EVET ÖLÜMDEN ÖNCEKİ HÂL/Memduh ATALAY


Biz bir incir çekirdeği idik,
Bir ağustos böceği.
Sıvasız evler gibiydik,
İlk günden beri.
Ne dünyada duracaktık,
Ne dolduracaktık evreni!
Ağaç gölgesinde konaklayıp
Dönecektik geri.
Unuttuk beton yığınlar arasında,
Geldiğimiz yeri.

Kahramanımız Ali,
Kalemiz Hayber'ken,
Derdimiz Hüseyin,
Ay'ımız Muharrem'ken,
Kurdun, kuşun, yetimin,
Hakkına tohum ekerken,
Kalbimiz ülkemizin dağı kadarken,
Dilce susup her daim,
Kalpten severken,
Yaşarken korkulu,
Yaşarken ürkek,
Korkardık karınca yuvasından geçerken!
Evimiz ahşap,
Mabedimiz mermerken,
Her kalpte yerimiz vardı,
Her cana kalbimiz.
Güzeldik yaşatmak için,
Güzel ölürken!

Bir çocuk, pir çocuk,
Elleri düşten güzel!
Sana ölümü değil cenneti getirdi kurşun,
Sana deniz değil Kevser'di dalgalar!

Süte su kattığımızı söyledi ölümün bize,
Çocukları ninelere değil kreşe bıraktığımızı,
Kerbela'ya değil  Washington'a döndüğümüzü,
Muharrem'i değil milenyumu andığımızı,
Ciple cepheyi yer değiştirdiğimizi,
Canlı yayın ölüleri olduğumuzu,
Bülbülü eti için avladığımızı,
Namazın bizi mümin kılmadığını,
Orucun bizi tutmadığını,
Bir tekasür bineğinde doludizgin,
Önce kalbimiz katılaştı,
Sonra sözlerimiz çoğaldı.
Yağmurlar küstü bize,
Turnalar dargın göğümüze!

Hem yaşamaklarımız,
Hem ölümlerimiz,
Leş ve karga meseli,
Öpmeye temiz dudak yok o yumuk elleri!
Yaşadığımız ve var olduğumuza dair rivayetler,
Bir sanrıdan ibaret!
Ne titreyen var ne kendine dönen,
Kopacak tutunduğumuz dal,
Vatan tuttuk dağı taşı,
Kalbi rehin verdik das Kapital'e,
Evet ölümden önceki hâl,
Yazıklar olsun bize!


ESKİ MARAŞ / Hasan EJDERHA

            İlk amele kamyonuyla gelmiştim şehre; şehr-i Maraş'a. Şehre gelmek dedimse, köy garajının önüne duran amele kamyonunun, orada alışveriş için birkaç saat eğleşmesiydi. Bizim şehri görmüşlüğümüzse, babamın, seyyar dondurmacıdan aldığı, daha yalamadan eriyen, küçücük bir külah dondurmadan ibaretti. Esas köyden şehre varmam, ilkokuldan sonra okumak için şehre geldiğim zaman olmuştu…

            Bizim köy ile Şehr-i Maraş’ın arası otuz kilometre civarında olsa da, ortaokulu okumam için ilk şehre geleceğimin akşamı; bir kat yatak, bir torba bulgur, bir torba mercimek, döğme ve domates biber salçası; biraz tere yağ ve bir bidon sade yağ ile birlikte denklerim hazır edilmiş, amcamlardan, halamlara kadar herkes bizim evde toplanmıştı da nasihatler edilmişti bana.

            Annem: “Kızlarla konuşma!”

            Babam : “Sinemaya ve kahveye gitme!” demişti.

            Ben kötü bir çocuktum herhalde ki ikisinin de nasihatini yerine getirememiştim. Anacığımın kastettiği manada kızlarla konuşmamıştım belki; ama sinemaya da kahveye de gitmişliğim çok olmuştu.

            Kahveye gitmek tam bir racon işiydi o zamanlar. Ayrıca herkes her kahveye de gidemezdi. Ülkücülerin gittikleri kahveler ayrı, solcuların gittikleri kahveler ayrıydı. Mesela Ülkücülerin gittikleri kahveler bile kendi aralarında derecelere ayrılırdı. Öyle bir miktar kırık ayak işlerine bulaşmış, cebinde kaması falan olan ülkücülerin takıldıkları kahveye herkes gidemezdi. “FUL” vardı ki oraya ağır abiler takılırlardı. Marmara Kıraathanesi sonra… Bir de plak çalınan kahveler vardı. Hatırı sayılı ağabeyler koydurabilirdi istediği plağı… Öyle her isteyen her plağın çalınmasını talep edemezdi. Sonra çay bahçeleri: Hâlâ mevcut olan Batıpark, Pınarbaşı ve şimdi kapanan Çocuk Bahçesi ve Akgül; bizim neslin ulaşamadığı, kahvecilerin adıyla alınan kahvehaneler…

            Fakat yetmişli yılların kahvelerinin çoğu ve en önemlileri, babamın “oğlum kahveye gitme” diye tembihlediği manada; kumar oynanan, pis işlerin döndüğü kahveler değildi. Birer kültür ocaklarıydı adeta. Birinde yetişip, diğerine gidebilme hususunda terfi edilen dereceli yerlerdi.

            Sonra bu günün sivil toplum örgütlerine denk ve hâlâ tesiri süren ve çoğu bu gün, güncel isimleri ile devam eden güzelim kuruluşlar vardı: Milli Türk Talebe Birliği, Ülkücü Gençlik Derneği, Akıncı Gençlik Derneği, İmam Hatipliler Derneği gibi…

            Sinema: Ah o yılların sinemaları…

            Babamın “Sinemaya gitme!” nasihatine, tembihine rağmen gittiğim sinemalar... Aile filmlerine, Yılmaz Güney’in, Cüneyt’in, Orhan Abi’nin filmlerine giderdik en çok. Eee… Ferdi Tayfur’un filmlerine de gitmişliğimiz vardır elbette. Fakat Ferdi’nin filmlerinde, sinema kantininde satılan biralardan alarak içip, sonra da “ah ulan aahhh!” diyerek bira şişesini perdeye fırlatanlar olduğu için pek tercih etmezdik bu tür filmleri. Daha doğrusu bizim âlemde “kız filmi” diye adlandırılırdı aşk meşk filmleri. Sinemalarda bizim de değişmez içeceklerimiz vardı: Ahırdağ Gazozu ve yanında Maraş’a has çörek.

Yazlık sinemalarda, (o zamanın tabiriyle) aile filmleri, Renk sinemasında vurdulu kırdılı film. (Dövüş filmi) Başka bir tabirle Çin Filmi ya da Burucelli (Brus Le)… Bingöl ve Çiçek Sineması’nda ciddi filmler… Necip Fazıl üstadın konferanslarını verdiği Atlas Sineması’nda yine ciddi filmler ve Ceylan, Şan gibi sinemalarda vurdulu kırdılı filmler ve diğer her türlü filmler oynatılırdı.  O yılların, yani seksen öncesindeki küçücük Maraş Şehri’nin ne kadar da çok sineması varmış meğerse.

            Maraş’ta sinema çok önemliydi. Ya hafta içinde bir çocuk gönderilerek oynayacak filmlerle ilgili “GARTELE”lere (Afiş) baktırılır. Ya da bizzat mahalleden birkaç kişi giderek, o hafta vizyona girecek filmlerle ilgili bilgi getirirdi mahallenin çayhanesine. Zaten çayhanede birisi duydu mu, mahallede hemen herkesin haberi olurdu o hafta oynayacak önemli filmden.

            Cumartesi günü çalışmayanlar, çalışmayanlar diyorum: Zira her okula giden çocuk aynı zamanda da bir dükkânın çırağıydı nerdeyse. Sinemaya gitmek için biraz erken çıkılırdı
mahalleden. Film öğleden sonra iki de oynayacaksa, on ikide inilirdi çarşıya; TEKSAS, TOMMİKS, ZAGOR okurduk bir miktar. Bakması beş kuruş, okuması on kuruştu; çoğumuz bakma parası verir, resimlerine bakıyormuş gibi yaparak hızlıca okurduk.

            Cumartesi ve Pazar günkü filmlere gidenlerin içindeki öğrencilerin çoğu köyden gelen çocuklar olurdu. Şehirli çocukları daha çok aileleriyle, aile filmlerine giderler ve bu kesimler genellikle yazlık sinemaları tercih ederlerdi. Kış günleri, günler kısa olduğu için, bir de herkes işinde gücünde olduğu için herhalde; şehrin yerli ahalisi aileleriyle birlikte çok sık sinemaya gitmezlerdi kış aylarında. O yıllardan biraz daha önceki yıllarda ise sinemaya gitmeyi çok iyi saymazlardı. Babamın bana “sinemaya gitme!” nasihati de o zamanların bakışından kaynaklanıyordu herhalde. Filmlere yaklaşımlar hususunda anlatırlar ya hani: filmde adam kızı terkisine alıp kaçırırken, izleyenlerden birisi belindeki tabancasını çekerek perdeye boşaltmış. Yanındaki arkadaşları: “Ne yapıyorsun sen?” deyince Adam: “Dayanamadım arkadaş, kızın kimsesi yoktu!” demiş ya! O kadar değilse bile, daha o yılların heyecanı sürüyordu benim çocukluğumda; salonda bulunanları çoğunluğu, filimde olanların hepsinin gerçek olduğuna inanır ve öyle tepkiler gösterirlerdi.

            Köyden şehre varanlar kısa zamanda bütünleşiverirlerdi şehirle. Kahramanmaraş bu manada şehirdir mesela… Kayseri şehir, İstanbul şehir, Ankara kent, Bursa şehir, İzmir’in kent, Erzurum’un şehir olduğu gibi… Şehre gelenlerin şehirle bütünleşmesinin yanında, kente gelenler gecekondu oluşturmak zorundadırlar. Bu manada köyden şehre gelenler, kısa bir zaman sonra kendilerini şehrin kültür hayatı içinde buluverirlerdi. Oysa kentlere gelenler gecekondulara kendi şehirlerinin, köylerinin, kasabalarının kültürünü taşırlar...

            Bir de artistler gelirdi yazlık sinemalara…

            Bizler her zaman olduğu gibi bilet parası bulamazdık ve yazlık sinemanın duvarına tırmanıp, gelen artistleri canlı canlı görmenin mücadelesini verirdik. Mesela; Kale Yazlık Sineması’nda böyle bir programda duvara tırmanmıştım da perdeye yakın bir yerden, Yılmaz KÖKSAL, elimden tutarak beni yazlık sinemanın içine almıştı da aklımdan olmakla karşı karşıya kalmıştım.

            Sonra bakkallar vardı ve diğer dükkânlar… Elindeki torbanı, sepetini o dükkânlardan birine bırakıverir de gidip çarşının başka bir yerindeki işini görürdün. Köy garajları çevresine sıralanmış bu dükkânların en önemli misyonu da o dükkân eliyle posta adresleriydi.

Köyde, dedemden kalma evimizin yıkıldıktan sonra bir köşeye atılan kapısının, tahta aralarına, soğuk gelmemesi için yapıştırılan, babamın askerlik mektubunu ve mektup zarfını kapıya hamurla yapıştırılmış bulunca, ustalıkla çıkardık oradan; eski kitaplar tamir usulü ile. Zarfın üzerinde: “Sokak başında bakkal Ahmet Çavuş eliyle Karadere/Harmancık Köyü-Kahramanmaraş” yazıyordu. Bizim çocukluğumuzda bu dükkânlar hâlâ misyonlarını devam ettiriyorlardı. Bazı mektuplar; Andırın Garajı civarında bakkal Çoban Fakı eliyle Karadere/Harmancık Köyü Kahramanmaraş, Bazısında ise; Sokakbaşı’nda buğday arasası sahibi Balbaba eliyle Karadere/Harmancık Köyü-Kahramanmaraş yazıyordu.

Şimdi oralara o sepetleri, çuvalları, torbaları koysan çalınır mı; bir dükkânın eliyle mektup göndersen posta ulaşmayan yere sorumluluk alarak gönderilir mi bilinmez ama iyi esnaflardı o zamanları esnafları ve birçok işlevleri vardı. Şimdi bir tuvalet kâğıdı almak için kasa önünde sıraya girilen AVM’ler için ne düşünürdü acaba o zamanın esnafları diye söze başlarsak bitiremeyiz. En iyisi bitirelim; özledik şehirlerimizin eski samimi havasını vesselam. 

22.55 ANISI / Ali Rıza KARAKALE











En çok uyumayı seviyorum ne de olsa ölümün yarısı.
Kapanacaksa siyahla kapansın gecenin yarası.
Böyle düşünen canlılar arasında muhtemel son türüm.
Martılardan ödünç aldım ama bu vesileyle döküldü tüyüm.

Onikiden vurduğun her başarının arkasında sürüm sürümüm.
Bak bu hallerimde güncellenmiş halim, son sürümüm.
Hedef tahtasındayım ya sayende nereye çekersen oraya yürürüm.
Bilmiyorsan öğren ben sana bağlanan en sıkı tüğümüm.

karakale 'm / 15.11.2015


BÜYÜMEK/ Bilge Doğan

Hikâye

Herkes hayatında bir mucize beklemekte…

Masallarda olduğu söylense de, her insan hayatındaki kara bulutları dağıtacak bir sihirli değneğin varlığına içten içe inanmakta.

Fatma'da bir mucize beklemekte…

Ama öyle büyük bir şey değil aslında. Bir derviş olsa Allah'a kavuşmayı beklerdi mesela, bir banker olsa parayı bulmayı, bir anne olsa yuvasının saadetini isterdi. Fakat o küçük bir kız çocuğu idi ve çok istediği şey bir çift yeni ayakkabıydı.

Havalar erken kararıyordu, mevsimlerden kış, aylardan aralıktı. Öğleciydi Fatma, okul dağılış zili çaldığında, akşam ezanı okunalı epey oluyordu. Bu yüzden babası alıyordu okuldan, bazen annesi.

O akşam babası almıştı. Tatlı bir sancısı vardı Fatma'nın. Nasıl söylesindi babasına ayakkabı istediğini. Her yıl okul açılırken yeni bir çift ayakkabı alınırdı kendine ve kardeşlerine. Bir kaç yılda bir de, iyice su almaya başlarsa, bot alınırdı. Şimdi okul açılalı bir kaç ay olmuştu, çok eski değildi henüz ayakkabısı. Ama yeni bir ayakkabı vardı çocukların ayaklarında ve günlerdir o ayakkabıları süzüp durmaktaydı. 

Annesiyle geçen gün "pırtıcı"ya gitmişlerdi de orada görmüştü bu "timberlent" dedikleri ayakkabıdan. Şimdi ayakkabı isteme zamanı değildi babadan. Ne okul açılıyordu, ne yakınlaşmakta olan bir bayram vardı. Fatma kıvranıp duruyordu. Kendini durmadan ayaklarında bu ayakkabılarla hayal ediyordu.

Babasını düşündü. Babası kaç yıl oldu tam bilemiyor ama hiç kendine ayakkabı almıyordu. Damar damar çatlayıp sertleşmiş derili ayakkabısını geceleri boyarken görürdü babasını. Küçük aklı yetmezdi o zaman, babaların ayakkabısı eski olur sanırdı. Yıllar geçip de ne zaman ayağında eski ayakkabıyla bir baba görse, kendi fedakâr babası aklına gelip yüreğinin acıyla ve muhabbetle dolacağı günlere çok vardı daha...

Bunları düşünürken, evlerine yakınlaştılar, babasının eli elinde, sonsuz bir güvenle babasına bakıp gülümsedi kız. Usulca girdiler kapıdan. Annesi okuldan gelen çocuklarına, işten yorgun argın gelen beyine telaşla yemek hazırlıyordu. Burası eski bir ev, dededen kalma. Babası işçi maaşıyla, üç çocuk ardı ardına yetişip okul çağlarına gelince, geçinemedikleri için babaannesinin yanına taşındılar. İki yıl oldu. 

Çıtırdayan soba güzel bir sıcaklık yaydı etrafa, yorgunluklarını, sıkıntılarını unuttular, annesinin kurduğu sofraya kuruldular. Fatma hâlâ fırsat bekliyordu: "Baba, bana yeni ayakkabı alalım mı?" diyebilmek için.

Herkes sırasıyla bir şeyler dedi. Babaannesi artan romatizma ağrılarından bahsetti. Annesi ödevlerinizi çabuk bitirin diye hepsine bir ön fırçalama çekti. Birinci sınıfa giden kız kardeşi sallanan dişinin ne zaman düşeceğini sordu. Üçüncü sınıfa giden erkek kardeşi aldı sırayı. Babasından okul için yeni bir "grampon ayakkabı" istedi. Bütün arkadaşları beden dersinde maç yaparken o ayakkabıdan giyiyormuş, bir kendinin yokmuş... "Bakarız oğlum." diyor babası sakin ve sessiz.

Fatma'nın kafasında şimşekler çakıyor. Sıra kendine gelmiyor. Aslında sıra kendine geliyor da, o dut yemiş bülbüle dönüyor. Düşünüyor düşünüyor, işin içinden çıkamıyor. Küçük bir kızdı belki ama söylenen sözün yerde kalacağına, hiç söylenmese daha iyi olduğunu bilme olgunluğu ile sustu. Sustu, ama yüreği söyledi. Babasına neler neler söyledi. Babası o an duymadı, ama bildi. Fatma o akşam üç beş yaş fazladan büyüdü.

O günden sonra büyük kardeş Fatma, babasından bir şey istemedi kolay kolay. Evlat olarak sorumluluğunu elinden geldiğince yerine getirmeye çalıştı. Elbet zaman zaman üzdü babasını. Ama babasından bir şey istemeye dili varmadı, isteyecek olsa, babasının yıllanmış ayakkabıları aklına geldi de gözleri dolu dolu oldu.

Fatma babasını çok sevdi. O gün sustu, ama yüreği babasına aktı. O akşam Fatma üç beş yaş büyüdü, olgunlaştı. Çocukluktan çıktı. Yüreğine bir hüzün çöktü. Düşüncelere daldı.
Fatma büyüdü. 



YOL... / Hilal EJDERHA


Yorulmuş her bir kelime kalemimde
üşüyor aynalar ellerimde
Yolum karanlık
Uzuyor git gide...

Masum kalıyor sevinçler yüregimde
Gökyüzü solmuş nedense
Umut yok mu bu gül bahçesinde
Gözlerim sessizleşiyor...
Nereden çıktı şimdi düşüncelerde

Ben bir yolcuyum aslında...
Heybem omzumda, hayallerim cebimde
Dualar toplamaya gidiyorum...
Yolum karanlık olsada
Gölgem yanımda, ay ışığı solumda

Yolumun son bulduğu noktada
İçime çekiyorum hüzünleri
Yaşlı gözler görüyorum
Bir kurşun delip geçiyor yüreğimi
Diz çöküyorum karanlığın orta yerine
Ve..

Göz kapaklarım agır geliyor bedenime...

SAVAŞ ve ÇOCUK / Enver ÇAPAR


Bomba yıktı evimizi,
Kimse duymaz sesimizi,
Dünya şimdi çok karanlık,
Kör kuyuda tüm insanlık.

Neden çıktık yurdumuzdan ?
Gelen yok mu ardımızdan ?
Mahzun kaldı toprağımız,
Ateş doldu her yanımız.

Bu teknede umut var mı?
Halimizi soran var mı?
Suya düştü hayallerim.
Silinir mi hiç izlerim?

Gözlerimiz yaşla doldu.
Yüzlerimiz niçin soldu?
Suçumuzu bilen var mı?
Acımıza yanan var mı?

Annemizin gözü yaşlı,
Sesi titrek, çok telaşlı,
Korku bize yoldaş oldu.
Gonca gonca güller soldu.

İnsanlıktan çıktı dünya,
Uyanmadan bitti rüya,
Cennet bize yeni vatan,
Alsın bizi ol yaratan.

     

MÜSLÜMAN GÜNLER/Mustafa Alper TAŞ













kimin baharını yaşıyorsam artık vazgeçtim
kendime bir yol açıyorum tırnaklarımdan bil
seherin karanlığı hançerleyen
ve ölmemiş gibi hiç kimse
o soğuk cami avlusunda
taranan saçlarını düşün
imanlı kimselerin

onlar fırlattı benim yüreğimi bu ıssızlığa
iki elim yakalarında
bil

çılgın ışıklı bültenlerinde akşam
bir sofra sonrası yemişidir
uslu ve akışkan 
vakit
borazanlarını saklar onları gördüğünde
çekiçlerini gezdirir 
kımıltısız mazlumların ciğerinde
zulmü
kıpkırmızı bir gülü çiğneyerek seyreden 
mazlumların

(kızıl güller dizlere iyi gelir)

çünkü vasıfsız çiçeklere 
çekilmiş bir fiyattır kahkahası 
dindar kardeşlerimin
verilmiş bir hesaptır kulaklarında çürüyen
dudakları
gerçek dünyaya
muhterem sabahların çeşmesinde 
kaynar kaderleri muhteşem oyuncaklar için

hicretsiz bir gömleğin ütüsünde
ihtişamlı tarihleri 
hakkımı helal etmiyorum
bil

çünkü boğulan bebeklerin 
parmak izlerinde meleklerin gazabı
çünkü inanıyorlar nasıl da ebu lehebe 
ve ona söz verilenlere
müslüman kardeşlerim
dokunurken balkondaki domateslere

kalbim kaldırmıyor böyle şeyleri
çok şükür onlardan değilim

biliyorum haksızlık diyeceksin
dudaklarının kenarına yerleşecek
o buğulu savaşı dalgalarla gemilerin
dağlarla ve nehirlerle boğuşan 
hasretleriyle kızışan 
o hayret sabahlarını getirmeden 
vazgeçmeyeceğim



KOZAN’DA İKİ KOMŞU/ NUH ÇOLAK

Anadolu Vakaları 

Adana’nın Kozan ilçesinde iki aile uzun yıllar kapı komşu. Bir birlerini çok iyi tanıdıklarından karşılıklı son derece güven içindeler. Komşulardan birisi yaşlı Hayriye teyze. Hayriye teyze Kozan merkezden, Hacılar kasabasına gelin gelmiş. Hayriye teyzenin babası çok zengin bir ağa imiş. Altı kardeşin tek kız kardeşleri imiş. Hayriye teyze hacılar kasabasına gelin geldikten sonra altı çocuk sahibi olur. Çocukları büyütür evlendirir. Kocası ile tam bir hayat sürecekleri zaman kocasını kayıp eder, rahmetli olur. O günden sonra kocasından kalan evde oğlu ve gelini ile birlikte otururlar. Diğer çocukları başka illerde memur. Hayriye teyzenin yanlarında kalan başka çocukları yok. Hayriye teyze kendini oyalamak için meşguliyet arar. Sonunda evinin bahçesinde birkaç tavuk beslemeye karar verir. Tavuklarla birlikte bir de horoz alır. Her sabah namazına kalktığında kümesinin ağzını açar tavukları bahçeye salar, yemlerini ve sularını verir, ondan sonra başka işlerine zaman ayırırdı. Onlara gözü gibi bakar. Yemini suyunu hiç ihmal eylemezdi. Akşam olduğunda tavuklar kümeslerine girdiğinde Hayriye teyze ilk iş olarak tavukların kümesinin kapısını kapatırdı. Sonra odasına gider akşam namazını kılar ve yatsıdan sonra hemen yatardı. Ertesi günün sabahını beklerdi. Günleri böyle sakin ve kendi halinde geçirirdi.

Bir gün sabah tavuklara yem verirken yabancı bir horozun tavukların arasında olduğunu görür. O günden sonra sıklıkla yabancı horozu tavukların arasında görür oldu. Yabancı horoz kendinin paçalı küçük horozuna hiç rahat vermez olduğunu gözledi. Teyze bu horozu kovalar ve evden uzaklaştırır, ama horoz bir türlü gitmez. Kovalasa da horoz az sonra yine tavukların arasına katılır. Yaşlı Hayriye teyze derki kendi kendine ‘’bu horoz yan komşudan gelmiştir, Komşuya sorayım bakalım kiminmiş?’’ Komşuya seslenir. Komşusu da genç bir gelin, kocası pek huysuz geline hiç huzur vermez. Geline seslenince gelin kapıya çıkar ‘’buyur teyze’’ der. ‘’ yavrum benim tavukların arasında iriyarı bir horoz var acaba sizin mi diye sormaya geldim’’.  Gelin ‘’ o horoz bizim teyze’’ deyince, teyzesi ‘’yavrum bu horozu ne kadar kovalasam bizim tavukların arasından günlerdir hiç çıkmıyor, bu horozu bana sat bari’’demiş. Gelin ‘’tamam satayım teyze kaç para verirsin’’ deyince, teyze ‘’ bilmem ki yavrum ne versem yirmi beş lira yeter mi?’’ deyince ‘’ tamam teyze horoz senin olsun’’ demiş, Hayriye teyzede bu söz üzerine hemen evden yirmi beş lirayı getirip geline verir.

Birkaç gün sonra teyzenin evinde daha önceden var olan küçük paçalı horozu sonradan aldığı büyük horoz iyice gagalamış dövmüş. Küçük horoz evi terk etmiş. Yaşlı teyze küçük horozu göremeyince aramaya çıkar. Yolda karı koca emekli öğretmen olan bayana rastlar. Bayan ‘’hayır mı teyze nere gidiyorsun, nasılsın iyi misin ‘’diye sorunca, ‘’aman yavrum hiç sorma. Geçenlerde komşumdan bir horoz aldımdı o horozda tavukları kıskanmış evdeki küçük horozu dövmüş, küçük horozum kayıp onu ararım’’ demiş. Öğretmen hanım ‘’ ya teyzem bizim adam İstanbul dan bin liraya kartal cinsi bir dövüş horozu almıştı o kayıp, senin bahsettiğin bizim horoz olmasın’’ deyince, ‘’ne bileyim yavrum ben komşudan satın aldımdı’’ demiş . Hoca hanım ‘’ya teyzem ben beyime haber vereyim gelip şu horoza baksın’’diyerek oradan ayrılır. Hayriye teyzede ‘’Peki yavrum gelsin baksın’’ der.

Bu arada horozu satan komşu gelin Hayriye teyze ile emekli öğretmen hanım arasındaki bu konuşmaları duyar. Bir sıkıntı basar, bir telaş alır ne yapacağını şaşırır. Hemen teyzenin evine koşar. Teyzenin evindeki gelinine olup biteni anlatır. ‘’Kayın validene bir horoz sattımdı aslında o horoz benim değil. Başka yerden gelmiş. Kayın validen de bana sorunca benim dedim.  Horozu kayın validene sattım.’’ Ancak şimdi benim yaptığım hırsızlık ortaya çıkacak ne olur kurbanın olayım kocana söyle şu horozu kessin tüylerini yolup soysun horoz tanınmaz hale gelsin, yoksa benim yaptığım hırsızlık açığa çıkar. Kocam duyarsa beni boşar’’ diye Hayriye teyzenin gelinine yalvarır. Gelin bu yalvarışa dayanamaz. Kadının yuvası yıkılacak. Koca boşarsa çocuklar ortada kalacak. Zaten zor geçiniyorlar. Diyerek komşu gelinin düştüğü zor durumunu aklından geçirir ve yardım istemek için hemen kocasının yanına gider, kocasına derki durum böyle böyle olmuş,  diyerek kocasına her şeyi anlatır. ‘’Valla kadıncağız yalvarıyor’’ şu horozu kesin tüylerini yolup soyun tanınmaz hale gelsin. Yoksa kocam duyarsa beni öldürür boşar diyor. Çocuklar el elinde ortalıkta kalır diye yalvardı der. Hayriye teyzenin oğlu gelinin düştüğü duruma acır, yardımcı olmak için hemen horozu bahçede bulur ve yakalamak için kovalamaya başlar. Güçlüklede olsa horozu yakalar alelacele keser. Güzelce çarçabuk tüylerini yolar tanınmaz hale getirir.

Bu arada horozu görmek için emekli öğretmen karı-koca Hayriye teyzenin evine gelirler. Gözleri evin havlusunda horoz ararken, birde ne görsünler bir horoz kesilmiş tüyerinden temizlenmiş evin sofasında bir tepsinin üstünde duruyor. Emekli öğretmen bey horozun iskelet yapısından kendinin kayıp ettiği horoz olduğunu anlar. Evin oğluna ‘’bu horoz benim. Sen neden kestin senide komşu gelinde sizin ikinizi birlikte mahkemeye vereceğim siz hırsızsınız’’ derken, Hayriye teyze aramaya gittiği horozu da bulamaz yorgun ve morali bozuk bir vaziyette eve gelir. Gelir gelmesine de ne görsün evdeki büyük horoz kesilmiş temizlenmiş, oğlan elin adamıyla kavga ediyor.

Hayriye teyze horozun kesildiğine mi yansın, çalıntı olduğuna mı yansın, oğlanın kendinden habersiz horozu kestiğine mi yansın. Komşusu tarafından kandırıldığına mı yansın. Biraz kendini toparladıktan sonra kendi oğlunun yaptığı daha çok zoruna gider komşuyla birlikte olup oğlanın üstüne yürür. Oğlan anasını kuvvetlice ittirirince Hayriye teyze şöyle bir savrulur. Hayriye teyzenin hepten tepesi atar. Emekli öğretmene derki ‘’oğlum şu benim oğlanı hiç durma mahkemeye ver içerde çürüsün’’ diyerek oğlana kızmaya devem eder. Bu arada oğlan ‘’bunların hepsi senin yüzünden başımıza geldi. Sen olmasan biz bunları yaşamazdık’’ diyerek anasına da saldırır ve kavga iyice büyür.


Emekli öğretmen ortama ve olanlara şöyle bir bakar. Hayriye teyzenin oğluna, gelinine ve yan komşuları geline derki ‘’eğer yaşar olmasaydı sizin hepinizi hırsızlıktan mahkemeye verirdim.’’demiş. Yaşar Hayriye teyzenin il dışında çalışan memur oğlu olur. Öğretmen hanımını da alır canı sıkkın ve morali bozuk vaziyette oradan uzaklaşır. Hayriye teyzeyi oğlunu gelinini ve komşu gelini oracıkta kavgalı bir şekilde onları baş başa bırakır.

BATI KOROSU / Yasin MORTAŞ














ben yıkılmaz bir hükmün zamanıyım

önce ağzımı toplamalısınız içli kelimeler kayarken dilimden
siz önce güneşlerimi kundaklayan şefkatle sarılmalısınız /ağrıyan yanlarımı
tutmalısınız karanlığın ucundan yıldızlar dokunmadan gözlerime
beni şöyle sarıp sarmalayıp yalnızlık biçen seslerin ortasına oturtturmalısınız
önce bakışlarımı biçip metrelerce hüzünler dikmelisiniz dans salonlarınızda
ve günlerce içimde kanayan bayramın en keskin yanıyla savmalısınız uzaklara

yürüyen koro
nakarat 1

kristal fanusta bu ne güzel bir firak ki inelim kalbinin sulbüne        
haydi tekrarlayalım ve naralarla çıkalım evlerinin kalbine

hüznün kıyılarından acı çalan bir eşkıya telaşıyla kaçıyorum sesimden
siz ellerinize cüzam gülleriyle çürütün vedaların dönülmez soyluluğunu
koşun çarşılarınızda endam tutan o yosmaların kokuşan kokularına
ve şöyle deyin bu koro çağlarca içimizi gıcıklayan batının korosu değil mi

kanayan koro
nakarat 2

haydi anlat bu sofra İsrafil’in beklediği sofra mı
Sur’un çıngıları saçılmadan tutuşan  güneş mi sen mi
                                                                    


YA TAHAMMÜL YA SEFER'DEN BİZE "İSTİKRAR" DÜŞTÜ!/Memduh ATALAY

Herkesin bir hikâyesi bir de hikâyecisi vardır şüphesiz. Benim hikâyem YA TAHAMMÜL YA SEFER'dir hikâyecim de son eserlerindeki çala kalemliği saymazsak Mustafa Kutludur. Aslında "futboldan taharet" anlayışına sahip olan bu satırların yazarı ilk darbeyi hikâyecisinden yedi. Murat Ağabey'i, Dava Delisi Kerim'i bir şaheser kahramanı olarak üretebilen Mustafa Kutlu'nun futbol yazıları yazdığını görünce zaten bir hançer yemiştim ama kader kimine mağlubiyet kime galibiyet yazar ya biz mağluplar safında olarak daha ötesini de görecekmişiz meğer. Gördük elhamdülillah!

Ya Tahammül Ya Sefer'in Murat Ağabey'i elbette hayatta karşılığı olan bir karakterdi. Herkesin Nuri Pakdil'den Sezai Karakoç'a, Gemuhluoğlu'ndan Nurettin Topçu'ya ağabeyleri vardı. Benim dahi bir ağabeyim vardı. Soy kardeşliğinin bittiğini, soy kardeşiyle inançta beraber olmayanların fikir kardeşliğinin asude gölgesinde barındığını bilenlerdenim. Ve dahi bunu özellikle vurgulayan bir beni adem olduğuma cümle ahbap da şahittir.

Ben şimdi ağabeyimin nerden nereye düştüğünü, nasıl "istikrar"a kurban gittiğini söylerken kurban kelimesini bilerek kullandığımı da itiraf etmeliyim: "Can taşıma liyakatini canların canı uğruna..." diye başlayan Necip Fazıl nefesinin üzerimizde tesiri devam ederken ve dahi bu fakirin ağabeyinin akraba adayları olduğunda bile siyasete bigâne kalırken şimdilerde  "ateş dilli kelamcılığı" ile maruf zatın tesiri ile hem taraf olduğu hem de sandıktan "zafer" çıkması için dua ettiği ve dahi seçim sonuçlarını izlemek üzere gecenin bir yarısında kendisini siyasete düşüren zatın evinde konuk olduğunu öğrenmiş bulunmaktayım.

"Ey azizan" hitabını da ağabeyimden ödünç alarak açtığım bu yarayı size göstereyim ve acilen bir buçuk porsiyon cevizli ve fıstıklı baklava siparişi vereyim nasılsa kimse olduğu yerde değil. Hatta evdeki biberleri de dökeyim türkü kasetlerimi de atayım ki maziden ve ağabeyimin eski hâllerinden iz kalmasın da şöyle rahat insana huzur veren müzikleri dinlemeye terfi etmiş olayım. Aslında bunları yazarken bendeniz de "istikrar" kaygısı taşıdığımı belirtmeliyim! Nedir benim ağabeyimi makamından düşüren bu istikrar dedikleri kavram? Lügatler diyor ki:" Arapça’dan geçme. Kelime anlamı aynı kararda, biçimde devam etme, kararlılık demektir. Genel ekonomik faaliyetlerde daralma ve aşırı genişleme gibi ciddi bir dalgalanmanın görülmemesi durumunu ifade eden iç ve dış istikrar diye ikiye ayrılabilir. "Kelime anlamına bakarsak mahvolduğumuzun resmidir. Çünkü mesele hem ekonomik hem de mevcudu muhafazaya çıkıyor ki dayan dayanabilirsen!

 Ah mazi, ah hafıza, ah devrimci söylemler ah ki ne ah! Neydi abim bize söylediğin devrimcilik, neydi acı biber hikâyeleri neydi efendim, Yemen ve Celal Oğlan hüznüne ne oldu de hele! Genel ekonomik faaliyetlerde daralma ve aşırı genişlemeye nasıl düştük! Söylemimizde, eylemimizde hatta seçmenliğimizde ekonomik toz olabilir miydi? Biz çay ve tütünden ateşli fikirden tabanca sıktıran düşünceden başka saiklar taşıyabilir miydik?

Allahın en sevgili kulu, müjdecimiz kurtarıcımız efendimiz ne demişti ve biz nerden başlamıştık efendim, maziden bir levha ile arz edeyim abi eğer sesim istikrar şamatasından zatınıza ulaşabilirse: 

"Peygamber efendimiz bir hadisinde Müslüman olmanın elinde kızgın koru tutmak gibi olacağı bir zamanın geleceğini haber veriyordu. Tıpkı yeterli gücü ve imkânı bulunmayan Hz Peygamberin o dönemin iki süper gücü olan Bizans'ı ve Pers’i, Allah’ın hükümranlığının yegâne kanununa göre yaşamaya davet ettiği zamandaki gibi. Bugünkü meydan okumanın da ondan büyüklükte ondan kalır yanı yok. Çünkü dünyanın efendisi ve değer yargılarının tek yaratıcısı olduğundan böylesine emin olan şu Batı’ya, şöyle seslenerek meydan okumak gerekiyor:

-İçinde Allah'ın bulunmadığı ekonominizin vahşi usul ve uygulamalarını artık istemiyoruz!

-İçinde Allah'ın bulunmadığı siyasetlerinizi, milliyetçiliklerinizi, bloklarınızı, terör dengelerinizi de artık istemiyoruz!

-İçinde Allah'ın bulunmadığı, gayelerimizle ilgili sorulara cevap vermekten aciz pozitivist bilimciliğinizi de artık istemiyoruz!"Mazide biz buradaydık abi! İstikrar bizim için kullanmaktan imtina edeceğimiz bir kelimeydi. Hangi "AK kelamcı, AK müdür, AK sosyolog, AK doktor" kanına girdi de istikrar için seçmen kılındın ve dahi seçmen gibi sevinç duydun abi?

Serbest piyasa ekonomisini hürriyet, tabiatı tahrip etmeyi ilerleme, eşitsizliği artıran üretimi kalkınma sayan global dünya düzeninden pay almaktan başka bir icraat görmemişken elimizde kor kalmamışken eklektik bir şekilde evrilmişken derdimize yanacağımıza istikrar kaygılarını kim aşıladı sana abi? Biberimiz, Yemen ve Celal Oğlanımız, tatlıdan koruduğumuz fikrimiz istikrar kaygısının içinde yer alıyor mu? Halinden memnun olan devrimciden daha kötü muhafazakâr olamayacağını senden öğrendik ama görüyorum ki Ya Tahammül Ya Sefer'in Murat Ağabeyi en sonunda yemek kitabı basarak yarama tuz basmıştı Ahmet Abi! Şimdi rivayete göre soyka dolar seni istikrar kaygısına sevk etmiş diye yaramı soğutmam ve cephe arkadaşımı kaybetme acımı dindirmem mümkün mü?

Devrimi kredi kartları yaptı Ahmet Ağabeyim! Biz kaybettik. Önümdeki tatlı tam kıvamında, türkülerin aşıladığı hüzün de yok. Eyvallah abi huzura erdik! Ama bir sorum var abi: Dolar düşünce dinimiz yükselir mi?

ÖVÜNMEK GİBİ OLSUN! / Memduh ATALAY

Celal Ağyar'a

Savaş zamanı aranan çocuklarız
Ölümlerimiz bir istatistik en fazla 
Celladın kanı kurban kanına karışmış
Biri dökülmeden diğeri dökülmez asla
Ne çok moral bozucuyuz ne çok asi
Huzurunuzu bize borçlu olduğunuz kadar
Tahvillere ve senetlere bile borçlu değilsiniz
Biz özel araba ve şoför bilmeyenler
Dağdan odun taşıyanlar en doğrusundan
Haydi bu yağmur da bizden olsun!
Törensel ahlakınızdan beslenen
Tüm kötülüklere biz koşarız yalın yapıldak
Rozetlerimizi siz takarsınız bir nişan gibi
İbrahim'i seviyoruz Yunus'u anlıyoruz şükür
Sizden ve ahfadınızdan değiliz
Övünmek gibi olsun!

Gözleri nemli olana değil
Namlu olana güvendik
Şu sanki saat sormak için
En uygun ve müşfik olan
Küresel kalpazanlık çağında
Kıyamet aşısı yapan
Diriliş Efendisi
Karakoçların
Sezai'si
Noel ağaçları kahrolsun dediğinde
Âdem'den beri gelen miras neyse
Devraldık ve Hakka güvendik!
Kara ve kızıl rüzgarlara karşı
Ulu hocalardan dua öğrendik
Ne gam son tufan da bizi bulsun
Biz Yafes 'in oğluyuz
Övünmek gibi olsun!

Sayı bilmeyiz her şey Bir' de düğümlenir
Allah bir, kitap bir, Elçi bir...
Sayılardan piramitlere ulaşan
Tekasürden korkarız!
Yazarsak Mustafa'ya yazarız kasideyi
Yahya Bey misali
"Hayat-ı bâkîye irişdi rûhu ey Yahya
Şefîk-i ruh ı Muhammed refîki zat-ı Hüdâ"
Övünmek gibi olsun!

Meydanlardan flamalarla
Afişlerle geçtiniz
En önde yürüdünüz
Bayrak salladınız
Mezar yeri bile aldınız
Bir ölümü sevmediniz bir aşkı
Ne toprağa ne gönle düşecek  haliniz vardı
Ölümü alamadınız ama provalar yaptınız
Hangi gazete de nasıl ilan olacak
Çelenkler ve alkışlar karışıp birbirine
Törensel bir ölüm düşlediniz
Hayvan haklarına da uzak değilsiniz hani
İnsanlardan esirgenen yardımla
Kermesler düzenlediniz
Biz sizi ve dünyanızı memnu bir meyve bildik
Övünmek gibi olsun!


 Yıllardan sonra
...

Şimdi bir yağmur, bir gergedan değdiğini deli eden
Sağanak sağanak dünya yağıyor üstümüze
Kâra ve sayıya tahvil edildi seferimiz
Eyvahlar olsun bize!
Ey Karakoçların en yücesi
İslam coğrafyasının Sezai abisi
Yenilgi yenilgi büyüyen zafer hangisi?



GEL DE GİDELİM / Hasan EJDERHA


Canım çıkacak yar; gel de gidelim
Çiçekler gün sayar; gel de gidelim

Bura bize ağyar; gel de gidelim
Gelmek üzre bahar; gel de gidelim

MODERN İNSANIN BİR GÜNÜ/Bilge Doğan

Günlerden güneşli bir bahar günü. Yoldayım. Acelem var. Yapacağım işleri kafamda sıraya koymaya çalışıyorum. Saate bakıyorum tekrar. Evet önce çarşıdaki işten başlayıp eve yakın işleri sonraya bırakmalıyım. Basıyorum gaza.

Trafik. Bazılarının haddinden fazla acelesi var, cana kıyabilecek manevralar yaptıklarından belli. Bazılarının ise sakinliği insanı deli edebilir. Varılacak bir menzil yoksa neden çıkılır ki yola, menzil varsa da bu yavaşlık, bu iştahsızlık niye.


Sinir harbi içerisinde ilerlemeye devam. Sevmediğim bir halime dönüşüyorum bir yerlere yetişmeye çalışırken, bu keşmekeş trafikte.

Küçük bir manevrayla yol değiştiriyorum. Aman Allah’ım! İki çöp konteyneri yan yana. Başında iki kadın dört çocuk… Zavallı misafirimiz Suriyeliler tabiî ki. İki kadın, anne oldukları belli, bir şey bulma umuduyla konteynerin içine düşecekler neredeyse. Çocukların elinde taş parçası haline dönüşmüş kuru, kupkuru ekmekler. Büyük bir açlıkla ve çaresizlikle kemiriyorlar maalesef.

Dönüş yapmakta olduğum yavaş hızımla, tüm bunlar yavaşlatılmış bir film gibi geçiyor gözlerimin önünden. Bir an durmakla durmamak arasında kalıyorum; vicdan azabıyla karışık bir kararsızlık.

Bir sürü işim var. Çok acelem var, yetişmem gereken iş, çocuk, ev, öğrenci, yemek vs vs vs. 

Peki ya geçip gidersem, görmezden gelirsem… Kalbim biraz daha kararmaz mı, vicdan azabı çekmemeye gittikçe alışan nefsim daha da azmaz mı? Gece nasıl uyurum? Her aklıma geldikçe bu sahne:"O anne ben, kuru ekmeği kemiren de benim kızım olaydı ya!" diye kafamı duvarlara vurmaz mıyım?

Geçip gidemiyorum. Allah'a şükür modern insan kılığında olsam da kalbim yerinde. Sağa çekip arabayı, cüzdanıma elimi atıyorum. Koşuyorum yanlarına, kadına: "Bununla çocuklara ekmek al" diyorum. İyice anlasın diye çocuğun elindeki ekmeği işaret ediyorum. Bakamıyorum çocukların yüzüne, duramıyorum daha fazla. Koşar adım uzaklaşıyorum. Baksam çocukların yüzüne, dursam bir iki dakika daha, ağlarım da susturamaz beni kimse, alır onları eve götürürüm. 

Misafirperverliğinizle şad ettiğimiz onca Suriyeliden biriydi işte benim de gördüğüm(!) Hani kendi fakirimiz varken onlara mı yardım edeceğiz deyip, kendi fakirimizi de bilmeyip, Suriyeli sığınmacılara da el uzatmayız biz! Böyle düşünen o kadar insan var ki şehrimizde. Çöpten ekmek arayan biz, çöpten bulunan kuru ve pis ekmeği kemiren de bizim çocuğumuz olabilirdi, sadece bunu hayal edin lütfen. Benim kanım donuyor! Herkesinki donmalı. Yoksa biz vicdanın izinin tozu bile kalmamış modern insanlar mı olduk ???



YALNIZLIK TÜRKÜSÜ /Abdullah ÇELİK


Kimsesiz bir insanlık içinde
Yaşıyorum mutlulukları unuttuğu yerde
Aldırmasa da hayat bizim hülyalara
Hayatı biz umutlarla seviyoruz

Hakikat kör, sağır, dilsiz bize
Ne söylesem değil der bize
Ne yapsak peki tutunacağız hayale
Kendimizden mi kopalım uyalım size

Hayaller içinde hakikat ararken
Hakikate unutuldum, hayal içinde
Yaşanmamış onca hayal varken
Hakikate yaşadım kendim içimde



CEZBELİ CEZBELİ / M. Cihan ALLİŞ


Rüzgâr estikçe Maraşlı oldum
Aklıma karşı muzaffer oldum.
Cezbeli sardı sekiz yanımı
Fethetti herbiri bin zannımı.

Ve beton çölündeki mecnuna:
"Tatlı su deryasına dokunma.
Evvel edep, var git öğren edep.
Sonra sükut eder misin acep?

Dokunma ki daha bir pişesin
Sus ki sonra bir güzel ötesin.
Biz ileri dönük gericiyiz
Cafe yok bizde, bizden ötesin.

.
.
.
Büyük cihadın ayak sesleri
Ben savunmasız, düşman serseri.
Tozlanmış günahlarım alemdar.
Kaçamadım, âdemde âlem dar.

Derken sırtıma yek yük yükledik
"Vazgeçmek yok, biz de hiç gülmedik.
Tuttum değil tutuldum olmalı
Gayrı bu sana derman olmalı."

An geçmeden sırtım vav olalı
Haykırdı, bir Osmanlı adamı;
"Koca sırtın çıbanı pek olur,
Dev vicdanın savaşı tek olur.
Ardımda kamburum heybetimdir
İşte bu dava, vasiyetimdir!"

Yazılacak kalmadı, diller lâl
Çizildi duvara ilk üç hilâl.
Düşman, küfür ve tek. Elikanlı
Ben, efe tesbihli delikanlı.


BAZI ANLAR/ Esra KURTULDU


Bazı anlar vardır, hayatında, mutluluktan havalara uçtuğun,
Bazı anlar vardır, ayaklarını yerden kesen bir haber aldığın,
Bazı anlar vardır, umutlarına sımsıkı sarıldığın,
Bazı anlar vardır, hayallerine her zamankinden daha çok inandığın,
Bazı anlar vardır, güzel şeyler yapmak istediğin,
İnsanlara yardım etmek, işinde ilerlemek, bir çocuğun başını okşamak gibi...
Bazı anlar vardır, heyecandan elinin ayağına dolaştığı,
Ellerinin titrediği ya da kalbinin küt küt çarptığı,
Bazı anlar vardır, uçmayı yeni öğrenen bir kuş kadar zorlandığın,
Olmayacak kadar zor gelen ve seni hayal kırıklığına uğratan,
Bazı anlar vardır, ağlamaktan heba olduğun,
Ama ağlamaya doymadığın, doyamadığın,
Bazı anlar vardır, karşı koyamadığın,
Ölüm gibi, aşk gibi...
Bazı anlar vardır, kolunun kanadının kırıldığı,
Çaresizlikten dipsiz kuyularda kaldığın,
Bazı anlar vardır, yolun sonunu kestiremediğin,
Rabb'ine sığınıp dua ettiğin,
Bazı anlar vardır, acıyı içinde yaşadığın,
İçin kan ağlarken sahte bir gülüş attığın,
Ve yine bazı anlar vardır, hayatta olduğunu hissettiren,
Mutluluk ya da acıyla kalbini titreten...