DÜKKÂN MEKTUPLARI-19 / Hasan EJDERHA

Murat Gilin Ora...
            
Birkaç kuş cumartesi günleri baraj kıyısının tam olarak göründüğü devasa bir çam ağacının dalına sıralanıp, gün boyu oradan ayrılmıyor. Aynı kuşlar, haftanın diğer günleri de aynı yere gelip, kıyıya bakıp bakıp, orman içinde kayboluyorlardı.

Muzaffer Hocamın bir balıkçı ekibi, bir de yazar-çizer ve fikircileri var... Nerdeyse her cumartesi Klavuzlu Barajı kıyısına balığa gidilir... Diğer balıkçıların ve piknikçilerin pek uğramadığı; yukarıda bahsi geçen kuşların kondukları daldan tam olarak görünen, sapa bir kıyıyı mekân tutmuş hocamın balıkçıları. Hocamın reisliğinde: Yunus BARMAN (Balık tutamasa da…) Dr Mehmet CERAN, Tayfun GÖKTÜRK, Mehmet YAŞAR, Enver ÇAPAR, Hacı Ahmet ERALP, birkaç senede bir de olsa Hasan KEKLİKÇİ, Somali’nin Anadolu Yöresinden diye kendisini takdim eden ve Ahmet Doğan İlbey’in tabiri ile Ümmetin numunesi Mahmut Muhammet Şeyh Ali, ara sıra Gaziantep’ten motosikleti ile gelerek balıkçılara katılan Seyfettin ALBAYRAM, Güccük Doktor İsmail SAĞIR, Murat YÜCEL, Murat YÜCEL’in oğlu Muzaffer Hocam’ın ahbabı Ömer, Tayfun’un Oğlu hocamın dostu ve ortağı Abdülrezzak ve… Ve bir daha ve… Hacı İbrahim ARIKMERT. Neden mi ve… Ve… diye yazdım Hacı’nın adını? Balıkçı ekibi için de yazar ve fikirciler için de kıymetli Hacı ARIKMERT… Hacı, balıkta, menemenden kuru fasulyeye kadar yemekler yapıyor ve baraj kıyısında lahmacun yapmayı planlıyor. Plandan öte, proje son aşamalarında bildiğim kadarıyla.

Balıkçı baraj kıyısına Muzaffer Hocamın reisliğinde sıralanıyor… Onlar kıyıda, hocamı seyreden kuşlar kıyıyı tam gören devasa çam ağacının dalında sıralana dursun. Sık çamların bulunduğu kıyıya paralel bir tepecik var… Burada: Hacı Arıkmert yemek hazırlığına girişirken hemen yakınına serilmiş bir hasırın üzerine sıralanmış bir ekip daha var: Ali Hocam, Ahmet Doğan İLBEY, Ben abdi aciz, (sık sık bulunmasam da Hasan KEKLİKÇİ’den çok bulunuyorum) İsmail GÖKTÜRK, bazan, Memduh ATALAY Hoca, Mehmet YILMAZ Savaş KIYAK hocam ve Hacı’ya yemek hususunda yamaklık eden gençler… Bu gençlerin Hacı Ahmet Eralp gibi müdavimleri olsa da zaman zaman değişkenlik gösterdiği de oluyor: Ferhat AĞCA, (Bazı zamanlar böcek toplamakla meşgul olsa da) ALİ; Susan adam, tam bir hizmet ehli, dost ve ehl-i semaver, Çağrı GÖKTÜRK, Şeyhşamil EJDERHA, Memduh GÖKTÜRK, Süleyman KILIÇBAY, Mehmet Can, Yasin gibi gençler…  Bu gençlerin değişkenlik seyri, daha nice gençlerin gelip geçeceğinin habercisi…

Mehmet NARLI, Mustafa GÜNALAN, Cüneyt CESUR, Ufuk TÜRK gibi gurbette olan dostlar da memlekete geldiklerinde bu kıyıda yerlerini alırlar. Belki Dündar KÖK, Durdu GÜNEŞ bile Maraş’a geldiklerinde, cumartesi gününe denk gelmişse bu kıyıda olurlardı herhalde.

Somalili Mahmud Muhammet Şeyh Ali kıyıda ve elinde oltası… Bizim ekipten olmayan iki yaşlı balıkçı yaklaşıyor. Bir süre Mehmud’un bilalî emer çehresini seyrediyorlar. “Herhalde Afrikalı Afrikalı olmasına da ama bizden iyi Türkçe konuşuyor. O zaman bu delikanlı kim ola ki” diye düşünmüş olacaklar ki yaklaşıp soruyorlar Mahmud’a:

“Yeğen sen nerelisin?”

Somalili Mahmud’un cevabı bizim beklediğimiz ve alıştığımız bir cevap: “Maraşlıyım amca.” (Çünkü Mahmud İstanbul’da Yüksek Lisans yaparken bayrama yakın herkes memleketine gidince, “ben de memleketime gideyim bari” diyerek Kahramanmaraş’a gelen bir adam.)

Balıkçılar tekrar soruyor: “Hangi mahalledensin yeğen?”

Mahmud oltası ile meşgulken tabii olarak cevap veriyor: “Karamanlı Mahallesi’nden.”

Adamlar Mahmud’un Karamanlı Mahallesinden olduğuna pek ihtimal vermeseler bile bir daha ağızlarını bile açmadan ayrılıyorlar kıyıdan. Karamanlı Mahallesi’nin içindeki “Kara” ifadesinden dolayı bu durumu şaka konusu yapıyordu Mahmud.

En unutulmaz şakalarından birisi de Kulağı Kutlu Caii’nin önünde her zamanki yerimizde cumayı beklerken karşısına biriken çocuklardan birisi gayrı ihtiyari Mahmud’un eline dokunuyordu ve Mahmud o kız çocuğunun iki yanağını elleri arasına aldıktan sonra çocuğa: “bir saate kadar benim rengimi alacaksın” deyiveriyordu da çocuk oradan ağlamaklı uzaklaşırken bizi muhabbetle gülüşüyorduk.

Hacı’dan ve yemeklerinden bahsettik ya! Hacı gerçekten yemek konusunda çok maharetli: Menemen yapacağı gün yumurta unutmuş.

Bütün nevale hazır yumurta yok.

Yumurtasız menemen olur mu? Olmaz elbette.

Balıkçıların; balık tutamazlar, yemek yapamazlar, ancak konuşurlar, memleketi kurtarırlar diye güldükleri yazar-çizer ve fikircileredir dert…

İsmail hoca yumurta bulmak için yola revan oluyor.

Şura senin bura benim derken bir köye varır.

Bir bakkal ya da evden yumurta alacaklar… Köyde kimsecikler yok. Bir çocukcağıza rastlarlar…

“Oğlum burada bakakal var mı? Nereden yumurta alabiliriz?” diye sevgiyle sorarlar minik kardeşe.

Çocuk dik dik bakar bizimkilere önce. Sonra biraz düşündükten sonra cevap verir.

“Murat gilin orda var” der. Yazımızın başlığını da atar çocuk böylece.

İsmail hoca şaşkın… Yoldaşı ile bakışırlar tebessümle.

“Murat gilin ora…”

İyi de Murat gilin ora neresi? Hülasa-i kelam biraz daha sorarak "murat gilin ora"nın kısmen hangi tarafta olduğunu öğrenirler ve gidip bakkalı bulurlar da menemen yapmak için lazım olan yumurtayı alırlar.

O günden sonra her balığa gidişte unutulan bir şey olduğu zaman: “Murat gilin oradan alırız” deyişi balıkçı termonojisine yerleşir.

Hacı iyi bir aşçı. İyi bir aşçı olduğu kadar da kendisinden emin bir aşçı. Allah aşkına bir aşçı şöyle bir cümle kurar mı?

“Size bu hafta “kısır” yapacağım. Daha önce hiç yapmadım ama benim kadar kimse kısır yapamaz.”

Bu kadar da kendine güven fazla doğrusu.

Nerdeyse ömrünü Kemalizm’in foyasını meydana sermek için araştırmalara ve bu konudaki yazılara hasretmiş Ahmet Bey’e bile, Kemalist bir tatlı yaparak yedirmiştir bizim Hacı. Yemek konusunda hiç ideolojik davranmaz. Yemek konusunda hiç ideolojik davranmaz da yemekten sonra çaylar da içilince şehre dönmek için yola revan olan yazar ve fikircilere laf atmaktan da geri kalmayarak, tarafını da ilan etmiş olur böylece.

Ah Hacı ah! Yıllardır okulda özene bezene, onca fedakarlıklarla yaptığı bulgur pilavını Hocamlara beğendiremedi Yunus. Her pilavdan sonra “Pilav da iyi olmamış” dediler; Yunus’un pilavı olmasa aç kalacakları halde. Yunus’un, salatanın içindeki domatesleri, hepsi eşit bir şekilde küp küp doğraması bile bir işe yaramadı. Bu da yetmezmiş gibi, en iri balığı tutsa bile Yunus balık tutamaz diye arkasından konuşulması da cabası. Ancak bir rivayet var ki Ali Hocamın Adana Kitap Fuarı’na gittiği gün Yunus çok balık tutmuş.

Biz yeniden kıyıya dönelim. Sık çam ormanının bulunduğu tepeden, Kuşların kıyıyı izledikleri devasa çam ağacının tam karşısından kıyıyı izleyelim:

Hocam hazretleri oltasını atıyor… Yavaş ve balıkları incitmemeye çalışarak suyun bir noktasına düşürüyor oltasını. Balıkların çoğu kıyıda etrafına doluşmuş.  Adeta karşısına sıraya dizilmişler. Yem bekleyen civcivler gibi kıpırdaşıyorlar. Mehmet Yaşar Hocamın bulunduğu yere doluşmuş balıklara yan yan bakıyor. İçinden planlar kuruyor: “Şuradan, hocama çaktırmadan, oltamı şıpbadanak atsam da Hocamın karşısındaki balıklardan birkaçını çeksem mi acep?” diye düşünürken edebi galip geliyor ve “hocamın bulunduğu yere doluşan balıkları tutmak olmaz! Sonra onların balık olduğu ne malûm!” diyerek fikrinden vazgeçiyor ve hemen yanındaki Hacı Ahmet’in yanına varıp yere çömeliyor. Tabakasını çıkararak: “Gel sigara sar Hacı” diyor. Bu arada iki kuş Hocamın üzerinden, epey enginden uçarak karşıdaki çam ağacına konuyor.

Hocam ağır ağır çekiyor oltasını. Kıyıya çektiği oltayı havaya kaldırıp,
balıkların hamurdaki diş izlerine dikkatle bakıyor. İçinden: “Sizi keratalar sizi. O kadar da tembihliyorum size gönderdiğim hamuru dikkatli yiyin diye. Sonra kazara oltaya takılacaksınız da canınız acıyacak. Gerçi ben sizi çevremdeki dostlarıma çaktırmadan yeniden suyla buluştururum ama canınız acır kuzularım!” diyor. Herhalde böyle diyordur. Ben niye uydurayım; karşıdaki çam ağacının dalına sıralanmış kuşlar bile biliyorsa bu durumu...  Sonra iri bir alabalık hemen önünde sıçrıyor Hocamın cemalini görmek için.
Doktor Mehmet: “Hocam kocaman bir balık sıçradı gördün mü? Şimdi alıyorum hocam o iri balığı” diyerek oltasını balığın sıçradığı yere attıktan sonra malzeme çantasının bulunduğu yere oturup bir sigara yakıyor.

Hocam bir karşı yamaca, bir suya bakıyor…

Hocam bir suya, bir gökyüzüne bakıyor.

Önce daldan bir kuş kalkıyor, sonra Ahmet Bey ansızın kıyıya bakıyor. Bir şeyler sezer gibi oluyor; fakat bir türlü anlayamıyor, oradakilerin fark edemediği o sırrı.

Gökyüzünde suyu, suda gökyüzünü görüyor Hocam. Aynı anda hem suya hem gökyüzüne gülücükleri yayılıyor. Ahmet Bey aniden doğruluyor yukarı tepecikte zar zor oturduğu hasırın üzerinden. Ali hocam manidar gülümsüyor. Bir şeyler anlamıştır anlamasın da herkes biliyor ki o gülümsemesinin sebebini, Muzaffer hocam ile aralarındaki sırrı bize söylemez. Yeniden bir şeyler sezer gibi oluyor Ahmet bey. Etrafı dinler, gözler gibi bir hale bürünüyor. Gözü ve kalbi gökyüzüne bakarken dili söyleniyor: “Efendim hasırın üzeri hiç ortopedik değil. Diskimiz zarar görecek; ah şuraya bir sandalye getirmeyi akıl eden bir devrimci çıkmadı ki!” diyor.
Hacı devrim peşinde: Patatesleri, soğanları közün içinde nizami askeri birlikler gibi dizmiş pişiren, pişirirken de etrafındakileri de birlikte pişiren Ali Hocamın etrafında fır dönüyor. Hayır, tavaf ediyor adeta. Patatesler, soğanlar cızır cızır sesler çıkararak zikrediyor. Zikir halkası genişleyerek hasırın üzerinde oturanlara yayılıyor ve onlarda da yanma, kavrulma başlıyor.

Hacı cezbeye kapılıyor. Dönüşlerini hızlandırarak: “Pişiyorlar hocam! Pişiyorlar hocam! Şu taraftakiler yanıyorlar mı ne Hocam?”

Ali Hocam: “Yanmazlar! Çok ham olanların çok pişmeleri gerek” diyerek ateşin içinde bir noktayı gösteriyor. Ali Hocamın tam gösterdiği, ham olanların piştiği noktada kendini görüveriyorum. Közlerin içine içine, en korlu olan yerine gömülmek istiyorum. Ben de pişmek istiyorum Hocamın pişirdikleri ile... Ama hocam pişirmeden olmaz; hocam pişirmek isterse pişirir... "Gene de ben korun içine giriversem mi" diye planlar yapıyorum.

Mehmet Yaşar saçının jölesini bozmamaya özen göstererek alnının terini siliyor. Alnının terini silerken, içinde alın teri geçen şiirler, türküler dökülüveriyor gönlüne ve mırıldanıyor gökyüzüne bakıp. Hayretler içinde o da bir gökyüzüne bir suya bakıyor. Arkasından bir Mehmet Narlı şiiri okumaya başlıyor “Ayfon”undan. Sonra da sezdirmeden İsmail hocayı kolluyor yakınında mı diye. Çünkü Narlı şiirine bir şeyler söyleyecektir İsmail Hoca ve Mehmet Yaşar ise hocasına edebinden okuduğu şiire yapılan tenkide cevap veremeyecektir.

Edebinin mükafatını Alıyor Mehmet Yaşar ve bir şeyler görmüş, sezmiş gibi susuyor şiiri bitirince. Telaşını fark eden Hacı Ahmet soruyor “abi noldu?” söyler mi zalım gördüklerini. Der mi iki Hocamların cemallerini hem suda hem gökyüzünde gördüm diye... Demiyor dememesine de Hacı Ahmet de ondan az değil. Şüpheleniyor Hacı Ahmet. O da bakıyor bir suya bir gökyüzüne ve tebessüm ediyor.

Az öteden duyuluyor Tayfun’un sesi: “Aslanım akıllı olun! Siz balığınızı tutup, keyfinize bakın. Büyüklerin işine de karışmayın. Gördüklerinizi kendinize saklayın lan!” diye azarlıyor.

Bu arada Yunus heyecanla oltasını çekiyor… Kocaman bir alabalık… Muzaffer Hocam tebessüm ediyor Yunus’tan tarafa bakıp… Ben heyecanla Ali Hocama: “Hocam Yunus kocaman bir balık tuttu” diyorum. Ali Hocam közleri pişirdiklerinin üzerine çekerken sadece “inanmam” diyor, tebessüm ederek. Enver’in Yunus’un tuttuğu balığa muhalefet eden sesi duyuluyor öteden. “O kadar da büyük değil heri Yunus abi. Bir de hiç kıpırdamıyor, kıyıda buldun da sen mi taktın nettin oltana?” Yunus balık tutmanın keyfi ile duymazdan geliyor Enver’in şakasını. Enver olta atıyor ama gözü tepenin başında… Merak ediyor neler konuşulduğunu. Bir türlü karar verememiş nereye ait olduğuna. Aidiyeti hususunda şüpheleri var. “Balıkçılar içinde mi yer alsam, fikirciler-edebiyatçılar içinde mi?” diye hep ikircikli…

İsmail Hoca huysuzlanan küçük bir çocuk gibi Ali Hocama mızmızlanıyor: “Hocam beni de pişir! Hocam beni de pişir! Beni de pişir Hocam” Hocam etrafında fır dönen İsmail’e bakmadan cevap veriyor: “Daha fazla pişersen yanarsın!” İsmail devam ediyor: “Ateşe at beni Hocam. Yak küllerimi savur istersen Hocam!”  “Vayh” diyor Ahmet Bey öteden. Vayh! işte bu. Bu İsmail GÖKTÜRK işte!

Ferhat elinde file açık alanlarda dolaşırken Memduh ona eşlik ediyor. Ferhat’ın üniversitedeki ödevi için yüz çeşit böcek yakalaması gerekli. Bütün açık alanı dolaştığı halde bir anda böceklerin arkasında gele gele bir noktaya geldiğini fark ediyor. Ormanda bulunan bütün kuş, böcek ne varsa bir noktaya hücum etmişler. Hayretle bakıyor bulunduğu yerden. Oraya ilk geldiklerinde, oradan geçen köylü amcanın atının içlerinden birini görünce, nasıl sevinçle şaha kalkıp, kıkırdar gibi sevinç hareketleri sergilediğini hatırlıyor bir an ve böcekler ile kuşların gittiği tarafı yeniden izlemek üzere oturuyor olduğu yere. “Acemi Ferhat. Hiç böcek yakalayamadın” diyenlere tebessümle karşılık vermeye hazırlanıyor Ferhat.

Doktor Mehmet iri bir balık çeker çekmez beliriyor Savaş Hocam doktorun arkasında. Doktor balığı oltadan çıkarınca Savaş Hocam: “Sen oltanı topla Doktor. Ben balığı yıkayayım, bak toza bulandı yere düşünce” diyor ve balığı alıp kıyıya çömeliyor. Birkaç dakika sonra da: “Aha! Balığı elimden kaçırdım Doktor” diyor. Doktor Savaş Hocamın balık azatçısı olduğunu biliyor. Savaş hocam doktora bakıp gülümsüyor. Hocamın bildiğini Doktor, Doktorun bildiğini hocam biliyor…

İsmail Hoca yanık sesi ile bir Yemen Türküsü tutturuyor.

Muzaffer Hocam kıyıdan öte İsmail’in sesinin geldiği yere doğru nazar edip gülümsüyor.

Hacı yemek ile meşgul olduğu yerden “Breh! Breh! Breeehhh!” diye nara atıyor.

Ahmet Bey ormandan topladığı odunları kırmaya çalışan gençlere nasihat ediyor: “Efendiler odun diz ile kırılır!” derken Yemen Türküsü’nü duyuyor ve eli ayağı birden çözülüyor. Sanki böğründen bir hançer yemiş de tüm kanı oradan boşalmış gibi gelip İsmail Hoca’nın yanına serdiği minderin üzerine oturuyor.

Çağrı ile Şeyhşamil Hacı Ahmet ağabeylerinin talimatına uygun bir şekilde çalıları kırarak sabırla semavere atıyorlar. Semaver harlandıkça yürekleri de harlanıyor. Çay demlendikçe kendileri de demleniyor. Çaydan önce demlenerek semaverin yanında oturan Susan Adam Ali’ye bakıp, demlenince nasıl şekil alacaklarını tecrübe ediyorlar Ali ağabeylerinin yüzünden.

Ahmet Bey’in Süleyman bir tarafında, Güccük Doktor İsmail bir tarafında; ikisi iki yerden sağlam zarflar atıyorlar. Ahmet Bey zarfları alıyor, lakin dikkati İsmail Hoca’nın yanık sesinde.

“Yemen’e gitmiş Ahmet Abi yok burada” diyor Süleyman.

“Askerler terhis oldu. İnşallah yemene gidip de dönmeyenlerin değil, dönenlerin içinde olur Ahmet Abi” diyor Gücük Doktor İsmail.

Ben hâlâ Ali Hocamın “bunlar ham, çok pişmeleri lazım” dediği noktaya gidip uzanma peşindeyim. Ben köze bakarken, Ali Hocam bana bakıp gülümsüyor. Sonra: “Oradaki sigaralardan sigara getir de yakalım birer tane” diyor. Koşarak götürüyorum sigarayı. Birer tane yakarak çekiyoruz ilk nefesleri.

Hocam: “Ateş!” diyor. “Ateş…” “Ateş yakar!” Sigaraya bakarak: “Ateş yakar: Kimisi yanıp duman olur, kimisi çelik… Hamur ateşte pişerek ekmek olur. Odun ateşte yansa n’olur? Kül olur. Sonra rüzgâr esince savrulur. Rüzgâr durunca, su da durulur. Pişen şey fazla yansa kavrulur. Kararında pişerse iyi olur”

Vücudumda bir sıcaklık, daha önce hiç hissetmediğim bir sıcaklık hissediyorum…

Hocam sigarasını bitirip, patateslerin, soğanların, patlıcanların piştiği noktaya maşa ile kor taşırken, ben onlardan çıkan dumanı izliyorum. Bir an ben yanarsam duman mı olurum acaba diye korkuyorum. Sonra kalkıp semaverden bir çay dolduruyorum Hocama getirmek üzere… Çayı getirirken benim vücudumdan da duman tüttüğünü hissediyorum.

Kıyıda Doktor Mehmet oltasını uzak bir noktaya attıktan sonra kendi kendine gülümseyerek: “Herkes beni gerçekten balık tutmaya geldiğimi sanıyor” diye geçiriyor içinden. Bulunduğu yerden Tayfun Doktora doğru bakarak: “Üçkâğıtçı… Yavaş ol! Kendini açık edeceksin” diyor.

Tayfun’un söylediklerini belli belirsiz duyan Yunus: “Bu balıkların hepsi üçkâğıtçı; taktığım yemleri yiyorlar ama oltaya düşmüyorlar. Kesinlikle Hocam öğütlemiştir bunları; Yunus’un oltasına düşmeyin diye…”

Muzaffer Hocam oltasını attıktan sonra sesleniyor etrafına: “Gelin sigara yakın gelin!” diyor; elindeki sigara paketini yukarı tutarak. Doktor Mehmet, Mehmet Yaşar, Hacı Ahmet birer sigara yakıyorlar. Sonra Hocam sigara paketini Hacı Ahmet’e vererek: “Dağıt Hacahmet! Hadi koçum herkese dağıt!” diyor. Hacı sigara paketini alıp, o geniş alanda sigara tutmadığı kimse kalmayana kadar dolaşmak üzere ayrılıyor oradan. Hacıahmet tepede oturan yazar-çizer ve fikircilerin yanına doğru tırmanır tırmanmaz oltasının zili çalıyor. Mehmet Yaşar zil sesine hasret kalmışlığın sevinci ile koşuyor Hacı’nın oltasının bulunduğu yere…

Hasırın üzerinde çay ve sigara eşliğinde memleketi kurtarmaya uğraşan ve hocamın fikirciler dediği bir grup ile kıyıya iniyoruz. Önce Yunus’a “rastgele” dedikten sonra, hemen sağındaki Tayfun’a uğruyoruz. Tayfun’un yanında çeşitli meyveler… Birer şeftali ve birer de salatalık alıyoruz. Hâlbuki tepede eşyaların olduğu yerde poşetler çeşitli meyvelerle dolu. Olsun! Tayfun’u kızdırma ihtimalinin tadı meyveden tatlı. Balık tutmaktan vaz geçip, oltasını orada bırakarak Hasan Keklikçi de bize katılıyor. Hacahmet ile Mehmet Yaşar’ı selamlayarak hemen ötelerinde yeni bir olta bağlamaya uğraşan Muzaffer Hocamın etrafında hilal oluşturuyoruz. Hocam tam hilalin iki ucu hizasında parıldıyor tebessümü ile. “Ne o lan yazarlar-fikirciler! Balıkları kaçırmaya mı geldiniz? Ahmet Bey niye gelmedi?” diyor.

“Yokuşu inip çıkmak, Ahmet Bey’in diskine zarar veriyormuş hocam” diye cevaplıyorum hocamın sorusunu.

“Eee Türkiye’nin durumu ne âlemde? Daha kurtaramadınız mı şu memleketi?” diyor. Hocam.

Hasan Keklikçi söze karışıyor: “Türkiye’nin diski rahatsızmış Hocam!” Hep birlikte gülüşüyoruz. Bu arada Doktor Mehmet’in oltasının zili çalıyor ve “Hocam Türkiye’nin kurtuluşunun zili bu” diyerek oltaya doğru koşuyor.

Süleyman KILIÇBAY Ahmet Bey’e sorular soruyor...

Ahmet Bey: “Uzun bahis efendim, sonra konuşuruz” diyor...

Ali Hocam tabakasını dizinin üzerine koymuş sigara sararken gülümsüyor.
Süleyman tekrar, daha yan bir soru soruyor.

Ahmet Bey: “Önemli bir başlık; ama geniş zaman lazım efendim bu mevzuuyu konuşmamız için” diyor.

Süleyman gene soruyor; ama gene alacağı cevap belli.

Belli ki Ahmet Bey hocamlar eşliğinde ruhunu dinlendirmekte kararlı. Oysa en geniş zamanın içerisindeyiz. Akşama kadar o tepede oturacağız ve hiçbir işimiz yok. Süleyman da akşama kadar sorular soracak ve zarflar atacak; lakin Ahmet Bey kararlı akşama kadar çok hoşlandığı zarflara cevap vermeyecek. O cevap vermedikçe de Süleyman Ahmet Bey’i sıkıştırdığını sanacak ve keyiflenecek.

Öğle namazını kılmak üzere durduğumuz seccadeyi her selam verişimizde düzeltmek zorunda kalıyoruz. Zira biz kıbleye durup namaza başlıyoruz; selam verdiğimizde seccade kayarak başka yöne dönüyor bayırda… O gün Ali Hocam küçücük bir kazma ile yeri kazarak güzel bir namazgâh yapıyor da sonraki zamanlarda orada namazlarımızı kılıyoruz.

Ahmet Bey’in bu kayan zeminde bir namaz kılma hikâyesi var ki burada anlatabilemem. Bu hikâyeyi; Ahmet Bey’in namaz anında seccadenin kaymasına olan tepkisini, usta bir tiyatrocu gibi ancak Hacahmet oynayarak anlatabiliyor.

Öğle namazından sonra Hacı İbrahim Arıkmert Alarm veriyor. Çağrısına gelmeyecek bir babayiğit asla olamaz. Aslında bu tam bir emir. Tam oltasına balık vurmaya başladığı anda Hacahmet ve Mehmet Yaşar bile geliyorlar Hacı’nın çağrıyı yaptığı tepeye. Herkes Hacı’nın emrine amade. Yemek hazır olmak üzere, sofra hazırlığı derken işleri taksim ediyor Hacı. İki küçük delikanlıya da: “Çayı ihmal etmeyin ede! Millet yemeği yer yemez çaya düşer haberiniz olsun. İki demliğe de dem tutun” diyerek çay ile ilgili talimatı da ihmal etmeyerek sofra hazırlığına koyuluyor. Hacı’ya zarf atıyorum: “Hacı sen gerçekten Müdürmüşsün. Ben senin okuma yazma bildiğinden bile şüpheliydim; ama çocuklara talimat verişinden anladım ki sen gerçek müdürsün.” Hacı gülerek cevap veriyor: “Ben müdürü olduğum personele böyle talimatlar vermem ki onlar görevli, işlerini bilmek ve yapmak zorundalar. Bunlar başka; sofi bunlar. Bunların yaptığı görev değil hizmet” diyerek, gençlere bakıyor ve: “Hadi aslanlarım hadi! Elinizi çabuk tutun biraz.”

Ahmet Bey: “Hacı benim elim çabuk ben yapayım yapılacak ne varsa” diyor.

Hacı: “Abi sağ olasın, sen otur keyfine bak” diyor.

Muzaffer Hocam’ın kıyıda oltalarını bırakarak yemeğin yenileceği tepeye teşrif etmesi hepimizi sevindiriyor. En çok da Ali Hocam sevindiğini belli ediyor, Hocama çeşitli zarflar atarak. Bu arada karşıdaki devasa çam ağacından birkaç tane kuş havalanarak orman içinde avlanmaya çıkıyorlar.

Ali Hocam: “Hocam bak Ahmet Bey ne kadar sevindi geldiğinize diyor.”

Ahmet Bey: “Hocam güneşin altında uzak aralıklarla akşama kadar duruyorsunuz kıyıda. Şuraya gelse zat-ı âliniz; otursak, sohbet, etsek de gönlümüz inşirah bulsa!”

Muzaffer Hocam: “Ahmet Bey biz yazarların-fikircilerin işinden anlamayız. Siz ne güzel kurtarıyorsunuz işte memleketi” diye cevap veriyor.

Bir kuş, oldukça enginden, kıyı boyunca uçup, kıyıyı kontrol ederek geri gidiyor. Kıyı geçici olarak boşalınca kuşlar da fırsattan istifade beslenmek için ormanın içinde kayboluyorlar.

Bu arada Hacı Arıkmert Ne konuşulduğuna bakmaksızın: “Hadin bakalım hadin lafınıza sonra devam edersiniz yemek başına. Soğumadan yiyin yemeğinizi babam, hadin bakalım!” diye, kimsenin geri duramayacağı ve herkesi kapsayan talimatını veriyor.

Ali Hocam sofraya otururken Hacı’ya: “Şurada bir lahmacun yapamadın Hacı!” diyor.

Hacı: “Onu da yapacağım hocam!” diyor, kendinden emin bir şekilde.

Ben lafa karışarak: “Menemeni yumurtasız yapan, menemen’e yumurta konulacağını bilmeyen bir aşçı lahmacunu nasıl yapsın hocam” diyorum.

Hacı: “Ede -Murat gilin ora-dan aldık taman yumurtayı… Menemen yumurtasız olur mu? Kim dedi yumurtasız menemen yaptığımızı?”

İsmail Hoca: “Hacı lan! -Murat gilin ora-da lahmacun yok mu ola?”

Hacı: “Yookk! Olmaz, lahmacunu burada yapacağım inşallah” diye kesip atıyor net bir şekilde.

Yemek yenilip, çaylar içildikten sonra yazar ve fikirciler birer birer şeh-i Maraş’a doğru yola revan olacaklar. Hocam’ın balıkçıları bir daha kıyıya sıralanacaklar; ta ki yatsı ezanı okununcaya kadar… Belki de yazar ve fikircilerin ayrıldıkları tepeye gelip, oradan kıyıyı seyredecek kuşlar. Belki de civar köylü emminin atı, evin altındaki direkten bağını kopararak, kuşların baktığı yerden kıyıya bakacak. Belki de Hacahmet Hocamın üşüyen ellerini ısıtması için ateş yakacak. Sonra Hocam, o ateşten daha büyük ateşi balıkçılarının gönlünde yakacak. Oturacak, kalkacak ve yapamayacak; diyecek ki: “Hadi yazar ve fikirciler, gene kıyamadım size” diyerek onların da gönlüne ateşler yakacak.

Kuşlar mutlu mesut ateşe kesecekler durdukları yerde. Bir at kızıl ufuk çizgisinden bir yalım halinde belli belirsiz geçecek: Cüneyt Cesur Yozgat’tan, Mehmet Narlı ve Mustafa Günalan Balıkesir’den, Dündar KÖK Denizli’den ve serhat boylarından Ufuk TÜRK; “ufuk çizgisinde, kızıllıklar içinde, ateş yallımı halinde bir at gördüm; ama üzerindeki süvarinin kim olduğunu söylemem” diyecekler. O, ateşten atların üzerindeki süvarilerin kim olduğunu bilenler, kendilerinden başka bilenlerin de olduğunu hiçbir zaman bilmeyecekler.


15 TEMMUZ'DA NE OLDU? / Ali YURTGEZEN


En uzun gece... 2016’nın 15 Temmuz’unu 16’sına bağlayan gece... Hep böyle nitelendi sonraki günlerde. Bu adla yazılar yazıldı, kitaplar yayımlandı, belgeseller hazırlandı. Gerçekten uzun bir geceydi. Son yüzyılın başlarında Cihan Harbi’yle başlayan on yıllık süreçte yaşadıklarımızı bir kere daha yaşamıştık o gece. İçinde Çanakkale de vardı, İstiklâl Savaşı da... O gece hepimiz Nene Hatunları, Seyit Onbaşıları, Sütçü İmamları dünya gözüyle görmüştük.

Âsım’ın Nesli meydanlardaydı. İman dolu göğüslerini siper ederek o “rezil istilâ”yı, o “hayasızca akın”ı nasıl durdurduklarına şahit olduk. Akif’e İstiklâl Marşı’nı yazdıran yüz yıl önceki millet o gece kıyamdaydı. Din ü devlet, mülk ü millet için, dillerinde tekbir kurşunların, bombaların, tankların üzerine üzerine yürüdüler. Mazluma ümit, zalime korku olma azmimiz yeniden yeşerip boy salsın diye şehitlerimiz o gece yine birer cemre olup toprağa düştü. Millî Mücadele’deki ruh, yüz yıl önceki gibi hepimizi bir ve beraber eylemiş, soylu bir destanın kahramanı yapmıştı.

Unutmadan, unutturmadan anmak

Şimdi o destanın üçüncü sene-i devriyesindeyiz. O destanı unutturmamak, o destanı yaşatan ruhu muhafaza etmek, o geceki birlik ve beraberliğimizi daim kılmak için üç yıldır çeşitli faaliyetler yapılıyor. Şehitlerimizin isimleri okullara, caddelere, meydanlara, parklara verildi. 15 Temmuz’a dair onlarca kitap yayımlandı, yüzlerce şiir yazıldı. Televizyon programları, belgeseller, kısa filmler hazırlandı. Paneller, konferanslar tertip edildi, marşlar bestelendi. Anlaşılan o ki, benzer çalışmalar bundan sonraki yıllarda da sürecek.

Fakat 15 Temmuz’u unutturmamak adına üç yıldır yazılıp söylenenler, giderek 15 Temmuz’da aslında ne olduğunu unutturan bir laf kalabalığına dönüşüyor sanki. Abdullah ibn Übey münafığının çağdaş versiyonu bir şarlatana odaklanmaktan öteye gitmiyor. Onun, harimimizin kapısını kırmak üzere kimler tarafından niçin koçbaşı yapıldığı, kimlere alet olduğu pek dillendirilmiyor. Hakikaten de o gece kimler, neden saldırmıştı bize? Millet neden canı pahasına bu saldırıya karşı çıkmıştı? Neyi ya da neleri korumak için ölümü göze alarak meydanlara yürümüştü? 15 Temmuz, 15 Temmuz’dan mı ibaretti? Bu sorular ya hiç sorulmuyor yahut o gece ne olduğuna dair bir doğruda birleşemediğimizi gösteren çok farklı cevaplarla karşılanıyor. Nefsleri okşayan hamasi söylemler, bir fecr-i kâzip gibi, uzun da olsa gecenin bittiği yanılgısına düşürüyor insanları. Saldırının bertaraf edildiğine, tehlikenin atlatıldığına, selamete çıkıldığına inandırıyor.

Gece henüz bitmedi

Oysa o en uzun gece hâlâ bitmiş değil. İbret alıp tarihin tekerrürüne mani olamazsak eğer, daha da kararıp uzayabilir. Yüz yıl önce Millî Mücadele’yi kazandık. Ama mağlubiyet psikolojisiyle malûl etkili yetkili çevreler, hâlâ mücadele etmeyi bırakıp teslim olmayı tercih eden politikalar dayatıyor. Bunu yaparken daha yumuşak, daha sinsi, daha suret-i haktan görünmeye çalışıyorlar. Nitekim 15 Temmuz’u anmak ve anlatmak adına yapılanlar, yüz yıl önceki gibi, murat edilenin zıddına bir çizgiye evriliyor. Millet-i hâkimenin 15 Temmuz direnişini Batı’nın helvadan putlarını koruma gayretine bağlamakta sakınca görmüyoruz mesela. Demokrasi güzellemeleriyle ambalajlanan seküler bir anlayışa giderek daha çok itibar eder olduk.

Gâvurun içimizden devşirdiği hainler eliyle bile isteye kirlettiği kavramların, hep kirli ve tehlikeliymiş gibi yargılanıp mahkûm edilmesine pek ses çıkarmıyoruz. İslâmî her uygulamayı din istismarı diye yaftalayıp gündelik hayatın dışında tutmayı amaçlayan bir istismarı, İslâm’a saygı zannedenlerimiz var. Son üç yıl içinde cemaat, himmet ve hizmet ehli olmanın affedilmez bir suç, büyük bir kötülük olduğuna inandırılanlarımızın sayısı arttı. Müntesipleri arasında şehitleri ve gazileri olan, 15 Temmuz direnişinin her cephesinde günlerce hizmet veren, ama “o gece biz de oradaydık” deyip övünmekten hicap eden köklü gelenekli cemaatlere, muhtemel 15 Temmuzların potansiyel saldırganlarıymış gibi bakılmaya başlandı.

Hasıl-ı kelam, İstiklâl Marşı’nı söyleyen ama o marşta ifadesini bulan değer ve hassasiyetlerle mücehhez insanlara, Akif’e yaptıkları gibi bu ülkeyi dar eden bir zihniyetin “sabahımız”ı geciktirme ihtimaliyle bir kere daha karşı karşıyayız.

Eski düşman, eski düşmanlık

Öyleyse hamasetle oyalanmak yerine durup dinlenmeden anlatmalıyız ki, o gece bize saldıranlar kadim düşmanlarımızdı! Bunların dün “haçlı ittifakı”, bugün “küresel emperyalizmin egemenleri” diye tanımlanması yahut şu veya bu devlet olması bir şeyi değiştirmiyor. Küfür dün tek milletti, bugün de tek millet. Selçuklu’ya, Osmanlı’ya niçin saldırmışlarsa Türkiye’ye de aynı sebeplerle saldırdılar. Dertleri ülkemizin istikrarı ve güçlenmesi değildi sadece. Yıllar sonra ilk defa bu gücün mazlumları koruyacak bir çatı olması, mümin kardeşliğini inşa etmesi, ümmeti derleyip toparlaması ihtimalinden korktular. Ellerinde daha önce kullandıkları ve netice aldıkları başka aparatlar varken dinî kisveye büründürülmüş bir ihanet çetesini bu yüzden sürdüler cepheye. İşgale yol açacak bir iç savaş çıkarmayı, Suriyeleşmesini umdukları bir Türkiye’nin enerjisini böylece tüketmeyi planladılar.

Planın bu kısmını başaramadılar, evet, ama plan bundan ibaret değildi. Asıl maksat, tarihin her döneminde bizi kardeş kılan, küfür ve zulüm karşısında birleştirip dik tutan müslüman tavrını itibarsızlaştırmaktı. Kırk yıl İslâmî cemaat suretinde besleyip büyüttükleri bir ihanet şebekesi eliyle insanlarımızı vurmakla kalmadılar; İslâmî hassasiyetlerimizi, İslâmî hasletlerimizi de vurdular.

Nitekim dün bir dilim ekmeğini dünyanın öbür ucundaki müslüman kardeşiyle tereddütsüz paylaşanlar bile, bugün gönüllü yardım kuruluşlarının infak davetlerine acabalarla yaklaşır oldular. Mesnetsiz söylentilerle, suizanlarla, müslümanlar olarak birbirimize itimadımızı kaybettik. Hakk’a, hayra, kardeşliğe, muhabbet ve merhamete çağıran dinî yapı, cemaat yahut camiaların din istismarı yaptığına, bir gün devleti ele geçirip aynı alçaklığa tevessül edebileceğine dair vehme kolay kapıldık.

Rızâen lillâh nöbet

Halbuki bir zamanlar Osmanlı askerinin “Din ü devlet, mülk ü millet muhafazası için rızâen lillâh nöbetteyim!” cümlesiyle ifade ettiği nöbet tekmilindeki anlayışı bugüne taşıyanlar köklü gelenekli cemaatlerdi. 15 Temmuz’un gerçek kahramanları bu anlayışla direnişin en ön saflarındaydılar. Yeniden kendilerinin olan devletlerinin bir kere daha küffara peşkeş çekilmesine canları pahasına müsaade etmeyeceklerdi. Dinlerini koruyacak; yalanı, aldatmayı, istismarı, ikiyüzlülüğü, kâfirlere kul olmayı mübah gören bir sapkınlığın üzerine yürüyeceklerdi. Ridde vakasında sahte peygamber ve mürted kâfirlerin üzerine yürüyen Hz. Ebubekir r.a. gibi kararlı olacaklardı. O gece abdestlerini tazeleyip yalın yürek çıktıkları meydanlarda tekbirlerle şehadete koşarken bundan başka maksatları yoktu.

Bu hakikati görmezden gelen, çarpıtan, hatta tehlike sayan bir yaklaşım, 15 Temmuz saldırganlarının planına hizmet anlamına gelir. 15 Temmuz bir kere daha göstermiştir ki gerçek güç tank, tüfek, uçak değil; imandır. Türkiye üzerindeki emellerinden asla vazgeçmeyecek kadim düşmanlarımızın, baş edemedikleri bu gücü zaafa uğratmak için her şeyi yapacakları da aşikârdır. Kullandıkları ihanet örgütünün köklü gelenekli İslâmî cemaatlerle hiçbir ilgisi, hiçbir ortak noktası yoktur. Bu örgütü bahane ederek bu aziz milletin ruh köklerine, nüvesine, mayasına hasmâne bir tavır almak, muhtemel 15 Temmuzlar’da meydanlara çıkanları azaltıp, alışveriş merkezlerine ve bankamatiklere koşanları çoğaltacaktır. Gecenin daha da uzamasından geçtik, sabahı hepten unutmaya kadar varabilecek bir felakettir bu.

İbret almak, bir hadisenin aslını, arkasındaki hakikati görüp ondan istikametimizi düzeltmeye yarayan bir ders çıkarmak demek. 15 Temmuz’da aslında ne olduğunu hatırlayıp ibret alalım. İbret alalım ki, Akif merhumun dediği gibi o meş’um tarihimiz tekerrür etmesin.

http://semerkanddergisi.com/15-temmuzda-ne-oldu

GELİNBACI / Hasan EJDERHA


Gece yarısından beri ebe kadının çabalarını kaygı ile takip eden, bellerinin kamburu çıkmış iki bacı, düşük yapan Durdu Fadıma gelinle birlikte âdeta aynı sancıları çekmişlerdi. Sabahın ilk ışıkları ile ebe kadını yolcu etmek için dışarı çıkmışlar, sonra da kerpiç evin arkasında duvarın dibine çömelmişlerdi. Ama hâlâ ebe kadının sözleri dolaşıyordu kulaklarında.

Ebe kadın gitmeden önce ayaküstü: “Anlamadım ben bu işi. Normal bir doğum gibi oldu sanki. Lakin çocuk ölü doğdu doğmasına da gelinin karnını ve kasılmaları anlayamadım; hiç doğum olmamış da doğum başlamış gibi bir hali var. Sabaha kadar merakımdan bekledim. Bekledim ama heç bir şey de anlayamadım. Hayırlısı inşallah.” demişti.

Gelinin kaynanası kardeşine dönerek:

“Yoksa gelinin durumu kötü de söylemeye dili varmadı mı ebe kadının?” dedi.

“Allah korusu. Aklına kötü bir şey getirme bakalım bacı sen!” dedi öteki.

Davarların bulunduğu ağılın kapısını açıp, davarları salarken ki haline daha bir dikkatle bakmışlardı Durdu Fadıma’nın kocası İbrahim’in. İbrahim’in üzerindeki, askerlikten kalma komando parkasına, başındaki yün başlığına, dikeni andıran gür bıyıklarına, yüzüne vuran sabah güneşinin ışığındaki parıldayan tenine ve gözlerine, upuzun boyuna çok yakıştığını düşündükleri omzundaki çiftesine ayrı ayrı bakmışlardı. Anasının da teyzesinin de yüreği kavrulmuştu İbrahim’i izlerken. Anası dayanamayıp “çocuğu durmayacak oğlumuzun teyzesi” diyerek kardeşine yaslanıp ağlamıştı.

İbrahim her zamanki alışkanlığı ile yufkanın içine bir şeyler koyup, azık bezini katlayarak beline bağladıktan sonra, çiftesini omzuna asarak sessiz sedasız aşağıya inmişti. Yürüyor mu uçuyor mu, farkında değildi. Ayağını nereye attığının, nereye bastığını bilmeden yürüyordu. İlk defa: “Olmayacak; bizim çocuğumuz durmayacak ellaham!” demişti, ebe kadın çocuğun düştüğünü söyleyince. Dokuzuncu çocuğu ile kendisi de hayattan düşmüştü sanki. Davarı ağıldan çıkarıp, yaşları yetmişini çoktan geçmiş annesi ve teyzesinin önünden geçerken “davarı sürmek lazım; ağılda bırakmak olmaz” diyerek önlerinden geçip gitmişti. Davarı mı sürmekti gayesi, yoksa bir an önce dağlara çıkmak ve çoğalan kendi yalnızlığının kalabalığında kaybolmak mıydı? Bunu kendisi de bilmiyordu aslında. Uzaklaşmak, sadece uzaklaşmak istiyordu evden. Neresi olursa, davar nereye giderse arkasından gitmeye karar vermişti. Her zamanki gibi davarı otlatmaya karar verdiği bir yer, bir bölge yoktu.

Davar yanlarından geçerken, nerdeyse keçilerin altında kalacaktı iki bacı da. Aceleyle kalktılar yerlerinden ve biraz geriye çekildiler. Yerlerinden kalkınca iki hilalin yan yana durması gibi bir duruşları vardı iki bacının da. Başları, kambur olmayan bir insanın göbek hizası mesafesindeydi ve yüzleri karşıya bakmak yerine yere, hatta ayaklarının ucuna dönüktü. Davar dar yoldan geçerken, keçilerin bir kısmı gene de iki bacıya sürtünerek geçmişlerdi.

“Bu dokuzuncu değil mi bacı?” dedi kendinden daha önce damın duluğuna çömelen bacısının yanına çömelirken.

“He ya” dedi bacısı. “Hem de altısı oğlandı”

“Hayırlısı bacı, üce Irabbım her şeye kâdirdir”

“Orası öyle, öyle olmasına da babamı aklıma getiriyor İrbaham’ımın durumu”

“Hayırdır inşallah bacı?”

“Ah! Ah. Babamın durumuna düşecek bizim İrbaham.”

“Ne demeye çalışıyon bacı? Vallah bi şey anlamadım dediklerinden.”

Önce küçük kardeşinin yüzüne sonra da köyün karşı yamacındaki bağlara baktı bir süre. Karşı karşıya iki yamacın birinde köyün kerpiç evleri, evlerin tam karşısındaki yamaçta ise köyün bağları bahçeleri bulunuyordu. Bu iki yamacın ortasından akan, suyu buz gibi olan dere hem bağların bahçelerin hem de köyün su ihtiyacını karşılıyordu. Bu güzellikleri bir daha içine dolduruyormuş gibi karşı yamaca bakarak konuşmasını sürdürdü İbrahim’in anası yaşlı kadın. Kardeşine daha bir sıkı yanaşmıştı sanki anlatacaklarına başlamadan önce.

“İrbaham’ımın, guzumun çocuğu durmuyor ya! Babam aklıma geldi.”

Küçük olanı irkildi.

“Ne dedin bacı, babam mı? Bu da nerden çıktı şimdi”

Bacısı hafif bir tebessümle sözlerine devam etti:

“Sen de hatırlarsın her hal; seferberlik zamanını anlatırdı babam. İrbaham’ım babamın durumuna düşecek. Hani köyde heç erkek kalmamış da babam kadınları toplayıp köyün bağlarını kazdırmaya gitmiş… İki gözü iki çeşme anlatırdı babam. Kadınlar bağı kazarken, bu arada da kazdıkları yeri ve üzüm tiyeklerini tepelerlermiş. Tepelemedikleri kazılmış yerleri de kendi aralarında boğuşurken tepelerlermiş. İşte o zaman babacığım, tepenin arkasına gider, ağlar, ağlar geri gelirmiş. Bir süre bağ kazan kadınlara şöyle yapın böyle yapın diye uğraşır, sonra gider tepenin arkasında bir daha ağlarmış. İrbaham’ım da dedesini kaderi varmış gördün mü teyzesi?”

“Aman bacı! Deliriyon her hal. Etme Allah aşkına!”

Bacısının yanına çömelirken kolunu koluna bilerek temas ettirmişti.

Aslında bacısına dokunmak, onu okşamak, kucaklayıp teskin etmek istiyordu. Ama bu kadarı yeterdi. Ancak bu kadar bir temasla paylaşabilirdi dokuzuncu torunu da düşen bacısının acısını.

Öyle görmüşlerdi büyüklerinden. Her şeye bir sınır koymayı bellemişlerdi.

Ne sevinçlerinde gülüşerek kucaklaşırlar ne de acı anında ağlayıp sızlayarak ah vahlarla kendilerini kaybederlerdi. Zira densizlik sayarlardı ötesini. Her hadise karşısında vakarlı bir duruşları vardı ve onu her zaman muhafaza ederlerdi.

“Bacı” diyerek konuştuğu kadın mı daha yaşlı kendisi mi anlaşılmasına imkân yoktu. İkisi de toprak damın arkasına yarı oturur vaziyette çömelmişlerdi. Belleri o kadar kamburdu ve o kadar küçücük kalmışlardı ki, oturuyorlar mıydı, yoksa az sonra tekerlek bir cisim gibi yan yana yuvarlanacaklar mıydı belli değildi. Sanki birisi dokunsa aşağı doğru yuvarlanıp gideceklerdi. Gelininin dokuzuncu çocuğunu da doğuma bir ay kala düşürmesinin bacısının yüreğinde ne yangınlara sebep olduğunu biliyordu.

Az ileride bacısının kocası yanındaki adamla dertli dertli konuşuyordu.

“Çocuğu durmuyor bu gelinin. Söndürdü İrbahamımın ocağını. Yiğit İrbaham soysuz sopsuz geçip gidecek bu dünyadan.” “Ah benim İrbaham’ım ölünce dünyada adı sanı kalmayacak şu babayiğit adamın.”

Gelin Durdu Fadıma, üzerinde Türkiye Zirai donatım Kurumu yazan gübre torbasının çakıldığı pencerenin arkasında kayınbabasının konuştuklarını duyuyor, kayınbabasının bu sözleri, kara saplı bir Hartlap bıçağı olup, kalbine saplanıyordu. Kara saplı Hartlap bıçağının saplandığı kalbinden akan kan, düşükten dolayı akan kana karışarak kanamasını daha bir artırıyordu.

Kayınbabası daha acı sözlerle devam ediyordu konuşmasına: “Ah benim İrbaham’ım ölünce dünyada adı sanı kalmayacak şu babayiğit adamın.”

Yanındaki adam: “Allah’tan ümit kesilmez emmi; bakarsın bundan sonrakiler durur. Hele bir Lâ Havle çek, rahatlarsın.”

“Nasıl rahatlayım bire gardaşım. Şu gelinin bize ettiğini görmüyon mu?”

Lafına ilk başladığında, hemen arkasına durmuştu Aniş Gelinbacı. Adam gelininden dert yanarken bastonuna dayanıp arkasında onu dinlemişti. Bastonuna dayanmış dururken; başındaki omuzlarının aşağısına kadar inen beyaz mevlit örtüsü, örtünün altındaki fesin üzerine dizilmiş gümüş üzeri tuğralı paralar, boynundaki kahverengi akik taşından yaprak şeklindeki gümüş kafesli gerdanlığı, siyah üzerine mavi mini çiçekli pazen fistanı, fistanın eteklerinin hemen altında ayaklarındaki parlak mes ayakkabıları ve ayakkabının bitiminden sonra, fistanının eteklerinde kaybolan gül kurusu rengindeki yumuşak deriden mes ile, müspet tarih kitaplarının veya “Müslüman Türkün Kültür ve Medeniyet Tarihi” diye bir kitap yazılsa ilk sayfalarına konulacak bir resim, hatta anıt gibiydi.

“Pu Lanet sa goca höbene!” dedi Aniş Gelinbacı.

Adam dönüp baktı Aniş Gelinbacı’ya ama ağzını açıp da bir cevaba kadir olamadı.

Aniş Gelinbacı büyük Ağabeyinin karısıydı.

Ağabeyi öleli yıllar olmuştu ama o hâlâ yaşıyordu ve çok da dinç bir vaziyetteydi.

Çok sert yapılı bir kadındı Aniş Gelinbacı. Köyde akraba olsun olmasın ona herkes “Aniş Gelinbacı” diye hitap ederdi. Bu “Ayşe Abla”  manasına kullanılan bir hitap şekli idi. Aslında, kendisinden büyük amca ve ağabey eşlerine herkes Gelinbacı diye hitap ederdi oralarda.

Aniş Gelinbacı: Genç kızların, gelinlerin müşküllerinde, kendi anne ve ablalarına açamayacakları bir sıkıntılarında ilk akla gelen kadındı köyde. Hele birisi karısını dövsün... Eğer Aniş Gelinbacı duyduysa veya dövülen kadın, Aniş Gelinbacı’ya “Kocam beni dövdü” diye şikâyet etmiş; Aniş Gelinbacı yolda yolakta, bir kadının yüzünde gözünde bir morluk görmüşse; anında o kadının evine gidip, elindeki bastonla evin kapısına delice vurarak kapıyı açtırır ve dövülen kadının kocasının karşısına dikiliverirdi. İşte o kocanın vay haline. Karısını dövme sebebi ne olursa olsun, o kocanın kafasına elindeki bastonu bir kere indirir ve kafasını kesinlikle şişirir ve o koca, ağzını bile açamazdı. Sadece kafasında bastonun indiği yeri kaparak “uf anam!” derdi. Tam o anda da Aniş Gelinbacı lafı yapıştırırdı. “Anam ya anam! Dövdüğün bu kadın da şu peydahladığın veletlerin anası; utanmaz arlanmaz” dedikten sonra çekip gitmez, meseleyi enine boyuna anlar ve kadına edilecek bir nasihat varsa çeker bir köşeye, konuşurdu uzun uzun. Kafasına değneği yese de sonuçta erkek kârlı çıkardı. Hem karısıyla barışmış olur hem de karısının kötü bir huyu varsa Aniş Gelinbacı nasihat ettikten sonra o kötü huyunu terk ederdi.

Gelininin çocuğunun durmadığından dert yanan kaynının yanına yaklaşıp karşısına dikildi Aniş Gelinbacı.

“Seni goca höbene seni!” dedi küçük kaynına tekrar. “Gelinin çocuğu durmuyormuş, İrbahamını soysuz sopsuz etmiş öyle mi?”

“He ya! Öyle değil mi Gelinbacı?” dedi adam. Başındaki takkeyi düzeltti ve nerdeyse hiç siyahı kalmamış sakalını kaşıdı gayrı ihtiyari.

“Değil elbet, öyle değil!”

“Ama bu düşürdüğü dokuzuncu çocuk olmadı mı Gelinbacı?” dedi adam dertlenerek. Olduğu yerde öyle sallandı ki; kökü motorlu testereyle kesildikten sonra, hafif bir sallanıp sonra devrilen kavaklar gibi sağa sola ırgalandı.

“Düşürdüğü ha! Düşürdüğü… Ne de kolay diyon kayın ede. Ne de kolay diyon öyle. O gelin mi düşürdü bunca çocuğu? Kendi bebesini kucağından yere mi attı yoksa? Hı? Kayın ede öyle mi diyon?”

“Yok, Gelinbacı, öyle de demiyom da…”

“Eee, ne diyon öyleyse kayın ede?”

Adam susuyordu, hiçbir cevabı yoktu elbette.

Aniş Gelinbacı bir süre adamın yüzüne baktıktan sonra devam ediyordu. Bu sefer sesinde zerre kadar azarlama yok. Tam tersine şefkat doluydu.

“Şu içeride, dokuzuncu çocuğunu düşüren ve her düşen çocukla canı da çıkan gelinin var ya; onun adı neden Durdu Fadıma biliyon mu kayın ede?”

Adamda yine ses yok. Çevredekiler de sükût etmiş, Aniş Gelinbacı’yı dinliyorlar.

“Biliyonuz biliyonuz. Hepiniz de biliyonuz bu gelinin adının neden Durdu Fadıma olduğunu.” Çevresinde bulunanların yüzlerine teker teker baktıktan sonra duvarın dibinde bulunan odun kütüğünün üzerine oturdu. Çocuğunu düşüren gelin Durdu Fadıma, hemen başının üzerindeki pencerenin bulunduğu odada yatıyordu ve Aniş Gelinbacı’nın konuşmalarını yanında konuşuluyormuş gibi duyuyordu. Olduğu yerde daha bir dikkat kesildi konuşulanlara. Ağrılarını unutmuştu adeta.

Aniş Gelinbacı: “Bu gelinden önce altı kardeşi öldü. Nettilerse durmadı çocuklar. Bunları hepiniz biliyonuz. Sonra bu Durdu Fadıma kız doğdu ve adını Durdu Fadıma koydular. Bu durdu elhamdülillah. Mübarek Fadıma anamızın hatırına durdu ve şimdi senin gelinin bu yavrucak.”

Durdu Fadıma gelin sancı denizinden çıkıp telaş denizinin içine düşmüştü. “Yoksa bu Aniş Gelinbacı bunların topu hastalıklı, sen de bunlardan gelin almasaydın’ mı diyecek!” Diye kaygılanmıştı birden. Ama kaygılandığı gibi olmamıştı. Aniş Gelinbacı kendisinin de bilmediği bir gerçeği açıklamıştı.

Aniş Gelinbacı adama tekrar dönerek:

“Biliyon mu kayın ede gelinin Durdu Fadıma’nın babası Daşcı Irabbı netti? Bilmezsin ya, kimseler bilmez… Madem bu çocuklar durmaz; şehre gedip bir tohdura bahınalım dedi. Hemi de sadece karısı değil, kendisi de bahındı tohdura. İki ilaç vermiş tohdur, o kadar... Hastalığı İznullah geçmiş. Bu Durdu Fadıma kız, sonra kardeşleri oldu ki geçmiş hastalığı kadının.”

Bir süre durup bekledi. Sonra kaynının yüzüne daha bir şefkatle bakarak devam etti konuşmasına:

“Hiç aklına geldi mi kayın ede bu gelini tohdura bahıtmak? Belki bir hastalığı var yavrucağın. Belki o hastalık, senin yavrucağına, torununa zarar veriyor da ölüyor torunların… İneklerinden biri biraz keyifsiz olsa, o gün ahırda yatacaksın âlim Allah. Aklını başına devşir kayın ede! Bu yavrucağı tohdura bahıt!” diyerek gelini görmek üzere eve yöneldi.

Aniş Gelinbacı’nın eve yöneldiğini gören iki bacı, yerlerinden kalkarak, arka arkaya yuvarlanıyorlarmış gibi, onlarda Aniş Gelinbacı’nın arkasından eve girdiler.

Odaya girip gelinin yattığı yatağın etrafına oturduklarında; gelinin kaynanası, eltisi Aniş Gelinbacı’ya dönerek, “Sağ olasın Gelinbacı. Gocadı gitti ama bizim bu herif akıllanmayacak. Şu gelinin ne suçu var Allah aşkına? Sen de olmasan biz nederdik” dedi muhabbetle. Aniş Gelinbacı da ona bakıp tebessüm etti.

Yaşlı kadınlar yüzlerindeki tebessümlerini hem karnı, hem de kalbi sancıyan gelinin yüzüne tutarak onun sancılarını dindirmeye çalışırlarken dışarıdan kayınbabasının asıl iyileştirici sesi kulaklarına kadar gelmişti.

Adam yeğeni ile konuşuyordu.

“Yeğen İrbaham abin de gelince sabaha hazırlanın. Muhtarın traktörü ile Kocaköy’e iner oradan da minibüse binip şehre varın da şu gelini bir tohtura bahıdın. Tohdur çare olur inşallah” diyerek sırtını kerpiç duvara vererip, odun kütüğünün üzerine oturmuştu.

Ansızın kulağına bir bebek ağlaması sesi geldi. Karşında oturan yeğenine baktı dikkate ama yeğeninde hiçbir tepki yoktu. “Gocadık, gocadık” dedi kendi kendine. Sonra devam etti. “Ne güzel olurdu değil mi Koca Memili? İçeride gelin doğum yaparken burada beklesen. Sonra şimdi kulağına gelen asılsız ses gibi torununun sesini duysan… Ebe kadın gelse: ‘muştumu isterim Koca Memili Ede, bir erkek torunun oldu’ dese ona muştuluk versen. Sonra verdiğinle yetinmeyip, geri cüzdanına koyduğun paraları da çıkarıp versen… O da yetmezdi koşuversen ağıla ve en yiğit tekeyi olduğu yere yatırıp, Allah rızası için kurban etsen…” Daha devam ediyordu ki, bebek ağlamasını bir daha duydu. Yeğenine baktığında gördü ki yeğeni de dikkatle kendisine bakıyordu.

Yeğeni, yarı tereddütle: “Emmi bebek sesi gelinin yattığı odadan geliyor!” dedi.

Yerlerinden kalkıp, ürkek ürkek içeri yöneldiler. Merdivenlerden çıkarken, sanki yabancı birinin evine gelmişler de az sonra “Ev sahibiii! Evde kimse yok muuu?” diye çağıracak olan bir yabancının davranışlarında ilerliyorlardı.

Ebe kadın tekrar çağırıldığında ortaya çıkmıştı esas durum.

Ebe kadın heyecanla konuşuyordu:

“Ben demiştim size. Anlamadığım bir şey vardı. Düşük olmuştu; bebek ellerime ölü doğmuştu; lakin bir şey vardı. Gelinin karnında hala kasılmalar vardı. Doğuma hazırlanan bir kadın hali vardı. Anlamalıydım. Benim suçum. Anlayamadım. Bunca yılın ebesiyim. Sanki hiç ikiz doğumla karşılaşmamış gibi davrandım. Ama arası bu kadar olan bir ikiz de görmedim. Birisi doğar arkasından diğeri gelirdi. Sabaha karşı düşen çocuk içerde ölünce vücut onu dışarı attı; o durum sağlıklı çocuğun da erken doğumuna sebep oldu elleham.”

Bu arada kapıda belirmişti gelinin kayınbabası ile yanında bulunan yeğeni.

Aniş Gelinbacı kapının eşiğinden onları fark edince, ebeye:

“Sen boş ver olanları ebe kadın. Çocuk sağlıklı elhamdülillah. Aha kapıda çocuğun dedesi, çık da muştunu iste! Az bir muştulukla bırakma ha!” diye de ekledi, Koca Memili’ye duyurarak.

Gelinbacı’nın “Az bir muştulukla bırakma ha!” dediğini duymuştu adam. Muhabbetle gülümsedi ve Gelinbacı’ya duyuracak şekilde:

“Elbette çok muştuluk gerektirir bu durum Aniş Gelinbacı meraklanma sen!” dedi.


SONU KARA / Fatih ÇITA



Bir aralıktan araladım gözlerini 
Dünyaya sığmasın benim kalbim 
Göz bebeklerine sığsın yeter
En azından onun rengi kara kendisi değil

İki güzel kelimenin arasına koy beni
Orada ısınayım 
Ağlasam da sızlasam da orada olsun
Belki de ömrüm orda geçer kim bilir

Belki de çok şey istiyorum senden
Oysa az gelmişti sana 
Okuduğum tüm kitaplarda bulmak seni
Belki de bundan böyleyiz 
Ben iki kelimenin arasına giremedin 
Sen kitaplarda kaybolmadın 
Birbirimize kaybolduk 
İki kayıpla aynı ayıbız 
Seni ve beni topla biz etmeyiz 
Çıkmalıyız 
Gitmeliyiz
                 

SEVGİLİYE ÇAĞRI / Samet YURTTAŞ



Dağların başına aklar düştü
Yüreğim sevdanın rengine küstü
Gündüzüm geceye balım acıya döndü
Lambada titreyen ışık söndü

Baharın sıcağına kandım yine 
Soğuk vurdu dallarım düştü yere
Beyaz çiçekler sere sere
Düştüm gece gece senin izine 

Anlattım seni sonsuz denize
Balıklar daldı mavinin dehlizlerine
Tez vakitte ulaşsın diye 
Mektubunu verdim Samyeline 

Yıldızlar düştü yere birer birer
Nöbette uykuya daldı bir er
Mevsimler habersiz gelip geçer
Eşsiz kokun rüzgarla boynumdan öper

Keklikler ansızın kaldı çıplak
Sorgusuz sualsiz saplandı mızrak
Dünyanın balkonuna bir çıksak 
Gezegenler senin için ayağa kalkacak