ÇOCUK KALBİNDE YUNUS / Enver ÇAPAR







Büyümüş de çocuk kalmış

Heybesine kuşlar dolmuş

Hayatı bir masal sanmış

Gerçek düşmüş o uyanmış

 

O’ na(s.a.v.) salat selam etmiş

Çocuklardan cevap gelmiş

Yorumsuz bir rüya görmüş

Saf gönülle aşkı bulmuş

 

Doğru olmuş, düz yürümüş

Dostu düşlerinde görmüş

Çiçeklerden sual sormuş

Irmaklara gönül koymuş

 

Çocuklar haklı, hayat oyun

Ey insanlar siz de duyun

Bir kitabı çok okuyun

Kalbinizden O’nu duyun

 

               

 

DİL EDEBİ / Ali YURTGEZEN


Dil edebi olabildiğince nezaketle davranmayı, şer’i şerif ruhsat verse de selîm aklın, selîm kalbin ve selîm zevkin yerinde ve güzel bulmadığı sözlerden sakınmayı gerektirir.

Kaba, çirkin, muhatapta istikrah uyandıracak lafızları kullanmaktan men eder.

Yunus Emre k.s. bir ilahisine şöyle başlıyor:

“İşidin ey yârenler, aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misali taşa benzer.

Taş gönülde ne biter, dilinde âğu tüter
Nice yumşak söylese, sözü savaşa benzer.”

Toplum olarak bizler de epeydir dilimizden zehir saçıyoruz. Sözlerimiz savaşa benziyor. Yunus bu itici, incitici, sert, kaba, muhatabı aşağılayan nefret dilini gönül katılığına bağlıyor. Zira kullandığımız dil ile gönlümüzün hali arasında bir irtibat var. Onun içindir ki karşısındakini anlayan, bağışlayan, muhabbet ve merhametle kucaklayan, tatlı, yumuşak, nazik ve yapıcı üslûba “gönül dili” diyoruz. 

Gönül dili, imar edilmiş bir gönlün sohbet, yani dostluk, ülfet, ünsiyet dilidir. Türkçede “dil”e “ifade vasıtası” manası verilirken aynı kelimenin Farsçada “gönül, kalp” manasına gelmesi belki güzel bir tesadüf. Ama “dil yarası”nın hem “gönül yarası” hem de daha ziyade “sözle açılan yara” olduğu bir hakikat. “Kişinin beyan tarzı, onun kalite ve kapasitesini, kim olduğunu ortaya koyar” manasına “Üslûb-i beyân ayniyle insandır” sözü dahi bir yönüyle dil-gönül münasebetine işaret ediyor. 

Anadolu’da eskiden anahtara da “dil” derlerdi. Bu isim aktarması, hem açmaya hem kilitlemeye yarayan bir nesneyle “dil” arasında, sözün söyleniş tarzı ve bu tarzın tesiri gözetilerek kurulan bir benzerliğin neticesi olabilir. İlâhî aşkla nasiplenmiş gönül sahiplerinin dili, muhatabın gönlünü açıp fetheden bir dildir çünkü. Gönlü taşlaşmış olanların sözlerinde ise başka gönülleri kilitleyip kapatan bir tesir vardır.
  
Bir gönül dilimiz olduğunu topluma hatırlatmak ve
bu dili yeniden öğretmek mesuliyeti tasavvuf yoluna
girenlerin omuzlarında.  Dil edebini temsil,
teşvik ve talim, dervişânın kadim mesuliyetidir. 

Unuttuğumuz gönül dili

Gönül dili madem arındırılarak sahibine, yani Cenab-ı Hakk’a tahsis edilmiş bir gönlün rahmet dilidir; tasavvuf ehlinin dilidir. Yahut dervişlik iddiasında bulunanlardan beklenen, söz söyleyecekse eğer, gönül diliyle söylemesidir. 

Bilhassa şu son zamanlarda bu dili unutmuş gibiyiz. Dinî cemaat kisvesine bürünmüş ihanet şebekeleri üzerinden ehl-i sünnet dairesindeki tarikatlar cehalet eseri iftira ve ithamlarla tahkir edilirken öfkemizi yenemiyor, aynı kabalıkla mukabeleden kendimizi alamıyoruz. Söz söyleme âdâbına riayet etmiyor, medyanın yaygınlaştırdığı polemik dilinden vazgeçemiyoruz. 

Bunda tasavvuf terbiyesinden mahrumiyetin veya yeterince nasipdar olamamanın payı büyük. Yine de bizim bir gönül dilimiz olduğunu topluma hatırlatmak ve bu dili yeniden öğretmek mesuliyeti tasavvuf yoluna girenlerin omuzlarında. Bu, ihtiyaca binaen bir defaya mahsus geçici ve yeni bir vazife de değildir üstelik. Dil edebini temsil, teşvik ve talim, dervişânın kadim mesuliyetidir. 

Başlangıcından bu yana tarikatlar “edeb”e büyük önem vermiş, hatta bazı büyükler, “tasavvuf edepten ibarettir” yahut “tasavvufun tamamı edeptir” buyurmuşlardır. Bu meyanda “Âdâb-ı Tarikat” veya “Mi’yar-ı Tarikat” diye bilinen kitaplar tertip edilmiştir. Mi’yar, “tutum ve davranışların ölçüsü, ayarı” demektir. Edep kelimesinin çoğulu olan “âdâb” ise davranışlardaki inceliği, güzelliği, uygunluğu anlatır. Âdâb kavramı bazen ahlâk veya bir tarikata mahsus usûl ve erkân manasında kullanılsa da, bunları aşan ve sadece tarikat bağlılarını değil herkesi alâkadar eden bir mahiyet taşır. Sohbet, hizmet, seyahat, ziyaret, yeme içme, oturup kalkma, komşuluk, arkadaşlık, söz söyleme... Hâsılı bütün muaşeret kaidelerini ihtiva eder. Bunlar temel ahlâk esaslarının ötesinde fazilet sayılan davranışlardır. Fıkhen de dinî bir mecburiyet sayılmadığı için nafile, mendup veya müstehap hükmündedir.

Bugün bize düşen, tasavvuf aleyhtarı herkesi düşman bellemek yerine, bilmediklerini farz ederek onlara gönül diliyle doğruları anlatmayı sürdürmektir.

Akçe’ye “mangır”, altın’a “pul” diyebilmek

İşte tarikatların bu âdâp bahsinde “dil edebi” başta gelir. Bunda yine Yunus’un, “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ede bir söz” mısralarında dile getirdiği gibi, sözün tesirinin ve insanlar arasındaki münasebetin büyük nispette söze dayanmasının rolü vardır. 

Fakat asıl saik, söz ile edep arasındaki doğrudan irtibat olmasıdır. Efendimiz s.a.v.’in Türkçeye daha ziyade, “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi en güzel surette yaptı.” şeklinde aktarılan bir hadis-i şerifi mevcut. Bazı tercümelerde “terbiye etti” yerine “yetiştirdi” veya “bilgilendirdi” ibareleri kullanılıyor. Ancak hadis-i şerifin aslındaki ifade “eddebenî” (beni edeplendirdi) şeklindedir ve bu hadis-i şerif Rasulullah s.a.v.’in farklı Arap kabile mensuplarıyla konuşurlarken onlara kendi lehçelerinde, hatasız, güzel ve akıcı bir dil ile hitap etmesinden duyulan hayret üzerine varit olmuştur. “Sözü güzel ve tesirli söyleme sanatı” manasına gelen “edebiyat” kelimesi buradan gelir ki Araplar bugün de edebiyat yerine “edeb” derler.

Tarikatlarda dil edebi öğretilirken yalan, iftira, gıybet, küfür, malayani gibi günahlar asıl müfredata girmez. Çünkü zaten bunlar dinimizin yasakladığı fenalıklardır. Dil edebi, mübah dairesindeki sınırı mekruh istikametinde aşmaya meyyal daha ince meselelerle alâkalıdır. Kişiyi, dünyanın nefse hoş gelen cezbedici metalarına, onların hakikatteki değersizliğini hatırlatan isimler vermeye sevk eder mesela. Bu minvalde şeyh efendiler bağlılarına “Akçeye (paraya) mangır, altına pul diyesiniz” tembihinde bulunurlar. Mangır, nargile tütününü tutuşturmakta kullanılan, tavla pulu şeklinde sıkıştırılmış kömür tozudur ve tıpkı “pul” gibi değersizdir. 

Dil edebi olabildiğince nezaketle davranmayı, şer’i şerif ruhsat verse de selîm aklın, selîm kalbin ve selîm zevkin yerinde ve güzel bulmadığı sözlerden sakınmayı gerektirir. Kaba, çirkin, muhatapta istikrah uyandıracak lafızları kullanmaktan men eder. Dil edebine uygun olan, mesela “eşek” demek yerine, “binek” manasına “merkep” demektir. Mesela edebe uymayan fakat kullanılmasına mecbur kalınan bir ifadeden önce “sözüm meclisten dışarı” veya “hâşâ huzurdan” demektir.

Yine bir imtihandan geçiyoruz

Uğradıkları bunca saldırıya, iftira ve hakarete rağmen tasavvuf erbabından bu kadar nezaket, bu kadar incelik, bu kadar mülayimlik beklemek insafsızlık olmaz mı, diye sorulsa, olmaz deriz. Zira böyle durumlarda dervişlerin tarih boyunca sergilediği dil edebi bellidir. Onlar bugünkünden daha ağır itham ve hakaretlere muhatap oldukları, din adına ret ve tekfir edildikleri, her türlü zulme maruz kaldıkları asırlarda bile kendilerine bütün bunları reva görenleri “zâhid” diye nitelemişlerdir. 

Bu bir tarizdir (söz dokundurma) şüphesiz ama tahkir ve kınama maksadı taşımaz. “Siz, tasavvuf husumetini zühd sanıyorsunuz; iyi niyetli ve samimi bir müslümansınız ama bilmediğiniz için yanılıyorsunuz” ikazı sadedinde bağışlayıcı ve hakikate davet edici bir tutumu yansıtır. Efendimiz s.a.v.’in kendisine eziyet eden Kureyşli müşriklere karşı, “Allahım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar (doğruyu) bilmiyorlar!” niyazıyla sergilediği tavrın kuşanılmasıdır.

Öyleyse bugün bize düşen, tasavvuf aleyhtarı herkesi düşman bellemek yerine, bilmediklerini farz ederek onlara gönül diliyle doğruları anlatmayı sürdürmektir. Bir imtihandan geçtiğimizi unutmadan, haklı tenkitlere kulak verip hal ve gidişimize çeki düzen vermektir. 

Yiğitlik, öfkeyle kırıp dökmek değil, öfkeyi yutarak hilm ile muamele edebilmektir. Gönülleri yıkmak kolaydır da yapmak zordur. Dervişlik zora talip olmaktır. 

Yunus’la başladık yine Yunus’la bitirelim. Vazifemizi bize şöyle hatırlatıyor:

“Ben gelmedim dâvi (dâvâ, iddia) için
Benim işim sevi (sevgi, aşk) için.
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.” 


AŞKÇA GİDİŞLER / Ahmet Özmen KILIÇ



Sessiz olmalı gidişim,
Sevişim gibi sessiz.
Ne bir metropol hengamesine benzemeli,
Ne de imkânsız aşkların vaveylasına…
Ve nasıl zulamda gizlenmişse aşk,
Ve nasıl duruyorsa içimde öyle sessiz.

Çok değmeden hatıralara,
İmkânsız aşkların ellerine dokunmadan
Püsküren lavları içimde tutarak,
Parıltılı bir şehla bakış atarak,
Son defa bakarak,
Münzevi bir hayata dalarak.

Sessiz olmalı gidişim,
Sevişim gibi sessiz.


22.02.2007



SEYYAH YAZAR MEHMET GÖZÜKARA / Hasan KEKLİKCİ


(Bu Bir Kitap Tanıtım Yazısıdır)
                                                                                                 

Mehmet Gözükara’nın Seyyah Yazar/Gezerken Gördüklerim isimli kitabının 122. sayfasında: “Tekir’i bilirsiniz, sanırım. Kahramanmaraş’ın merkez bucağına bağlı bir yerleşim birimidir. Elbistan’dan Maraş, Adana, Mersin istikametine gidenler içinden geçerler, ister istemez. …” cümlelerini görünce üç-beş yıl önce lokantada yaşadığım bir olay geldi aklıma. Dostların hoşgörüsüne sığınarak: Lokantada biz yemeğimizi yarıladığımız sırada yan masaların arasında; orta yaşlı, orta boylu, kırçıl saçlı, ceketinin altında delme yeleğe benzer bir kazak. Kazağın altında boğazına kadar tüm düğmeleri ilikli beyaz gömlek, ilk bakışta akşamdan yastık altına konup ütülenmiş hissi veren bir pantolon. Ayağında, burunlarında boya ile kapatılamamış taş yarası olan siyah bir kundura bulunan, Kaf Dağını ikiye yarıp ortasından çıkmış; kendinden emin, ömrü boyunca dediği her işi herkese tutturmuş, dert maraz görmemiş, göz hizasından aşağıya bakmayan, hayattan üzerine zerre kadar yük almamış bir adam belirdi. Önemsenmesi gereken biri olduğunu tüm lokantanın yanında, küre-i arzın her milimetresine hissettirircesine etrafına şöyle, “küçümseme” demeyelim de acıma duygusu gibi bir duygu ile bakınıp, Avrupa’da görev yapmış diplomat edasıyla bir masaya kurulup oturdu. Ne arzu ettiğini sormak için yanına gelen garson nazik bir dille “Orası altı kişilik masa, malum öğlen saati sizi şöyle iki kişilik masaya alabilir miyim?” dedi. Adam garsona bakmadan ve sanki oturduğu yeri beğenmemiş de kalkıyormuş gibi bir tavırla kalkıp en yakınındaki iki kişilik masaya oturdu. Garson yanından ayrılınca oturduğu iki kişilik masadan kalktı, etrafına şöyle -şöyle işte canım- baktı; gidip dört kişilik bir masaya oturdu. Yanımdaki dosta “Bu adam Elbistanlı” dedim. Gülüştük.

Sonra ben lavaboya elimi yıkamaya giderken zihnimde kurduğum bir plan üzere, adamın masasına doğru şöyle bir hamle yaptım ve “Af edersiniz sizi Andırın’dan birine benzettim” diyerek geri çekildim. -Aklım sıra adama “Ben Andırınlı değilim, Elbistanlıyım dedirteceğim.- Acıktığından filan değil de işte öylesine yiyormuş gibi ağzına götürdüğü kaşığı elinde bir an tutarak, sanki ayağının altındaki mermere söylüyormuş gibi bir üslupla “Ben Andırınlı değilim” dedi. O kadar…
           
Elimi yıkayıp masaya döndükten sonra beraber yemek yediğimiz dost “Ne oldu abi, adamın nereli olduğunu öğrenebildin mi?” dedi. Hiç tereddütsüz “Elbistanlı!” dedim. Evet, Elbistanlı: Adam benim sorduğum soruya “Hayır ben Andırınlı değilim Elbistanlıyım” demiş olsaydı, Elbistan’ı da Kahramanmaraş’ın veya dünyanın herhangi bir ilçesi durumuna indirmiş olacağı için, aynı cümle içerisinde sıradan bir yeryüzü kazası ile Elbistan’ı bir tutmuş olacaktı. Dolayısıyla sadece ben Andırınlı değilim demesi Elbistanlı olduğuna yeterli bir delildir.

Altmış dört Avrupa ülkesinin neredeyse elliye yakınının, elli dört Afrika ülkesinin yarıdan fazlasının ve on altı Ortadoğu ülkesinin tamamının kullandığı bir yolu ve o yol üstünde bulunan Tekir gibi bir beldeyi “Elbistan’dan…” diye tarif eden bir memleket sevdalısından ve onun yıllarca emek vererek vücuda getirdiği Seyyah Yazar/Gezerken Gördüklerim kitabından bahsedecekken laf nereden nereye geldi. Hal bu ki ben: Mehmet Gözükara’nın, cennet mekân Bahaettin Karakoç’la yaptıkları sohbette “Sararan yaprakların düşmesinin tam vaktiydi oysa. Ömrünün güzüne eren yaprağın, dalından koparak bir akarsuya düşmesiyle yeni bir yolculuğa çıkması arasında saklanan, şiir miydi acaba?” dediğini anlatacaktım sizlere ve Bahaettin Karakoç için “Gönül şehrinin kapısını sözle motifleyip sözle kilitler.” diyor diyecektim. Ve kitaptan iktibas yapacaktım başlık vermeden, sayfa numarası yazmadan. “Sizlere içinden geçip gidemediğim bir ‘güzellikte’ yaşadığım/yaşatıldığım bir başka güzelliği anlatmaya çalışacağım burada, kelimelerimin yettiğince. Kifayetsiz kalırsam, siz, anlatmak istediklerimi anlatamadıklarımdan bulup çıkartırsınız, biliyorum.”  ‘Bu ne alçakgönüllülük’ diyecektim. “Bu bir araya geliş; şiirin şekil, kalıp ve ölçüye hapsedilerek edebî değerden yoksun, gönül ilhamıyla yoğrulup şekillenmeden, ham haliyle söz pazarına çıkarılıp şiir diye sunulduğu laf kalabalıklarının içinden ‘has şiiri’ süzüp çıkaracak şuurda beş şairin bir araya gelmişliğiydi…” ‘Bir birliktelik vesilesiyle gerçek şiirin nasıl olması gerektiğini tarif ediyor, Seyyah Yazar kitabında’ diyecektim.

Dükkân’da (TYB Kahramanmaraş Şubesi) bir akşam sohbet etmiştik. Kahramanmaraş’taki Sanat Okulu yıllarından bahsetmişti Mehmet Gözükara. Konu dönüp dolaşıp Şan Sineması’nın birkaç dükkân yukarısındaki Fidan Lokantası’na gelmişti. Mehmet Bey “Bir tabak kuru fasulye ile bir somun yerdik, her istediğimizde ekmek vermekten usanmazdı lokantanın sahipleri. O günlerin hatırasına, elimiz ekmek tutmaya başlayıp, en lüks lokantalarda yemek yiyecek duruma geldikten sonra da ben Fidan Lokantası’nı bırakmadım, hala Maraş’a her gelişimde yemeğimi orada yer, dostlarımı orada ağırlarım.” demişti.

İnsanın aklına şey geliyor… Verilmiş midir bilmiyorum ama memleketine bu denli âşık olan insanların isimleri yaşadıkları yerlere, yaşarken verilse olmaz mı? Yarın bir gün bu âlemden göçüp gittikten sonra…


eski günler güzel / mustafa alper taş



o eski merdivenlerin orada
bir daha söylenmedi kimseye
küflü nefesini
çekerken yıllar öncesine
o saçları bir bahar yamacı gibi kınalı
büyük kadın
güzel at

işte karanlığı içerken
bir akşamın sürahisinden
dönüp bakmadı gölgesizliğine
zeytinlerin

koşuyor biliyorum
hâlâ hışırtısında
sımsıcak yüreği

beyaz ev
uzun badanalar
ah bir zakkumun renginde bütün sular
akıyor göğsünün büyük günlerine
çağırıyor eski evlerini
büyük kadın
güzel at

korkuyor kirazların görünmesinden



YOLUN BAŞINDAKİ MUTLULUK/ Hidayet BAĞCI

“…Her niyet aslını temsil eder ve özü güzel olursa güzelliğine mutluluk katar…”

Toprak suyla birleşince suyun mu yoksa toprağın mı bilemediği bu koku, toprağın içinde kendince yol alan bir su misali anılarına yol alıp uzayıp gidiyordu, Ayşe Sultan’ın hatıraları arasında. Önce en son yaşadıkları düştü zihnine sonra dört yaşındaki çocukluğu onu mutlu etmeye çalıştı, karpuz tarlasında oturup yediği bir dilim karpuzla… Oysa önündeki meyve tabağının içinde sadece dalından yeni koparılmış birkaç tane incir vardı ve düşündü: “Neden bir dilim karpuz geldi aklıma?”

Aslında insanı mutlu etmek, en küçük ayrıntılarda saklansa da teselliler gibi en sona kalır. Önce en acı durumları hatırlarsın, yalnız kalırsın ve sonrasında toparlanmak için mutluluk kuyusuna inersin. Orada gördüğün ilk yere oturursun. Kuyu kendini doldurmaya başladıkça birkaç mutlu anı varsa kuyunun duvarlarında, onlara bakarsın. Ayşe Sultan’ın yaşadığı bu hal dişlerinin arasında ezilse de hatırladıkları da onu ezmişti. Sonra ağzındaki incirin incir olduğunu, anılarının bir dilim karpuzla mutlu olduğunu fark etti. Şehre gitmek için yol kenarında annesi ve babasıyla otobüs bekledikleri bir gün bir su kaynağının başında oturmuşlardı. Toprağın içindeki su kaynağı berrak olduğu kadar ağızda şekerimsi bir tat bıraksa da Ayşe Sultan o zamanlar da mutluydu. Çok uzakta bir tarla gördü, toprağın üzerinde binlerce irili ufaklı koyu yeşil toplara benzeyen cisimler vardı. Onları görünce eteğinin ucundaki ziller dile gelip şarkı söylese de bekledikleri otobüs her an gelebilirdi. Ayşe Sultan’ın dudaklarından gözlerine bir yay edasıyla kıvrılan gülüşü babasının da içini ısıttı. Hilmi Usta da gözleriyle olur şeklinde izin verdi, Ayşe Sultan’ın karpuz tarlasına gitmesine. Toprak o kadar yumuşaktı ki Ayşe Sultan koştukça ayakları toprağın içine gömülüyor gibiydi.

“…İnsan toprağa basmalıydı ki aslını bulduğunda kendini bulmalıydı…” diyerek anılarının arasına koştu Ayşe Sultan. İkinci inciri yediğinde mutluluk kuyusundaki o küçük kız çocuğu karpuz tarlasındaki küçük koyu yeşil karpuzlara dokunmuştu ki babası Hilmi Ustanın sesiyle kendine geldi.

“-Kızım otobüs gelmek üzere haydi gidelim.”

Oysa o burada kalıp bu gördüğü toplarla oynayacaktı. Ama ona onların birer top olmadığını anlatacak birileri olmalıydı. Ancak tarlanın bir diğer ucunda oynayan yedi yaşındaki küçük şalvarlı Akif Emre onu ikna edebilirdi. Akif Emre tarlaya koşan küçük kızın kim olduğunu bilmese de önündeki küçük karpuzların içlerini oyarak oyuncak yapsa da karpuz çekirdekleri isteklice toprağın içine düşüyordu, gelecek seneye yeniden karpuz tarlası olabilmek umuduyla. Ayşe Sultan’ın peşi sıra gelen Hilmi Usta toprağa diz çökerek kızının mutluluk kahkahası atan bakışlarını incitmeden anlatmalıydı, gördüklerinin birer top olmadığını….

“-Kızım, gördüklerin hafif değil onlar çok ağır ve içleri çok dolu.”

Dakikalarca dil dökse de Hilmi Ustanın kızı inatla bastığı yerde durdu, dimdik. Akif Emre’nin babası durumu uzaktan gördü. Oğlunun elinden tutup Ayşe Sultan’ın durduğu toprağın köşesine yaklaştı ve elindeki bıçakla karpuzlardan birini kesti. Nereden bilsin Akif Emre’nin babası, bu inatçı kız çocuğunun kirpiklerinin ucunda asılı kalan birer su damlasının tutunduğu yerden sonbaharda düşmeye hazır bir yaprak gibi kopacağını.

“-Baba, mutluluğum kesildi…”

“-Kızım, mutluluk hayal ettiklerin olsa da gerçeği görmek için yaşamak da bir mutluluktur…”

Ayşe Sultan valizini toparlarken o gün otobüse yetişmek için elinde bir dilim karpuzla babası Hilmi Usta’nın kucağında koştukları günü anımsayarak gülümsedi. Akif Emre’nin karpuzdan yaptığı oyuncakları gördüğünde o bir dilim karpuzun top olmadığına o kadar çok sevinmişti ki, şimdi Ayşe Sultan herhangi birinin hikayesinde kötü olarak gördüğünün başkasının hikayesinde iyi olabileceğini kavramıştı.

 

GECELER/ Ahmet Doğan İLBEY








Dostsuz, dildaşsız geçen gecelerimi

teselli etmeye çalışıyorum

teselli olmuyor geceler... 

her gece bir yalnızlık

bir dost hüznü çökünce

bir gönül ağrısı ve dükkân hikâyesi

tâ yüreğime iniyor

bir sancı, bir hasret sarıyor her yanımı

geceler ah geceler!

AYASOFYA’YA ŞİİR DENEMESİ -2- / Gün Sazak GÖKTÜRK


İZABEL, MAVİLİKLERDE BİR KUĞU…









Ah izabel...
O an oradaydık hepimiz,
İnkâra yol açan tedirgin yamaçlarda...
Hepimiz şahittik katledilişine taş duvara kazınmış insanlığın…

Sen maviliğin, eserisin izabel...
Sana bakınca güzelleşiyor dünya...
Ne bileyim izabel tuhaf oluyor insan...
Duyunca izabellerin öldürüldüğünü..

Benim hala umudum var içimde yeşeren...
Eşkin bir ot gibi, vuslatın aşkımı öldürecek izabel,
Sana yaralar kuşanırım ben kılıçlar yerine...
Benden uzak olmalısın.. .İzabel
Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin...

Uysal gecede şeytanlara çobanlık yapan kadın...
Kan göllerinin ürkek kuğusu...
Acının içinde açan bir çiçeksin sen...
Sana çiçeklenesim var ey hayal...
Rüyalar gerçek olmak için vardır...
Ve sen benim uyanıkken gördüğüm düşsün izabel

Beni bir avuç suda boğmaya çalışan
Zehir soluyan düşmanlarım değil
Belli ki sofrasını açıp beni doyurmaya çalışanlar öldürdü...
Sığınılası bir limansın sen bana İzabel...
Senin bir gülüşüne vurulurum ben...

Hayırlı cumalar izabel...
Ölemedim sana geldim.
Kaç kere vurdular beni,
Kaç yerimden bıçaklandım ihanetin lanetiyle,
Bana yaşama hakkı ver yeniden...
Bohçamda sana gül dalı baharlarla geldim izabel...
Serkeş ve oldukça haz dolu bir nehirde yıkanalım senle...
Beni vaftiz et göğsün arasından akan şarap dolu nehirlerde izabel...
Belli ki kıyamete vakit var, bekleyebilirdim seni...
Ama bir kuş ölür düşümde, göğsümde mezar taşları yükselir...
Senin bereketli göğsünde büyür benim tutkum izabel...
Belki bu baygın sevdaların adamı değiliz bize ağlamak düşer...
Tam düşecekken o aşk denilen vahşi kısraktan, izabel
Tutuğum ellerin olmalı derin pişmanlıklarla.

Yolumu gözleyen dalga dalga sallanan patikalarda
Kıvrımlanan yamaçlarında bir baharla kol kola...
Çürümüş Selviler gövdesine yaslanmış yaşlı kızlar...
Dört yanımda kızıl selviler...
Bir bilen var mı adını...
Sen bir aşkın sınırısın,
Mevsimin en soğuk günüsün belkide...
Ey bin parçaya bölünen karanlığı yüzümden söküp,
Uluğ bir otağ kuran göğsümün kır çiçekleriyle süslü örenlerine...
Seni bir tanıyan bir bilen var mıdır?

İçimde karlı bir gece yaşanırken tenim kor ateşlerde... izabel
Sen mürekkebe bulanmışsın sonsuzluk denizinde...
Yaslanıp göğsüne, masallar dinleyesim var senden izabel...

El yordamıyla yalpalayan bir âmânın hislerine rehberdir,
İçimde dörtnala sana doğru koşan atlar İzabel...
Aşkından kör olmuş bir adamım ben...
Ve sana yazdığım şiirleri ancak körler duyabilir...

Sen siyahlar içindeki beyaz kadınsın...
Senin iyimserliğin cennetten yeryüzünü seyre dalışındır...
Sen benim kaçıncı yıkılışımsın bu asırda...
Nasıl alışırsa bir kuş mavi göğü yitirmeye
Bende öyle alıştım insanlığımı yitirmeye...
Haz aldığım tek an ve tek yer senin huzurun ey sevgili...
İçimde bin bir hikâye hangisini sana anlatsam bilemedim izabel...
İzabel kan akan nehirlerin sahibi...

“Kırk yaşıma kadar hep intiharı düşündüm ama kırk yaşımdan itibaren insanların intihar etmeye değmeyeceklerini düşünmeye başladım." İ.Özel...
Aslında tamda böyleyiz hepimiz, bende değmeyeceklerini düşünüyorum... Çünkü kırk yaşındayım ve bakirelerin lanetinden korkmuyorum izabel...