6 Şubat 2026
Ziraat Fakültesi’nden yemekhaneye yürürken soğuk bir esinti çarpıyordu yüzümüze. Ağaçların yaprakları henüz sararmaya başlamış, tutundukları dallarla bağlarını koparmak üzereydi. Birkaçı ise halihazırda yere düşmüş yeşil olma vazifesini tamamlamıştı. Bu manzarayı izlerken beylik lafımı ediverdim;
“Ben senin gibi olmayacağım! Ama bir şartla…”
“Neymiş şartın?” dedi güzel gülüşüyle.
“Olur da bir gün sen seversen, eğer buna gözüm ve yüreğimle inanırsam… Ulan ben de sevdiğimi söyleyeceğim!”
Yemekhaneye kadar güldü o gün. Yemekten sonra tütün sararken de güldü. Çayı doldururken de gülüyordu. Telefonla uğraşırken, işiyle meşgulken, çiçeklere nasihat edip ulularından nasihat dinlerken de epey güldü. Başaramayacağımı düşündüğünü sandığımdan çok alınmıştım. O günden sonra diğer o güne kadar hiç sevdiğimi söylemedim. Çok fırsat doğdu. İmkân avuçlarıma kadar geldi. Sözün dilimin ucuna yanaştığı oldu. Yine de söylemedim. İnat üzerine inat ettim. Hiç söylemedim.
Güzel gülüşünü de alıp gittikten sonra öğrendim sevdiğini. Gittiği gün söyleyecekmiş sevdiğine. Sevmiş yani. Nasıl olur? Sevebiliyor muymuş? Yahu bir de söyleyecekmiş! Tekrar tekrar anlattırdım Türbedâr’a.
“Ağabey gerçekten mi? O gün mü? Niye bir gün, iki gün, üç gün, beş gün önce değil de otuz bir senede o gün söyleyecekmiş?”
Aklımı yitirmek üzereydim. Kilometrelerce yolu onu düşüne düşüne geldim. Sevmiş yahu işte. Daha ne kadar ikna olmam lazım? Kavuşmasını mahşere bırakacak kadar sevmiş hem de. Ah ulan Seher Yeli diyerek ağladım o gün. Yetmez mi bunca bıraktığın miras da bir de vasiyet bıraktın. Oturup Başkomutan’a anlatasım geldi durumu. Yok onla öyle konular konuşulmaz. Konuşulur da mayın da değiliz ki. Hem diskleri ağrır, pili tükeniverir. Hem de lazımdı o bize, sırf ona anlatmak için yaşamamız gereken onca şey vardı. Seher Yeli’yle ahidleştiğimiz işi yapacaktık. Parası için değil tabi ki, vatan ve millet, ille de memleket için yapacaktık! Nihayetinde elbette Allah rızası için! Derdimiz memleket, yükümüz çok ama hepsini sırtlayacağımız yüreğimiz olacaktı. Ben onun seveceğine inanmasam da sevecektik.
Günlerce hatta aylarca süren kendimi ikna etme çabalarımın sonunda ben de söyleme kararı aldım. İlk fırsatta söyleyeceğim dedim kendi kendime. Zaten dünyevi imkânların elvermeyeceğime güvendiğimden o fırsatın gelmeyeceğini düşünmüştüm. Şartlar haksız olacaktı. Ben değil. Vasiyet de yerde kalmamış olacaktı. Kul acizdir ya hani Yaradan’ın mülküne karşı. Verdiği nasibine razı olmak zorundadır. O imtihana tabi olmalıdır. İşte o şekilde fırsat doğuverdi. Ziraat Fakültesi’yle yemekhane arasındaki yolda sararmış ve düşmüş yaprakların şahitliğinde gözlerine bakarak, Seher Yeli’nin öğrettiği gibi gözüne bakıp gönlünü görerek söyledim sevdiğimi. Sözüm vardı bir kere mecbur söyleyecektim. Söz verirken, söz söylerken hayırlısı denmeliymiş. Üç cilt olanından.
Gözün baktığıyla gönlün gördüğünün aynı olmayacağını öğretmemişti. Öğretmediği daha çok şey varmış da gidenin arkasından konuşulmaz. Hele de böyle bir günde. Ama düşünmeden de edemedim severken de mi güzel sevecektin? O da mı hatıraların en bağlamlısı olacaktı? Sevmek de mi miras ağırlığında yüktü? Yahu anlarım doktor olacağız. Alacağız o unvanı. Hakkını vereceğiz. Gecemizi gündüzümüzü esirgemeyeceğiz de her seher vaktine kadar mı?
Herkesin “hayırlısı olsun” dediğine “hayırlı olsun” demişti trenin raylardaki tıkırtılarının arasında. Yarın görüşürüz yine deyip kapatmıştı telefonu. Ondan beri hayırlı olan tek şeydi “hayırlı olsun” dediği. Bir şeyler oldu ama hayırlı mıydı hayırlısı mıydı çözemedim hiç. Çünkü hiçbirinde yoktu. Yani diğerlerine göre yoktu. Yoksa, yadırganmasın şizofreni değilim, hep yanımda yani. Hatta bunları yazarken bile arkamda oturmuş güzel gülüşüyle gülerek tütün sarıyor. En sıkıntılı zamanlarımda yaralarımı da sarıyor. Hâlâ gözüme sezdirmeden göz yaşımı da siliyor. Ah bir de sarılsa. En çok da sarılmasını özledim. Taziye evindeki gibi sarılsın ama. Omzunu ıslatacağımdan çekinmeden, sırtımı ben buradayım biraz daha dermiş gibi sıvazlayarak, yaktığım gemilere su tutup “Sen tütün sar da şu işe bir daha bakalım.” dediğindeki gibi, söverek indiğim merdivenleri salavat çekerek tekrar çıkarttığı gibi sarılsa keşke. Sadece sarılsa da olur. Varsın büyük konuşayım, varsın sevsin, sevsin tabi ya, varsın gecemiz gündüz gündüzümüz gece olsun, ama her seher essin de sarılsın.
Sevmiş öyle mi? Hem de Koskoca otuz bir senede o gün söyleyecekmiş! Bir de kavuşmasını mahşere bırakmış…













.jpg)