ESKİ KIŞ GECELERİ / Hasan EJDERHA














Annem ağlar, ben bakardım "Muhammediye" okunurken
"Hazreti Ali Kan Kalesi" okununca heyecanlanması gibi
Heyecanlanmak isterdim babam ile birlikte
Her ikindi Okumuş Hoca gelirdi bize
Akşama Sîret okurdu
Evimizde biriken kış gecesi kalabalığına
Amca, hala çocukları hepimiz diz dize
Sükût adeta ders verirdi hepimize
Anlamasak da olanları "Sîret"te
Heyecanlanıp yerinden kalkan amcamla biz de kalkardık
Oturup yeniden Okumuş Hoca'nın yüzüne bakardık.

Sabah oldu mu dağlara koşardım
Değnekten kılıcımla akın eder
Akşam okunan cenkleri yeniden yaşardım
Şarkılar bilmezdim o zamanlar, bilmeyecektim de
Ağıtlara konu olan olayları yaşardık biz
Ceyhan’a akan bir çocuk olunca görseydiniz
Ah bir görseydiniz bütün kadınların ağlayışını
Yaşını göstermeyecek kadar yaşlı dedeler
Yaşından daha çok yaşlanmış nineler
Gelinler ve köydeki cümle genç kızlar
Yıldızlar kadar çok ağıtlar yazdılar.



BİR ŞEYLER OLACAK / Abdullah ÇELİK














Bir şeyler olacak bugün.
Sana bakınca anladım.
Belki fırtınalar kopacak ama;
Hiçbir ağaç sallanmayacak
Dalgalar seller yayılacak
Hiç kimse boğulmayacak.

Belki de gök gürleyecek lakin
Bulutlar yağmurlarını salmayacak.
Kuşlar diyorum, özgürlüğümüz
Uçmaktan vazgeçecekler.

Arılar senin bana küstüğün gibi
Onlar da peteğe konmayacak belki de

Geceler kararır kararmasına da
Yıldızlar gösterir mi kendini bilmem.
Bakarsın güneş doğmaz
Doğarsa da batıdan doğar
Doğmazsa da doğmasın nasılsa
Seni beni ısıttığın gibi ısıtmayacak.



***
YALNIZLIK TÜRKÜSÜ










Kimsesiz bir insanlık içinde
Yaşıyorum mutlulukları unuttuğu yerde
Aldırmasa da hayat bizim hülyalara
Hayatı biz umutlarla seviyoruz

Hakikat kör, sağır, dilsiz bize
Ne söylesem değil der bize
Ne yapsak peki tutunacağız hayale
Kendimizden mi kopalım uyalım size

Hayaller içinde hakikat ararken
Hakikate unutuldum, hayal içinde
Yaşanmamış onca hayal varken
Hakikate yaşadım kendim içimde


***
ALDANIŞ




Deniz mavisi gözlerin vardı senin,
Güneşin kızıllığı vurmuştu saçlarına,
Atmıştı sanki beni sonsuzluk kulvarına,
Bitmeyecekmiş gibi can veriyor güzelliğin,

Ölüm mü zor yoksa yaşamak mı?
Gel de benim gibi sor bir  zavallıya,
Halime acıyan biri varsa da,
O sen değilsin boşuna kendini avutma,

Ayrılık rüzgârı çok üşütüyor beni,
Sensiz geçen günler hiç bitmiyor,
Gelecekmişsin gibi havalar esiyor,
Ama nisan yağmuru gibi aldattın beni,



***

ŞİMDİ GİTMEK














Hani ilk gördüğüm anda seni,
Birlikte verecektik âleme sözü,
Ayrılmayacağımıza inandırmıştık kendimizi,
Şimdi gitmek oldu mu ha!

Sen gittiğinden beri hep sızlar bu kalp,
Yüreğim acıdan olur cümle ıstırap,
Gideceğini bilsem bakar mıydım sana öyle,
Şimdi gitmek yakıştı mı söyle!

Hep böyledir kaderim zaten,
Ayrılmaya, bırakılmaya alışkın,
Neden söz verdi o bakışlar,
Şimdi gitmek oldu mu ha!

Tükendi tüm ümitler,
Bitti tüm hayaller,
Beraberiz derken,
ŞİMDİ GİTMEK NEYE YARAR?

MÜNACAAT / Ali Rıza KARAKALE














Olurda senden başkasına muhtaç olacak hâle gelirsem,
beni hâle bürünmeden al nolur Rabbim.
Bu en samimi duamdır.
Bu mektubumun başlangıcı,
şiirimin sonudur.

Aşkım, senden başkasına fazla gelmeden al beni Rabbim.
Bu en derin derdimdir.
Bu, şairin gözyaşları, özlemenin haddidir.

GÜN SANCISI / Muhammet İbrahim BALCI











Geceyi saran bir güz sancısı
Kaparım gözlerimi ve dinlerim
Dağların yamacında sıralı ağaçlar boyunca
Alnı ak cesaretler biriktiririm
Ölümü soluyan bu şehrin nefesini duyar
Koşarım, bitmez benim seferim
Gün aydınlığa kavuşmadan evvel
Dayanamaz yolların gözyaşını silerim
Bu bir hassasiyet değildir artık
Güz sancısı dönüşür gönül sancısına
Şimdi daha dikkatlidir adımlarım
Ben yeryüzünü ve gökyüzünü taşıyorum kollarımda
Kalbim beni taşıyor,
Kendi satırlarımda…


ZAMAN / Derya BAYTON












Zaman kadranı dövüyor, kadran, dakikaları.
Sonra saniyeleri bir de Salise’yi…
“Bıraksana! En iyi ilaçtır” diyorlar.
Bıraktım; zamana değil, zamanı terk ettim.

Yokun havanında dövüldü beden
Kendi boşluğumla yoğuruyorum ruhu
Bildim! Çare olmadı saatlerin efendisi
Bir çareye tutuklu yürek,
Kelepçem uzakların örsüyle perçinli.

Uzandığın elinle dokunsan bu yüreğe hissetmez,
Sağır, dilsiz, aslı hissiz
Yansımamı izlerim aynada,
Sadece düşenler mi ağlar kendi yalnızlığına.


BİR ADAM PORTRESİ / İsmail SAĞIR














Yıldırımları yumuşatırdı göğsünde
Göğe gözlerini saplarken
Tüttürdüğü sigarasının griliğinde
Elleri ceplerine ayazı taşırdı
Korkak ve bakımsız köpeklerin kokusu sinerdi üstüne
Yürüyüş üzerineydi talimi
Kaldırım taşlarıyla olan merhabası
Kesilmezdi.

Soluğuyla tuttuğu hayatın ipi
Ulanırdı bir örümcek ağına
Çamlarla olan arkadaşlığından kalma
Üzerindeki cümle dertlerin yeşilliği
Cebinde dededen kalma köstekli
Saatlere aşina değildi
Sırtlandığı hatıraydı çünkü.

Beş davetten bilirdi vakti
Bir cebinde güvercinlere yem
Bir cebinde çocuklara şeker
Yalnızlığını öğütürdü çarşı değirmeninde
Kokuyu ve rengi verene şükürdü sesi, hali
Buğday taneleri adedince
Şehrin kaldırımlarında sureti yabancı
O, bir koluna bastonunu bir koluna yalnızlığı
Alır çıkardı kimsecikler yokken.


YANDIM / Meryem SAVUN


Ne zaman kendimin en köşesine çekilsem
Tek şey düşlerim keşke sende gelsen peşimden
Bilirim üşümüştür yüreğin daha dün ezelden
Kor olup yaksam seni kül olurum ebeden

Mesele değil çekilen çile kül olsam da nafile
Yürek yanmış kül nereden bile
Evvel yanarmış gül bülbüle
Bülbül habersizmiş dün bile

Herkesin vardır haberi Şirin olsam nafile
Eller bilmez cefamı gitsem de gurbet ele.
Dem bu demdir düşsem de dilden dille
Eşkin ile sulamaz isen gönlümü
Yiğidim merdim deme boş yere

Tut elini yüreğimin uçmağa giderken bile
Tutamaz isen niye  düştün peşime
Dün kendi köşemde yalnız iken
Nereden girdin gönlüme...

***
ANLASANA















Değilsin olmadın da yanımda
Karanlıklarda
Sokağımı aydınlatan bir lamba
Sessizliğimin çığlığında
Olamadın yanımda

Belki de uzaklarda
İki adımlık yolda
Bir asırlık zamanda
Gelemedin yanıma
Emekleyerek de olsa

Bense koşardım sana
Umulmadık her anda
Sokağın başında
Vakitsiz bir zamanda

Bir bebektim koynunda
Anne derdim sana anammışçasına
Adım atmayı öğrenmeden
Koşmak istedim sana
Adımlayamadan yıkıldım bir anda
Oysa bir bebektim koynunda
Kör sağır ve dilsizdim bir manada
Muhtaçtım sana anlasana.

***
BİR ÇOCUKTUM BEN




Bir çocuk gördüm rüyamda
Annem diye haykırıyordu
Bir baba evlat derken
Bir anne yavrum diyordu
Belki de Suriye, Filistin
Kim bilir belki de Mısırdı
Afrika’nın ortasında haykıran
Kimsesiz insan topluluğuydu.

Sen…
Evet sen…
Sen burada uykuya dalarken
Kaygısız…
Hüzünden uzak… Gözyaşından ırak…
Bir yudum su arıyordu akranların
Bir baba evine ekmek götürüyor
Belki de götüremeden vuruluyordu
Diğeri evinde yok oluyor
Belki de bir hiç gibi kayboluyordu enkazlar da

Bunu okuyana diyorum
Noktasını görene virgülüne bakana
Sana diyorum eleştiren sana
Müslümanlık nerede?
Kimlerin elinde?
Kimler kimlerle?

İslamiyet diyorum
 İslamiyet nerede?
Bedir’i Uhud’u diyorum
Kardeşlik diyorum
Heyhat!

Bir çocuktum ben,
Annem diyordum,
Evlat diyordu babam,
Yavrum diyordu annem.
Suriyeli değildim ben,
Filistinli değil
Türkiyeliydim ben…

Ben…
Evet ben…
Yaşamadım Suriye de bilemem
Filistin’i tahmin dahi edemem
Kudüs’ü Mısır’ı bilmem
Türkiye’yi bilirim bir ben.
Amma…
Ecdadımı bilirim Ensar’ı bilirim,
Muhaciri bilirim

Uhuvveti bilirim… Bilirim ben kardeşliği bilirim…

***
HÜZÜNLÜ DEĞİLİM BEN









I.
Hüzünlü değilim ben
Kelamım konuşur kaleme
Haykırır yüreğimin sesini bir bir

Hüzünlü değilim ben
Gözlerimden dökülen seslerle
Yüreğimin sesi bütünleşir

Beklentiler… Bekleyişler…
Bir bir dökülür yapraklarım
Tıpkı gözyaşlarım gibi
Bir bir kaybolur umutlarım
Bir bir kaybolurum; yok olurum

Diyorum ya hüzünlü değilim ben
İçimdeki, gökyüzünü parçalayan zamanı
Çıkarırım meydana

Sorarım gökyüzünü parçalayan zamana
Mısralarıma anlatıyorum seni
Demek ki hüzünlüyüm ben.

II.
Ey dost anlamadılar beni
Gözlerimdeki ışığı görmediler
Kelebeğin kanat çırpışı gibi
Kalbimin atışını görmediler

İki adım öteme gelip de
Bana bir selam vermeden
Geçip gittiler yanımdan
Ey dost bakmadılar bana

Feryadımı duymadılar
Bir çocuğun annesinin
Arkasından bakakalıp
Ağlayan çocuklar gibi
İçimden ağladı gözlerim

Ey dost içimdeki gözler anlattı beni
Hüzünlü olmadığım şiirleri…



KAPI ŞİİRİ / Fazlı BAYRAM

                     /açken aç, susuzken susuz olmayan adama
İsmail Göktürk hocama/










cümlesi yer ile yeksan olsa
kök ucu sana çıkar bütün ideolojilerin
çetrefilli sualler bağrında arar sürurunu
ya bu cehenneme bir damla su dök söndür
ya da kor yığınlarından tapınaklar yaparım

yoksa
zümrüt bahçesi bir yeşilliğin
karşı yazgısının son bahar olmadığı belli
enine boyuna boynuna bu sundurmanın
pınarlarından ırmaklar akar bunu gördüm
her pınar İsmail’dir
züleyhadır çerçevelerin çevirdiği çarşıların

oysa
yer ile yeksan olsa cümlesi La esef
içimdeki cehennemlere su dök yoksa biliyorsun
olmazsa
bir ordu İsmail’le gelir
ne varsa yığarım kapına 


HALİM ARZUHALİMDİR BENİM/Şeyhşamil EJDERHA









Halim arzuhâlimdir benim
Bakmayın siz göğe
Göğün ne çektiğini yalnız ben bilirim

Bulutların kalp atışını 
Gönlümde hisseder de dirilirim
Halim arzuhâlimdir benim

Siz bilmezsiniz
Yıldızların bir gün bitimine 
Ne kadar üzüldüğünü
Ya da bir kayanın kalp atışını...
Ben bilirim
Bir çift göz uğruna ölen bedenlerin ruhunu
Siz bilmezsiniz
Nereden bileceksiniz
Halim arzuhâlimdir benim

Söyleyin... Hadi... 
Çekinmeyin söyleyin...
Mesela gün batımından firar eden bir rüzgârın
Kulağınıza emanet ettiği türküyü
Ya da kalp atışınıza eşlik ederek
Zikrettiğiniz ismi
Söyleyin çekinmeyin
Gece vakti ansızın karanlıkta beliren sureti
Ve o surette vuku bulan firkati
Ölçebilir misiniz?
Siz...
Evet siz...
Elmas yağmurunun değerini
Nereden bileceksiniz...

Merak etmeyin...
Seher vakti, ansızın gelir
Ve bozar kurduğunuz hayali...
Lütfen sessiz olun efendim.
Bakın güneş uykuda düşler uyanık
Ve dinleyin
Efendim... Dinleyin...
Gün batımına adımlayan her gün gibi
Siz...
Benim neler çektiğimi nereden bileceksiniz.
Halim arzuhalimdir benim...


ZAMAN/ Abdurrahman SALTALI











Ben düşüncelerimin esiriyim
Zaman, zaman pençesine düşerim
Yıkmak için içimdeki bendi taşarım
Ah! Ayrılıklar, ayrılıklar…
Zincire vurulmuş gibi sımsıkı bağlı

Vurulmuş pranga, ayaklardan
Sımsıkı bağlanmış, zikkelere
Koparılmaz çekmekle zincirler
Kırılır kollar, ayaklar
Kır gönlümdeki zincirleri, prangaları

Zaman öyle kahpe ki yarışılmaz
Ne yana baksam aşılmaz yollar
Taşları kırmaya gücüm yetmez
Ne olur volkanlar püskürüp yansın dağlar
Sen bırak gönlün yansın, ateşi viran olsun 

SARHOŞLARIN ŞİİRİ/Memduh ATALAY









İki sarhoş çarpıştı 
Birinde şarap şişesi kırıldı
Diğerinde eşya
Birinci kalktı yoluna salına salına
Diğeri düşen eşya ile birlikte yok olmuştu

İki sarhoş çarpıştı
Birinin elinde kadeh yarası
Diğeri can evinden vurulmuştu
Birinci tekrar şişeye döndü
Diğeri unvan altında kaybolmuştu

İki sarhoş çarpıştı
Biri karasevda üstüne türkü çağırıyordu
Diğeri ben çıkmazında kaygılı ürkek
Bahtına lanet yağdırıyordu

İki sarhoş çarpıştı 
Biri “ben bir hiçim abi!” diye ağıtlar yakıyordu
Diğeri pay almak için Firavunlardan
Piramitlere mermer taşıyordu



GEL ÖLELİM/ Ali Rıza KARAKALE











Güneş tam yerinde bugün, gel ölelim.
İzinsiz yalnızlıklarımızın gölgesi vursun zemine.
Tahrip gücü yüksek kelimeler olsun sebebi
Olmazsa olmazlarımız kayıtsız kalsın bu ölüşe.

Gece tam siyah bugün, gel ölelim.
Vaktin önemine binaen, siyaha beyazla yazalım şiirimizi.
Yalnızca sabahçı kahvelerindeki berduşlar okurlar hem.
Hem sabah olunca ifşa etmemiş oluruz bitmişliğimizi.

Güneş tam sabahlık bugün, gel ölelim.
Duymaz hiç kimse şehrin gürültüsünden.
Salına salına gideriz beraber kimseciklersiz.
Anlamaz kimse son şiirimiz olduğunu.

Gece tam kimsesiz bugün, gel ölelim.
Şairi ölmüş bir memleket umursamaz bizi.
Belki üç gün sonra üçüncü sayfa haberiyiz.
Ama sadece belkili bir ömrümüz var işte.


Ve güneş tam doğmadı bugün, ölünecek an, gel ölelim.
İşte tam zamanı sensizliğin…
Ki sensiz bir ömre yakışan olur soluşum.
Ben bir şiirim, şair katilim.

KAYIP RUHLAR/Derya BAYTON

İsim ve anlamsız lakaplardan sıyrılmış olmanın yaşattığı rahatlamayla tüy gibi hafif hissediyordu kendini. Her şey aynı zamanda hiçbir şeye ait olmamış gibi bir rahatlama emaresi simasında belirginleşen, solgun bir tenin giydirdiği zayıf bir bedenden ibaret olsa da daha fazlasını arzulayan kayıp bir ruhtu öncesinde. Öyle bir vakit ki artık yol alma vaktiydi bilinmeyene doğru. Pipo dumanın çizdiği yüz hatları ile karanlık sokakların korku beslediği yuvalarını gezinmekte avare düşlerin en uç noktalarına yükseldiği saatin gecesinde. Melon bir şapkanın terk edilmiş sokakların yıkık evlerinden, kokuşmuş duvarlarına doğru uzayan gölgesi, üst kısmının geniş olmasındandı. Alt kısmının fötr şapkalar gibi geriye doğru kıvrılmasında etrafında oluşturduğu devasa dairenin altında ezik bir kafa görüntüsü sergileniyordu. Pardösüne sıkı sarıldı. Tanrının nefesi rüzgâra doğru ağır aksak yürümesinde uçuşan yaprakların arada bir yüzünü yalamasından olacak ki uçsuz bucaksız yollarda zikzaklar çizmekte, sıska serseri sokak köpekleri bile kokusunu alamadığı bu varlık önünden kuytu gölgelere kaçışmaktaydı. Boş tenekelerin geceyi dövdüğü bu dakikalar da boşlukta gezinen bedenlerin varlıkları üstlerindeki lüzumsuz kıyafetlerin sınırları ile çizilirken adımlayan ayakların geceye imzası olan gölge, gerisin geriye doğru adına bir nebze dahi taş sokaklara resmedilememekte. Kayıp bir ruhun isimsiz ruhların avına çıkışını hikâye etmekte acizliğin verdiği arayışların etiketi vardı. Sonu bulunmaz merakın süslediği tavır sinmiş, üzerine arşınlamakta terk edilenlerin durağını yoklamada belki el yordamıyla belki göz ucuyla.
Birinci ruha rastladı kimsesizlerin sokağında bir siluet. Lime lime olmuş dizleri, paçavrasından akan kirler ete kemiğe bürünmüş çirkin bir maske ruhunda. Yamuk ağzında yalanlar saçılırken zehir gibi etrafa, düşmüş sağ göz kapağının altında delip geçen kaçamak bakışlar nazarında tiksinti kıvılcımları çakmakta.  Kaygan bir zemin üzerinde durucasına parçalara ayrılıp tekrar tekrar vücut bulmaktaydı. Sağa sola doğru saçılan çürümüş et, vücuda bürünüp yeniden parçalanırken neşter ile anestezist kesilen hatların gerginliğinde teller nağme yapar, yürekler paralanırdı. Fakat ne biçare olunur ikiyüzlü yalancı ruhun yalanlarına ne de dur denebilirdi kötülük âleminde kurduğu krallığına. Ruhuna şeytanı elbise diye giydirmiş bu zavallının laneti zevklerin esiri olduğunda can bulmuştu kokuşmuşluğa. Bakıp ta gördüğü gerçekten uzaklaşırken burnunda sadece tiksinti kokuları, inceden etrafa yayılmaktaydı. Adeta boşlukta süzülüyor asla yürümüyordu. Sapa bir köşkün hayaletiydi yalnızlığı. Ne bir adres kaydedilmiş fihriste. Sorarsan adını yoklukta can bulurdu. Ararsan onu ya aynalarda yüreğinin olduğu yere bakarsın ya da boşluğa kapattığın gözlerin karanlıkla buğulandığı zamanlarda nefesini yüzünde hissederdin. Kendi varoluşunu anlatmaya çalışırken kim bilir daha kaç tane bilinmeyen adreslerin sokağından karanlığın içine doğru süzülmüştü.
Aniden irkildi. Bir varlık, omzunda eli “dur” dedi ikinci ruh. “Kayıp gitme avuçlarımdan sen de bir adım daha öteye. Gittiğin yer aranan değil, yokluktan geri. Orada kelimeler tükenir. Sadece doldurulmayı bekleyen yığıntı boşluklar hevesin olur. Hatırlarsan eğer yaşanmışlığa dair güzel bir anı zikretmek ne mümkün! Diller de asma kilitler, gözler siyah şeritli, bedenler çıplak. Yalnızlığa dahi hasretliksin. Acımaz hiçbir yanın, acıyı özlersin. Hissetmek yok, sınırlar da yok, tarifsizlik çığ gibi büyür. Koca bir dağ gibi yüreğine oturur, nefes alamaz boğulursun bir inilti işitmez kulaklar mil çekilmiş gözler gibi sağır işitir; lal olur dillerin.”
O kelimeler döküldükçe fısıltıdan, yol gösterici aydınlatıcı bir ruhun sesiyle şenleniyor ruhu. Seyrine daldığı bu güzellik konuşmuyor adeta şarkılar mırıldanıyordu.
Daha önce hiç duymadığım bir müzik esintisi.
Kalbi huzurla çarpıyor.
Etrafa saçılan ışığında kamaşan göz bebeklerine rağmen başka yöne çevrilmiyor bakışlar. Bir huzur sıcaklığı kaplıyor ilikleri. Korku bedenden bir kaç beden uzakta.  Beyazlığın dibini bulmuş renkler, başka tona lüzum yok. Aydınlığı’nın sardığı sokağın da cennet bahçesi kokuları; en çok da karanfillerin kokusu sarmalıyor teni. O dönemeçte sanırsın âlem içinde bir başka âlem yaşanıyor. Gitmesin hep yanında kalsın istiyor. Diğer yolunu kaybetmişlere hiç benzemiyor. Tutup sürüklediği kolundan başka yönlere doğru savuruyor. Sonra o durduğu yerde kalıyor. Giden ruh fakat terk eden o oluyor.
Sonsuzluk gibi geliyor yaşadığı zamanlar. Kim bilir daha kaç asırlık dakikalar köreltiyor kaldırımların soğuk nabzında. Savrulduğu ne kadar köşe varsa vazgeçiyor artık saymaktan. Yorgun düşmüş bir bedenden firarı sonrası arayış içindeki ruh, umudun harcandığı bu boş mahalleler sokağında son direnişi. Nefesinin kesildiği anlarda şekillenen gayelerin verdiği burukluk, silsileler halinde sıralanırken son nefesini veren cesetler gibi katılaşmaya yüz tutmuş uzuvların, akılda bıraktığı kıvranışlar, yeniden kasarken vücudunu, uyanışa çağıran üçüncü ruhun sesi işitilir tüm yer ve göklerde.
Hayatın en zor işini yapan bir işçi, teninden süzülen terler gibi gözeneklerinden akıttığı kan gölcükleri içerisinde yatarken, hafif geriye doğru çevirdiği başıyla, sesin sahibini daha iyi görebiliyordu. Diz çöktü başucunda, şefkatli eller saçının arasında dolaşıp alnını okşamaktaydı. Korkma diyordu. Gözler dolu dolu… Sanki yaşadığı bu muhteşem acıları kendi omzuna yüklemek ister gibi sıkı sıkıya sarıldı ellerine. Tutup kaldırdığı yere ayak basınca yeşerdi kuru toprak tanesinin olmadığı bu yerde. Fırtına dinmiş, artık uçuşmuyor etrafta solgun yapraklar. Islak elbiseler kurumuş üzerinde. Kemikleri sızlamıyor. Tıpkı ona benziyor ve hayranlıkla izliyordu kendine benzeyen bu şifacıyı.
Zaman donmuş.
Asırlar, yüzyıllık yalnızlık.
Son noktasını koyuyor sayfaya.
Onların zamanı değil geri çekilme vakti geldi der gibi.
İsimsiz mezara girmeye bir nebze var iken kendini buldu çoraklaşmış yüreğinin derinlerinde. Diğer ruhlar ile şifacı çember oluştururken etrafında tiksindiği ya da aydınlatıcı varlıkların yüzlerini şimdi daha iyi seçebiliyordu.
Ruhundan parça parça kopup yolunu kaybeden bu zerrelerde kendini aradığını anlamıştı.
Sadece varlık sahibini arıyordu.


SANCAK ŞEHİR/Gazi BALCI














Saatin tiktakları kulağımda bir çığlık.
Meydan okur geceye dudağımdaki ıslık!

Ellerin ceplerinde adımla sokakları,
Sana yoldaşlık etsin çirkin bir koca karı.

Kent meydanı düz ve boş, anlamsız ve suratsız.
Köprü sanki bir nefer, lakin kalmış pusatsız…

Nehir isyanlar şahı tersine akar durur,
Sessiz çağıldar ancak bazen apansız vurur !...

Sokaklar hep dargeçit sonu bir başka dünya.
Ne gerçektir ne hayal, gece uykunda rüya…

Minareler kalemdir gökyüzüne hat çeken,
Hattat ise bir çiftçi, sabırla niyaz eken.

Dağda fikir birleşir yürekler cıvıldaşır.
Yük indirir gemiler hamallar sevgi taşır !...

Asırlık çınarlarım bilgece muhabbette,
Ettikleri her kelam mana yüklü elbette…

Bu şehir sancak gibi gökte dalgalanmalı!...
Her dalgada harlayıp cayır cayır yakmalı!...


GÖNÜL DENİZİ / Hilal EJDERHA













Yüreğimin derinliklerinde
Gizlenen acı bir hüzün...
Yansıyor yüzüme ayna karşısında
Ve...
Gözlerim doluyor söylenen her türküde

Bir feryat kaplıyor içimi
Çığlık çığlığa haykırıyor
Bir çare gerek diyor...
Yosun tutan bu gönül denizi
Bütün dertleri kıyısına çağırıyor

Kitaplara uzanıyor ellerim
Dokunamıyor sayfalara yüreğim
Olduğu gibi susuyor kelimelerim
Bir çare gerek diyorum
Yaradan’ıma sığınıyorum

Sonra...
Bir hüzün kaplıyor gökyüzümü
Karaya çalan hayallerim üzgün
Ağlama, ıslanmasın cennet yüzün
Çare bulunacak elbet
Unutulacak, gözyaşıyla ıslanmış bu günlün...

Ve...
Sana mutluluğu borç bildim can özüm
Pamuk gibi saçların avucumda süsüm
Yüreğine attığın her bir düğüm
Dualarla çözülecek, açacak bahçende elbet son gülün...

ŞÜKÜR YERİNE / Nurcihan KIZMAZ











Hoş geldin bebek
Hoş geldin evimize
Ocağımıza kucağımıza
Hoş geldin yüreğimizin en orta yerine
Başımızın gözümüzün
Gönlümüzün üstüne
Biz annenle babanız
Bundan böyle hep yanındayız
Allah biliyor ya
Senden sonra gelir canımız
Pamuk ellerinden
Yumuk gözlerinden aldık
Meleklerin selamını
Geldiğin yer kadar güzel olmasa da dünya
Yaşadığın her yeri
Cennet kılsın sana Mevla