İYİ İNSAN KİM? / Ahmet Nafiz Yaşar


“İyi insan” hemen hepimizin dilinde bir övgü nitelemesidir. Çevremizde iyi insanlar olsun, çocuklarımız iyi birer insan olarak yetişsin isteriz. Peki kimdir iyi insan? Neye göre, kime göre iyidir? İyi olabilmenin ölçüsü nedir?

İtiraf edelim ki, “iyi insan” ifadesini çok kullanıyor olsak da üzerinde çok durup düşündüğümüz söylenemez. Çoğunluk, genellikle kendisine yardımı dokunan, kibar ve saygılı birine iyi insan der ve iyi kavramını şahsî fayda ve ölçüleriyle belirlediğinin farkında olmaz. Oysa bizim iyi insan saydığımız birini bir başkası böyle görmeyebilir. Mesela çok açık sözlü olmayı, tartışmacı bir üslubu benimsemeyi meziyet kabul edip kişinin dürüstlüğüne yormak da mümkün, kusur kabul edip nezaketsizliğine vermek de… Şu halde iyiyi “beğenilen vasıflarda olan” şeklinde tanımlayıp beğeniyi insanların kişisel yaklaşımına bıraktığımız müddetçe, “iyi” ve “iyi insan” kavramlarını doğru bir şekilde tanımlamamız mümkün değil. İyiyi tanımlamak için “hayırlı, faydalı, güzel” karşılıklarını vermemiz de meseleyi çözmez. Aynı davranış için birine “dürüstlük”, diğerine “kabalık” dedirten bir keyfîlik, hiç şüphesiz bu kavramlara da kendince anlamlar yükleyecektir. Kaldı ki belli davranışların iyiliği hususunda ittifak olsa bile, bu birkaç iyi davranışın kişileri her bakımdan iyi insan sınıfına dahil etmeyeceği açıktır.

Kısacası beşerî ölçülerle, hakim zihniyetin veya zamanenin sürekli değişen anlayışıyla iyiye ve iyi insana ortak bir tarif getirmek imkansız. Öyleyse başkaları nasıl düşünürse düşünsün, bizler müslüman olarak, hem iyi hem de iyi insan tasavvurumuzu dinimizin ölçülerine göre inşa etmek mecburiyetindeyiz.

Önce müslüman olmak

İslâm’a göre iyi insan olabilmenin itikat, ibadet, ahlâk ve muamelâtla ilgili şartları var. Ama ön şart müslüman olmaktır. Müslümanlık iyi insanlar zümresine katılmak için girilmesi gereken kapının anahtarıdır. Müslüman olmak iyi insan olmanın ön şartıdır, ancak yeter şartı değildir. “Ben müslümanım” diyen birisi iyi insan olma imkanını yakalamıştır sadece. Bundan sonra alınması gereken yolu kat etmedikçe, yani müslümanlığının icaplarını yerine getirmedikçe iyi insan sıfatını hak edemez. Nitekim müslüman olduğunu söyleyen herkesin iyi insan diye nitelendirilemediği acı ama gerçektir.

Musallâdaki cenazeler için hoca efendilerin “Merhumu nasıl bilirsiniz?” sualine karşı, tabi ki öleni tanımak şartıyla, hem bir dua hem de hüsnü zan ifadesi olarak “İyi biliriz.” derken sarf ettiğimiz “iyi” lafzı ile ölen kişinin “müslümanlığı” kastedilir. Zira “Nasıl bilirsiniz?” suali zannedildiği gibi ölen kişinin ahlâken sorgulanmasına davet değildir. “Onun müslüman olduğuna şahadet eder misiniz?” demektir.  

Başkalarının hüsnü zannını bir yana bırakıp, gerçekten iyi insan olabilmek için müslüman olduktan sonra neler yapılması gerekir? Bu konuya geçmeden önce akıllara takılabilecek bir soruya yeri gelmişken cevap arayalım. Müslüman olmak iyi insan olmanın ön şartı ise başka dinlerin mensupları veya inançsız kimseler arasında bizim de iyi kabul ettiğimiz davranışlar sergileyenlere “iyi insan” diyemez miyiz? Belki biz diyebiliriz ama Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette iyilikler, yani ahlâk ölçüleri, hasenat veya salih ameller, iyi insan olmanın gerekleri olarak sayılırken, her zaman en başta “iman etmek” şartı zikredilir.

Bu neden böyledir, meselenin başka incelikleri var mıdır? Bu soruları “gerçek iyi”yi en kapsamlı biçimde tarif eden Bakara suresi 177. ayetinin ışığında cevaplayıp anlamaya çalışalım. 

İyilikler imanın tezahürüdür

O ayette şöyle buyuruluyor: “Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, (insanı gerçek iyiliğe ulaştıran tutum ve davranışlar);

• Allah’a, ahiret gününe, meleklere, (Allah’ın indirdiği) kitaplara ve peygamberlere iman etmek;

• Mala duyulan sevgiye rağmen onu akrabalar, yetimler, düşkünler, yolda kalmışlar, (ihtiyacından dolayı) isteyenler ve (özgürlüklerine kavuşsun diye) köleler için harcamak;
• Namazı dosdoğru kılmak,

• Zekâtı vermek,

• Verilen sözü tutmak;

• Zorda, darda ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabretmektir.

İşte (ancak böyle davrananlar) takva sahibi ve sâdık olanlardır.”

Dikkat edilirse ayet-i kerimede “birr” diye adlandırılan “gerçek iyilik” öncelikle iman esaslarına bağlanmış. Ayet-i kerimede sayılan hayır, hasenat, ibadet ve salih ameller ise imanın dışa yansımasıdır diyebiliriz. Dolayısıyla iman olmazsa, onun tezahürü de olmaz. İmansızlığa rağmen iyi gibi görünen davranışlardan söz ediliyorsa, bunlar muhtemelen nefsanî çıkarlarla ilgili bir takım hesapların yahut çevre baskısının eseridir; samimiyetten yoksundur.İman diri bir kalbin fiili olduğuna göre, imanı olmayanın kalbi yoktur ki samimiyeti olsun. Böylelerinin iyiliklerini tamamıyla rol davranışlar saymayıp belki vicdanı yatıştırma çabası olarak değerlendirmek gerektiği ileri sürülebilir. O takdirde de vicdan rahatsızlığını bastırmaya çalışmak yerine o rahatsızlığın sebebini araştırmaya, iman etmeye yönelmenin daha doğru bir tutum olacağı hatırlanmalıdır.

Esasen imansızlık bize bunca nimeti bahşeden Cenab-ı Mevlâ’ya nankörlüktür. Her şeyimizi borçlu olduğumuz Alemlerin Rabbi’ne şükretmeyi aklına bile getirmeyen birinin, sebebi ve maksadı ne kadar masumane olursa olsun, beğenilen birkaç davranışından hareketle iyi insan olduğuna hükmetmek insaflı bir yaklaşım mıdır?

İnsaniyet yetmiyor

Elbette müslüman olmadığı halde hiçbir beşerî hesap ve beklentiye girmeden dürüst davranmaya, başkalarına yardım etmeye çalışan; tavırlarında herhangi bir samimiyetsizlik alameti görülmeyen son derece makul insanlar da olabilir. Bunlar, içinde bulundukları ortama, yanlış inanç veya inançsızlıklarına rağmen fıtratlarını kısmen de olsa muhafaza edebilen kimselerdir. İnsaniyet vasıflarını büsbütün yitirmedikleri için böylelerinden zaman zaman iyilik ve güzellikler ortaya çıkabilir. Zira “üns” manasıyla insan “iyi”dir, “ahsen-i takvîm”dir. Kötülüklerin çoğalmasından yakınırken “insanlık kalmadı” demek, yahut iyiliğini takdir ettiğimiz birini “insan evladı” diye nitelemek bu hakikate işaret eder.Ancak fıtrat temizliği ve insaniyet, İslâmî tebliği anlamayı, üzerinde düşünmeyi ve iman etmeyi kolaylaştıran bir imkan olması bakımından değerli ve önemlidir. Bu yüzden İslâm’ı tereddütsüz kabul eden ilk müslümanların cahiliye hayatlarında da seviyeli, doğru düşünebilen, derinlikli ve hayırsever insanlar olması tesadüf değildir. Fakat onların bile iyi ve güzel insanlar olmalarının asıl sebebi imanlarıdır.

Ehl-i Sünnet alimleri, imanla şereflenmedikçe ne insaniyetin ne de insanî meziyetler türünden olumlu davranışların kişiyi ahirette kurtarmaya yetmeyeceği görüşündedir. Bu sebeple, iman etmediği veya açıkça işlediği günahlarda ısrar ettiği halde, ara sıra insanlığını hatırlayıp sergilediği iyiliklerden dolayı bir kişiye “cömert insan”, “yardımsever insan”, “sözünün eri insan” demekte bir mahzur yoktur ama dinimizdeki anlamıyla “iyi insan” demek uygun değildir.

İyiyi yanlış yönlerde aramak

Bazen “Hangi dinden, hangi görüşten olursa olsun, insanlık önemli” gibi, “insanlığın ortak değerleri” gibi kulağa hoş gelen cümleler kurulur. Bu sözler, İslâmî ölçülerin dışında yönelmemiz gereken başka sahih “iyi”lerin olduğunu düşündürebilir. Bakara suresinin yukarıda mealini verdiğimiz 177. ayetinin girişinde, bu hususta bir ikaz da vardır. Ayetteki “Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz iyilik değildir.” ibaresi, genellikle kıble değişikliği üzerine yahudi ve hıristiyanların ifsadı bağlamında tefsir edilmiştir. Kıble, teveccüh edilen bir yön olduğu kadar bir değerler manzumesidir de. Nitekim bazı müfessirler ayetin bu ibaresini, “İyiliği Allah Tealâ’nın tarifi dışında başka yön, inanç veya kültürlerde aramayın.” şeklinde anlamışlardır. Çünkü böyle bir yönelme birçok müslümanda “Benim kalbim temiz, kötülük düşünmüyorum.” avuntusuyla ibadetlerin terki gibi bir düşünceye yol açmakta, boş bir iddiaya dayalı kalp temizliğinin iyi insan olmaya yettiği zannını uyandırmaktadır.  

Halbuki yukarıda zikrettiğimiz ayette namaz ve zekât özellikle vurgulanarak ibadet mükellefiyetini yerine getirmek iyi insan olmanın şartları arasında sayılmıştır. Üstelik gerçekten temiz bir kalpte Allah Tealâ’ya hakkıyla iman vardır. Temiz bir kalbin imanı da birer şükür ifadesi olan ibadetler halinde mutlaka dışa yansır. “Namaz niyaz, oruç önemli değil; önemli olan kalp temizliğidir; insanın içinde kötülük bulunmamasıdır.” düşüncesi nefsin ve şeytanın aldatmacasıdır. “Benim kalbim temiz!” iddiası dinen hiçbir geçerlilik taşımadığı gibi, edebe de aykırıdır. Çünkü böyle bir iddia aynı zamanda nefsi temize çıkarmak anlamına gelir. Oysa iyi insanın önemli bir vasfı da sürekli olarak nefsini kusurlu görmesi, ibadet ve iyiliklerini yetersiz bulmasıdır.

Kötü örnekleri gördükçe

İyi insan başkalarının kusurlarını değil, kendi kalbini gözetir. “Benim kalbim temiz!” iddiasıyla ibadetsiz bir İslâm icat edenlerin gerekçesi, genellikle ibadetlerini şeklen yerine getiren fakat İslâm’ın ruhuna uymayan kötü fiilleri de işleyen bazı müslümanların tutarsızlığıdır. Fakat “Falan kişi namaz kılıyor ama şu kötülükleri de yapıyor. Ben namaz kılmasam da böyle kötülükler yapmıyorum.” diyerek ibadetleri terk etmek için başkasının kusurlarından hareketle mazeret üretmek daha vahim bir tutarsızlıktır. Zira herkes kabul eder ki, kötü örnekten örnek olmaz. Müslüman bir kimse de günah işleyebilir. O kişinin yaptığı ibadetle işlediği günah arasında zıtlık yerine bir paralellik görerek sebep sonuç ilişkisi kurmak hiçbir mantıkla bağdaşmaz. Zaten kalbi gerçekten temiz olan iyi insanlar, ibadet, taat, ahlâk, salih amel ve hayır hasenat hususunda kendilerinden aşağıda olanlara değil, kendilerinden yukarıda olan güzel örneklere bakar, onlar gibi olmaya çalışırlar.

Kişinin kusurlarını gidermesini ve gerçek iyiye yönelmesini engelleyen “iyi insan” olduğuna dair zannı veya nefsini temize çıkarma tutumu, sadece kötü örnekleri görmenin sonucu değildir. Bazen kolayca elde edilen dünyevî servet, makam, itibar ve rahatlık da insanlara “Allah’ın sevgili kulu” olduklarını düşündürebilir. Varlık ve makamla belki daha zor bir imtihana tabi tutulduğumuzu unutup, “Her dileğim kabul edildi; demek ki Allah beni seviyor.” zannıyla yine nefsi temize çıkarıp mükellefiyetleri terk etmekten kaçınmalıdır. Zira ayet ve hadislerde defalarca kez tekrarlanan “Nefsinizi temize çıkarmayın!” ikazına uymadan, Allah’ın sevgili kulu olmak mümkün değildir.

İman sorumluluk yükler

Sözün başında “iyi insan”ın İslâmî ölçülerle tanımlanması gerektiğini, bu ölçülere göre müslüman kimliğini kuşanmanın ilk şart olmakla beraber yeterli olmayacağını söylemiştik. Ardından kimlerin iyi insan sayılamayacağını, bu konudaki yanlış tutumlara dikkat çekerek anlatmaya çalıştık. Şimdi “İyi insan kimdir?”, “İyi insan olmanın ‘Elhamdülillah müslümanım’ dedikten sonraki şartları nelerdir?” sorularına cevap arayalım. Aslında daha önce mealini verdiğimiz Bakara suresi 177. ayette iyi insanın nitelikleri sayıldıktan sonra, “İşte bunlar takva sahibi ve sadık olanlardır.” buyurularak, bu sorulara da cevap veriliyor.

Ayet ve hadislerde iyi insanların Allah katındaki makamlarını veya o makamlarda bulunanların bir vasfını ifade etmek üzere müttakî ve sadık kavramlarına ilaveten “ashabü’l-meymene”, “salih”, “berr”, “mukarreb”, “muhsin”, “velî” gibi kavramlar da kullanılır. Bunların tamamının ortak özelliği, sorumluluklarını titizlikle yerine getirerek iyi bir kul ve hakiki bir mümin olmaya, Allah’ın rızasını kazanarak O’na yaklaşmaya, böylece ihsan makamına ulaşmaya çalışmalarıdır.

Şu halde iyi insan iman eden ve imanının gerektirdiği sorumlulukları en güzel şekilde yerine getiren insandır. Hayatını Allah ve Rasulü s.a.v.’in koyduğu ölçüler dairesinde yaşayan kişidir. İslâm’ın ölçüleri ve insanın sorumluluğu ayet ve hadislerde, Ehl-i Sünnet alimlerinin kitaplarında sayılmıştır. İyi insan, Allah’ın kendisine taşıyabileceği kadar sorumluluk yüklediğinin bilinciyle bunların hepsini birden dikkate alarak gücü nispetinde hayatına geçirir. İyi olmakla yetinmeyip daha iyi, en iyi olmaya gayret ederken de gözettiği hedef, kazanacağı sevaptan ziyade Allah Tealâ’nın rıza ve hoşnutluğudur.

Öyleyse gelin, bir müslümanı iyi insan yapan sorumlulukları bir kere daha hatırlayalım.

İyi insan Allah’a karşı sorumludur

• İyi insan Allah Tealâ’ya iman etmenin icabı olarak yalnız O’na kulluk eder, O’na güvenir, O’ndan yardım ister. İnancı, itaati ve ibadeti gönüldendir. Elest Meclisi’ndeki ahdine sadık kaldığı için başka hiçbir varlığı ilahlaştırarak Allah’a şirk koşmaz. Atalarının örfünü, çoğunluğun tercihini, hakim zihniyetin kabullerini değil, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetir. İbadetlerini sırf Allah rızası için, bir şükür ifadesi olarak ihlâsla ve titizlikle yapıp riyadan sakınır. Namazlarını huşu içinde dosdoğru kılar, zekâtını yüksünmeden verir, orucunu bütün uzuvlarıyla tutar, güç yetirir yetirmez iştiyakla hacca niyetlenir. Farzlarla yetinmeyip nafilelerle Rabb’ine yaklaşmaya çalışır.

• Yaratılışla ilgili ayetleri okuyarak yaratılanlar üzerinde tefekkür eder. Böylece Cenab-ı Hakk’ın kudret ve azametine yakînen iman eder, O’nun yüceliği karşısında aczini anlar. Kur’an-ı Kerim başucu kitabıdır; okuduğu her ayetle imanı olgunlaşır.

• Her şeyin Allah’tan olduğunu bilir, O’ndan gelen nimete de külfete de rıza gösterir, asla şikayet etmez. Ayakta iken, otururken, yanı üzere yattığında Allah’ı anmaktan geri durmaz, Allah dediğinde kalbi ürperir. Rabb’inin huzuruna günahlarla yüzü yerde çıkmaktan, azabına uğramaktan çekinir; dua ile, tövbe ile gece gündüz O’ndan bağışlanma diler. Hata yaparak Allah’ın gazabına maruz kalmaktan korkar ama O’nun rahmetinden de asla ümit kesmez.

• Hakikati gizlemez, hakkı söylemekten çekinmez. İnkârcılara karşı Allah yolunda malıyla ve canıyla cihat eder.

• Üzerine farz olan bilgileri öğrenir. İnsanları güzel sözler ile Allah’ın dinine çağırır. Bilmediği konularda hüküm vermekten kaçınır. Peygamberimiz s.a.v.’e hitaben gelen “De ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmran, 31) ayeti gereği, Sünnet-i Seniyye’ye sıkı sıkı sarılır.

İyi insan çevresine karşı sorumludur

İyi insan içinde bulunduğu topluma ve yaşadığı çevreye karşı sorumluluklarını layıkıyla yerine getiren insandır. Bu çerçevede;

• Başta yakınları olmak üzere herkese yardım eder. Anne  babasına ikramda bulunur, onlara “öf” bile demez. Akrabalarını gözetir, sıla-i rahimi aksatmaz.

• Kimseye yük olmaz, elinden ve dilinden kimseye zarar gelmez, kimseyi incitmez.

• Kendisi için istemediğini mümin kardeşleri için de istemez.

• İnsanları karşılıksız sever, yaptığı iyiliği başa kakmaz.

• Akrabasına, yetimlere, yoksullara, düşkünlere, yolda kalmışlara, mağdur olanlara darlıkta da bollukta da infak etmeye çalışır.

• Bütün müminleri kardeş bilir, onlar arasında ırk, renk, dil ayırımı yapmaz. Kimseyle alay etmez, kimseyi kötü lakapla çağırmaz.

• Kardeşlik hukuku gereği müminlerle selamlaşır, sohbet eder, hediyeleşir; gelmeyene gider, esirgeyene verir, kendisine kötülük yapanı affeder.

• Alçakgönüllü, güler yüzlü, nazik, edepli, müşfik ve merhametlidir.

• Müslümanım diyenin imanını sorgulamaz, bir zan üzere kimseyi suçlamaz, kardeşlerine lanet okumaz.

• Mescitle ve cemaatle ilgisini kesmez. Güzel geçimlidir; akıl danışır, istişare eder.

• İyi insan yalan söylemez, kimseyi aldatmaz, emanete ihanet etmez.

• Vefalıdır. Verdiği sözde durur, yaptığı anlaşmayı bozmaz.

• Az konuşur, hayır söylemeyecekse susmayı tercih eder.

• Adil ve güvenilirdir. İçi dışı bir, özü sözü doğrudur.

• Yetimin hakkını yemez, ölçüyü ve tartıyı doğru yapar.

• Misafirine ve komşusuna ikram eder.

• Önce kendi nefsini sonra başkalarını iyiliğe yönlendirir, kötülükten sakındırır.

• İnkârcılara karşı izzetli ve sert bir duruş gösterir ama onların ilahlarına sövmez.

• Açıklanınca hoşuna gitmeyecek şeyleri sormaz.

• Kargaşa zamanlarında akl-ı selim ile hareket eder, fitne ateşini alevlendirecek tutumlardan kaçınır.

İyi insan izzetini korur

İyi insan mümin olduğu için izzetli ve şereflidir. İzzetini muhafaza etmek için hem kendi öz saygısını, hem başkalarının nezdindeki itibarını zedeleyecek tutumlardan kaçınması, yani mümin sıfatıyla kendisine karşı sorumluluklarını da yerine getirmesi beklenir. Bu da İslâm’ı içselleştirmeyince mümkün olmaz.İslâm’ı içselleştirmek, bâtını da Kur’an ve Sünnet ölçüleriyle imar etmek, kalbi tasdik ettiği iman üzere sabit kılmaktır.Böyleleri;

• Allah için sever, Allah için buğzeder.

• Dünyaya meyli yoktur. Aza kanaat eder, helalinden kazanır, her halükârda şükreder.

• Vakar sahibidir; kâfirleri dost edinmez, onların gösterişli hayatına imrenmez, şeklen de müşriklere benzemekten kaçınır. Fasıkların verdiği haberlere her zaman şüpheyle yaklaşır.

• Kötü huylardan uzaktır. Kendini beğenmez, hep kusurlu ve eksik görür.

• Kimseye haset etmez, kin tutmaz.

• Öfkesine hakimdir.

• Musibetlere, zorluklara, uğradığı haksızlıklara sabreder.

• Cömert ve fedakârdır. Komşusu açken tok yatmaz, zulme seyirci kalmaz.

•Cesur ve kararlıdır. Hakkı söylemek ve savunmaktan çekinmez, kınayıcıların kınamasından korkmaz.   

• İyi insan mutedil insandır. Az yer, az uyur.

• Hayâ sahibidir; iffetini ve mahremiyetini korur.

• Cahillerle tartışmaz, herkese yumuşaklıkla muamele eder.

• Telaşlı ve aceleci değildir.

• Faydasız şeylerden yüz çevirir, vaktini boşa harcamaz.

• Yapamayacağı şeyleri söylemez.

• Çalışkan, azimli fakat aynı zamanda ihtiyatlıdır.

• Yeminini bozmaz, adağını mutlaka yerine getirir.

• Maddi ve manevi temizlik hususunda titizdir. Kılık kıyafetine, oturup kalmasına dikkat eder.

• Ölümü çokça düşünür, ahiret hazırlığı içinde olur.

• Günahlardan ve şüpheli şeylerden kaçınır. Bir günah işlemişse pişman olup derhal tövbeye yönelir. 

İyi insan olmanın yöntemi

Meselenin özü şudur ki, mutlak anlamda iyi, güzel ve mükemmel olan Allah Tealâ’dır. İnsan O’na yaklaştığı, O’nun rızasını ve sevgisini kazandığı nispette iyi insan, güzel insan, olgun insan olur. Bir yakınlık nispeti esas alındığına göre, iyi insan olabilmek hem bir arınma ve terbiye sürecini yaşamakla, hem de bu sürecin gittikçe yükselen mertebelerini aşmakla mümkün. Yani iyi insan yanında “daha iyi insan”, “en iyi insan” da söz konusu. Bu demektir ki iyi insan olabilmek, bilgi  kadar bir üst mertebedeki örneği gözetmeyi de gerektiriyor.

Nitekim Cenab-ı Mevlâ, iyi insan olmanın şartlarını insanlığa vahiyle bildirmekten başka, örneklerle göstersin diye Efendimiz s.a.v.’i “usve-i hasene” (güzel örnek) kılarak göndermiştir. Bu sebeple bizim irfanımızda iyinin de iyisi insanları, takva sahibi salih müminleri, muhsinleri, sadıkları, ebrâr ve mukarrebûndan Allah dostlarını örnek almak iyi insan olabilmenin en etkili yöntemi sayılmıştır.

Allah dostlarını örnek almak için onlarla irtibatlı bulunmak gerekir. Görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan, Allah’ın zikrine vesile olan bu mübarek insanların meclisinde bulunmak, kendimize gelmenin, kulluğumuzu hatırlamanın, şeytandan ve günahlardan uzaklaşıp Hakk’a ve hayra yönelmenin, kalbi saflaştırmanın ve nefsi tezkiyenin imkanıdır. Bunlar da kişiyi iyiliğe götüren yolun zeminidir.

Ayrıca sahabi efendilerimizin, evliyaullahın, sâdât-ı kiramın hayatlarını ve menkıbelerini okuyup öğrenmek ve onların örnekliklerinden istifade etmek de iyi insan olmaya vesiledir. Ama en önemlisi Rasul-i Ekrem s.a.v.’in örnekliğidir. Zaten diğer bütün Allah dostları Peygamber s.a.v.’in mirasçısı olarak O’nu örnek aldıkları, bizi O’nun izine davet ettikleri için örnek kabul edilmektedirler.

Rasul-i Zîşan s.a.v. iki cihan serveridir. Yaratılmışların en güzeli, en mükemmeli, en şereflisi, en iyisi, en hayırlısıdır. Çünkü O güzel ahlâkın zirvesidir ve Allah’ın “habib”i, yani en sevgili kuludur. Öyleyse insan Rasul-i Ekrem s.a.v.’e benzediği O’nun ahlâkıyla ahlâklandığı, O’na tabi olup sünnetini yaşadığı ölçüde iyi insandır.

***

SALİHLER: Kur’an-ı Kerim’de daha ziyade, müminlerin hem kendilerine hem başka insanlara fayda sağlayan, toplumun huzur ve ıslahına katkısı olan amellerini nitelemek için kullanılan “salih” kelimesi, “salih kul” tamlamasıyla İslâmî çerçevede genel bir “iyi insan” kavramını ifade eder.

Salihler, amel ve ibadetlerine riya karıştırmadan hayırda yarışan müminlerdir. İlim ve anlayış sahibidirler. Nifak ve fitneye kapılmaz. Müslümanların birliği ve dirliği için akl-ı selim ile hareket ederler. Allah Tealâ’nın kendilerine cennet vaat ettiği güzel huylu insanlardır. Sahabe-i Kirâm ve Tabiînden olanlara “salihlerin öncüleri, ilkleri veya önde gelenleri” anlamına “Selef-i Salihîn” denir.

MÜTTAKÎLER: Takva sahipleridir. Takva, Allah’ın sevgisini ve rızasını kaybetme endişesinden kaynaklanan korku ve bu korku ile yine Allah’ın himayesine sığınarak günahlardan korunma çabası demektir. Takva sahipleri dinin emir ve yasaklarına uyma, haram ve günahlardan kaçınma hususunda titizlik gösteren kimselerdir. Şüpheli şeylerden şiddetle sakınır, helal lokmaya dikkat ederler. Nefslerinin ve şeytanın hilelerine karşı her zaman uyanıktır.

Takva hissi kalpte olduğu için kimin müttakî olduğunu ancak Allah bilir. Zaten mümin de takva sahibi olmaya çalışır ama takvaya ulaştığını iddia edemez. Müttakîler ibadetlerindeki devamlılık ve titizliğe rağmen kendilerini kâmil bir mümin olarak görmezler. Çünkü takva, kulun kendisini takvasından da korumasını gerektirir.

Müttakîler derece derecedir. Takvada diğerlerinden üstün olan müttakîye “etkâ” denir.

EBRÂR: “İtaatkâr, sadık ve vefakâr kul” anlamına gelen “berr” kelimesinin çoğulu “ebrâr”dır. İman, ibadet ve ahlâka dair bütün iyi hasletleri ifade eden “birr” kelimesinden türetilmiştir. Ebrâr, Allah’a karşı mutlak itaat ve bağlılığı ile meleklere benzeyen müminlerdir. İman ve ibadetlerinde noksanlık bulunmaz. Sabırlı, metanetli, merhametli ve cömert kimselerdir. Bakara suresinin 177. ayetinde vasıfları sıralanmış, söz konusu ayetin sonunda “müttakî ve sadık” oldukları beyan buyurulmuştur. Buradan hareketle alimler ebrâr ile müttakîlerin aynı sınıfta yer aldığı yahut “birr” ile takvanın aynı manaya geldiği söylemiştir. Ancak hakim görüş bunların birbirini tamamladığı yönündedir. Bir hadiste geçen “birr’ül-vâlideyn” (ana babaya iyilik) tabirini dikkate alan bir kısım ulema, birr’in “insanların hoşnutluğunu kazandıran”, takvanın ise “Allah’ın hoşnutluğunu kazandıran” tutumlar olduğunu beyan etmiştir. İnsanların hoşnutluğunu kazandıran tutumlardan kastedilen mana, yine dinin müslümana yüklediği topluma dair sorumluluklardır.

MUKARREBÛN: Kurbiyyet makamına ulaşmış, yani Allah Tealâ ile yakınlaşmış müminler anlamındadır. Aslında mukarrebûn denince Cenab-ı Hakk’ı tesbihle vazifeli, O’na çok yakın ve katında şerefli mevkileri bulunan melekler kastedilir. Tıpkı bu melekler gibi zikirle, kâmil imanla, salih amellerle Allah’a yaklaşan, Allah Tealâ ile arasındaki nefs perdesini kaldırıp O’na vasıl olan müminler de böyle isimlendirilmiştir. Bunlar ümmetin a’lâ-yı illiyyîne (en üstün makam) ulaşmış, fazilet ve takvaca en seçkin fertleridir.

Hadis-i şeriflerde gece ibadeti ve fakirlerin sevilmesi, mukarrebler mertebesine yükselmeye vesile olan davranışlar arasında zikredilmiştir.

MUHSİNLER: Allah’ın her an kendisini gördüğü, her daim O’nun huzurunda bulunduğu bilinciyle hareket eden müminlerdir. Bu bilinç, kulun yaptığı her işi güzel yapmasına, kulluk edebini sürekli gözetmeye, ihlâslı olmaya ve zikir halinin devamlılığına vesiledir. Adını “Cibrîl Hadisi” diye bilinen hadis-i şerifteki “ihsan” mertebesinin tanımından alır. İhsan mertebesine ulaşanlara “muhsin” denir.

İhsan makamı başkalarına fazilet derecesinde iyilik etmeyi gerektirir. Bu sebeple muhsinler sorumlu oldukları asgari ölçülerle yetinmez, isteyerek ve severek çok daha fazla hayır hasenatta bulunurlar. Kur’an-ı Kerim’de muhsinler öfkesine hakim, affetmeyi seven, anlayışlı, sabırlı, ölçülü, halim, kararlı, cesur, tokgözlü, cömert ve fedakâr müminler olarak nitelenirler.

Tasavvuf terbiyesindeki nihaî amaç sâlikleri ihsan mertebesine ulaştırmaktır.

VELÎLER: Allah’a dost ve yakın olanlardır. “Allah dostları” anlamına gelen çoğulu “evliyaullah”, salih amellerle, nafilelerle, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye ile Cenab-ı Hakk’a yaklaşan, böylece velayet derecesine ulaşıp O’nun dostluğunu kazanan müminler demektir. Hz. Peygamber s.a.v.’in mirasçısı olmaları sebebiyle Sünnet-i Seniyye’ye uymadaki hassasiyetleri ile dikkat çekerler. Allah Tealâ’nın güzel huylarla süslediği; mal, mevki, şöhret hırsından uzak tuttuğu istikamet sahibi bu salih kullar herkese merhamet ve şefkatle muamele eder, görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar. Yani, yanlarında bulunanların kalplerinde Allah korkusu ve Allah sevgisi meydana gelir, günahlara ve dünyaya olan meyilleri azalır. Evliyaullahın nazarları veya teveccühleri manevi kalp hastalıklarına şifadır.
Böyle olduğu içindir ki, Allah dostlarının büyük kısmı irşat ehlidir ve bunlara mürşid-i kâmil de denir. Kâmil mürşitler eski kaynaklarda şöyle tarif edilir: “Her görenin gönlü ona meyleder. Her ne söylese dinleyen inanır. Zira ki onlar her dem zikirle, edeple, ilimle âmil olur.”

SIDDÎKLER: Kur’an-ı Kerim ayetleri ile Allah Rasulü s.a.v.’in her sözünü, her tavır ve davranışını en küçük bir tereddüt alameti göstermeden tasdik eden, o tasdikin gereklerini hiçbir nefsî hesap yapmadan kararlılıkla yerine getiren müminlerdir. Allah ve Rasulü’ne sarsılmaz bir iman ve sadakatla bağlıdırlar. Doğruluk, sadakat, gönülden bağlılık, vefakârlık anlamlarına gelen “sıddîkiyet”, Hz. Ebubekir r.a.’in vasfı ve makamıdır. Sıddıkiyet imanda olgunluğu gerektirir. Hz. Peygamber s.a.v. ile manevî münasebeti en üst seviyede olan sıddîkların derecesi bu sebeple velayet derecesinin üstünde, nübüvvet derecesinin altındadır.

Ahmet Nafiz Yaşar | Aralık 2013 | SEMERKAND



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme