HAMAL TAŞI / Ömer Faruk GÜNAY

Abdülhakhamit “az yazı, çok para” demiş.

Buna muvazi atalar, “az iş, çok laf” demişler.

Eğer yazı yazılacak, laf verilecekse bu iş tabii bir mişmişçiye düşmüyor. Madem bir yazı yazılacak, ancak o, zamanında bu yazıyı yazmış olan ataya elçilik etmekle yükümlensin. Atalar elbet güzel demiştir.

Bizim oturaklı hazinelerimizden gayri, taşa çok değer verdiğimiz olmuş. Konya’nın çölünde Camii yoksa düzgünce bir taşı getirir dikerler mescide; çıkar Ezan-ı Muhammedî okurlardı. Her kazaya bir yitik taşı dikilir, bulunan sahipsiz eşyalar bu oyuk taşlara bırakılırdı. Yani insanlar çarşı-pazarda bir şekilde yitirdikleri değerli eşyalarını yakındaki yitik taşlarında ararlardı. Bazı taşları öyle işlemişiz ki şarkta isyanlar koparmış. Fakat hem hocamı hem beni etkileyen, bu süryan işlemelerden ziyade, çeşme yanlarındaki kaba kaba taşlar oldu. Hamal taşı. Hamalların taşı. Küfeyi sırttan bırakırken; yere sürünmesin, susadıkça su içsin, kamburuna kolaylık olsun demiş atalar. Sokak başlarına, çeşmelerin yamacına dikilmiş taşlar.

Yalnız Şair-i azam ile aramızda en az on hukuk devri var. Yine de isminin tahsilhânelere verilmesine itirazım yoktur.  Nasıl olsa o da Lusyen’i yitik taşında bulmadı mı?


İki keklik bir kayada, biri ötüyor, biri ölüyor. 

***
KARTPOSTAL ÇİZİKLERİ















Gelir hani ceviz ağacına kurulur sonbahar 
Islak otların damağında sızlatırsın soğuğu
Soluk bir gün sancılanır ufuktan
Kafanın üstünde dallı budaklı açelya
Nereye vursan başını, solgun bir hüzün

Kime sual etsen yılgın bir parça
Sokaklara sarılmış yapraklar ve doksanlar
Koruluklarda ıslak kaya serçeleri
En dibine insanlığın küstah soyuna kadar

Kime sual etsen bir parça yılgın
Omuzlarında kasvet yüklü sancılar
Soluk bir bayrak ufuklarında sallanan
Nasıl yollara indiyse ağır bulutlar
Çakı gibi öyle inmiştir kemiğe ızdırabın

Bu küre devir koskoca yutuyor bizi
Ocakta süt kesti yaş kütüğün
Sarılır paltona sen yutkunursun ancak
Ürkek ürkek geçersin bir kaldırımdan 


***
TOPKAPI'DA SON AKŞAM


Atalarından sana kalan mirasa sahip olman için
onları bilmen ve kullanman gerekir.
Faydalanılmayan mal ağır bir yüktür. - Goethe


Avrupa, devrimin baharı henüz devam ederken bir parmak kılıcı, ondan komik boyuyla peşine taktığı ordunun yegane emirganı Napolyon'a boyun eğdi. Bu tuhaf İtalyan kurduğu sofrayı donatmak için arkasında binlerce ölü bırakarak İngiliz'in deposu Mısır'a kadar dayanmıştı. Dönerken Bosnalı Cezzar Paşa'dan aldığı himmet ile Brandenburg kapısından şehrin fatihi olarak geçmişti. Söğüt'te doğmuş olsa ahır bile teslim etmeyeceğimiz bu adam Alman koridorunu ipi kopmuş tesbih gibi dağıttı. Tanrıça İrene heykeli, kapının üstünde şehrinin huzurunu bozan bu imkânsız tahakkümü çaresiz seyrediyordu. Savaş ganimeti olarak şehrin kapısından alınan İrene, Napolyon'un küçük bir armağanı olarak Josephine'e kadar ulaşmıştı.


XXI. asrı yaşamak çilesiyle îfa ettiğimiz şu zamanda İrene, Brandenburg kapısının üstünde tekrar ve hala saklanmaya devam ediyor. Başka açıdan sömürüyü, ahlâksızlığı hatta yamyamlığı asırlarca mütenekkiren devam ettiren ve ademiyet üstünde açtığı kapanmaz kara çukurlarıyla küre-i arzın tepesine ulaşan bu beşerî hayvanların beş kilo mermere verdiği ehemmiyeti görmezden gelemiyorum. Doğrusuyla-yanlışıyla Türk tebaasına refah bir içtimai münasebet sunabilen komutanların nice mabetleri bu ehemmiyetin cüzüne layık olmamıştır. Üstelik otuz seneye bir devlet sarayları, konakları, odaları, eşyaları yenileniyor. Elli seneyi aşabilen kurumlar derhal müzeleşiyor. Kulağınıza da bir giriş tokası takıyorlar yaylanıp duruyorsun içeride. Unesco. Are u father's legacy ha?


Yarın ölecek olanlar için yarın doğacak olanların düzenini bozamayız. Her gün yeni bir çocuk doğuyor ve her geçen gün onlara bu toprakları devrediyoruz. Kültüründen, adetinden, geleneğinden, ahlâkından, şuurundan dolayısıyla ulviyetinden kopmuş çocukların kendinden sonraki yüzyıla bırakacağı mirası tahayyül bile etmek istemiyorum.


"Arz-i acz etmeyesin yâreden ol yâre sakın
Bulduğun cevher-i âlîleri bîçâre sakın." - Şeyh Galip



***
SERÇE KÖŞK

"Gölgelikde edemezsin derd-mendinle karâr
Sen hümâsın dâ'imâ senin işin pervâz olur"

Ben de bu ihtar üzre süzülürken, salına salına Mükrimin Halil Bey’in kitaplığına konmuştum. Orada birazdan tafsilatına ineceğim köşkün adresini, muhteremler- den bir zat bileğime bağladı. Emir üzerine bu kıymetli yolculuğa başladım. Vardığımda gerileme döneminde zarifle- şen mimarimizin bu güzide örneği, tüm tarihiyle karşımda duruyordu.

Köşkün sofaya içli içli açılan kapısıyla keskin bir Karaçam kokusu yüzüme vurdu. Daha girer girmez bu havadan öyle etkilendim ki, kendi iç sesimle dahi adaba uygun konuşmaya başladık. İki katında toplam yedi oda gezdim. Tek tek tüm duvarları, kanatları, pencereleri inceledim. Keçe divanlar, kararmış bir maşrapa, mermi mekik dikiş makinası, nişlerin içindeki bakır cezveler ve yanında birçok eşyadan fazlasıyla etkilendim. Özellikle yastıkların üstüne serilen örtülerdeki işlemeler, İngilizlerin ağrına gidecek bir zerafetteydi. Hele arkada küçük bir bahçesi vardı ki çocukluğumun burada geçmesi için kötü bir yazgıya razı olabilirdim. Fakat en çok dikkatimi celbeden; köşkün arka - güneş gören- cephesine yapılmış kuş evi oldu.

Sultan Abdülhamit zamanında memlekete gelen Fransız seyyah Castellan, seyahatnamesinde: "İstanbul’a hububat, gemilerle gelir ve limanlara boşaltılır. Binlerce kuş boşaltmayı bekleyip hücuma geçer. Onlar için çuvallar açılır ve Türk gümrüğünün harç olarak aldığı miktardan fazlasını tüketirler." yazmıştır. Türk milletinin hayvanlara karşı saygı ve merhameti gayrimüslimleri hayrete düşürecek mertebeye varmıştı. Oluşan hissiyatın en değerli eserlerinden biri ise kuş evleridir. Bu kuş evleri, merhametin mahsulü olarak imparatorluğun son döneminde neredeyse tüm evlere, camii ve medreselere, devlet dairelerine yayılmıştı. Üstelik bu köşkler öyle alelade düzeyde değil; başlı başına itina gerektiren, sanatsal kaygı taşıyan eserlerdir. Daha çok yerleşeceği binanın küçük bir emsali niteliğinde yapılır, bina ile aynı mimari özelliklere sahip olmasına gayret edilirdi. Rüzgârın geliş yönü ve güneşin vuruş açısı dahi hesap edilerek yapılan bu kuş evleri, ileri bir duyarlılık ve zahmetle yapılırdı.  XXI. Asrın modernleşme adına yaptığı estetikten yoksun yapılanmaların içinde şimdi kaybolma noktasında kuş evleri.

Son zamanlarda Doğa Koruma ve Milli Parklar 5. Bölge Müdürlüğü; “çatılara kiremit şeklinde kuş evi" tasarısının hayata geçirildiğini ve pilot kentte kuş evleri bazı çatılarda şimdiden uygulanmaya başlanırken, ilerleyen günlerde tasarının gidişatına göre kuş evlerinin Türkiye genelinde uygulanması amaçlandığını açıkladı. Fakat ne kadar estetik ne kadar tarihi olacak? Muamma. Yine de naçizane takdir etmemek olmazdı.

İnsanlar şunu anlasınlar istiyorum: Hayat büyük bir saçmalıktır. Onu ancak güzellikleri muhafaza ederek değerli kılabiliriz.



***
YAŞASIN SULU MEYVELER

En basit haliyle bir ağaç devriminin teçhizatı tohum ve kürektir. Çürümeye yüz tutmuş ağaç kökünden sökülür, yeni tohum atılır, can suyu verilir ve yetişmesi beklenir. Fakat yine en basit haliyle bilirsiniz ki, Brüksel lahanasının Bingöl'de yetişmesi güçtür. Yetişse dahi onunla Türk milleti, "cabbege risotto" yapmaz. Olsa olsa ekşili çorbasını kuyu tandır ile yemeğe çalışırız. İşte bu ağaç devriminin bahçıvan paşaları bize "kereste ağaçlarını söktük; yaşasın sulu meyveler." diye sloganlar savurdular. Fakat Fransa'dan ısmarlanan kasa kasa meyveleri bizim çürümeye yüz tutmuş ağaçlarımıza iplerle bağlamaktan başka bir inkılap yapıldığını söylemek mümkün değildir herhalde. 

Sonunda olan, bin yıllık törelere, solan Türk çiçeklerine yani Bektaşi üzümlerine oldu. 

Bizim Gülhane'nin mesulü Mustafa Reşit iken bir gezintiye çıksaydınız birçok ağacın iplerle dolu olduğunu görürdünüz. Elbette soluyacağınız nefes de içinize sığmayacak. Bu buhran havası içinde yaşayan üdeba acı ama süslü meyvelerini siz değerli aydınların okurlarına sunarken içinizden arif bir ses "Üsküdar’dan bu yan lo kimin yurdu? Diyecekti. Evet, şu an beni okuyup anlıyorsanız sizlerde belirli zümreye sahipsiniz demektir. Lakin Belgrat'a pek uğramamanızı tavsiye ederim. Bilirsiniz ki sahafçılar sürgün mektuplarından geçilmiyor. Fakat korkmayın tekaüt gübreniz her ay zat-i alinize takdim olunacaktır. 

Dinsel ibareler, günlük sosyete hayatından siliniyor, ahlaki gelenek gevşetiliyordu. Tabi siz tüm bunları seyrediyordunuz. Büyük komplike ortamında yetişen yeni nesil özgür olmanın ahlaksızlık getirdiği ortamda büyüyordu. Evlatlar papaz olacak, papazlar damat olacaktı. Apartmanlar yükselecek mahremiyetler iç içe girecekti. Tüm bunların bedelini elbette ki ödeyecektik. Tabi siz hâlâ izliyorsunuz. 

Öncesinde eğer izniniz olursa, bu kısımdan sonraki bölüme "sarışın paşalar hatıra ormanı" başlığını vererek devam etmek istiyorum.

Sarışın Paşalar Hatıra Ormanı (Mesul şirket, Arapgir Fıçı Fabrikası) 

Miras malından payımızı istiyoruz. Mızraklı da olur. Pierre Loti'yi de istiyoruz. Paşa soyundan gelen sarı sarı şairler vardır; onların dahi tasfiye edilmesini istemiyoruz. Gerekirse ilga edici yüce buyruğumuzdur. Cingöz falan da sevmeyiz. Tütünün tozu, külün dumanı yeter. 

Yaşasın sulu meyveler. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder