GÖNÜL TELİNDEN NÖRON HÜCRESİNE/Hacı Ahmet ERALP

 

İnsanın ruhunu tırmalayan, onu dünya telaşından koparıp bilinmeyen bir dehlize fırlatan kaç his vardır? Aşk, acı, hüzün, bazen de sadece bir ses... Altmış yıllık ömrünü Anadolu’nun adı büyük çehresi küçük bir şehrinde geçirmiş, yüzündeki her çizgiye bir hatıra sığdırmış olan Ahmet Amca için bu dünya, seslerin etrafında dönüyordu. Ancak onun seslerle olan imtihanı, bir musikîşinasın hayranlığından çok daha öte, akıl almaz bir muammaydı. Ahmet Amca bayılıyordu. Ama öyle açlıktan, yorgunluktan ya da tansiyon düşmesinden değil; ne zaman radyo frekansında yanık bir türkü dönse, ne zaman cami minaresinden makamıyla okunan dokunaklı bir ezan yükselse, Ahmet Amca olduğu yere yığılıveriyordu.

Tanıyan tanımayan kimselerden şahit olanlar  buna “gönül yorgunluğu” dedi, kimi “cezbe gelmesi” diye yorumladı, kimi ise “mübarek adam, maneviyatı kaldırmıyor” diyerek meseleyi kutsal bir zemine oturttu. Fakat Ahmet Amca için durum hiç de öyle şairane değildi. Pazarda tezgahın başındayken başlayan türküyü duyup domateslerin üzerine yığılmak, ya da bir akraba cemiyetinde, taziyenin üçüncü gününde Süleyman Çelebi’nin dizeleri göğe yükselirken kendini beton zeminde bulmak artık canına tak ettirmişti. Ruhunun şifa bulduğu sesler, bedenine ihanet ediyordu. İşte bu çaresizlik, onu şehrin büyük hastanesindeki genç ve idealist bir hekimin, Dr. Ömer’in kapısına kadar getirdi.

Dr. Ömer, her sabah olduğundan farklı açmıştı gözlerini o güne. Şehir küçük, mesafeler kısa olsa da trafik yoğunluğunu göz ve gönül yorgunluğuna dönüştürmemek için Yunus dilinden dökülmüş, yapay zekayla yeniden nefes bulmuş “Gelin Ey Aşıklar” isimli eseri dinleyerek evinden hastane otoparkına kadar gelmişti. Poliklinik odasında tomografiler, emarlar ve titreyen ellerle uğraşırken, kapı aralandı. İçeriye kasketini elinde sıkı sıkıya tutan, mahcup ama gözlerinde derin bir yorgunluk taşıyan Ahmet Amca girdi. Yanındaki oğlu, babasını adeta kırılacak bir kristalmiş gibi kolluyordu.

“Hoş geldin Ahmet amca, buyur otur bakalım, nedir şikayetin?” diye sordu Ömer, sesindeki o alışılagelmiş ama güven veren, bizim oğlan büyümüş doktor olmuş dedirten doktor şefkatiyle.

Ahmet Amca kasketini dizine koydu, derin bir nefes aldı. Konuşmakta zorlanıyordu, çünkü derdini kime anlatsa ya inanmıyor ya da onu hocalara, nefesi kuvvetli zâtlara yönlendiriyordu. “Doktor oğlum…” dedi, sesinde hafif bir titremeyle. “Benim derdim… Ne bileyim, biraz garip. Ben ne zaman güzel bir türkü duysam, işini maaşı için değil de imanı için yapan imamın hançeresinden yükselen ezana denk gelsem, hele ki şöyle içten okunan bir mevlid işitsem, oracıkta kendimden geçiyorum. Gözüm kararıyor, dünya dönüyor, sonra bir bakmışım yerdeyim. Millet ‘yüreği yufka’ diyor ama bu yufkalık beni öldürecek.”

Dr. Ömer, meslek hayatı boyunca binlerce bayılma vakası görmüştü. Kalp ritim bozuklukları, panik ataklar, tansiyon dalgalanmaları... Ancak Ahmet Amca’nın anlattığı şey, tıp literatürünün tozlu raflarında parıldayan, nadir ve etkileyici bir konuyu çağrıştırıyordu. Ömer, kalemi kağıdı bıraktı, sandalyesini Ahmet Amca’ya doğru yaklaştırdı.

“Peki Ahmet Amca” dedi ilgiyle. “Her seste mi oluyor bu? Mesela araba kornasında, pazar gürültüsünde, davulcusunu arka koltuğuna oturtup şehri gezen kırıkayak takımından bir araba önünden geçtiğinde?”

“Yok oğlum, ne gezer!” diye atıldı Ahmet Amca. “Gürültü patırtı sadece başımı ağrıtır. Ama ne zaman ki o ses içime işler, hani derler ya gönül telini titretir, işte o an beynimin içinde bir şey kopuyor sanki. O güzel ses kafamın içinde büyüyor, büyüyor, sonrasını hatırlamıyorum.”

Dr. Ömer için teşhis kafasında yavaş yavaş şekilleniyordu. Bu durum, tıp dilinde “Müzikojenik Epilepsi” olarak adlandırılan, oldukça nadir görülen bir refleks epilepsi türü olabilirdi. Normalde epilepsi nöbetleri parıltılı ışıklar gibi görsel uyaranlarla tetiklenirken, bu sıra dışı hastalıkta tetikleyici unsur bizzat müziğin kendisi, hatta müziğin yarattığı duygusal yoğunluktu. Ahmet Amca’nın beynindeki temporal lob (seslerin işlendiği, hafızanın ve duyguların yönetildiği merkez) güzel bir türkü veya makamında ezan, sadrından  aşksız dize yükselmeyen mevlidhanla karşılaştığında aşırı bir elektrik yüklemesi yaşıyor ve kısa devre yapıyordu. Duyup bilenlerin “gönül titremesi” dediği şey, aslında nöronların hep birlikte başlattığı bir elektrik fırtınasıydı.

Ömer, Ahmet Amca’yı rahatlatmak ve durumun çözümsüz olmadığını anlatmak için kelimelerini özenle seçti:

“Ahmet Amca, senin bu yaşadığın şey ne delilik, ne de dünyadan kopma. Beynimizde sesleri dinleyen, anlayan ve onlara ağlayıp dertlenen bir bölge var. İşte senin o bölge, güzel türküyü, o yanık mevlidi duyunca o kadar heyecanlanıyor ki, adeta bir elektrik sigortası gibi kendini korumaya alıp kapatıyor. Tıpkı evdeki fazla yük binen şartelin atması gibi.”

Ahmet Amca şaşkınlıkla doktora baktı. “Yani doktor bey, benim beynim güzel sesten korkuyor mu?”

“Korkmuyor da, fazla seviyor diyelim,” diye gülümsedi Ömer. “Ama bu sevgi bedenine zarar veriyor. Şimdi senden birkaç test isteyeceğim. Bir beyin emarı çekeceğiz, bir de kafana kablolar takıp beyninin elektriğini ölçeceğiz, bunlar çekilirken sana o sevdiğin türkülerden birini dinleteceğiz ki beyninin o esnada ne yaptığını görelim.”

O gün hastane koridorlarında Ahmet Amca için bir keşif süreci gibi geçti. Dr. Ömer’in nezaretinde yapılan testlerde, Ahmet Amca’nın kulaklarına bir kulaklık yerleştirildi. Odada sessizlik hakimken beyin dalgaları normal seyrindeydi. Ancak Dr. Ömer’in talimatıyla ekranda beliren dalgalar, o meşhur Mevlid-i Şerif’in “Allah adın zikredelim evvela” diye başladığı anda birden hırçınlaştı. “İndiler gökten melekler” diyordu mevlidhan,  sanki Ahmet amca ile birlikte diziliyorlardı melekler saf saf. Ahmet Amca’nın gözleri hafifçe kaydı, elleri gevşedi. Test cihazı, temporal lobda patlayan ani elektrik dalgalarını  net bir şekilde kaydediyordu. Teşhis kesinleşmişti belki ama gönül mirasının cezbesine hâkim olamayan Ömer bir kaç türkünün de bu narin yüreğe değişini ekrandaki grafiklerde görmek istemişti: “Kırmızı gül demet demet” daha başlarken, ipek mendil “Celal Oğlan”ın yorgunluk terlerini silemeden, efendisi bol türkünün kıblesi dostun yüzüne erişemeden, Ziya atına kanat takıp kuşlar gibi dönemeden bayılıp bayılıp tekrar ayıldı yüreğini yanından hiç ayırmadığına iman ettiği Ahmet Amca...

Sonuçları inceleyip Ahmet Amca’yı tekrar odasına çağırdı. Karşısında endişeyle bekleyen yaşlı hüzünkâra müjdeyi verir gibi konuştu:

“Ahmet Amca, düşmanımızı tanıdık. Beynindeki o küçük şartelin adını koyduk. Şimdi sana öyle bir ilaç başlayacağım ki, o beyindeki elektrik fırtınasını sakinleştirecek. Seni uyuşturmayacak, sersem etmeyecek; sadece o bin miligramlık türküleri dinlerken, mevlid meclisinde gözlerin nemlenirken, işiyle değil aşkıyla minareye koşan imamın sesi sana erişirken bayılmanı engelleyecek. Kulakların yine duyacak, gönlün yine titreyecek ama dizlerinin bağı çözülmeyecek.”

Ahmet Amca’nın gözleri parıldadı. “Yani ben yine Yemen Türküsü dinleyebilecek miyim doktor oğlum? Taziyede Mevlid okunurken korkmadan katılabilecek miyim?”

“Hem de nasıl” dedi Ömer ve devam etti “Arabanda hep türküyle yolculuk edebileceksin, nerede bir meşk var koşup katılabileceksin, hiç bir taziyenin üçüncü gününden kaçmayacaksın ama ilacı hiç aksatmayacaksın, birkaç ay sonra da kontrole geleceksin.”

Aradan aylar geçti. Mevsim döndü, kışın ayazı yerini baharın müjdesine bıraktı, bembeyaz pervaneler yerle gök arasında meraklılarının bir yıldır bekleyişlerine şifa olmak için kanat çırpmaya yeniden başladılar. Dr. Ömer’in poliklinik kapısı bir öğleden sonra tekrar çalındı. İçeri giren Ahmet Amca, bu kez elinde kasketiyle değil, yüzünde kocaman bir tebessümle getirdiği hediye paketiyle oturdu karşısına. Yürüyüşü dik, özgüveni yerindeydi.

“Doktor oğlum, sana duaya geldim,” dedi Ahmet Amca, Ömer’in elini sıkarken. “Geçen hafta bizim köyün camisinde Mevlid vardı. Dedim bir deneyeyim... Oturdum en arkaya, hani bayılırsam millete yük olmayayım diye. Hoca başladı okumaya, ses öyle güzel, öyle dokunaklı ki... İçim bir hoş oldu, gözümden iki damla yaş süzüldü ama inanır mısın, dimdik ayakta kaldım. Ne başım döndü, ne gözüm karardı. Hüznün tadını bayılmadan yaşayabildim, artık güzel sesli olduğunu bildiğim imamların camilerinin minarelerine yaklaşıp sarılarak dinliyorum neredeyse, son olarak şunu söyleyeyim ki buraya gelene kadar türküler yoldaşlık etti bana arabada, Allah senden razı olsun!” diyerek yanında getirdiği kutuyu açtı. Bir kavanoz dolusu kekiği masaya koydu, “Bu kekiği Ferhat isimli dostumla türkü dinleyerek dağlardan topladık.” Sonra sapı boynuzdan oyulmuş küçük bir bıçak çıkardı, “Bu bıçağı atölyesinde çekiç ve çelik seslerine hiç ara verdirmeden Mevlid dinleyerek işini yapan Fazlı ustadan aldım” ve otuz üçlük bir andız tespih çıkarıp imamesinden tutarak uzattı ve ekledi: “Her habbesine bir Yâsin-i Şerif okudum oğlum, geçmişlerinin canına değsin inşallah.”

Dr. Ömer, mesleğinin en güzel ödülünü almıştı. Tıbbın soğuk, rasyonel ve formüllerle dolu dünyası, Ahmet Amca’nın gönül teliyle buluşmuş ve ortaya bir şifa hikayesi çıkmıştı. İnsan ruhu ve bedeni arasındaki o ince çizgi, doğru bir teşhis, samimi ve muhabbet dolu bir yaklaşımla yeniden dengelenmişti. Ahmet Amca odadan çıkarken, arkasında sadece bir kutu hediye değil, bilimin insan hayatına dokunduğu anın o tarifsiz huzurunu bırakmıştı

GELİNSİ KEŞKEK/ Hidayet BAĞCI

 



İlkbaharın gelişini karşılayan kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerini açtı Ayşe Gelin. Yörük çadırının dışından gelen ateşte kaynayan sütün kokusu, kaptan kaba aktarılan suyun sesi de bir uyanışın olduğunun habercisiydi. Erken vakitte uyanan sadece kendisi değildi. Çadır halkı uyanmış, kimisi hayvanlarla ilgileniyor, kimisi ateşin başında kahvaltı hazırlığı yapıyordu.

Ayşe Gelin, çadırın içinde eşine bakındı; yoktu. Sanırım o da diğerleri gibi erkenciydi. Yanı başında uyuyan bebeğiyle ilgilendi bir süre. Valizinden yeni elbiseler çıkardı. Bebeğinin öz bakımını yaptı. Ayşe Gelin, çadırda duran eşyalara göz gezdirdi. Minderler, yataklar bir sedirin üstüne yığılmış, bir köşede duruyordu. Çadırın duvarlarına gerilmiş el dokuması halılar hem estetik hem de çadıra konfor sağlıyordu. Kapıya benzettiği halıyı kaldırınca ocaktan taşan sütü gördü.

— Eyvah, taştı taşacak! dedi Ayşe Gelin.

Hayriye, taşmak üzere olan süt kazanını önce büyük bir kepçeyle birkaç kez karıştırdı, sonra da tüm gücüyle ocaktan indirdi. Ayşe Gelin’i görünce:

— Bizim buraların sabahı biraz erken olur. Hayırlı vakitler ola, Ayşe Gelin.

— Yaaa! Adım sizlerin arasında Ayşe Gelin olarak kaldı. Teşekkür ederim. Yardım edilecek, yapılacak bir şey varsa lütfen söyleyin, dedi Ayşe Gelin.

— Bu sabahın yemeğini ben hazırlayayım, sen de öğlen yemeğini hazırlarsın, dedi Hayriye.

— Çok sevinirim, seve seve hazırlarım. Ben Eren’e baktım, sanırım o Abdullah amcayla birlikte ya da nerede bilmiyorum, dedi Ayşe Gelin.

— Ne yemeği hazırlayacağını sormadın ama bu yemeği yapman için kahvaltıdan hemen sonra başlaman lazım. Evet, Eren abi babama yardım ediyor. Birlikte keçilerin sütünü topluyorlar, dedi Hayriye.

— Öğle yemeği hazırlığı için çok erken değil mi? dedi Ayşe Gelin.

— Yok, erken değil ama ancak babamlara azık yemeği hazırlarız. Bizim buralar sizin şehrin yemek kültürüne benzemez, Ayşe Gelin…

Sultan Ana, buharı üstünde tüten sıcak ekmekleri tandırdan çıkardı. Tavanın içinde cızır cızır sesler çıkaran kızarmış patatesleri boş bir tabağa, yağını süzerek aldı ve üzerine domatesli sosunu döktü. Hayriye, çiçekli basmadan olan sofrayı çadırın içindeki boş alana serdi. Sıcak ekmekler baş köşelere yerleştirildiğinde çadır halkı da sofranın etrafına sıralandı. Bal petekleri, tereyağlar, peynirler… Daha doğrusu bu sofrada her şey doğaldı. Çaylar ince belli bardaklara süzüldüğünde Hayriye usulca dedi ki:

— Eren abi, bugünkü azık yemeğinizi Ayşe Gelin yapacak.

— Hayriye, misafirine hangi yemeği yaptıracaksın? diyerek güldü Eren.

— Yapabilirse ona Gelinsi Keşkek yemeği yaptıracağım. Tarifini vereceğim, nasıl yaparsa artık. İlk kurbanları sizlersiniz, dedi Hayriye gülerek.

— Oooo, desene bugün şenlik var, dedi Eren, sol dizine oturttuğu bebeğini severek.

Kahvaltı bittiğinde Hayriye, elinde üstü örtülü bir tepsiyle geldi. Tepsinin örtüsünü kaldıran Ayşe Gelin, Hayriye’nin yüzüne şaşkınlıkla baktı ve Yörük kızı Hayriye tepsidekileri tek tek saydı:

-        Bir buçuk kilo kadar yarma

-        Bir buçuk kilo kadar haşlanmış kuzu eti

-        Biraz tereyağı

-        1 kase haşlanmış nohut

-        Biraz da su

-        Biraz da kırmızı yaprak biber , tuz

İran seferinin ardından yorgun ama zaferin vakur sessizliğini taşıyan Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte Amasya civarında bir köyde konakladı. Günlerdir süren yolculuk, askerlerin yüzüne toz, bedenine ağırlık bırakmıştı. Açlık artık sadece bir ihtiyaç değil, sabırsız bir bekleyişti. Köyün kenarında, zamanın izlerini yüzünde taşıyan yaşlı bir kadın vardı. Ne saray mutfağına özgü ihtişamı ne de bol malzemesi… Elinde yalnızca biraz yarma, bir avuç nohut ve az miktarda et bulunuyordu. Ama yüreğinde misafirperverliğin en saf hâli vardı.

Kadın, büyük bir kazan kurdu. Ateşi ağır ağır yaktı. Saatlerce sabırla karıştırdı yemeğini. Her kepçe vuruşunda buğday yumuşadı, nohut çözüldü, et lif lif ayrıldı. Zaman, yemeğin içine sinmişti adeta. Akşam olduğunda kazan padişahın huzuruna getirildi. Askerler merakla kâselerini doldurdu. İlk kaşıklar alındığında bazıları fısıldaştı:

“Keşke biraz daha etli olsaydı…”

Bu sözler yaşlı kadının kulağına da ulaştı. Gözlerinde kırgınlık değil, bilgece bir sükûnet vardı. Tahta kepçesini eline aldı, kazanı derinlemesine karıştırdı. Ve bir anda… dipte saklanan etler yüzeye çıktı. Kepçenin her dönüşünde et, buğdayın içinden yeniden doğar gibi görünüyordu.

Kadın, yavaşça konuştu:
“Evlatlarım… Bu yemek sabır ister. Karıştırdıkça bereketi ortaya çıkar.”

Padişah bir kaşık daha aldı. Bu kez sadece tadı değil, emeği ve hikmeti de hissetti. Gözleri bir an kadına çevrildi ve başını hafifçe eğerek takdirini gösterdi. O an, sıradan görünen bu yemek bir kültürün, bir geleneğin ve bir yaşam felsefesinin simgesi hâline geldi.

İşte o gün “keşkek” yalnızca bir yemek değil; paylaşmanın, emeğin ve sabrın adı oldu.
Adının kökeni belki Farsça “kaşidan”, yani dövmek, ezmek fiilinden; belki de “keşk”, yani buğday lapasından geliyordu… Ama anlamı Anadolu’nun yüreğinde şekillenmişti.

O günden sonra keşkek, Yörükler ve Türkmen obalarının vazgeçilmez yemeği oldu. Düğünlerde, sünnetlerde, hayır sofralarında büyük kazanlar kuruldu. Herkes bir ucundan tuttu; biri odun getirdi, biri karıştırdı, biri dua etti.

Ayşe Gelin, “İşte bu yemeğin hikâyesi böyle… Bu dağ başı ne bizim okuduğumuz şehir kültürüne benzer ne de mutfak kültürüne. Ben bu hikâyeyi anlattım, sıra senin el marifetinde…” dedi.

Ayşe Gelin, yarma aşıyla birlikte haşlanmış kuzu etini tokmakla döve döve ateş üzerinde tam pişirme kıvamına getirdi. Keşkeğin üzerine tereyağında kavurduğu biberli nohutu “coss!” diye döktüğünde ikindi ezanı okunmuştu.

Her lezzetin bir emeği, bir hikmeti ve bir hikayesi vardır. Sabır gibi, zaman gibi…

 

Mavi ve Yeşil Arasında/Nuran Nisa KEKLİKCİ

 


  

Bir yaprak düşer toprağın kucağına,

Sessizce anlatır veda etmenin zarafetini.

Deniz, kıyıya fısıldar kadın şarkısını,

Dalgalar siler zamanın yorgun izini.

 

Güneş çekilirken dağların arkasına,

Gökyüzü boyanır kızıldan maviye.

Bir kuş kanat çırpar özgürlüğe doğru,

Sanki bir selâm taşır bilinmez bir hediye.

 

Durup dinlemek gerekir bazen dünyayı,

Rüzgarın sesinde saklıdır bütün sırlar.

Sakin bir limandır insanın kendi içi,

Oraya sığar en güzel, en masum yarınlar.

 

                                      

KABE’DE KAYBOLMAK / Teyfik KARADAŞ

 



Hac; İslam’ın beş şartından biridir.  Akıllı, ergenlik çağına gelmiş ve maddi durumu yerinde olan her Müslüman için farzdır. Hac mevsimi dışındaki herhangi bir zamanda Kâbe’yi ziyaret edip ihrama girmek, tavaf yapmak ve say ibadetlerini yerine getirerek saç tıraşı olmak suretiyle yerine getirilen ibadete umre denir. Umre sünnet bir ibadettir. Hac yılın belli günlerinde yapıldığı halde umre her zaman yapılabilir.

Yaşım kırk olunca hacca gitmek için Diyanet İşleri Başkanlığına başvuruda bulundum. Başvuruda bulunduktan sonra sekiz yıl bekledim ama hacca gitme hakkı elde edemedim. Hacca gitme hakkı elde edemeyince, peygamber efendimizin yaşadığı mübarek toprakları görmek ve işlediğim günahlardan af dilemek için umreye gitmeye karar verdim.  Bu kararımı bir yıl boyunca hiç kimseyle paylaşmadım. Bir yıl sonra umreye gitme kararımı emekli imam olan amcaoğlum Mehmet Hoca ile paylaştım. Mehmet Hocam benim bu kararıma çok sevindi. Mutluluktan sadece yüzü değil gözlerinin içi bile güldü. Mehmet Hocam her yıl bir kere görevli olarak umreye gidiyordu. Mehmet Hocamla umreye gidenler Mehmet Hocamın mihmandarlığından çok memnun kalıyorlardı. Bende umreye Mehmet Hocamla gitmeyi düşünüyordum. Bu görüşmemiz sırasında umreye aralık ayında birlikte gitmek için Mehmet Hocam ile sözleştik. Sözleştiğimiz sırada çalıştığım kurumdan izin alamama ihtimaline karşı umreye gideceğimi kimseye söylememesini Mehmet Hocama tembih ettim.

Mehmet Hocamı ziyaret ettiğim günden bir gün sonra, çalıştığım kurum olan Sütçü İmam Üniversitesinden bir hizmet belgesi alıp, pasaport için Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğüne başvuruda bulundum. Pasaportum kısa bir süre sonra geldi. Ben umrede ziyaret edeceğimiz yerler ve ziyaret edeceğimiz yerlerdeki yapacağımız ibadetler konusunda araştırmalar yapmaya başladım. Araştırma yaparken mübarek topraklara iyice sevdalandım. İhramın nasıl ve ne zaman giyileceğini öğrendim. Daha önce umreye gitmiş insanların umreyle ilgili anılarını dinledim. Tavaf ve say yaparken yorulmayayım diye yürüyüş yapmaya başladım. Kendimi umre iklimine alıştırmaya çalıştım. Dost meclislerinde bile sohbet ederken günaha girerim düşüncesiyle, ağzımdan çıkan sözcükleri daha dikkatli bir şekilde kullanmak için gayret etmeye başladım. Namazlarımı vaktinde kılmaya özen gösterdim. Anlayacağınız pasaportun elime ulaştığı andan itibaren lisanı halimde önemli değişiklikler oldu.

Ben kendimi umreye hazırlama çalışırken hiç beklemediğim güzel gelişme daha oldu. Kasım ayının ilk haftası evimin bahçesindeki hurma ve ayvaları hasat etmek için köye gitmiştim. Akşamüzeri yorgun vaziyette şehre dönmeye çalışırken sokakta babam ile karşılaştık. Babamın elini öptüm. Elini öptükten sonra babam ile ayaküstü kısa bir hasbihal ettik. Hasbihalden sonra babama “Baba benden bir emrin isteğin var mı ?” diye sordum. Babam ise bana “Oğlum umreye gideceğini duydum. Eğer umreye gideceksen annen ile beni de götür” dedi. Babamın ağzından çıkan bu sözlerden nasıl mutlu olduğumu, nasıl etkilendiğimi sizlere kelimelerle anlatamam. Duygusal bir insan olduğum için aniden gözlerim yaşardı. Yüce Rabbim bana mübarek topraklarda anneme ve babama hizmet etme şansı vermişti. Bu şans ret edilir, babaya yok denilir miydi? Elbette denilmezdi. Ben de babama “Baş üstüne baba. Çok iyi olur. Yarın ben yeniden köye geleyim.  Bu konuyu konuşuruz ”dedim ve şehre doğru hareket ettim.

Sabahleyin kahvaltımı yaptıktan sonra tekrar köye gittim. Köyde babam ve kardeşlerimle bir araya geldik. Babam ve anamın pasaportlarını çıkartmak için o zaman köy muhtarı olan kardeşim Rıdvan’ı görevlendirdik. Babam ve anamın umre ücretindeki eksik para kardeşlerim tarafından tedarik edildi. Böylelikle annem ve babamın da umre hazırlığını başlatmış olduk.

Annem ve babamın pasaportları çıkınca pasaportlarımızı bizi umreye götürecek olan Puan Tur şirketinin yetkililerine teslim etim. Pasaportları teslim ettiğim gün Puan Tur şirketinin yetkilileriyle ödeyeceğimiz ücret ve kalacağımız oda konusunda da bir anlaşma yaptık. Yaptığımız anlaşmaya göre annem, babam ve ben üçümüz bir odada kalacaktık ve yirmi günlük umre ibadeti boyunca her şey dâhil şirkete kişi başı bin elli dolar para ödeyecektik. Şirket vizelerimizi aldı. Ben şirkete ücreti ödedim. Şirket tarafından düzenlenen umre kursunu tamamladık. Umreye gitmek için gün saymaya başladık.

Aralık ayının yirmi altıncı günü bizim gideceğimiz puan tur şirketiyle umreye gidecek olan yüz sekiz kişilik kafile Kahramanmaraş Hava Limanında toplandı. Umreye gidecek olan insanların kardeşleri, çocukları, yakın akrabaları ve arkadaşları da umrecileri uğurlamak için hava limanına gelince ortalık panayır alanına döndü. Hava limanının bahçesinde kimi umreye gidecek olan yakınıyla resim çektirirken, kimileri sevincinden gözyaşı döküyordu. Bineceğimiz uçağın hareket saati yaklaşınca iç hatlar kapısından içeri girerek uçağa bindik. Bindiğimiz uçak Kahramanmaraş Hava Limanından İstanbul Hava Limanına hareket etti. İstanbul Hava limanında varınca bize tahsis edilen odaya girerek ihrama girdik. İhramı giyince yaşadığım sevinçten dolayı gözyaşlarımı tutamadım. İstanbul Hava Limanında dış hatlar terminaline giderken yürüyen merdivende bir kaza yaşandı. Yaşlı bir insan yürüyen merdivenle aşağı inerken yıkıldı.  Yaşlı adam yıkılınca arkasında bulunan iki bayanda yıkıldı. Bu insanların merdivenden aşağıya düşmemeleri için gösterdiğim mukavemete bir ben, birde Allah şahit. Kendi canımı tehlikeye atarak, merdiven durduruluncaya kadar o insanların merdiven aşağıya doğru düşmelerini engelledim. Böylelikle umre yolculuğunda ilk sınavı kazanmış, Rabbimin de yardımıyla büyük bir faciayı önlemiş oldum.

İstanbul Hava Limanının dış hatlar terminalinde bizi Kâbe’ye götürecek olan devasa büyüklükteki Türk Hava Yollarına ait uçağa bindik. Emniyet kemerlerimizi bağladık. Bindiğimiz uçak gece yarısı hareket saati gelince hedefine kilitlenmiş bir şahin kuşu misali gökyüzüne doğru havalandı. Eğe denizinin, Akdeniz’in üzerinden geçip bizi üç saat sonra Cidde Hava Limanına indirdi. Cidde Hava Limanında Sudi toprağına ayak basınca birden bire haleti ruhiyem değişti. Kendimi farklı bir âlemde hissetmeye başladım. Cidde Hava Limanında Sudi Arabistan görevlilerinin bize göstermiş olduğu ilgi ve saygıdan oldukça memnun kaldım. Bagajlarımızı aldıktan sonra bize tahsis edilen otobüslere binerek Mekke istikametine doğru hareket ettik. Hava çok karanlık olduğundan nerelerden geçtiğimizi bilemiyorum. Hocalarımızın okuduğu ilahiler eşliğinde sabah namazına iki saat kala Mekke’de kalacağımız otele intikal ettik.

Kafilemiz kendilerine tahsis edilen otel odalarına yerleşti. Annem, babam ve ben de üçümüz bir bize ayrılan dört kişilik bir odadaki yerimizi aldık. Kalacağımız oda nem kokuyor ve pencereleri açılmıyordu. Yolcuğun vermiş olduğu yorgunluk nedeniyle başımızı yastığa koyar koymaz uyumuşuz. Sabah namazı vakti gelince Mehmet Hoca kapıyı çalarak bizi zorda olsa uyandırdı. Sabah namazını kıldıktan sonra Kâbe’ye gitmek için kaldığımız otelin fuaye alanında toplamdık.

Fuaye alanına yüz sekiz kişilik kafileden ancak kırk kişi kadar bir insan geldi. Kafilenin diğer kısmı otele yerleştikten sonra, uyumadan sabah namazını Mescid-i Haramda kılmak için doğruca kabe’ye gitmişler. Bizde Mehmet Hocanın önderliğinde Kâbe’ye hareket ettik. Babam yürüyemediği için onu otel aldığım tekerlekli sandalyeye bindirdim. Kaldığımız otel Kâbe’ye yürüme mesafesinde olduğu için on beş dakika sonra yürüyerek Kâbe’ye vardık. Beytullahın görüneceği yere varınca Hocanın talimatıyla gözlerimizi yumduk.

Gözlerimi açtığımda karşımda günde beş vakit namaz kılarken “Kıblem Kâbe’ye” diye niyet ettiğim Beytullahı görünce sevincimden gözyaşlarımı tutamadım. İhrama girmiş yüzbinlerce Müslümanı Kâbe’nin etrafında tavaf ederken temaşa etmek mutluluğumu zirveye çıkarttı. Dilimin döndüğü kadar, elimi havaya kaldırarak İslam âleminin her ferdi için Yüce Rabbime dua ettim. Dua faslı bitince kafilenin hepsi zemin katta, babam ile ben birinci katta Hacerül- esved’i “Bismillahi Alla hu Ekber[u1]  “ diye selamlayıp tavaf etmeye başladık. Babam ile bir taraftan tavaf ederken bir taraftan belli aralıklarla Kâbe’nin etrafına konan su sebillerinden mübarek zem zem suyunu içiyorduk. Tavafı bitirdikten sonra namaz kıldık, dua ettik ve otele gitme saatimiz gelince önceden tespit ettiğimiz toplanma bölgesine gittik.

Bizimle gelen cemaatin hepsinin toplandığı anlaşılınca Kâbe’nin Zamzam Towers tarafındaki bir kapısından çıkıp kaldığımız otele doğru hareket ettik. Ben babamı hasta sandalyesi ile taşıdığım için kafilenin arkasından gidiyordum. Biz Kâbe’den çıktıktan sonra otele ulaşmamız için doğuya doğru düz gitmemiz gerekiyordu. Ancak Mehmet Hoca bizi kuzeydoğu istikametinde bir caddeye yönlerdi. Ben Mehmet Hocaya “ Hocam yanlış yöne gidiyoruz” diye itiraz ettim ama itirazım dikkate alınmadı.

Gittiğimiz cadde oldukça rampaydı. Babamda kilolu bir insan olunca ben hasta sandalyesini sürmekte zorlanmaya başladım. Benim zorlandığımı gören Ramazan Baykuş abi bana yardıma geldi. Biz bu caddede zorlukla altı-yedi yüz metre kadar ilerleyince yanlış yere gittiğimiz anlaşıldı. Cemaat geriye döndü. İniş aşağı izlerinin üzerine yürümeye başladılar. Bende döndüm ama kaldırımlar kalabalık olunca cemaatin hızına ayak uyduramadım. Belli süre sonra cemaat gözden kayboldu. Annemde cemaat ile birlikte gitti.

Cemaatin hangi yöne gittiğini göremeyince bende hangi istikamete gideceğimizi şaşırdım. Geri döndüğümüz yerden bir kilometre kadar ilerleyince kaybolduğumuzu fark ettim. Caddenin kenarında bir bankın yanında durdum. Babama “ Baba kaybolduk ”dedim. Kaybolduk deyince babam başladı ağlamaya. Babam ağlayınca bende gözyaşlarımı tutamadım. Bizim ağladığımız saatlerde annem otele varmış ama bizim kaybolduğumuzu anlayınca annemde ağlamaya başlamış. Anlayacağınız babam ile ben caddede ağlarken annemde otel de gözyaşı dökmüş. Ağlama faslı bitince bir çıkış yolu bulmak için düşünmeye başladım. Mehmet Hocayı aradım. Telefonuna ulaşamadım. Fatih Hocayı aradım. Telefona ulaşamadım. Kâbe’ye yeni vardığımız için telefonlarını henüz uluslararası görüşmeye açtırmamışlardı. Hocalara ulaşamayınca iş başa düştü dedim.

Ben yıllar önce hacdan gelen bir yakınımı ziyarete gittiğimde, ziyaretine gittiğim amca “Mekke’de kaybolan hacılar Mescid-i Haramdaki yeşil ışığın altına gelip beklerlerse yetkililer gelip onları oteline götürüyorlar” manasında bir anısını anlatmıştı. Bu hikâye hatırıma geldi. Bulunduğumuz yerden Kâbe’nin etrafını saran mübarek mabedimiz Mescid-i Haramın bir minaresinin uç kısmı hafiften görünüyordu. Babamın bindiği hasta sandalyesini sürerek minarenin göründüğü istikamete doğru hareket ettim. Bulunduğumuz ana caddeden minareyi gördüğüm taraftaki sokağa girince Mescid-i Haramın doğusundaki dış cephe duvarı karşımıza çıktı. Bu duvarları görünce nasıl sevindiğimi, nasıl mutlu olduğumu size anlatamam.

Girdiğimiz sokakta üç yüz dört yüz metre kadar ilerleyince Kâbe’nin açık olan giriş kapılarından birine vardık. Vardığımız kapının kaç numaralı kapı olduğunu hatırlamıyorum. Kapıdan içeri girdik. Doğrudan yeşil ışığın olduğu tarafa doğru hareket ettik. Kâbe’nin birinci katındaki yeşil ışığın yanın varınca babam ile birlikte ikişer rekât şükür namazı kıldık. Namazdan sonra bir köşeye çekilip beklemeye başladık.

Beklerken yanımızdan geçen bir kafile reisini durdurup yardım talep ettim. Allah razı olsun adam bizim ile ilgilendi ama otelin kartını yanımıza almadığımız için yardımcı olamadı. Zaman ilerliyor bizi almaya kimse gelmiyordu. Babam yorgunluktan harap olmuş dinlenmek istiyordu ama maalesef bizim çaresizliğimiz devam ediyordu.

Bu arada aklımdan çeşitli senaryolar gelip geçmeye başladı. Aklıma ilk gelen senaryolardan biri bizi umreye götüren şirketin Kahramanmaraş’taki yetkililerine ulaşıp haber vermekti ama yetkilerden kimsenin telefonu bende kayıtlı değildi. Şirket Kahramanmaraş Ulu Caminin arka tarafındaydı. Bacanağım Nesimi Önügören Bey ise gündüzleri Uzunoluk Caddesindeki esnafların yanına çok takılırdı. Son bir ümit ile bacanağımı aramaya karar verdim. Bacanağımı arayıp nerede olduğunu sordum. Menefoğlu Kundurada olduğunu söyledi. Nesimi beye durumu anlatıp Puan Tura gitmesini söyledim. Ben Nesimi Beyi aradıktan on dakika sonra Puan tur şirketinin sahibi Mircan Hoca beni aradı. Mircan Hocaya Kâbe’de babamla kaybolduğumuzu ve yeşil ışığın altında beklediğimizi söyledim. Mircan Hoca ise bana bulunduğunuz yerden ayrılmayın sizi bir saat içinde oradan aldıracağım dedi. Mircan Hoca ile irtibat sağlayınca üzüntüm mutluluğa döndü. Sevinçten ağlamaya başladım.

Mircan Hoca ile görüşmemizden bir saat sonra bizi götürmek için Mehmet Hoca yanımıza geldi. Mehmet Hoca ile birlikte otele gittik. Otele vardığımızda annemin önce bana, sonra babama sarılarak söylediği ağıt tarzı türküler hala kulaklarımda çınlamaktadır.

O mübarek topraklarda kaybolduğumuz saatlerde kaybolduğumuza üzülsem bile ondan sonraki günlerde o üzüntünün mutluluğunu yaşamaktayım.

 

 


 [u1]

SARFİYAT DİVANELİĞİ Bir Zihniyet Tenkidi/Emre BİRSEN

 




Medeniyet geleneklerinin ve onların tabiî neticesi olan bilcümle mukaddes hassasiyetlerin gözlerimizin önünde birer birer tefessüh ettiği bu fetret demlerinde, modernizmin ruhumuza sirayet ettirdiği bir maraz daha vardır: Sarfiyat ibtilâsı, yani israf.

İsraf kelimesinin menşei olan seref, haddi aşmak, ölçüyü kaçırmak, gaflet, cehalet ve hırs gibi menfî mânalara tekabül eder. Mezkur kelimenin lügatteki ilk kullanımlarından biri ise "sürfe"dir. Bu kelime, ağaç yapraklarını kemirerek yiyen ve nihayet o yaprakların arasında kendisine yuva yapan küçük bir kurtçuğu ifade eder. Bu küçük mahlûk, mukim olduğu ağacın yapraklarını durmaksızın tüketir; hatta zamanla o ağacın kurumasına dahi sebebiyet verebilir. Muhtemeldir ki israf mefhumu da bu teşbihten mülhem, insanın hasenatını kemiren ve ilâhî bir ikram olan bereketi izale eden bir hâli ifade etmek üzere lisanımıza yerleşmiştir. Günümüzde ise bu mefhum; ferdî ve içtimaî hayatta sarfiyatta ifrata düşmek, lüzumsuz harcamalarda bulunmak ve nimetin hududunu aşmak mânalarında kullanılmaktadır.

Modernizmin dayatmalarıyla ihtiyacın tarifi de değişince, adına sarfiyat divaneliği diyebileceğimiz vahşî bir maraz zuhûr etti. Bu marazın menşeinde; şımarıklık, kanaatsizlik, dervişâne bir rızâ ile hâline şükredememek ve daima daha fazlasını talep etmek vardır. İşte bu kör hırs, insanın nefs-i emmâre denilen en süflî cihetini kuvvetlendirdi.

Terbiye ve tezkiye edilmemiş nefis, elindeki helâl imkân ile iktifa etmez; her daim daha ziyadesini ister. İnsan zanneder ki daha fazlasına sahip olduğunda daha rahat, daha huzurlu ve daha meselesiz bir hayat sürecektir. Hâlbuki bu büyük bir aldanıştır. Hayatını idame ettirmeye kifayet edecek miktarda nimete sahip olduğu hâlde, tezkiye edilmemiş nefis yine de doymaz. Bu gafil hâl ise insanda mânevî bir iştihâ-yı kâzibe meydana getirir; neticede ebedî bir bedbahtlığa sebebiyet verir.

Şuursuzca yapılan bu hoyrat sarfiyat, yalnızca ferdî şahsiyetimize değil, cemiyetin şahs-ı mânevîsine de menfî tesir eder. Zira bu maraz, modernizmin diğer bütün tezahürleri gibi sârîdir. Her ne kadar ondan muhafaza olunmaya gayret edilse de, ulvî hassasiyetlerle mücehhez zevat herkese sirayet edebilir.

Günümüzde hususen, tüketim kültürünün kadınlar üzerinde daha kesif ve faal bir tesir bıraktığı müşahede edilmektedir. Moda denilen süflî illüzyon, maalesef bu tesiri daha da derinleştirmektedir. Kapitalist sermaye ve onun müstemleke şebekeleri; televizyonu, interneti, sosyal medyayı ve sair mecraları birer tuzak olarak kullanmakta; şuuraltını hedef almak suretiyle kadınları lüzumsuz sarfiyatın girdabına sevk etmektedir. Esasen burada bahis mevzuu olan, bir cinsiyet meselesinden ziyade bir zihniyet meselesidir.

Hâlbuki İslâm akaidi, bizlere bu dünyada muvakkaten bulunduğumuzu, fanî olduğumuzu ve aslî vatanımızın ahiret yurdu olduğunu daima ihtar ve tezkir eder. Din-i Mübin; hodbinliği, mütekebbir şaşaayı ve şatafatı kat'î surette men eder.

Ne var ki medeniyetimizin irfan mirası, bugün büyük ölçüde asâr-ı güzîdenin sayfalarında mahpus kalmıştır. Nisyana dûçâr edilen bu kıymettar gelenekler, tasavvurumuzu tek tek terk etmektedir. 

Medeniyet değerlerimizden olan sadelik ve zâhidâne tavrın ihmali ise, gariptir ki muhafazakâr camianın dünyevî konfor ve lüks ile teması, yani sekülerleşme sürecine girmesiyle sürat kazanmıştır. Elbette bu tefessühte modernizmin menfî tesiri olduğu gibi, dahilimizden birtakım zevatın da bu mânevî tahrif hareketine iştirak etmiş olması ihmal edilemez. Bugün mücavirimize ibret nazarıyla baktığımızda görürüz ki israfın Anadolu coğrafyasında en şedid şekilde tezahür ettiği beldeler, ekseriyetle muhafazakârlıklarıyla temayüz etmiş beldelerdir. Taşradan şehre göç ile başlayan bu serencamda, modernizmin sârî marazlarına evvelce aşina olmayan insanımız, şehir hayatının cazibesine kapılarak ciddi bir savrulma yaşadı. Yahut ceddinden kalan arazilere apartmanlar ve siteler inşa edilmesiyle emeksiz zenginleşen bir zümre, zamanla "yeşil burjuvazi" diye anılan bir sosyal sınıf teşkil etti.

Binnetice; binbir çeşit hezeyan ile icra olunan şatafatlı doğum günü merasimleri, lüks izdivaç merasimleri, bebek partileri, şaşaalı tatiller, giyim kuşam hülasa hayatımızın her cihetinde bu zihniyetin dayatmasıyla maruz kalınan her nevi tatbikat bir bir zuhur etti. Neticeten bilcümle israf kalemleri, cemiyetin şahs-ı manevisine menfi tesir ederek, mukaddes bereket mefhumunun arzdan çekilmesine sebebiyet verdi. Yaşanan bu vahim hal, sarfiyat muvazenesizliğinin günden güne ziyadeleştiğine ve kalbi hassasiyetlerimizin tefessüh ettiğine müşahhas bir emaredir.

Medeniyet geleneklerinden ve tasavvufi geleneğin o insanı hamlıktan kurtaran manevi kemalatından tamamen bihaber olan bu beşer yığını; arz üzerindeki muhtelif coğrafyalarda bir lokma ekmeğe, yani kifaf-ı nefsten mahrum binler fukara ve gurebayı ihya edecek dünyalığı, serazad tavrıyla berhava ediyor. Bir tarafta yiyecek ekmek bulamayan, tedavi olamayan, derme çatma evlerde idame-i hayat mecburiyetinde bırakılan fukara ve gureba; diğer yanda ise piyasayı ve iktisadi muvazeneyi kendi lehlerine bozarak servetine servet katanlar, azgınlaşanlar… Bu güruh, lüks hanelerinde, mükellef sofralarında, galaksi yıldızlarıyla müzeyyen otel lobilerinde maneviyattan dem vururlar. Günümüzde bu ve benzeri riyakar etvardan, ümmetin mazlumları şedid zulumata mahkumken; zelzele, sel, yangın gibi semavi ve arzi afata maruzken, hiç değilse yapılan bu lüzumsuz sarfiyattan haya edilmelidir. Biz kullara bu dertten kurtulmak için ilk reçete edilen ilahi çare, muhlis bir samimiyet ve pak bir niyettir. Cenab-ı Hakk’ın rızasına tamamen muhalif olan israfı terk etmek ve Fahr-i Kainat Efendimizin aziz sünnetine tam bir teslimiyetle ittiba, insanı lüzumsuz sarfiyat hamakatinden felaha eriştirir.

Fahr-i Kainat Efendimiz, medeniyet değerlerini mukaddes bir emanet gibi tahmil etmiş olan zevata: “İmkanatı sizinkinden daha aşağıda olanlara bakınız; sizden daha yukarıda olanlara bakmayınız! Bu, Allah’ın size lütfettiği nimetleri hor görmenize mani olur.” ifadesiyle kanaati tavsiye ederken; dünyalık peşinde koşmaktan gözü doymak bilmeyen vahşileri de “Sizin gözünüzü ancak bir avuç toprak doyurur” diyerek dehşetamiz ihtar ile tezkir eder. Müslüman hassasiyeti olan kulun, bu mühim bahiste de mikyası; iman ettiği dinin emir ve tavsiyeleri yanı sıra, asırlardan beri tevarüs ederek gelen medeniyet gelenekleridir.

Hakk Teala, bizlere dünya nimetinden meşru dairede istifade etmeyi; lakin kat'a israf etmemeyi nasihat buyurur. Kitabullah’ın Araf Suresi 31. Ayet-i Kerimesinde Hakk Teala: “Ey Âdemoğulları! Her mescid yerinde ziynetlerinizi alın ve yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Zira O, israf edenleri sevmez.” buyruğuyla bu işin usulünü ve mizanını bize belletir. Cenab-ı Hakk’ın kelamındaki bu kıstas, Efendimizin mutahhar hayatında müşahhas bir numune olarak tezahür etmiştir. Zira O, her tavrında, her kelamında sade ve durudur. “Dünyada bir ağacın altında gölgelenen bir yolcu gibiyim” buyurur. Efendimizin hayat-ı seniyyesine insaf ile nazar edersek; zat-ı şeriflerinin en asgari eşya ile sade bir hanede yaşadığı; yatağının hasırdan ibaret olduğu ve günlük yiyeceğinin çoğu zaman yalnızca hurma ve sudan ibaret olduğu mervidir. O’nun müşerref ve mutahhar hayatı, şaşaadan tamamen ırak, az ile iktifa ederek geçmiştir. Kendisini bu alemde sadece bir misafir gibi görmüş ve ümmetine de bu dünyanın geçici bir han, kendilerinin de birer yolcu olduğunu her daim ihtar etmiştir.

İnancımızın manevi hayattaki en saf tezahürü olan tasavvuf gelenekleri de her devirde işte bu sade hayatı tavsiye ve teşvik etmiş; mütevazı ve sadasız bir tarz-ı hayatı kendisine şiar edinmiştir. Tasavvufun mektebi olan tekkelerde dervişana; riyadan ırak, sade, hesapsız ve mütevazı bir hayat talim ettirilmiştir. Günümüzde birtakım akl-ı evveller, tasavvufi gelenekle idame-i hayat eden bu zevatı dünyayı kerih görmekle itham ederler. Halbuki hakiki sufilerin halinde muazzam bir muvazene ve mizan vardır. Onlar, Kasas Suresi 77. Ayet-i Kerimesinin ilahi emri mucibince hareket ederler: “Allah’ın sana verdiğinden âhiret yurdunu kazanmaya bak ve dünyadan nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışma! Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.” Bu ayetle amel eden mutasavvıf, dünyadan nasibini alır lakin ona asla gönül vermez; kalp sarayına mâsivâyı dahil etmemeye gayret eder. Bununla beraber maddi ve manevi mirası ile de dünyayı imar ve ihya eder.

Rızk; Rezzak-ı Alem olan Allah Teala'nın bizlere bahşettiği müşahhas ve mücerret her türlü nimettir. Kulun üzerindeki her nimetin şükrünü hakkıyla ifa etmesi gerekir ki, o şükür de ancak o nimeti yine Hakk’ın tarikinde sarf etmekle mümkündür. Yani nimetin şükrü, Allah rızasına matluben infak etmektir.

İsraf, sadece kişinin ziyade mala ve servete sahip olduğunda zuhur eden bir hal değildir. İsrafın da kendi dahilinde muhtelif cinsleri vardır ve her cinsi ademoğlunun hayatında derin tesirat tesis eder. Misalen yapılan bu lüzumsuz sarfiyat; insanın sadece malına değil, en kıymettar hazinesi olan vaktine, hayatın manasına, sıhhatine, hissiyatına ve hatta huşu içinde yapması gereken ibadatına bile sirayet edip tesir eder.

Mesela; dünyalık satın alma serencamındaki karar sürecinde kaybolmak, alışverişte titizlik ve intizama lüzumundan ziyade vakit taksim etmek, müdrik ve münsif ahvalden bigane zevata kıymettar bir hakikati anlatmak için beyhude nefes tüketmek, lüzumsuz işlerle iştigal etmek hem maddi hem de manevi israfa emsaldir. İnsanı tüketen bu kısır deverandan çıkmanın yegane güzergahı ise nefs terbiyesi ve nefs tezkiyesidir. Tasavvufun tavsiye ettiği sade olma hali, nefs terbiyesi zaviyesinden nazar edildiğinde ruh için kudretli ve şifalı bir çaredir. Sade bir tarz-ı hayatı tercih eden insan; kanaati, şükrü ve tevekkülü talim eder. Kul bu ulvi ahvale nüfuz edince; vaktini, halini, hissiyatını, fikrini, sözünü, tavrını ve bilcümle masivayı tam bir muvazene ile sarf eder. Hırstan ve tamahkarlıktan durarak, ruhani sükuneti ve kalbi huzuru temin eşiğinde durur.

Ademoğlunun ruhunu istila eden hırs, beraberinde israfı getirir. Kalbe israf ve dünyalık girince infak sükut eder. Halbuki infak; Hakk’ın hatrını her şeyden ali tutup yalnızca rıza-i ilahiyeye taliben, maddi veya manevi, sevdiğimiz her ne varsa Hakk’ın uğrunda cömertçe sarf edebilmektir. Nitekim Cenab-ı Hakk kitabında bu kıstası beyan buyurur: “Onlar gayba iman eder, namazı dosdoğru kılar ve rızk olarak verdiklerimizden infak ederler.” (Bakara Suresi, 3. Ayet) Ne var ki modernizm, hayatı hiç olmadığı kadar vahşi bir sürate çekti. Bu sürat insanı, sadece ihtiyacatını temin eden mukaddes bir mahluk olmaktan önündeki her şeyi şuursuzca sarfa müteveccih bir müşteri hâline getirdi. Bugün insanlar kahir ekseriyetle hakiki ihtiyacatını değil, ruhlarında açılan o derin ve karanlık hendekleri fani eşyalarla doldurmaya çalışıyor.

Hususen de kadınlarda mükedder bir halet-i ruhiye, kalbi bir daralma vuku bulduğunda hemen alışveriş yapmak; lüzumlu lüzumsuz herhangi bir tenzilat gördüğünde bir mamul satın almak alelade bir tavır hâline geldi. Bundan mütevellit sarfiyat, iktisadi bir faaliyet olmaktan çıkıp ruhi bir ibtilaya, manevi bir maraza inkılap etti. Fakat şu hakikat takdir olunmalı ki; insan ruhundaki nakısa alışveriş sepetleriyle dolmaz. Zira ademoğlunun en asli ihtiyacı; sahip olunan geçici dünyalıktan ziyade maneviyattır.

Hasret ile yad ettiğimiz demlerde büyüklerimiz, israftan hayatın her sahasında itina ile kaçınır; sofradan kalkarken bile bizlere: "Ekmeği ve nimeti israf etmeyin, hanenin bereketi kaçar" diye tembih ederlerdi. Bu mübarek kelam, sadece iktisadi bir tavsiyeden değil deruni bir medeniyet tasavvuruydu. Zira o demlerde bereket, ziyadelikte aranmazdı. Bereket; kanaatle, eline geçen helal lokmayla yetinip nimetin sahibini bilerek onun kıymetini hakkıyla takdir etmeyle zuhur ederdi. Bugün ise ne kadar muazzebiz ki hanelerimiz eşyalarla mücehhez, fakat gönüllerimiz mahrum. Bu manevi fakra sebep ise kanaat hissiyatının günden güne tezyifidir.

Kanaat; insanın elindeki nimetle yetinmeyi bilmesi, fıtri ihtiyacı ile hırsı arasındaki hududu muhafaza etmesidir. Hakiki kanaat sahibi insan katiyen atalete ve meskenete düşmez; meşru dairede gayret eder, helalinden iktisab eder fakat sarfiyatı asla hayatının merkezi dahil etmez.

Bugün modernizm, cemiyetimizi ve kalbi kalelerimizi her taraftan sinsice ihata edip işgal etmiş haldedir. Bu dehşetamiz işgale karşı zihnini ve kalbini müdafaa ile muhafazaya gayret eden zevat, modernitenin hasmıdır ve bu muharebe dünya hayatı nihayete erene kadar devam edecektir. Bu harp meydanında yapılması gereken mukaddesata merbut, manaya muhatap bir tavır ile mücadeledir.

Dervişâne bir edayla kanaatkâr, sade ve mütevazı bir hayatı tercih etmek; katiyen mülkiyet düşmanlığı yahut dünyaya sırt çevirmek değildir. Bilakis, ilâhî emrin gereği olarak dünya nimetlerinden meşru dairede istifade etmek; fakat süflî şaşaaya, mütekebbir ihtişama ve ruhu tezyif eden israfa meyletmemektir. Hakikî muvazene de işte burada mahfuzdur

BİR ELİF MİKTARI/Samet YURTTAŞ

 



 









Bezm-i Elest’ten ,

Söz verdiğim yerden,

Kalbime muhabbet nakşedenin adıyla

Başlıyorum.

Gövdemde uzuyor inancın fışkınları;

-bir elif miktarı-

 

Rüzgâra ve kalbime

Yön verenin adıyla,

Gurbet evime dönüyorum.

Döndükçe dönüyor dünya.

Uzadıkça uzuyor dünya hayatım;

-bir elif miktarı-

 

Ruhuma ruh üfleyenin adıyla,

Toprağa ve suya üfleyerek

Kıyama duruyor ruhum.

Uzadıkça uzuyor boynum;

-bir elif miktarı-

 

Âlemi varedenin adıyla

Âlemin zikrine karışıyor gözyaşım.

Âlemin zikri,

Uzadıkça uzuyor dilimde.

Ay, geceyi uzatıyor içimde;

-bir elif miktarı-


Edem Hazret/Melih ERDEM

 



 






Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine…

 

Ey Azîzân! Ey Münrvverân! Ey Ârifîn! Yüreklerimizi yanımıza alalım, saflarımızı sıklaştırıp kendimize en önden yer tutalım. Çünkü anlatacaklarımın şahitliğinde elbet bir hikmet vardır. Çünkü mahşer meydanında mizan terazisinin önünde “Ben buna şahidim Ya Râb!” diyeceğiniz şey, Dükkânımız’ın Mesul Müdürü ve aynı zamanda Mayın Südür Hacı Ahmet Deliboz Emiroğlu Abimiz’in izdivacı! Böyle bir şeye tanıklık etmemizi nasip eden Rabbim’e şükürler olsun.

 

Efendim izdivacı an be an anlatsak belki de küçük çaplı bir ansiklopedi çıkar ama biz yine de gönlümüze şifa olmasını umut ettiklerimizden bahsedelim. Evvela belirtmek istediğim birkaç husus var. Öncelikle biz yakın çevresi olarak Ahmet Emiroğlu’ndan Südürüm diye bahsederiz. Şahsına münhasır hâlleriyle bizleri mest etmesi bu unvanı doğurmuştur. Öte yandan henüz yazının başındayken hiç bekletmeden bu izdivacı gerçekleşmesinde emeği bulunan ve düğün yazılarının ilkine konu olan Ruh Şifacısı Uzdil ailesine de hürmet ve şükranlarımızı sunalım. Kendilerinin imar ettiği P.T.T. halen bir fiil işliyor. Bir diğer mevzu ise bu yazıya konu olan kişi, kurum ve kuruluşlar “İçeri”den anlaşılacak şekilde adlandırılmıştır.

 

Kültürümüzde ve inancımızda düğün diye ifade ettiğimiz faaliyet iki gönlün evlilik müessesiyle bir araya geldiğini duyurmasıdır. Südürüm de bu niyetle başta biz dostlarına bu yola girdiğini duyurdu. Sevincimizden ne yapacağımızı şaşırdık bol bol dua edip yüreğimiz yüreğinin üstünde sımsıkı sarıldık. Başta dedim ya Südürüm şahsına münhasır bir insandır. Hallerine hazırlıklı olmak şöyle dursun ansızın yakalandığınızda bilinçaltınızda olan tepkileri bile veremeyeceğiniz durumlarla karşı karşıya kalabilirsiniz. İşte böyle bir süreçle karşı karşıya olacağımızı düşünürken Südürümüz’ün metaneti ve feraseti bilhassa da sevgisi sayesinde sağlıcakla günümüze kadar geldik.

 

Bilirsiniz bizim düğünlerimizin bazı ritüelleri vardır. Bunlardan birisi damada yapılacak ufak çaplı bir şakayla düğün merasimini renklendirmektir. Örneğin Fatmalılı Şair Kartal’ın evinin kapısına tuğla ile duvar örülmüştü. Veya Ruh Şifacısı’nın su vanası sökülmüş, doğalgazı kapatılmıştı, elektrik şarteli indirilmişti. Südürüm’de ise hiçbir şaka yapılmadı. Çünkü kendiliğinden oluyordu zaten. Ritüellerimizden bir diğeri ise merasimin zarafetine gölge düşürmeyecek ama okuyanı hem düşündürüp hem de anlayanı gülmekten krizlere sokacak bir gelin arabası arkası yazısı yazılmasıdır. Bunun için epey bir mesai harcadık. Birinci öneri Meczup Muallim’in yani “Ardıç”ın kardeşinden geldi. ‘Hanım tapılması gereken bir şeymiş.’ Bu laf aslında Südürüm’ün bekarlığında bir çay tütün içmek için dost bulamadığı bir vakitte ‘Yav abi! Bunlar eşlerini tapılacak bir şey zannediyor herhâlde!’ diye serzenişte bulunduğu an ortaya çıkmıştı. Aslında bu laf Nahırönü ve Edebiyatı çerçevesinde söylenmişti ama biz herkesin anlayacağı dilden yazalım dedik. Diğer bir öneri ise fakirdendi. ‘Edem Hazret’. Kayınbabanın bizim cemiyetimizdeki önemini önceki anlatılarımızdan bilen bilir. Temelinde kişinin zevcesini yetiştirip büyüten kişiye hürmete dayanan bu sevgi zamanla mizah literatürümüzde farklı boyutlara da ulaşmıştır. Sonuçta şapırdatmayı seven bir topluluğuz. Bu çerçevede kayınbabalar bilgi dağarcığımızda ‘Hazret’ statüsüyle anlamlanmıştır. Südürüm de bu usul gereği Hazret sevgisini epeyce yüreğine koymuş, mayalamış, pişirmiş kıvamına getirmiş sanırım biraz da abartmıştı. O kadar ki Kurban Bayramı’nda bayramlaşmaya gelmemiş, Dükkân’ı açıp çayı demlemesi bile bir aceleyle olmuştu. Kendisini ‘Abi bugün günlerden Cuma, ben garibim, gurbetten geldim, Dükkân’da ne kadar çay tütün içip dostlarla mülaki olursam o kadar ruhum şifa bulmuş dönerim gurbete. Dükkânımızı açacak mısın?’ diye sormak için aradığımda henüz telefon bir kere çalmışken meşgule attı ve ardından en fazla üç saniye sonra bir mesaj gönderdi: ‘Edem Hazret’. Çocukluğumdan beri tanırım kendisini o mesajı en iyi en rahat halinde olsa o kadar çabuk yazamaz. O yüzden ben de şu aleyhi öne sürdüm, Südürüm telefonundaki aramayı mesajla yanıtlama özelliğine ‘Edem Hazret’ diye bir mesaj ekledi. Ve her fırsatta büyük bir şevkle kullanıyor. Başka ihtimal aklıma gelmiyor. Zatının bu mesajına karşılık ben de ‘Abi Dükkân’ diye cevap verdim. Sonrası aktı gitti bin bir keramet ve bin bir şaşkınlıkla. Böylece ben de bu kerametin ve sevginin meyvesi olan ‘Edem Hazret’ sayihasını önermiş oldum. Ardından Türbedârımız’ın Südürüm’ü onca uzun bekleyişleri, nişanlandıktan sonra Dükkân’ın yolunu unutması, bir var olup bir var olmayışından dolayı Südürüm’ün işini kolaylaştırmak için ‘Evli adam için kesinlik bitmiştir!’ sözünü sarfetmesiyle Türbedârımız o güne özel kırparak ‘Kesinlik Bitmiştir’ önerisinde bulundu. Kamuoyundaki bu işte uzman kişilerin de onayıyla artık gelin arabası yazımız ‘Kesinlik Bitmiştir’ oldu. Böylelikle fakir nezdinde en önemli ritüellerden biri tamamlanmıştı.

 

Düğün için Şehr-i Maraş’a geldiğim gün düğünden önce ve hayatımızın geri kalanında Südürüm’ü görebileceğim son Dükkândı. Hazirun toplanmış hararetli bir şekilde düğün gününün nasıl yönetileceğine dair Destebaşımız’a bilgi verip fikir ve önerilerini alıyorlardı. Cemaat epey kalabalık ve rahmet yüklüydü. Sabah Südürüm’ün kaçta uyanacağından Selçuklu Palas’ın önüne teslimine kadar dakikası dakikasına planlanmış tedbir bizden takdir Allah’tan denmişti. Bu plan uygulanırken beş asli üç yedek sağdıç atanmıştı. Bunların ilki Çarşı Şeyhimizdi. Destabaşımız kendisini ‘Sağdıç’ ilan etmişti. Başta nakdi olmak üzere tüm meselelerden sorumluydu. Ardından Ruh Şifacımıza ‘Soldıç’ denmişti. Başta Südürüm olmak üzere tüm düğün sahiplerinin istek ve arzularını karşılamak için görevlendirilmişti. Güllü’nün iki cihan yoldaşı Lütfü’müz ‘Öndüç’ olmuştu. Çiftimizin izdivacına katkıda bulunmak isteyen, çorbada bizim de tuzumuz olsun demek isteyen olursa onlardan hediyelerini alıp listesini tutacak, düğün sonu Südürüm’e teslim edecekti. Her ne kadar kendisi mikropluk edip görevini iki yaverine aktarmış olsa da görevini layıkıyla yerine getirdi. Diğer bir görevlendirme ise ‘Ardıç’ namıyla Meczup Muallim’e oldu. En basit tabirle görevi ardımızı toplamaktı. Her işe koşturdu, başta Südürüm olmak üzere tüm salonu idare edip yönetti. Art olmak bunu gerektirirdi. Son olarak da fakir ‘Zordıç’ olarak görevlendirildi. Net bir görev tanımı olmamakla birlikte nefse ağır gelecek işlerin fakirin sırtına yüklenmesi gerektiği mesajını almıştım kıt aklımla. Bu şekilde beş sağdıç düğünün sağ salim hitama ermesi için hem gönlünden hem cebinden hem de ömründen verdiler. Elbette Südürüm’e canımız feda, elbette Südürüm’ün emri başımız üstüne, elbette Südürüm…

 

Çiftimiz salona tüm asilliğiyle girişlerinin ardından misafirlerini selamlayıp yerlerine geçtiler. Ardından hafızlarımızın Kur’an tilavetiyle gönüllerimiz bir daha ‘şen’ oldu. Daha sonra nikah memurunun karı koca ilanıyla Destebaşımız, Ruh Şifacısı Ailemiz ve Anahtar Başkanımız şahitliğinde resmen aile olduklarına tanıklık ettik. Bu demde bazı kesimler tarhanalı bir eli böğründe faaliyeti gerçekleştiriyordu. (Bu kısmı ciddiye almasanız da olur.) Ardından takı merasimleri, minik bir Südürüm’ü oynatma operasyonu ve daha sonra kapanışla bu görkemli düğünü sonlandırıp bir o kadar görkemli konvoyla yeni çiftimizi evlerine teslim ettik.

 

Elbette bu kadar kısa ve öz değildi fakat anlatmaya benim lisanım ve haddim yetersiz kalır. Hem cennetten hem gurbetten çok misafirli, her anı fikirli, bol gülünçlü, rahmetli, muhabbetli, meleklerin gıpta ettiği düğünü Südürüm hanesinde, biz kaldırım taşında, sokak lambası dibinde Seher Yeli ve Başkomutanla diz dize Türküdâr türküleri eşliğinde yüreğimiz yanımızda hitama erdirdik.

 

Rabbim iki cihan saadeti nasip etsin. Yuvalarında daim huzur, bolluk ve bereket olsun. Bahtı günleri ak salih ve salihalardan evlatları olsun. Bir yastıkta kocasınlar. Amin

AĞZIMDA KALAN ŞİİR/Samet Yurttaş

 



 









I.

Hiç hayra alamet değil

Ağzımdan çıkan kan

Ağzımdan çıkan irin

Annemin parmak uçları çürümüş

Saçlarımı okşamaktan

Gece bitmiş çoktan

Birazdan

Ağzımdan çıkacak şiir

 

II.

Gençliğim

Ağzımda tersten yakılmış bir sigara

Şiir tutmuş onun ateşini

Küllüğümden

Ölü izmaritler taşmış

Sabah olmuş

Şiirlerine su katılmış şairlerin

Ağzımda eprimiş şiir

 

Köşe/ Hidayet Bağcı

 









Dans eden pervanenin gölgesi düşüyor,

kahvenin telvesine…

Falcı kadının dili güzel şeyler söylüyor..

Gece de tüm fısıltılara inanıyor.

gündüze eriyor dünya..


Belki de saflığımız hala o köşede..



BABA HASRETİ/Nurcihan KIZMAZ

 




















Sözlerin yarım kaldı bir akşam üstü,
içimizde kaldı sesin.
Tamamlayamadık…

Biz de yarım kaldık,
Büyüyemedik.
Ya da büyüdük mü?
Tam anlayamadık.

Çayın soğudu masada,
Evimiz de soğudu o anda,
Gidişin bir yaz günüydü ama
O günden beri ısınamadık.

Her adımda geçmişi yokladık,
usulca,
Her yerdeydin ama
yoktun,
Tanımlayamadık.

Bir eksiklik değil bu,
Alışamama…
Öğrenemedik yokluğunu,
Tanıyamadık.

Mesut Bilginer/Kerbela Mersiyesi

 








Ey cân-ü dil iklimine sultan yâ Hüseyn,

Veyl Kerbelâ sahrasında cânân yâ Hüseyn.


Nûr-i cemâlin şem’-i hidayettir cihâna,

Zulmette kaldı kavm-i girizân yâ Hüseyn.


Ceddin Efendimiz, baban Aliyyel-Murtaza,

Ağlar senin çün Fatıma-i zî-şan yâ Hüseyn.


Bir katre su dahi vermedi sana leşkerler

Yandı susuzluktan o pür-gül fidan yâ Hüseyn.


Gark oldu bütün dünya mâtem-i pâkinle,

Kân ağladı feryat ile devrân yâ Hüseyn.


Divane kulun eşkiyle yıkar maktel-i canı,

Olsun fedâ bu can sana her an yâ Hüseyn.



BEREKET/Emre BİRSEN



 Ali Hocama hürmetlerimle

Modernizm ve garbın bize dayattığı tarz-ı hayat, medeniyetimizden evvela kelimeleri aldı. Lugatlarımızda yeri olsa dahi lisanımızda neredeyse telaffuz bile edilmeyen, yok olmaya terk edilmiş binlerce kelime var. Onlardan biri de Bereket…

Arabi lisandan bize geçmiş bu kelimenin menşei bürûk olup asli manası devenin bir yerde çöküp beklemesidir. Bazı kaynaklarda bir ordunun harp meydanında konuşlanmasını tarif manasında da kullanılmıştır. Devenin bulunduğu yere çöküp orada kalması veya bir ordunun mevziini muhafazası gibi sebata ve hali muhafazayı devama işarettir. Bu manalara istinaden ve irtibaten hoş ve güzel olan bir şeyin berdevam haline bereket denilir. Mübarek, tebrik ve teberrük gibi kelimatta aynı menşeidendir. Bu kelimenin, medeniyet geleneğindeki bilcümle ulvi hasletlere ve manaya taalluk eden diğer kelimat gibi batına bakan bir ciheti de vardır. Gözle görünen zahir ya da görünmeyen batın şeyler için de kullanılabilen nadir kelimattandır. Bu cihetiyle hem maddeyi hem manayı ihata eder.

Manası tefessüh etmeden evvel bu kelime cemiyette sık sık telaffuz edilirdi. Herhangi bir eşya veya hizmet satan zevat müşterilerinden sattıkları şeyin karşılığı olan dünyalığı tahsil edince Allah bereket versin diye niyaz eder, müşteri de bu niyaza bereketini gör diye mukabele ederdi. Böylelikle el değiştiren dünyalık için karşılıklı bereket duası yapılırdı. Valideler aile efradına veya misafirlerine ikram edecekleri yemeği bereket olsun diye abdestli bir şekilde yapar, tek kişilik sofra açmazlardı, yemek müşterek kaplarda yenir, bugünkü gibi sofrada taama oturan zevata müstakil kap konulmazdı. Şimdilerde olduğu gibi kendi aile fertleri için bile onun tabağından yemem, bardağından içmem şımarıklığı olmazdı. Koca/baba; zevce/evladının maişetini tedarik ederken helal olmasına azami hassasiyet gösterir; cemiyet dahilinde para, mahsul, vakit, hülasa bereketi olmayan her şey kıymetsiz kabul edilirdi. Zira bereketin sadece helal rızk için olacağına kamilen iman edilirdi.

Aziz milletimizin mekânı, imkanı dar bile olsa gönlü ziyadesiyle genişti. Varisi olduğumuz irfanın gereği aza kanaat, helal kazanmaya rıza hali vardı. Rıza ve kanaat kapısının eşiğinde sürur ile durur, Rezzak-ı Alem’in taksimatına ram olur, bereketin azda olduğunu bilirdik. Ticaret yaparken kimse aldatılacağından endişe etmezdi. Zira aziz milletimiz dürüst ve fazilet sahibi idi.

Ne olduysa oldu bu kelimeler bir bir lisanımızdan, mefhumatı da idrakimizden kayboldu. Kıymeti takdir, şükrü eda edilmeyen her şey gibi elimizden alındı. Günümüz hayatına sarf-ı nazar edince ticareti; akaidimizde, muamelatımızda, töremizde olduğu gibi değil, kapitalist zihniyetle yapar hale geldik. Kapitalizm ve modernizm denilen melun cereyan, ihtiyacatın hudutsuz olduğuna inandırdı bizi. Halbuki fani olan bir mahlukun ihtiyaçları nasıl hudutsuz olabilirdi? Hudutsuz olan insanın ihtiyacatı değil ihtirası olduğunu unuttuk. Maddi bir şeyin ziyadece mevcudiyeti onda bereket vardır manasına gelmez, keza az olması da bereketin mevcut olmadığına delalet etmez. Bu kelime bir niyazın telaffuzudur. Öyle bir niyazdır ki olmamasından endişe edilen şeyin olması talep edilir.

Cemiyet olma şuurundan ve medeniyet tasavvurundan bihaber yığının dayattığı mesnedi olmayan, nefsani ibtiladan mütevellit nahoş hayat tarzı tüm mukaddesatımızı zayi etti. Cemiyetin şahs-ı manevisine sirayet eden bu menfi ahval neticesi bereketi unuttuk. Bu hale istinaden rıza ve kanaat hayatımızdan çekildi.

Gayr-i müslim olan veya seküler bir hayat pratiğini farkında olmadan sürdüren beşerin idrakinde en ziyade zorlandıkları mefhumattan biri oldu bereket. Zira bir malın infak ile, zekat ile, kanaat ile, şükür ile ziyadeleşmesinin bunlara izahı namümkündür. Halbuki asırlardan beri tevarüs eden medeniyet değerlerine aşina olan, ahlak sahibi ve temiz bir akaide sahip bir mümin için bu mevzu iman edilecek bir mevzudur.

Günümüzde ahalinin en ziyade müşteki olduğu mevzuattan biri hiçbir şeyin yetmemesi, hiçbir şeye yetişilememesidir. Talebesinden hocasına, amirinden memuruna, amelesinden sanayi ustasına hiç kimseye ne zaman, ne mekân, ne de dünyalık kifayet ediyor. Zira kazandıkça daha çok sarf ediyor, sürekli tüketiyoruz. İsrafın haddi hesabı yok. Haneler ebat olarak büyüdü belki fakat aileler küçüldü, misafir azaldı. Bakın, hanelerde artık insandan çok eşya ikamet ediyor. Ahval böyle olunca eskilerin tabiriyle, bereketi kaçtı her şeyin. Varlık içinde yokluk çekmeye başladık. Oysaki bereket gözle görülmeyen, akıl ile anlaşılmayan bir fazlalıktı. Bazen sözde, bazen mekânda, bazen de zamanda tezahür ederdi.

Bilinen hadisedir: Efendimiz henüz bebekken, kendisine sütannelikle müşerref olan Hz. Halime anamız ve zevci Haris’in evine götürüldüğünde bu hane bir parça ekmeğe bile muhtaçtı. Lakin Habibullahın teşrifi ile Hz. Halime ana iki bebek emzirdiği halde sütünde eksilme olmaz oldu. Bu mübarek teşrif ile ailenin aç kalan devesi yeniden süt vermeye başladı. Hanenin diğer hayvanatı da yeni yeni yavrular doğurdu ve sürülerinin kemmiyeti arttı. Mensubu oldukları kabilenin diğer efradına ait sürüler aynı yerde otladığı halde onların hayvanatı zayıf ve çelimsizdi. Bu hali fark eden ahali çobanlarına Haris’in çobanı sürüyü nerede otlatıyorsa, orada otlatmalarını söyler. Çobanlar ise sürüleri aynı yerde otlattıklarını söyler. İşbu rivayetteki bereket mefhumunun aklen izahatı yoktur ancak iman edilir. Bu nebevî misal, bereketin her cihetini anlatır. Bereket; ne tohumla, ne hayvanın cinsiyle, ne toprağın türüyle, ne iklimle ne de yok bereket taşı, yok bereket enerjisi gibi şeylerle alakadar değildir. Doğrudan Cenab-ı Hakk’ın verip ya da vermemesiyle alakadardır. Cenab-ı Hakk’ın lütfedip etmemesi de kulunun israf ve haramla olan alakasına irtibatlıdır. Mezkur misalden de idrak olunacağı üzere Allah Teala vermek istedikten sonra, çorak toprağı bereketlendirir; zayıf hayvanın memelerini sütle doldurur. Bire bin bereket verir. Allah Teala yan yana otlayan iki hayvandan birini veya yan yana mesai yapan iki insan ya da bitişik iki dükkanın birinin kazancını daha bereketli kılabilir. Bir başka hadisede Efendimizin ashabına çuvalla verdiği bereketli bir buğday uzunca bir müddet yettikten sonra sahiplerinin onu tartmaya başlamasıyla eksilir, bir müddet sonra da biter. Bu hal Efendimize aktarıldığında şayet tartmasaydınız, kıyamete kadar devam edecekti buyurur. Cemiyet dahilinde parayı vesair dünyalığı saymanın bereketi gidereceğine dair inancın da temeli bu hadisedir.

Tasavvufi gelenekte bereket hakkında leziz bir rivayet vardır:

Bir zat, İbrahim bin Ethem hazretlerine bereket meselesini sual eder. Hazret, adama köpek senede kaç defa ve kaç tane yavrular, der. O da senede bir veya iki defa, her defasında da 8-10 adet der. Hazret, pekala koyun diye sual eder. Adam, senede bir defa yavrular, ondan da bir ya da nadiren iki yavru doğurur der. Hazret, nazar et bakalım mücavirine; köpek mi ziyade, koyun mu der. Tabi ki koyun kat kat ziyadedir, der adam. Hazret, köpek çok doğurur, eti yenmez, kurban olmaz. Koyun ise az doğurur, sürekli kurban edilir, her gün eti yenir. Nasıl olur da alemde koyun sayısı köpekten kat kat fazla olur diye sorunca adam bu suale cevap veremez. Hazret, hepimizi tenvir edecek ifadesiyle işte bereket budur; koyun seher vakti katiyen uyumaz. O vakit ki arza rahmet ve bereketin indiği vakittir. Koyun o vakitte gaflet halinde olmadığı için üzerine bereket yağar. Köpek ise sabaha kadar havlar, seher vaktinde uyur. Bu sebep ile bereketten mahrum kalır.

İdrakimizin ve lisanımızın kifayet ettiğince bu hikayeyi tasavvuf zaviyesinden şerh etmeye gayret edelim. Hikayede bereketi tespit eden unsur, hayvanatın zaman taksiminde ne yaptıklarıdır. Koyuna nazar edersek hep tevekkül halindedir; gecenin ilk vakitlerinde istirahat eder ve seher vaktinde uyanıktır. Tasavvufta seher vakti; ilahi tecelliyatın, rahmet ve rızkın arza taksim edildiği demdir. Koyun bu vakitte kaim olduğu için ilahi berekete zahiren ve batınen mazhar olur. Köpek ise sabaha kadar havlar, gezer; seher vaktinde yorulur, uykuya dalar. Tasavvufi metaforda bu, gaflet halidir. Kul ne kadar gayret ederse etsin, maddi, manevi rızık vaktini uykuyla veya lalettayin işlerle geçirirse hayatından bereket çekilir. Köpek bu hikayede nefsi, koyun ise ruhu sembolize eder. Köpek; dünyevi hırsı, tamahı, yabaniliği ve mülkiyet derdini işaret eder. Hırslı beşer, bir batında 7-8 yavru doğuran köpek gibi sürekli biriktirir, çoğaltmaya çalışır. Koyun ise teslimiyeti, kanaati, kadere rızayı temsil eder. Senede sadece bir kez doğurması ve sürekli kurban edilmesine rağmen arzda ziyade olmasıyla; az olan helalin, çok olan harama galebesinin temessülüdür. Koyun her daim ademoğluna etiyle, sütüyle, yünüyle faide tedarik eder, hatta kurban olur; aklen nicelik cihetinde azalması gerekirken bilakis artar. Köpek ise umumen tüketir veya biriktirir. Paylaşılmayan, infak edilmeyen bu sermaye, muhafaza için ne kadar çabalanırsa çabalansın ilahi bereketi celbedemez. Ezcümle bereket, vahdette kesreti görmektir.

Bugün insanın aziz tarafı zelil olup beşeri tarafı yabanileşince ekseriyetle huzuru dünyalığın ziyadeliğinde arar olduk. Daha çok mal sahibi olunca rahat edeceğimizi zannettik. Hâlbuki her çokluğun huzur getirmediği gibi her azlık da darlık getirmez. Nice az kazanç vardır ki gönle sürur, eve huzur, sofraya bereket olur. Nice çok mal da beşeri telaşa, endişeye ve meşgaleye sürükler.

Haramdan olan iktisab ile helalden olan arasında beşere göre bir fark kalmadı. Haramdan kazanılan dünyalığın bereketi olmayacağı gibi miktarı önünde sonunda azalacaktır; sahibinin günah yükü artacaktır. Hesabı dünyada sorulmasa bile ahirette muhakkak sorulacaktır. Zira akaidimizden tevarüs eden kadim hikmete göre haramın cezası, helalin hesabı vardır. Bundan mütevellit malımızın bereketli olmasını, az bir miktar ile ziyadece iş yapılmasını, şifa olmasını talep ediyorsak evvela onu helalden kazanmalı, zamanı, mekanı vesair bilcümle imkanı israf etmemeli, ahiren infak ile zekât ile(infak ve zekatın sadece mal ile olmadığı şuur ve idrakinde olarak) tertemiz hale getirmeliyiz.

Ehl-i iman olsun ya da olmasın tüm insanlara ve diğer mahlukatın rızkına kefil olduğunu mukaddes kelamında beyan etmiştir. Aslında bu cihetten bakılırsa bereket arzın her tarafını ihata eder. Lakin ümmetin idrakinde bereket manaya da bakar, insanın manevi tarafı da bereketlenir. Bereket Hakk Teala’nın bilcümle mevcudata keremi ve lütfudur. Amma lüzumsuz yapılan bilcümle sarf insanı bereketten uzaklaştırır. Bir ekmeğe ihtiyacın varken iki tane almak israftır ve bereketi yok eder. Ol sebeple hayatımıza mana ve kıymet katacak, huzuru tesis edecek mefhumattan biri berekettir. Allah bize gayreti, helal yoldan iktisabı, israf etmeden sarfı, infak ve ikram ile maddi ve manevi bereketi nasip etsin vesselam.