her şeyi tekrar bertaraf edercesine kapının koluna uzanarak kendimi dışarı atarak soluklanmıştım. Sabahın serin rüzgârı yanaklarımı okşarken bir önceki günün ağrılarını da ruhumdan yok ediyordu. Her sabah evden çıkarken kafamın içerisinde aynı tiyatro sahnesi, herkes çoktan oynanacak perdede yerini almaya başlamıştı. Pastanenin kasasında erkenden uyandığı için kafasını masanın üzerine koymuş olan on yedi yaşındaki çırak uyuklar vaziyetteyken hemen köşede ki marketin reyonlarına yeni gelen ve raflarda tükenen ürünleri yerleştiren sarı saçlı kız ve durağın içerisindeki benim gibi üniformalılar. Oyuncular değişme uğramadıkları gibi buradaki herkes her gün aynı tiyatro sahnesinde birbirlerinden habersiz birlikte oynuyordu.

Bilge seninle konuşmayı ve dünyada henüz hiç bilmediğim konular hakkında şaşırmayı özledim. Bazen bildiklerim hakkında da hiçbir şey bilmiyormuşum gibi davranırken acemice suskunluğa teslim olmayı. Ben, Hasan’ın çektiği yabancılığı çektiğimi yeniden öğrenirken sen ağzındaki çivilerle ayakkabılarımı tamir ediyordun. Konuşmak istiyorken çoğu zaman susmanın hikmetini öğretiyordun. Ayakkabımı tamircisi Hasan’a gurbette olduğunu unuttururken senin varlığın ruhumun bana seslenişini duyururdu. Hasan’ın garipliği şu an bütün ruhuma nüfuz etmişken bu gün ayakkabı tamircisini bulmak için sokakları dolaşırken karalar ve griler içinde insan suretlerini görüyorum. Tepelerindeki güneşin etkisiyle çölde susuz kalmış bedevileri, divaneleri andırıyorlar. Renklerinin farklı oluşu beni korkutmuyordu ayrıca konuştuklarında ağızlarından çıkan sözler de beni korkutan hepsi aynı düşüncelere biat etmesiydi. Düşlerin hiçbir anlam taşımadığı koca bir dehlizin karanlığında hep aynıydılar. En korkunç olanı da benim zaman içerisinde saati tersine akan biri olarak çaresiz kabullenişimi fark etmemiş olmamdır. Hatta kimi zaman farklı sözcüklere meyil ederek kendi özgürlüğümü esarete sürüklememdir.

Mihra’nın yeniden kaçışı başlamış olacak ki saatin geç olduğunu ve herkesin evlerine dağılmak için toparlandığını fark etmesiyle masasında duran dosyaları aynı hizaya getirdi. Hızlı adımlarla düşüncelerinden kaçarcasına elindeki anahtarların şıngırtısıyla odasının kapısını kilitleyip yeni bir yaşama adım atmıştı. Günlerce ruhundaki rahatsız edici uyarışlara kulaklarını tıkayarak yaşamını sürdürürken bir sesin onu rüyasından uyandırmasını bekledi ama ondan başka aynı sızıyı çeken kim varsa sessizliğe bürünmüş olduğundan aradığı her yerde kendisinden başka kimseyi bulamadı. Elindeki yaşamı ile kaybettiği arasındaki renkleri yeniden arama telaşına girmişti. Kolundaki saatini hangi zamana doğru aktığını bir türlü çözemiyorken rastlantıların ve tesadüflerin hayatın bir armağanı olarak gördüğünü tekrar edip duruyordu. Kalbindeki saati ile kolundaki saatinin akrep yelkovanı aynı zamanı gösterip aynı yöne akmadığı sürece kendini bulamayacağını da biliyordu. Yaşlı Bilge’ye adresini unutmuş muydu? Huzur sokak ama sonrasını bir türlü çıkaramıyordu. Hafızası ona oyun oynarcasına her düşündüğünü reddedip yeni bir adrese yönlendiriyordu. Adresin yanlış olmasını korkması cesaretini kırıyor onu sessizliğe hapsediyordu.

Rüzgârın ona Yaşlı Bilge’nin sözlerini fısıldadığı sabah ayağındaki ayakkabılarının canını daha az acıttığının farkına varmıştı. Nisan ayının son sabahında yıllarca misafiri olarak yaşadığı evin kapısından evin sahibesi olarak çıkmıştı. Bir hafta öncesinde müdüriyet görevine yükselmiş olduğu işinden istifasını vermiş olması yıllarca kaybettiği zamanı yeniden bulmuştu. O gün maviliğini unuttuğu denizin ve gökyüzünün ahengini aynı dakikalarda yakalamış olmanın verdiği mutlulukla yürüdü tüm kaldırımlardan. Gözlerinin gördüğü gri taşlar bu sefer yere serilmiş bir gökkuşağı rengindeydiler. Düşlerini dehlizin karanlıklardan kurtarmış olması yüreğinin yeni bir ritimde seslenişini duyuyordu. Zamanla sıradanlaşan hayatı griden rengârenk bir kartpostaldaki renklere kavuşmuş olacaktı ki yağmur bulutlarının geldiğini görmeseydi.

Sayın Bilge burada herkes aynı kaygı içerisinde kutu gibi evlerde yaşama korkusundan dolayı yaşama olan tutkularını kaybetmiş. Sanki hepsi bir idam mahkûmunun bir suçlunun hayatını sürdürmekle yükümlülermiş gibi davranıyorlar. Denizin ve göğün benim gördüğüm renkte onlarında görüp sevineceğini düşünerek hata yapmış olduğumu farkına vardım. Gri kimliklerle hep aynı döngüde yer alanların birbirlerine olan saygı duruşlarına benim duruşumun aykırı kaldığını aldığımda içimi burkan bir anlaşılmazlık doğdu. Kafka’nın bulantıları ben hissederken onlar örümcek ağlarına asılı duruyorlar. Zaman sevgili Bilge kimliklerimizi her gün yeniden şekillendiriyor. Vadilerde yok oluşlarımızı izlerken küllerimizden yeniden doğmamıza izin veriyor. Bu kente geldiğimden ilk günden bu güne kadar sayısız suretin içinde ruhların esir oluşunu izliyorum. Kalabalıklar ürkütürdü ilk başlarda fakat şimdi alışmış olmalıyım bütün yabancı seslere ki zaman zaman ben de rengini kaybeden bulutlara benzediğimi fark ediyorum. Gökkuşağını sadece çocukların gülüşlerinde ve suretlerinde buluyorken onların saf tertemiz duruşları renkleri unuttuğumda bana kimliğimi hatırlatıyorlar. Belki de ben her zaman onların yaşlarında olduğum günleri özlüyorum. Göğün maviliğini, onların siyah, kahverengi, yeşil gözlerinde ve gülüşlerinde bulurken suretleri ışıklı ufuklar seriyor önüme o anlarda dünyanın en mesut insanı oluyorum sanırım.

Ağaçların dallarında toplu gezen kuşlar da aynı döngü içerisinde midir? Geçen hepsinden uzakta kahverengi bir pervazın önünde tek başına duran sürüden ayrılmış bir kuş gördüm. O da benim gibi renklerin keşfine çıktı diye düşünürken onların dünyasını merak ettim. Pazar günü sekiz kırk beş vapuruyla adaya seni ziyarete geleceğim lütfen bana kuşları anlatır mısın? Bu sefer sadece seni dinleyeceğime ve sözünü kesmeyeceğime söz verebilirim. Çünkü bu konu kaç gündür zihnimdeki bütün meselelerin önüne geçmiş durumda ruhumu gıdıklıyor.

Mektubunu özenle zarfın içerisine yerleştirdikten sonra çekmecenin ilk gözüne yerleştiren Mihra artık hayatındaki renklerin anlamını bulma çabasıyla çırpınıyordu. Sadece kendinden başlayarak çıktığı bu yolculukta kimleri tanıyacak yahut hangi insanlardan vazgeçecekti. İşinden ayrılması onun için ilk günlerde zorluklara neden olsa da artık alışmış olsa da çözemediği bir durum vardı. Bütün alışılmışların dışında bir hayatın varlığı mümkün olabilir miydi? Düşleri saatlerin zamanla olan kavgasına o da katılmıştı.

Bilge’ye gönderilen mektup soluk sarı zarfın içerisinde geri geldiğinde Mihra yağmurun pencerelere vurduğunu hissetmişti. Çocukken oynadığı oyunlar değişmişti artık Bilge’den sonra nereye hangi rotaya gitmesi gerektiğini belirlemek için sessizce koltuğunun üzerine oturdu. Yıllarca hiç yağmadığı kadar yağmur yağmıştı o akşam bir yandan şimşekler bir taraftan da akşamın karanlığı her şeyi sessizliği ile örtüyordu. Kutu gibi gri evlerin duvarlarını aydınlatan lambalar yanıp sönüyorlardı. Sabahın ilk ışıkları penceresinden yüzüne vurunca yüreğindeki sızıyı tekrar hissetmişti. Masasında yarım kalmış kitabının sayfalarında kaybolmak isterken dışarıda süren hayatın bir parçası olma zamanın tekrar geldiğini fark etmişti. Sahte seslerin ve yüzlerin soluk renklerini kabul etmek ona yeni olan neyi verebileceğini düşünürken bu sefer düşlerine takılmıştı. Ayaklarının sızısı henüz yeni geçmişken merdivenlerden yeniden çıkıp bilmediği yollarda yürümesi gerekecekti. Bu sefer neyi istemediğini bildiğinden gelecek ile geçmiş zaman arasında kaybolmayacağı umuduyla tekrar hayat sürgününe çıkma zamanını geldiğini anlamıştı. Bulacağı her köşe gideceği her yolda adımları olmak istediği yere vardıracaktı. Bilge’nin sesi onun içerisinde oyun oynarken hep var olmuştu ve yıllar sonra yine buğulu pencereler arkasında sıkışmış ruhu yeniden sesini duyurmuştu. Akrepler ve yelkovanlar aynı zamanı göstermeye başlamış gibiydi. Mihra için yağan yağmurdan sonra güneşin ışıkları yeniden doğarken Bilge’nin üzerine de gün yeniden doğmuştu.