İçtimai Yahudileşme/Kadın Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emre BİRSEN

 




Tarihimizde medeniyet, insani hasletlerle müzeyyen olduğu demlerde neşvunema bulmuş; riya, zulüm, israf, hırs, dünyevi olana/şehvete ibtila ve sair süfli etvar neticesinde ise tefessüh etmiştir. Medeniyetin hayatiyet ve müdavemetini, merbut olduğu hak dine ve riayet ettiği nispette mukaddesatı tayin ve tespit eder. Din ve mukaddesat da fıtrata davet eder. Neredeyse birkaç asırdan beri yaşadığımız izmihlalin temel sebebi de budur; zira medeniyeti inşa ve ihya eden iki asli unsur olan kadın ve erkeğin fıtratı tağyir edilmiş ve cemiyet olarak süratle tefessüh ve taaffün ettiğimiz müşahade edilmektedir. Bu çerçevede, fıtratı tağyirin bilhassa kadına nazar eden cihetini mütalaaya gayret edelim:

Her mahlukun kendine mahsus bir hilkat ve istidat dairesi, bir mizaç ve meşrep hususiyeti vardır. Cenab-ı Hakk’ın var ettiği bu nizam, halk olunan hiçbir şeyin gayr-i muntazam bir mükevvenat eseri olmadığını; bilakis her şeyin kendine mahsus bir hikmet ve mahiyet üzere halk edildiğini aşikaren gösterir. Bu hakikat de fıtrat ile tarif olunur.

Mevzubahis meselede fıtratın tağyirini, sadece bedene yapılan birtakım zahiri müdahalelerden ibaret görmemek iktiza eder. Asıl tehlike, insanın manevi bünyesinin tahrifi, ahlaki kıymetlerinin tedricen tezyif edilmesi ve nihayet kendi hakikatine tagayyür etmesidir. Bilhassa kadın hakkında cereyan eden asri tasavvurat, bu cihetten tetkike şayandır. Zira kadın, sadece müstakil bir fert değil; aile hayatının, neslin terbiyesinin ve cemiyetin şahs-ı manevisinin teşekkülünde mühim bir mevkie sahiptir.

İnsan, irade sahibi olduğundan, istidat ve kabiliyetlerini inkişaf ettirebildiği gibi onları su-i istimal etmeye de muktedirdir. İşte burada tağyir-i fıtrat meselesi zuhur eder. Tağyir bazen zahiri, bazen batıni olur. Zahiri tağyir, insanın suretinde, kıyafetinde ve bedeninde yaptığı tadilattır. Batıni tağyir ise haya telakkisinin tebeddülü, iffetin kıymetinin zayi edilmesi, aile mefhumunun tezyifi, valideliğin tahkiri ve insanın kendi kıymetini sadece nazar-ı beşerin teveccühünde araması gibi ahvali muhtevidir. Bu cihetle denilebilir ki insanın suretindeki tadilat ve tahrifat ile beraber maneviyatındaki tebeddül üzerine de tefekkür elzemdir.

Günümüzde modernizm diye tesmiye edilen illet ve maraz; kadını hak, hürriyet ve müsavat gibi müzeyyen mefhumat ile kandırarak fıtrat zemininin haricine çıkarmış; böylece sarfiyat çarkının hem efendisi hem de kölesi kılmıştır. Modernizmin tarz-ı hayatımızda revaç bulması, manevi hayatın kamilen ihracı neticesini doğurmuş ve maatteessüf bu maraz hayatımızın her cihetine sirayet etmiştir.            

Garbın içtimai hayat ameliyesinde kadını tali kabul eden ifratkar etvar ve kadına tevcihen tatbik edilen menfi muamelat, nihayetinde feminizmi tevlid etmiştir. Şarkın içtimai hayat ameliyesinde ise tefrit ile kadın tamamen haneye mahkum edilerek içtimai hayatın haricine sevk edilmiş ve mesnetsiz törelerin kurbanı edilmiştir.

Bir cemiyeti kaim tutan ahlak, muamelat ve sair ulvi hasletlerin bir sonraki nesle nakil vazifesini her devirde deruhte eden kadındır. Dolayısıyla kadının içtimai ve iktisadi tefessüh karşısındaki tavrı, cemiyetin bilcümle tabakatına müessir olmakta; tedavisi yahut telafisi güç meselelerin neşet etmesine zemin hazırlamaktadır. Bu münasebetle, cemiyet dâhilindeki içtimai buhranın tedavisinde kadının şahsiyetine ait tarif ve tatbikatın, din ahkamı ve medeniyet ananeleri ile ahenk dahilinde bulunması elzemdir.

Asrımızda cemiyet hayatı dahilindeki kadın hareketlerinin iki farklı güzergahının olduğunu ifade etmek mümkündür. İlki, bilcümle mukaddesatı ve medeniyet ananelerini hiçe sayarak kadının ferdi ve içtimai mevziini garbı kıstas alarak tespit etme gayretidir. Bu zeminde modernizm, kapitalizm ve konformizmin dayattığı hayat ameliyesi, tamamen kadının fıtratına matuf bir taarruz olarak tezahür eder. Diğeri ise din ahkamına muvafık, medeniyet ananeleri ile müzeyyen; mesnetsiz örf ve içtimai kabulleri reddeden idraktir. Bu hareket, kadının manevi, içtimai ve hukuki mevziini zaruri ihtiyacat muvacehesinde tadil ve tanzim etmeye müteveccih bir tespit gayretidir.

Günümüzde bir kısım taife-i nisa, ait olduğu medeniyetten fersah fersah uzaklaşarak garptan ithal modernizmi taklit etmekte; bu serencam ise cemiyette ciddi buhranlara ve kadın meselesiyle münasebettar muhtelif marazatın zuhuruna sebebiyet vermektedir. Müsavat ve hürriyet iddialarıyla yola revan olan kadına, hane hayatının haricinde birtakım ağır içtimai mesuliyetler de tahmil edilmektedir. Bu cereyan neticesinde kadın; fıtratının tabii bir neticesi olan validelik makamını elinin tersiyle iten; sözümona münevver, tahsilli ve mesleki muvaffakiyet derdinde, hırs ile nefsinin esiri olmuş bir surete inkılap etmiştir. Yanı sıra, sarfiyat divaneliğinin kesif taarruzu altında mevziini günden güne kaybeden asrın kadını, kendisine dayatılan bu ahvali kabullenirken hem kendisini hem ailesini hem de cemiyetini tahrif ve tahrip ettiğinin idrakinde bile değildir. Modernizm, kadını dikiş bilmenin, yemek yapmanın, ev iktisadında tasarruf etmenin ve kocasıyla mülayemet hududunda muamelede bulunmanın alaturka olduğuna maalesef inandırarak binnetice kadını, cemiyeti ihya ile medeniyeti inşa eden asli unsur olduğu şahsiyetinden uzaklaştırmıştır.

Kadın ve erkeğin fıtri münasebetindeki asli muvazene; kadının cemali, erkeğin ise celalidir. Zira kadın; şefkat, letafet ve teslimiyetle mücehhez latif bir surette halk olunmuştur. Hadiseyi hilafından idrak edenlerin zannettiği gibi kadının bu letafet ve mülayemeti katiyen bir zillet değildir. Kadının bu evsaf ile muamele etmesi, onun fıtratını tahrif ve tağyir etmediğine delalet eder. Modernizm ise kadının muvafık, mutedil ve mülayim olmasını eziklik; erkeğin vakur ve celal sahibi olmasını ise kabalık olarak mütalaa etmektedir. İki taraf da tabiatında bulunmayan hissiyat ve kabiliyetleri icraya azmederse, fıtri hususiyetlerini tahrif ile muhatabının nazarında cazibesini zayi eder. Hangi asırda yaşadığımızın bu mevzuda pek bir ehemmiyeti yoktur; zira fıtrat her daim aynıdır. Erkek, tabiatı gereği kadından hürmet görmek ister ve ancak hürmet gördüğü kadın ile said olur. Kadın da muhafaza edilip meveddet ile muamele edildiğinde said olur.

Bir meskeni hane kılan kadındır, validedir. Onlar ki zayi olan mazide, kırık dökük eşyalardan müteşekkil dört duvarı yuvaya tebdil eder, akşam sofranın etrafında bir araya gelip annenin yaptığı kuru yavan yemeğin lezzetini tadan, babanın tesis ettiği muhafaza hissiyatını fark eden evlad u iyal mesut ve bahtiyar ederdi. Fetret demlerinde ise herkesin hariçte yemek yediği veya sipariş ettiği, akıllı telefonun esiri olanların berhayat olduğu hane şahsiyetinden ırak meskenler zuhur etmiştir.

Kadın, valide olması hasebiyle tecelli eden ulvi bir şefkat hissiyatı ile mücehhezdir. Rahmet-i İlahiyenin en latif tecelliyatından biri olan şefkat, adeta nurani bir hazinedir. Ne var ki günümüzde modernizmin kadın ruhu üzerindeki menfi tesiratı, bu ulvi hissiyatın tecellisine mani olmakta yahut bu hissiyatın menfi cihetlerde sarfına sebebiyet vermektedir. Modernizm, kadını meslek hayatına teşvik ederek "güçlü kadınım ve kimseye ihtiyacım yok" iddiasını tahrik etmekte; bu ise izdivacı zorlaştırmakta, validelikten feragatı teşvikle mevcut aile müesseselerinin tahribini kolaylaştırarak neslin tefessühüne meydan vermektedir.

Kadının hakiki hürriyete mazhariyeti, katiyetle garbın imal ettiği modernizm reçeteleriyle mümkün olmayacaktır. Garp, kadına asırlar müddetince zulmetmiş olup bu zulmünü bugün de farklı şekillerde devam ettirmektedir.

Medenileşme namına gerek siyasi, gerek iktisadi, gerekse içtimai ve ferdi sahada icra edilecek bilcümle efalin muvazenesini temin ve tesis edecek yegane merci, iman edenler için din ahkamıdır. Müslüman aidiyetine sahipsek, içtimai marazatın izalesindeki tedavi usullerinin İslami kaidelere göre olmasına azami dikkat sarf etmek zaruridir. Modernizm ve feminizm ile malul zihinlerin mamulü reçeteler, katiyen bizim hayat ameliyemize muvafık değildir. Zaten insafla feminizm zaviyesinden bu hale nazar edildiğinde de bu cereyanın kadınlara, bir mesleki muvaffakiyet arzusu ve murakabesiz bir hürriyet iddiasından başka bir şey vermediği vazıhan müşahede edilmektedir.

Bugünün kadınlarının bir kısmı, erkeği daimi surette mesele çıkaran bir tehdit unsuru olarak kabul etmektedir. Feminizmin menfi tesiratı ile erkek; izdivaç ettiğinde mesuliyetleri katlanarak ziyadeleşen, günden güne hak tenkisatına maruz kalan, en basit bir münakaşada dahi boşanma ile tehdit edilen ve aile olmak yerine daimi bir rekabete maruz kalan bir hizmetkar haline getirilmiştir. Bu yüzden erkekler; izdivaç edip de cümle gayretlerinin heba edilmesini, her şeyi kendine hak gören hodbin bir şahsiyetle mücadele ederek ömürlerini zayi etmeyi istememektedirler. İzdivaç müddetince iktisadi hamaliyenin kısm-ı azamını tahmil etmelerine rağmen, mukabilinde minnet görmek yerine daimi şekvaya maruz kalan erkek; kadının ailesi, muhiti ve onların bitmek bilmeyen intizarı arasında ezilmekten bitap düşmektedir.

Bugün erkeklerin ekseriyeti, koca olmanın getirdiği mesuliyetleri deruhte etmekten imtina etmemektedir. Fakat kadın, modernizmin menfi tesiratıyla valideliğe ve zevceliğe adeta hasım kesilmiştir. Kadın, iktisadi hayata iştiraki neticesinde güya hürriyet kesbedip kendi ayakları üzerinde durduğunu zannederken, ortaya çıkan yeni hayat şartları izdivacı onun için bir esaret hayatına tebdil etmiştir. Evinde kalıp fıtri vazifesini icra etmeye, aile olma şuuruna ve fıtratında mündemic olan her ulvi haslete karşı mesafelidir. Dünyaya geldiğimiz demden bu deme berdevam olan mukaddes vazifesini reddetmekte ısrar ederek adeta fıtratını inkara yeltenmektedir.

Öte yandan akıllı telefon teknolojisinin terakkisine paralel olarak sosyal medya ibtilasının başlaması; ahlak, mahremiyet, edep ve amme vicdanı gibi ulvi hasletlerin tamamını tefessühe maruz bırakmıştır. Bilcümle süfli fiilin biperva paylaşıldığı sosyal medya denilen bu çukur, insanımızı his ve fikirden mahrum birer hilkat garibesine tebeddül ettirmiştir. Hususen kadınlarda bu ekran ibtilası çok daha kesiftir. Yürürken, otururken, otobüste, sofrada... Neredeyse her yerde ekran karşısında ve sanal alemdeler... Hal böyle olunca kalp ve akıl, mahkum olduğu o ekran mahpushanesi gibi dijitalize olmakta ve hakikatten nasipdar olamamaktadır. Tefekkürün ve hakiki hissiyatın bulunmadığı, vatan ve millet tasasının olmadığı bu vasatta; ellerinden telefonları alındığında hayatla irtibatı kopan bu sanal beşer, ancak ölünce uyanacaktır; lakin o zaman da iş işten geçmiş olacaktır.

Meselenin bir de içtimai hayatın dahilindeki kılık kıyafet tercihi ciheti var. Bu meselede de Cenab-ı Hakk’ın, kullarının kılık kıyafet tercihindeki ana hatlarına dair ikazatını teberrüc zaviyesinden mütalaa gerekir. Teberrüc; tesettürün zıddı olup bir kadının, erkeklerin dikkatini celbetme ihtimaline rağmen süslenmesi, açılması ve nefasetini teşhir etmesi manasında kullanılan bir Kur'an ıstılahıdır. Aynı zamanda teberrüc, insanın kendisinde mahfuz olması gereken ziynet ve nefaseti nazar-ı umuminin teveccühüne arz etmesi, dikkatleri celbetmesi ve bunu bir kıymet mikyası haline getirmesidir. Bu cihetten teberrüc, sadece bedenin değil, nazarın ve nefsin de meselesidir. Bu kelimenin geçtiği ayata nazar edersek:

Ahzab Suresi 33. ayette bu kelime geçer; müminlerin mutahhar ve müşerref annelerinin zatında Allahu alem bissavab kadınlığın şahs-ı manevisine hitaben, “Evlerinizde vakarınızla oturun; eski cahiliye adetindeki gibi açılıp saçılmayın.” buyurulmaktadır. Her ne kadar hitap Efendimizin mutahhar zevcatına olsa da, fıkıh usulündeki "Hitabın hususi olması, hükmün umumi olmasına mani değildir." kaidesince mezkur ayet bilcümle kadınları şamildir.

Teberrüc ifadesinin geçtiği diğer ayette ise “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, açılıp saçılmadan giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur; bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Allah her şeyi işitip bilmektedir.” buyurulur. Bu ayette de Allahu alem bissavab, kadının mütesettir olması onun zahirini muhafaza eden bir esas olarak ortaya konulurken, ihtiyarlığa erişmiş kadın için tesettür emrinde tabiri caizse bir tahfiften söz edilmektedir. Bununla beraber iffetin muhafazasına ayrıca dikkat çekilmesi, kadının içtimai hayatta hürmetamiz bir valide ve nene olarak mütalaa edilmesine dair mühim bir işaret mahiyetindedir.

Cahiliye devrinde kadınlar ayak bileklerine halhal takar ve yürürken nazar-ı dikkati celb etsin diye ayaklarını kasten yere vurarak yürürlerdi. Cenab-ı Hakk, Nur Suresi 31. ayetinde bu fiili mümin kadınlara men buyurmuştur: “Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar.” Bu ayetin muradı; tahrik edici ve calib-i dikkat her türlü hal ve etvardan beri olmaya tembihtir. Fetret demlerinde ise bazı kadınlar, şaşaalı kıyafetler ve yüksek ökçeli ayakkabılarla içtimai hayatta arz-ı endam etmekte; bu ayetin ikaz hududuna dahil olduklarının idrakine bile varamamaktadırlar.

Nur Suresi 31. ayetteki emirde, kadınların ziynetlerini kimlerin görebilmesinin caiz olduğu tafsil edilir. Böylece İslam’ın mahremiyet telakkisinin, kadını cemiyetten tamamen tecrit etmeyi değil; ziynet, beden, nazar ve münasebetler hususunda mikyas ve hudut tesis etmeyi hedeflediği idrak edilir. Mesele yalnızca setretmekten de ibaret değildir; nazarın, niyetin ve tavrın da bir ahlakı vardır. Buradan hareketle teberrücün modern şekilleri üzerinde ayrıca durmak icap eder. Zira cahiliyede içtimai hayatta yapılan teşhirin yerini bugün sosyal medya hesapları ve umumun nazarına açık dijital mecralar almıştır. İnsan artık hanesinden çıkmadan da kendisini binlerce kişinin nazarına arz edebilmektedir. Bu cihetle teberrücün vasıtaları değişmiş olsa da nefsin takdir edilme ve görünme arzusu aynı kalmaktadır.

Teberrüce sadece zahiren nazar etmemek gerekir. Zira nefsin takdir arzusu kalpte devam ettiği müddetçe, insan bir sureti terk eder ve başka bir surette aynı maksada tevcih eder. Bu sebeple zahiri tedbirat ile beraber batıni terbiyeye de ihtiyaç vardır. Tasavvufun nefs terbiyesi, murakabe, ihlas, haya, zühd, kanaat ve rıza gibi mefhumları bu noktada mühim bir çare olarak karşımıza çıkar. Nefis, daima kendisini göstermek ve teveccüh görmek ister. Tasavvufî terbiyenin esaslarından biri ise nefsi merkeze koymaktan vazgeçip Allah’a iltica etmektir. Bu cihetten ihlas, teberrücün en mühim şifalarından biridir. Zira riya ameli insanların nazarına, ihlas ise Allah’ın rızasına merbut kılar. İnsanların teveccühüne talip olan, zamanla kendisini onların takdirine göre şekillendirir. Allah’ın rızasına talip olan ise insanların medhinden de zemminden de aynı derecede müstağni olmayı talim eder. İşte bu hal, nefsin esaretinden felah bulmanın bidayetidir.

Mahremiyet şuurunun kuvvetlenmesi için halvet ve uzlet mefhumlarının asrımızdaki mukabili üzerine de tefekkür gerekir. Bugünün insanı bedenen yalnız kaldığı halde dijital olarak daimi bir kalabalık dahilinde berhayattır. Telefonunu elinden bırakmadığı müddetçe bir uzlet hali yaşayamadığı gibi, başkalarının hayatlarını seyrederek kendi hayatını da nazar-ı umumînin mikyasına göre tanzim etmektedir. Bu sebeple dijital mecralardan uzaklaşmak, lüzumsuz paylaşımları terk ile nazarı haramdan ve kalbi lüzumsuz meşguliyetlerden muhafaza etmek, asrımızın bir nevi nefis terbiyesi olarak mütalaa edilebilir. Burada bilhassa bir hususu tefrik elzemdir: İslam’ın haya ve mahremiyet emri bilcümle inananı ihata etmekte olup kastı kadının nefasetini, letafetini veya şahsiyetini hiçe saymak değildir. Aynı şekilde erkek için de gözünü, nefsini ve nazarını terbiye etmek bir mesuliyettir. Bu emirden maksat insanın haysiyetini, bedenini, aile mahremiyetini ve kalbin selametini muhafaza eden bir hudut tesis etmektir. Kadının kıymetini sadece zahirinden ibaret görmeyen bu idrak, onu teşhirin nesnesi olmaktan kurtarır. Mahremiyetin muhafazası tek taraflı bir vazife değildir. Zira Kitabullah, önce mümin erkeklere gözlerini haramdan sakınıp iffetlerini muhafaza etmelerini emretmekte, ardından mümin kadınlara hitap etmektedir. Hakiki manada ıslah; insanın kıyafetini değil kalbini, zahirini değil niyetini, hareketlerini değil arzularını da terbiye etmesiyle mümkündür. Fıtratın muhafazası, nefsi tamamen yok saymak değil, nefsi Rabbine karşı müeddep hale getirmektir. Kadın için haya, erkek için iffetin ve nazarın muhafazası, aile için mahremiyet, cemiyet için edep ve bütün bunların üzerinde Allah’ın rızasına talip olma şuuru tesis edilmedikçe, yalnızca şekle müteveccih tedbirat baki bir ıslah meydana getirmeyecektir.

Çalışan anne; modern hayatın kesafeti, mesleki terakki hırsı ve mükellef olmadığı maişet derdi yüzünden evladına hak ettiği nitelikli vakti, şefkati ve manevi tedrisatı verememektedir. Anne şefkatinden ve terbiyesinden mahrum olarak dijital dünyanın veya medeniyet tasavvurundan mahrum mürebbilerin elinde büyüyen nesiller, bugün cemiyetin tefessühünün en azim sebebidir. Kadını fıtratına mugayir şekilde tamamen iktisadi hayata dahil etmek, hanedeki muvazeneyi altüst etmektedir. Evin bereketi, sıcaklığı ve huzuru kayboldukça taraflar arasında tahammülsüzlük başlamakta; bu da boşanma nispetlerinin ziyadeleşmesine sebebiyet vermektedir. Bir de sosyal medyada "eril-dişil enerji" gibi nevzuhur tespitlerle milletin aklını ve kalbini bulandıran astrolojik müptezellere, apartman üniversiteli psikologların neşrettiği acayip ıstılahlara ve cemiyetin zihnini çelen zevata katiyen kulak asmamak iktiza eder. İnsan fıtratını ancak dininden beller. Günümüzde bu denli ağır aile meselelerinin yaşanmasındaki ve zevç-zevce arasındaki muhabbetin zayi olmasındaki en azim fail, fıtratın dahilden değil de hariçten bellenmesidir.

Kadının tefessühü denildiğinde, bundan bilcümle taife-i nisayı itham eden veya kadınlığı bizatihi kusurlu gören bir mana katiyen çıkarılmamalıdır. Buradaki maksat, kadının şahsiyetinde halihazırda bulunan ulvi hasletleri tezyif edeilrek, fıtri istidadının muzır telkinat muhasarası ile tahrifine mani maksadıyla dikkat çekmektir. Zira modern zamanlarda en mühim tezatlarından biri; kadına zahirde daha ziyade hürriyet verilirken, diğer taraftan onu nazar-ı umuminin takdir ve istihsanına mahkum eden yeni ve devasa bir mesele ihdas edilmiştir. Bu meselenin çaresine medeniyet ananelerimizin tasavvufi tavrıyla bakmakta faide vardır. Zira tasavvuf kadına; kıymetini halkın teveccühünde değil Hakk’ın rızasında aramayı, insanların medhinin fani, nazarlarının mütehavvil olduğunu işaret ederek Allah’ın rızasını esas almayı talim ettirir.

Modernizm, kadına daimi surette nakıs olduğunu telkin eder: Daha güzel olmalı, daha genç görünmeli, daha iyi giyinmeli, daha çok sarf etmeli, daha büyük bir eve sahip olmalı, daha fazla seyahat etmeli, daha çok takdir edilmelidir. Hayatını başkalarının hayatlarıyla mukayese etmelidir. Halbuki tasavvufi tavırdaki kanaat, insanın imkanatına rıza gösterip kalbini sahip olamadıklarına esir etmemesidir. Kadın, sahip olmadığı şeylerin hasretiyle yaşamak yerine elindeki nimetleri Rabbinden bilip şükredince, sarfiyat çarkının kendisi üzerindeki hakimiyetini tezyif eder. Kadın; kendisine daimi olarak nefaseti, sarfiyatı, şaşaayı telkin eden bir muhitte berhayat olduğu müddetçe nefsini bu tesirattan muhafaza etmekte zorlanacaktır. Bugün kadınların daha güzel görünmek adına icra ettikleri sarfiyat (kuaför, bakım vs.) azim bir yekun tutmaktadır. Modernizmin dayatması ile daha güzel olma derdiyle icra olunan estetik ameliyatların ise neredeyse hududu yoktur. Lüzumsuz ve sırf daha güzel olmak adına yapılan bir estetik ameliyatın, İnfitâr Suresi 7-8. ayetlerde: “O Rabbin ki seni yarattı, seni insan olarak şekillendirdi ve seni dengeledi. Terkibini de dilediği gibi yaptı.” buyurulan ifadeye muhalefet tehlikesi taşıdığının idrakinde olmak gerekiyor. İşte tasavvufi tavır, insanın asli nefasetinin abdiyet şuuruna vukufiyet ve Zişan Nebi’ye ittiba ile ziyadeleştiğini belletir.

Günümüzde bir kısım kadının serkeş, muannid, ukala, muarız, müsrif, dünyevi, naşize ve serazad etvar ile tabiatını taaffün ettirmesi neticesinde fıtrat muvazenesi tahribata uğramıştır. Bu tahribat neticesinde erkek; hassas, nahif ve mesuliyet almaktan korkar bir hale gelmiştir. Tabiatını bu derece tahrif etmiş bir kadınla müzdevic olan erkek, zamanla adeta bir hiç kimseye inkılap etmektedir. Seneler içinde seciyesi iğdiş edilen erkek, tamamen zevcesi için berhayat olan bir muvazzafa tebeddül etmektedir. Öyle ki bu vazife uğrunda kendi ebeveyni ve karındaşlarıyla bile arasına mesafe inşa etmekte; en samimi ahbab u yaranından uzaklaşmaktadır. Bu cins adamlar, bilaistisna tüm kararlarında zevcelerinin tasdikini almak mecburiyetindedir. Aksi teklif dahi edilemez; zira aksi bir durumda bedenen kadına benzeyen lakin ruhen erkek olan o kişi tarafından boşanmakla yahut evladını göstermemekle tehdit edilir. Erkekler, sırf bu hale maruz kalmamak, hanede muhtelif münakaşalara mahal vermemek için her şeye mecburen peki demektedir. Zira mazide ziyadesiyle münakaşa yaşamış, bıkmış ve günden güne yılmışlardır.

Hakk Teala, Rum Suresi 41. ayetinde: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.” buyurarak sanki günümüzde yaşanan nizamsızlığın asli sebebine dikkat çekmektedir.

Nihai olarak bir de nevzuhur yeşil feminizmden bahsetmek iktiza eder. Bu fırka, modern seküler feminizmin muzır efkarını İslami geleneğe ve aile müessesesine intibak ettirmeye gayret eden muhtelit bir cereyandır. Bu temayül haricen hak ve adalet temin etme gayreti gibi gözükse de dini ve içtimai zaviyeden tahribata sebebiyet vermektedir. Bu cereyana kapılan zihinler, Kitabullah’ta mübeyyen kavvamiyet vasfını bir nevi tahakküm olarak idrak eder. Bu idrak da aile müessesesini tahassüngah olmaktan çıkarıp bir mücadele zeminine tebdil eder. Ailedeki koca riyasetinin reddi, ailenin insanı muhafaza eden surlarını tahrip eder. Feminizmi müslümanlaştırma gayreti, bir cihetten İslam’ı sekülerleştirme gayretidir. Müslüman bir kadın için meselelerine çare olacak merci, ne feminizmdir ne de onun yeşile boyalı halidir. Asli tedavi, feminizmin mefhumatı ile İslam’ı budamak değil; takva, salih amel ve mesuliyet şuuruyla Müslüman şahsiyetini tahkim etmekle olur.

Cenab-ı Hakk, Kitabullah’ın Nahl Suresi 97. ayetinde: “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve ahirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.” buyurarak dünyada faideli işler yapmamızı tavsiye etmekte ve ahiretteki mükafattan bahsetmektedir. Dolayısıyla herkes fıtratında olana avdet etmelidir.

Burada yazılanlar manevi hassasiyeti olanlara matuftur vesselam…

SANA DEĞİL SİZE/Hacı Ahmet Eralp



                       
 Ferhat'a



seninle bir sokakta yürüyoruz
kimse görmüyor yanımdaki seni
çiğdem örtülü bahçeler yeşeriyor
yaşama sevincinden bahsediyorsun
seninle bir sokakta yürüyoruz

yeni şeyler söylüyorsun bize
ölüm çağıran feryatlarımıza kızıyorsun
ve yokluğun tüm renkleri beliriyor
sarılıyorsun hüzünlü gülüşlerinle
yeni şeyler söylüyorsun bize

göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun
bir dostun bir dağa doğru 
nasıl koştuğunu resmediyor
parmakların yeni bir nota buluyor en tepede
göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun

ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz
bulutlar adını yazmak için yarışıyor
Hazreti Su mürekkepten azizdir
tercümesi gökyüzünü ferahlatıyor
ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz

riyazet öğütlüyor ziyaretlerin
kız çocukları hala güvende değil dünyada 
babaların üstü başı toz içinde
hanımeli kokusu sarıyor her tarafı 
riyazet öğütlüyor ziyaretlerin

adına sarıldım bugün
sorusu o kadar bizdendi ki
sımsıkı sarıldım sana
şiir yazdı kayalara ettiği merhametle
adına sarıldım bugün


MASKESİ BANA HATIRA KALDI / Teyfik KARADAŞ

 




 Hikâyenin daha iyi anlaşılabilmesi için konuya başlamadan önce arıcılık, arıdan elde edilen ürünler, sabit arıcılık, seyyar arıcılık ve belli başlı arı hastalıkları kavramlarını kısaca açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Bal arısı kolonilerinin beslenmesi, bakımı ve yönetilmesi süreçleriyle bal ve benzeri değerli ürünlerin elde edildiği tarımsal, hayvancılık faaliyetine arıcılık denir. Arıcıların temel hedefi ve en yaygın ekonomik kazanç kaynağı baldır.

 Arıcılar arılardan balın yanı sıra; balmumu, polen, arı sütü, propolis ve arı zehiri gibi değerli maddeler de üretirler.  Arılar ayrıca bitkilerde tozlaşmayı (polinasyon) sağlayarak doğanın dengesine ve tarımsal verimliliğin artmasına, çok büyük çaplı katkıda bulunurlar.  Arı kolonilerinin yıl boyunca aynı yerde tutulup bakıldığı yönteme sabit arıcılık denir. Kolonilerin mevsim şartlarına ve nektar akımına göre farklı bölgelere (örneğin yaylalara) taşındığı sisteme de seyyar arıcılık denir. Arı hastalıkları yavru arı hastalıkları ve ergin arı hastalıkları olmak üzere ikiye ayrılır.

Yavru Arı Hastalıkları

Amerikan Yavru Çürüğü: Bacillus larvae bakterisinin neden olduğu, en tehlikeli ve bulaşıcı yavru hastalığıdır. Petek gözü kapakları çöker, ölü larvalar koyulaşarak yapışkan bir pelte halini alır ve hücreye iyice yapışır.                                                                                                                    

Avrupa Yavru Çürüğü; Genellikle zayıf kovanlarda ve nektar azlığında görülür. Kovan açıldığında balık veya et kokusunu andıran kötü bir koku yayılır; larvalar rengini kaybederek kahverengi ya da siyaha döner.                                                                                                                                                        

Kireç Hastalığı: İklimden kaynaklı bir hastalıktır. Nemli ve soğuk havalarda artar; larvalar kireç gibi sertleşerek mumya halini alır.

 Ergin Arı Hastalıkları

 

 Varroa; Arıların vücut sıvısını emerek zayıflatan, kanat ve bacaklarda deformasyona yol açan en yaygın dış parazittir. Tedbir alınmazsa tüm koloni çöker.

 

Nosema Sindirim kanalında yaşayan tek hücreli bir parazit nedeniyle oluşur. Genellikle dışkı bulaşmaları ve ishalle kendini gösterir; koloni zayıflar.                                                           

Arı Felci; Virüs kaynaklıdır. Arıların tüysüz, parlak görünmesine ve uçamayarak titremesine sebep olur.

Bu tanımları, bu açıklamaları yaptıktan sonra hikâyenin esas konusuna dönmek istiyorum.  Arıcılık mesleğine başlayalı henüz üç yıl olmuştu. Arıcılığı emekli olmadan önce işyerinde birlikte çalıştığım, yakın arkadaşım Hasan Beyle birlikte yapıyorduk. Yaptığımız arıcılık ne sabit, nede seyyar arıcılık yöntemine benziyordu. Arılarımızı ne seyyar arıcılar gibi mevsimine göre yılda en az üç dört yere taşıyorduk. Nede sabit arıcılar gibi bir yerde bekletiyorduk. Yılda bir kere şehir merkezindeki arılıktan alıp, Maraş’a yakın yerdeki yaylalara götürüyorduk. Ondan sonra tekrar Maraş’a getiriyorduk. Bizim yaptığımız arıcılığa ne sabit arıcılık, nede seyyar arıcılık denilebilirdi. Bizim yaptığımız arıcılığa ancak yarı sabit arıcılık yöntemi denilebilir diye düşünüyorum.

Benim arıcılıktaki kısa vadeli hedefim geçim sağlamak değil, boş olan zamanlarımda meşgul olabilecek bir iş sahibi olabilmek ve evimde tükettiğim balı kendim üretebilmekti. Bu nedenlerle arıcılığı profesyonel bilgiler ışığında, amatör bir ruhla yürütmek istiyordum.

 

Hasan Bey kovanların içindeki çıtaları her hafta tek tek kontrol ediyordu. Şüphelendiği durumlardaki tanılarını tecrübeli arıcılarla paylaşıyordu. Kovanları varroa hastalığı başta olmak üzere bütün zararlılara karşı rutin olarak ilaçlıyordu. Hatta körüğü yaktıktan sonra arılara zarar veren haşaratı kovalasın diye körüğün içine defneyaprağı, portakal kabuğu gibi ürünler koyarak alternatif tekniklerle de mücadeleyi güçlendiriyordu. Körüğün içinde bu ürünleri yaktığımız zaman çıkan duman kokusunun farklılığını değil haşereler, bir insan olarak ben dahi hissediyordum. Benim gözlemlerime göre arı hastalıklarına karşı vermiş olduğumuz mücadelede bir eksiklik yoktu.

 

O sene karın ve yağmurun çok fazla yağması nedeniyle kuş mevsimi çok ağır geçti. Şehrin içindeki ağaçlar, üzerine yağan karı taşıyamayarak yıkıldı. Evlerin muslukları buz tuttu. Şehrin içindeki caddeler ve sokaklar zaman zaman bir veya iki gün kapalı kaldı. Çok sayıda zincirleme trafik kazası yaşandı. Buzlanma nedeniyle araçlar kaydı. Bu felaket karşısında insanlar dışarı çıkamadı Okullar günlerce tatil edildi. Tilkiler, kurtlar dağdan şehre indi. Doğal ortamında aç kalan kuşlar karınlarını doyurmak için evlerin balkonlarını mesken tuttular. Kış mevsimi çok uzun sürdü. Bahar mevsimi normal zamanından bir ay sonra kendini gösterdi. Bu mücbir sebepten birçok meslek etkilendiği gibi, arıcılık sektörü de olumsuz manada çok kötü şekilde etkilendi. Hava muhalefeti nedeniyle sezon bir ay rötarlı başladı.

 

Havalar ısınınca Hasan Bey ile arılığa gittik Kovanların üzerini örttüğümüz çadır, strafor gibi yalıtım malzemelerini kaldırdık. Bana ait altı kovan arıdan üç kovan, Hasan Beye ait on altı kovan arıdan altı tanesi zayi olmuştu. Yaşayan arıların bakımını yaptık. Peteklerini kontrol ettik. Arıların durumunu görünce moralimiz bozuldu. Canımız sıkıldı ama bu doğa olayı karşısında yapacağımız bir şey yoktu. Bir hafta sonra arıları zayi olan kovanlar için arı satın alarak doldurmaya karar verdik. Arı satan kişileri ve fiyatları araştırmaya başladık. Arısının kaliteli ve fiyatının uygun olması münasebetiyle, arıları Arıcılar Birliği Başkanı Niyazi Hocadan satın aldık. Boş kovanları Niyazi Hocanın arılığına götürüp, aldığımız arıları içine koyduk.

 

Kovanlarımızın hepsi arıyla dolmuş, boş kovanımız kalmamış oldu. Haftada iki gün arılığa giderek arıların bakımını yapmaya devam ettik. Ben körükle arılara duman verirken, Hasan Bey arıların her çıtasını ayrı ayrı inceliyor, analarını kontrol ediyordu. Arıları hastalıktan korumak için ilaç vermeyi de ihmal etmiyordu. Kış mevsiminde yağışın bol olması nedeniyle ilkbahar mevsiminde de memleketin her tarafı çiçekle doldu. Çiçek bol olunca arıların keyfide yerindeydi.

 

Araziye çalışmaya giden işçi arılar ayaklarıyla bol miktarda polen getiriyordu. Bizde arıların güçlenmesi için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Mayıs ayının sonuna kadar arılarımıza en iyi şekilde baktık. Haziran ayı gelince çiçekler kurumaya başladı.

 

Çiçekler kurumaya başlayınca biz arıları Yeşilgöz’e götürdük. Arılar Yeşilgöz’de karaçalı ve tesbi çiçeklerinden getirdikleri nektarla çok güzel petek örüyorlar, bal yapıyorlardı. Bizim amacımız on beş gün sora arıları Yeşilgöz’den alıp, Göksun’ün Ortatepe Mahallesine götürmekti.

 

Çok yakından tanıdığımız ve sevdiğimiz Ahmet isimli bir arıcı abimiz vardı. Oda arılarını aynı yere götürecek, bizim arılara da göz kulak olacaktı. Sahip çıkacaktı. Biz bundan dolayı tarım müdürlüğünden Ortatepe Mahallesi için izin almıştık. Bize bu şekilde söz veren Ahmet abimiz bizden habersiz olarak arılarını başka bir yere götürmüş. Bizde bu ıssız bölgede arılarımız çalınır düşüncesiyle Ortatepe Mahallesine gitmekten vaz geçtik.

Arılarımızı götürmek için yer arayışına başladık. Uzun araştırmalar sonucu arılarımızı Yenidemir Mahallesi hudutları içinde arıcılık yapan arkadaşımız Mustafa’nın arılarının yanına götürmeye karar verdik. Hasan Bey hafta sonu gitti bölgeyi inceldi. Arılarımız koyacak yeri tespit etti.

 

Bir akşamüzeri arıları Ahmet’in pikabına yükleyerek Ağlı yaylasına gitmek üzere yola çıktık. Tekir’den Döngel’den geçip Suçatına gelince Edebiyat Yolundan çıkıp rotayı eski yola çevirdik. Bozoğlan tepesini Beşoluk’un sağ tarafından geçtikten sonra Andırın yoluna döndük. Andırın yolunda beş kilometre kadar ilerleyince Yenidemir Mahallesi yazan levhanın dibinden sağ tarafa kıvrıldık.  Ben Yenidemir Mahallesine daha önce hiç gitmemiştim. Yol ayrımından sonra ben kendi arabamla pikabı takip etmeye başladım. Hava zihmiri karanlık olduğu için göz gözü görmüyordu. Mustafa benim arabamda olduğu için yolda kaybolma ihtimalim yoktu. Çünkü Mustafa o yörenin çocuğuydu. Bölgeyi elinin içi gibi biliyordu.

 

Yenidemir Mahallesi yoluna döndükten on beş kilometre zorlu bir yolculuktan sonra arıları bırakacağımız yere vardık.

 

Vardığımız yerin her tarafı devasa büyüklükte sedir ağaçlarıyla kaplıydı. Kovanları pikabın durduğu yerden elli metre kadar uzaktaki bir düzlüğe götürmemiz gerekiyordu. Hasan Bey, Ahmet ve Mustafa kovanları düzlüğe taşırken, ben de ilave, çadır ve körük gibi malzemeleri düzlüğe götürdüm. Kovanları bıraktığımız yerin Ağlı yaylası Şahinkayası mevkii olduğunu öğrendim. Taşıma işi tamamlanınca Hasan Bey kovanların ağzını açtı. Ağzı kapalı kovan kalmasın diye bir daha kontrol etti. Geçmişte bu konuda kötü bir tecrübe yaşadık.

 

İşimiz bitince yorgun bir vaziyette Maraş’a hareket ettik. Hareket ettikten hemen sonra yolun ortasından karşıya geçmekte olan bir tilki gördüm. Tilkinin gözleri fal taşı gibi parlıyordu. Tilki arabanın ışığını görünce biraz sendelese de bir anda kendini toparlayıp ormanın içine doğru kaçtı ve saniyeler içinde gözden kayboldu. Tilkiyi gördükten sonra eve gelinceye kadar kurt, ayı, tavşan gibi yaban hayvanlar üzerine muhabbet ettik. Evimize geldiğimizde horozlar ötmeye başlamıştı.

 

Bir hafta sonra arıların bakamını yapmak için arılığa gittik. Arıların bakımını yapmaya giderken Yenidemir Mahallesini gündüz gözüne görme imkânım oldu. Arıları koyduğumuz Şahinkayası’n da tam bir yayla havası vardı. Çakşır, geven gibi bitkiler yeni yeni çiçek açmaya başlamış, her taraf mis gibi çiçek kokuyordu. Hava serinliğinden arılar saat dokuza kadar dışarı çıkmıyordu.

 

Şahinkayasın’dan bakınca Sır Barajı ve Maraş’ın Önsen Fatmalı gibi batı mahalleleri adeta ayağımızın altında kalıyordu.

 

Hava ısınıp arılar kovandan çıkmaya başlayıncaya kadar kahvaltımızı yaptık. İstirahat ettik. Hava ısınıp arılar çalışmaya başlayınca bakım işlerine başladık. Bütün kovanların rutin bakımını yaptık. Her şey normaldi. Anormal bir durum yoktu. Kovanlarda gayet güzel bal akımı vardı. Coğrafya güzel, hava serindi. İşimizi kısa bir süre içinde bitirdik. Mutlu bir şekilde evimize döndük. Ondan sonraki haftalarda da arıların bakımını aksatmadan rutin bir şekilde yaptık. Arıları yaylaya geç getirmemizden kaynaklı kovanlarda yeteri miktarda bal yoktu ama bir hastalık emaresi de gözükmüyordu.

 

Ağustos ayının ilk haftası il dışında olmam nedeniyle ben arı bakımına gidemedim. Hasan Bey tek başına gitti. Hasan Beyin tek başına gittiğinde de bir anormallik tespit edememiş. Etse bana söylerdi.

 

Ağustos ayının ikinci haftasının cumartesi günü arıların bal sağımını yapmak için arılığa gittik. Sezona ben sekiz kovan arıyla başlamıştım. Arının bir kovanı Yeşilgöz’e gittiğimizde geçmişti. Niye geçtiğini de bir türlü anlayamamıştık. Şahinkayasına gittiğimizde yedi kovan arım vardı. Sayısı az olunca sağıma benim arılardan başladık. Sağım yaparken çok anormal bir durumla karşılaştık. Benim yedi kovandan üç kovanın içinde ne arı, nede bal vardı. Kovanın içinde arı ölüsü de yoktu. Bal arıları gidince kovanları kızıl arılar işgal etmiş. Petekteki balları yiyip tertemiz etmişlerdi. Kovanları bu durumda görünce çok üzüldüm. Bütün hayallerim bir anda suya düştü. Ne yapacağımı bilemedim. Bir taşın üzerine oturup ağlamak istedim. Gözlerimden yaş gelmedi. Derin bir oh çektim ama karşı dağlar yıkılmadı. Oradaki her şeyi o haliyle bırakıp gitmek istedim. Hasan Beye saygısızlık olur diye onu da yapamadım. Yapamadım ama an itibariyle zihnimde arıcılıkla ilgili her şeyi bitirdim.

 

Benim arıların sağımı bitince Hasan Beyin arılarının sağımına geçtik. Hasan Beyin kovanlarında da zayiat vardı ama sayı çok olunca sonucu pek etkilemiyordu. O gün akşama kadar süzülecek peteklerin bir kısmını seçtik. Götürdüğümüz plastik sandıklara doldurduk. Götürdüğümüz plastik sandıklar yetersiz olduğu için sağıma ara vererek şehre döndük.

 

Pazar günü yardım etmesi amacıyla yanımıza Mustafa’yı da alarak arılığa gittik. Giderken yanımızda yeni plastik sandıklar götürdük. Cumartesi doldurduğumuz plastik sandıkları bizim arılığın yakınlarında bulunan Resul Hocanın arılığına getirdik. Ben Resul Hocanın sağım çadırındaki bal süzme makinasıyla peteklerdeki balları süzmeye başladım. Hasan Bey ile Mustafa sağımı yapılmayan kovanların sağımını yapmak için bizim arılığa gittiler.

 

Ben bal süzme makinasıyla çalışırken Resul Hocanın arıları içerideki balı yağmalamak için çadıra büyük saldırı düzenlediler. Arıların bir kısmı çadırın havalandırmalarını işgal ederken,  bir kısmı çadırın fermuarının altındaki boşluktan içeri girmeyi başardı. İçeri giren arılar bal ile karınlarını doyurunca beni sokmaktan vaz geçtiler. Yüzlerce arı ile aynı çadırın içinde iki saatten fazla zaman geçirdim. Benim o halimi bir fotoğrafçı çekebilse, çektiği fotoğraf yılın en iyi fotoğrafları arasında yer alırdı. Arılar benim başımda vızıldayarak dönerken, ben hiçbir şeye aldırış etmeden, bal süzme makinasının çarkını çeviriyordum. İnsan her şeye alışıyor. Ben de arılara alıştım

 

İki saat sonra Hasan Bey ile Mustafa arılıktan geldiler. Hasan Bey peteklerin üzerindeki sırı soyarken Mustafa makineyi çalıştırmaya başladı. Ben biraz dinlenmek için dışarı çıktım. Mustafa yorulunca ben makinayı çalıştırdım. Öğle vakti olunca çalışmaya ara verdik. Abdest alıp namaz kıldık. Namazdan sonra Resul Hoca bize öğle yemeği ve çay ikram etti. Öğleden sonrada çalışmaya devam edip akşama kadar bal süzme işini iyi kötü bitirmiş olduk.

 

Akşamüzeri eve dönerken Hasan Beye  “Ben bu işi bıkıyorum başkanım. Arılarım kovanlarım senin olsun!” dedim. Hasan Bey pek kabul etmek istemedi ama “Anamın ak sütü gibi helal olsun” diyerek zorla kabul ettirdim. Bir gün sonra da evimde bulunan el demiri, mahfuz ve körük gibi temel arıcılık malzemelerini iş yerine götürüp Hasan Beye teslim ettim. Arıcılık maskesi bana hatıra kaldı. Böylelikle üç yıl önce büyük bir şevk, büyük bir heyecanla başladığım arıcılık serüvenim sona ermiş oldu.

 

Bir hafta sonra Hasan Bey arılığa üniversiteden uzman arıcılar götürmüş.  Arı uzmanları bizim arılarda “yavru çürüğü hastalığı” olduğunu tespit etmişler. Bizim arılar yavru çürüğü hastalığı yüzden kovanı terk etmiş.. Yapacak bir şey yok.

 

Vermeyince mabut neylesin Sultan Mahmut.

 

 

 

GÖĞÜN DANTEL ÖRTÜSÜ/Dr.Mutlu ASLANTÜRK

 



"Bismillâhirrahmânirrahîm.

Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken o yükünü üzerinden indirmedik mi? Senin şanını yüceltmedik mi? Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır."

(İnşirah Suresi, 1-8)

İmtihanımın ruhumu ve omuzlarımı kıskıvrak sardığı ağır bir sabahın şafak vaktinde penceremden baktığımda karşıladı şu eşsiz manzara beni. Soluk sokak lambalarının sarı ışıklarıyla aydınlanan caddelerin üzerinde, dağların silüetiyle çevrelenmiş uykulu şehrin üstünde gökyüzü parça parça, zarif bulut dokularıyla muhteşem bir dantel gibi örülmüştü. İnsanı zihnin ve kalbin koyuluğundan çekip alarak "Yalnız değilsin" diyen o görünmez el, tam da o an uzanmıştı ruhuma. Uzakta, dağların ardında günün ilk turuncu çizgisi belirirken, üzerimizi saran o muazzam kubbe sanki şefkatle fısıldıyor: Merhamet, en umulmadık anda üzerimize serilen bir rahmet örtüsüdür. O’nun lütfu, kulunun darlığa boğulmasına razı olmaz. İnşirah Suresi’nde müjdelediği gibi, gecenin en koyu anı nasıl sabaha gebe ise, en çetin sıkıntıların içine de mutlaka bir ferahlık, bir inayet tohumu ekilmiştir. İlahi merhamet, kuluna birdenbire ağır gelen yükleri hafifletmek için nice vesileler yaratır.

Başımızı kaldırıp göğe bakmak; o sonsuz mavilikteki kusursuz düzeni, her sabah yeniden kurulan bu eşsiz nizamı seyretmek, yorgun ruhlar için ne büyük bir teselli, ne şifalı bir sığınak. İçimden bir ses, hayatın o telaşlı ve yorucu akışını bir an için durdurarak usulca süzüldü kulağıma ve gönlüme: Şu gökyüzündeki her bir bulut tanesi, O'nun sonsuz kudretinin olduğu kadar, kuluna uzanan sonsuz merhametinin de en zarif delilidir. O an anladım ki, gök kubbe bizlere her sabah yeniden başlamanın, içimizdeki karanlığı dağıtacak bir aydınlığın münkün olduğunu fısıldamaktadır.

Sekine, büyük gürültülerle sunulmaz; aksine, kalbin en sakin köşesine süzülen ince birer lütuf olarak akar. Dağlara ve taşlara tecelli eden rahmet, en çok da yorulan insan kalbine bahşedilmiştir. Yeter ki o an, kul kendisine sunulan bu sessiz mesajı okuyabilsin. Kalbimiz daraldığında, adımlarımız ağırlaştığında başımızı kaldırıp göğe bakalım mesela…

Çünkü Prof. Dr. Saadettin Ökten’in ifade ettiği gibi, modern zamanın gürültüsü ve betonun kalpleri kuşatan dikey kısıtlılığı içinde insan, ruhunun köklerini besleyen o aşkın manzarayı unutmaya meyillidir. Şehirlerin bizi hapsettiği bu yatay ve telaşlı düzlemde, göğün o sonsuz derinliği ile kurduğumuz bağ zayıflar. Oysa sabahın bu ilk saatlerinde penceremize düşen o dantel bulutlar, bize yatay bir dünyada dikey bir pencere açar. Gökyüzü bize bir kez daha hatırlatır ki: Hiçbir darlık ebedi değildir. Üzerimize birer rahmet ışıltısı ve şefkat örtüsü olarak serilen o bulutlar, aslında göğün en güzel süsü, manevi ferahlığın en somut habercisidir.

Rabbimizin merhameti, hayatın en sert rüzgarlarına ve fırtınalarına karşı kalbimizin en güvenli sığınağıdır. Hayatın akışı içerisinde omuzlarımıza binen ağır yükler, ancak ilahi nizamın ve o kusursuz ölçünün idrakiyle hafifler; çünkü bizim medeniyetimiz insana her zaman "Yalnız değilsin, bir nizamın, bir hikmetin içindesin" fısıltısını miras bırakmıştır. Bu kadim miras; insanın sadece bugünkü sancısını dindirmekle kalmaz, ona yarını da aynı umutla, sabırla ve teslimiyetle taşıma gücü verir. Şehrin gürültüsünden ve beton duvarların arasından başımızı göğe her çevirişimizde, bu kadim ses yeniden yankılanır ruhumuzda: Hiçbir darlık daim değildir; göğün genişliği, kalbin genişliğine gebedir.

Ne diyor Şeyh Galip:

Sen yârini bîhaber mi sandın?

Yoksa seni terk eder mi sandın?

Hasan KEKLİKCİ'nin hikâye kitabı NÖBETÇİ OYUNCAKÇİ

 


Hasan KEKLİKCİ'nin ÇATAL YOLU kitabından sonra heyecanla beklidiğimız ikinci hikâye kitabı NÖBETÇİ OYUNCAKÇI çıktı. Muhtevası çok zengin, nefis Hasan KEKLİKCİ hikâyelerinden oluşan kitap, bir solukta okunabilecek hacimde yayınlanmış.

Kitapta gerçekten can yakan, acıtan hikâyeler de var... hikâye okuyucuları edebiyatın hazzını yaşarken bir miktar da 6 Şubat depreminde canların nasıl yandığına da şahit olacaklar bazı hikâyelerde.

Her geçen gün farklı ve daha lezzetli hikayelerle okuyucuya hitap eden Hasan KEKLİKCİ hikâyelerinde gene yanıltmadı. Yine bizden. Yine yerli. Anadolu insanının acıları, sevinçleri, hayata bakış açıları ve hayatın ortasından yaşanmışlıkları ne de güzel aktarmış Hikâyeci Hasan KEKLİKCİ.

Hasan KEKLİKCİ' den heyacanla HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI hikayelerinden de bir kitap beklemek hakkımız artık.

Hasan KEKLİKCİ'nin Nöbetçi Oyuncakçı kitabının okuyucusunun bol olması dileklerimizle.



KOVANDA ÖLEN ARILAR/ Teyfik KARADAŞ

 












Emekli olduktan bir yıl sonra hem vakit geçirecek bir meşguliyet, hem de az çok bir ek gelir olsun diye büyük bir hevesle arıcılığa başladım. Arıcılığa başlamadan önce hayalim büyüktü. İlk yıl beş kovanla arıcılığa başlayıp; beşinci yılın sonunda yüz kovan arı sahibi olacaktım. Yüz kovan arıdan yıllık iki ton bal üretecektim. Arıcılığa başladığım ilk gün, arıcılığın çok ince bir sanat, fevkalade zor bir iş olduğunu ve vermiş olduğum kararın yanlış bir karar olduğunu anladım. Anladım lakin anladığımda tavşan yamaca çoktan geçmişti.

İlk yılın sezon sonunda, arıların sağımını yaptığımızda, ürettiğimiz bal, yapmış olduğum masrafın dörtte birini dahi karşılamadı. Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeyince, moralim iyice bozuldu. Maddi zarar yüzünden, moralim bozulsa bile, arıcılık konusunda öğrendiğim bilgileri kazanç sayıp; arıcılık işine en az iki yıl daha devam etmeye karar verdim.

Güz mevsiminde havalar iyice soğuyup, arılar üşüdüğü için kovandan çıkmaz olunca, arıcı arkadaşım Hasan Bey ile birlikte arıların kışlayacağı yere gittik. Kış mevsiminde arılar aç kalmasın diye ilk önce kovanlara birer paket kek koyduk. Sonra da soğuktan üşümesinler diye strafor köpükler ve keçe parçalarıyla kovanları bir çocuk kundağı gibi, iyice sardık sarmaladık. Kovanları briketten tek kor bir duvar örmüş gibi yan yana toplayıp, üzerlerine yağmur geçirmeyecek branda bir çadır çektik. Gerekli diğer tedbirleri de alarak arıları kış uykusuna yatırdık.

İlkbahar gelip havalar biraz ısınınca kovanların üzerini açtık. Arıların bakımını yaptık. Kış mevsiminde arıları telef olan, kovanları tespit ettik. Yeni bir heyecan, yeni bir umutla yeni bir sezona başlamış olduk. Mart ayının başından mayıs ayının sonuna kadar arıların her türlü bakımını yaptık. Arısı geçen boş kovanlar için yeni arılar satın aldık. Eksikliklerimizi telafi edip, arıları yaylaya götürmek için hazırlığımızı eksiksiz olarak tamamladık.

Mayıs ayının sonunda arılığın olduğu bölgede, havaların ısınması nedeniyle çiçekler kuruyup, gazel oldu. Sahada çalışmaya giden işçi arılar ayaklarıyla polen getiremez oldular. Polen gelmeyince, kovandaki arılar aç kalmaya başladı. Arılar aç kalmaya başlayınca o güne kadar ürettikleri balı yediler. O da yetmedi biz arılar açlıktan ölmesin diye kovanlara şerbet, kek gibi ek gıda maddeleri koymaya başladık. Anlayacağınız arıları yaylaya götürme zamanı gelmiş ve geçiyordu.

İlk yıl Ahır Dağına gitmiştik. Ahır Dağına gittiğimiz yerin yolu tehlikeli, bal verimi düşük olunca, bir daha oraya gitmemeye karar vermiştik. Bu nedenle Hasan Bey ile arıları götürebileceğimiz başka bir yayla araştırmaya başladık. Hasan Beyin Göksun’ da ki Bayram isimli arkadaşı bize bir yer bulmuş. Bu yeri, bu yaylayı görmek için bir cumartesi günü Hasan Bey ile birlikte Göksun’a gittik. Göksun’da Hasan Beyin arkadaşı Bayram Bey ile buluştuk. Bayram Beyin kendisi sürücü sınavında görevli olunca, bize bir mihmandar görevlendirdi. Bu mihmandarın arabasının peşine düşüp Göksun’un Soğuksu yaylasına doğru hareket ettik. İlçenin kuzeybatısında yer alan bu yaylanın yolu oldukça engebeli ve mesafesi ilçeye bir hayli uzaktı. Soğuksu Yaylası burcu, burcu kokan çiçekleri, balta girmemiş ormanları ve serin havasıyla ülkemizin saklı cennetlerinden bir köşeydi ama bizim şartlarımıza uygun bir yer değildi. Arıyı buraya getirdiğimizde başında sürekli olarak bekleyen bir insanın olması gerekiyordu. Arıların olduğu yerde insan olmadığı zaman ayıların kovanlara zarar verme ihtimali oldukça yüksekti. Yöredeki diğer arıcılar kovanlarını ayılardan korumak için arılığın etrafını tel örgülerle kapatmışlardı. Bizim böyle iş yapmaya ne vaktimiz, ne de maddi imkânımız vardı.

Bizi Soğuk Suya götüren arkadaşın da orada arıları vardı. Biz bize mihmandarlık yapan arıcıya teşekkür ederek oradan ayrıldık. Göksun’un Keklikoluk Köyüne gitmek için, balta girmemiş ve bir süngü gibi göklere yükselen çam ormanlarının arasındaki bir orman yoluna girdik. Girdiğimiz orman yolu toprak olsa bile yakın bir zamanda greyderle düzlendiği için sıkıntı yoktu. Ormanların arasındaki çiçekler, derelerden şırıl şırıl akan kar suları gönlümüzü serinletiyordu. Arabamızı görünce gökyüzüne doğru uçan kuşlar, yolun kenarından ormanların içine doğru koşarak gözden kaybolan tavşanlar, tilkiler ve sincaplar mutluluğumuzun tavan yapmasına yetiyordu. Arabamızın üzerinden bir savaş uçağı gibi geçen bir kartal kuşundan korkmadım desem yalan olur.

 Böylesine ıssız, böylesine güzel bu toprak yolda yarım saat kadar hareket ettikten sonra bir tepenin başına çıktık. Tepenin başına çıkınca Göksun-Kayseri Karayolu uzaklardan ılgıt, ılgıt göründü. Tepeden tam karşımıza bakarken başı dumanlı Binboğa Dağları bize doğru el salladı. Evleri kibrit kutusu büyüklüğünde gözüken Bozhüyük kasabası sanki bizi bağrına basmak istiyordu. Tepeden bir dereye doğru inip, tekrar küçük tepeye daha çıkınca karayolu sanki ayağımızın altında kaldı. Tahmin ediyorum Tahirbey Köyünün yakınlarındaki bir bölgeden karayoluna çıktık.

Bozhüyük bizi misafir etmek istese de biz, Göksun-Kayseri karayolundan sol tarafa dönüp Keklikoluk Köyüne doğru hareket ettik. Keklikoluk Köyü yakınlarında Hasan Beyin arıcılık yapan Ali isimli bir akrabası varmış onunla görüşmeye gidiyorduk. Hasan Bey Ali’ye önceden bilgi vermiş, randevu almış. Bu sırada engebeli yollarda dolaşmamızdan kaynaklı olarak açlıktan kanım zil çalmaya başladı. Hasan Beyin durumu da benden iyi değildi.

Karayoluna çıktıktan on dakika sonra Keklikoluk Köyüne intikal ettik. Köy yolun sağ tarafında olduğu halde bizim gideceğimiz arılık yolun sol tarafına düşüyordu. Köyün yol ayrımını bir kilometre kadar geçtikten sonra yolun sol tarafındaki bariyerlerin arasından batı istikametine doğru giden toprak bir yola girdik. Toprak yol bakımsız olduğu için kaplumbağa hızıyla ancak gidebiliyorduk. Karayolundan ayrıldıktan beş yüz metre kadar sonra Ali’nin arılığına vardık.

Arılığın olduğu yerin doğusunda Binboğa Dağları, batısında Toros Dağları yer alıyordu. Kuzey tarafında Doğankonak Köyüne doğru uzanan hafif meyilli bir vadi uzanıyordu. Güneyinde doğru dağlar arasındaki geniş platoda Göksun’a bağlı Mahmut Bey, Tahir Bey gibi yer alıyordu. Arılığın olduğu yerin karayoluna yakın olması bizim için büyük bir avantaj sayılırdı. Çiçek florasının zenginliği bal üretimimizi artıracak gibi gözüküyordu.

Bizim vardığımızda Ali yanında bulunan iki kişi ile birlikte arıların bakımını yapıyordu. Arabamızı görünce bizi karşılamak için çadırın yanına geldi. Alinin iki yüz civarında kovanı vardı. Ali orta ölçekli bir arıcıya benziyordu. Biz çadırın önünde karşıladı. Karşılama sırasındaki hoş beş muhabbeti bittikten sonra, bize yörenin çiçek durumunu anlattı. Kendisinin önceki yıllarda bu bölgeden iyi verim aldığını söyledi.

Biz muhabbet ederken Alinin kızı bize kahvaltı usulü bir yemek hazırladı. Bu arada bizim arıları koyacağımız yeri tespit ettik. Ali ile birlikte öğle yemeğimizi yedik. Allah kimseyi açlık ile terbiye etmesin. Yemeği yiyince hem karnımdaki ağrı kesildi. Hem de gözümün önü açıldı. Ali’nin bizim arıları yanına koymamıza müsaade etmesinden dolayı çok mutlu olduk. O dağın başında bize öğle yemeği ikram etmesi büyük bir misafirperverlik örneği sayılırdı. Yemekten sonra çay içerken, Ali ile Hasan Bey arıcılık üzerine güzel bir sohbet ettiler. Ben de dinleyici olarak sohbetlerine iştirak ettim. Sohbetten arı hastalıkları ve tedavi yöntemleri hususunda önemli bilgiler edindim. Sohbet bitince Kahramanmaraş’a gitmek üzere Ali’nin arılığından mutlu bir şekilde ayrıldık.

Edebiyat yolu üzerinden üç tünel iki viyadük geçip Tekir’e ulaştık. Tekir öğle namazını kılıp, bir bardak çay içtikten sonra yolumuza devam ettik. İkindi ezanı okunurken şehre intikal ettik. Cumartesi günü arılıkta buluşmak üzere Hasan Bey ile ayrılarak evlerimize gittik.

Cumartesi günü saat dört civarında arılığa gittik. Ben körüğü yaktım. Hasan bey demiri eline aldı. Kovanları nakil etmeye, hazır hale getirmek için çalışmaya başladık. Ben körük ile arılara duman verirken Hasan Bey kovanın içindeki çıtaları bal mumu yardımıyla sabit hale getiriyordu. Kapağı kapattıktan sonra kovanı asmalı anahtarlar marifetiyle kilitliyordu. Üç saatlik bir çalışma sonucu kovanları nâkile hazır hale getirdik.

Güneş batıp akşam ezanı okunmaya başlayınca arıcı arkadaşımız Abdürrahim Hoca pikabıyla birlikte bizim arılığa geldi. Hasan Bey kovanların ağzını kapattı. Hasan Beyin kovanlarını pikabın ön kısmına, benim kovanları arka kısmına gayet nizami bir şekilde yükledik. Giderken kovanları rüzgâr atmasın diye kendir ile üç beş yerden iyice bağladık. Son kontrollerde yapıldıktan sonra Göksun Keklikoluk köyüne gitmek üzere arılıktan hareket ettik.

Bizim Maraş’tan hareket ettiğimizde hava gayet güzeldi. Gökyüzünde ne bir bulut nede yağmurla ilgili başka bir emare vardı. Tekir’de yakıt almak üzere durduk. Orada da hava gayet güzeldi. Göksun’a vardığımızda yağmurla ilgili bir durum hissetmedik. Göksun’dan sonra Mehmet Bey Köyünü geçip düzlük bitip, rampa yol başlayınca bölgeye yağmur yağdığını fark ettik. Yol ıslak ve uzaklardan yıldırımlar çakıyordu. Keklikoluk Köyünü geçip arılığa gitmek üzere toprak yola girince durumun vahametini daha iyi fark ettik. Biz varmadan çok şiddetli bir yağmur yağmış olduğundan yol iyice çamur olmuştu. Çamur da olsa toprak yola girdik. Arılığa yüz metre mesafe kalıncaya ilerledik.

Arılığa tahminen yüz metre kala pikap çamura çöktü. Ne ileri gidiyor, ne de geriye geliyordu. Telefon vericilerinin arızalı olması nedeniyle dış dünya ile irtibat kuramıyorduk. O ıssız arazide bize yardım edecek Allahtan başka kimse yoktu. Yeryüzünü boş ver gökyüzünde dahi bir yıldız gözükmüyordu. Hava zindan gibi karanlıktı. Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırdıkça, pikap daha çok çamura batıyordu. Her taraf taşlık olduğu için arıları pikabın olduğu yere indirme şansımız yoktu. Kovanları arılığa kadar da taşımak imkânsızdı. Çaresiz bir duruma düşmüştük. Ayakkabılarımız ve pantolonlarımızın paçası iyice çamura batmıştı. Çamurun ağırlığından ayağımdaki ayakkabılar çıkıyordu.

Son çare olarak pikabın arka tekerlerinin altını tandır taşlarla besledik. Pikabın kasasının arka tarafının sağ tarafına ben, sol tarafına Hasan Bey asıldı. Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırmasıyla, pikap ileri doğru hareket ederek battığı yerden kurtuldu. Pikap çamurdan çıkınca nasıl sevindiğimizi yaşamayan insanlar anlayamaz. Abdürrahim Hoca elli metre ileride pikabı durdurdu. Pikap durduktan sonra arıları ne yapacağımız konusunda Abdürrahim Hoca, ben ve Hasan Bey üçlü bir istişare yaptık. Yapılan istişareler sonunda arıları Tekir Beldesinin Yeşilgöz Mahallesine götürmeye karar verdik.

Karar verilir verilmez üçümüz birden pikabın çöktüğü yere geldik. Ben el fenerini tuttum. Abdürrahim Hoca ile Hasan Bey arabanın çöktüğü yerdeki çukurları taş ile iyice doldurdular. Taş doldurma işlemi biter bitmez Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırarak hareket etti. Benim uykudan gözlerim yumulmaya başladı. Hasan Bey esniyordu. Pikap tekrar çamura çökmesin diye hep birlikte üç İhlas, bir Fatiha suresi okuduk. Pikap çamura batmadan karayoluna çıktı.

Karayoluna çıkınca sağ tarafa dönüp Yeşilgöz’e gitmek için yola koyulduk. Göksun’dan sonra Mahsuni Şerif, Abdürrahim Karakoç ve Bahattin Karakoç tünellerini geçtikten sonra Yeşilgöz yoluna döndük. Arıları Yeşilgöz Kurt Yurdu mevkiindeki bana ait olan araziye indirdik.

Arıları indirdikten sonra Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırıp bir kurşun atımı mesafesi, arı kovanlarından uzaklaştı. Bende yürüyerek gidip pikaba bindim. Hasan Bey maskesini giyerek el fenerinin ışığıyla kovanların ağzını açtı. Kovanların ağzını açtıktan sonra oda geldi pikaba bindi. Hasan Beyde binince Maraş’a hareket ettik.

Ben ömür boyu ne bu kadar zora düşmüş, ne de bu kadar yorulmuştum. Maraş’a geldiğimizde minarelerden okunan ezan sesleri göklere yükseliyordu. Evime vardığımda üzerimi içeri girmeden kapının önünde değiştirdim. Bir duş alıp sabah namazını kıldıktan sonra yatağa girdim. Başımı yastığa koyar koymaz uyumuşum. Uyandığımda akşama bir saat kalmıştı. Her tarafım dövülmüş bir et gibi ağrıyordu. Ancak üç gün sonra normal halime gelebildim.

Bir hafta sonra cumartesi günü Hasan Bey ile birlikte Yeşilgöz’e gittik. Arılığa erken saatte vardığımız için hava oldukça serindi. Bir ardıcın dibine oturup havanın ısınmasını bekledik. Beklerken şehirden götürdüğümüz simit, poğaça gibi ürünlerden atıştırarak kahvaltı işini de hallettik. Saat sekiz buçukta olduğumuz yere güneş vurmaya başlayınca ortalık ısındı.

Hava ısınca körüğü yakıp, arıların bakımını yapmaya başladık. Bakım yaparken Hasan Beye ait kovanın birinin kapağını açınca arıları yüzde doksanının öldüğünü gördük. Yüzde onluk kısımda ölmek üzere can çekişiyordu. Arılar niye ölmüş diye düşünürken bir hafta önce kovanın kapağının kapalı kaldığını tespit ettik. Hasan Bey bütün arıların kapağını açtığı halde o kovanın kapağını açmayı sehven unutmuştu. Arıların bizim ihmalimiz yüzünden ölmesi üzüntümüzü iki katına çıkarttı. Kovanın içinde binlerce arıyı ölmüş vaziyette görünce bir anda şuurumu kaybettim. Gözlerimin önü karardı. Elimdeki körük yere düştü. Körüğün düşmesiyle yangın çıkar diye, bir anda irkilip kendime geldim.

Hasan Bey bir taşın üzerine oturdu. Ben de bir kovan ilavesinin üzerine oturdum. İkimiz birlikte yarım saatten fazla gözyaşı döktük. Hasan Bey niye kovanın kapağını açmadım diye kendini suçlarken, ben de niye Hasan Bey arıların ağzını açarken yanı sıra dolaşmadım diye kendimi sorumlu hissediyordum. Atışma yapan halk ozanları gibi, biraz Hasan Bey ağlıyor, biraz ben ağlıyordum.

Böylesine acıklı, böylesine vahim bir haleti ruhiye içinde, büyük bir heves ve büyük bir hayalle başladığım arıcılık mesleği fiilen zihnimde sona ermiş oldu.

Bu kararı verdiğimde; bir yoldan dönmenin de ilerlemek olduğunu öğrendiğim yaştaydım…


SANRI NÜANSI/Ahmet Özmen Kılıç

 



 










Koştum peşinden yetişemedim,

Bu dar sokakları bunun için hiç sevmedim.

Her köşe başında seni kaybettim,

Aradığım kapılarda seni göremedim,

Bu çıkmaz sokakları hiç bilemedim.

 

Baktım bu insana yakın sokaklara,

Her gedikte peşimden koşturanlara,

Seni vurdum her sanrı kapılarda,

Adımlarımı hep sana kurdum,

Bu çıkmaz sokaklarda koşturdum.

 

Yoruldum kaldırımlarda,

Zillerde sana koşturdum.

Asumanda hoş bir seda kaldın,

Çaldığım kapılarda beni açmadın,

Bu çıkmaz sokaklarda beni duymadın.