Büyüttüm Koca Ettim, Okuttum Hoca Ettim/Mustafa Cihan Alliş

 


Evimizin arka bahçesinde, bahçesinde dediysem biraz daha arka taraflarda, üzerine çıkıp iki yanından ayaklarımızı sallandırabileceğimiz köşeli bir taş vardı. Koca arazideki tek taş buydu. Babam, amcama anlatırken duymuştum: Dedem evin önünde ata binmeye çalışırken atın dışkısına düşüvermiş, bunu gören de olmamış ama dedem yerden kalkıp üstünü başını silkelerken babama da onu yere yıkacak bir tokat atıvermiş. O günden sonra evin arkasındaki bu taşı yonta yonta ata binecek bir basamak haline getirmiş dedem. Gittiği yerlerde ata binemediğini gören olmasın diye de hep rahat binebileceği aynı yerlere bağlamış atını.

Dedemin atının adı neydi bilmiyorum. Ama at deyince biz bir tek Düldül ismini bilirdik. Hem sevimli hem masallardan çıkmış hem de sırdaş gibi sıcacık gelirdi bu isim. Bizim Düldül değildi gerçek bir at elbet. Dedemin ata binmek için yonttuğu taşa verdiğimiz isimdi. Gerçek Düldül’ün hikâyelerini yıllar sonra ikinci herifi okuturken öğrendim. Öğrenince biraz utandım, biraz gülümsedim. Düldül, bizim gelin olma hayallerimizin bineğiydi çünkü.

Büyükten küçüğe sırayla başımıza kırmızı soğan çuvalını duvak yapar, gelin olup kaya gibi sağlam, yosunlu taş gibi uysal atımız Düldül’ün sırtına biner, ağlaşırdık. Ablam bizi gelin ederken annem olur, yazmayla ağzını örtüp onun gibi ağlardı. Kendisi gelin olduğunda Düldül’ün sırtında cevval bir eşkıya gibi dimdik oturur, zaman zaman bize el sallardı. Jandarmaya karşı değil de babama karşı zaferini ilan etmiş sanırdım. Çuvalın deliklerinden ablamın dişlerinin beyazı görünürdü. Onun bu halleri bizim sessiz ağıtlarımızı gerçek bir yaraya çevirirdi. Bir seferinde onun böyle gülüşüne dayanamayıp Düldül’ün arkasından dökmem gereken suyu ablamın üzerine döküvermiştim. Beni eline almasın diye de kendimi yere atıp “Abam gelin oldu gitti, bir oğlan için yitti” diye yerde yuvarlanmıştım.  Aynı ağıt beni annemin elinden kurtaramadı. Ama annemin eli ablamınkinden daha vicdanlıydı.

Ablamın neden gelin olup gitmek istediğini hiç anlamadım; zaman zaman babamın bizi hiç istemediğini, hadi ben neyse de şu küçüğün bari erkek olması gerektiğini anlatır, bizi kızlığımızdan utanır hâle getirirdi.

Çok zaman geçmeden ablam bizim gelincilik oyunumuzu oynamaz olmuştu. Onu oyuna tekrar ikna edemeden rengarenk kumaşlar, ışıltılı işlemeler, komşu kadınlar, akrabalar ve nerede gizlendiğini bilmediğim çeşitli tabak çanaklarla evde büyük hazırlıklar başlayıverdi. Tanımadığım ama daha önce birkaç kere gördüğüm insanlar bir sabah davul zurna ve ismi Düldül olamayacak kadar çirkin bir atla kapımıza geldiler. Annem, ben ve kardeşim ablamla vedalaşıp yan yana dizildik. Duvağın içi pek seçilmiyordu ama gülümsediğine emindim. Sadece, ben ağlamadım. Yine de yazmamın kenarı ile ağzımı burnumu kapadım.

Ablam şehre gelin gitmişti. At, usulen erkek tarafının köyüne uğrayacak, gelinle damat oradan otomobille şehre gideceklerdi. Oğlan memurmuş. O zamanlar ne işe yarar bilmezdim. İlk duyduğumda hastalık ya da kötü insan olmak gibi bir şey zannetmiştim.

Ablam gidince mi başladı yoksa ben abla oldum diye mi anlamaya başladım bilmem: babamın anneme, annemin babama söyledikleri içime taş taş birikip kursağıma kadar kapkara bir duvar oldu.  Tabi babam anneme her yerde, annem ise babama babam yokken söylerdi ne söyleyecekse. Başlarda bana anlatıyor sandım. Ama annemi işitmeyeceğim mesafedeyken bile annemin söylenmelerini, beddualarını uzaktan anlar oldum. Ablam gitmek istemekte haklıydı. Babam başka bir anne daha getirecekti. Annem de başka bir evden gitmek isteyip buraya gelmişti belki. Gelin olmamdan bir gün önce bunu sordum ona. Cevap vermedi, sessiz kaldı. İlk kez geçmişini düşünen gözler gördüm annemde.

Küçükken oynadığımız o kadar gelincilik oyununa rağmen benim gelin çıkmam hiç çalıştığımız gibi olmadı çünkü oyunu bilen tek arkadaşım, bacım iki gün ateşler içinde Düldül’ü ve ablamı sayıklamış, üçüncü gün cennete uçuvermişti. Ben çok ağladım. Bu ayrılık, bu ağıt gelin etmelere benzemiyordu. Üzerinde yazma serili tahtadan bir kutu içinde yine Düldül gibi bir taşın üzerine konulmuş bacımı uğurladık. Giderken annemin karnındaki daha küçük kardeşimi de yanında götürdüğünden annem ağlayamayacak kadar yorgun ve hâlsiz düşmüştü. Babamın ne düşündüğünü, ne hissettiğini hiç anlayamadım.

Evde bir başına kalmış bir kız çocuğu olarak her işe yetişmeye çalıştım. Elimden gelmeyen yoktu, gücümün yetmediği çoktu. Gücümün yetmediği her mesele babamın “Ah adam yok ki damı yapsak” “Ah oğlum yok ki odun etsek” cümleleri ile son bulurdu. Ben üzerime alınmamış gibi yapar kendimden, annemden hatta babamdan büyük yüklerin altına girmeye çalışırdım. Kardeşim öldükten sonra bir daha Düldül’ün sırtına da binmemiştim. Çok yorulduğum zamanlarda Düldül’ün dibine oturur, sırtımı taştan gövdesine yaslar, bir gelin gidene, bir kefen giyene, bir anneme ağlardım. Sahi annemi bu yalnızlıktan ve acizlikten kim kurtaracaktı? Bazen ise hiçbir şeye ağlayamayacak kadar nefessiz hissederdim. Yıllar bu nefessizlik hissi içinde geçip gitti.

Düğün günümde babam büyük bir kalabalık, davul zurna ve atla karşı köye doğru yola koyuldu. Ne olduğunu biliyordum ama anneme ne olduğunu sorduğumda yine cevap vermedi. Biraz sonra damat yerinde olması gereken yerde babam, arkasında at, atın üzerinde tanımadığım bir gelin vardı. O da bizim gibi epey gelincilik oynamış olmalı ki atın üzerinde çok güzel duruyordu. Ablam kulağıma bir iki ayıp laf söyledi. Babam gelini eve getirdi. Kardeşlerim ve benim kaldığımız odaya yerleştirip kapıyı gelinin üzerine çekti. Eve bir gelin geldi, evden bir gelin gitti. Beni de çıkarıp ata bindirdi. Gelin etti gönderdi.

Erkeği bol, kadını bol, işi bol, sofrası bereketli, hayvanı çok bir evdi burası. Kocam gün doğmadan koyunları otlatmaya çıkarır akşam ezanı zamanı da gelirdi. O gelene kadar evde ne iş olsa yapardım. Ta ki bir gün gelmeyene kadar. Koyunlar eve dönmüş, kocam dönmemişti. Daha önce hiç böyle yapmadığından herkes telaşa düşmüş, ben de daha huyunu bellemediğimden, telaşlarına yetişmeye çalışırken korkuya kapılmıştım. Yazdı, sıcaktı. Sabahın serinliği öğle vakti yakıcı bir havaya dönerdi. Bir tepede koyunları serinlesin diye göle sürmüş, kendisi de girince geri çıkamamış.

Üçü, yedisi derken gelip giden babam birkaç kez annemin selamını getirmiş, eve götürmeye hiç davranmamıştı. Kırkı çıktıktan sonra sıra bana geldi ki kolayca rızamı alıp evin tek bekar ve en küçük erkeği ile beni nişanladılar. Erkek dediğim 11 yaşında bir oğlan. Ahmet.

Kaynanam, oğlanın çelimsiz olduğunu ama kafasının çok çalıştığını, arada bir altına kaçırdığını, benim kadın olursam onun adam olacağını, hatta imam bile olabileceğini bir çırpıda bana anlatıverdi. Onun içinde, oğlunu okutmak hevesinin olduğunu o zaman anlamamıştım. Okumak ne demek ben de bilmezdim. Diğer oğlanlar gibi her işe koşturamaz, hayvandan anlamaz, toprak belleyemez, yük çekemez… Bu evde hiçbir işe yaramaz bir oğlandı neticede. Kaynanam, Ahmet için hayvan yerine okula, camiye gitsin diye bir seferliğine ortalığı birbirine kattı. Yetti. Sonra ne altına kaçırmasına ne sabah uyanmasına ne yediğine ne içtiğine karıştı. Üstünü başını batırıp eve geldiğinde Ahmet’i elime katıp terlikle dövdüğümde uzaktan hoşuna giderek izlediğini bile gördüm. Ahmet’e analık ediyorum diye de beni diğer gelinlerinden hep ayrı tuttu. 

Ahmet, daha önce gördüğüm hiçbir çocuğa, hiçbir erkeğe, hiçbir adama benzemiyordu. Çiçek kokluyor, bulutları seyrediyor, saçlarımı okşuyordu... Eline bir kitap alıp yere uzanıyor, gözünü kitaptan ayırmadan saatlerce debeleniyordu. Bazen gülüyor, bazen hüzünleniyor, bazen de uzun uzun düşünüyordu. Hoca ezber verdiğinde ise kolayca ezberliyor, takıldığı yerlerde hocayı taklit edip beni güldürüyordu.

Bir süre sonra derslerini takip etmem gerektiğine onu ikna ettim. Okuduğu her şeyi bana okumasını, benim okumayı unuttuğumu, bana hatırlatmasını istedim. Ezberimde olmayan sure ve duaları Ahmet’i dinleyerek tamamladım. İlmihalden, Elifbâ’dan, her şeyden Ahmet sayesinde haberdar oldum. Bir süre sonra Ahmet ile öğrendiklerimiz ve muhabbetimiz eve sığmaz olmuştu. Zaman zaman ot toplama bahanesi ile dağlarda yürümeye çıkıyor, verdiğimiz bahaneyi evde otları sorduklarında hatırlıyorduk. Bu yürüyüşler de bize yetmez olduğunda yetiştirip büyüttüğüm kocamın artık liseye gitmesi gerektiğini kaynanama anlattım. Camideki hoca da Ahmet’e böyle demişti. Evin büyük oğlanları ne olduğuna pek anlam veremeden bir araba eşya hazırlayıp bizi şehre götürdü. Ablamın bulduğu iki göz bir eve bizi yerleştirdi. Kaynanamın verdiği paralardan da evin kirasını ödedim.

Ertesi gün ablam ve eniştem ile adında bile imam olan liseye gittik. Cahilliğimi ve heyecanımı belli etmemek için sürekli ablama bakıp onu taklit ediyordum. Yıllar geçmişti ama tek bakışından ne yapmam gerektiğini hemen anlıyordum. Sadece ablamın eskisinden daha parlak ve açık saçları dikkatimi dağıtıyordu. Evrak eksiklerimiz ortaya çıkınca müdür Ahmet’e sorular sormaya başladı. Ahmet de soruları sakin hâliyle ve tane tane cevapladı. Sureleri de köydeki hocayı taklit edip eksiksiz okuyunca evrakları kendisinin halledeceğini söyledi. Ben gülmemek için kendimi zor tuttum. Müdür “Velisi siz misiniz?” diye bana sorunca “Evet” demiş bulundum. Ablamın şaşkın hâli halen gözlerimin önünde. Soyadlarımız da aynı olunca kimse şüphelenmedi. Herifin, veli kısmında adımın yazılı olduğu karneleri, “velisine” başlıklı okula davet mektuplarını da halen saklarım. Okuldaki ilk yıldan sonra zaman zaman elinden tutup herifi okula götürme şakaları yaptım. İkimizin çok eğlendiği, kimsenin bilmediği bir oyundu bu bizim için.

Biraz temizlik, biraz terzilik, biraz da bakıcılık yaparak evi çekip çeviriyordum. Ahmet de cenazelere, mevlitlere gitmeye başlamıştı. Ortalık karışıktı ama hocaya, Kur’an’a hürmet hiç değilse üç beş kuruş para ile kendisini gösteriyordu.

Ahmet mezun olmadan 3 gün önce baba oldu. 4 tane olacak olan çocuklarımızdan ilki o zaman doğmuştu. İmam olarak da şehirde bir camide göreve başladı. Hayatı boyunca 3 camide görev yaptı. Gittiği her camide Ahmet Hoca olarak sayıldı, sevildi, sözüne hürmet edildi. Son camisi benim köyümün camisi. Birlikte Düldül’ü sevmeye de gittik. Ben çıkıp üzerine oturdum. Ahmet de beni elimden tutup nazikçe indirdi. Kimse ağlamadı. Sadece gülümsedik. Böyle işte: Büyüttüm koca ettim, okuttum hoca ettim.

 

 

DİL KÖŞESİ/Hidayet BAĞCI

 













Oku’maya yeni başlayan 
çocuklar gibiyim. 

Sessiz sessiz 
mırıldanıyorum harfleri 
kimseler yanlışımı duymasın diye. 

Oysa; 
hece hece okuduğum sesli harfler 
bir sonraki sessiz harfe fısıldıyor 

sonrasında heceler 
bir kelime oluyor 
dilimin kıvrıldığı köşede…. 

Kİm duydu, 
okumasını öğrendiğim 
yeni kelimeyi? 


YÜREĞİNLE YAŞAMAK/Hasan Ejderha

 











Bana pırangalı günlerin
acısı gerek

Satmak için muşamba toplayan
çocuğun
kazandığı helvanın
sevinci ya da.

Dünyada balon diye zıplayan
binlerce, oyuncağa
hasreti sabinin.

Kabenin duvarına asılan
şiirlerin zamanı
O ano yaşayanların
ilhamı.

Köprünün üstüne kadar gelmiş
yolcu ademin
aşkla dolu son dermanı.

Hasretim ise...
zamanı yüreği ile yaşayanların
her anı...

Siyah Kalem/Hidayet BAĞCI

 















Güneş çekildi, 
 Kirpiğe uzandı siyah kalem… 

 Bulutlar dokundu saçlarıma, 
 Gölgesini taşıyorum ruhumda… 

 Gökyüzü biraz daha eğildi omuzlarıma, 
 Seslendi rüzgârın diliyle… 
 Artık mevsimler
Soba sıcaklığında ısıtıyor içimi… 

 Kabul etmek gerek; 
 Akrep de yelkovan da 
 Sonbaharın geldiğini işaret ediyor. 

 Zaman, usulca değiştiriyor 
 Mevsimlerin yüzünü… 

 Oysa ben… 
 Hâlâ, Annemin beni nazladığı yaştayım…


BİR KAPI AÇILDI / Teyfik KARADAŞ

 


                                           

Şehrin içindeki boş arsalarda yetişen otlar kurudu. Maraş ovasındaki ekinler sararmaya başladı. Okulumuzdaki yazılı ve sözlü bütün sınavlar tamamlandı.  Tahmin ediyorum; haziran ayının ikinci haftasının Cuma günüydü. Ülkemizin her yerinde ki okullarda olduğu gibi, benim okuduğum lisede de çok görkemli bir karne dağıtım töreni yapıldı. Bütünlemeye kalan dersim olmadığı için karnelerin dağıtıldığı gün Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinden mezun oldum. Karne dağıtım töreninin yapıldığı gün, şehirdeki eşyalarımı, yatağımı ve yorganımı toplayıp köye götürdüm.

Köyde bir taraftan ailemin bağ ve bahçe işlerine yardım ederken bir taraftan üniversite ikinci basamak sınavına hazırlandım.  Köye vardıktan on gün kadar sonra üniversite ikinci basamak sınavına girmek için Adana’ya gittim. Derslerime yeteri kadar çalışmadığım için sınavım iyi geçmedi. Yine de “Çıkmadık candan ümit kesilmez misali” heyecanla sınav sonucunu beklemeye başladım.

Ağustos ayının sonuna doğru sınav sonuçları açıklandı. Sınav sonuçlarının açıklandığı gün köyde mühim bir işim olduğundan, şehre gidip sınav sonuç gazetesi alamadım. Bizim köyde benden başka sınava giren kimse olmadığı için başka birinin aldığı sınav sonuç gazetesine bakma şansım olmadı.  Sınav sonucumu Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından gönderilecek sınav sonuç belgesinden öğrenmeye karar verdim. Sınav sonuç belgemin sonucun açıklanmasından üç dört gün sonra Bakkal Muzaffer’in dükkânına geldiğini öğrendim.  Haberi alır almaz Bakkal Muzaffer’in dükkânına koştum. Muzaffer abiden zarfı aldım. Zarfı elime aldığımda heyecandan kollarım titriyordu.  Kollarım titrese de zarfın bir tarafını makasla keserek sınav sonuç belgesini çıkarttım.

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığından bana gönderilen sınav sonuç belgesinde “Herhangi bir yükseköğretim kurumuna kayıt olma hakkı kazanamadınız” diye yazıyordu. Bu ibareyi okuyunca sanki zelzele oldu, dağlar üzerime devrildi.  Binlerce tonluk yükün altında kaldım.  Birden bire tansiyonum yükseldi. Kalbim küt, küt çarpmaya, sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Belli bir süre oturduğum yerden kalkamadım. Gözlerime yaşlar doldu ama bakkaldaki insanlardan utandığım için ağlayamadım. Muzaffer Ağabeyde lisanı halimden sınavı kazanamadığımı fark etmiş olmalı ki, bana sınavla ilgili herhangi bir şey sormadı. Böyle kötü bir haleti ruhiye içinde, bakkaldan ayrılıp, doğruca evimize gittim. Evimizin arkasındaki büyük cevizin dibine oturup saatlerce hüngür, hüngür ağladım.

Ağlama faslı bitince köyümüzün ortasından akan Tekir Çayının kenarına doğru yürüdüm. Tekir Çayının içinde Köpüklüce adı verilen derin bir göl vardı. Bu göle girip iki saat kadar yüzdüm. Tekir çayının soğuk suyunun içine girince, yaşadığım bu büyük şokun etkisini kısmen de olsa üzerimden attım. Gölgeler uzayıp hava serinlemeye başlayınca tekrar evimize gittim. Evimize giderken yolda açlıktan karnımın zil çaldığını acıktığımı hissettim. Evimize vardığımda annem akşam yemeğini hazırlamış, sofrayı sermişti. Akşam yemeğini yeken moralimin bozukluğundan felçli bir hasta gibi, elim titriyor, kaşığı ağzıma götüremiyordum. Zorda olsa döküp saçaraktan karnımı doyurdum.

Annemin en küçük kardeşi olan Cuma Ali dayımla aynı yaştaydık. Dayım ile aynı yaşta olduğumuz için cenazede beraber ağlar, mutlu günlerimizde beraber gülerdik. Düğünlere

 Birlikte gider, bayram ziyaretlerini beraber yapardık. Sokakları yaylaları veya komşu köyleri birlikte gezer, er meydanlarında birlikte güreşirdik. En gizli sırlarımızı birbirimizle paylaşırdık…

 Rahmetli anneannem dayım ile aramızda olan muhabbeti çok sevdiği için bana büyük kasap, Cuma Ali dayıma küçük kasap derdi. Çünkü ben bedensel olarak dayıma göre daha iri yarıydım. Büyüyünce anneannemin dayım için küçük, benim için büyük kasap demesinin hikâyesini araştırdım. Bu kişiler anneannemin doğup büyüdüğü Tanır köyünde yaşamış iki yakın arkadaşmış. Birlikte hayvan alıp sattıkları için büyük ve küçük kasap namıyla anılırlarmış. Anneannemde bizi bu iki samimi arkadaşa benzettiği için bana büyük, dayıma küçük kasap dermiş. Köydeki en yakın dostum, en samimi arkadaşım dayım olunca; yemekten hemen sonra derdimi anlatmak için dayımın yanına gittim.

Dayım ile gece yarısına kadar çay içtik. Muhabbet ettik. O gece dedemin evinde yattım. Her sabah yeni bir umutla başlar. Sabah uyandığımda kendimi bir önceki güne göre daha moralli, daha enerjik hissettim.  Bir yıl sonra üniversite sınavını kazanmak ve eğitim hayatıma kaldığım yerden devam etmek için yeni bir çıkış yolu aramaya başladım. İlk olarak aklıma bir yıl vekil öğretmenlik yapmak geldi. Sonra şehirde bir iş bulup, gündüzleri çalışmak, akşamları dershaneye gitmek geldi. Daha sonra bu fikirlerimi hocalarımla istişare etmeyi düşündüm. Sabahtan akşama kadar aklımdan yüzlerce fikir geldi geçti. O gün akşam yemeğinden sonra ruh halimin düzelip, sosyal durumumun normalleştiğini hissettim ve sabahleyin erkenden şehre gitmeye karar verdim.

Sabahleyin gün doğmadan önce kalkıp, ilk otobüse binerek şehre hareket ettim. Otobüsten Batı Park’ta indim. Endüstri meslek lisesine vardım.  Endüstri meslek lisesinde bizim dersimize giren öğretmenlerden, öğrencilerine en çok yardım eden İnsan Süleyman Beyazıt hocamdı. Süleyman Beyazıt Hocam aç olan öğrencileri doyurur, açıkta kalan öğrencileri giyindirirdi. Okulun ağır sıklet pehlivanı olduğum için beni diğer öğrencilerden bir tık fazla severdi. İş bulma konusunda yardımcı olur ümidiyle ilk önce Süleyman Beyazıt Hocamın yanına gittim. Odasına vardığımda, Süleyman Hocam teknisyen abilerle birlikte torna atölyesindeki makinelerin tamir ve bakımını yapıyordu. Beni görünce odasına geldi.

Süleyman Hocamın elini öptüm.  Hoş beş edip, birbirimizin halini hatırını sorduktan sonra, hocamın atölyedeki işini aksatmamak amacıyla acele olarak konuya girdim. Üniversite sınavını kazanamadığımı söyledim. Ailemin durumunu anlattım. Süleyman Hocam zaten önceden de benim ailemin maddi durumunun iyi olmadığını biliyordu. Parasızlık nedeniyle dershaneye gitme imkânımın olmadığını arz ettim. Düşüncelerimi, hayallerimi başından sonuna kadar anlattım. Beni dinlerken Süleyman Hocamın da gözlerinin yaşardığını fark ettim.

Süleyman Hocam beni can kulağıyla dinledikten sonra “Pehlivan sen tatlı canını sıkma, moralini bozma. Ben sana işte bulurum. Ücretsiz dershanede ayarlarım” dedi. Süleyman Beyazıt Hocamın ağzından bu sözleri duyunca nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Bir anda dünyam değişti. Üzüntüm mutluluğa dönüştü. Sevinçten gözlerimden yaş geldi. İçimde yaşattığım çaresizlik duygusu anında yok oldu. Sanki bu yalan dünyaya mutlu bir şekilde, yeniden merhaba dedim…

Süleyman Hocam bana “Sen bu gün köye git. Pazartesi günü geri gel” dedi. Ben şehirde fazla bir zaman geçirmeden ilk otobüsle köye döndüm. Artık çaresiz değildim. Elimden tutan bir insan vardı. Dershaneye gidecektim. Çalışacaktım. Cebimde param olacaktı.  Aileme maddi yönden muhtaç olmayacaktım. Bir yıl sonra üniversite sınavını kazanacaktım…

Köye dönerken ortaokuldan sınıf, liseden ev arkadaşım Bekir Akçadağ ile karşılaştık. Otobüste yan yana oturduk. Bekir şehirde kendisine bir sekreterlik işi ayarlamış, beni görmeseymiş haber vermek için bizim köye gelecekmiş. Benim de iş bulmam durumunda Bekir ile aynı evde kalmak için anlaştık. Ben pazartesi günü şehre gelirken Bekir’de gelecek bize kiralık ev ayarlayacaktı. Ben otobüsten Döngel’de indim. Bekir kendi köyü Tekir’e gitmek için yoluna devam etti.

Köyde varınca şehre götüreceğim mutfak eşyası, yatak, yorgan, halı ve kilim gibi zaruri ihtiyaçları hazırlamaya başladım. Öğrencilik yıllarımdan tecrübeli olduğum için hazırlıklarımı bir günde tamamladım. Bir gün de istirahat ettim. Pazartesi günü erkenden arkadaşım Bekir ile birlikte şehre geldik. Bekir otobüsten Kısık kayada inip ev aramaya gitti. Bende Süleyman Hocamın yanına gitmek için yoluma devam ettim. Süleyman Hocam yanına vardığımda beni yine sevgiyle, muhabbetle karşıladı. Çayımı, kahvemi içirdi. Kahvem bitince beni arabasına bindirip çalışacağım iş yeri olan Bedir Bakkaliyesine götürdü.

Bedir Bakkaliyesi şimdiki müftülük binasının ilerisinde ve Mis Apartmanının tam karşısında yer alıyordu. O günkü şartlarda Kahramanmaraş’ın en lüks marketiydi. Şehrin en varlıklı insanları bu marketten alış veriş yapıyordu. Süleyman Hocam beni marketin sahibi Velittin Tatoğlu Ağabeyle tanıştırdı. Yapacağım işi ve alacağım ücreti konuştuk. Sabah saat yediden akşam saat beşe kadar markette tezgâhtarlık yapacaktım. Aylık elli bin lira maaş alacaktım. Asgari ücretin kırk bin lira olduğu bir dönemde elli bin lira maaş benim için iyi para sayılırdı. Market sahibi ile anlaşma sağlanınca Süleyman Hocam evine gitti. Beni Adım Dershanesinin müdürü Hamdi Sökmen beyin yanına gönderdi.

Adım Dershanesi Yaşar Pastanesinin arka kısmındaki Belman Sitesinin en üst katında faaliyet gösteriyordu. Bedir Bakkaliyesinden Adım Dershanesine yürüyerek gittim. Giderken attığım her adım belki de ömrümün anlamlı adımlarıydı. Atlas Giyim Mağazasının yanından sola dönüp, Belman Sitesine vardım. Asansöre binip yedinci kattaki Adım Dershanesine çıktım. Sekreter Hanıma Hamdi Bey ile görüşeceğimi söyledim. O anda Hamdi Beyin odasında misafir olduğu için beş dakika kadar sekreter hanımın yanında bekledim. Misafirler çıkınca içeri girdim.

Hamdi Beye kendimi tanıttım. Beni Süleyman Beyazıt Beyin gönderdiğini söyledim. Hamdi Bey çayımı içirdi. Kayıt için gerekli belgelerin yazılı olduğu listeyi elime verdi. Belgeleri tamamlayıp hemen dershaneye başlamamı söyledi. Teşekkür ederek Hamdi Beyin odasından ayrıldım. O güne kadar gitmeyi hayal dahi edemediğim Adım Dershanesine kayıt olunca benim nasıl mutlu olduğumu, nasıl sevindiğimi siz tahmin edin.

 Bekir ile saat on iki buçukta Eski Halin arkasındaki çay ocağında buluştuk. Bekir “Ortağım Fatih Mahallesinden bir ev buldum. Ev imam hatip lisesinin tam karşısında” dedi. Bekir’in verdiği bu habere çok sevindim. Bekir’de benim iş bulmama ve dershaneye kayıt olmama çok sevindi. Ulu Caminin önünden belediye otobüsüne binerek Bekir’in bulduğu eve gittik. Ev sahibimiz Kasap Hacı namıyla bilinen yaşlı bir adamdı. Gençlik yıllarında Çağlayan Köyünde yol boyu lokantacılığı yaptığı için bizim yöreyi yakinen biliyordu. Kendi emsali pek çok insanı tanıyordu. Evi kirasını on bin liraya anlaştık. Anahtarı teslim aldık. Evde kaba bir temizlik yaptıktan sonra köyden eşyalarımızı getirerek eve yerleştik.

Ben evraklarımı tamamlayarak dershane kayıtımı yaptırdım. Aynı gün akşam derslere girmeye başladım. Dershanede matematik dersine Hüseyin Er Antepli, fizik[u1] [u2]   dersine Hamdi Sökmen, kimya dersine Atilla Öz giriyordu. Türkçe hocamız Şevket Yücel’di. Hocalarımızın hepsi de derslerini çok güzel anlatıyorlardı. İlk gün dershanede girdiğim derslerden çok memnun kaldım. Ders bitince belediye otobüsüne binip eve gittim. Bekir’in hazırlamış. Akşam yemeğini Bekir ile birlikte yiyip, biraz sohbet ettikten sonra yattık.

Sabah ezanı okunurken uyandım. Tıraş oldum. Hava aydınlanır, aydınlanmaz otobüse binerek Bedir bakkaliyesine gittim. İş yerine vardığımda Velittin Ağabey dükkânın kepenklerini açıyordu. Ceketimi çıkarttım. Üzerime bir önlük giydim. Sebze ve meyve kasalarını Velittin Ağabey ile birlikte dışarı çıkarttık. Sonra diğer çalışanlarda geldi. İş yerindeki ilk günüm oldukça heyecanlı geçti. Saat beş olunca dershaneye gittim.

Ondan sonra her gün rutin olarak sabah Bedir Bakkaliyesine, akşam adım Dershanesine gittim geldim. İş yerinin sahibi Velittin Ağabey eski bir pehlivan olduğu için onunla çok iyi anlaşıyorduk. Velittin Ağabey beni çalışanı olarak değil de evladı gibi görüyordu. Müşterilerimizin tamamına yakın şehrin ekâbir insanlarıydı. Dönemin belediye başkanı merhum Hacı Ali Özal bile evinin alış verişini bizden yapardı.

Dershaneye gelince sınıf arkadaşlarımın hepsi ile kısa sürede kaynaştık. Derse giren hocalarımın hepsi de beni sevdiler. Meslek lisesi mezunu olduğum için akademik alt yapım zayıftı ama yapmış olduğum espriler ve anlatmış olduğum fıkralarla derslere ayrı bir renk katardım. Bu durum hem öğrencilerin hem de hocaların hoşuna giderdi.

Hele Şevket Yücel Hocam beni gördüğü anda gözlerinin içi gülerdi. Teneffüs aralarında bana kantinden orta şekerli bir kahve ısmarlardı. Muhabbet ederken bana nasihat olsun diye söylediği “Kötü bir iş seçen ömrünün yarısını kaybeder. Kötü bir eş seçen inna lillahi ve inna ileyhi raciun” sözünü hiç unutmuyorum. Hocam bu sözle herkesin işini ve eşini iyi seçmesini isterdi. Hüseyin Erantepli’nin matematik dersi anlatmasını çok severdim ama gündüz işe, akşam dershaneye gidince ders çalışmaya pek vaktim olmazdı. Buna rağmen deneme imtihanlarında orta sırlarda yer alırdım.

Dershanenin kantincisi sekiz köşe şapkasıyla kendisine münhasır otantik bir insandı. Beni koridorda gördüğü zaman elinde bir bardak çay ile yanıma gelir “Pehlivan sana bir bardak çay ikram edeyim” derdi. Ev arkadaşım Bekir’de akşam yemeği konusunda bana yardımcı olurdu. Tek başına yemeği hazırlar, bulaşığı yıkardı.

Bir öğretim yılını çoğu zaman mutlu, bazı günler sıkıntılı olarak bitirdim. Yılsonunda girmiş olduğum üniversite sınavı sonucunda Niğde Eğitim Fakültesini (EYO) kazandım. Süleyman Hocamın bana iş bulması, ücretsiz dershane ayarlaması benim hayatımı değiştirdi. Geçen yıl haberleri izlerken Hukuk Fakültesini kazanan öğrencisine yardım talep etmek için Erzincan valisi Hamza Aydoğmuş Beyin caddede yolunu kesen Kübra aydın öğretmeni görünce Süleyman Beyazıt Hocam geldi aklıma…

Bana göre her öğretmen Kübra Aydın öğretmen gibi en az ihtiyaç sahibi öğrencisinin hayatına dokunmalı. Süleyman Beyazıt Hoca misali kimsesiz insanlara umut olmalıdır!

 


 [u1]

 [u2]

MARAŞ’A NÖBETÇİ OYUNCAKÇI’DAN BAKMAK/SİBEL KÖK



Bir şehri anlatmaya nereden başlamalı? Her karışında emeğin, azmin, alın terinin olduğu toprağından mı; dağıyla, yaylasıyla, suyuyla, pınarıyla insana rahmet olan doğasından mı, dilinden mi yoksa kültüründen mi?

Hasan Keklikçi, nam-ı diğer Keklikçi Emmi, insanından başlamış anlatmaya. İnsan, yaşadığı yere benzer çünkü.  O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ toprağını iten çiçeğe/ dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine benzer. Bu benzerlik, içinde koskoca alemi taşıyan insanı “görebilmenin” neticesinde kurulur. Hikayeci, anlatımdan önce görebilmenin ustasıdır. İnsanı; alın çizgisinde biriktirdiği acıyı, kederi, sevinci, umudu, özlemi, düş kırıklığını... Gündelik yaşamın hayhuyu içerisinde kaçımız yanımızdan geçen bir insanın haline, tavrına, yüzüne yansıyan hikayesine dikkat kesildik? Kaçımız, somun yemesine bakıp nasıl bir adam olduğunu anlamaya çalıştık mahcup ve kavruk bir köy delikanlısının?

İnsan, görmeyi bilenin elinde dönüşür bir hikayeye. Hasan Keklikçi’nin hikayesinde Maraş, bazen Ceyhan Nehri’nin kenarında misafir ağırlayan bir köylü, bazen tren hattı üzerinde uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında gündüz pamuk toplayıp akşam yorgun bedeniyle hane halkına aş pişiren bir gelinbacı; ölüm gerçeğiyle, deliliğe vurup başa çıkmaya çalışan bir baba ya da alıcı kuşun alıp götürdüğü körpe bir ceylan oluveriyor. Tanıdık sokakları, sarı sıcağın vurduğu ovaları, Uludaz’ı, bizim köyleri, her gün yanımızdan geçen tanıdık yüzleri görür gibi oluyoruz her hikayede. Yazarın samimi ve akıcı dili, kahramanlarını yerel söyleyişe uygun konuşturması hem bu aşinalığı artırıyor hem de kullanılan söyleyişlere karşı bir merak uyandırıyor. Teh düşmek, fort atmak, cusluk etmek, mid mid ettirmek, dapdiri yekinmek, çölpeşik, çinke ve çıkla merakımı celbeden söyleyişlerden bazıları... Bu canlı dili mekan betimlemelerinde de görüyoruz. Maraş Ovası’nı, şehrin sokaklarını, köy yaşantısını berrak ve canlı bir üslupla hikayelere işliyor yazar.

Onu gündelik yaşamdan olmak üzere yirmi dört hikayeden oluşan kitabın okumakta en çok zorlandığım kısmı ise “6 Şubat 2023’te Yitirdiğimiz Canlara Rahmetle” paranteziyle aktarılan deprem hikayeleri. Deprem, sayılardan ibaret kayıplar değildi çünkü bizim için; akrabalar, baba dostları, çocukluk arkadaşları, her gün selamlaştığımız kapı komşuları, gönül dünyamızı imar eden ağabeyler hasılı bizi yurdumuza bağlayan ne varsa hepsiydi. Bu yüzden belki de dost, akraba, yoldaş, konu komşu kim varsa göçen her hikayede gelip durdu karşımda.

Anlatıcı “Öyle bir felaket ki Türkçedeki beş yüz yetmiş bin kelime arasından bu felaketi tarif edebilecek bir kelime bulamıyorum.” diye aktarıyor felaketin büyüklüğünü hikayenin birinde, bir diğerinde “ Efendi, sen güngörmüş birine benziyorsun , de hele yeni usul mü çıktı, dede ölmeden torun ölür mü?”  sorusuyla sarsıyor bizi. Seher vakti yar kapısını çalan Hüzünkar’ı, türküsü yarım kalan Türküdar’ı, “Yarabbi, biz ölürsek de bayram olsun” diyen Tercüman’ı hasretle yad ediyor. Eser “Kapıçam Mezarlığı” ve “ Hüma’nın Düğünü” başlıklı birbirini takip eden hikayelerle son buluyor. Gülnar Yayınları’ndan çıkan bu güzide eserin muhatabını bulması dileğiyle

GÖRDÜM / Hidayet BAĞCI



 Gördüm… 
 Bir kadın bileğini kesiyordu, 
 Yusuf’un güzelliğine dalmış, 
 Şaşkınlığını acısına tercih ederek… 

 Gördüm… 
 Ayın ikiye bölündüğünü, 
 Züleyha’nın ağıtlarında… 
 Bir yarısı mucize, 
 Diğer yarısı Yusuf’tu… 

 Gördüm… 
 Yakub’un gözlerini, 
 Hükümdara hizmet eden 
 Bir uşağın mutluluğunda… 
 Özlemin bile göremediği 
 Bir sevinç vardı bakışlarında… 

 Gördüm… 
 Züleyha’nın yüzünü, 
 Yusuf’a bakarken… 
 Bir bakışın içinde 
 Bin ömür susuyordu…

EV HÂLİ / Nurcihan KIZMAZ

 



















Beşik sallayan nineler vardı
Kuzine sobanın yanı başında
Bir de huysuz dedeler
Ne derdi var bilinmez 
Söylenip dururlardı
Namaz saatleri dışında.

El pençe divan dururken
Evin mazlum genç kızı
Kimse sormazdı halini
Bir eli yüreğinde 
Diğeri nakışında.

Ya ocağın başındaki çilekeş
Hem anne, hem gelin, hem de eş
Gahi aşçı, gah hizmetkar hem  beleş...

Sırtında dünya yükü, babanın derdi bitmez
Bir ömür daha olsa
yetmez azizim yetmez


BİR GONCOLOZ HİKAYESİ/Nurcihan KIZMAZ

 



(BÜYÜKLERİMİZDEN DİNLEDİĞİMİZ, ONLARIN DA BÜYÜKLERİNDEN DİNLEDİĞİ ESKİ BİR MARAŞ HİKAYESİ)

  

 

   Çocukluğumuzun uzun kış gecelerinde; büyük-küçük çoluk-çocuk bir sobanın etrafına doluşur, anlatılan hikayeleri nefesimizi tutarak dinlerdik. Kimi zaman korkudan birbirimize sokulur, konuşulanları hafızamızdan silmek istesek de ne fayda, günlerce etkisinde kalırdık.

   İşte o hikayelerden biri de büyük dedemin başından geçmiş gibi anlatılan, belki onun da kendi dedesinden dinlediği bir goncoloz hikayesiydi. Ben de hatırımda kaldığı kadarıyla sizlerle paylaşayım:

 

“   Hikaye bu ya eskiden, kış aylarında ortaya çıktığı söylenen goncoloz adında varlıklar yaşarmış. Bunlar istediği kılığa girebilir, çoğu zaman da insan kılığına girer, akıl almaz işler eder, insanları korkuturlarmış. Zehmeri soğuklarının hüküm sürdüğü zamanlardan birinde dedem evde otururken damdan patır kütür sesler gelmiş. Kulak vermiş ki, bacadan “Mehmet Efendii, akşam Çukur Hamamı’nda eğlence var, sen de gel mutlaka bekliyoruz” diyen hınık bir ses duymuş.

   Eskiden sokaklarda yeterince aydınlatma olmadığı için zifiri karanlıkta kimsecikler dışarı çıkmazmış. Çünkü bilinirmiş ki böyle soğuk ve karanlık gecelerde goncolozlar ortalıkta kol gezer…

   Fakat benim dedem bu durur mu? Durmamış tabii. Allah’tan gayrısından korkusu olmayan Mehmet Efendi hamamın yolunu tutmuş. Varmış bakmış ki bütün konu komşu, kahvehane arkadaşları çoktan gırgır şamataya başlamış bile. Sonra hazirundan biri çıkıp, “Haydi düğün yapalım, gidin etraftan gelinlik, duvak, takı, toka ne bulursanız getirin“demiş. Herkes bir tarafa dağılmış fakat çoğu da eli boş dönmüş. Çünkü goncolozlar besmele ile konulan bir şeye dokunamazlarmış. Besmele’nin be’sini duydukları an oradan kaçışırlarmış. Elleri boş dönen goncolozlar “demiş de gomuş, demiş de gomuş“ diye homurdanadursun bir tanesi ne bulduysa getirmiş. Anlaşılan sahibi besmelesiz vurmuş sandığının kilidini. Ortalarda öylece dolanan dellek, gelinliği giymeye hemen gönüllü olmuş. Bu bir garip düğün devam ederken Mehmet Efendi bazı garipliklere şahit olmuş. Mesela, bazılarını tanıdığı bazılarını daha önce hiç görmediği bu insanlar, kurnaları kaldırıp kaldırıp başlarından aşağı döküyorlarmış. E koca kurna bu bir bakır tas mı sanki. Konuşmaları da bir değişik gelmeye başlamış. Usulca elini külhandaki kömür isine batırıp oynayan gelinin sırtına çıkarmış beş parmağının izini. Sonra da sıvışmış hamamdan. Alel acele giyinip gallede oturan hamamcıya içerde olan bitenleri anlatmış nefes nefese. Hamamcı sakinlikle Mehmet efendiyi dinledikten sonra “şu hareketi de yapabiliyorlar mı?“ deyip ayağının birini havaya kaldırmış, hamamın kubbesine değdirmiş. Gelirkenki cesaretinden eser kalmayan Mehmet Efendi can havliyle kaçmış hamamdan. Koştukça arkasından tıkırtılar geliyor, hızını artırdıkça ses de hızlanıyor, yavaşladıkça ses de yavaşlıyormuş. En sonunda evinin kapısına ulaşıp elini cebine atınca bir de ne görsün ucuna anahtarını bağladığı şalvarının ipi yere sürünmekteymiş. Meğer o peşinden birileri koşuyor sanıyorken, anahtarıymış onu takip eden. Kapıyı açar açmaz eşikliğe yığılıvermiş. Sabah olunca, başına gelenleri bir bir anlatmış karısına. Karısı olan biteni anlamak için gelinliğin sahibi komşuya gitmiş hemen. Bir bahaneyle gelinliği görmek istediğini söylemiş. Bir de bakmışlar ki gelinliğin sırtında simsiyah Mehmet Efendi’nin elinin izi. “Estağfurullah” deyip donakalmışlar. “

 

   Bu hikayeyi torunuma anlattığımda gülmekten yerlere yattı. Bu kez de ben şaşırıp kaldım. Biz dinlerken kalbimiz yerinden çıkacak gibi olurdu oysa. Şimdiki nesil böyle uyduruk hikayelere inanmıyor çok şükür. Kendi saflığımıza mı yanalım yoksa böyle nice hikayelere maruz kaldığımıza mı? Yoksa bu karşımda gülen de mi goncoloz? Biz en iyisi euzubesmelemizi bol bol çekelim.

 

   ANNEANNE SÖZLÜĞÜ

ZEHMERİ: Kışın en soğuk günleri. Aralık ayının 20’sinde başlayıp Ocak ayının bitmesiyle son bulur. (Bkz: TDK’da zemheri)

GONCOLOZ: Kışın en çetin geçtiği, karın kapıyı aldığı karanlık gecelerde ortaya çıktığına inanılan hayal ürünü varlık.

DELLEK: Hamamın temizliğinden sorumlu ve müşterilere hizmet eden, ortalarda “acele edin, gımıldanın” diye gezen kişi. Erkek olursa dellek, kadın olursa natır denir. (Bkz: TDK’da tellak)

GALLE: Hamamın çıkış kapısına yakın yüksekçe bir yerde duran, hamamcının oturduğu ve kilitli çekmecesinin bulunduğu kısım. (Kasa)

HINIK: Burnu tıkanmış gibi genizden konuşan.

KÜLHAN: Hamamı ve suyu ısıtmak için ateş yakılan oda. (Kazan dairesi)

GURNA: Sıcak ve soğuk suyun birbirine karışıp ılıdığı tek parça mermer havuz. (Bkz: TDK’da kurna)

 

                                                                                                                                     

ÖLÜMLE BURUN BURUNA / Teyfik KARADAŞ

 



Benim liseyi bitirdiğim zamanlar üniversiteye girmek için, öğrenci seçme sınavı 1 (ÖSS-1) ve öğrenci seçme sınavı 2 (ÖSS-2) isimli iki tane sınav yapılırdı. Öğrenci seçme sınavı biri kazanamayan öğrenci, öğrenci seçme sınavı ikiye giremezdi.

Öğrenci seçme sınavı bir bütün il merkezlerinde yapıldığı halde; öğrenci seçme sınavı iki İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi belli başlı büyük illerde yapılırdı. Öğrenciler kendi aralarında öğrenci seçme sınavı bire üniversite birinci basamak sınavı, öğrenci seçme sınavı ikiye ise üniversite ikinci basmak sınavı derlerdi.

Üniversite birinci basamak sınavı yapıldıktan en az iki ay sonra üniversite ikinci basamak sınavı yapılırdı. Ülkemizdeki teknoloji bu günkü kadar gelişmiş değildi. Kahramanmaraş’ta bir tane optik okuyucu yoktu. Dershaneler yapmış oldukları deneme imtihanlarını, değerlendirilmesini yapmak üzere sınav kâğıtlarını Mersin’e gönderirlerdi. Üniversite sınavı sonuçları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından çıkartılan Sınav Sonuç Gazetesiyle ilan edilirdi. Sınav sonuç gazetesi hem dergi gibi kalın olur, hem de normal gazetelerden pahalıya satılırdı. O zamanki dergi ve gazete basımı gibi çok önemli işler bile manuel sistemlerle ve el yordamıyla yürütülürdü.

Sınav sonuçlarının açıklanacağı gün gazete bayilerinin önünde binlerce öğrenci metrelerce kuyruk oluştururlardı. Gazeteyi alır almaz sınav sonucuna bakan öğrencilerin kazanan kısmı sevinir, kaybeden kısmı üzülürdü. Benimle birlikte sınav sonuç gazetesi almaya gelen arkadaşlarımla aynı heyecanını yaşamak veya onların yaşadığı heyecana tanık olmaktan dolayı yaşadığım mutluluk ve üzüntüler halen zihnimdeki tazeliğini korumaktadır.

Liseyi bitirdiğim yıl üniversite birinci basamak sınavına memleketim Kahramanmaraş’ta girdim. İkinci basamak sınavına girmek için ilk yer olarak Adana’yı ikinci yer olarak Kayseri’yi tercih ettim. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından bana gönderilen sınav giriş belgesinde İkinci basamak sınavına Adana Laboratuvar Sağlık Meslek Lisesinde gireceğim yazıyordu,. Sınav giriş belgesi elime geçtiği anda yaşadığım sevinçli halimi görmenizi isterdim. Sınav giriş belgesinin elime ulaştığında ikinci basamak sınavının yapılmasına bir haftadan fazla zaman vardı daha. Bu bir haftalık sürede Adana’da kalacağım yeri ve harcayacağım parayı ayarladım. Mutluluğumu ailemle ve arkadaşlarımla paylaştım Köyümde sınava giren başka öğrenci olmadığı için benim birinci sınavı kazanmama değil ailem, bütün köy halkı sevindi.

 Sanıyorum haziran ayının son haftasıydı. Üniversite ikinci basamak sınavına girmek için Adana’ya gitmek üzere sabahleyin erkenden köyden şehre geldim. Bir şehir içi minibüsüne binerek Kahramanmaraş otobüs terminalin gittim. Terminale varır varmaz Adana’ya gitmek üzere hareket etmekte olan Aksu firmasına ait bir otobüse bindim. Biletim olmadığı için yol parasını otobüsün muavinine ödedim. Ben daha koltuğa oturmadan otobüs Adana istikametine doğru yavaşça hareket etti. Adana’ya ilk defa gidecektim ama daha öce Kayseri, Malatya ve Elâzığ gibi şehirlere gittiğim için yolculuk konusunda fazla heyecanlı değildim. Otobüsün penceresinden yolun etrafında gözüken tesisleri, arazileri, dağları ve ovaları temaşa ederek hem zaman geçiriyor, hem de yaşadığım yerin coğrafyası konusunda bilgimi artırmaya çalışıyordum. Aksu köprüsünden geçerken tepenin üzerindeki bir türbe gözüme çarptı. Yanımda oturan arkadaştan türbenin peygamber efendimizin sahabelerinden Malik Ejder Hazretlerine ait olduğunu öğrendim. Öğrenir öğrenmez Maliki Ejder Hazretlerinin ruhu için üç İhlas ve bir Fatiha okudum. Dualar ettim. Bu sırada otobüsümüz Türkoğlu’na yaklaşmıştı.

Otobüs Türkoğlu’nun kenarından bir kuş gibi süzülerek geçti. Kömürlere varınca yolumuz Gaziantep Adana karayoluyla birleşti. Bizim gibi Kahramanmaraş istikametinden gelen arabalarda Adana yoluna girince, yoldaki araç sayısı bir hayli arttı. Trafik sıkışmaya başladı. Karayolunun standarttı Kahramanmaraş’tan gelen yola göre oldukça yüksekti. Otobüsümüz sağ tarafa dönüp Gâvur Dağlarının rampasına doğru maraton koşusuna çıkmış bir atlet edasıyla tırmanışa geçti. Gâvur dağlarının yolu bir hayli rampa ve dönemeçliydi.  Yolun sağ tarafı arıza yapmış veya su kaynatmış arabalarla doluydu. Sol tarafı uçurumdu.  Otobüs ilerledikçe uçurumun yüksekliği artıyor, ben de yükseklik korkusu olduğundan, uçurumu görmemek için gözlerimi kapatıyordum.

 O kadar rampayı çıkıp, o kadar dönemeçleri dönüp, kazasız ve belasız bir şekilde Gâvur Dağının tepesine varınca derinden bir of çektim. Rampaya aşağı inerken ilk önce yolun sağ tarafında bir kart postal misali çam ormanlarının arasına saklanmış Bahçe kazasını, sonrada Amanos dağlarının batısına konumlanmış şirin şehir Osmaniye nazarı dikkatimi çekti. Otobüsümüz Osmaniye şehrini bir bıçak gibi ortadan ikiye bölen bulvardan geçerken, bulvarın çevresinde gördüğüm ticari canlılık beni derin düşüncelerin içine aldı götürdü. İskân döneminde bölgede görev yapmış Derviş Paşa ve iskâna karşı çıkan Avşar beyi Dadaloğlu geldi aklıma. O anda kendi kendime yakın bir zamanda burayı il yaparlar diye düşündüm. (Düşüncem on yıl sonra gerçekleşti. Osmaniye seksen plakalı ilimiz oldu.) Osmaniye’yi geçtikten sonra karayolunun sağında ve solunda yer alan uçsuz bucaksız pamuk tarlalarındaki sosyal yaşama tanıklık ettim.  Tarlaların kenarındaki boş çayırlara kurulmuş çadırlar, çadırlardan yüzlerce metre ileride çapa yapan ırgatları görünce aniden gözlerim yaşardı. Bu insanlar kırk derece sıcağın altında ekmeğini helalden kazanan insanlardı. Bu insanlar ülkemizin kalkınması için katma değer üreten insanlardı. Tarlaların üzerinde kartal gibi dolaşan küçük uçaklar pamukları ilaçlıyordu. Ben ise pamuk tarlalarını ilaçlayan uçakları gökyüzünde ilk kez görüyordum. 

Yolun solunda kalan Ceyhan ilçesinin cazibeli halini nasıl anlatsam bilemiyorum.  Ceyhan’ın batısında kalan ve Çukurova tarihine ışık tutan, Yılan Kalesini görünce büyülenmedim desem yalan olur. Elbistan’dan doğup Çukurova’ya can verdikten sonra, Akdeniz’e dökülen Ceyhan Irmağının üzerinden geçerken yaşadığım duyguları siz tahmin edin. Ben böylesine  karışık bir haleti ruhiye içinde, ileri geri debelenirken, otobüsümüz Çukurova’nın düz yollarında yaydan çıkmış bir ok gibi ileriye doğru fırlıyordu. Otobüs Adana şehir merkezine girerken devasa büyüklükteki reklam tabelalarını ve fabrikaların bacalarından çıkan siyah dumanları görünce büyük bir şehrin girişinde olduğumuzu hissettim. Otobüsümüz Adana’yı tam ortadan ikiye bölen Çukurova’nın can damarı Seyhan ırmağını geçer geçmez sağ tarafa kıvrılıp otogardaki peronuna girdi.

Otobüs durur durmaz aşağı indim. Otobüsten indiğim anda sıcaktan yüzüme alev çarptı. Beş dakika içinde vücudumun her tarafından ter akmaya başladı. Adana’da Zekeriya Garip isimli bir akrabamız vardı. O gün Zekeriya Abinin evinde misafir kalacaktım. Evinde misafir olmak için önceden kendisine telefon ederek haber vermiş ve evinin adresini almıştım. Adana otogarı haraketli bir yerdi. Hemen Antep, acele Mersin diye bağıran simsarlar, sıcak çay diye bağıran garsonlar… Ortalığı velveleye veriyorlardı.

Ben otogarın girişindeki polis noktasına giderek Zekeriya Abinin evinin yerini sordum. Sorduğum polis benim halime mi acıdı, bilmiyorum hemşerim miydi anlayamadım. Beni kulübesine aldı. Bir bardak soğuk su ve bir bardak çay ikram ettikten sora, bir ekip otosu çağırıp beni gideceğim adrese gönderdi. Kapının zilini çalmam ile kapının açılması bir oldu. Zekeriya Abi beni kapının girişinde güler yüzlü bir şekilde karşıladı. Eşi de benim gelişimden oldukça mutlu oldu.

Yenge Hanım benim geleceğimi bildiği için yemek hazırlamış. Ben varır varmaz sofrayı serdi. Yemeğin başına oturduk. Karnımızı doyurduk. Ben bu sevgi, bu muhabbet karşısında kendimi ailemin evindeki kadar rahat hissettim. Çay içerken Zekeriya Abinin komşuları Hüseyin ve Mustafa Abilerde yanımıza geldiler. Misafirler gelince sohbetin konusu değişti. Mustafa ve Hüseyin Abi bizim akrabamızmış. Aileleri yüz elli yıl kadar önce bizim köyden Kozan’ın Ferhatlı köyüne iskân edilmiş. İllî soyadını alan bu aile belli bir süre sonra Ferhatlı köyünden Adana’ya göç etmiş. Hiç tanımadığım bu insanların bana Adana’da amcaoğlu diye sahip çıkmasından ve büyük bir muhabbetle bağırlarına basmalarından fevkalade mutlu oldum. Onlarda beni görünce, yıllar önce kaybettikleri bir evlatlarını bulmuş kadar sevindiler.

Çayımızı içtikten sonra Hüseyin Abi, Zekeriya ve Mustafa abileri ve beni kendisine ait kocaman bir servis otobüsüne bindirip sınava gireceğim yer olan Adana Laboratuvar Sağlık Meslek Lisesine götürdü. Okula giderken Seyhan Barajı gövdesinin üzerinden geçtik. Barajın üzerinden geçerken gördüğüm Çukurova Üniversitesi ve Seyhan Baraj gölü Adana’ya olan sevgimi biraz daha artırdı. Okula varınca sınava gireceğim sınıfı ziyaret ettim. Okulu gördükten sonra hep birlikte tekrar eve döndük.

Misafir olarak kalacağım evin sahiplerinden ve komşularından gördüğüm ilgi ve sevgiden çok fazla mutlu olmama rağmen Adana’nın bunaltıcı sıcağından oldukça rahatsız oldum. Üzerimdeki tişört ve pantolon elbisesiyle ırmağa düşmüş bir insanın kıyafetinden daha çok ıslanmıştı. Yüzümdeki teri sildiğim avlu bir saat içinde çamaşır makinasında yıkanmış gibi ıslak bir avluya dönüştü.

Sabahleyin sınava gireceğim için akşam yemeğinden hemen sonra yattım. Yattıktan iki saat sonra kan ter içinde uyandım. Banyo da soğuk su ile duş alıp tekrar uyudum. Yoğun bir ter içinde tekrar uyandım. Anlayacağınız sabaha kadar üç defa duş aldım. Güneş doğduktan sonra uyandığımda halsizleşen vücudumu dinçleştirmek için tekrar soğuk su ile duş aldım.

Yenge hanımın hazırladığı kahvaltıdan az çok bir şeyler atıştırdım. Okula belediye otobüsü ile gideceğim diye yola çıkmaya teşebbüs ettim. Rahmetli Zekeriya Abi “Acele etme yine otobüsle gideceğiz” diyerek kolumdan tuttu. Ben her ne kadar “Zahmet olur” desem de sözümü dinletemedim. Hüseyin Abi saat sekiz olunca merdivenlerden aşağı inerek “Haydin bakalım gidiyoruz” diyerek otobüsü çalıştırdı.

Otobüs ile en kestirme yollardan geçerek okulun olduğu yere vardık. Hüseyin Abi servis işi olduğu için otobüsüne binip gitti. Zekeriya Abi dönerken bana eşlik etmek için orada kaldı. Öğrenciler içeri alınıncaya kadar sohbet ettik. Ben bu arada sınav giriş belgemi, kimliğimi, kalemimi ve silgimi kontrol ettim. Benim gibi Kahramanmaraş’tan sınav için gelen üç beş arkadaş ile merhabalaştım. Öğrenciler içeri alınmaya başlayınca üst aramasından geçerek okul binasına girdim.

İyi ki sınava girdiğim sınıf gölge bir yerdeymiş. Sınav süresince pek fazla terlemedim. Sınavımda çok iyi geçmedi. Sınav bitince dışarı çıktım. Zekeriya Abi ile eve gitmek için yola düştük. Seyhan nehri üzerindeki demir köprüden geçip Yavuzlar Mahallesine doğru yürümeye başladık. Köprüyü geçince Seyhan Barajından Yüreğir’e doğru akan büyük bir sulama kanal ile karşılaştık. Kanalın etrafı devasa büyüklükte ağaçlarla kaplıydı. Adananın yağız delikanlıları kanalın suyunda çimiyorlardı.

Kanalda yüzen gençleri görünce bende yüzmek istedim. Bir ağacın dibinde soyundum. Elbiselerimi Zekeriya abiye teslim ettim. Kanaldan akan buz gibi suyun içine atladım. Kanalda yüzüyorum ama suya girdiğim yer iniş olunca kanaldan dışarı çıkamıyordum. Kanalın etraflıdaki betonlar suyun fazla akması nedeniyle sabun gibi kayganlaştığından onuda tutamıyordum.  Zekeriya Abi bana uzatmak için bir ağaç parçası arıyor bulamıyor. Su beni üzerine düşmüş bir çam kabuğu gibi akıtıyordu Yüz metre kadar ileride suyun batıp çıktığı loğar gibi bir yer vardı Oraya girsem kesinlikle ölürdüm. Öbür taraftan cenazem çıkardı. Zekeriya Abi çaresiz ben çaresizimdim. Bir anda ölümle burun buruna kalmışım.  Atalarımız “Kul sıkışırsa Hızır yetişir” diye boşa söylememiş. Suyun batacağı yere elli metre kadar bir mesafe kala betonun patlaması nedeniyle elli santim kadarı dışarı çıkmış bir demir filizi gördüm. Can havliyle iki elimle birden bu demire sarıldım. Ben demire sarılınca Zekeriya Abi sağ elini bana uzattı. Sol eliyle kanalın kenarındaki söğüt fidanından tutarak destek aldı. Beni saniyeler içinde kanaldaki sudan çekip çıkardı.

Kanaldan çıkınca Zekeriya Abi ile birbirimize sarılıp dakikalarca ağladık.

 

 

Dağca Bir Sevgi/Melih ERDEM

 



Ya düğüne ya da rüyaya…

 

Aziz dostlar! Fakirin kaleminin aslında akademiye açık olduğunu bilirsiniz. Malum doktora tezimi yazıyorum ve oldukça akademik bir metin. Dolayısıyla edebî kalemim epey kör. Yine bunları düşünürken istikameti gurbet ele olan bir otobüs seyahatinde “Yav hazır vakit varken Ejderha Emmimin buyruğu niteliğindeki arzusunu da yerine getireyim bari! Hem de Doktor gücenmesin şimdi…” şeklindeki duygularla anlatacağım meseleleri. Sadrlara şifa olması niyeti ile…

 

Efendim, bu sene Keklikçi Emmimin gönlünden kopan “Yahu bu yıl da düğün yılı olsun bari, bekar genç kalmasın Dükkân’da!” cümlesinden de aldıkları gazla bir bir izdivaç ediyor Dükkâncılar. Bu sözün sarf edildiği gün itibariyle Genç Dükkâncılar, Dükkâncıların genç olan ama Dükkâncı olmayan evlatları ve onların Memleketteki düğünlerini de sayarsak on adeti geçen bir izdivaç sayımız var, bereketli olsun. Bunlardan biri ve şu ana kadarki sonuncusu Dağcamızın düğünüydü. Ama ne düğün? Ama ne muhabbet Yâ Rabbi! Aylar öncesinden tarihi öğrenirken başlamıştım dua etmeye. Çünkü Südürüm gibi haftanın tam ortasında Çarşamba gününde yapmamış, her gurbetçinin sılasına rahatça gelip, dinlenip, katılım sağlayabileceği Cumartesi gününü tercih etmişti. Zamanında Türbedâr, sırf bu sebepten Dostlar gelebilsin diye fazladan para vermişti düğün salonuna. Efendim düğünden önceki gece malum Cuma’ya denk geldiğinden “Kına Dükkânı” gerçekleşti. Yine gurbet gurbet dost gelmiş muhabbetin şifasından nasiplenmişti. Öyle nasipli bir Dükkân’dı ki konteynırdan yeni yerine geçişin ilk Dükkânı’ydı. Yani gurbetten gelenler için iyi bir imkân olmuştu. Efendim Dükkân anlatılmaz yaşanır o yüzden bunları teknik bilgi olarak aktarıyorum. Gönül dünyanızda nasıl şekil aldığı siz ilgilendirir. Düğüne dönersek merasimin ilk aşaması gelin alma operasyonu ile başladı. İnci Sitesi (gelin evi)‘ne Dağcamız önde, arkada meşaleler davul ve zurna eşliğinde girildi. Epey kurt döktükten sonra Büyücümüz beliriverdi bir yerlerden. Büyüledi, büyü aldı, büyü verdi, büyütüverdi gönlümüzü, Şahin oldu uçtu gitti. Fakir adına düğünün en kritik noktalarından biriydi. Âh Büyücümüz… Sonlarına doğru yağmurun da ferahlık kattığı seremonimizi Damadımızın içimi tatlı, saf, berrak ve soğuk suyunu da alıp tamamladık.

 

Bu düğündeki tek vazifem damadın arkadaşı olup oynamaktı. Diğer düğünlerde verilen sağdıçlık gibi görevlerin hiçbiri yoktu. O yüzden şifaen kendimi rahat hissediyordum. Fakat fikren hiç yalnız kalmadım. Her nereye baksam gönlümde taşıdıklarımı gördüm. Düğün salonuna geldiğimde ne geç ne de erken değildi. Tam zamanı mıydı onu bilmiyorum. Ama gördüklerimden dolayı içim çok rahattı. Gönlümdekilerden dolayı daha da rahattı. Efendim misafirlerimiz çoktu. Kalabalıktı, doktor olunca heralde. Seher Yeli’nin “İsminin önü kalabalık adamlar” tabirine uyacak adamlar da vardı misal. O kadar kalabalıktı ki oynamak için damadı ortamıza aldığımızda karşısına geçmeye sıra bulamayanlar oldu. Oynamak deyince de âh! Âh Üç Ağabey! Ne de güzel oynadılar öyle. Oyun havaları onlar oynasın diye icad edilmiş sanki. Ellerini attıkları her şeyi güzelleştiren bu insanlar maharetlerini bu alanda da konuşturdular. Şifa bulduk, bahtiyar olduk, vecd olduk. O kadar ki! Bekarlar bu dediklerimi de hesap ederek planlasınlar düğünlerini. Düğünler onlar oynasın diye yapılsın. Âh Üç Ağabey! Fakat damadın uzunu da ayrı bir meseleymiş efendim. Fakirin boyu kısa, bilirsiniz. Dağcanın karşısında barışmaya çalışan tavşan gibi kaldım. Oynamayı da pek beceremeyen biriyimdir. Dolayısıyla görsel olarak da komediye dönebilecek bir performansımız oldu. İyi de oldu. Oynamak da lazımmış, gönlümüz doydu. Er kişi usulünce oynamayı da bilmeli. Tıpkı Üç Ağabey gibi.

 

Efendim düğün merasimini de tamamladıktan sonra artık Dağcamızı yuvasına teslim etme zamanı geldi. Muazzam kalabalığın oluşturduğu güzel bir konvoyla evin önüne geldik. Destebaşımızın müthiş şoförlüğüyle sitenin bahçesine gelin arabasından önce yetişerek önünü kesmeyi başardık. Afik, Ozan Yufus, Şen olan Ozan Arif, Destebaşımızın kerimesi Ayşe ve fakir hemen bahşişlerimizi koparıverdik Dağcamızdan. Yanlış hatırladığımı zannetmiyorum ama sanırım hayatımda ilk defa bir düğün konvoyundan bir bahşiş kaptım. Ardından gelin hanımı yuvasına uğurladık. Dağcamızı aramıza aldık. Hayırlı olsun, Allah bir yastıkta kocatsın ve bir ömür mutluluklar gibi dileklerimizi Dağcamızın sırtına okşayarak iletip aramızdan ebedi mutluluklarına uğurladık.

 

Böylesine bir düğün oldu. Düğün gibi düğünlerdendi. Huzur vardı, mutluluk vardı, sevinç vardı, muhabbet vardı. Seher Yeli, Başkomutan, Derviş Ali, Doktor Mahmut, Güllü, Mazı vardı. Maksat hasıl oldu. Gönüllerimiz, kalplerimiz, sadrımız sevgiyle doldu. Dağca bir sevgi. Allah daim etsin

ÇOCUK.../ Gün Sazak GÖKTÜRK

 








Çocuk…

Bir başka ülkede şimdi güneş,

Oradaki çocukları ısıtmaya gitti.

Bir başka aydınlık şimdi ülkem.

Annelerin sözlerinde yedi kandilli Süreyya

 

Uykunun saçaklarından damlar rüyaya yıldızlar,

Eteklerinde nuru toplayan anneler;

Söylerken adını nur-u Hüda’nın,

Telaşlı ve ürkek gök, oluverir ellerinde cennetin yolu.

 

Bir yol olur Hamel burcuna saçları annenin,

Karanlığı delip geçer rengarenk nefesi.

Gecenin ruhaniyeti saçlarından akarken,

Rüyalar avutulur seni çocuk…

 

Yedi kandilli gök,

Yedi kıta, dokuz iklim seni beklemekte.

Büyüt ellerinde güneşi çocuk,

İndir Süreyya’yı arza

Nefesinle tutuştur bozkırı,

Emzir ruhunu o nur-u Hüda ile

Doğur güneşi, kavur, kül et karanlığı…

                                                                                         Rûzi