İĞDE AĞACI / Hidayet BAĞCI










İğde çiçeğinde arıyorum huzuru
Sanki senin varlığına
Bir alamet arıyorum dokunduğun
Her yerde, sevdiğim bu çiçekte...

İğde ağacında geçiyor zaman...
Çocukluğum ya bu ağacın dalında,
Asılı kalmış olmalı...
Ya da gençliğim,
Bu çiçeğin kokusuna saklanmış...

İğde dalında sallanıyor ruhum!
Seninle neşe bulduğum bir ilk baharı
Doyasıya yaşıyorum...
Sonra sensizliğini yaşadığım
Bir son bahar matemi, sanki:
Saçlarıma düşen bir kar tanesi gibi
Ömrümden ömür alıyor...

Biliyor musun?
Bir öğrencim, seni hep bana hatırlatıyor...
Onun gülen gözlerinde görüyorum, ümidi...
Onun kaleminden okuyorum,
Seni ne kadar çok sevdiğimi...

İğde çiçeğim!
Sen her mevsim ya hep açmalısın
Ya da her ağaç,
Baştan ayağa sen olmalı...
Şimdi,
Gökyüzünden yağan her bir kar tanesi
Senin dalından saçlarıma düşen
Bir iğde kokusu gibi...


MESTUR / Hasan BAZI


Akşam olurken bir yanımız hep buruk, kalıyoruz bir başımıza bütün imkansızlıklarımızla. Bir taraftan doğar, bir taraftan batar güneş. Bu ikisi arasında geçirdiğimiz her gün bazen mutlulukla bazense hüzün ile geri döner bize. 

Bilmediğimiz bir nedametle kıvranırken kendimizi yalnız hissederiz. Uzaklara, hülyalara dalarız. Oralarda koştururuz. Yoruluruz. Gülümsemeye çalışırız. Stres denen müphem tuzağa düşeriz. Ve derin bir nefes alıp dünyamızı değiştiririz. Olmayacak gibi görünen ne varsa hepsini bir ukde olarak esrarlı bir sandığa kapatırız. Sandığın anahtarı gidilmeyecek uzaklıktadır. Bizim ise adım atacak mecâlimiz yoktur. Duyduğumuz pişmanlıkla hiçbir şey yapmadan kalakalırız olduğumuz yerde. Akşamın karanlığına kalmaktan korkarız. Yalnız bir başımıza kalmaktan tedirgin oluruz. Hiçbir şey yapmamak bizi içten içe yer bitirir ama yine de elimizden bir şey gelmez, gelemez. Bize biçilen, uygun görülen rol budur çünkü. Hiçbir şey yapmamak. Uzaklara dalıp gitmekten gözlerimizi uzaklara dikmekten başka bir şey yapamayız. Tek özgür olduğumuz yer hayal dünyamızdır. Orada istediğimiz gibi hür'üzdür. Yapmak istediklerimizi herhangi bir engelle karşılaşmadan yaparız. Ama hayal bu sonuçta. Hakikat dünyasına uyandığımızda bizi gerçekler karşılar. Kapatılan bir kapı gibi suratımıza çarpar durur. Afallarız şaşkına döneriz. Sonra her zamanki gibi kırılmaktan bin parçaya ayrılmış kalbimizle hayal dünyasından sıyrılırız bir çırpıda. Dilimiz lâl olmuştur. İnsanlara anlatacak bir şeyimiz olup olmadığını sürekli tetkik ederiz. Hafızamızı kurcalarız. Değerli anılarımızı, arşivimizi karıştırırız. Olanları da insanlara anlatıp zâyi etmek istemeyiz. Zaten elden giden zâyi olmuştur. Bize kalan birkaç kırıntıdır sadece. Anlatılacak bir kıymeti de yoktur kırıntıların. Sessizliğimizin yankısında ortaya çıkar bütün gizler.  Bir damla gözyaşında hayat bulur merhamet duygusu, vicdan azabı ve daha sayamadığımız bin bir çeşit duygu. 

Kalan biraz yalnızlık ve bolca özlem duygusudur. Mutluluk duygusunu yaşadığımız nadide anları özler dururuz. Geçmişten geleceğe duyduğumuz bir hasrettir yaşamımız.

Gece yarısına doğru adımlamaktadır zaman. Zihnimiz bizi yatağa doğru gitmeye elinden geldiğince zorlar. Bir nebze olsun iç sıkıntımızın uyuyunca hafifleyeceğine kanarız. Gözlerimiz uykuya dalmak üzere kapanır. Ama vicdanımızın rahatsız edici sesi odanın içinde yankılanır. Bizi uykunun en tatlı yerinden yakalar ve yataktan dışarı atar. Şimdi uyu uyuyabilirsen! Sabahlara kadar sürecek olan vicdan nöbetleri başlamıştır. Uykudan olabildiğince vazgeçeriz. Bir demlik seksiz ve şüphesiz  bir mutluluk duygusunu yaşamımız boyunca arar dururuz...


KARTAL AFŞİN YOLUNDA / Hasan KEKLİKCİ


Ben yemeğimi bitirinceye kadar, çapraz masadaki adamı da çözdüm. Önce İsmail Usta’ya, benim ve “çözdüğüm” o kişinin, aynı zamanda masada beraber oturduğu diğer arkadaşının da paralarını ödedim. Sonra paçalarını henüz bitirmiş olan; aşağı yukarı aynı yaşta, beyaz saçlı, buruşuk yüzlü adamların yanına vardım. Tanıdığım adamın karşısına geçip oturdum. “Afiyet olsun” dedim. Kendilerine sormadan hesaplarını ödediğimi, on sekiz yirmi yıl önce Kanlıkkavak’ta arabamızın bozulduğunu ve kendisinin bizi Göksun’da misafir ettiğini söyledim. “Hatırlar mısın” diye tekrar ettim. Başını biraz daha kaldırdı, hafızasındaki bilgileri başının arka tarafına toplarmış gibi bir hareketten sonra; “evet” dedi “seni hatırladım, sen bir yerin belediye başkanıydın.”

Evet, ben bir yerin belediye başkanıydım Emmi. İki meclis üyesi ve bir dostla birlikte, belediye başkanına iade-i ziyarette bulunmak üzere Afşin’e gidiyorduk. Henüz Kanlıkavak Beldesini geçmiştik ki bir anda arabaya bir şeyler oldu. Çok hızlı gitmememize rağmen, yine de belli bir hızı olan araba üç beş metre içerisinde, asfalta bir şeylerin sürtünmesiyle durdu. Arabayı şoförlüğüne güvendiğimiz, neredeyse çocukluğundan beri her çeşit aracı çok rahatlıkla kullanan Mehmet Usta sürüyordu. Dört kişi dört taraftan indik ki ne görelim; 1994 model, daha beş yaşında olan makam arabasının diferansiyeli; arka tekerleklerden biraz geride, iki tarafında kendisini araca bağlayan bir kısım kablo mu desem, demir mi desem onların tutmasıyla yerde duruyor. Her birimiz arabanın arka tarafından eğilerek, birer ikişer defa yere düşen parçaya baktık. Doğrusu şu ki; arabanın yerinden kımıldaması bile imkânsız, bir kurtarıcı bulunup, kamyona yüklenecek ve sanayiye öylece götürülecek.

Afşin tarafına doğru giden ilk arabaya el kaldırdık. Bilirsin Emmi biraz da resmi bir arabanın başında olduğumuz için, bir adamcağız yanımızda durdu. Olayı anlattık “buyurun” dedi, “Ben de Afşin belediyesi meclis üyesi bilmem kimim.” Adamı sana tarif edeceğim de Emmi, tam zihnimi toparlayamıyorum. Hoş toparlasam bile arabanın şoför koltuğunda oturan, başında uzun durnalı -şapkanın öt tarafı, giyenin gözünü güneşten koruyan yeri- turuncu şapka bulunan, yüzü ve gömleğinin açık bulunan ikinci düğmesine kadar olan, boğazından iman tahtasına güneşten yanmış, zayıf bir adamın neyini tarif edeyim sana Emmi. Ne boyu hakkında ve ne de yürüyüşü hakkında en ufak bir bilgi sahibi değilim. Kaldı ki bizim konumuz sana adam tarif etmekten ziyade, başımıza gelen belayı hikâye etmektir.

Arabasıyla bizi getiren adam da bizimle beraber girdi başkanın yanına. Başkan ayağa kalkıp tek tek hepimizle tokalaştı, sonra gidip geri masasına oturdu Emmi. Bana mı öyle geldi, gerçekten mi öyleydi bilemedim ama sanki biraz soğuk buldum ben arkadaşı. Çaydan sigaradan sonra arabasına bindiğimiz arkadaş müsaade isteyip gitti. Biz vakit geçmiş olmasına rağmen bir müddet daha kaldık makam odasında. Birkaç defa bizim arkadaşlarla göz göze geldik ama o kadar. Başkan kafasını kaşımaya, önündeki kâğıtlara bakmaya başladığı anda da müsaade istedik. Başkan bizi kapıdan yollarken, şoföre Göksun’a kadar bırakması talimatıyla emrimize bir zabıta arabası tahsis etti. Bildiğin çift kabinli; arkası zabıtaların el koyup belediyeye getirdiği, daha sonra mal sahibinin başkana çıkıp geri aldığı, zabıtaların, mallarına el koydukları “seçmenin” yanında başkandan bir ton fırça yediği, çarşının olmadık yerinde satılan veya yönetmeliklere uymayan malların ve terazilerin yüklendiği kasalı bir kamyonet ve onu kullanan bir belediye şoförü ile çıktık yola. Adamın belediye şoförü olduğunu şuradan anla ki, yol bitinceye kadar ağzından tek kelime laf alamadık. Bir ara; olur da günün birinde bir yerde karşılaşırsak, herife sahip çıkıp, bir daha teşekkür ederim diye aynadan yüzüne şöyle bir bakmak istedim; fakat adamdaki bu karanlık yüz, yeryüzünde bir daha olamayacağı için hemen bakmaktan vazgeçtim. Adam; canlı taşımıyor da sanki babası ölmüş, morgdan son bir defa evine el öptürmeye götürüyor Emmi. 

Hayati Vasfi Taşyürek bizim gibi Afşin yolunda kaldığında, Ahmet Çıtak’ın kendisine yazdığı bir şiir vardı, hayal mayel aklıma oradan bir dörtlük geldi, hafif bir tebessümle:

            “Kim netsin dışarıda altı ay yatsan
Yok mu idi paran bir taksi tutsan
Şoföre fayda etmez ne etsen
Hemen kendin üz bakalım Hayati”

Laf aldı başını gitti Emmi. Adam bizi bir götürüş götürdü ki Göksun’a, yolda bizim arabayı bile çalkap görebildik. Ne bileyim ben; adam arabaya bir de “şoför gözüyle” bakar sanmıştım. Neyse ki arabamız kaldığı yerde duruyordu.

Şoförler cemiyetinin önüne bir bırakış bıraktı ki; arabasının kasası kum kamyonu gibi havaya kalksaydı, daha arabayı durdurmadan üstünden atardı bizi.

Dışarıda iki kişi oturuyordu, bizi görünce ayağa kalkıp buyur ettiler. Mehmet Usta beni belediye başkanı olarak kendisine takdim ettiği, şoförler cemiyeti başkanını tanıyormuş. Onlar kucaklaşıp, hâl hatır sordular. Bizimle de samimi bir şekilde elleştiler. Çay geldi, açlığımız susuzluğumuz soruldu. Başımızdan geçenleri Mehmet Usta anlattı. Başkan bir kamyoncuya telefon etti, ardından cemiyetin kurtarıcısının şoförüne gerekli emirleri verip, bizim aracın yerini tarif etti. “Yarın öğleden önce araba Maraş’ta olacak.” dedi. “Sizi arabayla da gönderebilirim, birazdan otobüs gelir onunla da gidebilirsiniz.” diye devam etti. Arkadaşlarla göz göze geldikten sonra otobüse karar verdik. Belediye şoförü faciasını yaşamamış olsaydık, belki arabayla gitmek bile aklımızdan geçerdi.

Otobüse bindiğimizde hava kararmıştı Emmi. Ben otobüsün sağ tarafında pencere kenarına oturdum. Afşin’den gelirken kendimi o kadar sıkmışım ki, babasından kötek yiyip ağlaya ağlaya uyuyan çocuk misali ara sıra içimi çektiğimi fark ettim neden sonra. Bir kere “belediye şoförü” kendince haklıydı Emmi; adamın mesaisi bitmek üzereydi bizi aldığında.

Aradan bunca zaman geçti, köprülerin altından geçen sular, o zaman aldığımız yaraları iyileştirdi hamdolsun. Ancak kurt misali yediğimiz ayazı bir türlü unutamadık Emmi: Biz seçimi kazanmıştık. Bir teknik hata yüzünden bizim kasabada ikinci bir seçime hükmetti, seçim kurulu. İki aylık bir propaganda ve masraf döneminin ardından, kırk gün daha çalışmaya devam edecektik. Esasen ben çalacağım minarenin kılıfını hazırlamıştım; ilk seçimden sonra en az altı ay hayatımızı idame ettirecek maddi kaynağı bir tarafa bırakmıştım. Bunun yanında belediyedeki acil işler için de kredi kartlarım vardı cebimde. Fakat bu ikinci seçim öyle oldu ki, elde avuçta bir şey kalmadığı gibi, bir o kadar da borçlanmak zorunda kaldık. Belediyemiz İller Bankası’na borçlu olduğu için aylardır bir kuruş ödenek alamamıştık, dolayısıyla maaş da.

Milletvekili, partinin il, ilçe yönetimi, partili belediye başkanlarının bulunduğu bir toplantıda, bu yanına gittiğimiz şahıs belediyemize destek sözü vermişti. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen kendilerinden bir haber çıkmayınca, bugün o konu için gitmiştik doğrusu. Sabahtan beri yaşadıklarımızdan anlamışsındır aldığımız sonucu herhalde Emmi.

Akşamın karanlığında otobüs Püren Geçidi’ne doğru tırmanırken, gözlerim de yavaş yavaş kapanmaya başladı.

Yarın; bir kamyon, Afşin yolunda harap olan kartalı Maraş’a getirecek Emmi. Kamyoncuya para verilecek, bedelini ödemeden tamirci kartala dönüp bakmayacak. 

BEN BU GÖĞÜN KUŞUYUM / Hasan EJDERHA




Ben bu göğün kuşuyum
Yolculara menzil
Aşıklara huşûyum

Ben bu göğün kuşuyum
Aşk mı beni yaktı
Ben mi aşka yandım
Bilmeden uçuyorum

Ben bu göğün kuşuyum
Aşka adadım kanatlarımı
Ve dağlara kondum
Yoruldum
Yolculara ağlamaktan
Aşk odum
Konduğum yangınlar
Haykırınca dağlara
Suların yandığını gördüm
Öldüm sonra ansızın
Yeniden dirilmek için
Hiçliğin kıyısı oldu nihayetim
Hangi yetim
Ağlayarak göğe baksa
Biçildi hürriyetim

Ben bu göğün kuşuyum
Menzile varmadan ölen
Gariplerin yoldaşıyım

Ben bu göğün kuşuyum
Semada akan
Ateş ırmaklarında, suyum
Acımasız savaşlarda
Ölen annelere ağlayan
Çocuk feryatlarında beni duyun

Ben bu göğün kuşuyum
Kaf dağından gelir huyum
Yolculara menzil
Aşıklara huşuyum
Ne acılar ne feryatlar duydum
Bakmayın uçtuğuma
Göğ benim kuyum
Siğim siğim ağlayan yetimlerle
Aynı kuyudayım
Kaf dağından gelir dedim ya huyum
Ateşlere yananlarda
Kendi feryadımdır duyduğum

Ben bu göğün kuşuyum
Gövdemi uçuran kanatlarımla
Alplerin kılıç vuruşuyum
Yumuşacık halim yanıltmasın
Zalimler karşısında
Yiğit duruşuyum



KEMAN AĞLAMIYOR / Ferhat ALTUN













Bin yaşlı yılanlar göğeriyor duvarlarımızdan
Bin başlı yılanlar yakalıyorlar bizi omurlarımızdan

Yılmıyoruz
Dayanmıyoruz baş eğerek
Engerek buyruğuna
Tutunarak buğusuna gözlerimizin
Remz ediyoruz hayata
Çünkü bizi kutsal kılan is
Henüz eksilmedi damlarımızdan.

Ey harabeler baykuşu
Ey kanlı fikirler sarhoşu
Ey belakeş şair!
Sen o karanlığa dalmakla mesulsün.
Sen o karanlıkla yoğrulmuşsun.






Yemin / mustafa alper taş



sana günlerimden çıkardığım bu çiçeği
acısı yerleşmeyen bir ölüm gibi
takıp saçlarının rüzgarında
dinlendir istiyorum
hepimiz için

yoksa kımıldar dudaklarında hecesi
geriye dönmemişlerin

hakikatli bir sitem, eskimiş bir kin
çürüyor akşamın kundağında
sana doğru havalanıyor ciğerimin demiri
kanla susturulmuş ağzımda
kelimelerin en irisi
batıp çıkıyor sokağa

evlerin öldürdüğü bir eşikte kederi
hiç gitmemişlerin







DÜKKÂN MEKTUPLARI-22 / Hasan KEKLİKCİ


Semerci Dükkânı

Ulu Camiden, Kıbrıs Meydanı’na kadar aynı caddede yanı yanına dizilmiş olan dükkânların; birkaç telefoncu ve bir iki giyim kuşam dükkânını saymazsak hepsinin yiyecekci dükkânı olduğunu ilk defa fark ettim Emmi. Mayıs ayının henüz başları olmasına rağmen, mayıstan beklenmedik bir sıcak vardı çarşıda. Bu beklenmedik sıcağa; paçacı, kebapçı, dönerci, tatlıcı, çörekçi dükkânlarının yaydığı ve şekerci dükkânlarının leblebi veya çekirdek kavurma makinelerinden çıkan kokular, dükkânların önünde bağırarak müşteri çağıran insanların ve caddeden geçmekte olan arabaların gürültüsü de eklenince, çarşı bir demlik çekilmez olmuştu.

Anlattığım gün Ramazanın üçüncü günü ikindiüstüydü Emmi. Çarşıda dolaşan insanların bir grubu birbirine benziyordu; suratları buruşuk, adımları yavaş, baktıkları yere anlamamış gibi uzun uzun bakıyorlardı. Arada anlamsız bir şekilde tebessüm edenler de vardı. Hülasa oruç tuttukları her hallerinden belli oluyordu bunların. Diğer grubu anlatmaya gerek yok; bildiğin şen-şakrak, kimi lokantalarda yemek yiyor, kimi sigarasını içiyor. Nasıl olsa soracaksın Emmi, evet ben de oruçluydum. Veli Hocamın zahire dükkânından, evde eksik olan bir kısım zahireleri almak için çıkmıştım evden, iftara daha çok zaman var diye çarşılarda vakit geçiriyordum.

Bakırcı Çarşısı’ndan Çarşıbaşı’na çıkarken bir semerci dükkânında senin cezbeli güllerden biri gözüme rast geldi. Durup durmamakta tereddüt etmeme rağmen kendimi bir anda dükkânda buldum. Selam verip vermediğimi bilmiyorum Emmi. Semerci dükkânında öyle birini yakalamışım ki aklım başımdan gitti. Selamı-kelâmı unuttum.

Bu dükkânların dış cephesini belediye yaptırmıştı; bütününün dış görünüşleri aynı yalnız büyüklükleri farklıdır.  “Nereden ışık giriyor, nereden rüzgâr alıyor.” diye laf bekleme Emmi. Sokağın üstü komple kapalı olduğu için dükkânların güneş alma, kapı girişlerine asılarak bir nevi teşhir edilen malların rüzgârda sallanma gibi bir durumu yok. Girdiğim dükkânın sahibi -daha doğrusu benim sahibi zannettiğim kişi- yüzü o dosta dönük, yani bizin cezbeliye; ilk bakışta sırtını duvara yaslamış hissi vermesine rağmen, dikkatli bakıldığında duvarla sırtı arasındaki mesafe fark edilecek bir şekilde oturuyor. Belli bir açı ile kesip alıştırmış –arada boşluk bırakılmadan yapıştırılmış- olduğu iki tahtayı henüz birleştirmiş, çivisini çakmış, istediği güzellikte olup olmadığını kontrol ediyor. Birleştirmiş olduğu tahtaların fazlasını el planyasıyla yavaş yavaş düzeltiyor. Semer iskeleti yapıyor senin anlayacağın. Dükkânın dışında, büyüklüğüne bakılırsa muhtemelen bir katır semeri duruyor. İçeride sağ köşede tamamen bitmiş ve üst üste konmuş semerler, onların üzerinde eşek sıpaları (!) için oyuncak olarak yapılmış küçük küçük semercikler var. Dükkânın bir tarafında da semer yapımında kullanılan çeşitli tahtalar, keçeler ve berdiler… Yani semere şekil ve yumuşaklık veren otlar bulunuyor. Hani var ya “Boşan da semerinin otunu ye” lafı, hah işte o otlar Emmi.  

Dükkâna girmeme vesile olan dost semerci ustasının karşısında, girişte kapının hemen sağında bir hasır taburede oturuyor. Ömrüm boyunca otururken hep ayak ayaküstünde gördüğüm dost, iskemlede ayak ayaküstüne atmadan; iki dizi aynı hizada, sol eli sağ bacağının üstünde, sağ eli sol elinin bileğinden kavramış gibi öylece duruyor.
Kapının eşiğine çömeldim:

-Kendine semer mi alıyorsun bilmem kim abi, paran yetişmiyorsa para vereyim, dedim Emmi?

İskemlenin üzerinden bana doğru dönüp:

-N’otuyon dedi.

Sonra ikinci defa tekrar ettim, “Kendine semer… Yine “N’otuyon” dedi. Hal bu ki beni görür görmez elini eline vurup, bir ayağını yerden kaldırıp, öbürünü dizden bükerek çayıra çıkmış pehlivan misali coşmalıydı. Kolumdan bir çimdiklik incitmeden tutup, “seni bekliyordum” demeliydi. Gâh beni semerlerin olduğu yere doğru çekmeye çalışmalı, gâh oradan eline geçirdiği bir ip veya tahta ile semer ölçüsü almak için uğraşmalıydı. Ustaya dönüp gâh “Semerinin önünü geniş yap, omuzlarını yağır –yara- etmesin”, gâh “pandılına boncuk takmayı unutma”, gâh bana dönüp sırtında semerle ağnanma –toprağa yatıp debelenme- diyerek zevkten dört köşe olmalıydı.

İşin rengini ikinci “N’otuyon”dan sonra anladım Emmi. Bir an tereddüt etmedim de değil doğrusu. Dönerse yüzüne tekrar bakayım diye geçirdim içimden. Ve döndü. O kadar temiz bir gömlek vardı ki sırtında ve o kadar güzel bir koku yayıyordu ki elim elime, dilim dilime dolaştı.

İkinci “N’otuyon” lafı öyle bir çıkış çıktı ki ağzından, benim laflarımın o dükkâna ait olmadığını o anda anladım. Ağzımdan çıkan kelimelerin, içeriyi dolduran akıl erdiremediğim bir manevi güç tarafından dışarı itildiğini, dükkâna hiç sokulmadığını fark ettim. Hangi eşeğin sırtına ne zaman ve nerede vurulacağı belli olmayan, semerin kaşını yapan semerci ustasının başı bir an, kaş yaptığı tahtalardan kalktı, tekrar indi. Göz göze gelemedik ama nasıl baktığını hissettirdi bana. O bakışla, o da “N’otuyon” dedi Emmi. Her şeye rağmen dostun sorusundan hâl hatır soruyormuş gibi bir mana çıkartmıştım. Ne yapıyorsun, nasılsın der gibi anlamak istemiştim. Ustanın bakışı ve “N’otuyon” demesi çok farklı geldi bana Emmi. Sanki “Sen ne yapıyorsun, ağzını topla.” dermiş gibi bir baş kaldırıştı o. Benim nereden aklıma gelecek amma semerci ustası, sanırım içinden Besnili Sıtkı Efendi’nin şu beytini geçirdi, kafasını indirip kaldırdığında Emmi:

“Bülbüle bir tuzak kurduk
Semerli Bir eşek düştü.”

O andan sonra söyleyecek bir söz, cümle kurmak için bir kelime aradım bulamadım zihnimde. Dükkânın içinde bakabileceğim, gözlerimin yükünü yıkabileceğim bir yer, bir nesne bulmaya çalıştım, yok. Baktığım yeri kirletiyormuşum gibi bir his gelip, gözlerime tebelleş oldu. Her zaman yaptığım gibi cüzdanımdan bir para çıkartıp dosta verdim. Kırk yıldır aramızdaki bu para verip alma işi şöyle olur: Ben sağ elimle ortadan ikiye bükülmüş kâğıt parayı kendisinin bana yakın olan avucuna, sol elime göstermeden koyarım. O, aldığı parayı bir kere daha katlar genellikle gömleğinin çengelli iğne ile tutturduğu döş cebine veya şalvarının cebine kimseye göstermeden koyar... Bu iş olurken birbirimize bakmaz, göz göze gelmeyiz. Yani kim para verdi, kim aldı belli olmaz.

Semerci dükkânının eşiğinde verdiğim parayı iki ucundan tutarak şöyle göz hizasına kadar kaldırdı. Kendince birkaç saniye elindeki paraya baktı, sonra dönüp bir de bana baktı. O birkaç saniye içinde şekilden şekle, halden hale girdim Emmi; ya parayı geri verirse?
Vermedi. Katlamadan öylesine şalvarının cebine koydu.

Dersimi almış bir vaziyette buruk bir sevinçle ayrıldım semerci dükkânından.



VAR VE YOK ARASI / Hasan EJDERHA



çağır ki beni var olayım ve var olsun iç evlerim
bir dağa, bir şaraba koşar saki, yalnız başına
geldi zamanı, ezanı takibe yetmez baston
kon ve göç ne ki, çadır toplamak
ahmak ya da akıllı olmak kadar bile yok,
kentlerin birleştiği ayrımlara kalan
her an çağrı gökte, beklesek de beklemesek de ses çarpar
apar topar bir, başarılır mı mirim
ölüm ve dirim üzre yemin ki ben yoktum orada
acıya hovarda mı ki hüzünkâr, var olan acı,
kalan durmanın sancısı
kaçıncı terk edişten sonra başlar ki hayat
kanatlarına çağır (madın) beni, tüy olurum istersen.

kırgın ama kırık kiremitler, asi tuğlalara borçlu
harçlığı yokluktan müteşekkil aşk, yolcu hayata
kahramanlar, nârına, kar dolusu dağ vurur, karıncalarla
ah yıldızlar, kızlar süzülür asmalardan, pencere yüksek
hayatı ancak anlar, hayta gelir ama yorgun,
kırlangıç kovukta
belki yarın şiir zamanı.

bin atına; soğuk demir üşütür yalnızlığı,
oysa hayat sıcak
sen yorulursun kal, varsın batsın güneş,
ayna hemen şurada
buyruldu ki zaman ikindi.

hangi uşak kuşluk vakti çağırır ki duvarlara inat
su uykusu derin yalnızlıklara ramdır, haramdır güneş
zaman her an kollar, yalnızlık ve ışık
karışık kelimeler heyecanlara kaçar,
bölüşür zamanı haykırarak
buğusu zalim hazlara ant olsun gelmem daha
ah ışık, ne karışık heybem, hıçkırık böler yolcuları ortasından
davul, kırılgan aşklara gebe uzak yamaçlardan
ezilen toprak demlenir eylemlere,
dere kendini akar yarına

her şeye tek tek yorulmak, yormak her şeyi, ki olasın
hiçbir çağrıya gelmemişliğinle allah’ından bulasın
basınca toprağa, yaprağa döner benzin, neden kaçtın?

bühtan kötü, eti ucuz adamlar, ölmez
paha biçilmez atlar ve ok ve yay
kılıç ve dahi mızrak kayıtlarda yok
ansızın uyanmak aydınlatır pencereyi
kaydı tutulmalı mıdır ki olduğu anlaşılsın?
bin arşın az, han ve kağan bölüştü kavgaları
ışığın parlar güneşin ortasından,
haykırışlar yobaz ve kahkaha şuh
çerçeve tamam, bir de aman ne yaraşır ortasına
var ve yok arası ve yarası ve darası olmadan terazi haram
ve buyruldu yalın kılıç şiire yürü şimdi.





ÇİĞDEM ÇİÇEĞİ / Samet YURTTAŞ



Belki bir nehre bırakırım bedenimi
Sonbahar yeli titretir de 
Kuşatırım bir şehri
Güneşin süngüsü delerek damarımı
Özgür bırakır mısralarımı

Gücüm kalmazsa dönüş için
Gecenin en kasvetli yerine 
Bırakırım mevsimlik imgemi
İçinde beyaz kırlangıçlar 
Ve karanlıkta çiğdem çiçeği.

Havanın ıslak tenini okşayan kar
Düşer kirpiklerime 
Aynalarda bulurum solgun benzimi
Hep böyle hüznün
Sabaha ayaklandığı saatlerde 

Hafızam namlu sıcaklığıyla 
Kelimeyi ateşler tam kalbime
Vurulmak alışkanlığım değil benim
Sadece sonbaharda ölmek isterim 



NERGİS KOKUSUNDAKİ MUCİZE/Hidayet BAĞCI


Hikâyesi Biten Çiçek

Beyazlar içinde,
Bir gelin edasıyla toprağa süzülen kar…
Hüküm verir gibi
Kararı son noktaya bağlayan,
Yağmur yüklü bulut …
Ve her duyguya imzasını atan,
Toprağa bir vahiy gibi inen yağmur…
Ve Toprak…
Ve Dağ…
Ve Yıldırım…
Şahit olun Nergisi sevdiğime!…
Ne zehirde buldum ben onu
Ne de balda…
Güneşim oldu; “Aydoğduğum…”
Kar’ım oldu; “Isındığım…”
Yağmurum oldu; “Islandığım…”
Rüzgarım oldu;
“Kanatlarına sığındığım…”
Benim oldu;
“Kabullendiğim…”
Şükr-ü mucizem oldu;
“Kokusunda ruhumu bulduğum…” diyerek şiirle son bulan hikâye kitabını bitirdi, Gökçe Naz.  Yağmurun ha bire kırbaçladığı pencerenin camından seyre dalarak, bu hikâyenin bu şiirle bitmesiyle ruhunun da titrediğini fark etti. Vazodaki suyun içinde duran Nergis demetini, odasının en güzel köşesine bıraktığı yerden aldı ve kokusunu ciğerlerine çekmeye başladı. Bu hikâyedeki şiirin etkisinde kalmış olmalı ki çiçekçiden aldığı bu demet şimdi bu hikâyeyle bu şiirle taçlanmıştı. Ruhunun duvarlarına çarpan bu endamı zarif çiçeğin kokusu hikayedeki şiiri okuyunca ruhunun duvarlarını iki renge boyamıştı. Nergisteki bu iki renge binlerce anlam verebilirdi, ama beyaz saflığın ve duruluğun, sarı ise ayrılığın simgesiydi çiçeklerin dilinde. Gökçe Naz’ın ruhundaki lambanın tozu ıslak bir mendille silindikçe zihninin aydınlandığını fark etmeyen Gökçe Naz, nergisin bilime ve mitolojiye göre kimliğini araştırmaya karar verdi, bu çiçekle ilgili bir tez konusu bulmak ümidiyle.  Akşamın aydınlığında odasında dinlenirken kaydettiği türkülerden birini daha açtı ve dinlemeye başladı. İçine işleyen Anadolu türküleri kadar sazın her bir teli de ruhunun notalarına ritim verirken cam bardakta soğuyan çayından bir kez daha yudumladı. Düşüncelerine yerleşen nergisten mi yoksa daldığı türkünün nağmesinden mi fark etmedi soğuk çay içtiğini…

Ona göre okuduğu bu hikâyenin sonu böyle bir şiirle bitmemeliydi. Devam etmeliydi belki de belki de değil arkası yarınları olmalıydı. Okudukça devamı olmalıydı, bir yerde kördüğüm olup kırılmamalıydı. Suya atılan ilk taşın dairesel halkaları gibi genişlemeliydi. Bu hikâyenin dahi türküsü bir başka türkü olmalıydı. Bu çiçeğin efsaneleri yerine yaşanmışlıkları olmalıydı. Hayata bağlayan umudu, sadece güneşe bakınca aydınlığa erdim diyen rengi olmalıydı, beyaz gibi… Sarıya çalan ayrılıkları olmalıydı…

Gökçe Naz’ın araştırmalarına göre Nergisgil familyasından olan bu yumuşak tonda kokuya sahip olan Nergis çiçeğinin soğanı nasıl olur da zehirli olabilirdi? Bir türlü anlamış değildi. Kokusu ruha tatlı gelen ancak soğanı zehirli olan bu çiçek nasıl olur da iki zıt uyumu bir anda mucizevi bir ahenge dönüştürür? Efsaneye göre de Narsist duyguları temsil eden bu çiçek nasıl olur da kokusuyla bütün çiçekleri yarışa çağırır? Acaba çiçeklerin kokuları yarışsa hepsi tek mevsimde çiçeğe durur mu? Acaba nergis birinciliği güle bırakır mı?

Bu gibi düşünce ve sorularla mutfağa giden Gökçe Naz, yatmadan önce sıcacık ballı sütünü içmeliydi. Bir kaşık balı bardağın içindeki sütüyle karıştırırken aklına şu soru geldi?

“Zehir bala nasıl dönüşür?”

Odasının duvarlarına sımsıkı sarılan nergis kokusunun etkisiyle kendi kendine cevapladı soruyu; “Biraz tefekkür, biraz tevekkül ve biraz da teslimiyet ile şükrü arz-ı endam edince ruh, zehir bal olmasın da ne olsun?” Dedi…

Odasına döndüğünde yağmurun hala kırbaçladığı pencerenin camını açtı ve odaya yağmurun seslerini de davet etti. Pencerenin kenarına bıraktığı ballı sütünden bir yudum daha aldı. Yağmurun adımları nergisin kokusuyla buluşunca odanın bir köşesinde soğuyan ballı süt orada öylece yarım kalsa da unutulmuş olsa da ruhuna iyi gelen her şey yalnız ona aitti bu gece… Yalnız ve Sade-ceŞiirce

Nergisce

Odaların siyah acısı vardı,
Elleri vardı; incitmeyen…
Gözleri vardı; baktıkça hep izleyen…
Ayakları vardı; zamanla yorulmayan…
Sesi vardı; ruhumuza dokunan…
Kulakları vardı; hep dinleyen…
Ve bu yüzden hissederdi,
İnsan kokusu aldığında…
Yeter ki duyumsa!
Yeter ki dokun, odana! …
Anlayacaksın duvardaki acının,
Renk değiştirdiğini…
Göreceksin odaların da,
Bu Nergis’e esir olduğunu…”


yeni bir günde / mustafa alper taş














bitecek olan
bu büyük denge
yani balıklarla konuşulanlar
tertemiz sabah terazilerinde
uysal bir tebessüm gibi durup duran
bu büyük yalnızlık
bitecek olan

şimdi ne desek
karanlığa karşı

herkes en azından
bir kez kapılarda
yetişilmemiş ağaçlar gibi
sallanır su
ve herşey en azından bir kez

doğrusu korkudan
sonsuz bir gününde yaşamanın
dönüp bakmam kimsenin yüzüne
tellerle oynarım yalnız
ılık bir akşamı düşünürüm
kadınları düşünürüm
bir şey olmaz

belki çağrılan sularız
uykular boyu


eLeM / yasin mortaş



Güneş, dedi L, Aşk mıdır?

Gözlerini göğe doğru yoğunlaştırıp, güneşi
 tekrar içine akıtınca M:
 Evet, dedi.
O, karanlığı içen bir aşk ateşidir; bakanı yakar, baktıkça içine dolan kor pişirir ruhu ve o ruh temizlenmiş olarak tekrar baktırır âleme.
O zaman başlar varoluş mülahazası.
İç evindeki dağınıklık o zaman toparlanır, vakit gelir kıvrılır kalbine ve yeni bir bakmak başlar gözlerin olmadan.
Bakmak görmene engel olmayan bir ayna olur ve hep o sır ile bakarsın dünyalara.
Ölmeden önce ölmeyi o zaman bilirsin, dedi ve sustu.
L sustu; susmakta konuşmaktı.
Güneş sustu;susmakta ışıtmaktı
Kuşlar sustu; susmakta uçmaktı.
Kalp sustu; susmakta çarpmaktı.
Rüzgar sustu; susmakta esmekti.
Ve L, gözlerine bakıp M’nin, ne kadar derin bir yağmur saklıyorsun içinde, o yağmur söndürmüyor mu o ateşi, dedi.
M,  önce ruhunu yak ve yok ol içinde; aşk ile piş ve bedenini, taranışlarını,taşlarını, yalanlarını, eşyalarını erit. İşte ondan sonra insan yanlarına değsin yağmur. O, artık bir rahmettir, dedi.
L, suskunluğunu bir tebessümle süsledi.
Göğe baktı.
İçine güneş toplamaya başladı.
Yağmur başladı.
M, toprağın dilini çözmek için kapattı gözlerini...


ÜZÜLME / Nurcihan KIZMAZ



Kirpiklerinin ucunda
Sakladığın ne senin
Ya o boğazındaki
Kırk düğümlü cümleler

Öpsem geçer mi çocuk
Gönül kırgınlıkların
Fırtınayı affeder mi
Eylül rengi saçların

Can katar mı canına
Canımı versem
Giden geri gelir mi
Dünyayı
Ayaklarına sersem

Göğü delen gök mavisi
Gözlerinin
Yaşı diner mi
Sana bir sır versem

Peygamber kucağı var
Yolun sonunda
Ben ağlamazdım
Yerinde olsam.


KAYISI MI GÖZLERİN / Hasan EJDERHA


Onunla her karşılaşmamda, yüzüne yaklaşır “Malatya Malatya bulunmaz eşin”derdim. İlk tanıştığımızda, daha doğrusu sekizinci koğuşa gardiyan eşliğinde geldiğimde, ilk o gelip, bana gösterilen yatağın kenarına ilişerek “hoş geldin” demişti. Sonraları çok sıkı ahbap olmuştuk ve O’na “bana Fethi Ağabeyi anlat bakalım kayısı gözlü kardeşim” dediğimde. “O da kim ağabey demişti yüreğimi cızlatarak. Azarlamıştım adeta. “Hem Malatya’lı olacaksın hem Fethi Gemuhluoğlu’nu tanımayacaksın korkarım sen Battal Gazi’yi de bilmezsin” demiştim. O da “etme ağabey ben nereden bilebilirim. İlkokulu bile dördüncü sınıfından bırakıp, kavgaya başladım ve işte buradayım. Şükürler olsun ki burada Kur-an öğrendim, namaza başladım, kitap okumaya alıştım da adamlığımı öğrendim” demişti üzüntüyle. Geçmiş gün, dostluğumuza dayanarak daha neler sayıştırmıştım bilemiyorum. Epeyce fazla şeyler söylemiş olacağım ki, bana uzun bir süre yaklaşmamıştı.

Bir gün, akşam geç saatlerde, hapis yattığımız koğuşun kapı önune çıkmış, kısa bağlaması ile yakıcı ezgiler çalıyordu. Dayanamadım, iskemlemi alıp yanına çıktım. Yavaşça yanına iliştim. Bana, bir tebessümlü bakıştan sonra, uzunca bir süre daha, yanında kimse yokmuş gibi çalmaya devam etti. Malatya türküleri ve Arguvan havalarından, Sivas türkülerine, oradan Yozgat sürmelisine “Dersini almış da ediyor ezber, sürmeli gözlerin sürmeyi neyler” ve “ziyanın atı” türküsüne başladı: “at üstünde kuşlar gibi dönen yar, kendi gidip ahbapları kalan yar” devamında “ziyamın atını pazara tutun gelen geçen ziyam ölmüş desinler” belki hapis olmanın hüznüyle, bu türkü boyunca daha çok göz-göze geldik. Sonra Kerkük’e geçti “altın hızma mülayim” arkasından “Ayrılık hasreti kâr etti cana, seher yeli sevdiğimden bir haber” dedikten sonra, ikimizde de hal kalmadı. Bir süre sazının üzerine abandı öylece kaldı. Bir dostumuzun gönderdiği çaylar gelince, doğruldu sazın üzerinden. Sessiz sessiz çaylarımızı yudumladık ve birer sigara yaktık. Sonra çayını yere koydu. Sigarasını, tezeneyi tuttuğu elinin parmakları arasına sıkıştırıp, tellere hafif hafif dokunmaya başlayarak “ hadi ağabey söyle bakalım, neyi çalalım?” “Kırmızı gül’ü çalar mısın” dedim. Uzun uzun tavana baktı. Bir süre düşündü kendi kendine ve “Ağabey sen ne diyorsun. Kırmızı Gül ha! Kırmızı Gül dedin değil mi ağabey. Kıyamıyordum, Kırmızı Gül’ü tek başıma çalmaya be ağabey. Onu zedelerim sanıyordum kendi başıma çalarsam. Dayanamam da başıma bir hal gelir diye korkuyordum. Ne iyi ettin ağabey. Çalalım ya. Çalalım ağabey. Seninle dinlenir Kırmızı Gül” diyerek sazın tellerine dokundu. Tabir uygunsa ikimiz de tam manasıyle telef olmuş, yok olmuştuk türkülerle. Dolayısıyla barışmamıza, daha doğrusu, o ilk vakaadan sonra, onun bana yaklaşamamasına sebep olan şeyi aramızdan silip atmıştı türküler.

O çok ilginç biri idi. Sırlarla dolu biri dense yeridir. Beşinci defa hapse girişinde, kendine gelmiş, kendi deyimi ile “adamlığının farkına varmış” kitap okumaya başlamış. O ilk okulu dördüncü sınıfına kadar okuyan insanın, nereye kadar tahsil yaptığını artık bilebilmek imkansızdı ve zaten manası da yoktu kendine göre. Aradığını bulmuştu O. Hatta okumayı öyle ilerilere götürmüştü ki, bir gün bir gazetenin verdiği Kur-an’ı kerim mealinde bir ayeti göstererek. “Ağabey be, şu ayet meali bir türlü içime sinmiyor, Sanki başka bir şey varmış gibi geliyor” demişti. Hapishane kütüphanesinde bulunduğum bir gün, kütüphanede bulunan; Beyzavi’den günümüze kadar birkaç meal ve tefsirde o ayeti bulup baktım. Şaşakalmıştım. Kitapları alıp koğuşa getirdim ve O’na gösterdim. Ayet mealine bakarken “hah, hah işte bu be ağabey” demişti. İkimiz de şaşırmıştık, o gazetenin verdiği mealin müellifine ve hayretler içinde gözgöze gelmiştik. Ben, “sen tekin bir adam değilsin aslanım senden korktum” demiştim de, kastımı anlayarak “estağfurullah ağabey, kim yitirmiş de biz bulalım” demişti tevazzu ile boynunu bükerek.

Bosna ve Çeçenistan’a, dışardaki bütün mallarını satarak gönderilmesini sağlamış, eşine de “eğer beni beklersen on iki yıl, babamın evi sana açık. Bekleyemezsen Allah razı olsun, senden daha fazla fedakârlık isteyemem” demiş, eşi de istediğini yapmıştı. Çok huzurlu bir hapis hayatı vardı. Ayda dört-beş gemi maketi yapıyor ve onları iki-üç memur maaşından biraz daha fazla bir paraya satıyor, üçtebirini kendine bırakarak, diğer bölümünü ailesine gönderiyordu. Tek hayali ve ideali ise; bana, “anlatmayı değmez ağabey” anlatma gereğini duymadığı, bir işten kendisine düşen pay olduğunu söylediği ve dışarıda bir yere (hapishane tabiri ile) zula ettiği, külliyatlı bir miktar altını, bir şekilde bir hayır kuruluşuna ulaştırmaktı. Ama altınlara, sadece kendisinin çıkması ile ulasılması mümkünmüş. Bir süre kaçma ve o işi yapıp geri dönme hayalleri kurdu. Hatta bu hayalle, Cezaevi idaresinin, cezasının çoğunu tamamlamış ve kaçması imkânsız olan mahkumlara, yakında bulunan kum ocağından, devam eden inşaatlar için kum getirtiliyordu. Şartları uyan mahkumlar, zor iş olsa da, dışarıyı görmek için bu göreve gönüllü gidiyorlardı. Sırf oradan firar edip üç günlük bir zamanda bu işi bitirip dönmek için, kuma gitmeye talip oldu. Ancak müdür, benim kefil olmam halinde izin verebileceğini ve bir de herhangi bir kötü niyetinin olmadığına söz vermesini istedi. Kuma gitti ve geri geldi. “Ah ağabey ahh” diyordu. Seni kefil vermeme aldırmıyordum. Çünkü sen biliyordun ne yapacağımı. Ama şu kurnaz adamın söz verdirtmesi yok mu. Yapamadım ağabey. Yapamadım. Bir de -sevdiklerinin ve değer verdiklerin için yemin et- demez mi”

Bazı günler; “Ağabey yum gözlerini ve görmeye çalış. Bir sahabe geliyor... Peygamber-i Ekber oturuyor... Sahabe O ‘na (s.a.v) -Eyy Allah’ın resulü- diye hitap ediyor. Düşün ağabey, gözlerinin önüne getirmeye çalış.” “Tamam getiriyorum” diyordum. Gerçekten de çok müthiş hallere götürüyordu bu rabıta beni. Ama o “hayır ağabey olmuyor. Biraz daha dikkat, ne olursun boyun damarların şişip, yüzün pembeleşmiyor” diyordu. Ben bu rabıta sonunda, halimi düşündükçe, Onu merak ediyordum, acep neler hissediyor diye.
“Ağabey sen nasıl adamsın böyle? beni her görüşünde -malatya malatya bulunmaz eşin-diyorsun. Gözlerinden çok şey okuyorum. Bu koğuştaki başka arkadaşlara da böylesin gerçi ama. Sen Malatya’lı değilsin, nereden geliyor bu ilgi, Gemuhluoğlu Üsdad’dan (Üstadı öyle öğrenmişti ki artık kendisi de üstad demeden konuşmaz olmuştu)mı kaynaklanıyor.” Ben, olur mu canım, kimi sayayım sana, Malatya’yı sevmeme sebep, o kadar kıymetli insan var ki... Bak Orhan ağa da, Cahit bey de Malatyalı değiller. Ama Orhan ağa bir başladı mı saymaya “Kardeşim, İsmet İnönu, Erdal İnönü, Özal kardeşler daha birçok kıymetli insan Malatya’lı nasıl sevmem ben Malatyı.” Sonra, Cahit Bey de Malatya’yı çok sever. O’da Malatya’dan bahsederken “Mübarek şehir kimleri yetiştirmemiş ki Battal Gazi, Fahri Baba, Gemuhluoğlu, Sait Çekmegil ve daha kimler kimler. Memleketimizde çok önemli bir şehirdir Malatya” derdi. “Görüyorsun benim de buna benzer bir sürü sebebim var. Sen Malatya’lısın, Somuncu Baba torunusun, yetmez mi” demiştim de mahcubiyetten pembeleşmişti yüzü.

Bir gün, yedinci koğuştan misafirlik dönüşü beni her gören, Onun ben aradığını söyledi. Çok önemli bir durum vardı ki ortalığı böyle telaşa vermişti. Beni görünce adeta koşarak nefes nefese yanıma geldi. Dehşet heyecan içindeydi. “Hatırladım ağabey hatırladım.” Ben merakla, “hayırdır, neyi hatırladın” dedim. Yarı sevinç yarı heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Hatırladım ağabey, Fethi Gemuhluoğlu üstadı hatırladım.”

“Ee hani tanımıyorum demiştin, benden bir sürü laf işitmek durumunda kalmıştın, nereden çıktı şimdi bu tanıma işi” Yarı kararsız. “Şey ağabey tanımıyorum şahsen de hatırladım. Şimdi bak ağabey ben bir gün... Çocuktum o zaman, babamla mal pazarına gitmiştik. Beni bir çayhaneye oturtup burada bekle demişti” sözünü kestim. “Yoo olmadı azizim. -mal pazarındayken- dediğin andan itibaren, orada Gemuhluoğlu olamaz.” O yine heyecanla “Ağabey Allah aşkına dinle hatırladım dedim sana. Şimdi bak. Ben orada oturuyordum. Kerim ağabey diye biri vardı. Emekli öğretmen. Mahalli gazetelerde yazı falan yazardı. Etrafına epeyce bir insan toplanmış ve konuşuyordu onlara” Ben dayanamayıp, “Yapma lütfen, zaten üstat daha çok İstanbul-Ankara da kaldı sen yanılıyorsun” dedim. Israrla. “Ağabey Allah aşkına dedim. Hele dinle bir. İşte o anlatıyordu. Boş boş orada oturuyordum ve ben de ister istemez dinledim. Çünkü herkes pür dikkat dinliyordu ve çayevinde çıt çıkmıyordu. Şöyle diyordu - bir gün Gemuhluoğlu üsdad ile Arapgir’den geliyorduk, üsdad yavaşlayan minibüsün penceresinden “işte, işte” diye heyecanla dışarıyı gösterdi. Yoldan bir grup köylü omuzlarında bir hezenle karşıdan karşıya geçiyorlardı. Kocaman bir hezen, uzun mu uzun, on beş yirmi kişi varlardı minibüs durdu ve onları seyretmeye başladık. Hezanin en kalın yerinden bir yiğit tutmuştu ki, ne yiğit, hezenin en kalın yerini uç tarafından kavramış, tınmıyordu bile. Hezenin diğer ucuna doğru gittikçe inceliyordu ve inceldikçe de zayıf, boyu kısa, güçsüz olanlar, sıralanıyordu. Ön tarafta yetmiş-seksen yaşlarında bir ihtiyar elinde bir nacak ile hezen taşıyanların önünde, onlara zarar verebilecek, onları engelleyebilecek çalı-çırpıları, birer vuruşta, temizleye temizleye ilerliyordu. En ilginci de en arkada, hezen taşıyanların en arkasında, yine aynı yaşlarda bir nine. Ama dimdik, tam bir Türkmen anası. Elinde su kapları, omuzunda bir çıkın, belli ki yemek yenen kapları taşıyordu. -işte, işte- diye adeta feryat ediyordu üstat. Bana dönerek -işte bu. bak azizim, bir memleket böyle yönetilmeli. Şu köylülerin burada kurmuş oldukları tabii sistemi kurduğumuz an memleket kurtulmuş demektir. Dikkat et, herkes kendi yapabileceği işi yapıyor. En başarılı olabileceği görevi almış. Bak hezenin en kalın yerini omuzlayanla, en ince yerini omuzlayana bak. Şu ak sakallı ihtiyara bak. Sonra nine, belli ki elindekiler su kapları, sırtına yüklendikleri de buradakilerin yemek kapları. Aman Allah’ım, ne harika bir sistem. Ne harika bir güç birliği. Ne bereketli birliktelik. Şükürler olsun Rabbim sana. Malatya’da, şu köylü kullarının başardığını, okumuş, bilmiş ve memleket yöneten insanlara da nasip et Allah’ım- demişti.”

“İşte bunları dinlemiştim ağabey. Gemuhluoğlu’nun adını o çayevinde, O adam anlatırken duymuştum. Sustun ağabey. Doğru mu orada duyduğum Gemuhluoğlu’dur değil mi?” “Haklıydı O. Gerçekten de bu anlatılan Fethi Gemuhluoğlu olmalıydı. Öyle bir görüntüyü ancak Üstat yakalayabilirdi. Evet azizim üstadın kıyısına kadar yaklaşmışsın. Kabul ediyorum, tanıyorsun Fethi Gemuhluoğlu’nu.” Çok sevinmişti. Şakayla karışık, “İmtihanı geçtim değil mi ağabey. Artık sana göre tam Malatyalıyım değil mi” “Estağfurullah sen zaten yiğit bir Malatyalısın dedim. Artık hapisten çıktığımızda, bunun hatırına mişmişlerimiz senden.” “Başım üzre ağabey ama, hani sen ısrarla kayısı derdin.” “Haksız mıyım peki, şimdi ben sana, kayısı gözlü kardeşim yerine mişmiş gözlü kardeşim desem olur mu” dedim. İkimiz de güldük, hasret ve hüzünle.

Hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra, Onu ziyarete gittim. Hapishanede çok kıymetli olduğunu bildiğim için, saz teli de götürdüm. Başgardiyanın odasında, o, ayaküstü, görüşmeden sonra ayrılırken; kısa bir süre hapishaneden kurtulup yapmayı düşlediği işini bildiğimden, kulağına eğilip, muzipçe “ne zaman firar ediyorsun” dedim. Bu defa kendisi kulağıma eğildi ve “Geçen hafta hastaneye yattığımda, gidip-geldim hamdolsun” dedi. Şaşkınlıktan gözlerimin yerinden fırlayacakmış gibi olduğunu görünce, daha bir muzipçe kulağıma tekrar eğildi ve “beş saat evde kaldım, gelirken de kayısı getirdim dostlara” dedi. Çok huzurlu olduğu gözlerinden okunuyordu.

Ne zaman bir Malatya’lı ile tanışsam, aklıma önce üstad gelir, sonra da onu hatırlarım. Her karşılaştığım Malatyalı’ya halâ, Üstadı tanıyıp tanımadığını ve birkaç ünlü Malatyalı’yı sorduktan sonra, şakayla karışık onu da tanıyıp tanımadıklarını sorarım.. Malatya, Battal Gazi’dir, Somuncu Baba’dır, Fahri
Baba’dır ve Gemuhluoğlu ile bir hüzündür bende.