VE YENİDEN BOSNA.../ Bilge Doğan

Bosna Günlükleri











Her acımızdan imanımızı tazelemeyi düstur edinmiş, “hiç” olduğunu bilmeye çalışan müslümanlarız. Hem kendimizi bilmeye hem az cürmümüzle hizmet etmeye Cazin’e yeniden geldik.

Kahramanmaraş-İstanbul-Sarayova hattındaki yolculuğumuz çok rahat geçti. 
Sarayova’da Cazin Belediyesi’nin aracı ve güzel, iyi yürekli, nazik Asimamız bizi bekliyordu. Türkçe ve Boşnakça şarkılar dinleyerek, söyleyerek düştük yollara.

Geçen yıl yakın bir takvimde, aynı rotada yine düşmüştük yollara. Gece ve hava şartları nedeniyle bu sefer hızlıca katetmeye çalıştığımız yolları geçen sene Osman Amcamızla yol üstündeki şehirleri gezerek yavaş yavaş gelmiştik.

Sarayova’yı uçak manevralar alarak alçalırken yeşilin binbir tonuyla gördük yine. Gri, yağmurlu ve tertemiz bir ilkbahar havası karşıladı bizi. Daha sonra gezeceğimiz Sarayova’yı uzaktan selamlayarak Cazin’e doğru yola çıktık. Dağların arasından kıvrılan yollarda serüvenimiz başladı. Ceylan çıkabilir tabelaları yüreğimizi heyacanla hoplattı. Kurşun izleri olan evler ve binalar yüreğimizi yaktı. Muntazam güzellikteki köyler, inanılmaz bahçeler, çiçekli pencereler ve balkonlar, her yandan akan nehirler bize yine masalın veya muazzam bir tablonun içine düştüğümüzü hissettiriyordu. 

Sarayova’dan ayrıldıktan sonra yaklaşık bir saat sonra Travnik şehri bizi karşılıyor. Vezirler şehri olan burada Plava Voda (mavi su) adlı bir nehir var. Bu buz gibi, şahane nehirde Fatih Sultan Mehmet atını sulamıştır. Geçen yaz Boşnak kahvesi içip nehir boyunca yürümüştük. Bu sefer gece olması sebebiyle yemek molası verip geçtik. Maksat yediğimizi içtiğimizi anlatmak değil dostlar bilir fakat Bosna’yı herşeyiyle anlatmak olduğundan muradımız o konuya da gireceğiz. Travnik’te Boşnakların vazgeçilmez yemeği, bizdeki kebaba karşılık gelen “cevapi” yedik. Bu şehirde kadim, büyük, kapsamlı ve iyi bir eğitim veren medrese de mevcut.

Yol üzere bizi bekleyen diğer bir şehir Jayce. Şehrin kelime anlamı küçük yumurta. Şehir kuşbakışı yumurtaya benzediği için bu ismi almış. Fatih Sultan Mehmet’in şehrin anahtarını aldığı yer. Bu şehirden büyük bir şelale ve Pliva nehri akıyor. Şehir yüksek bir kalenin içinde. Şelale yüksekçe bir tepeye kurulan şehrin ortasından büyüleyici güzelliği ile akıyor. Osmanlı Dönemi cami ve evler var. Merkezdeki eski bir caminin tertemiz abdesthanesinde abdest alıp namaz kılmıştık geçen yıl. Sakin bir şehir.

Bu şehirden çıkınca Plivska gölü iki dağın arasından yol boyu uzanıp gidiyor bir süre. Yemyeşil şahane bir göl, iki taraf yeşilin binbir tonuyla uzanan muazzam orman. Buradan sonra Sırp bölgesi başlıyor. Bu civardaki şehir, kasaba ve köylerde Boşnaklar yaşamıyor ayrıca iş vs de yapmıyor. Sırp bölgesi bitince Bihac ve sonra menzilimiz Cazin. 

Gözlerimiz yeşile doya doya ceylanlar ülkesi Bosna’da yolcuğumuz devam ediyor. Bihac şehrinden itibaren gittiğimiz Cazin şehriyle  beş altı şehri içine alan Krajine bölgesine giriyoruz. Sırp bölgesinden sonra bu bölge başlıyor. Tekrar Boşnak bölgesi yani. Cazin’e az kaldı. 

Gece 02.00 sularında bol yağmurlu bir şekilde Cazin’e ulaştık. Bizi ilk gece güzel bir ormanın içine yapılmış “Stovrela” isimli bir otelde misafir ettiler. Güzel bir istirahatten sonra ormanda hayranlıkla yürüyüş yaptık. Şehrin en güzel tepesine kurulmuş medreseye geçtik: Dzemaladin Causevic. 

Medrese güzel bir tepede, tüm Cazin’i bir kartpostal güzelliğiyle görüyor. Sakin, huzurlu bir yer olan Cazinle ilgili anlatacağımız çok şey var. Bir ay bu medresede kalıp Türkçe kursu vereceğiz inşallah. Medreseye geldiğimizde bizi geçen yılki öğrenci ve tanıdıklarımız bekliyordu. Hasretle, muhabbetle sarıldık ve mutluluk gözyaşları döktük. Öyle güzel insanlar ve bizi öyle rahat ettirdiler ki biz ruhumuza şifa bulmaya, kardeşlerimizle kucaklaşmaya, hizmet etmeye yine gelmiştik. 

Cazin Belediyesinin şehir halkı için düzenlemiş olduğu Türkçe kursunun öğretmenleri olarak medresede ders vereceğiz. Pazartesi kursa kaydolan öğrencilerle toplantı yapıp hemen kursa başlayacağız. Tanığımız öğrenciler bize rehberlik ve yoldaşlık yapıyor. Allah bizi utandırmasın ve faydalı kılsın inşallah. Heyecanlıyız ve mutluyuz elhamdülillah. Bütün dostlara selam ve muhabbetle. 



***
NEDEN BOSNA’YA GİDİYORUZ?

Çocukluğum ve gençliğim büyüklerimden Bosna’yı dinlemekle geçmişti. Bana anlatılanlardan daha güzel ve anlamlı bir Bosna karşıladı geçen yıl beni. Evlad-ı Fatihandık ve ayrı düşmüştük. Türlü çilelerle tarihimiz örülmüştü; dedelerimiz canı pahasına bu vatanı bırakmıştı bizlere. İşte Bilge, bu topraklara kardeşlerini kucaklamaya; Türkçe öğretmeye gitmişti. 
Bize düşen, Türkiye sınırlarının içerisine sıkışıp kalmamak; akraba, millettaş, ümmettaş olduğumuz Bosna-Hersek, Suriye, Filistin, Afrika ülkeleri, Asya’da Türkî Cumhuriyetler olmak üzere bütün kardeşlerimizle; maddi-manevi herşeyi paylaşmak; kucaklaşmak; elimizden geldiğince yaralarına merhem olmak ve hâlleşmek... Ben bugün Bosna’ya gidebiliyorum, imkanım olsa hepsine koşmak isterim. 
Mirasçısı olmaktan gurur duyduğumuz; Asr-ı Saadet’ten gelmiş en büyük İslam İmparatorluğu Osmanlı’ya her müslüman devletin katkısı olmuştur. Fakat en büyük katkıyı sağlayan, Hristiyan dünyaya sınır olması nedeniyle çok bedel veren Bosna’ya çok şey borçluyuz.
Bosna-Hersek, Avrupa’nın kalbinde, beş yüz milyon Hristiyan dünyanın ortasında, iki milyon Müslüman kardeşimizin yaşadığı evlad-ı Fatihân diyarı masal ülke Bosna...
Boşnaklara bakıp kendimizi her gün sığaya çektik, yeniden çekeceğiz. Alçak gönüllü, iyi kalpli, nazik, cömert, ilgili, gerçek ve samimi Müslümanlar. Bunca acıya, yaraya rağmen keyifli ve sürekli tebessüm içreler. Dert anlatmak, şikâyet etmek ayıp onlarda. Sizi sevdilerse, mutlu etmek görevleri; ağzınızdan çıkan her söz onlar için emir. Masal gibi ev ve bahçeleri, çiçekli pencereleri, ceylanlı ormanlarıyla, Allah’ın lütfu muhteşem doğası ile tertemiz, düzenli ve mis Bosna, ender şehir Cazin.
“Kardeş Dili” Türkçeyi öğrenmeye iştiyakla gelmişlerdi. Dil öğrenmeyen yetişkinler de vardı, onlar da kucakladılar dostlukla ve kardeşlikle bizi. Anladık ki duyguların lisanı yokmuş. Kalbî bir çok duyguyla bizi nerdeyse her gün mutluluktan ağlattılar. 
Cazin, Türkçe öğretmeye gittiğimiz şehir, Bosna’nın kuzey, Hırvatistan sınırında, cennet gibi huzurlu, küçük bir şehir. Müslüman nüfus ağırlıkta olduğu için de evimizde gibi hissettik kendimizi.
Cazin’in yolları huzurdan, nezaketten cömertlikten, kardeşlikten ve çiçekli güzel evlerden...
Vesile olan,  bizi yüreklendiren, yolumuza ve gönlümüze ışık tutan Osman Nalbant Amcamızın hakkını ödeyemeyiz. Şehrimizin kültür ve medeniyet elçisi Osman Amcamız, yıllardır kurduğu Boşnak-Türk kardeşliği köprüsünden bizim de geçmemize vesile oldu hamdolsun. Cazin Belediye Başkanı Nermin Bey ve milletvekili Mirsad Bey’e bizi şehirlerinde misafir ettikleri için minnettarız. 

“Kardeş Dili”ni öğrenip, “Sizi çok sevdik, yine gelin, bizi sakın unutmayın” diyen Boşnak gençlere “İnsan kardeşini unutur mu” diyen Bilge Hoca ve Sibel Hoca; vefalı, iyi yürekli, nazik gençlerin iştiyaklı davetlerine bahtiyarlıkla icabet etmek için yeniden Cazin’e gidiyor. Geçen yaz iki ay, Osman amcanın gelenekselleştirdiği Türkçe kursunu vermeye gitmiştik. Bu yaz yeniden gidiyoruz.
Bosna’nın coğrafyası, insanları, günümüzü, tarihi ile ilgili söylecek çok şey var. Geçen yılki anılarımızı da ekleyerek günlük şeklinde anlatmaya çalışacağız inşallah. 
Yollar bir film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. “Razbolje  ve Sultan Sulejman” dinleyerek yeniden düştük yollara. Haybeye bir ömür yaşamak için benim vaktim az ve kıymetli.  Dünyaya sadece çalışıp para kazanma; ev-araba alıp yıllarca borç ödemeye ve sadece baba-anne-kardeş-evlat olma misyonuyla gelmedik! Gerçek bir Müslüman bunları da hakkıyla yapar. Bunca acı ve yara varken Müslüman tembellik yapamaz! Siz de vaktinizi bereketli kılın ve bir yerden başlayın.
Hakkınızı helal edin, dua edin; Allah utandırmasın, yolumuzu açık etsin inşallah.

BEKLEME KORİDORU / Bilge Doğan

-Rüzgar susunca

Koşuyor koşuyor koşuyorum. Tüm umutlar heybemde alabildiğine koşuyorum. Şehrimin yüksek duvarları arasında, soluk soluğa koşup ışığı takip ediyorum. Bir güzellik vardı bu gece, sebebini bilmediğim ama ruhuma hafiflik hissi veren.

Bir ışık evet, melek desem değil, kadın desem değil, erkek desem değil, cin mi peri mi bilemediğim bir ışık önümden akıp gidiyor. Duvarların arasında bir görünüp bir kayboluyor. Bilmediğim bir dilde ışıklı bir yazı bırakıyor önünden geçtiği duvarlarda. Şaşkın ve hayran yazıları seyre dalıyor ama okuyup anlam veremiyorum. Sonra bir daha koşuyorum peri kabul ettiğim ışığın arkasından.

Duvarlar arasında sihirli ve masalımsı bir koşturma devam ediyor. Peri-suret ışık, davetkâr bir şekilde bir görünüp bir kayboluyor. Yazılar yazıyor duvarlara. Bu yazılara hayranlıkla bakıyor ama okuyamıyor ve yeniden koşuyorum.

Vakit geceydi. Rüzgar susmuş, çiçekler uyumuş, ay bu gece doğmamıştı. Zaman ileriye değil çocukluğuma akıyordu. Neye sancılı anlam veremediğim  bu gece tuhaf bir geceydi. Bütün tabiat sanki nefesini tutmuş, benim peri-suret bu ışığın yazdığı yazıları sökmemi bekliyordu. Işığın arkasından koşuyordum. Her seferinde aynı heyecanla coşuyor, ışıklı yazıyı okuyamayınca tekrar koşuyordum.

Kan ter içinde uyandım. Aynı rüyayı kaç gündür görüyordum ama anlam veremiyordum. Rüyamdaki yüksek duvarlı yere gidiyor, bakınıyor, yazıları arıyor, ıssız bir sıcaktan başka birşey bulamıyordum. Hiçbir şey göründüğü gibi değildi. Sonra ertesi gece yine aynı rüyayı görüyordum.

Bekleyiş sancısının bir tezahürüydü bu rüyalar aslında. Bir umut dokunuşuydu. Ah peri-suret hadi bana:"Herşey geçecek, güzel günler yakında..." diye bir masal anlat lütfen. Günün kabusları bu rüyalarla bir an diniyor ve umut ferahlığına bırakıyordu kendini. Bu rüyaları güzele yormakla ertesi gün mutlu oluyordum mesela.

Bekleyiş sancısı diyordum. Mutluluğu bekleyiş, sevgiliyi bekleyiş, evliliği bekleyiş, parayı bekleyiş, iyi bir ev almayı bekleyiş, evlat sahibi olmayı bekleyiş gibi maddi manevi bütün bekleyişler hep iyiye dairdi. Felek bizimle aynı fikirde değildi. Bu yüzden beklemek eylemi bir sancıya dönüyor ve bütün ömrümüzce sürüp gidiyordu.

Gece oluyor yine. Rüzgar susunca peri-suretin peşinden geceye süzüldüğüm rüyam tekrar başlıyordu. Hiç bilmediğim anlamadığım bir yazıyı anlama çabasıyla, ışıktan bir suretin peşinden sabaha kadar koşuyordum. Bu sefer ışığın arkasından bir kuşa dönüşüp gökyüzünde kaybolup gidiyordum.



***
LEYLADAN SERZENİŞLER-3


  - Kahraman'ın gidişine







Tüm dualarımızı edelim, doya doya ağlayalım
Anlatmak bile yasak bize mağduriyetlerimizi
Leyla diye yüreği okşanan kadınlar, artık metruk birer kalıntılar
Koru onları Sen koru, aslında yapayalnızdır onlar...

Kızdıklarında dalgalar coşardı tüm haşmetiyle,
Ancak nefret etmeyi bilmezlerdi, öğretilmemişti bu duygu onlara,
Denizin köpüğü gibi dalgalar durulunca sönüp giderdi kızgınlıkları,
Geriye tüm duygularından arınmış saf kadın kalırdı.

Onca aşağılanmışlıklara rağmen sabırla susan Rıza'nın adıydı kadın
Aynı zamanda en girift yalanların mimarı
Mekanları ve zamanları değiştirip güzelleştirme gücüyle beraber
Usta bir oyuncudur kötülük filmlerinin sahnelerinde

Bir parça mutlu olsalar, tüm evreni yeşillendirmeye yeterdi güçleri,
Doğuştan mağduriyetleri yetmezdi aklamaya kalpleri,
Allah vergisiydi, ellerinin değdiği yerde can bulurdu oysa herşey,
Dillerde kabul edilen kıymetleri gönüllere inemedi.

Tırnağına zeval gelse dayanamayacakları evlatları olmasa arkada,
Dağları deler, dünyayı dize getirir bir güçleri vardı oysa,
Durması gerektiği yer demek ki burasıydı yazgıda,
Bitmeyen gönül acısını görse de idrak edemiyordu dünya.

Susarak haykırıyor, çaresizce içten içe ağlıyor,
Doğruların toptan yanlışa evrildiği günlerde yaşamaktan yoruluyor,
Diktiği fidanların yeşermesine umut bağlıyor,
Güzel günlerin geleceği müjdesi onu oyalıyordu,

Öyle bir gidiyor ki kahraman, dünyalar  başına yıkılıyordu.
Onu bekliyordu günlerce, ama o bilmiyor, hissetmiyordu
Zamanın farklı bir boyutunda gibi yakın ama uzak sesini duymuyordu
Kadın geceyi libas gibi örtüp üstüne mateme duruyordu

Sevildikçe güzelleşir her kadın solar yoksa bir gül gibi-katil kim-
Güzel rüyalar göremeyeceğini bildiği gecelere dalıp
Gün ışığının bir daha aynı doğamayacağı günlere uyanıp duruyordu
Dilinde Hicaz makamı bir nağme, dünya dönüyor dönüyor dönüyordu



***
ZİNDAN


 "Hayat devam ediyor"



Adım Farah, beni içtenlikle dinleyecek bir dosta ihtiyacım var.

Yaşamıma bakıp bir göz gezdirdiğimde, heybemde acı tatlı bir sürü hatıranın biriktiğini görüyorum. Bitmek tükenmez şikayetlerimizin ne kadar yersiz olduğundan dem vurmak isterim. Bazı mutsuz günlerimi, en mutlu günlerime değişmem misal.

Yaşadığım bütün acıları yeni bir başlangıcın, yeni bir doğumun sancıları kabul edip sabırla bekledim hep; yalan, vefasızlık, riyakarlık tiksindiğim hasletler oldu. Ama güzel insanlar vesilesiyle hep kaç kez tükenmenin eşiğinden geri dönme lüksüne de sahip oldum.

Hep valizimi toplayıp gidebilme özgürlüğünü hayal etmekle geçti ömrüm. Ama bu fırsat elime geçse de sorumluluklarımdan kaçarak asla mutlu olamayacağımdan, gitmeyeceğimden eminim. Yine de "gitme" hayali hep beni rahatlatan bir hayal olmuştur, belki de gidip de göremediğimden hiçbir zaman.

Nelerden nelerden bahsetmek istiyor insan kalemi böyle eline alınca. Büyüklerimizden kimi "Dünya Hâli" diyor, kimi "Ömürlük Yara". İşte biraz dert, biraz mutluluk ekmeğimize katık yapıp eritiyoruz zamanı sabır süzgecinde. Mutluyum hem de çok mutlu, kuluyum işte yeter diye teselli edip güç buluyorum her düştüğümde.

Kalemi elime almak mı dedim az önce. Ağız alışkanlığı. Kalemi elime alamam. Ben söylüyorum dostum yazıyor. Ben yazamam çünkü bedenim zindanım oldu, geçirdiğim kazadan sonra kıpırdayamıyor, kaskatı yatıyorum, konuşmamı bile güç anlıyorlar.

Mutluyum, çünkü yalnız ve çaresiz günlerde Allah'ı düşünecek daha çok vaktim oldu. Zindanım haline gelen şu beden bana gereksiz bir yığınmış gibi geldi ilk günlerde. Sonra duruma yavaş yavaş alıştım. Donuklaştım, kafamın içi boşaldı, sanki bütün bildiklerimi unuttum, isyanın kıyısında dolaştım dolaştım. İçinde bulunduğum durumun aslında çaresizlik değil benim kabul etmem gereken aslî durumum olduğunu anladığımda sorgulamayı ve belki de isyanı bıraktım.

Yatağa mahkûm olmadan önce de bedenim zindandı aslında bana. Şu an sadece bunu tefekkür edecek boş vaktim var. Evet, ayakta koşturuyorken, günü kurtarırken de bedenim bir zindandı, sadece daha süslü, bakımlı ve şımartılan bir zindan. Aslımı bulmama bir vasıtaydı sadece. Ruhuma dönüp bakmayı ihmal ettiğim günlerde de bu beden benim zindanımdı. Hepsi geçecek, özgür olacağım günler yakındır.

Mutluyum çok mutlu hem de. Macera dolu ve güzel insanlar arasında şahane bir çocukluk geçirdim misal. Anne babamı kaybetmedim. Bir yetimhanede geçmedi misal çocukluğum. Tecavüze uğramadım bir yetimhanede onlarca kez çok şükür. Toplanıp organ mafyasına satılan sokak çocukları arasında da olmadım.

Mutluyum, çünkü sevdiklerim yanımda. Kaybolup gitsem de arada fırtınalarda az ama öz insanlar vardı yanı başımda. Gönlümü açıp sevdiğim onca insan oldu, ben de çok sevildim, ihanet edenler denizde damla gibi kaldığından unutup geçtim onların üzerinden. Acılar hemen geçip gitmese de sağlam yoldaşlarım oldu, mutluyum çok mutlu.

Bedenimi bana zindan yapan o kaza, acı haberi alıp yola fırlayışım, bu kadarına dayanamam dediğim o an, işte bu kaza ve bu yatağa mahkûm oluş, kaldıramayacağım hayattan O'nun beni çekip almasıydı aslında. Bitti dediğim an yeniden başlamak oldu size şu an durağan gelebilecek olan bu durumum.

Çok mutluyum, bana hiçbir şeyin kendinden büyük olmadığını hatırlattı hayatımın her aşamasında. Çok sevdim dediğim kahramanların zaaflarını bir bir gördüm. Kırıldım, yenildiğimi ve aldatıldığımı düşündüm önce, sonra anladım ki burası dünya yeriydi ve kimse kahraman olamazdı, herkesin zaafları vardı.

Mutluyum. Aslında kızmayı beceremeyen yufka yürekli bir insan olmama rağmen, iyiliği ve nazikliği anlamayan insanlara gerektiğinde haddini bildirecek sivri dilim vardı.

Hikayelerim oldu, iyi kötü çirkin, hepsinden sonra sıkıntılarımı alacak bir şifa kaynağı yolladı bana, bu yüzden de mutluyum.

Bu halimden rahatsız oldum bazen veya rahatsız olanlar olmuştur. Polyanna demişlerdir biraz iyi niyetliler, biraz daha kötü niyetliler ise enayi. Ne yapayım tabiatım böyle, en öfkeli halim beş dakikaya geçiyor, mutluyum, mutlu olacağım çok şey var.

Sevgili dostum, hayli yazdırdım, yordum seni de…

Yatağımdayım, gözlerimden başka kımıldayacak hiçbir organım yok, tüm vücut felçli haldeyim, hastane kokusu ve yalnızlık yoldaşım, uzaklara uzaklara bakmaktan başka yapacak hiçbir işim kalmamış gibi. Zindanım olan bu bedenden kurtulup aslıma kavuşmak için yalvarıyorum sadece. Henüz günler geçmemiş, ben bu hâle düşmemişken, içinde bulunduğumda kıymetini bilemediğim, güzel günlerimi hayal ediyorum. Çocukluğumla yetişkinliğim arasında gidip geliyorum, gidip geliyorum, gidip geliyorum. Hayatımın bir ilk bölümü olan güzel çocukluğum, bir de son bölümü olan sisli ve yarı karanlık yetişkinliğim arasında gidip geliyorum. Son bölümün aydınlığa kavuşması için, ilk bölümde kaybettiğim anahtarı arıyorum, gidip geliyorum.

Anlatacak çok şey var… (Devam edecek)


***
GÖLGE MECLİSİ

 "Dünya dedikleri bir gölgeliktir"

Mahkeme huzurunda, sıralandı tüm "gölge" dostlar. "Gölge" kelimesi kapıların kapandığı hüzünlü ve kalbi kırık bir kelimeydi.  "Gölgesinde kalmak", "Gölge etmek" gibi kendileri ile ilgili konu oldukları durumlara içerleyen dostlar tüm insanlığı dava etmeye karar verdiler. Hakim, "gölge"lerden kendilerini tanıtmalarını istedi. Sırayla söz almaya başladı müştekiler ve başladı sonu hiç gelemeyecek olan sorgu divanı:

-Bir zalimin gölgesiyim. Zalim padişah halkını zulmüyle bıktırırken, yanı başında esefle onu izlerim, dünyanın ona kalmayacağı günlere insanların nasıl da hasret olduğunu düşünürüm.

-Ben şişman, tıknaz bir adamın gölgesiyim. Sekiz öğün yemek yer patlarcasına ve erkenden uyur, uyur uyur da ben de rahat bir nefes alırım.

-Ben bir dilencinin gölgesiyim, tüm sevdiklerini kaybeden bir dilencinin... Dilenmekten muradı günlük bir ekmeğini almak içindir. Gelen geçenlerden uzun uzun konuşacak vaktimiz oluyor beklerken. Güzel sohbet ediyoruz.

-Ben bir yöneticinin gölgesiyim. Çok telaşlıdır, bir kenarda unutmuştur beni, farkında değildir varlığımın.

-Ben bir çocuğun gölgesiyim. Denk gelir de beni far kederse, tavşan, kurt falan yapar da neşelenir duvara yansıyan halimden...

-Bir kadının gölgesiyim ben, yalnız sokaklarda dolanıp efkar dağıtırken konuşur en çok benimle. Yerime geçmek ister çoğu zaman, yalınlığıma imrenir.

-Ben bir aşçının gölgesiyim. Tüm gün mutfakta birlikteyiz. Koşturur çabalar efendisini memnun etmek için, hiç farkında değildir gölgesinin...

-Aşığın gölgesiyim ben. Gönlünün içine sakladığı sevgilisine dertlenir özlemle de, kimse onu anlamadığından bana anlatıp durur.

-Bedbaht bir şairin gölgesiyim ben, ayaklarının ucunda sürüklemekten usanmıştır beni yıllardır.

-Ulu bir çınarın gölgesiyim ben, kimler dinlendi kimler bilseniz serinliğimde lakin dönüp bir gün yüzüme şükran bildirmediler.

-Ben hasta ve acuze bedenini gölgesine saklayan düşük bir kadının gölgesiyim, yıllardır kucaktan kucağa dolanırım acıyla.

-Bir teyzenin gölgesiyim, kadim aynasına bakıp geçmişe dalışına hayranım.

-Ben sırma saçları, gökler denizler gibi gözleri olan bir güzelin gölgesiyim. Güzele erişemeyenler, ben gölgesinde teselli bulur, delikanlılara teselli olurum.

-Kör kurşuna giden bir sarhoşun gölgesiydim ben. Vurulduğu duvarın önünde, al kanının döküldüğü yerde hapsoldum kaldım.

-Yüzünün gölgesi eşinin güzel yüzünde kaybolan bahtiyar bir adamın gölgesiyim.

Uzayıp giden bu tuhaf mahkemeyi anlamaya çalışıyor hakim. Gölgeler söz almaya devam ediyor. Gölgeler kendi adlarının geçtiği menfi yargılara itiraz ediyorlardı. Peki bu mümkün müydü? Zaman yürüyüp gitmişti ve adları üzerinde bir kara bulut vardı. Dünyada kurtulacak ne çok şey vardı...


***
LEYLA'DAN SERZENİŞLER-II




 -Şairin erken ölüşüne











Bir masalın içinden bin kez dünya gerçeğine düşmüştü Leyla,
Ekonomi, savaş, stres derken ömrü geçip çürümüştü dünyalıklarla,
Ya sabır çektikçe bela denizinde yüzmüştü,
Şeytan giyip eskitmişti tüm libaslarını,
Diz çöktürmüştü, yüreğini yormuştu dünya sevgili Leyla'nın,
Hasta mı olmuştu acep Leyla, üzgün gölgeler görüyordu her yanda,
Taşın gölgesinde, bulutun dalgasında,
Avuçları gökyüzüne açık öylece kalakalmıştı...

Unutmak ve dingin denizinde huzur bulmak istiyordu,
Gözleri nemli, yüreği yaralı, içli bir ney gibi inleyip mahzun duruyordu,
Bile isteye aldatılmıştı, dünya vurmuştu sillesini,
Gaiplerden bir ses: “Unut onu..." diyordu,
Gönlünü alacak ve yüzünü güldürecek bir neşe yeniden hoş eder miydi onu,
"Ben seni çok sevdim" deyip, bunu anlatamamanın sancısıyla kıvranıyordu,
Anlatamasa da hüzünlü sessizliği dünyayı ağlatıyordu Leyla'nın...

Leyla gündüzlerden kaçıp gecelerce rüyalara sığındı,
Eyledi gönlünü gönül alan hayallerle,
Geceye gülümsedi, şükretti geçici de olsa rüyalarına,
Aldı, verdi, bahtiyar oldu, her şeyi gönlünce yaptı rüyalarda,
Sonra sabahlara uyandı da gördü gerçeği,
İşte Leyla, bir masalın içinden böyle dönüp dönüp yine düştü...

Şair bir anlamlı hikaye yazma sancısıyla gözünü Leyla'ya dikmiş;
Yüreği ağzında bir güzel kadın Leyla'yı seyreylemekte,
Olanca güzelliği lakin hüznüyle işte Leyla gelmekte,
Şair, Leyla'yı bir güzel masal sanmıştı da yazmaya kalkmıştı,
Oysa Leyla o masalın içinden bin kez düşmüştü,
Âh Leyla!
Mecnun "mecnunluk"tan çıkmıştı,
Dünya belini bükmüştü Leyla'nın,
Bildiklerine dayanamıyor bilmedikleri içini kanatıyordu,
Yaralı yüreğini neresinden tamir etse başka tarafından yara alıyordu,
Lâl olmuş dilleri, arafta kalmış gönlüyle tevekkül gemisine biniyordu,
Amma velakin olmuyordu gönlü mutmain...

Her şey değişmiş, değişmişti tüm dünyayla Leyla da...
Arabası, evi, kat kat elbiseleri olmuş amma ruhunun yıldızı sönmüştü,
Güzelliğine aldığı iltifatlar Bağdat'a yol olmuş, lakin bir nefes sıhhati kalmamıştı yüreğinde,
Her taraf karaydı kaderi gibi,
"Gitmek" isteğine kapalıydı yollar,
Yakıp yıkan rüzgarlar savurmaktaydı Leyla'yı,
Güneş hangi yönden batmıştı da doğmak bilmiyordu,
Zulmet hangi vakit geçecekti,
Beli bükülmüş, gönlü çökmüş, arafta buldu bugün Leyla kendini,
Şaire dönüp baktı,
Şaire yazacak bir şey kalmamıştı,
Leyla'nın gönlü yaş'lanmıştı...

Bir araf hâli ki yakıp yıkmakta kâinatı,
Bir araf hâli ki kül etmekte sâfiyeti,
Bir araf hâli ki âfakî bırakmakta her şeyi,
Bir araf hâli ki tüm bilinenleri yalan çıkarmakta,
Bir araf hâli ki Leyla'nın gönlüne kara çalmakta,
Bir araf hâli ki Mecnun'u türlü oyunlarla helak kılmakta,
Araf araf araf...

Şair şaşkın,
Şair suskun,
Şair küskün,
İşte şimdi anlıyoruz:
Şairin gidişine,
Şairin erken ölüşüne,

Şimdi gıptayla bakıyoruz...


***
LEYLA'DAN SERZENİŞLER













Tanıdık bir ses, muhabbet dolu gönüller arasında
Bin yıllık aşinalık yorgun, hüzünlü dimağlarında
Su misali akan kalabalık yalnızlıklarda,
İki ruh, kavline sadık, birbirine âşina ezelden
Dursa zaman,
                     dinse hüzün,
                                           sussa dünya,
Bir lahza daha dinlese kadın adamı,
Adam anlatsa…
                      bilinen ve bilinmeyeni tüm masalsılığıyla
Muhabbet, doyulmaz bir lezzet, tütün kokan visal anında
Kadın serzenişlerde bulunur adama:
"Senden ne istiyorum?
Bir eş mi istiyorum?
Gönlümü eyleyecek bir oynaş mı istiyorum?
Bir dost mu istiyorum?
Hepsine hayır!
Leyla-meşrebim ben, başına bela olurum...
Sevgisi ve ilgisi bana ömür boyu yetecek dostlarım var ama aşkımı taşıyacak bir insan yok, onu arıyorum...
Gönlümü meftun eyleyen aşkımı verecek ve aşkını alacak bir yâr istiyorum...
Narına yanacağım Yusuf'umu arıyorum.
Aşkına büryan olacağım Kerem'imi bekliyorum.
Kavline sadık kalacağım Mecnun'umu istiyorum."

Adam, muhabbetin ağırlığıyla hoş hem de korkmakta
Kadın, o an dili lâl olmuş adama şaşmakta
Gönülleri böylesi şad olmuşken ölmenin vakti diye düşünmekte her ikisi de...



***
ALLAH BİZİ BIRAKMAZ

 Bir kız çocuğu görüyorum markette. Orada çalışan işçilerden bir kız, peşimde dolanıp bana yardımcı olmaya çalışıyor. Dertli olduğunu ima ediyor yüzü her yanından. Çekiyorum kenara. Anlatmaya başlıyor. Babası üvey, bir çocuğu var yaraladığı karısından. Annesi temizliğe gidiyor. Üvey baba her gün anneyi dövüyor. Annenin kafası gidip geliyor. Hem adam, hem kadın kaçmış yakın zamanda. Kalan üvey kardeşi saklıyor çalıştığı marketin bodrum katında. Numarasını alıyorum, bir çare bulur muyum kıvranıyorum. "Adın ne" diyorum. "Ahiret, abla" diyor. Donup kalıyorum, doğunca ölmüş zaten yavrucak. "Allah bizi bırakmaz" diyorum, dünya başıma yıkılıyor gibi oluyor… Etrafımı görmekte zorlanarak hızla uzaklaşıyorum.



Bir odadayız, bir şair var, bir matematikçi, bir de gülen adam. Matematikçi, arada göz ucuyla bize bakıp mütemadiyen soru çözüyor. Gülen adam, şairle benim konuşmalarıma arada yorum yapıp, gülüyor. Ben sorular soruyorum, şair anlatıyor, Mevlâna’dan, Necip Fazıl'dan, İsmet Özel'den; Rilke'den, Valery'den, Goethe'den konuşuyoruz. Şairin çok beğendiğim bir şiirini açıyorum, Mevlâna’nın bir şiirine benzeyip benzemediğini soruyorum. "Bilmem, benzetemedim pek" deyip pencereye doğru uzaklaşıyor. Uzaklara bakıp susuyor. Yaralı ama yüreği hâlâ atan şiir ellerimde kalıyor. Tekrar okuyorum. İçe doğru bin bir acıyla içim eziliyor. Şiirin yaşanmışlığı belimi büküyor. Pencereden baktığı uzaklarda ne görmüş ve ne bulmuşsa şair bir daha konuşmuyor, ona ne hatırlatmışsa şiir susarak onu yaşıyor. "Allah bizi bırakmaz" diyorum, yüreğime sarılıp ben de uzaklaşıyorum.



Bir odadayız, bir kadın var, sıcak bir misafir odasında, kemik karışımı İran porseleninden şahane fincanlarda kahvelerimizi içiyoruz. Benim içim lav denizi. Kadın anlatıyor. Kocası bir ara evi terk etmiş, cinleri olan bir kadın varmış, ona baktırmış, aldatacak gibi olmuş kocası kendini, fettan bir kadın aklını karıştırmış, ama aldatmamış, dönmüş eve, içi tam doğrulmamış kocasına, fettan kadın büyü yaptırmış ama... O anlatıyor benim içim kan ağlıyor. Herkesin iğneden ipliğe her şeyi, acısı da dahil ne kadar kıymetli, bozuk plak gibi aynı yerde takılan ve dönen insanlık. Feryat ediyorum ama kimse duymuyor. Anlatıyor. Detaylar. Detaylar. Ben bir lav denizinde yanıyorum. "Üzülme, geçer, Allah bizi bırakmaz diyorum." Kafamda kapkaranlık bulutlar, yüreğim ağırlaşmış bir şekilde müsade isteyip gidiyorum.



Bir asansördeyiz, kalabalık bir hastane asansörü. Bir aile; baba, anne, bir erkek ve bir kız çocuğu. Babayla erkek çocuk aynı şalvarı giymiş, çocuk on yaşlarında. Soran gözlerle erkek çocuğuna bakan yanındaki adama anlatıyor baba:"...hısım, bu bizim oğlan kan kanseri olduydu, Kayseri tıpa git gel, üç yıl tedavi gördük, şimdi iyi şükür, Allah'a emanet. Bizim enişte kaza geçirmiş, onu görmeye geldik şimdi..." Çocuğa bakıyorum, parlayan kafasında kuş tüyü gibi azıcık saçı, mahcup ve yorgun gözlerinin üzerinde hafif bir kaşı var. Kendinden bahsedilmesinden dolayı ellerini kollarını nereye koyacağını, nereye bakacağını bilemiyor. Şalvarı ne yakışmış. Bakışlarımla sarıp sarmalıyorum, içimdeki merhamet denizinden muhabbet akıyor yavruya. O da bir kez masumane bir bakış atıyor bana: "Allah bizi bırakmaz, iyi olacaksın" diyorum ve geldiğimiz katta asansörden inip uzaklaşıyorum.



Bir sokak, balkonlarından huzur fışkıran munis bir sokak. Adres soracak dükkân bakınıyorum. Küçücük bir dükkân çarpıyor gözüme, tabelasında "Bisiklet Hastanesi" yazan bir bisiklet tamircisi. Yaklaşıyorum: "Amca, Karanfil Sokağı arıyorum, mahalle ASM'sinin bulunduğu sokakmış..." derken bir çocuk yaklaşıyor yanımıza ağlamaklı. Tam tarif edecekken tamirci amca bana sokağı, çocuğa bakmasını işaret ediyorum tüm vücut dilimle. Beş altı yaşlarında topaç gibi bir çocuk, elinde zar zor sürükleyerek getirdiği bisikleti. "Buyur evladım" diyor tamirci. Çocuğun şikâyeti üzere evirip çeviriyor eski kırmızı bisikleti, çocuğun gözlerinde umut ışıltıları uçuşuyor. "Evladım, bu zincir artık adam olmaz, tümden değişmesi lazım, ayrıca..." Çocuk cebinden birkaç bozukluk çıkarıyor: “Bu kadar param var amca" diyor. Yetmez anlamında başını sallayan tamirci: “Babana deyiver hele, üzülme sen, onunla gel" diye kırmadan yollamaya çalışıyor çocuğu. "Babam yok, hapiste" diyor çocuk başı önünde, bütün mahalle sessizleşiyor birden, kuşlar susuyor, balkonlar içeri kaçıyor, tamirci mahcup oluyor, benim yüreğim yanıyor. Çocuk alıp bozuk bisikleti, yavaş yavaş sürüyerek başı önünde uzaklaşmaya başlıyor. Bana dönüyor tamirci, kaldığı yerden adresi tarif etmeye, bir elimle onu durdurup, bir elimle avucuna biraz para sıkıştırıyorum: “Yetiş amca şu garibanın ardından, sana zahmet gönlünü et. Babası yoksa da yanında, Allah onu bırakmaz ya..." diyerek gönlüm buruk uzaklaşıyorum oradan.



Bir park, bir bank, iki aşık yürek. Kız ve erkek, Âdem ve Havva suretinde. Kız; sürekli ağlamakta, babasından yediği dayaklardan iflahı kesilmiş, fabrika soğuklarında çalışmaktan beli bükülmüş, bir de evlilik tutturmuş şimdilerde babası olacak gavat, hayat zor. Erkek; gözleri sevdiğinin göz yaşlarını sildiği mendilde takılı kalmış, yüreği buruk, çareler çaresiz kalmış, sevdiği kızı babası zorla bir zengine peşkeş kılmış... Kız: “Bir beni dövse, anam, bacım hepsini sıradan geçiriyor ben hayır dedikçe" diye hâli pür melalini inleyip ağlayarak tekrar etmekte. Erkek, sigara üstüne sigara yakmakta, dili lâl olup yüreği taş kesmekte. Ne dese olmuyor, diyecek sözü yok, elde yok, avuçta yok, yok üstüne yok. Ne dese ki sevdiğine. Erkeğin gözleri mendile takılı, konuşacak tek kelam dahi kalmamış, ölmekten gayrı gidecek yol kalmamış. Hiçbir şey diyemiyor, yutkunup zar zor, sigarayı atıyor, son kez sarılıyor kıza, sımsıkı, gizli ve sözsüz bir veda. Anlıyor kız, tütün kokulu bir visalin ardından, son kez gördüğünü anlayarak erkeği, gidilmeyecek yola doğru gidiyor. Karanlık oluyor gökyüzü birden, yağmurlar boşanıyor, bir uğultu kulaklarımda çoğalıyor, her şey sisler içinde kalıyor.



"Allah sizi bırakmaz..." diye dua ederken bu aşıklara, yere düşen mendili hatıra alıp, hızla uzaklaşıyorum parktan...



Her yanımızdan acı ve düş kırıklığı akıyor. Bakıyorum kendime ve herkese, "Allah bizi bırakmaz" diyorum. Yağmurların içinde yürüyerek kayboluyorum.








***


BİZ BÖYLE GÖRMEDİK


Bir cızırtı geliyor mutfaktan... Isınan yağa dökülen yumurtanın cızırtısı. Mis bir kahvaltı kokusu yayılıyor ortalığa. Huzurun bir kokusu olsa, hafta sonu ailecek yapılacak olan kahvaltının eve yayılan kokusu olurdu mutlaka...



Huzurun kokusunu çok duydum o vakit diyebilirim. Ama şu an durum farklı. Hayat farklı bir cephede devam ediyor, ama benim cephemde değil.



Bir cızırtı geliyor evet mutfaktan, yağa dökülen yumurtanın cızırtısı, fakat kokuyu alamıyorum ben artık. Birşey olmuş, tuhaf birşey, mutsuzluk ve umutsuzluk gibi değil. Mutsuzluk ve umutsuzluk geçer . Kalmaz ya. Her doğan gün bin umut atlısı getirir şükür. Efkar gam dağılır gün doğunca. Bu doğan gün ben de bir gariplik var, varım ama yok gibiyim hayatta.



Dünya gitmekte ama ben gölgesinde değilim artık. Ölüm molası vermiş arafta kalmışım. Ne ölmüşüm ne kalmışım. El alem öldüğümü sanmış ama yanlarındayım aslında. Yanlarındayım ama dahil olamıyorum onlara.



Kimsenin göremediği ölümümün elinden tutup, şehrimin en kadim camisine götürüp tuhaf bir cenaze namazı kılıyorum zannıyla namaz kılıyorum. Kimse bilmiyor. Araftayım.



Yarım kalmışlıklarımla arafta kalmışım.



Anlatacak herşey yarım kalmış.

Kalın duvarlar arasında tüm söyleyeceklerim yarım kalmış. Acele ve hızlı dünyada kalıp yaşamayı ve sevebilmeyi hep denedim, ellerim hep boşlukta yarım kaldı.

Âh ben âh ben mavi mavi bakardım tüm kainata çoçukken... Şimdi sustuklarım karanlık bir deniz hep içime hep içime akar... Bir düşünüyorum da:

Şimdi:

Avare hallerimin yüreğine dokunabilen, hikayesi içime işleyen kitaplarda bulmaktayım teselliyi. Âh.

Yalnızlık:

Bazı vakitler ruha şifa...

Hayat:

Gözlerini kapatıp uyuma numarası yapma, talip olduğum sende değil, zahirde görünür değil...

İnsanlar:

Biraz sessiz olsa, kafamda dönen kalabalık ses sussa, kendimi dinlesem ve iyileşsem.

Umut:

Belki de arafta kalmak yeni başlangıçların kapısıydı... Bekliyorum. Umut atına binip son bir gayret şahlanıyorum maveraya. Çünkü bize mutsuz olmak yakışmaz. Biz böyle görmedik...



***
BEHÇET'İN GÖZLERİ


Behçet'in gözleri...
Behçet, savaştan muzdarip muhacir bir çocuk şehrimizde. Gün görecek çağlarında, kırmızı ışıkta dilenmek zorunda.

Açıyorum camı, tanışıyoruz: "Adın ne yavrum?" İçten ve samimi, tebessüm ederek "Behçet" diyor. "Ya arkadaşınınki" diyorum yanındaki mahcup kıza bakarak. "Ayşegül" diyor. Kısa ama bir o kadar anlamlı tanışmamız bu kadar.

Horlanmaktan ve yoksulluktan küçük yaşta büyümüş Behçet'in gülümseyen yüzü, hafızamda bir acı yumağı olup dalgalanıyor. Nasıl gülümsemesin? Her gören arabasının camını kapatıp, yokmuş gibi davranıyor ona. Şefkat ve muhabbete susamış, savaş yorgunu sekiz yaşlarında bir çocuk Behçet, sadece çocuk lakin erkenden yaşlanmış...

İhtiyar bir çocuk Behçet. Kinayeli anlamda ihtiyar hem de. Onca yük omuzunda, evet ihtiyar. Bilmem acaba hangi bombanın etkisiyle yüzü altmış yaşlarında bir dede gibi buruş buruş, yani ihtiyar. Küçücük yüzü, bir dedeninki gibi ihtiyar. Ama o küçücük yüzde, acıyla bîtap gözler, küçücük bir muhabbet emaresiyle ışıl ışıl parlıyor. Hüzün ve acı bir çocuğun gözlerine hiç yakışmıyor.

Evladım gözümün önüne geliyor, bilmediği topraklarda, avucunu çaresizce insanlara açmış dilenirken. Kanım iliklerimden çekiliyor, gönlüme bir hançer saplanıyor. Nasıl görmezden geliriz bu yavruları...

Ey "Dertli Dolap" söyle, böyle emreylemiş ya Rab, tevekkül ve teslimiyet içindeyiz. Peki ümmetimize yapılan bu kanlı savaşlara sessiz kalışımızın hesabını nasıl vereceğiz, nerede duruyoruz, biz elimizi taşın altına ne kadar koyabiliyoruz, yılan gelip bize dokunmadıkça dilimiz lâl olup, görmezden mi geleceğiz İslam âleminin çetin imtihanını?

"Kırmızı Gül" söyle gözünü seveyim, bu balalara ninni söyleyen anaları yok, nice olur halleri. Gitmiş gelmez babaları, kardaşları kalmış geride kanlar içinde, nasıl dayansın çocuk gönülleri. Yaralarına merhem ol  bu yavruların ey kırmızı gül. Bu gariplerin yarasına merhem olacak bizler, vicdanımızın sesine kulak vermezsek nasıl dayanacak bu sabiler.

Canım "Sarı Çiçek", sor bu çocuklara, anaları babalı nerededir? Onların yüce yaradandan başka sığınacak dalları kalmamıştır. Sor canım sarıçiçek, evlat, kardeş var mıdır bu çocuklara? Onlara evlat, kardeş; gönüllerini ve topraklarını onlara rahat eyleyecek bizleriz. Sor güzel sarıçiçek bu çocuklara, onlara ölüm var mıdır? Ölümsüz yer yoktur, ölüm her insana haktır, bu yavruların cennet bahçelerinde koştuğunu hayal ederek az da olsa gönlüm mutmain oluyor...

Ey gönül çalan güzel "Ahçik", söyle bu çocukların gönlü sevdaya düşemeyecek mi en güzel çağlarında. Yaban ellerden dönmelerini bekleyen gözü yaşlı sevdalıları olmayacak mı? Başlarını sevda uğrana belaya sokmayacaklar mı?  Leylalar için çöllere düşüp, Şirin için dağları delemeyecekler mi? Boyu uzun, beli ince, evlerinin önü yonca yârlar için yollara düşmeyecekler mi? Savaş acısıyla bükülmüş belleri, sevda ateşiyle yanmayacak mı hiç, sevgili Ahçik?

Ey gönlümüzün ve her şeyin sahibi Allah'ım. Yaban Yemen ellerine giden dedelerimiz gidip nasıl gelemedilerse, Suriyeli muhacir çocukların da anaları, babaları, kardaşları, yakınları gelmeyecek. "Dağa göre kar, güle göre diken, güce göre yük, imâna göre imtihan" veren Rabbim, bu kardeşlerimizin işini kolayla. Ümmetimize de bu insanlara arka çıkacak iman gücü ver. Vicdanlarımızın sesi nasıl susabilir? 

Savaş çocuklarının yüzleri, benim için şükür ifadesi, vicdanımın hüzünle ağlayan sesi.


***
MİMAR ALİ BEY'İN NAMAZI


Hikâye

Sabah, iş vakti…  Ali Bey hızla işe hazırlanmakta. Açma, simit vs ile karnını doyurmamak için, bir yumurta, ceviz, az peynir, az ekmek yiyor. Günlük vitaminini de içiyor. Mazallah, bu ara işler çok yoğun, bir hastalanır güçten düşer, performans kaybederse felaket olur. Çantası hazır. Her gün düşündüğü gibi, aslında yarım saat önce kalksa sabah namazını kılabileceğini düşünüp az içi sızlasa da yoğun trafiğe aceleyle karışınca uçup gidiyor bu fikir yine ve yeniden.

Önemli bir toplantısı var. Üstü başı, sunumu, elemanları hepsi hazır. Bunun rahatlığı ile unutulmayan Fransızca şarkılar albümünü yerleştiriyor CD çalara, yavaş yavaş ilerliyor. Öyle bir huzura dalıp, trafiğin yoğunluğuna bile kızmayacakken, sağındaki solundaki asık suratlı sürücüler yüzünden keyfi hızla kaçıyor. Müziği kapatıyor, radyodan bir haber frekansı buluyor.

İlerlemeye devam.

Çalıştığı şirket ve tüm çalışanları dün bıraktığı yerden koşturmacaya devam ediyor.

Hızla odasına çıkıyor. Bir çay söyleyip, sunum metinlerini kontrol etmeye koyuluyor. Yanına giren çıkan, sorular soran elemanları hızla başından gönderiyor. Toplantıya hazır artık; on bir de başlayıp bir kaç saat sürecek. Bu sunumların mutlaka kabul edilmesi gerek…

Tam da öğle namazı saatlerine denk geliyor.

İçi sızlıyor, onca kişiye, büyüklere ne deyip çıkar tam toplantısının ortasında. Üstelik bu projenin baş mimarı olacak o. Çıkınca toplantıdan ikindiyle kılarım inşallah diye düşünüyor ve toparlanıyor.

Toplantı üç saat sürüyor…

Proje kabul edildi. Ali Bey projenin baş mimarı olarak iki yıl boyunca bu işin başında olacak; çok çalışmak lazım çook!

Çıkar çıkmaz proje ekibine şahane bir sofra hazırlatıyor müdürleri. Müdürün al yanaklarına daha bir can gelmiş, tüm dişlerini gösteren bir gülümsemeyle yersiz espriler yapıyor. Sempatik ve elamanlarına yakın bir müdür olacak güya. Peh!

Ali Bey göz ucuyla saatine bakıyor. İkindi de kaçmış. Oysa... İçi sızlıyor. Neden namazlarını bir türlü düzenli kılmayı beceremiyor. Neden. Üzülüyor; demek ki bir şey eksik. Küçüklükten alışmalıydı. Yüzü düşüyor. Tâ ki, işe yeni giren genç mimarlardan Aysel gelip, onun sayesinde bu projeyi aldıklarını söyleyene kadar. Evet, övgüyü gerçekten hak ediyor ama bundan ziyade güzel gözlerini düşünmeye başlıyor Aysel'in.

Ziyafet faslından sonra odasına koşup, yığılıyor sandalyesine.

Saat beş olsa da eve gitse…

Ne yoruldu, ama mutlu.

Saat beş oluyor…

Yine trafik, yine kalabalık… Ama bu sefer şükür ki eve gidip yatma hedefi, ona bütün yorgunluğunu unutturuyor. İnsanların suratları yine asık; kendine de sirayet eden bu halden çok rahatsız. İlerliyor. İlerliyor. O da ne! Kavşakta, kendinin gidiş istikametine doğru koşan bir teyze var. Mantosu ve başörtüsüyle birlikte kendi de poyrazdan uçacak nerdeyse. Güçlü rüzgâra inat koşuyor; kesin bir sıkıntısı var. Ali Bey'in annesi yaşlarında… Ne özledi annesini, Allah rahmet eylesin, içi sızlıyor. Kırmızı ışığı fırsat bilip hemen camı açıyor. Bir sıkıntı olup olmadığı soruyor aceleyle, olmadığını söyleyen teyze, eve yetişmek istiyormuş meğer. Ali Bey: "Buyurun! O tarafa gidiyorum, bırakayım." diyor. Minnetle gülümseyen teyze hemen kuruluyor arka koltuğa. Ali Bey samimiyetine inansa da bu teyzenin, hırlı mıdır hırsız mıdır diye de içinden geçirmeden edemiyor. Malum büyük şehir, belki de Hızır’dır, nasip...

Teyze oldukça samimi ve konuşkan, kısa bir tanışma faslından sonra:

"Evladım, akşam namazı geçmek üzere, ona yetişmeye çalışıyordum. Sen beni namaza yetiştiriyorsun ya, Allah da sana kat kat hac sevabı yazsın inşallah..." diyor. Ve duasını birkaç kez tekrarlıyor. İçi sızlıyor Ali Bey'in. "Hayırlı akşamlar" dileyip vedalaşıyorlar.

Evet, bir şey eksik. Bu teyzenin gönlünde olan bir şey eksik Ali Bey'in gönlünde. Ondan namazlarını hep geçiriyor. Ama bir sürü şey fazla, hem de çok fazla. Hayat telaşesi! Bize emrolunan tefekkürden kaçışın yolu olmuş. Telaş… Telaş… Telaş. Düşünmeye vakit yok. Düşünürsek muhasebe ederiz, muhasebe edersek ne kadar yanılmakta olduğumuzu görürüz. O yüzden bile isteye hayat telaşesi içine atıyoruz kendimizi, düşünmeye vakit hiç kalmasın, her anımız dolu, çünkü yanılmakta olduğumuzu görmeyelim... Ne zaman öncelikleri değişirse, o zaman Ali Bey'ler namazlarını hiç kaçırmayacaklar...



***
ENGEL KALBİMİZDE









Celalliyim bugün...

İnsanların ince olmayışlarına, düşüncesizliklerine, özentili hallerine, samimiyetsizliklerine...

Dünya engelliler günüymüş! Hey tasavvufun süzgecinden geçmeyen kaba insanlar, bir günde
mi hatırlıyorsunuz bu insanları!

Bu ne biçim addır: engelliler günü. Engelli sizsiniz asıl, kalbinizdeki ışığı görmeyecek bir sürü engeliniz var!

Bugün engelliler günü. Haberlerde değindiler, bilmem hangi gazete bir koro çağırmış, bugüne dikkat çekmek için, koroda beş engelli arkadaş varmış. Ne kadar faydalı oldunuz, gözlerimiz doldu ağladık! Ne yaptınız başka? Yirmi birinci yüzyılda, kaldırımlarda engellilere hafif yardımı dokunabilecek bir şerit yapıldı şükür. Bir de onlara ait küçük motorlu taşıt var, parmakla sayılacak kadar az, bana senede bir kere rastlıyor mesela. Başka? Ben bilmiyorum. Bilen varsa gelsin beri...

Bu dünyadaki melek suretleri olan bu insanları görebiliyor muyuz hayatın içinde? Otobüse bindiğimizde yanımıza gözleri görmeyen bir kız çocuğu oturuyor mu okula yetişmek için? Trafik şeridinde, onlara ait bir araca rastlamayalı aylar oldu... Markette büyük bir keyifle alışveriş yaparken, arabasıyla ayakları tutmayan bir vatandaşımız da sepetiyle geçiyor mu yanımızdan? Bir düğünde şen şakrak dans ederken, kulakları duymayan bir genç kızın bize eşlik ettiğini bilen var mı? Zihinsel engelli bir genci birey yerine koyup alıp karşısına sohbet eden varsa parmak kaldırsın?

Onlara hiç derdini sormadık. Başkalaştırıp bir köşeye ittik. Hayatın içinde yer vermeyerek, onların savaşlarını daha da zorlaştırdık. Bir de şimdi hakaret mi övgü mü karar veremediğimiz "Engelliler Günü" kutluyoruz. Kutluyoruz evet, ama sadece dilde, fiilde koca bir hiç...

Samimiyetsiz, koca bir masalın içindeyiz. Önce kendimiz olmak üzere etrafımızdaki herkesi kandırıyoruz. Sosyal medya kahramanları olduk. Her şey dilimizin ucunda, ama gönlümüze inemiyor. Eğer "Engelliler Günü" diye sözde kutlama işe yarasaydı, bu insanlar yolda, markette, okulda, düğünde yanlarımızda olurlardı. Demek ki başka bir şey yapmak lazım...

Engel o insanlarda değil, kalplerimiz engelli bizim. Bir faydamız dokunacağına, yaralarına tuz basmaktan başka bir saçmalık değildir bu "engelliler günü" zırvası...

Büyüklerimizden biri önayak olsun da, şu gönlü mühürlü insanlar bir silkelenip uyansın inşallah...


***
BÜYÜMEK

Hikâye






Herkes hayatında bir mucize beklemekte…


Masallarda olduğu söylense de, her insan hayatındaki kara bulutları dağıtacak bir sihirli değneğin varlığına içten içe inanmakta.

Fatma'da bir mucize beklemekte…

Ama öyle büyük bir şey değil aslında. Bir derviş olsa Allah'a kavuşmayı beklerdi mesela, bir banker olsa parayı bulmayı, bir anne olsa yuvasının saadetini isterdi. Fakat o küçük bir kız çocuğu idi ve çok istediği şey bir çift yeni ayakkabıydı.

Havalar erken kararıyordu, mevsimlerden kış, aylardan aralıktı. Öğleciydi Fatma, okul dağılış zili çaldığında, akşam ezanı okunalı epey oluyordu. Bu yüzden babası alıyordu okuldan, bazen annesi.

O akşam babası almıştı. Tatlı bir sancısı vardı Fatma'nın. Nasıl söylesindi babasına ayakkabı istediğini. Her yıl okul açılırken yeni bir çift ayakkabı alınırdı kendine ve kardeşlerine. Bir kaç yılda bir de, iyice su almaya başlarsa, bot alınırdı. Şimdi okul açılalı bir kaç ay olmuştu, çok eski değildi henüz ayakkabısı. Ama yeni bir ayakkabı vardı çocukların ayaklarında ve günlerdir o ayakkabıları süzüp durmaktaydı.

Annesiyle geçen gün "pırtıcı"ya gitmişlerdi de orada görmüştü bu "timberlent" dedikleri ayakkabıdan. Şimdi ayakkabı isteme zamanı değildi babadan. Ne okul açılıyordu, ne yakınlaşmakta olan bir bayram vardı. Fatma kıvranıp duruyordu. Kendini durmadan ayaklarında bu ayakkabılarla hayal ediyordu.

Babasını düşündü. Babası kaç yıl oldu tam bilemiyor ama hiç kendine ayakkabı almıyordu. Damar damar çatlayıp sertleşmiş derili ayakkabısını geceleri boyarken görürdü babasını. Küçük aklı yetmezdi o zaman, babaların ayakkabısı eski olur sanırdı. Yıllar geçip de ne zaman ayağında eski ayakkabıyla bir baba görse, kendi fedakâr babası aklına gelip yüreğinin acıyla ve muhabbetle dolacağı günlere çok vardı daha...

Bunları düşünürken, evlerine yakınlaştılar, babasının eli elinde, sonsuz bir güvenle babasına bakıp gülümsedi kız. Usulca girdiler kapıdan. Annesi okuldan gelen çocuklarına, işten yorgun argın gelen beyine telaşla yemek hazırlıyordu. Burası eski bir ev, dededen kalma. Babası işçi maaşıyla, üç çocuk ardı ardına yetişip okul çağlarına gelince, geçinemedikleri için babaannesinin yanına taşındılar. İki yıl oldu.

Çıtırdayan soba güzel bir sıcaklık yaydı etrafa, yorgunluklarını, sıkıntılarını unuttular, annesinin kurduğu sofraya kuruldular. Fatma hâlâ fırsat bekliyordu: "Baba, bana yeni ayakkabı alalım mı?" diyebilmek için.

Herkes sırasıyla bir şeyler dedi. Babaannesi artan romatizma ağrılarından bahsetti. Annesi ödevlerinizi çabuk bitirin diye hepsine bir ön fırçalama çekti. Birinci sınıfa giden kız kardeşi sallanan dişinin ne zaman düşeceğini sordu. Üçüncü sınıfa giden erkek kardeşi aldı sırayı. Babasından okul için yeni bir "grampon ayakkabı" istedi. Bütün arkadaşları beden dersinde maç yaparken o ayakkabıdan giyiyormuş, bir kendinin yokmuş... "Bakarız oğlum." diyor babası sakin ve sessiz.

Fatma'nın kafasında şimşekler çakıyor. Sıra kendine gelmiyor. Aslında sıra kendine geliyor da, o dut yemiş bülbüle dönüyor. Düşünüyor düşünüyor, işin içinden çıkamıyor. Küçük bir kızdı belki ama söylenen sözün yerde kalacağına, hiç söylenmese daha iyi olduğunu bilme olgunluğu ile sustu. Sustu, ama yüreği söyledi. Babasına neler neler söyledi. Babası o an duymadı, ama bildi. Fatma o akşam üç beş yaş fazladan büyüdü.

O günden sonra büyük kardeş Fatma, babasından bir şey istemedi kolay kolay. Evlat olarak sorumluluğunu elinden geldiğince yerine getirmeye çalıştı. Elbet zaman zaman üzdü babasını. Ama babasından bir şey istemeye dili varmadı, isteyecek olsa, babasının yıllanmış ayakkabıları aklına geldi de gözleri dolu dolu oldu.

Fatma babasını çok sevdi. O gün sustu, ama yüreği babasına aktı. O akşam Fatma üç beş yaş büyüdü, olgunlaştı. Çocukluktan çıktı. Yüreğine bir hüzün çöktü. Düşüncelere daldı.
Fatma büyüdü.



***
MODERN İNSANIN BİR GÜNÜ


 Günlerden güneşli bir bahar günü. Yoldayım. Acelem var. Yapacağım işleri kafamda sıraya koymaya çalışıyorum. Saate bakıyorum tekrar. Evet önce çarşıdaki işten başlayıp eve yakın işleri sonraya bırakmalıyım. Basıyorum gaza.

Trafik. Bazılarının haddinden fazla acelesi var, cana kıyabilecek manevralar yaptıklarından belli. Bazılarının ise sakinliği insanı deli edebilir. Varılacak bir menzil yoksa neden çıkılır ki yola, menzil varsa da bu yavaşlık, bu iştahsızlık niye.

Sinir harbi içerisinde ilerlemeye devam. Sevmediğim bir halime dönüşüyorum bir yerlere yetişmeye çalışırken, bu keşmekeş trafikte.

Küçük bir manevrayla yol değiştiriyorum. Aman Allah’ım! İki çöp konteyneri yan yana. Başında iki kadın dört çocuk… Zavallı misafirimiz Suriyeliler tabiî ki. İki kadın, anne oldukları belli, bir şey bulma umuduyla konteynerin içine düşecekler neredeyse. Çocukların elinde taş parçası haline dönüşmüş kuru, kupkuru ekmekler. Büyük bir açlıkla ve çaresizlikle kemiriyorlar maalesef.

Dönüş yapmakta olduğum yavaş hızımla, tüm bunlar yavaşlatılmış bir film gibi geçiyor gözlerimin önünden. Bir an durmakla durmamak arasında kalıyorum; vicdan azabıyla karışık bir kararsızlık.

Bir sürü işim var. Çok acelem var, yetişmem gereken iş, çocuk, ev, öğrenci, yemek vs vs vs.

Peki ya geçip gidersem, görmezden gelirsem… Kalbim biraz daha kararmaz mı, vicdan azabı çekmemeye gittikçe alışan nefsim daha da azmaz mı? Gece nasıl uyurum? Her aklıma geldikçe bu sahne:"O anne ben, kuru ekmeği kemiren de benim kızım olaydı ya!" diye kafamı duvarlara vurmaz mıyım?

Geçip gidemiyorum. Allah'a şükür modern insan kılığında olsam da kalbim yerinde. Sağa çekip arabayı, cüzdanıma elimi atıyorum. Koşuyorum yanlarına, kadına: "Bununla çocuklara ekmek al" diyorum. İyice anlasın diye çocuğun elindeki ekmeği işaret ediyorum. Bakamıyorum çocukların yüzüne, duramıyorum daha fazla. Koşar adım uzaklaşıyorum. Baksam çocukların yüzüne, dursam bir iki dakika daha, ağlarım da susturamaz beni kimse, alır onları eve götürürüm.

Misafirperverliğinizle şad ettiğimiz onca Suriyeliden biriydi işte benim de gördüğüm(!) Hani kendi fakirimiz varken onlara mı yardım edeceğiz deyip, kendi fakirimizi de bilmeyip, Suriyeli sığınmacılara da el uzatmayız biz! Böyle düşünen o kadar insan var ki şehrimizde. Çöpten ekmek arayan biz, çöpten bulunan kuru ve pis ekmeği kemiren de bizim çocuğumuz olabilirdi, sadece bunu hayal edin lütfen. Benim kanım donuyor! Herkesinki donmalı. Yoksa biz vicdanın izinin tozu bile kalmamış modern insanlar mı olduk ???


***
BANA SORMADILAR


 Suriye’nin Aubeyn köyünde doğdum. Adım Ayşe. Babamla anamın dördüncü evladı, kız diye sevmedikleri bir garibanım. 

Yıllar, anama mutfak işlerinde, tarla işlerinde, vakit olduğunda kızlarla eski çaputlardan yaptığımız iple toz toprak içinde atlamakla geçti.

Aldılar bir gün sokaktan. Komşumuz Fatma teyzenin yeni gelinin benden birkaç kat büyük elbisesini geçirdiler üzerime, verdiler çay tepsisini elime, saldılar yabancı adamlarla dolu sofaya. Babam el sıkışıyordu yüzü bakkalın uğursuz köpeğine benzeyen bir adamla. Pazarlığını ediyorlardı ama neyin? Pis adam bana bakıp sırıttı çayını verirken. Bana sormadılar, meğer beni vermişler on üçümde on beş koyun karşılığında…

İşler on katına çıktı koca evinde, sokak yüzü göremez oldum. Anamlara salmadılar. “Allah” lafzı olmasa ölecektim kimsesizlikten. Uğursuz kaynata, sürekli şikayet eden kaynana, dibek gibi başımda. Askerden yeni gelmiş, babasının karşısında titreyen, sesini bile tam bilemediğim koca dedikleri kırk kat yabancım, bana sormadılar…

Karnım belirmeye başladı on dördüme yeni girerken. Anlamadım. Kaynana olacak bir karı çağırdı bir gün. “Gebe” dediler. Küçük aklım erdi, yüreğime bir sevinç düştü. Onca eziyete, karnımdaki sabiden güç aldım da dayandım.

Ağrılar başladı bir gece. “Yandım anam, yetiş” dedim, anam duymadı. Ağrılar içinde kıvrandım. Ebe karıyı çağırdılar. Nur topu oğlanımı verdiler kucağıma. Bana sormadılar, “Adı Ali.” dediler. Sevindim sarıldım evladıma. 

Büyük gürültülerle yer yerinden oynadı bir gün. Ali’m emekliyor sofada, ben çamaşır çitiliyordum. Kocam girdi kapıdan telaşla: “Bombalar yağıyor üzerimize!”. “Kim, neden atar” dedim, “Hükümet vuruyor!” dedi, şaşırdım anlamadım.

Kaçmak lazımmış, hükümetin tankları yine gelecekmiş. Anlamadım hükümette kaçıp nereye gidilir ki… Bana sormadılar, toplanıldı, hazırlanıldı. Yuvamızı, yurdumuzu terkedecekmişiz…

Düştük yollara yüklerle perperişan. Uzaklardan hep bomba sesleri geliyordu kulaklarımıza. Yavruma sımsıkı sarıldım. Başka sermayem yoktu ki benim hayatta…

Kışın karında fırtınasında telef olacakken, hükümetin tankları belirdi önümüzde. Anlamadım, bizim köylülerin üzerine bombalar yağdırmaya başladılar. Akrabalarım, tanıdıklarım feryatlarla kana bulandılar. Nenemin “Kıyamet…” dediğiydi bu, bildim. Bildim, son seferdi, hayatta tek sebebim yavrumu kokladım… Kulağımda şiddetli bir ses yakılandı, tozu dumana kattı, dünya başıma yıkıldı. Bana sormadılar, yavrumu kucağımda koymadılar. Bize sormadılar, yavrumun, benim, köylümün başına bombalar yağdırdılar… Anlamadım.  


2013-Ağustos



***

 YAĞMUR YAZISI


Kalbinize değen yağmuru hissediyor musunuz? Ben hissediyorum. Ve her kırık yanım bir başka inciyor, yağmur gözlerime değince.
   Bir yağmur yazısı yazmak düşerse payıma ve kalemimden kelimeler dökülmeye başlamışsa, haddim olmasa da, bu benim için bir bahtiyarlıktır. Gönlüme düşen yağmur yazısını yazmaya koyulurum.
    Yağmur; iki hece, altı harf dünya gözüyle bakanlara... Oysa ona mâna penceresinden bakabilseniz, ah, can u aşktır! Yağmur aşk, yağmur nur, yağmur bereket, yağmur hüzün ve Efendimiz (s.a.v.)’e uzanan sevgi selinin can suyu, yani ab-ı hayatı… Kitab-ı Azimmüşşan’da, özünün sudan ve topraktan yaratıldığı buyrulan yağmur, toprağa bereket olarak düşer, yüreği maveraya dönük olanlara gözyaşı olarak… Tasavvuf Edebiyatımız’da, kırk ikindi vakitlerinde âşıkların ve ehl-i irfanın gönlüne gözyaşı olarak dökülen, dolayısıyla “Sevgili”yi hatırlatan yağmur, Allah’a hasretinden, yani aşkından gözyaşı döken yağmurun kendisidir.
“Yağmur herkese yağar / ama çok az insan tutar yağmurun ellerini / onca şarkı, onca film, onca roman / ama sevmeye yetmez herkesin kalbi.”
Peki siz, gönlünü yağmurun ıslattığı tayfadan mısınız? Kim demiş, yağmur ıslatır da sonra hasta eder diye? Hakikat aşkına tutulmuş insan her zerresine kadar ıslansa da yağmur altında, âşkına aşk katarak daha da çoğalır ve “diriliş”e yürür. Kâl ehlini,  yani manevî aşkı olmayan dünya ehlini ıslayan yağmur, âşığın yanında mâna âleminden gönderilen “rahmet” ve gönüllere dökülen damlalardır. Şair Nurullah Genç’in mısralarının anlattığı gibi:
“Nefesinle yeniden çizilecek desenler / Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek / Aydınlığına nurunla kavuşacak mahzenler / Anneler çocuklara hep seni içirecek / Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin / Sana mümindir semâ; sana muhtaçtır zemin.” 
            Eğer benim kalp gözümle bakmaya başladıysanız yağmura, anlamışsınızdır ateş-i aşkı söndüreceğine daha da harlayan bir yürek yakıcı olduğunu. Yağmur, sesini dinleyerek teselli bulmaya çalışan hüzünkârın en sâdık dostudur.  Teselli verip, ateşini dindireceğine, ateşini kor hâline dönüştüren bir ateş-i aşk pınarıdır. 
            Gönüller yapan büyük tasavvuf şairi Yunus Emre, yağmurun dostudur. Yağmur, derdine deva olması istenilen gönüllere şifa bir dosttur. Mısralarıyla gönlünün yarasını dile getirir: “Karlı dağların başında / Salkım salkım olan bulut / Saçın çözüp benim için / Yaşın yaşın ağlar mısın.”
            Çoğumuzun ihmal ettiği gönlün dostu olan yağmurun mâna tarafını hissetmeye çalışmak için yağmuru sevmek gerek. Hep hüznümüze ve aşkımıza katık ederiz de yağmuru, o niçin çisil çisil ağlayarak iner semâdan yeryüzüne. Düşünen oldu mu hiç? Aslı su olan yağmur, özünden (Allah’tan) ayrı düşmenin verdiği ayrılık acısıyla “yaşın yaşın” ağlamaktadır. Ağlayanın, “Asıl vatan” için, Allah için, Güllerin Efendisi Hz. Peygamberimiz için ağlayan bir insan olduğunu da düşünebilirsiniz.
             Özünde Allah’a olan aşkı ve hasret duygusu olan sevgili yağmur, bizim de derdimizden anlayan bir gönül dostudur. Kendi derdiyle dertli oluşunun yanında, bizim derdimizle de hemhâl olan bir dosttur.
            “Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince / Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur / Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince / Aynalar yüzümü tanımaz olur” diyen büyük şair Necip Fazıl Kısakürek, “yağmurun dinmesinden” hep endişe etmiş. Çünkü “Kıldan ince, nefesten yumuşak” olup yağan yağmur mâna tarafıyla, “Kimsesiz kaldırımlarda” yürürken hüznüne, hafakanlarına, acılarına “yol”daşlık etmiştir.
            “Dinle yağmuru dinle / Teselli bul türküsünden / Her şey olur / Her şey büyür / Her şey geçer / Hayat kalır” diyen, türkülerimizin usta sanatkârı Erkan Oğur, bu türküsünde acıların geçiciliğini, hayatın devam ettiğini, yağmurlardan teselli bulmamızı tavsiye ediyor. Oysa hüznün ve aşkın kardeşi yağmurun, teselli edeceği yerde acıları daha fark edilebilir hâle getirdiği de bir başka gerçektir. Düşünün ki, bir türkü eşliğinde, gecenin geç vaktinde, bir bardak sıcak çay dilimize dokunurken, yüzümüzü dayadığımız pencere camına yağmur tanelerinin düşmesi, eğer “Hâl” ehli isek, bizi dünya meşguliyetinden sıyırıp mâna âleminin duygusunu içimize çöktürmez midir?
            İşte bu türkü, yalnızlığı giyinmiş gecede yağmurun yağması, heybemize biriken, yani gönlümüze düşen hüzündür.  Böylesine anlamlı bir vakitte teselli mi bulunur, yoksa yağmur eşliğinde hüzünlenmenin tadıyla sarhoş mu olunur? Bunu “Hâl” ehli, yani mâna ehli olan bilir ancak.
             “Ölü toprağı canlandıralım, yarattıklarımızdan birçok hayvanları ve insanları sulayalım diye gökten tertemiz bir su indirdik” (Â’raf Suresi / 57-71).
Bu âyette, bütün âlemin ve sevgili yağmurun yaratıcısının Allah (c.c.) bize yağmurun hikmetinden haber vermiş. Ekinleri, bağrından koparılan toprak anaya, yeniden can u taze bir hâl gelip, yeşillenip, hayvanları ve insanları nimetleriyle doyurmasının vesilesi olan yağmura, gören gözlere ve idrak edebilen bir akılla bakıp dersler çıkarmamız lâzım.
            “Bizi suya kandıran Allah’a hamdolsun” diyen Efendimiz (s..a.v.)’in sözünün hikmetini de uzun uzun düşünmek gerekir. Allah’ın bizi suya doyurmasını sağlayan yağmura da hamd eden Efendimiz (s.a.v.) bize neyi işaret etmiş olabilir?  “Her canlı şeyi sudan yarattığımızı bilmediler mi?” Enbiya suresinin 30. âyetinde buyrulduğu üzere yağmurlarla bize suyu indiren Allah’ın hikmetlerini görmemiz gereken “yağmur”, kadîm dostumuz olmasının yanında, kutsallığı İlâhî Kitab’ımızda ve birçok mürşidi-i kâmillerin ve Dîvan şairlerinin şiirlerinde geçtiği üzere anlıyoruz ki, yağmur, yani suyun gözyaşlarından alacak mâna dolu dersler var.
            Manevî duyguları unuttuğumuz, kendimize yabancılaştığımız bir zamanda bir âşık sevdiğine yağmurlarla sitemini yolar: “ Sen yağmur gibi yağmadın ki / Ben toprak gibi kokayım.”
             Hiç düşündünüz mü, yağmur sizin için ne mâna ifade eder? Yüreğinizi bir yoklayın. “Yağmur Yazısı”nı okuyunca gönlünüze ve aklınıza neler düşecek?  Kutsal kitapların yanında birçok çağın şair ve düşünürlerince hakkında bir şeyler yazdığı yağmuru herkes inançları ve dünya görüşüyle târif etmiş. Meselâ, Che Guevara adlı bir Komünist ihtilâlci “ “Yağmur, komünisttir. Çünkü herkese eşit yağar. Rüzgâr ise kapitalisttir, zayıf olanı yıkar” demiş. Gördüğünüz gibi herkes kendi mâna dünyasınca yağmuru sevmiş.
             “Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım” diyen şair Nurullah Genç, yağmuru Efendimiz (s.a.v.)’e benzetmiş. Canlanıp tazelenip dirilmek için nasıl yağmura ihtiyacı varsa kuru toprağın, bizim de Efendimiz(s.a.v.)’in himmetine ve aşkına ihtiyacımız var, mâna âleminde dirilmek için…
            Âyet, hadis, şiir, türkü ve söz arasında bu yazıyı bitirirken, yazının kalanını okuyanların devam ettirmesini isterim. Haddim olmayarak, “yağmur” bahsinden sizin gönlünüze ve payınıza ne düşüyor, bir yoklayın kendinizi, derim. Benim payıma yağmurlar altında hep hüzünlü hâtıralar düşüyor, sızılarım bir başka sızlıyor, kırık yanım daha da inciyor, Allah’ın rahmeti gözlerime, yani kalbime değince… 
   
***

 BİR HÜZÜNLÜ TÜRKÜDÜR ANNE OLMAK BİR EVLADA


 Bir anne babanın kucağına evlat olmakla başladı her çocuk gibi benim de hikâyem. Doğmamla beraber, kalmalar gitmeler, umutlar ağlamalar, nurlar karanlıklar, yıkılmalar şükretmeler arasında geçen fasl-ı ömrümün uzun hikâyesinde, yolum anneliğin kıyısına düştü.
Hasret dolu sancılı bekleyişim ne zaman vuslata erecek diye kıvrandım durdum. Dokuz ay ne güzel, ne umutlu bir bekleyişti bir anne ve baba için. Hasreti büyüdükçe, içimdeki büyüyen kıpırtıları bir parça teselli oluyordu bana. Bu beklemekten başka aramıza bir daha hasret kalmalar girmesin ömür boyunca. Dayanabilmenin en yakıcı imtihanı olurdu herhalde bu hasret…
Bir kutlu nur, ay parçam yavrum doğdu. Vakit tamam oldu ben de anne oldum. Mavi bir kuş kanat çırpıp havalandı. En büyük nimetiymiş Allah’ın bir evlada anne olmak, kucağımda yavrumun gözlerini ilk defa gördüğümde anladım. Doğar doğmaz, yavrumu yoğun bakımın soğuk koridorlarında çaresiz bırakınca yine anladım ki en çetin imtihanlar varmış annelik yolunda.
O pembeler içindeki anne odasında yavrumu kucakladığım an nurani ve kutlu kokular duydum. Gözlerini ilk açıp baktığında cennet pırıltıları gördüm. Böyle olmasa, böyle baştan ayağa ilahi kokmasa anneler babalar nasıl bu kadar büyük bir aşkla bağlanırlardı ki yavrularına… Evlatlarımızla ayrılığı göstermesin bize Hak Teâla. Yakıcıların yakıcısı cehennem ateşi düşer ol vakit bağrımıza…
Bize bu nur toplarının yaşattığı mutluluk hangi sevabımızın karşılığı ola… En güzel rüyalarımı kızım süsler. Bineriz uçan halımıza, Kaf Dağı’nın arkasında zümrüdü anka kuşunu aramaya gideriz. Gülen gözlerinden alamam gözlerimi asla. Elleri ellerime değdiği an umutla kanatlanır yüreğim, Ferhat gibi dağları delebilirim o aşkla. Sarılıp da kokusunu içime çektiğimde şair olur dile gelir söylerim, hasretini düşündükçe bu dünyada cehennemi yaşarım, Mecnun gibi çölleri hayallerim.
Olur ki büyük yaratanın zoruna gider diye ne sevgimi, ne acımı, ne sevincimi, ne kahrımı bildirmedim kimselere. İçime attıkça katmerlendi evladımın sevdası. Her bimar halimiz yüce yaratanın şifasıyla sonlanıyor elhamdülillah. Bu sınavda, O’nun emaneti, benim canımın özü olan yavrumu kendimden vazgeçerek koruyup kolluyorum. Dayanıyorum elbet pes etmiyorum ama yanıp kavruluyorum.
Yemen bizim neyimize
Şiven düştü evimize
Bak yavrular yetim kaldı
Güvenmeyin beyinize
Bu ağıtlar nasıl söylenir diye içim ezilirdi dinlerken, acı insanı bülbül gibi söyletirmiş meğer. Hastane koridorlarında, görüş saatlerinin arasını birleştirip bir türlü ayrılamadığımda yavrumun başından, çaresizce mırıldandığım dualar ağzımdan birer ağıt olup yüreğimi yaktı…

Ninni desem nehar olur
Gül açılır bahar olur
Ben yavruma gül demem
Gülün ömrü az olur
Ninnilerin benim olsun
Uykuların senin olsun
Akan sular ömrün olsun
Ninni yavrum ninni
Dandini dandini danadan
Bağışlasın yaratan
Hak saklasın nazardan
Uyusun da büyüsün
Sen uykular ver Allah
Sen uykular vermezsen
İyilik sağlık ver Allah
Sevgisi her şeyden güzel, sevinci her sevinçten büyük, acısı ateşlerden yakıcı idi. Uykusunda nefes alıp vermesini dinlemek bile bahtiyar olmama yeterdi. Ninniler söyleyip uyutup, dualarla büyüttüğüm kuzumu hiçbir şeye değişmem. Böylesine büyük sevgi ve merhameti kendinden bir parça olarak annelere bahşetmemiş miydi yaratan… Şükürler olsun kıymetini bildirsin güzel yürekli analarımıza inşallah.

Hak Teâla anneleri şereflendirmiş, Peygamber Efendimiz nice hadisler söylemiş, haberi olmayan yoktur. Cahime dedi:“Ey Allahın Resûlü! Harbe katılmak istiyorum, sana danışmaya geldim.” Peygamber Efendimiz:“Annen var mı?” Evet, cevabını alan Efendimiz: “Onun yanından ayrılma! Çünkü cennet, onun ayakları altındadır.” 
Adına Peygamber Efendimizin hadisler söylediği bu kutlu annelik görevine layık olmayı dua ediyorum Allah’tan. Yavru kuşumu O’nun emreylediği gibi yetiştirmeyi nasip eder inşallah bana.
İşte bu sebeplerledir ki doğmakla ölmek arasında en güzel hikâyemdir annelik. Karanlıklarımızı aydınlığa çeviren yavrumuza uzun ömürler dua ediyorum. Tüm anne babalara evlatlarıyla yaşayacağı hayırlı bir ömür nasip etsin Mevla’m. Bana bahşedilen en büyük nimet, en büyük sermayem evladım, bu bahtiyarlık bana bir ömür yeter, elhamdülillah.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder