ÇATAL YOLU’NUN BOZGUNCUSU / Hasan KEKLİKCİ


Kelimelerim tükenmişti.
Boğazım da kurumuştu emmi.
Boğazıma dizilen köfteleri olduğu yerden oynatmanın çaresi kalmamıştı. Boğazıma dizilen köfteleri olduğu yerden oynatmanın tek çaresi, boğazımı ıslatmaktı. Yemeğin suyu bitmiş. Tastaki su bitmiş. Hatta Kör Fahıların pınarı, Çatal’ın Pınarları kurumuştu. Bir gözyaşı kalmıştı elimde kala kala. O da “ha” demeye öyle ulu orta kullanılmaz ki Emmi. Yoksa dağı taşı önüne katacak, yakın kenarındaki, uzak kenarındaki her şeyi denizlere kadar sürükleyecek bir sel hazır bekliyordu. Bıraksan. Bıraksan her şeyi alıp götürecek. Ne köfte kalacak, ne leğen, ne Çatal ve ne de yol… Ama bırakamazsın: Herkes yemeğini bitirmeden, sahanlar iç içe konulmadan, iç içe konmuş sahanların en üstündekine kaşıklar konmadan, en üsttekine kaşıklar konmuş olan tüm sahanlar, azık çaputunun ortasına konmadan; azık çaputunun ortasına konmuş olan sahanların bulunduğu azık çaputu; önce iki tarafından çapraz, sonra diğer iki tarafından bağlanmadan; dört ucundan  çapraz bağlanmış olan boş azık çıkını ortadan alınıp yan tarafa konulmadan; yan tarafa konulmuş olan azık çaputunun içinde gelen yemekleri yapanların ve orada bulunan cemaatin, geçmişlerinin ruhlarına Fatiha okunmadan, oradan kalkamazsın Emmi. Kalkamazsan ağlayamazsın, gözyaşı ile boğazını ıslatamazsın. Çünkü gözyaşı sadaka gibi olmalı Emmi. Sağ gözün yaşını sol göz görmemeli.

Azık çıkınına sade kaşıkları ve tabakları, yani yenilebilecek evsafta olmayan malzemeyi çıkın edersin Emmi, “taştan yumuşak” ne varsa hepsi yenmiş olur çünkü.

Okunan Kur’an, edilen dua ve bağışlanan Fatiha “sel”in önündeki seddi biraz daha güçlendirdi. Zeki’nin Seli’ni geride bırakacak bir seli önledi Emmi.

Operatör önde ben arkada dozerin yanına geldik. Yol enlemesine tepenin sonuna kadar gelmişti. Bulunduğumuz yerden hafif bir dönemeç yapacağız ve tepeyi aşacağız. Ondan sonra iş kolay; dozer dümdüz bıçağı vurup gidecek, tepenin zirvesine, güneyden kuzeye doğru. Daha sonra da oradan tekrar batı yönünde bir dönemeç yapılacak ve Karadeniz dağlarındaki yollar gibi döne döne barajın kenarına kadar ineceğiz.

Dozer “kolay gelsin” manasına elimi havaya kaldırıp az ilerideki kayalara doğru hareketlenecektim ki, arkamdan bir ses:

“Bak hele, o yolu oradan yapmayacaksın.”

Yanımda bir kadın beliriverdi Emmi. Bir an göz göze geldik. Daha ben kendimi toparlayamadan ikinci cümle, bir öncekine göre daha zavırlı bir şekilde yayıldı, Çatal’a:

“Ben tarlamdan yol geçmesine gayıl değilim.”

Nasıl bir gelim geldiyse, “hoş geldin” dediğimi duymadı bile; bizim köylülere göre oldukça uzun boylu, zayıf; üstünde, ilk rengi hakkında en ufak bir kanaat oluşturmayan; kollarının uçları –ne zaman eskimeye başladıysa- yarısına kadar lime lime olmuş, ipleri sarkan; köyde dikiş makinesi olan biri tarafından dikildiği her halinden belli olan; üzerini örtmeye mecbur edildiği bedenden İllallah etmiş bir bluz. Altında dizlerinde ve dizlerinin arka tarafında; üzerinde soluk renkli küçük küçük çiçekler bulunan, diz donu artığı bir bezle yamanmış ve kaç yüz defa arkası önüne çevrilip giyildiği belli olmayan, aşık kemiğinden bir süngüç (baş parmakla işaret parmağı boyu) yukarıda duran, soluk renkli göçmen donlu –şalvar- kadın. Oldukça büyük ayağında; mavisi henüz solmaya başlamış, başparmakları dışa doğru iz yapmış bir lastik ayakkabı. Aşık kemiğinin altında, ayakkabının bittiği yerde, ayağının teri ve yolun tozu ile oluşmuş; “çamur” desen çamur olmayan, “kir” desen kire benzemeyen; yukarı doğru incelerek çıkan, tozla yoğurulmuş bir ter tabakası Emmi.   

Sağ eli tutamakta, sağ ayağı palette, sol eli ve sol ayağı havada asılı duran operatörü fark ettim, neden sonra. Bastığı yeri ve tuttuğu yeri görmesem, “kim asmış bu adamı havaya” diyecektim. Tekrar kendimi topladım. Evet, adam havada asılı bir vaziyette bana bakıyor. Bir müddet adamla birlikte havada asılı kalan gözlerimi güç bela aldım, adamın üstünden. Ve kulağımla duyacaklarımı “tasdik” ettirmek için kadına yönelttim, adamdan aldığım bakışlarımı. Kadın “Ben buradan yol vermem.” diyor. Duyuyorum, görüyorum “Yol vermem” diyor. Bir yandan da yalın kat bağlayıp, çenesinin altından ilmek yaptığı tülbendinin, sol şakağını örten yerinden dışarı çıkmış olan, soluk kına rengi saçlarını; iki taraflı topuzlu ve iki ucu arasında bir miktar açıklık bulunan, manyetikli “stres bileziği” bulunan sol eliyle tülbendin altına sokmaya çalışıyor. Ve kadın, yüzüne göre büyük olan ağzını büze büze konuşuyor. Bazı kelimeler ağzından çıkmakta zorlanıyor ve dudaklarının büklümlerinde kaybolup gidiyor Emmi.  

Hal bu ki; yol güzergâhı tarla sahipleri ile defalarca konuşuldu, anlaşıldı. Ve yol şu anda ablanın tarlasının sonuna kadar geldi. Geriye tarlasının kenarından tepeye doğru çıkmak kalıyor. Ama kadın “Nuh” diyor, “Peygamber” demiyor. Dişini değişmiyor Emmi. Kaldı ki yaptığımız bir kürek ağzı yol. Köprü değil, otoyol değil.  

Ne denir, ne yapılır aklım almıyor. Ben erkekle dövüşmesini bilmem ki, kalkıp bir kadınla kavga edeyim.

Bir yüzüm ağlar, bir yüzüm güler “tamam” dedim.

Makam şoförünü çağırdım. Zaten gözü ayakkabısında olan dozerin operatörünü Maraş’a, sağda solda kepazeliğimizi seyretmeye gelen insanları da evlerine bırakıp gelmesini söyledim. “Abla ön koltuğa otursun, arkaya beş-altı kişi sığar nasıl olsa” dedim. “Siz” diyecek oldu, ya da bana öyle geldi. “Ben belediyeye inerim, akşam kalalım” dedim. Niyetim ablanın yarmasının kaynadığı birini bulup, minnetçi göndermek Emmi.

Efsane bu ya: Allah’ın aslanı Hazreti Ali Efendimiz; yarısına kadar Menzelet Barajının sularına gömülmüş olan Ali Kayası’ndan, bizim dozerin önünde bulunan kayaya atlıyor, buradan da “Eğil Düldül eğil” deyip, Çatal’ın güney batısında bulunan Düldül Dağı’ndan aşıp gidiyor. Düldül’le mi, yaya mı onu Allah bilir. Nereye gidiyor? Onu da Allah bilir. Efsanede geçen ve üzerinde Hazreti Ali Efendimizin ayak izi olduğu söylenen kayaya doğru yöneldim.
Küçük bir sıçrayışla çıktım kayaya.

Bir an sağ elimi kulağıma attığımı hissettim. “Allahuekber. Allahuekber…” diye bağırmaktan son anda aldım kendimi.

Of Emmi… Of…

Çocukken; nerede çıkabileceğimiz kadar yüksek bir yer görsek, oraya çıkıp hemen ezan okumaya başlardık. Bu, bazen bir kayanın en yüksek yeri, bazen evimizdeki yüklük ve bazen de bir çam toruğunun tepesi olurdu.

Ezan okumaktan vazgeçtim. Sezai Karakoç’un şu mısraları döküldü dilimden Emmi: “Binmiş gelirdi Ali bir kır ata/Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından.”



HAMAL TAŞI / Ömer Faruk GÜNAY

Abdülhakhamit “az yazı, çok para” demiş.

Buna muvazi atalar, “az iş, çok laf” demişler.

Eğer yazı yazılacak, laf verilecekse bu iş tabii bir mişmişçiye düşmüyor. Madem bir yazı yazılacak, ancak o, zamanında bu yazıyı yazmış olan ataya elçilik etmekle yükümlensin. Atalar elbet güzel demiştir.

Bizim oturaklı hazinelerimizden gayri, taşa çok değer verdiğimiz olmuş. Konya’nın çölünde Camii yoksa düzgünce bir taşı getirir dikerler mescide; çıkar Ezan-ı Muhammedî okurlardı. Her kazaya bir yitik taşı dikilir, bulunan sahipsiz eşyalar bu oyuk taşlara bırakılırdı. Yani insanlar çarşı-pazarda bir şekilde yitirdikleri değerli eşyalarını yakındaki yitik taşlarında ararlardı. Bazı taşları öyle işlemişiz ki şarkta isyanlar koparmış. Fakat hem hocamı hem beni etkileyen, bu süryan işlemelerden ziyade, çeşme yanlarındaki kaba kaba taşlar oldu. Hamal taşı. Hamalların taşı. Küfeyi sırttan bırakırken; yere sürünmesin, susadıkça su içsin, kamburuna kolaylık olsun demiş atalar. Sokak başlarına, çeşmelerin yamacına dikilmiş taşlar.

Yalnız Şair-i azam ile aramızda en az on hukuk devri var. Yine de isminin tahsilhânelere verilmesine itirazım yoktur.  Nasıl olsa o da Lusyen’i yitik taşında bulmadı mı?


İki keklik bir kayada, biri ötüyor, biri ölüyor. 

***
KARTPOSTAL ÇİZİKLERİ















Gelir hani ceviz ağacına kurulur sonbahar 
Islak otların damağında sızlatırsın soğuğu
Soluk bir gün sancılanır ufuktan
Kafanın üstünde dallı budaklı açelya
Nereye vursan başını, solgun bir hüzün

Kime sual etsen yılgın bir parça
Sokaklara sarılmış yapraklar ve doksanlar
Koruluklarda ıslak kaya serçeleri
En dibine insanlığın küstah soyuna kadar

Kime sual etsen bir parça yılgın
Omuzlarında kasvet yüklü sancılar
Soluk bir bayrak ufuklarında sallanan
Nasıl yollara indiyse ağır bulutlar
Çakı gibi öyle inmiştir kemiğe ızdırabın

Bu küre devir koskoca yutuyor bizi
Ocakta süt kesti yaş kütüğün
Sarılır paltona sen yutkunursun ancak
Ürkek ürkek geçersin bir kaldırımdan 


***
TOPKAPI'DA SON AKŞAM


Atalarından sana kalan mirasa sahip olman için
onları bilmen ve kullanman gerekir.
Faydalanılmayan mal ağır bir yüktür. - Goethe


Avrupa, devrimin baharı henüz devam ederken bir parmak kılıcı, ondan komik boyuyla peşine taktığı ordunun yegane emirganı Napolyon'a boyun eğdi. Bu tuhaf İtalyan kurduğu sofrayı donatmak için arkasında binlerce ölü bırakarak İngiliz'in deposu Mısır'a kadar dayanmıştı. Dönerken Bosnalı Cezzar Paşa'dan aldığı himmet ile Brandenburg kapısından şehrin fatihi olarak geçmişti. Söğüt'te doğmuş olsa ahır bile teslim etmeyeceğimiz bu adam Alman koridorunu ipi kopmuş tesbih gibi dağıttı. Tanrıça İrene heykeli, kapının üstünde şehrinin huzurunu bozan bu imkânsız tahakkümü çaresiz seyrediyordu. Savaş ganimeti olarak şehrin kapısından alınan İrene, Napolyon'un küçük bir armağanı olarak Josephine'e kadar ulaşmıştı.


XXI. asrı yaşamak çilesiyle îfa ettiğimiz şu zamanda İrene, Brandenburg kapısının üstünde tekrar ve hala saklanmaya devam ediyor. Başka açıdan sömürüyü, ahlâksızlığı hatta yamyamlığı asırlarca mütenekkiren devam ettiren ve ademiyet üstünde açtığı kapanmaz kara çukurlarıyla küre-i arzın tepesine ulaşan bu beşerî hayvanların beş kilo mermere verdiği ehemmiyeti görmezden gelemiyorum. Doğrusuyla-yanlışıyla Türk tebaasına refah bir içtimai münasebet sunabilen komutanların nice mabetleri bu ehemmiyetin cüzüne layık olmamıştır. Üstelik otuz seneye bir devlet sarayları, konakları, odaları, eşyaları yenileniyor. Elli seneyi aşabilen kurumlar derhal müzeleşiyor. Kulağınıza da bir giriş tokası takıyorlar yaylanıp duruyorsun içeride. Unesco. Are u father's legacy ha?


Yarın ölecek olanlar için yarın doğacak olanların düzenini bozamayız. Her gün yeni bir çocuk doğuyor ve her geçen gün onlara bu toprakları devrediyoruz. Kültüründen, adetinden, geleneğinden, ahlâkından, şuurundan dolayısıyla ulviyetinden kopmuş çocukların kendinden sonraki yüzyıla bırakacağı mirası tahayyül bile etmek istemiyorum.


"Arz-i acz etmeyesin yâreden ol yâre sakın
Bulduğun cevher-i âlîleri bîçâre sakın." - Şeyh Galip



***
SERÇE KÖŞK

"Gölgelikde edemezsin derd-mendinle karâr
Sen hümâsın dâ'imâ senin işin pervâz olur"

Ben de bu ihtar üzre süzülürken, salına salına Mükrimin Halil Bey’in kitaplığına konmuştum. Orada birazdan tafsilatına ineceğim köşkün adresini, muhteremler- den bir zat bileğime bağladı. Emir üzerine bu kıymetli yolculuğa başladım. Vardığımda gerileme döneminde zarifle- şen mimarimizin bu güzide örneği, tüm tarihiyle karşımda duruyordu.

Köşkün sofaya içli içli açılan kapısıyla keskin bir Karaçam kokusu yüzüme vurdu. Daha girer girmez bu havadan öyle etkilendim ki, kendi iç sesimle dahi adaba uygun konuşmaya başladık. İki katında toplam yedi oda gezdim. Tek tek tüm duvarları, kanatları, pencereleri inceledim. Keçe divanlar, kararmış bir maşrapa, mermi mekik dikiş makinası, nişlerin içindeki bakır cezveler ve yanında birçok eşyadan fazlasıyla etkilendim. Özellikle yastıkların üstüne serilen örtülerdeki işlemeler, İngilizlerin ağrına gidecek bir zerafetteydi. Hele arkada küçük bir bahçesi vardı ki çocukluğumun burada geçmesi için kötü bir yazgıya razı olabilirdim. Fakat en çok dikkatimi celbeden; köşkün arka - güneş gören- cephesine yapılmış kuş evi oldu.

Sultan Abdülhamit zamanında memlekete gelen Fransız seyyah Castellan, seyahatnamesinde: "İstanbul’a hububat, gemilerle gelir ve limanlara boşaltılır. Binlerce kuş boşaltmayı bekleyip hücuma geçer. Onlar için çuvallar açılır ve Türk gümrüğünün harç olarak aldığı miktardan fazlasını tüketirler." yazmıştır. Türk milletinin hayvanlara karşı saygı ve merhameti gayrimüslimleri hayrete düşürecek mertebeye varmıştı. Oluşan hissiyatın en değerli eserlerinden biri ise kuş evleridir. Bu kuş evleri, merhametin mahsulü olarak imparatorluğun son döneminde neredeyse tüm evlere, camii ve medreselere, devlet dairelerine yayılmıştı. Üstelik bu köşkler öyle alelade düzeyde değil; başlı başına itina gerektiren, sanatsal kaygı taşıyan eserlerdir. Daha çok yerleşeceği binanın küçük bir emsali niteliğinde yapılır, bina ile aynı mimari özelliklere sahip olmasına gayret edilirdi. Rüzgârın geliş yönü ve güneşin vuruş açısı dahi hesap edilerek yapılan bu kuş evleri, ileri bir duyarlılık ve zahmetle yapılırdı.  XXI. Asrın modernleşme adına yaptığı estetikten yoksun yapılanmaların içinde şimdi kaybolma noktasında kuş evleri.

Son zamanlarda Doğa Koruma ve Milli Parklar 5. Bölge Müdürlüğü; “çatılara kiremit şeklinde kuş evi" tasarısının hayata geçirildiğini ve pilot kentte kuş evleri bazı çatılarda şimdiden uygulanmaya başlanırken, ilerleyen günlerde tasarının gidişatına göre kuş evlerinin Türkiye genelinde uygulanması amaçlandığını açıkladı. Fakat ne kadar estetik ne kadar tarihi olacak? Muamma. Yine de naçizane takdir etmemek olmazdı.

İnsanlar şunu anlasınlar istiyorum: Hayat büyük bir saçmalıktır. Onu ancak güzellikleri muhafaza ederek değerli kılabiliriz.



***
YAŞASIN SULU MEYVELER

En basit haliyle bir ağaç devriminin teçhizatı tohum ve kürektir. Çürümeye yüz tutmuş ağaç kökünden sökülür, yeni tohum atılır, can suyu verilir ve yetişmesi beklenir. Fakat yine en basit haliyle bilirsiniz ki, Brüksel lahanasının Bingöl'de yetişmesi güçtür. Yetişse dahi onunla Türk milleti, "cabbege risotto" yapmaz. Olsa olsa ekşili çorbasını kuyu tandır ile yemeğe çalışırız. İşte bu ağaç devriminin bahçıvan paşaları bize "kereste ağaçlarını söktük; yaşasın sulu meyveler." diye sloganlar savurdular. Fakat Fransa'dan ısmarlanan kasa kasa meyveleri bizim çürümeye yüz tutmuş ağaçlarımıza iplerle bağlamaktan başka bir inkılap yapıldığını söylemek mümkün değildir herhalde. 

Sonunda olan, bin yıllık törelere, solan Türk çiçeklerine yani Bektaşi üzümlerine oldu. 

Bizim Gülhane'nin mesulü Mustafa Reşit iken bir gezintiye çıksaydınız birçok ağacın iplerle dolu olduğunu görürdünüz. Elbette soluyacağınız nefes de içinize sığmayacak. Bu buhran havası içinde yaşayan üdeba acı ama süslü meyvelerini siz değerli aydınların okurlarına sunarken içinizden arif bir ses "Üsküdar’dan bu yan lo kimin yurdu? Diyecekti. Evet, şu an beni okuyup anlıyorsanız sizlerde belirli zümreye sahipsiniz demektir. Lakin Belgrat'a pek uğramamanızı tavsiye ederim. Bilirsiniz ki sahafçılar sürgün mektuplarından geçilmiyor. Fakat korkmayın tekaüt gübreniz her ay zat-i alinize takdim olunacaktır. 

Dinsel ibareler, günlük sosyete hayatından siliniyor, ahlaki gelenek gevşetiliyordu. Tabi siz tüm bunları seyrediyordunuz. Büyük komplike ortamında yetişen yeni nesil özgür olmanın ahlaksızlık getirdiği ortamda büyüyordu. Evlatlar papaz olacak, papazlar damat olacaktı. Apartmanlar yükselecek mahremiyetler iç içe girecekti. Tüm bunların bedelini elbette ki ödeyecektik. Tabi siz hâlâ izliyorsunuz. 

Öncesinde eğer izniniz olursa, bu kısımdan sonraki bölüme "sarışın paşalar hatıra ormanı" başlığını vererek devam etmek istiyorum.

Sarışın Paşalar Hatıra Ormanı (Mesul şirket, Arapgir Fıçı Fabrikası) 

Miras malından payımızı istiyoruz. Mızraklı da olur. Pierre Loti'yi de istiyoruz. Paşa soyundan gelen sarı sarı şairler vardır; onların dahi tasfiye edilmesini istemiyoruz. Gerekirse ilga edici yüce buyruğumuzdur. Cingöz falan da sevmeyiz. Tütünün tozu, külün dumanı yeter. 

Yaşasın sulu meyveler. 


YİNE AYNI HİKÂYE… / Şeyhşamil EJDERHA


Balkon, balkonun önünde kayısı ağacı, kayısı ağacının sol tarafında kuşçunun evi, kuşçunun evinin damında kuşlar, kuşların pineğinin çatısında bir kedi, kayısı ağacının sağ tarafında site, sitenin küçük dar bahçesinde beyaz bir brodway ve bazen gecenin bilinmez bir saatinde, bilinmez bir sebepten dolayı sönüp, tekrar yanan; önce sarı, sonra beyaz bir renge bürünen ancak kendi dibini ve benim yüreğimi aydınlatacak kadar ışığa sahip olan sokak lambası…
İşte benim hayatımın bir kısmının kısa bir özeti.
Daha doğrusu benim en sevdiğim kısımları…
İçerisi mi?
Oda…
Benim odam.
Belki de tek sığınağım.

Bir elimde tütün, diğer elimde çay… Balkonda, günlük alışık olduğum resmi izlerken bir an kendimi kaybetmişim. Ne balkonun kapısının açılışının, ne de dostumun yanıma gelişinin fark etmedim. Usulca bana dokunmasıyla irkildim.

-Hayırdır? Yine onu mu düşünüyorsun?

-Yok… Ne… Neyi?

-Onu?

Sigaradan bir nefes daha çekip dumanını boşluğa saldıktan sonra cevap verdim:

-Hayır! Bu sefer sana anlatacağım hikâye başka. Elbet içinde ondan birkaç parça bir şeyler olacak ama canımı sıkan çok şey var. Birisine anlatılınca dinmeyecek ama sadece hafifleyecek olan şeyler.

-Tamam. Hadi gidelim.

-Dur şunlar bitsin.

Çay zaten buz gibi olmuştu. Hava biraz soğuktu ama nedense son zamanlarda soğuğu hissedemez olmuştum, çayımı soğutmasının dışında.

Sigaramdan birkaç nefes daha alıp, balkonun kenarında söndürdükten sonra külünü silkelediğim site ile bizim apartman arasındaki boşluğa atıyorum.

İkimiz de içeri giriyoruz. Bir an odanın her yerinde dolaşan gözlerim sanki gizli bir şeyler arar gibiydi. Yatağımın üzerine biraz önce bıraktığım montumu üzerime geçirirken, dilimden Peyami SAFA’nın sözlerinin çıktığını, sözleri söyledikten sonra fark ediyorum:

-“Bu odada bir şey, bu odada mühim bir şey var. Merak ediyorum. Anlamak istiyorum, beni karşılayan bu sessizliği yenmek istiyorum.”

-Anlamadım.

-Boş ver. Sana söylemedim.

Omuz çantamı alıyor ve odadan çıkıyoruz.

Evin dışına çıktığımız zaman farkına varıyorum, havanın karardığının. Yokuş aşağı inerken sadece susuyoruz. Bilmiyorum, belki de konuşmak ağır geliyordur bize. Fakat içimde bugün yabancı olduğum bir his var. Sanki uzun süre suyun altında kalmış, tam boğulmak üzereyken suyun yüzeyine çıkmış gibiyim. Ciğerlerime dolan bütün suyu boşaltacak bir yer arıyorum. Bu yüzden bu sükût ağır geliyor bana. Konuşmak istiyorum ama sanki her söz anlamını yitiriyor gibi. 

-Yazamıyorum.

-Sen yazmadan duramazsın.

-Doğru ama anlamıyorsun. Yazmak yüreği tertemiz olan kâğıdı karalamaktan ibaret değil ki.
-Oku o zaman.

-Çıldırmak üzereyim.

-Neden?

-İki buçuk aydır evden dışarıya çıkmıyorum. Ben hayatımda böyle hasta olmadım. Sadece hastane ile ev arasında mekik dokumaktan ve kitap okuyup düşünmekten usandım.
-Anlat o zaman.

-Neyi anlatayım? Düşüncelerimi mi? Yoksa içimdekileri mi?

Birden durdu. Gülümsüyordu.

-Noldu? Neye gülüyorsun?

-Sen gerçekten delisin.

-Sen de öyle değil misin?

-İkimizde güldük ve tekrar yürümeye başladık. Sonra o devam etti:

-Bak, ikimizde deliyiz burası kesin ama sana tek bir tavsiyem var. İçindekileri bana, düşüncelerini de okurlarına anlat.

-Neden?

-Senin düşüncelerinden ben anlamam ama içindekilerini de okurların anlamaz. Üstelik sana da deli derler. Hangi yazar kendi hayatını, kendi içindekilerini yazar ki?

-Anlamadım. Sence yazar yazdıklarına kendinden bir şeyler katmamalı mı?

-Evet katmamalı. Yazar eserinin içinde kaybolmalı.

-Neden?

-Beni bilirsin, ben fazla okumayı sevmem ama bir kitap okuyacaksam yazarın hayatını değil, kendi hayatımı okumalıyım.

-Ama yazar kendi hayatını anlatmadan senin hayatını nereden bilecek ki?

-Offf… Anlamazlıktan gelme. Ben öyle demiyorum. Dilim senin kadar dönmüyor ama sen ne demek istediğimi anladın.

-Yani diyorsun ki; yazar, okuyucularına kendi anlatmak istediklerini değil, okuyucunun duymak istediklerini söylemeli. Üstelik bunu eserinde görünmeden yapmalı. Tıpkı bir gül bahçesinin bahçıvanı gibi. Kim bir gül bahçesine girdiğinde o güllerin içinde gezinip, kokusunu içine çekmek varken bahçıvanın o güller üzerindeki emeğini düşünür.

-İşte bu… Ben de bunu söylemeye çalışıyorum.

-Ama tuhaf olan ne biliyor musun?

-Ne?

-Olduğu gibi yazmıyor, yazdığı gibi okumuyoruz! Yazar bize anlatmak istediklerini yazıyor; biz de sadece duymak istediklerimizi okuyoruz.

-Aynen öyle…

-Aslında içimi yakan konulardan birisi de bu. Hani bir söz vardır. “Çok okuyan mı bilir, yoksa çok gezen mi?” diye. İşte tuhaf değil mi? Bazı kitapları yazması gereken kişiler yazmıyor. Yani, nasıl anlatayım… Şöyle düşün… Bir mağaza var ve o mağazada çalışan işinin ehli insanlar ama bir bakıyorsun o mağazaya o işten anlamayan birisi müdür oluyor. Böyle bir şey… Mesela bir yazar bir roman yazacak ama ne yazmak istediği yeri gezmiş, ne de o yer hakkında bir şeyler biliyor.

-Yani diyorsun ki, bizim köy hakkında birisi bir kitap yazmak istiyorsa; o kişi, şehirde balkonunda oturup bir yanında kahvesi diğer yanında bilgisayarı olan birisi değil de köy hayatını bilen birisi olsun diyorsun.

-Evet, aynen öyle… Hiç olmazsa yazarken, köy hakkında birkaç kitap okusun, biraz araştırma yapsın.

-Çalıkuşu?

Bunu söylerken gülmüştü. Gülüşündeki imayı sezmiştim. Ama birden bu kitabın, daha doğrusu “Çalı Kuşu” sözünün söylenmesi benim birdenbire durmama sebep olmuştu. O da durdu. Hala gülümsüyordu, ne söylediğinin farkında olan insanların tavrıyla. Ayaklarımın bütün dermanı kesilmiş gibiydi. Bundan sonra nasıl yürürüm bilmiyordum. Etrafıma baktım. “Şehrin gürültüleri de benim aksi istikametime doğru yürüyerek uzaklaşıyorlardı ve sesler, uzaklarda, sallanıyorlar, sallanıyorlar ve koparak, parçalanarak, şehrin derinliklerine yuvarlanıyorlardı.” Yavaş yavaş, belki de zorlukla yürüyerek az uzağımda bulunan banka oturdum. Montumun iç cebindeki tütün tabakasından sarılı bir tütün alıp tabakayı yerine yerleştirdim. Diğer elim ceplerimde çakmağı ararken dostum bana çakmağını uzattı. Sigaramı yakıp uzaklara doğru saldım dumanını. Gözlerim dumanın havada süzülüşünü izleyerek gökyüzüne yükseldi. Bir süre üzerimizde uçan güvercinleri, bulutları seyre daldı.

Tekrar ona baktığımda hala ayakta, bana bakıp gülümsediğini gördüm. Elimle yanıma oturmasını işaret ettim. Oturdu ve cebinden paketini çıkarıp bir sigara yaktı. Bir şeyler söylemem gerektiğini hissettim. Fakat söylediğim şey onun duymak istediği şey olmayacaktı, biliyorum. Fakat o konuya girmek istemiyordum.

-“Çalı Kuşu” konuştuğumuz şeylerin en güzel örneği. Bir yazar okuyucularına hem duymak istediklerini hem de düşüncelerini kendini hissettirmeden nasıl böyle güzel anlatabilir ki?

Tahmin ettiğim gibi o, duymak istediğini duyamamıştı. Bana boş gözlerle bakıyordu. Gözlerini karşıya çevirdi. Önce Özel İdare binasının önündeki bankamatikte sıraya girmiş insanları, sonra Özel İdare binasını seyretti. Gözlerini izlediği yerden ayırmadan bana sordu:

-Ne zaman gidiyoruz?

-Nereye?

-Köye…

-Sınavlar bittikten sonra gider birkaç gün kalırız.

-Bizim köyden bahsetmiyorum.

-Nereden bahsediyorsun?

-“Çalı Kuşu”na ne zaman gidiyoruz?

Ne söyleyebilirdim ki? Gitmek istiyordum bu şehirden uzağa belki başka bir şehre, belki de başka bir ülkeye ama son birkaç aydır gitmek istediğim en son yer orası, onun yanı. Onu iki yıldır görmüyorum. Sadece etrafımdan aldığım birkaç haberle teselli ediyorum kendimi. En son altı ay önce mesaj atmıştı bana. Ücretli öğretmenlik için bir köy okuluna gideceğini. Ailesi ona özel bir okulda iş bulmuş ama o kabul etmemişti. Lakabını hak ediyordu. Çalı kuşu… Tek bir hayali vardı zaten, köy okullarındaki çocukların öğretmeni olmak. Tıpkı “Feride” gibi… En son, numarasını telefonumdan silmeden önce bir söz paylaşmıştı. “Gidersem kariyerimi kaybedecektim ama kalsaydım aklımı…”

-Gitmiyoruz…

Şaşırdı, bana çevirdi gözlerini, sebebini merak edercesine. Sigaramdan bir nefes daha saldım gökyüzüne doğru, onun şaşkın gözleri karşısında.

Gökyüzünü özleyerek geçiyor günümüz. Ayaklarımızın yeryüzüne bastığını unutarak…

-Yoruldum artık… Sana evde, balkondayken bahsettiğim, anlatmak istediğim hikâye bu. Bu sefer anlatacağım onun hikâyesi değil, benim hikâyem. Elbet içinde ondan birkaç parça bir şeyler olacak ama canımı sıkan çok şey var. Birisine anlatılınca dinmeyecek ama sadece hafifleyecek olan şeyler. Yorgunluğumun, uykusuzluğumun hikâyesi…

-Desene yine aynı hikâye…

(DEVAM EDECEK)



HİÇ SORMA / Nurcihan KIZMAZ



Ne çok soruyorsun çocuk
o cevaplar bende yok
senden daha uzun olsa da boyum
sen ne isen ben de o yum

hayat bu kadar sorgulanmaz
neden niçin diye kurcalanmaz
tek doğar tek ölürsün
günahın da sevabın da
senindir bilesin

haydi şimdi güzel güzel uyu
görürsen rüyanda
dipsiz bir kuyu
hah işte orasıdır dünya
düşme sakın
eğilme içine içine
orda düşman çok olur
tutunma kimsenin ipine

ben hep burdayım
baş ucundayım
tutarım ellerinden
ömrümün yettiğince
bakma bana gelmez ağır
korkarsan bir kere
Anne! diye çağır...

PARADOKS / fazlı bayram



bu başlığı ilk büyük harfle yazılan şiir
bu aslında şiir değil paradoks

öyle uzun uzun bekleyip soba başlarında
el ayak ısıtmalar
cehalet
yardımseverlik palavrası
al önünü

cürretkârlar açıkta yok bu gece
sen gelince soldu renkler
ince bir görünmezliğin
ince bir tezâhürü rüyâda
gündüz

ayakkabı numaraları anne ayakkabıları
bağrıma bastığın
benim ayaklarım
bağrım
senin ikiye yardığın acımadan

ağlamadan olmaz

hadi ağlayalım böyle bu yol
aşk
insanlığa armağandır
sana bana düşmez bu kırılgan secde
yetmiyorsa yüreğimiz ben gene gelirim

bu yüzden müsveddesiz yüzümüze yansıyan
maskeli balo şımarıklığının değil de
salih kulların aydınlığı bunu bilmelisin
bu baş ve omuzlarımızın karşılıksız ayrı durması

oysa yangın yeni başladı

tango
keşmekeş danslar
cızırtılı bir gırtlağın hüzün denemeleri
toprak
çatı katı begonyalarına kaldı
begonyalar buhar kamyonlarının çarmıhı

elleme cümle cesareti olanlar kırsın cam yansımalarını
sabaha çıkan çeksin tramvaylarını ülkenin
biz sarı turuncuları koparalım
eller omuzda ufka çakalım aydınlığımızı



YOL RESMİ / Hasan EJDERHA



Yoldayım
Etrafımı çevrelemiş
Dağlar eşlik etmekte
Bir de çiçekler
Sapan taşı gibi bakışlarla
İzlemekteyim önümdeki ovayı 
Ki rengarenk bir huzur
Kaplamakta havayı
Davayı sırtlanmış gibi eğilmiş kayalar
Rüzgarla cebelleşmekte yer yer
Bulutlar ise dağlardan daha uzakta
Yanı başımdan akan nehir
Abdest zamanını fısıldamakta

Panoramik hatalar yaparsam
Gündüz gözüne hem de
Hasan Keklikci düşünsün
Düzeltemesin isterse
Strese iyi gelen sövgüler
Heybemde
Tehdide
Aldırmazsa bilsin ki
Hangi telakki
Uyarsa duruma
Çeşit çeşit hamlelerle
Hazırım hücuma

Buradan ötesi dikenlidir yolun
Düşünmek bana mı kalmış
Hem de yorumlamak ha!
Akif Şen gibi bir deha
Aha şurada
Yokmuş kisvesine bürünen
Varlığı
Herkese aşikâr
Kâr ve zarar
Neyime benim
Varılan yer kadar
Önemliymiş ya
Yola çıkma niyetim

Ah bu dostlara dair
Bildiklerimi bir döksem
Daha ileri gidersem
Kızar mı Ahmet abi
Harbi delikanlılar
Dizilmiş karşısına
O, şimdi meşgul
Aykırı üstat gibi bir bülbül
İsmail hoca gibi
Bir gül
Kokusu sinmiş cümlesine yiğitlerin
Hünerin yasası
Yazılmakta
Gün be gün

Karanlıkta yanan
Mumun çığlığı kadar
Bir nara ile duyursam bulutlara sesimi
Nefesimi rüzgâra katıp
Günalan atlılarla
Dualar yollasam hocamlar katına
Zatına mahsus duruşu Raşit’in
Ya da asaletini Mehmet Yaşar’ın
Derviş Ferhat ile harmanlayıp
Hacahmet ve Oflu Süleyman kabında
Fazlı ile göndersem
Kabul görür mü duam
Oysa rüyam
Süslemişti yağmuru
Baharı getirecekti cemre bakışlı
Çocukları Ökkeşlerin alplerin

Murat yalnızlığında bir at
Bizim İstanbullu gençlerin
Kırım hanedanına yolculuk hazırlığı gibi talimde şimdi
Hangi ikindi
Kırar kilidi
Bilinmez
İl kez varlığı hüznolan turnalara karıştı aklım
Emmi inan ki varlığım fıtratımla bir durur
Meclisler kurulur
Cümle âlemde
Nefsim kudurur
Nerden geldiğini bilmediğim neferler
İçimde kılıç vurur
Alınan her baş ile birlikte
İçimin tabiatı dirilir
Güller
Ve başaklar
Derilir


Yağmura ulaşmak için
Dik duruşu gerekli belki de Savaş Hocamın
Uşşak bir makam ısmarlasa uzaklara
Gelse kurulsa bir ud ve tambur
Yol alsa çargâh makamına doğru sonra rast, bayati ve hüseynî
Mahur bir taksimde ah o sesi tamburun
İnsanın içini oyar
Mızrabı kehribar
Arkasından bir hüzün
Sonra gene hüzün
Bir daha hüzün
Gündüzün kirinden
Temizleyecek kadar bir hüzün…

İşte emmi
Yolculuğum
Bağlama ile dem tutulan
Şiiri kadar zarif
Yasin mortaş’ın ve
Enver hocanın
Mithat’ın nutuk atması
Kadar sessiz
Halilcik Duran’ın
Çocukluğu kadar kimsesiz
Kalabalıklar içinde yalnız
Adımlarımdan iz
Kalmamacasına
Hatta uçarcasına
Bir yolculuk benimkisi