Siyah Kalem/Hidayet BAĞCI

 















Güneş çekildi, 
 Kirpiğe uzandı siyah kalem… 

 Bulutlar dokundu saçlarıma, 
 Gölgesini taşıyorum ruhumda… 

 Gökyüzü biraz daha eğildi omuzlarıma, 
 Seslendi rüzgârın diliyle… 
 Artık mevsimler
Soba sıcaklığında ısıtıyor içimi… 

 Kabul etmek gerek; 
 Akrep de yelkovan da 
 Sonbaharın geldiğini işaret ediyor. 

 Zaman, usulca değiştiriyor 
 Mevsimlerin yüzünü… 

 Oysa ben… 
 Hâlâ, Annemin beni nazladığı yaştayım…


BİR KAPI AÇILDI / Teyfik KARADAŞ

 


                                           

Şehrin içindeki boş arsalarda yetişen otlar kurudu. Maraş ovasındaki ekinler sararmaya başladı. Okulumuzdaki yazılı ve sözlü bütün sınavlar tamamlandı.  Tahmin ediyorum; haziran ayının ikinci haftasının Cuma günüydü. Ülkemizin her yerinde ki okullarda olduğu gibi, benim okuduğum lisede de çok görkemli bir karne dağıtım töreni yapıldı. Bütünlemeye kalan dersim olmadığı için karnelerin dağıtıldığı gün Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinden mezun oldum. Karne dağıtım töreninin yapıldığı gün, şehirdeki eşyalarımı, yatağımı ve yorganımı toplayıp köye götürdüm.

Köyde bir taraftan ailemin bağ ve bahçe işlerine yardım ederken bir taraftan üniversite ikinci basamak sınavına hazırlandım.  Köye vardıktan on gün kadar sonra üniversite ikinci basamak sınavına girmek için Adana’ya gittim. Derslerime yeteri kadar çalışmadığım için sınavım iyi geçmedi. Yine de “Çıkmadık candan ümit kesilmez misali” heyecanla sınav sonucunu beklemeye başladım.

Ağustos ayının sonuna doğru sınav sonuçları açıklandı. Sınav sonuçlarının açıklandığı gün köyde mühim bir işim olduğundan, şehre gidip sınav sonuç gazetesi alamadım. Bizim köyde benden başka sınava giren kimse olmadığı için başka birinin aldığı sınav sonuç gazetesine bakma şansım olmadı.  Sınav sonucumu Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından gönderilecek sınav sonuç belgesinden öğrenmeye karar verdim. Sınav sonuç belgemin sonucun açıklanmasından üç dört gün sonra Bakkal Muzaffer’in dükkânına geldiğini öğrendim.  Haberi alır almaz Bakkal Muzaffer’in dükkânına koştum. Muzaffer abiden zarfı aldım. Zarfı elime aldığımda heyecandan kollarım titriyordu.  Kollarım titrese de zarfın bir tarafını makasla keserek sınav sonuç belgesini çıkarttım.

Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığından bana gönderilen sınav sonuç belgesinde “Herhangi bir yükseköğretim kurumuna kayıt olma hakkı kazanamadınız” diye yazıyordu. Bu ibareyi okuyunca sanki zelzele oldu, dağlar üzerime devrildi.  Binlerce tonluk yükün altında kaldım.  Birden bire tansiyonum yükseldi. Kalbim küt, küt çarpmaya, sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Belli bir süre oturduğum yerden kalkamadım. Gözlerime yaşlar doldu ama bakkaldaki insanlardan utandığım için ağlayamadım. Muzaffer Ağabeyde lisanı halimden sınavı kazanamadığımı fark etmiş olmalı ki, bana sınavla ilgili herhangi bir şey sormadı. Böyle kötü bir haleti ruhiye içinde, bakkaldan ayrılıp, doğruca evimize gittim. Evimizin arkasındaki büyük cevizin dibine oturup saatlerce hüngür, hüngür ağladım.

Ağlama faslı bitince köyümüzün ortasından akan Tekir Çayının kenarına doğru yürüdüm. Tekir Çayının içinde Köpüklüce adı verilen derin bir göl vardı. Bu göle girip iki saat kadar yüzdüm. Tekir çayının soğuk suyunun içine girince, yaşadığım bu büyük şokun etkisini kısmen de olsa üzerimden attım. Gölgeler uzayıp hava serinlemeye başlayınca tekrar evimize gittim. Evimize giderken yolda açlıktan karnımın zil çaldığını acıktığımı hissettim. Evimize vardığımda annem akşam yemeğini hazırlamış, sofrayı sermişti. Akşam yemeğini yeken moralimin bozukluğundan felçli bir hasta gibi, elim titriyor, kaşığı ağzıma götüremiyordum. Zorda olsa döküp saçaraktan karnımı doyurdum.

Annemin en küçük kardeşi olan Cuma Ali dayımla aynı yaştaydık. Dayım ile aynı yaşta olduğumuz için cenazede beraber ağlar, mutlu günlerimizde beraber gülerdik. Düğünlere

 Birlikte gider, bayram ziyaretlerini beraber yapardık. Sokakları yaylaları veya komşu köyleri birlikte gezer, er meydanlarında birlikte güreşirdik. En gizli sırlarımızı birbirimizle paylaşırdık…

 Rahmetli anneannem dayım ile aramızda olan muhabbeti çok sevdiği için bana büyük kasap, Cuma Ali dayıma küçük kasap derdi. Çünkü ben bedensel olarak dayıma göre daha iri yarıydım. Büyüyünce anneannemin dayım için küçük, benim için büyük kasap demesinin hikâyesini araştırdım. Bu kişiler anneannemin doğup büyüdüğü Tanır köyünde yaşamış iki yakın arkadaşmış. Birlikte hayvan alıp sattıkları için büyük ve küçük kasap namıyla anılırlarmış. Anneannemde bizi bu iki samimi arkadaşa benzettiği için bana büyük, dayıma küçük kasap dermiş. Köydeki en yakın dostum, en samimi arkadaşım dayım olunca; yemekten hemen sonra derdimi anlatmak için dayımın yanına gittim.

Dayım ile gece yarısına kadar çay içtik. Muhabbet ettik. O gece dedemin evinde yattım. Her sabah yeni bir umutla başlar. Sabah uyandığımda kendimi bir önceki güne göre daha moralli, daha enerjik hissettim.  Bir yıl sonra üniversite sınavını kazanmak ve eğitim hayatıma kaldığım yerden devam etmek için yeni bir çıkış yolu aramaya başladım. İlk olarak aklıma bir yıl vekil öğretmenlik yapmak geldi. Sonra şehirde bir iş bulup, gündüzleri çalışmak, akşamları dershaneye gitmek geldi. Daha sonra bu fikirlerimi hocalarımla istişare etmeyi düşündüm. Sabahtan akşama kadar aklımdan yüzlerce fikir geldi geçti. O gün akşam yemeğinden sonra ruh halimin düzelip, sosyal durumumun normalleştiğini hissettim ve sabahleyin erkenden şehre gitmeye karar verdim.

Sabahleyin gün doğmadan önce kalkıp, ilk otobüse binerek şehre hareket ettim. Otobüsten Batı Park’ta indim. Endüstri meslek lisesine vardım.  Endüstri meslek lisesinde bizim dersimize giren öğretmenlerden, öğrencilerine en çok yardım eden İnsan Süleyman Beyazıt hocamdı. Süleyman Beyazıt Hocam aç olan öğrencileri doyurur, açıkta kalan öğrencileri giyindirirdi. Okulun ağır sıklet pehlivanı olduğum için beni diğer öğrencilerden bir tık fazla severdi. İş bulma konusunda yardımcı olur ümidiyle ilk önce Süleyman Beyazıt Hocamın yanına gittim. Odasına vardığımda, Süleyman Hocam teknisyen abilerle birlikte torna atölyesindeki makinelerin tamir ve bakımını yapıyordu. Beni görünce odasına geldi.

Süleyman Hocamın elini öptüm.  Hoş beş edip, birbirimizin halini hatırını sorduktan sonra, hocamın atölyedeki işini aksatmamak amacıyla acele olarak konuya girdim. Üniversite sınavını kazanamadığımı söyledim. Ailemin durumunu anlattım. Süleyman Hocam zaten önceden de benim ailemin maddi durumunun iyi olmadığını biliyordu. Parasızlık nedeniyle dershaneye gitme imkânımın olmadığını arz ettim. Düşüncelerimi, hayallerimi başından sonuna kadar anlattım. Beni dinlerken Süleyman Hocamın da gözlerinin yaşardığını fark ettim.

Süleyman Hocam beni can kulağıyla dinledikten sonra “Pehlivan sen tatlı canını sıkma, moralini bozma. Ben sana işte bulurum. Ücretsiz dershanede ayarlarım” dedi. Süleyman Beyazıt Hocamın ağzından bu sözleri duyunca nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Bir anda dünyam değişti. Üzüntüm mutluluğa dönüştü. Sevinçten gözlerimden yaş geldi. İçimde yaşattığım çaresizlik duygusu anında yok oldu. Sanki bu yalan dünyaya mutlu bir şekilde, yeniden merhaba dedim…

Süleyman Hocam bana “Sen bu gün köye git. Pazartesi günü geri gel” dedi. Ben şehirde fazla bir zaman geçirmeden ilk otobüsle köye döndüm. Artık çaresiz değildim. Elimden tutan bir insan vardı. Dershaneye gidecektim. Çalışacaktım. Cebimde param olacaktı.  Aileme maddi yönden muhtaç olmayacaktım. Bir yıl sonra üniversite sınavını kazanacaktım…

Köye dönerken ortaokuldan sınıf, liseden ev arkadaşım Bekir Akçadağ ile karşılaştık. Otobüste yan yana oturduk. Bekir şehirde kendisine bir sekreterlik işi ayarlamış, beni görmeseymiş haber vermek için bizim köye gelecekmiş. Benim de iş bulmam durumunda Bekir ile aynı evde kalmak için anlaştık. Ben pazartesi günü şehre gelirken Bekir’de gelecek bize kiralık ev ayarlayacaktı. Ben otobüsten Döngel’de indim. Bekir kendi köyü Tekir’e gitmek için yoluna devam etti.

Köyde varınca şehre götüreceğim mutfak eşyası, yatak, yorgan, halı ve kilim gibi zaruri ihtiyaçları hazırlamaya başladım. Öğrencilik yıllarımdan tecrübeli olduğum için hazırlıklarımı bir günde tamamladım. Bir gün de istirahat ettim. Pazartesi günü erkenden arkadaşım Bekir ile birlikte şehre geldik. Bekir otobüsten Kısık kayada inip ev aramaya gitti. Bende Süleyman Hocamın yanına gitmek için yoluma devam ettim. Süleyman Hocam yanına vardığımda beni yine sevgiyle, muhabbetle karşıladı. Çayımı, kahvemi içirdi. Kahvem bitince beni arabasına bindirip çalışacağım iş yeri olan Bedir Bakkaliyesine götürdü.

Bedir Bakkaliyesi şimdiki müftülük binasının ilerisinde ve Mis Apartmanının tam karşısında yer alıyordu. O günkü şartlarda Kahramanmaraş’ın en lüks marketiydi. Şehrin en varlıklı insanları bu marketten alış veriş yapıyordu. Süleyman Hocam beni marketin sahibi Velittin Tatoğlu Ağabeyle tanıştırdı. Yapacağım işi ve alacağım ücreti konuştuk. Sabah saat yediden akşam saat beşe kadar markette tezgâhtarlık yapacaktım. Aylık elli bin lira maaş alacaktım. Asgari ücretin kırk bin lira olduğu bir dönemde elli bin lira maaş benim için iyi para sayılırdı. Market sahibi ile anlaşma sağlanınca Süleyman Hocam evine gitti. Beni Adım Dershanesinin müdürü Hamdi Sökmen beyin yanına gönderdi.

Adım Dershanesi Yaşar Pastanesinin arka kısmındaki Belman Sitesinin en üst katında faaliyet gösteriyordu. Bedir Bakkaliyesinden Adım Dershanesine yürüyerek gittim. Giderken attığım her adım belki de ömrümün anlamlı adımlarıydı. Atlas Giyim Mağazasının yanından sola dönüp, Belman Sitesine vardım. Asansöre binip yedinci kattaki Adım Dershanesine çıktım. Sekreter Hanıma Hamdi Bey ile görüşeceğimi söyledim. O anda Hamdi Beyin odasında misafir olduğu için beş dakika kadar sekreter hanımın yanında bekledim. Misafirler çıkınca içeri girdim.

Hamdi Beye kendimi tanıttım. Beni Süleyman Beyazıt Beyin gönderdiğini söyledim. Hamdi Bey çayımı içirdi. Kayıt için gerekli belgelerin yazılı olduğu listeyi elime verdi. Belgeleri tamamlayıp hemen dershaneye başlamamı söyledi. Teşekkür ederek Hamdi Beyin odasından ayrıldım. O güne kadar gitmeyi hayal dahi edemediğim Adım Dershanesine kayıt olunca benim nasıl mutlu olduğumu, nasıl sevindiğimi siz tahmin edin.

 Bekir ile saat on iki buçukta Eski Halin arkasındaki çay ocağında buluştuk. Bekir “Ortağım Fatih Mahallesinden bir ev buldum. Ev imam hatip lisesinin tam karşısında” dedi. Bekir’in verdiği bu habere çok sevindim. Bekir’de benim iş bulmama ve dershaneye kayıt olmama çok sevindi. Ulu Caminin önünden belediye otobüsüne binerek Bekir’in bulduğu eve gittik. Ev sahibimiz Kasap Hacı namıyla bilinen yaşlı bir adamdı. Gençlik yıllarında Çağlayan Köyünde yol boyu lokantacılığı yaptığı için bizim yöreyi yakinen biliyordu. Kendi emsali pek çok insanı tanıyordu. Evi kirasını on bin liraya anlaştık. Anahtarı teslim aldık. Evde kaba bir temizlik yaptıktan sonra köyden eşyalarımızı getirerek eve yerleştik.

Ben evraklarımı tamamlayarak dershane kayıtımı yaptırdım. Aynı gün akşam derslere girmeye başladım. Dershanede matematik dersine Hüseyin Er Antepli, fizik[u1] [u2]   dersine Hamdi Sökmen, kimya dersine Atilla Öz giriyordu. Türkçe hocamız Şevket Yücel’di. Hocalarımızın hepsi de derslerini çok güzel anlatıyorlardı. İlk gün dershanede girdiğim derslerden çok memnun kaldım. Ders bitince belediye otobüsüne binip eve gittim. Bekir’in hazırlamış. Akşam yemeğini Bekir ile birlikte yiyip, biraz sohbet ettikten sonra yattık.

Sabah ezanı okunurken uyandım. Tıraş oldum. Hava aydınlanır, aydınlanmaz otobüse binerek Bedir bakkaliyesine gittim. İş yerine vardığımda Velittin Ağabey dükkânın kepenklerini açıyordu. Ceketimi çıkarttım. Üzerime bir önlük giydim. Sebze ve meyve kasalarını Velittin Ağabey ile birlikte dışarı çıkarttık. Sonra diğer çalışanlarda geldi. İş yerindeki ilk günüm oldukça heyecanlı geçti. Saat beş olunca dershaneye gittim.

Ondan sonra her gün rutin olarak sabah Bedir Bakkaliyesine, akşam adım Dershanesine gittim geldim. İş yerinin sahibi Velittin Ağabey eski bir pehlivan olduğu için onunla çok iyi anlaşıyorduk. Velittin Ağabey beni çalışanı olarak değil de evladı gibi görüyordu. Müşterilerimizin tamamına yakın şehrin ekâbir insanlarıydı. Dönemin belediye başkanı merhum Hacı Ali Özal bile evinin alış verişini bizden yapardı.

Dershaneye gelince sınıf arkadaşlarımın hepsi ile kısa sürede kaynaştık. Derse giren hocalarımın hepsi de beni sevdiler. Meslek lisesi mezunu olduğum için akademik alt yapım zayıftı ama yapmış olduğum espriler ve anlatmış olduğum fıkralarla derslere ayrı bir renk katardım. Bu durum hem öğrencilerin hem de hocaların hoşuna giderdi.

Hele Şevket Yücel Hocam beni gördüğü anda gözlerinin içi gülerdi. Teneffüs aralarında bana kantinden orta şekerli bir kahve ısmarlardı. Muhabbet ederken bana nasihat olsun diye söylediği “Kötü bir iş seçen ömrünün yarısını kaybeder. Kötü bir eş seçen inna lillahi ve inna ileyhi raciun” sözünü hiç unutmuyorum. Hocam bu sözle herkesin işini ve eşini iyi seçmesini isterdi. Hüseyin Erantepli’nin matematik dersi anlatmasını çok severdim ama gündüz işe, akşam dershaneye gidince ders çalışmaya pek vaktim olmazdı. Buna rağmen deneme imtihanlarında orta sırlarda yer alırdım.

Dershanenin kantincisi sekiz köşe şapkasıyla kendisine münhasır otantik bir insandı. Beni koridorda gördüğü zaman elinde bir bardak çay ile yanıma gelir “Pehlivan sana bir bardak çay ikram edeyim” derdi. Ev arkadaşım Bekir’de akşam yemeği konusunda bana yardımcı olurdu. Tek başına yemeği hazırlar, bulaşığı yıkardı.

Bir öğretim yılını çoğu zaman mutlu, bazı günler sıkıntılı olarak bitirdim. Yılsonunda girmiş olduğum üniversite sınavı sonucunda Niğde Eğitim Fakültesini (EYO) kazandım. Süleyman Hocamın bana iş bulması, ücretsiz dershane ayarlaması benim hayatımı değiştirdi. Geçen yıl haberleri izlerken Hukuk Fakültesini kazanan öğrencisine yardım talep etmek için Erzincan valisi Hamza Aydoğmuş Beyin caddede yolunu kesen Kübra aydın öğretmeni görünce Süleyman Beyazıt Hocam geldi aklıma…

Bana göre her öğretmen Kübra Aydın öğretmen gibi en az ihtiyaç sahibi öğrencisinin hayatına dokunmalı. Süleyman Beyazıt Hoca misali kimsesiz insanlara umut olmalıdır!

 


 [u1]

 [u2]

MARAŞ’A NÖBETÇİ OYUNCAKÇI’DAN BAKMAK/SİBEL KÖK



Bir şehri anlatmaya nereden başlamalı? Her karışında emeğin, azmin, alın terinin olduğu toprağından mı; dağıyla, yaylasıyla, suyuyla, pınarıyla insana rahmet olan doğasından mı, dilinden mi yoksa kültüründen mi?

Hasan Keklikçi, nam-ı diğer Keklikçi Emmi, insanından başlamış anlatmaya. İnsan, yaşadığı yere benzer çünkü.  O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ toprağını iten çiçeğe/ dağlarının tepelerinin dumanlı eğimine benzer. Bu benzerlik, içinde koskoca alemi taşıyan insanı “görebilmenin” neticesinde kurulur. Hikayeci, anlatımdan önce görebilmenin ustasıdır. İnsanı; alın çizgisinde biriktirdiği acıyı, kederi, sevinci, umudu, özlemi, düş kırıklığını... Gündelik yaşamın hayhuyu içerisinde kaçımız yanımızdan geçen bir insanın haline, tavrına, yüzüne yansıyan hikayesine dikkat kesildik? Kaçımız, somun yemesine bakıp nasıl bir adam olduğunu anlamaya çalıştık mahcup ve kavruk bir köy delikanlısının?

İnsan, görmeyi bilenin elinde dönüşür bir hikayeye. Hasan Keklikçi’nin hikayesinde Maraş, bazen Ceyhan Nehri’nin kenarında misafir ağırlayan bir köylü, bazen tren hattı üzerinde uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında gündüz pamuk toplayıp akşam yorgun bedeniyle hane halkına aş pişiren bir gelinbacı; ölüm gerçeğiyle, deliliğe vurup başa çıkmaya çalışan bir baba ya da alıcı kuşun alıp götürdüğü körpe bir ceylan oluveriyor. Tanıdık sokakları, sarı sıcağın vurduğu ovaları, Uludaz’ı, bizim köyleri, her gün yanımızdan geçen tanıdık yüzleri görür gibi oluyoruz her hikayede. Yazarın samimi ve akıcı dili, kahramanlarını yerel söyleyişe uygun konuşturması hem bu aşinalığı artırıyor hem de kullanılan söyleyişlere karşı bir merak uyandırıyor. Teh düşmek, fort atmak, cusluk etmek, mid mid ettirmek, dapdiri yekinmek, çölpeşik, çinke ve çıkla merakımı celbeden söyleyişlerden bazıları... Bu canlı dili mekan betimlemelerinde de görüyoruz. Maraş Ovası’nı, şehrin sokaklarını, köy yaşantısını berrak ve canlı bir üslupla hikayelere işliyor yazar.

Onu gündelik yaşamdan olmak üzere yirmi dört hikayeden oluşan kitabın okumakta en çok zorlandığım kısmı ise “6 Şubat 2023’te Yitirdiğimiz Canlara Rahmetle” paranteziyle aktarılan deprem hikayeleri. Deprem, sayılardan ibaret kayıplar değildi çünkü bizim için; akrabalar, baba dostları, çocukluk arkadaşları, her gün selamlaştığımız kapı komşuları, gönül dünyamızı imar eden ağabeyler hasılı bizi yurdumuza bağlayan ne varsa hepsiydi. Bu yüzden belki de dost, akraba, yoldaş, konu komşu kim varsa göçen her hikayede gelip durdu karşımda.

Anlatıcı “Öyle bir felaket ki Türkçedeki beş yüz yetmiş bin kelime arasından bu felaketi tarif edebilecek bir kelime bulamıyorum.” diye aktarıyor felaketin büyüklüğünü hikayenin birinde, bir diğerinde “ Efendi, sen güngörmüş birine benziyorsun , de hele yeni usul mü çıktı, dede ölmeden torun ölür mü?”  sorusuyla sarsıyor bizi. Seher vakti yar kapısını çalan Hüzünkar’ı, türküsü yarım kalan Türküdar’ı, “Yarabbi, biz ölürsek de bayram olsun” diyen Tercüman’ı hasretle yad ediyor. Eser “Kapıçam Mezarlığı” ve “ Hüma’nın Düğünü” başlıklı birbirini takip eden hikayelerle son buluyor. Gülnar Yayınları’ndan çıkan bu güzide eserin muhatabını bulması dileğiyle

GÖRDÜM / Hidayet BAĞCI



 Gördüm… 
 Bir kadın bileğini kesiyordu, 
 Yusuf’un güzelliğine dalmış, 
 Şaşkınlığını acısına tercih ederek… 

 Gördüm… 
 Ayın ikiye bölündüğünü, 
 Züleyha’nın ağıtlarında… 
 Bir yarısı mucize, 
 Diğer yarısı Yusuf’tu… 

 Gördüm… 
 Yakub’un gözlerini, 
 Hükümdara hizmet eden 
 Bir uşağın mutluluğunda… 
 Özlemin bile göremediği 
 Bir sevinç vardı bakışlarında… 

 Gördüm… 
 Züleyha’nın yüzünü, 
 Yusuf’a bakarken… 
 Bir bakışın içinde 
 Bin ömür susuyordu…

EV HÂLİ / Nurcihan KIZMAZ

 



















Beşik sallayan nineler vardı
Kuzine sobanın yanı başında
Bir de huysuz dedeler
Ne derdi var bilinmez 
Söylenip dururlardı
Namaz saatleri dışında.

El pençe divan dururken
Evin mazlum genç kızı
Kimse sormazdı halini
Bir eli yüreğinde 
Diğeri nakışında.

Ya ocağın başındaki çilekeş
Hem anne, hem gelin, hem de eş
Gahi aşçı, gah hizmetkar hem  beleş...

Sırtında dünya yükü, babanın derdi bitmez
Bir ömür daha olsa
yetmez azizim yetmez


BİR GONCOLOZ HİKAYESİ/Nurcihan KIZMAZ

 



(BÜYÜKLERİMİZDEN DİNLEDİĞİMİZ, ONLARIN DA BÜYÜKLERİNDEN DİNLEDİĞİ ESKİ BİR MARAŞ HİKAYESİ)

  

 

   Çocukluğumuzun uzun kış gecelerinde; büyük-küçük çoluk-çocuk bir sobanın etrafına doluşur, anlatılan hikayeleri nefesimizi tutarak dinlerdik. Kimi zaman korkudan birbirimize sokulur, konuşulanları hafızamızdan silmek istesek de ne fayda, günlerce etkisinde kalırdık.

   İşte o hikayelerden biri de büyük dedemin başından geçmiş gibi anlatılan, belki onun da kendi dedesinden dinlediği bir goncoloz hikayesiydi. Ben de hatırımda kaldığı kadarıyla sizlerle paylaşayım:

 

“   Hikaye bu ya eskiden, kış aylarında ortaya çıktığı söylenen goncoloz adında varlıklar yaşarmış. Bunlar istediği kılığa girebilir, çoğu zaman da insan kılığına girer, akıl almaz işler eder, insanları korkuturlarmış. Zehmeri soğuklarının hüküm sürdüğü zamanlardan birinde dedem evde otururken damdan patır kütür sesler gelmiş. Kulak vermiş ki, bacadan “Mehmet Efendii, akşam Çukur Hamamı’nda eğlence var, sen de gel mutlaka bekliyoruz” diyen hınık bir ses duymuş.

   Eskiden sokaklarda yeterince aydınlatma olmadığı için zifiri karanlıkta kimsecikler dışarı çıkmazmış. Çünkü bilinirmiş ki böyle soğuk ve karanlık gecelerde goncolozlar ortalıkta kol gezer…

   Fakat benim dedem bu durur mu? Durmamış tabii. Allah’tan gayrısından korkusu olmayan Mehmet Efendi hamamın yolunu tutmuş. Varmış bakmış ki bütün konu komşu, kahvehane arkadaşları çoktan gırgır şamataya başlamış bile. Sonra hazirundan biri çıkıp, “Haydi düğün yapalım, gidin etraftan gelinlik, duvak, takı, toka ne bulursanız getirin“demiş. Herkes bir tarafa dağılmış fakat çoğu da eli boş dönmüş. Çünkü goncolozlar besmele ile konulan bir şeye dokunamazlarmış. Besmele’nin be’sini duydukları an oradan kaçışırlarmış. Elleri boş dönen goncolozlar “demiş de gomuş, demiş de gomuş“ diye homurdanadursun bir tanesi ne bulduysa getirmiş. Anlaşılan sahibi besmelesiz vurmuş sandığının kilidini. Ortalarda öylece dolanan dellek, gelinliği giymeye hemen gönüllü olmuş. Bu bir garip düğün devam ederken Mehmet Efendi bazı garipliklere şahit olmuş. Mesela, bazılarını tanıdığı bazılarını daha önce hiç görmediği bu insanlar, kurnaları kaldırıp kaldırıp başlarından aşağı döküyorlarmış. E koca kurna bu bir bakır tas mı sanki. Konuşmaları da bir değişik gelmeye başlamış. Usulca elini külhandaki kömür isine batırıp oynayan gelinin sırtına çıkarmış beş parmağının izini. Sonra da sıvışmış hamamdan. Alel acele giyinip gallede oturan hamamcıya içerde olan bitenleri anlatmış nefes nefese. Hamamcı sakinlikle Mehmet efendiyi dinledikten sonra “şu hareketi de yapabiliyorlar mı?“ deyip ayağının birini havaya kaldırmış, hamamın kubbesine değdirmiş. Gelirkenki cesaretinden eser kalmayan Mehmet Efendi can havliyle kaçmış hamamdan. Koştukça arkasından tıkırtılar geliyor, hızını artırdıkça ses de hızlanıyor, yavaşladıkça ses de yavaşlıyormuş. En sonunda evinin kapısına ulaşıp elini cebine atınca bir de ne görsün ucuna anahtarını bağladığı şalvarının ipi yere sürünmekteymiş. Meğer o peşinden birileri koşuyor sanıyorken, anahtarıymış onu takip eden. Kapıyı açar açmaz eşikliğe yığılıvermiş. Sabah olunca, başına gelenleri bir bir anlatmış karısına. Karısı olan biteni anlamak için gelinliğin sahibi komşuya gitmiş hemen. Bir bahaneyle gelinliği görmek istediğini söylemiş. Bir de bakmışlar ki gelinliğin sırtında simsiyah Mehmet Efendi’nin elinin izi. “Estağfurullah” deyip donakalmışlar. “

 

   Bu hikayeyi torunuma anlattığımda gülmekten yerlere yattı. Bu kez de ben şaşırıp kaldım. Biz dinlerken kalbimiz yerinden çıkacak gibi olurdu oysa. Şimdiki nesil böyle uyduruk hikayelere inanmıyor çok şükür. Kendi saflığımıza mı yanalım yoksa böyle nice hikayelere maruz kaldığımıza mı? Yoksa bu karşımda gülen de mi goncoloz? Biz en iyisi euzubesmelemizi bol bol çekelim.

 

   ANNEANNE SÖZLÜĞÜ

ZEHMERİ: Kışın en soğuk günleri. Aralık ayının 20’sinde başlayıp Ocak ayının bitmesiyle son bulur. (Bkz: TDK’da zemheri)

GONCOLOZ: Kışın en çetin geçtiği, karın kapıyı aldığı karanlık gecelerde ortaya çıktığına inanılan hayal ürünü varlık.

DELLEK: Hamamın temizliğinden sorumlu ve müşterilere hizmet eden, ortalarda “acele edin, gımıldanın” diye gezen kişi. Erkek olursa dellek, kadın olursa natır denir. (Bkz: TDK’da tellak)

GALLE: Hamamın çıkış kapısına yakın yüksekçe bir yerde duran, hamamcının oturduğu ve kilitli çekmecesinin bulunduğu kısım. (Kasa)

HINIK: Burnu tıkanmış gibi genizden konuşan.

KÜLHAN: Hamamı ve suyu ısıtmak için ateş yakılan oda. (Kazan dairesi)

GURNA: Sıcak ve soğuk suyun birbirine karışıp ılıdığı tek parça mermer havuz. (Bkz: TDK’da kurna)

 

                                                                                                                                     

ÖLÜMLE BURUN BURUNA / Teyfik KARADAŞ

 



Benim liseyi bitirdiğim zamanlar üniversiteye girmek için, öğrenci seçme sınavı 1 (ÖSS-1) ve öğrenci seçme sınavı 2 (ÖSS-2) isimli iki tane sınav yapılırdı. Öğrenci seçme sınavı biri kazanamayan öğrenci, öğrenci seçme sınavı ikiye giremezdi.

Öğrenci seçme sınavı bir bütün il merkezlerinde yapıldığı halde; öğrenci seçme sınavı iki İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana gibi belli başlı büyük illerde yapılırdı. Öğrenciler kendi aralarında öğrenci seçme sınavı bire üniversite birinci basamak sınavı, öğrenci seçme sınavı ikiye ise üniversite ikinci basmak sınavı derlerdi.

Üniversite birinci basamak sınavı yapıldıktan en az iki ay sonra üniversite ikinci basamak sınavı yapılırdı. Ülkemizdeki teknoloji bu günkü kadar gelişmiş değildi. Kahramanmaraş’ta bir tane optik okuyucu yoktu. Dershaneler yapmış oldukları deneme imtihanlarını, değerlendirilmesini yapmak üzere sınav kâğıtlarını Mersin’e gönderirlerdi. Üniversite sınavı sonuçları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından çıkartılan Sınav Sonuç Gazetesiyle ilan edilirdi. Sınav sonuç gazetesi hem dergi gibi kalın olur, hem de normal gazetelerden pahalıya satılırdı. O zamanki dergi ve gazete basımı gibi çok önemli işler bile manuel sistemlerle ve el yordamıyla yürütülürdü.

Sınav sonuçlarının açıklanacağı gün gazete bayilerinin önünde binlerce öğrenci metrelerce kuyruk oluştururlardı. Gazeteyi alır almaz sınav sonucuna bakan öğrencilerin kazanan kısmı sevinir, kaybeden kısmı üzülürdü. Benimle birlikte sınav sonuç gazetesi almaya gelen arkadaşlarımla aynı heyecanını yaşamak veya onların yaşadığı heyecana tanık olmaktan dolayı yaşadığım mutluluk ve üzüntüler halen zihnimdeki tazeliğini korumaktadır.

Liseyi bitirdiğim yıl üniversite birinci basamak sınavına memleketim Kahramanmaraş’ta girdim. İkinci basamak sınavına girmek için ilk yer olarak Adana’yı ikinci yer olarak Kayseri’yi tercih ettim. Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından bana gönderilen sınav giriş belgesinde İkinci basamak sınavına Adana Laboratuvar Sağlık Meslek Lisesinde gireceğim yazıyordu,. Sınav giriş belgesi elime geçtiği anda yaşadığım sevinçli halimi görmenizi isterdim. Sınav giriş belgesinin elime ulaştığında ikinci basamak sınavının yapılmasına bir haftadan fazla zaman vardı daha. Bu bir haftalık sürede Adana’da kalacağım yeri ve harcayacağım parayı ayarladım. Mutluluğumu ailemle ve arkadaşlarımla paylaştım Köyümde sınava giren başka öğrenci olmadığı için benim birinci sınavı kazanmama değil ailem, bütün köy halkı sevindi.

 Sanıyorum haziran ayının son haftasıydı. Üniversite ikinci basamak sınavına girmek için Adana’ya gitmek üzere sabahleyin erkenden köyden şehre geldim. Bir şehir içi minibüsüne binerek Kahramanmaraş otobüs terminalin gittim. Terminale varır varmaz Adana’ya gitmek üzere hareket etmekte olan Aksu firmasına ait bir otobüse bindim. Biletim olmadığı için yol parasını otobüsün muavinine ödedim. Ben daha koltuğa oturmadan otobüs Adana istikametine doğru yavaşça hareket etti. Adana’ya ilk defa gidecektim ama daha öce Kayseri, Malatya ve Elâzığ gibi şehirlere gittiğim için yolculuk konusunda fazla heyecanlı değildim. Otobüsün penceresinden yolun etrafında gözüken tesisleri, arazileri, dağları ve ovaları temaşa ederek hem zaman geçiriyor, hem de yaşadığım yerin coğrafyası konusunda bilgimi artırmaya çalışıyordum. Aksu köprüsünden geçerken tepenin üzerindeki bir türbe gözüme çarptı. Yanımda oturan arkadaştan türbenin peygamber efendimizin sahabelerinden Malik Ejder Hazretlerine ait olduğunu öğrendim. Öğrenir öğrenmez Maliki Ejder Hazretlerinin ruhu için üç İhlas ve bir Fatiha okudum. Dualar ettim. Bu sırada otobüsümüz Türkoğlu’na yaklaşmıştı.

Otobüs Türkoğlu’nun kenarından bir kuş gibi süzülerek geçti. Kömürlere varınca yolumuz Gaziantep Adana karayoluyla birleşti. Bizim gibi Kahramanmaraş istikametinden gelen arabalarda Adana yoluna girince, yoldaki araç sayısı bir hayli arttı. Trafik sıkışmaya başladı. Karayolunun standarttı Kahramanmaraş’tan gelen yola göre oldukça yüksekti. Otobüsümüz sağ tarafa dönüp Gâvur Dağlarının rampasına doğru maraton koşusuna çıkmış bir atlet edasıyla tırmanışa geçti. Gâvur dağlarının yolu bir hayli rampa ve dönemeçliydi.  Yolun sağ tarafı arıza yapmış veya su kaynatmış arabalarla doluydu. Sol tarafı uçurumdu.  Otobüs ilerledikçe uçurumun yüksekliği artıyor, ben de yükseklik korkusu olduğundan, uçurumu görmemek için gözlerimi kapatıyordum.

 O kadar rampayı çıkıp, o kadar dönemeçleri dönüp, kazasız ve belasız bir şekilde Gâvur Dağının tepesine varınca derinden bir of çektim. Rampaya aşağı inerken ilk önce yolun sağ tarafında bir kart postal misali çam ormanlarının arasına saklanmış Bahçe kazasını, sonrada Amanos dağlarının batısına konumlanmış şirin şehir Osmaniye nazarı dikkatimi çekti. Otobüsümüz Osmaniye şehrini bir bıçak gibi ortadan ikiye bölen bulvardan geçerken, bulvarın çevresinde gördüğüm ticari canlılık beni derin düşüncelerin içine aldı götürdü. İskân döneminde bölgede görev yapmış Derviş Paşa ve iskâna karşı çıkan Avşar beyi Dadaloğlu geldi aklıma. O anda kendi kendime yakın bir zamanda burayı il yaparlar diye düşündüm. (Düşüncem on yıl sonra gerçekleşti. Osmaniye seksen plakalı ilimiz oldu.) Osmaniye’yi geçtikten sonra karayolunun sağında ve solunda yer alan uçsuz bucaksız pamuk tarlalarındaki sosyal yaşama tanıklık ettim.  Tarlaların kenarındaki boş çayırlara kurulmuş çadırlar, çadırlardan yüzlerce metre ileride çapa yapan ırgatları görünce aniden gözlerim yaşardı. Bu insanlar kırk derece sıcağın altında ekmeğini helalden kazanan insanlardı. Bu insanlar ülkemizin kalkınması için katma değer üreten insanlardı. Tarlaların üzerinde kartal gibi dolaşan küçük uçaklar pamukları ilaçlıyordu. Ben ise pamuk tarlalarını ilaçlayan uçakları gökyüzünde ilk kez görüyordum. 

Yolun solunda kalan Ceyhan ilçesinin cazibeli halini nasıl anlatsam bilemiyorum.  Ceyhan’ın batısında kalan ve Çukurova tarihine ışık tutan, Yılan Kalesini görünce büyülenmedim desem yalan olur. Elbistan’dan doğup Çukurova’ya can verdikten sonra, Akdeniz’e dökülen Ceyhan Irmağının üzerinden geçerken yaşadığım duyguları siz tahmin edin. Ben böylesine  karışık bir haleti ruhiye içinde, ileri geri debelenirken, otobüsümüz Çukurova’nın düz yollarında yaydan çıkmış bir ok gibi ileriye doğru fırlıyordu. Otobüs Adana şehir merkezine girerken devasa büyüklükteki reklam tabelalarını ve fabrikaların bacalarından çıkan siyah dumanları görünce büyük bir şehrin girişinde olduğumuzu hissettim. Otobüsümüz Adana’yı tam ortadan ikiye bölen Çukurova’nın can damarı Seyhan ırmağını geçer geçmez sağ tarafa kıvrılıp otogardaki peronuna girdi.

Otobüs durur durmaz aşağı indim. Otobüsten indiğim anda sıcaktan yüzüme alev çarptı. Beş dakika içinde vücudumun her tarafından ter akmaya başladı. Adana’da Zekeriya Garip isimli bir akrabamız vardı. O gün Zekeriya Abinin evinde misafir kalacaktım. Evinde misafir olmak için önceden kendisine telefon ederek haber vermiş ve evinin adresini almıştım. Adana otogarı haraketli bir yerdi. Hemen Antep, acele Mersin diye bağıran simsarlar, sıcak çay diye bağıran garsonlar… Ortalığı velveleye veriyorlardı.

Ben otogarın girişindeki polis noktasına giderek Zekeriya Abinin evinin yerini sordum. Sorduğum polis benim halime mi acıdı, bilmiyorum hemşerim miydi anlayamadım. Beni kulübesine aldı. Bir bardak soğuk su ve bir bardak çay ikram ettikten sora, bir ekip otosu çağırıp beni gideceğim adrese gönderdi. Kapının zilini çalmam ile kapının açılması bir oldu. Zekeriya Abi beni kapının girişinde güler yüzlü bir şekilde karşıladı. Eşi de benim gelişimden oldukça mutlu oldu.

Yenge Hanım benim geleceğimi bildiği için yemek hazırlamış. Ben varır varmaz sofrayı serdi. Yemeğin başına oturduk. Karnımızı doyurduk. Ben bu sevgi, bu muhabbet karşısında kendimi ailemin evindeki kadar rahat hissettim. Çay içerken Zekeriya Abinin komşuları Hüseyin ve Mustafa Abilerde yanımıza geldiler. Misafirler gelince sohbetin konusu değişti. Mustafa ve Hüseyin Abi bizim akrabamızmış. Aileleri yüz elli yıl kadar önce bizim köyden Kozan’ın Ferhatlı köyüne iskân edilmiş. İllî soyadını alan bu aile belli bir süre sonra Ferhatlı köyünden Adana’ya göç etmiş. Hiç tanımadığım bu insanların bana Adana’da amcaoğlu diye sahip çıkmasından ve büyük bir muhabbetle bağırlarına basmalarından fevkalade mutlu oldum. Onlarda beni görünce, yıllar önce kaybettikleri bir evlatlarını bulmuş kadar sevindiler.

Çayımızı içtikten sonra Hüseyin Abi, Zekeriya ve Mustafa abileri ve beni kendisine ait kocaman bir servis otobüsüne bindirip sınava gireceğim yer olan Adana Laboratuvar Sağlık Meslek Lisesine götürdü. Okula giderken Seyhan Barajı gövdesinin üzerinden geçtik. Barajın üzerinden geçerken gördüğüm Çukurova Üniversitesi ve Seyhan Baraj gölü Adana’ya olan sevgimi biraz daha artırdı. Okula varınca sınava gireceğim sınıfı ziyaret ettim. Okulu gördükten sonra hep birlikte tekrar eve döndük.

Misafir olarak kalacağım evin sahiplerinden ve komşularından gördüğüm ilgi ve sevgiden çok fazla mutlu olmama rağmen Adana’nın bunaltıcı sıcağından oldukça rahatsız oldum. Üzerimdeki tişört ve pantolon elbisesiyle ırmağa düşmüş bir insanın kıyafetinden daha çok ıslanmıştı. Yüzümdeki teri sildiğim avlu bir saat içinde çamaşır makinasında yıkanmış gibi ıslak bir avluya dönüştü.

Sabahleyin sınava gireceğim için akşam yemeğinden hemen sonra yattım. Yattıktan iki saat sonra kan ter içinde uyandım. Banyo da soğuk su ile duş alıp tekrar uyudum. Yoğun bir ter içinde tekrar uyandım. Anlayacağınız sabaha kadar üç defa duş aldım. Güneş doğduktan sonra uyandığımda halsizleşen vücudumu dinçleştirmek için tekrar soğuk su ile duş aldım.

Yenge hanımın hazırladığı kahvaltıdan az çok bir şeyler atıştırdım. Okula belediye otobüsü ile gideceğim diye yola çıkmaya teşebbüs ettim. Rahmetli Zekeriya Abi “Acele etme yine otobüsle gideceğiz” diyerek kolumdan tuttu. Ben her ne kadar “Zahmet olur” desem de sözümü dinletemedim. Hüseyin Abi saat sekiz olunca merdivenlerden aşağı inerek “Haydin bakalım gidiyoruz” diyerek otobüsü çalıştırdı.

Otobüs ile en kestirme yollardan geçerek okulun olduğu yere vardık. Hüseyin Abi servis işi olduğu için otobüsüne binip gitti. Zekeriya Abi dönerken bana eşlik etmek için orada kaldı. Öğrenciler içeri alınıncaya kadar sohbet ettik. Ben bu arada sınav giriş belgemi, kimliğimi, kalemimi ve silgimi kontrol ettim. Benim gibi Kahramanmaraş’tan sınav için gelen üç beş arkadaş ile merhabalaştım. Öğrenciler içeri alınmaya başlayınca üst aramasından geçerek okul binasına girdim.

İyi ki sınava girdiğim sınıf gölge bir yerdeymiş. Sınav süresince pek fazla terlemedim. Sınavımda çok iyi geçmedi. Sınav bitince dışarı çıktım. Zekeriya Abi ile eve gitmek için yola düştük. Seyhan nehri üzerindeki demir köprüden geçip Yavuzlar Mahallesine doğru yürümeye başladık. Köprüyü geçince Seyhan Barajından Yüreğir’e doğru akan büyük bir sulama kanal ile karşılaştık. Kanalın etrafı devasa büyüklükte ağaçlarla kaplıydı. Adananın yağız delikanlıları kanalın suyunda çimiyorlardı.

Kanalda yüzen gençleri görünce bende yüzmek istedim. Bir ağacın dibinde soyundum. Elbiselerimi Zekeriya abiye teslim ettim. Kanaldan akan buz gibi suyun içine atladım. Kanalda yüzüyorum ama suya girdiğim yer iniş olunca kanaldan dışarı çıkamıyordum. Kanalın etraflıdaki betonlar suyun fazla akması nedeniyle sabun gibi kayganlaştığından onuda tutamıyordum.  Zekeriya Abi bana uzatmak için bir ağaç parçası arıyor bulamıyor. Su beni üzerine düşmüş bir çam kabuğu gibi akıtıyordu Yüz metre kadar ileride suyun batıp çıktığı loğar gibi bir yer vardı Oraya girsem kesinlikle ölürdüm. Öbür taraftan cenazem çıkardı. Zekeriya Abi çaresiz ben çaresizimdim. Bir anda ölümle burun buruna kalmışım.  Atalarımız “Kul sıkışırsa Hızır yetişir” diye boşa söylememiş. Suyun batacağı yere elli metre kadar bir mesafe kala betonun patlaması nedeniyle elli santim kadarı dışarı çıkmış bir demir filizi gördüm. Can havliyle iki elimle birden bu demire sarıldım. Ben demire sarılınca Zekeriya Abi sağ elini bana uzattı. Sol eliyle kanalın kenarındaki söğüt fidanından tutarak destek aldı. Beni saniyeler içinde kanaldaki sudan çekip çıkardı.

Kanaldan çıkınca Zekeriya Abi ile birbirimize sarılıp dakikalarca ağladık.

 

 

Dağca Bir Sevgi/Melih ERDEM

 



Ya düğüne ya da rüyaya…

 

Aziz dostlar! Fakirin kaleminin aslında akademiye açık olduğunu bilirsiniz. Malum doktora tezimi yazıyorum ve oldukça akademik bir metin. Dolayısıyla edebî kalemim epey kör. Yine bunları düşünürken istikameti gurbet ele olan bir otobüs seyahatinde “Yav hazır vakit varken Ejderha Emmimin buyruğu niteliğindeki arzusunu da yerine getireyim bari! Hem de Doktor gücenmesin şimdi…” şeklindeki duygularla anlatacağım meseleleri. Sadrlara şifa olması niyeti ile…

 

Efendim, bu sene Keklikçi Emmimin gönlünden kopan “Yahu bu yıl da düğün yılı olsun bari, bekar genç kalmasın Dükkân’da!” cümlesinden de aldıkları gazla bir bir izdivaç ediyor Dükkâncılar. Bu sözün sarf edildiği gün itibariyle Genç Dükkâncılar, Dükkâncıların genç olan ama Dükkâncı olmayan evlatları ve onların Memleketteki düğünlerini de sayarsak on adeti geçen bir izdivaç sayımız var, bereketli olsun. Bunlardan biri ve şu ana kadarki sonuncusu Dağcamızın düğünüydü. Ama ne düğün? Ama ne muhabbet Yâ Rabbi! Aylar öncesinden tarihi öğrenirken başlamıştım dua etmeye. Çünkü Südürüm gibi haftanın tam ortasında Çarşamba gününde yapmamış, her gurbetçinin sılasına rahatça gelip, dinlenip, katılım sağlayabileceği Cumartesi gününü tercih etmişti. Zamanında Türbedâr, sırf bu sebepten Dostlar gelebilsin diye fazladan para vermişti düğün salonuna. Efendim düğünden önceki gece malum Cuma’ya denk geldiğinden “Kına Dükkânı” gerçekleşti. Yine gurbet gurbet dost gelmiş muhabbetin şifasından nasiplenmişti. Öyle nasipli bir Dükkân’dı ki konteynırdan yeni yerine geçişin ilk Dükkânı’ydı. Yani gurbetten gelenler için iyi bir imkân olmuştu. Efendim Dükkân anlatılmaz yaşanır o yüzden bunları teknik bilgi olarak aktarıyorum. Gönül dünyanızda nasıl şekil aldığı siz ilgilendirir. Düğüne dönersek merasimin ilk aşaması gelin alma operasyonu ile başladı. İnci Sitesi (gelin evi)‘ne Dağcamız önde, arkada meşaleler davul ve zurna eşliğinde girildi. Epey kurt döktükten sonra Büyücümüz beliriverdi bir yerlerden. Büyüledi, büyü aldı, büyü verdi, büyütüverdi gönlümüzü, Şahin oldu uçtu gitti. Fakir adına düğünün en kritik noktalarından biriydi. Âh Büyücümüz… Sonlarına doğru yağmurun da ferahlık kattığı seremonimizi Damadımızın içimi tatlı, saf, berrak ve soğuk suyunu da alıp tamamladık.

 

Bu düğündeki tek vazifem damadın arkadaşı olup oynamaktı. Diğer düğünlerde verilen sağdıçlık gibi görevlerin hiçbiri yoktu. O yüzden şifaen kendimi rahat hissediyordum. Fakat fikren hiç yalnız kalmadım. Her nereye baksam gönlümde taşıdıklarımı gördüm. Düğün salonuna geldiğimde ne geç ne de erken değildi. Tam zamanı mıydı onu bilmiyorum. Ama gördüklerimden dolayı içim çok rahattı. Gönlümdekilerden dolayı daha da rahattı. Efendim misafirlerimiz çoktu. Kalabalıktı, doktor olunca heralde. Seher Yeli’nin “İsminin önü kalabalık adamlar” tabirine uyacak adamlar da vardı misal. O kadar kalabalıktı ki oynamak için damadı ortamıza aldığımızda karşısına geçmeye sıra bulamayanlar oldu. Oynamak deyince de âh! Âh Üç Ağabey! Ne de güzel oynadılar öyle. Oyun havaları onlar oynasın diye icad edilmiş sanki. Ellerini attıkları her şeyi güzelleştiren bu insanlar maharetlerini bu alanda da konuşturdular. Şifa bulduk, bahtiyar olduk, vecd olduk. O kadar ki! Bekarlar bu dediklerimi de hesap ederek planlasınlar düğünlerini. Düğünler onlar oynasın diye yapılsın. Âh Üç Ağabey! Fakat damadın uzunu da ayrı bir meseleymiş efendim. Fakirin boyu kısa, bilirsiniz. Dağcanın karşısında barışmaya çalışan tavşan gibi kaldım. Oynamayı da pek beceremeyen biriyimdir. Dolayısıyla görsel olarak da komediye dönebilecek bir performansımız oldu. İyi de oldu. Oynamak da lazımmış, gönlümüz doydu. Er kişi usulünce oynamayı da bilmeli. Tıpkı Üç Ağabey gibi.

 

Efendim düğün merasimini de tamamladıktan sonra artık Dağcamızı yuvasına teslim etme zamanı geldi. Muazzam kalabalığın oluşturduğu güzel bir konvoyla evin önüne geldik. Destebaşımızın müthiş şoförlüğüyle sitenin bahçesine gelin arabasından önce yetişerek önünü kesmeyi başardık. Afik, Ozan Yufus, Şen olan Ozan Arif, Destebaşımızın kerimesi Ayşe ve fakir hemen bahşişlerimizi koparıverdik Dağcamızdan. Yanlış hatırladığımı zannetmiyorum ama sanırım hayatımda ilk defa bir düğün konvoyundan bir bahşiş kaptım. Ardından gelin hanımı yuvasına uğurladık. Dağcamızı aramıza aldık. Hayırlı olsun, Allah bir yastıkta kocatsın ve bir ömür mutluluklar gibi dileklerimizi Dağcamızın sırtına okşayarak iletip aramızdan ebedi mutluluklarına uğurladık.

 

Böylesine bir düğün oldu. Düğün gibi düğünlerdendi. Huzur vardı, mutluluk vardı, sevinç vardı, muhabbet vardı. Seher Yeli, Başkomutan, Derviş Ali, Doktor Mahmut, Güllü, Mazı vardı. Maksat hasıl oldu. Gönüllerimiz, kalplerimiz, sadrımız sevgiyle doldu. Dağca bir sevgi. Allah daim etsin

ÇOCUK.../ Gün Sazak GÖKTÜRK

 








Çocuk…

Bir başka ülkede şimdi güneş,

Oradaki çocukları ısıtmaya gitti.

Bir başka aydınlık şimdi ülkem.

Annelerin sözlerinde yedi kandilli Süreyya

 

Uykunun saçaklarından damlar rüyaya yıldızlar,

Eteklerinde nuru toplayan anneler;

Söylerken adını nur-u Hüda’nın,

Telaşlı ve ürkek gök, oluverir ellerinde cennetin yolu.

 

Bir yol olur Hamel burcuna saçları annenin,

Karanlığı delip geçer rengarenk nefesi.

Gecenin ruhaniyeti saçlarından akarken,

Rüyalar avutulur seni çocuk…

 

Yedi kandilli gök,

Yedi kıta, dokuz iklim seni beklemekte.

Büyüt ellerinde güneşi çocuk,

İndir Süreyya’yı arza

Nefesinle tutuştur bozkırı,

Emzir ruhunu o nur-u Hüda ile

Doğur güneşi, kavur, kül et karanlığı…

                                                                                         Rûzi

ÇAĞRI/Hasan EJDERHA

 

       Fotoğraf: Şeyhşamil EJDERHA


Ben çağrıyı bekleyen
Yolcu bir kuşum

Ah ne mutlu bana ki
Durağımı bulmuşum.

Kışım-yazım geçse de burada
Haykırmak neyime benim
Şimdi yakınımda murad
Gelecek o günü iple çekerim.



İçtimai Yahudileşme/Kadın Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emre BİRSEN

 




Tarihimizde medeniyet, insani hasletlerle müzeyyen olduğu demlerde neşvunema bulmuş; riya, zulüm, israf, hırs, dünyevi olana/şehvete ibtila ve sair süfli etvar neticesinde ise tefessüh etmiştir. Medeniyetin hayatiyet ve müdavemetini, merbut olduğu hak dine ve riayet ettiği nispette mukaddesatı tayin ve tespit eder. Din ve mukaddesat da fıtrata davet eder. Neredeyse birkaç asırdan beri yaşadığımız izmihlalin temel sebebi de budur; zira medeniyeti inşa ve ihya eden iki asli unsur olan kadın ve erkeğin fıtratı tağyir edilmiş ve cemiyet olarak süratle tefessüh ve taaffün ettiğimiz müşahade edilmektedir. Bu çerçevede, fıtratı tağyirin bilhassa kadına nazar eden cihetini mütalaaya gayret edelim:

Her mahlukun kendine mahsus bir hilkat ve istidat dairesi, bir mizaç ve meşrep hususiyeti vardır. Cenab-ı Hakk’ın var ettiği bu nizam, halk olunan hiçbir şeyin gayr-i muntazam bir mükevvenat eseri olmadığını; bilakis her şeyin kendine mahsus bir hikmet ve mahiyet üzere halk edildiğini aşikaren gösterir. Bu hakikat de fıtrat ile tarif olunur.

Mevzubahis meselede fıtratın tağyirini, sadece bedene yapılan birtakım zahiri müdahalelerden ibaret görmemek iktiza eder. Asıl tehlike, insanın manevi bünyesinin tahrifi, ahlaki kıymetlerinin tedricen tezyif edilmesi ve nihayet kendi hakikatine tagayyür etmesidir. Bilhassa kadın hakkında cereyan eden asri tasavvurat, bu cihetten tetkike şayandır. Zira kadın, sadece müstakil bir fert değil; aile hayatının, neslin terbiyesinin ve cemiyetin şahs-ı manevisinin teşekkülünde mühim bir mevkie sahiptir.

İnsan, irade sahibi olduğundan, istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirebildiği gibi onları su-i istimal etmeye de muktedirdir. İşte burada tağyir-i fıtrat meselesi zuhur eder. Tağyir bazen zahiri, bazen batıni olur. Zahiri tağyir, insanın suretinde, kıyafetinde ve bedeninde yaptığı tadilattır. Batıni tağyir ise haya telakkisinin tebeddülü, iffetin kıymetinin zayi edilmesi, aile mefhumunun tezyifi, valideliğin tahkiri ve insanın kendi kıymetini sadece nazar-ı beşerin teveccühünde araması gibi ahvali muhtevidir. Bu cihetle denilebilir ki insanın suretindeki tadilat ve tahrifat ile beraber maneviyatındaki tebeddül üzerine de tefekkür elzemdir.

Günümüzde modernizm diye tesmiye edilen illet ve maraz; kadını hak, hürriyet ve müsavat gibi müzeyyen mefhumat ile kandırarak fıtrat zemininin haricine çıkarmış; böylece sarfiyat çarkının hem efendisi hem de kölesi kılmıştır. Modernizmin tarz-ı hayatımızda revaç bulması, manevi hayatın kamilen ihracı neticesini doğurmuş ve maatteessüf bu maraz hayatımızın her cihetine sirayet etmiştir.            

Garbın içtimai hayat ameliyesinde kadını tali kabul eden ifratkar etvar ve kadına tevcihen tatbik edilen menfi muamelat, nihayetinde feminizmi tevlid etmiştir. Şarkın içtimai hayat ameliyesinde ise tefrit ile kadın tamamen haneye mahkum edilerek içtimai hayatın haricine sevk edilmiş ve mesnetsiz törelerin kurbanı edilmiştir.

Bir cemiyeti kaim tutan ahlak, muamelat ve sair ulvi hasletlerin bir sonraki nesle nakil vazifesini her devirde deruhte eden kadındır. Dolayısıyla kadının içtimai ve iktisadi tefessüh karşısındaki tavrı, cemiyetin bilcümle tabakatına müessir olmakta; tedavisi yahut telafisi güç meselelerin neşet etmesine zemin hazırlamaktadır. Bu münasebetle, cemiyet dâhilindeki içtimai buhranın tedavisinde kadının şahsiyetine ait tarif ve tatbikatın, din ahkamı ve medeniyet ananeleri ile ahenk dahilinde bulunması elzemdir.

Asrımızda cemiyet hayatı dahilindeki kadın hareketlerinin iki farklı güzergahının olduğunu ifade etmek mümkündür. İlki, bilcümle mukaddesatı ve medeniyet ananelerini hiçe sayarak kadının ferdi ve içtimai mevziini garbı kıstas alarak tespit etme gayretidir. Bu zeminde modernizm, kapitalizm ve konformizmin dayattığı hayat ameliyesi, tamamen kadının fıtratına matuf bir taarruz olarak tezahür eder. Diğeri ise din ahkamına muvafık, medeniyet ananeleri ile müzeyyen; mesnetsiz örf ve içtimai kabulleri reddeden idraktir. Bu hareket, kadının manevi, içtimai ve hukuki mevziini zaruri ihtiyacat muvacehesinde tadil ve tanzim etmeye müteveccih bir tespit gayretidir.

Günümüzde bir kısım taife-i nisa, ait olduğu medeniyetten fersah fersah uzaklaşarak garptan ithal modernizmi taklit etmekte; bu serencam ise cemiyette ciddi buhranlara ve kadın meselesiyle münasebettar muhtelif marazatın zuhuruna sebebiyet vermektedir. Müsavat ve hürriyet iddialarıyla yola revan olan kadına, hane hayatının haricinde birtakım ağır içtimai mesuliyetler de tahmil edilmektedir. Bu cereyan neticesinde kadın; fıtratının tabii bir neticesi olan validelik makamını elinin tersiyle iten; sözümona münevver, tahsilli ve mesleki muvaffakiyet derdinde, hırs ile nefsinin esiri olmuş bir surete inkılap etmiştir. Yanı sıra, sarfiyat divaneliğinin kesif taarruzu altında mevziini günden güne kaybeden asrın kadını, kendisine dayatılan bu ahvali kabullenirken hem kendisini hem ailesini hem de cemiyetini tahrif ve tahrip ettiğinin idrakinde bile değildir. Modernizm, kadını dikiş bilmenin, yemek yapmanın, ev iktisadında tasarruf etmenin ve kocasıyla mülayemet hududunda muamelede bulunmanın alaturka olduğuna maalesef inandırarak binnetice kadını, cemiyeti ihya ile medeniyeti inşa eden asli unsur olduğu şahsiyetinden uzaklaştırmıştır.

Kadın ve erkeğin fıtri münasebetindeki asli muvazene; kadının cemali, erkeğin ise celalidir. Zira kadın; şefkat, letafet ve teslimiyetle mücehhez latif bir surette halk olunmuştur. Hadiseyi hilafından idrak edenlerin zannettiği gibi kadının bu letafet ve mülayemeti katiyen bir zillet değildir. Kadının bu evsaf ile muamele etmesi, onun fıtratını tahrif ve tağyir etmediğine delalet eder. Modernizm ise kadının muvafık, mutedil ve mülayim olmasını eziklik; erkeğin vakur ve celal sahibi olmasını ise kabalık olarak mütalaa etmektedir. İki taraf da tabiatında bulunmayan hissiyat ve kabiliyetleri icraya azmederse, fıtri hususiyetlerini tahrif ile muhatabının nazarında cazibesini zayi eder. Hangi asırda yaşadığımızın bu mevzuda pek bir ehemmiyeti yoktur; zira fıtrat her daim aynıdır. Erkek, tabiatı gereği kadından hürmet görmek ister ve ancak hürmet gördüğü kadın ile said olur. Kadın da muhafaza edilip meveddet ile muamele edildiğinde said olur.

Bir meskeni hane kılan kadındır, validedir. Onlar ki zayi olan mazide, kırık dökük eşyalardan müteşekkil dört duvarı yuvaya tebdil eder, akşam sofranın etrafında bir araya gelip annenin yaptığı kuru yavan yemeğin lezzetini tadan, babanın tesis ettiği muhafaza hissiyatını fark eden evlad u iyal mesut ve bahtiyar ederdi. Fetret demlerinde ise herkesin hariçte yemek yediği veya sipariş ettiği, akıllı telefonun esiri olanların berhayat olduğu hane şahsiyetinden ırak meskenler zuhur etmiştir.

Kadın, valide olması hasebiyle tecelli eden ulvi bir şefkat hissiyatı ile mücehhezdir. Rahmet-i İlahiyenin en latif tecelliyatından biri olan şefkat, adeta nurani bir hazinedir. Ne var ki günümüzde modernizmin kadın ruhu üzerindeki menfi tesiratı, bu ulvi hissiyatın tecellisine mani olmakta yahut bu hissiyatın menfi cihetlerde sarfına sebebiyet vermektedir. Modernizm, kadını meslek hayatına teşvik ederek "güçlü kadınım ve kimseye ihtiyacım yok" iddiasını tahrik etmekte; bu ise izdivacı zorlaştırmakta, validelikten feragatı teşvikle mevcut aile müesseselerinin tahribini kolaylaştırarak neslin tefessühüne meydan vermektedir.

Kadının hakiki hürriyete mazhariyeti, katiyetle garbın imal ettiği modernizm reçeteleriyle mümkün olmayacaktır. Garp, kadına asırlar müddetince zulmetmiş olup bu zulmünü bugün de farklı şekillerde devam ettirmektedir.

Medenileşme namına gerek siyasi, gerek iktisadi, gerekse içtimai ve ferdi sahada icra edilecek bilcümle efalin muvazenesini temin ve tesis edecek yegane merci, iman edenler için din ahkamıdır. Müslüman aidiyetine sahipsek, içtimai marazatın izalesindeki tedavi usullerinin İslami kaidelere göre olmasına azami dikkat sarf etmek zaruridir. Modernizm ve feminizm ile malul zihinlerin mamulü reçeteler, katiyen bizim hayat ameliyemize muvafık değildir. Zaten insafla feminizm zaviyesinden bu hale nazar edildiğinde de bu cereyanın kadınlara, bir mesleki muvaffakiyet arzusu ve murakabesiz bir hürriyet iddiasından başka bir şey vermediği vazıhan müşahede edilmektedir.

Bugünün kadınlarının bir kısmı, erkeği daimi surette mesele çıkaran bir tehdit unsuru olarak kabul etmektedir. Feminizmin menfi tesiratı ile erkek; izdivaç ettiğinde mesuliyetleri katlanarak ziyadeleşen, günden güne hak tenkisatına maruz kalan, en basit bir münakaşada dahi boşanma ile tehdit edilen ve aile olmak yerine daimi bir rekabete maruz kalan bir hizmetkar haline getirilmiştir. Bu yüzden erkekler; izdivaç edip de cümle gayretlerinin heba edilmesini, her şeyi kendine hak gören hodbin bir şahsiyetle mücadele ederek ömürlerini zayi etmeyi istememektedirler. İzdivaç müddetince iktisadi hamaliyenin kısm-ı azamını tahmil etmelerine rağmen, mukabilinde minnet görmek yerine daimi şekvaya maruz kalan erkek; kadının ailesi, muhiti ve onların bitmek bilmeyen intizarı arasında ezilmekten bitap düşmektedir.

Bugün erkeklerin ekseriyeti, koca olmanın getirdiği mesuliyetleri deruhte etmekten imtina etmemektedir. Fakat kadın, modernizmin menfi tesiratıyla valideliğe ve zevceliğe adeta hasım kesilmiştir. Kadın, iktisadi hayata iştiraki neticesinde güya hürriyet kesbedip kendi ayakları üzerinde durduğunu zannederken, ortaya çıkan yeni hayat şartları izdivacı onun için bir esaret hayatına tebdil etmiştir. Evinde kalıp fıtri vazifesini icra etmeye, aile olma şuuruna ve fıtratında mündemic olan her ulvi haslete karşı mesafelidir. Dünyaya geldiğimiz demden bu deme berdevam olan mukaddes vazifesini reddetmekte ısrar ederek adeta fıtratını inkara yeltenmektedir.

Öte yandan akıllı telefon teknolojisinin terakkisine paralel olarak sosyal medya ibtilasının başlaması; ahlak, mahremiyet, edep ve amme vicdanı gibi ulvi hasletlerin tamamını tefessühe maruz bırakmıştır. Bilcümle süfli fiilin biperva paylaşıldığı sosyal medya denilen bu çukur, insanımızı his ve fikirden mahrum birer hilkat garibesine tebeddül ettirmiştir. Hususen kadınlarda bu ekran ibtilası çok daha kesiftir. Yürürken, otururken, otobüste, sofrada... Neredeyse her yerde ekran karşısında ve sanal alemdeler... Hal böyle olunca kalp ve akıl, mahkum olduğu o ekran mahpushanesi gibi dijitalize olmakta ve hakikatten nasipdar olamamaktadır. Tefekkürün ve hakiki hissiyatın bulunmadığı, vatan ve millet tasasının olmadığı bu vasatta; ellerinden telefonları alındığında hayatla irtibatı kopan bu sanal beşer, ancak ölünce uyanacaktır; lakin o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.

Meselenin bir de içtimai hayatın dahilindeki kılık kıyafet tercihi ciheti var. Bu meselede de Cenab-ı Hakk’ın, kullarının kılık kıyafet tercihindeki ana hatlarına dair ikazatını teberrüc zaviyesinden mütalaa gerekir. Teberrüc; tesettürün zıddı olup bir kadının, erkeklerin dikkatini celbetme ihtimaline rağmen süslenmesi, açılması ve nefasetini teşhir etmesi manasında kullanılan bir Kur'an ıstılahıdır. Aynı zamanda teberrüc, insanın kendisinde mahfuz olması gereken ziynet ve nefaseti nazar-ı umuminin teveccühüne arz etmesi, dikkatleri celbetmesi ve bunu bir kıymet mikyası haline getirmesidir. Bu cihetten teberrüc, sadece bedenin değil, nazarın ve nefsin de meselesidir. Bu kelimenin geçtiği ayata nazar edersek:

Ahzab Suresi 33. ayette bu kelime geçer; müminlerin mutahhar ve müşerref annelerinin zatında Allahu alem bissavab kadınlığın şahs-ı manevisine hitaben, “Evlerinizde vakarınızla oturun; eski cahiliye adetindeki gibi açılıp saçılmayın.” buyurulmaktadır. Her ne kadar hitap Efendimizin mutahhar zevcatına olsa da, fıkıh usulündeki "Hitabın hususi olması, hükmün umumi olmasına mani değildir." kaidesince mezkur ayet bilcümle kadınları şamildir.

Teberrüc ifadesinin geçtiği diğer ayette ise “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, açılıp saçılmadan giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur; bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah her şeyi işitip bilmektedir.” buyurulur. Bu ayette de Allahu alem bissavab, kadının mütesettir olması onun zahirini muhafaza eden bir esas olarak ortaya konulurken, ihtiyarlığa erişmiş kadın için tesettür emrinde tabiri caizse bir tahfiften söz edilmektedir. Bununla beraber iffetin muhafazasına ayrıca dikkat çekilmesi, kadının içtimai hayatta hürmetamiz bir valide ve nene olarak mütalaa edilmesine dair mühim bir işaret mahiyetindedir.

Cahiliye devrinde kadınlar ayak bileklerine halhal takar ve yürürken nazar-ı dikkati celb etsin diye ayaklarını kasten yere vurarak yürürlerdi. Cenab-ı Hakk, Nur Suresi 31. ayetinde bu fiili mümin kadınlara men buyurmuştur: “Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.” Bu ayetin muradı; tahrik edici ve calib-i dikkat her türlü hal ve etvardan beri olmaya tembihtir. Fetret demlerinde ise bazı kadınlar, şaşaalı kıyafetler ve yüksek ökçeli ayakkabılarla içtimai hayatta arz-ı endam etmekte; bu ayetin ikaz hududuna dahil olduklarının idrakine bile varamamaktadırlar.

Nur Suresi 31. ayetteki emirde, kadınların ziynetlerini kimlerin görebilmesinin caiz olduğu tafsil edilir. Böylece İslam’ın mahremiyet telakkisinin, kadını cemiyetten tamamen tecrit etmeyi değil; ziynet, beden, nazar ve münasebetler hususunda mikyas ve hudut tesis etmeyi hedeflediği idrak edilir. Mesele yalnızca setretmekten de ibaret değildir; nazarın, niyetin ve tavrın da bir ahlakı vardır. Buradan hareketle teberrücün modern şekilleri üzerinde ayrıca durmak icap eder. Zira cahiliyede içtimai hayatta yapılan teşhirin yerini bugün sosyal medya hesapları ve umumun nazarına açık dijital mecralar almıştır. İnsan artık hanesinden çıkmadan da kendisini binlerce kişinin nazarına arz edebilmektedir. Bu cihetle teberrücün vasıtaları değişmiş olsa da nefsin takdir edilme ve görünme arzusu aynı kalmaktadır.

Teberrüce sadece zahiren nazar etmemek gerekir. Zira nefsin takdir arzusu kalpte devam ettiği müddetçe, insan bir sureti terk eder ve başka bir surette aynı maksada tevcih eder. Bu sebeple zahiri tedbirat ile beraber batıni terbiyeye de ihtiyaç vardır. Tasavvufun nefs terbiyesi, murakabe, ihlas, haya, zühd, kanaat ve rıza gibi mefhumları bu noktada mühim bir çare olarak karşımıza çıkar. Nefis, daima kendisini göstermek ve teveccüh görmek ister. Tasavvufî terbiyenin esaslarından biri ise nefsi merkeze koymaktan vazgeçip Allah’a iltica etmektir. Bu cihetten ihlas, teberrücün en mühim şifalarından biridir. Zira riya ameli insanların nazarına, ihlas ise Allah’ın rızasına merbut kılar. İnsanların teveccühüne talip olan, zamanla kendisini onların takdirine göre şekillendirir. Allah’ın rızasına talip olan ise insanların medhinden de zemminden de aynı derecede müstağni olmayı talim eder. İşte bu hal, nefsin esaretinden felah bulmanın bidayetidir.

Mahremiyet şuurunun kuvvetlenmesi için halvet ve uzlet mefhumlarının asrımızdaki mukabili üzerine de tefekkür gerekir. Bugünün insanı bedenen yalnız kaldığı halde dijital olarak daimi bir kalabalık dahilinde berhayattır. Telefonunu elinden bırakmadığı müddetçe bir uzlet hali yaşayamadığı gibi, başkalarının hayatlarını seyrederek kendi hayatını da nazar-ı umumînin mikyasına göre tanzim etmektedir. Bu sebeple dijital mecralardan uzaklaşmak, lüzumsuz paylaşımları terk ile nazarı haramdan ve kalbi lüzumsuz meşguliyetlerden muhafaza etmek, asrımızın bir nevi nefis terbiyesi olarak mütalaa edilebilir. Burada bilhassa bir hususu tefrik elzemdir: İslam’ın haya ve mahremiyet emri bilcümle inananı ihata etmekte olup kastı kadının nefasetini, letafetini veya şahsiyetini hiçe saymak değildir. Aynı şekilde erkek için de gözünü, nefsini ve nazarını terbiye etmek bir mesuliyettir. Bu emirden maksat insanın haysiyetini, bedenini, aile mahremiyetini ve kalbin selametini muhafaza eden bir hudut tesis etmektir. Kadının kıymetini sadece zahirinden ibaret görmeyen bu idrak, onu teşhirin nesnesi olmaktan kurtarır. Mahremiyetin muhafazası tek taraflı bir vazife değildir. Zira Kitabullah, önce mümin erkeklere gözlerini haramdan sakınıp iffetlerini muhafaza etmelerini emretmekte, ardından mümin kadınlara hitap etmektedir. Hakiki manada ıslah; insanın kıyafetini değil kalbini, zahirini değil niyetini, hareketlerini değil arzularını da terbiye etmesiyle mümkündür. Fıtratın muhafazası, nefsi tamamen yok saymak değil, nefsi Rabbine karşı müeddep hale getirmektir. Kadın için haya, erkek için iffetin ve nazarın muhafazası, aile için mahremiyet, cemiyet için edep ve bütün bunların üzerinde Allah’ın rızasına talip olma şuuru tesis edilmedikçe, yalnızca şekle müteveccih tedbirat baki bir ıslah meydana getirmeyecektir.

Çalışan anne; modern hayatın kesafeti, mesleki terakki hırsı ve mükellef olmadığı maişet derdi yüzünden evladına hak ettiği nitelikli vakti, şefkati ve manevi tedrisatı verememektedir. Anne şefkatinden ve terbiyesinden mahrum olarak dijital dünyanın veya medeniyet tasavvurundan mahrum mürebbilerin elinde büyüyen nesiller, bugün cemiyetin tefessühünün en azim sebebidir. Kadını fıtratına mugayir şekilde tamamen iktisadi hayata dahil etmek, hanedeki muvazeneyi altüst etmektedir. Evin bereketi, sıcaklığı ve huzuru kayboldukça taraflar arasında tahammülsüzlük başlamakta; bu da boşanma nispetlerinin ziyadeleşmesine sebebiyet vermektedir. Bir de sosyal medyada "eril-dişil enerji" gibi nevzuhur tespitlerle milletin aklını ve kalbini bulandıran astrolojik müptezellere, apartman üniversiteli psikologların neşrettiği acayip ıstılahlara ve cemiyetin zihnini çelen zevata katiyen kulak asmamak iktiza eder. İnsan fıtratını ancak dininden beller. Günümüzde bu denli ağır aile meselelerinin yaşanmasındaki ve zevç-zevce arasındaki muhabbetin zayi olmasındaki en azim fail, fıtratın dahilden değil de hariçten bellenmesidir.

Kadının tefessühü denildiğinde, bundan bilcümle taife-i nisayı itham eden veya kadınlığı bizatihi kusurlu gören bir mana katiyen çıkarılmamalıdır. Buradaki maksat, kadının şahsiyetinde halihazırda bulunan ulvi hasletleri tezyif edeilrek, fıtri istidadının muzır telkinat muhasarası ile tahrifine mani maksadıyla dikkat çekmektir. Zira modern zamanlarda en mühim tezatlarından biri; kadına zahirde daha ziyade hürriyet verilirken, diğer taraftan onu nazar-ı umuminin takdir ve istihsanına mahkum eden yeni ve devasa bir mesele ihdas edilmiştir. Bu meselenin çaresine medeniyet ananelerimizin tasavvufi tavrıyla bakmakta faide vardır. Zira tasavvuf kadına; kıymetini halkın teveccühünde değil Hakk’ın rızasında aramayı, insanların medhinin fani, nazarlarının mütehavvil olduğunu işaret ederek Allah’ın rızasını esas almayı talim ettirir.

Modernizm, kadına daimi surette nakıs olduğunu telkin eder: Daha güzel olmalı, daha genç görünmeli, daha iyi giyinmeli, daha çok sarf etmeli, daha büyük bir eve sahip olmalı, daha fazla seyahat etmeli, daha çok takdir edilmelidir. Hayatını başkalarının hayatlarıyla mukayese etmelidir. Halbuki tasavvufi tavırdaki kanaat, insanın imkanatına rıza gösterip kalbini sahip olamadıklarına esir etmemesidir. Kadın, sahip olmadığı şeylerin hasretiyle yaşamak yerine elindeki nimetleri Rabbinden bilip şükredince, sarfiyat çarkının kendisi üzerindeki hakimiyetini tezyif eder. Kadın; kendisine daimi olarak nefaseti, sarfiyatı, şaşaayı telkin eden bir muhitte berhayat olduğu müddetçe nefsini bu tesirattan muhafaza etmekte zorlanacaktır. Bugün kadınların daha güzel görünmek adına icra ettikleri sarfiyat (kuaför, bakım vs.) azim bir yekun tutmaktadır. Modernizmin dayatması ile daha güzel olma derdiyle icra olunan estetik ameliyatların ise neredeyse hududu yoktur. Lüzumsuz ve sırf daha güzel olmak adına yapılan bir estetik ameliyatın, İnfitâr Suresi 7-8. ayetlerde: “O Rabbin ki seni yarattı, seni insan olarak şekillendirdi ve seni dengeledi. Terkibini de dilediği gibi yaptı.” buyurulan ifadeye muhalefet tehlikesi taşıdığının idrakinde olmak gerekiyor. İşte tasavvufi tavır, insanın asli nefasetinin abdiyet şuuruna vukufiyet ve Zişan Nebi’ye ittiba ile ziyadeleştiğini belletir.

Günümüzde bir kısım kadının serkeş, muannid, ukala, muarız, müsrif, dünyevi, naşize ve serazad etvar ile tabiatını taaffün ettirmesi neticesinde fıtrat muvazenesi tahribata uğramıştır. Bu tahribat neticesinde erkek; hassas, nahif ve mesuliyet almaktan korkar bir hale gelmiştir. Tabiatını bu derece tahrif etmiş bir kadınla müzdevic olan erkek, zamanla adeta bir hiç kimseye inkılap etmektedir. Seneler içinde seciyesi iğdiş edilen erkek, tamamen zevcesi için berhayat olan bir muvazzafa tebeddül etmektedir. Öyle ki bu vazife uğrunda kendi ebeveyni ve karındaşlarıyla bile arasına mesafe inşa etmekte; en samimi ahbab u yaranından uzaklaşmaktadır. Bu cins adamlar, bilaistisna tüm kararlarında zevcelerinin tasdikini almak mecburiyetindedir. Aksi teklif dahi edilemez; zira aksi bir durumda bedenen kadına benzeyen lakin ruhen erkek olan o kişi tarafından boşanmakla yahut evladını göstermemekle tehdit edilir. Erkekler, sırf bu hale maruz kalmamak, hanede muhtelif münakaşalara mahal vermemek için her şeye mecburen peki demektedir. Zira mazide ziyadesiyle münakaşa yaşamış, bıkmış ve günden güne yılmışlardır.

Hakk Teala, Rum Suresi 41. ayetinde: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” buyurarak sanki günümüzde yaşanan nizamsızlığın asli sebebine dikkat çekmektedir.

Nihai olarak bir de nevzuhur yeşil feminizmden bahsetmek iktiza eder. Bu fırka, modern seküler feminizmin muzır efkarını İslami geleneğe ve aile müessesesine intibak ettirmeye gayret eden muhtelit bir cereyandır. Bu temayül haricen hak ve adalet temin etme gayreti gibi gözükse de dini ve içtimai zaviyeden tahribata sebebiyet vermektedir. Bu cereyana kapılan zihinler, Kitabullah’ta mübeyyen kavvamiyet vasfını bir nevi tahakküm olarak idrak eder. Bu idrak da aile müessesesini tahassüngah olmaktan çıkarıp bir mücadele zeminine tebdil eder. Ailedeki koca riyasetinin reddi, ailenin insanı muhafaza eden surlarını tahrip eder. Feminizmi müslümanlaştırma gayreti, bir cihetten İslam’ı sekülerleştirme gayretidir. Müslüman bir kadın için meselelerine çare olacak merci, ne feminizmdir ne de onun yeşile boyalı halidir. Asli tedavi, feminizmin mefhumatı ile İslam’ı budamak değil; takva, salih amel ve mesuliyet şuuruyla Müslüman şahsiyetini tahkim etmekle olur.

Cenab-ı Hakk, Kitabullah’ın Nahl Suresi 97. ayetinde: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” buyurarak dünyada faideli işler yapmamızı tavsiye etmekte ve ahiretteki mükafattan bahsetmektedir. Dolayısıyla herkes fıtratında olana avdet etmelidir.

Burada yazılanlar manevi hassasiyeti olanlara matuftur vesselam…