SINIKÇI ÖKKEŞ / TEYFİK KARADAŞ

 



Gölbaşı Meslek Yüksekokulun çalıştığım zaman aynı okulda Mehmet Akça isminde öğretim görevlisi olarak görev yapan bir arkadaşım vardı. Mehmet Akça kabına sığmayan, aktif ve çok çalışkan bir insandı. Koştuğunu tutar, attığını vururdu. Yüksekokuldaki uhdesinde bulunan resmi görevleri en iyi şekilde yerin getirmesinin yanında, fahri olarak ta Gölbaşının gelişip kalkınması için kafa yoran, emek sarf eden bir adamdı. Üniversiteyi Kıbrıs’ta yabancı dille eğitim yapan bir bölümde okuduğu için ana dili gibi İngilizce konuşurdu. Memuriyete başlamadan önce özel sektörde çalışmış, dış ticaret müdürlüğü yapmış uluslararası tecrübeye sahip bir yöneticiydi. Dünyayı elinin içi gibi bilirdi.

Mehmet Akça ile ailecek görüşür, birbirimizin evine gider gelirdik. O Gaziantepli ben Kahramanmaraşlı olunca aramızda kültür farkı yoktu. Mutlu günlerimizde birlikte güler, kederli günlerimizde beraber ağlardık. Sosyal yönden aynı duygulara sahiptik. Mehmet Akça vatanını milletini seven duygusal bir insandı. Ülkemizin kalkınması için hayalleri olan, memleketin sıkıntılarını kendisine dert edinen genç bir entelektüeldi. Görev kapsamı alanında olmadığı halde Gölbaşı Organize Sanayi Bölgesinin kurulmasına öncülük etti. Öncülük etmekle kalmadı, gecesini gündüzüne katarak organize sanayi bölgesinin kurulup, üretim faaliyetine geçmesi konusunda önemli katkılar sağladı. Bu işi yaparken karşılaştığı sorunların, yaşadığı sıkıntıların en yakın tanığı benim.

Mehmet Akça bu kadar hareketli iş hayatı içinde bir taraf tanda sağlık sorunları ile de boğuşuyordu. Genç yaşta bel fıtığı hastalığına yakalanan Mehmet Akça’nın derdine tıp ilmi bir türlü çare bulamıyordu. Mehmet Akça bel fıtığı hastalığından dolayı çok rahatsızdı. Bel fıtığı hastalığı onun günlük yaşamını olumsuz yönde etkiliyordu. O günkü şartlarda yirmi beş yaşında bir genç olduğu halde seksen yaşındaki bir ihtiyar gibi beli bükük vaziyette geziyordu. Rahatsızlığı için Gaziantep, Adıyaman ve Kahramanmaraş’ta gitmediği doktor uğramadığı hastane kalmamıştı ama hiçbir hekim onun derdine çare bulamamıştı. Mehmet Akça bu rahatsızlığı tedavi olmadan vatani görevini ifa etmek üzere Konya’ya askere gitti.

Konya’da askerlik temel eğitimini tamamladıktan sonra asteğmen rütbesiyle İzmir’in bir ilçesine askerlik şube başkanı olarak görevlendirildi. İzmir’de şube başkanı olarak çalışırken İzmir’deki gelişmiş hastanelerin birinde bel fıtığından ameliyat oldu. Ameliyat olduğu sene biraz rahatlar gibi oldu ise de askerlik dönüşü bel fıtığı hastalığı yeniden nüksetti. Ben başta olmak üzere okulumuzun bütün çalışanları Mehmet Akça’nın rahatsızlığına çare aramak için seferber olduk. Bel fıtığı hastalığına yakalanıp alternatif tıp teknikleriyle şifa bulan insanlarla görüştük. Denize düşen yılana sarılır misali tıp ilminde çare bulamayınca bel çekme işi yapan sınıkçılar başta olmak üzere koca karı ilaçları yapan herkesten çare aramaya çalıştık. Alternatif tıp yöntemiyle Kayseri’de, Ceyhan’da Kahramanmaraş’ta tedavi olan şahıslarla temasa geçtik. Görüştüğümüz insanlardan birçoğu gitmiş olduğu sınıkçıdan fayda gördüğünü söylese de bir kısmı hastalığının daha da arttığını dile getirdi. Gölbaşına yakın olmasından dolayı Mehmet Akça’yı ilk önce Kahramanmaraş’ta masaj yöntemiyle bel fıtığı hastalarını tedavi eden Sınıkçı Ökkeş’e götürmeye ikna ettik.

Sınıkçı Ökkeş’in telefon numarasını aldık. Telefon ederek cumartesi günü için randevu ayarladık. Kabataslak olarak evinin yerini öğrendik. Sınıkçı Ökkeş’in bu tedaviyi yapacağına yarı inanır, yarı inanmaz vaziyette cumartesi günü sabah erkenden yola çıktık. Randevudan dört saat önce Kahramanmaraş’a vardık. Kapalı Çarşıyı, Çarşı Başını, Ulu Camiyi dolaştık. Gezdiğimiz yerlerdeki Attarlarda evlerin biber, ekşi, nane gibi ufak tefek ihtiyaçlarını satın aldık. Fidan Kardeşler Lokantasına gidip karnımızı doyurduk. Lokantadan çıktıktan sonra Sınıkçı Ökkeş’in evinin olduğu semte gittik. Uzun aramalar sonunda Kahramanmaraş Kalesinin arka taraflarında çıkmaz bir sokak içerisinde Sınıkçı Ökkeş’in evini bulduk. Ev dıştan bakıldığında metruk bir vaziyette görünüyordu. Çatı sacı paslanmış, mavi renkli dış cephe boyası tarif edilemeyecek başka bir renge dönmüştü. Saçak altından görülen tahtalar susuz kalmış toprak gibi yüz yerinden yarılmıştı. Ev dışarıdan bakıldığında insan yaşamayan boş bir ev gibi görünüyordu. Zili çaldık. Kapı açıldı. Kapıdan içeri girdiğimizde küçük bir avlu karşıladı bizi. Avludan sonra evin ikinci katına çıkan ahşap merdivenden çıkarak Sınıkçı Ökkeş’in muayenehanesine ulaştık. Mehmet Akça merdivenden çıkarken bayağı zorlandı. Elinin biriyle merdivenin korkuluğunu tutup, bir elini de benim omuzuma atarak zorla çıkabildi merdiveni. Evin zemini ahşaptı. Tahtaların yarığından baktığın zaman zemin katın toprağı görünüyordu.

Kapıdan içeri girdiğimizde evin salonu ağzına kadar hastalar ve refakatçilerle doluydu. Selam verdik. Salondaki görevli bize birer tane ahşap sandalye getirdi. Salonun bir köşesine sandalyelerin üzerine oturduk. Merhaba faslından sonra salonda bekleyen insanlarla tanıştık. Hastaların kimi otuz kimi kırk kimi seksen yaşındaydı. Anlayacağınız salonda her yaş gurubundan hasta vardı. Oradan bulunan hastaların bazısı Diyarbakır’dan bazısı Şanlıurfa’dan bazısı ise Hatay’dan gelmiş bizim gibi derman bulamadıkları dertlerine çare arıyorlardı. Salonda beklediğimiz yarım saatlik süre içerisinde bir sürü hastalık hikâyesi dinledik. Mehmet Akça bu hikâyeleri duyunda kendi hali için Yarabbi şükür dedi.

Evin salonundan kapısı sol tarafa açılan odada kadınlar, kapısı sağ tarafa açılan odada erkekler tedavi ediliyordu. Sıra Mehmet Akça’ya gelince Sınıkçı Ökkeş kapıdan başını uzatıp davalıları mahkeme salonuna çağıran mübaşir edasıyla elindeki not defterine bakarak “Mehmet Akça” diye seslendi. Biz bu çağrı üzerine Mehmet Akça ile birlikte tedavi odasına girdik. Memleketim Kahramanmaraş olunca tanıdık bir insan mı diye ben Sınıkçı Ökkeş’i ben dipten başa kadar süzdüm ama tanıyamadım. Sınıkçı Ökkeş’e “ Amca Maraş’ın neresindensin “ diye sordum. Ökkeş Amca “Gaziantepliyim. Haftanın bir iki günü burada, bir iki günü Gaziantep’te hasta bakıyorum hocam” dedi. Mehmet Akça üzerini çıkartırken ben Sınıkçı Ökkeş’i süzmeye başladım. Ökkeş Amcanın sakalları beyazlaşmış, başparmakları elli yıldır masaj yapmaktan dolayı ahşap yontmakta kullanılan keskiye benziyordu. İlerleyen yaşına rağmen atletik bir yapısı vardı. Mehmet Akça üzerini çıkarttıktan sonra Sınıkçı Ökkeş’in işaret etmesiyle oradaki bir minderin üzerine yüzükoyun uzandı. Sınıkçı Ökkeş uzman bir doktor edasıyla Mehmet Hocanın belini elleriyle baştan sona muayene etti. Fıtığın yerini buldu. Mehmet Akçaya “Ağrıyan yer burasımı” diye sordu. Mehmet Akça ”evet” deyince adam bir krem sürerek başladı masaj yapmaya. Mehmet Akça Sınıkçı Ökkeş’in yaptığı masajın ağrının etkisiyle bağırmaya başladı.

Ökkeş Amca Mehmet Hocanın isteğiyle masajı bıraktı. Bize tedavide kullanmak üzere iki çeşit merhem, siyah kına, bel kuşağı gibi bazı ürünler verdi. Nasıl kullanılacağını anlattı. Mehmet Hocada ürünlerin ve tedavinin ücretini ödedi ve kıyafetlerini de giydikten sonra tedavi odasından çıktık. Orada çalışan bir genç kapıyı açarak bizi yolcu etti. Mehmet Akça korkuluklardan tutarak ve benim omuzuma yaslanarak çıktığı merdivenlerden yürüyerek indi. Ökkeş Amca Mehmet Akça’yı tedavi etmiş, maksat hâsıl olmuştu. Mehmet Akça’nın iyileşmesinden dolayı sevinçli bir haleti ruhiye içinde arabamıza binerek Gölbaşına döndük.

Mehmet Akça’nın hastalığına çare bulunmasından dolayı bütün arkadaşlar sevindi. Okulda bayram havası esti. Okulumuzda temizlik işçisi olarak çalışan Vakkas isminde bir arkadaşımız vardı. Vakkas çok dürüst, terbiyeli ve çalışkan bir insandı. Bu özellikleri nedeniyle Vakkas’ı okulumuzda görev yapan bütün memurlar, bütün öğretim elamanları ve yöneticiler sever ve sayardı. Vakkas’ın benim yanımda da ayrı bir yeri vardı. Vakkas’ta bel fıtığı hastasıymış. Mehmet Hoca Sınıkçı Ökkeş’ten fayda görünce Vakkas bir gün benim yanıma gelerek “Hocam bendede bel fıtığı var. O adamın yanına beni de götür “ dedi. Söylediği anda randevu alarak hafta sonu Vakkas’ı da Sınıkkçı Ökkeş’in yanına götürdüm. Sınıkçı Ökkeş’in tedavisinden Vakkas’ta fayda gördü. Bana ve Mehmet Akça’ya dinin döndüğü kadarıyla dualar etti. Beli bükük vaziyette Sınıkçı Ökkeş’in evinden yürüyerek inince mutluluktan gözyaşlarını tutamadı.

Sınıkçı Ökkeş’in hem Mehmet Akça hocayı hem de Vakkas Bağlantı’yı tedavi etmesi bizim kendisine olan güvenimizi artırdı. Kendisine gönderdiğimiz başka hastaların şifa bulduğunu öğrendik. Sınıkçı Ökkeş bizim arkadaş çevresinde beli ağrıyanlar için sigorta gibi görülmeye başladı.

Beli ağrıyan, doktorlardan şifa bulamayan tanıdığımız her insanı Sınıkçı Ökkeş’e göndermeye başladık. Bir gün benim de belimin ağrıyacağı Sınıkçı Ökkeş’in yanına gideceğim hiç aklıma gelmezdi. Ekim ayının son günleriydi. Okulumuzun bahçesinde bulunan söğüt, çınar ve pavlonya ağaçlarının yaprakları dökülmüş, kuzeyden güneye doğru esen rüzgârlar ıslık çalıyordu. Son bahar mevsimi iyice kendisini göstermişti. Okulun kaloriferini yakmak için hazırlık yapıyorduk. İş yerindeki odalarımızda ceket, mont, kaban gibi kalın bir giyişi giymeden oturma şansı kalmamıştı. İşte böyle bir soğuk günde odamda oturmuş Rektörlüğe gidecek evrakları imzalıyordum. İmza işi bittikten sonra oturduğum koltuktan kalkmak isterken kalkamadım. Sanki bir insan elindeki kamayı belime saplamış gibi hissettim kendimi. Hissettiğim acı nedeniyle gözlerimden yaş geldi. Bu arada “Annem! Ölüyorum” diye bağırmaya başladım.

Benim bağırtımı duyan memur arkadaşların hepsi birden odama geldiler. Beni önce sekreter hanımın odasında bulunan üçlü koltuğun üzerine yüzükoyun yatırdılar. Belime biraz masaj yaptıktan sonra Gölbaşı Devlet Hastanesinin aciline götürdüler. Acilde doktor muayene ettikten sonra ağrı kesici iğne vurdular. Serum taktılar. Serumun ve iğnenin etkisiyle belimdeki ağrı biraz hafifledi. Serum bittikten sonra reçetemi yazarak taburcu ettiler. Reçeteyi eczaneye götürdük. Eczaneden bana bir tüp merhem, bir kutu kas gevşetici hap, bir kutu ağrı kesici iğne verdiler. Eczanede işimiz bitince beni eve götürdüler.

Bana refakat eden arkadaşların yardımıyla, merdiven basamaklarını yarı yürüyüp yarı emekleyerek evime vardım. Serumun etkisi bitince şiddeti ağrı kaldığı yerden devam etmeye başladı. Hanım hemşire olunca eczaneden aldığım ağrı kesici iğnelerin ikisini birden vurdu. Aç olduğum halde yemek, yemek için mutfağa gidemedim. Yemeği hanımın yardımıyla yattığım yatakta yedim. İğnenin hapın etkisiyle sabahı zor ettim.

Sabahleyin tatil olunca hanımı çocukları arabaya bindirip Sınıkçı Ökkeş’e muayene olmak için Kahramanmaraş’a hareket ettim. Hareket ettim ama belimin ağrısından araç sürmekte zorlanıyordum. Sağlıklı olduğum zaman bir saate gittiğim yolu ancak bir buçuk saatte tamamlaya bildim. Maraş’a varınca çocukları kayın pederlere bırakıp hızlıca Sınıkçı Ökkeş’in evine gittim. Sınıkçı Ökkeş ile evinin dış kapısında karşılaştık. Elinde bir çanta vardı. Yatalak bir hastaya bakmak için hastanın evine gidiyormuş. Randevum olmadığı için bana bakmak istemedi ama il dışından acil geldiğimi öğrenince bakmaya razı oldu. Birlikte evine çıktık. İki eliyle belimin her tarafını kontrol etti. Bende fıtık değil siyatik romatizma hastalığı olduğuna karar verdi.

Belime bolca bir merhem sürüp başladı masaj yapmaya. Yarım saat kadar belimi masaj yapınca gözlerimin önü ışıdı. Belimde hiçbir ağrı kalmadı. Anamdan yeni doğmuş gibi oldum. Bana soğuk havalarda kullanmam için bir adet lastikli kuşak ile belimi masaj yaparken sürülmesi için bir tüp merhem verdi. İlkbahar ve sonbaharın soğuk günlerinde kalın elbiseler giyerek üşümemi tavsiye ederek beni uğurladı.

Evin merdivenlerinden inerken hiçbir zorluk yaşamadım. Sınıkçı Ökkeş’e dualar ettim. O günden sonra ne zaman belimde bir rahatsızlık hissetsem Sınıkçı Ökkeş’in evine koştum. Yanına gönderdiğim onlarca hastada şifa buldu. Sınıkçı Ökkeş on binlerce hastayı tedavi ederek gönüllerine taht kurdu.

Geçen gün beli ağrıyan bir arkadaşımı Sınıkçı Ökkeş’in yanına götürdüm. Eve vardığımızda Sınıkçı Ökkeş’in evi terk edilmiş, herhangi bir yaşam belirtisi olmadığın fark ettik. Telefon ettim. Telefonu oğlu olduğunu söyleyen bir bey efendi açtı. Babasının altı şubatta yaşanan Maraş Depreminde vefat ettiğini söyledi. Sınıkçı Ökkeş’in öldüğünü duyunca gözyaşlarımı tutamadım.

Ruhu şad mekânı cennet olsun.


Postmodernist çarşı pazar şiiri denemeleri:/Gün Sazak GÖKTÜRK














1-      İpin Çözüldüğü Yer

Herkes bir şekilde öklüyor
Uçurtmasını bir ağaç dalına.

Dalgalı denizde yol alan ruhum,
Kendi fırtınasını içinde taşıyor.

Gökyüzü kalabalık bugün,
Ama kimse yukarı bakmıyor.
İpler dolaşmış parmaklara,
Kanamış avuç içleri,
Yine de kimse bırakmıyor uçurtmasını.

Rüzgâr bazen dost gibi eser,
Bazen de yüze çarpan hakikat.
Anlarım ki insan
Ne tamamen göğe ait,
Ne bütünüyle toprağa.

Bir yerde asılı kalıyoruz hepimiz;
Arafta,

Ne uçurtma kadar hafif,
Ne dal kadar sağlam.

Ruh dediğin şey
En çok,
Kıyıyı aradığında yorulurmuş

Gök ırmaklarda bir kıyıyı

Gök denizinde bir limanı

Gökyüzünde bir göz izi yok benimkinden gayrı,
Tüm bakışlar cemekanlarda.
Hatırlanası ipler olmalıyken parmaklarda,
Çantalar dolaşmış parmaklara.

Kanatır ağırlığı dünyanın,
Avuç içleri sessizce yarılır.
Yine de kimse bırakmaz
Uçurtmacısının iplerini.

Çünkü bırakmak
Düşmek değildir sadece,
Boşlukla tanışmaktır biraz da.

Ve insan
En çok boşluktan korkar.

O yüzden bağlar kendini
Vitrin ışıklarına,
Etiketlere,
Taşınan eşyalara…

Oysa bir uçurtma hafifliği vardı bir zamanlar,
Rüzgârla konuşan bir çocuk sesi.

Şimdi gök aynı gök,
Ama kimse yukarı bakmıyor.


UFKA ULAŞMAK/Hüseyin KÜÇÜKKÜRTÜL

 



Yaratıldık (Her işimiz yarar olmalı.).

Ya Halık!

Yolculuk en zor işlerden biridir (Durana kadar yolculuk… Sen yoldan geçmelisin, yol senden geçmeli. Sonra her ikiniz de birbirinizden geçmelisiniz).

Bir yolculuğa çıkmalı insan. Her daim bir yolcu olmalı. Bilemediği şeyleri yolculukta bilir, göremediklerini yolculukta görür, anlayamadıklarını yolculukta anlar çünkü.

Yolcunun Arapçası: rahil, Farsçası: revi, Hintçesi: yaatree, İngilizcesi: journey, Fransızcası: passager, Moğolcası: zorchigch, Çincesi: chéngkè Zulucası: umgibeli diyorlar.

Ya Mütekellim!

Herkesin ağzından çıkan ne olursa olsun, sen yolcusun.

Senin gibi “O” da yolcu…

O, en zor şeye giriştiğinin farkına varmaksızın– daha neyin farkında ki? – çıkmıştı bu yola.

Acaba neden seçmişti bu yolu nice kolay yollar dururken? Bilinmez. Belki de içinde bir şey “kemiriyordu” onu; ayaklarını iteleyen, çekeleyen.

Olur ya.

Ya Tevvab!

Birdenbire mi düştü dersiniz bu hallere? Zannetmem; siz de zannetmeyin. Zannın çoğu kötüdür. Belki de birilerinden duymuş, dinlemiştir.

Duyduktan sonra yavaş yavaş işlemiştir içine dek. Ta ciğerine, ta ruhuna dek.

İşte zamanla içinde biriken ve taşan – gözlerinden ve yüzünden taşan – (kendisi de ne güzel birşey!) bir “aşk”la yekinmişti yerinden. Yekinip yürümüştü yollara doğru.

Yola çıkalı uzun zaman olmuştu. Uzun, çok uzun…

Aylar, ayları, yıllar, yılları, on yıllar on yılları, yollar yolları kovalamıştı.

Kaçan kaçıyor, kovalayan kovalıyordu.

Duran durduğunu sanıyordu. Duran yürümekten kaçıyordu. Duran “ulaşmaktan” kaçıyordu.

Bıkkınlık, yılgınlık, “işe yarar olmak”tan kaçıştı.

Yürümek, tembellikten kaçıştı.

Yol gittikçe o gidiyor, o gittikçe yol gidiyordu.

Yol bitmiyor, hedef gelmiyordu.

O, durmuyordu; duramıyordu.

Durmak, ölmek demekti. Ölmek, durmak demekti.

Bulunca durur, durunca bulursun.

Bulunca durmamalısın. Bulacakların biter mi sandın?

Durmak istemiyor ama günden güne eriyordu/eriyordu.

Erirken eriyor, ererken eriyordu.

***

Aslında O, varacağı sonu anlayıverse durur, devamlı yürümekten vazgeçer; aradığını zaten bulduğunu anlar.

Anladığını sanır. Bu kötü işte. İyiden dönüş kötü olsa gerek.

Durmak ya da durmamak.

Durmak demek durmamak demektir.

Gücün kadar gidersin. Gittiğin kadar güçlenirsin.

Güç Yaratan’da. O’nun her işinde…

Ya Vekîl!

Ya Kadîr!

Ne aradığını soranlara– tabi ki boş bir direnişle– cevap vermiyor (ne kadar da sabırlı. Keşke biz de öyle olsak).

Susmak sabırdır, sabır susmaktır.

Susmak, konuşmanın daha hayırlı olmadığı zamanlardadır. Susmak, sırdır. Dua ederken susulmaz. Dua ederken susmak ayıptır “O”na karşı.

Hüzün geldiğinde susmak sabırdır.

Yolculuk hüzündür. Ayrılık hüzündür. Durmak hüzündür. Susmak hüzündür.

Hüzün etmemek gamdır.

Gamsızlık da olmaz ki.

Ağlamak tava gelmektir. Tava geldikçe yersin darbeyi. Yersin darbeyi. İçinden çıkar yangınlar. İçin cehennem ateşi gibidir. Yangını yoktur. Sen yakmalısın. Yakıp dağları dağlamalısın. Dağları eritip yol açmalısın.

Geri durmamalısın. Ayak diretmelisin. Güç dilenmelisin.

Ha demelisin.

Hu demelisin.

Elini göğsüne vurmalısın.

Gülümsemelisin.

Gölgeni arkana alıp güneşe yürümelisin.

Sana dur diyen yok; yürü… Dur diyen, yok denecek kadar değersizdir.

Ya Sabur!

Cevaplasa ve dese ki:

“Ufka ulaşmak istiyorum.”

O zaman düşünen biri çıkabilir (Acaba beribenzer bir insan böyle bir arayışa girmiş birine yardımcı olabilir mi? Varsa da o ben değilim).

Ulaşmak için bulaşmak lazım. Bulaşmak için buluşmak lazım.

Bulaşık olmadan temizlik olmaz.

Temizlik için buluşmak lazım.

Kirli yerde temiz kalamazsın.

Yolcu isen kirden kaçarsın. Kir sana koşar. Kir sana hasret duyar. Kire dönersen kir senden kaçar. Ama temizlik de senden kaçar.

Dön işine. Sen yolcusun. Seni yıkayan iki elin var. Seni yıkayan çokça elin, çokça yakının var. El elden üstündür. El de elden üstündür.

Yolda yürü. Toprağa bas. Toprak ayağının altını temizler. Su birikintisine basma.

Geriye dönüp bakma; bir arpa boyu gittiğini sanırsın. Sanırsan kanarsın. Kanarsan, kanarsın. Kanmamak için kanmak lazım.

Ya Mü’min!

***

Ufuk beklemiyor. O gittikçe ufuk da gidiyor.

Gidiyor, gidiyor...

Arada bir soluklanmak için duruyor. Elini siper edip bir türlü peşinden yetişemediği ufka doğru hazin hazin bakıyor. İç geçiriyor (vah vah nasıl da terlemiş!).

Gözleri nemleniyor.

Acı, tatlıdır.

Tatlı, acıdır.

Asıl tatlı olan insandır. İnsanın içindeki insandır.

İnsan rahat değildir. Onu her yandan çekenler, çekiştirenler vardır.

İçinde konuşanları vardır insanın. İçinde çok kişi vardır. İnsan tek başına değildir.

Tek başına kaldığında tek başına olmadığını anlarsın. Çünkü aklın vardır. Çünkü kalbin vardır. Aklında bir ordu, kalbinde bir ordu, cesedinde bir ordu, nefsinde, nefesinde birer ordu vardır.

İnsanın dışında da insan dünyası vardır. Birbirine muhtaç, birbirini tamamlayan, birbirini arayan bir insan dünyası. Bütün insanlar bir insan gibidir. Buna inanmayan çekilsin gitsin. Zaten giderler hep. Ayrılıp giderler.

İnsanlık karaciğer gibidir. Kesilse bile vücutta kalan parça kendini tamamlar.

Sana secde et denirse secde et. Secde et dendi bile, itiraz et denmedi. İblis olma. “Adem’e secde et” dendi, Adem’e de “secde et” dendi.

Ben doğrudan Tanrı’ya yöneldim deme, yürü. Durursan kendini Tanrı sanırsın. Kendini al, kendinden kaç. Kendine kaç.

Tanrı içimde deme. İçini yolarlar senin. Tanrı’nın içindeyim deme. Ölürsün için için.

Ya Mu'ız!

Ya Müzil!

***

“Ufuk! Ufuk! Dur!” diye ağlar ve yalvarır çoğu vakitler (ne olurdu bir de geriye dönüp baksan ne olurdu? İşte geride ne ufuklar bıraktın sen? Ama hep gittiğin yöne bakıp duruyorsun). Ama yine de hiç vazgeçmiyor. Yürüyor ha yürüyor.

Ah ne olurdu bir geriye dönüp baksan.

Dönüp baksan bir ah çekersin.

Dön, ama dönme.

Yürü ki yer seninle şereflensin. Sen yeri tanı. Her yeri tanı.

Hem içinde yürü hem dışında yürü.

Yürüdükçe kalbin de yürür. Ruhun da yürür.

Basmadık yer bırakma.

***

Yürüdü, yürüdü, yürüdü.

Yoruldu. Yoruldu.

Kırıldı. Kırıldı.

Acılara büründü.

Ufka ulaşamadı.

Yıllar geçmişti. Ulaşamamıştı ufka. Durmadan yürümesine rağmen ulaşamamıştı.

Gitmiş, gitmiş, sonunda ilk başladığı yere gelmişti. Ufuksa kaçıp kaçıp gidiyordu.

Neydi bu böyle(yahu)?

Sonra yine yürüdü. Yine başladığı yere geldi.

Yürümemiş miydi?

Yürümemiş gibiydi.

Birkaç kişiye sordu.

“Siz ufku buldunuz mu?”

Çoğu susuyordu (daha henüz soracağın “kes”e rastlamadın).

Kim bilebilirdi ki cevabı? Yazan mı okuyan mı?

Belki de zamanı gelince bir cevapçı çıkacaktı (neydi o cevap ve neydi o zamanı gelmek?).

Lütfen! Lütfen burada okumayı kesin! Bu cevabı siz biliyor musunuz? Biliyorsanız ona(bana) ulaşın. Bilmiyorsanız daha ne duruyorsunuz soracağınız kimseye gidin. Bu yazıyı okudun ve borçlandın. Zaten borçlu idin; hatırladın. Okumaz olaydım deme okudun işte. Okumaz olma sakın.

İnsanlar kısa mesafeler ile yürüyorlardı. Yürüyüp bir yerde duruyorlardı. Sonra gene yürüyor yine duruyorlardı.

“Sizler de hep yürümüyorsunuz.”

“Evet, bazen yürür bazen otururuz.”

“Hep yürüyorsunuz ama bir yere gitmiyorsunuz! O zaman neden yürüyorsunuz?”

“İnsan neden yürür?”

“İnsan yürür evet ama her yürüyüşünün nedeni ayrıdır.”

“Her yürüyüşte amacınız mı değişiyor?”

“Öyle oluyor! Her oturuşumuzun da amacı farklıdır. Seninki öyle olmuyor mu?”

“Siz yolcu değil misiniz?”

“Bazen yola çıkarız.”

(Bazen de yoldan çıkan olur).

***

Artık geçen zamanın farkında değildi. Ama yine de (işte bu gayrete hayran olunabilir) içindeki ateşten hiçbir şey kaybetmemişti.

Her engel bir niyettir.

Her niyet bir eziyettir.

Her eziyet bir niyet.

Engeli engel sanma, engelin içinde gel vardır; haydi gel hem de en gel

Ve bir gün (hikâyenin sonuna geliyoruz galiba) ona – O sorduktan sonra – şöyle dedi birisi: “Senin meselenin çözümünü işte şu tepenin bekçisi bilebilir ancak ve ancak.”

Ya Fettâh!

Ve yürüdü.

Bir tepenin başında gördü onu – çok muhteşem – yüksek ağaçlarla dolu bir tepe.

Sorun çözücü kişinin adına “Ufuk Bekçisi” deniyordu.

İçine bir sevinç doldu (yalan yok benim de içime sevinç doldu). Sonuca, sona ulaşacağını umuyordu artık. Ümit, kaybedilmeyecek kadar önemlidir.

Tepede Ufuk Bekçisi ile karşılaşmaz mı?

“Hoş geldin!” demez mi Ufuk Bekçisi ona (nereden haberi olmuş?) ta içten gülümserken.

“Seni de bekliyordum” demez mi (der)?

“Sen beni ufka ulaştırabilir misin?” diye sordu.

“Ümit varsa her şey olur!”

Ufuk Bekçisi kimdi? Bakamadı.

“Peki sen ufka ulaşmış mısın ki?”

“Ufuk bana ulaştı”

“Nasıl ulaştı? Ufuk nerede sen neredesin?”

Yalan mı diye düşünmeye derman yetiremedi beyninde (ben olsam vazgeçer dönerdim belki diyorum).

Bilge duruşlu ufuk bekçisi her şeye hazır edasıyla konuştu.

“Buradayım.”

“Gel” dedi Ufuk Bekçisi “yukarıya gel!”

Çıktılar, çıktılar.

Ya Râfi!

“Haydi bana ufku göster (Ufuk Bekçisi diyor).”

“İşte karşıda”

Gülümsedi Ufuk Bekçisi.

Gülümsemek çok büyük bir ikramdır.

Ya Kerîm!

“Bak” dedi, “her tarafa bak”

Baktı.

“Her taraf ufuk değil mi? Hıı?”

“Her taraf ufuk! Her taraf ufuk! (Bunu o söyledi). Şaşırmış kalmıştı. “Peki, hangi yöne gideceğim?”

“Hiçbir tarafa; bak burası da ufuk. Sen ufuktasın. Ufuk ise senin içinde. İç içesiniz. O halde sen ufka ulaştın.”

Bir müddet öylece kaldı. Ufuk Bekçisi’nin yüzüne öylece baktı.

“Ulaşmak?”

“Ulaşmak anlamaktır. Var olanı ve olmuş olanı anlamak ulaşmaktır.”

Baktı, baktı. Sonra birden gözlerini sonuna kadar açtı:

“Aa..aa doğru” dedi (Aaa gerçekten de– Aaa!ufka ulaşmak aaa ufuk aaa...– ben de anladım!).

Anladın mı?

Anladım sanki.

Anlamak en büyük iştir.

Anladım ama sanki bir şey ya da bir şeyler daha var.

Ne var?

İşte onu diyemiyorum. Dilim varmıyor!

Neden dilin varmıyor?

Çünkü aklım varmıyor!

Aklın varmıyorsa aklın da almıyor olacak!

Peki, nasıl hissettim aklım varmadıysa?

Aklın varmaz yaşamadan.

O zaman mı aklım varır?

Aklın yolculuğa çıkmalı ya.

O zaman varır mı?

Aklın varmıyor ama hissediyorsun.

Bak evet…

Aklını durdur.

Neden?

Akıl seni yorar artık.

Neden?

Bilmediğin, bilemeyeceğin yollara çıkacaksın!

Akıldan daha üstün neyim var ki?

Aklın almaz bir şeyin.

Ne yapmalıyım?

Ufku geçmelisin.

Daha nasıl olacak?

Bak neredeyiz?

Zirvedeyiz!

Sen burada ne yapıyorsun?

Ben Ufuk Bekçisiyim. Ufka sıkışıp kalanlara müjdeler veririm.

Beni kurtar ufuktan! Kendimden! Hayallerimden!

Yum gözünü.

Yumdum.

Yum aklını!

Uuyy! Yumdum!

Dilini tut.

!

Kulağını kapat.

Ufku geçtiler! Ufku geçtiler!

Ya Latîîîf!

Ya Sabuuur!

Dilini tutan, kulağını kapatan, aklını yuman sen olsaydın ne cevap verirdin?

Hala cevap verme ahmaklığı mı gösteriyorsun yoksa?

Yani dünyayı birkaç tur da sen mi atacaksın?

Yoksa ufka sıkışıp kalanlardan birisi de sen misin?

Yürü! Ufuk bekçisi ne ufuklar biliyor bir bilsen. Bir bil sen!

Ha, anlamadan bilmenin bir “anlam”ı yoktur “bil”esin

Onlar ufku geçip gittiler. Ne yaşadılar? Ne gördüler? Ne anladılar? Ben bilmiyorum.

Sizce geri mi?


VEHN/G.Hasan EJDERHA


Yüzyüze gelmez oldu insanoğlu

Sahi kaç kişi kaldı bedeniyle dönen

Varmı aramızda gülümsemeyi bilen

Gazzeli sakat çocuklardan başka


Hepimiz üzgün, hepimiz kederli

Ağaçlar değil fücr ekili toprağa

Kendi derdimiz fazla iken dünyaya

Kuş öldü, taziyesi kimin umrunda


Çobanlar bile başladı bina dikmeye

Alçakta kalmak isteyen kaldımı aramızda

Bütün milletler aç kurt gibi çökünce

Geç oldu vehni biraz anlasakta



NÛRUN ALÂ NÛR/Samet YURTTAŞ




“Gecenin bir kısmında ve

Yıldızların batışından sonra”*

Ayın tespihini duyacacaksın.

Dağlar dizi dizi yürüyecek tespihe.

Kalpgâhında bir mâbed büyüyecek,

Sen o mâbedde dağları

Bir tespih gibi çekeceksin.


“Gecenin bir kısmında ve

Yıldızların batışından sonra”

Davudî bir ses duyacaksın

O gözyaşlarıdır dervişin.

Göğsün gözyaşlarından

Kabaran bir deniz.

Kabardıkça büyüyecek Âlem,

Sen küçüleceksin.


“Gecenin bir kısmında ve

Yıldızların batışından sonra”

Kuşları, ağaçları, nehirleri...

Geceyi, rüzgârı ve sesleri duyacaksın.

Âlemdeki zikri duyacaksın.

Gözyaşların kuruyacak Âlemde.

Âlem:

“Nûrun Alâ Nûr”



*Tûr Süresi 49. Ayet


RESUL BAYRAKTAR VE BİR KALP BİR ADAM/Hasan Keklikci

 


 

Her görüşmemizde sözünü ettiğimiz Resul Bayraktar’ın şiir kitabı; nihayet, Çete Bayramı’ndan dört gün önce elimize ulaştı. Yüz altmış sekiz sayfadan oluşan bu güzel kitap, Kitap Ağacı Yayınları tarafından Şubat 2026’da yayımlanmış. Kitapta birbirinden güzel doksan üç şiir yer almaktadır. Resul Bayraktar’ın çeşitli dergilerde şiirleri yayınlanmaktadır. Ayrıca birçok şiirini kendisi ve şiir sever dostları sosyal medyada “cezbeli” bir şekilde dillendirmektedirler. Bir Kalp Bir Adam şairin ilk şiir kitabıdır.

Özlem, ayrılık, aşk ve hasret gibi kavramlar ifade eden şiirler yer almaktadır kitapta. Duygulu, içe dönük şiirler yani. Dilimdeki Kambur şiirinde “Kendime benzemiyorum bazen,/Düşen bir ekmeği alıp öper gibi/Kendimi kaldırıyorum yerden.” diyor şair Resul Bayraktar. Duamız odur ki, bu kalkış, birbirinden güzel nice eserlere yürüyüşü de beraberinde getirir. Bir Kalp Bir Adam raflarda yalnız kalmaz.

Refik Halit Karay, “Gerek boya, gerek mermer, gerek ses şekline girsin, şiir acının nurudur.” demiş. Resul Bayraktar Dil Boğazında şiirinde tam da R.H. Karay’ın ifade ettiği; şiire, acıya ve nura misal getirmiş gibi, şu mısraları yazmış “Susturdunuz gülüşleri,/Parçaladınız kelimeleri,/Gömdünüz harfleri bir alfabenin boğazına./Çocuk kalbimde iz bıraktınız.”

Zaman zaman okuyucuyu sayfaların, şiirlerin içine çektiği oluyor. “Sen şimdi Galler Prensi’yle /Clarence House’de/Beş çayında./Ben Gafarlı Cumhuriyeti’nde, /Ucu eskimiş bir kalemle şimdi rüyalarda./Şiir rüyalarda!" diyor Çingene Çiçeği şiirinde. Ve siz kendinizi bu satırların arasında, Gafarlı’da bir bağda kabarcık asmasının gölgesinde buluyorsunuz.

“Azık topluyorum geçmişten geleceğe,/Kana kana anlaşılmak istiyorum” derken sanırım; şu, her şeyin “anlık” olduğu çağımızda hepimizin derdini dile getirmiş oluyor, şair Resul Bayraktar.

Mallarmé, yazmak için halay kıtlığı çeken bir dostuna “Dostum, şiir hayallerle değil, kelimelerle yazılır” demiş. Resul Bayraktar, “Hâlâ ruhumda asılı kalan binlerce kelimem var içimde“ diyor.

Aziz Dost Resul Bayraktar’ın ruhundaki birbirinden güzel, etkili ve kulağa hoş gelen kelimelerinin yeni kitaplarda yan yana gelmesini, okuyucusuna müstesna şiir zevki tattırmasını bütün kalbimizle temenni ediyoruz


Göçenlerle Birlikte Yaşamak/Memduh ATALAY

 6 Şubat 2026



Ölenlerle diyemedim çok soğuk ve acımasız geldi bana. Deprem kelimesinin telaffuzunda bile bir şiddet ,sertlik var. Kaldı ki beşeri hiçbir mukavemetin tesir etmeyeceği depremin etkisi bambaşka bir şey.

Ahmet Doğan İlbey , Ferhat Ağca ,Fazlı Bayram, Murat Akkurt ve hayatının baharında nice dost ,tanıdık ve canım öğrencilerim ...
Ahmet Abi,büyük küçük herkesin abisi. Aslında tüm beşeri acılarını gizleyen bir muharrir bir abasız postsuz derviş. Yazılarındaki sertliğe karşın yufka yürekli bir derviş. Kimi seviyorsa mutlaka kendi dünyasından bir ad koyar , öyle sever. O koyduğu ad muhatabına bir istikamettir. Epistemolojik bir cemaat lideridir adeta özel , kendine has bir dil ve tutum içindedir. Yani aradan geçen zamanda sevenlerinin dünyasından çıkmadı. Yokluğu Ahmet Abi eylem ve söylemlerinin şerhi ile gideriliyor. Yahya Kemal 'in ifadesi ile " Biz ölüleri ile iç içe yaşayan bir milletiz" zaten.Öyle de yaşıyoruz.

Meşum ve müziç kulak problemi sona erdi. Ruhun sesi bizim dünyada alışık olduğumuz ses değil elbet. İnanıyorum ki ilahi nefha ile ruhunun ses kanallarına lahuti sesler bülbül gibi şakıyor. Dünyaya ,çevresine bir abi profili sundu ve göçtü. Ne güzel insandın sen Ahmet abi. Bu yazıyı sadece senin için yazıyorum, senin ruhun şad olsun diye. " Vayh" dediğini duyar gibiyim.

Ferhat ve Fazlı her ikisi de Ahmet Abinin yoldaşları. Ferhat tercümanı idi Ahmet Abinin Fazlı türküdarı. Birlikte göçtüler. İkisi de canımızdan can idi. Dünya hepimiz için göç meydanı . Önce gidenler bize öte dünyayı daha sevimli kılıyorlar,biz de mecbur olduğumuz seferi daha katlanılabilir kabul ediyoruz. Hâlâ telefonları duruyor. Sanki Ahmet Abinin tekrar arayacağını " Memduh Bey hal hatır için aradım." diyen müşfik sesini duyacak gibiyim. Ya da Fazlı veya Ferhat bir çayevi yarenliğine çağıracak hissi.

Kötüler kalıyor,iyiler göçüyor; desem günaha girer miyim bilmiyorum ama Mustafa Kutlu' dan ödünç alarak şöyle desem söz yerini bulacak:

İyiler ölmez!

Yunus Emre de öyle dememiş miydi
Ölürse tenler ölür/ Canlar ölesi değil.


Göçünü toplayan Allah'ın Celal isminin tecellisi ise Cemal isminin esenliğine emanet olan cümle ahbaba selam olsun

Mahşere Kalmış Kavuşmalar/Melih ERDEM

 6 Şubat 2026



Sabahın seheri günden ileri
Ben kimi sevmişim senden ileri

Ziraat Fakültesi’nden yemekhaneye yürürken soğuk bir esinti çarpıyordu yüzümüze. Ağaçların yaprakları henüz sararmaya başlamış, tutundukları dallarla bağlarını koparmak üzereydi. Birkaçı ise halihazırda yere düşmüş yeşil olma vazifesini tamamlamıştı. Bu manzarayı izlerken beylik lafımı ediverdim;

“Ben senin gibi olmayacağım! Ama bir şartla…”

“Neymiş şartın?” dedi güzel gülüşüyle.

“Olur da bir gün sen seversen, eğer buna gözüm ve yüreğimle inanırsam… Ulan ben de sevdiğimi söyleyeceğim!”

Yemekhaneye kadar güldü o gün. Yemekten sonra tütün sararken de güldü. Çayı doldururken de gülüyordu. Telefonla uğraşırken, işiyle meşgulken, çiçeklere nasihat edip ulularından nasihat dinlerken de epey güldü. Başaramayacağımı düşündüğünü sandığımdan çok alınmıştım. O günden sonra diğer o güne kadar hiç sevdiğimi söylemedim. Çok fırsat doğdu. İmkân avuçlarıma kadar geldi. Sözün dilimin ucuna yanaştığı oldu. Yine de söylemedim. İnat üzerine inat ettim. Hiç söylemedim.

Güzel gülüşünü de alıp gittikten sonra öğrendim sevdiğini. Gittiği gün söyleyecekmiş sevdiğine. Sevmiş yani. Nasıl olur? Sevebiliyor muymuş? Yahu bir de söyleyecekmiş! Tekrar tekrar anlattırdım Türbedâr’a.

“Ağabey gerçekten mi? O gün mü? Niye bir gün, iki gün, üç gün, beş gün önce değil de otuz bir senede o gün söyleyecekmiş?”

Aklımı yitirmek üzereydim. Kilometrelerce yolu onu düşüne düşüne geldim. Sevmiş yahu işte. Daha ne kadar ikna olmam lazım? Kavuşmasını mahşere bırakacak kadar sevmiş hem de. Ah ulan Seher Yeli diyerek ağladım o gün. Yetmez mi bunca bıraktığın miras da bir de vasiyet bıraktın. Oturup Başkomutan’a anlatasım geldi durumu. Yok onla öyle konular konuşulmaz. Konuşulur da mayın da değiliz ki. Hem diskleri ağrır, pili tükeniverir. Hem de lazımdı o bize, sırf ona anlatmak için yaşamamız gereken onca şey vardı. Seher Yeli’yle ahidleştiğimiz işi yapacaktık. Parası için değil tabi ki, vatan ve millet, ille de memleket için yapacaktık! Nihayetinde elbette Allah rızası için! Derdimiz memleket, yükümüz çok ama hepsini sırtlayacağımız yüreğimiz olacaktı. Ben onun seveceğine inanmasam da sevecektik.

Günlerce hatta aylarca süren kendimi ikna etme çabalarımın sonunda ben de söyleme kararı aldım. İlk fırsatta söyleyeceğim dedim kendi kendime. Zaten dünyevi imkânların elvermeyeceğime güvendiğimden o fırsatın gelmeyeceğini düşünmüştüm. Şartlar haksız olacaktı. Ben değil. Vasiyet de yerde kalmamış olacaktı. Kul acizdir ya hani Yaradan’ın mülküne karşı. Verdiği nasibine razı olmak zorundadır. O imtihana tabi olmalıdır. İşte o şekilde fırsat doğuverdi. Ziraat Fakültesi’yle yemekhane arasındaki yolda sararmış ve düşmüş yaprakların şahitliğinde gözlerine bakarak, Seher Yeli’nin öğrettiği gibi gözüne bakıp gönlünü görerek söyledim sevdiğimi. Sözüm vardı bir kere mecbur söyleyecektim. Söz verirken, söz söylerken hayırlısı denmeliymiş. Üç cilt olanından.

Gözün baktığıyla gönlün gördüğünün aynı olmayacağını öğretmemişti. Öğretmediği daha çok şey varmış da gidenin arkasından konuşulmaz. Hele de böyle bir günde. Ama düşünmeden de edemedim severken de mi güzel sevecektin? O da mı hatıraların en bağlamlısı olacaktı? Sevmek de mi miras ağırlığında yüktü? Yahu anlarım doktor olacağız. Alacağız o unvanı. Hakkını vereceğiz. Gecemizi gündüzümüzü esirgemeyeceğiz de her seher vaktine kadar mı?

Herkesin “hayırlısı olsun” dediğine “hayırlı olsun” demişti trenin raylardaki tıkırtılarının arasında. Yarın görüşürüz yine deyip kapatmıştı telefonu. Ondan beri hayırlı olan tek şeydi “hayırlı olsun” dediği. Bir şeyler oldu ama hayırlı mıydı hayırlısı mıydı çözemedim hiç. Çünkü hiçbirinde yoktu. Yani diğerlerine göre yoktu. Yoksa, yadırganmasın şizofreni değilim, hep yanımda yani. Hatta bunları yazarken bile arkamda oturmuş güzel gülüşüyle gülerek tütün sarıyor. En sıkıntılı zamanlarımda yaralarımı da sarıyor. Hâlâ gözüme sezdirmeden göz yaşımı da siliyor. Ah bir de sarılsa. En çok da sarılmasını özledim. Taziye evindeki gibi sarılsın ama. Omzunu ıslatacağımdan çekinmeden, sırtımı ben buradayım biraz daha dermiş gibi sıvazlayarak, yaktığım gemilere su tutup “Sen tütün sar da şu işe bir daha bakalım.” dediğindeki gibi, söverek indiğim merdivenleri salavat çekerek tekrar çıkarttığı gibi sarılsa keşke. Sadece sarılsa da olur. Varsın büyük konuşayım, varsın sevsin, sevsin tabi ya, varsın gecemiz gündüz gündüzümüz gece olsun, ama her seher essin de sarılsın.

Sevmiş öyle mi? Hem de Koskoca otuz bir senede o gün söyleyecekmiş! Bir de kavuşmasını mahşere bırakmış…


SEN DE Mİ MIRTIK OLDUN?/Bilge Doğan


                                                                    

Kalbimdeki güzellere,
Cüneyt Cesur’a

Hep böyle yapıyordu. Hevessizlik hastalığına yakalanmıştı. Bana söz veriyor ama onca şeyi yine telefonuna not alıyordu. Kimselere kalmayan dünyada söze de yazıya da pek önem vermiyordu artık. Çok olmadı daha, söz uçar yazı kalır sözünü bir deprem alt üst etmiş, onlarca arşiv yerle yeksan olmamış mıydı? O da yaşıyordu işte, sadece yaşıyordu. Yorgun olmasını anlıyorum ama çocukluktan beri bana olan sevgisi uçup gidiyordu sanki gönlünden. Daha yazamazken söylediği şiirleri babası not almaz mıydı; okuyamazken henüz, babasının her aybaşı aldığı onca kitabı okumaya çalışmaz mıydı? Şimdi bu küslüğü hak ediyor muyum ben, hiçbir zaman uzak kalmadım ondan… Gözüm hep üzerindeydi; bazen hızlıca kırılacağını bildiği heveslerle sevinçten havalara uçuyor lakin sonra zemine sertçe düşüyordu. Alelade her şeyi telefona not alması hep bu hevessizliktendi. Gece aklına gelen öykü başlıklarını, bazı parlak fikirleri, hiç not etmediğinden unutup gidiyordu. Heyecan ve sevinç sonrası yaşadığı sert düşüşlerden korunmak için bazı şeyleri görmezden gelerek kendince tedbir alıyordu. Bu yüzden güzel sinema filmleri izlemek, türkü dinlemek gibi alışkanlıklarını da bırakmış; kafa dağıtan polisiye, bilimkurgu dizileri izliyordu; çok düşünmemeye çalışıyor, heves etmemek için bir şeylere dikkat ediyordu. Hevesle aldığı ya da çoğu hediye olan not defterleri, kalemler bir köşede misafirdi; yazılı ya da sesli çoğu şeyi telefonuna not alıyordu,

- Şimdi efendim, böyle bir dosya hazırlamanın faydaları… Şair ve yazarların birbirleriyle ilişkilerini, o günlerde yaşadıkları olayları, siyasi olayların hayatlarına nasıl yansıdığını değerlendirmesi… Kültür ve edebiyat tarihimizin karanlık noktalarına ışık tutması… Edebiyat mahfillerine bir bakış ve Türkiye’nin genel edebi panoramasını anlama… Bu konu bakir bir alan sunuyor bize. Küçük bir çalıştay yapmak istiyoruz. Dergimizin de sıradaki sayısının dosya konusu olacak…

- Pek tabii olabilir, konu ilgi çekici. Afişlere de girilir ve ilan edilir bu çalışma…

- Ben de bu kadar ses getirmesini beklemiyordum onlara bu dergiyi çıkarsak diye tavsiye verirken. Dört yıl oldu ve dergi ses getirdi. Hasan Aycın arka kapağa çizgi yolladı yazın…

- Ben ilk sayıyı beğendim, bir sayı çıksın bakalım, diye düşündüm, sonra vazgeçmediler, dergi çıkmaya devam etti…

- Emeği geçenlerin…

Ne güzel ne verimli bir toplantı oldu. Bunu kutlamalıyım, diye düşündü. Kültür konaktaki toplantı için çarşıya gelmişti. Biraz çarşıya inip nefes alayım, gezeyim eski sokakları, diye düşünüp hevesle arabayı çarşıya sürdü.

Dün akşam Özbekistan’daki hocasıyla ata topraklarına dair ettikleri sohbet aklına geldi. Mırtıkçıkların sokağına doğru hızlandı. Merak ettiği şeyler vardı. Eski sokaklarda, kendisi böyle takım elbiseli, biraz eğreti dursa da güler yüzle kendine bakan bir Mırtıkçının dükkânına girdi. Hikâye toplamayı seven, heyecanlı hâliyle doğrudan konuya girdi,

-Dün Özbekistan’dan bir fotoğraf paylaştı hocam; bir Özbek amca, kafasında ve omuzlarında kuş var, aynı bizim gelenek orada. Şaşırdım, vay orada da mı mırtıkçılık varmış, diye. Yeni nesilim ya, hocam da takıldı bana, sen mırtıkçılığı nereden biliyorsun, kuşçuluk falan demen lazımdı, diye. Ben Maraş’ın has evladıyım, ben bilmeyeceğim de kim bilecek, diye başladık muhabbete. Biz de beslesek kuş, diye hayal ettik…

-Peki Mırtık kelimesinin anlamı ne, biliyor musun hocam?

-Bilmiyorum…

-Peki, ben sana söyleyeyim. Şimdi, burası Yahudi mahallesiymiş. Yahudi bir kuşçu varmış, ismi Mırtık’mış. Fransız, Ermeni, Türkler mahallede hep birlikte yaşarlarmış. Türklerden de kuş uçuranlar olunca, ulan sen de mi Mırtık’sın, sen de mi Mırtık oldun, derlermiş. Kuşçunun ismi Mırtık’mış…

-Vay efendim, kuşçuluk sevdasını mı kınarmış ahali. Sen de mi Mırtık, bu mu demek? Sen de mi Brütüs, gibi…

-Kuş besleyene Mırtıkçı demişler buralarda…

-Bu isim, buraya özgü galiba. Kuşçuluk kadim bir gelenek tabii. Geçen yıl Mardin’in kadim sokakları üzerinde uçurulan kuşları görmüştüm, sonra Urfa’da… Bakın hocam Özbekistan’dan benzer bir durumu haber ediyor. Yüzlerce yıl önceki posta kuşlarını da düşünürsek bu sevdanın çok eskiye dayandığı belli. Bunu konuyu yazalım… Babam da hep vasiyet ederdi, şehir hafızasıdır, şehrinizi yazın, kayda düşün, diye…

Küçücük, beş adımlık dükkâna delikanlılar girip çıkıyor ve cins kuşları soruyordu. O, yıllarca gurbet ellerde para kazanıp biriktirmeye çalıştıktan sonra memlekete dönen kuşçunun hikâyesini merakla dinliyordu. Kuşçunun sevdası, küçükken babasının kuşçu bir arkadaşından alıp getirdiği kuşu sahiplenmekle başlamıştı. Gönle düşen sevdaların kökeni hep mi çocukluğa dayanırdı? 70’li yıllarda, çıraklık harçlığına, şehirde tek büfede satılan kitap, mecmua ve Teksas Tommiks alan bir babanın evladıydım. Okuma bilmeden onca kitaba sahip olan, yazma bilmeden söyleyip babasına not ettiren ve yazarım diye sevinen bir çocuktum ayrıca. Bunları duyan Kuşçu hemen eskiye dair,

-Kale’nin altında Çiçek Sineması vardı. PTT’den Çiçek Sineması’na kadar kaldırımda sıra sıra kitaplar olurdu. Gençler, çocuklar gelirler; okurlardı. Şu kitabı ver; ne kadar okuyayım?, diye sorarlardı. Okur, geri verirlerdi. Para kıymetli, kitap az tabii. Saçtan, sıra sıra, küçük, derme çatma dükkânlardı. Akşam oldu mu, kitapları içine koyar, kilit vurup giderlerdi. Depremde yıkılan İş Bankası’nın sol köşede dükkân vardı, baban orayı diyordur. Orası kitabı parayla okuttururdu, satardı… Şimdi gençlik çok başıboş kaldı, çok bozuldu.

Gençlik ve bağımlılıktan konu açılmışken konu yine kuşçuluğa geldi. Bağımlı evlada sahip babaların evlatlarına gelip buradan kuş aldıkları ve zararlı alışkanlıktan onları böyle uzaklaştırmayı diledikleri anılar ardından geldi. Kuş besleyip, kafasını böyle oyalasın diye nice savcı, doktor babalar evlatlarına şifayı bu kuşlardan ummuşlardı. O, ciddiyetle sordu,

-Kuşları ne kadar beslesek, bize alışır ve yuvaya tekrar dönerler?

-Yaklaşık on gün besleyip ilgilenirsen yerine alışır. Gider, uçar, gelir; başka kuşlara karışır, oradan çıkar gelir; çiftleşir, yumurtlar… Bazı psikiyatri hastaları da gidin kuş alın, onla oyalanın, diye bize yollanıyor. Allah kimseyi düşürmesin, zor. Öyle bir keyif ki bu hocam…

-Müzikle terapi oluyor da kuşla terapi niye olmasın, değil mi ama… Sokak hayvanları için vakıf kuran medeniyetin evlatlarıyız; kuşları sevip beslemek, eğitmek, onlarla şifa bulmak niye olmasın…

Kuşların cinsleri, renkleri, fiyatları hakkında bilgi aldı. Posta güvercinleri iki yüz lira civarındaydı. Döşünde papatya gibi beyaz tüyleri olan, kendi kül rengi İspanyol Posta’nın çiftleri yüz bin lira civarındaydı. Döşünde papatyası olmayan İspanyol Postaların fiyatı üç ile on beş bin lira civarındaydı. Çocukluktan kuşlara sevdalı Kuşçu Mehmet abinin en sevdiği de bunlardı. Bu kuşlar denk gelir, eline düşürse para da kazandırıyordu. Kuşların uzmanı olmuştu kuşçu. Geleneksel, kulaktan kulağa bir haberleşme ağı vardı kuşçunun. Ayrıca kuşçu abinin “feys”i vardı, çok takipçili aktif bir feys hesabı: Maraş Posta Mehmet Bolat. Elinde olan, satılan, yeni düşürdükleri kuşları hep paylaşıyordu feysten. Son düşürdüğü kuş feysteydi işte, dün sattığı kuş, kırmızı Urfalı, döşü güllü. Rabbim bu günleri aratmasın, kazancım çok iyi, diyordu. Feysten bir kuş attığım anda satılır, diye ekliyordu. Türkiye’nin her yerinden arayan oluyormuş. İstanbul’a çok kuş yolluyormuş. Kutulara hazırlayıp kuşları yolcu parasını verip otobüsle.

Beyaz ve gözüne kestirdiği bir kuşu aldı, kafeste yaşayıp yaşamayacağını sordu. Hayvana zor geleceğini duyunca hemen vazgeçti. Ayrıca uğursuzluk da getirirmiş. Bir gün bahçeli evi olursa bir çift almayı, onların yavruladıklarını hayal etti. Kafese girip üç beş saniye orada kalıp fotoğraf çekmekle yetindi. Kuşçu, onu, zamanı oldukça gelip kuşları sevmesi için dükkâna davet etti. Kuşçunun mayam ısmarlama teklifini, Maraş çocuğu olduğunu ama mayama alışkın olmadığını, söyleyerek geri çevirdi.

Hafiflemiş bir ruhla çarşının içinden geçip gidecekti ki, hocasına söz verdiği, köyüne has bıçağı almak için Hartlap Bıçakçısı’na girdi. Lezzetine doyamadığı un sucuğundan da bir yarım kilo almayı ihmal etmedi. Cüzdanını bulmak için eli çantasında dolaşırken bana rastladı. Mürekkebimin bu aralar azaldığından beni kullanmadığını, çantaya başka bir tane atsa iyi olacağını içinden geçirdi. Peki, ben sana kandım, diye hüzünlendim. Öğle arasını fazlaca geçirdiğini fark edip koşar adım arabaya gitti.


ACIYI PAYLAŞMAK/Samet YURTTAŞ


                              

Çocukluk zamanlarımdaki cenaze merasimlerini düşünüyorum da şimdiki zaman aklıma gelince içimi bir ürperti kaplıyor. O zamanlar köyde bir vefat haberi duyulduğunda babam aceleyle eve gelir. Televizyon ya da radyonun açık olduğunu duyarsa önce bizi bir güzel azarlar ve o gün hiç açılmayacağı konusunda sıkı sıkı tembihlerdi. Ardından da “al eline bir kazma kürek koş mezarlığa bir faydan dokunsun insanlara” derdi. Anam evde ne varsa karınca kararınca pişirir tencereye koyar aceleyle taziye evine giderdi. Bu durum sadece o gün değil bir hafta devam eder ve köydeki diğer konu komşu da taziye evine sürekli yemek getirirdi. Taziye evinde yemek pişmez düşüncesiyle. Ne kadar ince bir düşünceymiş şimdi bu inceliklerin bir bir yok olduğuna şahit oluyoruz. Bu düşüncenin aslında yemeği paylaşmak değil de acıyı paylaşmak ve acıya ortak olmak olduğunu şimdilerde daha iyi anlıyoruz.

 Tabi o zamanlar ulaşım imkanları ve iletişim olanakları günümüzdeki kadar gelişmediğinden cenaze merasimleri daha az sayıda insanla oluyordu. Cenaze yakınlarının ya da dostlarının bir kısmı uzakta olduğu için gelemiyor bir kısmı da çok sonradan haber alabiliyordu. Bu nedenle defin işlemleri şimdilerdeki gibi çok kalabalık olmuyordu. Ama insanlar acıyı paylaşıyorlardı, sanki ateş kendi ocaklarına düşmüş gibi. Defin işlemleri için gelenler köy halkı tarafından kendi hanelerinde ağırlanıyordu. Köy halkından kim varsa herkes bir kişinin koluna girerek evine götürüyor; karnı acıkmıştır, uzak yoldan gelmiştir düşüncesiyle evinde misafir ediyordu. Bu davranış da bir acıya ortak olma ve acıyı paylaşmaktır. İşte biz bu incelikleri kaybettik.

 Sadece inceliklerimizi kaybetmekle de kalmadık bunların yerine de tuhaf tuhaf nerden türediği belli olmayan davranışlar ve düşünceler edindik. Şimdilerde cenaze sahipleri pide olayı çıkardılar. Şimdilerde dediğime bakmayın on yıldır devam eden bir durum bu. Cenaze defin işlemi biter bitmez kabristanın çıkışında bir pide ve bir ayran tutuşturuyorlar eline. Düğüne mi geldik diye düşünüyor bir anda insan. Tabi böyle pide dağıtma olayı yaygınlaşınca cenaze merasimine gidenlerden de “pide kıymalı mı acaba?” diye kendi aralarında konuşanları duymaya başlıyorsunuz. Hadi alçalın ne kadar alçalabilirseniz. Midemiz inceliklerimizin önüne geçmeye başladı. Hâl böyle olunca cenaze sahiplerinin ve dostlarının acısına da ortak olamaz olduk. Ne komşuluklar kaldı ne de konu komşu. Hâlbuki bu devirde cenaze merasimleri de oldukça kalabalık oluyor. Bakmayın kalabalık olduğuna geçmiş dönemlerdeki bir avuç bu kalabalıktan daha çok paylaşıyordu acıyı. Ruhsuz bir kalabalık oluyor şimdi. Sanki cenaze tabutta değil de ayakta duranlarda. Şimdiki hâl böyleyken ilerde ne olur düşünmek bile istemiyorum. “Eyvah!” diye biliyorum ancak. Yitip giden insanlığımıza eyvah


Külüngü Kelimeler Olan Şair: Ferhat Altun/Mehmet Yaşar

 



Dünya, bir kuşatma altında. İnsanın ruhunu unuttuğu, hazzın, hızın ve yüzeyselliğin her köşeyi zapt ettiği bu modern vasatta, kelimeler de nasibini alıyor bu kıyımdan. Söz, değerini yitiriyor ve her şey gibi tüketim nesnesine dönüşüyorken; dili bir vatan, şiiri ise bu vatanın son kalesi gören soylu inatlara her zamankinden çok daha fazla ihtiyacımız var. Bu inadın, bu mukavemetin ve bu kıyamın zamanımızdaki zarif temsilcilerinden birisi de Şair Ferhat Altun’dur.

İsimler, bazen sahibinin alın yazısına sirayet edermiş. "Ferhat" denildiğinde zihnimizde beliren o kadim anlam dünyası, Ferhat Altun’un şiir serüveninde kendini ele veriyor. Ancak Ferhat Altun’un şiirine baktığımızda, buradaki "dağ", malum fiziksel bir engel değil; modernitenin üzerimize yıktığı beton yığınları, dijital gürültüler ve anlamını yitirmiş kavram kayalarından mürekkep dağlardır. O, bu dağları delerken Şirin’ine yani "saf şiire" ve "kadim ses"e ulaşmak ister.

Altun’un şiirindeki en dikkat çekici vasıf, geleneksel şiir anlayışını modern bir üslupla, hiç eğreti durmadan mezcetmesidir. O, ne geçmişin gölgesinde kaybolmuş bir nostalji avcısı ne de köksüz bir yenilik meraklısıdır. Onun şiiri, Fuzuli’nin "ah"ını alıp, bugünün metropol insanının yalnızlığına giydirir. Klasik Türk şiirinin o vakur edasını, modern serbest veznin imkânlarıyla yeniden yorumlarken dili, bir varoluş kalesi olarak inşa eder.

Onun şiirindeki ısrar, sadece edebi bir tercih değil, bir mecburiyet halidir. Ferhat, “Şirin”ine yani "hakikate" ve "güzele" ulaşmak için modernitenin o soğuk, metalik ve hissiz dağlarını şiirin büyülü gücüyle, kelimeleri bir külünk gibi kullanarak yıkmaya/aşmaya taliptir. Bu, bir yanıyla "kıyama durmak"tır. Dünyanın eğilip büküldüğü, karakterlerin piyasa şartlarına göre şekil aldığı bir devirde, onun mısraları elif gibi dimdik durmaktadır.

Ferhat Altun için Türkçe, bir sözlük toplamı değil; içinde ninelerimizin duasının, annelerimizin ninnisinin ve mazinin rüzgârının estiği, dolandığı bir coğrafyadır. Modernite, insanı tektipleştirip onu köksüz, kimliksiz bir nesneye dönüştürürken; Altun, şiirini bu yurtsuzlaşmaya karşı bir sığınak olarak inşa eder. Şiirlerinde dil, hem zırhı hem de yarasıdır. Altun’un Türkçeye olan bağlılığı, dili sadece bir miras olarak devralmasından değil, onu yeniden üretme tutkusundan gelir. Her mısraında dilin imkânlarını zorlayan, deyimlerden söylencelere, klasik lügatten modern tabirlere kadar geniş bir yelpazeyi büyük bir maharetle kullanması, onun "dil işçisi" olduğunun kanıtıdır.

Ferhat Altun şiirinde kelimeler, asırlık uykusundan uyanan birer derviş gibidir. Modern şiirin o "anlamsızlık" tuzağına düşmeden, geleneğin bereketli toprağından beslenerek ama bugünün insanının yarasına da dokunarak konuşur. Türkçe’ye verdiği emek, bir kuyumcu titizliğindedir. Eski kelimelerin kadim ruhunu, modern hayatın karmaşası içinde yeniden ihya ederken; dili bir "vatan savunması" cephesi gibi kullanır. Onun şiirinde her kelime, vatan toprağından bir parça gibi mukaddestir.

Ferhat Altun’un şiirlerindeki imgeler rastgele seçilmiş metaforlar yığını değildir. Her imge, bir düşünce sisteminin meyvesidir. Şiirlerinde kurduğu yapı, hem matematiksel bir titizlik hem de lirik bir coşku barındırır. Kelimelerin arasındaki boşluklarda bile bir anlam gizlidir. O, az sözle çok şey söylemenin, hikmetin, "sehl-i mümteni"nin peşindedir.

Ferhat Altun, bugün Türk şiirinin sessiz ama derinden ama gürül gürül akan ırmaklarından biridir. O, popüler kültürün sığ sularında kulaç atmak yerine, derin denizlerin incilerini aramayı seçmiştir. Şiirde ısrar etmesi, aslında insan kalmakta ısrar etmesidir. Zamanenin o devasa kıyım makinesine karşı, bir mısra ile siper almak; ancak "dilini vatan" kılanların harcıdır.

Onun şiiri, yorulmuş ruhlar için bir durak, kararmış kalpler için bir fener gibidir. Ferhat isminin hakkını vererek, her dizesiyle bir dağı daha delmekte, Türkçe’nin o sonsuz bereketini yarınlara taşımaktadır. O, sadece bir şair değil; kelimelerin haysiyetini koruyan bir dil muhafızdır.

Biliyoruz ki, Ferhatlar dağı delmekten vazgeçmedikçe, bu vatanın ruhu da, Türkçenin sadâsı da asla sönmeyecektir. Yolu açık, kelamı kavi, şiiri daim olsun.


TAKO/Seyfettin ALBAYRAM










Mart ayının son günleri, yağan karın ardından doğan güneşle Ergice köyünün yamaçları ışıl ışıl parlıyordu. Ala Bekir hohlayarak ağzından çıkardığı buharın yükselişini bir müddet seyrettikten sonra;

  “ Bu yıl maşallah iyi bereket yağdı. Ekinler adam boyuna çıkar. Bet bereket artar. Kaç yıldır aha bu yağışları bekliydik, maşallah gözümüzde koymadı.”

Memili ekledi;” bu yıl köyde bekar kalmaz Bekir emmi.”

“He yeğenim vallaha ele.”

Aşağıdan yokuş yukarı Cicov Hasan göründü. Boynunda beygirlere takılan yem torbası, belli ki ağırdı. Nefes nefese yanlarından selam vermeden geçerken bir yandan da “Daş yerim, baş yemem. Daş yerim, baş yemem,” diyordu. Güneşlenen ahali sohbeti kesip Cicov Hasan’ı seyretmeye başladı. Cicov Hasan yokuşun başına kadar ayni minvalde devam edip, yokuşun başına gelince durdu. Boynundaki yem torbasını çıkarıp içindeki irili ufaklı taşları yere döktükten sonra torbayı elinde sallaya sallaya kalabalığa yanaştı.

 Selam aleyküm ağalar, güneşleniymisiniz?

Ala Bekir atıldı; he yeğenim güneşleniyk de, senin bu halın ne?

Valla konşular bildiğiniz gibi üç avrat aldım üçü de öldü. Dördüncüye niyetlendim emme, Aliye garı;“ oğlum sende uğursuzluk var, sen baş yiyensin. Boynuna beygirin yem torbasını as, içine daş doldur sonra da; daş yerim, baş yemem diye bağıra bağıra yokuşun sonuna kadar yürü, Allahın izniylen alacağın avrada heç bişey olmaz” dediydi. Gülüştüler. Emme alaycı bir tavır takınamadılar. Aliye garı demişse mutlaka bir bildiği vardı. Köyün en yaşlı kadınlarından dı Aliye garı. Köyün tıp uzmanıydı. Kırık, çıkık işleri ondan sorulurdu. Keçi kılını zeytinyağında kavurur, sıcak sıcak kırılan ya da çıkan yere sarar, yanlara da dört çubuk yerleştirir ve üstünü bezle sıkı sıkıya sarardı. Karnın mı ağrıyor per yavşanı çiğne yut, hemen kesilir. Tiskiniğe mi düştün yemek yiyemiyormusun? Kolayı var Aliye garı per yavşanını sabunlu suya katar elini yüzünü yıkarsa derhal iştahın açılır. Sizin şu yolda yolakta tepeleyip geçtiğiniz per yavşanı var ya, Aliye garının her hastalıkta, mutlaka ilaç olarak kullandığı bir malzemedir. Hatta nazar değmesine bile nazar boncuğu, iğde dalı, tazı boncuğu ve sey’in yanısıra kullanılabilecek bir malzemedir. Bir keresinde Hössünü dövmüşlerdi. Adamcağızın hayalarına vurmuşlar, düşmüş bayılmış, hayaları da tar kimi şişmişti. Aliye garı zeytinyağı, un ve per yavşanından bulamaç yapmış Hössün’ü iyileştirmişti.

 Karşı evden ciyak ciyak ağlayan çocuk sesi yükseldi. Anası çocuğu omzundan tutarak bir yandan hınçıklıyor, bir yandan da “ Allah seni şeyle dert tuta, bıktım usandım senin bu ağlamandan” diye bağırıyordu. O bağırdıkça çocuk ta daha fazla bağırmaya başlamıştı.

Nazey Ana seslendi;” kız Hayce bu oğlan niye bu kadar ağlıy. Bunun ağlaması heyre alamet deel anam. Bu oğlan birinizin başını yer.”

Nediym Nazey ana. Yollar kar. Şu kar kalksa trennen Pazarcık devlet hastenesine götürücüm.

Kız anam doktor ne bilici bu oğlanın derdini. Cuma selası veriliyken eşiklikte ağzına pabucun altıynan üç kere vur, her seferinde de “Allah şeyle başından bulasın” de, bir daha ağlamaz.

Yolun alt başından iki candarma belirdi. Yaklaşınca bir onbaşı bir de er olduğunu gördüler. Hayırdır inşallah diye birbirilerine bakıştılar. Susup jandarmaların yaklaşmasını beklediler.

Ala Bekir az öne çıkarak; “buyurun asker ağalar, hoş gelmişsiniz.”

Onbaşı; “hoş bulduk, emmi. Biz Ahmet Güneş’i arıyoruz. “

Hee, bizim Tako’mu? Ne işiniz olur Tako’yla. Tako mahsimin teki, kimseye karışmaz. Kendi halinde garibim.

Yok emmi, kötü bir şey yok. Ahmet Güneş’in bir şahitlik işi var. Yarın mahkemeye çıkması lazım.

Memili atıldı; aha bizim Tako geliyor. Yolun alt başında, Tako sağ elini beline atmış, sol elinde emziğe yerleştirdiği kaçak tütünün dumanını havaya üfürerek yavaş yavaş geliyordu.

Memili; onbaşım bu bizim Tako meczuptur, askere bile almadılar. Biraz takıl şuna, hele ne yapacak?

Onbaşı yukardan aşağı bağırdı; koşsana be ,seni mi bekleyeceğiz?

Tako emzikteki sigarayı çıkarıp yere attı, çorabının içine koyduğu pantolon paçalarını düzeltti. Her ihtimale karşı da elleriyle çırparak (varsa) tozu, çamuru aceleyle silkeledi. Bir yandan koşuyor, bir yandan da emziği ceketinin cebine yerleştirmeye çalışıyordu. Nefes nefese yanlarına yetişti.

Onbaşı; esas duruuş, tekmil veeer.

Ergice köyü, Tako, emret komutanım.

Onbaşı yakasından tutarak ;”yarın senin mahkemen var. Sabah erken karakola geleceksin, seni Pazarcık’ta mahkemeye çıkaracağız. Anlaşıldı mı?”

Tako bir yandan yardım bekleyen bakışlarla etrafına bakıyor bir yandan da bağırıyordu; “Emredersiniz komutanııım.”

Ertesi gün köylü Tako’nun evinde toplanmış merakla mahkeme sonucunun ne olduğunu öğrenmeye çalışıyordu.

Ee Tako ne oldu? Anlat hele.

Tako yanan sobanın yanına serili mindere ve yastığa iyice kaykılmış, sol ayağı dikili, sağ ayak sol ayağın üstüne atılmış , bilmem kaç senelik pörsümüş şapkasını gözlerinin üzerine düşürmüş vaziyette, gözlerini kırpmadan çook uzaklara dalmış kendinden emin, emziğe takılı kaçak tütünden bir nefes çekerek dumanın kerpiç evin direklerine yükselişini seyrettikten sonra; “hakim bana adımı sordu. Şöyle bir yüzüne baktım, Tako “ dedim. Zatan hakim “tık” diyemedi benden korktu,çık dışarı “dedi. Ağır ağır konuşarak “hakimi korkuttum,” diyordu.

 İmam Cuma Selasını okumaya başladı. Sesi Ergice’nin üzerinde yanık yanık yankılanıyordu.

Ala Bekir; haydin cömaat Cuma Selası okunuyor, camiye gidelim.

Kalabalık dışarı çıktığında Tako hala söyleniyordu ;”hakimi korkuttum, hakim benden korktu.”

Karşı evin Haycesi de çenedinden tuttuğu çocuğun ağzına ağzına terliğin altıyla vuruyor bir yandan da bağırıyordu; “Allah şeyle başından bulasın. Allah şeyle başından bulasın. Allah şeyle başından bulasın.”


Mesut Bilginer Hoca’nın Emekli Olmasına Dair/İsmail Göktürk




Duydum küçük cihaddan büyük cihada gitmişsin

Kendini “kıylükâlden” emekli etmişsin


Meğer gizliden kâğıt âharlayıp, kalem yonarmışsın

Şimdi hikmet pazarına varmış, inciler sunarmışsın


Artık kandilleri uyandırmaya erken varır olmuşsun

Taşkın oldu derler, kimseler farketmeden dolmuşsun


Zâhirine bir kalem çekmişsin Muhâsebenin

Derûnuna demir atmışsın musâhabenin


Kemâlât yaşta değil, lakin yaş da kemâl bulur

Bir dem gelir sohbet, demini almış çaylar gibi olur


Duydum Pîr sözüne uyup, dünü dünde bırakmışsın

Yeni bir çağa Ya Allah Hû deyip kalkmışsın


Ömrün müzdâd ola azizim, menzilin mübarek

Fakiri de nazardan ırak etme eski bir dost diyerek


YARISI DUA/Nurcihan KIZMAZ

 


Bir kız kardeşi olsaydı Yusuf’un
Bilirdi gömleğindeki kanın
Onun olmadığını
Mum yakardı kör kuyulara

İkiye bölerdi geceyi
Yarısı gözyaşı, yarısı dua

Bir kız kardeşi olsaydı eğer,
Taş yağdırırdı ebabil misali
Mısır’ın köle pazarına

On bir kardeşten biri kız olsaydı mesela
Meydan okurdu Züleyha’ya

Ve zindana düştüğünde Yusuf
Diyet verirdi yüreğini Firavun’a

Bir kız kardeşi olsaydı Yusuf’un
Geciktirmezdi müjdeyi
Girerdi Yakub’un rüyalarına



Dünyadan Geçerken Gördüğüm Rüya Üzerine/Sibel Kök

 



















Gecenin mağrur şafağına andolsun ki
Bizdik çağıran soylu bestesiyle akşamı
Dağların eteğindeki masala
Atları uçuruma süren bizdik dörtnala
Koşan, yıkılan sonra çatlayan

Atlas çadırların gölgeliğinde
Bin ah sunan bizdik dağlanan gövdemize
Ruhumuzu yuyan ve arıtan tövbeleri
Böyle giydik eynimize

Buydu var kılan bizi;
Adem'in kursağındaki ihtar
Sürgün sebebi öteden beri
Dünya, alınlarımızın hırpani acemiliği
Yazgımız avcumuzda büyüyen çiçek
Sızımız yerleşik bir cümle çehremizde
Dağılırsa önce içine dağılır bu yüzden insan
Sığınırsa önce kalbine
Kalp çünkü ağrıyan her gurbetin kıblesi
Ekmek gibi su gibi aşk ve ölüm
Kimsenin bilmediği tenhalarda bekler