KARTAL FATMALI YOLUNDA -1- / Hasan KEKLİKCİ


“Kalk yolcu yol zamanıdır   
                                                                                                                      Kervan sürmeliyiz”
                                                                                             Hasan Ejderha

   Aksu Köprüsü’nden geçip, Hacımustafa Çiftliği’nden kasaba yoluna döndüğümüzde; evden çıktık çıkalı bir yağıp bir duran kar da kararını bulmuştu. Önümüzde uzanan ovanın her yerine aynı hız ve aynı irilikte iniyordu kar taneleri. Yalnız, arabanın ön camına; şeker topağına üşüşen bal arıları gibi biraz daha hızlı ve biraz da çok düşüyordu.

            Bir iki Deliçay civarında, bir iki de Önsenaltı’nda karşımızdan araba geldi. Kurtlar’a doğru ilerledikçe ne karşımızdan ne de arkamızdan araba gelmez oldu. Yokuşu bitirip Kurtlar’a gelirken araba karda bir sağa bir sola gidip geldi. “İstersen dönelim” dedim. “Bu kar ne ki başkanım biz çok daha fazla kar yağan günlerde gidip geldik. Bir de yolun sonunda baraj olduğu için bu yol sürekli açık olur. Hem önümüzdeki belediyelerin ve hem de barajın kepçeleri var.” dedi, az önceki yalpalamadan hiç etkilenmemiş gibi görünen kartal şoförü. O yüzde gördüğüm kendine güven ve kararlılığa itimat ederek “sen bilirsin” dedim.

            Fatmalı’nın Mercimekler Mahallesi’ni çıktık, mezarlığı geçtik tepenin başında bir anda arabaya bir şeyler oldu ve bir kar yığınının içine daldık Emmi. İleri gitmenin imkânı olmadı, geriyi denedik yok! Olduğumuz yerde çakılıp kaldık bir anda. Birimiz sağdan, birimiz soldan indik: Manzara korkunç, tekerleklerin yarısına kadar kara gömülmüşüz. Ve arabanın dışında durma imkânı yok: Biraz önce ovada gördüğümüz o sakin, bal arılarına benzeyen kar orada kalmış buraya rüzgâr; hiddetli, vurduğunu devirmeye çalışan, değdiği yeri delip geçmek için seğirten zalim, eşkıya yapılı; zehirli iğnesini paltodan, ceketten geçiren eşekarıları gibi bir kar getirmiş.

            Aynı anda şoför de ben de kendimizi arabanın içinde bulduk Emmi. İçeriden görünen manzara da dışarıdan çok farklı değil. Kar arabanın ön camını neredeyse kapatmak üzere. Bir iki dakikalık şaşkınlıktan sonra şehirde, elinde büyük salâhiyet bulunan bir müdür dostu aradım. Bu ve bunun gibi müdür dostlarla tanışıklığım, belediye işine girmeden önce çalışmış olduğum firmadan kalma dostluklardan dolayıdır Emmi. Çoğu zaman bu arkadaşlar fakir fukaraya yapmış olduğu yardımlara bizim firmadan da kaynak sağlayarak, yazılacak sevaptan şirketin de pay almasını sağlarlardı. Dolayısıyla hemen hepsini direkt telefonlarından arayacak kadar samimiydim. Aradığım “salâhiyetli” kişi, “Kayseri yolu kapalı, birçok ilçelerde millet yolda kalmış.” dedikten sonra, “Ne işin var bu karda kışta kasabada, evinden su mu çıktı?” diye şakayla karışık paylamayı da ihmal etmedi sağ olsun.

Bulunduğumuz yer bir tepenin başı, sınırdaki evleri birbirine çok uzak olmayan iki mahallenin ortası. Burada yırtıcı hayvan olmaz. Fakat bu rüzgâr ve bu kar olduğu müddetçe ne kurda ne başka bir vahşi hayvana da gerek yok. Kurt bizi dışarıda parçalar fakat bu rüzgâr ve karın meydana getirdiği soğuk arabanın içinde de öldürür. Tehlikenin büyüğü şu ki; rüzgârın bulup getirdiği karlar her dakika arabayı kaplamaya başladı, kapılar yavaş yavaş beyaz duvarla örülüyor. Dünyada her şeyi düşünüp bitirmiş olan direksiyon başındaki yoldaşım, düşünüyor gibi durmasına rağmen hiçbir şey düşünmeden, bugün işe alınmış ve ilk defa o koltuğa oturmuş gibi emanet bir oturuşla oturuyor. Beni sorarsan Emmi; ben henüz düşünülecek şeyleri düşünüp bitiremediğim için, birçok şeyi aynı anda düşünmeye ve çözüm bulmaya çalışıyorum. Yoldaşımdaki o sakinlik, bendeki bu hengâme arasında verilecek kararı buldum:

“Kalk yolcu yol zamanıdır”   

            Arabada bizi soğuktan koruyacak ne varsa aldık. Paltolarımızın yakalarını kaldırıp, börklerimizi kulaklarımıza kadar indirdik. En yakın barınak Fatmalı Belediye binası. Önümüzde fazla yokuş olmayan bir buçuk iki kilometrelik bir yol var. Fakat bu rüzgârın küre-i arzın en soğuk yerlerinden toplayıp, olanca hızıyla suratımıza çarptığı kar oraya ulaşmamıza müsaade eder mi bilinmez Emmi. Emmi bu nasıl bir kar? Şairlerin ipeğe, kelebeğe, meleğe benzettikleri kar değil bu herhalde. Bu saniyede bilmem kaç kilometre hızla suratımıza çarpan; şehirde montlu, bereli, çizmeli ve ellerinde eldiven bulunan çocukların üzerinde oynadığı, adam yaptığı ve kucaklayıp birbirlerine attığı kar değil Emmi. Bu olsa olsa köyde; ayakları yalın, sırtlarında; yıllardır giyile giyile kolları bileklerine yukarı çıkmış, alt tarafı göbeklerinden aşağıya inmeyen eski bir gömlek veya kazakla kışı çıkartmak zorunda olan çocukların ayaklarını, bacaklarını kemiren kızıl kızıl kanatan beyaz canavardır.
  
            Üç beş defa kapıyı çalmamıza rağmen açan olmadı. Açan olmadığı gibi, içeride insan olabileceğine ihtimal uyandırabilecek bir emare de göremedik. Belediyenin içinde ne bir ses ne bir davış yok Emmi. Belediye “Kar Tatili”ne girmiş. “Bir de okula bakalım.” dedik. Evet, okulun bacasından boz bir duman tütüyor. Bir solukta okuldayız. Kapısı kapalı. Çaldık. Bir müddet sonra bir adam çıktı. Bildiğin adam. Kapıda verdiğimiz selamı salonda aldı. Hatta iade etme usul olmuş olsaydı, iade edip bizi dışarı atacakmış gibi bir edayla aldı selamımızı. Adam arkamızda biz önde ilk açık kapıdan içeri girdik. Gördüğümüz en yakın sandalyeleri alıp sobanın başına geçtik. Bir yandan çoraplarımızın içinden pantolonlarımızın paçalarını çıkartıp, ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı kurutmaya çalışırken, bir yandan da kendimizi tanıtmaya koyulduk. Kime mi Emmi? Sobayla, açık bulunan kapı arasında –kapıya daha yakın- zebella gibi dikilen, yüzünün şekli bizimle her an kavga etmeye hazır, hatta kavga etmek, zıtlaşmak için bahane arar gibi duran; insanlığını ve kişiliğini yapmak istediği role kaptırmış olan; çandır, tülek, mahmuza çıkartmış, çam yarması, zangoç bozuntusu bir insan taklitçisine.
     
            -Okula benden başka kimse gelmedi. Ben de kapatıp gideceğim. Herkesin enayisi ben miyim? Sobadan mı, duvarlardan mı geldiği belirsiz bir ses. Fakat bir an düşününce sesin kaynağı belli oldu. Bu, on beş dakikadır beraber olduğumuz adamın selamdan sonra kurduğu ilk cümlelerdi. Üç cümlenin her kelimesi, her harfi bir küfür gibi, tükürük gibi odanın içini kaplamış, çinke çinke yüzümüze gözümüze yapışmıştı.

            -Seni tutan mı var emmioğlu? Biz zaten bir kürek arıyoruz. İki dakika da üstümüzü başımızı kurutalım dedik. Karagün yoldaşım benden önce atılmıştı Emmi… Ve ikimiz aynı anda hazırlanmaya başladık. Pantolonlarımızın paçasında ufak tefek senelmiş –tam kurumamış- yerler olsa da çoraplarımız, börklerimiz ve ayakkabılarımız kurumuştu nasıl olsa.

            Elimizde bir kürek, ağzımızda elvan-i çeşit lafla tekrar kartalın bulunduğu Fatmalı yolunu elimize aldık...


Devam Edecek

KANLI MI KARLI MI?-2 / Cahit ÖZTÜRK


Süavi titreyen elleriyle yıpranmış saman kağıdına dikkatle yazıyordu. Mürekkebi çok azalmış üstelik kâğıdı da bitmişti. Sıradan evlerden farklı olarak masası odanın ortasında, donları ise yerdeydi. Öyle ki sandalyesi bile yoktu. Dineldiği yerden odanın köşesinde bulunan epeyce eski zigon sehpanın önüne geldi. Biraz düşündükten sonra üstündeki zarflardan birini aldı. Aralarından en kötü görüneni almıştı. Çünkü her zaman her şeyinin zarif ve güzel olmasını isterdi. Hemen masanın yanı başına geçip kâğıdı bir güzel katladı. Lakin zarfa gelişi güzel koyduğundan eğilip büküldü ileride pişmanlık duyacağı kelimeleri. Özenle masadaki kutuya yerleştirip “Bu iş de tamaam!” dedikten sonra bakıcısına seslendi:

“Melahat Hanım, Melahat Hanıım…”

Melahat Hanımın işi Süavi gibi hastalara bakmak değildi aslında ama kader işte. Süavi’nin onu her çağırışında ya da çığlığında anlamsızca bağırıp küfürler ettiği son zamanlarda çok sık rastlanır olmuş. Doğrusu bu sözlerin hiçbirinin deli saçmasından bir farkı yoktu. Melahat Hanım otuz yedi yaşında çok güzel ve bakımlı bir kadındı. Süavi’nin evinde kadın başına durması dînen caiz olmadığından çocuklarını getirmek mecburiyetinde kalırdı. Aslında on iki saat durması gerekirken o, ilk iş gününde bile sadece sekiz saat dayanabilmişti. Tabiatıyla çok zor bir işti bu. Kendisini de Süavi’nin karısı tutmuştu. Onun ilaçlarını eksiksiz alması ve dışarı kati surette çıkmaması için. Zaten ilaçların birçoğu şizofreni için değil sürekli uyuması içindi. Ama he heyy Süavi ne zekidir ne yılandır nee. Melahat Hanımı rahatlatıp yollardı. O gelince neredeyse hiçbir şey yapmaz, sadece yazı yazardı. Yazı yazması Süavi için kötüydü ama ne yapsın Melahat Hanım. Hasta ihtiyarla başka türlü başa çıkamıyordu. Her sabah, ekmek alır gibi mürekkep, divit ve saman kâğıdı alırdı. Çünkü Süavi günün sonunda mürekkebi ve kâğıdı bitirir, diviti kırardı. Melahat Hanım Süavi’nin seslenişiyle birlikte uyanıverdi, tekrar köpürdü. Hemen etrafına bakındı. Gözü Süavi’yi dövebileceği bir şeyler arıyordu. Dünden ötürü aldığı şemsiyesini fark eder etmez, şemsiyeyi kaptığı gibi koştu Süavi’ye doğru. Kararlı bu sefer, kıracak kemiklerini. Bir hışımla girdi ki bir de ne görsün, ağlıyor Süavi. Koridor boyu uzanan hıçkırıklar Melahat Hanımı tesiri altına almayı başarmıştı. Şimdi onu teskin etmeye çalışıyor, derdini soruyordu. Süavi aniden durdu. Silmeden gözlerinden gözyaşlarını gülmeye başladı.

“Aman Allah’ım deli mi bu adam” dedi Melahat Hanım. Şaşkın şaşkın ayrıldı yanından. Biraz sonra eşinin aramasıyla çıkması bir olan Melahat Hanım çıkmadan,

”Hanımın gelecek bugün. İlaçlarını almayı unutma sakın.” dedi.

Hanımının geleceğini duyan Süavi bir anlık duraksama sonrasında;

“Daha iyi ya” diyerek gülmeye devam etti.

Güneş’in nöbet değişiminden yaklaşık sekiz saat kadar geçmişti ki Süavi’nin Hanımı Şefika sessizce kapıyı açmaya çalışıyor, fakat anahtarları uyuşmuyordu. “Nasıl olur da değiştirirler, oysaki daha bu sabah girdim ben eve.” dedi kendi kendine.

En yakın telefon kulübesi iki sokak ötedeydi. Oraya doğru adımlarken hayatında bir daha göremeyeceği bir hadise yaşandı. Fötr şapkalı, eski kıyafetli bir adamı polisler, savcının ölümünü tahmin etmekten yaka paça alıyorlardı. O sıralar Maraş Olayları diye anılacak hadiselerin ilk kıvılcımları sokaklarda hissedilebilir olmuştu. Ölümün timsali, baharın habercisi kış bu ölü mü yaralı mı, kanlı mı karlı mı bilinmeyen şehre hızla toprak atmaya devam ediyordu. Biraz sonra telefon kulübesine varan Şefika önce Süavi’yi sonra Melahat Hanımı daha sonra polisi aradı. Polis, Süavi’nin polis karakolunda olduğunu Şefika’nın da oraya ivedilikle gitmesi gerektiğini bildirdi. Alelacele assolistlik zamanlarından kalan arabasına binip, hızlıca gitti. Karakola geldi. Karakolun yol boyu uzanan girişinden koşar adım girdi. Karakol eski vali konağı olduğundan epeyce büyük bir bahçeye sahipti. Ama burada o kadar işin gücün arasında kimse bahçeyle uğraşmıyordu. Bu büyük bahçenin çokça bankı çokça nöbetçisi vardı. Ama özellikle Şefika’nın bozuk gözlerine birisi takıldı. Merak etti bu kişiyi. Adımlarını sıklaştırdı, hızlandırdı. Şefika bozuk olan gözlerinden mütevellit göremediğini anlayınca kalın mercekli gözlüğünü taktı.

 Önce bir başı döndü sonra kendine gelince bu kişinin hem sokakta gördüğü kişi hem de Süavi olduğunu gördü. Şaşkındı, şaşırmıştı. Süavi öyle mi? Hah! Kimse rahatını bozamaz onun. Bankta oturmuş, kollarını banka dayamış sigara içiyor. Şefika bir an duraksadı. Şaşkınlığın, kızgınlığın ve bıkkınlığın verdiği hâlden sıyrılıp Süavi’nin yanına gitti. Süavi gayet rahat, en başından beri karısının geleceğini biliyor çünkü. Şefika duygularını asla belli etmemeyi öğrenmiş bu yaşına kadar. Şefika sakince Süavi’ye dönüp bir sigara istedi. O ara Süavi’nin de sigarası bitmiş olacak ki beraber yaktılar sigaralarını.

Şefika, Süavi’nin kendisine yapılan her şeyi çözdüğünü anlamıştı çoktan.

Şefika, özür dileyemedi.

İçinden şu kelimeler döküldü:

“İçim sızlıyor Süavi; ne büyük bir hata, ne büyük bir suç. Bin parçaya bölünmüşüm, her parçamda bin çığlık, her çığlığımda bin keşke. Beni affet Süavi...”



***
KANLI MI KARLI MI?

Sanki günlerden pazarmış gibi bir kasvet çökmüştü şehrin üzerine. Geçenlerde o kadar yağmur yağmış ki bu nazlı şehrin üzerine kapatmış kendini. Bir sis çökmüş ki karanlık, bunaltıcı, buhran dolu bu havasıyla şehrin bir semtinde koşuşturmaca. Hele de bu saatte. Ne derdiniz var da bu boyası silik kaldırımların üstüne biriken gölcüklere aldırmadan dolanıyorsunuz.

Kafasında köhne bir fötr şapka, ayaklarında çizmesinden taşan yeşil çorapları, koyu kahverengi takımı. Tırnakları çok uzun, sakal tıraşı yarım Süavi sokaklarda bir o yana bir bu yana koşturup sızlanıyor. Gecenin bir yarısı tıkırtılardan rahatsız olmuş olacak ki Hatice Teyze bodrum katın penceresine çıkmış tam seslenmek üzereyken kırmızı, mavi ışıklar sokağa düştü.

Hatice Teyze bunu fark ettiği gibi içeri girdi hızlıca. Yanan gaz lambasını söndürdü.

Altmış yaşına dayanmış olan Hatice Teyze daha on yedisinde bir eşkıyaya tutulup onunla kaçmış.

Gelin görün ki hayatı hiç umduğu gibi olmamıştı: Bir çatışmada eşini ve iki çocuğunu kaybedince İstanbul’a gelip akrabalarının yanında terzilik yaparak geçinmeye çalışmış. Bundandır uykusunun hafif oluşu, polisten, jandarmadan, askerden korkuşu.

Hemen sokağın başını gören oturma odasına geçti. Tül perdenin arkasından izlemeye başladı. Geceydi demiştim ya hah işte geceleri sesler kuvvetli yayılır. Gündüz duyulamayacak sesler şimdi duyuluyordu. Polislerin Süavi ile konuşmalarına dikkat kesildi.

-Biz Süavi Temizyüreği arıyoruz 

-Buyrun benim

-Vayy! Sen ha!

Derken kahkahalar içinde kayboldu memur. Süavi buna bozulmuş olacak ki hiddetlendi iyice.

-Ne var? Ne oldu? Bunu sormak için mi geldiniz buraya?

-Hohoo beyimize bak seen! Beyler alalım arkadaşı fazla konuşmaya başladı.

-Tamam tamam memur bey alın size mukavemet gösterecek değilim. Ama neden bari onu söyleyin?

-Nedeni mi var be adam savcının ölümünü tahmin etmek suçundan. Hakkınızda şikâyet var.

-E İstanbul da ki bütün falcıları alın o zaman.

-Çok konuşma geç şöyle!!!

Oturma odasının penceresinden zor görünen ama kolay dinlenen olayı hayretler içerisinde izleyen Hatice Teyze anlamlandırılamayan vakalar listesine birini daha ekledi böylece…


SONBAHAR I / Mehmed YAŞAR




Nedir solgun yüzünde okuduğum bu telaş
Bir rûzigâr misali gelip geçişin neden
Kaç yağmurla sırdaşsın, kaç ölümle arkadaş
Kaç ayaz yordu senin yüreğini bilmeden?

Dokunmaz mı hiç güneş senin topraklarına
O taptaze eliyle, o sıcak nefesiyle
Ya rüzgâr getirmez mi yeşil yapraklarına
Matemden başka bir renk, uğuldayan sesiyle?


Ey mevsimi melalin, ey sonbahar, ey hazan
Her mevsimden bir cüzü taşırsın üzerinde
Senin de kaderini böyle yazmıştır yazan
Senin de sakladığın hüzündür gevherinde



KARTAL HARTLAP YOLUNDA / Hasan KEKLİKCİ

           
“Köyde bir şey bulamayız, şuralardan bakkalları geçmeden öğlene yiyecek bir şeyler alalım” dedim.  Aynadan gözlerimi arayıp arabada olduğuma inandıktan sonra, “Önümüzde fırın var, birer tane pide alıp gide gide yiyelim başkanım, zaten saat ona geliyor, birer pide bizi akşama kadar idare eder.”  dedi kartalın sürücüsü. “Ben çarşı ekmeğini çok severim, dedem ona tırnaklı ekmek der.” diyerek ve işin içine dedemi de katarak teklife onay vermiş olduk. Nasıl olsa gazete almayı bırakmıştık. Sade benim cebinde bile haydi haydi iki hatta beş pide parası bile çıkardı.
            
Epeydir gazete almayı bırakmıştık Emmi. Canım ne gereği var ki gazetenin de zaten! Haberleri televizyonlardan seyrediyoruz. Belediyenin televizyonu bir sürü kanalı çekiyor. Gazetelerde olsa olsa bir köşe yazarları var fazlalık olarak. Köşe yazarlarının da yarısı hükümet partilerini övüyor, geriye kalan yarısı da muhalefete arka çıkıyor. Eee… Köyde de öyle: Sabah gelip akşama kadar Türkiye ve Dünya siyaseti hakkında; “Filan lider şunu demedi mi, falan bakan şunu söylemedi mi?” diye deliller de getirerek, belediyenin önünde akşam eden insanlar da köşe yazarlarını aratacak cinsten değil hani. Yanlarında bir saat oturan; Amerika’nın Irak politikası başta olmak üzere, cumhurbaşkanının, başbakanın cümle bakanların “aslında” ne yapması gerektiğini, bunların yaptıkları bütün işlerin yanlış olduğunu anladığı gibi; ülkenin milli eğitim, sağlık, bayındırlık gibi temel konularını da çözmüş olur.   

            Beyaz fırın kâğıdına sarılmış pideyi elime alıp; kâğıdını, yerken pidenin unu, ufrası sağa sola dökülmesin diye dizlerimin üzerine koydum. Bir taraftan sıcak pideleri atıştırırken, bir taraftan da şehri çıkıp köye doğru ilerliyoruz Emmi. Yalnız köye yaklaştıkça, dünden beri içimi kemiren ince bir sızı artmaya başladı. Öyle ki bir müddet sonra pide ağzımda çoğalmaya başladı. Bir müddet sonra da boğazımdan aşmaz oldu. Elimde kalan küçük bir parçayı kâğıda sararak, önümdeki koltuğun arkasında bulunan cebe bıraktım.

            Bir kısım gönül dostlarının telkinleriyle, bir dosttan bir miktar malzeme almıştık. Üç gün önce aradı “Eğer elinizde bizim gönderdiğimiz malzemeden kalmışsa onları ve kullanılmış olan malzemelerin karşılığı olarak da sizin filan malzemeden, borcunuzu karşılayacak kadarını bana verin.” dedi. Ben de yarı şaka yarı ciddi, “Buyur araç gönder aldır; fakat aracı benim olmadığım bir günde gönder ki, haciz memurları tarafından; evinden buzdolabı, don kazanı, teşti toplanan adam durumuna düşürme beni.” demiştim. Hal bu ki; iki hafta önce yüz yüze yapmış olduğumuz görüşmede, bizim kendisine olan borcumuzun devede kulak olduğunu, diğer belediyelerden alacaklarının çok daha fazla miktarlara tekabül ettiğini söylemişti. Dün pazardı, aracı gönderip aldırmış malzemeleri Emmi. Hangi malzemeden kaç adet, hangisinden kaç koli aldırdığı belirsiz. Hoş… Dostlar arasında hesap kitap mı olur?..

          Belediyenin önünde bizi Ali’den başka karşılayan olmadı Emmi. Boşuna kendi kendime evham yapmışım; bizim ilim heyetini, dünkü olaydan dolayı ikna edecek sözler, hikâyeler hatta fıkralar bulmaya çalışmışım. Belli ki bugün pazartesi olduğu için milletin yarısı Maraş’a gitmiş, diğer yarısı da kimse olmayacağını düşünerek gelmemişler. Keşke gelselerdi: Güneş bir taraftan yükselirken, bir taraftan da yeryüzünde ne kadar gam kasavet varsa ısıtıp gökyüzüne çıkarıyor, oradan hepsini bir benim üzerime gönderiyor; onlar da olsaydı belki gönülleri var yok birer parça alırlardı bu omuzlarımı çürüten yükten. Doğrusu benim de bugün belediyede hiçbir işim yoktu. Ancak şu -kelimenin tam manasıyla- el konulup kaldırılan malzeme beni buraya çekti Emmi. Sanki bir kısım malzeme değil de belediyeden bir cenaze çıkmış, taziyeye gelmek durumunda kalmıştım. İyi ki de gelmişim. Ne yalan söyleyeyim; rahatladım, huzur buldum. Bundan sonra gideceğim yolu gördüm Emmi.

            Bir ara makam arabasının fanının çalıştığı dikkatimi çekti. Biz geleli hayli zaman oldu, bu kadar çalışmaması lazım çünkü. Şoförü çağırdım nedenini sordum. Elindeki sigarayı arkasına saklayarak, “Bu ara yine ısınmaya başladı.” dediğini anladım gerisini anlamadım. Gerçi kendisi de gerisini anlaşılacak bir dilde söylemedi zaten.

             Öğleden sonra saat üç gibi tekrar Maraş’ın yolunu tuttuk. Hava hala sıcaktı. Arabanın ısınma hastalığı usta kadar benim de beynimi meşgul ediyor doğrusu. Karatarla’dan tırmanıp, Hartlap Gediğini bulunca ustanın yüzünde hafif bir tebessüm belirtisi meydana geldi. Eh ben de rahatladım. Kaldı ki yolun bundan sonrasında araba ısınsa bile yavaş yavaş şehri buluruz. Olur da araba mızıkçılık ederse bile, bu bölgede şehre gidip gelen bir sürü dolmuş olur.

         Hartlap’tan Dereboğazı’na dönen son viraja girmiştik ki; arka sağ tarafta, arabadan yirmi yirmi beş santim uzakta bir teker gidiyor. Yüzüme nereden geldiğini anlamadığım bir gülümsemeyle, “Şuradan bir teker görünüyor bizim olabilir mi.” dedim ustaya. Usta gözleri fal taşı gibi açık, hayretler içinde ”Bizim tabi başkanım.” demesiyle arabayı sağa çekip durması bir oldu. Evet arabanın sağ tekeri; erkek çocuklarının oyuncak kamyonlarının tekeri gibi, bütün bağlantılar kırılmış, diferansiyelin içindeki aksla beraber yarım metre dışarıda duruyor. Belki de on metre sonra yerinden fırlayıp gidecekti durmasaydık.

          Sabah beyaz fırın kâğıdına sarıp bıraktığım çarşı ekmeğini aldım; ikiye bölüp, büyük tarafını kendisine fark ettirmeden ustaya uzattım. Şoför anahtarı; arabayı kilitleyip, bütün kapılarını tek tek kontrol ettiği eline alıp, pantolonunun cebine en yakın köprüsüne taktıktan sonra, ekmeklerimizi dürüp avucumuzun içinde ısıra ısıra yiyerek şehre doğru yürümeye başladık. Arabaya köyün içinde bir şey olmaz nasıl olsa. Arkamızdan da bir dolmuş gelirse eh evlerimizi buluruz akşamdan. Hartlap’ı çıktık dolmuş gelmedi Emmi. Dereboğazını, Kadılıyı, Kadılıdaki Kâbe ölçülerine göre yapılmış olan Cuma mescidini geçtik dolmuş veya bizi şehre götürecek bir araba yok. Kale belediyesinin önüne vardık bir vasıta gelmedi. “Nasıl olsa aynı partiliyiz, belediyeden birileri bizi şehre atar.” kafasıyla belediyeye çıktık. Başkan yerinde yok. Mesai bitimi yakın olduğundan elimize tutuşturulacak iki bardak çay da yok. Yaklaşık üç kilometre yol yürümüşüz, oturduğumuz sandalyelerden istemeye istemeye, vücudumuzda kalan tüm enerjiyi bacaklarımıza vererek kalktık. Kapıda o değilden Maraş’a gidecek bir araba olup olmadığını sordum bir memura. Araba yokmuş ama dolmuş gelmek üzereymiş.

           Dolmuş geldi önümüzde durdu Emmi. Sağ ayağımı dolmuşun merdivenine koyduğum anda aklım başımdan gitti. Ayağımı merdivene atmamışım da gayyâ kuyusuna sokmuşum sanki. O anda kaynak yuların yakıp kavurduğu başımı arkaya çevirdim, arkada insanlar benim dolmuşa çıkmamı bekliyor! Mecbur diğer ayağımı da cehennem kuyusuna soktum Emmi. Şoförün arkasındaki koltuğa bizim arkadaşla yan yana oturduk. İkimizin cebinde iki kişilik yol parası yok… Sabah boğazımızın derdine düşmeyip paramızı harcamasaydık, belki yol parası çıkardı, ama şu anda çıkmaz Emmi. Birazdan muavin “yol paraları” dediği anda, yeri yarıp içine girmek lazım. İki adamın on cebinde beş lira yok…

     Bizim şoförün uyarmasıyla başımı yerden kaldırdım, dolmuşun şoförü sağ elini omuzunun üstünden bana doğru uzatmış, “Hoş geldin başkanım, yorgunsun galiba.” dedi. Kolumu ters çevirip elini sıkarken “Hoş bulduk, dalıp gitmişim rahat yeri bulunca.” diye karşılık verdim. Benim kendisini hatırlamadığımdan, ancak seçimde yapılan kasaba mitinglerinde beni dinlediğinden, -onun ifadesi- kalabalığı coşturduğumdan, hatta kendi başkanlarının seçim kazanmasında bile benim payımın olduğundan bahsetti. Daha “estağfurullah” demeye fırsat kalmadan bir delikanlı, yol paralarını toplamak üzere ayağa kalktı.

      Dolmuşçu, az önceki lafın devamını andıran bir ses tonuyla:  “Oğlum başkanımla abinden para alma.” dedi Emmi...



İĞDE AĞACI / Hidayet BAĞCI










İğde çiçeğinde arıyorum huzuru
Sanki senin varlığına
Bir alamet arıyorum dokunduğun
Her yerde, sevdiğim bu çiçekte...

İğde ağacında geçiyor zaman...
Çocukluğum ya bu ağacın dalında,
Asılı kalmış olmalı...
Ya da gençliğim,
Bu çiçeğin kokusuna saklanmış...

İğde dalında sallanıyor ruhum!
Seninle neşe bulduğum bir ilk baharı
Doyasıya yaşıyorum...
Sonra sensizliğini yaşadığım
Bir son bahar matemi, sanki:
Saçlarıma düşen bir kar tanesi gibi
Ömrümden ömür alıyor...

Biliyor musun?
Bir öğrencim, seni hep bana hatırlatıyor...
Onun gülen gözlerinde görüyorum, ümidi...
Onun kaleminden okuyorum,
Seni ne kadar çok sevdiğimi...

İğde çiçeğim!
Sen her mevsim ya hep açmalısın
Ya da her ağaç,
Baştan ayağa sen olmalı...
Şimdi,
Gökyüzünden yağan her bir kar tanesi
Senin dalından saçlarıma düşen
Bir iğde kokusu gibi...


MESTUR / Hasan BAZI


Akşam olurken bir yanımız hep buruk, kalıyoruz bir başımıza bütün imkansızlıklarımızla. Bir taraftan doğar, bir taraftan batar güneş. Bu ikisi arasında geçirdiğimiz her gün bazen mutlulukla bazense hüzün ile geri döner bize. 

Bilmediğimiz bir nedametle kıvranırken kendimizi yalnız hissederiz. Uzaklara, hülyalara dalarız. Oralarda koştururuz. Yoruluruz. Gülümsemeye çalışırız. Stres denen müphem tuzağa düşeriz. Ve derin bir nefes alıp dünyamızı değiştiririz. Olmayacak gibi görünen ne varsa hepsini bir ukde olarak esrarlı bir sandığa kapatırız. Sandığın anahtarı gidilmeyecek uzaklıktadır. Bizim ise adım atacak mecâlimiz yoktur. Duyduğumuz pişmanlıkla hiçbir şey yapmadan kalakalırız olduğumuz yerde. Akşamın karanlığına kalmaktan korkarız. Yalnız bir başımıza kalmaktan tedirgin oluruz. Hiçbir şey yapmamak bizi içten içe yer bitirir ama yine de elimizden bir şey gelmez, gelemez. Bize biçilen, uygun görülen rol budur çünkü. Hiçbir şey yapmamak. Uzaklara dalıp gitmekten gözlerimizi uzaklara dikmekten başka bir şey yapamayız. Tek özgür olduğumuz yer hayal dünyamızdır. Orada istediğimiz gibi hür'üzdür. Yapmak istediklerimizi herhangi bir engelle karşılaşmadan yaparız. Ama hayal bu sonuçta. Hakikat dünyasına uyandığımızda bizi gerçekler karşılar. Kapatılan bir kapı gibi suratımıza çarpar durur. Afallarız şaşkına döneriz. Sonra her zamanki gibi kırılmaktan bin parçaya ayrılmış kalbimizle hayal dünyasından sıyrılırız bir çırpıda. Dilimiz lâl olmuştur. İnsanlara anlatacak bir şeyimiz olup olmadığını sürekli tetkik ederiz. Hafızamızı kurcalarız. Değerli anılarımızı, arşivimizi karıştırırız. Olanları da insanlara anlatıp zâyi etmek istemeyiz. Zaten elden giden zâyi olmuştur. Bize kalan birkaç kırıntıdır sadece. Anlatılacak bir kıymeti de yoktur kırıntıların. Sessizliğimizin yankısında ortaya çıkar bütün gizler.  Bir damla gözyaşında hayat bulur merhamet duygusu, vicdan azabı ve daha sayamadığımız bin bir çeşit duygu. 

Kalan biraz yalnızlık ve bolca özlem duygusudur. Mutluluk duygusunu yaşadığımız nadide anları özler dururuz. Geçmişten geleceğe duyduğumuz bir hasrettir yaşamımız.

Gece yarısına doğru adımlamaktadır zaman. Zihnimiz bizi yatağa doğru gitmeye elinden geldiğince zorlar. Bir nebze olsun iç sıkıntımızın uyuyunca hafifleyeceğine kanarız. Gözlerimiz uykuya dalmak üzere kapanır. Ama vicdanımızın rahatsız edici sesi odanın içinde yankılanır. Bizi uykunun en tatlı yerinden yakalar ve yataktan dışarı atar. Şimdi uyu uyuyabilirsen! Sabahlara kadar sürecek olan vicdan nöbetleri başlamıştır. Uykudan olabildiğince vazgeçeriz. Bir demlik seksiz ve şüphesiz  bir mutluluk duygusunu yaşamımız boyunca arar dururuz...


KARTAL AFŞİN YOLUNDA / Hasan KEKLİKCİ


Ben yemeğimi bitirinceye kadar, çapraz masadaki adamı da çözdüm. Önce İsmail Usta’ya, benim ve “çözdüğüm” o kişinin, aynı zamanda masada beraber oturduğu diğer arkadaşının da paralarını ödedim. Sonra paçalarını henüz bitirmiş olan; aşağı yukarı aynı yaşta, beyaz saçlı, buruşuk yüzlü adamların yanına vardım. Tanıdığım adamın karşısına geçip oturdum. “Afiyet olsun” dedim. Kendilerine sormadan hesaplarını ödediğimi, on sekiz yirmi yıl önce Kanlıkkavak’ta arabamızın bozulduğunu ve kendisinin bizi Göksun’da misafir ettiğini söyledim. “Hatırlar mısın” diye tekrar ettim. Başını biraz daha kaldırdı, hafızasındaki bilgileri başının arka tarafına toplarmış gibi bir hareketten sonra; “evet” dedi “seni hatırladım, sen bir yerin belediye başkanıydın.”

Evet, ben bir yerin belediye başkanıydım Emmi. İki meclis üyesi ve bir dostla birlikte, belediye başkanına iade-i ziyarette bulunmak üzere Afşin’e gidiyorduk. Henüz Kanlıkavak Beldesini geçmiştik ki bir anda arabaya bir şeyler oldu. Çok hızlı gitmememize rağmen, yine de belli bir hızı olan araba üç beş metre içerisinde, asfalta bir şeylerin sürtünmesiyle durdu. Arabayı şoförlüğüne güvendiğimiz, neredeyse çocukluğundan beri her çeşit aracı çok rahatlıkla kullanan Mehmet Usta sürüyordu. Dört kişi dört taraftan indik ki ne görelim; 1994 model, daha beş yaşında olan makam arabasının diferansiyeli; arka tekerleklerden biraz geride, iki tarafında kendisini araca bağlayan bir kısım kablo mu desem, demir mi desem onların tutmasıyla yerde duruyor. Her birimiz arabanın arka tarafından eğilerek, birer ikişer defa yere düşen parçaya baktık. Doğrusu şu ki; arabanın yerinden kımıldaması bile imkânsız, bir kurtarıcı bulunup, kamyona yüklenecek ve sanayiye öylece götürülecek.

Afşin tarafına doğru giden ilk arabaya el kaldırdık. Bilirsin Emmi biraz da resmi bir arabanın başında olduğumuz için, bir adamcağız yanımızda durdu. Olayı anlattık “buyurun” dedi, “Ben de Afşin belediyesi meclis üyesi bilmem kimim.” Adamı sana tarif edeceğim de Emmi, tam zihnimi toparlayamıyorum. Hoş toparlasam bile arabanın şoför koltuğunda oturan, başında uzun durnalı -şapkanın öt tarafı, giyenin gözünü güneşten koruyan yeri- turuncu şapka bulunan, yüzü ve gömleğinin açık bulunan ikinci düğmesine kadar olan, boğazından iman tahtasına güneşten yanmış, zayıf bir adamın neyini tarif edeyim sana Emmi. Ne boyu hakkında ve ne de yürüyüşü hakkında en ufak bir bilgi sahibi değilim. Kaldı ki bizim konumuz sana adam tarif etmekten ziyade, başımıza gelen belayı hikâye etmektir.

Arabasıyla bizi getiren adam da bizimle beraber girdi başkanın yanına. Başkan ayağa kalkıp tek tek hepimizle tokalaştı, sonra gidip geri masasına oturdu Emmi. Bana mı öyle geldi, gerçekten mi öyleydi bilemedim ama sanki biraz soğuk buldum ben arkadaşı. Çaydan sigaradan sonra arabasına bindiğimiz arkadaş müsaade isteyip gitti. Biz vakit geçmiş olmasına rağmen bir müddet daha kaldık makam odasında. Birkaç defa bizim arkadaşlarla göz göze geldik ama o kadar. Başkan kafasını kaşımaya, önündeki kâğıtlara bakmaya başladığı anda da müsaade istedik. Başkan bizi kapıdan yollarken, şoföre Göksun’a kadar bırakması talimatıyla emrimize bir zabıta arabası tahsis etti. Bildiğin çift kabinli; arkası zabıtaların el koyup belediyeye getirdiği, daha sonra mal sahibinin başkana çıkıp geri aldığı, zabıtaların, mallarına el koydukları “seçmenin” yanında başkandan bir ton fırça yediği, çarşının olmadık yerinde satılan veya yönetmeliklere uymayan malların ve terazilerin yüklendiği kasalı bir kamyonet ve onu kullanan bir belediye şoförü ile çıktık yola. Adamın belediye şoförü olduğunu şuradan anla ki, yol bitinceye kadar ağzından tek kelime laf alamadık. Bir ara; olur da günün birinde bir yerde karşılaşırsak, herife sahip çıkıp, bir daha teşekkür ederim diye aynadan yüzüne şöyle bir bakmak istedim; fakat adamdaki bu karanlık yüz, yeryüzünde bir daha olamayacağı için hemen bakmaktan vazgeçtim. Adam; canlı taşımıyor da sanki babası ölmüş, morgdan son bir defa evine el öptürmeye götürüyor Emmi. 

Hayati Vasfi Taşyürek bizim gibi Afşin yolunda kaldığında, Ahmet Çıtak’ın kendisine yazdığı bir şiir vardı, hayal mayel aklıma oradan bir dörtlük geldi, hafif bir tebessümle:

            “Kim netsin dışarıda altı ay yatsan
Yok mu idi paran bir taksi tutsan
Şoföre fayda etmez ne etsen
Hemen kendin üz bakalım Hayati”

Laf aldı başını gitti Emmi. Adam bizi bir götürüş götürdü ki Göksun’a, yolda bizim arabayı bile çalkap görebildik. Ne bileyim ben; adam arabaya bir de “şoför gözüyle” bakar sanmıştım. Neyse ki arabamız kaldığı yerde duruyordu.

Şoförler cemiyetinin önüne bir bırakış bıraktı ki; arabasının kasası kum kamyonu gibi havaya kalksaydı, daha arabayı durdurmadan üstünden atardı bizi.

Dışarıda iki kişi oturuyordu, bizi görünce ayağa kalkıp buyur ettiler. Mehmet Usta beni belediye başkanı olarak kendisine takdim ettiği, şoförler cemiyeti başkanını tanıyormuş. Onlar kucaklaşıp, hâl hatır sordular. Bizimle de samimi bir şekilde elleştiler. Çay geldi, açlığımız susuzluğumuz soruldu. Başımızdan geçenleri Mehmet Usta anlattı. Başkan bir kamyoncuya telefon etti, ardından cemiyetin kurtarıcısının şoförüne gerekli emirleri verip, bizim aracın yerini tarif etti. “Yarın öğleden önce araba Maraş’ta olacak.” dedi. “Sizi arabayla da gönderebilirim, birazdan otobüs gelir onunla da gidebilirsiniz.” diye devam etti. Arkadaşlarla göz göze geldikten sonra otobüse karar verdik. Belediye şoförü faciasını yaşamamış olsaydık, belki arabayla gitmek bile aklımızdan geçerdi.

Otobüse bindiğimizde hava kararmıştı Emmi. Ben otobüsün sağ tarafında pencere kenarına oturdum. Afşin’den gelirken kendimi o kadar sıkmışım ki, babasından kötek yiyip ağlaya ağlaya uyuyan çocuk misali ara sıra içimi çektiğimi fark ettim neden sonra. Bir kere “belediye şoförü” kendince haklıydı Emmi; adamın mesaisi bitmek üzereydi bizi aldığında.

Aradan bunca zaman geçti, köprülerin altından geçen sular, o zaman aldığımız yaraları iyileştirdi hamdolsun. Ancak kurt misali yediğimiz ayazı bir türlü unutamadık Emmi: Biz seçimi kazanmıştık. Bir teknik hata yüzünden bizim kasabada ikinci bir seçime hükmetti, seçim kurulu. İki aylık bir propaganda ve masraf döneminin ardından, kırk gün daha çalışmaya devam edecektik. Esasen ben çalacağım minarenin kılıfını hazırlamıştım; ilk seçimden sonra en az altı ay hayatımızı idame ettirecek maddi kaynağı bir tarafa bırakmıştım. Bunun yanında belediyedeki acil işler için de kredi kartlarım vardı cebimde. Fakat bu ikinci seçim öyle oldu ki, elde avuçta bir şey kalmadığı gibi, bir o kadar da borçlanmak zorunda kaldık. Belediyemiz İller Bankası’na borçlu olduğu için aylardır bir kuruş ödenek alamamıştık, dolayısıyla maaş da.

Milletvekili, partinin il, ilçe yönetimi, partili belediye başkanlarının bulunduğu bir toplantıda, bu yanına gittiğimiz şahıs belediyemize destek sözü vermişti. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen kendilerinden bir haber çıkmayınca, bugün o konu için gitmiştik doğrusu. Sabahtan beri yaşadıklarımızdan anlamışsındır aldığımız sonucu herhalde Emmi.

Akşamın karanlığında otobüs Püren Geçidi’ne doğru tırmanırken, gözlerim de yavaş yavaş kapanmaya başladı.

Yarın; bir kamyon, Afşin yolunda harap olan kartalı Maraş’a getirecek Emmi. Kamyoncuya para verilecek, bedelini ödemeden tamirci kartala dönüp bakmayacak. 

BEN BU GÖĞÜN KUŞUYUM / Hasan EJDERHA




Ben bu göğün kuşuyum
Yolculara menzil
Aşıklara huşûyum

Ben bu göğün kuşuyum
Aşk mı beni yaktı
Ben mi aşka yandım
Bilmeden uçuyorum

Ben bu göğün kuşuyum
Aşka adadım kanatlarımı
Ve dağlara kondum
Yoruldum
Yolculara ağlamaktan
Aşk odum
Konduğum yangınlar
Haykırınca dağlara
Suların yandığını gördüm
Öldüm sonra ansızın
Yeniden dirilmek için
Hiçliğin kıyısı oldu nihayetim
Hangi yetim
Ağlayarak göğe baksa
Biçildi hürriyetim

Ben bu göğün kuşuyum
Menzile varmadan ölen
Gariplerin yoldaşıyım

Ben bu göğün kuşuyum
Semada akan
Ateş ırmaklarında, suyum
Acımasız savaşlarda
Ölen annelere ağlayan
Çocuk feryatlarında beni duyun

Ben bu göğün kuşuyum
Kaf dağından gelir huyum
Yolculara menzil
Aşıklara huşuyum
Ne acılar ne feryatlar duydum
Bakmayın uçtuğuma
Göğ benim kuyum
Siğim siğim ağlayan yetimlerle
Aynı kuyudayım
Kaf dağından gelir dedim ya huyum
Ateşlere yananlarda
Kendi feryadımdır duyduğum

Ben bu göğün kuşuyum
Gövdemi uçuran kanatlarımla
Alplerin kılıç vuruşuyum
Yumuşacık halim yanıltmasın
Zalimler karşısında
Yiğit duruşuyum



KEMAN AĞLAMIYOR / Ferhat ALTUN













Bin yaşlı yılanlar göğeriyor duvarlarımızdan
Bin başlı yılanlar yakalıyorlar bizi omurlarımızdan

Yılmıyoruz
Dayanmıyoruz baş eğerek
Engerek buyruğuna
Tutunarak buğusuna gözlerimizin
Remz ediyoruz hayata
Çünkü bizi kutsal kılan is
Henüz eksilmedi damlarımızdan.

Ey harabeler baykuşu
Ey kanlı fikirler sarhoşu
Ey belakeş şair!
Sen o karanlığa dalmakla mesulsün.
Sen o karanlıkla yoğrulmuşsun.






Yemin / mustafa alper taş



sana günlerimden çıkardığım bu çiçeği
acısı yerleşmeyen bir ölüm gibi
takıp saçlarının rüzgarında
dinlendir istiyorum
hepimiz için

yoksa kımıldar dudaklarında hecesi
geriye dönmemişlerin

hakikatli bir sitem, eskimiş bir kin
çürüyor akşamın kundağında
sana doğru havalanıyor ciğerimin demiri
kanla susturulmuş ağzımda
kelimelerin en irisi
batıp çıkıyor sokağa

evlerin öldürdüğü bir eşikte kederi
hiç gitmemişlerin







DÜKKÂN MEKTUPLARI-22 / Hasan KEKLİKCİ


Semerci Dükkânı

Ulu Camiden, Kıbrıs Meydanı’na kadar aynı caddede yanı yanına dizilmiş olan dükkânların; birkaç telefoncu ve bir iki giyim kuşam dükkânını saymazsak hepsinin yiyecekci dükkânı olduğunu ilk defa fark ettim Emmi. Mayıs ayının henüz başları olmasına rağmen, mayıstan beklenmedik bir sıcak vardı çarşıda. Bu beklenmedik sıcağa; paçacı, kebapçı, dönerci, tatlıcı, çörekçi dükkânlarının yaydığı ve şekerci dükkânlarının leblebi veya çekirdek kavurma makinelerinden çıkan kokular, dükkânların önünde bağırarak müşteri çağıran insanların ve caddeden geçmekte olan arabaların gürültüsü de eklenince, çarşı bir demlik çekilmez olmuştu.

Anlattığım gün Ramazanın üçüncü günü ikindiüstüydü Emmi. Çarşıda dolaşan insanların bir grubu birbirine benziyordu; suratları buruşuk, adımları yavaş, baktıkları yere anlamamış gibi uzun uzun bakıyorlardı. Arada anlamsız bir şekilde tebessüm edenler de vardı. Hülasa oruç tuttukları her hallerinden belli oluyordu bunların. Diğer grubu anlatmaya gerek yok; bildiğin şen-şakrak, kimi lokantalarda yemek yiyor, kimi sigarasını içiyor. Nasıl olsa soracaksın Emmi, evet ben de oruçluydum. Veli Hocamın zahire dükkânından, evde eksik olan bir kısım zahireleri almak için çıkmıştım evden, iftara daha çok zaman var diye çarşılarda vakit geçiriyordum.

Bakırcı Çarşısı’ndan Çarşıbaşı’na çıkarken bir semerci dükkânında senin cezbeli güllerden biri gözüme rast geldi. Durup durmamakta tereddüt etmeme rağmen kendimi bir anda dükkânda buldum. Selam verip vermediğimi bilmiyorum Emmi. Semerci dükkânında öyle birini yakalamışım ki aklım başımdan gitti. Selamı-kelâmı unuttum.

Bu dükkânların dış cephesini belediye yaptırmıştı; bütününün dış görünüşleri aynı yalnız büyüklükleri farklıdır.  “Nereden ışık giriyor, nereden rüzgâr alıyor.” diye laf bekleme Emmi. Sokağın üstü komple kapalı olduğu için dükkânların güneş alma, kapı girişlerine asılarak bir nevi teşhir edilen malların rüzgârda sallanma gibi bir durumu yok. Girdiğim dükkânın sahibi -daha doğrusu benim sahibi zannettiğim kişi- yüzü o dosta dönük, yani bizin cezbeliye; ilk bakışta sırtını duvara yaslamış hissi vermesine rağmen, dikkatli bakıldığında duvarla sırtı arasındaki mesafe fark edilecek bir şekilde oturuyor. Belli bir açı ile kesip alıştırmış –arada boşluk bırakılmadan yapıştırılmış- olduğu iki tahtayı henüz birleştirmiş, çivisini çakmış, istediği güzellikte olup olmadığını kontrol ediyor. Birleştirmiş olduğu tahtaların fazlasını el planyasıyla yavaş yavaş düzeltiyor. Semer iskeleti yapıyor senin anlayacağın. Dükkânın dışında, büyüklüğüne bakılırsa muhtemelen bir katır semeri duruyor. İçeride sağ köşede tamamen bitmiş ve üst üste konmuş semerler, onların üzerinde eşek sıpaları (!) için oyuncak olarak yapılmış küçük küçük semercikler var. Dükkânın bir tarafında da semer yapımında kullanılan çeşitli tahtalar, keçeler ve berdiler… Yani semere şekil ve yumuşaklık veren otlar bulunuyor. Hani var ya “Boşan da semerinin otunu ye” lafı, hah işte o otlar Emmi.  

Dükkâna girmeme vesile olan dost semerci ustasının karşısında, girişte kapının hemen sağında bir hasır taburede oturuyor. Ömrüm boyunca otururken hep ayak ayaküstünde gördüğüm dost, iskemlede ayak ayaküstüne atmadan; iki dizi aynı hizada, sol eli sağ bacağının üstünde, sağ eli sol elinin bileğinden kavramış gibi öylece duruyor.
Kapının eşiğine çömeldim:

-Kendine semer mi alıyorsun bilmem kim abi, paran yetişmiyorsa para vereyim, dedim Emmi?

İskemlenin üzerinden bana doğru dönüp:

-N’otuyon dedi.

Sonra ikinci defa tekrar ettim, “Kendine semer… Yine “N’otuyon” dedi. Hal bu ki beni görür görmez elini eline vurup, bir ayağını yerden kaldırıp, öbürünü dizden bükerek çayıra çıkmış pehlivan misali coşmalıydı. Kolumdan bir çimdiklik incitmeden tutup, “seni bekliyordum” demeliydi. Gâh beni semerlerin olduğu yere doğru çekmeye çalışmalı, gâh oradan eline geçirdiği bir ip veya tahta ile semer ölçüsü almak için uğraşmalıydı. Ustaya dönüp gâh “Semerinin önünü geniş yap, omuzlarını yağır –yara- etmesin”, gâh “pandılına boncuk takmayı unutma”, gâh bana dönüp sırtında semerle ağnanma –toprağa yatıp debelenme- diyerek zevkten dört köşe olmalıydı.

İşin rengini ikinci “N’otuyon”dan sonra anladım Emmi. Bir an tereddüt etmedim de değil doğrusu. Dönerse yüzüne tekrar bakayım diye geçirdim içimden. Ve döndü. O kadar temiz bir gömlek vardı ki sırtında ve o kadar güzel bir koku yayıyordu ki elim elime, dilim dilime dolaştı.

İkinci “N’otuyon” lafı öyle bir çıkış çıktı ki ağzından, benim laflarımın o dükkâna ait olmadığını o anda anladım. Ağzımdan çıkan kelimelerin, içeriyi dolduran akıl erdiremediğim bir manevi güç tarafından dışarı itildiğini, dükkâna hiç sokulmadığını fark ettim. Hangi eşeğin sırtına ne zaman ve nerede vurulacağı belli olmayan, semerin kaşını yapan semerci ustasının başı bir an, kaş yaptığı tahtalardan kalktı, tekrar indi. Göz göze gelemedik ama nasıl baktığını hissettirdi bana. O bakışla, o da “N’otuyon” dedi Emmi. Her şeye rağmen dostun sorusundan hâl hatır soruyormuş gibi bir mana çıkartmıştım. Ne yapıyorsun, nasılsın der gibi anlamak istemiştim. Ustanın bakışı ve “N’otuyon” demesi çok farklı geldi bana Emmi. Sanki “Sen ne yapıyorsun, ağzını topla.” dermiş gibi bir baş kaldırıştı o. Benim nereden aklıma gelecek amma semerci ustası, sanırım içinden Besnili Sıtkı Efendi’nin şu beytini geçirdi, kafasını indirip kaldırdığında Emmi:

“Bülbüle bir tuzak kurduk
Semerli Bir eşek düştü.”

O andan sonra söyleyecek bir söz, cümle kurmak için bir kelime aradım bulamadım zihnimde. Dükkânın içinde bakabileceğim, gözlerimin yükünü yıkabileceğim bir yer, bir nesne bulmaya çalıştım, yok. Baktığım yeri kirletiyormuşum gibi bir his gelip, gözlerime tebelleş oldu. Her zaman yaptığım gibi cüzdanımdan bir para çıkartıp dosta verdim. Kırk yıldır aramızdaki bu para verip alma işi şöyle olur: Ben sağ elimle ortadan ikiye bükülmüş kâğıt parayı kendisinin bana yakın olan avucuna, sol elime göstermeden koyarım. O, aldığı parayı bir kere daha katlar genellikle gömleğinin çengelli iğne ile tutturduğu döş cebine veya şalvarının cebine kimseye göstermeden koyar... Bu iş olurken birbirimize bakmaz, göz göze gelmeyiz. Yani kim para verdi, kim aldı belli olmaz.

Semerci dükkânının eşiğinde verdiğim parayı iki ucundan tutarak şöyle göz hizasına kadar kaldırdı. Kendince birkaç saniye elindeki paraya baktı, sonra dönüp bir de bana baktı. O birkaç saniye içinde şekilden şekle, halden hale girdim Emmi; ya parayı geri verirse?
Vermedi. Katlamadan öylesine şalvarının cebine koydu.

Dersimi almış bir vaziyette buruk bir sevinçle ayrıldım semerci dükkânından.