GAFLETİN ÖTEKİ YÜZÜ / Nurcihan KIZMAZ




Çıkmaz sokaklara çıktı tüm yollar,
Ne bir avuç gökyüzü kaldı,
Ne de bir telli turna türküsü

Rüzgârın elinde kaldı,
En masum kız çocuğunun
Saçlarının örgüsü

Tükettik önümüzdeki her şeyi,
Kıymet bilmeden
Pervasızca
Bir de hiç bitmez sandığımız
Ömrümüzü,
İnsanoğlu, sanki bir çekirge sürüsü

Yağmaladığımız şeyler
Ganimet değildi ki
Emanetti,
Emanete hıyanetti
Bizimkisi

Güneş kimin yüzü suyu hürmetine
Doğarsa doğsun
Şimdi kerahat vakti,
Ne yapsak mekruh,
Ne etsek faydasız,
İbadet mi kabahat mı
Belli değil işlediğimiz,
Gaflet bürümüş gözümüzü

Rûz-i mahşerde sorulduğunda,
Ne yana dönsek
Yüzümüzü.

"TAŞLARA DOKUNAN SESLER" / Şeyhşamil EJDERHA


"Bu taşların sahibini bulana dek albenisi olan ve birbirine usulca dokunan sesleri toplayıp bir cümle haline getirmeye karar verdim. Bu taşların sesinde bulacaktım bunları bin bir köşeye dağıtmış olan birini…" 

Tanıdık geldi mi? Sanki aşinayız her birimiz bu sözlere ya da sözle anlatılan akıl ile idrak edilmeye çalışılan bu fikre. Hangimizin amacı bu değil ki! Her birimiz daha dünyaya geldiğimiz ilk an da dağıtıyoruz heybemizdeki taşları. Peki ya sonra… Sonrası aynı; farklıymış gibi görünen ama muhtevasında bir olan binlerce hikâye. Hangimizin amacı bu değil ki; daha ilk adımlarımızda aramaya başlamıyor muyuz kendimizi, daha doğduğumuz an da dünya denilen bu kumsalda dağıttığımız taşları. Kimimiz albenisi olan ve birbirine usulca dokunan sesleri toplamak için atıyor adımlarını, kimimiz de topladığı her taşta zikrediyor taşların sahibini.

Bir dostun kaleminden çıkmış güzel bir eser: "Taşlara Dokunan Sesler". Muhtevasında 18 hikâyenin bulunduğu iki bölümden oluşuyor. İlk bölümü kitap ile aynı isme sahip. Deneme tadında 10 bölümden oluşan, okuru yani bizi anlatan tek bir hikâye. 

Okurken öylece kendi hikâyenizi dalıp gidiyor, bazen derince bir ah çekiyorsunuz içinizden. İşte o an da olan oluyor, siz daha farkına varmadan yükseliyor sayfaların arasından bir türkü ve siz o an kitabı bırakıp o türküyü dinleyerek devam etmek istiyorsunuz, size ait olan hikâyeye. 

Hepimiz aşinayız? Kimimiz kumsalda taş toplamaya; kimimiz taşların sesinde, taşların sahibini aramaya; kimimiz kaybolan tek taşın yankısını duymaya…

Her birimizin bir hikayesi var ve her hikâyenin de bir karakteri. Her karakterin de kendine ait bir hikâyesi. Kimimiz Mihrimah Sultan'ız, kimimiz Raci ama kesin olan bir şey var ki herkes mutlaka hayatında bir kere Ahmet Suphi Usta'ya rastlamıştır. Şanslı olanımız o ustanın dergâhında çırak olmuş, o ocağa doğru odun getirmek için elinden geleni yapmıştır.

Sayfaların arasında bize eşlik eden türküler ile devam ediyoruz yolumuza. "Seher Yeli"nin bittiği yerde yükseliyor "Mihrali" o bitince siz de adımlıyorsunuz "Drama Köprüsü"ne doğru. Elinizde doksan dokuzluk veya otuzüçlük bir tesbih kalbinizde yârin ismi… Yol boyunca arıyorsunuz kendinizi kimi zaman "Zümrüdüanka" olup yükseliyorsun göğe kimi zaman "Firuze taşlı yüzük" olup duruyorsunuz yârin parmakları üzerinde. Taşlara ne kadar şekil vermek isterseniz isteyin bir süre sonra ”Aslında şekil verilmesini istediğim onlar değil b…" diyerek yutkunuyorsunuz içinizden. Sonra kızıyorsunuz kendinize ama o anda sayfaların birinde birkaç cümle takılıyor gözünüze "Çektiklerinizi nasıl çektiniz de bir başkasını incitecek sözler doldu bu odaya… Atölyenin içine dolan taş sesleri bugün duvarlara boyandı ki her gelen bunu hissediyor, sizler farkında değilsiniz?"

İnsanın, kumsaldaki taşların sahibini arama yolculuğuna eşlik ediyorsunuz; hem de yalın, sade bir dille yazılmış; okuyucuyu sıkmayan, tek solukta tekrar tekrar okumak isteyeceğiniz hikâyeler ile. 

İnsanın kendini araması ve kitaplara sığınması ayrı bir maceradır. Herkes eline bir bardak çay alıp çekildiği köşesinde, konforlu koltuğunda, sayfaların sıcaklığı arasında yolculuk etmek ister. Fakat yazarların macerası ayrı bir deliliktir. Onlar bu konforu yaşamak yerine kendini arama yolculuğuna okuru da dahil etmek ister. Bu yüzden tertemiz sayfaları kendi hikâyeleri ile doldururlar. Şair ve yazar Hidayet Bağcı'nın "Taşlara Dokunan Sesler" kitabında bu macerayı ayrıca yaşıyoruz. Daha ilk bölümün verdiği huzuru kalbimizde hissederken yolumuza sekiz hikâyelik ikinci bir bölüm ile devam ediyoruz. Bazen "Ateşin Külden Rengi"ni farkederken, "Kül Duygusundaki Nakışı" hissediyoruz, "Camdan Hikâyeler"de kendimizi ararken uzaklardan bir yerlerden "Rüzgarların Kanatlarında Bir Leylak Kokusu" geliyor bize ve biz o an yolun sonunda olsak dahi "Yolun Başındaki Mutluluğu" hissediyoruz.

Hani dedik ya, yazarların macerası ayrı bir deliliktir diye işte bunu "Camdan Hikâyeler"de ayrıca hissediyoruz. "Metropol şehirlerinin yüzü gibi/durmuyor duvardaki çivi…" ve biz de ilk bölümde yazarın kendini arama hikâyesine eşlik ederken "Camdan Hikâyeler"de başkalarının hikâyelerine yolculuk ediyoruz, bir halk otobüsünün herhangi bir cam kenarında. O zaman şaşırıyor ve soruyoruz kendimize: "Zaman ilerliyor bizler zamanın hangi dilimindeyiz ki zamana bırakıp geçiyoruz, hayatımızdan bir hikâyeyi." Günlük hayatta hangimiz bir yerden bir yere giderken bir halk otobüsünün camında kalan izlerde birçok hikâyenin saklı kaldığının farkına varıyor ki? Bizim için sadece bir yolculuk aracı olan otobüslerde oysa ne hikâyeler saklıymış. Bunu hikâyenin her bölümünde anlıyoruz ve tekrar bir halk otobüsüne bindiğimizde düşünüyoruz: “Tek kişilik kart mı çekmeliydim yoksa üç kişilik mi?” 

“Zaten onu dünyaya bağlayan bu kitaplar olmasa o kiminle konuşacak, kalbinden başka kimin sesini duyacaktı?”

Birbirinden güzel hikâyeler arasında bir hikâye var ki beni gerçekten derinden etkiledi. “Rüzgarların Kanatlarında Leylak Kokusu”nu okurken “Ömer Asaf” oldum ve onunla beraber kütüphanenin penceresinden içeri giren leylak kokusunu ciğerlerime çektim. Sayfalar arasında gezerken bir anda “Ömer Asaf” ile beraber; ölümün kıyısında durup kütüphanede oturduğu masada saatlerce aynı sayfadan, aynı cümleyi okuyan “Ece Ayhan”a yardım ederken buldum kendimi. Hem “Ömer Asaf”la beraber hüzünlendi yüreğim hem de sevince boğuldu kalbim. “Uyumak, sessiz kalmak gibidir ama sen ölme!” derken şahit oldu gözlerim bir kızın ölüm denen uykunun kıyısından ayrılışına.

Taşlara Dokunan Sesler” kitabı “Yoldaki Kalemler” internet sitesinde bir yazarın tecrübeleri ile olgunlaşmış ve İlahiyat yayınevinden çıkmış. Muhtevasında iki bölüm on sekiz hikâyeden oluşan kitap şair ve yazar Hidayet Bağcı’nın kaleminden okuyucusuyla buluşuyor. Birbirinden güzel deneme tadında hikâyelerin bulunduğu “Taşlara Dokunan Sesler” kitabı umarım hak ettiği okuyucu kitlesine kavuşur ve biz de bir an önce bu kitabın kardeşlerini okuma şansını elde ederiz. Ayrıca Hidayet Bağcı’ya ilk kitabı olan “Taşlara Dokunan Sesler” adlı kitabını imzalayıp gönderme nezaketini göstererek, ilk kitabının heyecanına bizi de ortak ettiği için teşekkür ediyorum.

“Ellerimde duaları tek tek okurken, aslında bir diğerinden diğerine sırasıyla dokunan bu taşlar, kendime attığım birer taştır. Sen bana dokunduğun günden beri aldığım her nefes o kadar çok değişti ki o gün denizin dibinde, sonsuzluğa kanat çırpan nefesim son anda ölüm meleğinin ellerinden kayıp gitti, bir balık misali… Sahile düştüğümde kumdan ve bol oksijenden başka bir şey yoktu. Oysa ben suda dahi hayat bulan bir yapıya sahiptim, aşırı oksijene değil… Şimdi beni bu sahilden kim almalı? Söyle gideceğim yer, Musa’nın asasının dokunduğu okyanus mu olmalı yoksa camdan duvarlarla örülmüş bir akvaryum mu olmalı?”

 

TEST KİTABI / Teyfik KARADAŞ


Dört yaşına geldiğimde dünyayı, dünyadaki somut ve soyut varlıkları tanımaya başladım. Bahçemizdeki meyve ağaçları, kanat çırparak uçan kuşlar, gökyüzündeki yıldızlar… hepsi, hepsi dikkatimi çekiyordu. Akranlarımla beraber evlerimizin avlusunda veya sokak ortasında oynadığımız saklambaç, yağ satarım bal satarım gibi oyunlar hafızamda yer alan ilk kayıtlardandır. Beş yaşıma geldiğimde dayımla oynamak için bizim eve üç yüz dört yüz metre mesafede bulunan dedemin evinini yol ettim. Dedemin evi köyümüzün ilkokuluyla duvar duvaraydı. Dedemin evinin balkonundan ilkokulun bahçesine bakıp beyaz yakalı, siyah önlüklü çocukları gördükçe, ben de okula gitmeye hevesleniyordum. Bu arada bazen okula gidip teneffüs aralarında öğretmenlere türkü söylüyordum. Dilimde hafif kekemelik olduğu için ben türkü söyledikçe öğretmenler hafiften tebessüm ederek bana gülüyorlardı. Öğrencilerin topluca İstiklal Marşımızı söylemeleri, Andımızı okumaları nasıl hoşuma gidiyordu anlatamam. Dedemin evine oynamaya gittiğim her günün akşamı, anneme babama; “okula gitmek istiyorum, bana önlük alın çanta alın” diye ağlıyordum. Babam “oğlum yedi yaşarsan önlük alacağım, çanta alacağım, kundura alacağım seni okula göndereceğim, şimdi küçüksün seni okula almazlar” diyerek beni teselli etmeye çalışıyordu. Ben ağladıkça anam da benimle beraber göz yaşı döküyordu. Günlerim en kısa sürede okula kayıt olma hayaliyle gelip geçiyordu.

Altı yaşına geldiğimde benim ağlamama dayanamayan babam okula gitmiş, öğretmenlerle görüşmüş beni geçici olarak birinci sınıfa kayıt yaptırmış. Öğretmenler babama Mehmet abi “Teyfik okuma-yazmayı öğrenirse okula kesin kaydını yaparız. Eğer okumayı-yazmayı öğrenemezse birinci dönemin sonunda kaydı okuldan kaydını sileriz, gelecek yıl okula gelir” demişler. Babam okuldan bu haberi bana söylemek için doğruca eve geldi.

Babam: “Teyfik seni okula yazdırdım” dedi.

Ben: “Teşekkür ederim babacığım” dedim.

Babam: “Sana siyah bir önlük, kırmızı bir çanta alacağım. Eğer birinci dönem okumayı öğrenemezsen okuldan kaydını silecekler haberin olsun” dedi.

Ben: “Tamam anladım babacığım” diyerek sevincimi arkadaşlarımla paylaşmak için yıldırım hızıyla sokağa koştum.

Amcamın oğlu İsmail’e, komşumuzun oğlu Durmuş’a ben de okula gideceğim, bende okula gideceğim diyerek sarıldım. Sevinçten gözlerim yaşardı. Bu habere annem de en az benim kadar sevindi. Çünkü büyük çocuğunu okula gönderecekti. Annemin mutluluktan gözlerinin içi gülüyordu.

Eylül ayının ilk haftası olunca babam hem evin ihtiyaçlarını tedarik etmek hem de benim okul ihtiyaçlarını almak için Maraş’a gitti. Babam şehirden bana bir siyah önlük, bir beyaz yaka, içi astarlı bir lastik ayakkabı ve ağzı fermuarlı bir siyah çanta alıp getirdi; ayrıca bana bir yıl yetecek kadar defter kalem gibi kırtasiye malzemesi almıştı. Babamın aldığı kıyafet ve kırtasiye malzemeler görünce sevinçten göklere uçtum. Artık okula gideceğime kesin olarak inanmıştım. Okulun açılmasına iki gün vardı. Amcam makasla saçımı tıraş etti. Pazar günü anam beni teştin içinde banyo yaptırdı. Böylece okul hazırlığım tamamlanmış oldu. Pazar akşamı yatakta heyecandan gözlerime uyku girmedi.

Pazartesi gün doğmadan evvel uyandım. Önlüğümü giydim, yakamı taktım, çantamı hazırladım havanın aydınlanmasını beklemeye başladım. Annemin hazırladığı tarhana çorbasından bir tabak içtikten sonra komşularımızın çocuklarıyla birlikte çantamı elime alarak okula gittim. İlk önce okul müdürünün talimatıyla okul bahçesinde bulunan dut ve kavak ağaçlarının gazellerini temizledik. Buna okulda mıntıka temizliği diyorlardı. Okul müdürünün açılış konuşmasını can kulağıyla dinledik. İstiklal Marşımızı söyleyip, Andımızı okuyarak sınıfa girdik.

Bizim sınıf Amerikan hibesi, beşik çatılı, tek derslikli bir binaydı. Binanın giriş kapısının sağ tarafında küçücük bir araç-gereç odası vardı. Sınıfta asılı Türk Bayrağı, Atatürk Portresi, İstiklal Marşı ve Andımız levhaları dikkatimi çeken ilk unsurlardı. Sınıfa girer girmez öğretmen masasının önündeki ilk sıraya oturdum. Öğretmenimiz Ömer Telli sınıfa girdi. Bize önce almamız gereken kırtasiye malzemelerinin ve kitapların listesini dağıttı. Sonra okulda ve evde uymamız gereken temizlik kurallarını anlattı. İlk gün bütün öğrenciler önceden birbirilerimizi tanısak bile güzel bir kaynaştırma eğitimi yaptı. Azda olsa ağlayan üzülen öğrenciler olsa bile ilk günümüz çok güzel geçti, okuldan mutlu olarak eve döndük. İkinci gün çizgi çalışmasıyla eğitim- öğretime başladık. Sınıfımız on sekiz kişiydi. Ben okumayı herkesten önce öğrendim.

Öğretmenim beni öz evladı gibi seviyordu. İlkokuldan sonra ortaokula gitmemi istiyordu. O güne kadar bizim köyden ilkokuldan sonra ortaokula giden kişi sayısı bir elin parmakları kadar azdı. Öğretmenim müsait olan her ortamda babamı beni ortaokula göndermesi için ikna etmeye çalışıyordu. Sonunda babamı ikna etti. Öğretmenim çok çalışkan ve başarılı bir öğretmen olduğu için namı bütün bölgeye yayılmış saygın bir insandı. Ben de sınıfın en başarılı öğrencisiydim. Öğretmenimi çok seviyordum. Beşinci sınıfa geçtiğimiz yıl bizim öğretmenimiz birinci sınıfları okutmaya başladı. Bizim sınıfa Nurdan Akgün isminde yeni bir öğretmen geldi. Ömer Telli öğretmenim beşinci sınıfta beni okutmasa bile üzerimden elini çekmiyordu. Aylık kaç kitap okuduğumu, derslerdeki başarı durumumu birebir takip ediyordu. Köyümüzde ortaokul olmadığı için ben yatılı okul sınavlarına girecektim. Öğretmenim benim bu sınavda başarılı olmamı çok istiyordu. Onun için elinden gelen her gayreti sarf ediyordu. Bunun için sürekli olarak Nurdan öğretmenle istişare ediyordu.

Nurdan öğretmenim bir köy evinin bir odasında babası Alâeddin Amcayla birlikte kalıyordu. Mart ayı gelince Alaeddin Amca ekinlere gübre attırmak için memlekete, yani Edirne’ye gitti. Benim annem de o günlerde keçilerimizin yaşadığı Kurt Yurdu Yaylasına gitti. Ben köy de babaannemin yanında kalmaya başladım. Öğretmenim akşamları yanında yatmam için babamdan izin aldı. Ben akşamları Nurdan öğretmenimin evinde kalmaya başladım. Öğretmenim bana evinde hem sınav için ders çalıştırıyor hem de kendisine can yoldaşı oluyordum. Günlerimiz güzel bir şekilde gelip geçiyordu. Nurdan öğretmen ay başında maaş almaya gidince şehirden bana bir test kitabı almış getirdi. O güne kadar bizim köyde kimsenin test kitabı yoktu. Ben bu test kitabını görünce sevinçten gökyüzüne uçtum adeta; mutluluktan gözlerim yaşardı ağladım. Kitabın kapağı mavi renk lake, içindeki Türkçe bölümü sarı, Sosyal Bilgiler bölümü deniz mavisi, Matematik bölümü turuncu Fen Bilgisi bölümü yeşil renk kâğıda basılmıştı. Sabahleyin kitabı okula götürdüm. Okulun bütün öğrencileri kitabı görmek için başıma toplandılar. Kitapla ilgili kimsenin gücü yetip alamaz, öğretmen olmasa sana vermezlerdi gibi onlarca yorum yapıyorlardı. Hatta test kitabım olduğu için sınavı kesin kazanacağımı söylüyorlardı. Test Kitabımın ünü komşu köylerde bile duyulmuş olmalı ki, Kısık’tan ve Süsü’den kitabıma bakmaya gelen öğrenciler oldu. Hâlâ o günleri düşünür, düşündükçe de bazen ağlar bazen gülerim.

O zaman Yatılı okul sınavları üç aşamalı olarak yapılırdı. Yatılı okul sınavının birinci ve ikinci aşamasını kazandığım halde yaşadığım talihsiz bir hadise nedeniyle üçüncü aşamayı kazanamadım. Kazanamadım ama şartları zorlayarak komşu köyümüz Tekir’de ortaokulu bitirdim. Köyümüzün benden küçük çocuklarına küçükte olsa bir çığır açmış oldum. Köyümüzün çocukları bu yolda yürüyerek önemli başarılara imza attılar. Şu anda yurt genelinde önemli görevler ifa ediyorlar. Ben de onları gördükçe mutlu oluyorum. Şimdi bütün öğrencilerin evinde yüzlerce test kitabı, binlerce kaynak kitap var ama başarmak için mücadele eden öğrenci kalmadı. Öğrencisinin başarılı olması için kendi cebinden test kitabı alan öğretmenler de ya köşelerine çekildiler ya da emekli oldular. O zamanlar başarılı olmak için öğrenciler mücadele edip çalışırken, şimdi çocuğum başarılı olsun diye anneler ve babalar mücadele ediyorlar….

Şartlar değişti, asır değişti…

Kırk yıl sonra geriye dönüp baktığımda bizim köyün, Türkiye’nin ve bütün dünyanın değiştiğini görüyor bazen ağlıyor, bazen de seviniyor ve gülüyorum.

 

 

 

 

avcının ağzını açmayışı / fazlı bayram


                /Ahmet Avcı’ya/

 

avcı en kadim dostumdur

açmaz ağzını kötüye

ya susar

ya konuşursa hayır döker dilinden

tutmazsan vay haline işin gücün zor gelir

 

avcı konuşmaz dedikodusu yoktur

kimseyi kimseye kırdırmaz dikkat eder etrafa

ne kalp kırar ne gönül bilir kendini

satır aralarında gece yarılarında

kollar dostunu

hem moraline kadar sorar iyi eder

hem yaralarını örtbas eder

kim kime haksızlık yaparsa

avcı baba hükmeder hak iledir haklıdır genelde

hüküm hakkın olunca

avcıya bal düşer

kaymak düşer

en taze muhabbet bir de

bana da dost olmak kalır

en azından şiirde sözde nazda bir de

dost nazı çekmek düşman kahrı gütmekten iyidir

 

 

“ÖLÜM BİR İKRAMDIR ALLAH’IN” VE BİR DOSTUN ÖLÜMÜ/Ahmet Doğan İlbey


Ölüm hakkında Müslümanın tereddüdü olmaz. Amma ki insanoğlu ölüme inansa da, bir yakının, bir dostunun vefatı karşısında bir şaşkınlık yaşar, bir “vay” çeker, dertlenir, ölen kişiyle olan hâtıraları gözlerine ve diline yürür. Ardından bir “vay” daha çeker.

Bugün böyle duygular yaşadım.                                        

Fikir ve Gönül Dükkânı’mızın ilk müdavimlerinden dostumuz Hacı İbrahim Arıkmert koronavirüs sebebiyle vefat etti, Hakk’a uçtu… “Ben bu dünyadan gidiyorum” diye ahbablarını selâmladı ahrete gitti…  Eminim ki, Hacım (merhuma “Hacım” diye hitap ederdim) Azrail Aleyhisselâm başucuna geldiğinde “dur ulan bekle, hocamgile ve dostlarıma bir selâm göndereyim, ondan sonra canımı al…” demiştir. Merhumun nükteli ve horalı üslûbu vardı. “Ulan” kelimesi onun dilinde argo olmaktan çıkar, bambaşka ve sevimli bir hitap olurdu.                                                                                               

Dindar ve takva sahibi, seciye ve iman sahibi birisiydi. Çalışkan ve mertti, açık sözlü ve dost canlısıydı. Sosyal Hizmetler Müdürlüğünde idareciydi, garibanı, kimsesizi, yetimi korurdu, doyururdu. Merhametli ve dürüsttü, yürekli ve cömertti. Resmî kurumun yapması gereken görevin daha fazlasını yapardı. İdareci olduğu kuruma bağlı Yuva’da kalan çocuk ve gençlerin babasıydı, amcasıydı, Hacı abisiydi. Merhamet dolu kalbiyle birlikte bir anda Hak için celallenen bir yiğitti. O varken Yuva’da kimse çocuklara kötülük yapamazdı, hizmetini aksatamazdı. Hacım gençliğinden bu yana alperen meşrebine sahipti. Hak ve dâva üzere yapılan sokak mitinglerinin nâracısıydı. Türk İslâm dâvasıyla ilgili mitingleri kaçırmazdı. Ulu Câmii çıkışlarında cemaatı mitinge dâvet etmek ve haberdar etmek için cemaatten evvel namazdan çıkıp câmi dışında bekler ve cemaat çıkmaya başladığında gür sesiyle “Allahüekber” diye tekbir çekmesi meşhurdur.

Vay Hacım, son olarak bir “Allahüekber” nârası çekseydin.  Hacımın en mümeyyiz vasfı son yıllarda Şehr-i Maraş’taki Doğu Türkistanlı üniversiteli gençlerin hâmisi ve abisi olmasaydı. Onların bürokratik işlerini çarçabuk halleder, yurda yerleştirir, ev bulur ve yardımseverleri Doğu Türkistanlı öğrencilere yönlendirirdi. Kendi ailesine kattığı ve evinde oğlu Abdullah’la birlikte yatırıp beslediği, okula yazdırdığı Doğu Türkistanlı çocuk şimdi yetim kaldı.                                                                                                   


                               

Hâsılı, dost ölümünden mülhem olarak, her daim bizi yoklayacak ölüme dair âcizâne daha önce yazdığım yazıyı paylaşarak, kendimi güçlü kılmaya çalışmak istedim: Ölümün güzel bir ağırlanma olduğunu Hazreti Peygamber Efendimiz’in bir hadisinden öğrendim: “Meyyit (ölümü tatmış kişi), bedenini kimin yıkadığını, kimin kefenlediğini, namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lahde kimlerin indirdiğini ve kimlerin telkin verdiğini bilir.”Bundandır ki mağaramda, yâni tenha odamda her gece zikrettiğim ulvî söz, “Ölüm bir ikramdır, Allah’ın.”                                                                                                              

“Ölünüz ölünüz bu ölümden korkmayınız!”                                                                   

Allah bilir ki, fakir, dünyadan soğudu. “Ölülerimiz bizi bekliyorlar”, bir an evvel hayırlısıyla ölelim, derim. Ölmeyi aklına getirmeyenlere Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sindeki sözlerini hatırlatın. Bendeniz bu sözler üzerinde sıkça meşk ediyorum: “Ölünüz, ölünüz; bu aşk uğrunda ölünüz! Aşk uğrunda ölürseniz, bedenle yaşamaktan kurtulur, baştanbaşa ruh olursunuz! Ölünüz, ölünüz; bu ölümden korkmayınız! Çünkü ölümle su kirli topraktan kurtulur, göklere, ötelere yükselirsiniz.                                                                                                            

Hangi bâtıl din ve felsefe söyleyebilir ölümün bu kadar güzel ve gerekli olduğunu? Hangi dünya görüşü ve ideoloji ölümün böylesine kutlu olduğunu savunabilir?                                                                                            

Mezarlıkları sevme tâlimi yapmak                                          

Mezarlıkları sevme tâlimi yapıyorum. Yunus Emre Hazretlerinin mısralarını üç beş kez okuyup öyle çıkıyorum mezar ziyaretlerine. Ölüm ve mezarlık bir gül bahçesi gibi içimde şimdi. İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin, “Ölümden bahsetmek sünnettir. (…) Ölüm, sevgiliyi sevgiliye kavuşturan köprüdür” sözünü idrak edemeyen kişi, ölümü Müslümanca idrak edememiştir daha.                                        

Bu ulu zâtın şu sözlerini her gece okuyarak gönlüne koyamayanlar yüreksizdir: “Ölüm Müslümana hediyedir. Ölüm, ölmemek üzere doğuştur. Ölüm olmasaydı bu hayat hiç çekilir miydi? Ölüm, Müslümanın teselli kaynağıdır, hasretidir.

Azrail aleyhisselâm kapıyı çalınca açmam demeyin

Azrail aleyhisselâm kapıyı çalınca, açmam diyebilir misiniz? Muhakkak ki açacak, hoş geldin diyeceksiniz. Niye bana geldin, filana varmadın demeyin sakın. Hâlâ ölmediyseniz sevinmeyin. Belki yarın, belki yarından da yakın bir vakitte ecel kapımızı çalabilir.                                                                                                                   

Ölümden korkanlar, Azrail aleyhisselâm’ı âyet üzere bilmeyenlerdir. O güzel meleği canımızı almaya gelen ölüm meleği diye tasavvur edenler modern câhillerdir. Bu lâ-dinî zümrenin kullandığı, “Azrail’i atlattı”, “Azrail’e çelme taktı” gibi sözler Azrail aleyhisselâm’a ve imanın şartlarına hürmetsizliktir. Bediüzzaman Hz.leri “Şuâlar”da Azrail aleyhisselam’ı “Sevdiğini” anlatır: “Bir gün bir duada (…) herkesi titreten ve dehşet veren Azrail namını zikrettiğim vakit, gayet tatlı ve tesellidâr (teselli veren) ve sevimli bir halet hissettim, ‘Elhamdülillâh’ dedim, Azrail’i cidden sevmeye başladım.”                               

Azrail aleyhisselâmı gönülden çağırmak                                           

Hz. Mevlânâ’nın gözünde Azrail aleyhisselâm bir can dostudur, bizi Sahibimize götürecek bir eldir, bir müjdecidir. Yakına gel, yakına gel! Ey benim canım! Ey benim sultanımın habercisi! Emredileni yap! Allah isterse, ‘Sen bizi sabredenlerden bulacaksın’ diye çağırır.                                                           

Dimağını ve yüreğini modernizme kaptıran zavallılardan Azrail aleyhisselâmı gönülden çağıran çıkabilir mi? “Rabbimiz, beni kendi hazretine dâvet ediyor. Artık gitmek zamânıdır. Yâ Azrâil! Çabuk ol! Beni Rabbime çabuk kavuştur!” diyen Hz. Mevlânâ’nın derûnunu anlayabilir mi modern insan? Necip Fâzıl’ın sözüyle “Azrail’e hoş geldin, diyebilmekte hüner...”                                              

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hz.lerinin anlattıklarını her Müslüman her gece zikretmelidir ki Azrail aleyhisselâm’ın, dünya ehlinin anlattığı gibi korkunç değil, müşfik bir elçi olduğu kalplerde yer etsin: “Allahü Tealâ’ya kavuşturduğu için, ölüm sevilir. Sevdiğim kimsenin kalmasını da, ölmesini de severim. Dost dosta kavuşmak istemez mi? Azrail aleyhisselâm, İbrahim aleyhisselâmdan ruhunu almak için izin istediğinde, ‘Nasıl olur, dost, dostun canını alır mı hiç?’ dedi. Allahü Teâlâ, Azrail aleyhisselam ile haber gönderip, ‘Dost dosta kavuşmaktan kaçınır mı?’ buyurunca, ‘Ya Rabbi, ruhumu hemen al!’ diye dua eyledi.                                          

“Selâm Azrail’e, doğan bebeğe / Selâm tadlı sona…” diyen şair Abdurrahim Karakoç gibi, Azrail aleyhisselâmı tevekkülle karşılama ve selâmlama tâlimi yapmalıyız her gece. Bir veli zâtın,“Ben Azrail aleyhisselâmı Cebrail aleyhisselâmdan daha çok seviyorum, çünkü o beni Rabbime kavuşturuyor” sözündeki iman gücünü yakalayanlara ta’zimde bulunun.                                                                                                  

“Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler”                               

İşte böyle güzeldir ölüm, ölüme Müslümanca bakan için… Hâsılı kelâm, insan sözüne ne hâcet. Âyet buyruğudur: “Her nefis ölümü tadacaktır.” Ölmeyi cezbe hâlinde bekleyenlere ve bizden evvel ölüp asıl vatana vâsıl olanlara Y. Kemal’in mısralarıyla derim ki: “Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde / Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler.”


MAZLUMUN AHI / Nurcihan KIZMAZ


Ne çok alacağım var çocukluğumdan,
Terliklerim kaldı
Çıkıp ta inemediğim ağaçlarda,
Ayağıma takılan mazgallarda
Pamuk şeker paralarım,
Dizlerimde yaralarım var.

Toprağa ektiler sandığım sevdiklerim,
Suladığımda yeşermeyen dualarım var.

Yarım kalan rüyalarım var.
Uzansam erişecekken gökkuşağına,
Uyandırdınız.
Karabasanlar çöktüğünde üstüme
Bağırdım çağırdım
Hiç duymadınız.

Ellerimden kaçıp giden uçurtmalarım
Sanmayın ki başka bir çocuğun kalbine süzüleceksiniz!
Ne çok ahımı aldı o gökyüzü
Bilemezsiniz

Geri verin bez bebeğimi bana
Siz onun dilinden anlamazsınız
Silindikçe yeniden çizdiğim gözlerine,
Benim kadar müşfik bakamazsınız.

 

MUSTAFA ÇİFTÇİ MERKEZİNDEKİ HİKAYELER/ Hidayet BAĞCI

1977 doğumlu, ilk ve ortaöğrenimini Yozgat’ta tamamlayan yazar 1999 yılında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun olduktan sonra 2000-2001 yıllarında Güney Afrika Cumhuriyeti’nde bulunmuştur. Dönüşünde İngilizce okutmanlık, metin yazarlığı, radyo ve TV programcılığı yapmıştır. Çeşitli dergilerde yayımlanmış hikâyelerini Adem’in Kekliği ve Chopin (Ülke Edebiyat, 2012; İletişim Yayınları, 2015) adlı kitabında toplamıştır. İkinci kitabı Bozkırda Altmışaltı (İletişim Yayınları, 2014), Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “2014 Yılının En İyi Hikâye Kitabı” seçilmiş, 2016 yılında da Necip Fazıl Ödülleri kapsamında “İlk Eserler Ödülü” alan Mustafa ÇİFTÇİ der ki “Gerçek bir olaydan esinlenerek bir hikâye yazdım. O hikâyenin gerçek kişileri hikâyemden haberdar oldular. Çok sevindiler. Dergiyi aldılar benim yanımda okumaya başladılar. Onlar okurken ben onları seyrettim. Bakın kendi hikâyelerini okuyorlar ama o kadar dağınık, o kadar özensiz okuyorlar ki. Neredeyse laf olsun diye. İşte o gün yazdıklarınızın mahrum olması ne demekmiş anladım. İlgiden mahrum olmasına, dikkatten mahrum olmasına alışmazsanız hele ki taşrada yol alamazsınız. Burada edebiyat yapmak, uzakta çok uzakta bir fabrikaya parça başı işi yapmak gibi. Kimse ne iş yaptığınızı bilmiyor. Yazılarınızın gittiği yer neresidir kimse umursamıyor. Sonra yazdıklarınıza bakan merkezdekiler size merhamet eder gibiler. İç içe mahrumiyet var. Ama dedim ya alışırsanız bu mahrumiyete o zaman bağışıklık kazanıyorsunuz. Motivasyonunuz düşmüyor ve etkilenmemenin bir yolunu buluyorsunuz…”

Yazmak kimilerine göre kolaydır kimilerine göre delilik cesareti isteyen bir haldir. Mustafa ÇİFTÇİ’nin ikinci şıkkı seçenlerden olduğunu düşünüyorum. Hele de kaleme aldığı hikayeler gerçek hayattan bir film şeridini sunuyorsa gönlümüzün huzuruna bu kalem elbette ki alkışlanır. Adem’in Kekliği ve Chopin hikâye kitabını okuduğunuzda hikayedeki karakterle birlikte bir tablonun önünde saatlerce seyre dalar, her yerde onunla hayal kurar ve her bir hikâyede gerçeğin içine düşersiniz. Her bir hikâyenin sonunun tatlıya bağlandığını sanırsınız ama gerçekler bambaşkadır. Bu kitabın bendeki etkisini anlatmaya gelince, her bir hikâyede Hasan EJDERHA hikâyeleriyle ikiz kardeş olduğunu görenlerdenim. Her iki kalem de farklı zamanlarda, farklı mekânlarda doğmasına rağmen bu akrabalığın nereden geldiğini her ikisini de okuyanlardansanız benim gibi sorgulayabilirsiniz.

Mustafa ÇİFTÇİ hikâyeleri kısa olmasına rağmen kullandığı dilin bizden, anlatımının keyifli ve akıcı olması onunla yazar- okur arkadaşlığınıza samimi bir bağ kuruveriyor. Bu yazıyı onun hikâye kitaplarını okuduktan sonra yazmayı düşünmeme rağmen zamanın ertelenmeyeceğinin son anda farkına vardım. Geçen sene okuduğum bu kitap hakkında düşüncelerimi ertelemek benim gibi bir okura yakışmazdı ve bu yüzden Adem’in Kekliği ve Chopin’in bendeki etkisinin derinliğini onu okuduktan sonra etrafınızda değil kendi yaşamınızda göreceğinize emin olarak yazmaya karar verdim. Bence her okur her yazara ulaşacak tahliller yapmalı. Çünkü her yazar her okurun hayatına dokunamıyor, dokunanlardan biri varsa da o da Mustafa ÇİFTÇİ gibi okuduğunuz kitabın tahlili olarak düşüyor Yoldaki Kalemler’e…Tahlil ise dünyanızda şekillenen bir yaşam tarzı ya da bir türkü oluveriyor.

Anadolu hikayelerini okumaya ne zaman başladığımı biliyorum da bilmiyorum ama Mustafa ÇİFTÇİ hikâyelerinin de size türkü dinleteceğine eminim.

 

VİCDANIMIN FAY HATLARI / Samet YURTTAŞ








Vicdanımın fay hatları harekete geçmeden

Dökülmüyor kelimeler dilimden

Ay ışığında secdeye giden alnım

Kurtar beni bu karanlık geceden

 

Odanın içinde boğuk bir sessizlik

Yalnızlığım ter içinde 

Gözlerime baraj kurulmuş 

Vicdanım bir ayaklanmayı bastırıyor

Müebbet yiyen aklımdan habersiz

 

Yıllar tespih tanesi gibi

Ellerimden kayıyor bir bir 

Bütün duvarlarda aynı telsiz yankısı

Özgür bırakılan bir kuş değil

Aklını kaybeden bir vicdan benimkisi

 

 

Dağ Destanı/Mustafa Alper Taş



herşey dağların ortasında oldu
böylece sevindik bir gelenin olmasına
sisler içinde
ormanın hışırtısına
aldanmadık

ya dağ değilse
şu akıp giden nehirlerde
denize doğru

başka bir şeyse gülmemizin nedeni
yeşil kurbağalarsa örneğin
ya da yaslandığında bir ağacın
ölümsüz gölgesine
boynundan aşağı süzülen
teri bir annenin

su dediğin de akmalı
sevinmeli bir şeyin gelmesine
sesiyle önce
sonra acıkmış balıkların gürültüsüyle
uykusuz balıkların gürültüsüyle
içine elma ve ekmek düşüren
ve giden bir şeyi olmalı
suların

yine güzel bir günde
mızraklarla ve uzun demirleriyle cesaretin
her şeyin çimenlerinin üstünde
yenilmek için ölüme

bir dağın ortasını bekleriz

 

BAKKAL MUZAFFER(1951-2017) / Teyfik KARADAŞ

Bakkal Muzaffer kıvırcık saçlı, uzun boylu, siyah gözlüklü bir adamdı. Çocukluk yıllarımdan beri onu hep üzerindeki çizgili gömleği, kareli ceketi ve petrol mavisi pantolonuyla hatırlarım. Köyümüzde başka Muzaffer isimli insan olmadığı halde, köy halkı ona yaptığı işten dolayı Bakkal Muzaffer derdi. Bizim köyde bakkal dense Muzaffer, Muzaffer dense bakkal akla gelirdi. Muzaffer abi hiçbir şeyi kendine dert etmez, en sıkıntılı günlerinde bile yüzü gülerdi. Radyo, televizyon ve gazete haberleri günlük olarak takip eden kültürlü bir insandı. Siyaset başta olmak üzere pek çok konuda söyleyecek sözü olan, bölgemizdeki entelektüel kişilerden biriydi. Köyümüzde yaşayan büyüğünden küçüğüne bütün insanlar onu severdi. O da köy halkının tamamına saygı duyardı. Kısacası Bakkal Muzaffer; giyimiyle, kuşamıyla, fiziki yapısıyla ve sosyal yaşamıyla adam gibi adamdı. Bakkal Muzaffer köyümüzde benzeri olmayan otantik bir insandı.

Muzaffer abi dayısı Kara Hamza’nın evinin alt katındaki dükkânda bakkallık yapardı.  Muzaffer abinin bakkalının sağ tarafında okul, ön tarafında köy meydanı ve sol tarafında cami vardı. Anlayacağınız Muzaffer abinin bakkalı köyün tam merkeziydi. Bakkalın eni üç, boyu on metre kadar vardı. Bakkalın kapısı ve tahtadan yapılmış tarabası açık mavi renge boyanmıştı. Bakkalın rafları da tahtaydı. Bakkaldaki nohutlu, pijamalı, çikolatalı şekerler cam kavanozların içinde saklanırdı. Köyümüzdeki başka yerlerde cam kavanoz olmadığı için dört-beş yaşlarında bakkalın önünden geçerken içi şeker dolu cam kavanozlar dikkatimi çekmişti. Hele tahta kasaların içindeki lokumlar ve şeker sucukları çocukluğumuzda her gün rüyalarımızı süslerdi. Karton kutuların içindeki gofretleri ve kaymaklı bisküvileri gördükçe ağzımız sulanırdı. Elimize yirmi beş kuruş para geçtiği zaman hemen Muzaffer abinin bakkalına koşardık. Muzaffer abi yirmi beş kuruşu alır, bize iki bisküvi arasında bir tane lokum verirdi. Köyümüzün bütün çocukları alış-veriş yapmayı Muzaffer abinin bakkalında öğrenirdi. Muzaffer abinin bakkalından cıncık gülle alarak sokakta gülle oynamak en büyük eğlencemizdi.

O zaman çay sigara gibi tekel ürünleri piyasada pek bulunmaz, kara borsa satılırdı. Muzaffer abi Tekelden aldığı az miktardaki çayı ve sigarayı köyün hepsine eşit miktarda dağıtmaya çalışırdı. Fakir insanların ihtiyaçlarını karşılar, veresiye defterine yazar, hiç kimseyi eli boş çevirmezdi. Borçlu insanların hiçbir zaman onurunu rencide etmezdi. Verenden alır, vermeyenin borcunu belli bir süre sonra silerdi. Köyümüzde kahve, çay ocağı gibi mekanlar olmadığı için köy halkının hepsi Muzaffer’in bakkalında toplanırdı. Köyün su, arazi, telefon gibi bütün sorunları orada tartışılırdı. Köy ile ilgili haberler oradan yayılırdı. Konu komşu arasındaki husumet orda çözülür, barış orda sağlanırdı. Muzaffer abinin bakkalı bazen meclis, bazen mahkeme salonu, bazen haber merkezi olurdu. Şakalaşmalar, iddialaşmalar bile Muzaffer abinin bakkalında vukuu bulurdu. Bir iddialaşma sonunda Avşar Bekir’in iki kilo lokumu tek başına yediğine tanık olmuşluğum vardır. Bu cepheden baktığımızda da Muzaffer abinin bakkalı köyün tiyatro sahnesiydi. Muzaffer abi bakkalına gelen her insanın hatırını sayar, hiçbir surette kimsenin gönlünü kırmazdı.

Köyümüzün gelenek ve görenekleri de güzeldi. Düğünlerde gündüz güreş yapılır, gece sinsin ateşi yakılırdı. Bayramlarda topluca mezarlığa gidilir, yaşlılar ve hastalar ziyaret edilirdi. Büyükler küçükleri sever, küçükler büyüklere saygı gösterirdi. Ufak tefek hukuki sorunlar karakola, mahkemeye gitmeden köyde çözülürdü. Köyümüzdeki bütün insanlar birbirine güven duyardı. Bizlerde böyle güzel, böyle kaliteli sosyal bir iklim içerinde büyüdük. Köyümüzün bütün kültürel ve sosyal zenginliklerini hücrelerimizin içinde hissettik, içinde yaşadık. Ben on beş yaşına geldiğimde lise eğitimi için köyümden ayrıldım. Üniversite tahsili, iş hayatı derken uzun süre köyümden ayrı kaldım. Yaz tatili veya yıllık izin için köyüme her geldiğimde bir sosyal veya beşerî eksiklik olduğunu görmeye başladım. Örneğin bir geldiğimde Döngel Mağaralarındaki şelalenin suyunun kesilerek hidroelektrik santraline verildiğine, bir geldiğimde düğünlerde sin sin ateşinin yakılmadığına tanıklık ettim. Gördüğüm her eksiklik beni derinden derine üzüyordu. Van’da öğretmen olarak çalıştığım yılarda yaz tatiline geldiğimde Muzaffer abinin bakkalı kapatıp, çocuklarını okutmak için şehre göçtüğünü öğrendim. Artık uğruna destanlar yazdığım, suyunu içtiğim, havasını teneffüs ettiğim, içine doğduğum, içinde yaşadığım Döngel Köyü benim için yaşanmaz bir hal almıştı. Belki de annem, babam ve akrabalarım orda yaşamış olmasalardı bir daha Döngel’e ayak basmazdım. Ailemin köyde yaşaması nedeniyle yine de gelip gitmeye devam ettim. Bakkal Muzaffer’in köyden göçmesinden duyduğum üzüntüyü kelimelerle ifade etme imkânım yoktur. Muzaffer’in köyden göçmesi, Biz Ali’nin vefat etmesi gibi bir çok hadiseyle ilgili duyduğum üzüntüleri dile getirmek için “Köyümün Tadı Kalmamış “ isimli bir şiir yazdım. Yazdığım bu şiiri de yıllar sonra Gölbaşında yayınlanan Gölkent Gazetesindeki köşemde yayınlandım. Şiirin ilk dörtlüğü;


                                                                     

‘’Duydum ki ölmüş Hürüce

Biz Ali vardı ki nice                                                

Muzaffer şehre göçünce

Köyümün tadı kalmamış” şeklindeydi.

Cumali dayım Gölbaşı’na ziyaretime gelmişti. Gölbaşından dönerken Köyümün Tadı Kalmamış şiirinin yayınlandığı gazeteden birkaç nüsha alıp köye götürdü. Dayım Gölbaşından Kahramanmaraş’a giderken yolda şiirin ilk dörtlüğünü ezberlemiş. Maraş’a gelir gelmez Muzaffer abinin manav dükkanına giderek benim yazdığım şiirin ilk dörtlüğünü ezbere, diğer dörtlüklerinde gazeteden okumuş. Muzaffer abi şiiri duyunca çok duygulanmış, gözlerinden yaş gelmiş. Dayım köye vardığımda Muzaffer abiyi ziyaret ettiği anda yaşadığı duygusal hikâyeyi bana anlattı. Ben de dayımı dinleyince çok hüzünlendim. Aynı yılın ilkbahar mevsimiydi. Yine köye ailemi ziyarete gitmiştim. Günlerden Cuma, vakit akşam üzeriydi. Muzaffer abi köydeki evinin bahçesinde çalışıyormuş. Benim arabamı görünce birdenbire bahçe duvarından atlayarak yola indi. El kaldırarak benim arabamı durdurdu. Bana hoş geldin hocam dedi.

Ben-“Sağ ol, Allah razı olsun Muzaffer Abi” dedim.

Muzaffer Abi-“Hocam bana beste yapmışsın “ dedi. (Bizim köyde yaşlılar şiire beste derlerdi)

Ben-“ Evet şiir yazdım Muzaffer Abi” dedim.

Muzaffer Abi-“ Ne yazdın hocam” dedi.

Ben de Köyümün Tadı Kalmamış şiirinin ilk dörtlüğünü ezbere okudum. Şiiri okurken “Muzaffer şehre göçünce” dediğim anda Muzaffer Abi göz yaşlarını tutamadı. Bana sıkıca sarılarak “şehre de göçmesem çocukların adını televizyonda okutamazdım hocam” dedi. Bende Muzaffer abinin bu sözü üzerine ağlamaya başladım. Çünkü Muzaffer abinin oğullarından biri özel bir televizyonda çalışıyor, o televizyonun bazı Programlarının sonunda arşiv Eşref Küçük yazıyordu. Muzaffer abinin bu durumdan gurur duyduğunu ifade etmesi beni fevkalade etkiledi. Muzaffer abi beni akşam yemeğine davet etti fakat anamın bana akşam yemeği hazırlamasından dolayı davetini kabul edemedim. Yoluma devam ederek babamın evine gittim. O gün Muzaffer abinin haleti ruhiyesin den nasıl etkilendiğimi anlatamam. Muzaffer abinin diğer çocukları da yükseköğretim görmüş, belediyeci, öğretmen, polis ve avukat olarak vazife yapıyorlardı. Muzaffer abinin çocuklarının başarısından değil Muzaffer abi, köy halkının kahir ekseriyeti gurur duyuyordu.

Büyük çocuklar göreve başlayınca Muzaffer abi tekrar şehirden köye göçtü. On beş yıl kadar bağ ve bahçe işleriyle uğraştı. Köyün sosyal ve kültürel işlerine öncülük etti. Bundan üç yıl önce yakalanmış olduğu amansız bir hastalık nedeniyle fani dünyadan ahirete göç etti. Muzaffer abinin cenaze törenine binlerce seveni katıldı. Cenaze töreninde göz yaşları sel oldu. Arkasından dualar edildi, Fatihalar okundu…

Hayatı ansiklopedi yazacak kadar renkli olan Muzaffer abi atmış altı yıl süren kısa ömründe imkânlar ölçüsünde büyük işler başardı. Arkasında altı hayırlı evlat, kendisini saygıyla yad eden, ruhuna Fatiha okuyan binlerce dost bırakarak bizlere veda etti.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Muzaffer abinin yaşamı sizlere örnek olsun.

HAYAT VE KELAM / Hasan EJDERHA








 

I

Gel demek mi, ekmek mi? Oysa darası var kapların

Bilmediğin menzillere doğru yürürken ayakların

Ne hikmetse, hikmete uyarlı saatler durdu; kudurdu para

Yara kabuk olmadan merheme durmaz; buyurmaz gökler

Bebekler bile bir gün siğim siğim ağlamayı bekleyecekler

Anneler: Cümle ipleri, cümle dualarla geleceğe ekleyecekler

İçlerinde biriktirdikleri Ali’ yi, kentlere kaptırmadan şairler

Dağıttılar şehrin çocuklarına ve sevindi Mushaf eri çocuklar.

 

Kâğıt paralar yakar şehrin delileri; rengârenk kâğıt paralar

Naralar duyulur beyninde âdemin arşa yükselen naralar

Sular akar, söğüdün yeşili serinletir dervişleri; onlara yol helâl

Melâl denizinde yolcular, katıldılar çığlıklarına denizlerin

Sizin hangi dağlarda çığlığınız var? Hangi denizdeki çığlık sizin?

 

Hâlâ çağrıya uyarlıysa adımları, yolcuların ve karıncaların

Cezbe içinde belirir hedefleri, alın hizasında ansızın

Kızların ve yıldızların şarkısına meftun bebekler

Göklere ve yıldızlara ve aya bakarak annelerini bekler

Hazırlansın nineler ve kuşlar ve çiçekler ve gök ekinler

Anneler ile bebekleri topladıkları yıldızlarla gelecekler.

 

Kitaba ve çaya doymadan göğe baktı şairler bir daha

Dehâ gerekmez acı türküleri emzirmek için dehâ

Kayboldu bulutlar; kalem ve kâğıt ve kitap sustu ansızın

Sızım sızım sızladı aynalar, mısraların koynunda

Boynunda asılı cüzleriyle yürüdü tarihin çocukları

Boncukları kıskandı tespihler, yollara dizilmiş boncukları.

 

Kentlerde olacaklar için kim suçlar şairleri ve maliyecileri

Dilencileri bile tutmuş yakasından o yüksek binalar

Onlar ki kitapları, sanal kitaplarıyla sınarlar, sınayacaklar

İşte kitaplara posta koyan dev bu, bekliyor çatmış kaşlarını

Gencecik insanlar haykıramadan ölecekler mi göklere aşklarını?

 

II

Ay saçlarını tararken gördü olanları, yıldız bileklerinde süs kızların

Ayak sesleri duyulur âdemin içinden, gönlüne doğru gider yol

Tufan geldi gelecekse yap hazırlığını; tufanın Nuh’u sen ol

Ey İstanbul! İçinde akça kuşların olduğu bir masal oku yetimlere

Sonra okunan hatimlere şahitlik etsin ulu Eyüp Sultan

Gülücükler saçsın âleme kuşlar; rahmet öpsün anlımızdan.

 

Buyurdu sahibi zamanın: ezanın takibi başka, namaz başka

Aldı selamı dervişler yüreklerinde binlerce tazim

Aşka doğru eğildi âdem: “Sübhâne rabbiyel-azîm”

Ya Rab senden gelen her şey lütûftur bana, razıyım

“Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâhil Aliyyül Azîym”

 

Küçüktü, büyüdü, sonra aşkı bekledi âşık Medine

Bir şairin rüyasına girince, ansızın geldi kendine

Vecdine vecd geldi, yolcular kendisine yürüyünce

Kuşlar bulutlarla havalandı birden dağlar irkildi

İnce, ipince bir tel titredi derinden ve insan bildi.

 

Ayet ayet okundu aşkın tarihi, yeniden okundu

Âdemin alnına dokundu aşk; bir daha dokundu

Koydu başını huzura: “Sübhane rabbiyel a'lâ”

Ey gönlümün aşk şelalesi! Çağla şimdi, durma çağla

Âşıklara yol olsun cezben, ser gönül yollarına, yan ağla

İşte yana yana aradığın kapı, şimdi o kapıya dayan ağla

Doya doya iç şimdi bu çeşmeden, susuzluğuna kan ağla

Dost kervanında yol göründü sana, sonsuzluğuna uyan ağla.

 

Ey yar! Ne bahtiyarlıktır cümle ateşlerle yüreğini dağlamak

Ya Rab! Ne büyük bir şifadır sevinçle göklere bakıp ağlamak.

 

 

 


İMTİHAN / Muhammet NACAROĞLU

İmtihan dönemecinde yaşanan ahir
Bütün yollar kapanmış tek çıkış Allah bir

İblisin gözü üzerimdeymiş kimin umrunda
Gönlümün arzusu yalnız cemali aşkta

Ecdadım Âdem olmadı hain
Gözyaşında nurlandı varlığında yarin

Ruhuma yakışmaz nankörlük etmek
İmtihan bu, yardan gelen her şeye amenna demek

Yok olduğumu hiçlik deryasında kavradım.
Şeytanın nefsimde var olma isteğini anladım

Allah’ım bu aciz kulu affeyle
Mülkünde edep ile başım eğildi öne. 

 

Sevmek Çiçekleri / Mustafa Alper Taş


bir rüzgâr esiyor
aylardan haziran
bir bakmışım
ellerin sıcak mı sıcak

en güzel kuruyan
gününde karanfilin

bir hamle geceye
ama yorgunuz
çeşmeler kadar
hepimiz hazirandayız

çaylar daha sıcak
sesinin billur afişi
yüreklerimizde
bir rüzgâr estiriyor

sevinçle uzanılan
kapılarda güzelliğin
yağmurlu bir havuz gibi
çağırıyor uyanmaya

ben de öyle
bilmezden geliyorum
senin ikindilerini


 

Hidayet Bağcı'nın TAŞLARA DOKUNAN SESLER Kitabı / Hasan KEKLİKCİ

Yoldaki Kalemler internet sitesinde yazıları yayınlanan ve şahsen tanıdığım Hidayet Bağcı kardeşimiz, ilk kitabı olan “Taşlara Dokunan Sesler” adlı eserini imzalayıp göndermiş. Nazik düşüncesi için teşekkür ediyorum.

Her ne kadar yazılarının birçoğunu Yoldaki Kalemler İnternet sitesinde, ekrandan okumuş olsak da tüm yazıları baştan sona bir kitapta, kâğıttan okumak apayrı bir duygu. Teknoloji okura; kitabın kokusunu verecek, sayfa çevirmenin zevkini tattıracak bir icat bulamadı hâlâ.

İlâhiyât Yayınlarından çıkan kitap; iki bölüm, on sekiz hikâye olmak üzere toplam seksen yedi sayfadan oluşmaktadır. Edebiyatın başkenti Kahramanmaraş’tan çok güzel eserler çıkıyor son yıllarda. Bunlardan; Hasan Ejderha’nın Sokakbaşı romanı, Ali Avgın’ın Han Duvarları/Kalbe Düşen Kor romanları, Mehmet Gözükara’nın Seyyah Yazar/Gezeken Gördüklerim ve Alın Çıkını, Abdulhakim Eren’in Kendi Penceremden/Beş Ünlü Ozan; Hüseyin Burak Us’un şiir kitabı Kim Geldi Penceresi ilk aklıma gelenler. Tabi ki bunların dışında çok güzel kitaplar da okuyucuyla buluştu şehrimizde.


Kapağı açıldığı andan itibaren araya ayraç konmadan, geri kapatılmadan zevkle okunup bitirilecek güzel bir eser meydana getirmiş Hidayet Bağcı.

Taşlara Dokunan Sesler’i okurken; Ali Ayçil’in Yenilgiden Dönerken, Şükrü Erbaş’ın İnsanın Acısını İnsan Alır, Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mâk-ı Hayâl, Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku’t Tayr’ı gibi kitaplar gelip geçiyor insanın aklından. Nurullah Genç çıkıyor bir anda karşınıza: “Çatlıyor da mezarım dışa vuruyor beni, /Terâzi, rüveydaya divân kuruyor beni…” diyor. Ve “Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına/bir güvercin uçurup kıtalar arasından…” diye en baştan başlamak istiyorsunuz o an. Bir bakıyorsunuz elinizde doksan dokuzluk bir tespih, bir bakıyorsunuz parmağınızda firuze taşlı altın bir yüzükle şükür tespihi çekiyorsunuz otuzüçlük. 

Tabi ki kitabı baştan sona anlatmak olmaz ama öyle güzel cümleler var ki buraya aktarmadan geçmek haksızlık olur. Sonra; biz bu müstesna cümleleri yazalım ki siz kitaptan okuyunca, daha önce tanışıp sevdiğiniz bir dost bulmuş gibi mutlu olasınız. “Biraz olsun uyumak dinlendirirdi, zihnindeki başı ağrıyan cümlelerini.” diyor Hidayet Bağcı ve bir anda kendinize geliyorsunuz. Başınızı neyin ağrıttığını aslında başınızda ağrıtacak bir şeyin olmadığını, ağrıya sebep olanın “başı ağrıyan cümleler” olduğunu anlıyorsunuz. “Ben de otobüse binerken kalbimin bir cebine evimi diğer cebine ise zamanı aldım. Tek kişilik mi kart geçirmeliyim yoksa üç kişilik mi?” Otobüse kaç kişiyle bindiğinizi çözmeye çabalıyorsunuz bir an. “Kimi camlarda gözyaşı varken mutluluk gelmiş silmiş o hüzünlü lekeyi, kimisi azimle elde ettiği başarıyı diğer camdaki lekelere anlatırken bir diğeri “o kadar sevinme sadece koru başarını!” diyerek takdir ediyordu.” diyor Camdan Hikayelerde.

Camdan Hikayeler; Ferhat Ağca’nın İki Kapılı Bir Otobüs hikayesini hatıra getiriyor ilk anda. Aklınız bir şehirde bir halk otobüsüne gidiyor. Fakat Ferhat Ağca gördüklerini, Hidayet Bağcı düşündüklerini, daha doğrusu hayal ettiklerini kaleme alıp yazıya dökmüş. Henüz yayınlananı görmedim ama inşallah Camdan Hikayeler yazılmaya devam eder ve günün birinde kitap olarak önümüze gelir.

 “Her güzellik dua ile başlar” diyor Taşlara Dokunan Sesler -4’ün başında.

Oradan ilham alarak Taşlara Dokunan Sesler’in okuyucusunun çok olmasını ve yeni kitaplarının bir an önce okuyucusuyla buluşmasını can-ı gönülden temenni ediyoruz.

 

SONBAHARIN İHTİLALİ / Samet YURTTAŞ

Duvağını kaldırmış sonbahar

Bekliyor

Soylu bir yağmurun alnından öpmesini

Karıncaların devleşen adımları

Haber veriyor

Yağmurun ardından kalacak enkazı

 

Güneş ellerini çekiyor yavaş yavaş

Gökkuşağı yaprak döküyor



Titriyor gölgesinde düş kurduğum ağaç

Rüzgar dokundukça tenime 

Vuruyor beynime sarkaç

 

Toprak kabaran bir deniz oluyor 

Silindikçe döşünden insanın ayak izi

Susmuş gökyüzü

İzliyor

Sonbaharın yaptığı ihtilali

 


 

 

HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI (BENİ TANIDIN MI) / HasanKEKLİKCİ


 




            -N’otuyon ede.

            -…

            -Alo.

            -Efendim.

            -Ne var ne yok ede.

            -Sağ olun. İyiyim. Siz nasılsınız?

            -Ooo. “Siz nasılsınız!” Lafa bak. Beni tanıdın mı?

            -Eee. Şey…

            -Tabi büyüdünüz. Tanımazsınız.

            -Lan Maraş’a dükkân açmış diyorlar senin için.

            -Yani bizimki öyle öteberi dükkân gibi değil de…

            -Bir bardak çay içiririm diye korkma aslanım gelmeyiz. Şimdi tanıdın mı?

            -Yaşımız geçti ya biraz, bir de şu Koronavirüsten dolayı evden çıkamıyoruz!

            -Olsun ben de çıkamıyorum. Benim sende telefonum yok muydu?

            -Numara çıktı.

            -Alo! Senin numaranı… Ben seni daha önce de aradım. Kaydetmemişsin demek ki. Şimdi aklına geldi mi kim olduğum?

            -Arayanı kaydederim ama! Bir de küfür…

            -Zengin oldunuz ya. Kaydetmezsiniz oğlum artık. Ede taman sennen aynı mektepte okuduyduk.

            -Haa!.. Hangi mektepte?

            -Kocaseki hukuk üniversitesinde! Arkadaş köyde kaç tane okul var?

            -Sesin yabancı gelmiyor ama.

            -Yahu deden bahçede ikimizi bir dövdüydü ya. Köşkerlilerin kozunun dibinde.

            -Allah. Allah.

            -Hani Fenk’ten bir öğretmenimiz vardı. Kadın. Kadın öğretmendi. Evleri Ceyhan’ın öte geçesindeydi. Senle beni gönderdiydi bir gün. Sabah okulda andımızı okuduktan sonra bizi yanına çağırdı. Önlüklerimizi ve yakalarımızı çıkarttırdı içeri koydu. Seninle ikimiz yolu elimize aldık. Bahar mevsimiydi. ‘Baharı nereden biliyorsun’ dersen, bir gün önce babam şalvarımın cebinde cücük lastiğini bulmuştu. ‘Kuşlar yuva yaparken bu lastik sende ne geziyor, yoksa ağzında yemle yuvasına giden cücüğe lastik taşı mı sıkıyorsun sen?’ diye beni dövmüştü. Anlatmıştım o zaman. Hani benim lastiğin sahtiyanı kopmuştu. Teneffüste beraber yeni sahtiyan yapmıştık. Sen bir tarafından tutmuştun. Ben de sırımla çeke çeke bağlamıştım sahtiyana lastiğimi. İşte o gün akşam yemiştim köteği. Alo. Dinliyor musun?

-Dinliyorum. Dinliyorum. Konuşun lütfen.

-Aboov. ‘Konuşun lütfen!’ Sanki Maraş altında bin dönüm çeltiği sulanan bir ağa ile konuşuyor herifçioğlu. Lan tanımadın değil mi? Tabi aslanım. Büyük adamlarla geziyorsunuz. Artık garibanları tanımazsınız.

-…

-İyi dinle: Okuldan çıktık. Zavraklıdere’den geçip Kızılcıklıesik’e, oradan Yalangozluğun Deresi’nde taşlara basa basa Alhanlı’ya vardık. Koca Demirci’nin düveninin ardından, Tikenliyazı’nın ortasından geçip Küçüksır’a vardık. Giderken sağ kolunun üstünde bir evin kapsalığının dışında bir adam oturuyordu. Adamın önünden geçtikten sonra ‘çüüş geri bas’ diyerek bizi yanına çağırdı. Nereden gelip nereye gittiğimizi sordu. Sonra ‘Kiminle gidiyorsunuz.’ dedi. İkimiz bir gittiğimizi söyledik. ‘Yolda kimi gördünüz.’ dedi. Biz ‘Heeç’ dedik. Bu sefer de ‘Yoldaşınız kim.’ dedi adam… Sen arhan arhan dört beş adım geri gittin, sonra adamın önüne kadar gelip, hazır ol vaziyetine benzer bir şekilde durdun, sağ elini alnına doğru götürdün, ‘Selamünaleyküm Emmi.’ dedin. ‘Hah’ dedi adam; güldü, cep bıçağı -Hartlap bıçağı- ile açılmış kaleme benzeyen bıyıklarının uçlarını tütün sarıyormuş gibi yukarı doğru kıvırdı, ‘Aferin sana. Demek ki neymiş, yoldaşımız selâmmış, gördüğümüz adamlara selâm verecekmişiz.’ Sonra hangi köyden, kimlerden olduğumuzu sordu. Köyümüzü, babalarımızın adını dedik. ‘Adını boş ver babana kim derler.’ dedi adam. ‘Yani babanın lakabı ne.’

-Eee…

-‘Eee’ Ya! Babamın lakabını diyeyim de kim olduğumu bil, sonra da tanıyormuş ayaklarına yat! Beni dinle lafın burası kibar: İçeride kadınlar ekmek ediyorlarmış. Adam kapsalıktan içeri doğru ‘İkişer yumaktan iki tane bazlama yapın da gönderin.’ dedi. Bizi yanına oturttu. Üstü başı temiz bir adamdı. Ayağında tokya -bir çeşit kauçuk terlik- vardı. Kafası makine kırkımı değildi makas tıraşıydı. Belli ki Maraş’ta tıraş olmuş. Hangimizin hangimizi yıktığını sordu. Bizi güreştirmek istedi. Ben, ‘Emmi biz ta Fenk’e gidiyoruz, güreşirsek üstümüz toz olur, belki de gömleklerimiz yırtılır.’ dedim. Sonra babalarımızın lakabını dedik. ‘Bilirim’ dedi adam. Öteden bazlamalar geldi. Saçları meke püskülü renginde, ince ve düz, küçük bir kız çocuğu; eli yanmış olacak ki bazlamaları getirip adamın kucağına atıverdi. Sonra başını adamın omuzuna yasladı. Ve başını yaslarken kendisinden başka kimsenin ağzından çıkamayacak güzellikte ‘ba-baa’ dedi. Gülüştük. Birer ısırık aldıktan sonra, bazlamaları yiye yiye tekrar Fenk’in yolunu tuttuk.  

-Fenk’in.

-Ha Fenk’in. Alo. Usanmış gibi yapma. Nasıl olsa kontör benden gidiyor aslanım.

-Yok, buyur buyur seni dinliyorum.

-Beni dinliyorsun… o zaman kısa keseyim. N’ise Küçüksır’ın köprüsünden geçip Bük’e vardık. Gülme “Bük” diyorum. Hani Yastı Ali Emim biber ekermiş oraya, Ceyhan Nehri’nin kenarında. Öğlene doğru Fenk’e vardığımızda elimizle koymuş gibi bulduk, kadın öğretmenin anasının evini. Zaten Daz Deresi’ne 19 Mayıs’a gittiğimizde karşıdan karşıya göstermişti öğretmenimiz evi. Babası ve bir kardeşi vardı evde. Anası bizi iyice besledi. Karnımız doyunca elimize içinde yiyecek olan iki çıkın verdi. Bir koca tas da taze yağ. Çıkınları ben aldım tası sen. Tas büyüktü çünkü. İki elle ancak götürülüyordu. Geri Küçüksıra gelinceye kadar yağ eridi, senin her yerine bulaştı. Küçüksır’ın mektebin yanında öğretmeni gördük. Küçüksır’ın öğretmenini. Sen tası bir eline alıp öğretmene ‘Selamünaleyküm öğretmenim’ dedin. Öğretmen bizi durdurdu. Sana ‘Ne dedin ne dedin’ dedi. Sen selamı tekrar ettin. Adam elimizdeki öteberileri yere koydurdu, bir sana bir bana sille attı. ‘Sizin öğretmeniniz böyle mi öğretiyor’ dedi. Biz ne edeceğimizi şaşırdık. Öğretmen birer sille daha vurdu. ‘Kaçıncı sınıfa gelmişsiniz, size tünaydın öğretilmedi mi; sabah günaydın, öğleden sonra da tünaydın deneceğini bilmiyor musunuz?’ Öteberileri alıp ördek gibi hızlı hızlı kaçarken öğretmen ardımızdan bağırıyordu daha, ‘Tünaydın, tünaydın eşek herifler tünaydın, öğretmenizi milli eğitime şikâyet edeceğim.’ diye. Nasıl ettik aklım ermedi. Eşeğin anıra anıra kurdun ağzına gittiği gibi yakalandık öğretmene. Hal bu ki biz; jandarma, kolcu ve öğretmen gördük mü kaçardık. Bir de Köroğlu Emmiyi.

-Seni…

-Alo. Patron geldi ben seni sonra ararım.

 

 

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.