nâsırın düğünü/fazlı bayram

 

sâde ce düğündü
gösterişsiz israfsız
cangama yoktu
kimse kur’anı musikiye dönüştürüp
patlatmadı gırtlağını karşımızda
ayınlar yarılarak ikiye feryat etmedi
ilim ciklet değildi ağızlarda
bir stendapçı kapıp mikrofonu
ne kadar çok bildiğini çakmıyordu beynimize

zengin bir düğündü anlamca çok zengin
abartılmamış ikramlardan rahmet işliyordu cesetlerimize
ebubekir ordaydı
kızmıyordu ömer
az ve kararında hakkı haykıran defler
peygamberin müseade ettiği kadar ünledi
kimse incinmedi
kafası göçmedi kimsenin
bir zat : demekki kabede böyle oluyor düğünler dedi
sâde/ce düğündü
Müslüman düğünü
kâlû belâdan bir düğün


Yüreğime Düşen Hüzün/Ali Eren Acar



Yalın çıplak yatan çocuk
Sızarken kan ağzından
Azrail’e teslim
Yanı başında annesi
Son model bir arabanın
En teknolojik kurbanları

Gözleri yarı açık
Nabız yok
Kalk çocuk yoksa ölecek insanlık
Kahretme beni
Unutamam yoksa her lahza
O melül, masum gözlerini

Uyan çocuk ne olur
Korktuk yeterince
Soğudu bedenin
Biliyorum tehdit ediyorsun kendince
Yoksa sövdüreceksin
Vicdanı kurumuş embesillere

Ağzından sızan kan
Gönlüme damladı
Hıçkırdım çocuk
Ebedi alemin bâki kuşu
Miras kaldı bana
Sûretin ve yırtık pabucun

İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raci’un



VIZ GELİR / Teyfik KARADAŞ


Bizim elde yazdan sonra kış gelir
Bahar görmek bizim için düş gelir
Ben düşmanla savaşırken cephede
Zaman zaman dosttan bana taş gelir

Sayı saysam dörtten sonra beş gelir
Mahsereye şaplak kazan teş gelir
Ailenin üç öğesi var ama
Bana sorsan aklıma ilk eş gelir

Ava gitsek bazen elim boş gelir
Yem atarsam evsinime kuş gelir
Yakınlardan zurna sesi güzeldir
Davul sesi uzaklardan hoş gelir

Tut ağacı tomruk gider saz gelir
Tavuk versen kimi zaman kaz gelir
Bol gününde dostlarını unutma
Dar gününde sitem dolu söz gelir

Koşu yapsak dere tepe düz gelir
Yaz biterse mevsimlerden güz gelir
Ben Rabbimden bir istesem ne zaman
Haktan bana en azından yüz gelir

Kura çeksek bazen bana boş gelir
Yıkılırsan yere önce döş gelir
Bir pehlivan rakibini yenerse
Önce düdük çalar sonra tuş gelir

Teyfikiyem ne söylesem az gelir
Gökyüzünden yağmur gelir buz gelir
Türk Milleti birliğini korursa
Bütün dünya düşman olsa vız gelir
           
                       



RÜYAM /Mustafa YILDIRIM

 

Uçurumdan aşağı sallanan bir halat
Ucunda ben
Halat çürük
Bir de amansız bir fırtına
Aşağısı derin, sarp ve karanlık
Sağ elimle tutuyorum halatı
Diğer elimde hayallerim
Sağ cebimde sevaplar
Sol cebimde günahlarım...

Halat çürük
Ben ağırım, yüküm ağır
Elim yorgun...

Ne kadar dayanır halat
Ne kadar dayanırım bilmem
Nasıl kurtulurum bilmem
Geç te olsa kurtuluşumu düşünmeye başlıyorum
“Belki yüklerimden kurtulsam” diyorum kendi kendime
Zaman dar, halat çürük, el yorgun, yük ağır...

“Acil karar vermeliyim” diyorum
Belki günahlarımı atmalıyım
Belki sevaplarımı, belki de hayallerimi...

Önce “günahlarımı atmalıyım” diyorum
Ama nafile. 
Sol elimde hayallerim
Sevaplarımı atmak istiyorum
Ama olmuyor...

Sağ elimde halat
Zaman hızla geçiyor
Halat koptu kopacak
“O zaman hayallerimi atmalıyım” diyorum
Karar vermekte çok geç kaldım
Çok zaman kaybettim
Ve
Halat koptu
Eyvahhh!

Düşüyorum o sarp, derin ve karanlık uçuruma doğru
“Keşke” diyorum “keşke”
“İlk kararım son kararım olsaydı” diyorum
Ama nafile
Geç kaldım, düşüyorum
Tam karanlığın dibine çakılacakken uyanıyorum
Sıcak yumuşak yatağımda
Ter içindeyim...

Hoca sesleniyor: 
“Esselatu hayrum minennevm”
İlk sözüm “Yarabbim şükür” oluyor
Abdestlenip namazımı kılıyorum
Sıcak ve yumuşak yatağıma geri dönüyorum
Gözler kapalı
Uyku yok
Akıl hâlâ çürük halatta
“Sadece bir rüyaydı diyorum” kendi kendime
Ama kopamıyorum rüyamdan

Ya gerçek olsaydı?    

                  
                                                                        

BANKA SİSTEMİ NASIL ÇÖKERTİLİR? / Mustafa Cihan ALLİŞ

On beş kadar arkadaş, Türkî cumhuriyetlerin bayrakları ile donattığımız ve adına “Otağ” dediğimiz çardağın önünde tütün ve çay içiyorduk. Vatan, millet, dava mevzularını Otağ’ın içinde bir süreliğine tatmin edecek kadar tartıştığımızdan şimdi sadece hoş sohbetler ediyorduk. Çeşitli atışmaların nüktelerin arasında genç bir kadın ve bir genç ortamıza giriverdi.

Genç, takım elbisesi, saf yüz ifadesi ile gayet makul görünüyordu. Kadın ise açık saçık giyinişi, boyalı saçları, tırnakları, sadece meslekî olarak yüzüne takındığı telkin edici ve kendinden emin ifadesiyle gayet itici hatta korkunç görünüyordu. Hepimiz niyetlerini anlamıştık anlamasına ama kadın sırıtan bir samimiyetle hemen söze girdi:

Arkadaşlar merhaba. Biz, yaptığı anketler ve araştırmalar sonucu öğrencileri en iyi anlayan, sizlere en çok destek çıkmaya çalışan, her zaman öncelik tanıyan … Bankasından geliyoruz. Sadece sizin gibi genç, yakışıklı ve başarılı öğrenciler için hazırlanan “… Genç Kart” ı size kısaca tanıtmamı ister misiniz?

Genç kadın beden dilini de etkili kullanmaya çalışıyordu. Fakat hareket ettikçe açılan yerlerinden utananlar sağa sola bakmaya başlamıştı. Bu da kadını daha hareketli anlatmaya teşvik etmiş olmalıydı ki abartılı hareketleriyle bataklıkta çırpınıp daha da batan biri gibi görünmeye başlamıştı. 

İçimizden en toy görüneni gözlerine kestirmişlerdi. Kadın, onay bekleyen haliyle tekrar sordu:

İstemez misin? … Genç Kart sana ayda 400 TL harcama imkânı sağlıyor.
Ayrıca hediye sinema biletleri, çekilişler, indirimler…

Yok abla istemiyorum. Sağ ol.

Genç kadın reddedilmesinden çok “abla” denmesine bozulmuştu. Kısa bir an için yüzüne yansıyan bozulma çok az kişi tarafından fark edilebildi. Kendisine “abla” diyen birini nasıl etkileyebilecekti ki? Tabi kadın vazgeçmedi, başka birini gözüne kestirdi:

Mesela senin, paraya sıkıştığın dönemler hiç olmuyor mu?

E oluyor.

İşte o zamanlarda … Genç Kart sana yardıma koşuyor…

Kadın cümleye devam edemeden sakalları ve çakmak gözlü Ahmet müdahale etti:

Buna gerek yok ki. Ben gardaşıma yardımcı olurum.

Kadın duraksadı. Yutkundu ve alaycı gülümsemelere aldırmadan devam etti:

Peki, öyleyse böyle yardım ettiğine göre senin de zor zamanların oluyordur.

Kimin olmuyor ki abla?

Ben de diyorum ki … Genç Kart ile…

Ama bana da mert gardaşım hep yardımcı oluyor sağ olsun.

Ortalık özellikle kredi kartı mağdurlarımız için şenlik yerine dönmüştü.

Mert sen misin?

Mert ağabey bıyık altından gülümseyerek cevap verdi:

Evet abla, benim.  

Senin peki, hiç ihtiyacının olduğu olmuyor mu?

Birçoğumuz lafa karıştık:

Olur mu abla?

O en zenginimiz…

Arabası bile var…

Kadın bir süre gülen yüzlerimize baktı. Yine bir umut Mert ağabeye hitaben konuşmaya başladı:

Artık tüm yakıtlar çok pahalı. Arkadaşlarına ne güzel bu kadar yardım ediyorsun. Parya sıkışabilirsin. … Genç Kart sana tüm petrollerde indirim sağlayacaktır.

Bu sefer de ben söze girdim:

İyi de abla, Mert abi sıkışırsa aramızda toplayıp hallediyoruz. Benzin parasını da çoğu zaman birlikte ödüyoruz zaten.

Genç kadın pes etmek üzereydi. Arada bir yere boş boş bakıyor, yüksek topuklu ayakkabısının ucunu da kaldırıp indirerek çıkar yol aradığını belli ediyordu. Son kez yüzlerimize şöyle bir bakıp kurban aradı. Tam karşısında köylü olduğu yüzünden belli olan Osman’a karşı harekete geçti:

Sen yakışıklı, ayda 400 TL oldukça düşük faizli kredi istemez misin?

Osman, kadına bakmadan, biraz düşündü:

Abla valla, faiz haramdır. E kredi de haramdır. Hem anam da müsaade etmez.

Osman’ı tasdikleyen hatta destekleyen birkaç yüksek sesli çıkışa kahkahalarımız karıştı. Bankacıların omuzlarının düşmesi ve suratlarının ekşimesi bizi oldukça keyfe getirmişti. Bankacılar, zoraki tebessümleri ile iyi günler dileyerek aramızdan ayrıldılar. Bir süre güldükten sonra kaldığımız yerden muhabbetimize devam ettik.



M. Raşit Küçükkürtül’ün Muharrem Cezbe Müstearıyla Neşrettiği ‘’OSMANLI TOKADI NASIL ATILIR’’ Adlı Eserine Dair / Fazlı BAYRAM

 ‘’Bıyığı yenice terlemiş toraşan delikanlılar, kuru kuruya hamâset yaparsanız, gönül incitir ve de pot kırıp çam devirirsiniz. …Be hey tembeller, insafa gelin, memleketin kütüphaneleri sizi bekleyor. Bırakın nevzuhur ‘’cafe’’lerde laf tokuşturmayı. Devletten, şundan bundan himmet beklemeyi terk edip milletiçün ilim ve irfan tarikini tutun. Yudumladığınız çayı, kütüphane ve cami etrafındaki çayhanelerde kıraat ettiğiniz eserlerin bahsiyle tatlandırın. … ‘’nasihatlarla dolu şahbaz ve didaktik bir zekanın ürünü olan eser, Mostar Yayınlarından çıkmış.

M. Raşit Küçükkürtül’ün kendi kişiliğinden, kimliğinden ve şahsiyyetinden soyutlanarak Muharrem Cezbe oluşundaki, iki yüz yıllık bir macera üzre, okuyucuyla birlikte yolculuk yapmadaki ustalık Maşallah dedirtiyor. Muhayyile de beslenip, ilim ve irfan ile şekillendirilerek, ironik ve tatlı bir üslupla ortaya konulan eser, çok mühim bazı meselelerimize mizahi bir yaklaşımla mercek tutuyor. Okuyucuyu, zaman zaman kulağının dibine attığı fiskeyle ayıltırken, zaman zaman da hak edenlere şaklattığı Osmanlı Tokadıyla, okuyucunun yüreğini soğutuyor.

Şizofrenlikle soyutlanma arasındaki inceliği iyi bilen muharrir, meseleleri karikatürize etmedeki ustalığıyla da bambaşka bir eser ortaya koymuş. Yaklaşık iki yüz yaşındaki bir bilgenin tecrübesi eserin her satırına yayılmış. Üstad Muharrem Cezbenin davranışlarındaki ve konuşmalarındaki Osmanlılığı kelime kelime terennüm ediyorsunuz. Hele de ‘’Muhterem Kâri’’ hitabı size beş bin yıllık bir geleneğin evladı olduğunuzu ve bunun sorumluluğunda ve şuurunda yaşamanız gerektiğini bir Osmanlı Tokadı şefkatiyle hatırlatıyor. Bu arada resmî ideolojinin tarih diye dayadığı bazı vakıaların gerçek yüzüne küçük kapılar aralayan eserde, edebiyatımızdan bazı simaların denîliklerini de apaçık görüyorsunuz.

Kâdim Türkçenin gücü, meselelere ironik bakıştaki ustalık, olayları karikatürize edebilme yeteneği, kulağa küpe nasihatler, deyim ve tamlamaların yerli yerinde kullanılmasındaki ustalık, bazı milli problemlerimize çözüm önerileri, Müslüman Türk Kimliğimizi hatırlatma, uzun bir tarih aralığında okuyucuyu seyahat ettirme, eserin bazı özelliklerinden.

Zaman zaman ideolojik yaklaşımlara tesadüf etsek de eser, okuyucuya ilkeli ve şahsiyetli bir hayat yaşamayı teklif ve tavsiye ediyor.

Geç kalmadan bu eserle halleşin efendiler. Her yaş ve seviyenin istifade edeceği bir eser. Evet Osmanlı Tokadı böyle de atılır.



TÖVBE / Gün Sazak GÖKTÜRK


İşte resim;
Kayıp manalar ülkesinde
Baba evinin eski, isli duvarlarında tenzihi bir karanlık
Homurtular ve inlemelerle dolu bir oda
Anlaşılamayan kelimeler ve mezar taşları
Alaca karanlık tövbe seansları ve ölüm…

Şeytanıma bulanık sularda abdest aldırıyorum
Bir köşesinde şu ıssız odanın,
Ölüme meyillendirilmiş kara beton üzerinde
Kaç kez oysa söz vermiştim, içime zehrimi akıtıp
Teorilerle izahı olmayan günahlardan

Her dem, zifir bir gece gibi o balçık simalara çökünce
İçimde darağacında bir bebek belleniyor
Ağzı burnu öldüresiye kapalı
Ruh, sızacağı bir boşluk bulsa ölecek
Lakin bir nadan lahza yok ki katillerin takibinden velhasıl-ı kelam.
Süleyman mı öldü, çürüdü mü Belkız…


geceye dolunay ikramı / fazlı bayram

Fotoğraf: M. Çağrı GÖKTÜRK


ay dı
yüzü mü ay dı
ay yüzü müydü
biz bilmedik
ışığında ağırladı bizi
içimiz aydınlandı

hocam dı
ay mı hocam
hocam mı aydı
hüznünde ağırladı bizi
biz bilmedik

evinin üstünde toplandık
başının üstünde tuttu bizi
biz bilmedik
inciri yedik
üzümü hetifledik

Ahmet abi türkü çekiyordu kalemine
Ali hocam hocam dı
hocam Ali hocam
her şey bir şey di
bir şey her şey
biz bilmedik

göl şahit
ağaçlar şahit
dağlar düldülden beri şahit
yavşan
başkonuş
bir de gönül dağı
hele de hasan ağabey
karadereden beri şahit tutuyordu çocukluğunu
biz bilmedik
hocama misafirdik
serhoştuk hiç ayılmadık


KULELERDE BAYRAM / Alirıza KARAKALE

Bayram sabahından akşamına kadar, çatlamış ellerimize narince dokunan zeytin kolonyası ve "Hadi bitane daha al" denilerek ikincisine büyük bir mutlulukla yeltendiğimiz çikolata haricinde bizi mutlu eden nadir şeyler vardı hatırladığım. 

-Estağfirullah
Mutlu olabilmek tefekküre bağlıydı ve yaradan bize bunun sonsuz izzetlerini sunuyordu. 

-Gocunduğum için değil, bu zamana kadar yaşadığım bayramlarla kıyaslamanın hissi uyandı içimde.

Hoş, Barut ve çelik kokusu zeytin kolonyasının ve özlediğimiz o bayram kokusunu yaklaşık 57 saniyede yok etmişti.

Yedisu'da bayram, aklımda mütevazi bir yer edinecek. (Yedisu’da halk, bayram namazından sonra neredeyse aileleriyle bayramlaşmadan askerlerine sahip çıkıyor, bayram tebriklerine bizlerle başlıyor ve 40 yıldır bu geleneği evlatlarına yaşatmaya devam ediyorlar.)

Şimdi bir bayram bulalım yerleşebileceğimiz. Tüm hasretlerden kaçabileceğimiz, mecburi ama gururlu.

Çocukların ellerinde farklı renkte bugün için günler öncesinden hazırlanmış süslü çantalar (Asıl olan diğer çocuğun yalnızlığına dokunalım, dokunmalı ama minik yüreğini acıtmadan ! ) içlerinde bin renk karışımı şekerler. Her evden kaç tane aldıklarını gözüm seçemedi pek. Karın ağrılarına aldırmadan her verilen şekerde eve gidip yeme heyecanıyla dolu musmutlu gülen yüzler.

En çok kız çocukları ...
Küçük hanımefendi edasıyla salınan pıtırcıklar. Bayramcılıklarının(Kahramanmaraş'a ait bir söylemdir) içinde süzülen tertemiz yürekli melekler. Babalarının ellerini bir an olsun bırakmayan ve her adımlarında içlerinde dua eden Derya'lar.

En çok erkek çocukları ...
Bir beyefendi ağırlığıyla klasını konuşturan küçük adamlar. Hala modası geçmeyen ve hala benim bile bazen giyinmek istediğim (samimiyim) ışıklı ayakkabıları,renkli pabyonlarını beyaz gömleklerine kombinli Bayram'lar.

Dünyadan göçünü kurtuluş saymış ve ebedi huzura kavuşmuşların dünyadaki yakınları, huzurda en çok lazım olacak muhabbeti kuruyorlar ahiretle aralarında. Sonsuz merhamet sahibine sığınıyorlar. ( Bu durum tüm coğrafyada aynı elhamdulillah. )

Ve bayramı ellerinden geldikçe en iyi kutlamaya çalışan, hasret çekmek fiilini sonuna kadar yaşayan, yoldan geçen herhangi birinin tebessümüyle tüm gününü bayram geçirmesine ve aynı zamanda gözleri, Allah'ın bu yıl, bu ay, bu saatlerde (09.30) aziz vatanın bir parçasını koruma görevine layık görülen aslanlar.

Kule 1, bizi biz yapan değerlerin vücut bulmuş halini, Allah'ın rahmetinin insanlar üzerindeki doyulmaz etkisini, bir bayramda yaşanılması gereken bize ait bu topraklara ait ne varsa nakış nakış gönüllere işlenmiş halini yansıtır.

"Bazı şehirleri özlemek, tek gözlü odaya toplanıp, annenin yaptığı sıcak tarhana çorbasıyla ısınmak gibidir" der Tarık Tufan.

Her harfine samimiyetle katıldığım bir paragraf bu günlerde ve onlarca gün daha devam edecek gibi.

Sözün akışını bozup güzel tümceler aramaktansa güzel tümceleri bozup sözümün akışına uydurmayı daha doğru buldum bu bayram ve nasiptir önümüzdeki bayramdada.

Bence her insanın ömrü boyunca ezberinde tutacağı bir bayram olmalı. Anne yüzü kadar, yârin parmakları kadar akılda tutabilmeli bu bayramı.

Sanıyorum bu bayram, o bayram...
Mübarek olsun.


karakale 'm


kıraat / fazlı bayram













dündü
gölgendi yapraklar
sana mendil sallamak kaldı
halay başlarında
şaşı bakmak kaldı
kaldırım kenarlarından

kaldı ki bu senin yanılmalarının
bedelini birlikte ödüyorduk
yaşıyorduk

yorgunduk dünyaya düşmüştü yolumuz

ağlamaklı olmak yerine burada
bizim sandık her şeyi
zaman aldı
anladık bizim değilmiş
olsun
havamız yeter


ULU EREK; GÜNEŞİ, GÜNEŞİN BATTIĞI YERLERE GÖTÜRMEK.../ Suat KIYAK

Ey genç; hatırlar mısın acaba arada, ceddin bozkırlardan vahalara yol aldılar binbir meşakkatle... yıllarca at sırtında. Belki de, çarıkları ile kızgın güneş altında yürüdüler, dur durak bilmeden...

Dinlendiler yorulunca kıl çadırlarda, uyudular geceleri kuru topraklarda...


Kuş tüyü yatakları da yoktu, İtalyan ayakkabıları da, İngiliz kumaşından poturları da...

Kırbalarında bir kaç damla su, torbalarında kuru bir ekmek, sırtlarında bir aba, bir bez gömlek, ellerinde kuru bir değnek...

Kanla canla yoğruldu vatan dediğin bu topraklar...
Yoksa sana vatan olur muydu, cennetten bir parça olan rahatça gezip tozduğun bu diyarlar...

"Alp"lik genlerinde vardı, "Eren"lik gönüllerine nakşolunmuştu, mayaları irfan ile yoğrulmuştu.

Azıkları iman, hedefleri i'lâ-yı kelimetullah, kılavuzları Kur'an idi onların...
Çünkü rahle-i tedrisinde diz çökmüşlerdi hoca Ahmed Yesevi'nin...

Divan-ı Hikmet ile yoğruldular, "İnsan"la tanış-biliş oldular ve insana hizmeti nefislerinden âlâ tuttular...

Ufuklarındaki ulu erek; arkalarındaki güneşi, güneşin battığı yerlere götürmek...

Gittikleri her yere ikram ettiler; cesareti, sahaveti, muhabbeti, mahareti, adaleti, uhuvveti...ez-cümle güzel ahlâkı...fıtrata uygun model budur diyerek.
Çünkü onlar güzel ahlâkın timsali idiler...

"Vur Pençe-i Âlî'deki şemşîr aşkına"
diyerek vurdular zalime, kovdular uğursuzu, derdest ettiler hırsızı...

Gurebaya mekân, yolsuza yol, evsize ev, hastaya ilaç, dertlinin derdine ortak oldular...paylaştırdılar lokmayı, belki de aç kalarak !

Bektaş-ı veli yeniçeriye fütuhat için kabul olunmuş dua...
Bayram-ı veli sultanların gönüllerine taht ve islambola müjdeci idi...
Geyikli baba yürüdü geyikleriyle,
küfre gürz çalarken geyik sırtında idi....
Mevlâna gönüllere aşk tohumu saçtı...
Tapduk Emre "Yunus"uyla hikmeti konuşturdu...
Edebali "Osman"ıyla üç kıtayı buluşturdu...
Anadolu’ya can oldu horasan erenleri,
üç kıtaya huzur saçtı Yesevi'nin alperenleri...şan ve şöhret  nedir bilmeden, sessizce ve isimsizce...

Ey genç; hazıra konduğun yerlere, sıkıştığında vatanım demektesin
ve bunca nimeti şükürsüzce yemektesin.
Geçmiş zaman hikayeleri deyip gerçekleri kulak ardı etmektesin.

Sadece, "ben çağdaşım" demekle olmaz !
İlimden, teknikten, edebden ve gelenekten uzak, yeme-içme ve popüler kültürünle övünme derdindesin, oyun ve oynaşta gününü gün etmektesin.

Mirasyedi olduğunu belki unuttun amma, torunlarına hangi emaneti nasıl teslim edeceksin !

"İnsanlık" ölçü ise, onlar nerede imiş, bir bak, ya sen nerelerdesin !

Bari atana bir fatiha gönderebilseydin de, yine de atalardan miras vatanında mihnetsiz bir şekilde safanı sürseydin!



İĞNE / Hasan EJDERHA















Hacı Yahya Emminin yolunu kesen Döne gelin, gözleri yerde bir noktaya bakarak:

-İğne var mı Hacemmi dedi.

Hacı Yahya Emmi:

-Dikiş iğnesi mi, kıyık mı, melefe iğnesi mi yoksa oya iğnesi mi kızım? Dedikten sonra elini guburuna sokarak iğnelerin siyah bir kâğıda batırılarak sıralanmış olduğu paketi çıkarttı. Döne gelinin istediği dikiş iğnesini çıkarıp uzattı.

Döne gelin uzatılan iğneyi başını kaldırmadan Hacı Yahya Emminin elinden aldıktan sonra dua ederek gitti. 

Hacı Yahya, birlikte camiye doğru yürüdükleri misafirine dönerek:

-Cami, köprü, okul yaptıramıyorum Mıstafendi. Ben de yolum şehre düşünce her çeşit iğne alıp guburumda saklıyorum. Köy yerinde iğneye ihtiyacın olup da bulamadın mı çaren yoktur. Köyün kızları, gelinleri, kadınları alıştılar artık; iğneye ihtiyacı olan ya eve gelir, ya da böyle yolda görünce yoluma çıkıp, ihtiyaçları olan iğneyi alarak dua edip giderler. Dedim ya: Cami, Köprü, Okul yaptıramıyorum ama eh, buna gücüm yetiyor şükür. 


ARAKAN: TOPRAĞI YAKAN KAN / Enver ÇAPAR












Arakan,
İlk defa duyduk adını
Kalbimiz  ne kadar yakınsa
O kadar uzaktaydı

Bir fotoğraf düştü ekrana
Yüzü kanla yıkanan insan
Anladık onlar da Müslüman

Dünyanın her yerinde zulme uğrayan
Savunmasız insan.
Neden böyle oldu?
Unuttuk kutsal öğüdü,
“ Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Bölünüp parçalanmayın

Gönül coğrafyamız tek yürek olur,
Kaldırsak sınırları
Bitirsek fitneleri
Diner mazlumun gözyaşları.

Ey İslam âlemi!
Olursan tek  bir.
İnsanlık yeniden dirilir.

                        




EŞİĞİN ÖBÜR TARAFI / Gizem AKTÜRK













Bir banka otursam,
Tanımadığım o kişi dönüp baktığında;
‘Renklerim, renksizliğim,
Hissedip hissedemediklerim,
İçime yuva yapıp içime sığdıramadıklarım,
Uzun ince yolum’
Dilimde can bulsa.

Eşiğin öbür tarafında güçlü adımların ritmine ayak uydurmaya çalışan yorgun pabuçlar görüyorum.
Yağmur yüklü bulutları kıskandıran sisli gözler var mesela.
Zemheri kışları aratan sözler bile var.
Bunlar hep var ve var olmaya da devam edecek.
Olsun.
Eşiğin öbür tarafında bir uçurtmanın sevinciyle dünyayı gülümsetebilen yüzler de görüyorum.
Mesela çıplak ayaklarıyla toprağın tüm alçakgönüllülüğünü özümseyen birileri de var.
Papatyaların, frezyaların güzelliğine bu dünyayı daha yaşanılır gören güzel gözler de var.

Gözler neyi görmeye niyetlenirse onu görür.
Sen neye niyet edersen o sana kendini gösterir.
Sen sevgiyi görmek istersen o kendini aşikâr eder.
Sen güzellikleri görmek istersen ama gerçekten istersen evet göreceksin.
Çünkü sen niyetlerinde gizlisin.
İster geceyi görürsün ister yıldızları,
İster yağmura söversin ister toprağın bereketini, kokusunu çekersin içine,
Hiç mi olmadı bir şemsiye açar yine yoluna bakarsın.

Eşiğin öbür tarafında bir hayat var.
Pek afili yalnız.
Bir banka sığdırılamayacak kadar da detaylı ve destansı olanından bir hayat.
Koşalım o vakit.
Niyetimiz sağlam olsun biz koşalım, bir yerlerde yolumuz kesişir elbet.
Bir yerlerde varır buluruz kendimizi.
Bir yerlerde görürüz görmek istediklerimizi.
Biz koşalım.


MEHMETÇİĞİN BAYRAMI / Ali Rıza KARAKALE


"İYİ Kİ"












Bir Türk Askeri, yalnızca bir çocuğun tebessümü için ailesinden uzakta ve aynı çocuğun huzuru için vatan müdafaasında. 

Tüm çocukları düşündüğünde canını seve seve feda etmekten çekinmeyecektir ve bu yüzden bu dağların eteklerindedir. 

Bu çocuklar Allah'ın merhametinin tecellisidir...
Hz. İsmail gibi...

Ki kiminin adı gerçekten İsmail, kiminin adı Ebubekir kiminin adı Hamza kiminin Muhammed.

Ebubekir soruyor :
Asker abi siz bizim için mi burdasınız?
Evinize hiç gitmiyor musunuz ?
Siz her bayramınızı burda mı geçiriyorsunuz?

Ardından ekliyor:
Benim annem her vakitte size dua ediyor. Allahım askerlerimizi koru onları sevdiklerine bağışla diyor. Ben de hep amin diyorum. İyi ki Yedisu'dasınız.

Bu bayram, tam içimizde burukluk, yüzümüzde hasret mimikleri belirmeye başlayacağı sıralar söylenen "İyi ki burdasınız" sözleriyle tekrar irkilip "Vatan Sana Canım KURBAN" diyerek bayramımızın birinci günü geçirdik.

Hz. İbrahim'in kınalı İsmail'leri vatana KURBAN olmak için müdafadalar.

Kurban Bayramınız Mübarek Olsun !

karakale 'm