DÜKKÂN MEKTUPLARI-10 / Ferhat AĞCA

Fazlı abi,

Ahmet abi bize her zaman seher vakti vurgusu yapar ya, gerçekten haksız değil. Ne zaman uyku tutmayıp seher vaktine kadar uyanık kalsam, hep dostlarımı ve aziz hatıralarımı hatırlarım. Gerçekten bir şeyler var şu seher vaktinde. Sanki insanın kalbi daha da genişliyor, hakikate açılıyor, ne varsa ona dair, içine içine doldurası geliyor. Kalp o kadar genişliyor ki göğüs kafesinin yükseldiğini hissediyor insan, aşağıdan mideyi sıkıştırıyor ve yediklerimi hazmedemedim zannediyorsun, yukarıdan boğazın gıcıklanıyor, yutkunamaz oluyorsun... Hani boğazıma bir şey takıldı diyor ya insanlar bence kalpleri boğazlarına kadar gelip baskı yapıyor da başka bir şey zannediyorlar…

İşte böyle bir seher vaktinden selamlıyorum seni…

“Hatıralar azizdir” der ya Ahmet abi. Hatıralar hatırlandıkça daha da azizleşiyor sanki. Ne kadar da Ahmet abinin sözlerine atıf yaptım ama değil mi? Hatıraları hatırlarken bizi birbirimize kim kenetledi, bu harcı kim kardı, bizi yan yana getirip aramızı kim harç ile doldurdu?  Bu soruların binlercesi birbiri ardına gelip yarı cevaplı, yarı cevapsız binlerce metrelik soru duvarı oluşuyor gözümün önünde. Bazen bu duvarları aşıyorum, bazen bu duvarlar yıkılıyor altında kalıyorum…

Ne zaman seni hatırlasam bir türkü ile birlikte gelir hatıralarımız. Bazen bir şiirinle… Hepsi bir yana ama babamın teknesi şiirini hemen hemen her hatırlayışımda açar okurum, onun yeri başkadır benim yanımda… Tütünü unuttum sanma, ne zaman elime alsam hediye ettiğin tabakayı, yine hatırlarım seni diğerleri ile birlikte. Ama özellikle yolda yürürken hiç beklenmedik bir anda uzaklardan bir türkü çalınsa kulağıma, yine seni hatırlıyorum; dükkân türkülerini ve onları dinledikçe cezbeye kapılan Ahmet abiyi… Gerçi sen bu aralar türküdarlık müessesinden vazgeçmiş gibisin, en son ne zaman senden türkü dinlediğimi hatırlamıyorum. Şimdi sen bu satırlarımı okuyunca  “size ne kardeşim istediğimi kabul eder, istediğimi reddederim niye karışıyorsunuz” diyorsundur. Benimkisi tahmin tabii ki ama hep böyle dersin ya… Seninki de biraz saçmalık abi, hem bu kadar insanın hayatına girmişsin hem de beni halime bırakın diyorsun. Yeryüzünde böyle bir şey olmamıştır ki. Şimdi ülkeyi yöneten ağır sorumlulukları olan, son derece önemli bir insan olduğunu bir düşünsene… Ben düşündüm,  şöyle kendi halime kalıp beş dakika kafamı dinlediğim, kendime ayırdığım bir vaktim kalmadı, iyi ki de değilim… İnsan tanıştığı veya temas ettiği herkese kendi vaktinden bir miktar veriyor aslında. Az ya da çok ama kesinlikle veriyor. Dolayısıyla beni kendi halime bırakın demeyi bırak artık. Geçen haftalarda kafamı dinlemek için izine ayrıldım demiştin. Sormama rağmen kafanın söylediklerini bana anlatmadın. Unutmadım.


Nerden aklına geliyor bunlar deme “baba parası yemeyen felsefe yapamaz” demiş sözün sahibi. Biliyorsun işim gücüm yok. Sabah olunca işe gitme derdim yok… Fark ettim de insanlar asgari ücret karşılığında hayal kurma yeteneklerini satıyor. Yarın bir gün bende öyle yapacağım muhtemelen, onun için fırsat varken söylemem lazım her şeyi. Her şeyi söyleme çabası biraz iddialı oldu. Ama sen benimle ne yapmak istersin diye soracak olursan. Uçsuz bucaksız bir çölde sonsuzluğa doğru, sonsuzluğun sahibine doğru yürümek isterim. Dilimizde türküler, tabakamızda tütünler, bağıra bağıra deli gibi yürümek… Biz hakikate âşık iki âşığız. Uyursak Akif abi uyandırsın bizi.

***
EHL-İ DÜKKÂNA HOŞ BİR HAVADİS

Efendim fakir-i hakir ara ara twitter denilen nevzuhur mecrada gezinir ve kültüre, edebiyata dair havadisleri takip eder. Yine bir gün gezinirken “Cihan Çetinkaya” isimli bir zat-ı muhteremin paylaşımları hoşuma gitmiş ve takip etmeye başlamıştım. Dün ise paylaşmış olduğu bir mesajı beni derinden etkiledi ve ayrıntılı olarak okudum, mesaj şöyleydi:

"Olmak zorunda olduğunuz kişi olmasaydınız ne olmak isterdiniz? Doktor, öğretmen gibi sisteme dahil bir şey değil, daha başka, hür bir hayâl verin bana...

Şahsen ben bir kuş bilimci olmak isterdim.”

Mesajın altına herkes bir şeyler yazmış; kimisi bir seyyah, kimisi bir türbedar, kimisi de bir masal anlatıcısı olmak istemiş. Burada benim dikkatimi çeken şey ise insanların zengin olmak gibi dünyalık bir şey istememiş olması ve Cihan beyin herkese tek tek destek veren, cesaret veren cevaplar vermesiydi. Cevap verenlerden bir kişi de hikâyeci olmak istemiş. Cihan bey ise cevabında; bunun hayal olmadığını, isterse yapabileceğini ve yazdığı bir şeyler varsa göndermesi halinde ilgileneceğini söylemiş ve mail adresini oraya yazmış. Özellikle de bunu görünce anladım ki bu adam ehl-i dil, bu adam bizim gibi, dükkan ehl-inden biri gibi. Dayanamadım seher vakti olmasına rağmen, yorgun olamama rağmen, orada gördüğüm mail adresine "aynı cins kuşmuşuz" başlıklı bir mektup yazdım.  Yazmış olduğum mektup şu şekildedir:

“Üstadım merhabalar. Öncelikle sizi seherin selamı ile selamlarım. Beni bu saatte bu mektubu yazmaya meylettiren şey, Twitter'daki "ne olmak istersiniz" konulu twitiniz ve her cevap yazana ayrı ayrı verdiğiniz latif cevaplarınızdır...

Bendeniz Maraşlı'yım, Maraş'ta ikamet ediyorum, ziraat mühendisiyim, Maraş'ta olduğum için tabii olarak edebiyatla da ilgileniyor, ufak tefek kendi çapımda birşeyler yazmaya çalışıyorum. Ayrıca tanbur icrası ile uğraşıyorum, Özer Özel hocama layık olmaya çalışan bir talebeyim. Sizi ilk olarak hocamın bir videosunu paylaştığınızda tanımış ve takip etmeye başlamıştım...

Daha sonra ki her paylaşımınızda aynı cins kuş olduğumuzu anladım. Özellikle de bahse konu olan twitiniz beni çok duygulandırdı. İnsanların iç alemine yolculuk etmesine sebep olmak,  kalblerine doğru bir kapı açmak, sade ve iddiasız bir şekilde insanların bakışlarını iyiliğe ve güzelliğe çevirmek... Bunlar Allah dostlarının vasıfları... Verilen cevapların hepsini okudum. Hikâye yazmak isteyen birine, ilgileneceğinizi söylemiş ve mail adresinizi vermişsiniz bende orada adresinizi gördüm ve bu mektubu yazmak istedim... "Her kuş kendi cinsiyle uçar" buyurmuş büyüklerimiz. Yan yana gelmemiş olsakta beraber uçtuğumuzu bildirmek ve yaptıklarınızdan ötürü şükranlarımı arz etmek için yazdım bu satırları... Dâim muhabbet...”

Gün dündü, akşam saatleri oldu ve mail adresime şöyle bir cevap geldi:

“Aleykum Selam Sevgili Kardeşim.

Sabahın ilk saatlerinde mailinizi okudum. Lakin hem edebi hem de duyguya tercüman bir metin olduğundan, alelade bir cevap veremezdim. Bu sebeple kendime ayırdığım şu müsait zamanımda, size bir cevap yazmaya çalışacağım.

Sözleriniz beni ziyadesiyle memnun etti. Ancak, belki de yüreğime dokunan bir nefesin telkini neticesinde, ben bu dili tanıyorum, ben bu lisanı evet, bir yerlerden biliyorum, deyiverdim kendi kendime; Bu dil şüphesiz gönül coğrafyasına özgü bir dildi. Evvela zarif bir kalp, sonra latif bir düşünce, bir kazanda harman olur, hemhal olur, hemdem olur ve bir cisme bürünür, derler. Bu gönüle ait dili ancak ve yine bir gönle sahip kimseler anlayabilir.  

Böyle olunca, aynı cins kuşmuşuz, tabiri yerini buldu, oraya yerleşti ve muhkem bir irade temsil etti. Biz kardeşim, aynı bağın bülbülüyüz. Bu bağda susacak olsak bir, ötecek olsak bir hareket ederiz. Zira bizi harekete geçiren şey keşmekeş bir dünya gailesinden ziyade hakikate olan inancımızdır. Rabbim bizi şu güzel bağımızdan etmesin, yersiz yurtsuz komasın inşallah.

Allah'a emanet olunuz kardeşim, en kalbi selâmlar ile...”

İnsan bazen söyleyecek söz bulamıyor. Bu duyguların dünya üzerinde maddi karşılığı yok. Hiç tanımadığım, ne iş yaptığından, nerede yaşadığından bile haberdar olmadığım biri ile böyle hem hâl olabiliyoruz… Bu dili bize Ahmet abi öğretti, Hocamgil öğretti, Dükkan öğretti… Dükkan bülbüllerine selam olsun…




***
İKİ KAPILI BİR OTOBÜS



Otobüsün en arkasında, öyle hemen inecekmiş gibi, oturduğu koltuğun emanet olduğunu bakanlara gösterircesine, kapının yanında oturan yaşlı bir adam…



Hayat belini bükmüş, iki büklüm olmuş. 


Kucağında bir poşet dolusu ilaç. Poşetin şeffaflığı kan şekeri ve kolesterol ilaçlarını gösteriyor ama poşetin doluluğundan belli ki, hastalıkları bunlardan ibaret değil; saçlarının, kaşlarının ve kirpiklerinin olmaması belki ince illetten, belki yaşlılıktan ama asıl önemli olan; yaşlı amcanın oturuşuyla, duruşuyla, otobüsün sağa ve sola dönüşlerinde, kapı kenarındaki demirden destek alıp düzelir düzelmez bırakışıyla, hemen her şeyi ile birazdan inecekmiş hissi vermesiydi. Bu hissiyat, sadece otobüs yolculuğunun kısa süreceğini değil, dünyanın da kısa sürecek bir yolculuk olduğunu hatırlatacak nitelikteydi.

İhtiyar amca, otobüslerde arka kapıdan inildiği için sadece otobüsten inenleri görebiliyordu. Şoför de ön taraftan binenlere yer açmak için “‘havuz’a inelim, binenlere yer verelim” diyerek yolcuları uyarıyor ve ihtiyar amcanın yanına gönderiyordu. Amcanın oturduğu yer, arka kapının hemen yanı, otobüsün ekseri yerlerine göre daha alçakta, sonraki durakta ya da diğer yolculara göre erken ineceklerin toplandığı yerdi. İtişme kakışmanın bol olduğu, zaman zaman mahşer yerini andıran bu yerin adı şoförlere göre ‘havuz’ du. 

İhtiyar amca, yaşlı, genç, çoluk çocuk… İnen herkese tek tek ama sakin sakin bakıyordu. Belki her inene bakarak kendi hayatını gözden geçiriyor, onlar gibiyken neler yaptığını düşünüyordu. Otobüsün durduğu her durakta açılan kapıdan durakları seyrediyor, ineceği durak olup olmadığını kontrol ediyordu, belki de hayatının durak noktalarını gözden geçiriyordu… 

Bir süre sonra ön taraftan kendi yaşlarında ama kendisinden biraz telaşlıca bir ihtiyar havuza indi. İhtiyar amca ile göz göze geldi ve ikisi de kafasını sallayıp biraz da tebessüm ederek aşinalıklarını belli ettiler. Telaşlı olan ineceği durağa yaklaşıp yaklaşmadığını kontrol edip söze girdi. 

” Sen Kazancı Mustafa’nın yanında çalıştın değil mi?” 

İhtiyar amca kafa sallayıp onay verdikten sonra: 

“Evet. Sen de Hasan’ın yanındaydın değil mi?” diye sordu ve “Evet” cevabını aldı.

Telaşlı amca hatırlanmış olmaktan memnundu ve belli ki iki komşu esnafın iki çalışanıydılar. Yolu kontrol edip tekrar söze girdi:

“Kazancı Mustafa iyi adamdı, Allah rahmet eylesin” dedi. 

İhtiyar amca da bu duadan hoşnut bir şekilde “Âmin! Âmin! doğrudur çok iyi adamdı” dedi. Bir an yere baktı ancak bir yanlışı düzeltme aceleciliğiyle hemen başını kaldırıp hak edene hakkını teslim etme edasıyla “Hasan da iyi adamdı canım, o da iyiydi.” Dedi. 

Telaşlı amca da “evet o da iyiydi Allah rahmet eylesin” dedi. 

Otobüs durağa yaklaşıp yavaşlamaya başlayınca ekledi “ben burada ineceğim, tuz ekmeğimiz oldu hakkını helal et” deyip ihtiyar amca ile tokalaşmak için elini uzattı. 

Amca iki eli ile uzatılan eli kavradı “helal olsun ne demek” dedi. Karşılıklı olarak ellerini göğüslerine götürüp başlarını eğdiler. Kapı açılıp o inerken yeteri kadar memnuniyetini ifade edemediğini düşünerek sırtını sıvazladı. Bu biraz da “muradına erdin haydi bakalım ineceğin durağa geldin” demek de olabilirdi. 

İki durak sonra ihtiyar amca inmek için ayağa kalktı, otobüs yavaşladı, durdu, kapı açıldı, amca inmek için kapıya yönelince. Yolculuk boyunca amcaya ayakta eşlik eden ve tüm bu konuşmalara şahitlik eden genç, amcaların bu hassasiyetinden etkilenmiş olacak ki amcaya doğru atılıp “hakkını helal et amca” dedi. Amca bu gencin neden helallik istediğini anlamamıştı ve bakışlarıyla da belli etmişti. Bunu anlayan genç cevap verdi. “Yolculuk boyunca mecburiyetten de olsa sana tepeden baktım amca o yüzden”…


***
EKMEK ve BİZ


Bir çocuğun büyümesi tek başına onu almaya gitmekle başlamıştır, ilk alış verişi, belki ilk veresiyesidir babasının adına. Küçük samimi bakkal ile ev arasındaki yolculukta yoldaş olur uç kısmından fedakârlık ederek, koltuğunun altına girerek karşıdan karşıya geçirir, ısıtır soğuk kış günlerinde yoldaşını. Ekmek iyi bir yoldaştır dünya gurbetinde, hayatı boyunca eşlik eder insana; bazen üç öğün, bazen iki öğün, bazen de soğanla birlikte sadece bir öğün.

Sofranın olmazsa olmazıdır ekmek. Savurgan villa sofralarında hususi ekmek bıçağıyla dilimlenerek ve arta kalanı atılarak; kanaatkâr gecekondularda ise baba eliyle bölünerek ve ”somun” denilerek yerini alır sofranın başköşesinde. Her gün ve her öğün değişse de yemek çeşitleri, sofrada tek değişmeyen odur. Hatta Fazlı Bayram’a göre bütün yemekler, ekmek yemek için yapılır. Buna rağmen sofraya getirilmesi genelde unutulur ve bu görev sofraya oturacak en son kişiye düşer. Belki de ekmek, sokakta oynayıp geç kalan ya da bilgisayar başından kalkmayan çocuğu sofraya getirmek için gizler kendini bir yerlere… Çünkü çağırma cümlesinden sonra “gelirken ekmeği de al gel” denir.  Kalabalık ailelerde çorba hızla kaşıklanırken onun ihmal edildiği hep anne tarafından hatırlatılır “ekmekle ye de karnın doysun!” Kimine göre o olmadan olmaz, kimine göre ise kilo aldırır ve diyet yapmak için terkedilir. Kimine göre de o, öğünün ta kendisidir. Dişleri olmayan nice dedelerin bir gününü savuşturmuştur, sıcak sütte yumuşamaya tahammül etmiş ve elinde kaşıkla koşarak gelen torunuyla aynı tasa kaşık çalan dedenin mutluluğuna şahit olmuştur.

Ekmek kandırır tüm varlığı; bazen bir tuzağın içinde bir serçeyi, bazen de oltanın uçunda bir balığı… Balık, belki de bilmez kendisi için içi boşaltılan ekmeğin iç kısmını yediğini, ama onu görür görmez atlar hemen oltaya… Bir müddet sonra pişmiş vaziyette az önce yediği ekmeğin iç kısmının, yerini almıştır.

Ekmek, insanı tutsak eder karabasanlara, yatılan yerde yendiği zaman. Kendisinin yenme kurallarını kendisi koyar. Yatılan, oturulan laubali yerlerde yenmek istemez. Sofrada, hatta yere serilen ve dizlerin üzerine çekilen sofrada yenmeyi daha çok sever.

Ekmek kutsaldır Anadolu’da. Yere düşse üç kere öpülüp başa konulur. Yemin edenler önce onun, sonra Kur’an’ın ismini zikrederler. O bütün yeminlerin şahidi ve masumiyetin sembolüdür. Dilenciler bu masumiyeti suistimal eder “bir ekmek parası” isterken.

Dostlukların şahididir ekmek, otuz kırk yıllık dostluklara kıyılmasın diye “o kadar tuz ekmeğimiz var” der vicdan sahibi. O dakikadan itibaren kırk yıllık hatrı olan bir fincan kahvenin esâmesi bile okunmaz, çünkü artık ekmek devreye girmiştir. 

Şükre vesiledir ekmek. Buğdayı eken de buğdayı sırtında taşıyıp hamallık eden de buğdayı öğütüp un eden de hamuru pişirip ekmek eden de buğday tarlasına apartman diken de halini sorana “bir ekmek yiyoruz işte” der ve şükreder Rabbine kendince. Karneyle verildiği dönemler hatırlatıldığında ilk önce kıymeti bilindiği için karneyle veriliyormuş zannedilir, daha sonra kıtlık hatırlanır ve yine varlığına şükrettirir ekmek.

“Ekmek sahibi olmak” bir gencin askerliğini yaptıktan sonra evlenebileceği anlamına gelir. O artık “ekmeğini eline almıştır” ancak bu hiç de kolay olmamıştır onun için çünkü insanlık tarihi boyunca “ekmek aslanın ağzındadır.” “Ekmek elden su gölden” geçinen ve “ekmek derdine” düşmeyen bilmez ama bu böyledir.

Hayatımızın merkezindedir ekmek, en önemli şeylerin gerekliliğinden bahsederken “ekmek gibi, su gibi” denir. Su kadar önemlidir yaradılmışlar için. Bir de “ekmeği yenmek” tabiri vardır. Bazen kadirşinas bir çırak, ustasından ya da işinden bahsederken kullanır bu tabiri. Ama esasen helalinden kazanıp, helalinden yiyen insanın ekmeği yenir. Ekmeği yenebilen bir insana can, mal, namus, şüphe duyulmadan emanet edilir. Söz söylese sözüne itibar edilir. “Ekmeği kesildikten sonra” yani ölümünden sonra hayırla yâd edilir. Çünkü o, ekmeğin değil, ekmeği paylaşmanın tadına varmıştır.   



***

OD'UNA HÂR

Memduh ATALAY hocama...


Şaire ne oldu hocam?
Kesik elle tutulan bir bıçak gibi
Kırık bir cam parçası gibi 
Kıyıda köşede duran bir şair vardı.

Ayetleri kalbimize ilmek ilmek işleyen
Kâbe duvarlarında inleyen şaire ne oldu?

Kalbinde pırpır eden kuşları ürküttüler mi?
Aşkın ateşini hangi tülle kapladılar?
Bir tütün yakacak kadar ateş bıraksalardı bari.

Bin elle siper eder de
Bu hırçın fırtınada
İzin vermezdik sönmesine
Kalp kalbe verir de
Birer tütün yakardık.
  
Fırtına ki hem yaşartıyor, 
Hem en içine kadar kurutuyor gözlerimizi.

Pes etmesin şair, hocam!
Yine mağlup dönsek de seferden 
Yine Yunus karşılar bizi
Bir kucak odun ile. 




***
MUM ÇİÇEĞİ VE KARANFİL



Güzel olanın hep el üstünde tutulduğunu bu iki çiçek ne güzelde hatırlatmış bize. Biri Mum çiçeği, diğeri Karanfil. Mum çiçeği çiçek açmak için baharı beklerken birde bakmış ki yanı başındaki karanfil kış aylarının griliğinde kırmızı kırmızı çiçek açmış.

Bu mevsimde bu güzelliğin saklanmasına mum çiçeğinin gönlü razı gelmemiş ve adeta yaprağı ile onu narin boynundan tutup yukarı doğru herkesin görebileceği bir yere çıkartmış. Bununla da yetinmemiş sağa sola savrulup kırılmasın diye bu narin boyun için yapraklarından yer açmış, rahat etsin diye sapa sağlam kavramış.

Hayatta her zaman böyledir ya. Güzel olan, Güzel'i (c.c) hatırlatan hep el üstünde tutulur.


Güzellerden olmak dileğiyle...



***
Dr. Timuçin ÇEVİKOĞLU’nun “BİR HAYALİN PEŞİNDE” KİTABI


Dr. Timuçin Çevikoğlu tarafından kaleme alınan ve Edebiyat Ortamı Yayınlarından çıkan bu güzide kitap, Çevikoğlu Hocanın ömrünü adadığı kıymetli araştırmalarının sonucu ortaya çıkmış makalelerin derlenmiş hali. Ancak şunu özellikle belirtmek gerekir ki; kitapta, okuyucuyu sıkan akademik üslubun çok dışında, akıcı ve insanı içine alan, manevi sıcaklık barındıran bir dil hâkim. Belki anlatılan insanların güzelliğinden, belki de anlatıcının gönlünün güzelliğindendir bilinmez ama her yazıyı heyecan ve muhabbetle okuyorsunuz. Ayrıca kitabın yayınlanmasında Sadık Yalsızuçanlar ve Mehmet Ali Bulut’un emeklerinin olduğunu belirtmek ve şükranlarımızı sunmak gerekiyor. Kitap, tam anlamıyla kaybettiğimiz bir dünyaya açılan kapı, musikişinaslar ve musiki meraklıları için bir başucu kitabı.

Medeniyetimizin önemli sacayaklarından biri olan musikimizin, özellikle de son 300 yılda maruz kaldığı durumu okudukça “Dünya üzerinde bizim gibi medeniyet kurmuş ve başına bu denli hadise gelmiş başka bir millet var mı acaba?” sorusu aklınıza takılıyor. Çevikoğlu Hoca, müziğin önemini ise şu cümlelerle ifade ediyor: “Bir toplumun dinlediği müzik, o toplumun özelliklerini ve düzeyini bir ayna gibi yansıtır. Bu yalnız toplum için değil, birey içinde geçerlidir. İnsanlar nasıl bir müzik dinliyorsa ona paralel kitaplar okur, ona paralel olgulara ilgi duyar, öyle düşünür, öyle konuşur, öyle giyinir, öyle yiyip içer, öyle yaşarlar. O halde, Türk toplumunun yarın nasıl bir toplum olması gerektiğini ortaya koymalı, bu amaca ulaşmak için uygulanacak eğitim programlarında müziğe önemle yer vermeliyiz…”

“Klasik musikimizin neresindeyiz?” sorusuyla başlıyor kitap. Türk müziğinin bugünkü isimlendirme problemleri ve kasıtlı olarak yapılan sanat müziği, halk müziği gibi bazı ayrımlardan söz edilmesiyle Türk müziğinin askerî, dinî, folklorik ve klasik dallarıyla hepsinin ihtişamlı bir bütün olduğunu anlıyor ve yanlışımızı düzelterek başlıyoruz okumaya.

Cumhuriyet sonrası yakın tarihimizde Türk müziğinin yasaklandığını ve Türk müziğine karşı saplantılı ideolojik yaklaşımları, hayretler içinde üzüntüyle okuyoruz. Daha sonra Fethi Gemuhluoğlu ağabeyin işaret ettiği musikiyi, Necip Fazıl üstadın bestelenen şiirlerini, Bekir Sıtkı Sezgin gibi bir musiki üstadından, Neyzen Halil Can’a kadar gönül insanlarını zevkle okuyoruz. Özellikle Hüseyin Fahreddin Dede ve Bahariye Mevlevihanesinin hikâyesi, bütün maneviyatı ile sarıp sarmalıyor sizi ve adeta mevlevihânenin babüsselam kapısından içeri adım atıyorsunuz.

Kitapta, Sultan Veled adına kayıtlı güfteler ve besteler, Divâne Mehmet Çelebi’nin Mevlevi ayinlerinde yer alan beyitleri, niyaz ayinleri, Mustafa Cazım el-Mevlevi’nin Hicazkâr Ayin-i Şerifi, Haşim Bey’in yasaklanan Sûzinâk Ayin-i Şerifi gibi kıymetli eserlerimizin aslıyla ve günümüz haliyle basımı yer alıyor. Kitabın ebadı da bu eserleri icra etmek isteyen musikişinaslara kolaylık sağlayacak şekilde ortalama kitap boyutundan büyük olarak tasarlanmış.

Hasılı, Dr. Timuçin Çevikoğlu Hoca 40 yıldır bir hayalin peşinde. Bize düşen de bu hayalin peşinden koşmak, en azından bu hayal ile dertlenmek ve Çevikoğlu Hocanın duasına âmin demek.



***
BABAMIN ELLERİ











Annemin ıslak mendili 
Dindiremezken ateşimi
Alnımda dururdu 
Babamın elleri

Alevler söndürürdü avuçlarının içiyle
Bazen rengârenk ederdi cami duvarlarını
Biraz işçi biraz memur 
Ama her zaman mağrurdu
Babamın elleri

Pürüzlü beton etlerini yüzmüş
Pürüzleri dolduran buzun yardımıyla
Sargılar sardım parmak parmak
Annemin eşarbıyla

Bu sargılar kaç abdest kurtarır?
Bu eller kaç karın daha doyurur?

Annem nasıl doğurduysa
Doyurdu bizi
Babamın elleri



***
GİD/İŞİNE

Ahmet Eralp’e
















Fotoğraf: F.Ağca




      Sokaklar dolmuş
Hatıralarım kalabalık şimdi
Ben kaldırımlardayım yine sensiz
Yürüyorum kimseye çarpmadan bol düşünceli
Gazelleri toplayıp “ga(ü)zel adam” yapmak istedim
Sanırım en kolayı ellerini yapmak olurdu
Sevgili dost! Ben o elleri öpmeyi özledim

Bugün herkesi ürküttü rüzgâr
En çokta benim okulu
Aldı götürdü çatısını
Bir adamın şapkasını alır gibi
Sonra yerlerdeki yaprakları aldı aldı…
Bilbordlara yapıştırıp reklamını yaptı
Ben ürkmedim
Çünkü kar getirdi dağlardan

Deniz arardık ya! Maraş ovasının karanlığında
Tarlalara ışık tutan traktörlere
Vapur derdik hani Ağcalı Tepesi’nden bakarken
Neden yaptık ki onları?
Yoksa dağlara bakmayı mı bilmiyorduk?
Diyelim ki sen benim adıma güvendin
Ya ben kime güvendim?

Aralığın on ikisi
Çınarın altından geçerken uykusuz
Kırmızı Toros hâlâ noterin önünde duruyor
Bir mısra çıkmış ağzımdan konuşurken
Sen de şair oldun dedi Raşit abi
Merak etme! Henüz o kadar delirmedim.













***
DERTLİ BİR HOCAM

Eğitim Bir Sen Hikâye Yarışması İL BİRİNCİSİ

Onu tanımak sıradan bir lise öğretmenini tanımak değildi; adeta, ab-ı hayat suyunu tattıran bir sakiyi ve yol gösteren bir önderi tanımaktı. Onun için sınıf bir derslik değil, bahçeydi. Öğrencileri ise yetiştirilmeyi bekleyen birer gülfidanıydı. Her birinin farklı bir isteği ve her birinin dikeni vardı. Ama bunların hiçbiri yıldırmazdı hocamı, bilirdim davası vardı. Batan dikenlere rağmen o, bitmeyen sabır ve emekle fidanlarını sular, beslerdi. Bilirdi bir gün dikenlerden ibaret olan fidanları gül açacaktı. Erkekleri Anadolu’nun yağız delikanlıları, kızları ise birer asker anası olacaktı. Gülü severdi hocam. Onlar, eli nasırlı babaların evlatları ve evladına helal süt emdirmek için akşam yemeğinde tarhana çorbasına tamah eden anaların çocuklarıydı. Gülü severdi hocam. Gül koklama pahasına tomurcuğun inadına katlanırdı. Kırmızı gül türküsünü bu yüzden çok severdi. Teneffüslerde dışarı çıkmaz, kırmızı gül türküsünü açtırır, Maraş’ın meşhur Kara Lisesinin pencerelerinden ta ötelere dalar, uzaktaki dumanlı dağları gözetlerdi Ferhat misali…

Uzaktan izlerdim, bilirdim derdi vardı. Dertliydi hocam, yüzündeki her bir çizgi yetiştirdiği bir talebesini hatırlatırdı; kimi doktor olmuştu, kimi hâkim, kimisi ise yüksek bürokrat. Her biri vatan uğruna, görev aşkıyla yanan birer alperen olmuştu. Her zaman arar sorardı durumlarını, “Mezun ettik işte, tamam.” demez, dertlerini dinler, onlarla birlikte dertlenirdi hocam. Bütün bu yüke rağmen dik yürürdü hocam. Kara Lisenin koridorlarında göründüğü zaman; rüzgâr soluğunu keser, bütün kapılar ona açılır, saygıda dururdu öğrenciler… Dik yürürdü hocam, mehter bölüğünün sancaktarı gibi vakar sahibiydi. Bilirdim; derdi vardı, davası vardı ve haktı.

Kimileri çok sert bulurdu hocamı. Bir haksızlık gördüğü zaman dayanamaz tepki gösterirdi, eğer vatan ve millet üzerine bir konu tartışılıyorsa onu kendi görüşünden caydırabilecek biri asla bulamazdınız. Gözü karaydı hocamın. belki de soyadı bu yüzden böyleydi. O an ne kadar sinirli olsa da karşısındakinin gönlünü almadan bırakmazdı, çünkü onun yükü her zaman sevgi ve hoşgörüydü.

Derviş meşrepti hocam, kısacası bu dünyanın adamı değildi. Bunu; genelde konuşmalarından ve dinlediği türkülerden anlardım. Her zaman “Birbirinizi sevin.” derdi, “Siz buna muhtaçsınız, biz buna muhtacız çünkü insanız.” derdi. İnsan olmaktan, bir de Müslüman olmaktan bahsederdi çoğu zaman; dünyada kullanılan lüks eşyalara dair istekleri olmayan, iki cihan için idealleri olan yani modern köle olmayan Müslümandan. “Meşakkatin adın murat koymuşlar” diye bir türkü dinlerdi. Bu türküyü dinlemeye başlamışsa “dünya” ile derdi artmış demekti, kim bilir yine ne için dertlenmişti. Meşakkatten muradı neydi? Ya da meşakkatin hocamdan muradı neydi? Bilmiyorum. Peki ya dünyanın hocamla derdi neydi? Onu hiç bilmiyorum.

Hocam ironik biriydi, ironik konuşurdu. Onun fikri, yaşayış şekli ve dili yerliydi. Bize anlattığı ders ise yabancı dildi. Onunla tanışan herkes yabancı dil öğretmeni olduğuna inanmazdı. Çünkü yerel dille konuşur, yerel giyinir ve türkü dinlerdi. Almanya’ya ya da İngiltere’ye gitmiş, batıdan övgüyle bahseden, konuşurken aralarda batılı cümleler sarf eden bir yabancı dil hocası değildi. Derslerde sık sık “Ben batıdan bize herhangi bir iyiliğin geleceğini düşünmüyorum, çünkü ben batının zihninin ne kadar bozuk olduğunu biliyorum ama siz yine de bu dili öğrenin.” der ve öğretirdi de.

Hocam bize sadece yabancı dil dersi vermezdi, hayat dersi de verirdi. Nasıl insan ve Müslüman olunur’un yanında hayatın nasıl yaşanması gerektiğini de anlatırdı bu hayat dersinde. Balık tutmaya gidin derdi hocam. Ayakkabılarınızı çıkarın, toprağı ayaklarınızda hissedin. Bilin ondan olduğunuzu. Ayaklarınızı suya sokun, suyu hissedin; bilin bir damla sudan olduğunuzu. Balık tutun sonra, sudan çıkmış balığın nasıl çırpındığını hissedin, bilin bir nefesten ibaret olduğunuzu ve ona göre yaşayın derdi. Hocam bize hayat dersi de verdiği için hayatımıza dair önemli kararlar alacaksak veya hayatımızı nasıl yönlendireceğimize karar vermemişsek istişare edeceğimiz tek insan yine hocamdı.

Bir gün arkadaşın biri gelip “Hocam ben ne olacağıma karar veremedim. Doktor mu olayım, eczacı mı?” deyince Hocam “Adam ol.” dedi ve bir dostunun bir dergide yayınlanan “Adam Olmak” yazısını okumasını söyledi. Böyleydi hocam, sanki her hastaya ve hastalığa göre hazırlanmış hazır reçeteler gibi, okunmasını tavsiye edeceği veya okuyacağı yazıları vardı. Bu yüzden de önemli karar aşamalarında hocama danışırdık.

Hocamın ders saati geldiğinde o gün ders işlemek canımız istemiyorsa bir şekilde dersi sabote etmemiz gerekiyordu ve bunu yapacak bir kurban gerekiyordu. Bu seçilen kurbanın görevi ise hocama bir soru sormak ve dersin kaynamasını sağlamaktı. Kurbanın yapacağı iş çok zor değildi ama hocamın kızma ihtimali de vardı. Bu yüzden o kurbanı bulmada biraz zorlanırdık. Oysa her denemede hocam bunu anlardı ancak kızmazdı. Bilirdi ki biz, aslında dersi kaynatmak için değil de kendisinin hoş sohbetine talip olduğumuz için bunu yapıyorduk, o da bu yüzdende buna müsaade ederdi.

Yine bir gün ders başlamadan bizim kurban devreye girmişti!

- Hocam, bir soru sorabilir miyim?

- Sor bakalım.

- Hocam bu “sanat”ı nasıl anlamalıyız? Dün televizyonlarda izledik, sanatçı dediğimiz insanlar abuk sabuk işler yapıyor. Arkadaşlarımızın çoğu da onlara özeniyor biliyorsunuz!

Hocam soruyu duyar duymaz mevzuu anlamıştı ve kendisi de evvelki akşam haberleri izlemiş olacak ki bir an dertlendi. Yoklama defterini imzalarken “Tamam anlaşıldı.” der gibi bir an güldü ve sonra anlatmaya başlamak için, imzaladığı yoklama defterini kapatıp kalemini cebine koydu. Biz de sıra altından ellerimizi ovuşturarak seviniyor, anlatacaklarına gönlümüzü ve zihnimizi açıyorduk.

Ve hocam o eşsiz sohbetine başlamıştı…

Şimdi çocuklar! Öncelikle sanat nedir? Sanatçı kimdir? Aydın kimdir? Münevver kimdir? Bunları bilmemiz lazım.

Sanat dediğimiz şey halk için mi yapılmalı yoksa sanat için mi, diye bir soru dolaşır insanlar arasında, ben bu soruyu saçma buluyorum. Bir sanat eseri; bu, ister bir şiir olsun, ister bir tiyatro, isterse bir resim, fark etmez ne olursa olsun; o toplumun değerlerini taşısın da kim için ya da ne için yapılırsa yapılsın! Önemli olan budur. Bir sanat eserine baktığımız zaman bunu bir Müslüman Türk yaptıysa bakar bakmaz da bu bir Müslüman Türk sanatçıya ait dememiz lazım, bu da ancak kendi değerlerimizi işlemişse mümkün olur. Bizi dünya içerisinde diğer insanlardan ayıran şey bizim kendi değerlerimizdir. Bakın mesela bizi şu an bir Amerikalıdan ayıran ilk özelliğimiz Türkçe konuşuyor olmamız. Şimdi bakıyorum gençlere, farklı olma adına yabancı müzik dinliyorlar! Yahu tamam da güzel kardeşim, bunu şu an dünyada her genç dinliyor! Amerikalısı, İngiliz’i, Yunan’ı; herkes dinliyor. Sen bunu dinlemekle farklı olmuyorsun ki! Ama türkü dinlediğin zaman farklı oluyorsun aslında, çünkü her türkünün bir öyküsü var, bu topraklarda yaşanmış bir üzüntüsü ya da sevinci var ve sadece bize özgü. Biz bir Amerikalının dinlediğini ya da yaptığını yapamayız çünkü bizim dünyaya bakış açımız, dünya görüşümüz onunla aynı değil! Bu yüzden sanatta da, edebiyatta da, yaşayış şekliyle her konuda onlardan ayrı olmamız lazım ki biz ancak o zaman “biz” oluruz. Dün görmüşsünüz televizyonda, sanatçı denilenlerin yaptıklarını hangimiz kabul edebiliriz. Bizim toplum değerlerimizde böyle bir şey var mı? Eğer biri “Ben gerçek bir Türk sanatçısıyım.” diyorsa ya da bunu iddia ediyorsa, Anadolu’nun herhangi bir yöresinin herhangi bir mecrasındaki insanların ‘ayıp’ diyerek yüzünü çevireceği işler yapamaz! O kadar.

Bir sanatçı; aydın olmalı, yaşadığı toplumun münevverleri arasında yerini almalı sanatıyla. Bir kandil gibi etrafını aydınlatmalı. Hayatta insanların kaçırdığı noktaları gözlerinin önüne getirmeli, eğer unutmuş oldukları gelenekleri varsa onları hatırlatmalı, kendi kimliklerini hatırlatacak işler yapmalı ve kişiyi özüne döndürmeli. Mimar Sinan sadece bir mimar değil aynı zamanda bir sanatçıydı, onun eserlerine baktığınız zaman taşları bir nakış gibi işlemiştir ve gördüğünüz her bir nakış bizi anlatır ve bizi taşır. Üstad Necip Fazıl da şiir mimarıydı, o da kelimeleri şiirlerine nakış gibi işlemiştir. Onun mısralarında da her zaman bizi görürsünüz. Asıl sanatçılık ya da sanatkârlık gönüller imar etmektir aslında. Bu örnek verdiğim iki insan da gönül mimarlarıdır.”

Hocam konuşmasına ara verip her zaman, sesi güzel olduğu için şiir okuttuğu Mehmet’e dönerek “Üstad Necip Fazıl’ın Çile’sini oku da dinleyelim Mehmet’im.” dedi. Mehmet her zamanki gibi şiiri güzel okumuştu, hocam da o okurken maziye dalmıştı. Şiir bittikten sonra kısa süreli bir sessizlik oldu ve hocam devam etti.

Bakın siz de dinlediniz şimdi, bizim şiirde “Üstad” dediğimiz adam ‘Ver cüceye, onun olsun şairlik, şimdi gözüm büyük sanatkârlıkta’ diyor. Sizce onun büyük sanatkârlık dediği ne olabilir? Tabii ki de az önce söylediğim gibi gönüller yapan, gönüller inşa eden insanı kâmil olmak. Bu toprakları mayalayanlar insan-ı kâmillerdir, insanı insan yapanlar onlardır. Bir insan topluluğunu millet yapanlar da onlardır.”

Hocam kendini kaptırmış anlatmaya devam ediyordu, biz de ağzımız açık vaziyette dinliyorduk. Hocam kendi hayat serüvenini anlatmaya başlamıştı.

“Henüz yeni öğretmen olmuştum, Anadolu’nun bir köyünde öğretmenlik yapıyordum ve arayış içerisindeydim. Benim bir fikrim, bir dünya görüşüm olmalıydı. Böyle düşünüyordum, o yüzden de sürekli okuyor, araştırıyordum. Ne kadar ideoloji ve düşünce varsa hepsini okudum ve hepsinden bir pay çıkarmaya çalıştım, ancak bu okuduklarımdan kendime biçtiğim elbise bir türlü bana oturmuyordu ve tekrar okumaya ve araştırmaya koyuluyordum. Ve sonunda hayatımı değiştirecek iki isimle karşılaştım, biri “Yunus” biri “Mevlana”. Yunus’un divanı ve Mevlana hazretlerinin mesnevisi beni çok etkiledi, ‘işte bu’ dedim, benim dünya görüşüm böyle olmalı, dedim. Baktığınız zaman benim hayatımı değiştiren bu iki insan da iki gönül mimarı yani iki büyük sanatkâr, Allah beni bu iki sanatkâra inşa ettirdi diyebilirim.”

Hocam bir anda kendisinden bahsettiğini anladı ve utandı. O kendisini anlatmayı hiç sevmezdi aslında ama sohbete kendini kaptırdığı için fark etmemişti. Daha sonra “Dersi yine kaynattınız, bunun hesabını sorarım size.” dedi ve anlatmaya devam etti.

“Üstad Necip Fazıl’ın hayatına da baktığımız zaman iki evreden oluşur. Mürşidi ile tanışmasından öncesini ve sonrasını ayırır. Onunla tanışmadan öncesini “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum, gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” diye bahseder. Tanışma anını ise “Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız, ruhuma büyük temel çivisini çaktınız” diye anlatır. Bu hayattaki tek emelinin ise gönlünün mimarı o büyük insanın dizinin dibinde ve mezarının başında yatmak olduğunu da “Hayat bir zar içinde hayatı örten bir zar, bana da hayat yeri Bağlum köyünde mezar…” demiştir. Bağlum köyü de Ankara’da mürşidinin mezarının bulunduğu köy. Üstad yine o büyüklerden bahsederken “Onlar; insandan murad onlar, ölümü öldürenler; ötenin ötesinde, sonsuz hayat sürenler” diye bahseder.”

Hocam her zaman, “iddiasız” bir hoca olmuştur. Aslında yaşama dair en büyük iddia “iddasız olmak” değil midir? O, her zaman düz bir adamım, derdi. Düz yaşar, düz yürürdü. Belki de bu yüzden, ben düz adamım, derdi. Ancak o bizim için çok büyük bir sanatkârdı. Şimdi biz de onun gibi düz yaşamaya ve düz yürümeye çalışıyoruz. Yabancı müzik değil, Türkü dinliyor; latte değil, çay içiyoruz. Elimizden geldiği kadar “hocam” olmaya çalışıyoruz. Üstadın da dediği gibi “Otursun bende her şekil; vatanım, dostum ve hocam!”


***
SAZLAR KÜSMEZ

Ali dönen büyük kapıdan girdi, X-raydan geçti, “gelen müşteriye arama yapılır mı? Bu nasıl zihniyet yahu” diye söylenmeden edemedi. Kitabı alacağı yere varmadan, gördüğü her şey sinirini bozuyordu. Çünkü orada satılan her şey, insanlara; ihtiyaç olarak gösterilmişti televizyonda.
Neyse ki daha fazla sinirlenmeden kitapçıya geldi. Etrafta kitapları görünce “bu fikir düşmanı binada nefes alabilecek, en azından kitapların çok olduğu bir yer var Allah’tan” diye düşündü. Bu düşüncenin kaybolması çok uzun sürmedi, çünkü bu kadar çok kitap olmasına rağmen, Mustafa abinin yirmi metrekarelik sahaf dükkânı gibi kitap kokmuyordu. Bu konu üzerinde de fazla düşünmeye gerek duymadı, netice itibariyle kitapçı da olsa müzik aletlerinin satıldığı yerde olsa bu “avm” dedikleri kibirli binanın içindeydi. Bir an evvel alacağını alıp çıkmak geldi aklına ve aradığı kitabı bulmak için işe koyuldu. Bu arada içerisinin biraz sakin olduğunu fark etti. Sadece satılık enstrümanların olduğu köşede, birkaç gencin olduğunu ve birinin elinde saz; bir şeyler çalmaya çalıştığını, diğerlerinin de etrafında onu izlediklerini fark etti.
Raflara bakarak yavaş adımlarla ilerlerken içeri giren bir dede ile toruna gözü ilişti. Torun istediği şeyin yerini biliyordu, adeta dedesini sürüklercesine “işte orada dede” diyerek o yöne doğru elinden çekiştiriyordu. Beyaz sakallı dede, tipik bir Anadolu insanıydı; ayağında şalvar, başında takke, üzerinde bir avcı yeleği. Bir an “dede senin burada ne işin var seni dışlar bu modernistler” dedi içinden. 4 – 5 yaşlarında ki çocuk muhtemelen çizgi filmlerin yayınlandığı televizyonlarda gördüğü, yapboza benzer bir oyuncağı eline almış dedesine gösteriyordu. Dedesi de eline alıp incelemeye başladı. Köşede bağlama ile gevezelik yapan gençler onun da dikkatini çekmişti. Onlarla ilgilenecekmiş ama kendini tutuyormuş gibi bir hali vardı. İç dünyasında yaşadığı gelgitler dışa yansıyordu, daha fazla dayanamadı ve gençlerin oraya doğru yöneldi.
Ali bu arada kitabı unutmuş, nedenini bilmeden takıldığı bu dedeyi hala takip ediyordu ve gençlerin yanına gidip “saz çalmak ve dinlemek haramdır” falan diyeceğini düşündü. “Eyvah” dedi içinden, “tamam, gençler işin ciddiyetinde değiller gevezelik yapıyorlar ama yine de onları müzikten soğutacak bir şey demese bari” diye devam etti. Dede, gençlerin arasına ani bir giriş yaparak ve içinde bastırdığı duyguların birden dışa vurulması şeklinde bir tavır ile soluk almadan “evlat akort bozuk, bu türkü “Do” kararda çalınan bir türküdür alt
teli tam olarak “Re” ye çekmen lazım” dedi. Ali şaşkınlıktan elindeki kitabı düşürdü. Gençler; dedenin ne dediğini anlamayı bırakmış, adeta bulundukları durumu çözmeye çalışıyordu. Bir yandan dedeyi baştan aşağı süzüyor, bir yandan da cami avlusundan fırlamış bu ihtiyarın avm’de ne aradığını, bu müzik markette ne işi olabileceğini, haydi bunlar oldu, kendilerinin müzik keyfi ile neden ilgilendiğini ve son olarak da bu müzik bilgisinin bu adamda nasıl olabildiği? Gibi soruların bir an da cereyan etmesiyle birlikte gençlerin ağızları açık kalmış, ne diyeceklerini bilememişlerdi. Orada bulunanların tamamının dikkatleri ister istemez oraya yönelmişti. Torunu ise yapbozun diğer çeşitlerine dikkat kesilmiş, orada olanlardan haberi bile yoktu. Ali yere düşen kitabı yerine koyduktan sonra orayla çokta ilgilenmiyormuş gibi yaparak dedenin ve gençlerin olduğu köşeye doğru yöneldi. Dede, kendini tutan şeyden kurtulmuş, artık gençlerle uğraşmaya başlamıştı bile. Elinde bağlama olan genç cevap verme konumunda olduğu için şaşkınlık halini diğerlerine göre erken atlattı ve biraz artistik bir edayla “akort aletiyle yaptım dayı bunun akordunu” dedi. Ses tonunda, “sen ne anlarsın bundan” demek istediği anlaşılıyordu ama dedenin söylediği şeyin iyi bir müzisyen tarafından söylenebileceğini de biliyordu. Ali bu gençten hoşlanmadı ve “elindeki enstrümanın nezaketi hiç tesir etmemiş bu çocuğa” diye düşündü. Gencin bu çıkışının üzerine dede fırça atmaya başladı. “O aleti de kim başımıza bela ettiyse, onun yüzüne kulağın gelişmiyor işte böyle saçma sapan ses çıkartarak müzik yaptığınızı sanıyorsunuz!” Dede sinirlendiğini ve çocuğun kalbini kırabileceğini düşünmüş olacak ki bir sonra ki cümle de ses tonunu düşürmüş, hafiften öğüt verir gibi devam etmişti. “eskiden diyapazon vardı ‘Y’ şeklinde, onu dizimize vurur uç kısmını kulağımızın arkasına dayardık, sonra en alt teli ona göre ayarlar oradan yukarı doğru çıkardık, böyle böyle müzik kulağımız gelişti, bak ben beş metreden biliyorum akordun bozuk olduğunu ama sen, elinde çaldığın aletin yanlış ses çıkarttığını anlamıyorsun” dedi.
Gençler hala ağzı açık dedeyi dinlerken Ali, olayın keyfini çıkartmak için biraz daha yaklaştı oraya doğru. Dedenin her anlamda tecrübeli biri olduğu belliydi. Elini uzatarak sazı istedi ve gencin yerine oturdu. Bir müddet saza baktı, daldı, sanki aniden bir yerlere gitti geldi sonra tek hamlede istediği ayarı verdi. Dedenin sazı tutuşu, bu işte uzman olduğunu ortaya koyuyordu. Yavaş yavaş çalmaya başladı. Ali artık olaya uzak kalamayacağına karar verdi, yanına kadar geldi. Çünkü artık Türkü devreye girmişti bir yabancı gibi uzaktan bakamazdı, hatta bu dertli dede ile de tanışması gerektiğine karar verdi. Dede artık sazı çalmaya başlamıştı, mızrabı vuruşları Neşet Ertaş’ı hatırlatıyor, Ali Ekber Çiçek gibi ara perdeler kullanıp tek başına orkestra kalabalığında ses çıkartıyordu. Artık küçük bir şaşkınlar grubundan oluşan dinleyiciler ve takkeli Türküdar’dan oluşan bir konser ortamı oluşmuştu. Dede sazı vücudunun herhangi bir uzvu gibi kullanıyordu. Ali kendinden geçecekti neredeyse, dede sazın teline vurdukça vuruyor, oradakiler Türkü’nün nasıl bir şey olduğunu adeta ilk defa keşfediyordu. İki, üç dakikalık bir taksimden sonra dede esere girdi ve okumaya başladı. Aman Allah’ım o nasıl bir ses…! Ali cezbeye kapılmış ellerini silkeliyor, parmaklarını ısırıyordu. Dede sazı çalmadaki ustalığını sesinde de kullanıyordu, üstelik yanık bir sesi vardı, dedenin kendisi ise bu dünyadan çıkmış başka bir boyuta geçmişti. Ortalık yanıyordu sanki şaşkınlar grubu, kendinden geçenler gurubu olmuştu. Dede, hem koyun gibi meliyor, hem çoban gibi oradakileri güdüyordu. Dede, Neşet Ertaş’ın “küstürdün gönülü, güldüremedim” türküsünü söylüyordu. Ali, kendinden geçmiş vaziyette “Kapitalizmi Neşet Babanın türküleriyle çökerteceğiz” “bu mabedinizi türkü sesleri başınıza göçürecek” diye naralar atıyordu. Dede türkünün sonunu getirir getirmez sazı bir kenara bıraktı. Eliyle gözünü biraz ovuşturduktan sonra etrafına baktı. Orada bulunan herkes son on dakika içerisinde neler olduğunu algılamaya çalışıyordu. Bir yandan alkışlayanlar, bir yandan gözünü silenler derken, Ali hiç tereddüt etmeden cebinden tabakasını çıkarttı ve dedeye tütün ikram etmek için tabakayı dedenin önüne tuttu. O an dede, orada halinden anlayan biri olduğunu hissetti. Ali de böyle bir yerde böyle güzel bir insan bulduğu için mutluydu. Dede tabakadan bir tütün aldı. Ali ile göz göze gelip burada tütün içemeyeceklerini hatırladılar ve türkü söylerken ki yanık sesiyle torununa “sen burada oyalan ben geliyorum” dedi ve ilginç bir pratiklikle Ali ile birlikte oradan, avm’nin dışına sigara içme alanına geldiler. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Ali cebinden çıkardığı muhtar çakmağı ile dedenin tütününü yaktı daha sonra kendininkini yaktı ve ikisi de derin birer nefes çektikten sonra sohbet başladı.
-                    Adın ne senin yeğenim?
-                    Ali.
-      Alii… Ahh Ali. Ben de Avusturya’dayken almıştım muhtar çakmağından çok hediye etmişliğim var dostlara. “Öyle her çakmağa benzemez zahmet ister” diye de tembihlerdim verirken.
-                   Bana da bir abim hediye etti bu tabakayla birlikte o da sizin gibi türküdardır.
-                  Dinleyişinden belliydi zaten türkü ile bir ünsiyetin olduğu…
-                  Estağfirullah… Sizin isminiz?
-                  Nevzat.
-                  Hep müzikle mi uğraştınız? Yani ne iş yapıyorsunuz?
-                 Ben uzun yıllar Avrupa’da çalıştım ne iş olsa yaptım. Kimseyle ne dille anlaşabildim, ne de gönülle. Tüm hayatım boyunca da sazım dostluk etti bana onla dertleştim durdum. Memlekete gelince de dostlarımız oldu onlarda türküden anlamadılar, “yaşlı başlı adamsın hala çalgı çengi işiyle uğraşıyorsun” falan dediler, hacca gittik geldik derken sazı sattım, işte uzun zamandır almıyordum elime. Saz bana küstü diyordum ama yine de onun dostluğu insanlarınkinden daha sağlammış, küsmemiş bize...
Bir müddet sessizce tütünlerini içtikten sonra Dede;
-          Var olasın yeğenim tütünün güzelmiş. Torun yukarıda yalnız, ben bir an evvel yukarı çıkayım dedi.
Tütününü söndürdükten sonra oradan ayrıldı. Ali tütünü söndürürken, tütünden son çektiği nefesi de üfledi “doğru söylüyorsun Nevzat amca, sazlar küsmez” diye söylendi.

Her şey bir yana “Kapitalizmin mabedi” olarak tanımladığı mekânda bir “amcadan” Neşet türküsü dinlemek, onun için unutamayacağı bir hatıra olmuştu.

***
ESKİ BİR FOTOGRAFI OKUMAK

O gün anılar, sabah gördüğü bir çocuğu, en küçük oğlunun çocukluğuna benzetmesiyle yakala- mıştı onu. Bir kartalın yeşilbaşlı ördeği, hiç beklemediği bir anda yakalaması gibi kıskacına almıştı bir anda. Eve gelmiş ve gördüğü çocuğun fotoğrafını evdeki herkese “Ömer’in çocukluğuna ne kadar da benziyor değil mi?” diyerek göstermişti. Evdeki herkesten onay almasına rağmen, o akşam; kızını ve damadını, en güzel yemekleriyle ağırlayıp gönderdikten ve evdeki herkesin yatmak için odalarına çekilmelerini bekledikten sonra, eski fotoğrafların bulunduğu kutuyu sermişti ortalığa… Öncelikle bir kartal gibi ansızın başını vuran anılar, bu zamana kadar başını vurduğu avının tepesinde dört dönüyor, avını yemek için uygun zamanı kolluyordu. Artık o zaman gelmiş ve hatıralar üzerine tamamen çökmüştü.

Niyet sadece Ömer’in çocukluk fotoğrafını bulmaktı. Ancak eskiyi hatırlama arzusu çökmüştü bir kere üzerine, kutu bir kere açılmış fotoğraflara tek tek bakılmaya başlanmıştı bile. Bu duruma bir de ortak lazımdı tabi; fotoğrafların hikâyesini anlatacağı birine ihtiyacı vardı. Bulmakta zorlanmadı; çünkü hemen karşısında en büyük oğlu oturmuş kitap okuyordu. Herhangi bir girizgâh yapmaya gerek duymadan tamamen doğal bir şekilde ona anlatmaya başladı. Dayılar, amcalar, yeğenler, yıllar, yıllar, yıllar…

Sonra, kendisinin dört beş yaşlarında çekilmiş, o zamandan bu zamana kadar bulunan tek çocukluk fotoğrafını eline aldı ve yine gayri ihtiyari “baksana sen aynı bana benziyormuşsun” dedi. Büyük oğlan kitabı bir tarafa bırakıp vesikalık fotoğraf boyutundan biraz büyük, üzerinde, geçen her yılın bir iz bıraktığı fotoğrafı aldı ve incelemeye başladı. Fotoğrafın arkasında bir yazı dikkatini çekti, okula gitmemiş birinin yazı karakterlerini taşıyan, arada boşluk bırakılmadan yazılmış bir yazı… Okumaya çalıştı, ancak beceremedi. Bunu gören annesi hemen müdahale ederek: “onu sen okuyamazsın! Ver okuyayım” dedi. Büyük oğlan, yazı okunursa hazmedemeyecekmiş hissine kapılarak fotoğrafı verip vermeme konusunda kısa bir tereddüt yaşadı ve okuması için annesine verdi. Ve annsi, sanki ezberden okur gibi okumaya başladı.

“Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim...
Ne saâdet, hani ondan bile mahrûmum ben.
Daha yıllarca emînim ki hayatın yükünü,
Dizlerim titreyerek çekmeye mahkûmum ben.
Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını,
Bana çok görme, İlâhî, bir avuç toprağını!..”

Biraz duygulandı, “o zaman yazmışım işte, aklıma nerden geldiyse” dedi. Mehmet Akif’in şiiri değil mi bu diye bilmiyormuşçasına oğluna sordu. Evet dercesine kafa sallayan oğlundan cevabını aldı. “Dayın İmam Hatip’teyken Safahat’ı getirmişti, o ara aklıma estiyse demek ki”  diye ekledi.

Bir başka fotoğrafa duygulanarak baktıktan sonra onu da uzattı. “Bak, bu da annemin kanser olduğu ilk zamanlar. Ben de on altı on yedi yaşlarındayım” dedi. Büyük oğlan fotoğrafı inceledi. Seksenli yıllarda çekilmiş, beyaz baş örtülü iki Anadolu kadını. Kadında denmez, Annesi gencecik ve o kadar da yaşlı görünmeyen anneannesinin omzuna elini atmış, zorlama bir gülümsemeyle poz vermiş. Fotoğrafın arkasında yine yazı vardı, ancak bunu okumada zorlanmadı.

“Dünyada sevincim, kederim, anneciğim
Ben sende tecelli ederim anneciğim
Çatlasa doğarken güneşim ufkunda
Gamlanma değişmez kederim anneciğim”

Büyük oğlan bu satırları okurken, annesi fotoğraf hakkında konuşmaya devam ediyordu. “Annemin alnına dikkat etsene! Ablanın alnı ile aynı değil mi?” Dedi. Büyük bir şaşkınlık ifadesi ile birlikte “neredeyse tıpkısı” cevabını aldı.

Daha sonra yıllardır sakladığı bir sırrı itiraf edermişçesine, biraz utanarak, biraz ağlamaklı “ablan küçükken, annemi çok özlediğimde başına beyaz örtü örter, öper koklardım” dedi.

Büyük oğlan hiçbir şey olmamışçasına ortalığı toplamasına yardım etti ve yatağına gidip gün ışıyana kadar ağladı.


***
GENÇ DÜKKÂNCILAR HAREKETİNE TAHRİKNÂME

Sizi eyleme çağırıyorum beyler! Yeteri kadar oturdunuz, yeteri kadar düşündünüz. Okuduğunuz, ya da dükkânımızın birinci kuşağından tecrübe ettiğiniz bir fikriniz olduğunu düşünüyorsanız, bu fikri eyleme dönüştürmenizi bekliyorum.

Fikir dükkânında sizleri biraz gözlemlediğinde; oturmuş tütün sarıyor, bir iki fikri konuşmalara katılıyor ve sonra da oturduğunuz yerde uyurken görüyorum. “Oturduğu yerde uyumak” elli yaşını geçmiş birkaç torun sahibi olmuş, herhangi bir fikir sancısı çekmeyen rahat memur tipi istidadıdır. Sizin bu yaptığınızı, emekliliği gelmiş hatta emekli olmuş; dükkânımızın birinci kuşağında bile göremezsiniz, Artık eyleme geçiniz, zira sizleri; evinde oturmuş sarma sararken, çocuğuna öfkelenmesine rağmen yanında duran terliği atmaktan üşenen anne gibi görüyorum.

Bu fikir yükü sizi nasıl bu kadar atalet ehli yapıyor anlamış değilim. Hadi bu eylemsizlik halinizi kabul edelim, sürekli oturuyorsunuz ve biliyorum ki okuyorsunuz da, ancak ne yazık ki bunun da bir yansımasını göremiyorum çünkü en son ne zaman yazı yazdığınızı hatırlamıyorum. Sizin kadar okuyan biri, yazamadan duramaz; çünkü dolan bardak taşar. Yoksa fikir heybenizin altı delik de haberiniz mi yok? Bu çıkışıma; doğu beyinin ifadesiyle “yazı gaye değil efendim” diyerek savunma yapmayı aklınızdan bile geçirmeyin. Böyle bir savunmaya ben ancak “eyvah Sakarya” derim. Ayrıca bu arada bahsetmem gerekiyor ki; ben, doğu beyinin fikirli hüznünü de yanlış yorumladığınızı düşünüyorum. Doğu beyinin hüznünü kuşanmak “sünmenizi” gerektirmez. Mesela; Yemen türküsünü, mehter marşının hüzünle notalandırılmış hali olarak kabul edip, ona göre dinlemeniz gerekiyor.

Fikirdeki bu ataletinizi ne yazık ki dünyalık işlerinizde de görüyorum. Bir yanda; masasına başını gömmüş imza yetkisini kullanan, öğrenmesi gereken bir yabancı dilden ve gireceği akademik lisans sınavından habersizmiş gibi duran, öbür yanda; otelin müdür odasında dinlediği türküleri “sürgün müdürler senfonisi” gibi dinleyen, dinlediği türküleri şiirlere işlemediği gibi, kendisinin anlatacaklarına muhtaç, binlerce üniversite talebesi yokmuş gibi davranan rahat dostlarımı görüyorum.

Sizi vecde çağırıyorum beyler! Hemen her gün sokakta buluşup çay içmek; günümüz Türkiye’sinde büyük bir devrimdir; ancak ben bunu da yeterli görmüyorum. Bazı eksiklerimiz var düşüncesinde iseniz buyurun sokağa, zillere basıp kaçarak sıfırdan başlayalım. İçimizde besleyeceğimiz urgansız atlar edinip, sürekli koşacakları bozkırlar arayalım. Fikir öfkesinin lavı ancak eylemle beslenebilir. Eğer bir an evvel eyleme geçmezseniz öfkenizin de dava ruhunuzun da boşa çıkacağını belirtmek durumundayım.

Savaş hocamın ekmeğinden elde ettiğiniz kalorileri israf ettiğiniz yetmedi mi?

Sizlerden istediğim çok bir şey değil. “Büyük Doğu” nun “Diriliş” i için 65 yaşındaki Osman Nalbant ağabeyin enerjisinin onda birini kabullenmek…

Eylem sancısı çeken dostunuz Ferhat…



***

GDH











Belki üç alp
Belki üç derviş
Belki üç kadim dost
Belki de bir yolun üç yolcusu

Belki üç Ahmet
Belki üç Türkü
Belki üç vecd
Belki de bir dükkanın üç bekçisi

Belki üç Ali
Belki üç Muzaffer
Belki üç İsmail
Belki de bir İsmail etmeyecek üç kurban

Belki üç Hasan
Belki üç mısra
Belki üç hikaye
Belki de hiç olmaktan son anda kurtarılmış üç nihayet
          


***
FİRAKNÂME

            “Yara sızılar, yara sızılar bu derdi çeken bilir ne bilsin yarasızlar” böyle diyor Türkü
Ahmet abi. Dosttan gelen her telefon ya yarayı sarar ya da bu yaraya tuz basar. Peki, bu yarasızlar ne olacak Ahmet abi. Sıladan gelen her haberle yaramız bir hal alıyor da, bu yarasızların dertsizliği ne olacak?
            Gurbet, gurbet demiştin Ahmet abi. Gurbet; anadan, babadan ve memleketten ayrı kalmakla değil, dosttan ayrı kalmakla, dildaşsız kalmakla oluyormuş. Metropolleşmiş şehrin sakin köşelerinde dost arar, dildaş arar oldum. Yara aradım yarasızlarda, yara aldım bir kez daha… Önce toprakla, çiçeklerle, böceklerle dost oldum; böyle deyince, “madem böceklerle dostsun neden onları öldürüyorsun?” diyebilirsiniz ama bu dahi dostluk üzeredir. Çünkü; bugün ben onların cesetlerini dünyevi menfaatlerimde kullanıyorum, yarın kabir vakti geldiğinde de onlar da benim cesedimi dünyevi menfaatlerinde kullanacaklar. Dostluğun gereği de bu değil mi zaten abi?
            Bu dost ve dildaş arama süreci böyle devam ederken, staj yaptığım bahçenin arka tarafında küçük bir hayvanat bahçesi diyebileceğimiz bir alan vardı. Kazlar, tavuklar, tavşanlar derken.. Baktım bir köpek var. Gel diyorum geliyor, git diyorum gidiyor. Sonra beni anlayacağını düşünerek sizi, hocamları ve dükkânı anlattım. Dostu ve dostluğu anlattım dinlemem demedi. Bu dertsizler ordusunun doldurduğu Şehr-i İstanbul’da bir tek o dinliyordu beni.
            İstanbul bildiğiniz gibi Ahmet abi, sadece zat-ı âliniz değil; bizim, yani genç kuşak için bile afet bölgesi. Her yer kalabalık ve binlerce ses var. Çok şükür benim staj yaptığım bahçe ise bu afet bölgesinin ortasında bir sığınak gibi. Bir tarafında Rum Mezarlığı bir tarafında ise Müslüman Mezarlığı var. Bahçede genel olarak sükûnet hâkim, bunun yanında ilk başlarda çözemediğim tasavvufi bir dinginlik var. Öncelikle bahçede ki hayvanların, çiçeklerin bir intizam içerisinde olması Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerini aklıma getirdi, onun kucağındaki hayvanlar gibi bu bahçedeki hayvanlar da usluca duruyorlardı. Ancak bu tasavvufi dinginliğin başka bir nedeni olmalı diyerek biraz daha araştırdım, bu arayışın sonunda ise karşıma; bahçenin bulunduğu bölgede medfun ve bu bölgeye ismi verilmiş olan Merkez Efendi hazretleri çıktı.
            Merkez Efendi; Kanunî Sultan Süleyman döneminde yaşamış. Halvetî tarikatının şeyhlerinden Sümbül Efendi tarafından kurulan, Sümbülîye kolunun büyüklerinden ve zamanının büyük bir tıp âlimi. Lokman hekim misali, hasta olanlara bitkilerle kür yapıp şifa bulmalarına vesile oluyormuş. Merkez Efendi yine aynı zamanda mesir macununu keşfetmiş, o zamandan beride mesir macununun mucidi olarak biliniyor.
            Merkez Efendi’nin tarikat yoluna girmesi ve bu yolda ilerlemesi uzun ve vecdli bahis… Ancak asıl adının Musa ve lakabının Muslihiddîn olmasına rağmen ‘Merkez Efendi’ olarak anılması ve isminin böyle kalması hadisesi var ki; baş, diş ve kalp ağrısına birebirdir. Bir gün şeyhi Sümbül Efendi, müridân ile birlikteyken birisi gelip: “Falan yere Hızır Aleyhisselam gelmiş, görmek isteyen gitsin baksın” demiş, bunun üzerine herkes o yöne doğru koşarken Sümbül Efendi’nin yanında sadece Musa Muslihiddîn kalmış. Sümbül Efendi ona dönerek:”Herkes Hızır’ı görmeye gitti sen neden gitmedin, merak etmiyor musun?” diye sormuş, bu soru üzerine Musa: “Efendim Hazreti Hızır, benim manevi makamları aşmam ve seyr-ü sülûkumu tamamlamam için memur ve görevli değildir! Benim Hızırım da merkezim de sizsiniz” demiş. Bu hadiseden sonra Sümbül Efendi ona ‘Merkez Efendi’ diye seslenmiş ve ismi de öylece kalmış.
            Benim staj yaptığım bahçe ise Merkez Efendi’nin bu aziz hatırasına Zeytinburnu Belediyesi tarafından; belki de Cumhuriyet doktorlarından ve ecnebi icadı ilaçlardan kurtulmak isteyenler, Merkez Efendi’nin şifa bahçesinden nasiplensinler diye yaptırılmış.

            Bu abd-i abık’ın bir gününün büyük bölümü Merkez Efendi’nin şifa bahçesinde geçiyor Ahmet abi, bu arada yaklaşık bir haftadır Savaş hocanın talebesi İngilizceci Ahmet hoca ile kalıyorum; o bana yoldaş oluyor ben ona; ama Savaş hocanın sırlı olaylarını hâlâ anlattıramadım da ona yanarım.

***
DOĞU BEYİ'NE




Bize bir hüzün koy beyim! demli olsun
Dumansız olmaz ateşi dostluk olsun
Çekelim içimize gönlümüz fikir dolsun
Çalalım bir hüzün türküsü zikir olsun

Bir Cuma akşamı otururken yine yüz yüze
Gurbet türkülerini söylerdik birbirimize
Gurbetten kalan hatıraları saçarken önümüze
Sılada olmanın huzuru işlerdi özümüze

Artık gurbet fısıldayan atlar gelse bile tanrı dağlarından
Mağaraya düğümlenmiş gönlümüz dönüp bakmam
Mağaranın dışı gurbet der haykırırdın ya kent meydanlarından
Sırtımız değdi bir kere ayrılmaz mağara duvarlarından

Irmağından çok hüzün topladım beyim helal et
Gazze’de korkan çocuklar hüznüne sarılır kabul et
Töreyi çiğneyen adamlar hüznüne takılır idare et
Ne zaman tutulsam bir kahkaha tufanına hüznüne sığınırım

Hüznün alırken aklımızı başımızdan, başka neler götürdü
Sen acı acı yutkunurdun türkü dinlerken
Bense el ederdim boğazından geçen hüzün gemilerinden
Sonra dua olur açılırdım gökyüzüne ihtiyar ellerinden

Tercümanınım ancak hüznüne değil
Yetişemez yüreğim biliyorum az değil
Saba makamındaydı gülüşün rast değil

Tamamı gönlümden bu sözlerin nakil değil


***
BİR BALIK GÜNÜ… SAVAŞ HOCA’NIN AHI
TUTMAYA BAŞLADI… İLK KURBAN; DR. HUNU…

Kıymetli ağabeyim öncelikle selam eder ellerinizden öperim. Bu mektup; cumartesi günü gidilen balıktan ve Savaş Hocam’a kıpırdamadan yattığı hastane yatağında ettiklerinden dolayı Dr. Hunu’nun başına gelen küçük ama anlayabilenler için büyük havadisleri içermektedir.

Cumartesi günü; tanıdığım ve dost edindiğim için şükrettiğim Yunus ağabey, Tayfun ağabey, Dr. Hunu, Mehmet Yaşar ve adaşınız Ahmet Eralp ile her zaman ki Dükkân yolculuğunda olduğu gibi türküler ve zarflaşmalar eşliğinde balığa gittik. Onların işi balık talimi yapmak, benimki de böcek talimi yapmaktı. Barajın su seviyesi yüksek olduğu için; Mübarek Hocam’ın (beraber gittiğimiz son balıkta gittiğimiz yeri beğenmeyerek) “gene de bizim sadık yârimiz karşı taraf” diyerek işaret ettği, her zamanki gittiğimiz yere gittik, oraya vardığımızda her yer yemyeşil olmuş su seviyesi bizim gördüğümüz en yüksek seviyenin de üzerine çıkmış ve cennet köşesinden bir köşe olmuştu. Uzun zamandır buraya gelmeyen balıkçılar burayı görünce balığı da unutmuş, gurbetten gelen gurbetçi gibi vatanına, Hocam’ın deyişiyle “sadık yârine” kavuşmanın cuş-u huruşu içinde cezbeye kapılıp olta takımlarını bir kenara atarak uzun bir süre manzaranın büyüsüne kapıldılar. Daha sonra aklı başına gelen oltasını attı göle, sezonu yeni açan balıkçılar gibi ‘vira bismillah’ diyerek…

Mübarek Hocam yoktu. Yolculuğun başlamasından dönüşe kadar hep yokluğunu hissettik, bir ara ben Hocam’ın yokluğundan duygulanarak; “Hocam yoksa türküleri de mi yok” diyerek Mübarek Hocam’ın sevdiği türküleri çaldım ama yine de çok bir şey değişmedi.

Ben birkaç tane böcek yakaladım Tayfun abi ve Mehmet Yaşar’ın yardımıyla, ancak onlar hiç balık tutamadılar fakat iki balık oltaya takıldı, sudan çıkmasına rağmen geri kaçtı. İki balıkta Mehmet Yaşar’ın oltasına takıldı. İlkini kendisi çekti ve toprağa doğru fırlattı ama zat-ı âlinizin disklerine iyi gelmeyen yetmiş derecelik eğimi unutmuş balık yuvarlanarak tekrar göle düşmüştü, olta ikinci kez sallandığında Mehmet Yaşar uzakta olduğu için Ahmet Eralp yetişti ve çekmeye başladı oltayı, balık direniyordu, Ahmet direniyordu, birkaç dakika süren bu mücadelede olta bir yay şeklini almış kırılmak üzereydi,  Ahmet heyecanına kapılmış sabredememiş ve balığın yarısından fazlası sudan çıkınca hızla çekmiş ve balık birden oltadan kurtulan balığın boyu yaklaşık yarım metreydi… Olan olmuştu ama uzaktan cezbe ve iştahla koşarak gelen Mehmet Yaşar’ın yüreğine Nemrud’un yaktırdığı gibi kocaman bir ateş düşmüştü, ve onun yüreği artık bir yangın yeriydi. Yangının acısıyla Ahmet’in acemiliğinden ve telaşçılığından dolayı uzun bir süre ona fırça attı, benimle birlikte orada bulunanlar bu duruma gülerken aramızda bulunanlardan birinin bu durum çok işine geliyordu. Yunus ağabey. Kendisi hakkında konuşmak haddim değil ama her zaman olduğu gibi yine balık tutamamıştı. Bu arada kimsenin balık tutamamasına  ve kaçan balıklara çok seviniyordu. Yalnız orada bulunanların; kaçan balıkların neden kaçtığını analiz ederken gözden kaçırdıkları bir durum vardı, suçlu ne Mehmet Yaşar ne de Ahmet Eralp’ti. Benim tahminim Balıklar sudan çıkınca Mübarek Hocam’ı görememiş ve “O’nun olmadığı bir kara parçasında bizim ne işimiz var” diyerek kendilerini kılavuzlunun serin sularına salmışlardı.

Dr. Hunu’ nun başına gelen ibretlik olay…

Türküler, olaylar, közde pişen yemekler derken güneş dağları aşmış bir günün daha sonuna gelinmiş akşam ezanının okunmasına birkaç dakika kalmıştı. Eşyalar toplanmış tek sıra halinde arabaya doğru gidiliyordu… Tam Mübarek Hocam’ın “Dere-i İsmailiyye-i Göktürkiyye” ismini verdiği İsmail Hocam’ın deresinden geçilirken olanlar oldu: Derenin baraja yakın kısmından geçerken Dr. Hunu; herkesin dere ortasındaki taşa basarak geçtiği dereyi bir hamlede geçmeye çalışmasıyla, önce sağ ayağını yaklaşık bir buçuk metre eninde olan derenin öbür tarafına attı, sonra sol ayağını da sağ ayağının yanına getirir getirmez vücudun ağırlık merkezi arkada kaldı ve birden bir ses yükseldi dereden: “Calllpppp!” Dr. Hunu sırtüstü dereye düşmüştü, etrafta akşam yemeği telaşında olan ve durmadan vıraklayan kurbağalar bir anda susmuş olayı çözmeye çalışıyorlardı. Yaklaşık 25 - 30 derece eğim ile yukarıdan aşağı akan İsmail Hocam’ın deresi bir anlık durmuş birkaç santim yukarı akmış tekrar normale dönmüştü. Gölde bir dalga oluşurken balıklar bölgeyi terk etmişti. Yukarıdaki ağaca yuva yapmış bir kuş sesle birlikte, akşam akşam gözü görmemesine rağmen birden uçuvermiş ve büyük hayallerle kurduğu ilk yuvasındaki yumurtaları düşüvermişti.  Bu arada Dr. Hunu’ nun ayak tabanları gökyüzüyle hasret gidermiş ve sırtındaki çantasıyla birlikte arka kısmı komple ıslanmıştı. Şükür ki kendisinde bir şey yoktu. Biz de olayın şokunu atlatmıştık. Bu arada belki de biz gülmeyelim diye Yunus ağabey konuya farklı bir boyut kazandırıp, Dr. Hunu’nun keramet gösterdiğini ve suya batmadığını söyledi. Oysa derenin derinliği zaten bir karıştı, ben de kendimi tutamayıp bir miktar güldüm çaktırmadan. Arabaya binince Dr. Hunu: “ben Halep’teyken kırk arşın atlardım” demesiyle ben daha da gülmeye başladım ve “Halep ordaysa İsmail Hocam’ın deresi burda ağabey” dedim ve herkes güldü. Sonra Dr. Hunu: Kurt kocayınca… Dedi. Buna da en çok gülen yine ben oldum…  En sonunda Dr. Hunu’nun evine gelmiştik arabadan indiğinde koltuk hiç yaş değildi…

Sözü biraz uzattım ama sonuç itibariyle yerinden kımıldamadan yatan Savaş Hocam’ın baş ucuna ananas, Hindistan cevizi, kivi ve muz koyan Dr. Hunu’nun sırtı yere, ayakları havaya gelmişti. Bence Savaş Hocam’ın âhını en hafif şekilde atlatmış ve anlayanlar için de çok büyük ders olmuştu. Ancak ortaya kocaman bir soru işareti çıktı: Şimdi sırada kim var?
 Not: bu olaydan ders çıkaracak kişiler arasında “Bir Hocam” yoktur.




***

BİR HOCAM, BİR DAĞ,  BİR ŞEHİR

Bir dağa çıktı Hocam; Âhir Dağı'na, dağları tutmaya… Yemeğini yedi ve belki de bırakmadan önceki son sigarasını yaktı. Omuzlarını birbirine yaklaştırıp, elini siper ederek yaktı sigarasını. Çekti içine dumanını, Üfürdü Şehr-i Maraş'a doğru, gözlerini kıstı dumandan korurcasına.

Baktı Şehr-i Maraş’a. Şehre inen melekleri gördü. Beton yüzeyin yeşil yaması gibi görünen mezarlığa baktı. Acı çekenleri, gülenleri gördü sonra. Adana yolundan şehre giren son otobüsü gördü Hocam. İçinde isyan şarkıları çalan, sılaya varan, gurbete çıkanların olduğu… Sonra; başını cama yaslamış özlem sancısı çeken talebesini gördü. Gülümsedi, bir nefes daha çekti sigarasından… Kayseri yolundan, asfaltı yerinden kaldırırcasına gelen TIR’a baktı.  “O kadar büyük araba nasıl böyle gidebiliyor” dedi.

Sonra içinde çalan türküye eşlik etti, bir nefes daha çekti sigarasından. “Daha senden gayrı âşık mı yoktur” Hocam mı türküyü söyledi, türkü mü Hocam’ı?

Göle baktı Hocam, balıklarını düşündü. Mevsim kıştı, yemleri yoktu, aç olduklarını düşündü. Sonra bir balık; sırtını güneşe tutup selam verdi Hocam’a. Güneş ışıltısıyla, iyiyim dercesine. Hocam güldü, bir nefes daha çekti sigarasından… Antep yolundan giden ambulansı gördü Hocam. İçinde ağlayan anneyi gördü, gözyaşı ile ıslattığı tülbendini; şoförün çabasını gördü, memurun gerginliğini…

Bir nefes daha çekti sigarasından. Hastanedekileri gördü Hocam; inleyen hastaları, kalorifere yaslanmış uzun uzun düşünen refakatçileri; altı saatlik ameliyattan çıkan cerrahın iştahla çay karıştırışını; düğün planlarının yapıldığı hemşire odasını gördü.

“Vayh dünya!” dedi içinden, bir nefes daha çekti sigarasından...

Şehir merkezine baktı Hocam: Yarış atlarının telaşıyla giden insanlara baktı; sahte gülücükler atan siyasetçileri, işgüzar patronları, makam uğruna birbirinin kuyusunu kazan memurları, derdi ekmek olanların çektiği sıkıntıları gördü. Yüzü gerginleşti, bir nefes daha çekti sigarasından…

Apartmanlar arasında kalan birkaç metre karelik parkları gördü Hocam. Egzoz dumanında, korna sesleri içinde oynayan çocukları gördü.

“Kılavuzlu kenarında çelik değnek oynayanlar daha mutluydu” dedi.

Sonra topu yola kaçan çocuğun koşuşunu gördü. Acı bir fren sesi duydu, gözleri büyüdü, kafasını sağa çevirdi birden. Hele ki korktuğu olmadı; zarar gelmedi çocuğa. Sakinleşti ve hiçbir şey olmamış gibi:

“Gene bizi doyurdun Ali; yedirdin, içirdin” dedi.


***



YERİ DAĞLAR TÖREYİ BEYLER TUTAR


Biz Töre kelimesini televizyonda  ‘Töre Cinayeti’ başlığıyla yayınlanan haberlerde duyduk ilk defa; törenin sadece Doğu Anadolu’da yaşayan insanımızda yaşatıldığını zannettik. Her seferinde dizi ve filmlerden yola çıkarak “töre”nin kötü bir şey olduğu kanaatine vardık.

Kasım 2013’ten bu yana ‘Töre’ ve ‘Türk’ kelimelerini yan yana duyar oldum. Kitap okumayan sadece televizyon izleyen bir gençlik güruhunun bir parçası olarak ilk etapta Türk’ün de bir töresi olduğunu hatırladım.

Sonra mı?

 Sonra töreyi öğrenmeye başladım bir Doğu Bey’inden.

Nasıl mı?

Çok basit! Sadece gözlemleyerek, gülümseyerek ve sohbet ederek.

Neler mi öğrendim?

Yine, televizyondaki dizi ve filmlerden ‘Mahalle Baskısı’ olarak öğrendiğim; ‘bir hanımın toplum içerisinde yüksek sesle konuşmaması gerektiği’ gibi şeylerin aslında Türk’ün Töresi olduğunu, bir mecliste otururken; konuşmaya başlamadan önce, defalarca da olsa meclisteki büyüklerden müsaade alınması gerektiğini, bir şey söylenecekse; ziyaretçi görüşünde olduğu gibi değil de, umuma etraflıca anlatılması gerektiğini, bir tartışma olacaksa; televizyondaki fikirden yoksun tartışma programlarında ki gibi değil de, dervişler gibi ‘tek tek’ müsaade alınarak fikir beyan edilmesi gerektiğini…

Türklüğü öğrendim doğu beyinden… Türklüğün; Mehmet Akif olmak, Âsım olmak, Âsım’ın Nesli olmak olduğunu öğrendim, dostluğu öğrendim, dostun ne demek olduğunu,hüznü öğrendim ve hüzün talimini ...

Çok şükür ki gözlemlemeye, gülümsemeye ve öğrenmeye devam ediyorum…

Ben bir kara topraktım her şeyden habersiz, dağı olmayan bir Ferhat’tım. Üzerimden yağmur, kar, kış geçti. Üzerimden geçenler önce balçık sonra hamur yapmış çiğneyerek. Hamurum kötüydü, layık değildim, layık olmasam da üzerime nakış yaptılar ‘Nakş’ edenler. Üzerime iyi şeyler nakşettiklerini biliyorum onların eserlerine bakarak. Her biri eşsiz Selçuklu Çinilerini anımsatıyor tek tek…

Kasım 2013’te bir meclise girdim, ‘Cuma Kapusu’ adında…

Pişmeyi bekleyen çinilerin fırınlandığı Dükkan’mış aslında…

Oradaki pişmiş çinilere hayran hayran bakarken ben de fırınlanıyormuşum bu arada
Şimdi tek umudum Azrail gelene kadar yanıma,
Duvara asılacak kadar pişmek, pişmek bu Dükkan’da.
En son gittiğimde Töre duruyordu yerinde lakin dağlar da yoktu, yer de yoktu. Çünkü dağları da, yerleri de tutan yoktu.  Soğuk vardı, çünkü fırını yakanlar yoktu. Ateşsiz fırının bir anlam taşımayacağını gördük. Fırını yakanlar olmazsa; üşüyeceğimiz, pişemeyeceğimiz gerçeğinin acı tecrübesini yaşayarak gördük.

“Biz üşüyerek şehit olanlara şahit olduk, bizi üşütmeyin” diye feryat etmek gelse de içimden, töre gereği ses çıkarmamak gerek.

Büyüklerin işine karışmamak gerek.

Diğer kara toprakların üzerinde gâvurlar at koştururken, bu Dükkan’da olduğumuz için şükretmek gerek.




***

KAHRAMANMARAŞ KİTAP VE KÜLTÜR FUARINDAN NOTLAR

Kahramanmaraş’ta birincisi düzenlenen “Kitap ve Kültür Fuarı” kitapseverleri kitaplarla buluşturmakla kalmayıp bir kültür dayanışmasına da sebep oldu. Şehir dışından gelen yazarlarla söyleşiler yapıldı, söyleşi yapmak isteyen sivil toplum kuruluşları yazarlarla sözleşti. “Şiirin Başkenti” gibi iddialı bir slogana sahip olan organizasyonun Edipler Diyarı Maraş’ta; 2014 yılının sonunda, birincisinin yapılması biraz ironik olsa da ilk olmasına rağmen gayet iyiydi.
Fuarda İslamî yayınları olan yayınevlerinin çoğunlukta olması dikkat çekiyordu. Nasıl çekmesin! Fon müzikleri ve duyuru seslerine rağmen Kur’an-ı Kerim ‘fon’unda gezdik fuarı günlerce, Kur’an okuyan kitap ‘satan’ yayınevleri cihazlara yüksek sesle Kur’an okutuyor, çalışanları stantlarda güle oynaya otururken, Kur’an-ı dinleme farzını unutmuş, gelen geçenin günaha girmesine vesile oluyordu. İnşallah bunun farkına varırlar.

ALİ HOCAM SEMERKAND STANDINDA
Ali YURTGEZEN hocam Semerkand yayınlarından çıkan “Hacegân Sultanları” kitabı ile Semerkand standındaydı. Hocam hakkında konuşmaktan ve yazmaktan edep ederim ancak dikkatimizi çeken bir olayı da anlatmadan geçemem. Semerkand standının hemen yanında, önünde uzun kuyruklar oluşan  Nuri Pakdil dururken bir TRT Haber muhabiri Ali hocamla röportaj yapmak için geldi ve gündemdeki Osmanlı Türkçesi ile alakalı sorular sordu.

FİKİR TEKNESİNDE BİR DOĞU BEY’İ
Konuşurken ve yazarken gösterdiği edebe dahî edep eden büyüğüme edeble…

Değerli büyüğüm Ahmet Doğan İLBEY’ in “Fikir Teknesi” yayınlarından çıkan ;”Millet Üstüne Düşünceler” , “Bir Hüzünkârın Ömür Defteri” , “Dil Kapısında Yazılanlar” , Müslüman Doğulu’nun Derûnu” , “ Aldatan Cumhuriyet”,” Kemalist Cumhuriyetin Zulümleri” , “Cumhuriyetin Karanlık Yılları” adlı kitapları çıktı ki yüz yıldır önümüze örülen karanlık surda gedik açacak cinsten. Kitaplar muhteva bakımından değerli büyüğümün  “Habervaktim.com” sitesinde ki yazılarından derleme.  Yayınevi sahibi Haki Demir beyin yoğun emek ve çabalarıyla derlenmiş ki emeklerinden dolayı bize teşekkür etmek düşer.

Fuar süresi boyunca kulak rahatsızlığına rağmen hemen hemen her gün Haki Bey’e söz verdiği için fuar alanına gelmeye çalışan ağabeyimin kitap imzalaması var ki ders niteliğinde. Diğer yazarlar burnu havada ve göğsünü gere gere kitap imzalarken Ahmet abi “edeb ederim efendim” diyerek kitabı imzalayacak köşe bucak arıyordu. Çünkü insanların içinde kitap imzalamak “bak ben kitap yazdım okurlarıma imzalıyorum” demek gibiydi ve bu da tabiatına aykırıydı. Böylelikle; bize, türkü dinlemeyi, bir mecliste oturmayı, konuşmayı, dinlemeyi öğreten ağabeyim bir şeyi daha yaşayarak öğretti.

ŞAİR-İ ÂZAM İLE TANIŞMA...
Ahmet Doğan İLBEY ağabeyimin “benim şair-i âzamım” diye bahsettiği Prof. Dr. Mehmet NARLI hocamla tanışma ve sohbet etme şerefine nail oldum. Akçağ yayınlarından çıkan; “Edebiyat ve Delilik”,”Dil Kapısı” ve “Roman Ne Anlatır” isimli kitaplarını alıp imzalatmak nasip oldu.

ÇOCUK EDEBİYATINDA ÇIĞIR AÇAN ADAM…
“Sevimli Kelimeler Ülkesi”, “Anne Babanızı Nasıl Eğitirsiniz?” gibi sıra dışı üslubuyla dikkat çeken kitapların yazarı kıymetli abim Bülent ATA ile dolu dolu bir gün geçirdim. Bülent abi aslında Mostar Gençlik Güz Söyleşileri kapsamında “Bir Üniversite Kazanmak mı Kendimizi Kazanmak mı?” İsimli söyleşiyi yapmak üzere gelmişti ama gelişi kitap fuarının olduğu tarihe tevafuk etmesi nedeniyle Semerkand standında bir imza günü düzenlendi.

RAŞİT ABİM KİTAP İMZALIYOR…
Bana ve birkaç arkadaşıma okuma koçluğu yapan sohbetine doyum olmayan kıymetli abim Mehmet Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL  geçen yıl Mostar yayınlarından çıkan “Kubbelerin Gölgesinde İslam Şehirleri” adlı kitabını imzalamak üzere Semerkand yayınları standındaydı. İlk fuar deneyimi yaşadığı için biraz heyecanlı gibiydi, tabi Ali YURTGEZEN hocamın Ahmet abinin ve Hasan EJDERHA abinin Bahaettin KARAKOÇ’u yanına getirmeleri ve kitabı imzalamazsan almayız demeleri daha da çok heyecanlandırdı. 18 Aralık Perşembe akşamı askere yolcu ettik kendisini, sakalı ile askerlik yapma umuduyla tıraş olmamıştı, önce normal karşıladık duygu karmaşası içerisinde olduğunu düşünerek, sonra ısrarla dua istedi ve bıyığıyla askerlik yapan bir mollanın menkıbesini anlatmasıyla durumun ciddiyetini anladık. Oysa ilk defa sakalsız görecek, kahkahalar atacaktık. Bizi endişelendiren şey ise bu konudaki kararlılığı oldu. Şimdi hangi komutanla ve tıraş makinesiyle mücadele veriyordur bilmem. Umarım askeri ceza evine değil de askeri birliğe göndeririz mektuplarımızı…

FUARDA CEYLANLA OTURUP AĞLAYAMADIK…

SAGE yayıncılıktan çıkan “Marallar Oymağında Bir Ceylanla Oturup Ağlamak”,”Maraş’ın Cezbeli Gülleri” ve “Kayıktepe Operasyonu” kitaplarının yazarı kıymetli ağabeyim Hasan EJDERHA’yı fuarda göremedik, nedeni ise; kitaplarının çıktığı SAGE yayıncılığın fuara katılmaması. “Kahramanmaraş’lı Şair ve Yazarlar” standına belediye tarafından davet edilmiş. Hasan abinin bir tüccar gibi kitaplarını standa dizip oturacağını zannetmişler anlaşılan. Keşke bu şehrin Şair ve Yazarlarına bir stant açma fikrini verenin aklına o yazarın kitaplarını da temin edip “biz kitaplarınızı aldık siz okuyucuya imzalayın” demekte gelseydi keşke…



GÖLGE BOYU IRMAK ŞAİRİ MEHMET MORTAŞ

Fuarda GÖLGE BOYU IRMAK kitabının şairi Mehmet MORTAŞ ile karşılaştık. Mehmet MORTAŞ Gölge Boyu Irmak kitabını şahsıma imzalayarak beni mahcup etti. Zevkle okuduğum kitap hakkında yazmak şimdiden gönlüme düştü bile...


***

HALK ŞİİRİ




Ferhat AĞCA'dan "PİYASA ŞİİRİ" tartışmasına "HALK ŞİİRİ" başlığı ile bir TENKİD.









Şiirde, mısralarla edeb durulur
Kâtip yazamazsa gönlüm burulur
Serhat illerde ufuk darılır
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Kimi şiir yazar piyasa der
Şair şiir satılamaz der
Gönül, bu işlere karışma der
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Serbest - nizami, şiir şiirdir
Gönülden akanların hepsi birdir
Yaya kalan yine fakirdir
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Herkes sekiz aya çocuk ısmarlar
Bizimkiler yazı, şiir ısmarlar
Fakir, ancak kebap ısmarlar
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Hasan emmim bakar uzaktan
Siğim siğim akar dudaktan
Gönlün tarafı hep haktan
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

İsmail hocam mükerrem bir zat
Kölesini piyasaya etmiş azat
Günü gelmeden etmezdi hasat
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Dışarıdan bakan görür zifir
Aslında bunlar hep fikir
Fakirin gönlü hep sifir
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Halkın şiiri hakkın şiiri
Kimileri derki ‘yaktın’ şiiri
Gönülden bakanlar yazdı şiiri
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle


***

CANLI TAVUK ANKETİ

Seçim dönemlerinin başladığı ve adayların açıklandığı sırada dünya çapındaki anket şirketleri, anketörlerini salar Anadolu topraklarına. Bu anketörler yoldan geçen herkesi yolundan çevirir ve “bir dakikasını alabilir” daha sonra sonuçlar açıklanır, analizler yapılır ve televizyona çıkan birkaç amca bu sonuçları saatlerce değerlendirir.

Anketler sadece seçim anketlerinden ibaret değildir. “Türkiye’de doğal yaşam oranı” , “Ailelerdeki mutluluk oranı” , “Türkiye’deki dindarlık oranı” gibi gerekli gereksiz birçok anket yapılır. Bir sohbet ortamında, toprağa ve yeşilliğe hasret kalındığından bahsedilirken, lise öğretmeni olan Muzaffer hocam sınıfında yaptığı küçük bir anketten bahsetti. Bu ankette bir soru var ve el kaldırılarak cevap veriliyor. Fakat hocamın sorduğu soru o kadar derin ki bütün anket sistemlerini, anketörleri ve anket şirketlerini çöpe atacak cinsten.. .

Soru aynen şöyle: “Canlı tavuk gören kaç kişi var? Söylesin bakalım!”

Bu soru; tavuğun sabah yumurtasını, öğlen dönerini, akşam ise haşlamasına yiyen içi dışı tavuk olmuş bir nesle tam da sorulacak soru. Bu anketin sonucu ise “Türkiye’deki doğal yaşam oranı”nı belirtecektir. (ki bu soruya parmak kaldırmayanların sayısı sınıfın yarısına yakınmış.)

Anketörler bu sorunun önemini düşünedursun, felsefe, matematik, orman ve ziraat fakülteleri bir bölüm altında bu soruyu incelemesi gerekirken, kentsel dönüşüm adı altında toplu konut projeleri yapan çevre ve şehircilik bakanlığı, bulvarların ve apartmanların arasına çocuk parkları sıkıştıran belediyeler bu soruyu duvarlarına yazması gerekiyor.

Anketörler, neden böyle bir kitleye böyle bir sorunun sorulduğunu analiz etmesi gerekirken, felsefecilerin bu sorudaki ironiyi incelemesi gerekiyor.

Bu sorudan hareketle; peyzaj mimarlarının diktikleri ağaçlarda neden sincap dolaşmadığını, diplerinde neden tavukların yayılmadığını kendilerine sorması gerekiyor.

Bakanlıkta çalışanlar, duvarlarına yazdıkları bu soruyu her okuduğunda; çocuk oyun alanları ve tavuk kümesi bulunan bahçeli evlerin neden kentsel dönüşmediğini düşünmesi gerekirken, belediye çalışanları şehir merkezlerinde neden doğal yaşam parklarının olmadığını düşünmesi gerekiyor.

Televizyon stüdyoları arasında koşan ve bir sürü masrafla yapılan yeni anketlerin nöbetini tutan yorumcular, hocamın sorusunu yorumlaması gerekiyor ama program öncesi, en yakın köye gidip bir tavuk kümesi görmeleri şartıyla…

Evet. Hocam böyledir, az konuşur ama öz konuşur.

Sahi, canlı tavuk gören kaç kişi var?

***

GÖNLÜ GENİŞ, AK SAÇLI İHTİYAR TÜRK’E

“Türkü dinlerken size itidal tavsiye ediyorum Ahmet Bey…”

Öncelikle Fakire ve Türk gençliğine yapmış olduğunuz fikirli tavsiyeler için teşekkür ediyorum.

Yola çıkmadan, yazıya ya da derse başlamadan önce türkü dinleme tavsiyenizden ve kutlu cuma sohbetinde ara ara yapmış olduğunuz tavsiyelerden bahsediyorum.

Sizi türkü dinlerken haddim olmasa da biraz gözlemledim.

Siz yerde otururken sanki başınız tavana değiyordu, ruhunuz sanki bedeninizden ayrılmıştı, aklınız ise bumerang gibi yerinden fırlayıp Şeyhşamil'e, Orhan Gazi'ye ve fakire gıdalı fikirlerle vurup vurup dönüyordu.

Nizam-ı Âlem Türk'ü şair Fazlı Bayram, mızrabını sazın teline değil de kalbinizi saran kılcal damarlara vuruyordu sanki.

Ama ben size haddim olmayarak itidal tavsiye ediyorum...

Çünkü; Bırakın Tıp, ziraat, mühendislik fakültelerini, edebiyat fakültelerinden mezun olanlar bile “seher yeli türküsü”nü şerh etmeden, “mihrali”nin hikayesini, “drama köprüsü”nü bilmeden mezun olacaklar okullarından.

Size itidal tavsiye ediyorum. 

Çünkü; Tarkan konserinde alanı hınca hınç dolduran kızlı erkekli kalabalığın arasında, Tarkan'a yakın olma 'kızıl elma'sıyla birbirlerini ezme pahasına birbirlerinin üzerine çıkarak haykıran Türk kızları "Kırmızı Gül" türküsü'nü şerh etmeden asker anası olacak bu ülkede.

Size itidal tavsiye ediyorum.

Çünkü; Dükkan ehli sizin vasiyetinizi yerine getirirken; birisi çıkıp: "utanmıyor musunuz kardeşim cenaze başında saz çalıp türkü söylemeye!" diyecek ve sizin bir hayaliniz Türk töresine kurban gidecek.

Ama siz yine de umutsuzluğa kapılmayın. Bu fakir ne yazmadan anlar ne de yazandan. Elbette bu kutlu meclisin, hocalarımın, ağabeylerimin ve sizin kıymetinizi bilen gençler gelecektir. O gün, düşlediğiniz gibi bin yıllık şanlı Türk Toplumu'na hizmet edeceklerdir.


(Bu yazı sizin; fakirin seviyesine inip fakiri muhatap almanızdan doğan bir dertleşmedir.)


***

BİR GARİP TÜRKÜ


Bir asırdır mola vermiş bir Türküdar ve bir asır ara verilmiş bir Türkü.
Belki bir Diyarbekir türküsü, belki Kerkük, belki bir Yemen türküsü.
Mehterler vurulan, Gülbanklar çekilen bir garip türkü…
Doğu Türkistan’ın, Saraybosna’nın, Yemenin, Musul’un özlediği bir Türkü.
Sakarya iyi bilir bu türküyü, Tuna iyi bilir, viyana kapıları iyi bilir, Kerkük’teki bakkal amca, Gazze’deki yetim çocuk, Şam’da kepenk kapatmış esnaf iyi bilir bu türküyü.
Bir yol verse Türküdar;  hatırlayacak herkes bu türküyü.
 Kan kokusundan yüreği yananlara su serpecek,
Albayrağa susamış çöllere tohum ekecek.
Bir çalsa; başı okşanacak Gazze’deki bir yetimin,
Bir çalsa; kepengi açılacak Şam’daki bir berberin.
Yetmez mi bir asırlık akort…
Teller yerine oturmadı mı? Mızrap bulunmadı mı?
Hicaz’da, Kudüs’te ezan okundu! Cemaat bekler!  Bir yiğide hasret çöller bekler!
Vursun davullar, çalsın zurnalar! Yükselsin Musul’dan Kerkük’ten zılgıtlar…
Döşensin keçeli raylar, son sefere yetişsin Hasan amcalar…
Sussun tüm kâinat…
Essin bir bad-ı sâbâ, uğrasın semti Haremeyn’e, selamını arz etsin Anadolu’nun;

RESÛLÜSSAKALEYN’e

***

GEÇ KALDIM

Geç kaldım her anınıza, geç kaldım efkârınıza!

Siz cümlelerin, şiirlerin, fikirlerin üzerinde rahvan atlar gibi ırgalanırken; ben yayayım, oyuna yarıda katılmış çocuk şaşkınlığıyla.

Okunan her yazıda, söylenen her kelamda “Ben nerelerdeydim yahu!” keşke her şeye sıfırdan başlasaydım diyorum kendi kendime.

Keşke marangoza yeni giren kütük olsaydım, hattatın eline geçmiş beyaz tablo.

İsmail Göktürk’ün elinde yanmayı bekleyen kâğıt, Bosna’da ezan, Kazan’da kalpak olsaydım.

Hasan Ejderha’nın elinde çekilmeyi bekleyen tespih, gönlüne düşen hikaye olsaydım.

Ahmet abi’nin; Âmâ üstadım dediği Cemil Meriç’in okumaktan bozulan gözü gibi, gıdalı laf duymaktan ağırlaşan kulağında Türkü, yeni yakacağı fikirli sigara olsaydım.

Mehmet Yaşar’ın dilinde okunacak şiir, Ahmet Eralp’in elinde çay bardağı, saracağı tütün, Oflu Süleyman’ın İstanbul’dan akan gözyaşı olsaydım.

Fazlı Bayram’ın elinde çalınmayı bekleyen saz, tütün kâğıdı kabuğuna yazılacak şiir olsaydım.
Efendi Hocamın olta attığı şanslı balık, her seferinde heyecanla sardığı misina…

Ali Hocama talebe olsaydım…