HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI / Hasan KEKLİKCİ


AÇILIŞ

-Selamünaleyküm
-Aleykümselam
-Burada ben oturuyordum
-Aaa… ben buradaki yerlerin sahipli olduğunu bilmiyordum, buyurun.
-Tamam… tamam otur. Ben de şuraya oturayım, dedi uzun boylu, hafif öne doğru eğik gibi duran sırtında, gençlere mahsus diye bildiğim paraşüt gibi iki omuzundan kemerlerle bağlanmış sırt çantalı yaşlı adam. Evet, bizim buralarda böyle modern bir yaşlı bulunmaz. Elinde bastonu, sırtında dağcı çantasına benzer bir çanta taşıyamaz da zaten bizim bu tarafın yaşlıları.

AŞTİ’deyim –Ankara Şehirlerarası Otogarı-. Akşam saat onda Maraş’a gidecek olan otobüsün kalkma saatini bekliyorum. Dün sabah Ankara’ya geldim; dolayısıyla geceyi uykusuz geçirdim. Gündüz de o kadar fazla işe koştum ki; kulak çınlaması, baş dönmesi, bayılma hissi ayakta durmama müsaade etmiyor. İşte tam o anda başımda bitti bu yaşlı amca. Yanıma, daha doğrusu ben kendisinin yanına -İnsaniyetlik önce onun oturmasını gerektirir çünkü- oturur oturmaz ilk lafı “Baban yaşıyor mu?” oldu. Anamın da babamın da yaşadığını söyledim. Nereli olduğumu sordu. Maraşlı olduğumu söyledim. “Yarın Maraş’a varınca babana Malatyalı Mahmut Emminin selamı var de.” dedi.  Selamının başım üstüne olduğunu, Maraş’a vardığımda ilk işim selamı babama iletmek olacağını söyledim. Olur ya babamı tanıyıp tanımadığını da sormadan edemedim. Sırtıma eliyle hafifçe bir iki vurduktan sonra, “Yaşlılar birbirini tanır, sen selamımı söyle yeter.” dedi. Lafı devam ettireceğim ama merak edenleri bekletmemek için şuraya yazayım. İlk işim sabah gelip Malatyalı Mahmut Emminin selamını babama iletmek oldu. Babam, gurbetten bir dostunu getirmişim gibi hüzünle aldı başına koydu selamı. Hafif bir tebessümle “Tanıdım Malatyalı Mahmut Emmini, yaşlılar birbirini tanır.” dedi.

Üç tane oğlu varmış. Maşallah her biri bir görevdeymiş. Kendisi emekliymiş. Bir askeri birlikte aşçı olarak çalışmış emekli olmadan önce. Şimdi de AŞTİ’ye yakın bir fırında çalışıyormuş. Fırın işi gece olduğu için iş saati gelinceye kadar otogarda zaman geçiriyormuş. Esasen bu işe maddi olarak ihtiyacı yokmuş, ancak çalışmadan olmazmış.

-Ben emekli olursam bir saniye çalışmam, dedim.

-Emekli ol da göreyim seni, dedi çantasını sırtına alırken

-Omzuma vur bakalım

-Haşa

-Vur sen vur da vedalaşalım. Sağlık olur, bereket olur Müslümanın eli Müslümana.

Adam sanki bendeki kulak çınlamalarını, baş dönmelerini ve de bayılma hissini de yüklenip gitti.

Emekli olalı iki yıla yaklaştı. Malatyalı Mahmut Emmi yaşıyorsa Allah hayırlı uzun ömür versin. Sırtında çantasıyla her an hazır olduğu dönülmez yola gittiyse mekânı cennet olsun. “Emekli ol da göreyim seni.” derken ne kadar da haklıymış. Emeklilik dedikleri şey çalışmaktan zormuş meğer. Fakat bu yaştan sonra birilerinin yanında çalışmak istemiyorum, artık sabır kalmadı. Kimse alınmasın ama yanında çalışılacak adam da kalmadı bizim meslekte. Ben de düşündüm taşındım; gittim bir büyüğe danıştım, bir de küçüğe danıştım. Bir dükkân açmaya karar verdim, becerebilirsem en iyisi esnaflık. Bakmayın bu bizim esnafların “öldük battık” dediğine; Ahır Dağının çevresinde ne kadar bağ, villa varsa hepsi bu “batık” esnaflarındır. Allah daha versin gözümüz yok. Bizim derdimiz; bağdan, villadan ziyade, çıkabilirsek eğer akşama yatarak değil çalışarak çıkmaktır.

Eve yakın, yol kenarında bir dükkân buldum. Evde olanları evden, olmayanları olandan, hiç olmayanları da satanlardan alarak, tuttuğum dükkânı büro şeklinde döşedim. Olup olanı bir oda yarım mutfak zaten. İçeride otururken elektrikli semaverin kaynattığı su sesi kulaklarımıza, çayın demi burnumuza kadar geliyor.

Dükkânda hikâye malzemeleri satacağım. Malzeme dediysem, elle tutulur, gözle görünür bir şey değil tabi bizim satılık mallar. Laf satmayı hesap ediyorum işin doğrusu. “Laf da parayla satılır mı?” derseniz size cevabım “Evet” olur. “Kör satıcının kör alıcısı olur.” demiş atalar. Ben satıcısıyım, alan olursa ne âlâ. Elimizdeki, daha doğrusu dilimizdeki malzeme kokar bozulur cinsten bir şey değil nasıl olsa. Sonra, hele bir düşünün bu millet ne laflara ne paralar döktü. “Birine, beş veriyorum.” diyenin ardına düştü, beş beklerken biri de kaybetti. Fakat bu tipler bizim hitap ettiğimiz kesim değildir. Bizim hitap ettiğimiz müşteriler okumuş; okumamışsa da okumaya, yazmaya hevesli insanlardır. İlkokul öğrencisinden, profesyonel yazara kadar herkese satacak bir iki cümlemiz bulunur evelallah. Kaldı ki çağımızın hikâyecileri; şehrin aynı sokağını, aynı kaldırımını elinde sigarasıyla ellinci defa dolaştı. Ellinci defa sevgilisini bekledi, kalabalık caddelerde. Nasıl ki şairler serbest şiiri icat edip, insanları şiirden soğuttuysa, günümüz hikâyecileri de modern hikâyeyi yani öykü dedikleri öykünmeyi icat ederek okuyucuları okumaktan soğuttular. Belki bizim dükkânın malzemeleri sayesinde yeniden; köye, kasabaya, ilçeye hülasa bu millete dair hikâyeler yeniden gün yüzüne çıkar.
  
Biraz da dükkânın işleyişinden bahsetmek lazım: Her ne kadar bizim oturduğumuz masanın arkasındaki duvarda, “Veresiye Satan, Peşin Satan” resmi bulunuyorsa ve her ne kadar Ahilik Ahlâkı almış bir esnaflık sergilemeyi düşünüyorsak da küresel sistemin çarklarının dişleri arasında çiğnenip gitmemek için bir kısım tedbirleri de aldık. Bir kere her türlü kredi ve banka kartı geçerlidir. Yüzün üzerine çizgi çekip elli yazmak, on’u dokuz doksan dokuza vermek ve dört al üç öde gibi esnaflığa yakışmayacak sahtekârlıklara kapımız kapalıdır. Atalar “İt etinin veresiyesi olmaz.” demiş, kesinlikle veresiyemiz yoktur.

Ücret, mal satılmadan önce peşin tahsil edilir.

Satılan mal geri alınmaz. Satın aldıkları malları kullanamayıp, herhangi bir yerde yayınlamayanlara ikinci defa mal satılmaz.

Kesinlikle başka şubemiz yoktur.

Dostlar; davullu zurnalı, belediye bandolu, çelenkli, ayakta pasta yemeçli, limonata içmeçli şehrimizin büyüklerinin; çoğu siyaset, azı ticaret içeren konuşmalarını heyecanla dinleyip, alkışlayacakları bir işyeri açılışı hayal etmesinler.

Dükkânımız açılmıştır efendim.    

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur, hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.

 


TRAJEDİ / Samet YURTTAŞ



Ortadoğu bir trajediyi canlandırıyor
Gözlerimin önünde.
Kim bilir perde arkasından
Kaç bomba düştü 
Kaç bina çöktü
Çocukların üzerine
Çoksa bu çığlık niye?

Gül koklayan çocukların
Barut tutan ellerine bakıyorum.
Sonra uçaklara gidiyor gözlerim,
Çocukların uçurtmalarına takılan.
Çocuklar diyorum 
Neden bu trajedinin başrolünde.

Ortadoğu, sürekli kanayan
Vicdanı oluyor sağır dünyanın.
Çocuklar duymasın
En kanlı perdesindeler tragedyanın.
Bombalar, barutlar, uçaklar 
Kanıtıdır ölen insanlığın.



URFA'DA DAĞ YOK / Ferhat ALTUN




Köy artık cennete yakın değil
Bunu anladık
Köylüleri öldürmeye de gerek yok
Şehirliler masum değiller artık
Bu sebepten
Dağlara çekilmeliyiz
Dağ dediysek Ötüken uzak
Ahir dağı mesela
Yavaşça ölmek de bize yakışmaz
Toparlanın gitmiyoruz çağrısına uyduk
Burayı terk etmiyoruz



BİR GURBETİN DALINDA / Aziz Can KARAKOYUN



Gurbette çekilen ofun sesini
Sılayı yitiren Osman'a sorun 
Kırışmış sırtında yama gömleği
Bir ekmek çorbayı Osman'a sorun

Yatakta yatmadı oldu bir sene
El nasır bel bükük geçti bir sene 
Sigaradan ölse demez boşuna 
Gece akan yaşı Osman'a sorun

Duasıdır mevlam felek korunu
Biraz da kazanın altına koydur
Bilirim bu derdin ne ilk ne sondur 
Saçtaki beyazı Osman'a sorun. 



KANLI MI KARLI MI -2- / Cahit ÖZTÜRK


Süavi titreyen elleriyle yıpranmış saman kağıdına dikkatle yazıyordu. Mürekkebi çok azalmış üstelik kâğıdı da bitmişti. Sıradan evlerden farklı olarak masası odanın ortasında, donları ise yerdeydi. Öyle ki sandalyesi bile yoktu. Dineldiği yerden odanın köşesinde bulunan epeyce eski zigon sehpanın önüne geldi. Biraz düşündükten sonra üstündeki zarflardan birini aldı. Aralarından en kötü görüneni almıştı. Çünkü her zaman her şeyinin zarif ve güzel olmasını isterdi. Hemen masanın yanı başına geçip kâğıdı bir güzel katladı. Lakin zarfa gelişi güzel koyduğundan eğilip büküldü ileride pişmanlık duyacağı kelimeleri. Özenle masadaki kutuya yerleştirip “Bu iş de tamaam!” dedikten sonra bakıcısına seslendi:

“Melahat Hanım, Melahat Hanıım…”

Melahat Hanımın işi Süavi gibi hastalara bakmak değildi aslında ama kader işte. Süavi’nin onu her çağırışında ya da çığlığında anlamsızca bağırıp küfürler ettiği son zamanlarda çok sık rastlanır olmuş. Doğrusu bu sözlerin hiçbirinin deli saçmasından bir farkı yoktu. Melahat Hanım otuz yedi yaşında çok güzel ve bakımlı bir kadındı. Süavi’nin evinde kadın başına durması dînen caiz olmadığından çocuklarını getirmek mecburiyetinde kalırdı. Aslında on iki saat durması gerekirken o, ilk iş gününde bile sadece sekiz saat dayanabilmişti. Tabiatıyla çok zor bir işti bu. Kendisini de Süavi’nin karısı tutmuştu. Onun ilaçlarını eksiksiz alması ve dışarı kati surette çıkmaması için. Zaten ilaçların birçoğu şizofreni için değil sürekli uyuması içindi. Ama he heyy Süavi ne zekidir ne yılandır nee. Melahat Hanımı rahatlatıp yollardı. O gelince neredeyse hiçbir şey yapmaz, sadece yazı yazardı. Yazı yazması Süavi için kötüydü ama ne yapsın Melahat Hanım. Hasta ihtiyarla başka türlü başa çıkamıyordu. Her sabah, ekmek alır gibi mürekkep, divit ve saman kâğıdı alırdı. Çünkü Süavi günün sonunda mürekkebi ve kâğıdı bitirir, diviti kırardı. Melahat Hanım Süavi’nin seslenişiyle birlikte uyanıverdi, tekrar köpürdü. Hemen etrafına bakındı. Gözü Süavi’yi dövebileceği bir şeyler arıyordu. Dünden ötürü aldığı şemsiyesini fark eder etmez, şemsiyeyi kaptığı gibi koştu Süavi’ye doğru. Kararlı bu sefer, kıracak kemiklerini. Bir hışımla girdi ki bir de ne görsün, ağlıyor Süavi. Koridor boyu uzanan hıçkırıklar Melahat Hanımı tesiri altına almayı başarmıştı. Şimdi onu teskin etmeye çalışıyor, derdini soruyordu. Süavi aniden durdu. Silmeden gözlerinden gözyaşlarını gülmeye başladı.

“Aman Allah’ım deli mi bu adam” dedi Melahat Hanım. Şaşkın şaşkın ayrıldı yanından. Biraz sonra eşinin aramasıyla çıkması bir olan Melahat Hanım çıkmadan,

”Hanımın gelecek bugün. İlaçlarını almayı unutma sakın.” dedi.

Hanımının geleceğini duyan Süavi bir anlık duraksama sonrasında;

“Daha iyi ya” diyerek gülmeye devam etti.

Güneş’in nöbet değişiminden yaklaşık sekiz saat kadar geçmişti ki Süavi’nin Hanımı Şefika sessizce kapıyı açmaya çalışıyor, fakat anahtarları uyuşmuyordu. “Nasıl olur da değiştirirler, oysaki daha bu sabah girdim ben eve.” dedi kendi kendine.

En yakın telefon kulübesi iki sokak ötedeydi. Oraya doğru adımlarken hayatında bir daha göremeyeceği bir hadise yaşandı. Fötr şapkalı, eski kıyafetli bir adamı polisler, savcının ölümünü tahmin etmekten yaka paça alıyorlardı. O sıralar Maraş Olayları diye anılacak hadiselerin ilk kıvılcımları sokaklarda hissedilebilir olmuştu. Ölümün timsali, baharın habercisi kış bu ölü mü yaralı mı, kanlı mı karlı mı bilinmeyen şehre hızla toprak atmaya devam ediyordu. Biraz sonra telefon kulübesine varan Şefika önce Süavi’yi sonra Melahat Hanımı daha sonra polisi aradı. Polis, Süavi’nin polis karakolunda olduğunu Şefika’nın da oraya ivedilikle gitmesi gerektiğini bildirdi. Alelacele assolistlik zamanlarından kalan arabasına binip, hızlıca gitti. Karakola geldi. Karakolun yol boyu uzanan girişinden koşar adım girdi. Karakol eski vali konağı olduğundan epeyce büyük bir bahçeye sahipti. Ama burada o kadar işin gücün arasında kimse bahçeyle uğraşmıyordu. Bu büyük bahçenin çokça bankı çokça nöbetçisi vardı. Ama özellikle Şefika’nın bozuk gözlerine birisi takıldı. Merak etti bu kişiyi. Adımlarını sıklaştırdı, hızlandırdı. Şefika bozuk olan gözlerinden mütevellit göremediğini anlayınca kalın mercekli gözlüğünü taktı.

 Önce bir başı döndü sonra kendine gelince bu kişinin hem sokakta gördüğü kişi hem de Süavi olduğunu gördü. Şaşkındı, şaşırmıştı. Süavi öyle mi? Hah! Kimse rahatını bozamaz onun. Bankta oturmuş, kollarını banka dayamış sigara içiyor. Şefika bir an duraksadı. Şaşkınlığın, kızgınlığın ve bıkkınlığın verdiği hâlden sıyrılıp Süavi’nin yanına gitti. Süavi gayet rahat, en başından beri karısının geleceğini biliyor çünkü. Şefika duygularını asla belli etmemeyi öğrenmiş bu yaşına kadar. Şefika sakince Süavi’ye dönüp bir sigara istedi. O ara Süavi’nin de sigarası bitmiş olacak ki beraber yaktılar sigaralarını.

Şefika, Süavi’nin kendisine yapılan her şeyi çözdüğünü anlamıştı çoktan.

Şefika, özür dileyemedi.

İçinden şu kelimeler döküldü:

“İçim sızlıyor Süavi; ne büyük bir hata, ne büyük bir suç. Bin parçaya bölünmüşüm, her parçamda bin çığlık, her çığlığımda bin keşke. Beni affet Süavi...”


Devam Edecek...

ÖLMEZ Mİ SANDIN / Fatma Betül YILDIZ


Fotograf: Seçkin Resim

İnsanoğlu nedir bu öfke bu kin
Kışların bahara dönmez mi sandın?
Diline geleni hemen söylersin
Yanan her ateşi sönmez mi sandın?

Hayat bu, düşersin sonra kalkarsın
Hep yokuş olmaz, düze de çıkarsın
Gemileri ne de kolay yakarsın
İçinde dalgalar dinmez mi sandın?

Öyle masum doğarsın ki anadan
Melekten kıymetli kılar Yaradan
Koruyamadıysan kalbi karadan
Şeytan bu, nefsini yenmez mi sandın?

Ne akraban kaldı ne eşin dostun
Sevgi yudumladın nefreti kustun
Yürek taş olduysa neyi var postun
Bir gün dört omuza binmez mi sandın?



KARTAL SANAYİ YOLUNDA / Hasan KEKLİKCİ


Belediyenin bu makam arabasından usandım bıktım Emmi. Yemin ediyorum Allah’tan korkmasam şu an en yakın akaryakıt istasyonuna gider, bir bidon benzin alır üzerine döker yakardım. Yine yolda kaldım ve tek başımayım. Saat gecenin on biri. Emmi ben bu yaşa geldim amma hala karanlıktan korkarım ve etraf zifiri karanlık. Karaziyaret tarafından geliyorum. Sanayiye üç kilometre filan uzaktayım. Yoldan çok seyrek araba geçiyor.

Yolda giden araba kendiliğinden stop etti. Bir iki marşa bastım, “gır gır gır” etti durdu, çalışmadı. Arabanın tankında gaz var. Bir müddet birinci viteste, ayağımı debriyajdan çekerek anahtarı çevirdim biraz ilerledi, fakat bu şekilde beş dakikada akü biter ışıklar da yanmaz olur. Bu karanlıkta ışıksız ne yaparım? Motor kaputunu açtım -Çok da anlarım ya!- çakmağın ışığı ile motorun orasına burası baktım, kablolardan pırtan, kopan var mı diye kontrol ettim, gelip tekrar çalıştırmaya uğraştım olmadı. “Gır gır” diyor başka bir ses yok. Sağa sola bakındım, olduğu yere bırakmak geçti bir an aklımdan ama öyle bir yerdeyim ki etrafta ne bir ev ve ne bir dükkân var. Yolun kenarına öylece bıraksam, birkaç saat içinde hırsızlar alıp götürürler. Ve yarın öğleden sonra kasabada ve kasabalıların bulunduğu yerlerde insanlar, “Bizim başkan gece belediyenin makam arabasını satmış yemiş.” diye birbirlerine laf verirler.

Ceketimi çıkartıp arka koltuğa koydum. Boynumdan kravatımı çözüp ceketin üzerine bıraktım. Dörtlüleri yaktım. Sağ kapıyı açıp arabayı itelemeye başladım. Yolda hiç eğim olmadığı için öyle elle itelemek çok zor oldu. Daha sonra sağ ön kapının camını açtım, kapıyı kapattım. Açık camdan omuzumla itelemeye başladım. Tekere binerse gider zannetmiştim ama bizim koskocaman kartalı tek başıma tekere bindirmek şöyle dursun, tekerlekleri döndürmekte bile zorlanıyorum. Esasen yol dümdüz, direksiyona bir çare bulabilsem arkadan itelemek daha kolay. Fakat gel gör ki, beş metre sonra direksiyon bir tarafa dönüyor, anında araba bir tarafa doğru yöneliyor. Arkadan gelip tekrar direksiyonu çevirip, arabayı düzlemek ayrıca bir eziyet oluyor. Ara sıra arkadan araba geliyor; birçok arabanın sürücüsü, sanki kalan yola sığmıyormuş gibi hem korna çalıyor ve hem de eliyle işaret edip bir şeyler söyleyip geçiyor. Hal bu ki dörtlüler yanıyor. Bir müddet sonra sağ omzum ağrımaya başladı. Bu defa da arabanın sol tarafına geçip itelemeye başladım. Sol taraftan omuz vermek imkânsız gibi bir şey, ancak elle itelemek mümkün. Fakat bu defa da uzanıp direksiyonu da düzlemek gerekiyor. Bir müddet sonra acemi kazmacının, kazmanın sapını elleriyle sıkarak parmaklarına su toplaması gibi, parmaklarım su toplamaya başladı. Sol taraftan itelemenin bir zorluğu da şarampolün her yerinin aynı derinlikte olmayışı. Bir anda pat diye ayağım bir çukura düşüyor veya şarampoldeki bir taşa çarpıyor. O anda araba duruyor, duran arabayı yeniden hareket ettirmek için olanca gücümü harcıyorum. Bazen arabanın içine girip, camları kapatıp dinleniyorum. Camları kapatıyorum, çünkü dışarı çok karanlık Emmi.

Benim bildiğim yatsıyı geçti mi hava kararır ve sabaha kadar o karanlıkta öylece durur. Hayır, sanki benim çevremdeki hava her dakika daha da karanlık oluyor. Karanlıktan zifiri karanlığa, zifiri karanlıktan, kör karanlığa geçiyor sanki.

Saat bire doğru sanayiye epeyce yaklaştım. Gördüğüm ilk fabrikanın önüne bırakım kartalı. Dörtlülerini ve farlarını kapattım. Ceketimi ve kravatımı aldım. Kapılarını bir güzel kilitledim. Kravatımı ceketimin iç cebine koydum. Ceketi sırtıma giydim. Kuş gibi hafiflemiş olarak evin yolunu tutum.

Yüzüme bir tebessüm yerleştirdim ve senin diyeceğin lafı tahmin etmeye çalışarak yürüyorum Emmi. Muhtemelen; “Kırk yaşında bir adamsın, bu kadar adam insanla mesain oldu. ‘Ben sanayinin orada yolda kaldım gel beni al’ diyecek bir dost edinemedin mi?” dersin. Şunu peşinen söyleyeyim ki, “alo” dediğimde koşacak yeteri kadar dostum var. Fakat ben dostlarımı yumuş buyurmak için edinmedim. “Dost” olmak için edindim. Bu gecenin şanssızlığı, çevremde “beni al” diyebileceğim, iş buyurabileceğim hiç kimsede araba yok. Telefon rehberimde taksici telefonu da var ama… amma işte.

Sana daha önce anlattım mı bilmiyorum Emmi, bu belediye işinde üçüncü yılı bitirdim. İktidar ortağı partiye geçeli iki küsur yıl oldu. Belediyeden on dört maaş alacağım var. Dört maaşıma ortalamanın üstünde bir araba ediyor. Bizim siyasilerde bir laf var, bir laf var aklın dimağın durur. Bir zaman beni partinin genel başkanı ile görüştürdüler. Maliye bakanı da vardı görüşmemizde. Genel başkan, bakana emir verdi “Derhal başkanı kurtar, ne demek bir belediye başkanımızın istifa etmesi.” dedi. “Tamam” dedi öteki. Fakat adamın ağzından çıkan tamam bir anda şimşek gibi görünüp kayboldu. Ne adamın yüzünde ve ne de gözlerinde az önce söylediği lafa dair hiçbir emare yoktu. Belli ki adam yalan söylemeye alışkın, bize de alelusul bir yalan söyleyip çıktı işin içinden. Kaç yıl olduğunu saymadım ama iki yıldan fazla oldu bu anlattığım yalana.

Kabul etmek lazım ki, memlekette bir kısım sıkıntılar var. Devletimiz birçok konuda zorlanmaktadır. Ağır ekonomik burhanlar yaşadık. Fakat bizim içimizde ve iktidar ortağı her partide öyle alçaklar var ki doymak bilmiyorlar. Hayır, efendim soymanın da bir usulü, adabı olmalı; bunlar soymuyorlar, kendilerine teslim edilmiş kurumları ve daireleri yırtıyor, parçalıyorlar. Düşünsene Emmi, senin bakanlığın belediyene bir gelir kapısı gösteriyor, bir başka partinin yönetimindeki bir adam gelip o işin ihalesini kendisine vermemizi -tabii bir miktar şahsi menfaat karşılığında- istiyor ve ilave ediyor, “Filan adam benim ortağım.” lanet olsun hepinize, “ortağım” dediği adam apayrı bir partiden! Meydanlarda birbirinin avradına söven köpek soyları, iş paraya gelince ortak oluyorlar. Hani lan dava?..

Ben kasabanın iki ihtiyarına belediyenin arabasını verdim diye “Görevimi kötüye kullanmaktan ceza yiyorum. Sen… Sen, adamına ihale vermeyen adam müsveddesini görevden aldırmakla meşgulsün. Miting var toplantı var, kasabadan beş dolmuş adam istiyorsun. Sen o dolmuşların hangi parayla gelip gittiğini biliyor musun? Dava için. Gelmeli öyle mi? Tamam ben dava adamı olayım; sizleri alkışlatmak için ne kadar adam istiyorsanız getireyim, davaya hizmet edeyim de bari sen de adam ol be adam!..

Sabah kahvaltıda milletin suratı bir karış. Yüzlerinden düşen bin parça Emmi. “Ne oluyor” dedim, içlerinden en büyüğü kalkıp gitti. Arkasından ben de kalktım. Yanına vardım. İki gözü iki çeşme; “Sabah gördüm omuzların çürümüş, parmakların ve avuçların da yara bere içinde. Üstün başın batmış. Gece de çok geç geldin. Ben korkuyorum. Evin geçimiydi, elektriği suyuydu hadi bunlara katlanıyoruz ama demeye dilim varmıyor, iş buraya geldiyse iki satır dilekçe yaz gitsin. Yapı taşı yerde kalmaz demiş atalar, nasıl olsa bir iş çıkar.” dedi.

Yok, efendim yok. İşin bir yere geldiği meldiği yok.

“Dava” için sabaha kadar araba iteledim hepsi o.





MARAŞ GÜLÜ / Nurcihan KIZMAZ


Eline iğne iplik yerine, kalem kâğıt verilseydi eğer, kim bilir neler neler yazardı yüreğindeki bu coşkuyla Akça kız.

Belki dilden dile dolaşan bir türkü olur tüm dünyaya duyulur, belki de bir destan olur okunurdu yüzyıllar boyu.

Ne istediğini soran olmamıştı bu yaşına kadar, ne dayatıldıysa oydu kaderi, ona reva görülen neyse onu yaşamalıydı bir ömür.

Attığı her ilmek bir serzeniş, her düğüm bir yok oluşuydu ümitlerinin.

Bembeyaz patiskanın üzerine nakşettiği  motifin ismi Maraş gülüydü. Her genç kızın çeyiz sandığının olmazsa olmazı bu Maraş gülünün bir de hikayesi vardır dilden dile nesilden nesile aktarılan. Şöyle ki: Rivayete göre  genç bir kız bu nakışı komşusunda görüp çok beğenir ve örneğini ister. Komşunun kızı benim çeyizimden başka kimsede olmasın diye vermek istemez örneği. Bunun üzerine hırs yapan genç kız hastalanır yatağa düşer. Nişanlısı memleketteki bütün doktorları getirir sırayla. Her geçen gün daha kötüye gider. En nihayetinde ümit kesilir; ince hastalık bütün bedenini ele geçirmiştir genç kızın. Doktor ölüm tarihi olarak yaprak dökümünü beklediğini söyler nişanlısına. Her ne kadar gizlemeye çalışsalar da duymuştur bu kara haberi genç kız. Hemen oracıkta bir türkü tutturur  kendi dilince;

Her gün doktor gelir gider
Komşular hep merak eder

Doktor derki, veremli kız
Yaprak dökümünü bekler


İğne iplik verin bana
Çıkayım ağaç dalına


Siz de yardım edin bana
Dikeyim yapraklarını


Ertesi sabah kızı ağacın başında donmuş vaziyette bulurlar, sabaha kadar bütün yaprakları dikmiş ve son yaprakta ruhunu teslim etmiştir,

Akça kız bir taraftan nakışını bezeye dursun bir yandan da geleceğine dair hayallere daldıkça iğneyi mütemadiyen parmaklarına batırıyor parmağından değil yüreğinden kan damlıyordu adeta, sessiz haykırışlarını kendinden başka duyan olmuyordu, o da yaşıtları gibi okula gitmek istiyor, beyaz kolalı gömlek, pileli etek giyip kütüphanelerde kaybolmak istiyordu.

İnci boncuk, iğne iplik, hiç ona göre değildi kendini böyle bir dünyaya ait hissetmiyordu. İnsan kendi tabiatına uygun olanı yapamayacaksa varoluşunun anlamı neydi ki bir an hikâyedeki genç kızla kıyasladı hayatını, hırs yapacağına mücadele etseydi, çaba harcayıp istediğini elde etmenin çarelerine baksaydı diye düşündü. Bu bir hikâyeydi tabi ama; hiçbir hikâye hiçbir kıssa laf olsun diye anlatılmazdı uzun yıllar, Elbette herkesin kendine göre bir ders çıkarması gerekiyor kıssadan hisse almak icap ediyordu. Yarından tezi yok hayallerinin peşinden koşmak, kendi yolunu çizip bir adım atmak fikriyle gecenin siyahını üstüne çekti yıldızları yok sayıp.

Güneşin doğuşuyla yeni bir hayata adımlamayı düşlerken kaderi ona çelmesini çoktan atmış bulunuyordu. Yan odadan gelen seslerden anladığına göre Maraş gülü motifli nakışını bir an önce bitirmesi gerekiyordu. Ceviz oyma sandığına yol görünmüş,
Akça kıza bir kez daha ne istediği sorulmamıştı...


BULAMADIM / Sefa DOĞAN



Aşk derdiyle yanar oldum
Ele güne derman sordum
Bir sultanı arar oldum
Derde derman bulamadım

O gözlere bakamadım
Bakıp bir kez dalamadım
Nice güzeller gördüm
Gönle sultan bulamadım

Deryalarda kaybolmadım
Ceylanla dost olamadım
Çöle düştüm Mecnun oldum
Çölde Leyla bulamadım

                                           


İKİ FİNCAN KAHVE / Hatice ÇİMEN

            Kâtip arzuhalimi yaz yâre böyle…

Bir genç sıkı sıkıya giyinmişti. Ellerini nefesiyle ısıtmaya çalışıyordu. Boynunda annesinin özenle ördüğü kalınca bir atkıyla, her zaman geçtiği o caddenin kaldırımında yürüyordu. Dalgın bakışları arasında bozuk kaldırım taşlarını fark etti. Yağmur suları bu bozuk taşların arasında birikiyor, bastığı an su birikintisinin içine düşmüş gibi paçaları ıslanıyordu. ‘Bu şehrin kaldırım taşları bile bir garip!’ diyerek söylendi. Belki de şehrin geçmişten gelen talihi böyleydi. Talihsizlik… Her şey normale dönmüş gibi görünse de binaları, sokakları, parkları eskinin acılarından izler taşıyordu. Devletin yükünü sırtlanmış olmanın verdiği ağır bir havası vardı. Ya adliyeyle ya da askeriyeyle işi olan gelirdi zaten bu şehre. Bazen de onulmaz hastalıklara tutulmuş Anadolu insanının son bir çaresi, son bir umudu olurdu bu şehir. Bu büyük şehrin büyük hastanelerinin üzerinden dalga dalga yükselen yakarışların olduğunu hissederdi. Kendisi de bu hastaneler için gelmemiş miydi? Ama ne hastaydı ne de hastası vardı. Okul okuyacak ve o hastanelerde hemşire olacaktı! Hemşire; bu kelimenin geçmişte özellikle “kız kardeş, bacı” anlamında kullanılmasının garipliğini hissetti. Erkek hemşire olur muydu? Bu okulu kazandığını öğrendiklerinde, akrabaları da bu gibi soruları çok defa sormuşlardı ona, ‘Oğlum şimdi sen hemşire mi olacaksın hemşir mi?’

Kafasında bu soruları cevaplamaya çalışırken, yolu, o güzel sokağa çıkmıştı sonunda. Bu sokakta yürümeyi çok seviyordu. Her zaman yurduyla okulu arasında yürüdüğü yolun en güzel parçasıydı bu sokak. Sokağın sağında ve solunda sıra sıra dizilmiş, uzaktan üst üste inşa edilmiş gibi görünen ahşap konaklar vardı. Kâmil Paşa Konağı, Beynamlızade Konağı, Kabakçı Konağı… Hepsi restore edilmiş bir şekilde dimdik ayaktaydı işte. Kim bilir kimlere ev sahipliği yapmıştı bu konaklar. Avlusunda koşup oynayan çocuklar olmuştu mutlaka. Ve bahçe duvarlarına boylu boyunca tırmanmış yemyeşil sarmaşıklar… Balkon saksılarından taşarak aşağı doğru süzülen küpe çiçeklerini de görür gibi oldu. Bunları düşünerek rengârenk hayallere dalmıştı ki bir anda yüzüne küçük cam kırıkları atılmış gibi hissetti. Esen rüzgârın yüzünde bıraktığı çiziklerin acısıydı bu. Soğuk gerçekle yüzleşti aniden. Bu kış gününde ne balkonda çiçekler vardı ne de evlerden gelen çocuk cıvıltıları. Bu konakların çoğu şimdi dükkân olarak kiraya verilmişti. Hediyelik eşyaların satıldığı, turistik hizmet veren dükkânlar… Böyle derin bir geçmişe sahip bu konakların ruhuna tamamıyla ters düşüyordu. Bu konaklarda edebiyattan, musikiden, bilhassa şiirden konuşulmalıydı. İstiklal Marşı da bu sokağın başındaki konakta yazılmamış mıydı? Mehmet Akif’in vatan derdiyle yazdığı o mısraların mirasçıları, yine bu konaklarda o mirasa sahip çıkmayı öğrenebilirdi. Kitap mütalaaları yapılarak başlanabilirdi mesela. İlla kiraya verilecekse bu konaklar Maraş’taki “Dükkânları” gibi olabilirdi. Ah… Keşke… Keşke bir tanesini ona verseler tıpkı oraya benzetecekti. Hocalarıyla ve dostlarıyla buluşup hemhal olduğu o dükkâna… Önce boydan boya raflar yaptıracaktı duvarlarına ve sıra sıra kitaplar dizecekti o raflara. Bir köşesinde uzun sohbetler için büyükçe bir semaver çay kaynatacaktı mutlaka. Semaverin buharı ellerini ısıtırken, muhabbetin de içini ısıtması için gönül kapılarını ardına dek açacaktı. Ah… Bu boş sokaklar… Bu şehirdeki yalnızlığını yüzüne çarparcasına bomboştu yine. Gerçi kalabalık olsa ne olur diye düşündü, aynı telden çalan yürekler bulmadıktan sonra. Bir hasretlik türküsü çalmaya başladı yüreğinin o titreyen tellerinde. Her adımında omuzlarına ayrı bir yük biniyordu sanki. Ağırlaşan adımlarından kurtulmak istedi.

Böyle devam ederse derse geç kalacağını düşündü, hızlı hızlı yürümeye başladı. Bir iki metre gitmişti ki sokağın sessizliğinde, ince bir ses duyar gibi oldu. Ayak sesleri bile engel oluyordu bu sesi duymasına. Durdu, dikkat kesildi. İlerdeki Kanaviçe Kafeden geldiğini zannetti. Ama hayır! Kafenin tam karşısındaki dükkândan geliyordu bu türkü sesi. Bu ince ses…

 “İlahi onmaya yardan ayıran, oy
Bahçede bülbüller ötüyor uyan, oy
Kula gölge olsa Allah’a ayan, oy
Senden ayrılalı gülmedim dostum, dostum dostum…
 Gelsene canım…
Pir Sultan Abdal'ım gülüm dermişler, oy
Bu şirin canına nasıl kıymışlar, oy
İster isem Dünya malın vermişler, oy
Sensiz Dünya malı neylerim dostum, dostum dostum
Dostum gelsene canım”

Sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Bir de ne görsün! Az önce hasretini çektiği, hayalini kurduğu o dükkân tam karşısındaydı. Hasret Kitapevi… Her gün geçtiği bu sokaktaki böyle bir yeri nasıl fark etmemişti? İçten içe kendine kızdı. Derse yetişmesi gerektiğini tamamıyla unutmuştu. İçeriden kendini çağıran radyonun sesine kulak verip titreyen elleriyle dükkânın kapısını araladı. Şaşkınlığı daha da arttı. Tıpkı hayallerindeki gibi tavana kadar uzanan raflar vardı. Ve raflara sıra sıra dizilmiş kitaplar ve kitaplar… Sadece raflarda değil, dükkânın her köşesinde öbek öbek kitap kuleleri vardı. Bu dükkân da tıpkı kendi dükkânları gibi tütün kokuyordu. Hasretle derin bir nefes çekti… Buranın sahibi muhakkak tütün içen bir adam olmalı, diye düşünürken radyonun sesi bir anda kesildi. Nazenin bir sesle irkiliverdi.

- Buyurun, hangi kitaba bakmıştınız?

Genç çok şaşırmıştı. Arkasını döndüğünde kitap yığınlarının arasında kalmış küçücük bir masanın başından kendisine seslenen kadını gördü. 45-50 yaşlarındaki bu kadın, gözlüklerinin üzerinden kendisine bakıyordu. Henüz şaşkınlık ve korkusunu üzerinden atamamışken cevap vermeye çabaladı.

-Ben… Ben şey! Şey için gelmiştim… Yunus Emre’nin Divanı için.

Ne zamandır okumayı planladığı bu kitabın adını söyleyebildi ancak.

-Hım. Bu kitabı aradığına göre Edebiyat falan okuyor olmalısın.

-Şey… Hayır, ben, ben hemşirelik okuyorum Efendim.

Bu cevabı duyan kadının yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Hemşirelik okuduğu için mi yoksa kekeleyerek cevap verdiği için mi güldüğünü anlamamıştı.

-Çok güzel, çok güzel! Ders mecburiyeti dışında Yunus’un Divanı’nı okuyan gençler görmek çok güzel. Ama maalesef bu kitap bu raflarda yok. Yarın gelirsen, eşim yerdeki bu kitap yığınlarının arasından senin için bulup çıkarabilir.

-Eşiniz mi?

-Evet, eşim. Müfit hocanız benim eşim! Bugün söyleşisi ve imza günü olduğu için İstanbul’a gitti. Onun yerine ben geldim dükkâna. Bugün senin gibi kaç genç geldi buraya biliyor musun?

Delikanlı çok şaşırmıştı, demek ki buraya gelen başka gençler de vardı. Üstelik dükkânın sahibi bir yazardı.

Yazar’ın eşi, bu gence yardım edememiş olmanın mahcubiyetiyle seslendi.

-İstersen, sen de bakabilirsin bu kitaplara. Mutlaka bu yığının arasında bir yerlerde olmalı Yunus’un Divanı.

Genç bu teklife çok sevindi. Zaten hasret gidermek istiyordu bu tütün ve kitap kokusunun karışımıyla. Hemen bir köşeye oturarak kitapları ayırmaya başladı. Hem kitapların tozlarını siliyor hem de nasıl kitaplar satıldığını inceliyordu. Hanımefendi de diğer köşeden başlamıştı kitapları ayırmaya, bir yandan da eşine söyleniyordu. “Ben kaç defa söyledim ona, bu kitapları bir an önce yeni yapılmış raflara düzenle diye! Böyle olunca zor bulunuyor işte kitaplar” Bir yere kadın eli değmesi bu olsa gerekti. Temizlik ve düzen getirirdi… ‘Dükkânı’ hatırladı, tebessümünü gizleyemedi.

Hanımefendi saatlerce kitaplarla konuşmaktan sıkılmıştı. Gencin suskunluğunu kırmak istercesine sordu;

-Eee Genç adam nerelisin bakalım sen?

-Maraşlıyım efendim!

-Maraşlı mı? Ben de Kahramançorumluyum biliyor musun? diyerek gülümseyiverdi kadın.

Delikanlı afallamıştı, Kadının yüzündeki gülümsemenin sebebini yine anlamamıştı. Üstelik Kahramançorum da neyin nesiydi? Belli ki hanımefendi bu tavrıyla gence iyi bir ders vermek istiyordu.

-Genç adam, sen askeriyede geçen şu hikâyeyi duymadın mı hiç? Bir komutan içtimada sırayla askerlere memleketlerini soruyormuş. Sıradaki askere sormuş “nerelisin asker!” diye. Asker cevap vermiş.

“Maraşlıyım komutanım!” bu cevabın üzerine tokadı patlatmış komutan ve tekrar sormuş; “nerelisin asker!” Askerden yine aynı cevap gelmiş. “Maraşlıyım komutanım.” Komutan bu sefer daha sert bir tokat indirmiş. Derken üçüncü kez yine sormuş “nerelisin asker!”. Asker bu sefer “Kahramanmaraşlıyım komutanım “ demiş. Komutan bu cevaptan memnun bir şekilde sıradaki askere sormuş “ nerelisin asker!” Önceki askerin akıbetini gören Çorumlu asker cevabı yapıştırmış! “Kahraman Çorumluyum komutanım!”

 Hanımefendi bu hikâyeyi anlattıktan sonra gülen gözlerle tekrar bir cevap beklercesine gence baktı. Genç, kahramanca bir mücadeleyle alınmış bu unvanı görmezden gelmenin acısını yanağında hissetti. Yarı güler yarı mahcup bir ifadeyle;

-Ben de Kahramanramanmaraşlıyım efendim! Bu sefer gururla vurgulamıştı “Kahraman” kelimesini.

Kadının yüzündeki tebessüm aniden derin bir hüzne bıraktı yerini. Gözleri uzaklara dalmış bir şekilde;

-Ah Müfit Hocan burada olsaydı şimdi gözleri dolardı yine. Kahramanmaraşlı birini görünce bir sızı düşer onun içine, bilirim.

Genç bu ani geçişin şaşkınlığını yaşıyordu, hanımefendi devam etti.

-Müfit hocan, yıllarca bu şehirde beraber mücadele verdikleri dostunu Maraş’ın o soğuk dağlarında kaybetti. Maraş adını duyunca gözlerine dolan yaşları, yüreğine düşen sızıyı çok iyi bilirim. Muhsin Başkanı çok severdi çok… Herkesten farklıydı ona olan muhabbeti…

 Bu sözlerinden sonra devam edemedi, yutkundu, yine olmadı. Genç ise ne diyeceğini bilemez halde sessizce bekleyebildi ancak. Aslında çok cümleler birikti dilinin ucunda “Maraş’ta çok insan çıktı Keş Dağlarına başkanı aramaya” diyecekti, sustu. “Başkanı herkes çok severdi” diyecekti yine sustu. Biliyordu ki kendi yaşındaki bir gencin anlayabileceği bir acı değildi böylesi. Teselli verecek cümleler kurmaya zaten gücü yetmiyordu. Sadece “Rabbim mekânını cennet eylesin, bizi de yoldaş eylesin.” diyebildi. Gencin bu çaresizliğini anlayan hanımefendi sessizliği bozarak umutla konuşmaya devam etti.

-Sonra Müfit Hocan bu Kitapevini açtı işte. Muhsin Başkanın kabrinin az ötesinde burayı bulduk, ona komşu olmaya geldik. HASRET KİTABEVİ koyduk ki adını, muhabbetimiz belli olsun. Senin gibi bir sürü genç gelip gidiyor buraya, Hocana yoldaş olmaya.

Genç küçük bir tebessümle karşılık verebildi. Öyle, böyle derken derin bir muhabbetin kapısını aralamışlardı. Bir yandan kitapları tasnif ediyorlar bir yandan da muhabbete devam ediyorlardı. Kitaplar hakkında konuşmaya daldılar bu sefer de. O kitap senin bu kitap benim derken konu Müfit Bey’in kitaplarına gelmişti. Hanımefendi, eşinin kitapları yazarken nasıl sancılar çektiğini anlatmaya başladı. Bir kitabın meydana gelmesinin hiç kolay olmadığını, bir iki günde okunup bitirilen bu kitapların yazılmasının aylar hatta bazen yıllar sürebildiğinden bahsetti. Bu arada evin bütün yükü, bu vefakâr kadının omuzlarına kalmış olmalıydı. Eşi böyle güzel kitaplar yazarken kendisi de güzel çocuklar yetiştirmeye çalışmıştı. Bir yazarın eşi olmak da kolay değildi anlaşılan. Garip olan, bütün bunları anlatırken tek bir sitem cümlesi dahi dökülmemişti dudaklarından. Belli ki çok seviyordu eşini.

Genç, hanımefendinin bu samimi sohbetinin etkisiyle, içindeki kırılgan tarafını bir parça da olsa gösterebileceğini hissetti. Yazmaya çalıştığı beyitlerden, aklında tasarladığı öykülerden bahsetti. Aslında yazı yazmayı çok seviyordu ama bu şehrin solgun havasından mı yoksa henüz meyve vermeden köklerinden koparılmasından mı olduğunu bilmediği kırgınlıkları vardı içinde. Eskisi gibi yazamıyor, hissedemiyordu. Bu şehirde dertleşecek bir yürek bulmanın özlemiyle bir çırpıda anlatmak istedi bütün bunları… Peş peşe konuşmaktan damağı kurumuştu. Hanımefendi bunu fark etmiş olacak ki üzülerek;

-Bugün dükkânda tek başıma olduğum için semaveri yakmak istemedim. Ama sen en iyisi karşıdaki kafeden iki bardak çay al da gel, öyle devam edelim.

Delikanlı hemen karşıdaki kafeye gitti. Ama iki çay yerine iki kahve sipariş etti. Çünkü bu muhabbetin kırk yıl hatırı olsun istiyordu. Kahvelerin hazırlanmasını beklerken düşüncelere daldı yine. Bugüne kadar karşıdaki kitapevini fark etmemesinin sebebi bu kafe olmalıydı. Çünkü bu sokaktan geçerken sürekli buraya takılırdı gözleri… Çok naif bir havası vardı. Masalarını çiçek kanaviçeli beyaz örtüler, duvarlarını da güzel kaligrafiler süslüyordu. Her zaman dışarıdan gördüğü ama bir türlü okuyamadığı o yazıyı fark etti, uzun uzun baktı o yazıya…

 “Dediler ki: Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.

Dedim ki: Gönüle giren gözden ırak olsa ne olur.”

Ah bu cümleler… Hanımefendiyle konuştukları bütün muhabbetin özetiydi sanki. Evet! Gönlünde hocaları ve dostları için beslediği hasret dolu muhabbetleri vardı. Ama onları görmese de gönlünde taşıması yetmez miydi? Tıpkı dosta muhabbetini ölene dek gönlünde taşıyacak Müfit Hocası gibi… Yeni doğmuş bir bebeğin aldığı ilk yakıcı nefes gibi ciğerlerini yakan derin bir nefes aldı. Muhabbetini değil kırk yıl, ömür boyu unutamayacağı o vefakâr hanımefendinin yanına döndü. Ellerinde bol köpüklü iki fincan kahveyle…
                                                                                                                                  Tuğba’ya


KARTAL ADLİYE YOLUNDA-2 / Hasan KEKLİKCİ


Haberi getiren makam şoförüne hâkimin nasıl biri olduğunu sordum “Eke bir adam.” dedi. Tamam. Belli ki adam; bizi, adı sınıf başkanı tarafından tahtaya yazılan suçlu öğrenci misali karşısına geçirip, bir iki hukukî terimi sündürüp, ağdalayıp korkutacak, nefsini tatmin edecek. Muhtemelen benden sonra yanına gelen hâkim ve savcılara kendisini övmek için laf biriktirecek. Bir belediye başkanına nasıl fırça attığını ballandıra ballandıra anlatacak. Haşa kimseyle ego yarıştıracak durumda değiliz Elhamdülillah. Nefsimiz ayaklarımızın altındadır da… Olsun… Canım bir hâkimden de fırça yemeyelim. O da eksik kalsın. Sonra davasına, keşfine geldiği adamlar zaten “benim adamım” değiller ki. İkisi de bana oy vermedi. Bir kere olsun, benimle ilgili kibar laf söylemeyen insanlar bunlar. Yetmiş seksen yaşlarındaki iki fakir kasabalı devletin hâkimini getirmek için, belediyenin aracını almasın da ne yapsın. Bir kere; onlara o arabayı vermemek belediyenin kamu hizmeti yapma ilkesine de ters düşer. Kanunda yasakmış. Eyvallah. Kanun kanundur da… “Da”sı var işte Emmi.

Gitmedim hâkimin yanına. O da suç duyurusunda bulunmuş. Davayı bir avukata vermeye kalktım, adam benden seri katil kurtarma parası istedi. “Nasıl olsa boynum kalın, kendi kendimi savunurum.” dedim. Sonra, insanlık cilkes öldü mü canım? Bu mahkeme kasabanın iki hatırı sayılır ihtiyarının başının altından çıktı benim başıma. İkisi bir olmazsa da her biri ayrı bir gün gider geçer hâkimin karşısına; “Efendi iş böyleyken böyle oldu: Biz işin buraya kadar geleceğini hiç düşünemedik. Eski başkanın gününde her işimizi bu arabayla yapardık. Düğünlere, cenazelere, hasta yoklamalara hep bu arabayla gider gelirdik. O zaman hiçbir şey olmadı. Şimdi duyduk ki belediyenin makam arabasına binmek yasakmış. Bu başkan mı yasaklattı, ya yoksa evvelden beri mi yasaktı bilmiyoruz. Yasak olduğunu bilseydik o zaman da binmezdik, şimdi de. Kasabada bir iki lafını bilmez, ağzı kovuk ‘Bunlar başkanı mahkemeye verdirip, başkanlıktan düşürüp, eski başkanı geri başkan yapıcılarmış’ diye şayia çıkarmış. Hepinizin babalı -vebali- boynumuza olsun ki öyle bir şey yok. Aha şu boyunlarımızdaki bu başkanın dedesi Hafız Hoca’nın yazdığı muskalardır. Bugün başımız dişimiz ağrımıyorsa -Allah Efendimize komşu etsin- onun sayesindendir. Biz boyunlarımızda muskasını taşıdığımız adamın kanının karıştığı birine, hatta yedi sinsalasına -sülale- kemlik demeyiz. Eğer ki ortada bir suç varsa bu suç başkanın veya şoförünün değil bizimdir. Mümkünü varsa affedin, yoksa hükmünüz karşısında boynumuz kıldan incedir.” der işi bitirirler diye düşünmüştüm.

Benim düşündüklerimin hiçbiri olmadı. O gün bugündür gidip geliyorum mahkemeye. Kendi kendimi savunuyorum iki küsur yıldır. Ayda bir mahkeme var ve her mahkeme duruşmalı Emmi.

Bugün sabah dokuzdan ikindiye kadar adliyedeydim yine. Baktım mübaşir avukatları ve avukatı olan davalı ve davacıları bekletmeden içeri alıyor, bari ben de torpil yaptırıp bir an önce duruşmaya girip çıkayım da işime gücüme bakayım dedim. “Ben” dedim mübaşire “Biliyorsunuz belediye başkanıyım kasabaya vali bey gidecek, benim kendisinden önce orada olmam gerekir dosyamı öne alabilir misiniz?” Bunu diyen sen misin? Bizimki de saflık işte sen kimsin karşındaki kim: Karşımdaki koskoca mübaşir, adliyenin sahibi, memleketin hukuk sistemini ayakta tutan adam. Ortadoğu ve Balkanlara mahkeme dosya sistemini getiren; hangi dosyanın ne zaman hâkimin önüne konulacağına karar veren ve verdiği kararlarda asla geri dönüşü olmayan, dosyaların kendi bilgisi dışında karıştırılması, sıralarının değiştirilmesi halinde, hâkimi değilse de kâtibi sürüm sürüm süründüren adam. Efendim kim nereden gelir nereye giderse gitsin. Şu şuradan gelecek, şu şuraya gidecek diye buradaki düzeni değiştirmek olmaz. Herkes görevini bilmeli. Ya Hu Emmi neymiş bu mübaşirlik? Hayır, bir tavuk verdik adamı söylettik, iki tavuğa susmuyor şimdi. Lafını verdiğim adamı da görsen; orta boylu, kısa saçlı, üzerinde eşantiyon bir kareli gömlek; aynı amirleri gibi, tıraş olmaktan nevli dönmüş bir yüz, ensesinde uzamış kıllar, ayağında eski bir ayakkabı –firmalar eşantiyon olarak genelde gömlek veya ajanda verir- bu ayakkabının üzerinde dimdik duran ve basbas bağıran biri.

Allah kimseyi mahkeme kapısında bekletmesin Emmi. Adamın insanları bir çağırması var ki sorma gitsin. Adliyenin ikinci katından “davalı Hasan Keklikciiiii…” diye bağırınca, Allah seni inandırsın Andırın Garajından duyuluyor herifçioğlunun sesi. Alışmış. Öyle işte. Hal bu ki ben yanındayım. Biraz önce torpil yapmaya çalıştım. Olsun… Adam bağırıyor.

Bu mahkemeye bundan önce kaç defa geldim tam hatırlamıyorum. Otuzu bulmamışsa da yakındır. Hoş hâkimin savcının bir şey dediği de yok. “Devletin makam arabasını yandaşlarına kullandırıyorsun. Ankara, Antalya seminer seminer geziyorsun.” gibi saçma sapan laflar her defasında. Hal bu ki ilk duruşmada; bizim belediyenin kendilerinin bildiği belediyeler gibi bir belediye olmadığını anlattım. Belediye başkanı olarak şehir dışına arabayla gitmek için yakıt alacak durumda olmadığımızı; yakıt alabilsek bile, alındığı ilk ay takla atmış, her an neresinden ne arıza vereceği belirsiz makam arabasının Kahramanmaraş dışına çıkamayacağını söyledim. Kaç defa hâkime, “Şahit getireyim.” dedim. “Biz burada neyiz, şahit lazım olursa senden istemesini biliriz.” diye beni zavırladı koydu şuraya. Hâkim, hâkim değil parti kapatan dirayetli (!) üstatlarına özenen bir tip. Her sözümün sonuna “diyorsun” diyor ve elindeki kalemi parmaklarının arasında gezdirip duruyor. İnsanın aklına şu da geliyor; acaba adamın babası bir yerde seçime girdi kazanamadı da onun acısını benden mi çıkartmaya çalışıyor? Yoksa düşünen insan, yasak olan -kanuna göre- bir iş için bir kere şehre gelip giden aracın, otuz defa mahkeme için şehre gelip gitmesindeki devletin zaman ve maddi kaybını hesap eder.

Neyse ki bugün karar verilecek. Şükür ne eski çağ ve ne de engizisyon mahkemesinde yargılanmıyoruz Emmi. Yoksa bu hâkim ya bizi azgın bir ırmağa attırır, nehir tanrısının (!) insafına bırakırdı. Ya da giyotinde kafamızı gövdemizden ayırtırdı.

Girip çıktım Emmi. Nihai karar verilemedi. “Belediye başkanının suçun işlendiği tarihte belediye başkanı olup olmadığının vilayetten sorulmasına karar verilmiştir.” denildi.

Bir dahaki mahkemeye gelmeyeceğim. Fakat olur da jandarma gönderilip ellerim arkamdan kelepçelenmek suretiyle mahkeme salonuna getirilerek duruşmaya katılmak zorunda bırakılırsam Abdurrahim Karakoç’un aşağıya bir dörtlüğünü aldığım Hâkim Bey şiirini, başından sonuna kadar heriflerin suratlarına okuyup çıkacağım Emmi.

“Mübaşir itekler, kâtip zavırlar
Değişti bizde de göya devirler
Yüz yıl önce adam yiyen gâvurlar
Tapucuyu aya saldı hâkim beğ A.KARAKOÇ

ESKİMEYEN ARŞİV / Ahmet Özmen KILIÇ



Peşinden çırpınan yüreğe bak da,
Arşivleyip hayatının bir köşesine atma,
Aklımda kalan sözleri duy da,
Besteleyip sazının bir teline kıyma…

Unutulur mu sözler, özlemler hiç?
Yazan bir deli çizen bir meczup,
Alaturka bir hüzün nostaljik sevinç,
Hatırlamasa da yanar yürek okuyup.

29.11.2016