“SESLENSEM TANIR MISINIZ BENİ DAĞLAR” H.Ahmet ERALP


  Soru sormak değildir niye- tim, bilirim siz beni iyi tanırsınız; iyi tanırsınız her yanımı her anımı; her cümlemi iyi tanırsınız size söylenmiştir çünkü. Sizden süzülmüştür her şiirin her dizesi.
  Her cümle sizden toplar kendini, devriktir siz olmadan, anlamsızdır eğer sizden bir iz taşımıyorsa, ruhsuzdur sizi yaşamamışsa. Gecelerinizde karanlığı, karanlıklarınızda aydınlığı yaşamamışsa eğer, bilmez ve bulamaz cümleleri hiç kimse. Gündüzlerin en kuytu köşelerine kaçmamışsa, en bulunmaz dehlizlerini aramamışsa eğer kalemlerin ucu, öylesine gözlerimizin önünden akıp geçen harfler yığını olmaktadır ancak.
   “İnsanın serancamı bir dağa benziyor”  Memduh ATALAY

  Her kaçışım sizedir dağlar tanırsınız sizler beni. Her kaçıştan kaçışım sizedir dağlar. Gönlümü daraltan müziklerden size kaçarım, en güzel olanı birlikte çalıp söyleyebilelim diye. Gözümü yoran renklerden size kaçarım dağlar, en duru olanını beraber seyredebilelim diye. Şehrin kalabalıklarından size kaçarım dağlar, en yalnız kalabalığı beraber yaşayabilelim diye. Kirlenmiş ansiklopedilerin kirli sayfalarından size kaçarım dağlar, bilginin en temiz olanını beraber öğrenelim diye.

          “Omuzlarımızın çökmüşlüğü
Gametimizin eğriliği aldatmasın,
            Yük taşımadık yüreğimizden gayrı
...”  
                                   İsmail GÖKTÜRK

  Sızlanmamayı da sızılanmamayı da sizden öğrendim ben dağlar, sırtınıza vurulan yollarda fısıldadınız kulağıma, bağrınızı delen tüneller de konuştunuz benimle. Sizi tanıyorum dağlar, sizde beni tanıyorsunuz biliyorum. Ana kucağı gibi emin olup eteklerinize sığınırım her daim, şefkatli pınarlarınızdan su içirip en yiğit bekçilerinizin en cömert gölgelerinde dinlendirirsiniz beni. Dost muhabbeti gibi teslim olup heyecanların en zirvesi ile koşarım size karşılıklı seyreyleyelim diye birbirimizi.
  Aşkı sizinle bildim dağlar, sevmeyi sizinle bildim, Ferhad’lığım sizedir; sevginin en Şirin’ini yaşatırsınız bana, aşkın en çetinini hazırlar öyle sunarsınız bana. Aşkın her kıvrımıyla boğuşurda sonra salarsınız beni “Şirin” göstererekten tüm acılara. Acı yoksa eğer bir türkünün mayasında çiğ gelir tadı kulağımıza da yüreğimize de. Acıların en fiyakalısını siz yaşarsınız dağlar, en dik duruşun sahibi sizsinizdir ancak. Bu yüzdendir türkülerin siz var oluşu, bu yüzdendir türküleri sizinle beraber söyleyişimiz.
  Sizin gibi yaşamayı öğreneceğim dağlar, sizinle yaşamayı öğreneceğim, sizsiz olmadığı aşikârdır artık. Hiç olmazsa bende bir gün tüm heybetinize, tüm gösterişinize çektiğiniz gibi bembeyaz bir örtü çekeceğim üstüme. . .


TYB KAHRAMANMARAŞ ŞUBESİ NOTER TESPİT TUTANAĞI/Ali KÜÇÜKKÜRTÜL












Ali Hocam bugün gayba karışmış,
İstanbul’da Semerkand’a danış’mış,
Sultanlar kitabı ne de yakışmış
Bal yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Ahmet Bey, Maraşlı, fakir-i Hartlap,
Pekmez içemezse düşüyor bitap,
Allah ona vermiş bir ince hitap,
Tül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Orkestra şefimiz Hasan Ejderha,
Gönle giren tebessümle güler ya,
Gülün dirhemini bağlamış narha,
Gül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

İsmail Bey huma, yüksek uçuyor,
Şahlar şahına da divan açıyor,
Gönlüm ona şehit donu biçiyor,
Al yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Tayfun Bey nefsine hendek atlatır,
Kıvrak zekasıyla nükte patlatır,
Gayret-tevekkülü şeytan çatlatır,
Kul yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Ozanımız zarif, türküdar Tolga,
Türkülerde olmuş, bir yüce bilge,
Acep ediyor mu sazıyla kavga?
Çal yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Raşit’in mekanı hiç belli değil,
Kaleme hükmet de vahiye eğil,
Tedbir et, takdire tam mütevekkil,
Ol yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Mehmet Yaşar şiirlerin ustası,
Bu meclisin olmuş onmaz hastası,
Sigaradan onun hayat pastası,
Kül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Çayın emaneti Ahmet Eralp’e,
Kir pas girmesin ha nazargah kalbe,
Allah’a en yakın halimiz secde,
Kıl yevmiye, mühür, imza, dosyala.




TÜTÜN KAĞIDI KABUĞU ŞİİRLERİ-V / Fazlı BAYRAM

  





 /henüz vakit varken/


gözlerine bakarak
mana rossa okumak istiyorum yine
platonik aşklar yaşayıp kendi kendime
savrulmak istiyorum zemheri ayazlarına
İsfahan'dan mevlana'dan şehir aşıklarından
yine bir sunak sunarak
gözlerine bakarak yine
monna rossa okumak istiyorum

her nedense sen
ikide bir gözlerimde açıyorsun güllerini
ben her nedense
aynı dairenin bir başında bir sonundayım
kısa kısa seni geçerken
uzun uzun kalıyorsun rahlemde
her halde sabi değilim.


ABC/Murat TÜRKMENOĞLU










Kelimelerim ilki oldun sen,
Yanağımdan süzülen ilk gözyaşım,
Karne sevincim,
Yaz tatilim,
İlk sakızlı dondurmam,
Bisiklete bindiğim ilk an,
Ve babamı iş dönüşünde 
Kapıda karşıladığım zaman
Duyduğum sevinç oldun.
Gözbebeklerimde büyüdün,
Nefes alışlarımda ölümsüzleştin...


20/11/2013

USUL HAVALAR/Mustafa Alper TAŞ











şimdi ben bunları biliyorum ya
uzakta patlayan karanfilleri
ışıksız bir odada tuhaf terini
kalayı gelmiş bakırlarda serinleten 
nice mutsuz gelini
sabah olmadan hiç bir şeye yeltenmeyen
nice mutsuz gelini

bir baş ağrısı gelip duruyor kapılarına
yağmurdan da hızlı yağıyorlar akşama

sonra şarkılar onlardan yana
korkular ve göçmensiz bir ilçenin gölgeleri
parmaklarını kilitleyerek büyük bir atadan kalma
kilimlere 
soğuğu hapsediyorlar ciğerlerine
zambakları daha çok seviyorlar

ve hep pazartesine denk geliyor
bir şeye sevinmeleri

dağın savunmasız yerlerinde 
tutuyor 
bırakmıyor
baldırlarını 
el sallayan bir annenin kararmış resmi
usulca benziyorlar kendilerine
ve dağı bir dumandır alıyor

göğsünde terleyen çocukla
daha bir
sarılıyorlar akşama

ŞAFAKLARDA BİR AĞAÇ VE GÜN BATIMI/Süleyman AYDEMİR

 

Yorgunluğu kök salmış
Yakın bir mezarlığın sakinlerine
Çok yıllarda eskitmiş zamanı
Dulda olacak kaç ömrün
Yıpranmamış sayfalarına
Hissederse bir baltanın
Etini lime lime parçalayışını
Kanı donacak
Dökülecek gözyaşları yapraklarından
Hayat verdiği toprakta
Verecek son nefesini

Şahit olmuştu
İplik iplik örülen kaderin
Neyi var neyi yoksa

Karıncanın terleyen çehresinden
Dua ile yükselen kelimelere

Bir bebeğin yüzünden dökülen
Manasız tebessüme

Kırbaçlanan seslerine çocukların
Annelerinden kalan seslerine
Hıçkırıklarla boyanan göklere

Renkler yırtılarak saçıldı karlara
Öksüz olan ne varsa
Karlarla karıştı sulara

Keskin kokusunu ölümün
Son kez içine çektiği
Bu gün batımına
Şahit olmuştu




MUHALİF VE YALNIZIM/ Memduh ATALAY














Sen çoğunluktan olmayı haklılık sayarsın
Ben yalnızlığı haklılık bilirim
Sen zor zamanlarda tedbir zırhına bürünürsün
Ben meydanlara çıkarım
Sen Ulucaminin ön safında yer ararsın
Ben en arkada dururum
Sen çocuğuna deneme sınavından düşük aldın diye kızarsın
Ben neden namaz kılmıyorsun diye kızarım
Sen şehirli yerli zade yaltaklanmalarındasın
Ben insana bakarım
Sen atanmışlarla veya halka yalvararak seçilmiş olanlarla tanıdık olmayı yeğlersin
Ben yerli temiz ve duruş sahibi olanlara önem veririm
Sen eteklere kapanırsın taçlara göz dikersin
Ben senin öptüğün eteklere el silerim taçlara tükürür geçerim
sen günahkardan kaçarsın ben günahkardan değil günahtan kaçarım
Sen mutlaka "tekasür" suresinin zemmine müstahaksın
Ben üryan geldim üryan giderim
Sen kazanacak adayın dalkavukluğunu yaparsın
Ben sadece adı ve hatırası için ya DİRİLİŞ partisi ya BÜYÜK BİRLİK derim
Sen gazate ve televizyon izlemeden yorum yapamazsın
Ben efkar odasında narin hislenişler yaşarım
Sen Hasan Mezarcıyı, Bekir Sobacıyı, Salih Mirzabeyoğlunu unutursun
Ben unutmam
sen tüm kasapları indirimli mağazaları bilirsin ben çayevlerini ve kitapçıları bilirim
Sen iktidarın tombul çocuğu olmayı yeğlersin
Ben muhalif duruşun elebaşıyım
Sen seçme cümleler kurarsın ki hasım ve dost içermez cümlelerdir bunlar
Benim hasmım da dostum da duruşum da bellidir
Sen beş paralık bir adaya "şehrimiz için bir şanssın" diye methiyeler düzersin
Ben o adaya selam dahi vermem
Ben kusurumu hatamı ayıbımı bilirim dostlarım da bilir beni öyle sever
Sen hacılığından hocalığından diline pelesenk ettiğin dini argümanlardan dem vurursun
Sen güce yakın olmayı hesap edersin ben güce muhalif olmayı seçerim
sen sayın,sen bay,sen muhterem ,sen efendi,sen zade,sen akil
ben karayağız bir Anadolu çocuğuyum
Sen her döneme uygun kampta yer alırsın
Ben hep aynı saftayım rengim hep aynıdır
Sen kürtle kürt,alevi ile alevi,ermeni ile ermeni olursun
Ben türk'üm
sen mantığa vurursun her şeyi
ben aşkı esas alırım
sen ganimetin en önündesin ben ölümlerin en önündeyim
Sen kalabalığa karışıp söversin kendini gizleyerek
Ben mazlumun yanındayım zalimin düşmanıyım
Sen yeri gelir Atatürk yeri gelir Nazım dersin
Ben Necip Fazıl,Sultan Vahdettin,Ulu Hakan derim
Sen pazarlık ve hesap üzre gidersin
Ben pazarlık bilmem
Hesap bilmem
Tuzak bilmem
Ve en mühümi kalabalığa karışıp kimseye sövmem.





TÜTÜN KÂĞIDI KABUĞU ŞİİRLERİ III/Fazlı BAYRAM









kavgasında son kan damlasının iz düşümü
akıl yok sevda yan kesik isyana
sonra sabah uykusu ve zencefil tohumu
kabir toprağında

daha dün sen şu bizim katibin
ev içindeki ütopik celladıydın
küstüm sana arı burnundan iner gibi
burçlarında lalelerin girdap işportacısı
sana küstüm bir yürek bozması bir ıhlamur
bir de omuzlarıma çağırdığın ülkelerle

yetkilendirilmiş tehditlerin
yetmiş iki ağızdan
haykırır bir yüzüme soğuğu
sövgülerin ayyuk
öbür yüzümle ben yine yarınınlarındayım
kendi çizmelerimin öyküsü bana dar gelen aslında 

GÜNDEN KALAN GÜL: SOHBET/Şeyhşamil EJDERHA














Destanlar yazıldı, ne gerçek, ne yalan
Gönlümde bir çare, bîçare kalan
Uzaktan yakın, yakından uzak duran
Günü gün eylemiş, dünü gün sanan
İçimdeki kalabalık, yalnızlıktır inan.

Huzur ahenktir, dünya mihenk
Anladım; İslam, ahirete denk
Sözler gönülde bir çelenk
Cefa mı? Sefa mı? Bulunduğum zaman?

Harf uzun, söz uzun, kısa olan nedir?
Aynaya baksam gördüğüm ben miyim? Kimdir?
Dünya dediğin dünden kalmış bir matemdir
Hangi sevinç söyleyin, uzakta duran?

Öykü uzar, gece uzar, yar uzar
Çaydan çıkan misafir, durmaz uzar
Sohbetten gelen bir ah uzar
Yakın, uzak değil, uzayan zaman

Harfler cümle oldu gün devrildi
Uyku sohbete yenik düştü, serildi
Günden gelen gül devşirildi
Bir huzur hatırasıdır dünden kalan.

28/11/2013
PERŞEMBE


HASRET/Abdullah KAZAK


Sevince gönül derinden
Hasretin kor olup yakar beni
Ey sevdamın güneşi mahrum etme ışığından
Bu dünyam sensiz zifiri karanlıkta…

Yine kar göründü diyarı Erzurum’da.
İçimde bir yangın var adı hasretin
Hasretin dolunca çaresiz gönlüme
Gözlerim dalar soğuk ve buğulu camlardan
Uzaklara…

Sevdalım uzak diyarlarda kaldı
Güneş her gün doğar biçare
Ama kimin için?
Hâlâ benim güneşimi mi sorarsın,
Kaldı batıda
Memleketim, kıymetini bil benim güneşimin…

Salıver kokunu bahar rüzgârlarıyla… 
Yanaklarında açan güllerin rayihasını da
Seher vakti emanet et avuçlarındaki duana
Gönder umutlarımı…
Gönül ikliminden gönül iklimime bir meltem gönder
Adı sen olsun…
                                                                                                 ERZURUM 2013

SECCADE ORADA/ Hilal EJDERHA












Dualarla buluştuğu an ellerimiz
Hoş bir sada yükselir göklerden
Bütün hayallerimiz pembeleşir hicabından
Gözler yaşlarıyla buluşur en derinden

Bu hayat yolunda
Yoldaşımızdır seccade
Alnımız her daim secdede
Gönlümüz en sevgiliyi haykırır dillerde

Seccade başında bir yürek
Tüm dertleri azat ettiği yerde
Alnının en dik en onurlu olduğu yerde
Tüm sırlarını döktüğü bir gönülde

Ellerimiz semadeyken
Yıldızlar gözlerimize dökülür
Bir kuş gelir hayallerini bırakır yüreğimize
İşte o zaman karanlıklar bile aydınlık olur bize

Tüm kâinat secde eder
Durma sende secdeye kapan
Samimiyetini dök gözyaşınla
Seccadenin orta yerine
Bekletme dualarını
Topla bulutlar ülkesinden

Bütün çareler orda aslında
Tespih habbelerine dizilmiş gerçekler oysa
Mutluluğun asıl tarifi orda
Söylüyorum işte seccade orada...
     

MİRASÇI/Metin ACAR











Betondan bir duvar
İnsanın kalıbı çıkıyor ortaya
Dayanak noktası şu:
Tüm zelzelelere meydan okurmuş
Bense gökdelenleri üflemek istiyorum
Gökleri yalnız bıraksınlar bana
Ben sadece sessizliğe bakmak istiyorum

Burası çok beton kokuyor
Belleğime kazındı tuğlalar
Rengi kaçmış bir hayat
Bana çığlık atan duvarlar

Daha ne kadar çıkabilirsin yukarı
Ulaşmak istediğin ne senin
İnsanoğlu
Bunu betonla yapamazsın
Mesela ben düşünürüm
Giderim bir yerlere
Önüme beton da diksen
Deler geçerim düşüncemle
Sen betonun öbür tarafını hayal edemezsin
Ben ne hayatlar kurdum bir bilsen düşlerimde

Çevremin bilinmeyen yabancısı
Ahşap kokan evlerin mirasçısıyım
Ben Leyla’yı bir ahşap evde
Mecnunu ise bir iskemlede
Otururken düşündüm
Sen istersen bu düşüme ağaç katli de
Artık ne olur bırak beni kendi halime

TEK MISRADA SEN/Şeyhşamil EJDERHA


Ben, uykusuz sabahlar gibi tek hece uyanırken, sonsuzluğa dalan gözlerde bir tan yeri ağırlığındaki kurşun misali, sözde bin bir zahmete girip, bir güle ulaşmaya çalışırken kaybettiğim virgülleri hesaba katmayarak, hecelere vurulan tüm kilitleri kırar gibi işlerime hazır gülüşlerle devam ettiğimi göstermediğimi düşünürken, göklerin, birden ezan sesleriyle dolduğu anda hakka yürüyen, hakta hakkı arayan, bir secde uğruna can veren ruhumla, kıtalara nur damlatan bir sultanın eteğinde nur tasını doldurmaya talip olmuş, tüm cümlelere inat, kırlarda dolaşan kelebekler gibi narin, tek günlük ömrümde aşka ulaşmaya yanıp tutuşan gönüllerdeki üç harfe sığdığını sandığım cesaretimin çöldeki kum tanesi kadar küçük olduğunu anlarken yükselen ilahi sesin nefesinde kalmış huzur alevlerinin içindeki bir çiçek gibi yavaş yavaş eriyen, erirken benliğini kaybedip, bensizliğe ulaşan, sen gelirken aklıma bir köşede kıvrılmış gibi bekleyen, soğuk kışın habercisi yüreğin yerine getirdiği görevle ısınan, tertemiz kar tanesinin o soğuk gecelerde bir köşede sessizce kıvrılan hayvanların hakka şükredişi gibi ruhu hasta insanların şömine başındaki dualarına aldırmayan kalbimle, tek bir elif harfiyle başladığım gecede, soğuğun rüzgârla dans edip beni ısıttığı vakit, anladım ki sen tek bir dünyaya sığmazken küçük bir toprak kapta insana sığıyordun.

05/12/2013
00:33

BİR GAZEL DENEMESİ/FAZLI BAYRAM














Mahruma can-ı çerağıma kastın ne ola
Daha dün değimliydi canın bedenim ola

Zalime attığın her taşın batmanı dağ ola
Yandığım yoktur zahiren söyle içimde ola

Nedir fermanın bileyim söyle ey kara sevda
Attığın her adımda çiğne kalbim mest ola

Bana hak görünür ağzından dökülenlerin cümlesi
Yangınına talip olup bedenim serinden geçmezmola

Dostun arar ismin arar bahtın arar dururum
Bir gül bir kement bir sır buyrulmazmola

Zıpkınlar bilirim vurgunlar bilirim bir de sürgün sızısı
Razıyım dertten derde koyup bir satır gülmezmola

Sırma saçın ruşen yüzün kim görse bahtiyar ola
Bir görsem seni yeter servetim rüsvay ola

GEL DE GÜLDÜR BENİ, BEKLETME EY YÂR/Abdullah KAZAK











Serin olur yüce dağların başı
Dinmez oldu yaslı gönlümün yaşı
Her şeye değer yârin bir bakışı
Gel de güldür beni, bekletme ey yâr

Sevdasıyla çağlar akar ırmaklar
Gönül düşmüş derdine seni arar
Divane gönlüm kılmış sende karar
Gel de güldür beni, bekletme ey yâr

Bir gün geleceksin diye beklerim
Senin için günüme gün eklerim
Sen iste yoluna ömrümü sererim
Gel de güldür beni, bekletme ey yâr

Âciziyim elbet vardır, bir sözüm,
Sen gelmedin yollarda kaldı gözüm,
Senden vazgeçer mi divane özüm,
Gel de güldür beni, bekletme ey yâr
                                          

ABDULLAH KAZAK
Atatürk Üniversitesi/Erzurum

NOKTA, BEN VE SEN/Şeyhşamil EJDERHA

    Noktalar yorgun, gözleri uykusuz, başları ağır. Takır tukur yürüyor, yollar harflere sağır. Noktalar zamanda, zaman ağır. Geceler devran olur. Günler harflere nazır. Nazar değmesin harfler bir arada, hazır. Sohbet iki kelime önce selam, sonra kelam… Bir araya gelen cümlelerde heceler harman. Uykusuz başlarda taş, ağır söz kadar sesiz duran kaş. Virgül her cümlenin devamı; sözler bir araya gelse cümleler reva mı? Yeter dediğin vakitte başlayan düşünceler, sorsa cümlelere harfler heba mı? Koridor uzun, yara uzanan hangi adımlar küçük kalır. Nokta harfte, harf hecede, hece cümlede devran… Kaç devir daha gerekir bitmez, sonu hüsran.
   Acep kaç harfte kazılıdır benim mezarım. Ben diye başlayan kaç cümleyle sona varırım. Son var mıdır, noktanın sonuna açılan parantez varken. Ben hangi paranteze sığarım acep bu düşünce beynimde kudururken. Hislerim hissizleşiyor zamanla.  Uykusu yeni dağılmış bir zamana bakarken, acep ne düşünür insan şu âlemde.
   Saf durmuş hecelerim hislerime ağır. Düşüncelerim bende benden ağır. Hafif kalır ben, senin yanında sağır. Aşk üç harfte ağır, kurşun misali, toprak yürekli insanda… Açılsa harfler bir bir bilmem hangi gönül alır. Benim halim hicran, gönlüm hüsran, olmuşum ben dünyamda figüran. Sahtelikler içinde sahteyim belki bir kaç nefeste ahesteyim. Arayıp duran, gönlü deli divaneyim. Bilmem ben hangi sesteyim.
Kes! Hey! Sessizlik sesini kes! Bak geliyor göklerden yere tek nefeslik bir ses. Belki damla, belki göl, belki derya ama ruha ruh katan gıda... O ruhta huzur bulan bin bir hece bir kıta; tek kıtası İslam. Tası nurla dolan. Su gibi aziz ol yavrum. Dünyada hazır duran parantez içinde bir gece, cümleler kelimelere çevrilince... Dümeni kıran bülbül, dikeni gül zannedince. Hayal beni götürür ısız âlemlerde bir düşünce.
Her gözde sen varsın her gönülde sen...
Bitmeyen bir şiir gibi başlarsın her hecenle sen.


04/12/2013
01:20

GÜL REÇELİ / Hasan KEKLİKCİ

Ramazandı. Yedinci orucu tutuyorduk. Günlerden bir cumartesi günüydü Emmi. Bahçede epey bir gül açmıştı. Birkaç hafta önce bir gül reçeli muhabbeti olmuş, açan kokulu kırmızı gülleri toplamıştık. Çocukların anlattığına göre toplayıp getirdiğimiz o güllerden teyzeleri çok güzel reçel yapmıştı.

Eldiveni giyip, budak makasını elime aldım. Bahçedeki güllerin, goncalıktan güllüğe yeni geçmiş olanlarını bir naylon poşete topladım. En son evin alt tarafında; içerisinde beş altı çeşit gül bulunan yerdeki kırmızı gülleri de poşete doldurdum. Bu arada aşağıdan, komşulardan erkek sesleri çavdı kulağıma. Belli ki koyu bir sohbet vardı. Ellerimde eldiven, bir elimde gül poşeti, bir elimde makasla komşuların yanına indim: Köse Dayı, oğullarını ve yeğenlerini toplamış başına. Bize göre yalan söylüyor, kendine göre laf ediyor. “Yalan” dediysem, gerçekte yalan değil tabi Emmi. Bağlamı var. Nasıl söyleyeyim, Dükkân’daki “Aleyh” gibi bir şey bu “yalan” işi. Yoksa Köse Dayı’nın yalanı malanı olmaz. Hoş bir dönem muhtarlık yaptı amma, yok yok o işler bitti. Ağzı öyle alışmış o kadar.

Neyse Emmi laf uzun, Köse Dayı’yı bir ara ben sana tekrar anlatırım. Şu gül işinin peşini bırakmayalım şimdi. Elimde gül poşetini görenler, her biri bir yerde gül yeri salık verdiler. Esasen bizim bu güller, tam kırmızı gül sayılmaz. Gerçek reçellik gülün aşağıda, Ağalar Oymağı’nda olduğuna karar verildi. Fakat poşette epey gül birikmişti, oraya gitmeye gerek yok dedik. Bizim bahçelerimizdeki güller yeter de artar bile. Hatta Hüseyin Kocaseki’ye giderken, Topal Hasan rahmetlinin İsmail’inin bahçesindeki gülleri görmüş, İsmail’e “başkanım kırmızı gül topluyordu, telefon edeyim de gelip bunları da alsın, sana lazım değilse” demiş. İsmail de “olur” demiş. Hüseyin aradı İsmail’in beni beklediğini söyledi. Biraz utangaç, biraz mahcup bir şekilde gidip oradakileri de toplayıp geldim.

Akşamüstü elimde iki poşet kırmızı gül oldu Emmi. Gece teravihten geldikten sonra, aldığım tarif üzere gül reçeli hazırlığına başladım. Öyle göründüğü gibi kolay bir iş değilmiş doğrusu. Gülü sağ eline alacaksın; rüzgâr ve güneş tarafından incitilmiş, sarsılmış yaprakları dışarıda bırakıp kalan sağlam yaprakları sol elinle yerinden koparacaksın. Eline aldığın gül yapraklarının, gülün gövdesine tutunmasını sağlayan beyaz yerlerini küçük bir makasla keseceksin. Kestiğin temiz gülleri bir kaba koyacaksın. Sadece kırmızı yerleri kalan gül yapraklarını kullanacaksın, reçel yapmak için Emmi.

Beyaz yerleri kesilmiş, böründen-böceğinden temizlenmiş yaprakları en az üç defa yıkayacaksın. Yıkanmış olan gül yapraklarını, tamamen kuruması için birkaç gün süzekte bekleteceksin. Yaprakların temizlenme, yıkanma ve kurutma işi bittikten sonrası kolay artık. Derin bir tencerede yüz gram güle, bir bardak su ve bir bardak şeker hesabıyla kaynatıp işi bitireceksin. Burada önemli iki nokta daha var ki onlar da göz ardı edilmemelidir.
Birincisi; yapraklar iyice kaynayıp acısı gidince şekeri ilave edeceksin.
İkincisi; hani, cevizli pekmez sucuğu hapısasını pişirirken, hapısanın yüzü “karı döşü” gibi olunca indiriyorduk ya ateşten, bunda da kaynayan kazanda kabarcıklar oluşmaya başladığı zaman indireceksin.
                                                           *** 
Aynen tarif ettiğim gibi yaptım Emmi. Yapraklar tencerede kaynamaya başlayıncaya kadar her şey normaldi. Tencerenin kapağını açtım ki ne göreyim: Gül yaprakları soğuktan donmuş köylü çocuklarının yanakları gibi al al olmuşlar. Kazanda kaynayan gül yaprakları değil, rengini kaybetmeye başlamış gül yanaklar Emmi!.. Yüzlerce, binlerce gül yanak. Yara-bere içerisinde!..

Nasıl bir eziyet güle Emmi. Eyvah Emmi gül kaynatılır mı, gül yenir mi? Üstüne üstlük demet demet olan kırmızı gül!.. Bebeğin, çocuğun, annenin, babanın ve hatta ninenin yanaklarını; dünyanın en güzel kokusunu, en güzel rengini tarif etmek için, insanoğlunun ağzının içinde her an hazır bulunan “gül”e bu yapılır mı Emmi?

Gül Yanak, sevgilinin en güzel, en nezih görüntüsüdür. Gül yanak ayna sayılmaz mı Emmi bir yönden. Seven kendini, sevdiğinin yanağında görmez mi Emmi. Gül yanak değil mi Emmi aşığın kaderinin yazılı olduğu sayfa ve bir gül yanak değil mi Ferhat’a Bîsütûn Dağı’nı deldiren Emmi?

O gül ki; Âdem babamızın affedilerek dünyaya gönderildikten sonra, sevincinden yüz yıl boyunca döktüğü gözyaşlarından meydana gelmiştir. Gül, cennetten gelen gözyaşlarının dünya toprağına verdiği candır, armağandır Emmi. Gül, ateşe atıldığında Hazreti İbrahim’i konuk eden bahçenin çiçeğidir. Ve “Gül Muhammed teridür, bülbül anun yâridür” dediğidir Yunus’un.

Vay Emmi. Vay ki ne vay. Nasıl bir yol ki, bir milim ilerleyememişiz. Nasıl bir puha –atın kaçıp gitmesin diye, iki ön ayağını birbirine bağlamaya yarayan zincir- ki ayaklarımızdaki, çakılıp kalmışız bunca yıl bırakıldığımız yerde?

Hal bu ki biliyordum. Gül somunla yenecek bir şey değildi.

Yine biliyordum ki gül midenin değil, kalbin gıdasıydı Emmi.     


***
ÇATAL YOLU'NUN SONU

Hava bulhanlıktı –kapalı-. Hafif bir yağmur yağıyordu. Kasabaya gitmemiştim. Mehmet Ustanın çayhanesinde bir iki bardak çay içtikten sonra kalktım. Çayhanenin önünde duran arabanın makam koltuğuna geçip oturdum Emmi. Ne kadar oturduysam artık Mehmet Usta arabanın kapısını açıp, “başkanım daldınız herhalde şoför yok.” demesiyle kendime geldim.

Doğru ya kasabaya gitmeyeceğim için şoförü almamıştım. Arabayı ben sürüp gelmiştim buraya. Arkadan inip öne geçecekken telefonum çaldı: Selamsız, sabahsız bir ses, hatta ses değil bir telaş telefonun öbür ucundaki. Saniyeler içinde o kadar konuştu, o kadar “başkanım” ve o kadar “dozer” dedi ki, bütün bu konuşmadan, “Başkanım dozer gidiyor.” gibi bir sonuç çıkarabildim. Telefonu kapattım. Beni arayan arkadaşın sakinleşeceğini düşünerek bir müddet sonra, aynı numarayı aradım. Sakin olmasını, tane tane konuşmasını istedim karşımdaki kişiden. Düşündüğüm gibi sakinleşmişti. Söylediğine göre; köyde çalışan dozer Çatal’ın kuzeyine doğru yolu yapıp giderken, hesap edemedikleri bir kayalığa denk gelmiş. Küreği vurup, görünen toprağı iteleyince alttan katman katman bir kaya silsilesi ortaya çıkmış. Hava yağmurlu olduğu için, dozerin paletleri kayaların üzerinden kaymaya başlamış. Dozerin operatörü canını kurtarmak için atlamış, fakat dozer yavaş yavaş uçuruma doğru kayıyormuş.

Bir de ondan dinlemek için dozerin operatörünü aradım. Evet, bizim arkadaşın anlattığı aynen doğruydu. Dozer her saniye uçuruma doğru kayıyormuş Emmi. Bir dozeri ancak başka bir dozer çekebilirmiş bu durumda. Daireyi arayıp ilgililere durumu bildirmiş arkadaş. Ben de “büyükleri” ararsam ve o zamana kadar dozer bir buçuk kilometrelik uçurumdan, Sır Barajına doğru yuvarlanıp, suya gömülmezse, yeni bir dozerle gelip bizim dozeri kurtarabilirlermiş.

Henüz evcek Maraş’a göçmeden önceydi Emmi. Bizim nohut ekecek yerimiz yoktu. Daha doğrusu vardı da Ceyhan Nehrine yakın olan yerler sıcak, yaylalar da soğuk olduğu için ekilen nohutlar çok güzel olmazdı. Aşağıda nohut tuzlanmaya başladığında yağmur geldiği, yukarıdaki tarlalarda üzerine kar yağdığı olurdu. İşte yıllardan bir yıl babam, Çatal’da Körfahıların Pınarının üst tarafında, tepenin yörebinde bir baytar –eğimli, verimsiz tarla- bulmuş. Sahibi bir şey ekmeyecekmiş o sene. Biz nohut dersek nohut, mercimek dersek mercimek ekebilirmişiz oraya. Para pul da istemiyormuş baytarın sahibi. Öyle hayrına verecekmiş, nasıl olsa geçmişlerine rahmet de gerekirmiş insanın.

Nohut ekim zamanı abimle bir çelik –on bir kiloluk hububat ölçü birimi- nohut alıp gittik bu Çatala. Dedikleri yere tarif ettikleri gibi nohudu ektik.

Bilirsin Emmi nohudun kazması sulaması olmaz. En fazla gidip içindeki yabancı otları ayıklarsın. Biz de öyle yaptık. Günün birinde hem ektiğimiz nohudumuza bakmaya ve hem de varsa eğer içindeki yabani otları ayıklamaya gittik abimle. Ne görelim Emmi?.. Bir tek nohut yok ortada. Herkesin tarlaları nohut mercimek dolu, bizim nohut ektiğimiz yerde bırak nohudu, Allah’ın bir otu bile yok.

Çatal, bizim bir çelik nohudu ve abimle benim bir günlük emeğimi kurda kuşa yem etmiş Emmi. Şimdi de gözünü devletin dozerine dikmiş, önümüze çıkardığı bunca engel yetmiyormuş gibi. Kelimelerin kaleme gelmediği anlar olur bilirsin Emmi… Bu yola başladığımız ilk günden bugüne kadar, kurnaz bir dama oyuncusu gibi, kımıldattığım her taşta yendi beni bu Çatal...

Hal bu ki biz bu yolu yapmasaydık, Çatalın kaçı kaç paraydı. Kim gelip giderdi bu dağlara, tepelere; birkaç çoban ve üç-beş rençber köylüden başka; sabah erken kalkan köylü gencinin şehirdeki fabrikayı boyladığı bu devirde; Çatalın sümbülü, kekiği, menekşesi, harman çiçeği kimin umurunda sanki.

Şairler denizlere indi Emmi, yazarlar dünden unuttu Anadolu’nun ormanını, kuşunu ve türlü türlü orman çiçeklerini. Yapıtlarında (!); bizim çiçeklerimizin yerini, hangi ülkeden geldiği belli olmayan salon çiçekleri aldı şimdilerde.

Şehirlerin sokak lambalarına, Arnavut kaldırımlarına, sigara dumanlarına yazar oldular ayaksız uyaksız, besteye türküye gelmez şiirlerini.

Köylü şairleri ve yazarlarına gelince; onlar zaten analarının, boyunlarına taktığı muskayı şehirde çıkartıp, yerine frengin kravatını taktıkları gün unutmuşlardı bu dağları Emmi.

Halk ozanlarını dersen, kadın erkek karışık salonlarda, düğün seğmenini oynatmakla meşguller, elektik fişi taktıkları bağlamalarıyla…

Mehmet Usta çok kahrımızı çekti Emmi bu belediye işinde, hakkını yememek lazım. Çay paramızın olmadığı zamanlarda para almadığı, gibi bize kebap söylemeyi de ihmal etmedi. Arabadan inip tekrar çayhanenin arka tarafında bir masaya oturdum. Bu durumda kasabaya gitmenin hiçbir manası yoktu çünkü. İlgili yerleri arayıp durumu anlatmıştım. Söylediklerine göre, kayan dozeri kurtarmak üzere yeni bir dozer göndermişlerdi kasabaya.

Kafamda Çatalın tüm tilkilerinin kuyrukları birbirine karışmışken yine telefonum çaldı emmi.

Arayan bizim arkadaşlardan biri. Konuşma bitti. Telefonumu masanın üzerine bıraktım: Şehirden gelen ekip bir dozer ve iki tırla gelmiş. Getirdikleri dozerle bizim dozeri –Allah, Allah. “Bizim dozeri” diyorum- henüz uçurumdan kayma tehlikesine düşmeden kurtarmışlar. Sonra da iki dozeri iki tıra yükleyip Maraş’ın yolunu tutmuşlar. Bizden hiç kimsenin ağzını bıçak açmamış Emmi. Donup kalmışlar dozer tıra yüklenirken. Ölü evinin sahipleri gibi gözlerini yere dikmişler. Bakışları kaybolmuş yağmurun açığa çıkarttığı toprak kokularıyla birlikte. Dozerin yüklendiği tırı salacaya benzetmişler, dozeri evlerinden çıkan işçimen oğullarının cenazesine. Sade Maraş’tan gelenlerden biri konuşmuş, “bu saatten sonra tehlikeyi göze alamayız” demiş.
  
Olmadı Emmi. Aylardır uğraştığımız Çatal yolunun ancak üçte birini bitirebildik. Gerisi kaldı.

O günden sonra ne kasabalı bize ve ne de biz Maraş’a gidebildik bu yol için. Kimseye darılmadık, küsmedik, gücenmedik Emmi. Küssek ne çıkar ki zaten, “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.”

O günden sonra Çatala hiç çıkmadım. Ana yoldan geçerken, farkında olmadan başımı önüme eğdiğim zamanlar çok oldu Emmi.
Ey Çatal Tepesi!..
Sen bize yol vermedin ama bilesin ki, biz sende yol yapmayı belledik!..


***
BİR DUMAN TÜTÜYOR YANIKLI’DAN

Geçen Haftadan Devam
Oyunu bırakıp dumanı seyretmeye başladık: İki kişi koşarak duman tüten evin önüne geldi. Telaşlı telaşlı sağa sola koştular. Birbiriyle bir şeyler konuştular. Ve ellerini kulaklarına götürerek bağırmaya başladılar. Biz adamları görüyorduk ama sesler duyulmuyordu. Az sonra bizim köyün aşağısındaki evlerin damlarından “Dam yanıyooor” diye sesler gelmeye başladı. Sergenin içinde kurumuş incirleri toplayan anam, “Hadi oğlum siz de bağırın. Dam yanıyor deyin. Herkes duysun.” dedi. Biz de olduğumuz yerde, avazımız çıktığı kadar bağırdık Emmi. “Dam yanıyooor.” Bir müddet sonra da kadın erkek tüm köy hep bir ağızdan, Yanıklı’da bir evin samanlığında başlayan yangını ilan etmiş oldu.


Yola yürüyebilen bütün erkekler, helke ve satırlarla Yanıklı’ya giden patika yola doğru dikine aşağı koştular. Ara sıra “Satır –bakır bakraç- ağır olur, helke alın helke alııın.” diye bağıranlar oluyordu Emmi. En son cılız bir ses duyuldu “Suyu dereye atın, dereye atın” diye.

Babamla abim Yanıklı’ya, Memidik Osman’ın yanına zeytin çekmeye –Yağ çıkartmaya- gitmişti. Yangın yerine toplanan kalabalığın içinden bir çocuk yukarı doğru koştu. Çocuk, kalabalıktan ayrılıp seçgelleşince anam çocuğu tanıdı, biz de tanıdık Emmi. Anam “Aha Halil’i Harmancık’a gönderdiler” dedi. Gerçekten de abim Gölönünün Dersi’nin üstünden Harmancık’a doğru aştı gitti.
           
Ben küçüktüm Emmi. Abim benden dört yaş büyük. Abim bugün de benden dört yaş büyük. Keşke abim benden on yaş büyük olsa, ben de abimden dört yaş küçük olsaydım. Abim Harmancık’a gittiğinde, ben helke doldurup, yangına su çekseydim Emmi.
           
Yanıklı’nın adamına, bizim köyün ve Uncular’ın adamı da yetişti. Öğretmen bizim köyün okulundaki büyük oğlanları da yanına alarak gitmiş olmalı ki, kara önlüklü, beyaz yakalı çocuklar da kalabalığın arasında seçilmeye başladı. İnsanlar, aşağı yukarı beş yüz metre kadar uzakta bulunan arka gidip ellerindeki kapları dolduruyor ve koşa koşa gelip yanan ateşe döküyorlar. Fakat ateş sönmek şöyle dursun, sanki serpilen her helke su ile biraz daha artıyor gibi görünüyor.

Yanımızdaki kadınlardan biri, “Bizim köyün suyu yetişmedi herhalde helkeler geç doluyor, beleykem ateş samanlıktan eve sıçramaya.” dedi.

Başka biri, “Suyu dereye attılar mı ola bacım.” dedi.

Bir başkası, “Atmaya gittiler” dedi.

Yine bir başka kadın, “Aman bacım bizim su varıncaya kadar dam yanar.” dedi.
           
Bizim köyün suyu Yanıklı’nın arkına varmış olmalı ki, insanların koşuşturmaları hızlandı. Helkeler ardı ardına dolup-boşalmaya başladı Emmi. Fakat ne olduysa, bir anda bir alev topu evin çardağını yarıp, damdan bir örme  (bir ucunda ağaçtan bir halka bulunan, keçi kılından yapılmış insanların sırtlarında yük taşımaya yarayan kalın ip) boyu yükseğe kadar çıktı.

Dumanın yerini kıpkızıl bir alev aldı Emmi.

Evin aşağı tarafından elinde iki satırla bir kadın çıktı. Kadının yangını görmesiyle, elindeki satırları bir tarafa fırlatıp eve doğru koşması bir oldu. Alevlerden eve gidemedi. Ellerini dizlerine vurdu. Havalara zıpladı. Başından fesi düştü. Birkaç kadın kucaklayıp kenara çekmeye çalıştı. Biri fesini yerden alıp kafasına koydu. Kadın tekrar eve, alevlerin arasına seğirtti. Tekrar yakaladılar. Kafasına su döktüler. Kimse yerden fesini almaya eğilmedi. Bir erkek uzun bir merdiven getirdi. Çardağa dayadı. Merdiven alevlerin içinde kaldı. Adam merdivene çıkamadı. Başından aşağı bir helke su döktüler.
           
Ellerinde helkeler, satırlar, kazma ve küreklerle bir grup adam çıktı Gölönü’nün Deresi’nin üst tarafından. Belli ki Harmancık’ın adamıydı bunlar.

Neredeyse Yanıklı’nın arkından yanan eve kadar adam doldu. Biri suyu doldurup yanındakine veriyor, o diğerine veriyor ve helkenin içindeki su yangına dökülüp, boş kap hemen geri gönderiliyor Emmi. İçlerinde birbirine gücenik, her biri bir mesele yüzünden birbirleriyle konuşmayan onca adam olmasına rağmen, o ana kadar olmuş her şey unutulmuş ve dört mahallenin adamı el ele bir yangını söndürmeye çalışıyorlar.

İnsanoğlu herhalde hiçbir dünya malını kurtarmak için bu kadar çaba harcamamıştır Emmi.
           
Çardak ve duvarlar bir anda yere düştü. Bir zaman sonra yere düşen evin gürültüsü bizim oturduğumuz damdan duyuldu. Bir adam birazı kara, birazı beyaz, yastık gibi bir şey çıkardı çöken evin enkazından. Ve tamamen yanan damın ortası çökmeye başladı.

Önce loğ düştü Emmi damdan.

Ardından yangalak; sonra da komple yere indi kocaman toprak dam.

Kollarından zor bela tutulan kadın, bir anda kendini kurtarıp o yarısı yanmış şeyin yanına koştu. Kucağına aldı. Ayakkabılarını ateşe fırlatmıştı. Başında fesi yoktu. Oturduğu yerden öne arkaya, sağa sola sallanmaya başladı.

Helkelerini, satırlarını, kazmalarını ve küreklerini alan erkekler evden uzaklaştı. Helkeleri, satırları ellerinden düşen kadınlar; gâh elini dizlerine vuran, gâh sağa sola sallanan kadının yanına toplandı.
Erkeklerin boşalttığı yangın yerini kadınlar doldurdu.

Dam üstlerine kepmiş gibi herkes olduğu yere çömeldi Emmi.




***
BİR DUMAN TÜTÜYOR YANIKLI’DAN-1


Ben çok küçüktüm Emmi; aklım kıt-sıt yetiyor…


Abim benden dört yaş büyüktü.

Abim bugün de benden dört yaş büyük.

Köyün tüm damları topraktı o zaman. Bazı evler yerden yapma; yani çullar, minderler, döşekler sade toprağın üzerine serilirdi. Bazı evler iki katlı, “kat” dediğim oturulan yer çardak, alt katın bir tarafı ahır, bir tarafı odunluk ve bir tarafı da samanlıktı. Bazı evlerin de altı komple ahır, samanlık ve odunluk eve bitişik, küçük bir damdan oluşurdu. Hatta samanlık damının üstü, evlerin balkonu gibiydi, çocuklar orada oynardı.  “Çocuklar orada oynardı” dedim ama büyükler de dama, danaçor, deveme, dokurcum, -dokuztaş- ev göçtü, gülle –bilye- gibi oyunları yine samanlık damının üstünde oynardı. Çocuklarsa en çok; kipi –seksek- ip atlama, körebe oynardı Emmi.

İlk yaz gelip erikler yetmeye başladığı zaman; herhangi bir yere evcek çalışmaya gitmeyen köylüler, damların üstünü çınar dallarından yaptıkları çitle ikiye bölerdi. Böylece damın yüksek olan ön tarafı ve nispeten daha alçak olan arka tarafı birbirinden ayrılmış olur; ön tarafa tavuk, oğlak, kedi, köpek gibi hayvanların ve çocukların geçmesi önlenmiş olurdu. Loğ, yağmur zamanlarında paaracanın –baca- üstünün kapatılmasına yarayan kalın tahtalar ve artık kullanılmayan yangalak arka tarafta kalırdı. “Yangalak” dediğim şey; ormanda kardan veya fırtınadan devrilmiş ve zamanla içi çürüyüp, dışı sağlam kalmış ağaçların bir parçasının alınıp, sağının solunun kesilip düzeltilmesiyle elde edilen ilkel beşiktir Emmi. Elde edilen bu ilkel beşiğin içine “Beşik otu” denilen pamuğumsu bir ot doldurulur ve üzerine bir bez serilerek bebekler yatırılır ve sallanarak uyutulurdu. Lafını verdiğim zamanda, köyde doğan bebekler için yatak, minder ve yastık icat edememişti insanoğlu…

Yapılan çitin ön tarafına geçmek için bir yerine kapsalık, –ilkel kapı- çoğu zaman da çitin içerisinden bir iki süven çıkartılıp takılmak suretiyle giriş çıkış yapılırdı.

Çit yapılıp sağlama alındıktan sonra; bahçelerde olgunlaşan meyve ve sebzeler, kışa saklanmak üzere getirip kuruması için oraya serilirdi. Dama, ilk olarak olgunlaşmış erik ve dut gibi erken yetenler; arkasından kayısı, elma, incir, üzüm gibi diğer meyveler; biber, domates, patlıcan, kabak gibi dolmalıklar; taze fasulye, taze loğlaz –börülce- gibi sebzeler; çekirdek fasulye, çekirdek bakla, çekirdek loğlaz, meke –mısır- sonra; badem, fıstık, ceviz, fındık ve yer fıstığı damdaki yerlerini alırdı Emmi. Zamanla kuruyan sebze ve meyveler eve indirilir, yerlerine yenileri serilirdi. Yine o eski zamanlarda; dut bastığı, incir bastığı, üzüm bastığı, gün pekmezi, pestil, teh, -ezilmiş çürümüş üzüm- de sırayla kururdu damlarda. Bu işlem güz gelip, yağmurlar başlayıncaya kadar böyle devam ederdi.  

“Sergen” derlerdi bu serme-kurutma işine. İçinde her türlü yiyeceğin bulunduğu sergeni kuşlar, sinekler ve arılar kadar biz çocuklar da severdik Emmi. Sabahları olmasa bile, ikindiden sonra akşama kadar damda sergenin arkasında oynardık çoğu zaman. Kıştan yaza kadar bacanın isiyle, kurumuyla siyaha boyanan yangalak ve tahtalarla türlü türlü oyunlar çıkarırdık. İlk günler yüzümüz, gözümüz ve elbiselerimiz simsiyah is olur, birbirimize bakar gülüşürdük. Bir süre sonra tahtalar temizlenirdi ama o zaman da kış geri gelirdi Emmi.

Kocabendinin Deresi şimdiki gibi değildi, gürül gürül akardı o zaman. Suyu çoktu. Biz anamızın, babamızın buyurduğu yumuşları tuttuktan sonra, koşa koşa dereye giderdik arkadaşlarla. Derenin uygun yerlerine ve genellikle de şarlakların –küçük çağlayan- bulunduğu yerlere yapardık göllerimizi. “Göl” dediğimiz; taşları yuvarlaya yuvarlaya derenin önüne koyar, sonra da suyun geçmemesi için taşların arasını otlarla tıkardık. Böylelikle en fazla kuşağımızı bir miktar geçecek kadar suyla dolu gölümüz olurdu. Üstümüzden bembeyaz köpüklü çağlayan akar ve biz göle dalar çıkardık saatlerce. Çoğu zaman göle dalıp çıkanın tumanı –donu- suyun ağırlığına dayanamaz düşerdi Emmi. Hep beraber gülerdik donu dizlerine kadar düşen arkadaşımıza. Bütün çocukların tumanı aynı renk ve aynı şekilde olurdu Emmi. Çünkü hepsini ya anam diker ya da anamın tarifi üzerine dikilirdi. İlk giydiğimizde lastiği çok sert ve sıkı olduğu için, belimizi kerterdi. Sonra sonra eskidikçe de belimizde durmaz ha bre düşerdi Emmi.

Bazen de köylerden hılgı dar –hulku dar/kalbi,gönlü dar- insanlar; derenin suyu azalıyor ve de su pisleniyor diye gelip göllerimizi bozar, bizi kovalardı. Yakaladığını döver; obamıza, oymağımıza, söve söve esvaplarımızı da toplar giderdi. Hersi –siniri- geçerse elbiselerimizi saklandığı yerden görebileceğimiz bir yere atar, geçmezse erinmeden, üşenmeden evlerimize kadar götürür, büyüklerimize bizi şikâyet ederdi. Bizimkiler bu adamların tebeetini –huyunu- bildikleri için her seferinde, “Akan su pis tutmaz” der başlarından atardı bu kalpleri ve ufukları dar insanları.

Bizim köyde sulanacak bahçe ve göğlük –sebze- çok olduğundan, ayrıca Uncular’ın bahçeleri de bizim arktan sulandığı için, derenin suyunun çoğu bizim köye, azı Yanıklıya giderdi. Bizim köye su taşıyan ark derenin yukarısında, Yanıklının arkı ise üç dört yüz metre kadar aşağıdaydı.

Suyun kıt olduğu bazı seneler, iki köy arasında ufak tefek tartışmalar da olurdu tabi. Yanıklının adamı gece gidip, suyun hepsini dereye atardı. Gecenin bir yarısı bahçesini sularken suyu kesilen diğer köylü de inadına bütün suyu kendi arkına çevirirdi. Bazen biri suyu kendi köyüne yönlendirip sonra derede bir taşın ya da bir çalının arkasına saklanarak, diğer köyden gelecek olanı bekler ve gelen adamla kavga ederdi. Sabah hem Yanıklı’nın adamı ve hem de bizim köyün adamı, “Bu gece filan adamın boynunun tozunu aldım” -dövdüm- diye orada burada laf atardı Emmi. Bazen gece kavga etmiş olan bu kişilerin; ikindiüstü Demircioğlu’nun berber dükkânının önünde laf eden kalabalığın içinde bulundukları da olurdu. O zaman kalabalığın içinden biri “De hele şunu gece nasıl ettin?” deyip lafı açardı. Konuşması istenen kişi “Arkın gözünde, tepeme kaldırıp yere çaldıydım, kuluncunun ortası çamura belendi” derdi. Sonra öbürü, “Senin yalanın Höttülü’nün yalanını geçti.” der hep beraber gülüşürlerdi. Tabi o kavgalardan sonra barışmayanlar da olurdu Emmi…

Büyük Ahmet Dedem henüz sergeni bozmamıştı. Biz dedemgilin damında; gâh loğ ile gâh birimiz içine yatıp birimiz sallayarak yangalakla oynuyorduk. Bizim oynadığımız yerden; evlerinin kimisi enlemesine, kimisi boylamasına bir tepenin başına dizilmiş olan Yanıklı çok iyi görünürdü. Bugün de çok iyi görünür Emmi.

Biz damda oyun oynarken bir de baktık ki bir duman tütüyor Yanıklı’dan...

Devam Edecek





***
ÇATAL YOLUNUN TAŞI



Yol, neden elektik ve sudan önce gelir bilir misin Emmi? Yolu yapmak çok zordur da ondan. Başkasının tarlasından, bağından ve bahçesinden gidecek olan yolu herkes ister. Kendi tarlasına, bağına ve bahçesine zarar verdin mi kimseye yolun-molun gereği yoktur. Fakat bugün hiç kimse istemese bile, yarın o yolu herkes kullanacaktır.


Kısa boylu, tıknefes, etine dolgun amma öyle fışlak şişman değil, daha doğrusu enli biri. Tepesinde kumaş kaplı düğmesi olan şapkasının turnasını alnına düşürmüş, arkası kulaklarından biraz yukarıda. Arkadan şapkanın içine kıvrılmış olan saçlarının dibinden kafa derisi, kalın siyah bir çizgi gibi görünüyor. Şapkanın kafasıyla temas eden yerleri kara yağlı muşamba gibi parlıyor, kulaklarının kılları, bal arılarının polenli ayakları gibi tozla kaplı. Delme yelek –avcı yeleği- ceketle gezer yaz kış. Ceketinin omuzları, Dedenin Kamalakları’nın dibindeki pür misali kafasından düşen beyaz kılla dolu. Boynuna temas eden yerlerini gayrı sen hesap et ceketin Emmi. Tabanı, kamyon lastiğinden yapılma yemeni giyer. Yürürken ayağının ucuna bakıyor veya basacağı yeri hesap ediyor sanırsın. Görsen tanırsın Emmi dediğim adamı.

Geçenlerde hanımı hasta olmuştu, gece doktora gönderdik. Hastaneye ulaştığında tansiyonu sıfırmış hanımının. Şoför bir de gece gece hısım akrabasını toplamış şehirden. Ve gece geri tek tek evlerine bırakmış. Ne bileyim Emmi ben de –olmaz amma- “Bir sağ ol bin lira mı?” teşekkür etmeye geldi sandım, ilk geldiği gün. Meğerse tarlasına bir taş yuvarlanmış, “O taşı kaldır” demeye gelmiş. Biz yol yaparız diye, aşağıda adamın tarlasını köstü –köstebek- yuvasına çevirmişiz, tarlasının yarısı yola gitmiş, bu adam gelmiş “taş” diyor Emmi.

Dönemeç yaptığımız tarlanın ne hale geldiğini tahmin ettiğimden; tarladan, topraktan ve de taştan utandığımdan, neredeyse iki haftadır Çatal’a çıkmıyordum. Beraber şehre gidip gelirken dozerciden ve bizim ekipten haber alıyordum: Söylediklerine göre yol Çatal’ın Beleni’ni aşmıştı. Ve yine anlatılanlara bakılırsa, Çatal’ın Pınarı’nı geçtikten sonra, dozer bir taşı sökmüş ancak taş yuvarlanıp aşağıda bir tarlaya düşmüş. Tarla sahibi, önce dozerci ve orada bulunan bizim arkadaşlara taşın kaldırılmasını söylemiş, kaldırılmayınca da bize gelmiş.

Arkadaşlar herifin çok ısrar ettiğini, bulgurluk –kavga etmek için bahane- aradığını söylediler.

Birkaç kişi gidip baktık: Yoldan iki tarla aşağıda kenarları yüksek, ortası çukur bir tarlanın içinde, aşağı yukarı iki metre çapında, havası azalmış futbol topuna benzeyen kocaman bir taş. Öyle bir taş ki, zebella gibi tarlanın ortasında duruyor. Yaptığımız yola çıkartıp, kenara koyalım dedik, yuvarlak olduğu için dozerin bıçağının önünden kaçtığı zaman geri yakalamak imkânsız. Etrafta müsait bir yer yok. Boşa koyuyoruz dolmuyor, doluya koyuyoruz almıyor.

Kaldı ki bu iş dozerle yapılacak bir iş değil. Bir kere dozer; insanoğlu tarafından icat edilen ve bizim gibi imkânı kıt insanların eline verilen en kaba makinedir. Her sabah her yerine bakmak gerekir. Gürültüsü dağı taşı inletir, çıkardığı simsiyah duman, biraz yakınına varmış olsan adamı zehirler öldürür. O önündeki bıçağı bir miktar aşağı yukarı hareket eder ama onun dışında, sağa sola döndürmek için durdurup bir saat ayarlamanız lazım, onu da tek kişinin yapması imkânsız. İşi bittiği zaman bir yerden bir yere gitmesi bildiğin bir zulüm Emmi. Bir miktar ön ön gideceksin, sonra dönüp, ön ön gittiğin kadar arka arka gideceksin. Yoksa?.. Paletler ısınır. Olduğun yerde kalırsın.

“Taş”ı diyordum Emmi. Bu taşa dozerle dokunmaya kalktığın anda bildiğin bir faciaya yol açar ve uğraştıkça olmadık yere gider, salatanın içine düşürülmüş limon çekirdeği misali. Tepeden aşağı baraj neredeyse iki kilometrelik yol ve tamamen orman. Ormanın içinde adam eksik olmaz; davar güden çoban mı dersin, odun kesen mi dersin, barajın kenarında balık tutan mı dersin. Daha tilkiyi, sansarı, kaplumbağayı hesaba katmıyorum. Tek çare taşı olduğu yerde kırıp parçalamak. Çevre köylere, kasabalara gidip kepçecilere durumu anlattım. Hiçbirinin kırıcı tertibatı yok. Bir tarafa kaldırıp atmaya da makinelerinin gücü yetmiyor. Şehirden makine getirme imkânı yok. Ham armut gibi boğazımıza kaldı taş.

Benim elime bir külünk alıp, -artık kaç gün sürerse- taşı olduğu yerde kırıp, parça parça kaldırmaktan başka çare görünmüyor. O zaman da “Başkan iyi taş kırıyormuş” diyen koşar belediyeye. Bağında bahçesinde öyle iri taşı olan kasabalının diline düşeriz Emmi. Üç günde kuyruğumuza teneke bağlarlar, ayakkabıyı çıkartıp, ceketi kafamızda sallayarak gezeriz kasabada maazallah.  

Adam bir haftadan beri belediyeye sabah gelip akşam gidiyor. Öğlen yemeğini beraber yiyoruz, yemeğin üstüne çayı beraber içiyoruz. Çaydan sonra yassı ot tenekesini şalvarın cebinden çıkartıyor, kapağına bir iki vurup, sağında solunda bulunanlara uzatıyor. Sonra kendisi, kutunun içinden kapakla bir miktar ot alıp, alt dudağına boşaltıyor ve fazlasını öyle ortaya üflüyor. Artık kimin kısmetinde varsa, birimizin gözü otla doluyor Emmi.

Öyle çok konuşmuyor.

Ama çok oturuyor.

Dışarıda kasabın önündeki haymanın altında şimdi.

Oturuyor.

Tarlasına taş düşmüş!..

Bildiğim her usulü denedim her lafı ettim. Hatta bir ara adam taşa sövüp saymaya başladı, o zaman taşın mübarek bir varlık olduğundan bahsettim. Peygamberimiz Efendimizin açlık zamanlarında mübarek karınlarına bağladıklarını, taşın o mübarek vücuda temas ettiği anlattım. Yarın kendisinin de mezarının başına taş dikileceğini söyledim. Anasının babasının kabirlerinin, başlarındaki taşlar sayesinde kaybolmadığını dedim. Sonra gülerek, “Ne güzel” dedim “başını vuracak bir taşın olmuş.”

Etmediğim dua kalmadı. Bir, Seydihanlıya gidip okutmadığım kaldı adamı Emmi. Bir de bahımcıya –müneccim- gitmedim. İkna edemedim. “Bakalım” deyip içeri girdim. Kaç gündür dışarı çıkıp oturmadım. Adam hâlâ buralarda. 

Fakat bugün ağır konuştum.


“Bu iş için bir daha gelirsen, selamını almam.” dedim.


***
KASABAYA VALİ GELDİ

Bayındırlık müdürü aradı Emmi. Vali Bey bizim bölgedeki resmî kurumları gezecekmiş. Belki bize de uğrayabilirmiş. “Ofsaytta” kalmamayım diye aramış. Teşekkür ettim müdür beye...

Valimiz şubat ayında göreve başladı. Bir aya kalmadan namı şehre yayıldı. Yıldırım Bayezid misali bir adam. Tebdil-i kıyafet geziyor, olmadık zamanlarda olmadık yerlere gidiyormuş. Sağlık ocaklarına hasta, dolmuşlara yolcu, resmi dairelere vatandaş gibi girip çıkıyormuş. Hatalı gördüğü memurları fırçalıyor, işaret parmağıyla masaların tozuna bakıp, çekmeceleri çekiyormuş.

İlk tanışmamızda anlatmıştık kendilerine; “Buraya birçok vali geldi; kimi geldiği gibi gitti, kiminin adı yaptığı güzel işler dolayısıyla hâlâ halkın arasında dolaşır durur” demiştik. Eski ünlü valilerden falan bahsetmiştik.

Hakikaten bu da halkın arasında yirmi dört saat dolaşıp duruyor. Gerçi bu kadar dolaşmak bir vali için ne kadar doğru onu pek bilemiyorum. Sen çok iyi bilirsin, her gün valinin önüne ne kadar evrak biriktiğini Emmi. İnşallah onları imzalama fırsatı bulabiliyordur.

Emmi şehirden belediyemize ne zaman biri gelecek olsa, benim aklıma hep; başta Selamsız Bandosu Filmi ve Kemal Sunal filmleri gelir. Karşılamada gülmemek için hep dua ederim. Hamdolsun şu ana kadar hiç gülmedim. Gayet vakarlı, bir belediye başkanına yakışır şekilde karşıladım konuklarımı. Kurban kestirmedim, öyle çiçek filan işi de olmaz zaten bizim buralarda.  

Akşam beş civarında konvoy karşıdaki çok programlı liseye geldi. Bizim arkadaşların heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Ben ara sıra içeri girip etrafa bakıyorum. Her yer temizlenmiş, bir tek benim oturduğum makam koltuğu unutulmuş. Çağırdım o işlere bakan arkadaşımızı, “Şu koltuk silinmiş ama geri tozlanmış, bunu bir kere daha sildir” dedim.

Konvoy belediyeye girdi Emmi. Eskorta durması gereken yeri işaret ettim. Arabanın önünde bir ara gözümde bir sahne belirdi; kafasında kocaman bir şapka, ayağında çatı yere değen bir şalvar, yeni traşlı, ayakkabısının hangi renk olduğu belli olmayan bir adam, yere bir koyun yatırmış; “keseyim mi ağam” diyor.

Aracın sağ arka kapısına yöneldim, korumadan önce açtım kapıyı. Açarım Emmi! Çünkü ben daha önce defalarca milletvekili ve bakan karşıladım. Bilirim o işleri:

Koşacaksın, kapıyı ilk sen açacaksın. Yoksa gelen adamı sana düşürmezler!

Kapıyı açacaksın ve oldukça samimi görüneceksin.

El öpmeye falan kalkışmayacaksın.

Sakın ha öyle yaptığın zaman, haklın gözünde küçük düşersin. Küçük-büyük konuklarının elini sıkıp, yanak yanağa öpüşeceksin. Diğer zevatla da aynı şekilde kucaklaşıp, mümkünse samimi sözler sarf edeceksin. “O işten bir haber çıkmadı” filan gibi, esrarlı, iki kişilik laflar edeceksin. Öyle ki bu konuşmayı hem konuk güruhunun en büyüğü ve hem de halk duyacak. Gelen baş bilir ve halk “vay anasını!” diyecek “adamın tanımadığı yok”. “Bilmem hangi müdürle şaka yaptığına göre, gerisini var sen düşün” diyecek. Racon bu emmi.

Bizim köyden kime benziyor desem; kısa boylu, etine dolgun bir adam vali. Buyur ettim içeri. Oturması için makam koltuğunu gösterdim. “Hayır” dedi. “O makam senin, sen otur.”  Masanın bana göre solundaki koltuğa ilişiverdi. Bir müddet, hatta ikinci bir emre kadar ayakta beklemeyi uygun gördüm. Sonra ikinci emir sadır oldu, vali beyin dudaklarının arasından. Oturdum.

Adam yemedi içmedi, önce muhasebeciyi çağırdı. “Haydaa!” dedim, ben bunu hiç düşünememiştim. Hoş, bizim belediyenin yaptığı ve yapacağı işleri; belediyenin borçlarını-alacaklarını, hangi gün hangi işçinin ne iş yaptığını, konuşmayı sökmüş çocuktan, en yaşlısına kadar, kadın-erkek kasabadan kimi çevirip sorsan; ziyaretçilere Balıklıgöl’ü gezdiren Urfalı çocuklar gibi bir çırpıda anlatır.

Kasabada hangi işlerin nasıl yapıldığını; “Hal bu ki, o iş öyle yapılmasa da benim dediğim gibi şöyle yapılsaydı” diyerek kendi çözümünü de laf arasına sıkıştırarak lafını bağlar.

Fakat tedbiri de elden bırakmamak lazım. Bereket ikinci cümleden sonra izin isteyerek lafı ben aldım. Muhasebeciyi dışarı yolladım. Emmi bildiğim her şeyi anlattım. Bir yandan konuşuyorum, bir yandan da aklımdan bin bir çeşit fesat gelip geçiyor. Film sahneleri mi dersin, fıkralar mı dersin, eski ihtiyarların yarı müstehcen lafları mı dersin gırla gidiyor.
 Çay geliyor.

“Lahmacun da sever mi ola” diye geçiriyorum içimden.

Çay bitiyor “Eyvah” diyorum, “Bir ot tenekesi olsa da şöyle kapağına bir-iki vurup efendiye uzatsam.”

Sonra gülmemek için dişlerimi sıkıyorum.

“Yok yok içi tütün basılı bir tabaka…” diye geçiriyorum içimden. Allah var; vali anlattığım her şeyi pürdikkat dinliyor, ara sıra telkinde bulunuyor, zaman zaman da etraftakilere tasdik ettirerek akıl veriyor. En önemlisi de not aldırıyor müdürlerine!..

Şehirden gelen devlet büyüklerinin hepsi dertlerimizi sorarlar. İstisnasız hepsi de notlar aldırırlar. Milletvekillerinin, bakanların not almasını hiçbir zaman yadırgamadım. Onlar çözüp çözemeyeceklerine bakmadan her türlü bilgileri not alırlar. Siyasetin işleyiş şekli böyledir Emmi. Ama bir vali beyin, kendisine sunulmuş olan o kadar dosyanın üstüne, karşısındaki adamla dalga geçer gibi tekrar not aldırması anlaşılır gibi değil.

“Devlet ciddiyeti” diye bir kavram mı vardı Emmi?

Evet var, tabii ki haberdarız.

Fakat vali rol yapıyor. Evet bildiğin polim yani.

Bana sorduğu her şeyi makamında kendilerine defalarca anlattım. Kaç defa dosya verdim. Belediyelerin yönetimini düzenleyen kanunun 1930 tarihli olduğunu söyledim. Bu işin valiyi ve belediye başkanını aştığını, çözümün mecliste olduğunu izah ettim. Belediyelerin yıllardır birikmiş borçları için, devlet kurumlarının bizzat belediye başkanlarının evlerine haciz kâğıtları gönderdiğini söyledim.

Herifçioğlu yanına iki müdür almış, adamlara valilik gösteriyor bizim sırtımızdan. Hayır, madem her şeyi soruyorsun, “Ya Hu başkan neden makam odasında değil de sekreter odasında oturuyoruz?” desene. Cevabını biliyorsun çünkü.

Ha bir de gitmişsin, Harmancık’ın en kısa boyluları; Küçük Mehmet Ali, Hoca Hacı, Döndü Teyzemin Mehmet’ini yanına alıp fotoğraf çektirmişsin. Böylece uzun görünecek beyefendi.
Bak unutuyordum, geçenlerde Kocaseki Mahallemizde küçük çaplı bir heyelan tehlikesi olmuştu. –Heyelan değil ha- Sen adamını –vali muavini- gönder vatandaşlara, “Size ev yaptıracağım, para vereceğim” dedirt...

Vatandaş iki haftadan beri başımın etini yiyor Emmi.

İşin doğrusu adam ekibiyle birlikte gelip oturacaktı. Biz diyecektik ki; işte size çay. Kahvemiz oldum olası yok. Çünkü burada bakkallar sade çay satarlar. Şehirden de veresiye kahve alamıyoruz. İçelim çayımızı, şuradan buradan konuşalım. Biz sana yağ yakalım, sen bize akıl ver, sonra da sen yoluna biz yolumuza…


***
BİZİM KÖY


Ne kadar yorgun olsam ne kadar canım sıkkın da olsa; ellerimi başımın altına alıp, o mübarek ayak izinin bulunduğu kayanın üzerine uzanmak aklımın ucundan bile geçmez Emmi. Ala gölgeli bir kayanın üzerine sırtüstü, boylu boyunca uzandım. Ellerimi kenetleyip, başımı avuçlarımın içine aldım. Öyle bir yerdeyim ki Anabatgediği’nden berisi gözlerimin önünde, ayaklarımın altında…

Henüz güneşin feri geçmemişti. Hava hala sıcaktı. “Taştan yumuşak” diyoruz ya, taş vücudumdan yumuşaktı Emmi. Ayaklarımdan yüzüme doğru hafif bir meltem vuruyordu. Olmadı. Doğruldum. Sabahtan beri yeni açılmış yolda, dizime kadar toz-toprak içinde gezmiştim. Aşağıdan yukarı esen meltem, ayaklarımdaki tozları burnuma sokuyordu. Ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarttım. Her yerimi bir güzel silkeledim. Bir daha. Bir daha. Derken, üzerime gölgesi vurmuş olan çam ağacının kokusunu almaya başladım. Üzerinde bulunduğum kaya hafif meyilli olduğundan, yatsam da otursam da manzaram bozulmuyor. Gerçi ben buraları, buraların manzaralarını ezbere bilirim Emmi. Bak birazdan, Anabatgediği’nin üstünden bir beyaz bulut çıkar. Ardından bir tane daha ve onun ardından bir tane daha beyaz bulut çıkar. Sen onları orada toplanmış, meşveret ediyorlar sanırsın. Hayır. Sana öyle gelir. İlk çıkan beyaz bulut, sağ taraftan Muratlı’nın üstünden Başkonuş’a doğru hem ilerler ve hem de yükselir. Arkasından gelen; soldan Sarısırt’a, oradan Uludaz’a doğru yükselir gider. En son gelen sanki orada bekliyormuş gibi görünür. Ama hayır. O da artık hangi yön denk gelirse, öncekilerin yolunu tutar gider. Fakat Anabatgediği’nin üstü hiç bulutsuz kalmaz. Bura böyle Emmi. Bütün bulutlar batıdan gelir, doğuya doğru gider. Ama kafanı kaldırıp, bulutları takip etmeyeceksin. Başın döner…

Kaç oğlak çobanı çocuk düşmüştür Emmi bu kayalardan. Sümbülün daha iyisini toplayabilmek için, kaç çocuk kaç yerinden yaralanmıştır? Sümbülün en güzeli, alınması en zor yerde biter değil mi Emmi? Çocuklar topladıkları sümbülleri analarına verirler bizim buralarda. Babaları vermemiştir diye belki de.

Köylü delikanlısı tek başınadır gönül işlerinde. Kimin kimi sevdiğini asla bilemezsin. Şairlerin, yazarların ballandıra ballandıra anlattıkları gibi, öyle çeşme başında, harman yerinde konuşma filan da olmaz buralarda. Utanır köylü delikanlısı. Tek cümle: Utanır. Sonra yürek varken, sevgi varken, ot çöp de nenin nesi oluyor? Sevdiğine otla verdiğin ya da nasıl söyleyeyim, çiçekle sunduğun sevgi, çiçekle kuruyup gitmez mi Emmi?

Köyden çıktığımızda gece yarısını geçiyordu. Yolumuz ay ışığının ulaşamadığı, dere ve esikler dışında gündüzlük gibiydi. Gaz vermeden gidebileceği her yerde vitesi boşa almaya alışık olan şoförün, bir fayda olacağını bilse, farları bile kapatabileceği bir aydınlık vardı gökyüzünde. İhtimal ki bu gece ne tilki ve ne de tavşan görmeden Maraş’ı bulacağız.

Akşam, tahmin ettiğimden daha güzel geçti: Uzun beton merdivenin dibinde -kimse olmamasına rağmen- seslice selam verdim. Sonra yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladım. Ev sahibi birinci selamımı duymuş olmalı ki, yukarıda merdivenin başında bekliyordu. İkinci selamı gözüne bakarak verdim. Köylük yerde selam işi böyle oluyor Emmi. Ev sahibini haberdar etmek için, hayt… huyt… diye manasız manasız bağırmak yerine işin sevaplı ve kolay olanı yapılıyor.

Kapısı açılıp buyur edildiğimiz odada dört kişi vardı. Karşılıklı iki sedirin önünde iki kişi, sedirlerin sol tarafında, yer minderlerinin önünde de iki kişi ayağa kalkmış, dışarıdan gelen misafiri bekliyorlardı. Hoş-beşten sonra kapının sol tarafındaki sedirin ortasına oturdum. Şöyle ki ne ayaklarım yere değiyor ne de sırtım arkaya değiyor Emmi. Dolayısıyla sedirin ortasına oturmuş oluyorum. Fakat çok kısa bir zaman içinde ayaklarımı toplayıp; sol ayağımı altıma aldım, sağ ayağım sedirin üstünde ve sağ dizimi büküp rahat bir şekilde oturdum. Televizyon sağ tarafımızdaki duvarın önünde; elde biçilmiş tahtalarla yapılmış bir masa üzerinde, bir yanında uydu alıcısı diğer yanında bir horozlu saat var. Bizim karşımızdaki duvarda; yırtılan yaprakları, yaprak destesinin takılı olduğu yere iliştirilmiş olan bir takvim, takvimin biraz solunda, duvara çerçevesiz olarak yapıştırılmış, seçim zamanından kalma, bu satırların yazarına ait kırmızı kravatlı bir afiş.

“Aşağı inin bakalım, sofraya yanaşın” dedi; orta boylu, etine dolgun, alnının üst tarafı açık, yanakları kırmızı, gözleri yuvalarının biraz önünde gibi bir his uyandıran ev sahibi.

Öğlen yediğimiz zehir zemberekten sonra güzel bir yemek oldu Emmi. Çok da laf ettik. Alamandan Karamandan konuştuk. Birinci çaylar geldiğinde; yerde minderde bacaklarını iki yana açmış ve sırtıyla duvarı arkaya doğru itiyormuş gibi oturan; uzun boylu, saçları arkaya taranmış, beyaz gömleğinin yakasını terden korumak için yakasıyla boynu arasına bir mendil koymuş olan adam, elindeki çayı önündeki cam çay tabağına bıraktı. Kafasını sağ omuzuna doğru hafifçe bükerek; “de bahım” dedi, yanında oturan ve kendisinden daha uzun boylu; öğleden sonra sakal tıraşı olmuş, alt dudağının sol tarafında bir miktar sarı kıl kalmış, çenesinin sivri yerine yakın bir yerinde bugünkü tıraştan kalma jilet kesiği bulunan, iki yakasının birleştiği yerden bir tutam kıl görünen, şalvarlı, iri ayaklı adama. Elli, elli beş yaşlarındaki adam, kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle; önündeki çay tabağını yan tarafına, elindeki çayı da çay tabağına koyarak, dizlerinin üstüne doğruldu: “Ben böyle iş görmedim. Ne dedim ne ettimse olmadı. Ayağını mercimek kütüğüne dayamış. Haa… karşımdaki bir kadın. Erkek olsa; kulağının tözüne silleyi koydum mu, gözünden çıngı çıkartırım, uğundururum evelallah. Amma yok, geçmişi tenekeli herif hüsüyor –susuyor- avrat konuşuyor. Ben adamdan bir fayda olmaz mı diye gittim, adam heç bir şeye karışmıyor. Ancak eşşek gibi gözünü ağardıyor. Lafı verenden alan uz gerek başkanım, attığımız yerden vuramadık. Boşuna minnet ettik.  O yol oradan olmuyor.”

“Paltası kütükten çıktı ya” dedi ev sahibi, “nasıl olsa yol kendisinin tarlasına ulaştı.”

“Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz” dedim.

“Berideki tarlanın sahibi geldi, çok herslenmiş. Gerekirse benim tarlamın hepsi gitsin ama yarım kalmasın, her adamın tarlasına yol kısmet olmaz diyor. Onun tahımından viraj yapıp yolumuza devam edeceğiz.” Dedi muhtar.




***
BİZİM KÖY

Kocaseki köyünün yarısını diğer yarısından ayıran ana yol, Kocabendi Deresi’nden sonra bir müddet düz gider; belenden sola doğru kıvrılır. Köyün içinde yine düz gidip, muhtarın evinin ve aynı zamanda dükkânının önünden de Zavraklıdere’ye doğru tekrar kıvrılıp, baraj istikametine gider Emmi. Bu yol biz ilkokul birinci sınıftayken yapılmıştı. Geçen yıl da baraj inşaatı için kullanılacak malzemelerin naklini kolaylaştırmak için elden geçirilmiş; gereken yere köprü, gereken yere menfez yapılmış, geniş araçların dönemediği dönemeçler genişletilmişti. Esasen köy; üst tarafı dar, alt tarafı geniş ve oldukça eğimli bir tepenin eteğine kurulduğu için, bir yer tarif edilirken yolun sağı-solundan ziyade, “Koca Yolun” altı veya üstü diye tarif edilir.

Koca yolun üstündeki evler, bu son genişlemeyle tamamen yüksekte kalmış, altındakilerse yol seviyesinin çok altına inmişti. Üstte kalan evlerin önlerine sağlam duvarlar yapıldı. Birçok evin giriş kapısı değişti, arka taraftan yeni kapılar açıldı. Yine birçok eve koca yoldan merdiven yapıldı. Koca yolun altında kalan evlerin sahipleri, devletin verdiği istimlak paralarıyla evlerini söküp yeniden yaptılar. Hatta birkaç kat ekleyerek yol seviyesine çıkardılar. Henüz elektriği olmayan evler olmasına rağmen, büyük ölçüde köye elektrik bağlandı. Hatta buzdolabı, elektrikle çalışan radyo alanlar bile oldu köyde Emmi.

Henüz Ceyhan Nehri baraj gölüne dönüşmemişti. Bahçealanı ve Uncular mahalleleri su altında değildi; otobüsçü Hacı Ahmet Mustafa ve Bardak Emmi sağ idi o zamanlar…

Bağda bahçede işini bitiren köylülerden, evde dışlığı gelmeyenler muhtarın dükkânın önüne toplanırdı o zamanlar. Muhtarın dükkânı, Koca Yolun altında; ön tarafı yola bitişik, arkası Ceyhan Nehrine bakar, sağ tarafından alt kattaki eve ve onun altındaki ahıra bir yol iner. Sol tarafı ise uçurum Emmi.

Bir ikindiüstü, güneş görünmez bir yere konmak isteyen yorgun bir kartal gibi renkleri solmaya yüz tutmuş, fakat sıcaklığından bir şey kaybetmemiş ışıklarını, yüksek tepelere uzatmış; sanki uzattığı ışıkların üzerinde onlara yaslanarak güç bela duruyormuş gibiydi. Biz beş altı kişi, oradan buradan artmış, kimi uzun kimi kısa; çok ensiz olanların yanına bir kavak odunu çakılmış; iki tarafında ayak bulunan, çoğunun ayaklarından biri uzun biri kısa; oturaklarının çivileri gevşemiş, çoğu zaman oturmak isteyenin, oradan bulduğu bir taşla çivilerini berkitip öyle oturduğu, üzerinde otururken kendi kendine sağa sola sallanıp duran tahta iskemlelere oturmuş, laf verip gülüşüyorduk. Yorgun güneşin, kızgın ışıkları üzerimize geldikçe, gölgeye doğru biraz yerleşiyor birbirimizin yalanını çıkartıp, koyakları kahkahamızla dolduruyorduk.

O sabah dükkânın önünde bir keçi kesmişler. Bir miktar kan oraya akmış keçi kesilince ve üzerini kapatmayı unutmuşlar ya da ihmal etmişler. Ortada bir miktar karasinek dolaşıyordu ama hiç dikkat etmemişiz, siyah bir Mercedes dükkânın önünde duruncaya kadar: İlk önce, çalışmakta olduğum firmanın sahibi Yakup Abi –Aktaş- indi arabadan. Arkadan bir milletvekili ve yine o zaman milletvekili olan rahmetli Erdem Bayazıt abi...

Hoş beşten sonra, güneş ışıklarının henüz gelmediği yerlere koyduğumuz sağlam iskemlelere buyur ettik misafirlerimizi. Bizi orada görüp, tanıdıkları için durmuşlar. Sır Barajının temel atma töreni için hazırlıklar yapılıyormuş. Belki Başbakan Turgut Özal da törene gelecekmiş Emmi.

Çay için zamanları olmadığını söylediler. İkramsız kaldırmamak için hemen dükkândan bir meşrubat açtı Bakkal Yunus. Misafirlerin ve bizim elimizde meşrubat dolu bardağı gören sinek, sabahtır beri kendisine çekilen ziyafeti bir anda unuttu. Sanki haberci gönderip çağırılmışlar gibi, köyün tüm sinekleri o anda oraya üşüştü. Ve birbirleriyle yarışırcasına bir vızıltı koptu ortada. Bakma bu sabah böyle bir ziyafete uyandıklarına; fakir köyün insanı gibi hayvanı, sineği de zayıf olur Emmi. Zayıf olunca haliyle çevik de olur. Şeş cihetten hücum ediyorlar. Sol elimiz bardakları kavramış, sağ elimiz bardağın ağzında öylece bekliyoruz. Bırak bir şey yemeyi içmeyi konuşmak bile neredeyse imkânsız Emmi. Açanın ağzına dolar mı dolar sinekler. Görülmemiş şey… Bir müddet sessizlikten sonra, “Güzel sineğiniz varmış Hasan” dedi Erdem Abi. Ve o konuşmadan aldıkları cesaretle kalktı misafirler, ellerindeki yarım bardakları yere koyarak.

Her birimiz bir kapısını açtık arabanın. “Demek buraydı senin köy” dedi Yakup Abi hafif bir tebessümle.



***
ÇATAL YOLU'NUN BOZGUNCUSU

Kelimelerim tükenmişti.
Boğazım da kurumuştu emmi.
Boğazıma dizilen köfteleri olduğu yerden oynatmanın çaresi kalmamıştı. Boğazıma dizilen köfteleri olduğu yerden oynatmanın tek çaresi, boğazımı ıslatmaktı. Yemeğin suyu bitmiş. Tastaki su bitmiş. Hatta Kör Fahıların pınarı, Çatal’ın Pınarları kurumuştu. Bir gözyaşı kalmıştı elimde kala kala. O da “ha” demeye öyle ulu orta kullanılmaz ki Emmi. Yoksa dağı taşı önüne katacak, yakın kenarındaki, uzak kenarındaki her şeyi denizlere kadar sürükleyecek bir sel hazır bekliyordu. Bıraksan. Bıraksan her şeyi alıp götürecek. Ne köfte kalacak, ne leğen, ne Çatal ve ne de yol… Ama bırakamazsın: Herkes yemeğini bitirmeden, sahanlar iç içe konulmadan, iç içe konmuş sahanların en üstündekine kaşıklar konmadan, en üsttekine kaşıklar konmuş olan tüm sahanlar, azık çaputunun ortasına konmadan; azık çaputunun ortasına konmuş olan sahanların bulunduğu azık çaputu; önce iki tarafından çapraz, sonra diğer iki tarafından bağlanmadan; dört ucundan  çapraz bağlanmış olan boş azık çıkını ortadan alınıp yan tarafa konulmadan; yan tarafa konulmuş olan azık çaputunun içinde gelen yemekleri yapanların ve orada bulunan cemaatin, geçmişlerinin ruhlarına Fatiha okunmadan, oradan kalkamazsın Emmi. Kalkamazsan ağlayamazsın, gözyaşı ile boğazını ıslatamazsın. Çünkü gözyaşı sadaka gibi olmalı Emmi. Sağ gözün yaşını sol göz görmemeli.

Azık çıkınına sade kaşıkları ve tabakları, yani yenilebilecek evsafta olmayan malzemeyi çıkın edersin Emmi, “taştan yumuşak” ne varsa hepsi yenmiş olur çünkü.

Okunan Kur’an, edilen dua ve bağışlanan Fatiha “sel”in önündeki seddi biraz daha güçlendirdi. Zeki’nin Seli’ni geride bırakacak bir seli önledi Emmi.

Operatör önde ben arkada dozerin yanına geldik. Yol enlemesine tepenin sonuna kadar gelmişti. Bulunduğumuz yerden hafif bir dönemeç yapacağız ve tepeyi aşacağız. Ondan sonra iş kolay; dozer dümdüz bıçağı vurup gidecek, tepenin zirvesine, güneyden kuzeye doğru. Daha sonra da oradan tekrar batı yönünde bir dönemeç yapılacak ve Karadeniz dağlarındaki yollar gibi döne döne barajın kenarına kadar ineceğiz.

Dozer “kolay gelsin” manasına elimi havaya kaldırıp az ilerideki kayalara doğru hareketlenecektim ki, arkamdan bir ses:

“Bak hele, o yolu oradan yapmayacaksın.”

Yanımda bir kadın beliriverdi Emmi. Bir an göz göze geldik. Daha ben kendimi toparlayamadan ikinci cümle, bir öncekine göre daha zavırlı bir şekilde yayıldı, Çatal’a:

“Ben tarlamdan yol geçmesine gayıl değilim.”

Nasıl bir gelim geldiyse, “hoş geldin” dediğimi duymadı bile; bizim köylülere göre oldukça uzun boylu, zayıf; üstünde, ilk rengi hakkında en ufak bir kanaat oluşturmayan; kollarının uçları –ne zaman eskimeye başladıysa- yarısına kadar lime lime olmuş, ipleri sarkan; köyde dikiş makinesi olan biri tarafından dikildiği her halinden belli olan; üzerini örtmeye mecbur edildiği bedenden İllallah etmiş bir bluz. Altında dizlerinde ve dizlerinin arka tarafında; üzerinde soluk renkli küçük küçük çiçekler bulunan, diz donu artığı bir bezle yamanmış ve kaç yüz defa arkası önüne çevrilip giyildiği belli olmayan, aşık kemiğinden bir süngüç (baş parmakla işaret parmağı boyu) yukarıda duran, soluk renkli göçmen donlu –şalvar- kadın. Oldukça büyük ayağında; mavisi henüz solmaya başlamış, başparmakları dışa doğru iz yapmış bir lastik ayakkabı. Aşık kemiğinin altında, ayakkabının bittiği yerde, ayağının teri ve yolun tozu ile oluşmuş; “çamur” desen çamur olmayan, “kir” desen kire benzemeyen; yukarı doğru incelerek çıkan, tozla yoğurulmuş bir ter tabakası Emmi.   

Sağ eli tutamakta, sağ ayağı palette, sol eli ve sol ayağı havada asılı duran operatörü fark ettim, neden sonra. Bastığı yeri ve tuttuğu yeri görmesem, “kim asmış bu adamı havaya” diyecektim. Tekrar kendimi topladım. Evet, adam havada asılı bir vaziyette bana bakıyor. Bir müddet adamla birlikte havada asılı kalan gözlerimi güç bela aldım, adamın üstünden. Ve kulağımla duyacaklarımı “tasdik” ettirmek için kadına yönelttim, adamdan aldığım bakışlarımı. Kadın “Ben buradan yol vermem.” diyor. Duyuyorum, görüyorum “Yol vermem” diyor. Bir yandan da yalın kat bağlayıp, çenesinin altından ilmek yaptığı tülbendinin, sol şakağını örten yerinden dışarı çıkmış olan, soluk kına rengi saçlarını; iki taraflı topuzlu ve iki ucu arasında bir miktar açıklık bulunan, manyetikli “stres bileziği” bulunan sol eliyle tülbendin altına sokmaya çalışıyor. Ve kadın, yüzüne göre büyük olan ağzını büze büze konuşuyor. Bazı kelimeler ağzından çıkmakta zorlanıyor ve dudaklarının büklümlerinde kaybolup gidiyor Emmi.  

Hal bu ki; yol güzergâhı tarla sahipleri ile defalarca konuşuldu, anlaşıldı. Ve yol şu anda ablanın tarlasının sonuna kadar geldi. Geriye tarlasının kenarından tepeye doğru çıkmak kalıyor. Ama kadın “Nuh” diyor, “Peygamber” demiyor. Dişini değişmiyor Emmi. Kaldı ki yaptığımız bir kürek ağzı yol. Köprü değil, otoyol değil.  

Ne denir, ne yapılır aklım almıyor. Ben erkekle dövüşmesini bilmem ki, kalkıp bir kadınla kavga edeyim.

Bir yüzüm ağlar, bir yüzüm güler “tamam” dedim.

Makam şoförünü çağırdım. Zaten gözü ayakkabısında olan dozerin operatörünü Maraş’a, sağda solda kepazeliğimizi seyretmeye gelen insanları da evlerine bırakıp gelmesini söyledim. “Abla ön koltuğa otursun, arkaya beş-altı kişi sığar nasıl olsa” dedim. “Siz” diyecek oldu, ya da bana öyle geldi. “Ben belediyeye inerim, akşam kalalım” dedim. Niyetim ablanın yarmasının kaynadığı birini bulup, minnetçi göndermek Emmi.

Efsane bu ya: Allah’ın aslanı Hazreti Ali Efendimiz; yarısına kadar Menzelet Barajının sularına gömülmüş olan Ali Kayası’ndan, bizim dozerin önünde bulunan kayaya atlıyor, buradan da “Eğil Düldül eğil” deyip, Çatal’ın güney batısında bulunan Düldül Dağı’ndan aşıp gidiyor. Düldül’le mi, yaya mı onu Allah bilir. Nereye gidiyor? Onu da Allah bilir. Efsanede geçen ve üzerinde Hazreti Ali Efendimizin ayak izi olduğu söylenen kayaya doğru yöneldim.
Küçük bir sıçrayışla çıktım kayaya.

Bir an sağ elimi kulağıma attığımı hissettim. “Allahuekber. Allahuekber…” diye bağırmaktan son anda aldım kendimi.

Of Emmi… Of…

Çocukken; nerede çıkabileceğimiz kadar yüksek bir yer görsek, oraya çıkıp hemen ezan okumaya başlardık. Bu, bazen bir kayanın en yüksek yeri, bazen evimizdeki yüklük ve bazen de bir çam toruğunun tepesi olurdu.

Ezan okumaktan vazgeçtim. Sezai Karakoç’un şu mısraları döküldü dilimden Emmi: “Binmiş gelirdi Ali bir kır ata/Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından.”




***
YAHYA'NIN DÖVİZİ

Bir öğretmen varmış Emmi, bizim Yahya’nın çalıştığı lokantaya gelip giden. Bankaların ihtiyaç kredisi vermeye başladığı ilk zamanlarda, önünden geçtiği her bankadan kredi alırmış. Cüzdanında kesilmiş elli bir kâğıdı gibi yarım deste kredi kartı varmış. Evine lazım olan her öteberiyi alır, lazım olmayanları da “nasıl olsa bir gün lazım olur” diyerek alırmış. Mağazalardan, dükkânlardan; kapısında “Kredi Kartı Geçerlidir” yazan yerleri tercih edermiş. Alışverişi bitirip ödemeyi yapacak zaman, kartı çekecek olan kişiye; “şundan al”, “yok ondan alma şundan al”, “dur dur, en iyisi sen şundan al” deyip sırayla üç kredi kartını adamın eline verir, cüzdanındakileri de gözüne sokarmış. Hanımına ve çocuklarına ayakkabının, elbisenin; televizyonda reklâmı yapılmayanını almadığı gibi, ayakkabı ayaklarındayken, markası ve logosu görünmeyenleri de almazmış.

“Kendiler fakir büyümüş” Emmi. Çocukları rahat etsinmiş.

Bir gün öğlen servisinden sonra koltuğunun altında, “yastık gibi bir çıkın” ile bizim Yahya’nın yanına gelmiş, uzun boylu, kır saçlı, iyi giyimli; lokantaya üç aylık yemek borcu olan hoca. Aslında lokantaya borç etmezmiş de lokantada kredi kartı geçmiyormuş Emmi. Lokantanın arka tarafında, yemeklerin yapıldığı, kimsenin görmediği yere geçip oturmuşlar ikisi bir. Adam çıkının fermuarını açmış. Çıkın ağzına kadar para dolu! Adam “Bu kadar parayı n’edim, gel beraber gidip bozdurup, bölüşelim.” demiş. Galatasaray maçını seyrederken bile heyecanlanan, hatta çoğu zaman “dama çık bir hava al öyle gel” diyerek televizyonun başından gönderdiğimiz Yahya’yı bir heyecandır tutmuş. Vücudu titremeye başlamış. Hoca hayalin birini kurup, birini bırakıyormuş; Buridan’ın eşeği gibi, bir suya bir yeme koşuyormuş. Yahya, tavuk kümesini yarmış sansar gibi bir civcive, bir celfine seğirtiyormuş.

Kırmızı kırmızı bir paraymış Emmi “yastık gibi çıkının” içindeki. Gümüş renginde bir adam varmış bir tarafında. Adamın bıyığı yüzünün iki taraflarından dışarı taşıyormuş. Paranın kalan yerinin hepsi kırmızıymış. Paranın üzerindeki rakama gelince, başındaki “50”yi ikisi de okuyormuş fakat rakamın tümünü okumaya yetmiyormuş havsalalaları. O heyecanla paraların kaç lira, -lira olmaz tabi de- kaç para olduğunu çözemiyorlarmış bir türlü. Öğretmen “Elli” diyormuş, “milyon” diyormuş, “milyar” diyormuş; Yahya “Elli” diyormuş “tillar” diyormuş. Bereket paraların hepsi aynı cinsmiş.

Dükkânda tuvalet olmadığı için caminin tuvaletini kullanırlarmış, lokantada çalışanlar. “Ben camiye varıp geliyorum” demiş Yahya çırağa. İçi para dolu “yastık gibi çıkın” adamın koltuğunun altında, Yahya’nın gözü “yastık gibi çıkında” tutmuşlar bankanın yolunu. Adama çaktırmadan nüfus cüzdanını kontrol etmiş, fotoğraf var mı diye tekrar dönüp bakmış dükkândan çıkmadan cüzdanına Yahya. Hani olur da bankaya hesap açtırmak gerekirse diye. Hayalin bini bir paraymış Emmi. Bankaya varıncaya kadar yolda, sağlı-sollu ne kadar dükkân ve daire varsa almışlar. Her gördükleri arabadan birer-ikişer almışlar. Gecede gündüzde bir yere giderim diye üç vardiya şoför tutmuşlar. Şoförlerin izinlerini de düşünüp, kadroyu arttırmışlar. Memlekette ne kadar emlakçı varsa, hepsinin elindeki “Satılık Lux Daire ve Dükkânlar”ın tapularını üzerlerine geçirmişler. Tapuda çalışan memurlara bahşişler vermişler. Bazen bir emlakçıya Yahya giriyor adam çıkıyormuş. Bazısına adam giriyor, Yahya çıkıyormuş. Yahya bir kuyumcuda ne var ne yok bütün altınları alıyor, adam boş dükkâna geliyormuş bazen.

Mali hülle içinde girmişler bankanın kapısından içeri. Daha bankalarda ve devlet dairelerinde ve de dolmuş duraklarında “sıraya girmenin” bilinmediği, sigaranın her yerde içildiği zamanmış. Yaktıkları sigaraları yaram-yamalak içip, dinine kadar dolu olan sigara tablasında zor zekât söndürmüşler. Kalabalığı yite yite bankanın veznedarına ulaşmışlar Emmi. “Yastık gibi çıkın”dan bir deste para çıkartıp, aynı zamanda “yastık gibi çıkını” da göstererek, parayı bozdurmak istediklerini söylemişler bankanın veznedarına. “Biz o dövizi bozmuyoruz” demiş vezneci. O anda da bizimkilerin boşluğundan yararlanan beş altı kişi kolunu uzatmış vezneciye. Kendilerini veznenin on metre uzağında bulmuşlar velhasıl.

Dünyada döviz işini yapan tek yer banka değil nasıl olsa, yürümüşler kuyumcuya. Almış ellerinden paranın birini kuyumcu: Evirmiş çevirmiş, “Bu” demiş. “50.000.000.000.- Elli Milyar Yugoslavya Dinarı. Bunu basan ve kullanan ülke, yani Yugoslavya dağıldı. Sizin anlayacağınız ülke battı. Yugoslavya varken bile, ülke dışında harcanmayan bu para, artık tamamen kullanılmaz oldu. Sobada yakmaktan başka işe yaramaz.” demiş Emmi.


Dükkânın kapısında birbirlerine bakmamışlar bizimkiler. Artık kimin şansına hangi yön düştüyse, biri sağa biri sola dönüp gitmişler.


***
 ÇATAL YOLUNUN AZIKÇISI



Sabah ilk işim dozeri aldığımız daireye gitmek oldu. Uzun zamandır takım elbise giymiyordum. Kravat da takmaz olmuştum son zamanlarda. Kendi arabamı satmadan önce, bagajında elbise ve ayakkabı bulunduruyordum ama belediyenin arabasında öyle bir imkân yok. Çünkü arabaya en az binen benim Emmi. Hepsi bir yana, gecede gündüzde hasta olan vatandaşları şehre, hastaneye götürecek başka araç yok. Yani... Tabi ki araç var. Var ama öyle alıştırılmış insanlar.  

Dairenin sekreteri emekliliği yakın, naif bir hanım. Her zaman küt kestirdiği ne kıvırcık ne düz sarı saçları peruk gibi duruyor başında. “Uzun” denebilecek kadar boylu, “şişman” denilmeyecek kadar kilolu bir bayan. Daha önce çalıştığım firmadan tanışıklığımız var. Misafirleri masasının karşısında bulunan bir odada –kendi deyimiyle- istirahat ettirir. Sırası geleni de her defasında masasından kalkarak, yanına kadar gidip içeriye “buyur” eder. Masanın önünde bulunan iki koltuğun birine, bir zamanlar müdüründen çok maaş alan odacı oturur. Birine de bizim gibi samimi olduklarını oturturlar. Saçlarının sarı olmasından mıdır nedir, insanların gözüne sarışın gibi görünür. Yapma dişleri tam beyaz değil, yüzünün rengine uydurulmuş gibi hafif sarıya çalmaktadır.

“Günaydın” dedim. Ayağa kalkarak mukabelede bulundu. Hoş beşten sonra “patronun kafası nasıl” dedim. “Bizimkiler var içeride” dedi “gülmeye başladılar şimdi çıkarlar”. Bu böyledir Emmi. Özelinde de resmisinde de iş tamam oldu mu, toplantı bitti mi gülerler. Ellerinde, kapaklarında firma logolarının bulunduğu ajandalarla altı kişi çıktı odadan. Hemen hemen hepsi tanıdık simalardı ama müdürlerin ikisiyle şahsi dostluğumuz vardı. Onlarla kucaklaştık, diğer dört kişi ile sade tokalaşıp “merhabalaştık”. Patronu bekletmemek için ayaküstü sohbetini kesip içeri girdim. Biraz önce de söylediğim gibi Emmi, bu daire “bizim parti”ye bağlı olmasına rağmen, benim buradaki durumunun siyasetle alakası yok. Bugüne kadar kurmuş olduğum dostlukların gününü görüyorum. Müdür bey kendi ekibi de olsa, insanları “geçirdiği” için ayaktaydı. Kucaklaştıktan sonra masasının önündeki koltuğa oturdum. Kendisi de gelip karşımdaki koltuğa kuruldu. Çaylar biterken lafı yola getirdim. Kayadan geçit açıldığından, dozer operatörünün biraz itina göstermesi halinde, yolun devam edebileceğini anlattım. Kasabada hırsızlık olayının olmadığını ve bundan sonra da olmayacağını söyledim. Dolayısıyla dozerin mazotunun akşamdan getirmesini rica ettim. Zaten az olan çalışma saati bir de yakıt beklemekle geçerse, bırak yapmayı düşündüğümüz yolların yapılmasını, bu yolun bile kolay kolay bitmeyeceğini söyledim. Müdür bey ilgililere gerekli emirleri verdirdikten sonra ayrıldım.

Artık iş düzene bindi. Çalışma son sürat başladı. Fakat şu yemek işi bir türlü kafama yatmıyor. Üç kişiye yemek veremeyecek bir belediyenin yol yaptırması anlaşılır gibi değil. Her şeye rağmen milleti ikna edebilsem bugün gönderirim yine de dozeri.

Nihayet tarlaları bulduk. Yemekleri tarla sahipleri yapmaya başladı. Bir gün gittim ki, yaşlı bir amcanın tarlasında bizim ekipler. Öğlen oldu yemek çıkını çözüldü. Birkaç bakır tabak, üç-beş yufka ekmek ve bir de bizim yörenin “çitil” dediği, esas ismi “sitil” olan küçük bir bakraç: Bulgur bizim kasabalının elinden çektiği kadar, hiçbir milletten çekmemiştir Emmi. Kaynatırlar. Soğuk ayranlara katarlar. Yoğururlar. Her yemekte bir şekle sokarlar. Salçayla, sebzeyle, toz biberle renkten renge boyarlar onu. Yumuşak olmuş, diri olmuş diye sözle başlayıp; tuzu az olmuş, biberi fazla olmuş diyerek kavgayla tavukların önüne dökerler bazen de. Gel gör ki Emmi, bulgura hiç ihanet edilmez bizim evlerimizde. Her öğün ve her yemekte yer verilir sofralarımızda. Taşların üzerine serilmiş azık çaputunun etrafına oturduk. Yufkaları sağ dizimize aldık. Çatal yolunun bugünkü azıkçısı, yan tarafında duran ve içinde yemek olan kabı aldı. Kulpunu kenarına indirdi. Kabı eğdi. İçine bir kaşık daldırdı. Kaşığı hafif hafif kabın içinde gezdirdi. Kabın içindeki yemek suyu ve tanesi müsavi olarak tabağa döküldü. Tabağı bana uzattı.

Her lifinde bir ömrün yükünü taşıyormuş gibi aşağı doğru sarkan kazak, ileri doğru esnemedi. Ve bileğe kadar bana uzanan el ortaya çıktı.

Habil’den sonraki ilk ölüye aitmiş gibi kemiklerinin her ayrıntısı belli olan bir el…

Deri yerine zarla kaplanmış hissi veren, siniri damarı belli olmayan bir el…

Tarlasına yol yapan adamlara mahcup olmamak için, bütün ömrünce yemekten içmekten tasarruf etmiş gibi. Bir deri-bir kemik bir el…

Emmi. Yüz olsaydı. Yüzüne bakardım. Ben tabak verip, dua almayı bilirim sadece. Şimdi… Önüme uzatılmış seklem tabak sulu yağlı köfte. Evet dünyanın en güzel yemeği. Fakat tabağa daldırdığım her kaşık, hayatımın en ağır yükü. Ağzıma kadar taşıyabildiğim kaşığın suyu bir yerlere aktı gitti. Köfteler boğazıma dizildi Emmi. Kelimelerim tükendi.



***

YANIKLI MEZARLIĞINDA BİR BATTANİYE

Özellikle bahar aylarında hafta sonları balık avlamaya; el-ayak değmeyen, yerleşim yerlerinden uzak yerlere gidiyorduk. Öyle ki dağ tepe, kırk beş dakika-bir saat yürüyerek giderdik sabahın köründe Emmi. Çoğu zaman taşın kayanın üzerinde, alelacele sabah namazı kılıyorduk. Arabayla Yanıklı’ya kadar gelip, oradan yürüyorduk balık avlayacağımız yere.

Yanıklı: Sır Barajı inşa edilirken terk edilmiş bir mahalle Emmi. Üst tarafında Dikenli, -köy buraya taşındığı için adı Yanıklar Mahallesi olarak değiştirildi- sağ tarafında Gölönünün Deresi, sol tarafında Kocabendinin Deresi ve alt tarafında da Sır Baraj gölü bulunmaktadır. Köy yukarıdan aşağıya eğimli, bıçak sırtı gibi bir tepenin üzerinde; eni en fazla elli altmış metre düzlük yeri bulunan bir yerdedir. Öyle ki birçok evin avlusu, taş duvar örülerek ve toprak doldurularak yapılmıştır. Avlunun bitimi neredeyse uçurumdur. Uzaktan bakıldığında evler merdiven basamakları gibi görünür, aşağıdan yukarı.

Hadi o devirde, -baraj kurulurken- o değişim ve o “hız” içinde bir şey anlamıyorduk, fakat ben Yanıklı’nın neden terkedildiğini bugün bile anlamış değilim. Bir kere barajın suları buraya kadar ulaşmıyor. Ve oradan taşınanlardan şehre ve Kocaseki’ye gitmeyenler, hemen yukarıda bulunan Dikenli’ye –Tikenni- ev yaptılar. Madem o bölgede kalınacaksa, kendi evleri pekâlâ kullanılabilirdi. O zaman hem başlarına ev yapma masrafı açılmaz, hem de ata-dede yurtlarını terk etmemiş olurlardı. Eskilerin anlattıklarına göre zaten Yanıklı, daha önce de Gölönünün Deresi’nden buraya taşınmış.

Bu lafı; Yanıklı’yı, Yanıklı’da yaşayanları ve Yanıklı’da yaşanmış olayları anlatmak için açmamıştım aslında Emmi. Laf bir şekilde arabadan indiğimiz yerde gelip ağzımıza doldu. Tabi ki burası için sana anlatacağım belki de yüzlerle detay, yüzlerle insan ve yüzlerle hikâye var. Şu kadarını söyleyeyim ki; Karadere Kasabası’nın yetiştirdiği nadir şahsiyetlerden, bu yörenin dağlarından soluduğu çiçek kokularını, bu dağların hüzünleri şiir olarak kitap sayfalarına, oradan da gözlerimize, kulaklarımıza engin bir muhabbetle aktaran; hikâyelerinde ve romanlarında bu yörenin insanını konu edip, onu her haliyle cümleye döken; şair, hikâyeci ve romancı Hasan Ejderha’nın “Maraş’ın Cezbeli Gülleri” kitabının ortasına “buyur” ettiği (s.39) Ahmet, nam-ı diğer Deli Ehmed’in hayata gözlerini açtığı yerdir aynı zamanda Yanıklı. Yanıklı, aynı zamanda henüz hikâyesi yazılmamış olan Göğ Ahmet’in Ahraz’ının da dünyaya geldiği yerdir.

Arabaları kilitleyip, eşyalarımızı sırtlanıp düştük yola. Yürüdüğümüz yol, yıllarca yaya yolu olarak mezarlığa ve o bölgelerdeki bahçelere, ormana ve hatta Hartlap Ilıcası’na kadar giden yol Emmi. Fakat dereden sonraki bölümü baraj suları altında kaldığı için, daha küçük bir patika yolla bir müddet devam ediliyor, sonra tekrar mezarlığa kadar geniş patika önümüze seriliyor. Sonrası dağ, tepe.

Sıklıkla balık avladığımız yere gelip eşyalarımızı indirdik. Ara sıra gittiğimiz bir yer daha vardı ama orada gündüz olmasa da gece su itleri –fok- balıklarımızı yediği için, yakın olmasına rağmen oraya gitmedik bu defa. Heyecanla oltalarımıza solucanlarımızı taktık ve solucanları suyla buluşturduk. Laf yarım kalmasın Emmi, birer de sigara yaktık. Burası güzel bir yer. Balık için gelen de boş gitmez buradan. Büyük balık olmazsa, küçük balık istediğin kadar bulunur ama iri balık yakalamanın keyfi bir başka tabi. Çoğu zaman yakaladığımız ilk balıkları hemen yaktığımız bir ateşle pişirir kahvaltımızı yaparız burada. Bu defa da öyle yaptık. Çok balık avladık Emmi.

Sıcak kızmadan yola çıkmak lazım tabi. Aşmamız gereken üç tepe var. Ayrıca arabaları koyduğumuz yer, tamamen dik bir yolun sonunda. Zaten oraya kadar yeterince yorulduğumuz için, o yol hiç çekilmez olur. Saat dokuzu geçiyordu elimizde balık poşetleri, omuzlarımızda oltalarla yola çıktığımızda. Yanıklı’nın mezarlığında, giderken yaptığımız gibi yine Fatiha okuduk. Bu mezarlığın bir kısmı Sır Baraj gölünün suları altında kaldı Emmi. Baraj henüz su tutmaya başlamadan, bir kısım mezarlar da buradan, Kocaseki-Yanıklar Mezarlığına taşındı. Hatta kadıncağızın biri, yıllar önce ölmüş olan kocasını sırtında yukarı mezarlığa taşırken, cesetten kanlar aktığı söylenir. Bu mezarlıkta bir mağara var, baraj sularına gömülünceye kadar defineciler orayı kazdılar, tarumar ettiler. Hâlâ bu bölgeye defineci geldiği söyleniyor. Hatta birkaç gün önce, Haruniye’den buraya “balık” tutmaya geldiklerini söyleyen üç kişiye rastlamıştık. Kalkıp yürümeye başlamıştık ki, Mustafa Enişte, “Aaa şurada bir battaniye var, hadi alalım” dedi. Biz insiyaki olarak hep birlikte “hayır” dedik. Gelişigüzel yere atılmış olan ve sanki boyuna doğru altından giren rüzgârın etkisiyle kırışıkları açılmış ve yine rüzgârın etkisiyle olacak ki, kenarları özensiz bir şekilde altına doğru bükülmüş olan battaniyeyi almadık.

Son yokuşu zar-zor çıkıp arabalara bindik. Arabaları ana yolun kenarına bırakıp, tekrar eşyalarımızı sırtladık. Köydeki evimiz, ana yola yüz metre kadar mesafede. Şu, önünde uzun uzun Kamalak ağaçlarının bulunduğu ev. Gepir güpür girdik hep beraber eve. Balıkları indirdik sırtımızdan. Görsen Emmi ekelik beş beş bizde. Babam hangi tarafa gittiğimizi sordu. Gittiğimiz yeri tarif ettik. “Görmediniz mi? Yanıklı’nın mezarlığında adamı öldürmüşler, üstüne bir battaniye atmışlar. Birazdan jandarma gelecekmiş” dedi!..

***

ÇATAL YOLU'NUN KAPISI

Sabah kalktığımda güneş doğmuş, namaz vakti geçmişti Emmi. Alelacele hazırlanıp yola çıktım. Belediye binası şehre yarım saatlik mesafede olduğu için evi kasabaya taşımamış, şehirden gelip gidiyordum. Makam şoförü de şehirde kalıyordu ve evi yolumuzun üstündeydi. Mahalleye girdiğimde, her zamanki gibi sokağın başında bekliyordu.

Arabadan indim: Sürücü koltuğunu, direksiyonu, dikiz aynalarını, vitesi, el frenini; debriyaj, fren ve gaz pedalını, sinyal kolunu, kornayı ve yolu kendine bıraktım. Ben hiçbir şey almadan arkaya geçip oturdum. Elimi ayağımı değilse de zihnimi meşgul edecek yeteri kadar yük vardı zaten bende.

Parti değiştirmemize rağmen, belediyenin ödenekleri hâlâ borçlara kesiliyordu. Bilirsin Emmi her gelen yönetici “enkaz” devralır. Bu aşağı yukarı her kurum için böyledir. Fakat gel gör ki, bize enkaz da devredilmedi. Hani enkazda yine bir şeyler olur elinle tutar gözünle görürsün. İki bin küsur nüfuslu bir beldenin belediyesine otuz işçi alınmış, beş de memur çalışıyor.

Fen memuru ticaret lisesi, muhasebeci imam hatip mezunu…

İşçi, memur ve encümen üyelerinden toplam dört kişinin adı da soy adı da aynı. Yirmi beş işçinin işine son verdik. Onlar da belediyeyi mahkemeye verdi. Çünkü ücretlerini ödeyemeden işten çıkartmak zorunda kalmıştık. İller Bankası kredisiyle kasabaya içme suyu projesi yapılmış, belediyeye ayrılan tüm ödenek oraya kesiliyor. İller Bankası kanalından geçmeyen bir-iki proje ödeneği aldık ama hiçbir yaramıza merhem olmadığı gibi, hazır “sen çok aldın, ben az aldım” kavgası çıktı bir de başımıza. –Hal bu ki herkes eşit almıştı- Hâsıl-ı kelam elin kolun bağlı Emmi. Düşün düşün bir yere varamıyorsun. O “bir yer” nereyse artık. Hepsi bir yana, akşam ormanın içine savrulan dinamitler bir çor-çocuğun eline geçerse… Bırakıp gelmiştik öylece. Ne yapılırdı ki? “Gidilmesin” dedik o kadar. Az uz bir yer değil ki, ip çekip, kurdele bağlayıp, giriş-çıkışa kapatasın bölgeyi. Kaldı ki, bizim millet öyle çevrilmiş bir yer gördü mü, “ne var ola” deyip hemen içine girer. “Burayı encümene mi verici, başkan kendi mi alıcı” diye ortalığı velveleye verirler. Sen hemen “dinamit” de. “Patlar” de.

Bir rüya görmüştüm gece Emmi, içi dinamit dolu bir davul patlamıştı. Okuyup üflememe rağmen, sonra bir iki rüya daha gördüm ama tam hatırlamıyorum. Bir düğün mü vardı. Çirkin mi çirkin bir gelin. Gelin, gelin miydi yoksa çam yarması gibi bir erkek gelinlik mi giymişti… Biz çocukken yaylada bazen öküzler; un ya da buğday çuvalının bir yamasını dişleriyle koparır ya da kazara, ağzı bağlanmamış bir çuvala yanaşıp, olanca buğdayı veya unu yerdi Emmi. Karnı tamamen şişen hayvanın etrafından önce su kapları uzaklaştırılarak, su içmesi önlenirdi. Daha sonra babam eline bir değnek alır, hayvanı yavaş yavaş yürütürdü. “Yatarsa ölür” derdi. Tarlanın içinde bir aşağı, bir yukarı gezdirirdi saatlerce… Demem o ki Emmi, ne uykum uyku oldu bu gece, ne uyanıklığım uyanıklık. Bir uyudum bir yekindim, buğday çuvalı yarmış tosun gibi evin içinde gezindim.

Esasen bu Çatal yolu bizim yaptığımız ilk yol değildi Emmi. Çıraklık eseri, acemi işi zannedilmesin. Bir avuç toprak, iki kel taş görünce, “Adamı hafakanlar basmış, uykuyu kaybetmiş” demeyin. Bundan önce yaptığımız yollar; kompresör, dinamit gerektirmeyen yollardı. Bir taraftan girilip, öbür tarafından çıkılıyordu. Hatta ilk yol seçimden birkaç hafta sonra, henüz küskünler barışmadan, bize oy vermeyen bir vatandaşın evine yapıldı. Dozer su deposu yeri açıyordu. Vatandaşın evi yüz yüz elli metre kadar uzaktaydı. Bir kısım kasabalıdan itiraz gelse de vatandaşın ricasını geri çevirmedik yolunu yaptık. Allah var bu yolu, ucundaki evde oturanlar kadar biz de kullandık. İki lafımızın biri “ilk yolu muhalefete yaptık” oldu. “Küskünler” dedim ya Emmi, seçim dolayısıyla birbirini incitmiş olan küskünleri barıştırmada da çok işe yaradı o yol. Bir nevi biz elimizi uzatmış olduk, biz vermiş olduk ilk selamı muhalefete. Kasabalıya örnek olduk senin anlayacağın.

Saat sekizden önce belediyeye geldik. Nasıl bir tesadüf ki, kasabadan altı tane yaşlı adam belediyenin bahçesinde oturuyor. Ali birer çay vermiş ellerine. Selam verdim. “Aleyküm selam” dediler hep bir ağızdan. Neden sonra fark ettim bana da çay verildiğini. “Hayırdır” dedim. “Derdiniz ne bu saatte?” İçlerinden en mukallidi “Bize karı bulacaksın başkanım” dedi, “onun için geldik”. Öbürleri de tasdik etti. Hepsi de bekârdı. Ağır bir şaka yaptım. Gülüştük. Mekânları cennet olsun, aralarında nasıl bir sıra yapılmışsa, hepsi birbiri ardınca göçüp gitti bu âlemden Emmi.

Akşam karanlık bastırdığı için inceleyememiştik dinamitli bölgeyi. Doğrusu öyle çok korktuğumuz gibi bir manzarayla karşılaşmadık. Birkaç kişi aşağıdan yukarı ormanı kolaçan etti. Ellerinde kapsülü, fitili kopmuş; çökelek dürümü gibi birkaç tane dinamitle geldiler. Ancak patlamamış ve üzeri toprakla kapanmış olan dinamitlerin işi biraz daha zahmetliydi. Tek tek bulunacak, fitilleri ve kapsülleri yenilenecekti. Ayrıca deliklerdeki dinamitler, elimizde kalanlarla ve ormandan toplananlarla güçlendirilecek, sağı solu iyice kapatılacaktı. Bu işleri Necati biliyordu. Muhasebeyi, hesabı kitabı da Necati biliyordu. Muhasebe memuru imam hatip mezunu, Necati ticaret lisesi mezunuydu çünkü. Ve henüz “Kemal Derviş”liğe yükselmemişti. Delikleri delip, “İşi var” diyerek ilk günden alıp götürmeselerdi kompresörü. Kompresörü götürmeselerdi bu işler çok daha çabuk olurdu tabi. Açılırdı sağdan, soldan bir iki delik, yerleştirilirdi dinamitler olur biterdi. Nasıl olsa elimizde dinamitimiz vardı.

Daha çok dinamit, daha fazla azim ve bunların biriktirdiği hırsla yaptığımız ikinci hamlenin sonunda kaya patladı. Her birimiz puslandığımız (saklandığımız) yerlerden toplanıp vardık. Geçidi koparmışız kayadan.

Kopardık geçidi Emmi! Eski düğünlerde gelin gelir. Attan iner. Evin kapısının önünde eline bir nar verilir. Gelin o narı yere çalar, nar parçalanır. Kaynana kapıyı açar. Kolunu kapının üstüne doğru uzatır. Gelin hanım kapıdan ve aynı zamanda kaynananın kolunun altından girer içeri. Masallarda tasvir edilen dev, masalında adı geçen canlı-cansız her şeyi yemiş. Bizim yola gelip sırtını dağa dayamış. Kol mu, kafa mı olduğu belirsiz, vücudunun üst tarafını yola doğru uzatmış. Sanki “İşte Çatal Yolunun Kapısı” diyor Emmi.

***

ÇATAL YOLUNUN DAVULCULARI

Kaya ağır, dinamit tahrip edici Emmi. Yol eski dininden oldu; önceden sadece açılmıyordu, kaya geçit vermiyordu, şimdi…. Şimdi her yer patlamamış dinamit doldu.

Adım başı habban, her adım tuzak.

Bir kısmı, patlayan üç-beş kaya ile ormanın içine savruldu. Diğer bir kısmı, olduğu yerde toprağa gömüldü dinamitlerin; bütün orman dinamit, kapsül, fitil Emmi.

Patlatmayı biraz geç yapalım diye düşünmüştük. Hani kimse olmaz olmamaya da yine de el ayak çekilir, koyaklar boşalır demiştik. Güneş bize göre batmış, yukarıdaki tepelerde işini henüz bitirememiş veya sorumsuz ufak tefek ışıklarını derleyip toplamaya, henüz ağzını bağlamamış olduğu harara doldurup gitmeye çalışıyordu. Doğru ya; o kadar dağı, taşı, dinamiti, kapsülü, fitili, gülüşü, alayı buncacık cüssemle ben taşıdığıma göre, güneşin de sırtına bindiği biri vardı elbet.

“O tarafa kimse gitmesin bir şey olmaz” dediler. Millete haber verdiler. Ömrü hayatında patlak tabancadan daha tahrip edici bir silah kullanmayan bana gel de anlat sen bunları. Sahiden, patlak tabanca mantarı değil ki, eline bir odun alıp, kafalarına vurup, hepsini patlatıp çıkasın şuraya…

Hayır Emmi. Dağ taş dinamit dolu şimdi.

Hadi gel de sabah et.

Veli Ali geldi, geldi paaat... paat… pat... dedirerek sepetli motorunu ayağımın dibinde istop etti. Mazman Ahmet’e; “Bunlara tavuk kestirecekmişsin, serin yerde yatıracakmışsın, Sırlı Ali Emmi’m söyledi, selamı var” dedi.

Biri orta yaşı geçmiş-geçmemiş, biri çocuk. Maraş’tan Çatalgedik’e kadar yolun tozunu yedirdiği; yiyemediklerini de üstlerine başlarına sıvadığı beş kişiyi, birini motorun terkisinden, dördünü sandığından indirdi. Çalıştırma pedalını ayağıyla düzeltti, birincisinde sanki hava dolduruyormuş gibi yarım, ikincisinde tam basıp motoru çalıştırıp gazladı gitti. Sadece havaya kaldırdığı, sol elini görebildim arkadan.

Ali’nin terkisinden genç sayılmayacak kadar, yaşlı olmayan bir adam indi. Elindeki tengirşek –fötr- şapkayı birkaç defa dizine vurduktan sonra, sol koltuğunun altına alıp iki eliyle önce kafasındaki tozları silkeledi. Başını tamamen kaplamış olan tozlar gidince, önceden hepsi beyazmış da cimri birinin bu beyazlığın arasına bir avuç siyah kılı, alelade serpmiş gibi bir kafa çıktı ortaya. Yine sol dirseğini, sanki şapka düşüyormuş da kendisi de tutuyormuş gibi, daha doğrusu şapkayı sol dirseğiyle tuttuğunu bize gösterir gibi veyahut “Bak Mazman Ahmet, çökersem seni yıkarım” dermiş gibi, dirseği koltuğunun altına yapışık şekilde, yüzünü-gözünü de tozlardan temizledi. Kaşları belirginleşti. Yüzü aydınlandı.

Mazman Ahmet adama şöyle bir baktı, “Ne o ulan Hoylu bizim boz eşeğe dönmüşsün, hangi zibillikte ağnandın –yatıp debelendin- sırtındaki semeri n’ettin.” dedi. Ve gidip kucakladı. Hoylu koltuğunun altındaki şapkayı sağ eline aldı. Ahmet Emmi’ye sarıldı. Eli Ahmet Emmi’nin sırtındayken, şapkayı sol eline aldı. Sağ eliyle Ahmet Emmiyi sol omuzundan iyice bağrına bastı. Sonra birbirinden bir adım uzaklaştılar. “Onu da sana bıraktık ağam” dedi. Gülüştüler. Mazman Ahmet elinde değneğiyle, adamları yamacına alacak şekilde bir iki adım geriye gidip durdu. Davuluyla motorun sandığından inen adam, o saate kadar elinde tuttuğu davulu yere bıraktı. Belinden davulun çomağını çıkarıp çomağın tutacak yerini davulun kasnağına, vurdukça davula dünyayı dar eden ince tarafını da davulun derisinin üzerine gelecek şekilde bıraktı. Esasen bunu yaparken hiçbir hesap filan da yapmadı. Elini beline attı. Çomağı belinden çıkarttı. İnsiyaki olarak oraya bıraktı. İki eliyle kafasını ve yüzünü sildi. Sonra yine iki elini kafasına götürüp, arkaya taranmış saçlarını, ileri-geri, sağa, sola silkeleyerek tekrar temizledi. Elini şalvarının cebine attı. Bir tarak çıkarttı. Sağ eliyle saçını önden arkaya doğru bir iki taradı. Bu arada sol eli de sağ eliyle birlikte gidip-geldi önden arkaya. Sonra tarağa şöyle bir baktı. Sol eline alıp, sağ elinin işaret ve başparmaklarını birleştirerek bir kere tarağın dibinden ucuna doğru birikmiş olan pamukçukları sıyırıp attı. Fakat bu hareket, tarağın diplerindeki yağdalı siyah katmanı temizlemek şöyle dursun, tarağı çirkin bir görüntüye soktu. Davulcu “temizlediği” tarağıyla biraz önce yaptığı gibi, iki eliyle saçını bir güzel taradı. Sırf bıyıkları ortaya çıksın, kendini göstersin diye kazınmış suratına nispetle, çok iri; kışın keçilerimizin yemesi için samana ek olarak baharda; Bozseki’den, Çatal’ın Beleni’nden yolup, kıvırıp, şekil verip kuruttuğumuz üçgül, sarı bakla ve geyik mercimeği otlarının burmalarını andıran bıyıklarını da dudaklarını tarağın ters istikametine büke büke taradı. Tarağı cebine koydu. Elini cebinden çıkarırken bir hamle daha yaptı, cebinden bir şey alacakmış gibi ama ondan vazgeçti. Belli ki cebinden aynasını çıkartıp, taradığı bıyıklarına bakacaktı. “Bıyıkları” diyorum, saçından emindi çünkü Emmi. Ya Ahmet Emmi’den ya da Hoylu’dan utandı. Aynayı alıp bıyıklarına bakamadı.

Bir altmış boylarında, yukarıdaki malumattan anlaşılacağı üzere, saçları arkaya taralı, “bakımlı” ve uzun bıyıklı, saçında ve bıyığında henüz beyaz bulunmayan davulcu üzerindeki tozları temizlemeye başladı bu defa. Önce balondan yapılmış Cin Ali adamlarını andıran, hiçbir oran ve hesaba gelmeyecek kadar büyük olan şalvarın uçkuru ile alt taraftan bağlanmamış olsa, yere düşüp patlayacak gibi görünen göbeğini silkeledi. Şalvarını ayakucuna kadar silkeleyip temizledi. Sivri burun yumurta topuk ayakkabısını, şöyle bir iki yere vurup, aşağıdan yukarı, göbeğinin duldasından görebildiği yerlerine bir daha göz attı. Sol eliyle, şalvarının uçkurunun düğüm yaptığı ve ilmek attığı yerinden tutarak, uçkurun kırışıklarını, şalvarın cebinin mesafesine kadar beline doğru itti. Sonra diğer tarafını da aynı şekilde düzledi. Ve şalvarın ön tarafı dümdüz, arka tarafı ise komple büzülmüş, kırışık daha doğrusu pile oldu.

“Şu bizim yeğen efendi, şu da onun sıpası. Mıstafa’mın zurnasına tavşanlar, komakertişler –kertenkele- halaya durur, peki şu zirzop kimin nesi. Davul çaldıracak adam bulamadın mı?” dedi Ahmet Emmi Hoylu’ya.

“O senin eğri şapkana kurban olsun ağam” dedi. Göz ucuyla, on sekiz yirmi yaşlarında, bir yetmiş boylarında, kara yağız delikanlıya işaret etti Hoylu. Delikanlı davulu sol onumuza aldı. Kayışı şöyle bir kıvırdı. Ahmet Emminin yanına doğru ilerledi. Tam önünde; Ekmekçi Mahallesindeki Maraş evlerinin enik kapısından içeriye giriyormuş gibi başını eğdi. Dizlerini büktü. Davulu sol eline bir tepsi gibi aldı. Yere çömelmiş bir vaziyette, alttan çubukla ve üstten de çomakla hafif hafif “tıngırdatarak” Ahmet Emminin sağından başlayıp etrafında bir daire çizdi. İlk eğildiği yere gelip ayağa kalktı.

Ahmet Emmi “Kaplumbağa Terbiyecisi” gibi elinde değnek delikanlıyı gözleriyle takip etti.

Delikanlı Ahmet Emminin tam karşısına geçti. Sağ ayağını biraz açtı. Davulu karnına aldı. Karnını biraz ileri doğru ittirdi. Elindeki çomağı havaya kaldırdı. Çomak davula indi!... Öyle bir patladı ki davul yer yerinden oynadı.

Ortada kimse kalmadı. Dinamitler, kayalar, adamlar, ağaçlar ve hatta dozer bile havalara savruldu Emmi.

Gözlerimi açtım, hafifçe doğruldum yatağın içinde. Neden sonra aklım başıma geldi. Üç ihlas bir Fatiha okuyup, öbür âleme irtihal edeli yıllar olan Mazman Ahmet Emmi, Sırlı Ali ve Davulcu Hoylu’nun ruhlarına bağışladım. Sağıma soluma üfleyip tekrar yattım Emmi.



***

ÇATAL'IN YOLU


Belediye binasının bulunduğu Çatalgedik; Çatal mevkiinin veya Çatal Dağı’nın, ya da en uygun söyleyişle, Çatal Tepesi’nin, yolculara geçit verdiği yerdir Emmi. Çatal ise; bizim Harmancıklıların elinin altında, mercimek, nohut zaman zaman çavdar, buğday ektikleri; hayvanlarını otlattıkları, dolma tüfeğini, cücük lastiğini kapanın “bir keklik kapıp” geldiği; köylü kadınlarının, ev halkı yatağından kalkmadan bir şelek odun veya evdeki keçiler için bir kucak hartlap dalı kesip geldiği yerdir. Yine burası; baharda köylü çocuklarının çiğdem söktüğü, sümbül topladığı, zirvesinde bir miktar ekime uygun yer olmasına rağmen, genelde orman ve kayalık bir yerdir. Gündüz köylüler tarafından avlanıp köye götürülen kekliklerin yerine, gece tilkilerin köyden tavukları alıp getirdiği; kuşların öttüğü, çakalların uluduğu bir yerdir. Köyün son evine en fazla, iki sigara içimi uzakta, birkaç yerinden patika yolla çıkılan bir tepedir. Ceyhan Nehri’ne, şimdiye gelecek olursak, Sır Barajına bakan etekleri ise Harmancık dışında, civardaki Yanıklı, Kocaseki köylülerinin de zaman zaman odun yapmak, dal kesmek ve hayvan otlatmak için gelip gittikleri yerdir.

İşte buradan, Çatal Gedikte bulunan belediye binasındaki makam odamda kapıyı kapatıp, Milli eğitim bakanı ve YÖK başkanlığı da yapmış olan, halden anlayacağını tahmin ettiğim bir dostuma mektup yazdım. Belediyemizin sıkıntılarını aktardıktan sonra partiden ayrılmak zorunda kaldığımı, affımı istediğimi yazdım.

“Lafın birini ver, birini koy” demiştin geçenlerde, madem öyle çürüğü-sağlamı bırakıp, sana Çatal’a yaptığımız yolu anlatayım Emmi:

Partiyi değiştirip, muhalefette olan milletvekilinin Doğru Yol’undan, iktidarın küçük ortağı olan milletvekilinin ANAP’ına geçince, boğazımızdaki düğümün bir bölümü çözüldü. “Caesar ve İskender, ikisinin birçok tarafları birbirine eşittir; ama Caesar’ın İskender’den üstün bir tarafı yoktur” demiş Montaigne ama yine de sabaha çıkacak kadar soluk alıp vermeye başladık. Dişimize kan değdi. Koalisyon hükümetinde bizim partiye verilmiş olan bakanlıklarda ve il müdürlüklerinde esamemiz okunur oldu. Ankara’da bakanlarla, genel müdürlerle görüşmeye başladık. Daha önce ulaşamadığımız, “toplantıda” olan il müdürleri belediyemizi ziyaret etmeye başladı. Hatta iş öyle hareketlendi ki, arkadaşlara biz randevu vermek durumunda kalmaya, zaman zaman da biz “toplantı”lara girmeye başladık. Bırak onu, il ilçe müdür atamalarında bile görüşlerimiz alınır oldu. Yemeklere, kahvaltılara çağırılır olduk. Toplantılarda, kürsülere davet edildik, elimize mikrofonlar verildi.

Ve Çatal’a yol yapacak dozer tırdan indirildi Emmi!..

Yapılacak yol çok, plan proje yapmaya zaman yok. Zaten plan-proje, belediye encümeni, il daimi encümeni, ÇED raporu, işe ödenek bulup programa aldırma; bunların hepsi herhangi bir yere yapılacak olan hizmetin yapılmaması için icat edilmiş bürokratik setlerdir, engellerdir. Eğer hizmet değil de iş yapmak istiyorsan; bir işi programa aldırmaya çalışacaksın. Hele belediyenin parası da varsa, aylarca Ankara’dan gelmezsin; hafta sonları, İstanbul, Antalya hatta Kıbrıs, hafta içi Ankara. Düşünsene Emmi, yerine vekil görevlendirmişsin, sen gelinceye kadar belediye başkanı maaşı alacak, o memnun. Belediye personeli başkandan kurtulmuş, onlar memnun. Kasabaya iş yapıyorsun ki, halk hepsinden memnun. Bak tekrar ediyorum Emmi. Belediyenin parası varsa bu dediklerim. Peki belediyenin parası yoksa? O zaman Çatal’a yol yaparsın.

Önce belediyenin karşısından, hali hazırda kullanılan patika yol güzergâhından yapmak istedik yolu… Olmadı. Hani dedim ya “ÇED” raporu lazım orası için. Çünkü kellesi vurulmuş iki toruğu –çam fidanı- var ormanın. Zaten kolcularla, Fatihler Mahallesinin su deposu yapılırken aramız açılmıştı. “Su deposu orman içine kurulmuş”.

Neyse “kolcu” lafı da uzun Emmi, sana daha sonra iyi bir kolcu lafı da anlatacağım inşallah.

O ilk güzergâhtan vazgeçtik.

Tepenin güney yamacından girmeye karar verdik.

İşi gücü olmayan, hatta işi az önemli olanlar da işlerini bırakarak; Çete Bayramında; dolmasını yapıp, böreğini pişirip Çiçek Sinemasına kurtuluş filmi seyretmeye giden, Maraşlı kadınları gibi toplandık dozerin başına. Fakat yol güzergâhı kumlu toprak olduğu için, bizim beklediğimiz kaya yuvarlanmasını seyredemedik. Toprağın sert bir çeşit kum olması, işi zorlaştırsa da iyi mesafe alındı ilk zamanlarda. Üç, dört yüz metre sonra, kumun içine kök salmış bir kayalık çıktı karşımıza. Ne yaparsan yap, neresinden vurursan vur dozerin bıçağını. “Yok” Emmi. Bir milim geçit vermiyor dağ. Fakat dozer operatörünü de gözüm hiç tutmuyor. Adamda kolesterol var, et yemiyor –sanki buluyor da- tavuk ve balık istiyor. Bazen barajdan tutanlardan balık alıyoruz ama balığın bulunamadığı zamanlarda, Maraş’tan tavuk almak durumunda kalıyoruz. Fakat biz, yol tarlalara çıkana kadar operatöre yemek vereceğiz, sonra kimin tarlasında bulunuyorsa o tarlanın sahibi yemek yapacak. Bunu baştan anlaştık kasabalıyla. Çünkü belediyenin bir kişiyi uzun müddet doyuracak kaynağı yok, kaldı ki, adamı şehirden getirme işini de belediye yapıyor zaten. Sabah sekizde daireden alıyoruz adamı; dokuz, dokuz buçuk gibi işe başlıyor, on buçukta çay molası, on iki yemek; saat üç, en fazla üç buçuk dedi mi yola çıkıyoruz. Aslında temiz bir adam, otu, sigarası, içkisi yok. Fakat” ustam daha saat üç, iki kürek daha vur” dediğin zaman para istiyor. “Mesai vereceksin” diyor. “Beşte Maraş’ta olmam lazım” diyor. Beynim patlıyor. Kaya kırılmıyor, yol açılmıyor Emmi.

Ve olmadı bıraktık. Hal bu ki, “Bir İbrahim bıçağı ikiye biçer taşı”. Gel gör ki, ne İbrahim var, eline bıçak alacak, ne İsmail, taşı kıskandıracak.

Yol yapılmadı, Çatal’a çıkamadık. Milletvekilimiz ve partinin ileri gelen adamları ziyarete geleceklerini haber verdiler bir gün. Uzun bir konuşma yazdım. İlk defa kasabamıza gelecek olan adamların alır yerlerine yumruklar, tepikler hazırladım, böğürlerine hançerler, omuz başlarına kırmalı fişekleri. Gözlerinde; kurban bayramının son günü, mal pazarında satılmamış, ellerinde kalmış kır tekeden farksız olduğum kasabalının gönlünü alacak köy lafları buldum Emmi. Ve millet belediyenin önüne gelip, kasabalının toplandığında da hazırladığım her şeyi tek tek sahiplerinin önüne döktüm. “Elif’ten Be’ye, görünmeyenden görünüre yol vardır. Yol, o noktadan açılır.” dedim. O gün herkes kendine düşen payı aldı. Alanın aldığı, alanı ne yapması gerekiyorsa, alan öyle oldu. İşin sonuna doğru vekile yoldan bahsettim. “Hemen şurada” dedim. “Dozerle açamadık” dedim. “Dozeri de alıp götürücüler” dedim. “Nasıl bir kaya bu, hadi bakalım” dedi. Kalabalık bir grupla gidip baktık. İçlerinden biri “bizdeki kompresörü gönderelim, dinamitleyip çıksınlar” dedi. Ayaklarımızı yere vurup, pantolonlarımızın paçalarını silkeleyerek döndük geri belediyenin önüne. Partililer hep birlikte geldikleri araca bindiler. En son vekil girdi araca. Vekilin tozlanan ayakkabılarını göstererek, bizim Yahya’ya işmar ettim peçete verilmesi için. Yahya peçeteyi vekilin eline vermek yerine, elinde peçete ile adamın ayakkabısına hamle yaptı. “Estağfurullah” deyip peçeteyi aldı Yahya’dan vekil. Ayakkabısının tozunu, şöyle bir sildi. Düdük çaldılar, el salladık. Ve saniyeler içinde, halk oyunları ekibinin oyunu bitirdiği anda, tüm oyuncuların ayaklarını ileri atıp durması gibi, Yahya’nın önüne ayaklar uzatıldı. Yahya hepsine tek tek cevap yetiştirdi Emmi.

Sırtıma en kalın kendirle yüklenmiş olan ve günlerdir taşıdığım; her gün ve her gece bin defa kırıp parçaladığım ve yine de bir türlü ağırlığından kurtulamadığım kaya, bir anda yuvarlandı gitti Çatal’ın güneyinden aşağı. Meğer dünya ne kadar hafifmiş. Meğer az önce beni taşımayan ayaklarım ne güçlüymüş Emmi.

Delikler açıldı. Dinamitler geldi. Fakat dinamiti deliklere yerleştirip, kapsülleri ve fitilleri ayarlayacak ve ateşlemeyi yapacak adamın işi varmış. “Ben yaparım” dedi Necati “daha önce çok yaptım”. Karakola haber verdik. Jandarmalar geldi. Emniyet tertibatı alındı. Millet uzaklaştırdı. Patlayacak yeri en iyi gören, asfalt yola geçtik biz de. Fitil ateşlendi.

Otlatıp getirdiği inekleri alelacele ahıra sürüp; düğüne koşan, eline geçirdiği ilk tabağı kavurma kazanın başındaki emmiye uzatıp, “kalmadı” cevabını alan aç çocuklar gibi kala kaldık ortada Emmi. Biri ikisi patladı, birkaç kaya bir-iki metre yükseldi. Fakat kayalar bize dil çıkarmak için mi çıktı, yoksa dinamitin etkisiyle mi yükseldi, anlayamadan yuvarlanıp gitti. Diğerleri? Diğerleri hepsi birden yerlerinden kalktı, ayaklandı, ellendi, kollandı, pazulandı geri sırtıma bindi Emmi. Karakol komutanı, jandarmalar ve orada bulunan köylüler el birliği edip, kendirlerle yeniden bağladılar, içi dinamit dolu kayaları sırtıma.

***
SULAR BULANIK MI KALSA EMMİ

“Dosyaların için ömür az emmi/İstersen sen yenisini yaz emmi” Demiştin geçenlerde. İnsan kocadıkça dünyaya daha mı çok bağlanıyor ne Emmi? Eskiden, yeniden vazgeçmek şöyle dursun, her gördüğünü de alası geliyor; vermeye gelince, kırk dereden su getiriyor da kendinden bir zırnık koparmıyor.

Ekmek istiyorsun adam sana laf veriyor, laf bedava çünkü ve herkesin ağzının içi laf dolu. Madem öyle ben de sana bir laf vereyim Emmi:

Her ne kadar öğleden sonra yüzmeye gidecek olsam da biraz daha fazla hareket edebilmek için ekmek almaya, Halk Ekmek büfesine doğru yürüdüm Emmi. Parkeleri yalap-şap döşenmiş bizim sokağı bitirip, Abdurrahim Karakoç Ortaokulu’nun arkasından yürürken, öğrenciler de teneffüse çıkmışlardı. Her pencereden üç beş çocuk dışarı bakıyordu. İkinci kat pencerelerinin birinden kafasını dışarı çıkaran bir erkek çocuğu, alttakilere çaktırmadan aşağı doğru tükürdü. Bir kız öğrenci kafasını son anda kurtardı, yukarıdakinin tükürüğünden.

 “Tükürük” dedim de Emmi. İlkokul birinci sınıf öğretmenim hemen birkaç site ileride oturuyor.  Az sonra evinin önünden geçeceğim. Camide de karşılaşıyoruz zaman zaman. Ben daha önce görmüş, fakat tanımamıştım hocayı. Bir gün babamgil bize iftara gelmişlerdi. Teravihe de beraber gittik. Birinci safta, İmamın arkasında oturan Mustafa Hoca babamı tanıdı; “Sen Duran değil misin” dedi. Kucaklaşma ve sarılma faslını namaz sonuna bırakarak sade tokalaştılar. Tebessüm ettiler. İki dostun yüzüne kırk sekiz yıl sonra görüşmenin hazzı yayıldı. İşaret diliyle konuşuyormuş gibi garip hareketlerini, merkezi ezanın “Allahuekber”i ile bitirerek, ellerini dizlerine koydular.

Ben, merkezi ezana; ezanın bir yerden okunup, diğer camilere bir kısım aletlerle aktarılmasını pek hoş bulmadım oldum olası. Geçenlerde köyde cuma günü hoca hutbeye çıktı, bir zaman etrafa baktı, baktı iç ezan okuyan kimse yok, kendisi okudu. Bir cami dolusu insandan, bir “Allahuekber” diyecek adam çıkmadı Emmi. Yani şehir neyse, köyde merkezi ezanın ne lüzumu var. Ezanın hangi vakit, hangi makamla okunacağını ne köydeki imam bilir ne de dinleyen köylü vatandaş. Çıkıp dili dönen, aklı yeten bir insan okusun.

Mustafa Hoca’nın köyde öğretmenlik yaptığı zamanlarda, ekimin sonu kasım dedi mi yağmur, kar eksik olmaz köyde.  Henüz çeşme yok.  Sularımızı, yazın köye gelen sulama suyu arkından, kışın  -arklar aşırı yağmur ve sellerden bozulduğu için- derelerden alırız. Bizim köyün iki yanında iki dere var Emmi.  Kocabendinin Deresi köyün girişinde, Zavraklı Dere çıkışındadır. Hoş giriş nere, neye göre giriş, neye göre çıkış. Henüz yol olmayan bir yerin girişi-çıkışı mı olur. Nereden girersen gir. Soba küreği gibi bir coğrafya; yukarısı dar ve dik, aşağısı düz ve geniş. Bir helkeyi toprakla doldur, sonra yere dök, üzerine bir sahan tası su boca et, suyun akıp iz yaptığı yerler dere, değmediği yerler tepe!..  Kırk şairi, elli yazarı yanyana getirsen; övecek, yazılarını şiirlerini süsleyecek bir şey bulamazlar. On ressam çağırsan, beş heykeltıraş ayarlasan ne yapacak resme konu ve ne de yontulacak heykele ilham verecek bir manzara, bir model çıkar. Patika yol diyecek olsan, dizine kadar çamur Emmi. Sağda solda manzara dersen; aşağıda Ceyhan Nehri var, bulunduğumuz yerden görünmez, karşımız dağ, sağımız-solumuz ardımız dağ Emmi. Gökyüzünün bir çelik çavdar ekecek kadar yeri görünür, o da kış olduğu için bulutla kapalı. Ağaçlar desen yaprağını dökmüş, dımdızlak, ortada kuru daldan başka bir şey yok. Kaldı ki o kuru dal dediğin, az bir rüzgâr gördü mü, hele hele gece rüzgârın yolunu kesti mi bir uyku düşmanı olup çıkar. Hatta bir akşam İbiş Emmigile iki garip misafir gelmiş; Adanalı mı neymiş adamlar. İbiş Hürü Ebem bunlara yemek pişirmiş, dağ çayı demlemiş, yatsılık hazırlamış, “Goz kırın, armut soyun” demiş. Küçük içeriye yer sermiş. Döşeğin bir tarafına yastık, bir tarafına yastık olmadığı için minder koymuş. İki garip Adanalıyı; ayakuçlu-başuçlu bir döşeğe yatırmış. Üstlerine yorgan vermiş. “Allah rahatlık versin” demiş. Esasen evde bir döşek daha varmış ama İsmail’in evini ayırırken O’na vermişler. Dolayısıyla evde bir kendilerinin yattığı yer yatağı, bir de misafir için sakladıkları döşek kalmış. 

Sabah İbiş Emmiye, “Emmi” demiş misafirlerden biri, “Deniz buraya çok mu yakın. Sabaha kadar dalga sesinden uyuyamadık”. Gülmüş İbiş Emmi, değişik bir şekilde gülerdi. Gözleri tam karşıya bakar; sanki Büyük Sır’daki bakkal ve aynı zamanda terzi; lazım olduğu zaman imam olan İmam Çavuş’a gömlek diktiriyormuş da gömleğin yaka ölçüsünü veriyormuş gibi kafasını düz tutup, oturduğu yerde aşağı yukarı zıplamaya çalışıyormuş gibi hareket eder, gözlerinin etrafına biraz kırışık toplar, ağzını fazla açmadan tebessüm ederdi. “Burada deniz meniz yok” demiş. Kıpkırmızı yüzüyle. Deniz meniz yok Emmi köyde, yalnız İbiş Emminin evi bahçelerin içerisinde ve her yönü kavak ağaçlarıyla dolu.

Okulun olduğu yere Zavraklı Dere yakın. O bölgedeki evler ve okuldaki öğretmen suyunu oradan; bakır bakraçlarla, yağ tenekeleriyle ve teneke helkelerle eve getirir. Bir de bizim “Bardak” dediğimiz kaplar vardı. Yirmi, yirmi beş santim eninde, altmış yetmiş santim boyunda bir çam kütüğünün bir tarafı oyularak; tutacak sap yapılır, saptan kalan yer inceltilerek takriben onbeşe onbeş santim gibi bir ağız yapılır. Sonra diğer taraftan kütüğün içi oyularak, ustasının bildiği kadar inceltilir. Daha sonra geniş olan yeri bir tahta ile içeriden kapatılarak çivilenir. En sonunda, başparmakla açılacak kadar hafif ve bir o kadar da narin bir kapak yapılarak bardak tamamlanmış olur. Tabi tamamlanması bardağın kullanılması için yeterli sayılmaz; suya yoğun reçine kokusunun geçmemesi için bir müddet bardak suyla doldurup bekletilir. Yeşil zeytin tatlılama gibi düşün Emmi. Fakat ne kadar su doldurup boşaltılırsa boşaltılsın, o çam ağacının kokusu hiçbir zaman gitmez. “Övecek bir şey bulamazlar” demiştim ya Emmi, belki bu bardaklar övülebilir. Çünkü onun suyundaki rayiha hiçbir kapta bulunmaz.

Ben ekmek büfesine tam varırken, görevli delikanlı arkadaki bir dükkâna girdi, fakat beni ve benden önce ekmek almaya gelmiş olan arkadaşı gördü. Gördüğü için olacak ki, çok kısa bir zaman içerisinde döndü. Diğer arkadaşa “Bir lira için yüz kırk liradan olamam” dedi. Bir lira ne yüz kırk lira ne çok da üzerinde durmadım, durmaya da değmez zaten. Adama vereceğim yetmiş beş kuruşu, o da bana bir ekmek verip savuşturacak. Hepsi bu.

Şeffaf poşet içindeki ekmeği sallaya sallaya tekrar evin yolunu tuttum. Okulun teneffüs saati bitmiş, öğrenciler pencerelerden gitmiş, sıralara oturmuşlar fakat henüz öğretmenler derslere girmemişlerdi.

Bu ara bizim hanım yine Karatay diyetine başladı. Allah’ın her sabahı, her kahvaltısı bir tartışma içinde geçiyor: Aslı biraz geç yattığı için haliyle geç kalkıyor. Hanımla biz karşılıklı oturuyoruz masada, Aslı benim solumda, hanımın sağında oturuyor. Hanım kendine bir koca tabak yeşillik hazırlıyor, Yeşillik tabağında; marul, maydanoz, tere, yeşilbiber, salatalık, domates; yanında yeşil zeytin, ceviz, en az iki haşlanmış yumurta, yarım kâse çemen, birkaç çeşit peynir. Ekmek… Ekmek yok, bu diyette ekmek yasak. Aslı her kahvaltıda, -cumartesi pazar hariç- bir parça ekmeği bölünebilecek en küçük parçalara ayırıp önüne koyuyor, “ye” dedikçe küçük parçanın en küçüğünü ağzına götürüyor. Elinin gölgesi tüm kâseleri dolaşmasına rağmen, çatalı ağzına götürmeden –çünkü hiçbir şeye batırmıyor- geri aldığı yere, çatalı incitmeden bırakıyor. Bize gelince; son güzde doğmuş ve ilkbaharla birlikte otukmuş, gürbüz erkek oğlakların; tepenin güney yüzünde, yeni çıkmış otların arasına daldıkları gibi dalıyoruz kahvaltı kâselerine. Ara sıra yan gözle Aslıya bakıyorum; sabah evden çıkarken anasının yoğurduğu hamura bakmış; tere yağlı, çökelekli bazlamaların komşu çocukları tarafından iştahla yendiğini görüyormuş gibi başını yere eğmiş, elinde küçük bir çöple yeri kazan, kazdıkça bazlamaya ulaşacağını düşünen, henüz davar güdecek kadar büyümemiş, büyümediği için uzaklara gönderilmeyen, kuşluk vakti eve gelmesi gereken ve dolayısıyla azık çıkını verilmeyen, fakat her hâlükârda ekmek bitince gelebilecek küçük bir oğlan çocuğu edasıyla, sandalyesinde öylece oturuyor. Ara sıra bulunduğu yerin sinekleri, evde gün doğmadan tahta kaşıkla içtiği ve içerken döşüne döktüğü mercimek çorbası bulaşıklarına konuyor, bizimki eliyle onları kovup, tekrar bazlama çukurunu kazmaya devam ediyor gibi hareketler yapıyor. Bazen oğlaklarına güzel bir otlak bulmuş olmanın huzuru yayılıyor gibi oluyor yüzüne. Fakat bir anda böğrüne sakırga konmuş buzağı gibi sıçrayıp atıyor o duyguyu. Ve “Elhamdülillah” deyip kalkıyor. Yarım saat sonra uykusu dağılıyor ve dünyanın en uysal yaratığı oluyor. Sonra sürünün içerisine analarını emmesi için bırakılmış ve anasını en son bulmuş oğlak telaşıyla yeniden oturuyor kahvaltı masasına.


 “Ekmek almaya” dedik, tükürüğe bulaştık Emmi. İşte o kış günü o derelerden akan sular var ya; bildiğin boz bulanık, mırık akar. Kullanmak için evde bir gün bekletmen lazım. Tabi onu bekletecek kadar kabın varsa. Öğretmen suyu öğrencilere getirtirdi. Büyük abiler vardı. –Bu cümle garip oldu- Biz “abi”yi şehre gelince belledik, köyde bizden büyük gençlere “ede” derdik, cümlenin garipliği ondan Emmi. Bazen abilerle su taşımaya ben de giderdim. Yalnız, öğretmen bizi çok fazla döverdi. Hele hele eli kulağımızdan hiç gitmezdi. Öyle ki sınıfta yürürken, elinde birinin kopmuş kulağı var zannederdik. Aradan elli yıl geçmiş, ben emekli olmuşum, hoca emekli olmuş, bazı arkadaşlarımız vefat etmişler. Şimdi düşünüyorum da Emmi... Hadi bırakalım sular bulanık kalsın.

***
DUT YETİREN

Emmi sana değişik bir mektup yazmanın heyecanı içerisindeyim ki, selamı bile unuttum. Mektubuma başlarkene selam eder; büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim, taydaşlarımın da ellerini sıkarım. Nasılsın iyi misin, iyi olmanı Cenabı-ı Allah'tan temenni ederim. Orada havalar nasıl Emmi, inşallah iyidir. Bizleri de soracak olursan, çok şükür iyiyiz bir yaramazlık yok. Burada havalar iyi.

Dutlar yetmeye başladı Emmi. "Dutlar" dedim de Emmi, bu mektupla birlikte sana cansız bir resim gönderiyorum. Bak bakalım ne olduğunu bilebilecek misin. Emmi bu bitkiye "Dut Yetiren" derdik biz çocukken. Dut yetiren değişik bir bitki Emmi; say ki hayal otu, say ki rüya bitkisi, say ki umut Emmi. Murat Ali (Allah uzun ömür versin) mahkemede hakimden beraatını istemiş. Hakim kanunen tutuklanması gerektiğini söyleyince; "Türkiye'nin kanunları cücük lestiğine beezer, buradan Angara'ya gadar uzar, bitii sündür" demiş. Yani laf uzun götür gidebildiğin yere kadar Emmi.

Köyde çocuklar; güttükleri oğlaklarla, kuzularla; diktikleri fidanlarla büyürler Emmi.

Farkında olmadan büyürler köyde çocuklar, oğlak büyütüyorum derken kendiler büyür.

Bazen öyle olur ki, bir yılda bir kaç yaş birden büyüyüverirler. Yaşları beşi-altıyı buldu mu, oğlanlar babalarının, kızlar analarının işinin ucundan tutmaya başlar. Köyde beş-altı yaşına gelmiş bir çocuk, şehirde on-oniki yaşındaki bir çocuğun aldığı sorumluluktan daha fazlasını yüklenmiştir. Ya da şöyle izah edilebilir; beş yaşındaki köylü çocuğu, on yaşındaki şehirli çocuğundan daha büyüktür Emmi.

Emmi oğlanlar büyür, kızlar büyürdü amma, köyde dutlar yetmezdi. Sabah ilk uyanan, kimseye çaktırmadan duta bakardı yetmiş mi diye. Daha sonra oğlak gütmeye gittiğimizde, de gizli gizli dut yetireni aramaya başlardık. En nihayet günlerden bir gün bulurduk Emmi dut yetireni. Biz oğlakları veya piicikleri, (buzağı) o gün hangilerini otlatıyorsak işte, sabah kaçta kalkıyorsak artık; güneş Büğlerin Kayasına indiği vakit otlatmayı bırakıp eve getirirdik. Kırlardan topladığımız ve koynumuzda sakladığımız dut yetiren otunu da hiç kimse görmeden bir dutun dalına asardık. O günden sonra da her fırsatta gidip-gelip bakardık dutlarımız yetmiş mi diye.

Akşam oldumu yatağa girdiğimizde bile uzun zaman onun hayalini kurardık. Çocukluk bu ya, sabah kalkmışız ki ağ dut yetmiş. Koşarak diğer kardeşlerine haber ediyorsun, "dut yetmiş" diye. Çoğu zaman kurduğumuz hayalin sevincinden yatağın içinde gülerdik. Düşünsene Emmi, serin ilkbahar akşamında yatmışsın; avuçların birbirine yapışık ve bacaklarının arasında ve bacaklarını karnına kadar, boynunu olabildiğince içine çekmişsin. Yani olabildiğince büzülmüşsün, mitil yatağın içinde. Bir anda gülüyorsun. Sanki senin gülmeni bekler gibi, diğer kardeşlerin de gülmeye başlıyor. Herkes biri birine, ne için güldüğünü sorar, ama ilk başta herkes "heeç" der. Sonra da kardeşlerden biri; "ben bir şey biliyorum" der. Diğer kardeşler "ben de bir şey biliyorum" derdi. Sonra da işin aslı ortaya çıkardı. Herkes ayrı bir duta, dut yetiren koymuş. Gerisini bilirsin Emmi çelet (yaramaz) çocuklar gibi boğuşmaya başlardık.

Sabah uyandığımızda yine yetmezdi dutlar. Bundan sonra eşgere bütün dutlara asardık dut yetireni.

Bir sabah bakardık ki babam evde yok. Anam, "çadır kazığı kesmeye gitti" derdi. Ve biz oğlakları gütmeye gidecek zaman babam bir yük kazıkla, süvenle (şapta) gelirdi. Tok sesler çıkararak, birbirinin üstüne dökülürdü yeni kesilmiş çam torukları, eşeğin semerinden Emmi. Olsun yine de bir umut her zaman vardı. Belki babam hazırlık olsun diye kesmişti çadır için gerekli ağaçları. Belki de "Andırına giderim fırsat olmaz başka" diye düşünmüştür.

Yine de sabah oğlakları ağıldan alırken yüzümüzden düşen bin parça olurdu Emmi. Nihayetinde dut yetmemişti. Üç-beş gün içinde de Emir Hasan'ın Durdusu kamyonu çekip gelecekti. Hal bu ki o kadar dut yetiren asmıştık dutların dallarına.

Çadırdaki ilk akşam, Maraş'ta yediğimiz çarşı ekmeği ve helvanın lafı ile geçerdi. Sonraki akşamlarda ise; "O benim gördüğüm yetik duttu" diye tuttururdu her çocuk. Güya partal yüklü kamyonun en tepesine oturmuş da, dutun en tepesine bakmış da orada beyaz dutu görmüş Emmi. 14.04.2015


***
BALYOZ

Çocukluğumda Pazarcık'ta bir demirci dükkanında çalışmıştım. Kalfalardan biri:

"Bana iş vermiyorlar" diyerek bir gün işe gelmemişti.

İkinci gün işe geldiğinde, eline kocaman bir balyoz verdiler. Örsün üzerindeki demire ilk vuruşunda balyozun sapını karnına vurdu. Niye iş vermediklerini o şekilde anladı.

"Bir Hocam"ın olduğu resimlerde yer alamamaktan şikayet etmiştim hep. Bu hafta çağırdılar, resmi çektirdiler: Yunus Abi, Hacı Ahmet, Ferhat ve Dr. Mehmet şahit ki; başka bir dünyadan başka bir şehre gelmiş gibiydim.

Dönüşte arkadaşları bırakacağım yerleri şaşırdığım gibi, evi bulmakta da zorlandım. Uzun lafın kısası; Kaldıramayacağın balyoza sarılmaya-cakmışsın.

***

AYKIRILIĞINI DOĞRU HAYKIRAN DERGİ: h-aykırı


Sevgili kardeşlerim; Ökkeş Karakiprik-Helim Dur,  tarafınızdan dünya medyasına armağan edilen, h-aykırı adlı derginizin 10 numaralı nüshası bir vesile ile elimize ulaştı. Oldum olası bu türden emekleri çok severim. Cenab-ı Mevla'ma sonsuz hamd-ü senalar olsun ki, bu fakiri sizinle aynı asırda yaşattı. Ve bu garibi böylesine muhteşem ve iddiasızlığıyla iddiasını haykıran h-aykırı dergisini okuma zevkine nail etti.

Böyle bir dergi çıkardığınız için; böylesine muhtevalı, böylesine doyurucu bir dergiyi dünya medya takipçilerine armağan ettiğiniz için; döndükçe dünya, sizlerle öğünecektir. Bu sahaya emek verenler, pahalı, yazıhane dergilerinin kuşe kâğıdı sayfalarına baktıkça sizin samimi derginizi hatırlayacaktır.

Bu dergiyi ben okurken dinlediklerine kalbimin kani olduğu, gözle görünür ve görülmez tüm canlı ve dahi cansız varlıklar, (cansız varlıklar diyorum çünkü: ..."Kar yağsın Rabbim! Kar yağınca gökler bembeyaz olur açılıverir tüm saflığıyla; yalansız, riyasız, hudutsuz... Belki şehir utanır. ..." satırları belki ölüleri diriltmez ama; asfaltın, sokağın, kanepenin, koltuğun bile anlayacağı, hazır ola geçip selam duracağı mısralardır) sizlere dua ve tazimde bulunacaklar. Raziye Yıldız'ın fikirli çayı kelimenin tam manası ile muhteşem. Helim Dur'a;" ... Koştum caddelerde hep karanlıktan perdeler/Çağın elinden tutacak bilgeler nerdeler..." dizeleri için aynaya bakmasını salık veriyorum. Tüm yazılar birbirinden güzel, buraya yeniden yazmak istemiyorum. Yine de sloganlara, derginin kimlik bilgilerine ve Erol Kaf'ın, ..."Kaçalım hacı dayı/bunlar bizi kendilerinden sanıyor." mısralarına değinmeden geçmek istemiyorum.

Sevgili kardeşlerim; Ökkeş Karapikrik, Helim Dur, Arif Bilge (Arif Arif midir yoksa Arif midir tam çözemedim amma), Murat Soyak, Raziye Yıldız, Oğuz Yılmazer, Gazi Balcı ve Fatma Nur İlhan ve bu dergi çıkarken ve çıktıktan sonra maddi manevi destek olduklarını zannettiğim cümle beldeler: Limonlu, Kocahasanlar, Erdemli, Arpaçbahşiş, Kargapınarı, Kösebucağı ve ayrıca yanlamasına Karataş ve diklemesine Ürdün halklarına da ayrıca teşekkürü bir borç biliyoruz. aykırılığınızı o kadar güzel h-aykır(ı)mışsınız ki ancak bu kadar mükemmel olur.

Sevgili kardeşlerim denize uzak beldelerde yaşayanlar, deniz kenarındaki beldeleri plajları ve açık-seçik insanları ile hatırlarlar genelde. Kahramanmaraşlı olarak benim de bir nebze kafamda öyle bir düşünce vardı. Sizlerle yeniden Afşin Bey'in kılıcını denize batırmasını hatırladım. Sizler bize, yeniden Piri Reis'i hatırlattınız.

Umarım denizin rengini sizler belirler, ülkelerin sınırlarını sizler çizersiniz.

Kimsiniz, kimden kaçıyorsunuz bilmem ama siz gerçekten bizdensiniz.


Selam ve dua ile. 

***

KAP TOPLAMAK



Muhterem Emmi: Mektubuma başlamadan önce selam eder; büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim. Taydaşla- rımın da ellerini sıkarım. Hal ve hatırını sorar Cenab-ı Allah'tan sağlık temenni ederim.Değersiz kardeşin Hasan'ı da soracak olursan; çok şükür iyi ve rahatım, gurbetlikten başka bir derdimiz yok hamdolsun.
   Epeydir yazmak istiyordum, çok şey birikti sana anlatacağım. Bu devirde senin gibi, insanın her şeyini anlatabileceği çok bir dost kalmadı.
        Hatırlar mısın Emmi: Eskiden bir köyde bir düğün olduğu zaman en çok çocuklar sevinirlerdi; kavurma yemek vardı çünkü işin içinde, doyana kadar yemek vardı.
    Gelinin alınacağı gün kız evinde öğlen yemek verilirdi düğün seğmenine. Yemek her düğünde aynı olurdu; kavurma. Kavurma dediğim yanlış anlaşılmasın Emmi, etli nohut sulusuna kavurma derler bizim batı köylerinde. Kurban bayramında et gören bir insan için, etli nohut sulusu bulunmaz bir nimettir.
       Düğün seğmeni kız evine vardığı zaman yemek hazırlıkları başlardı. Düğünün ileri geleni, ya da Abdal Ağası: "Hadi bakalım gençler kap toplamaya gidin" derdi. Gençler köydeki evleri tek tek gezerek, evde o an için kullanılmayan yemek kaplarını ve tahta-demir kaşıkları toplardı. Aslında hiç bir evde ne fazla kaşık, ne da kap olurdu. Fark etmişsindir Emmi, "tabak" demiyorum, kap diyorum. Bizim eski evlerde tabak olmazdı çünkü. Kap olurdu: Tepsi, şoğra ileğeni, köfte ileğeni v.s. Genelde kadınlar kaplarını önceden hazır ederlerdi, gelecek gençlerin çabucak alması için. Hatta birçoğu, çardağın ucuna bırakırdı geçlerin alacakları kapları. Bazı kadınlar ise çocuklar geldiğinde verirdi kapları. Bir kısım evlerde o kadar az kap olurdu ki, olan kapta da akşamdan kalma yiyecek bir şeyler olurdu. Evin hanımı ya hiç kap veremez (ki bu milyonda bir olur) ya da kabın içindeki yemeği, çardağın ucundan zibilliğe serperek kabı çalıveririp (alelacele yıkayıp) verirdi. Aslında evin o yemeği dökmekle çok bir zararı olmazdı Emmi, nasıl olsa öğlen yemeğini çor-çocuk hep beraber düğün evinde yiyeceklerdi. Hele hele seğmen az olur kavurma artarsa belki kendi evlerine akşam yemeği için bile, verdikleri kapla kavurma gönderilirdi. O zaman iyi ki dökmüş olurdu akşamdan kalan yağsız bulgur aşını.
    Süleyman dayımın el tezgâhında dokumuş olduğu kıl veya pamuk çuvallarla toplanan kaplar kavurma kazanının yanına getirilirdi. İşte bu Emmi, köylü kadınlarının ipliğinin pazara çıktığı gündür. Kim pasaklı, kim trendiz burada belli olur. Aslında bir defada olacak iş değil ama yıllar yılı aynı kaplar geldiği için, hangi kap hangi evden geldi, kazanın başındaki bilirdi Emmi.
 Emmi bilirsin köyde yemekler yer sofralarında yenirdi. Çardaklar gatille (bıçkı-testere) biçilmiş tahtalardan yapıldığı için yamuk-yumuk olurdu. Hatta birçok ev, yerden yapma olduğu için sergiler direkt olarak toprağa serilirdi. Onun içindir ki kaplar da insanlar gibi o sağlıksız ve düzgün olmayan zeminlere koyulurdu. Günde en az üç defa altı, yanı-yönü taşa toprağa değen kapların oraları-buraları ezilir bükülürdü. Dilim varmıyor amma Emmi, bir de kaplar köylü kadınlarının kafalarında bu hale gelirdi. Yemeğin yağını, tuzunu bahane eden bazı tebeet (iyi huy) sahibi olmayan insanlar yapardı bunu. 
    Kapların o ezilen yerlerinde zamanla yemek artıkları birike birike orada siyah nokralar oluşmaya başlardı. Zamanla o siyah noktalar büyüyerek çok çirkin bir görüntü meydana getirirdi. Kadınlar ancak haftada, on günde bir çepel yurken kaplarını gayreeçlerdi. (İnce kumları elle paslı yerlere sürerek, pasları çıkartmak) Geyreeçleme işi bir nevi zımparalamaya benzer Emmi. Onun için bu iş çok sık yapılamaz, çünkü bu işlem sürekli yapıldığı zaman kapların üzerindeki kalay tabakası aşınır, kapların bakırları çıkar ve içinde yemek yenmez olurdu. Bir kere bir kabın en ufak bir köşesinden bakırı çıktı mı, o kaba bir daha yoğurt, ayran gibi şeyleri koyamazsın Emmi. Koyduğun andan itibaren bakır nokta büyümeye başlar. Bir tarafında bakır, diğer tarafında siyah nokta ve bir müddet sonra da tamamen kullanılmaz olur kaplar. Kullanılmaz olur, kalaylanması gerekir. Kalaycı ancak yılda bir kere gelir köye, o da yazın. İstersen yaza hiç girmeyelim Emmi, yaz çok uzun olur köylü için. Yaz demek iş demek Emmi ve yaz demek gurbet demek köylü için.
    Damların başına serilen sofralara, önce misafirler oturtulur ve ekmekler dağıtılırdı. Ekmekler dağıtılırdı ama kavurma o kadar kolay dağıtılmazdı, kazanın kapağının merasimle açılması gerekirdi. Yemek yapan, ancak o günün şartlarında iyi bir bahşişle açardı kazanın ağzını. Kazanı her adam açtıramazdı Emmi. Ya köyden ileri gelen biri, ya da zengin bir misafir açtırırdı. İlk yemek kazanı açtırana, yani bahşişi verene verilirdi. O yemek ya kesilen hayvanın döşü ya da lop etli bir yemek olurdu. Sonra kazanın başındaki, köyde hasta olan ve düğüne gelemeyenlere uygun kaplarla kavurma gönderirdi, bu kaplar; çitil, kuşkana kazan, sahan tası olurdu genellikle.
    Misafirler, adamlar derken Emmi sıra çocuklara gelirdi. Çocuklardan çelet (açıkgöz) olanları; çepellerin içinden bir çepel kaşık alır onu yıkar, şalvarının cebine veya gömleğinin içinden şalvarının bağına tuttururdu. Kavurma yeme sırası çocuklara geldiğinde millet kaşık ararken, bu gözü açıklar, kavurmanın etini seçmiş olurdu bile.
    Sahi Emmi, düğün yemeği bir köyün tüm davranış biçimini ortaya dökerdi. İnsanların işçimeni, tembeli, gudumsuzu, (açgüzlüsü) gudumlusu, bu yemekte belli olurdu. Çünkü yemek kapları çok büyük olduğu için bir kaptan en az dört-beş kişi yemek yerdi. Bu arada kimin nereye nasıl oturduğu, neyi nasıl yediği de ortaya çıkmış olurdu. Essahtan bazı adamlar vardı onlar en fazla bir-iki kişi yemek yerlerdi, kimse onlarla yemek yemeye yanaşmazdı. İnsanlar onları yadırgardı, davranışlarını yererlerdi. 
    Malum Emmi geçenlerde Ahmet'in düğününü yaptık. Halil Ağa'nın damında kavurma pişirdi bizim döller. Köpükten yapılma kap aldık, plastik kaşık, ıslak mendil. Hem de adam başı bir tane. İnan hepsi ancak iki tepsinin kalay parası etti. İşi biten kaplar çöplere doldurulduğu için, ortada bulaşık filan da kalmadı. Dolayısıyla düğün için giyinmiş gelinlerin, kızların o güzelim elbiseleri, bulaşık yıkama yüzünden batmadı Emmi.
     Fakat aklımdan bir türlü de çıkmadı: Kim Kavurmayı nasıl yedi acaba. Etini seçen oldu mu, suyunu döken var mıydı Emmi?
    Mektubuma değil de satırlarıma son verirken tekrar baki selamlarımı sunarım. Ayrıca mektubumu okuyan ve dinleyenlere de selam ederim.
                                                                                                       30.11.2013