KARTAL AFŞİN YOLUNDA / Hasan KEKLİKÇİ


Ben yemeğimi bitirinceye kadar, çapraz masadaki adamı da çözdüm. Önce İsmail Usta’ya, benim ve “çözdüğüm” o kişinin, aynı zamanda masada beraber oturduğu diğer arkadaşının da paralarını ödedim. Sonra paçalarını henüz bitirmiş olan; aşağı yukarı aynı yaşta, beyaz saçlı, buruşuk yüzlü adamların yanına vardım. Tanıdığım adamın karşısına geçip oturdum. “Afiyet olsun” dedim. Kendilerine sormadan hesaplarını ödediğimi, on sekiz yirmi yıl önce Kanlıkkavak’ta arabamızın bozulduğunu ve kendisinin bizi Göksun’da misafir ettiğini söyledim. “Hatırlar mısın” diye tekrar ettim. Başını biraz daha kaldırdı, hafızasındaki bilgileri başının arka tarafına toplarmış gibi bir hareketten sonra; “evet” dedi “seni hatırladım, sen bir yerin belediye başkanıydın.”

Evet, ben bir yerin belediye başkanıydım Emmi. İki meclis üyesi ve bir dostla birlikte, belediye başkanına iade-i ziyarette bulunmak üzere Afşin’e gidiyorduk. Henüz Kanlıkavak Beldesini geçmiştik ki bir anda arabaya bir şeyler oldu. Çok hızlı gitmememize rağmen, yine de belli bir hızı olan araba üç beş metre içerisinde, asfalta bir şeylerin sürtünmesiyle durdu. Arabayı şoförlüğüne güvendiğimiz, neredeyse çocukluğundan beri her çeşit aracı çok rahatlıkla kullanan Mehmet Usta sürüyordu. Dört kişi dört taraftan indik ki ne görelim; 1994 model, daha beş yaşında olan makam arabasının diferansiyeli; arka tekerleklerden biraz geride, iki tarafında kendisini araca bağlayan bir kısım kablo mu desem, demir mi desem onların tutmasıyla yerde duruyor. Her birimiz arabanın arka tarafından eğilerek, birer ikişer defa yere düşen parçaya baktık. Doğrusu şu ki; arabanın yerinden kımıldaması bile imkânsız, bir kurtarıcı bulunup, kamyona yüklenecek ve sanayiye öylece götürülecek.

Afşin tarafına doğru giden ilk arabaya el kaldırdık. Bilirsin Emmi biraz da resmi bir arabanın başında olduğumuz için, bir adamcağız yanımızda durdu. Olayı anlattık “buyurun” dedi, “Ben de Afşin belediyesi meclis üyesi bilmem kimim.” Adamı sana tarif edeceğim de Emmi, tam zihnimi toparlayamıyorum. Hoş toparlasam bile arabanın şoför koltuğunda oturan, başında uzun durnalı -şapkanın öt tarafı, giyenin gözünü güneşten koruyan yeri- turuncu şapka bulunan, yüzü ve gömleğinin açık bulunan ikinci düğmesine kadar olan, boğazından iman tahtasına güneşten yanmış, zayıf bir adamın neyini tarif edeyim sana Emmi. Ne boyu hakkında ve ne de yürüyüşü hakkında en ufak bir bilgi sahibi değilim. Kaldı ki bizim konumuz sana adam tarif etmekten ziyade, başımıza gelen belayı hikâye etmektir.

Arabasıyla bizi getiren adam da bizimle beraber girdi başkanın yanına. Başkan ayağa kalkıp tek tek hepimizle tokalaştı, sonra gidip geri masasına oturdu Emmi. Bana mı öyle geldi, gerçekten mi öyleydi bilemedim ama sanki biraz soğuk buldum ben arkadaşı. Çaydan sigaradan sonra arabasına bindiğimiz arkadaş müsaade isteyip gitti. Biz vakit geçmiş olmasına rağmen bir müddet daha kaldık makam odasında. Birkaç defa bizim arkadaşlarla göz göze geldik ama o kadar. Başkan kafasını kaşımaya, önündeki kâğıtlara bakmaya başladığı anda da müsaade istedik. Başkan bizi kapıdan yollarken, şoföre Göksun’a kadar bırakması talimatıyla emrimize bir zabıta arabası tahsis etti. Bildiğin çift kabinli; arkası zabıtaların el koyup belediyeye getirdiği, daha sonra mal sahibinin başkana çıkıp geri aldığı, zabıtaların, mallarına el koydukları “seçmenin” yanında başkandan bir ton fırça yediği, çarşının olmadık yerinde satılan veya yönetmeliklere uymayan malların ve terazilerin yüklendiği kasalı bir kamyonet ve onu kullanan bir belediye şoförü ile çıktık yola. Adamın belediye şoförü olduğunu şuradan anla ki, yol bitinceye kadar ağzından tek kelime laf alamadık. Bir ara; olur da günün birinde bir yerde karşılaşırsak, herife sahip çıkıp, bir daha teşekkür ederim diye aynadan yüzüne şöyle bir bakmak istedim; fakat adamdaki bu karanlık yüz, yeryüzünde bir daha olamayacağı için hemen bakmaktan vazgeçtim. Adam; canlı taşımıyor da sanki babası ölmüş, morgdan son bir defa evine el öptürmeye götürüyor Emmi. 

Hayati Vasfi Taşyürek bizim gibi Afşin yolunda kaldığında, Ahmet Çıtak’ın kendisine yazdığı bir şiir vardı, hayal mayel aklıma oradan bir dörtlük geldi, hafif bir tebessümle:

            “Kim netsin dışarıda altı ay yatsan
Yok mu idi paran bir taksi tutsan
Şoföre fayda etmez ne etsen
Hemen kendin üz bakalım Hayati”

Laf aldı başını gitti Emmi. Adam bizi bir götürüş götürdü ki Göksun’a, yolda bizim arabayı bile çalkap görebildik. Ne bileyim ben; adam arabaya bir de “şoför gözüyle” bakar sanmıştım. Neyse ki arabamız kaldığı yerde duruyordu.

Şoförler cemiyetinin önüne bir bırakış bıraktı ki; arabasının kasası kum kamyonu gibi havaya kalksaydı, daha arabayı durdurmadan üstünden atardı bizi.

Dışarıda iki kişi oturuyordu, bizi görünce ayağa kalkıp buyur ettiler. Mehmet Usta beni belediye başkanı olarak kendisine takdim ettiği, şoförler cemiyeti başkanını tanıyormuş. Onlar kucaklaşıp, hâl hatır sordular. Bizimle de samimi bir şekilde elleştiler. Çay geldi, açlığımız susuzluğumuz soruldu. Başımızdan geçenleri Mehmet Usta anlattı. Başkan bir kamyoncuya telefon etti, ardından cemiyetin kurtarıcısının şoförüne gerekli emirleri verip, bizim aracın yerini tarif etti. “Yarın öğleden önce araba Maraş’ta olacak.” dedi. “Sizi arabayla da gönderebilirim, birazdan otobüs gelir onunla da gidebilirsiniz.” diye devam etti. Arkadaşlarla göz göze geldikten sonra otobüse karar verdik. Belediye şoförü faciasını yaşamamış olsaydık, belki arabayla gitmek bile aklımızdan geçerdi.

Otobüse bindiğimizde hava kararmıştı Emmi. Ben otobüsün sağ tarafında pencere kenarına oturdum. Afşin’den gelirken kendimi o kadar sıkmışım ki, babasından kötek yiyip ağlaya ağlaya uyuyan çocuk misali ara sıra içimi çektiğimi fark ettim neden sonra. Bir kere “belediye şoförü” kendince haklıydı Emmi; adamın mesaisi bitmek üzereydi bizi aldığında.

Aradan bunca zaman geçti, köprülerin altından geçen sular, o zaman aldığımız yaraları iyileştirdi hamdolsun. Ancak kurt misali yediğimiz ayazı bir türlü unutamadık Emmi: Biz seçimi kazanmıştık. Bir teknik hata yüzünden bizim kasabada ikinci bir seçime hükmetti, seçim kurulu. İki aylık bir propaganda ve masraf döneminin ardından, kırk gün daha çalışmaya devam edecektik. Esasen ben çalacağım minarenin kılıfını hazırlamıştım; ilk seçimden sonra en az altı ay hayatımızı idame ettirecek maddi kaynağı bir tarafa bırakmıştım. Bunun yanında belediyedeki acil işler için de kredi kartlarım vardı cebimde. Fakat bu ikinci seçim öyle oldu ki, elde avuçta bir şey kalmadığı gibi, bir o kadar da borçlanmak zorunda kaldık. Belediyemiz İller Bankası’na borçlu olduğu için aylardır bir kuruş ödenek alamamıştık, dolayısıyla maaş da.

Milletvekili, partinin il, ilçe yönetimi, partili belediye başkanlarının bulunduğu bir toplantıda, bu yanına gittiğimiz şahıs belediyemize destek sözü vermişti. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen kendilerinden bir haber çıkmayınca, bugün o konu için gitmiştik doğrusu. Sabahtan beri yaşadıklarımızdan anlamışsındır aldığımız sonucu herhalde Emmi.

Akşamın karanlığında otobüs Püren Geçidi’ne doğru tırmanırken, gözlerim de yavaş yavaş kapanmaya başladı.

Yarın; bir kamyon, Afşin yolunda harap olan kartalı Maraş’a getirecek Emmi. Kamyoncuya para verilecek, bedelini ödemeden tamirci kartala dönüp bakmayacak. 

BEN BU GÖĞÜN KUŞUYUM / Hasan EJDERHA




Ben bu göğün kuşuyum
Yolculara menzil
Aşıklara huşûyum

Ben bu göğün kuşuyum
Aşk mı beni yaktı
Ben mi aşka yandım
Bilmeden uçuyorum

Ben bu göğün kuşuyum
Aşka adadım kanatlarımı
Ve dağlara kondum
Yoruldum
Yolculara ağlamaktan
Aşk odum
Konduğum yangınlar
Haykırınca dağlara
Suların yandığını gördüm
Öldüm sonra ansızın
Yeniden dirilmek için
Hiçliğin kıyısı oldu nihayetim
Hangi yetim
Ağlayarak göğe baksa
Biçildi hürriyetim

Ben bu göğün kuşuyum
Menzile varmadan ölen
Gariplerin yoldaşıyım

Ben bu göğün kuşuyum
Semada akan
Ateş ırmaklarında, suyum
Acımasız savaşlarda
Ölen annelere ağlayan
Çocuk feryatlarında beni duyun

Ben bu göğün kuşuyum
Kaf dağından gelir huyum
Yolculara menzil
Aşıklara huşuyum
Ne acılar ne feryatlar duydum
Bakmayın uçtuğuma
Göğ benim kuyum
Siğim siğim ağlayan yetimlerle
Aynı kuyudayım
Kaf dağından gelir dedim ya huyum
Ateşlere yananlarda
Kendi feryadımdır duyduğum

Ben bu göğün kuşuyum
Gövdemi uçuran kanatlarımla
Alplerin kılıç vuruşuyum
Yumuşacık halim yanıltmasın
Zalimler karşısında
Yiğit duruşuyum



KEMAN AĞLAMIYOR / Ferhat ALTUN













Bin yaşlı yılanlar göğeriyor duvarlarımızdan
Bin başlı yılanlar yakalıyorlar bizi omurlarımızdan

Yılmıyoruz
Dayanmıyoruz baş eğerek
Engerek buyruğuna
Tutunarak buğusuna gözlerimizin
Remz ediyoruz hayata
Çünkü bizi kutsal kılan is
Henüz eksilmedi damlarımızdan.

Ey harabeler baykuşu
Ey kanlı fikirler sarhoşu
Ey belakeş şair!
Sen o karanlığa dalmakla mesulsün.
Sen o karanlıkla yoğrulmuşsun.






Yemin / mustafa alper taş



sana günlerimden çıkardığım bu çiçeği
acısı yerleşmeyen bir ölüm gibi
takıp saçlarının rüzgarında
dinlendir istiyorum
hepimiz için

yoksa kımıldar dudaklarında hecesi
geriye dönmemişlerin

hakikatli bir sitem, eskimiş bir kin
çürüyor akşamın kundağında
sana doğru havalanıyor ciğerimin demiri
kanla susturulmuş ağzımda
kelimelerin en irisi
batıp çıkıyor sokağa

evlerin öldürdüğü bir eşikte kederi
hiç gitmemişlerin







DÜKKÂN MEKTUPLARI-22 / Hasan KEKLİKÇİ


Semerci Dükkânı

Ulu Camiden, Kıbrıs Meydanı’na kadar aynı caddede yanı yanına dizilmiş olan dükkânların; birkaç telefoncu ve bir iki giyim kuşam dükkânını saymazsak hepsinin yiyecekci dükkânı olduğunu ilk defa fark ettim Emmi. Mayıs ayının henüz başları olmasına rağmen, mayıstan beklenmedik bir sıcak vardı çarşıda. Bu beklenmedik sıcağa; paçacı, kebapçı, dönerci, tatlıcı, çörekçi dükkânlarının yaydığı ve şekerci dükkânlarının leblebi veya çekirdek kavurma makinelerinden çıkan kokular, dükkânların önünde bağırarak müşteri çağıran insanların ve caddeden geçmekte olan arabaların gürültüsü de eklenince, çarşı bir demlik çekilmez olmuştu.

Anlattığım gün Ramazanın üçüncü günü ikindiüstüydü Emmi. Çarşıda dolaşan insanların bir grubu birbirine benziyordu; suratları buruşuk, adımları yavaş, baktıkları yere anlamamış gibi uzun uzun bakıyorlardı. Arada anlamsız bir şekilde tebessüm edenler de vardı. Hülasa oruç tuttukları her hallerinden belli oluyordu bunların. Diğer grubu anlatmaya gerek yok; bildiğin şen-şakrak, kimi lokantalarda yemek yiyor, kimi sigarasını içiyor. Nasıl olsa soracaksın Emmi, evet ben de oruçluydum. Veli Hocamın zahire dükkânından, evde eksik olan bir kısım zahireleri almak için çıkmıştım evden, iftara daha çok zaman var diye çarşılarda vakit geçiriyordum.

Bakırcı Çarşısı’ndan Çarşıbaşı’na çıkarken bir semerci dükkânında senin cezbeli güllerden biri gözüme rast geldi. Durup durmamakta tereddüt etmeme rağmen kendimi bir anda dükkânda buldum. Selam verip vermediğimi bilmiyorum Emmi. Semerci dükkânında öyle birini yakalamışım ki aklım başımdan gitti. Selamı-kelâmı unuttum.

Bu dükkânların dış cephesini belediye yaptırmıştı; bütününün dış görünüşleri aynı yalnız büyüklükleri farklıdır.  “Nereden ışık giriyor, nereden rüzgâr alıyor.” diye laf bekleme Emmi. Sokağın üstü komple kapalı olduğu için dükkânların güneş alma, kapı girişlerine asılarak bir nevi teşhir edilen malların rüzgârda sallanma gibi bir durumu yok. Girdiğim dükkânın sahibi -daha doğrusu benim sahibi zannettiğim kişi- yüzü o dosta dönük, yani bizin cezbeliye; ilk bakışta sırtını duvara yaslamış hissi vermesine rağmen, dikkatli bakıldığında duvarla sırtı arasındaki mesafe fark edilecek bir şekilde oturuyor. Belli bir açı ile kesip alıştırmış –arada boşluk bırakılmadan yapıştırılmış- olduğu iki tahtayı henüz birleştirmiş, çivisini çakmış, istediği güzellikte olup olmadığını kontrol ediyor. Birleştirmiş olduğu tahtaların fazlasını el planyasıyla yavaş yavaş düzeltiyor. Semer iskeleti yapıyor senin anlayacağın. Dükkânın dışında, büyüklüğüne bakılırsa muhtemelen bir katır semeri duruyor. İçeride sağ köşede tamamen bitmiş ve üst üste konmuş semerler, onların üzerinde eşek sıpaları (!) için oyuncak olarak yapılmış küçük küçük semercikler var. Dükkânın bir tarafında da semer yapımında kullanılan çeşitli tahtalar, keçeler ve berdiler… Yani semere şekil ve yumuşaklık veren otlar bulunuyor. Hani var ya “Boşan da semerinin otunu ye” lafı, hah işte o otlar Emmi.  

Dükkâna girmeme vesile olan dost semerci ustasının karşısında, girişte kapının hemen sağında bir hasır taburede oturuyor. Ömrüm boyunca otururken hep ayak ayaküstünde gördüğüm dost, iskemlede ayak ayaküstüne atmadan; iki dizi aynı hizada, sol eli sağ bacağının üstünde, sağ eli sol elinin bileğinden kavramış gibi öylece duruyor.
Kapının eşiğine çömeldim:

-Kendine semer mi alıyorsun bilmem kim abi, paran yetişmiyorsa para vereyim, dedim Emmi?

İskemlenin üzerinden bana doğru dönüp:

-N’otuyon dedi.

Sonra ikinci defa tekrar ettim, “Kendine semer… Yine “N’otuyon” dedi. Hal bu ki beni görür görmez elini eline vurup, bir ayağını yerden kaldırıp, öbürünü dizden bükerek çayıra çıkmış pehlivan misali coşmalıydı. Kolumdan bir çimdiklik incitmeden tutup, “seni bekliyordum” demeliydi. Gâh beni semerlerin olduğu yere doğru çekmeye çalışmalı, gâh oradan eline geçirdiği bir ip veya tahta ile semer ölçüsü almak için uğraşmalıydı. Ustaya dönüp gâh “Semerinin önünü geniş yap, omuzlarını yağır –yara- etmesin”, gâh “pandılına boncuk takmayı unutma”, gâh bana dönüp sırtında semerle ağnanma –toprağa yatıp debelenme- diyerek zevkten dört köşe olmalıydı.

İşin rengini ikinci “N’otuyon”dan sonra anladım Emmi. Bir an tereddüt etmedim de değil doğrusu. Dönerse yüzüne tekrar bakayım diye geçirdim içimden. Ve döndü. O kadar temiz bir gömlek vardı ki sırtında ve o kadar güzel bir koku yayıyordu ki elim elime, dilim dilime dolaştı.

İkinci “N’otuyon” lafı öyle bir çıkış çıktı ki ağzından, benim laflarımın o dükkâna ait olmadığını o anda anladım. Ağzımdan çıkan kelimelerin, içeriyi dolduran akıl erdiremediğim bir manevi güç tarafından dışarı itildiğini, dükkâna hiç sokulmadığını fark ettim. Hangi eşeğin sırtına ne zaman ve nerede vurulacağı belli olmayan, semerin kaşını yapan semerci ustasının başı bir an, kaş yaptığı tahtalardan kalktı, tekrar indi. Göz göze gelemedik ama nasıl baktığını hissettirdi bana. O bakışla, o da “N’otuyon” dedi Emmi. Her şeye rağmen dostun sorusundan hâl hatır soruyormuş gibi bir mana çıkartmıştım. Ne yapıyorsun, nasılsın der gibi anlamak istemiştim. Ustanın bakışı ve “N’otuyon” demesi çok farklı geldi bana Emmi. Sanki “Sen ne yapıyorsun, ağzını topla.” dermiş gibi bir baş kaldırıştı o. Benim nereden aklıma gelecek amma semerci ustası, sanırım içinden Besnili Sıtkı Efendi’nin şu beytini geçirdi, kafasını indirip kaldırdığında Emmi:

“Bülbüle bir tuzak kurduk
Semerli Bir eşek düştü.”

O andan sonra söyleyecek bir söz, cümle kurmak için bir kelime aradım bulamadım zihnimde. Dükkânın içinde bakabileceğim, gözlerimin yükünü yıkabileceğim bir yer, bir nesne bulmaya çalıştım, yok. Baktığım yeri kirletiyormuşum gibi bir his gelip, gözlerime tebelleş oldu. Her zaman yaptığım gibi cüzdanımdan bir para çıkartıp dosta verdim. Kırk yıldır aramızdaki bu para verip alma işi şöyle olur: Ben sağ elimle ortadan ikiye bükülmüş kâğıt parayı kendisinin bana yakın olan avucuna, sol elime göstermeden koyarım. O, aldığı parayı bir kere daha katlar genellikle gömleğinin çengelli iğne ile tutturduğu döş cebine veya şalvarının cebine kimseye göstermeden koyar... Bu iş olurken birbirimize bakmaz, göz göze gelmeyiz. Yani kim para verdi, kim aldı belli olmaz.

Semerci dükkânının eşiğinde verdiğim parayı iki ucundan tutarak şöyle göz hizasına kadar kaldırdı. Kendince birkaç saniye elindeki paraya baktı, sonra dönüp bir de bana baktı. O birkaç saniye içinde şekilden şekle, halden hale girdim Emmi; ya parayı geri verirse?
Vermedi. Katlamadan öylesine şalvarının cebine koydu.

Dersimi almış bir vaziyette buruk bir sevinçle ayrıldım semerci dükkânından.