Fıtrat kelimesinin
menşei, “fatr” kelimesi ile merbuttur. Fatr; kütüb-i lügatte yarmak, ikiye
ayırmak, halk ve icat etmek, bir nesneyi hususiyet-i zatiyesiyle ortaya koyup
meydana getirmek gibi manalara tekabül eder. Aynı menşeiden müştak olan
“el-Fâtır” ism-i şerifi de esmâ-i hüsnâdandır. El-Fâtır; ademiyeti yarıp
mevcudiyeti halk eden ve fıtrat bahşeden demektir. Aynı menşeiden tevellüt eden
“iftar”, oruç açmak; “infitar”, yarılmak ve fışkırmak; “fâtır” ise yarmak ve
yoktan var etmek manalarına gelir. Nitekim bu kelimeler Kitabullah’ın iki
suresine de isim olmuştur: İnfitar ve Fâtır Sureleri… Istılahi manada fıtrat
ise; hilkat, istidat-ı fıtriyye ile mücehhez olma, seciye, mizaç ve huy gibi
mefhumata tekabül eder.
Bilcümle âdemoğlu,
saf ve pak bir fıtrat üzere halk olunur. Lakin aile ikliminde alınamayan yahut
mahrum kalınan manevî terbiye ile haricî âmiller, insan fıtratında tağyire
sebebiyet vererek fıtrata gayrimünasip etvarın tezahürüne vesile olur. İslam
inancının tesis ettiği medeniyet ananeleri ise insanı daima aslî fıtratına
davet eder. Nitekim Rum Suresi 30. ayette şöyle buyrulur: “O halde sen hanif
olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona
yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat
insanların çoğu bilmezler.”
İsra Suresi 84. ayette
ise başka bir hakikat teyit olunur: “De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine
göre iş yapar. Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.”
Medeniyetin
tefessühü, yalnızca iktisadî ve siyasî buhranlar yahut harpler ile bidayet
bulmaz. Asıl tefessüh; kadın ve erkeğin fıtrat-ı asliyelerine mugayir hareket
etmesi neticesinde zuhur eden şahsiyet ve aidiyet buhranıyla tezahür eder.
Berhayat olduğumuz şu fetret demlerinde en azîm buhranımız da fıtratın tağyir
edilmesi olarak göze çarpmaktadır. Son demlerde kadın ve erkeğe müessir olan
içtimaî tazyik; hürriyet ve müsavat gibi mefhumlarla tezyin edilmekte,
mücavirdeki bilcümle beşer de farkında olmadan bu tefessühe iştirak etmektedir.
Bu mecrada, her iki cinsin şahs-ı manevîsinin tefessühünü ve fıtratın
tağyirini, evvela erkek zaviyesinden mütalaa etmeye gayret edelim.
Erkek fıtratının
tefessühü, yalnızca ferdin şahsiyetinde tezahür eden bir zaaf meselesi
değildir. Bu tebeddül ve tefessüh zamanla izdivaca, aile müessesesine, evlad u
iyalin terbiyesine ve nihayet cemiyetin şahs-ı manevîsine sirayet eder. Zira
erkek, fıtraten deruhte etmesi zarurî mesuliyetlerine bigâne kaldıkça haneyi
ayakta tutan direk çöker; neticede aile müessesesi azîm bir tahribata maruz
kalır.
Cenâb-ı Hâlık,
insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her iki cinsi muhtelif
hususiyetlerle teçhiz ederek onlara muhtelif istidat ve mesuliyetler
bahşetmiştir. Bu ihtilaf bir rekabet vesilesi değil, birbirini ikmal eden bir
nizamın cüzüdür. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Rum Suresi 21. ayette şöyle buyurmuştur:
“Onlara ısınıp
kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat
duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen
kimseler için dersler vardır.” Bu hakikat; izdivacın bir iktidar mücadelesi
değil, sükûnet, meveddet, rahmet ve mesuliyet üzerine bina edilen bir müessese
olduğuna delalet eder.
Erkeğin
fıtratındaki tağyir, tam da bu noktada aileyi müteessir eder. Zira erkek
mesuliyetten kaçtığında, kavvamiyet vazifesini sahih bir şekilde idrak
edemediğinde veya bu vazifeyi tamamen terk ettiğinde, aile dâhilinde zuhur eden
ahval yalnızca erkeğin şahsiyetini değil, zevcesinin manevî ahvalini ve
evladının şahsiyet terbiyesine de menfî yönde tesir eder. Nisa Suresi 34. ayette:
“Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır” buyrulur. Bu ayet, fetret demlerinde iki
zıt istikamette aksak ve nâkıs şekilde idrak olunmaktadır. Bir tarafta
kavvamiyet, erkeğin bilâhudud hâkimiyeti ve tahakkümü şeklinde idrak olunurken;
diğer cihette ise yeşile boyalı feminist cereyanların menfî tesiratıyla tamamen
reddedilmekte ve erkeğin aile dâhilindeki mesuliyeti neredeyse namevcut
addedilmektedir. Hâlbuki kavvamiyet tavzifinin mahiyetini idrak için mezkur ayetin
devamında zikredilen mesuliyetlerin de mütalaa edilmesi gerekir. Allahu a‘lem
bissavab, erkeğin kavvamiyeti kendisine verilmiş bir payeden ziyade, deruhte
ettiği bir vazife ve emanet olarak idrak olunmalıdır. Kavvamiyet, senden
üstünüm manasında değil; senden de mesulüm şeklinde idrak olunsa kanaatimizce
daha isabetli olur.
Erkeğin fıtratına
bahşedilen kudret, zevcesine karşı tahakküm icra etmesi için değil; ailesinin
hukukunu muhafaza etmesi, helal rızık ile maişetini temin etmesi, hanenin
emniyetini tedarik etmesi ve lüzum hâlinde kendi nefsinden feragat ederek
fedakârca muamelede bulunması içindir. Bu sebeple kavvamiyet bir imtiyaz değil,
mesuliyeti ağır bir vazifedir. Kitabullah, aile mesuliyetini yalnızca nafaka ve
maddî ihtiyacatın teminiyle tahdid etmez. Tahrîm Suresi 6. ayette Cenâb-ı Hak
şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve
taşlar olan ateşten koruyun.” Bu ayet, ailenin manevî istikametini de muhafaza
etmeyi emreder. Evlad u iyali yalnızca bedenen beslemek kâfi değildir; onların
ervahını da beslemek elzemdir ki bu erkeğin vazifesidir. Babalık vezaifi evladın
sadece kılık kıyafet, nafaka ve mektep masarifini tedarik ile mahdut olmayıp
bunların yanında evlad u iyalin iman, ahlâk, edep ve mesuliyet şuuru tesis etmesi
zaruridir. Baba, evladının dünyasını imar ederken ahiretini de hesaba katmak
mecburiyetindedir. Bu sebeple modernizmin menhus cereyanları neticesinde zuhur
eden evi geçindiren adam tasavvuru, babalığın hakikatini tahfif eden bir
telakkidir. Baba, ailenin sadece iktisadî memuru değildir; aynı zamanda ahlâkî
istikamet gösteren, muhafaza eden ve şahsiyet inşa eden bir mürebbidir.
Erkeğin ailesine
karşı mesuliyetini yerine getirebilmesi için evvela kendi nefsine hâkim olması
gerekir. Bu hakikat, erkek fıtratının ihya ve inşası cihetinden nihai derecede
mühimdir. Zira kendi nefsine hükmedemeyen erkek, zevcesine ve evladına rehber
olamaz. Öfkesine hâkim olmayan erkek adaleti muhafaza edemez; vaktine hâkim
olmayan erkek mesuliyetlerini yerine getiremez; nefsine hâkim olmayan erkek ise
fedakârlık edemez.
Nur Suresi 30. ayette
şöyle buyrulmaktadır: “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve
iffetlerini korusunlar.” Buradan idrak olunur ki namus ve iffet mefhumu sadece
kadına münhasır değildir. Erkek gözünü muhafaza edebildiği nispette kalbini
muhafaza eder; kalbini muhafaza edebildiği nispette de ailesinin iffetini
muhafazaya ehil hâle gelir.
Erkeğin fıtratında
kuvvet ve mücadele istidadının bulunması, onu kadın fıtratından tefrik eden
hususiyetlerden biridir. Kitabullahın ayatı, Efendimizin tatbikatı ve salih
zevatın muamelatı ise bu istidadın hangi istikamette sarf olunacağına dair
usulü tayin eder.
Al-i İmran Suresi
134. ayette muttakilerin bir vasfı şöyle tarif edilir: “Onlar (takvâ sahipleri)
bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları
affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” Demek ki kuvvet sahibi olmak,
öfkeyi başkasının üzerinden izale etmek değildir. Bilakis hakiki kuvvet,
insanın kendi öfkesine hâkimiyetidir. Öfke hissi terbiye edilirse şecaate
inkılap eder; terbiye edilmezse zulme sebep olur. Erkeğin hanesinde daima asabi,
kaba ve tehditkâr olması erkeklik değil; nefsin akla ve kalbe musallat
olmasının neticesidir. Hakiki merdane tavır, zayıf karşısında kuvvet sarf etmek
değil; merhametle muameleyi tercih etmektir.
Maide Suresi 8. ayette
şöyle buyrulur: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.
Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” Bu hüküm aile dâhilinde de caridir.
Erkek, zevcesiyle ihtilaf ettiğinde adaleti katiyen terk edemez. Hak talep
ederken muhatabının hakkını inkâr edemez.
Erkeğin muhafaza
vazifesi, ailesini yalnızca harici tehlikelerden muhafaza etmekle mahdut
değildir; hanenin mahremiyetini muhafaza etmek de bu vazifenin bir cüzüdür.
Zira Bakara Suresi 187. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar sizin
için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.” Elbise nasıl ki
insanın bedenini sıcaktan ve soğuktan muhafaza etmek üzere setreder; zevceyn de
manevî tehlikelere karşı birbirini setreder. İşte bu cihetten zevcesinin
kusurlarını setretmeyip ağyara rivayet etmek, izdivacın mahremiyetini ihlal
etmektir. Er kişi, zevcesinin mahremiyetini bilâkayd u şart muhafaza etmeli;
onun kusurlarını ifşa etmek yerine setretmelidir.
Erkeğin aile
üzerindeki mesuliyeti yalnızca dünyevî meselelere müteallik değildir. Taha Suresi
132. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam
et.” Bu ayet, aile reisliğinin manevî cihetine dikkat çekmektedir. Modernizmin
tesiriyle fetret demlerinde erkek evlat, maalesef mesuliyet şuurundan bigâne
yetişmektedir. Evvelce onun ilk mürebbisi ve muallimi olan validesi tarafından
akaidî ve ahlâkî cihetten temeli atılır; ardından mektep tahsilinin yanı sıra
bir ustanın yanına çırak verilir veya bir hocanın rahlesinde dinî ilim tahsil
ederdi. Böylece mesuliyet şuuru, onun şahsiyetini inşa ederdi. Bugün ise erkek
fıtratı; modernizmin dayattığı tarz-ı hayat, içtimaî inşikak, mizacın
tagayyürü, fakr-ı manevî ve ebeveynin erkek evladını medeniyet geleneklerinden
uzak yetiştirmesi gibi âmiller neticesinde tahrife uğramıştır. Erkeğin fıtraten
vazifelendirildiği muhafaza ve mesuliyet vazifesi de bu serencam dahilinde tefessüh
etmiştir.
Erkeğin fizikî ve
kimyevî terkibi, fıtratın maddî temelini tesis eder. Modernizmin meşum tesiratı
ise bu temeli tahrip etmektedir. El’an arz üzerinde icra edilen ilmî tetkikat
neticesinde, modern asrın erkeklerinde testosteron seviyelerinin mâzideki
nesillere kıyasla sükût ettiği tebarüz etmektedir. Bu hâl; erkekte kas
kütlesinin tenakusuna, cesaret ve merdane etvarın zayıflamasına sebebiyet
vermiştir. Hareketsizliğin yanında gıdalarda kullanılan müfsid terkipler,
erkekteki hormon muvazenesini tahrip etmektedir. Bu hal de fıtrata zarar
vermektedir.
Sefahate
ibtila ve nefsin hevesatına mütenasip temayüller, erkeğin fizikî mücadele
kudretini tezyif edip onu hantal ve eringen bir hâle tahvil etmiştir. Bunun
yanı sıra erkeğin fıtratında mevcut olan muvaffakiyet kudreti; borsa, sanal
kumar, bilgisayar oyunları ve muzır dijital muhteviyat vasıtasıyla tahriş
edilmektedir. Hayat mücadelesinde muvaffakiyet iktisabı için elzem olan sabır
ve gayret, bu dijital seraplar içerisinde berhava olmaktadır. Yaşı ilerlediği
hâlde mesuliyet hissi aynı nispette terakki etmeyen ve sefahatinin peşinde
koşan konformist erkek tipi günden güne ziyadeleşmektedir. Neticede erkeğin
itimat ve emniyet tesis eden bir melce olma vasfı zayi olmaktadır. Dolayısıyla
medeniyet ananelerine göre metin, kavî ve payidar olması gereken erkek, nahif
ve zayıf bir hâle inkılap etmektedir.
Erkeğin fıtratında
mevcut olan muhafaza, himaye ve adaleti tesis etme gibi hususiyetler, popüler
kültür diye tesmiye edilen nevzuhur tezviratın hayat ameliyesinde neşv u nema
bulması neticesi muzır anasır olarak telakki edilmektedir. Bundan mütevellit Nisa
Suresi 34. ayette beyan buyrulan kavvamiyet vasfı, fetret demlerinde sahih bir
şekilde idrak edilememiş veya terk edilmiştir. Hâlbuki bu vazife, müstebidane
bir tatbik değil; bilakis adalet, merhamet ve maddî-manevî mesuliyet ihtiva
eden bir vazifedir. Erkeğin bu mesuliyeti ihmal etmesi, fıtratının dinen de
tefessüh ettiğine delalet eder. Modern seküler tarz-ı hayatın, erkekteki fıtrî
muhafaza ve himaye hissiyatını geri kafalılık olarak telakki etmekte ve bu
telakki, manevî sıhhatini muhafaza edemeyen erkeği vurdumduymazlığa sevk
etmektedir. Âlemlerin Efendisinin bize talim ettirdiği İslam ahlâkının tesis
ettiği medeniyet tavrına göre fıtratın muhafazası; erkekte öfke hissiyatının
şecaate tahvili, şehvet hissiyatının ise iffet ile murakabesiyle mümkündür. Fıtratı
tefessüh eden erkek; öfkesini zayıfa karşı şiddete, şehvetini ise ahlâkî ve
meşru hududun haricine sevk eder.
Tasavvufî
zaviyeden erkek fıtratının tefessühü, ruhun beden ve nefs karşısında
mağlubiyete maruz kalmasıdır. Tasavvufî gelenek, fıtratta tağyiri men ederek
asla rücu etmeyi nasihat eder. Ehl-i tasavvufun mana lisanında sıhhatini
muhafaza eden erkek fıtratı, kemalât sahibi insanda bulunması elzem olan
fütüvvet ile remzedilir. Tasavvufî gelenekte er şahsiyeti, biyolojik bir
cinsiyetten ziyade ahlâkî bir tavırdır. Er kişi, kudretini zayıf olanı ezmek
için değil, bilakis onu muhafaza etmek için sarf eder. Hakikî merdane tavır;
başkasının yüküne tahammül etmek, kendi yükünü ise kimseye tahmil etmemektir.
Maddeten ve manen sıhhatini muhafaza eden er kişi, akıl ve kalbin imtizacı
neticesinde basiret ve rehberlik vasfını kazanır.
Fıtrat, insanın
yalnızca biyolojik hususiyetlerini ihata etmez; aynı zamanda onu hakikate aşina
olmaya, hayrı ve şerri tefrik etmeye, mesuliyet almaya ve her daim daha ulvî
bir maksada tevcihe müsait kılan bir hilkat istikametidir. Bu zaviyeden
bakıldığında, erkeğin fıtraten tefessühü, yalnızca erkeklik evsafını
kaybetmesinden ibaret bir mesele değildir; bundan daha azîm bir meseledir.
Hâlık-ı Zülcelâl,
insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her cinse muhtelif beden, hissiyat,
mizaç, seciye, mesuliyet ve vazifeler vermiştir. Cinsler arasındaki fıtrî
ihtilaf ise rekabet için değil; bilakis birbirini mütemmim olma hikmetine
mebnidir. Kadının şefkati erkeğin kudretini, erkeğin aklı ve muhafazası ise
kadının hissiyat ve merhametini tamam eder. Bu iki fıtratın meşru dairede
imtizacı aileyi, aile cemiyeti, cemiyet de medeniyeti kaim kılar.
Fetret demlerinde
zuhur eden buhranın temelinde, kadının kadınlığıyla, erkeğin ise erkekliğiyle
olan aidiyet irtibatını kaybetmesi yatmaktadır. İşbu ahval bir cihetten
izdivaca mani olurken, diğer cihetten boşanma nispetini ziyadeleştirmektedir.
Neticede haneler viran olmakta, cemiyet inkıtaa uğramakta ve medeniyetin ihya
ve inşası muhal hâle gelmektedir. Bu hengamede fıtrata rücudan başka çare
yoktur.
Günümüzde berhayat
olduğu hanenin elektrik ve su tesisatında zuhur eden arızaları tamir edecek
erkeklerin nispeti asgarî seviyelere düşmüştür. Kadın gibi küsen, astrolojiyle
iştigal eden, araba modellerini takip eden, mütemadiyen futbol maçı seyreden,
dedikodu yapan, izdivacı iktisadî bir şirket ortaklığına tahvil eden ve aileyi
yalnızca gelir-gider ortaklığı olarak mütalaa eden; tesettür emrinin yalnızca
kadınlara has olduğu zannıyla dar libaslar kuşanan, paçaları kıvrılmış
pantolonlarla gezen tipler ziyadeleşmiştir. Fetret demlerinde erkekler;
bilgisayar oyunlarında, sosyal medyada, borsa takibinde yahut iddia masalarında
ömür sermayelerini ziyan etmekte; daha ziyade dünyalık menfaatler uğruna
birbirlerinin kuyusunu kazmaktadır. Erkek olmanın ağırlığını hisseden ve hissettiren,
şahsiyetini muhafaza eden, izdivacın manevî ve maddî mesuliyetini üstlenen, ahdine
vefa eden, hanesinin maişetini temin etmenin kendisine farz-ı ayn olduğunu
kabul ederek helal rızık peşinde koşan merd-i meydan zevat günden güne azalmaktadır.
İzdivac dairesinde
zevcesinin mahremiyetini muhafaza edecek; popüler kültürün bakımlı olma
dayatması yerine nezih ve temiz olmayı tercih edecek adamlara rastlamak
güçleşmiştir. Haricde başka kadınlarla konuşurken sergiledikleri nezaketi kendi
zevcelerinden esirgeyen, evde her an kavga çıkarmaya müsait öfkesini fıtrat
zanneden, ailesine fiziki olmasa dahi ruhî ve mücerret şiddet tatbik eden,
adaleti sadece kendi nefsine yontan erkekler bu fıtratın neresindedir?
Asıl mesele,
ahlâkî fezail ile erkekliği yeniden ihya ve inşa etmektir. Er kişi; mesuliyet
almalı, nefsini terbiye etmeli, ahdine sadık olmalı, gözünü haramdan muhafaza
etmeli ve iffet sahibi olmalıdır. Öfkesini şecaate tahvil etmeli, kudretini
adaletle tatbik edip zevcesine merhametle muamele etmelidir. Evladının
şahsiyetini inşa etmeli, ailesinin mahremiyetini muhafaza etmeli ve vaktini
israf etmemeli, helal rızık temini için alın teri dökmelidir. Nihayetinde bütün
bu vezaifi, Alemlerin Rabbinin kendisine tahmil ettiği bir mesuliyet olarak
kabul etmelidir.
İzdivac müessesesi
tefessüh edeli, enkazı cemiyetin şahs-ı manevîsi üzerine devrileli çok
olmuştur. Bu enkazın müsebbibi, zannedildiği gibi sadece iktisadî esbab mıdır;
yoksa ihmal ettiğimiz, gereken ehemmiyeti göstermediğimiz ve netice olarak kaybettiğimiz
mukaddesatımız mıdır? Bu sualin cevabı üzerine deruni tefekkür hepimizin
vazifesidir.
Binaenaleyh erkek
fıtratını ihya etmek; aslî istikametine rücu etmek, fıtratın sahibi olan Hakk
Teâlâ’nın vazettiği nizama ittiba etmek ve bu nizamın icaplarını hayatında
yeniden inşa etmekle mümkündür.






.jpg)
