BİR GONCOLOZ HİKAYESİ/Nurcihan KIZMAZ

 



(BÜYÜKLERİMİZDEN DİNLEDİĞİMİZ, ONLARIN DA BÜYÜKLERİNDEN DİNLEDİĞİ ESKİ BİR MARAŞ HİKAYESİ)

  

 

   Çocukluğumuzun uzun kış gecelerinde; büyük-küçük çoluk-çocuk bir sobanın etrafına doluşur, anlatılan hikayeleri nefesimizi tutarak dinlerdik. Kimi zaman korkudan birbirimize sokulur, konuşulanları hafızamızdan silmek istesek de ne fayda, günlerce etkisinde kalırdık.

   İşte o hikayelerden biri de büyük dedemin başından geçmiş gibi anlatılan, belki onun da kendi dedesinden dinlediği bir goncoloz hikayesiydi. Ben de hatırımda kaldığı kadarıyla sizlerle paylaşayım:

 

“   Hikaye bu ya eskiden, kış aylarında ortaya çıktığı söylenen goncoloz adında varlıklar yaşarmış. Bunlar istediği kılığa girebilir, çoğu zaman da insan kılığına girer, akıl almaz işler eder, insanları korkuturlarmış. Zehmeri soğuklarının hüküm sürdüğü zamanlardan birinde dedem evde otururken damdan patır kütür sesler gelmiş. Kulak vermiş ki, bacadan “Mehmet Efendii, akşam Çukur Hamamı’nda eğlence var, sen de gel mutlaka bekliyoruz” diyen hınık bir ses duymuş.

   Eskiden sokaklarda yeterince aydınlatma olmadığı için zifiri karanlıkta kimsecikler dışarı çıkmazmış. Çünkü bilinirmiş ki böyle soğuk ve karanlık gecelerde goncolozlar ortalıkta kol gezer…

   Fakat benim dedem bu durur mu? Durmamış tabii. Allah’tan gayrısından korkusu olmayan Mehmet Efendi hamamın yolunu tutmuş. Varmış bakmış ki bütün konu komşu, kahvehane arkadaşları çoktan gırgır şamataya başlamış bile. Sonra hazirundan biri çıkıp, “Haydi düğün yapalım, gidin etraftan gelinlik, duvak, takı, toka ne bulursanız getirin“demiş. Herkes bir tarafa dağılmış fakat çoğu da eli boş dönmüş. Çünkü goncolozlar besmele ile konulan bir şeye dokunamazlarmış. Besmele’nin be’sini duydukları an oradan kaçışırlarmış. Elleri boş dönen goncolozlar “demiş de gomuş, demiş de gomuş“ diye homurdanadursun bir tanesi ne bulduysa getirmiş. Anlaşılan sahibi besmelesiz vurmuş sandığının kilidini. Ortalarda öylece dolanan dellek, gelinliği giymeye hemen gönüllü olmuş. Bu bir garip düğün devam ederken Mehmet Efendi bazı garipliklere şahit olmuş. Mesela, bazılarını tanıdığı bazılarını daha önce hiç görmediği bu insanlar, kurnaları kaldırıp kaldırıp başlarından aşağı döküyorlarmış. E koca kurna bu bir bakır tas mı sanki. Konuşmaları da bir değişik gelmeye başlamış. Usulca elini külhandaki kömür isine batırıp oynayan gelinin sırtına çıkarmış beş parmağının izini. Sonra da sıvışmış hamamdan. Alel acele giyinip gallede oturan hamamcıya içerde olan bitenleri anlatmış nefes nefese. Hamamcı sakinlikle Mehmet efendiyi dinledikten sonra “şu hareketi de yapabiliyorlar mı?“ deyip ayağının birini havaya kaldırmış, hamamın kubbesine değdirmiş. Gelirkenki cesaretinden eser kalmayan Mehmet Efendi can havliyle kaçmış hamamdan. Koştukça arkasından tıkırtılar geliyor, hızını artırdıkça ses de hızlanıyor, yavaşladıkça ses de yavaşlıyormuş. En sonunda evinin kapısına ulaşıp elini cebine atınca bir de ne görsün ucuna anahtarını bağladığı şalvarının ipi yere sürünmekteymiş. Meğer o peşinden birileri koşuyor sanıyorken, anahtarıymış onu takip eden. Kapıyı açar açmaz eşikliğe yığılıvermiş. Sabah olunca, başına gelenleri bir bir anlatmış karısına. Karısı olan biteni anlamak için gelinliğin sahibi komşuya gitmiş hemen. Bir bahaneyle gelinliği görmek istediğini söylemiş. Bir de bakmışlar ki gelinliğin sırtında simsiyah Mehmet Efendi’nin elinin izi. “Estağfurullah” deyip donakalmışlar. “

 

   Bu hikayeyi torunuma anlattığımda gülmekten yerlere yattı. Bu kez de ben şaşırıp kaldım. Biz dinlerken kalbimiz yerinden çıkacak gibi olurdu oysa. Şimdiki nesil böyle uyduruk hikayelere inanmıyor çok şükür. Kendi saflığımıza mı yanalım yoksa böyle nice hikayelere maruz kaldığımıza mı? Yoksa bu karşımda gülen de mi goncoloz? Biz en iyisi euzubesmelemizi bol bol çekelim.

 

   ANNEANNE SÖZLÜĞÜ

ZEHMERİ: Kışın en soğuk günleri. Aralık ayının 20’sinde başlayıp Ocak ayının bitmesiyle son bulur. (Bkz: TDK’da zemheri)

GONCOLOZ: Kışın en çetin geçtiği, karın kapıyı aldığı karanlık gecelerde ortaya çıktığına inanılan hayal ürünü varlık.

DELLEK: Hamamın temizliğinden sorumlu ve müşterilere hizmet eden, ortalarda “acele edin, gımıldanın” diye gezen kişi. Erkek olursa dellek, kadın olursa natır denir. (Bkz: TDK’da tellak)

GALLE: Hamamın çıkış kapısına yakın yüksekçe bir yerde duran, hamamcının oturduğu ve kilitli çekmecesinin bulunduğu kısım. (Kasa)

HINIK: Burnu tıkanmış gibi genizden konuşan.

KÜLHAN: Hamamı ve suyu ısıtmak için ateş yakılan oda. (Kazan dairesi)

GURNA: Sıcak ve soğuk suyun birbirine karışıp ılıdığı tek parça mermer havuz. (Bkz: TDK’da kurna)

 

                                                                                                                                     

ÖLÜMLE BURUN BURUNA / Teyfik KARADAŞ

 



Benim liseyi bitirdiğim zamanlar üniversiteye girmek için, öğrenci seçme sınavı 1 (ÖSS-1) ve öğrenci seçme sınavı 2 (ÖSS-2) isimli iki tane sınav yapılırdı. Öğrenci seçme sınavı biri kazanamayan öğrenci, öğrenci seçme sınavı ikiye giremezdi.

Öğrenci seçme sınavı bir bütün il merkezlerinde yapıldığı halde; öğrenci seçme sınavı iki İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi belli başlı büyük illerde yapılırdı. Öğrenciler kendi aralarında öğrenci seçme sınavı bire üniversite birinci basamak sınavı, öğrenci seçme sınavı ikiye ise üniversite ikinci basmak sınavı derlerdi.

Üniversite birinci basamak sınavı yapıldıktan en az iki ay sonra üniversite ikinci basamak sınavı yapılırdı. Ülkemizdeki teknoloji bu günkü kadar gelişmiş değildi. Kahramanmaraş’ta bir tane optik okuyucu yoktu. Dershaneler yapmış oldukları deneme imtihanlarını, değerlendirilmesini yapmak üzere sınav kâğıtlarını Mersin’e gönderirlerdi. Üniversite sınavı sonuçları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından çıkartılan Sınav Sonuç Gazetesiyle ilan edilirdi. Sınav sonuç gazetesi hem dergi gibi kalın olur, hem de normal gazetelerden pahalıya satılırdı. O zamanki dergi ve gazete basımı gibi çok önemli işler bile manuel sistemlerle ve el yordamıyla yürütülürdü.

Sınav sonuçlarının açıklanacağı gün gazete bayilerinin önünde binlerce öğrenci metrelerce kuyruk oluştururlardı. Gazeteyi alır almaz sınav sonucuna bakan öğrencilerin kazanan kısmı sevinir, kaybeden kısmı üzülürdü. Benimle birlikte sınav sonuç gazetesi almaya gelen arkadaşlarımla aynı heyecanını yaşamak veya onların yaşadığı heyecana tanık olmaktan dolayı yaşadığım mutluluk ve üzüntüler halen zihnimdeki tazeliğini korumaktadır.

Liseyi bitirdiğim yıl üniversite birinci basamak sınavına memleketim Kahramanmaraş’ta girdim. İkinci basamak sınavına girmek için ilk yer olarak Adana’yı ikinci yer olarak Kayseri’yi tercih ettim. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından bana gönderilen sınav giriş belgesinde İkinci basamak sınavına Adana Laboratuvar Sağlık Meslek Lisesinde gireceğim yazıyordu,. Sınav giriş belgesi elime geçtiği anda yaşadığım sevinçli halimi görmenizi isterdim. Sınav giriş belgesinin elime ulaştığında ikinci basamak sınavının yapılmasına bir haftadan fazla zaman vardı daha. Bu bir haftalık sürede Adana’da kalacağım yeri ve harcayacağım parayı ayarladım. Mutluluğumu ailemle ve arkadaşlarımla paylaştım Köyümde sınava giren başka öğrenci olmadığı için benim birinci sınavı kazanmama değil ailem, bütün köy halkı sevindi.

 Sanıyorum haziran ayının son haftasıydı. Üniversite ikinci basamak sınavına girmek için Adana’ya gitmek üzere sabahleyin erkenden köyden şehre geldim. Bir şehir içi minibüsüne binerek Kahramanmaraş otobüs terminalin gittim. Terminale varır varmaz Adana’ya gitmek üzere hareket etmekte olan Aksu firmasına ait bir otobüse bindim. Biletim olmadığı için yol parasını otobüsün muavinine ödedim. Ben daha koltuğa oturmadan otobüs Adana istikametine doğru yavaşça hareket etti. Adana’ya ilk defa gidecektim ama daha öce Kayseri, Malatya ve Elâzığ gibi şehirlere gittiğim için yolculuk konusunda fazla heyecanlı değildim. Otobüsün penceresinden yolun etrafında gözüken tesisleri, arazileri, dağları ve ovaları temaşa ederek hem zaman geçiriyor, hem de yaşadığım yerin coğrafyası konusunda bilgimi artırmaya çalışıyordum. Aksu köprüsünden geçerken tepenin üzerindeki bir türbe gözüme çarptı. Yanımda oturan arkadaştan türbenin peygamber efendimizin sahabelerinden Malik Ejder Hazretlerine ait olduğunu öğrendim. Öğrenir öğrenmez Maliki Ejder Hazretlerinin ruhu için üç İhlas ve bir Fatiha okudum. Dualar ettim. Bu sırada otobüsümüz Türkoğlu’na yaklaşmıştı.

Otobüs Türkoğlu’nun kenarından bir kuş gibi süzülerek geçti. Kömürlere varınca yolumuz Gaziantep Adana karayoluyla birleşti. Bizim gibi Kahramanmaraş istikametinden gelen arabalarda Adana yoluna girince, yoldaki araç sayısı bir hayli arttı. Trafik sıkışmaya başladı. Karayolunun standarttı Kahramanmaraş’tan gelen yola göre oldukça yüksekti. Otobüsümüz sağ tarafa dönüp Gâvur Dağlarının rampasına doğru maraton koşusuna çıkmış bir atlet edasıyla tırmanışa geçti. Gâvur dağlarının yolu bir hayli rampa ve dönemeçliydi.  Yolun sağ tarafı arıza yapmış veya su kaynatmış arabalarla doluydu. Sol tarafı uçurumdu.  Otobüs ilerledikçe uçurumun yüksekliği artıyor, ben de yükseklik korkusu olduğundan, uçurumu görmemek için gözlerimi kapatıyordum.

 O kadar rampayı çıkıp, o kadar dönemeçleri dönüp, kazasız ve belasız bir şekilde Gâvur Dağının tepesine varınca derinden bir of çektim. Rampaya aşağı inerken ilk önce yolun sağ tarafında bir kart postal misali çam ormanlarının arasına saklanmış Bahçe kazasını, sonrada Amanos dağlarının batısına konumlanmış şirin şehir Osmaniye nazarı dikkatimi çekti. Otobüsümüz Osmaniye şehrini bir bıçak gibi ortadan ikiye bölen bulvardan geçerken, bulvarın çevresinde gördüğüm ticari canlılık beni derin düşüncelerin içine aldı götürdü. İskân döneminde bölgede görev yapmış Derviş Paşa ve iskâna karşı çıkan Avşar beyi Dadaloğlu geldi aklıma. O anda kendi kendime yakın bir zamanda burayı il yaparlar diye düşündüm. (Düşüncem on yıl sonra gerçekleşti. Osmaniye seksen plakalı ilimiz oldu.) Osmaniye’yi geçtikten sonra karayolunun sağında ve solunda yer alan uçsuz bucaksız pamuk tarlalarındaki sosyal yaşama tanıklık ettim.  Tarlaların kenarındaki boş çayırlara kurulmuş çadırlar, çadırlardan yüzlerce metre ileride çapa yapan ırgatları görünce aniden gözlerim yaşardı. Bu insanlar kırk derece sıcağın altında ekmeğini helalden kazanan insanlardı. Bu insanlar ülkemizin kalkınması için katma değer üreten insanlardı. Tarlaların üzerinde kartal gibi dolaşan küçük uçaklar pamukları ilaçlıyordu. Ben ise pamuk tarlalarını ilaçlayan uçakları gökyüzünde ilk kez görüyordum. 

Yolun solunda kalan Ceyhan ilçesinin cazibeli halini nasıl anlatsam bilemiyorum.  Ceyhan’ın batısında kalan ve Çukurova tarihine ışık tutan, Yılan Kalesini görünce büyülenmedim desem yalan olur. Elbistan’dan doğup Çukurova’ya can verdikten sonra, Akdeniz’e dökülen Ceyhan Irmağının üzerinden geçerken yaşadığım duyguları siz tahmin edin. Ben böylesine  karışık bir haleti ruhiye içinde, ileri geri debelenirken, otobüsümüz Çukurova’nın düz yollarında yaydan çıkmış bir ok gibi ileriye doğru fırlıyordu. Otobüs Adana şehir merkezine girerken devasa büyüklükteki reklam tabelalarını ve fabrikaların bacalarından çıkan siyah dumanları görünce büyük bir şehrin girişinde olduğumuzu hissettim. Otobüsümüz Adana’yı tam ortadan ikiye bölen Çukurova’nın can damarı Seyhan ırmağını geçer geçmez sağ tarafa kıvrılıp otogardaki peronuna girdi.

Otobüs durur durmaz aşağı indim. Otobüsten indiğim anda sıcaktan yüzüme alev çarptı. Beş dakika içinde vücudumun her tarafından ter akmaya başladı. Adana’da Zekeriya Garip isimli bir akrabamız vardı. O gün Zekeriya Abinin evinde misafir kalacaktım. Evinde misafir olmak için önceden kendisine telefon ederek haber vermiş ve evinin adresini almıştım. Adana otogarı haraketli bir yerdi. Hemen Antep, acele Mersin diye bağıran simsarlar, sıcak çay diye bağıran garsonlar… Ortalığı velveleye veriyorlardı.

Ben otogarın girişindeki polis noktasına giderek Zekeriya Abinin evinin yerini sordum. Sorduğum polis benim halime mi acıdı, bilmiyorum hemşerim miydi anlayamadım. Beni kulübesine aldı. Bir bardak soğuk su ve bir bardak çay ikram ettikten sora, bir ekip otosu çağırıp beni gideceğim adrese gönderdi. Kapının zilini çalmam ile kapının açılması bir oldu. Zekeriya Abi beni kapının girişinde güler yüzlü bir şekilde karşıladı. Eşi de benim gelişimden oldukça mutlu oldu.

Yenge Hanım benim geleceğimi bildiği için yemek hazırlamış. Ben varır varmaz sofrayı serdi. Yemeğin başına oturduk. Karnımızı doyurduk. Ben bu sevgi, bu muhabbet karşısında kendimi ailemin evindeki kadar rahat hissettim. Çay içerken Zekeriya Abinin komşuları Hüseyin ve Mustafa Abilerde yanımıza geldiler. Misafirler gelince sohbetin konusu değişti. Mustafa ve Hüseyin Abi bizim akrabamızmış. Aileleri yüz elli yıl kadar önce bizim köyden Kozan’ın Ferhatlı köyüne iskân edilmiş. İllî soyadını alan bu aile belli bir süre sonra Ferhatlı köyünden Adana’ya göç etmiş. Hiç tanımadığım bu insanların bana Adana’da amcaoğlu diye sahip çıkmasından ve büyük bir muhabbetle bağırlarına basmalarından fevkalade mutlu oldum. Onlarda beni görünce, yıllar önce kaybettikleri bir evlatlarını bulmuş kadar sevindiler.

Çayımızı içtikten sonra Hüseyin Abi, Zekeriya ve Mustafa abileri ve beni kendisine ait kocaman bir servis otobüsüne bindirip sınava gireceğim yer olan Adana Laboratuvar Sağlık Meslek Lisesine götürdü. Okula giderken Seyhan Barajı gövdesinin üzerinden geçtik. Barajın üzerinden geçerken gördüğüm Çukurova Üniversitesi ve Seyhan Baraj gölü Adana’ya olan sevgimi biraz daha artırdı. Okula varınca sınava gireceğim sınıfı ziyaret ettim. Okulu gördükten sonra hep birlikte tekrar eve döndük.

Misafir olarak kalacağım evin sahiplerinden ve komşularından gördüğüm ilgi ve sevgiden çok fazla mutlu olmama rağmen Adana’nın bunaltıcı sıcağından oldukça rahatsız oldum. Üzerimdeki tişört ve pantolon elbisesiyle ırmağa düşmüş bir insanın kıyafetinden daha çok ıslanmıştı. Yüzümdeki teri sildiğim avlu bir saat içinde çamaşır makinasında yıkanmış gibi ıslak bir avluya dönüştü.

Sabahleyin sınava gireceğim için akşam yemeğinden hemen sonra yattım. Yattıktan iki saat sonra kan ter içinde uyandım. Banyo da soğuk su ile duş alıp tekrar uyudum. Yoğun bir ter içinde tekrar uyandım. Anlayacağınız sabaha kadar üç defa duş aldım. Güneş doğduktan sonra uyandığımda halsizleşen vücudumu dinçleştirmek için tekrar soğuk su ile duş aldım.

Yenge hanımın hazırladığı kahvaltıdan az çok bir şeyler atıştırdım. Okula belediye otobüsü ile gideceğim diye yola çıkmaya teşebbüs ettim. Rahmetli Zekeriya Abi “Acele etme yine otobüsle gideceğiz” diyerek kolumdan tuttu. Ben her ne kadar “Zahmet olur” desem de sözümü dinletemedim. Hüseyin Abi saat sekiz olunca merdivenlerden aşağı inerek “Haydin bakalım gidiyoruz” diyerek otobüsü çalıştırdı.

Otobüs ile en kestirme yollardan geçerek okulun olduğu yere vardık. Hüseyin Abi servis işi olduğu için otobüsüne binip gitti. Zekeriya Abi dönerken bana eşlik etmek için orada kaldı. Öğrenciler içeri alınıncaya kadar sohbet ettik. Ben bu arada sınav giriş belgemi, kimliğimi, kalemimi ve silgimi kontrol ettim. Benim gibi Kahramanmaraş’tan sınav için gelen üç beş arkadaş ile merhabalaştım. Öğrenciler içeri alınmaya başlayınca üst aramasından geçerek okul binasına girdim.

İyi ki sınava girdiğim sınıf gölge bir yerdeymiş. Sınav süresince pek fazla terlemedim. Sınavımda çok iyi geçmedi. Sınav bitince dışarı çıktım. Zekeriya Abi ile eve gitmek için yola düştük. Seyhan nehri üzerindeki demir köprüden geçip Yavuzlar Mahallesine doğru yürümeye başladık. Köprüyü geçince Seyhan Barajından Yüreğir’e doğru akan büyük bir sulama kanal ile karşılaştık. Kanalın etrafı devasa büyüklükte ağaçlarla kaplıydı. Adananın yağız delikanlıları kanalın suyunda çimiyorlardı.

Kanalda yüzen gençleri görünce bende yüzmek istedim. Bir ağacın dibinde soyundum. Elbiselerimi Zekeriya abiye teslim ettim. Kanaldan akan buz gibi suyun içine atladım. Kanalda yüzüyorum ama suya girdiğim yer iniş olunca kanaldan dışarı çıkamıyordum. Kanalın etraflıdaki betonlar suyun fazla akması nedeniyle sabun gibi kayganlaştığından onuda tutamıyordum.  Zekeriya Abi bana uzatmak için bir ağaç parçası arıyor bulamıyor. Su beni üzerine düşmüş bir çam kabuğu gibi akıtıyordu Yüz metre kadar ileride suyun batıp çıktığı loğar gibi bir yer vardı Oraya girsem kesinlikle ölürdüm. Öbür taraftan cenazem çıkardı. Zekeriya Abi çaresiz ben çaresizimdim. Bir anda ölümle burun buruna kalmışım.  Atalarımız “Kul sıkışırsa Hızır yetişir” diye boşa söylememiş. Suyun batacağı yere elli metre kadar bir mesafe kala betonun patlaması nedeniyle elli santim kadarı dışarı çıkmış bir demir filizi gördüm. Can havliyle iki elimle birden bu demire sarıldım. Ben demire sarılınca Zekeriya Abi sağ elini bana uzattı. Sol eliyle kanalın kenarındaki söğüt fidanından tutarak destek aldı. Beni saniyeler içinde kanaldaki sudan çekip çıkardı.

Kanaldan çıkınca Zekeriya Abi ile birbirimize sarılıp dakikalarca ağladık.

 

 

Dağca Bir Sevgi/Melih ERDEM

 



Ya düğüne ya da rüyaya…

 

Aziz dostlar! Fakirin kaleminin aslında akademiye açık olduğunu bilirsiniz. Malum doktora tezimi yazıyorum ve oldukça akademik bir metin. Dolayısıyla edebî kalemim epey kör. Yine bunları düşünürken istikameti gurbet ele olan bir otobüs seyahatinde “Yav hazır vakit varken Ejderha Emmimin buyruğu niteliğindeki arzusunu da yerine getireyim bari! Hem de Doktor gücenmesin şimdi…” şeklindeki duygularla anlatacağım meseleleri. Sadrlara şifa olması niyeti ile…

 

Efendim, bu sene Keklikçi Emmimin gönlünden kopan “Yahu bu yıl da düğün yılı olsun bari, bekar genç kalmasın Dükkân’da!” cümlesinden de aldıkları gazla bir bir izdivaç ediyor Dükkâncılar. Bu sözün sarf edildiği gün itibariyle Genç Dükkâncılar, Dükkâncıların genç olan ama Dükkâncı olmayan evlatları ve onların Memleketteki düğünlerini de sayarsak on adeti geçen bir izdivaç sayımız var, bereketli olsun. Bunlardan biri ve şu ana kadarki sonuncusu Dağcamızın düğünüydü. Ama ne düğün? Ama ne muhabbet Yâ Rabbi! Aylar öncesinden tarihi öğrenirken başlamıştım dua etmeye. Çünkü Südürüm gibi haftanın tam ortasında Çarşamba gününde yapmamış, her gurbetçinin sılasına rahatça gelip, dinlenip, katılım sağlayabileceği Cumartesi gününü tercih etmişti. Zamanında Türbedâr, sırf bu sebepten Dostlar gelebilsin diye fazladan para vermişti düğün salonuna. Efendim düğünden önceki gece malum Cuma’ya denk geldiğinden “Kına Dükkânı” gerçekleşti. Yine gurbet gurbet dost gelmiş muhabbetin şifasından nasiplenmişti. Öyle nasipli bir Dükkân’dı ki konteynırdan yeni yerine geçişin ilk Dükkânı’ydı. Yani gurbetten gelenler için iyi bir imkân olmuştu. Efendim Dükkân anlatılmaz yaşanır o yüzden bunları teknik bilgi olarak aktarıyorum. Gönül dünyanızda nasıl şekil aldığı siz ilgilendirir. Düğüne dönersek merasimin ilk aşaması gelin alma operasyonu ile başladı. İnci Sitesi (gelin evi)‘ne Dağcamız önde, arkada meşaleler davul ve zurna eşliğinde girildi. Epey kurt döktükten sonra Büyücümüz beliriverdi bir yerlerden. Büyüledi, büyü aldı, büyü verdi, büyütüverdi gönlümüzü, Şahin oldu uçtu gitti. Fakir adına düğünün en kritik noktalarından biriydi. Âh Büyücümüz… Sonlarına doğru yağmurun da ferahlık kattığı seremonimizi Damadımızın içimi tatlı, saf, berrak ve soğuk suyunu da alıp tamamladık.

 

Bu düğündeki tek vazifem damadın arkadaşı olup oynamaktı. Diğer düğünlerde verilen sağdıçlık gibi görevlerin hiçbiri yoktu. O yüzden şifaen kendimi rahat hissediyordum. Fakat fikren hiç yalnız kalmadım. Her nereye baksam gönlümde taşıdıklarımı gördüm. Düğün salonuna geldiğimde ne geç ne de erken değildi. Tam zamanı mıydı onu bilmiyorum. Ama gördüklerimden dolayı içim çok rahattı. Gönlümdekilerden dolayı daha da rahattı. Efendim misafirlerimiz çoktu. Kalabalıktı, doktor olunca heralde. Seher Yeli’nin “İsminin önü kalabalık adamlar” tabirine uyacak adamlar da vardı misal. O kadar kalabalıktı ki oynamak için damadı ortamıza aldığımızda karşısına geçmeye sıra bulamayanlar oldu. Oynamak deyince de âh! Âh Üç Ağabey! Ne de güzel oynadılar öyle. Oyun havaları onlar oynasın diye icad edilmiş sanki. Ellerini attıkları her şeyi güzelleştiren bu insanlar maharetlerini bu alanda da konuşturdular. Şifa bulduk, bahtiyar olduk, vecd olduk. O kadar ki! Bekarlar bu dediklerimi de hesap ederek planlasınlar düğünlerini. Düğünler onlar oynasın diye yapılsın. Âh Üç Ağabey! Fakat damadın uzunu da ayrı bir meseleymiş efendim. Fakirin boyu kısa, bilirsiniz. Dağcanın karşısında barışmaya çalışan tavşan gibi kaldım. Oynamayı da pek beceremeyen biriyimdir. Dolayısıyla görsel olarak da komediye dönebilecek bir performansımız oldu. İyi de oldu. Oynamak da lazımmış, gönlümüz doydu. Er kişi usulünce oynamayı da bilmeli. Tıpkı Üç Ağabey gibi.

 

Efendim düğün merasimini de tamamladıktan sonra artık Dağcamızı yuvasına teslim etme zamanı geldi. Muazzam kalabalığın oluşturduğu güzel bir konvoyla evin önüne geldik. Destebaşımızın müthiş şoförlüğüyle sitenin bahçesine gelin arabasından önce yetişerek önünü kesmeyi başardık. Afik, Ozan Yufus, Şen olan Ozan Arif, Destebaşımızın kerimesi Ayşe ve fakir hemen bahşişlerimizi koparıverdik Dağcamızdan. Yanlış hatırladığımı zannetmiyorum ama sanırım hayatımda ilk defa bir düğün konvoyundan bir bahşiş kaptım. Ardından gelin hanımı yuvasına uğurladık. Dağcamızı aramıza aldık. Hayırlı olsun, Allah bir yastıkta kocatsın ve bir ömür mutluluklar gibi dileklerimizi Dağcamızın sırtına okşayarak iletip aramızdan ebedi mutluluklarına uğurladık.

 

Böylesine bir düğün oldu. Düğün gibi düğünlerdendi. Huzur vardı, mutluluk vardı, sevinç vardı, muhabbet vardı. Seher Yeli, Başkomutan, Derviş Ali, Doktor Mahmut, Güllü, Mazı vardı. Maksat hasıl oldu. Gönüllerimiz, kalplerimiz, sadrımız sevgiyle doldu. Dağca bir sevgi. Allah daim etsin

ÇOCUK.../ Gün Sazak GÖKTÜRK

 








Çocuk…

Bir başka ülkede şimdi güneş,

Oradaki çocukları ısıtmaya gitti.

Bir başka aydınlık şimdi ülkem.

Annelerin sözlerinde yedi kandilli Süreyya

 

Uykunun saçaklarından damlar rüyaya yıldızlar,

Eteklerinde nuru toplayan anneler;

Söylerken adını nur-u Hüda’nın,

Telaşlı ve ürkek gök, oluverir ellerinde cennetin yolu.

 

Bir yol olur Hamel burcuna saçları annenin,

Karanlığı delip geçer rengarenk nefesi.

Gecenin ruhaniyeti saçlarından akarken,

Rüyalar avutulur seni çocuk…

 

Yedi kandilli gök,

Yedi kıta, dokuz iklim seni beklemekte.

Büyüt ellerinde güneşi çocuk,

İndir Süreyya’yı arza

Nefesinle tutuştur bozkırı,

Emzir ruhunu o nur-u Hüda ile

Doğur güneşi, kavur, kül et karanlığı…

                                                                                         Rûzi

ÇAĞRI/Hasan EJDERHA

 

       Fotoğraf: Şeyhşamil EJDERHA


Ben çağrıyı bekleyen
Yolcu bir kuşum

Ah ne mutlu bana ki
Durağımı bulmuşum.

Kışım-yazım geçse de burada
Haykırmak neyime benim
Şimdi yakınımda murad
Gelecek o günü iple çekerim.



İçtimai Yahudileşme/Kadın Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emre BİRSEN

 




Tarihimizde medeniyet, insani hasletlerle müzeyyen olduğu demlerde neşvunema bulmuş; riya, zulüm, israf, hırs, dünyevi olana/şehvete ibtila ve sair süfli etvar neticesinde ise tefessüh etmiştir. Medeniyetin hayatiyet ve müdavemetini, merbut olduğu hak dine ve riayet ettiği nispette mukaddesatı tayin ve tespit eder. Din ve mukaddesat da fıtrata davet eder. Neredeyse birkaç asırdan beri yaşadığımız izmihlalin temel sebebi de budur; zira medeniyeti inşa ve ihya eden iki asli unsur olan kadın ve erkeğin fıtratı tağyir edilmiş ve cemiyet olarak süratle tefessüh ve taaffün ettiğimiz müşahade edilmektedir. Bu çerçevede, fıtratı tağyirin bilhassa kadına nazar eden cihetini mütalaaya gayret edelim:

Her mahlukun kendine mahsus bir hilkat ve istidat dairesi, bir mizaç ve meşrep hususiyeti vardır. Cenab-ı Hakk’ın var ettiği bu nizam, halk olunan hiçbir şeyin gayr-i muntazam bir mükevvenat eseri olmadığını; bilakis her şeyin kendine mahsus bir hikmet ve mahiyet üzere halk edildiğini aşikaren gösterir. Bu hakikat de fıtrat ile tarif olunur.

Mevzubahis meselede fıtratın tağyirini, sadece bedene yapılan birtakım zahiri müdahalelerden ibaret görmemek iktiza eder. Asıl tehlike, insanın manevi bünyesinin tahrifi, ahlaki kıymetlerinin tedricen tezyif edilmesi ve nihayet kendi hakikatine tagayyür etmesidir. Bilhassa kadın hakkında cereyan eden asri tasavvurat, bu cihetten tetkike şayandır. Zira kadın, sadece müstakil bir fert değil; aile hayatının, neslin terbiyesinin ve cemiyetin şahs-ı manevisinin teşekkülünde mühim bir mevkie sahiptir.

İnsan, irade sahibi olduğundan, istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirebildiği gibi onları su-i istimal etmeye de muktedirdir. İşte burada tağyir-i fıtrat meselesi zuhur eder. Tağyir bazen zahiri, bazen batıni olur. Zahiri tağyir, insanın suretinde, kıyafetinde ve bedeninde yaptığı tadilattır. Batıni tağyir ise haya telakkisinin tebeddülü, iffetin kıymetinin zayi edilmesi, aile mefhumunun tezyifi, valideliğin tahkiri ve insanın kendi kıymetini sadece nazar-ı beşerin teveccühünde araması gibi ahvali muhtevidir. Bu cihetle denilebilir ki insanın suretindeki tadilat ve tahrifat ile beraber maneviyatındaki tebeddül üzerine de tefekkür elzemdir.

Günümüzde modernizm diye tesmiye edilen illet ve maraz; kadını hak, hürriyet ve müsavat gibi müzeyyen mefhumat ile kandırarak fıtrat zemininin haricine çıkarmış; böylece sarfiyat çarkının hem efendisi hem de kölesi kılmıştır. Modernizmin tarz-ı hayatımızda revaç bulması, manevi hayatın kamilen ihracı neticesini doğurmuş ve maatteessüf bu maraz hayatımızın her cihetine sirayet etmiştir.            

Garbın içtimai hayat ameliyesinde kadını tali kabul eden ifratkar etvar ve kadına tevcihen tatbik edilen menfi muamelat, nihayetinde feminizmi tevlid etmiştir. Şarkın içtimai hayat ameliyesinde ise tefrit ile kadın tamamen haneye mahkum edilerek içtimai hayatın haricine sevk edilmiş ve mesnetsiz törelerin kurbanı edilmiştir.

Bir cemiyeti kaim tutan ahlak, muamelat ve sair ulvi hasletlerin bir sonraki nesle nakil vazifesini her devirde deruhte eden kadındır. Dolayısıyla kadının içtimai ve iktisadi tefessüh karşısındaki tavrı, cemiyetin bilcümle tabakatına müessir olmakta; tedavisi yahut telafisi güç meselelerin neşet etmesine zemin hazırlamaktadır. Bu münasebetle, cemiyet dâhilindeki içtimai buhranın tedavisinde kadının şahsiyetine ait tarif ve tatbikatın, din ahkamı ve medeniyet ananeleri ile ahenk dahilinde bulunması elzemdir.

Asrımızda cemiyet hayatı dahilindeki kadın hareketlerinin iki farklı güzergahının olduğunu ifade etmek mümkündür. İlki, bilcümle mukaddesatı ve medeniyet ananelerini hiçe sayarak kadının ferdi ve içtimai mevziini garbı kıstas alarak tespit etme gayretidir. Bu zeminde modernizm, kapitalizm ve konformizmin dayattığı hayat ameliyesi, tamamen kadının fıtratına matuf bir taarruz olarak tezahür eder. Diğeri ise din ahkamına muvafık, medeniyet ananeleri ile müzeyyen; mesnetsiz örf ve içtimai kabulleri reddeden idraktir. Bu hareket, kadının manevi, içtimai ve hukuki mevziini zaruri ihtiyacat muvacehesinde tadil ve tanzim etmeye müteveccih bir tespit gayretidir.

Günümüzde bir kısım taife-i nisa, ait olduğu medeniyetten fersah fersah uzaklaşarak garptan ithal modernizmi taklit etmekte; bu serencam ise cemiyette ciddi buhranlara ve kadın meselesiyle münasebettar muhtelif marazatın zuhuruna sebebiyet vermektedir. Müsavat ve hürriyet iddialarıyla yola revan olan kadına, hane hayatının haricinde birtakım ağır içtimai mesuliyetler de tahmil edilmektedir. Bu cereyan neticesinde kadın; fıtratının tabii bir neticesi olan validelik makamını elinin tersiyle iten; sözümona münevver, tahsilli ve mesleki muvaffakiyet derdinde, hırs ile nefsinin esiri olmuş bir surete inkılap etmiştir. Yanı sıra, sarfiyat divaneliğinin kesif taarruzu altında mevziini günden güne kaybeden asrın kadını, kendisine dayatılan bu ahvali kabullenirken hem kendisini hem ailesini hem de cemiyetini tahrif ve tahrip ettiğinin idrakinde bile değildir. Modernizm, kadını dikiş bilmenin, yemek yapmanın, ev iktisadında tasarruf etmenin ve kocasıyla mülayemet hududunda muamelede bulunmanın alaturka olduğuna maalesef inandırarak binnetice kadını, cemiyeti ihya ile medeniyeti inşa eden asli unsur olduğu şahsiyetinden uzaklaştırmıştır.

Kadın ve erkeğin fıtri münasebetindeki asli muvazene; kadının cemali, erkeğin ise celalidir. Zira kadın; şefkat, letafet ve teslimiyetle mücehhez latif bir surette halk olunmuştur. Hadiseyi hilafından idrak edenlerin zannettiği gibi kadının bu letafet ve mülayemeti katiyen bir zillet değildir. Kadının bu evsaf ile muamele etmesi, onun fıtratını tahrif ve tağyir etmediğine delalet eder. Modernizm ise kadının muvafık, mutedil ve mülayim olmasını eziklik; erkeğin vakur ve celal sahibi olmasını ise kabalık olarak mütalaa etmektedir. İki taraf da tabiatında bulunmayan hissiyat ve kabiliyetleri icraya azmederse, fıtri hususiyetlerini tahrif ile muhatabının nazarında cazibesini zayi eder. Hangi asırda yaşadığımızın bu mevzuda pek bir ehemmiyeti yoktur; zira fıtrat her daim aynıdır. Erkek, tabiatı gereği kadından hürmet görmek ister ve ancak hürmet gördüğü kadın ile said olur. Kadın da muhafaza edilip meveddet ile muamele edildiğinde said olur.

Bir meskeni hane kılan kadındır, validedir. Onlar ki zayi olan mazide, kırık dökük eşyalardan müteşekkil dört duvarı yuvaya tebdil eder, akşam sofranın etrafında bir araya gelip annenin yaptığı kuru yavan yemeğin lezzetini tadan, babanın tesis ettiği muhafaza hissiyatını fark eden evlad u iyal mesut ve bahtiyar ederdi. Fetret demlerinde ise herkesin hariçte yemek yediği veya sipariş ettiği, akıllı telefonun esiri olanların berhayat olduğu hane şahsiyetinden ırak meskenler zuhur etmiştir.

Kadın, valide olması hasebiyle tecelli eden ulvi bir şefkat hissiyatı ile mücehhezdir. Rahmet-i İlahiyenin en latif tecelliyatından biri olan şefkat, adeta nurani bir hazinedir. Ne var ki günümüzde modernizmin kadın ruhu üzerindeki menfi tesiratı, bu ulvi hissiyatın tecellisine mani olmakta yahut bu hissiyatın menfi cihetlerde sarfına sebebiyet vermektedir. Modernizm, kadını meslek hayatına teşvik ederek "güçlü kadınım ve kimseye ihtiyacım yok" iddiasını tahrik etmekte; bu ise izdivacı zorlaştırmakta, validelikten feragatı teşvikle mevcut aile müesseselerinin tahribini kolaylaştırarak neslin tefessühüne meydan vermektedir.

Kadının hakiki hürriyete mazhariyeti, katiyetle garbın imal ettiği modernizm reçeteleriyle mümkün olmayacaktır. Garp, kadına asırlar müddetince zulmetmiş olup bu zulmünü bugün de farklı şekillerde devam ettirmektedir.

Medenileşme namına gerek siyasi, gerek iktisadi, gerekse içtimai ve ferdi sahada icra edilecek bilcümle efalin muvazenesini temin ve tesis edecek yegane merci, iman edenler için din ahkamıdır. Müslüman aidiyetine sahipsek, içtimai marazatın izalesindeki tedavi usullerinin İslami kaidelere göre olmasına azami dikkat sarf etmek zaruridir. Modernizm ve feminizm ile malul zihinlerin mamulü reçeteler, katiyen bizim hayat ameliyemize muvafık değildir. Zaten insafla feminizm zaviyesinden bu hale nazar edildiğinde de bu cereyanın kadınlara, bir mesleki muvaffakiyet arzusu ve murakabesiz bir hürriyet iddiasından başka bir şey vermediği vazıhan müşahede edilmektedir.

Bugünün kadınlarının bir kısmı, erkeği daimi surette mesele çıkaran bir tehdit unsuru olarak kabul etmektedir. Feminizmin menfi tesiratı ile erkek; izdivaç ettiğinde mesuliyetleri katlanarak ziyadeleşen, günden güne hak tenkisatına maruz kalan, en basit bir münakaşada dahi boşanma ile tehdit edilen ve aile olmak yerine daimi bir rekabete maruz kalan bir hizmetkar haline getirilmiştir. Bu yüzden erkekler; izdivaç edip de cümle gayretlerinin heba edilmesini, her şeyi kendine hak gören hodbin bir şahsiyetle mücadele ederek ömürlerini zayi etmeyi istememektedirler. İzdivaç müddetince iktisadi hamaliyenin kısm-ı azamını tahmil etmelerine rağmen, mukabilinde minnet görmek yerine daimi şekvaya maruz kalan erkek; kadının ailesi, muhiti ve onların bitmek bilmeyen intizarı arasında ezilmekten bitap düşmektedir.

Bugün erkeklerin ekseriyeti, koca olmanın getirdiği mesuliyetleri deruhte etmekten imtina etmemektedir. Fakat kadın, modernizmin menfi tesiratıyla valideliğe ve zevceliğe adeta hasım kesilmiştir. Kadın, iktisadi hayata iştiraki neticesinde güya hürriyet kesbedip kendi ayakları üzerinde durduğunu zannederken, ortaya çıkan yeni hayat şartları izdivacı onun için bir esaret hayatına tebdil etmiştir. Evinde kalıp fıtri vazifesini icra etmeye, aile olma şuuruna ve fıtratında mündemic olan her ulvi haslete karşı mesafelidir. Dünyaya geldiğimiz demden bu deme berdevam olan mukaddes vazifesini reddetmekte ısrar ederek adeta fıtratını inkara yeltenmektedir.

Öte yandan akıllı telefon teknolojisinin terakkisine paralel olarak sosyal medya ibtilasının başlaması; ahlak, mahremiyet, edep ve amme vicdanı gibi ulvi hasletlerin tamamını tefessühe maruz bırakmıştır. Bilcümle süfli fiilin biperva paylaşıldığı sosyal medya denilen bu çukur, insanımızı his ve fikirden mahrum birer hilkat garibesine tebeddül ettirmiştir. Hususen kadınlarda bu ekran ibtilası çok daha kesiftir. Yürürken, otururken, otobüste, sofrada... Neredeyse her yerde ekran karşısında ve sanal alemdeler... Hal böyle olunca kalp ve akıl, mahkum olduğu o ekran mahpushanesi gibi dijitalize olmakta ve hakikatten nasipdar olamamaktadır. Tefekkürün ve hakiki hissiyatın bulunmadığı, vatan ve millet tasasının olmadığı bu vasatta; ellerinden telefonları alındığında hayatla irtibatı kopan bu sanal beşer, ancak ölünce uyanacaktır; lakin o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.

Meselenin bir de içtimai hayatın dahilindeki kılık kıyafet tercihi ciheti var. Bu meselede de Cenab-ı Hakk’ın, kullarının kılık kıyafet tercihindeki ana hatlarına dair ikazatını teberrüc zaviyesinden mütalaa gerekir. Teberrüc; tesettürün zıddı olup bir kadının, erkeklerin dikkatini celbetme ihtimaline rağmen süslenmesi, açılması ve nefasetini teşhir etmesi manasında kullanılan bir Kur'an ıstılahıdır. Aynı zamanda teberrüc, insanın kendisinde mahfuz olması gereken ziynet ve nefaseti nazar-ı umuminin teveccühüne arz etmesi, dikkatleri celbetmesi ve bunu bir kıymet mikyası haline getirmesidir. Bu cihetten teberrüc, sadece bedenin değil, nazarın ve nefsin de meselesidir. Bu kelimenin geçtiği ayata nazar edersek:

Ahzab Suresi 33. ayette bu kelime geçer; müminlerin mutahhar ve müşerref annelerinin zatında Allahu alem bissavab kadınlığın şahs-ı manevisine hitaben, “Evlerinizde vakarınızla oturun; eski cahiliye adetindeki gibi açılıp saçılmayın.” buyurulmaktadır. Her ne kadar hitap Efendimizin mutahhar zevcatına olsa da, fıkıh usulündeki "Hitabın hususi olması, hükmün umumi olmasına mani değildir." kaidesince mezkur ayet bilcümle kadınları şamildir.

Teberrüc ifadesinin geçtiği diğer ayette ise “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, açılıp saçılmadan giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur; bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah her şeyi işitip bilmektedir.” buyurulur. Bu ayette de Allahu alem bissavab, kadının mütesettir olması onun zahirini muhafaza eden bir esas olarak ortaya konulurken, ihtiyarlığa erişmiş kadın için tesettür emrinde tabiri caizse bir tahfiften söz edilmektedir. Bununla beraber iffetin muhafazasına ayrıca dikkat çekilmesi, kadının içtimai hayatta hürmetamiz bir valide ve nene olarak mütalaa edilmesine dair mühim bir işaret mahiyetindedir.

Cahiliye devrinde kadınlar ayak bileklerine halhal takar ve yürürken nazar-ı dikkati celb etsin diye ayaklarını kasten yere vurarak yürürlerdi. Cenab-ı Hakk, Nur Suresi 31. ayetinde bu fiili mümin kadınlara men buyurmuştur: “Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.” Bu ayetin muradı; tahrik edici ve calib-i dikkat her türlü hal ve etvardan beri olmaya tembihtir. Fetret demlerinde ise bazı kadınlar, şaşaalı kıyafetler ve yüksek ökçeli ayakkabılarla içtimai hayatta arz-ı endam etmekte; bu ayetin ikaz hududuna dahil olduklarının idrakine bile varamamaktadırlar.

Nur Suresi 31. ayetteki emirde, kadınların ziynetlerini kimlerin görebilmesinin caiz olduğu tafsil edilir. Böylece İslam’ın mahremiyet telakkisinin, kadını cemiyetten tamamen tecrit etmeyi değil; ziynet, beden, nazar ve münasebetler hususunda mikyas ve hudut tesis etmeyi hedeflediği idrak edilir. Mesele yalnızca setretmekten de ibaret değildir; nazarın, niyetin ve tavrın da bir ahlakı vardır. Buradan hareketle teberrücün modern şekilleri üzerinde ayrıca durmak icap eder. Zira cahiliyede içtimai hayatta yapılan teşhirin yerini bugün sosyal medya hesapları ve umumun nazarına açık dijital mecralar almıştır. İnsan artık hanesinden çıkmadan da kendisini binlerce kişinin nazarına arz edebilmektedir. Bu cihetle teberrücün vasıtaları değişmiş olsa da nefsin takdir edilme ve görünme arzusu aynı kalmaktadır.

Teberrüce sadece zahiren nazar etmemek gerekir. Zira nefsin takdir arzusu kalpte devam ettiği müddetçe, insan bir sureti terk eder ve başka bir surette aynı maksada tevcih eder. Bu sebeple zahiri tedbirat ile beraber batıni terbiyeye de ihtiyaç vardır. Tasavvufun nefs terbiyesi, murakabe, ihlas, haya, zühd, kanaat ve rıza gibi mefhumları bu noktada mühim bir çare olarak karşımıza çıkar. Nefis, daima kendisini göstermek ve teveccüh görmek ister. Tasavvufî terbiyenin esaslarından biri ise nefsi merkeze koymaktan vazgeçip Allah’a iltica etmektir. Bu cihetten ihlas, teberrücün en mühim şifalarından biridir. Zira riya ameli insanların nazarına, ihlas ise Allah’ın rızasına merbut kılar. İnsanların teveccühüne talip olan, zamanla kendisini onların takdirine göre şekillendirir. Allah’ın rızasına talip olan ise insanların medhinden de zemminden de aynı derecede müstağni olmayı talim eder. İşte bu hal, nefsin esaretinden felah bulmanın bidayetidir.

Mahremiyet şuurunun kuvvetlenmesi için halvet ve uzlet mefhumlarının asrımızdaki mukabili üzerine de tefekkür gerekir. Bugünün insanı bedenen yalnız kaldığı halde dijital olarak daimi bir kalabalık dahilinde berhayattır. Telefonunu elinden bırakmadığı müddetçe bir uzlet hali yaşayamadığı gibi, başkalarının hayatlarını seyrederek kendi hayatını da nazar-ı umumînin mikyasına göre tanzim etmektedir. Bu sebeple dijital mecralardan uzaklaşmak, lüzumsuz paylaşımları terk ile nazarı haramdan ve kalbi lüzumsuz meşguliyetlerden muhafaza etmek, asrımızın bir nevi nefis terbiyesi olarak mütalaa edilebilir. Burada bilhassa bir hususu tefrik elzemdir: İslam’ın haya ve mahremiyet emri bilcümle inananı ihata etmekte olup kastı kadının nefasetini, letafetini veya şahsiyetini hiçe saymak değildir. Aynı şekilde erkek için de gözünü, nefsini ve nazarını terbiye etmek bir mesuliyettir. Bu emirden maksat insanın haysiyetini, bedenini, aile mahremiyetini ve kalbin selametini muhafaza eden bir hudut tesis etmektir. Kadının kıymetini sadece zahirinden ibaret görmeyen bu idrak, onu teşhirin nesnesi olmaktan kurtarır. Mahremiyetin muhafazası tek taraflı bir vazife değildir. Zira Kitabullah, önce mümin erkeklere gözlerini haramdan sakınıp iffetlerini muhafaza etmelerini emretmekte, ardından mümin kadınlara hitap etmektedir. Hakiki manada ıslah; insanın kıyafetini değil kalbini, zahirini değil niyetini, hareketlerini değil arzularını da terbiye etmesiyle mümkündür. Fıtratın muhafazası, nefsi tamamen yok saymak değil, nefsi Rabbine karşı müeddep hale getirmektir. Kadın için haya, erkek için iffetin ve nazarın muhafazası, aile için mahremiyet, cemiyet için edep ve bütün bunların üzerinde Allah’ın rızasına talip olma şuuru tesis edilmedikçe, yalnızca şekle müteveccih tedbirat baki bir ıslah meydana getirmeyecektir.

Çalışan anne; modern hayatın kesafeti, mesleki terakki hırsı ve mükellef olmadığı maişet derdi yüzünden evladına hak ettiği nitelikli vakti, şefkati ve manevi tedrisatı verememektedir. Anne şefkatinden ve terbiyesinden mahrum olarak dijital dünyanın veya medeniyet tasavvurundan mahrum mürebbilerin elinde büyüyen nesiller, bugün cemiyetin tefessühünün en azim sebebidir. Kadını fıtratına mugayir şekilde tamamen iktisadi hayata dahil etmek, hanedeki muvazeneyi altüst etmektedir. Evin bereketi, sıcaklığı ve huzuru kayboldukça taraflar arasında tahammülsüzlük başlamakta; bu da boşanma nispetlerinin ziyadeleşmesine sebebiyet vermektedir. Bir de sosyal medyada "eril-dişil enerji" gibi nevzuhur tespitlerle milletin aklını ve kalbini bulandıran astrolojik müptezellere, apartman üniversiteli psikologların neşrettiği acayip ıstılahlara ve cemiyetin zihnini çelen zevata katiyen kulak asmamak iktiza eder. İnsan fıtratını ancak dininden beller. Günümüzde bu denli ağır aile meselelerinin yaşanmasındaki ve zevç-zevce arasındaki muhabbetin zayi olmasındaki en azim fail, fıtratın dahilden değil de hariçten bellenmesidir.

Kadının tefessühü denildiğinde, bundan bilcümle taife-i nisayı itham eden veya kadınlığı bizatihi kusurlu gören bir mana katiyen çıkarılmamalıdır. Buradaki maksat, kadının şahsiyetinde halihazırda bulunan ulvi hasletleri tezyif edeilrek, fıtri istidadının muzır telkinat muhasarası ile tahrifine mani maksadıyla dikkat çekmektir. Zira modern zamanlarda en mühim tezatlarından biri; kadına zahirde daha ziyade hürriyet verilirken, diğer taraftan onu nazar-ı umuminin takdir ve istihsanına mahkum eden yeni ve devasa bir mesele ihdas edilmiştir. Bu meselenin çaresine medeniyet ananelerimizin tasavvufi tavrıyla bakmakta faide vardır. Zira tasavvuf kadına; kıymetini halkın teveccühünde değil Hakk’ın rızasında aramayı, insanların medhinin fani, nazarlarının mütehavvil olduğunu işaret ederek Allah’ın rızasını esas almayı talim ettirir.

Modernizm, kadına daimi surette nakıs olduğunu telkin eder: Daha güzel olmalı, daha genç görünmeli, daha iyi giyinmeli, daha çok sarf etmeli, daha büyük bir eve sahip olmalı, daha fazla seyahat etmeli, daha çok takdir edilmelidir. Hayatını başkalarının hayatlarıyla mukayese etmelidir. Halbuki tasavvufi tavırdaki kanaat, insanın imkanatına rıza gösterip kalbini sahip olamadıklarına esir etmemesidir. Kadın, sahip olmadığı şeylerin hasretiyle yaşamak yerine elindeki nimetleri Rabbinden bilip şükredince, sarfiyat çarkının kendisi üzerindeki hakimiyetini tezyif eder. Kadın; kendisine daimi olarak nefaseti, sarfiyatı, şaşaayı telkin eden bir muhitte berhayat olduğu müddetçe nefsini bu tesirattan muhafaza etmekte zorlanacaktır. Bugün kadınların daha güzel görünmek adına icra ettikleri sarfiyat (kuaför, bakım vs.) azim bir yekun tutmaktadır. Modernizmin dayatması ile daha güzel olma derdiyle icra olunan estetik ameliyatların ise neredeyse hududu yoktur. Lüzumsuz ve sırf daha güzel olmak adına yapılan bir estetik ameliyatın, İnfitâr Suresi 7-8. ayetlerde: “O Rabbin ki seni yarattı, seni insan olarak şekillendirdi ve seni dengeledi. Terkibini de dilediği gibi yaptı.” buyurulan ifadeye muhalefet tehlikesi taşıdığının idrakinde olmak gerekiyor. İşte tasavvufi tavır, insanın asli nefasetinin abdiyet şuuruna vukufiyet ve Zişan Nebi’ye ittiba ile ziyadeleştiğini belletir.

Günümüzde bir kısım kadının serkeş, muannid, ukala, muarız, müsrif, dünyevi, naşize ve serazad etvar ile tabiatını taaffün ettirmesi neticesinde fıtrat muvazenesi tahribata uğramıştır. Bu tahribat neticesinde erkek; hassas, nahif ve mesuliyet almaktan korkar bir hale gelmiştir. Tabiatını bu derece tahrif etmiş bir kadınla müzdevic olan erkek, zamanla adeta bir hiç kimseye inkılap etmektedir. Seneler içinde seciyesi iğdiş edilen erkek, tamamen zevcesi için berhayat olan bir muvazzafa tebeddül etmektedir. Öyle ki bu vazife uğrunda kendi ebeveyni ve karındaşlarıyla bile arasına mesafe inşa etmekte; en samimi ahbab u yaranından uzaklaşmaktadır. Bu cins adamlar, bilaistisna tüm kararlarında zevcelerinin tasdikini almak mecburiyetindedir. Aksi teklif dahi edilemez; zira aksi bir durumda bedenen kadına benzeyen lakin ruhen erkek olan o kişi tarafından boşanmakla yahut evladını göstermemekle tehdit edilir. Erkekler, sırf bu hale maruz kalmamak, hanede muhtelif münakaşalara mahal vermemek için her şeye mecburen peki demektedir. Zira mazide ziyadesiyle münakaşa yaşamış, bıkmış ve günden güne yılmışlardır.

Hakk Teala, Rum Suresi 41. ayetinde: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” buyurarak sanki günümüzde yaşanan nizamsızlığın asli sebebine dikkat çekmektedir.

Nihai olarak bir de nevzuhur yeşil feminizmden bahsetmek iktiza eder. Bu fırka, modern seküler feminizmin muzır efkarını İslami geleneğe ve aile müessesesine intibak ettirmeye gayret eden muhtelit bir cereyandır. Bu temayül haricen hak ve adalet temin etme gayreti gibi gözükse de dini ve içtimai zaviyeden tahribata sebebiyet vermektedir. Bu cereyana kapılan zihinler, Kitabullah’ta mübeyyen kavvamiyet vasfını bir nevi tahakküm olarak idrak eder. Bu idrak da aile müessesesini tahassüngah olmaktan çıkarıp bir mücadele zeminine tebdil eder. Ailedeki koca riyasetinin reddi, ailenin insanı muhafaza eden surlarını tahrip eder. Feminizmi müslümanlaştırma gayreti, bir cihetten İslam’ı sekülerleştirme gayretidir. Müslüman bir kadın için meselelerine çare olacak merci, ne feminizmdir ne de onun yeşile boyalı halidir. Asli tedavi, feminizmin mefhumatı ile İslam’ı budamak değil; takva, salih amel ve mesuliyet şuuruyla Müslüman şahsiyetini tahkim etmekle olur.

Cenab-ı Hakk, Kitabullah’ın Nahl Suresi 97. ayetinde: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” buyurarak dünyada faideli işler yapmamızı tavsiye etmekte ve ahiretteki mükafattan bahsetmektedir. Dolayısıyla herkes fıtratında olana avdet etmelidir.

Burada yazılanlar manevi hassasiyeti olanlara matuftur vesselam…

SANA DEĞİL SİZE/Hacı Ahmet Eralp



                       
 Ferhat'a



seninle bir sokakta yürüyoruz
kimse görmüyor yanımdaki seni
çiğdem örtülü bahçeler yeşeriyor
yaşama sevincinden bahsediyorsun
seninle bir sokakta yürüyoruz

yeni şeyler söylüyorsun bize
ölüm çağıran feryatlarımıza kızıyorsun
ve yokluğun tüm renkleri beliriyor
sarılıyorsun hüzünlü gülüşlerinle
yeni şeyler söylüyorsun bize

göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun
bir dostun bir dağa doğru 
nasıl koştuğunu resmediyor
parmakların yeni bir nota buluyor en tepede
göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun

ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz
bulutlar adını yazmak için yarışıyor
Hazreti Su mürekkepten azizdir
tercümesi gökyüzünü ferahlatıyor
ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz

riyazet öğütlüyor ziyaretlerin
kız çocukları hala güvende değil dünyada 
babaların üstü başı toz içinde
hanımeli kokusu sarıyor her tarafı 
riyazet öğütlüyor ziyaretlerin

adına sarıldım bugün
sorusu o kadar bizdendi ki
sımsıkı sarıldım sana
şiir yazdı kayalara ettiği merhametle
adına sarıldım bugün


MASKESİ BANA HATIRA KALDI / Teyfik KARADAŞ

 




 Hikâyenin daha iyi anlaşılabilmesi için konuya başlamadan önce arıcılık, arıdan elde edilen ürünler, sabit arıcılık, seyyar arıcılık ve belli başlı arı hastalıkları kavramlarını kısaca açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Bal arısı kolonilerinin beslenmesi, bakımı ve yönetilmesi süreçleriyle bal ve benzeri değerli ürünlerin elde edildiği tarımsal, hayvancılık faaliyetine arıcılık denir. Arıcıların temel hedefi ve en yaygın ekonomik kazanç kaynağı baldır.

 Arıcılar arılardan balın yanı sıra; balmumu, polen, arı sütü, propolis ve arı zehiri gibi değerli maddeler de üretirler.  Arılar ayrıca bitkilerde tozlaşmayı (polinasyon) sağlayarak doğanın dengesine ve tarımsal verimliliğin artmasına, çok büyük çaplı katkıda bulunurlar.  Arı kolonilerinin yıl boyunca aynı yerde tutulup bakıldığı yönteme sabit arıcılık denir. Kolonilerin mevsim şartlarına ve nektar akımına göre farklı bölgelere (örneğin yaylalara) taşındığı sisteme de seyyar arıcılık denir. Arı hastalıkları yavru arı hastalıkları ve ergin arı hastalıkları olmak üzere ikiye ayrılır.

Yavru Arı Hastalıkları

Amerikan Yavru Çürüğü: Bacillus larvae bakterisinin neden olduğu, en tehlikeli ve bulaşıcı yavru hastalığıdır. Petek gözü kapakları çöker, ölü larvalar koyulaşarak yapışkan bir pelte halini alır ve hücreye iyice yapışır.                                                                                                                    

Avrupa Yavru Çürüğü; Genellikle zayıf kovanlarda ve nektar azlığında görülür. Kovan açıldığında balık veya et kokusunu andıran kötü bir koku yayılır; larvalar rengini kaybederek kahverengi ya da siyaha döner.                                                                                                                                                        

Kireç Hastalığı: İklimden kaynaklı bir hastalıktır. Nemli ve soğuk havalarda artar; larvalar kireç gibi sertleşerek mumya halini alır.

 Ergin Arı Hastalıkları

 

 Varroa; Arıların vücut sıvısını emerek zayıflatan, kanat ve bacaklarda deformasyona yol açan en yaygın dış parazittir. Tedbir alınmazsa tüm koloni çöker.

 

Nosema Sindirim kanalında yaşayan tek hücreli bir parazit nedeniyle oluşur. Genellikle dışkı bulaşmaları ve ishalle kendini gösterir; koloni zayıflar.                                                           

Arı Felci; Virüs kaynaklıdır. Arıların tüysüz, parlak görünmesine ve uçamayarak titremesine sebep olur.

Bu tanımları, bu açıklamaları yaptıktan sonra hikâyenin esas konusuna dönmek istiyorum.  Arıcılık mesleğine başlayalı henüz üç yıl olmuştu. Arıcılığı emekli olmadan önce işyerinde birlikte çalıştığım, yakın arkadaşım Hasan Beyle birlikte yapıyorduk. Yaptığımız arıcılık ne sabit, nede seyyar arıcılık yöntemine benziyordu. Arılarımızı ne seyyar arıcılar gibi mevsimine göre yılda en az üç dört yere taşıyorduk. Nede sabit arıcılar gibi bir yerde bekletiyorduk. Yılda bir kere şehir merkezindeki arılıktan alıp, Maraş’a yakın yerdeki yaylalara götürüyorduk. Ondan sonra tekrar Maraş’a getiriyorduk. Bizim yaptığımız arıcılığa ne sabit arıcılık, nede seyyar arıcılık denilebilirdi. Bizim yaptığımız arıcılığa ancak yarı sabit arıcılık yöntemi denilebilir diye düşünüyorum.

Benim arıcılıktaki kısa vadeli hedefim geçim sağlamak değil, boş olan zamanlarımda meşgul olabilecek bir iş sahibi olabilmek ve evimde tükettiğim balı kendim üretebilmekti. Bu nedenlerle arıcılığı profesyonel bilgiler ışığında, amatör bir ruhla yürütmek istiyordum.

 

Hasan Bey kovanların içindeki çıtaları her hafta tek tek kontrol ediyordu. Şüphelendiği durumlardaki tanılarını tecrübeli arıcılarla paylaşıyordu. Kovanları varroa hastalığı başta olmak üzere bütün zararlılara karşı rutin olarak ilaçlıyordu. Hatta körüğü yaktıktan sonra arılara zarar veren haşaratı kovalasın diye körüğün içine defneyaprağı, portakal kabuğu gibi ürünler koyarak alternatif tekniklerle de mücadeleyi güçlendiriyordu. Körüğün içinde bu ürünleri yaktığımız zaman çıkan duman kokusunun farklılığını değil haşereler, bir insan olarak ben dahi hissediyordum. Benim gözlemlerime göre arı hastalıklarına karşı vermiş olduğumuz mücadelede bir eksiklik yoktu.

 

O sene karın ve yağmurun çok fazla yağması nedeniyle kuş mevsimi çok ağır geçti. Şehrin içindeki ağaçlar, üzerine yağan karı taşıyamayarak yıkıldı. Evlerin muslukları buz tuttu. Şehrin içindeki caddeler ve sokaklar zaman zaman bir veya iki gün kapalı kaldı. Çok sayıda zincirleme trafik kazası yaşandı. Buzlanma nedeniyle araçlar kaydı. Bu felaket karşısında insanlar dışarı çıkamadı Okullar günlerce tatil edildi. Tilkiler, kurtlar dağdan şehre indi. Doğal ortamında aç kalan kuşlar karınlarını doyurmak için evlerin balkonlarını mesken tuttular. Kış mevsimi çok uzun sürdü. Bahar mevsimi normal zamanından bir ay sonra kendini gösterdi. Bu mücbir sebepten birçok meslek etkilendiği gibi, arıcılık sektörü de olumsuz manada çok kötü şekilde etkilendi. Hava muhalefeti nedeniyle sezon bir ay rötarlı başladı.

 

Havalar ısınınca Hasan Bey ile arılığa gittik Kovanların üzerini örttüğümüz çadır, strafor gibi yalıtım malzemelerini kaldırdık. Bana ait altı kovan arıdan üç kovan, Hasan Beye ait on altı kovan arıdan altı tanesi zayi olmuştu. Yaşayan arıların bakımını yaptık. Peteklerini kontrol ettik. Arıların durumunu görünce moralimiz bozuldu. Canımız sıkıldı ama bu doğa olayı karşısında yapacağımız bir şey yoktu. Bir hafta sonra arıları zayi olan kovanlar için arı satın alarak doldurmaya karar verdik. Arı satan kişileri ve fiyatları araştırmaya başladık. Arısının kaliteli ve fiyatının uygun olması münasebetiyle, arıları Arıcılar Birliği Başkanı Niyazi Hocadan satın aldık. Boş kovanları Niyazi Hocanın arılığına götürüp, aldığımız arıları içine koyduk.

 

Kovanlarımızın hepsi arıyla dolmuş, boş kovanımız kalmamış oldu. Haftada iki gün arılığa giderek arıların bakımını yapmaya devam ettik. Ben körükle arılara duman verirken, Hasan Bey arıların her çıtasını ayrı ayrı inceliyor, analarını kontrol ediyordu. Arıları hastalıktan korumak için ilaç vermeyi de ihmal etmiyordu. Kış mevsiminde yağışın bol olması nedeniyle ilkbahar mevsiminde de memleketin her tarafı çiçekle doldu. Çiçek bol olunca arıların keyfide yerindeydi.

 

Araziye çalışmaya giden işçi arılar ayaklarıyla bol miktarda polen getiriyordu. Bizde arıların güçlenmesi için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Mayıs ayının sonuna kadar arılarımıza en iyi şekilde baktık. Haziran ayı gelince çiçekler kurumaya başladı.

 

Çiçekler kurumaya başlayınca biz arıları Yeşilgöz’e götürdük. Arılar Yeşilgöz’de karaçalı ve tesbi çiçeklerinden getirdikleri nektarla çok güzel petek örüyorlar, bal yapıyorlardı. Bizim amacımız on beş gün sora arıları Yeşilgöz’den alıp, Göksun’ün Ortatepe Mahallesine götürmekti.

 

Çok yakından tanıdığımız ve sevdiğimiz Ahmet isimli bir arıcı abimiz vardı. Oda arılarını aynı yere götürecek, bizim arılara da göz kulak olacaktı. Sahip çıkacaktı. Biz bundan dolayı tarım müdürlüğünden Ortatepe Mahallesi için izin almıştık. Bize bu şekilde söz veren Ahmet abimiz bizden habersiz olarak arılarını başka bir yere götürmüş. Bizde bu ıssız bölgede arılarımız çalınır düşüncesiyle Ortatepe Mahallesine gitmekten vaz geçtik.

Arılarımızı götürmek için yer arayışına başladık. Uzun araştırmalar sonucu arılarımızı Yenidemir Mahallesi hudutları içinde arıcılık yapan arkadaşımız Mustafa’nın arılarının yanına götürmeye karar verdik. Hasan Bey hafta sonu gitti bölgeyi inceldi. Arılarımız koyacak yeri tespit etti.

 

Bir akşamüzeri arıları Ahmet’in pikabına yükleyerek Ağlı yaylasına gitmek üzere yola çıktık. Tekir’den Döngel’den geçip Suçatına gelince Edebiyat Yolundan çıkıp rotayı eski yola çevirdik. Bozoğlan tepesini Beşoluk’un sağ tarafından geçtikten sonra Andırın yoluna döndük. Andırın yolunda beş kilometre kadar ilerleyince Yenidemir Mahallesi yazan levhanın dibinden sağ tarafa kıvrıldık.  Ben Yenidemir Mahallesine daha önce hiç gitmemiştim. Yol ayrımından sonra ben kendi arabamla pikabı takip etmeye başladım. Hava zihmiri karanlık olduğu için göz gözü görmüyordu. Mustafa benim arabamda olduğu için yolda kaybolma ihtimalim yoktu. Çünkü Mustafa o yörenin çocuğuydu. Bölgeyi elinin içi gibi biliyordu.

 

Yenidemir Mahallesi yoluna döndükten on beş kilometre zorlu bir yolculuktan sonra arıları bırakacağımız yere vardık.

 

Vardığımız yerin her tarafı devasa büyüklükte sedir ağaçlarıyla kaplıydı. Kovanları pikabın durduğu yerden elli metre kadar uzaktaki bir düzlüğe götürmemiz gerekiyordu. Hasan Bey, Ahmet ve Mustafa kovanları düzlüğe taşırken, ben de ilave, çadır ve körük gibi malzemeleri düzlüğe götürdüm. Kovanları bıraktığımız yerin Ağlı yaylası Şahinkayası mevkii olduğunu öğrendim. Taşıma işi tamamlanınca Hasan Bey kovanların ağzını açtı. Ağzı kapalı kovan kalmasın diye bir daha kontrol etti. Geçmişte bu konuda kötü bir tecrübe yaşadık.

 

İşimiz bitince yorgun bir vaziyette Maraş’a hareket ettik. Hareket ettikten hemen sonra yolun ortasından karşıya geçmekte olan bir tilki gördüm. Tilkinin gözleri fal taşı gibi parlıyordu. Tilki arabanın ışığını görünce biraz sendelese de bir anda kendini toparlayıp ormanın içine doğru kaçtı ve saniyeler içinde gözden kayboldu. Tilkiyi gördükten sonra eve gelinceye kadar kurt, ayı, tavşan gibi yaban hayvanlar üzerine muhabbet ettik. Evimize geldiğimizde horozlar ötmeye başlamıştı.

 

Bir hafta sonra arıların bakamını yapmak için arılığa gittik. Arıların bakımını yapmaya giderken Yenidemir Mahallesini gündüz gözüne görme imkânım oldu. Arıları koyduğumuz Şahinkayası’n da tam bir yayla havası vardı. Çakşır, geven gibi bitkiler yeni yeni çiçek açmaya başlamış, her taraf mis gibi çiçek kokuyordu. Hava serinliğinden arılar saat dokuza kadar dışarı çıkmıyordu.

 

Şahinkayasın’dan bakınca Sır Barajı ve Maraş’ın Önsen Fatmalı gibi batı mahalleleri adeta ayağımızın altında kalıyordu.

 

Hava ısınıp arılar kovandan çıkmaya başlayıncaya kadar kahvaltımızı yaptık. İstirahat ettik. Hava ısınıp arılar çalışmaya başlayınca bakım işlerine başladık. Bütün kovanların rutin bakımını yaptık. Her şey normaldi. Anormal bir durum yoktu. Kovanlarda gayet güzel bal akımı vardı. Coğrafya güzel, hava serindi. İşimizi kısa bir süre içinde bitirdik. Mutlu bir şekilde evimize döndük. Ondan sonraki haftalarda da arıların bakımını aksatmadan rutin bir şekilde yaptık. Arıları yaylaya geç getirmemizden kaynaklı kovanlarda yeteri miktarda bal yoktu ama bir hastalık emaresi de gözükmüyordu.

 

Ağustos ayının ilk haftası il dışında olmam nedeniyle ben arı bakımına gidemedim. Hasan Bey tek başına gitti. Hasan Beyin tek başına gittiğinde de bir anormallik tespit edememiş. Etse bana söylerdi.

 

Ağustos ayının ikinci haftasının cumartesi günü arıların bal sağımını yapmak için arılığa gittik. Sezona ben sekiz kovan arıyla başlamıştım. Arının bir kovanı Yeşilgöz’e gittiğimizde geçmişti. Niye geçtiğini de bir türlü anlayamamıştık. Şahinkayasına gittiğimizde yedi kovan arım vardı. Sayısı az olunca sağıma benim arılardan başladık. Sağım yaparken çok anormal bir durumla karşılaştık. Benim yedi kovandan üç kovanın içinde ne arı, nede bal vardı. Kovanın içinde arı ölüsü de yoktu. Bal arıları gidince kovanları kızıl arılar işgal etmiş. Petekteki balları yiyip tertemiz etmişlerdi. Kovanları bu durumda görünce çok üzüldüm. Bütün hayallerim bir anda suya düştü. Ne yapacağımı bilemedim. Bir taşın üzerine oturup ağlamak istedim. Gözlerimden yaş gelmedi. Derin bir oh çektim ama karşı dağlar yıkılmadı. Oradaki her şeyi o haliyle bırakıp gitmek istedim. Hasan Beye saygısızlık olur diye onu da yapamadım. Yapamadım ama an itibariyle zihnimde arıcılıkla ilgili her şeyi bitirdim.

 

Benim arıların sağımı bitince Hasan Beyin arılarının sağımına geçtik. Hasan Beyin kovanlarında da zayiat vardı ama sayı çok olunca sonucu pek etkilemiyordu. O gün akşama kadar süzülecek peteklerin bir kısmını seçtik. Götürdüğümüz plastik sandıklara doldurduk. Götürdüğümüz plastik sandıklar yetersiz olduğu için sağıma ara vererek şehre döndük.

 

Pazar günü yardım etmesi amacıyla yanımıza Mustafa’yı da alarak arılığa gittik. Giderken yanımızda yeni plastik sandıklar götürdük. Cumartesi doldurduğumuz plastik sandıkları bizim arılığın yakınlarında bulunan Resul Hocanın arılığına getirdik. Ben Resul Hocanın sağım çadırındaki bal süzme makinasıyla peteklerdeki balları süzmeye başladım. Hasan Bey ile Mustafa sağımı yapılmayan kovanların sağımını yapmak için bizim arılığa gittiler.

 

Ben bal süzme makinasıyla çalışırken Resul Hocanın arıları içerideki balı yağmalamak için çadıra büyük saldırı düzenlediler. Arıların bir kısmı çadırın havalandırmalarını işgal ederken,  bir kısmı çadırın fermuarının altındaki boşluktan içeri girmeyi başardı. İçeri giren arılar bal ile karınlarını doyurunca beni sokmaktan vaz geçtiler. Yüzlerce arı ile aynı çadırın içinde iki saatten fazla zaman geçirdim. Benim o halimi bir fotoğrafçı çekebilse, çektiği fotoğraf yılın en iyi fotoğrafları arasında yer alırdı. Arılar benim başımda vızıldayarak dönerken, ben hiçbir şeye aldırış etmeden, bal süzme makinasının çarkını çeviriyordum. İnsan her şeye alışıyor. Ben de arılara alıştım

 

İki saat sonra Hasan Bey ile Mustafa arılıktan geldiler. Hasan Bey peteklerin üzerindeki sırı soyarken Mustafa makineyi çalıştırmaya başladı. Ben biraz dinlenmek için dışarı çıktım. Mustafa yorulunca ben makinayı çalıştırdım. Öğle vakti olunca çalışmaya ara verdik. Abdest alıp namaz kıldık. Namazdan sonra Resul Hoca bize öğle yemeği ve çay ikram etti. Öğleden sonrada çalışmaya devam edip akşama kadar bal süzme işini iyi kötü bitirmiş olduk.

 

Akşamüzeri eve dönerken Hasan Beye  “Ben bu işi bıkıyorum başkanım. Arılarım kovanlarım senin olsun!” dedim. Hasan Bey pek kabul etmek istemedi ama “Anamın ak sütü gibi helal olsun” diyerek zorla kabul ettirdim. Bir gün sonra da evimde bulunan el demiri, mahfuz ve körük gibi temel arıcılık malzemelerini iş yerine götürüp Hasan Beye teslim ettim. Arıcılık maskesi bana hatıra kaldı. Böylelikle üç yıl önce büyük bir şevk, büyük bir heyecanla başladığım arıcılık serüvenim sona ermiş oldu.

 

Bir hafta sonra Hasan Bey arılığa üniversiteden uzman arıcılar götürmüş.  Arı uzmanları bizim arılarda “yavru çürüğü hastalığı” olduğunu tespit etmişler. Bizim arılar yavru çürüğü hastalığı yüzden kovanı terk etmiş.. Yapacak bir şey yok.

 

Vermeyince mabut neylesin Sultan Mahmut.