YÜREĞİM YUSUFÇUK KUŞU / Ahmet Doğan İlbey

(Ey azizan! Bu nâçiz yazının tashihli hâlidir)

Gönlümüzü iyilik ve merhamet yönünde tâlim ettiren şu kıssayı milletimiz çeşitli veçhesiyle sevmiş ve şifahî kültürümüzün en çok anlatılan hikâyesi olmuştur.

Hz. Yusuf, kardeşleri tarafından kuyuya atılırken kumru kuşu olanları yüreği kanarcasına görüyor ve zâlim kardeşlerin büyüğünün “Yusuf’u tutun kuyuya atın” sözünü duyuyor.

Dinî kıssaların içinde kuyu vak’ası olarak adlandırılan bu hüzünlü vak’ada Hz. Yusuf’un mâsumluğu ve mazlumiyeti sembolize edilir.  Zâlim kardeşin dehşet veren sözü kumruların dilinde insanlar yaşadıkça ibret olsun diye söylenegelir. Müslümanlar içinde Türkler kumrulara “Yusufçuk Kuşu” demişler. Kumrunun, yâni güvercin etinin dinen olmasa da yürek safiyeti yönünden haram olduğuna inanmışlar.

Yusufçuk Kuşu hikâyelerini dinlerken duygulanırım hep. Duymayanlar için anlatmak istiyorum:

Üvey ana elinde Yusuf adlı bir çocukla ablası varmış. Evden uzak yerlerde koyun otlatırlarmış. Bir gün oyuna dalmışlar, akşam olmuş ve koyunlar kaybolmuş. İkisi de analık korkusundan “Allah’ım bizi ya taş et, ya kuş” demişler. Koyunları ararken birbirlerini kaybetmişler. Hem kardeşi Yusuf’u, hem koyunları arayan abla dağ tepe durmadan haykırmaya başlamış: “Yusuf koyunları buldun mu...?”

Yürekleri dağlayan bu nida ile sabah olmuş. Otlakların bir yerinde Yusuf’u ve koyunları birer taş olarak bulmuş. Abla da kederinden kuş oluvermiş. İşte o hüzünlü zamandan beri kuş olan ablanın haykırışı hiç kesilmemiş. “Yusuf, koyunları buldun mu?”
   
Evimin balkonunda ne zaman bir Yusufçuk Kuşu görsem, Necip Fazıl üstadın “Yusufcuk Hikâyesi” aklıma gelir ve yüreğimi ulvî bir hüzün sarar:

“Benim ismim Yusuf... Bu ismi bana bir kuş taktı. Ağaçlık bir yerde oturuyordum. Öylesine dertliydim. Kulağıma bir ses geldi: ‘Yusufcuk, Yusufcuk!’ Ses bana doğrudan doğruya ‘Yusufcuk’ diye hitap etmiyordu. Dünyada ve benim hâlimde kim varsa her birini ayrı ayrı öz ismiyle çağıran bir ses: ‘Mehmetçik! Ayşecik! Osmancık! Sonradan bana bu kuşun ‘Yusufcuk’ ismini taşıdığı söylenince, öz adımı tanımaz oldum. Yusuf bendim. ‘Yusufcuk! Yusufcuk!’ Annemi öldürmeye gidiyorum, kuş yolumu kesiyor: ‘Sakın ha, sakın ha!’ Ne kadar cinayet ve maddî ne çapta perişanlığım varsa muhasebe saatinde kuş hazır:

‘Çok yazık, çok yazık!’ İçimden bu kadar merhamet, niyaz ve ihtar tüten bir ses işitmedim. Üç heceli ve her mânaya yatkın bir çığlık: ‘Gel etme, gel etme!’ Bir parçam, öbür parçamın dizilerine kapanıyor ve ebedler boyu ağlamak istiyor. Kuş hemen tepemde: Hep ağla, hep ağla!”


Bundandır ki âhir ömrümde saraylara pâdişah değil, gönüllere Yusuf olmak isterim; dağda kurt değil, kuyu başında Yusufçuk kuşu olmak dilerim.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme