SANA DEĞİL SİZE/Hacı Ahmet Eralp



                       
 Ferhat'a



seninle bir sokakta yürüyoruz
kimse görmüyor yanımdaki seni
çiğdem örtülü bahçeler yeşeriyor
yaşama sevincinden bahsediyorsun
seninle bir sokakta yürüyoruz

yeni şeyler söylüyorsun bize
ölüm çağıran feryatlarımıza kızıyorsun
ve yokluğun tüm renkleri beliriyor
sarılıyorsun hüzünlü gülüşlerinle
yeni şeyler söylüyorsun bize

göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun
bir dostun bir dağa doğru 
nasıl koştuğunu resmediyor
parmakların yeni bir nota buluyor en tepede
göz yaşı silen bir notaya dokunuyorsun

ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz
bulutlar adını yazmak için yarışıyor
Hazreti Su mürekkepten azizdir
tercümesi gökyüzünü ferahlatıyor
ateşin şekil bulduğunu öğreniyoruz

riyazet öğütlüyor ziyaretlerin
kız çocukları hala güvende değil dünyada 
babaların üstü başı toz içinde
hanımeli kokusu sarıyor her tarafı 
riyazet öğütlüyor ziyaretlerin

adına sarıldım bugün
sorusu o kadar bizdendi ki
sımsıkı sarıldım sana
şiir yazdı kayalara ettiği merhametle
adına sarıldım bugün


MASKESİ BANA HATIRA KALDI / Teyfik KARADAŞ

 




 Hikâyenin daha iyi anlaşılabilmesi için konuya başlamadan önce arıcılık, arıdan elde edilen ürünler, sabit arıcılık, seyyar arıcılık ve belli başlı arı hastalıkları kavramlarını kısaca açıklamanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Bal arısı kolonilerinin beslenmesi, bakımı ve yönetilmesi süreçleriyle bal ve benzeri değerli ürünlerin elde edildiği tarımsal, hayvancılık faaliyetine arıcılık denir. Arıcıların temel hedefi ve en yaygın ekonomik kazanç kaynağı baldır.

 Arıcılar arılardan balın yanı sıra; balmumu, polen, arı sütü, propolis ve arı zehiri gibi değerli maddeler de üretirler.  Arılar ayrıca bitkilerde tozlaşmayı (polinasyon) sağlayarak doğanın dengesine ve tarımsal verimliliğin artmasına, çok büyük çaplı katkıda bulunurlar.  Arı kolonilerinin yıl boyunca aynı yerde tutulup bakıldığı yönteme sabit arıcılık denir. Kolonilerin mevsim şartlarına ve nektar akımına göre farklı bölgelere (örneğin yaylalara) taşındığı sisteme de seyyar arıcılık denir. Arı hastalıkları yavru arı hastalıkları ve ergin arı hastalıkları olmak üzere ikiye ayrılır.

Yavru Arı Hastalıkları

Amerikan Yavru Çürüğü: Bacillus larvae bakterisinin neden olduğu, en tehlikeli ve bulaşıcı yavru hastalığıdır. Petek gözü kapakları çöker, ölü larvalar koyulaşarak yapışkan bir pelte halini alır ve hücreye iyice yapışır.                                                                                                                    

Avrupa Yavru Çürüğü; Genellikle zayıf kovanlarda ve nektar azlığında görülür. Kovan açıldığında balık veya et kokusunu andıran kötü bir koku yayılır; larvalar rengini kaybederek kahverengi ya da siyaha döner.                                                                                                                                                        

Kireç Hastalığı: İklimden kaynaklı bir hastalıktır. Nemli ve soğuk havalarda artar; larvalar kireç gibi sertleşerek mumya halini alır.

 Ergin Arı Hastalıkları

 

 Varroa; Arıların vücut sıvısını emerek zayıflatan, kanat ve bacaklarda deformasyona yol açan en yaygın dış parazittir. Tedbir alınmazsa tüm koloni çöker.

 

Nosema Sindirim kanalında yaşayan tek hücreli bir parazit nedeniyle oluşur. Genellikle dışkı bulaşmaları ve ishalle kendini gösterir; koloni zayıflar.                                                           

Arı Felci; Virüs kaynaklıdır. Arıların tüysüz, parlak görünmesine ve uçamayarak titremesine sebep olur.

Bu tanımları, bu açıklamaları yaptıktan sonra hikâyenin esas konusuna dönmek istiyorum.  Arıcılık mesleğine başlayalı henüz üç yıl olmuştu. Arıcılığı emekli olmadan önce işyerinde birlikte çalıştığım, yakın arkadaşım Hasan Beyle birlikte yapıyorduk. Yaptığımız arıcılık ne sabit, nede seyyar arıcılık yöntemine benziyordu. Arılarımızı ne seyyar arıcılar gibi mevsimine göre yılda en az üç dört yere taşıyorduk. Nede sabit arıcılar gibi bir yerde bekletiyorduk. Yılda bir kere şehir merkezindeki arılıktan alıp, Maraş’a yakın yerdeki yaylalara götürüyorduk. Ondan sonra tekrar Maraş’a getiriyorduk. Bizim yaptığımız arıcılığa ne sabit arıcılık, nede seyyar arıcılık denilebilirdi. Bizim yaptığımız arıcılığa ancak yarı sabit arıcılık yöntemi denilebilir diye düşünüyorum.

Benim arıcılıktaki kısa vadeli hedefim geçim sağlamak değil, boş olan zamanlarımda meşgul olabilecek bir iş sahibi olabilmek ve evimde tükettiğim balı kendim üretebilmekti. Bu nedenlerle arıcılığı profesyonel bilgiler ışığında, amatör bir ruhla yürütmek istiyordum.

 

Hasan Bey kovanların içindeki çıtaları her hafta tek tek kontrol ediyordu. Şüphelendiği durumlardaki tanılarını tecrübeli arıcılarla paylaşıyordu. Kovanları varroa hastalığı başta olmak üzere bütün zararlılara karşı rutin olarak ilaçlıyordu. Hatta körüğü yaktıktan sonra arılara zarar veren haşaratı kovalasın diye körüğün içine defneyaprağı, portakal kabuğu gibi ürünler koyarak alternatif tekniklerle de mücadeleyi güçlendiriyordu. Körüğün içinde bu ürünleri yaktığımız zaman çıkan duman kokusunun farklılığını değil haşereler, bir insan olarak ben dahi hissediyordum. Benim gözlemlerime göre arı hastalıklarına karşı vermiş olduğumuz mücadelede bir eksiklik yoktu.

 

O sene karın ve yağmurun çok fazla yağması nedeniyle kuş mevsimi çok ağır geçti. Şehrin içindeki ağaçlar, üzerine yağan karı taşıyamayarak yıkıldı. Evlerin muslukları buz tuttu. Şehrin içindeki caddeler ve sokaklar zaman zaman bir veya iki gün kapalı kaldı. Çok sayıda zincirleme trafik kazası yaşandı. Buzlanma nedeniyle araçlar kaydı. Bu felaket karşısında insanlar dışarı çıkamadı Okullar günlerce tatil edildi. Tilkiler, kurtlar dağdan şehre indi. Doğal ortamında aç kalan kuşlar karınlarını doyurmak için evlerin balkonlarını mesken tuttular. Kış mevsimi çok uzun sürdü. Bahar mevsimi normal zamanından bir ay sonra kendini gösterdi. Bu mücbir sebepten birçok meslek etkilendiği gibi, arıcılık sektörü de olumsuz manada çok kötü şekilde etkilendi. Hava muhalefeti nedeniyle sezon bir ay rötarlı başladı.

 

Havalar ısınınca Hasan Bey ile arılığa gittik Kovanların üzerini örttüğümüz çadır, strafor gibi yalıtım malzemelerini kaldırdık. Bana ait altı kovan arıdan üç kovan, Hasan Beye ait on altı kovan arıdan altı tanesi zayi olmuştu. Yaşayan arıların bakımını yaptık. Peteklerini kontrol ettik. Arıların durumunu görünce moralimiz bozuldu. Canımız sıkıldı ama bu doğa olayı karşısında yapacağımız bir şey yoktu. Bir hafta sonra arıları zayi olan kovanlar için arı satın alarak doldurmaya karar verdik. Arı satan kişileri ve fiyatları araştırmaya başladık. Arısının kaliteli ve fiyatının uygun olması münasebetiyle, arıları Arıcılar Birliği Başkanı Niyazi Hocadan satın aldık. Boş kovanları Niyazi Hocanın arılığına götürüp, aldığımız arıları içine koyduk.

 

Kovanlarımızın hepsi arıyla dolmuş, boş kovanımız kalmamış oldu. Haftada iki gün arılığa giderek arıların bakımını yapmaya devam ettik. Ben körükle arılara duman verirken, Hasan Bey arıların her çıtasını ayrı ayrı inceliyor, analarını kontrol ediyordu. Arıları hastalıktan korumak için ilaç vermeyi de ihmal etmiyordu. Kış mevsiminde yağışın bol olması nedeniyle ilkbahar mevsiminde de memleketin her tarafı çiçekle doldu. Çiçek bol olunca arıların keyfide yerindeydi.

 

Araziye çalışmaya giden işçi arılar ayaklarıyla bol miktarda polen getiriyordu. Bizde arıların güçlenmesi için elimizden gelen her şeyi yapıyorduk. Mayıs ayının sonuna kadar arılarımıza en iyi şekilde baktık. Haziran ayı gelince çiçekler kurumaya başladı.

 

Çiçekler kurumaya başlayınca biz arıları Yeşilgöz’e götürdük. Arılar Yeşilgöz’de karaçalı ve tesbi çiçeklerinden getirdikleri nektarla çok güzel petek örüyorlar, bal yapıyorlardı. Bizim amacımız on beş gün sora arıları Yeşilgöz’den alıp, Göksun’ün Ortatepe Mahallesine götürmekti.

 

Çok yakından tanıdığımız ve sevdiğimiz Ahmet isimli bir arıcı abimiz vardı. Oda arılarını aynı yere götürecek, bizim arılara da göz kulak olacaktı. Sahip çıkacaktı. Biz bundan dolayı tarım müdürlüğünden Ortatepe Mahallesi için izin almıştık. Bize bu şekilde söz veren Ahmet abimiz bizden habersiz olarak arılarını başka bir yere götürmüş. Bizde bu ıssız bölgede arılarımız çalınır düşüncesiyle Ortatepe Mahallesine gitmekten vaz geçtik.

Arılarımızı götürmek için yer arayışına başladık. Uzun araştırmalar sonucu arılarımızı Yenidemir Mahallesi hudutları içinde arıcılık yapan arkadaşımız Mustafa’nın arılarının yanına götürmeye karar verdik. Hasan Bey hafta sonu gitti bölgeyi inceldi. Arılarımız koyacak yeri tespit etti.

 

Bir akşamüzeri arıları Ahmet’in pikabına yükleyerek Ağlı yaylasına gitmek üzere yola çıktık. Tekir’den Döngel’den geçip Suçatına gelince Edebiyat Yolundan çıkıp rotayı eski yola çevirdik. Bozoğlan tepesini Beşoluk’un sağ tarafından geçtikten sonra Andırın yoluna döndük. Andırın yolunda beş kilometre kadar ilerleyince Yenidemir Mahallesi yazan levhanın dibinden sağ tarafa kıvrıldık.  Ben Yenidemir Mahallesine daha önce hiç gitmemiştim. Yol ayrımından sonra ben kendi arabamla pikabı takip etmeye başladım. Hava zihmiri karanlık olduğu için göz gözü görmüyordu. Mustafa benim arabamda olduğu için yolda kaybolma ihtimalim yoktu. Çünkü Mustafa o yörenin çocuğuydu. Bölgeyi elinin içi gibi biliyordu.

 

Yenidemir Mahallesi yoluna döndükten on beş kilometre zorlu bir yolculuktan sonra arıları bırakacağımız yere vardık.

 

Vardığımız yerin her tarafı devasa büyüklükte sedir ağaçlarıyla kaplıydı. Kovanları pikabın durduğu yerden elli metre kadar uzaktaki bir düzlüğe götürmemiz gerekiyordu. Hasan Bey, Ahmet ve Mustafa kovanları düzlüğe taşırken, ben de ilave, çadır ve körük gibi malzemeleri düzlüğe götürdüm. Kovanları bıraktığımız yerin Ağlı yaylası Şahinkayası mevkii olduğunu öğrendim. Taşıma işi tamamlanınca Hasan Bey kovanların ağzını açtı. Ağzı kapalı kovan kalmasın diye bir daha kontrol etti. Geçmişte bu konuda kötü bir tecrübe yaşadık.

 

İşimiz bitince yorgun bir vaziyette Maraş’a hareket ettik. Hareket ettikten hemen sonra yolun ortasından karşıya geçmekte olan bir tilki gördüm. Tilkinin gözleri fal taşı gibi parlıyordu. Tilki arabanın ışığını görünce biraz sendelese de bir anda kendini toparlayıp ormanın içine doğru kaçtı ve saniyeler içinde gözden kayboldu. Tilkiyi gördükten sonra eve gelinceye kadar kurt, ayı, tavşan gibi yaban hayvanlar üzerine muhabbet ettik. Evimize geldiğimizde horozlar ötmeye başlamıştı.

 

Bir hafta sonra arıların bakamını yapmak için arılığa gittik. Arıların bakımını yapmaya giderken Yenidemir Mahallesini gündüz gözüne görme imkânım oldu. Arıları koyduğumuz Şahinkayası’n da tam bir yayla havası vardı. Çakşır, geven gibi bitkiler yeni yeni çiçek açmaya başlamış, her taraf mis gibi çiçek kokuyordu. Hava serinliğinden arılar saat dokuza kadar dışarı çıkmıyordu.

 

Şahinkayasın’dan bakınca Sır Barajı ve Maraş’ın Önsen Fatmalı gibi batı mahalleleri adeta ayağımızın altında kalıyordu.

 

Hava ısınıp arılar kovandan çıkmaya başlayıncaya kadar kahvaltımızı yaptık. İstirahat ettik. Hava ısınıp arılar çalışmaya başlayınca bakım işlerine başladık. Bütün kovanların rutin bakımını yaptık. Her şey normaldi. Anormal bir durum yoktu. Kovanlarda gayet güzel bal akımı vardı. Coğrafya güzel, hava serindi. İşimizi kısa bir süre içinde bitirdik. Mutlu bir şekilde evimize döndük. Ondan sonraki haftalarda da arıların bakımını aksatmadan rutin bir şekilde yaptık. Arıları yaylaya geç getirmemizden kaynaklı kovanlarda yeteri miktarda bal yoktu ama bir hastalık emaresi de gözükmüyordu.

 

Ağustos ayının ilk haftası il dışında olmam nedeniyle ben arı bakımına gidemedim. Hasan Bey tek başına gitti. Hasan Beyin tek başına gittiğinde de bir anormallik tespit edememiş. Etse bana söylerdi.

 

Ağustos ayının ikinci haftasının cumartesi günü arıların bal sağımını yapmak için arılığa gittik. Sezona ben sekiz kovan arıyla başlamıştım. Arının bir kovanı Yeşilgöz’e gittiğimizde geçmişti. Niye geçtiğini de bir türlü anlayamamıştık. Şahinkayasına gittiğimizde yedi kovan arım vardı. Sayısı az olunca sağıma benim arılardan başladık. Sağım yaparken çok anormal bir durumla karşılaştık. Benim yedi kovandan üç kovanın içinde ne arı, nede bal vardı. Kovanın içinde arı ölüsü de yoktu. Bal arıları gidince kovanları kızıl arılar işgal etmiş. Petekteki balları yiyip tertemiz etmişlerdi. Kovanları bu durumda görünce çok üzüldüm. Bütün hayallerim bir anda suya düştü. Ne yapacağımı bilemedim. Bir taşın üzerine oturup ağlamak istedim. Gözlerimden yaş gelmedi. Derin bir oh çektim ama karşı dağlar yıkılmadı. Oradaki her şeyi o haliyle bırakıp gitmek istedim. Hasan Beye saygısızlık olur diye onu da yapamadım. Yapamadım ama an itibariyle zihnimde arıcılıkla ilgili her şeyi bitirdim.

 

Benim arıların sağımı bitince Hasan Beyin arılarının sağımına geçtik. Hasan Beyin kovanlarında da zayiat vardı ama sayı çok olunca sonucu pek etkilemiyordu. O gün akşama kadar süzülecek peteklerin bir kısmını seçtik. Götürdüğümüz plastik sandıklara doldurduk. Götürdüğümüz plastik sandıklar yetersiz olduğu için sağıma ara vererek şehre döndük.

 

Pazar günü yardım etmesi amacıyla yanımıza Mustafa’yı da alarak arılığa gittik. Giderken yanımızda yeni plastik sandıklar götürdük. Cumartesi doldurduğumuz plastik sandıkları bizim arılığın yakınlarında bulunan Resul Hocanın arılığına getirdik. Ben Resul Hocanın sağım çadırındaki bal süzme makinasıyla peteklerdeki balları süzmeye başladım. Hasan Bey ile Mustafa sağımı yapılmayan kovanların sağımını yapmak için bizim arılığa gittiler.

 

Ben bal süzme makinasıyla çalışırken Resul Hocanın arıları içerideki balı yağmalamak için çadıra büyük saldırı düzenlediler. Arıların bir kısmı çadırın havalandırmalarını işgal ederken,  bir kısmı çadırın fermuarının altındaki boşluktan içeri girmeyi başardı. İçeri giren arılar bal ile karınlarını doyurunca beni sokmaktan vaz geçtiler. Yüzlerce arı ile aynı çadırın içinde iki saatten fazla zaman geçirdim. Benim o halimi bir fotoğrafçı çekebilse, çektiği fotoğraf yılın en iyi fotoğrafları arasında yer alırdı. Arılar benim başımda vızıldayarak dönerken, ben hiçbir şeye aldırış etmeden, bal süzme makinasının çarkını çeviriyordum. İnsan her şeye alışıyor. Ben de arılara alıştım

 

İki saat sonra Hasan Bey ile Mustafa arılıktan geldiler. Hasan Bey peteklerin üzerindeki sırı soyarken Mustafa makineyi çalıştırmaya başladı. Ben biraz dinlenmek için dışarı çıktım. Mustafa yorulunca ben makinayı çalıştırdım. Öğle vakti olunca çalışmaya ara verdik. Abdest alıp namaz kıldık. Namazdan sonra Resul Hoca bize öğle yemeği ve çay ikram etti. Öğleden sonrada çalışmaya devam edip akşama kadar bal süzme işini iyi kötü bitirmiş olduk.

 

Akşamüzeri eve dönerken Hasan Beye  “Ben bu işi bıkıyorum başkanım. Arılarım kovanlarım senin olsun!” dedim. Hasan Bey pek kabul etmek istemedi ama “Anamın ak sütü gibi helal olsun” diyerek zorla kabul ettirdim. Bir gün sonra da evimde bulunan el demiri, mahfuz ve körük gibi temel arıcılık malzemelerini iş yerine götürüp Hasan Beye teslim ettim. Arıcılık maskesi bana hatıra kaldı. Böylelikle üç yıl önce büyük bir şevk, büyük bir heyecanla başladığım arıcılık serüvenim sona ermiş oldu.

 

Bir hafta sonra Hasan Bey arılığa üniversiteden uzman arıcılar götürmüş.  Arı uzmanları bizim arılarda “yavru çürüğü hastalığı” olduğunu tespit etmişler. Bizim arılar yavru çürüğü hastalığı yüzden kovanı terk etmiş.. Yapacak bir şey yok.

 

Vermeyince mabut neylesin Sultan Mahmut.

 

 

 

GÖĞÜN DANTEL ÖRTÜSÜ/Dr.Mutlu ASLANTÜRK

 



"Bismillâhirrahmânirrahîm.

Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi? Belini büken o yükünü üzerinden indirmedik mi? Senin şanını yüceltmedik mi? Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır."

(İnşirah Suresi, 1-8)

İmtihanımın ruhumu ve omuzlarımı kıskıvrak sardığı ağır bir sabahın şafak vaktinde penceremden baktığımda karşıladı şu eşsiz manzara beni. Soluk sokak lambalarının sarı ışıklarıyla aydınlanan caddelerin üzerinde, dağların silüetiyle çevrelenmiş uykulu şehrin üstünde gökyüzü parça parça, zarif bulut dokularıyla muhteşem bir dantel gibi örülmüştü. İnsanı zihnin ve kalbin koyuluğundan çekip alarak "Yalnız değilsin" diyen o görünmez el, tam da o an uzanmıştı ruhuma. Uzakta, dağların ardında günün ilk turuncu çizgisi belirirken, üzerimizi saran o muazzam kubbe sanki şefkatle fısıldıyor: Merhamet, en umulmadık anda üzerimize serilen bir rahmet örtüsüdür. O’nun lütfu, kulunun darlığa boğulmasına razı olmaz. İnşirah Suresi’nde müjdelediği gibi, gecenin en koyu anı nasıl sabaha gebe ise, en çetin sıkıntıların içine de mutlaka bir ferahlık, bir inayet tohumu ekilmiştir. İlahi merhamet, kuluna birdenbire ağır gelen yükleri hafifletmek için nice vesileler yaratır.

Başımızı kaldırıp göğe bakmak; o sonsuz mavilikteki kusursuz düzeni, her sabah yeniden kurulan bu eşsiz nizamı seyretmek, yorgun ruhlar için ne büyük bir teselli, ne şifalı bir sığınak. İçimden bir ses, hayatın o telaşlı ve yorucu akışını bir an için durdurarak usulca süzüldü kulağıma ve gönlüme: Şu gökyüzündeki her bir bulut tanesi, O'nun sonsuz kudretinin olduğu kadar, kuluna uzanan sonsuz merhametinin de en zarif delilidir. O an anladım ki, gök kubbe bizlere her sabah yeniden başlamanın, içimizdeki karanlığı dağıtacak bir aydınlığın münkün olduğunu fısıldamaktadır.

Sekine, büyük gürültülerle sunulmaz; aksine, kalbin en sakin köşesine süzülen ince birer lütuf olarak akar. Dağlara ve taşlara tecelli eden rahmet, en çok da yorulan insan kalbine bahşedilmiştir. Yeter ki o an, kul kendisine sunulan bu sessiz mesajı okuyabilsin. Kalbimiz daraldığında, adımlarımız ağırlaştığında başımızı kaldırıp göğe bakalım mesela…

Çünkü Prof. Dr. Saadettin Ökten’in ifade ettiği gibi, modern zamanın gürültüsü ve betonun kalpleri kuşatan dikey kısıtlılığı içinde insan, ruhunun köklerini besleyen o aşkın manzarayı unutmaya meyillidir. Şehirlerin bizi hapsettiği bu yatay ve telaşlı düzlemde, göğün o sonsuz derinliği ile kurduğumuz bağ zayıflar. Oysa sabahın bu ilk saatlerinde penceremize düşen o dantel bulutlar, bize yatay bir dünyada dikey bir pencere açar. Gökyüzü bize bir kez daha hatırlatır ki: Hiçbir darlık ebedi değildir. Üzerimize birer rahmet ışıltısı ve şefkat örtüsü olarak serilen o bulutlar, aslında göğün en güzel süsü, manevi ferahlığın en somut habercisidir.

Rabbimizin merhameti, hayatın en sert rüzgarlarına ve fırtınalarına karşı kalbimizin en güvenli sığınağıdır. Hayatın akışı içerisinde omuzlarımıza binen ağır yükler, ancak ilahi nizamın ve o kusursuz ölçünün idrakiyle hafifler; çünkü bizim medeniyetimiz insana her zaman "Yalnız değilsin, bir nizamın, bir hikmetin içindesin" fısıltısını miras bırakmıştır. Bu kadim miras; insanın sadece bugünkü sancısını dindirmekle kalmaz, ona yarını da aynı umutla, sabırla ve teslimiyetle taşıma gücü verir. Şehrin gürültüsünden ve beton duvarların arasından başımızı göğe her çevirişimizde, bu kadim ses yeniden yankılanır ruhumuzda: Hiçbir darlık daim değildir; göğün genişliği, kalbin genişliğine gebedir.

Ne diyor Şeyh Galip:

Sen yârini bîhaber mi sandın?

Yoksa seni terk eder mi sandın?

Hasan KEKLİKCİ'nin hikâye kitabı NÖBETÇİ OYUNCAKÇİ

 


Hasan KEKLİKCİ'nin ÇATAL YOLU kitabından sonra heyecanla beklidiğimız ikinci hikâye kitabı NÖBETÇİ OYUNCAKÇI çıktı. Muhtevası çok zengin, nefis Hasan KEKLİKCİ hikâyelerinden oluşan kitap, bir solukta okunabilecek hacimde yayınlanmış.

Kitapta gerçekten can yakan, acıtan hikâyeler de var... hikâye okuyucuları edebiyatın hazzını yaşarken bir miktar da 6 Şubat depreminde canların nasıl yandığına da şahit olacaklar bazı hikâyelerde.

Her geçen gün farklı ve daha lezzetli hikayelerle okuyucuya hitap eden Hasan KEKLİKCİ hikâyelerinde gene yanıltmadı. Yine bizden. Yine yerli. Anadolu insanının acıları, sevinçleri, hayata bakış açıları ve hayatın ortasından yaşanmışlıkları ne de güzel aktarmış Hikâyeci Hasan KEKLİKCİ.

Hasan KEKLİKCİ' den heyacanla HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI hikayelerinden de bir kitap beklemek hakkımız artık.

Hasan KEKLİKCİ'nin Nöbetçi Oyuncakçı kitabının okuyucusunun bol olması dileklerimizle.



KOVANDA ÖLEN ARILAR/ Teyfik KARADAŞ

 












Emekli olduktan bir yıl sonra hem vakit geçirecek bir meşguliyet, hem de az çok bir ek gelir olsun diye büyük bir hevesle arıcılığa başladım. Arıcılığa başlamadan önce hayalim büyüktü. İlk yıl beş kovanla arıcılığa başlayıp; beşinci yılın sonunda yüz kovan arı sahibi olacaktım. Yüz kovan arıdan yıllık iki ton bal üretecektim. Arıcılığa başladığım ilk gün, arıcılığın çok ince bir sanat, fevkalade zor bir iş olduğunu ve vermiş olduğum kararın yanlış bir karar olduğunu anladım. Anladım lakin anladığımda tavşan yamaca çoktan geçmişti.

İlk yılın sezon sonunda, arıların sağımını yaptığımızda, ürettiğimiz bal, yapmış olduğum masrafın dörtte birini dahi karşılamadı. Attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değmeyince, moralim iyice bozuldu. Maddi zarar yüzünden, moralim bozulsa bile, arıcılık konusunda öğrendiğim bilgileri kazanç sayıp; arıcılık işine en az iki yıl daha devam etmeye karar verdim.

Güz mevsiminde havalar iyice soğuyup, arılar üşüdüğü için kovandan çıkmaz olunca, arıcı arkadaşım Hasan Bey ile birlikte arıların kışlayacağı yere gittik. Kış mevsiminde arılar aç kalmasın diye ilk önce kovanlara birer paket kek koyduk. Sonra da soğuktan üşümesinler diye strafor köpükler ve keçe parçalarıyla kovanları bir çocuk kundağı gibi, iyice sardık sarmaladık. Kovanları briketten tek kor bir duvar örmüş gibi yan yana toplayıp, üzerlerine yağmur geçirmeyecek branda bir çadır çektik. Gerekli diğer tedbirleri de alarak arıları kış uykusuna yatırdık.

İlkbahar gelip havalar biraz ısınınca kovanların üzerini açtık. Arıların bakımını yaptık. Kış mevsiminde arıları telef olan, kovanları tespit ettik. Yeni bir heyecan, yeni bir umutla yeni bir sezona başlamış olduk. Mart ayının başından mayıs ayının sonuna kadar arıların her türlü bakımını yaptık. Arısı geçen boş kovanlar için yeni arılar satın aldık. Eksikliklerimizi telafi edip, arıları yaylaya götürmek için hazırlığımızı eksiksiz olarak tamamladık.

Mayıs ayının sonunda arılığın olduğu bölgede, havaların ısınması nedeniyle çiçekler kuruyup, gazel oldu. Sahada çalışmaya giden işçi arılar ayaklarıyla polen getiremez oldular. Polen gelmeyince, kovandaki arılar aç kalmaya başladı. Arılar aç kalmaya başlayınca o güne kadar ürettikleri balı yediler. O da yetmedi biz arılar açlıktan ölmesin diye kovanlara şerbet, kek gibi ek gıda maddeleri koymaya başladık. Anlayacağınız arıları yaylaya götürme zamanı gelmiş ve geçiyordu.

İlk yıl Ahır Dağına gitmiştik. Ahır Dağına gittiğimiz yerin yolu tehlikeli, bal verimi düşük olunca, bir daha oraya gitmemeye karar vermiştik. Bu nedenle Hasan Bey ile arıları götürebileceğimiz başka bir yayla araştırmaya başladık. Hasan Beyin Göksun’ da ki Bayram isimli arkadaşı bize bir yer bulmuş. Bu yeri, bu yaylayı görmek için bir cumartesi günü Hasan Bey ile birlikte Göksun’a gittik. Göksun’da Hasan Beyin arkadaşı Bayram Bey ile buluştuk. Bayram Beyin kendisi sürücü sınavında görevli olunca, bize bir mihmandar görevlendirdi. Bu mihmandarın arabasının peşine düşüp Göksun’un Soğuksu yaylasına doğru hareket ettik. İlçenin kuzeybatısında yer alan bu yaylanın yolu oldukça engebeli ve mesafesi ilçeye bir hayli uzaktı. Soğuksu Yaylası burcu, burcu kokan çiçekleri, balta girmemiş ormanları ve serin havasıyla ülkemizin saklı cennetlerinden bir köşeydi ama bizim şartlarımıza uygun bir yer değildi. Arıyı buraya getirdiğimizde başında sürekli olarak bekleyen bir insanın olması gerekiyordu. Arıların olduğu yerde insan olmadığı zaman ayıların kovanlara zarar verme ihtimali oldukça yüksekti. Yöredeki diğer arıcılar kovanlarını ayılardan korumak için arılığın etrafını tel örgülerle kapatmışlardı. Bizim böyle iş yapmaya ne vaktimiz, ne de maddi imkânımız vardı.

Bizi Soğuk Suya götüren arkadaşın da orada arıları vardı. Biz bize mihmandarlık yapan arıcıya teşekkür ederek oradan ayrıldık. Göksun’un Keklikoluk Köyüne gitmek için, balta girmemiş ve bir süngü gibi göklere yükselen çam ormanlarının arasındaki bir orman yoluna girdik. Girdiğimiz orman yolu toprak olsa bile yakın bir zamanda greyderle düzlendiği için sıkıntı yoktu. Ormanların arasındaki çiçekler, derelerden şırıl şırıl akan kar suları gönlümüzü serinletiyordu. Arabamızı görünce gökyüzüne doğru uçan kuşlar, yolun kenarından ormanların içine doğru koşarak gözden kaybolan tavşanlar, tilkiler ve sincaplar mutluluğumuzun tavan yapmasına yetiyordu. Arabamızın üzerinden bir savaş uçağı gibi geçen bir kartal kuşundan korkmadım desem yalan olur.

 Böylesine ıssız, böylesine güzel bu toprak yolda yarım saat kadar hareket ettikten sonra bir tepenin başına çıktık. Tepenin başına çıkınca Göksun-Kayseri Karayolu uzaklardan ılgıt, ılgıt göründü. Tepeden tam karşımıza bakarken başı dumanlı Binboğa Dağları bize doğru el salladı. Evleri kibrit kutusu büyüklüğünde gözüken Bozhüyük kasabası sanki bizi bağrına basmak istiyordu. Tepeden bir dereye doğru inip, tekrar küçük tepeye daha çıkınca karayolu sanki ayağımızın altında kaldı. Tahmin ediyorum Tahirbey Köyünün yakınlarındaki bir bölgeden karayoluna çıktık.

Bozhüyük bizi misafir etmek istese de biz, Göksun-Kayseri karayolundan sol tarafa dönüp Keklikoluk Köyüne doğru hareket ettik. Keklikoluk Köyü yakınlarında Hasan Beyin arıcılık yapan Ali isimli bir akrabası varmış onunla görüşmeye gidiyorduk. Hasan Bey Ali’ye önceden bilgi vermiş, randevu almış. Bu sırada engebeli yollarda dolaşmamızdan kaynaklı olarak açlıktan kanım zil çalmaya başladı. Hasan Beyin durumu da benden iyi değildi.

Karayoluna çıktıktan on dakika sonra Keklikoluk Köyüne intikal ettik. Köy yolun sağ tarafında olduğu halde bizim gideceğimiz arılık yolun sol tarafına düşüyordu. Köyün yol ayrımını bir kilometre kadar geçtikten sonra yolun sol tarafındaki bariyerlerin arasından batı istikametine doğru giden toprak bir yola girdik. Toprak yol bakımsız olduğu için kaplumbağa hızıyla ancak gidebiliyorduk. Karayolundan ayrıldıktan beş yüz metre kadar sonra Ali’nin arılığına vardık.

Arılığın olduğu yerin doğusunda Binboğa Dağları, batısında Toros Dağları yer alıyordu. Kuzey tarafında Doğankonak Köyüne doğru uzanan hafif meyilli bir vadi uzanıyordu. Güneyinde doğru dağlar arasındaki geniş platoda Göksun’a bağlı Mahmut Bey, Tahir Bey gibi yer alıyordu. Arılığın olduğu yerin karayoluna yakın olması bizim için büyük bir avantaj sayılırdı. Çiçek florasının zenginliği bal üretimimizi artıracak gibi gözüküyordu.

Bizim vardığımızda Ali yanında bulunan iki kişi ile birlikte arıların bakımını yapıyordu. Arabamızı görünce bizi karşılamak için çadırın yanına geldi. Alinin iki yüz civarında kovanı vardı. Ali orta ölçekli bir arıcıya benziyordu. Biz çadırın önünde karşıladı. Karşılama sırasındaki hoş beş muhabbeti bittikten sonra, bize yörenin çiçek durumunu anlattı. Kendisinin önceki yıllarda bu bölgeden iyi verim aldığını söyledi.

Biz muhabbet ederken Alinin kızı bize kahvaltı usulü bir yemek hazırladı. Bu arada bizim arıları koyacağımız yeri tespit ettik. Ali ile birlikte öğle yemeğimizi yedik. Allah kimseyi açlık ile terbiye etmesin. Yemeği yiyince hem karnımdaki ağrı kesildi. Hem de gözümün önü açıldı. Ali’nin bizim arıları yanına koymamıza müsaade etmesinden dolayı çok mutlu olduk. O dağın başında bize öğle yemeği ikram etmesi büyük bir misafirperverlik örneği sayılırdı. Yemekten sonra çay içerken, Ali ile Hasan Bey arıcılık üzerine güzel bir sohbet ettiler. Ben de dinleyici olarak sohbetlerine iştirak ettim. Sohbetten arı hastalıkları ve tedavi yöntemleri hususunda önemli bilgiler edindim. Sohbet bitince Kahramanmaraş’a gitmek üzere Ali’nin arılığından mutlu bir şekilde ayrıldık.

Edebiyat yolu üzerinden üç tünel iki viyadük geçip Tekir’e ulaştık. Tekir öğle namazını kılıp, bir bardak çay içtikten sonra yolumuza devam ettik. İkindi ezanı okunurken şehre intikal ettik. Cumartesi günü arılıkta buluşmak üzere Hasan Bey ile ayrılarak evlerimize gittik.

Cumartesi günü saat dört civarında arılığa gittik. Ben körüğü yaktım. Hasan bey demiri eline aldı. Kovanları nakil etmeye, hazır hale getirmek için çalışmaya başladık. Ben körük ile arılara duman verirken Hasan Bey kovanın içindeki çıtaları bal mumu yardımıyla sabit hale getiriyordu. Kapağı kapattıktan sonra kovanı asmalı anahtarlar marifetiyle kilitliyordu. Üç saatlik bir çalışma sonucu kovanları nâkile hazır hale getirdik.

Güneş batıp akşam ezanı okunmaya başlayınca arıcı arkadaşımız Abdürrahim Hoca pikabıyla birlikte bizim arılığa geldi. Hasan Bey kovanların ağzını kapattı. Hasan Beyin kovanlarını pikabın ön kısmına, benim kovanları arka kısmına gayet nizami bir şekilde yükledik. Giderken kovanları rüzgâr atmasın diye kendir ile üç beş yerden iyice bağladık. Son kontrollerde yapıldıktan sonra Göksun Keklikoluk köyüne gitmek üzere arılıktan hareket ettik.

Bizim Maraş’tan hareket ettiğimizde hava gayet güzeldi. Gökyüzünde ne bir bulut nede yağmurla ilgili başka bir emare vardı. Tekir’de yakıt almak üzere durduk. Orada da hava gayet güzeldi. Göksun’a vardığımızda yağmurla ilgili bir durum hissetmedik. Göksun’dan sonra Mehmet Bey Köyünü geçip düzlük bitip, rampa yol başlayınca bölgeye yağmur yağdığını fark ettik. Yol ıslak ve uzaklardan yıldırımlar çakıyordu. Keklikoluk Köyünü geçip arılığa gitmek üzere toprak yola girince durumun vahametini daha iyi fark ettik. Biz varmadan çok şiddetli bir yağmur yağmış olduğundan yol iyice çamur olmuştu. Çamur da olsa toprak yola girdik. Arılığa yüz metre mesafe kalıncaya ilerledik.

Arılığa tahminen yüz metre kala pikap çamura çöktü. Ne ileri gidiyor, ne de geriye geliyordu. Telefon vericilerinin arızalı olması nedeniyle dış dünya ile irtibat kuramıyorduk. O ıssız arazide bize yardım edecek Allahtan başka kimse yoktu. Yeryüzünü boş ver gökyüzünde dahi bir yıldız gözükmüyordu. Hava zindan gibi karanlıktı. Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırdıkça, pikap daha çok çamura batıyordu. Her taraf taşlık olduğu için arıları pikabın olduğu yere indirme şansımız yoktu. Kovanları arılığa kadar da taşımak imkânsızdı. Çaresiz bir duruma düşmüştük. Ayakkabılarımız ve pantolonlarımızın paçası iyice çamura batmıştı. Çamurun ağırlığından ayağımdaki ayakkabılar çıkıyordu.

Son çare olarak pikabın arka tekerlerinin altını tandır taşlarla besledik. Pikabın kasasının arka tarafının sağ tarafına ben, sol tarafına Hasan Bey asıldı. Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırmasıyla, pikap ileri doğru hareket ederek battığı yerden kurtuldu. Pikap çamurdan çıkınca nasıl sevindiğimizi yaşamayan insanlar anlayamaz. Abdürrahim Hoca elli metre ileride pikabı durdurdu. Pikap durduktan sonra arıları ne yapacağımız konusunda Abdürrahim Hoca, ben ve Hasan Bey üçlü bir istişare yaptık. Yapılan istişareler sonunda arıları Tekir Beldesinin Yeşilgöz Mahallesine götürmeye karar verdik.

Karar verilir verilmez üçümüz birden pikabın çöktüğü yere geldik. Ben el fenerini tuttum. Abdürrahim Hoca ile Hasan Bey arabanın çöktüğü yerdeki çukurları taş ile iyice doldurdular. Taş doldurma işlemi biter bitmez Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırarak hareket etti. Benim uykudan gözlerim yumulmaya başladı. Hasan Bey esniyordu. Pikap tekrar çamura çökmesin diye hep birlikte üç İhlas, bir Fatiha suresi okuduk. Pikap çamura batmadan karayoluna çıktı.

Karayoluna çıkınca sağ tarafa dönüp Yeşilgöz’e gitmek için yola koyulduk. Göksun’dan sonra Mahsuni Şerif, Abdürrahim Karakoç ve Bahattin Karakoç tünellerini geçtikten sonra Yeşilgöz yoluna döndük. Arıları Yeşilgöz Kurt Yurdu mevkiindeki bana ait olan araziye indirdik.

Arıları indirdikten sonra Abdürrahim Hoca pikabı çalıştırıp bir kurşun atımı mesafesi, arı kovanlarından uzaklaştı. Bende yürüyerek gidip pikaba bindim. Hasan Bey maskesini giyerek el fenerinin ışığıyla kovanların ağzını açtı. Kovanların ağzını açtıktan sonra oda geldi pikaba bindi. Hasan Beyde binince Maraş’a hareket ettik.

Ben ömür boyu ne bu kadar zora düşmüş, ne de bu kadar yorulmuştum. Maraş’a geldiğimizde minarelerden okunan ezan sesleri göklere yükseliyordu. Evime vardığımda üzerimi içeri girmeden kapının önünde değiştirdim. Bir duş alıp sabah namazını kıldıktan sonra yatağa girdim. Başımı yastığa koyar koymaz uyumuşum. Uyandığımda akşama bir saat kalmıştı. Her tarafım dövülmüş bir et gibi ağrıyordu. Ancak üç gün sonra normal halime gelebildim.

Bir hafta sonra cumartesi günü Hasan Bey ile birlikte Yeşilgöz’e gittik. Arılığa erken saatte vardığımız için hava oldukça serindi. Bir ardıcın dibine oturup havanın ısınmasını bekledik. Beklerken şehirden götürdüğümüz simit, poğaça gibi ürünlerden atıştırarak kahvaltı işini de hallettik. Saat sekiz buçukta olduğumuz yere güneş vurmaya başlayınca ortalık ısındı.

Hava ısınca körüğü yakıp, arıların bakımını yapmaya başladık. Bakım yaparken Hasan Beye ait kovanın birinin kapağını açınca arıları yüzde doksanının öldüğünü gördük. Yüzde onluk kısımda ölmek üzere can çekişiyordu. Arılar niye ölmüş diye düşünürken bir hafta önce kovanın kapağının kapalı kaldığını tespit ettik. Hasan Bey bütün arıların kapağını açtığı halde o kovanın kapağını açmayı sehven unutmuştu. Arıların bizim ihmalimiz yüzünden ölmesi üzüntümüzü iki katına çıkarttı. Kovanın içinde binlerce arıyı ölmüş vaziyette görünce bir anda şuurumu kaybettim. Gözlerimin önü karardı. Elimdeki körük yere düştü. Körüğün düşmesiyle yangın çıkar diye, bir anda irkilip kendime geldim.

Hasan Bey bir taşın üzerine oturdu. Ben de bir kovan ilavesinin üzerine oturdum. İkimiz birlikte yarım saatten fazla gözyaşı döktük. Hasan Bey niye kovanın kapağını açmadım diye kendini suçlarken, ben de niye Hasan Bey arıların ağzını açarken yanı sıra dolaşmadım diye kendimi sorumlu hissediyordum. Atışma yapan halk ozanları gibi, biraz Hasan Bey ağlıyor, biraz ben ağlıyordum.

Böylesine acıklı, böylesine vahim bir haleti ruhiye içinde, büyük bir heves ve büyük bir hayalle başladığım arıcılık mesleği fiilen zihnimde sona ermiş oldu.

Bu kararı verdiğimde; bir yoldan dönmenin de ilerlemek olduğunu öğrendiğim yaştaydım…


SANRI NÜANSI/Ahmet Özmen Kılıç

 



 










Koştum peşinden yetişemedim,

Bu dar sokakları bunun için hiç sevmedim.

Her köşe başında seni kaybettim,

Aradığım kapılarda seni göremedim,

Bu çıkmaz sokakları hiç bilemedim.

 

Baktım bu insana yakın sokaklara,

Her gedikte peşimden koşturanlara,

Seni vurdum her sanrı kapılarda,

Adımlarımı hep sana kurdum,

Bu çıkmaz sokaklarda koşturdum.

 

Yoruldum kaldırımlarda,

Zillerde sana koşturdum.

Asumanda hoş bir seda kaldın,

Çaldığım kapılarda beni açmadın,

Bu çıkmaz sokaklarda beni duymadın.

 

 

ARICILIK MACERASI/ Teyfik Karadaş

 


                                       


Otuz yıllık memur iken vermiş olduğum ani bir kararla genç denecek yaşta emekli oldum. Emekli olduğum ilk günlerde, sabahleyin ekenden eşim işe, çocuklarım okula gidince ben sudan çıkmış balık misali ne yapacağımı şaşırmaya başladım. Emekliliğimin ikinci haftası tanıdığım esnafları ziyaret etmeye başladım. Üçüncü hafta emeklilerin takıldığı çay bahçeleri ve derneklere gittim. Gitmiş olduğum ortamlardan çalışırken iş yerinde bulduğum huzurun yarısı kadar haz alamadım. Evde kitap okuyup, hikâye yamaya başladım. Arada bir ilham gelirse şiir yazdığım da oluyordu tabi.

Emekliliğimin altıncı ayında evde tek başıma yaşarken psikolojimin bozulduğunu fark ettim. Durumumu fark edince doktora gittim. Doktorun yazdığı ilaçları alarak tedavi oldum. Rahatsızlığımın devam etmemesi için evin dışında bir meşguliyetimin olması gerekiyordu. Bu nedenle sosyal ortamlarda vakit geçirmek amacıyla meşguliyet arayışına başladım. Meşguliyet arayışı hususunda bilgisine başvurduğum arkadaşlardan her biri farklı tavsiyelerde bulundu. Kimi emlakçılık yapmamı, kimi özel eğitim kurumunda çalışmamı, kimi tarımla uğraşmamı söyledi. Yapmış olduğum araştırmalar sonunda; iş yerinde uzun süre birlikte çalıştığımız, en yakın iş arkadaşlarımdan biri olan Hasan Beyin tavsiyesi uyarak, arıcılık yapmaya karar verdim.

Arıcılık yapmaya karar verdim ama daha önce arıcılık konusunda hiçbir bilgim, hiçbir tecrübem yoktu.  Tecrübem olmadığı gibi arıcılık yapan bir insanın arılığının yanından bir kere dahi geçmemiştim. O güne kadar ne sırtıma maske giymiş, nede elime körük almıştım. Ayrıca da arıdan çok korkardım. Arıcılığı Hasan Beyle birlikte yapacaktık. O kendi arılarına bakarken benim arılara da bakacaktı. Bende kendisine can yoldaşı olacaktım. İlerleyen süreç içerisinde arıcılığı öğrenecektim. Başlangıçta niyetimiz çok güzel. Hayalimiz büyüktü. Şehrimizin bal ihtiyacının belli bir bölümünü biz karşılayacaktık.

Arıcılık yapmaya karar verdikten sonra; ilk iş olarak Suçatı Mahallesinde ikamet eden dostum, arkadaşım ve abim Ahmet Koşum’un marangoz atölyesinde beş tane ilaveli arı kovanı yaptırdım. Kovanları Devlet Su İşlerinin Kılavuzlu Barajından başlayıp şehir merkezine doğru giden sulama kanalıyla ilahiyat Fakültesi arasındaki Hasan Beyin arılarının bulunduğu yere getirmem gerekiyordu. Kovanları hafta sonu köye gittikçe bir iki, bir iki arabamın bagajına koyarak arılığa götürmeye başladım. Arılığa yürüyerek gitmek oldukça kolay, otomobille gitmek bir hayli zordu. Otomobille arılığa gitmek için; Üniversite Kavşağını otogar istikametine doğru geçtikten bir kilometre sonra, sağ tarafa dönüp, sulama kanalının sol tarafındaki stabilize yolda, on kilometre ilerleyip, kanalın üzerindeki sırata benzeyen eğri köprüden geçip U dönüşü yaparak beş kilometre kadar geri gelmek gerekiyordu. Yürüyerek gitmek için otomobili İlahiyat Fakültesine park ettikten sonra, güney yönünde iniş aşağı beş yüz metre yürümek yeterli geliyordu. Kovanları taşıma işlemini tamamladıktan sonra köylü garajına giderek bir adet maske ve bir adet körük satın aldım.  Arı malzemesi satan dükkânların hiç birinde elime olacak eldiven bulamadım. Bir hırdavatçıdan bir adet sıvacı eldiveni aldım. Böylece arıcılığa başlamak için ön hazırlığı tamamladım.

İlkbahar gelip arılar kovandan çıkıp, çiçeklere konmaya başlayınca,  arı almanın zamanı gelmiş oldu. Hasan Beyin yardımıyla asıl mesleği öğretmen olan Abdürrahim isimli bir arı tüccarından otuz çıta arı satın alarak kovanların içine koyduk. Arılar kovana girince ben arıcılığa fiilen başlamış oldum.

O günden sonra haftada en az iki gün Hasan Beyle birlikte arıların yanına gidip gelmeye başladık. Arılığa gittiğimizde ben körükle arılara duman verirken, Hasan Bey kovanları açarak arıların bakımını yapıyordu. Bakımını yaparken hem hastalıklara karşı kovanları ilaçlıyor, hem de arılar aç kalmasın diye kovanlara kek, şerbet gibi yiyecekler koyuyordu. Kimi zamanda ihtiyaç olan kovanlara petekli ek çıta yerleştiriyordu. Hasan Bey bu çalışmaları yaparken ben de devamlı olarak körüğü pompalayarak, körükteki ateşin sönmemesi için gayret sarf ediyordum. Ben körükle duman vererek arıları sakinleştirmeye çalışırken, arılardan korktuğum için benim kendi tansiyonum yükseliyordu. Tansiyonumun yükseldiğini, yaşadığım stres nedeniyle soğuk soğuk terlediğimi fark etmesin diye Hasan Beye arıcılıkla ilgili olarak kafama takılan, aklıma gelen ilginç konularda sorular soruyordum. Hasan Beyde sorduğum soruları samimi şekilde cevaplıyordu. Böylelikle benim perişan halimi fark etmiyordu.

Aslında arılığa gittiğimiz ilk gün Hasan Beyin durumunu görünce arıcılığın ne kadar zor bir iş, ne kadar ince bir sanat olduğunu anlamıştım. Anlamıştım ama an itibariyle dönüşü olmayan bir yola girmiş olduğumdan, o şartlarda arıcılığa devam etmekten başka çarem yoktu. Aldığım maske bedenime dar geliyor, arıcı eldivenleri elime olmadığı için plastik sıvacı eldiveniyle çalışıyordum. Anlayacağınız memlekette benim vücut standartlarımda arıcı kıyafeti satılmıyordu. Kullanmış olduğum kıyafetlerin darlığı bazen beni zor duruma düşürüyordu. Ben beden yapısı olarak arıcılık yapmaya uygun bir insan değildim.

Arıcılığa başlamış olduğum ilk günlerde bir olay yaşadım ki, yaşamış olduğum bir olayı sizlere anlatmadan geçemeyeceğim.

Bir gün arılara kek vermek üzere arılığa gittim. Arılıkta çakmağı bulamayınca körüğü yakamadım. Körüğü yakamayınca keki duman vermeden kapakları açarak verebilir miyim diye düşündüm. Bu düşüncemi telefon ederek Hasan Beye söyledim. Hasan Bey de “ Dikkatli bir şekilde arıları huylandırmadan verebilirsin” dedi. Birinci kovanı açtım keki bıraktım. Bir şey olmadı. İkinci kovanı açtım keki bıraktım. Bir şey olmadı. Üçüncü kovanı açmamla birlikte binlerce arı Çin Askeri gibi bana saldırdı. Arılardan korunmak için kovanın kapağını acele olarak kapatıp kanalın yanındaki yola doğru maraton yarışına katılmış bir atlet edasıyla koşmaya başladım. Ben koştukça arılar beni takip etmeye devam ediyor, vızıldayarak benim eksenim etrafımda dönüyorlardı. Arılar beni takip ederken, pantolonumun diz kısmından, eldivenimin üzerinden ve iğnesini geçirebildiği her bölgeden beni sokuyorlardı. Üzerimdeki maskeyi ve ayağımdaki botu çıkartabilsem hiç düşünmeden kendimi kanaldaki suyun içine atardım. Arılar çıkarmama fırsat vermedi. Bir kilometre kadar koştuktan sonra arılar beni takip etmeyi bıraktı. Arılar takibi bırakınca derin bir nefes aldım. Bir ağacın gölgesinde biraz dinlendim. Dinlenirken arıların soktuğu yerlerdeki acıyı en şiddetli şekilde hissetmeye başladım. Alerji olurum da oracıkta ölürüm korkusuyla hızlıca arılığa gelip, elbiselerimi giyip, arabama binerek eve hareket ettim. Arabayla eve giderken duyduğum acı hissini, daha önce hiç yaşamamıştım. Eve gelince ellerim ayaklarım ve dizlerim başta olmak üzere en az vücudumun yirmi yerinden arıların soktuğunu tespit ettim. Acıdan kıvranmaya başladım. Çektiğim acının etkisiyle gözlerim yaşardı.

Eşim vaziyetimi görünce, beni arabasına bindirerek ivedi şekilde Yörük Selim Devlet Hastanesine götürdü. Hastanede beni derhal müşahede odasına yatırdılar. Müşahede odasında beş altı kadar doktor ve hemşire başıma toplandı.  Vücudumda çok aşırı şişlikler olması nedeniyle bana bir adet iğne vurup, bir ünite serum bağladılar. Serum bitince reçetemi yazarak beni taburcu ettiler. Vücudumdaki şişlikler nedeniyle üç gün boyuna evden dışarı çıkamadım. Evde kaldığım süre içerisinde aynaya bakarak kendi halime bazen güldüm. Bazen ağladım.

Yaşadığım bu olaydan sonra Hasan Bey yanımda olmadan arılığa adımımı dahi atmadım. O günden sonra arılığa Hasan Beyle gittim. Hasan beyle geldim.

Arıcılığa başladığım bir aylık süre içeresinde güve düşmesi, varroa gibi arı haslıklarıyla mücadele etmeyi, çıtaya petek bağlamayı öğrendim. Mayıs ayının sonunda arıların olduğu bölgedeki çiçekler sarardı. Hasan Bey bana “Arıları bu hafta sonu yaylaya taşımalıyız hocam” dedi. Bende “Siz bilirsiniz “ dedim.

Cumartesi günü ikindi vakti arılığa gittik. Hasan Bey körüğü yakıp elime verdi. Ben kovandaki arılara duman verirken, Hasan Bey mum yardımıyla kovanın içindeki çıtaları sabitledi. Killi bir toprak ile bir kova çamur hazırladı. Biz kovanları taşımak için hazırlarken Abdürrahim Hoca’da kendi kovanlarını elden geçirdi. Hava kararıp arılar kovana girince arıların ağzını kapattık. Kovana girmeyen arıların kovana girmesi için fıskiye ile arıların üzerine su fışkırttık. Arılar yağmur yağıyor sanarak kovan girdi. Ben bu işe başlarken arıların yılda iki üç kere yer değiştirileceğini bilmediğim gibi tahmin dahi edememiştim.

 Ağzını kapattıktan sonra kovanları Abdürrahim hocanın kamyonetine yüklemeye başladık. Arabaya arı yüklemek patlayıcı madde yüklemekten daha tehlikeliydi. Bazı kovanlarda çatlak ve delik yerler olduğunu yüklerken fark ettik. Hasan Bey kovanlardaki delikleri arılar kaçmasın diye çamur ile kapattı.  Benim ve Hasan Beyin kovanlarının tamamı il Abdürrahim Hocanın kovanlarının bir kısmını kamyonete yükledik. Arılar yüklendikten sonra Doğu Kent istikametine doğru hareket ettik. Bu arada saat on biri geçmişti. Kamyonet ile Dereköy, Peynirdere, Bulanık Mahallerini geçip Küçüknacar Mahallesine varınca sol tarafa dönüp toprak bir yola girdik. Toprak yoldan şehir merkezi yönünde on kilometre kadar ilerleyince, arıları indireceğimiz yere intikal ettik. Arıları yolun kenarına indirdik. İndirdiğimiz yer Abdürrahim hocanın arılığı imiş. Hava karanlık olunca arıları götürdüğümüz yerin doğal güzelliklerini fark edemedim. Arıları indirir indirmez izimizin üzerine geri döndük. Gittiğimiz toprak yolun alt tarafı da üst tarafı da uçurumdu.  Araba kullanırken yapacağın en küçük hatanın bedelini canın ile ödemekten başka ihtimal yok gibiydi. Olduğumuz yerden Maraş Ovasındaki pek çok köyün ışığı sönük bir vaziyette görünüyordu.

Dönerken araba boş olunca bir saat gibi sürede şehre geldik. Abdürrahim Hocanın kovanlarının geri kalan kısmını kamyonete yükledik. Kamyoneti yükleyince ben eve gittim. Hasan Bey ile Abdürrahim Hoca arıları götürdüler. Eve geldiğimde saat üç buçuk olmuş, sabah ezanının okunmasına bir saat kalmıştı. Daha önce ömrümde hiç o kadar yorulduğumu hatırlamıyorum. Çek yatın üzerine dinlenmek için uzanınca duş dahi almadan uyumuşum. Gözlerimi açtığımda saat on bir olmuştu.

Arıları yaylaya götürdükten bir hafta sonra cumartesi günü sabah erkeden bakımını yapmak üzere arılığa gitmek üzere yola çıktık. Bir maketin önünde durup kahvaltımızı yapmak için kumanya aldık. Saat yedide arılığa vardık. Arlığın olduğu yerin üst kısmı sedir ormanlarıyla kaplıydı. Orman olmayan yerlerde çakşır, geven gibi bin bir çeşit çiçek açan bitkiler vardı. Olduğumuz yer Maraş Ovası ile Ahır Dağının tam orta noktasıydı. Alt tarafta meşhur Gündeğmez Pınarını çıktığı vadi vardı. Abdürrahim Hoca yıllardan beri oraya arı götürdüğü için orada güzel bir sosyal yaşam alanı oluşturmuştu. Arılıkta içinde yatılabilecek büyüklükte bir adet konteyneri, güneşten elektrik üretecek paneli, yemek yapacak ocağından, çay pişirecek semaverine kadar her türlü alet edevatı mevcuttu.

Biz çayı hazırlarken Abdürrahim Hoca da geldi. Serin bir yayla havasında, oksijen deposu sedir ağaçlarının dibinde kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıyı yaptıktan sonra sağımızda solumuzda ne var diye dolaşmaya başladım. Dolaşırken kahvaltı yaptığımız yere üç yüz metre mesafede bir sürü dağ keçisini oğlaklarıyla birlikte otlarken gördüm. Dağ keçilerini seyretmek için olduğum yere sessizce oturdum. Keçileri on dakika kadar seyrettim. Keçiler on dakika sonra beni fark edince koşar adımlarla sedir ormanlarının arasına girip gözden kayboldular.

Hava ısınınca arıların bakımı yapmaya başladık. Bakım işi tamamlanınca evimize döndük. Arıları götürdüğümüz yer ülkemizin saklı cennetlerinden bir köşeydi ama yolu Sırat Köprüsü kadar tehlikeliydi. İki ay boyunca her hafta sonu arılığa gittik geldik. Ağustos ayının başında arıların sağımını yaptık. Ürettiğimiz bal kaliteliydi ama miktarı azdı. Anlayacağınız ürettiğimiz baldan alacağımız para, harcadığımız paranın yarısını dahi karşılamıyordu.

Hayal ettiğimiz verimin yarısını değil, dörtte birini dahi alamamıştık. Diğer arkadaşları bilmiyorum ama en azından ben üretim konusunda hayali hüsrana uğramıştım. İşe başlarken amacım para kazanmak değil meşgul olmaktı ama zarar etmekte hiç hoşuma gitmedi.

Arıcılık konusunda öğrendiğim bilgi ve tecrübeleri kazanç sayıp kendi kendimi teselli ettim. Zararın neresinden dönersen kar demedim. Atalarımızın “Umut fakirin ekmeğidir “ sözünü şiar edinerek arıcılık işine devam etmeye karar verdim.

Kalın sağlıcakla kıymetli dostlarım!

 

 

İçtimai Yahudileşme/Erkek Fıtratının Tağyiri ve Tefessühü/Emra Birsen

 


 

Fıtrat kelimesinin menşei, “fatr” kelimesi ile merbuttur. Fatr; kütüb-i lügatte yarmak, ikiye ayırmak, halk ve icat etmek, bir nesneyi hususiyet-i zatiyesiyle ortaya koyup meydana getirmek gibi manalara tekabül eder. Aynı menşeiden müştak olan “el-Fâtır” ism-i şerifi de esmâ-i hüsnâdandır. El-Fâtır; ademiyeti yarıp mevcudiyeti halk eden ve fıtrat bahşeden demektir. Aynı menşeiden tevellüt eden “iftar”, oruç açmak; “infitar”, yarılmak ve fışkırmak; “fâtır” ise yarmak ve yoktan var etmek manalarına gelir. Nitekim bu kelimeler Kitabullah’ın iki suresine de isim olmuştur: İnfitar ve Fâtır Sureleri… Istılahi manada fıtrat ise; hilkat, istidat-ı fıtriyye ile mücehhez olma, seciye, mizaç ve huy gibi mefhumata tekabül eder.  

Bilcümle âdemoğlu, saf ve pak bir fıtrat üzere halk olunur. Lakin aile ikliminde alınamayan yahut mahrum kalınan manevî terbiye ile haricî âmiller, insan fıtratında tağyire sebebiyet vererek fıtrata gayrimünasip etvarın tezahürüne vesile olur. İslam inancının tesis ettiği medeniyet ananeleri ise insanı daima aslî fıtratına davet eder. Nitekim Rum Suresi 30. ayette şöyle buyrulur: “O halde sen hanif olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”

İsra Suresi 84. ayette ise başka bir hakikat teyit olunur: “De ki: Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar. Rabbiniz kimin doğru bir yol tuttuğunu çok iyi bilmektedir.”

Medeniyetin tefessühü, yalnızca iktisadî ve siyasî buhranlar yahut harpler ile bidayet bulmaz. Asıl tefessüh; kadın ve erkeğin fıtrat-ı asliyelerine mugayir hareket etmesi neticesinde zuhur eden şahsiyet ve aidiyet buhranıyla tezahür eder. Berhayat olduğumuz şu fetret demlerinde en azîm buhranımız da fıtratın tağyir edilmesi olarak göze çarpmaktadır. Son demlerde kadın ve erkeğe müessir olan içtimaî tazyik; hürriyet ve müsavat gibi mefhumlarla tezyin edilmekte, mücavirdeki bilcümle beşer de farkında olmadan bu tefessühe iştirak etmektedir. Bu mecrada, her iki cinsin şahs-ı manevîsinin tefessühünü ve fıtratın tağyirini, evvela erkek zaviyesinden mütalaa etmeye gayret edelim.

Erkek fıtratının tefessühü, yalnızca ferdin şahsiyetinde tezahür eden bir zaaf meselesi değildir. Bu tebeddül ve tefessüh zamanla izdivaca, aile müessesesine, evlad u iyalin terbiyesine ve nihayet cemiyetin şahs-ı manevîsine sirayet eder. Zira erkek, fıtraten deruhte etmesi zarurî mesuliyetlerine bigâne kaldıkça haneyi ayakta tutan direk çöker; neticede aile müessesesi azîm bir tahribata maruz kalır.

Cenâb-ı Hâlık, insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her iki cinsi muhtelif hususiyetlerle teçhiz ederek onlara muhtelif istidat ve mesuliyetler bahşetmiştir. Bu ihtilaf bir rekabet vesilesi değil, birbirini ikmal eden bir nizamın cüzüdür. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Rum Suresi 21. ayette şöyle buyurmuştur:

“Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır.” Bu hakikat; izdivacın bir iktidar mücadelesi değil, sükûnet, meveddet, rahmet ve mesuliyet üzerine bina edilen bir müessese olduğuna delalet eder.

Erkeğin fıtratındaki tağyir, tam da bu noktada aileyi müteessir eder. Zira erkek mesuliyetten kaçtığında, kavvamiyet vazifesini sahih bir şekilde idrak edemediğinde veya bu vazifeyi tamamen terk ettiğinde, aile dâhilinde zuhur eden ahval yalnızca erkeğin şahsiyetini değil, zevcesinin manevî ahvalini ve evladının şahsiyet terbiyesine de menfî yönde tesir eder. Nisa Suresi 34. ayette: “Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır” buyrulur. Bu ayet, fetret demlerinde iki zıt istikamette aksak ve nâkıs şekilde idrak olunmaktadır. Bir tarafta kavvamiyet, erkeğin bilâhudud hâkimiyeti ve tahakkümü şeklinde idrak olunurken; diğer cihette ise yeşile boyalı feminist cereyanların menfî tesiratıyla tamamen reddedilmekte ve erkeğin aile dâhilindeki mesuliyeti neredeyse namevcut addedilmektedir. Hâlbuki kavvamiyet tavzifinin mahiyetini idrak için mezkur ayetin devamında zikredilen mesuliyetlerin de mütalaa edilmesi gerekir. Allahu a‘lem bissavab, erkeğin kavvamiyeti kendisine verilmiş bir payeden ziyade, deruhte ettiği bir vazife ve emanet olarak idrak olunmalıdır. Kavvamiyet, senden üstünüm manasında değil; senden de mesulüm şeklinde idrak olunsa kanaatimizce daha isabetli olur.

Erkeğin fıtratına bahşedilen kudret, zevcesine karşı tahakküm icra etmesi için değil; ailesinin hukukunu muhafaza etmesi, helal rızık ile maişetini temin etmesi, hanenin emniyetini tedarik etmesi ve lüzum hâlinde kendi nefsinden feragat ederek fedakârca muamelede bulunması içindir. Bu sebeple kavvamiyet bir imtiyaz değil, mesuliyeti ağır bir vazifedir. Kitabullah, aile mesuliyetini yalnızca nafaka ve maddî ihtiyacatın teminiyle tahdid etmez. Tahrîm Suresi 6. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” Bu ayet, ailenin manevî istikametini de muhafaza etmeyi emreder. Evlad u iyali yalnızca bedenen beslemek kâfi değildir; onların ervahını da beslemek elzemdir ki bu erkeğin vazifesidir. Babalık vezaifi evladın sadece kılık kıyafet, nafaka ve mektep masarifini tedarik ile mahdut olmayıp bunların yanında evlad u iyalin iman, ahlâk, edep ve mesuliyet şuuru tesis etmesi zaruridir. Baba, evladının dünyasını imar ederken ahiretini de hesaba katmak mecburiyetindedir. Bu sebeple modernizmin menhus cereyanları neticesinde zuhur eden evi geçindiren adam tasavvuru, babalığın hakikatini tahfif eden bir telakkidir. Baba, ailenin sadece iktisadî memuru değildir; aynı zamanda ahlâkî istikamet gösteren, muhafaza eden ve şahsiyet inşa eden bir mürebbidir.

Erkeğin ailesine karşı mesuliyetini yerine getirebilmesi için evvela kendi nefsine hâkim olması gerekir. Bu hakikat, erkek fıtratının ihya ve inşası cihetinden nihai derecede mühimdir. Zira kendi nefsine hükmedemeyen erkek, zevcesine ve evladına rehber olamaz. Öfkesine hâkim olmayan erkek adaleti muhafaza edemez; vaktine hâkim olmayan erkek mesuliyetlerini yerine getiremez; nefsine hâkim olmayan erkek ise fedakârlık edemez.

Nur Suresi 30. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar.” Buradan idrak olunur ki namus ve iffet mefhumu sadece kadına münhasır değildir. Erkek gözünü muhafaza edebildiği nispette kalbini muhafaza eder; kalbini muhafaza edebildiği nispette de ailesinin iffetini muhafazaya ehil hâle gelir.

Erkeğin fıtratında kuvvet ve mücadele istidadının bulunması, onu kadın fıtratından tefrik eden hususiyetlerden biridir. Kitabullahın ayatı, Efendimizin tatbikatı ve salih zevatın muamelatı ise bu istidadın hangi istikamette sarf olunacağına dair usulü tayin eder.

Al-i İmran Suresi 134. ayette muttakilerin bir vasfı şöyle tarif edilir: “Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar, öfkelerini yenerler, insanları affederler. Allah işini güzel yapanları sever.” Demek ki kuvvet sahibi olmak, öfkeyi başkasının üzerinden izale etmek değildir. Bilakis hakiki kuvvet, insanın kendi öfkesine hâkimiyetidir. Öfke hissi terbiye edilirse şecaate inkılap eder; terbiye edilmezse zulme sebep olur. Erkeğin hanesinde daima asabi, kaba ve tehditkâr olması erkeklik değil; nefsin akla ve kalbe musallat olmasının neticesidir. Hakiki merdane tavır, zayıf karşısında kuvvet sarf etmek değil; merhametle muameleyi tercih etmektir.

Maide Suresi 8. ayette şöyle buyrulur: “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu takvaya daha yakındır.” Bu hüküm aile dâhilinde de caridir. Erkek, zevcesiyle ihtilaf ettiğinde adaleti katiyen terk edemez. Hak talep ederken muhatabının hakkını inkâr edemez.

Erkeğin muhafaza vazifesi, ailesini yalnızca harici tehlikelerden muhafaza etmekle mahdut değildir; hanenin mahremiyetini muhafaza etmek de bu vazifenin bir cüzüdür. Zira Bakara Suresi 187. ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.” Elbise nasıl ki insanın bedenini sıcaktan ve soğuktan muhafaza etmek üzere setreder; zevceyn de manevî tehlikelere karşı birbirini setreder. İşte bu cihetten zevcesinin kusurlarını setretmeyip ağyara rivayet etmek, izdivacın mahremiyetini ihlal etmektir. Er kişi, zevcesinin mahremiyetini bilâkayd u şart muhafaza etmeli; onun kusurlarını ifşa etmek yerine setretmelidir.

Erkeğin aile üzerindeki mesuliyeti yalnızca dünyevî meselelere müteallik değildir. Taha Suresi 132. ayette şöyle buyrulmaktadır: “Ailene namazı emret ve kendin de ona devam et.” Bu ayet, aile reisliğinin manevî cihetine dikkat çekmektedir. Modernizmin tesiriyle fetret demlerinde erkek evlat, maalesef mesuliyet şuurundan bigâne yetişmektedir. Evvelce onun ilk mürebbisi ve muallimi olan validesi tarafından akaidî ve ahlâkî cihetten temeli atılır; ardından mektep tahsilinin yanı sıra bir ustanın yanına çırak verilir veya bir hocanın rahlesinde dinî ilim tahsil ederdi. Böylece mesuliyet şuuru, onun şahsiyetini inşa ederdi. Bugün ise erkek fıtratı; modernizmin dayattığı tarz-ı hayat, içtimaî inşikak, mizacın tagayyürü, fakr-ı manevî ve ebeveynin erkek evladını medeniyet geleneklerinden uzak yetiştirmesi gibi âmiller neticesinde tahrife uğramıştır. Erkeğin fıtraten vazifelendirildiği muhafaza ve mesuliyet vazifesi de bu serencam dahilinde tefessüh etmiştir.

Erkeğin fizikî ve kimyevî terkibi, fıtratın maddî temelini tesis eder. Modernizmin meşum tesiratı ise bu temeli tahrip etmektedir. El’an arz üzerinde icra edilen ilmî tetkikat neticesinde, modern asrın erkeklerinde testosteron seviyelerinin mâzideki nesillere kıyasla sükût ettiği tebarüz etmektedir. Bu hâl; erkekte kas kütlesinin tenakusuna, cesaret ve merdane etvarın zayıflamasına sebebiyet vermiştir. Hareketsizliğin yanında gıdalarda kullanılan müfsid terkipler, erkekteki hormon muvazenesini tahrip etmektedir. Bu hal de fıtrata zarar vermektedir.

            Sefahate ibtila ve nefsin hevesatına mütenasip temayüller, erkeğin fizikî mücadele kudretini tezyif edip onu hantal ve eringen bir hâle tahvil etmiştir. Bunun yanı sıra erkeğin fıtratında mevcut olan muvaffakiyet kudreti; borsa, sanal kumar, bilgisayar oyunları ve muzır dijital muhteviyat vasıtasıyla tahriş edilmektedir. Hayat mücadelesinde muvaffakiyet iktisabı için elzem olan sabır ve gayret, bu dijital seraplar içerisinde berhava olmaktadır. Yaşı ilerlediği hâlde mesuliyet hissi aynı nispette terakki etmeyen ve sefahatinin peşinde koşan konformist erkek tipi günden güne ziyadeleşmektedir. Neticede erkeğin itimat ve emniyet tesis eden bir melce olma vasfı zayi olmaktadır. Dolayısıyla medeniyet ananelerine göre metin, kavî ve payidar olması gereken erkek, nahif ve zayıf bir hâle inkılap etmektedir.

Erkeğin fıtratında mevcut olan muhafaza, himaye ve adaleti tesis etme gibi hususiyetler, popüler kültür diye tesmiye edilen nevzuhur tezviratın hayat ameliyesinde neşv u nema bulması neticesi muzır anasır olarak telakki edilmektedir. Bundan mütevellit Nisa Suresi 34. ayette beyan buyrulan kavvamiyet vasfı, fetret demlerinde sahih bir şekilde idrak edilememiş veya terk edilmiştir. Hâlbuki bu vazife, müstebidane bir tatbik değil; bilakis adalet, merhamet ve maddî-manevî mesuliyet ihtiva eden bir vazifedir. Erkeğin bu mesuliyeti ihmal etmesi, fıtratının dinen de tefessüh ettiğine delalet eder. Modern seküler tarz-ı hayatın, erkekteki fıtrî muhafaza ve himaye hissiyatını geri kafalılık olarak telakki etmekte ve bu telakki, manevî sıhhatini muhafaza edemeyen erkeği vurdumduymazlığa sevk etmektedir. Âlemlerin Efendisinin bize talim ettirdiği İslam ahlâkının tesis ettiği medeniyet tavrına göre fıtratın muhafazası; erkekte öfke hissiyatının şecaate tahvili, şehvet hissiyatının ise iffet ile murakabesiyle mümkündür. Fıtratı tefessüh eden erkek; öfkesini zayıfa karşı şiddete, şehvetini ise ahlâkî ve meşru hududun haricine sevk eder.

Tasavvufî zaviyeden erkek fıtratının tefessühü, ruhun beden ve nefs karşısında mağlubiyete maruz kalmasıdır. Tasavvufî gelenek, fıtratta tağyiri men ederek asla rücu etmeyi nasihat eder. Ehl-i tasavvufun mana lisanında sıhhatini muhafaza eden erkek fıtratı, kemalât sahibi insanda bulunması elzem olan fütüvvet ile remzedilir. Tasavvufî gelenekte er şahsiyeti, biyolojik bir cinsiyetten ziyade ahlâkî bir tavırdır. Er kişi, kudretini zayıf olanı ezmek için değil, bilakis onu muhafaza etmek için sarf eder. Hakikî merdane tavır; başkasının yüküne tahammül etmek, kendi yükünü ise kimseye tahmil etmemektir. Maddeten ve manen sıhhatini muhafaza eden er kişi, akıl ve kalbin imtizacı neticesinde basiret ve rehberlik vasfını kazanır.

Fıtrat, insanın yalnızca biyolojik hususiyetlerini ihata etmez; aynı zamanda onu hakikate aşina olmaya, hayrı ve şerri tefrik etmeye, mesuliyet almaya ve her daim daha ulvî bir maksada tevcihe müsait kılan bir hilkat istikametidir. Bu zaviyeden bakıldığında, erkeğin fıtraten tefessühü, yalnızca erkeklik evsafını kaybetmesinden ibaret bir mesele değildir; bundan daha azîm bir meseledir.

Hâlık-ı Zülcelâl, insanı kadın ve erkek olarak halk etmiştir. Her cinse muhtelif beden, hissiyat, mizaç, seciye, mesuliyet ve vazifeler vermiştir. Cinsler arasındaki fıtrî ihtilaf ise rekabet için değil; bilakis birbirini mütemmim olma hikmetine mebnidir. Kadının şefkati erkeğin kudretini, erkeğin aklı ve muhafazası ise kadının hissiyat ve merhametini tamam eder. Bu iki fıtratın meşru dairede imtizacı aileyi, aile cemiyeti, cemiyet de medeniyeti kaim kılar.

Fetret demlerinde zuhur eden buhranın temelinde, kadının kadınlığıyla, erkeğin ise erkekliğiyle olan aidiyet irtibatını kaybetmesi yatmaktadır. İşbu ahval bir cihetten izdivaca mani olurken, diğer cihetten boşanma nispetini ziyadeleştirmektedir. Neticede haneler viran olmakta, cemiyet inkıtaa uğramakta ve medeniyetin ihya ve inşası muhal hâle gelmektedir. Bu hengamede fıtrata rücudan başka çare yoktur.

Günümüzde berhayat olduğu hanenin elektrik ve su tesisatında zuhur eden arızaları tamir edecek erkeklerin nispeti asgarî seviyelere düşmüştür. Kadın gibi küsen, astrolojiyle iştigal eden, araba modellerini takip eden, mütemadiyen futbol maçı seyreden, dedikodu yapan, izdivacı iktisadî bir şirket ortaklığına tahvil eden ve aileyi yalnızca gelir-gider ortaklığı olarak mütalaa eden; tesettür emrinin yalnızca kadınlara has olduğu zannıyla dar libaslar kuşanan, paçaları kıvrılmış pantolonlarla gezen tipler ziyadeleşmiştir. Fetret demlerinde erkekler; bilgisayar oyunlarında, sosyal medyada, borsa takibinde yahut iddia masalarında ömür sermayelerini ziyan etmekte; daha ziyade dünyalık menfaatler uğruna birbirlerinin kuyusunu kazmaktadır. Erkek olmanın ağırlığını hisseden ve hissettiren, şahsiyetini muhafaza eden, izdivacın manevî ve maddî mesuliyetini üstlenen, ahdine vefa eden, hanesinin maişetini temin etmenin kendisine farz-ı ayn olduğunu kabul ederek helal rızık peşinde koşan merd-i meydan zevat günden güne azalmaktadır.

İzdivac dairesinde zevcesinin mahremiyetini muhafaza edecek; popüler kültürün bakımlı olma dayatması yerine nezih ve temiz olmayı tercih edecek adamlara rastlamak güçleşmiştir. Haricde başka kadınlarla konuşurken sergiledikleri nezaketi kendi zevcelerinden esirgeyen, evde her an kavga çıkarmaya müsait öfkesini fıtrat zanneden, ailesine fiziki olmasa dahi ruhî ve mücerret şiddet tatbik eden, adaleti sadece kendi nefsine yontan erkekler bu fıtratın neresindedir?

Asıl mesele, ahlâkî fezail ile erkekliği yeniden ihya ve inşa etmektir. Er kişi; mesuliyet almalı, nefsini terbiye etmeli, ahdine sadık olmalı, gözünü haramdan muhafaza etmeli ve iffet sahibi olmalıdır. Öfkesini şecaate tahvil etmeli, kudretini adaletle tatbik edip zevcesine merhametle muamele etmelidir. Evladının şahsiyetini inşa etmeli, ailesinin mahremiyetini muhafaza etmeli ve vaktini israf etmemeli, helal rızık temini için alın teri dökmelidir. Nihayetinde bütün bu vezaifi, Alemlerin Rabbinin kendisine tahmil ettiği bir mesuliyet olarak kabul etmelidir.

İzdivac müessesesi tefessüh edeli, enkazı cemiyetin şahs-ı manevîsi üzerine devrileli çok olmuştur. Bu enkazın müsebbibi, zannedildiği gibi sadece iktisadî esbab mıdır; yoksa ihmal ettiğimiz, gereken ehemmiyeti göstermediğimiz ve netice olarak kaybettiğimiz mukaddesatımız mıdır? Bu sualin cevabı üzerine deruni tefekkür hepimizin vazifesidir.

Binaenaleyh erkek fıtratını ihya etmek; aslî istikametine rücu etmek, fıtratın sahibi olan Hakk Teâlâ’nın vazettiği nizama ittiba etmek ve bu nizamın icaplarını hayatında yeniden inşa etmekle mümkündür.