AĞLADIM / Salih AKGÖZ






Ayrılık düştü gönlüme,

Ateşine düştüm ağladım.

Senden ayrılmak ölüm.

Ölüme koşup ağladım.

 

Zamansız ayrıldım senden,

Şemsim oldun hep gönülden.

Veda ederken uzaktan,

Dizimi çöküp ağladım.

 

Karanlık sardı geceyi,

Sana söyler her heceyi.

Gönlüm susar dili yok .

Göz yaşı döktüm ağladım.

 

Veda etmiş gitmişsin şems.

Hicranım boynumu bükmüş.

Sensizlik en ağır yükmüş.

Gözyaşımı döktüm ağladım.

 

Sanma sensiz yaşıyorum.

Varlığınla hep uyuyorum.

Bir dağ başında gölgende,

Sana sığınıp ağlıyorum.


BİR GÜREŞ ANTRENÖRLÜĞÜ ANISI/Teyfik KARADAŞ


Benim çocukluk yıllarımda köyümüzde, yöremizde hatta şehrimizin tamamında doğan büyüyen her erkek çocuğunun mutlaka güreşle alakası olurdu. Çocuklar dört-beş yaşına geldiği zaman babası, amcası veya dedesi tarafından kendi akranı başka bir çocukla evin avlusunda, tarlanın çayırında, ırmağın kumsalında güreştirilir, galip gelen çocuk küçük bir parayla ödüllendirilirdi. Köy düğünlerinin tamamında ödüllü güreşler yapılır, geceleri sinsin ateşi yakılırdı. Bayramlarda halk kendi arasında para toplayarak, bayram güreşi organize ederdi. Köy halkının tamamı komşu köylerde düzenlenen güreşlere kendi köyünün pehlivanları desteklemek için giderdi. Kasaba ve şehirlerde karakucak güreş festivalleri düzenlenirdi. Pehlivanlar rakipleriyle güreş tutarken, davulcular Köroğlu veya Mağaralı Ökkeş havalarını çalardı. Güreş bizim hayatımızda önemli bir yer tutar, sosyal etkinliklerimizin başında gelirdi. Uzun kış gecelerinde halk bir eve toplanır, yaşlılar bu toplantıda asırlar önce yapılmış güreşleri anlatırdı. Kuz Ali ile Tatar Pehlivanın yaptığı güreşin hikayesini dinlerken hem gururlanır hem de sevincimden gözlerimden yaş gelirdi. Anlayacağınız güreş bizim köyde spor ve kültür olarak  bir yaşam biçimiydi.

Bende beş yaşıma geldiğimde akranlarımla güreşmeye başladım. İri yarı beledi bir çocuk olduğum için kendi yaşımdaki çocukları genel olarak yıkardım. Güreşten sonra bana verilen bir lira, iki buçuk lira gibi parayla Bakkal Muzaffer’in dükkânına koşar lokum ile bisküvi alırdım. Aldığım lokum ve bisküviyi yıktığım çocukla birlikte yerdik. On bir, on iki yaşlarında düğünlerde güreşmeye başladım. On beş yaşına geldiğimde lise okumak için şehre gittim. Lise birinci sınıfta okuduğum Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinin güreş takımı seçmelerine katılarak, seçme müsabakalarını kazanıp okul takımına girdim. Ağır sıklet güreşçi olarak lise birinci sınıfta il ikincisi, lise iki ve üçüncü sınıfta il birincisi oldum. Memleketimi temsilen Kayseri ve Elâzığ’da bölge şampiyonalarında güreştim. Bu nedenle lise yıllarımda arkadaşlarım bana “Pehlivan” lakabını taktılar. Boyum uzun, kilom ağır olunca Pehlivan lakabı benim ile özdeşleşti. Bu lakap benimde hoşuma gidince hiç kimseye itiraz etmedim. Aradan uzun yıllar geçtiği halde okul arkadaşlarım ve hocalarımla karşılaştığım zaman bana Pehlivan diye hitap ederler. Üniversite öğrencisi olduğum yıllarda güreş festivallerinde şiir okumaya, sunuculuk yapmaya başladım. Merhum Hayati Vasfi Taşyürek’in “Yeni Şampiyonlar Neredesiniz” şiirine nazire olarak yazdığım “Üzülme” şiiri halen er meydanlarında pehlivanları coşturmaktadır. Beş yaşından yirmi yaşına kadar güreş sporuyla değişik statülerde ilişkim oldu ama hiçbir zaman iyi bir pehlivan olamadım. Yirmi yaşından sonrada spor sever bir vatandaş olarak güreşle alakam hala devam etmektedir.

Üniversiteyi bitirdikten bir yıl sonra tayinim öğretmen olarak serhat şehri Van ilimizin, Emrah’la Selvi’nin diyarı yeşil Erciş ilçesine çıktı. Erciş; zengin kültürü, eşsiz doğal güzellikleri ve stratejik özellikleri bakımından ülkemizin saklı cennetlerinden bir köşedir. Erciş’e göreve başlamaya giderken Jandarma Binbaşı Nazmi Akıncı abimin telefonla verdiği bilgi üzerine Erciş Merkez Jandarma Karakol Komutanı Başçavuş Mehmet Karaosmanoğlu seyahat ettiğim otobüsü durdurarak beni ilçe girişinde sürpriz bir şekilde karşılamış ve jandarmada iki gün misafir etmişti. Bende göreve başladıktan sonra her fırsatta İlçe Jandarma Komutanlığına giderek Mehmet abiyi ziyaret etmeye başladım. Mehmet abi Kahramanmaraş’ın Yenicekale Köyündendi. Bende Döngel Köyünden olduğum için yakın hemşeriydik. Aynı dili konuşur, aynı kedere ağlar, aynı şeye gülerdik. Mehmet abi dostuna güven, düşmanına korku veren iyilik sever bir insandı. Göreve başladığım günlerde Mehmet abiyle Erciş Öğretmenevine birlikte gitmiştik. Öğretmenevine vardığımızda okul arkadaşlarım Mustafa Gönen ile Seval Altunel beni “hoş geldin Pehlivan” diye karşıladılar. Mehmet abide o günden sonra bana “Pehlivan” diye hitap etmeye başladı. Mehmet abinin yanına geldiğim günlerde bazen milli meseleleri konuşur, bazen de memleket üzerine muhabbet ederek hasret giderirdik. Mehmet abiyle muhabbet ederken İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Ali Bey dâhil bütün rütbeliler yanımıza gelir, sohbetimiz can kulağıyla dinlerlerdi. Mehmet abiyle olan dostluğumuza hayran kalırlardı.

Erciş’te İlçe Jandarma Komutanlığının haricinde bir Piyade Tugayı vardı. Piyade Tugayı çok geniş bir alana konuşlanmıştı. Tuğ General Tuncer Kılıç Tugay Komutanıydı. Tugay Komutanı lüks makam otomobiliyle lojmandan çıkıp makamıma giderken Erciş’in ana caddesinden geçerdi. Ana caddeden geçerken Jonvays lakaplı bir deli Tugay Komutanını asker selamıyla selamlar, Tugay Komutanı da ona günlük olarak harçlık verirdi. İlçe halkı meczup bir insan olan Jonvays’a yardım etmesinden dolayı Tugay Komutanını hem tanır hem de severdi. Bende ilçe halkı gibi Tugay Komutanını bu vesileyle tanıdım ama muhabbetim yoktu.

Bir gün Tugayda, Kolordu Güreş Şampiyonasına gidecek güreş takımını çalıştırmak üzere bir güreş antrenörüne ihtiyaç duyulmuş. Tugay personeli arasında antrenörlük yapacak vasıfta kimse bulunamamış. Tugay Komutanı Tuncer Bey güreş antrenörü için İlçe Jandarma Komutanını aramış. “Bizim güreş antrenörlüğü yapacak bir kişiye ihtiyacımız var. Sizin rütbelilerden güreşten anlayan biri var mı” diye sormuş. İlçe Jandarma Komutanı Ali Bey’de “Komutanım bizim personellerden yok ama Mehmet Başçavuşun yanına bir öğretmen gelip gidiyor. Öğretmene Pehlivan diyorlar. Kendimi pehlivan, adımı Pehlivan bilemiyorum. Mehmet Başçavuşa sorup, size döneyim” demiş. İlçe Jandarma Komutanı Yüzbaşı Ali Bey Mehmet Başçavuşa “Astsubayım senin yanına gelen öğretmenin adımı Pehlivan, yoksa kendimi pehlivan” diye sormuş. Mehmet Başçavuş ise “Komutanım adı Teyfik, kendi pehlivan” diye cevap vermiş. İlçe Jandarma Komutanı Tugay Komutanı Tuncer Beye benim pehlivan olduğumu söylemiş. Tugay Komutanı haberim olmadan benim 10. Piyade Tugay Komutanlığı emrinde görevlendirildiğime dair Kaymakamlıktan onay çıkartmış. Tabi o zaman askerin kılıcı her taraflı kesiyordu. Çükü Erciş olağanüstü hal bölgesinde yer alıyordu.

 Yarıyıl tatili bitmiş, memlekette depoladığımız moralin verdiği heyecanla ikici dönem derslerimize başlamıştık. İkinci dönemin ilk haftası cuma günü diye hatırlıyorum. Erciş Merkez Jandarma Karakol Komutanı Mehmet Karaosmanoğlu abimle 10. Piyade Tugay Komutanlığı Destek Kıtaları Komutanı şu anda ismini hatırlayamadığım bir Yarbay benim görevlendirme yazımı görevli olduğum okula getirdiler. Müdür odasında yazıyı tebellüğ etmek için okuyunca heyecandan dizlerimin bağı çözüldü. Daha önce hiçbir antrenörlük tecrübem yoktu. Daha kötüsü beş-altı yaşlarımda anam beni jandarma geliyor diye korkuttuğu için bilinç altımda asker korkusu da vardı. Rütbesiz askerden korkan bir insan olarak generalle muhatap olacağım, şapkasını gördüğümde korkup kaçtığım askerlere amirlik, antrenörlük yapacaktım. O andaki haleti ruhiye mi sizlere anlatmak için sözlükteki bütün kelimelerin kifayetsiz kaldığını bilmenizi isterim. Heyecanımı müdür odasında bulunan insanlara fark ettirmemek için profesyonel bir tiyatro oyuncusu edasıyla biraz ileriye, biraz geriye doğru yürümeye başladım. Mehmet abi benimde kendileriyle gelmem gerektiği söyledi. Mehmet abilerin geldiği askeri araca binerek Erciş Orduevine geldik. Bizim okuldan orduevine gelinceye kadar o serin havada sırtım terledi. Destek Kıtaları Komutanıyla orduevinde çay içerken yanımıza Kemal Vapur isminde bir astsubay geldi. Komutan bana “Hocam Kemal Astsubay ile bir aracı emrinde görevlendirdik. Eğer çözemediğin bir sorun olursa benim odam senin çalışacağın yerde. Yanıma gelirsin” dedi. Beni Kemal astsubayla tanıştırarak kendisi Mehmet abiyle birlikte gitti. Bende bu arada heyecanımı yenerek biraz rahatladım.

Kemal astsubayla ilk iş olarak benim eve giderek pijama, eşofman gibi orduevinde kullanacağım malzemeleri getirdik. Beni orduevinde bir süit odaya yerleştirdiler. Sabahleyin yapacağımız işleri planladık. Gece saat on gibi Kemal astsubay evine gitti. Bende odama geçip yattım. Sabah kahvaltıdan sonra güreş takımıyla ilgili faaliyetleri yürüteceğimiz Destek Kıtaları Komutanlığındaki alana gittik. Önceden duyuru yapıldığı için güreş takımına girmek isteyen askerler gelmeye başladı. Antrenmanları yapacağımız yaklaşık iki yüz metrekarelik bize tahsis edilen salonda güreş minderi yoktu. Yaklaşık elli civarındaki yatağı birbirlerine diktirip üzerine yumuşak bir branda çektirerek güreş minderi hazırlattım. Seçmelere gelen askerlerin tartı işlemlerini yaptırdım. Yaptırmış olduğumuz seçme müsabakaları neticesinde kendi sıkletinde birinci ve ikinci olan askerleri takıma aldım. Seçmemelerde dereceye giren pehlivanların dünya birincisi olmuşçasına sevinmeleri görülmeye değerdi. Elenen bazı askerlerin döktüğü göz yaşları aklıma geldikçe hala üzülürüm. Şampiyonaya gitmeden bir gün önce yeniden bir seçme güreşi yapılacağını, yenen pehlivanın kolordu şampiyonasına gideceğini peşinen söyledim. Antrenörlükteki ilk günüm zahmetli ve yoğun geçti ama çalışmalarımızı uzaktan takip eden Destek Kıtaları Komutanından tam puan aldık. Bir sıkıntımız vardı. Seçmelere ağır sıklette güreşecek hiçbir asker gelmemişti. Durumu komutana söyledim. Komutan “çaresine bakarız, bir şekilde hallederiz, sen canını sıkma hocam” dedi. Bundan sonra ben istirahat etmek üzere orduevine gittim. Beni orduevine götüren cip şoförünün kapıyı açarken ve kapatırken selam vermesine bir anlam veremedim ama bir yanlışlık yaparım tereddüdüyle müdahalede edemedim. Orduevinde yemek yerken daha önce namını duyduğum Çukurca dağlarını vatan hainlerine dar eden komutan Yolcu Zop yüzbaşı ile tanıştım. Afşinli hemşerim Yolcu Zop ile memleket üzerine muhabbet edip, hasret giderirken biraz sonra Tugayda bölük komutanı olarak görev yapan Üsteğmen Yunus Hopur yanımıza geldi. Yunus Hopur’la da tanışınca muhabbet iyice koyulaştı. Gündeme güreş şampiyonları, Maraşlı ünlü pehlivanlar geldi. Tugayda astsubay olarak görev yapan hemşerilerimizde masamıza gelince halka iyice genişleyerek sohbet daha da derinleşmeye başladı. Türkiye’nin İran sınırında Maraşlı bir öğretmenin 10. Piyade Tugayına antrenör olarak görevlendirilmesinden hemşerilerimin kıvanç duyduğu, mutlu olduğu her hallerinden anlaşıldığı gibi gözlerinin içinin güldüğü de aleni şekilde fark ediliyordu. Bende Yolcu Zop başta olmak üzere tanıştığım bütün hemşerilerimle iftihar etmedim desem yalan olur. Onlarla tanışmak Tugayda yürüttüğüm güreş antrenörlüğü görevi konusundaki başarılı olma ümidimi artırdığı gibi öğretmenlik vazifemi yürüttüğüm zamanlarda yaşadığım bilinçaltındaki terör korkusunu hafızamdan tamamen silerek cesaretimi artırdı. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir sonraki akşam buluşmak üzere hemşerilerimizden ayrıldık.

Sabahleyin erkenden Kemal astsubayla Destek Kıtaları Komutanlığındaki çalışma alanımıza gittik. Güreş takımına seçtiğimiz askerlerin yanı sıra ağır sıklette güreşecek bir asker daha gelmiş. Ağır sıklette güreşecek askerin boyu bir doksan, kilosu yüz yirmi ama daha önce hiç güreş yapmamış bir insan. Sivil hayatta bir fabrikada hamallık yapıyormuş. Antrenman çalışmalarına koşu ile başlayıp, ısınma çalışmalarıyla devam ettik. Tek dalma ve çift dalma güreş oyunları çalıştık. O gün yine gün akşam oldu. Geceyi geçirmek için orduevinin yolunu tuttum. Güreş takımıyla iki hafta antrenman çalışmalarına devam ettik. Ağır sıklet pehlivanın partneri olmadığı için onunla bazen Kemal astsubay, bazen ben çalıştım. İki haftalık süre içerisinde takımdaki askerlere tek dalma, çift dalma, kle, boyunduruk, künde, salto, çengel gibi yirmiye yakın teknik öğrettim. Askerlerden bazıları her tekniği uygulayabilirken, bazıları tekniklerin bir kısmını öğrenemedi. İkinci haftanın sonunda Kolordu Şampiyonasına gidecek takımı belirlemek için seçme müsabakalarını yaptık. Sekiz kişilik serbest güreş takımını belirledik. Böylelikle benim antrenörlük görevim tamamlanmış oldu.

Yol güvenliğinin tehlikeli olmasından dolayı benim takım ile Bingöl’e gidip, gitmemem konusunda tereddütte düştüler. Ben gitmek istemediğimi söyledim. Böylece takımı Bingöl’e Kemal astsubay ile Destek Kıtaları Komutan Yardımcısı Cengiz binbaşı götürdü. Bizim takım Bingöl’de yapılan müsabakalar sonunda Kolordu ikincisi olmuş. Ben takımı Bingöl’e yolladıktan sonra okuldaki görevime dönmüştüm. Haberi duyunca çok sevindim. Bu başarıdaki en büyük pay bana aitti çükü. Başarının duyulmasıyla bizim okuldaki ve öğretmen camiasındaki heyecanı mutluluğu anlatmanın görmeden mümkün olmadığını söylemek istiyorum.

Takım Bingöl’den dönünce Kemal astsubay askeri bir araçla gelerek beni okuldan tugaya getirdi. Takımla birlikte Tugay Komutanı Tuğ General Tuncer Kılıç’ın ziyaretine gittik. Tuncer Kılıç dereceye giren ve girmeyen bütün pehlivanları ödüllendirdi. Bana çok özel bir alaka göstererek görev yaptığım okulun onarımının yapılması ve ihtiyaçlarının karşılanması talimatını verdi. Vermiş olduğu talimatlar fazlasıyla yerine getirildi. Benim de güreş antrenörlüğü maceram böylelikle sona ermiş oldu.

Güreş antrenörlüğü yaptığım dönemde bana verilen orduevi giriş belgesi sayesinde Erciş’te çalıştığım dört yıl boyunca orduevinin imkânlarından faydalandım. Tugayda görev yapan hemşerilerimle tanışarak hemhal oldum.

Allah ordumuza ve milletimize zeval vermesin.

           

bıçağa şiir / Fazlı Bayram


buldum

yaptım

hazır aldım

biledim bazen meyve de soydum

kalbimin içini oydular sen miydin

hey sana sordum adın ne

sen kimsin

burada işin ne

balyoz örs buz gibi su yangın üstüne

kalbin üstüne içini oyduğun

bildim seni

bu da sendin

o bu da sen hepsi sen

 

bana bakma ben yine olsaydım

sen doğar ben ölürdüm küllerim kanardı

yine bakmazdım ardıma

sana bakar mal olurdum her yine

sen de kes içimi dışımı

deş bağrımı kalbimi oyma

bu dayanılacak bir ağrı olmaktan öte yorucu

 

İSTİKBALDEN DUYGULAR / Hidayet BAĞCI


Zaman, insanın olgunlaşması için geçen süreden ibaret olsa da zaman da insan gibidir aslında. Onun gibi değişken, onun gibi istikrarlı ve onun gibi sabırsızdır. Ama hata yapma konusunda insan gibi aceleci değildir. Zaman insanın avuçlarında tek tek toplanırken, geçmiş denen bu kelimeyi her nedense insan elinin tersiyle itip kabul etmese de, “İnsan kendinden bir parçayı elinin tersiyle yine geçmişe iter mi?” diye kendince söyleniyor. Sonrasında geçmiş kelimesini geçmiş denen o kuyuya atmaya kıyamıyor, sımsıkı sarılıyor ona; –“Çünkü o benim geleceğim. O olmasaydı şimdiki zaman olur muydu?” diyor... 

Oysa geçmiş denen zaman insana diyor ki; “Bin bir duyguyu her bir çizgisinde taşıyan, bir bahar şarkısı gibi yüzün. Kalbini göremiyorum ama her haline yansıttığını düşünüyorum. “-Ellerin öyle narin ki hiç yaşını belli etmiyor, beni elinin tersiyle itse de” diyorum içimden. Sonrasında göz bebeğine değiyor bakışlarım onlarsa o kadar bulutlu ki, bense diz çökmüş oturuyorum dizinin dibine binbir inatla. Bulutlar yağdı yağacak! Sahi yağarsa yine toprak coşar mı?

Zamanı yani beni bir bina gibi hayal et! Asansörü olan bir inşaat gibi olduğumu düşün. Hayal ettiğin o kata ulaşmak için asansöre her binişinde hissediyorsun nötr bir hal yaşadığını, “-İyi ki eksi de değilim!” diyorsun çoğu kez. Bir zaman çizelgesi gibi tüm yaşanılanlar geçmişte/şimdide/gelecekte geçip gidiyor bugünün peşinden. Asansörde sıfırıncı kattasın ve üst kata çıkmak için ellerin asansörün kat numaralarına heyecanla gidiyor. Yaşını belli etmeyen o parmakların kat  numaralarının  her hangi birini tıklasa da, bir anda yükselsen diyorum içimden.

Birinci kat, beni unutmak’tan geçiyor ve unutarak ilerliyorsun ama yine geçmiş kelimesinden geçiyor her şey senin için. Unutmak ama neyi?

İkinci kat, Güven’den geçiyor ve sen hala kendinden emin bir şekilde geçmiş kelimesini yavaş yavaş unutuyorsun ve onun adına dün diyorsun, kendine güvenerek…

Üçüncü kat, Mutluluk’tan geçiyor ve gülümseyerek bakıyorsun hayata. Elbette seni mutluluğa davet eden dostların hala yanında, geçmişte de olduğu gibi…

Dördüncü kat, Amaç’tan geçiyor ve diyorsun ki kendince “- Aslında asansöre adım atmadan önce amacımı o anda belirlemiştim.”  Sonrasında bu kata da uğramıyorsun, bende bir merak, sende bir heyecan bekliyorum hangi kata doğru gittiğini.

Beşinci kat, Çalışmak’tan geçiyor ve çabalıyorsun dün kelimesini unutmak için. “-Sahi dün neyden ibaretti?”diyorsun. Farkında mısın dün kelimesini unutmuşsun? Yani beni.

Altıncı kat, İnanç’tan geçiyor ve inanıyorsun “Yaparım dediğin her güzel şeyi yapacağına” Yanındayım biliyor musun?

Yedinci kat, Bugün’ü yaşamaktan geçiyor ve doludizgin geçen zamanı kendince yaşıyorsun. Yine beni unutarak.

İşte Bugün denen yerdesin, kapıyı bin bir ümitle tıkladın ve sana tüm bu güzellikleri sunmak için hazırlık yapan “İstikbal!” denen kelime… Duydun mu sana “Hoş Geldin!” dedi ve bu, bendim. Sadece zaman…”

“Muhammed Ali Dede Dergâhı Türbe Olmuş"/Miraç DOĞANTEKİN


Tanış olmamız dört sene evveline dayanır. Muhabbetimizin de bir o kadarı var. Doğu Anadolu'nun en büyük camisinin temizlik işlerine bakardı Muhammed Amca. Görünüşü, eğer tebessümünden kalbiniz yumuşamayacak kadar katıysa, dikkatinizi çekmezdi. Fazla konuşmazdı; hatta bazı sorulara bile sadece tebessüm ederek karşılık verirdi. Görevli imamların yaşları kendisinden çok küçük olmasına rağmen buyurmalarından gocunmaz, insanın zoruna giden bir memnuniyetle yapardı. Erzincan'a gelmezden evvel yıllarca İstanbul'u beklemişti. Sahi öyle yapmıştı. Eskilerin deyimiyle ikinci emekliliği gelmişti burada da. Aslında o çalışıyor sayılmazdı, işçi gibi demek istiyorum. Camiinin bereketiydi. Öyle ki bu koca camiden, Allah-u Alem, namazına durmadığı tek bir cenaze bile kalkmamıştı. Erzurumluydu. Çayı da muhabbeti de çok severdi. Ağzından yavan siyaset lafı duymazdınız. Nefesi Kur'an kokardı. Sakindi. Ermeni Çingeneleri hariç kimseye bağırdığına şahit olmadım. Ağzımda şikâyetle geldiğim zamanlarda kısa ve dualı cevaplar verir, ısrarla devam edersem gerisine sadece tebessüm ederdi. Anlayacağınız babamın "bunda da vardır bir hayır" hikayesindeki adam gibiydi.

Bi-haber kaldığım bir zamanda nihayete erdirdiği tesbihini alıp gitmiş.

Duydum.

Siz de duyun.

Rahmet olsun.

 

NAKIS HAYATLAR /Nurcihan KIZMAZ


Herşey biraz eksik
biraz tatsız biraz tuzsuz
herkes biraz huzursuz
nesi var bu dünyanın doktor
neden herkes umutsuz

neydi ne oldu haneler
bacayı aştı bahaneler
eşyanın tabiatına uymayan
yıkık dökük viraneler

baykuşlar tünedi damlara
her seher haykıra haykıra
bela geliyorum dedi bu kez
hem de bağıra çağıra

denizler marazlı
dalgalar hasta
dağlar duman altı
gökyüzü yasta
ayağına taş değdi
ademoğlunun

hani kalpten kalbe yol giderdi ya
şimdi bozuk satıh
aman dikkat adımlara
pek tekinsiz yollar
bu aralar

bir gün iyileşirse kainat
elinde ayağındaki o kangrene inat
kir yerine nur akarsa oluklardan
balığın karnında yunus misali
mucize Allahtan ,felah Allahtan.


 

Kumaş / Fazlı Bayram









ya içine giren

ya boynunda taşıyan oldum

diken olmadım hiç

terziliğim yok

 

bana musallayı göster masal anlatma demiştim daha önce

hayır yanılıyorum

işte bağrım evet seni de gömdüm

şehrin dışına bir yere kapıçama belki bağrıma değil

kim ki beni arar bundan sonra sen dahil

dar gömleğin dışında bir yere baksın

 

ağır aksak kolunda askı yürüdüğün

düşe kalka dağlara doğru benimle ya da yalnız

görkemli yolu çok gittim geldim çoğu sensiz geri geldim

gelmek önemli

geldiysem sen ona bak

kime geldiğim fark etmez ister kendime hiç gelmem belki de

ha sana gelmişim ya da ha uzağa

 

söyle bana yolumu kesmeden

olanı olduğu gibi bilmek

evet buna hakkım olduğunu sana hatırlatmalıyım

lütfen artık yorum yapma

bu ucundan dağılan benim ipliğim

 

“NURETTİN TOPÇU” ve VAROLMANIN AYNASI/ Hidayet BAĞCI


“Bütün hareketiyle insan, kendini kendi dışında arıyor. Hareket, araya belli mesafeler koyarak kendinden uzaklaşmak, düşünce, o esnada dönüp dönüp geride bıraktığı kendine bakmaktır. Her hareketin en sonunda yer alan düşünce, bir nefis muhasebesidir.” Nurettin TOPÇU

 

Bu cümlede durdum seyrettim kendi tabiatımı, kalbimdeki aynadan. Toprağın üzerine serpilen toprak dahi kendini sırlarken, tohuma can veriyordu hakikât. Güneşin üzerindeki perde, rüzgârın esintisiyle kendini gizlese de ne de güzel bakıyordu filizlenen yeşil, bu aleme.

“Neyi arıyorum? Neyi istiyorum?” diye sordum defalarca aynadaki yüzüme. Göremedim kalbimdeki yüzümün halini.  Birkaç damla gözyaşı biraz da güzel cümleler var onlar da zamanla yıllanmış demek ki. Tabi ki şimdilik onlar için paslanmış diyemezdim. Güzelliğin paslandığı nerede görülmüş değil mi? Aynalar da yalan söylemezdi, bilirdim. Peki “Ayna” kim?

Defalarca yol aldım yokuş çıkan dağlarıma doğru. Zirveye ulaştığımda yeri geldi yükseklerden engin yamaçlara doğru yuvarlanıp sert düştüm, bir  kaya gibi. Bu düşüşlerim un ufak olmakla nihayete ermişti ve artık zirvedeki o kaya değildim.

Çoğu kez güvercinlere özgürlüğü bahşeden tabiatımdaki gökyüzüme dokundum. Bu ilk temas ile birlikte kuşların kanatlarında yol aldım geleceğe. Acaba dedim kendimce “İnsan mı gökyüzüne umudu aşılıyor yoksa bu mavi özgürlük  doğuştan umutlu mu ki gelecek hep güzel”

Sonrasında gökgözümdeki bulutların bir hamal gibi yük taşıdığını farkettim. Bu yüklerin bir yerden bir yere taşınması gerekiyordu. Ama ne ile? Peki sadece bir gözyaşı yeterli olur muydu bu hamalın hesabını ödemeye? Hamal, taşıdığı yükleri bir anda toprağa bıraktığında yeşerecekti tohumun içindeki filiz ve rengârenk çiçekler açacaktı. İşte bu düşünce, bu varoluş ve bu hareket meyveye doyuracaktı bahçemdeki tohumları.

Bir de seher vaktimi şenlendiren kuş seslerini dinledim. Onların cıvıltıları filize durmuş tohuma ses, kalbe nefes olmalıydı. Cennet muştusu olan bu sesler bir musiki edasıyla ruha dokunmalı ve orada bir kıpırtı bir hareket neşvesi başlatmalıydı.

Sonrasında aynadaki yüzümde gördüm bir hikâyenin tamamlanmış halini. İki dudağımın arasında sakladım cümle olmayan kelimeleri. Bilirdim kalpte sırlanan hangi cümle ses olursa, toprağa saklanan herhangi bir tohum onu duyacak ve orada bir hareket başlayacaktı. Bu yüzden herşey güzellikleri fark etmeli ve fısıldamalıydı birbirine. Çünkü tabiattaki herşeyin kaderi de iki dudak arasındaki cümlelere bağlıydı.

Şimdi cümleleri sıraladım kalbimdeki aynaya ve adını “Güzellik” diye kodlayarak fısıldadım rüzgârların kulaklarına. O da uçurdu diyârdan diyâra. Sonra her nasılsa bu güzellik kulağıma “Hakikât” olup geldi ve ben, gökyüzüne doğru filizlenen küçücük bir tohum olduğumu o anda idrak ettim.

“Eşyanın hayatını elde etmeye itikad diyoruz. İtikad âdeta başka varlıkları kendinde yaşamaktır, benliğin eşyaya sahip olmasıdır.”Nurettin TOPÇU

 

BAŞIBOZUK / Miraç DOĞANTEKİN










Geldi gönül ayinesi yarin eline düştü
Görünmedi özünde kir nadan diline düştü

Zaman ki pür ü paklıktı keşkeden bir bataklıktı
Gönüldeki iman çıktı isyanın seline düştü

İmlayı yitirdi dilim sözle kayboldu ilim
Yaşamak kimdi ölüm kim aşık ehline düştü

 

Olmakla Eylem Arasında İki / Fazlı Bayram










sonra

kimine yol

kimine yine ol düştü

ben ağzıma düştüm yine dizlerim bu sefer acımadı

kalkerken ağlamadım zilzâle sor

 

hayır

 aslında yanlış anladığın

bu şimdiki ben o ben değil

o önceki sen bu sen değilsin

mesela güz gülleri

mesela zeytinler aynı mı bu sene

kimse aynı değil şehir şehir gezenler var aramızda

yolan koparan bir taraftan bağrını bağını

içine sızı saranlar var o da değil mesele

 

neyse

eskiden böyle değildik

aşık olduk mu

feryadımız dağı titretirdi

 

FAİLİ MEÇHUL GAZETE / Samet YURTTAŞ









Altı cinayetle süslenmiş

Çarpıcı bir başlık karşılıyor beni

Henüz ilk sayfasında.

Kurban vurgulanmış büyük harflerle

Faili kısaltılmış bir noktayla.

 

Ekonomi sayfalarını hızlıca geçiyorum

Alacaklılara yakalanmamak adına

Zaten kayda değer bir şey yok

Yükselen dolar dışında

 

Köşe yazarlarında duraksayıp

Yalnızlığımın en ücra köşesine

Parmak basanı arıyorum

Yanıldığımla kalıyorum

Bütün yazarların itildiği köşede

 

Kan beynime sıçramadan

Faiz kadar hızlı olamasam da

Bulmaca sayfasına sıçrıyorum

Orda da Japonlar çıkıyor karşıma

Bir tür kağıt katlama sanatıyla

Oysa ben sanattan da anlamam

Oscarların ütülü paraları dışınd

 

ÖLÜM MÜLAHAZALARI –I- / Halit DİLİPAK

- Dedi "ölüm istenmez!"

- Dedi; âşık istemez özler. Hasret ile yaşar ve bekler. Bir gün, içindeki yangının elbet vuslata ereceğini bilerek özler. İçinde manasına eremediklerinin bir gün manasına ereceği umuduyla sabreder. Bir fanide ermek istese de vuslata, gönlündeki yangını söndüremez.

Maverada saklıdır umudu. Bilmediği âlemlerdeki nur ile mutmain olabilme ateşidir gönlündeki. Anasını hiç görmemiş ama uzak diyarlarda yaşadığını bildiği halde ona ulaşamayan bir evladın ana hasreti gibidir yüreğindeki yangın. Varlığından haberdar ama görmekten, sıcaklığından yoksun olsa da şefkatini ruhunda hisseden ve kavuşabilme hasretiyle kavrulan bir ruh.

Ölüm istenmez özlenir. Âşık vuslatın kapısının ölüm olduğunu bilir. Onun içindir ki, bu dünya hanesinde sevdasına layık olabilme uğruna, lütfedilen imkânlarla hizmet edebilme uğraşında olur. Amaç sevdasını ispattır. Umut ve umutsuzluk, kapının eşiğinde yaşanmaya başlar. "Ya layık olamadım ise" endişesi kaplar bir an tüm benliği. Ya kapının arkasında vuslat değil de azap ve gazap beklemekte ise korkusu, vuslata erememe hüznü ile birbirine girer de bir kasırga başlar yüreğinde. İşte o anda yok olabilme arzusu, geldiği hiçliğe dönebilme isteği hâsıl olur. Belki de bir bitmişliğe, iflasa açılabilecek bir eşik.

Ama yangın gönüller ermek ister, görmek ister, kavuşmak ister. Sevdasındaki saflığa, samimiyete, içtenliğe güvenir. Ne kadar yetersiz olduğunu bilse de sevdasının büyüklüğüne güvenir. Ve bilir ki; bu gönül yangınları onu, O'na kavuşturur...

Gönle dokunacak, onu sakinleştirecek, uysallaştıracak olan nedir? Hasretlik kimedir?

Biz ruhlar âleminden bîhaberiz! Ne söz vermiştik? Peki, şuan yaşadığımız âlemin ne kadar farkındayız? Ölüm dediğimiz kapının açılmasıyla hangi âlemde nasıl bir yeni dönem bizi bekliyor?

Ölümsüzlük duygusunu o kadar benimsemişiz ki, hayat dediğimiz sınırlı bir zaman dilimini sonu gelmeyecekmiş gibi yaşama derdi, tasası, telaşı ve endişesi içerisindeyiz. Dünya dediğin âlemde her şeyin bir bitimi var. Zevkin de, neşenin de, hüznün de, kederin de bitecek olması mukadder. Bitmeyecekmiş gibi hissettiğimiz şey aslında hevesimiz, hevamız, arzularımız, hırslarımız. Ölüm bize hangi kapıyı açar? Yeni bir âlemde nelerle karşılaşacağımız korkusu mudur ölümsüzlük arzusu? “Dosdoğru ol” emrine uyabildik mi? Dinimizin ölümü aklınızdan çıkarmayın telkini varken, biz ölümü hatırlamaktan kaçar olduk.

Her canlı mutlaka ölümü tadacaktır. Ölmek için geldiğimiz bu âlemde bir gün mutlaka ölümü yakalayacağız. Allah imanla ölmeyi nasip etsin. Ölüm hak ama son değildir. Nefsani âlemden ruhani baki âleme atılan bir adımdır. Yaratılanın Yaratıcısına kavuştuğu, vuslatın ve hasretin sona erdiği, kalbin ve gönlün aradığı sevgiliyle kavuşmaktır ölüm. Ölüm, asıl bir diriliş muştusudur. Perdelerin kalkıp, huzuru İlahiye ulaşmak, gerçek âleme kavuşmaktır. Kalbin, ruhun, bedenin sahibinin, emanetini almasıdır ölüm. Kaldığını zannedenler gidenlerin ardından kendi nefsi için dövünür. Nefsini değil sevdiğini düşünen, sevdiğinin bâkî âlemde huzuru, rahatı için dua eder.

"Ölüm ne garip şey anne" deniyordu ya bir şarkı. Ne garip bildiğini sandığı ama sırrına eremediği bir âlemden, bilinmez bir âleme geçmek. Kimilerinde bir korku, Bir endişe, acabalar içinde nasıl olacak düşüncesi. Bildiği halde yoldan sapmış olma endişe ve korkusu. Kendi kendini aldatma ve kandırma korkusu. Bilinç altındaki "amalara" sığınmanın hesabının verileceği korkusu. Bazılarında özlem ve hasretle bir vuslat bekleyişi. Büyük buluşmaya, huzurda durmaya, Yaratıcısına ve ana yurduna kavuşma heyecanı. Kimileri vurdumduymaz. Ölüm bir son ve sonrası yok. Ölüm, endişesiz, tasasız, korkusuz, hesapsız bir hayatın sonu. Onlara göre sonrası yok. Bunca şey tesadüf, kendinin varoluşu da bir tesadüfler zincirinin neticesi. Her şey, bütün bir âlem, evren tesadüf eseri maddenin tekâmülü sonucu. Peki, madde nereden geldi? "İşte o da yoktan kendiliğinden oluverdi". Elbette bu hesaptan kaçabilmenin kolay yolu. Hani demiş ya Hazreti Ali efendimiz, " ya varsa!" Peki ya varsa ne olacak.

Allah muhafaza bir an sonrasının garantisi yok. Hayat ne üzülmeye, nede üzmeye değer. Kendi nefsaniyeti istikametinde yaşanan hayatın sonu hüsrandır. Geçici zevk ve hevesleri tatmin hırsı, sonsuzluk hayatının hüsranı olabilir. Ey Müslüman titre ve kendine gel! Unutma ki ölüm var. Unutma ki ölüm bir an ötende seni beklemekte ve unutma ki senin bir Rabbin var. Seni affetmek, sonsuz huzura kavuşturabilmek için her an seni uyarıp ikaz etmekte. Dur ve düşün; yediğin haklar, yaptığın haksızlıklar, yalanlar, sahte davranışlarla kimi kandırmaktasın. Dünyada milyarlarca insanın açlığına, sefaletine, yokluğuna, zulüm altında inlemelerine görüp de bunca yokluğun, zulmün içerisinde bana verdiklerine hamdolsun diyebiliyor musun. Yoksa öldüm bittim edebiyatına devam mı? Peki veren Allah senden alırsa, bizden alırsa sınavın ağırına sokarsa mı bir "AH" edeceksin. Hiç olmazsa kalbinle buğzet. Mazluma bakıp bir utan. Ben bunun hesabını nasıl veririmin endişesini bir an olsa ruhunla, gönlünle, bedeninle yaşa ve...

Ölüm var gülüm, ölüm var! Her şeyin bir sonu olduğu gibi bağlandığımız, bağ kurduklarımız, bağımlılıklarımız hepsi bir gün bir hiç olacak. Bir zaman sonra sen gideceksin, yaşanmamış hiç olmamışsın gibi sürecek hayat. Ne sevgimiz, ne muhabbetimiz kalacak. Belki bir süre anılacağız ama mutlaka unutulacağız. Yaşadığın süre zarfında yaptıkların sana kalacak. Yaptıklarınla gideceksin. "Ne yaşarsam kâr" mı olacak? Yoksa kâr diyerek heva ve heveslerine uymaların zarar olarak karşına mı çıkacak? Hiçbir şey tesadüf değildir...

Neyi bekliyoruz? Neyin gayesi ve amacındayız? Ne elde edeceğiz? Doğarsın, büyürsün ölürsün. Doğum ve ölüm arası mıdır tüm her şey? Huzur, mutluluk, hüzün, sevgi, aşk, nefret, öfke, hırs, zevk, okul, iş... Hep bu sınırlanmış hayatın içinde midir? Doğdun, sevildin, sevdin, nefret ettin, acıyı, kederi yaşadın, zevke ulaştın. Başlangıca döndün, muhtaç olarak doğdun ve muhtaç olarak öldün. Eee hepsi bu mu yani? Bu kadar basit mi? Peki ya sonra? Evet evet ya sonra? Ondan sonra, O'nun huzuruna çıktığın zaman? İşte gerçekler, denildiği zaman. Kim olacak yanında? Seni kim kurtaracak? Müslüman.

 


HAVADAN SUDAN / Nurcihan KIZMAZ








Kâğıttan gemiler yüzer

Okyanusunda

Hep bir yana eğimli

Her an battı batacak

Bir tek duadır

Elimden gelen

Çocuksu ruhumla

İnanırsam kurtulacak

 

Varsın kara görünmesin

Varsın gökyüzünün rengini alsın sular

Kapkara bulutların ardında

Bilsen ne aydınlık var

 

Güneş yüreğimde açar

Çiçekler gönlümde biter

Nilüfer misali umutlar

Suda biter suda yiter

Varsın görünmesin kara

Ne kaldı şurda bahara

 

İtiraf /Fazlı Bayram









delirdiğimi 

örtmek için 

bir kaç bahanem var

biri 

sensin

 

SİTEM / Cuma ÖZCAN








Dinle ahu gözlüm sitemim sana

Bahçelerde gül yandı da görmedin

Bir bakış attın ki tutuştu gönlüm

Ateşimden göl yandı da görmedin

 

Bekledim olmadı koştum yanına

Hiçbir söz geçmedi deli kanıma

Devrilip kalmışım köşe başına

Gelişime yol yandı da görmedin

 

Kirpiklerin ok imiş sinemi deldi

Hançer imiş gözlerin bagrıma indi

Hasretin mızrabı sazıma değdi

Kederimden tel yandı da görmedin

 

Önüme bend oldu inat taşların

Canıma derd oldu hilal kaşların

Gözümden dökülen kanlı yaşların

Akışına sel yandı da görmedin

                            

Münzeviyim yapayalnız kalmışım

Haberini rûzigardan almışım

Mecnun gibi yola revan olmuşum

Bu deliye çöl yandı da görmedin

 

HAYAT BANA T/UZAK / Hızır İrfan ÖNDER


Doğum lekesi gibi

Yüzünde duruyor

Ağyâr bakışı!..

 

Yaşama hınçlıyım

Ölüme sevdalı!..

 

Hayat bana t/uzak

Ölümse y/akın!..

 

Şerre batmış bu dünyayı

Söyle neyleyim?..



***


HIZIR İRFAN ÖNDER
(1964 - .... )
Sosyolog-Eğitimci-Şair

1964 yılında Rize'nin Ardeşen ilçesine bağlı Yukarıdurak köyünde doğdu. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji bölümünü bitirdi.(İzmir -1987)

Askerlik görevini 1989 yılında Ankara'da kısa dönem olarak yaptı. 1993 yılından beri sırasıyla Gaziantep'te, Artvin' de ve Kırklareli'nde felsefe grubu öğretmeni olarak çalıştı. Okul müdür yardımcılığı ve müdür vekilliği görevlerinde de bulundu. 16 Temmuz 2019 tarihi itibariyle emekli oldu.


Lise yıllarından beri şiir yazan şairin muhtelif dergilerde şiirleri yayınlandı: Ortanca, Tay, Mavi, Mavi Yeşil, Güncel Sanat, İdakörfez Fanzin, Maki, Berceste, Değirmen, Ozan, Bizim Ece, Bezuvar, Körfez'de Edebiyat, Ekin Sanat, Üslup, Alkış, Müsvedde, Toşayad Kümbet, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, Kumru, Berfin Bahar, Kundak, Çıngı, Türk Dili(TDK) , Hayal Bilgisi, Töre, Şairçıkmazı, Dikili Ekin, Afrodisyas Sanat, Öğretmenim, Aşkın E-Hali, Sunak, Vandal Yürek, Tmolos Edebiyat, Patika, Aydili, Sokak Arası, Acemi, Akatalpa, Akpınar, Keyf-i Edebiyat, Başarı Edebiyat, Silgi, Mut Çıtlık, Çağdaş Yaşam, Erciyes, İnsancıl, Lacivert, Bağlaç, Dergâh, Öğretmen Dünyası, Şehir, Beşparmak, Zalifre Yazıları, Kasaba Sanat, Yazarbir, Vakt-i Sükût, Usare, Sinada, Silgi, Aydos Edebiyat, Adalya, Kurgan Edebiyat, Kültür Çağlayanı, Telmih, Nif Sanat, Hatay Güney Rüzgârı, Dil ve Edebiyat, Halk Edebiyatı, Kurşun Kalem, Delikliçınar, Edebice, Güzlek, Amanos Edebiyat, Temren, İlkel, Edebiyat Nöbeti, Sancı, Hangâh, Külliye, A.Kalemler, Üvercinka, Eliz Edebiyat, Türk Edebiyatı, Artemis, Mola, Sinedebiyat, Özgür Sanat, Deliler Teknesi, Gökmavi, Kara Yılkı, Kalemlik, Zil, Taşkınlık, Çinikitap, Çınardibi, Temrin, Çağrı, Fanus Sanat, Güneysu, Bambu...


Evli ve iki çocuk babasıdır.


ESERLERİ:

1- “Niçin Ağlar Güller Bana?”, Şiir, Gündüz Kitabevi Yayınları, Ankara, Eylül-2007
2- “Canana Mektuplar”, Şiir, Karabük Kültür ve Sanat Derneği Tay Dergisi Yayınları, Karabük, Ağustos-2009
3- “T/aşkın Üçlemeler”, Şiir, Sokak Kitapları Yayınları, İstanbul, Nisan 2017
4- "Sevmeden Ölmek Zor", Şiir, Temren Yayınları, İzmir, Nisan 2018

5- “Elimden Tutmuyor Hayat” Şiir, Klaros Yayınları, Ankara, Kasım 2020

DEDEMİN İÇLİ KÖFTESİ / Teyfik KARADAŞ

İçli köfte, diğer bir adıyla Oruk, Arap mutfağından Türk mutfağına girmiş bulgurun hamur haline getirildikten sonra içinin doldurulmasıyla yapılan özel bir yemektir. İçli köfte maliyetinin yüksek ve işçiliğinin zor olması nedeniyle; bayram, söz, nişan, kına gecesi ile evde misafir ağırlama ve ailenin bir ferdinin gurbetten gelmesi gibi özel günlerde yapıldığı gibi, bazen de normal günlerde yapılır. Yuvarlak olduğu için Araplar içli köfteye “Kıbbe” veya “Kubbeh” demektedir. İçli köfte Suriye, Lübnan, Ürdün, ırak ve Mısır gibi Arap ülkelerinde yoğun olarak yapılmaktadır. Yurdumuzda ise Gaziantep, Kahramanmaraş, Şanlıurfa, Adana, Adıyaman, Diyarbakır, Osmaniye, Hatay, Mardin, Malatya ve Elâzığ yörelerinde mutfaklarımızı süslemektedir. İkinci Dünya Savaşında Suriye’ de bulunan İngiliz askerleri içli köfteye Suriye Torpidosu adını vermişlerdir.

İçli köfte yapılırken genellikle bulgur, irmik, yumurta, un, domates salçası, zeytinyağı, pul biber, su, kıyma, soğan, tuz, nane, kekik, karabiber, kimyon, tereyağı, ceviz ve maydanoz gibi malzemeler kullanılır. İçli köfte yapılırken ince, ince doğranmış soğanlar pembeleşinceye kadar tereyağı ile kavrulur. Ardından kıyma ilave edilerek suyu iyice çekilene kadar pişirilir. Kıyma suyunu çekince içine tuz ve diğer baharatlar atılıp karıştırılarak biraz daha pişirilip ocağın ateşi söndürülür. Hazırlanan içli köfte harcı soğumaya bırakılır.

Öte yandan köftelik ince bulgur küçük bir leğenin içine yeteri miktarda konur ve içine bulgurun üzerini geçmeyecek şekilde su ilave edilir. Bulgur suyunu çekip şişmeye başlayınca içine incecik şekilde doğranmış kuru soğan, tuz, yumurta, salça, un ve karabiber eklenerek yoğrulur. Yoğurma sırsında eller ıslatılarak kırmızı topraktan yapılmış çamur kıvamında hamur elde edilir. Daha sora bu hamur yumurta veya mandalina büyüklüğünde parçalara ayrılır. Küçük parçalara ayrılan bu hamurlar elin içinde döndürülerek ortasından oyulur. Oyulan hamurların içine önceden hazırlanan harç doldurularak ağzı kapatılır. Ağzı kapatılan köfteler ister yağda kızartılarak ister suda haşlanarak pişirilir. Pişirildikten sonra servise hazır hale gelen köfteler genellikle ayran ile ikram edilir.

İçli köfte et olmadığında yerine kuyruk yağı ve patates püresi kullanılarak da yapılmaktadır. Bu şekilde yapılan içli köfteye halk yalancı köfte demektedir. Yalancı köfte kıyma ile yapılan içli köftenin tadını vermemektedir. Ben Kahramanmaraş’ın Döngel Köyünde doğdum, Döngel köyünde büyüdüm. Bizim köyde eskiden beri her evde içli köfte yapılır. Anamda iyi bir içli köfte ustasıdır. Eşim Adıyamanlı olup, içli köfte konusunda oldukça maharetlidir. Ülkemizde teknolojinin gelişmesiyle birlikte içli köfteyle ilgi de çeşitli makine, alet ve edevatlar yapıldı. Makine ve değişik edevatlar kullanılarak yapılan içli köfteler hiçbir zaman elle yapılan içli köftenin yerini tutmadı. Tutması da mümkün değildir. Ben esasen sizlere rahmetli dedemin (Yahya Karadaş) bir içli köfte anısını anlatarak, sizleri geçmişe götürmek istiyorum.

Dedem öksüz amcasının oğlu Kubalak İbrahim’de fakir olduğundan gençlik yıllarında (1930 senesi civarı) köyün zengin, ileri gelen, ekmek sahibi insanlarından Ahmet Ağanın karın tokluğuna çobanlığını yapıyorlarmış. Güz mevsimi bitip kış mevsimi yaklaşınca dedem ile amcasının oğlu Kubalak İbrahim, Ahmet Ağanın bir sürü erkek çebicini alıp Salınkaçlı Yaylasındaki kışla adı verilen kışlık barınağına gidiyorlar. Yaylaya giderken de yanlarında kendilerine üç-dört ay yetecek un, bulgur, tuz, yağ gibi erzak götürüyorlar. Kışlada çebiçleri gütmeye başlıyorlar. Salıngaçlı Yaylası balta girmemiş ardıç, sedir, meşe ve köknar ormanlarıyla kaplı, dişleri sızlatan buz gibi soğuk sularıyla ünlü, ortalama yüksekliği iki bin metre olan bir platoda yer almaktadır. Yerinin yüksek, suyunun soğuk ve ağaç çeşitliliğinin fazla olması Salıngaçlı Yaylasında otlayan hayvanların etini lezzetli hale getirmektedir. Salıngaçlı Yaylasında ayı, kurt çakal, tilki gibi vahşi hayvanların yaşaması sürü güvenliğini tehlikeye atmaktadır. O yılarda Salıngaçlı da çobanlık yapmak kolay iş değil. Bir ayı veya kurt sürüsünün hayvanlara saldırması an meselesi. Eğer çobanlar sürüden bir an gözlerini ayırmış olsalar bile vahşi hayvanların sürünün tamamını yok etme ihtimali olurmuş. Nitekim o yıllarda bir anlık ihmalinden dolayı sürüsünün tamamını kurtlara kaptıran çobanların adı köyümüzde kulaktan kulağa aktarılarak günümüze kadar intikal etmiştir.

Ocak ayı geldiğinde Salıngaç’lı yaylasına üç metre yüksekliğinde kar yağıyor. Karın fazla yağması nedeniyle köy ile irtibat kesiliyor. Hatta komşu kışlalara bile gidilip gelinmez oluyor. Bu sırada çebicin birinin ayağı kırılıyor. Dedem ayağı kırılan çebici kesiyor. Kestiği çebicin yirmi kilo kadar eti çıkıyor. Eti köye ağanın evine gönderme imkânı olmadığından çobanlar kendileri yemeye karar veriyorlar. Dedem kuşluk vakti olup ta ağaç dallarının buzu çözülünce amcasının oğlu Kubalak İbrahim’i hayvanları gütmeye gönderiyor. Kendisi yemek yapmak üzere kışlada kalıyor. Önce çebicin etini kemiklerinden soyuyor. Kemiksiz etleri bir ardıç latasının üzerinde nacak ile döverek kıyma haline getiriyor. Kıyma haline getirdiği eti üç parçaya bölüyor. Kıymanın bir parçasını içine soğan ve tuz katarak kavurup içli köfte harcı hazırlıyor. Sonra bir leğenin içine bulgur ve su koyarak yoğurup içli köftenin dışını hazırlıyor. Yoğurduğu köftenin ortasını açarak önceden hazırladığı harcın tamamını leğenin içindeki köftenin ortasına döküyor. Köfteyle harcın etrafı kapatarak bir tava harç ile Diyarbakır karpuzu büyüklüğünde bir içli köfte hazırlıyor. Hazırladığı içli köfteyi kocaman bir bakır kazanın içinde haşlayarak servise hazır hale getiriyor. Aynı yöntemle ve aynı büyüklükte iki köfte daha hazırlayıp pişiriyor. Toplam üç köfte yapınca bir çebicin eti tamamen bitiyor.

Dedem hazırladığı ilk köfteyi öğle öğünü olarak kendisi yiyor. İkinci köfteyi akşam öğününde yemek üzere kapaklı bir kazanını için koyarak kaldırıyor. Üçüncü köfteyi de büyük bir tepsinin içine koyup amcasının oğlu Kubalak İbrahim’in öğle yemeği olarak yemesi için sofraya bırakıyor ve kendisi de çebiç sürüsünün yanına gidiyor. Amcasının oğlu Kubalak İbrahim’e amcaoğlu “çebicin etinden içli köfte yaptım. Birisini ben yedim. Birisini akşam yemeği için sakladım. Birisini de senin yemen için sofraya bıraktım. Git yemeğini yede gel “diyor. Kubalak İbrahim içli köfteyi duyunca, dedemin sözü biter bitmez kışlaya gidiyor.

Kışlaya varıp Diyarbakır karpuzu büyüklüğünde içli köfteyi görünce, gözlerine inanamıyor, şaşırıyor. Sofranın başına oturup köfteyi iki eliyle tutuyor. Bir kez ısırıyor içli köftenin etine ulaşamıyor. İkinci kez ısırıyor ulaşamıyor. Üçüncü kez ısırıyor, burnu köftenin içine batıyor, yine ete ulaşamıyor. Bunun üzerine İbrahim amca kışlanın kapısından dışarı çıkıp dedeme “Emmioğlu ben bu içli köftenin içinde et bulamadım “diye bağırıyor. Dedem ise “derin ısır Emmioğlu, derin ısır “diye cevap veriyor.

İbrahim amca dedemden” derin ısır Emmioğlu, derin ısır “cevabını alınca tekrar içeri girip dördüncü ısırmada içli köftenin etine ulaşıyor ve güzelce karnını doyuruyor.

İbrahim amca karlar eriyip te yolar açılınca köye geliyor. Dedemin yaptığı içli köfteyi köy halkının tamamına anlatıyor. Bunun üzerine dedemin yaptığı Diyarbakır karpuzu büyüklüğündeki kocaman içli köfteler Döngel Köyü ve Döngel’e komşu diğer köylerde meşhur oluyor. Aradan bir asra yakın zaman geçtiği halde kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüzde dahi anlatılmaya devam ediliyor. Bizim yörede herhangi bir evde normalinden büyük, bir içli köfte hazırlansa “köftede Yahya amcanın köftesi gibi olmuş ha “denilerek dedemin ismi güzel tebessümlerle yad edilir.

Yedi-sekiz yaşına geldiğimde rahmetli dedeme bu içli köfte konusunun doğru olup olmadığını sormuştum. Dedem ise bana nurani sakalı ve gülen gözleriyle tebessüm ederek cevap vermişti. Dedemin Diyarbakır karpuzu büyüklüğünde içli köfte yapıp yapmadığı kesin olarak bilinmese de bu hikâye dedeme mal edilerek içli köfte kültürüne katkı sağlamaktadır. “Sen kadayıf kadar tatlı, lahmacun kadar sıcak, çiğ köfte kadar yakıcı, dolma gibi çekici, bulgur gibi asil ve içli köfte kadar dayanılmazsın.” Atasözümüzde içli köftenin önemini çok güzel anlatmaktadır. Binlerce yılan beri mutfaklarımızın baş köşesinde yaşayan, karnımızı doyuran içli köftemize sahip çıkmanızı diliyor, sözlerimi İsmet Bozkurt’un İçli Köfte şiirinden alınan bir dörtlükle bitiriyorum.

Acıkınca kaş çatarım

Parçalamam tüm yutarım

Doymayınca küs yatarım

Yerim seni içli köfte.