PİYASA ŞAİRİNE/Süleyman KILIÇBAY

Sen içerdeyken vita kutularında çiçek yetiştirmeye mi şiir diyorsun yetiştirene mi şair. Sen pijamalarını giyip sevdiği filmi izlerken reklam arasında kalem tutup yazılana şiir diyorsan iki çiçekte benim için sula.

Ben şair değilim ama şiiri senle talim ettim şairi de senle tarif. ‘’ yağmurun seçgelleştiği bir akşamda bir meczup sevki tabisiyle dostun bulunduğu zula mekânlara koşanların yüreğinde tutamadıklarıdır şiir’’. Sen söylemiştin yoksa ben bilmem böyle tanımlamalar yapmayı.

Neyse sen yaz şiirlerini kayıt odasında okursun olmaz bir daha okursun tonu uymaz bir daha bir daha ve sonunda 5 tl ye piyasalarda, İki yetim başı da okşa…

Kelime dağarcığın geniştir mütedeyyin muhafazakâr jargondan iki afilli laf da ettin mi haza şairsin hatta panellere bile gidersin.

Mısralarını hatırlamıyorum; hafızam zayıftır bilirsin. Üstadın şiire kafiye çizenlere bir kafiyeli cevabı vardı da demek ki üstadın zamanında şiire piyasa çizen olmamış…

            Ah Ulan Ah Mehmet Abi
            Benimkisi Gevezelik
            Dükkânın Hasreti
            Zarfın Kendisi Yani
            Yakacağım Sigaranın Belirtisi…

                                             Batıya giden bir oğul  

***

Bak neler öğrendim Ahmet Abi;

   Rasyonel insan ‘’homoeconomicus’’ olurmuş, her arz kendi talebini doğururmuş, ihtiyaçların şiddeti giderildikçe azalırmış. Aa bide bak bu önemli Ahmedabi;  biliyor musun tüketilen ek birime ödenen son bir liranın faydası, diğer mallara ödenen son 1 liranın faydasına eşitse mi ne böyle bir şeydi galiba şimdi tam hatırlayamadım deftere bakmam lazım. Her neyse işte o eşitlikte rasyonel insan faydasını maksimize etmiş oluyormuş.
Sahi sen rasyonel misin Ahmet abi? Sen kısıtlı bütçenle max. Faydayı sağladığın tüketim düzeyinde dengeye geliyor musun? Gerçi yemen türküsünün piyasa fiyatı yok ki. Olsa ne olur sen hançeresi yanık sesli bir türküdardan yemen türküsünü dinledikçe ihtiyacının şiddeti azalmıyor ki artıyor.
Yok, abi yok sen rasyonel değilsin. Zaten sen kentlide değilsin. Senin mağaranda fikir ve gönül talimi var. ‘’Homoeconomicus’’ insan ihtiyaçlarından da değil ki gönül talimi. Hem rasyonel insanın mağarada ne işi var.
Ama Marshall üstat bu Ahmet abi, merak etme seni de açıklamış. Sen ‘’ceteris-paribus’’sun Ahmet abi. Yani üstat seni sabit değişkenler, hesaba katılmayanlar zümresine yazmış. Senin piyasa koşullarında bir geçerliliğin yok Ahmet abi. Sen ve senin ihtiyaçların rasyonel insanın fayda düzeyini belirlerken hesaba katılanlar arasında değilsiniz. Yani senin anlayacağın Üstada göre mağaranda talim ettiğin fikirlerinin, gönül talimlerinin kentlilerin dengesine bir katkısı yok.
            Üzülme Ahmet abi boş ver… Gel biz mağaramıza gidelim demli bir çay, fikirli bir cigarayla faydamızı maksimize edelim.


***


HACI AHMET ERALP'E MEKTUP

Sana mektup yazmak, âşık olduğun kıza süslü kelimelerden dizilmiş mektup yazmak kadar basit midir? Bilirim ki her kelimede bir zarf her ifadede bir dert ararsın sen. Gerçi aradığını bulamamak senin işine gelir; aleyhimde konuşursun amma gene de yüreğin dert ister dertleşmek ister.

“Derviş yürekli yiğidim” yazı yazmak üstüne kelam etmek haddim değil amma âcizane kalem tutmasını bilen her kişinin harcı olmadığı kanaatindeyim. Sende bilirsin ki zaten ben okuryazar taifesinden de değilim. Yazmak için ciltler dolusu kitap okumak “aydın zümre!” den olmak mı lazım dersen hâşâ efendim… kaldı ki “Hâlimizi Çaldılar, Hükümsüzdür!” yazısını okuduğun cilt cilt kitaplardan mürekkep mi yoksa “İrfan Mektebi”nde tâlim ettiğin yürek sızılarından taşan hâl üzeremi kaleme aldığını sorarım sana.

Yazmak yürek işidir dost, yüreği her dâim yanında olan “Adam”ların yürek sızılarını vecd üzre taşımalarıdır kağıda.

Sen beni adam mı belledin a dost. İyi bilirsin ki ben teoriden ibaretimdir. Profesyonel laf üretir, iyi çene çalarım. Biz yüreği her dâim yanında bir nefer olsak omuzlarımıza bine bir vebalin, yüreğimize çöken hüznün ağarlığında sûkût etmesini bilirdik evvela…

Biz âcizane yüreği her dâim yanında olan “bir hocamların” dizinin dibinde oturmaktan edep edip hocamlara tâlip olma duasındaydık. Fakirin ağzında vecd üzre üç beş cümle duyduysan yada samimi birkaç rastladın da adam sandıysan bil ki bu fakirin yüreğinden değil hocamların kerametindendir. Fikir işçiliğine kendini adamış, azığı mağarasında türkülerle yoğrulmuş hüznü, gönül ve fikir talimi olan Ak saçlı hüzünkarın “yüreğiniz yanınızda mı efedendi” sualinden mahçubiyetimizdendir dost.

Yüreğim zaten yoktu da bu şehirde yüreğime dert salacak, derdi olan bir adamda bulamadım. Çay yok, fikir yok, cigara yok, mağara yok, bir selamala bin yıllık tanış olduğumuz dostlarda yok hacı baba. Payitahtta vardır elbet ama ben avrupanın başkentindeyim:
         -Süleyman dersten sonra bir çay içelim muhabbet edelim, demlenelim biraz bizede vakit ayır kardeşim
         -Yemen türküsünü demli bir çay acısı bol bir cigarayla talim edecek sek vaktim her zaman var hiç fark etmez gecenin bir yarısı bir sokak lambasının altında beklerim
El cevap: Türkü bara gideriz reis sen çayını içersin birde yemen türküsü söyleriz on numara hüzün çöker rahat ol.

Türkü barda yemen türküsü dinlemek yemene, yemende kalan yiğitlere ihanettir. Türkü barda yemen türküsünü dinlemek “Türkülerle hüznümüz Allah’a’dır bizim” diyen Fethi GEMUHLUOĞLU ağabeyin hüznüne ihanettir dost. Bu şehirde türküler sancağımıza uzanan namahrem elinin derdiyle kendinden geçenlerin zil zurna sarhoş olanların dertlerini talim üzere değil, suni efkârlarını dağıtmak için alkol sarhoşluğuna meze edenlerin. Yani bu şehirde türküde yok.

Topkapı müze, Ayasofya müze, Sultanahmet yarı müze yarı cami ziyarete gelen müslümanın hali gayri müslimden beter. Allah-u âlem kıldığın namaz şerhen olmaz deseler inanırım… Aslında ne türküye, ne çaya, ne sigaraya hacet yok bu şehirde. Yüzünü döndüğün her yer bir vebalin, bir mesuliyetin aynası.

Aynaki ne ayna bir tarafta Ayasofya bir tarafta Topkapı. Süleymaniye’nin unutulmuşluğunu yetimliğini ihanetin türettiği beton yığınları arasında kaybolduğunu beraber görmedik mi sadık arkadaşım…

Payitahtta Ayık gezmek Türk milletinin vakarının ve asaletinin mihenk taşı olan sancaktarlık misyonunun, İslama hizmetkâr oluşunun ve medeniyet zemininde İslam nuru ile cihana hükümran oluşunun, yüreklerdeki hasretinin, yaşanılan bu fetret döneminin hüznünün unutulmuşluğundan, bu çağda hükümsüz oluşundandır.

Halimizi çaldılar hükümsüzdür vesselam. 

Ah hacı..gavur hacı.. ismailce yangınlarda yüreğini yakmak için bir hocama İsmail olan(laikiyle teslim olan manasında) sadık arkadaşım. Mağarandan geri kalmayasın, yüreğini dertsiz komayasın… Allahım seni Ali hocamdan nasipsiz komasın inşallah… Halimizi çaldılar hükümsüzdür zarfı İsmail hocama Hocam deme makamına erdiğinin mührüdür. Bilki bu adi hocama laik olamadı. Erdiğin makamın diz çöktüğün rahlenin şükrünü eksik etme. Yüreğinden öperim hürmet ve muhabbetle ALLAH’a emanet ol


Not: Derviş yürekli yiğit ifadesi mübarek hocamın genç dükkâncılara ithafı yani ikramı lutfudur genç dükkâncılar hocamın ikramına laik ola inşallah  


 ***

SEN RASYONELİST MİSİN AHMET ABİ?

Bak neler öğrendim Ahmedabi;

Rasyonel insan ‘’homoeconomicus’’ olurmuş, her arz kendi talebini doğururmuş, ihtiyaçların şiddeti giderildikçe azalırmış. Aa bide bak bu önemli Ahmedabi;  biliyor musun tüketilen ek birime ödenen son bir liranın faydası, diğer mallara ödenen son 1 liranın faydasına eşitse mi ne böyle bir şeydi galiba şimdi tam hatırlayamadım deftere bakmam lazım. Her neyse işte o eşitlikte rasyonel insan faydasını maksimize etmiş oluyormuş.

Sahi sen rasyonel misin Ahmet abi? Sen kısıtlı bütçenle max. Faydayı sağladığın tüketim düzeyinde dengeye geliyor musun? Gerçi yemen türküsünün piyasa fiyatı yok ki. Olsa ne olur sen hançeresi yanık sesli bir türküdardan yemen türküsünü dinledikçe ihtiyacının şiddeti azalmıyor ki artıyor.

Yok, abi yok sen rasyonel değilsin. Zaten sen kentlide değilsin. Senin mağaranda fikir ve gönül talimi var. ‘’Homoeconomicus’’ insan ihtiyaçlarından da değil ki gönül talimi. Hem rasyonel insanın mağarada ne işi var.

Ama Marshall üstat bu Ahmet abi, merak etme seni de açıklamış. Sen ‘’ceteris-paribus’’sun Ahmet abi. Yani üstat seni sabit değişkenler, hesaba katılmayanlar zümresine yazmış. Senin piyasa koşullarında bir geçerliliğin yok Ahmet abi. Sen ve senin ihtiyaçların rasyonel insanın fayda düzeyini belirlerken hesaba katılanlar arasında değilsiniz. Yani senin anlayacağın Üstada göre mağaranda talim ettiğin fikirlerinin, gönül talimlerinin kentlilerin dengesine bir katkısı yok.

            Üzülme Ahmet abi boş ver… Gel biz mağaramıza gidelim demli bir çay, fikirli bir cigarayla faydamızı maksimize edelim.
 
***
DEDEMİN KAVUĞU 
İstinye Neslişah Sultan Camii adında küçük bir Osmanlı mescidinin imamıydı dedem. Ama öyle sıradan imamlardan değildi; mahallenin sorunlarıyla ilgilenir, muhtardan belediye başkanına, karakol komiserinden iş adamlarına herkesle diyalog kurar, mahalleye dair sosyal ve fiziki sorunların çözümünde öncülüğü üstlenirdi.
Kendine özgü bir edası,  tavrı vardı. Mesela silah hastasıydı dedem, parabellum marka makaralı bir silahı vardı dedemin; yanından hiç ayırmaz mihraba dahi silahla çıkardı.
Namaz vakitlerinden önce caminin hemen yanında bulunan çayhanede oturur cemaatten arkadaşlarıyla sohbet eder, mahallenin delilerini her seferinde sever, başlarını okşar, onlara oralet söylerdi. Kendisinin hiç oralet içtiğini görmedim; hep çay içerdi ama nedense bana ve mahallenin dedeme düşkün meczuplarına hep:” oralet için oralet güzeldir” diye telkinde bulunurdu. Tabi kışları da salep… Oraletten yırtardık da salepten yırtması oraletten yırtmak kadar kolay olmuyordu.  Ezana az bir süre kala caminin kocaman ağaçların gölgelendirdiği avlusuna doğru cemaatle yol alır, tam caminin giriş kapısının karşısındaki banka oturur bir sigara yakardı. Müezzin Mustafa amca ezan okurken dedem sigarasını tellendirir,  sigarası bitince girerdi camiye.
Minberin sağında iki kişinin yan yana durabileceği genişlikteki bölüme geçer, sünnetleri her seferinde orada kılardı. Müezzin Mustafa amca gamet getirmeye başladığında minberin sağındaki o dar koridordan yürür eski ahşap dolabın içindeki üç sarığından en önde olanı alır başına koyar minberin altında asılı duran siyah cübbesini cemaatin önünden mihraba doğru yürürken giyerdi. Her seferinde aynı görüntüye şahit olur ve her seferinde “ben niye dedem gibi imam olmuyorum da neden en arka safta kalıyorum” diye üzülürdüm.
Dedem sarığını takıp, cübbesini giydiğinde öyle güzel görünürdü ki gözüme… Namaza durduğumuzda en arkada olduğum ve boyum kısa olduğu için rukudan erkende kalkar öndeki amcalar dikilmeden dedemin beyaz sarığıyla başını kaldırışını görmeye çalışırdım. Uzun bir süre böyle seyrettim dedemi. Her seferinde dedeme olan hayranlığım ve içimdeki imamlık arzusu daha da büyüyordu. Özellikle akşam ve yatsı namazlarını kaçırmamaya özen gösteriyordum çünkü bu namazlarda dedem sureleri sesli okuyordu. Dedemin sesi ve kıraati çok hoşuma gidiyordu ama asıl muradım dedemin güzel kuran okuyuşunu dinlemekten ziyade okuduklarını dinleye dinleye ezberleyip imam olma hakkını kazanmaktı. İyi bir hafız olmasına rağmen akşam namazlarında büyük çoğunlukla Kevser  ve İhlas surelerini,  yatsıda da gene aynı çoğunlukta Elemtera’dan aşağı doğru namaz sureleri diye bilinen bölümden okurdu Fatiha’ dan sonra.
Her vakit namaza gelen caminin çay ocağını işleten, Takoz Ahmet dedikleri bir amca vardı. Kucak dolusu sakalıyla beni her gördüğünde: ‘’Yandım Süleyman yandım!’’ diye yolumu kesip, ‘’itfaiye çağırayım mı Ahmet amca?’’ diye cevap verince de kahkahayı basıp başımı okşayıp, yolumu açan aksakallı şirin mi şirin Takoz Ahmet amca dedeme namazdan sonra: ‘’Hoca sen hafız adamsın ne bu sure bilmez gibi namaz surelerinden okuyorsun? Üşenmede biraz başka başka surelerden ayetler oku da hafızlığına yakışır hoca diyelim’’ diye çıkışmıştı.
Aslında çok şaşırmıştım çünkü dedemin kurra hafız olduğunu kuran okuma konusunda İstanbul’daki nadir imamlardan olduğunu anlatıyorlardı bana çayhanedeki amcalar. Peki, Takoz Ahmet amca niye böyle demişti? Dedemin cevabını merak ediyordum. Dedem hiç kale almadı, hatta ‘’ulan takoz sana kim takoz demişse tam demiş diline sağlık’’ deyip çıkmıştı. Ben de peşine takıldım ama içimdeki merak geçmedi.
Dedem hakikaten  özellikle akşam namazlarında bahsettiğim iki sureyi ısrarla niye okuyordu? Dayanamayıp sormuştum. Dedemin cevabı beni çok şaşırtmıştı. Sanki içimi okumuş ona söylemeden niyet ettiğim hayalimi biliyormuş gibi cevap verdi: “Uzun uzun başka başka sureler okursam kimse aklında tutamaz ama kısa kısa sureler okursam namaz kılacak kadar sure bilmeyen amcaların ağabeylerin varsa zamanla duya duya öğrenirler hem yanlış bilenler de yanlışlarını düzeltirler. Onun için kısa kısa dinleye dinleye akılda kalacak kadar sure okumak daha iyi olur’’ demişti. Gerçekten de dediği gibi olmuştu. Kevser suresini ve ihlâs suresini namazda dinleye dinleye öğrenmiştim. Fatiha’yı biliyordum zaten artık bende namaz kıldırabilirdim. Dedem gibi sarığı ve cübbeyi giysem bende fikri hoca olurdum çok heyecanlandım. Dedem evde yokken annemi mutfakta sıkıştırıp kendi mi defalarca dinlettim teyit aldım. Doğru öğrenmişim, artık dedeme: sen çekil ben takacağım sarığı demenin vakti gelmişti.”
Yine bir gün akşam namazına gidiyorduk; ama bu sefer içimde acayip bir heyecan vardı. Dedeme söylemedim henüz ama artık ben de imam oldum,  okuduğu sureleri ben de biliyordum çünkü. Ama sarığı cübbeyi giyip mihraba geçsem kızar mıydı bana kestiremiyordum. Tüm cesaretimi topladım ve dedeme: “Ben namaz kıldıracak sureleri öğrendim, hem huvallahulleziyi de ezberledim, bu akşam ben kıldıracağım namazı sen değil ona göre” dedim. Dedem bana baktı, tebessüm etti, başımı okşadı ve ‘’tamam önce ben kıldırayım sonra sen bana kıldırırsın büyüyene kadar böyle yapalım büyüyünce bir tek sen kıldırırsın’’ dedi. Aslında istediğim bu değildi ama dedem kızmamıştı. Hem, tam istediğim olmasa da gene de imam olacaktım, hem de Fikri hocanın önüne geçip ona namaz kıldıracaktım çok heyecan verici bir duyguydu. Her zamanki gibi dedem minberin sağından sarığına doğru ilerlerken ben sıranın bana gelmesi için sabırsızlanıyordum. Namaz bitecek sonra ben geçecektim mihraba, dedeme namaz kıldıracaktım.
O an gelip çattı. Namaza başladık, dedem bu akşam da Kevser ve İhlas surelerini okudu, iyi dinledim ve tekrar ettim ezberimi biraz daha kuvvetlendirdim. Namaz bitti sünnete geçtik artık çok yaklaşmıştım imamlığa. Müezzin Mustafa amcaya: Ben de imam oldum sen susunca dedem kuran okuyacak sonra da ben gideceğim mihraba ben kıldıracağım namazı dedim. Müezzin Mustafa amca bana ‘’dedenin sarığını sen mi devralacaksın bakim’’ dediğinde çok hoşuma gitti.
Sünnet bitmişti, tesbihata geçmiştik. Birden yerimden fırladım mihraba gittim dedemin yanına oturup sarığını başından alıp başıma koydum. Çok mutluydum, artık ben de imamdım benim de başımda sarık vardı. O kadar kaptırmıştım ki kendimi dedem duayı bitirip akşam namazlarından sonra okuduğu aşr-ı şerifi okumak için besmele çekiyordu ki ben dayanamadım ellerimle ağzını kapadım:        “Ben de imamım bak sarık takıyorum senin sarığın bende sen sus ben okuyacağım” dedim. Aslında dedemden çekinirdim sinirli ve titiz bir adamdı, nasıl cesaret ettim bilmiyorum. Gerçi dedem de hiç kızmadı, başımı okşadı, güldü; ‘’oku bakalım hoca efendi’’ dedi. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi kıpkırmızı olmuştum sıcak basmıştı yüzüme ve okumaya başladım. Bitene kadar dedem hiç bölmedi, bitince de “aferin” dedi başımı okşadı. Mihraptan beraberce kalktık. Doğru mu yanlış mı okuduğum konusunda bir şey söylememişti ama yüzüme gülüşü ve başımı okşayışı okuduklarımın doğruluğunu gösteriyordu galiba.
O günden sonra her namazın tesbihatında mihraba gidiyor, dedemin başından sarığını alıp başıma koyuyor, “ben de imamım” der gibi tespih çekiyordum mihrapta. Çok mutluydum, dedemi arkadan izleyip özendiğim mihrabındaydım ve bembeyaz sarığı benim başımdaydı. Çocukluğumdaki en büyük hayalimi gerçekleştirmiştim dedemin bir tebessümü sayesinde…

2 yorum:

  1. Süleyman.
    Biliyordum senin bu güzel öyküyü bir gün yazacağını. Zevkle okudum.
    Kalemine zihnine sağlık.
    Bir de Karadeniz'in, Of'un ve köyünüzün öykülerine girdin mi; kim tuta seni Süleyman.

    YanıtlaSil