ARZ-I HÂL-Ufuk TÜRK


Varsam sana en güzel düşlerimle
Tutup kollarımdan bağla beni

Sinemin feryadı gökleri deler
En derin vadilere sakla beni

Yalçın kayalar ezdi yürek hânemi
Gel elâ gözlerinle yokla beni

Yüzüme iz yaptı bütün kapılar
Hiç olmazsa bu kez kovma beni

Ciğerim alev alev yanmaktadır
Yangınların ortasından kurtar beni

Gül vurgunları yedi kalbim
Kuru çöllerde susuz bırakma beni

Hatalıyam suçluyam hâli arzetmeye geldim
Zindanının bir köşesinde gizle beni

Ben bir aciz kölenim
Kervanlara kat beni, harca beni, sat beni…


FISTIK DESTANI/M.Alper TAŞ


En güzeli sabahlardı. Sabah ise hep ihmal edilen bozuk bir çeşme gibi, çiyleriyle yağardı muşambanın üzerine. Bunun adını biraz yoksulluk koyabilirdik. Biraz da alışkanlık vardı işin içinde. Emeğinden başka yapacak ve konuşacak bir şeyi olmayanların en büyük alışkanlığıydı fıstık sökmek. İşte, sabah çiyleriyle yıkanan o muşamba çadırların sasımış fıstık saplarının kokusunu bile bastıran kesif kokusuna ancak böyle katlanıyorduk. Birazdan demlenecek olan çayın ve ortalık ışımamışken alınıp getirilmiş çarşı ekmeğinin kokusu da karışacak bu ağır kokuya. Ve biz çocuklar, bu maceranın en güzel locasında yer tutmuş gamsız seyirciler olarak yüzümüze işeyen şeytana söylenerek bidondan bile daha fazla bidon kokan sularla yıkayacağız yüzlerimizi. Sofranın en güzel misafiri olan ve gram hesabı alınmış kara zeytinin sevinciyle koşturacağız. Ama zeytin yalnız ekmekle yenmelidir. Hatta her şey ekmekle yenmelidir bu büyüklerin de tükenmez bir heyecanla katıldıkları güzel oyunda.

Güneş, bayat bir simit gibi yükselip gözleri kamaştırıncaya kadar herkes uyuşukluğun tadını çıkarmaktadır. Dünden kalan bir iki parça çepel, belki onlardan daha kirli bir bezle yıkanırken, teklifsiz yakılan tütünün ağırlığı hepimizin aç karnına dolmuştur çoktan. Şimdi çalışmak zamanıdır. Uzakta, kanatlarının tozunu alan bir turacın sesi çalınır kulaklara.


Fıstık işinin en itibarlı kısmını tırmıkçı almıştır. Büyük bir savaşın kritik kararlarını alırcasına belirler evleklerin sıralamasını, bu sefil ordunun hangi yöne doğru ilerleyeceğini, nerede mola verip nerede saldıracağını onun acı kuvvetiyle giriştiği mücadele belirler. Hızlı ilerlemişse bu yıkıcı güç, bir dut gölgesinden artçı kuvvetleri büyük bir keyifle izler. Eski zamanlar, eski insanlar konuşulur mutlaka.

Ordunun piyade kuvveti ifitçilerdir. Onlardır asıl hırsla sarıldıkları salkımlarda emeğin ve terin meyvesini nasırlarıyla toplayanlar. “Güzel Ayçiçek Yağı” tenekesini bir piyade tüfeği gibi yanlarından ayırmazlar hiç. Dolar ve boşalır tenekeler, harman yerine götürülmek üzere. Belki yüzlerce kez anlatılmış hikâyeler elleri işten koparmaz. Boşta kalmış bir tırmığın sapına geçirilen birkaç fıstık sapıyla gölgelik yaparlar kendilerine.

Meydanın en zorlu vazifesi ise yere bakanlarındır. İstenmemiş bir utancın mecburi taşıyıcıları gibi sırayla yapılan angaryadır yere bakmak. Çünkü tırmığın ardından fıstık kalır çünkü ifitlenen yerlerde fıstık kalır çünkü yerde hep fıstık kalır. Küçük bir kazma ve tükenmez bir sabır gerekir onların vazifeleri için. Eğilip kalkarak gün boyu tırmıkçının ve ifitçilerin arkalarında bıraktıkları ölüleri toplama onların görevleridir. Evleklerin bitmesi için en çok dua eden onlardır.

Ve akşam yaklaşırken asıl şölen de yaklaşır biz çocuklar için. Hiçbir yaraya derman olmayan ama o küçük savaş alanında gözlerden ıratılmadan kollanan çocuklar, uzaktan yaklaşan traktörün homurtusuna odaklanır akşam yaklaşınca. Çünkü birazdan 640’lık turuncu traktör ve muzaffer bir ordunun düşen şehre ilk giren zırhlısını sürüyormuşçasına gururlu sürücüsü bir kaybolup bir görünerek gelecek meydana. Hazırlanan fıstık sapları ve yıkanıp kurutulmuş fıstık hararları yüklenecek traktörün naylonuna. Ve çocuklar biraz azarlanarak biraz da sevinçlerini görmek için itilerek bindirilecek sapların üzerine.

Uzakta usul usul ışıldayan şehir, Düldül dağının karanlığa karışan mor silüeti ve akşam ezanı yaklaşır gittikçe. Arada bir gökyüzüne bakarlar, dünya küçük, yaşamak güzel.

YOLLAR YÂRE/Fazlı BAYRAM






















bu dünyayı seven kalsın
ben gideyim yollar yare
gümbür gümbür coşan kalsın
ben gideyim yollar yare

yollar yare çıkar yare
turnam gökten aldım yare

derelerden izan alıp
şol odundan razı olup 
dünya ahret meczup olup
ben gideyim hazret yare

yollar yare varır yare
derdinden ölürüm yare

fazlım bu yol arşa çıkar
düşme sakın dizin kırar
ahbaplarım alkış tutar
ben gideyim yollar yare

Metin ACAR/ÇEVRE


Belirsiz belki de çok belli olan ve birçok yolu ve yordamı bulunan hatta kişisine göre değişen kendi tabirimle söylemek gerekirse tabiri belli olmayan bir yer göstermemi isteselerdi bana emin olun ki ilk diyeceğim şey çevre olurdu. Çünkü gerçekten insandan insana değişen ve farklı şekillere bürünen ve şekilleri birden değişebilen yerdir çevre dediğimiz kavram. Bazen korkutur insanı, kimisine de neşe saçma vesilesine yol açar çevre ve çevrelerimiz. İnsanımızı çepeçevre saran bu çevreler kimi zaman alır bir deniz kenarına yosun koklatmaya götürür kimi zamanda dünyanın en derin ve çıkılamayacak kuyularının içine sokar. Neden sorusu geliyor birden insanın aklına bunu da bu fakir şöyle açıklayabilmekte ancak. Çünkü çevrenin içinde de iki tane zıt kavram var yani gül ve diken gibi, güçlü çevre ya da güçsüz çevre gibi… 

Şimdi de olayı başka yerden tutmaya çalışalım ey okuyucu. Mesela insan da çevre desem yine herkesin aklına dışsal algılama olarak hep dışarısı gelecektir ama unutulan bir şey var ki asıl çevre insanı kendi halkası içine bir bumerang gibi kendisine döndüren içsel çevresi vardır ve bu çevre dış çevreyi de içine alabilecek kapasitededir hatta olayı daha da ileri götürmek gerekirse metafizik gibi kapasiteler ötesidir içsel çevre. Evet elbette okuyucu örnek bekleyecektir ve kendi kafasında bir kurgu oluşturacak, bunun çevrenin hem dış ile hem de iç ile alakasını sorgulayacaktır ki sorgulaması hem gerekir hem de doğaldır. Mesela örnek vermek gerekirse kalbin çevresi nedir sorusuna cevap aramak veya kalbin çevresini çepeçevre saran şey nedir diye sorulur ise benim vereceğim en etkili ve en kolay cevap Aşk diyebilirim. Zaten konunun başında da bahsetmiştik gül ve diken kelime manasıyla zıt olmasa da mana âleminde birbirlerine zıttırlar ama çok iyi anlaşırlar hatta birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Çok kolay bir konudan çok zor bir konuya ve âleme girdiğimin bende farkındayım ama ne yapılması gerekiyorsa onu yapmaya ve Aşk dediysek ve çevresinden bahsediyorsak derine dalmamak olmaz sanıyorum. 

Konuyu şu minvalde bağlamak gerekirse ve her şeyden öte bu yazıyı kısa tutmak gerektiğini düşündüğüm için yani dikensiz bir çevre olamayacağı dikenli bir çevreninde her zaman bulunup budanabileceğinden bahsetmek istiyorum. Aşk diyoruz, çevre diyoruz, diken diyoruz, içimiz ve her daim içimizden kalbin sadece kan pompalamadığından onun çevresinde nelerin olup ve nelerin dönüp dolaştığını anlatmak istiyorum… 

Aşk diyorum, diken diyorum, kalbin çevresi diyorum ve insan diyorum bitiriyorum.  

YOL SORAN / Enver ÇAPAR


Kendimi bulamadım ki
Nasıl kaybolayım bu şiirde
Gözlerim bir ırmak arıyor
Yarım kalan düşlerim kayıp giderken.
Uykuyu gösterip rüyaya razı et beni

Yağmuru çekiyor saçlarım
Düz olsa tarardım, ruhum dağınık
Buluttan haritalar uzayıp gidiyor
Benim yıldızım hangisi

Eğri büğrü sözlerle geldim kapıya
Yapışmıyor dilim bir türlü damağa
Geçemedim eşikten öteye
Düşeyim yollara, sorayım dağlara
Çiçekler açar mı dilimdeki kilidi

Kıvrılan bir yol bulayım kendime
Ne çok yol var, sarmışlar dünyayı
Hangi ip çeker bu rüyayı
Ömür dediğin bir göç hikayesi

Güller halimi sorsa sararır şimdi yüzüm
Kızarırdı eskiden adım anılınca
Boncuk dizilirdi alnıma
Çiğ düşmüş yaprak gibi
Titrerdi kalbim

Kazma-kürek incitmez de insanı,
Ham söz çok yoruyor kalbi.
Kaygan dili örse koyup kırk çekiçle dövmeli.


***
ÇAĞIN HASTALIĞI

Nereden nereye geldik de
İnsandan insana varamadık
Köprüler kurduk, nehirler böldük
Bir selam geçiremedik karşıdan karşıya
Bu kadar yakınken dokunamadık yüreklere
Bolluk çağındayız da insanı seçemiyoruz uzaktan
Bakıp da göremediğimiz hayatlar nerede yaşanıyor
Kara gözlükler de puslanır mı soğukta acep?

Her derdimize derman olan
Muhabbet kalkınca ortadan
Boşluğa düştü insan, bunalım takılması ondan

Manasız bakışlarla maddeye bağlandık
Hayata anlam arıyoruz oturduğumuz yerden
Rahatlık batmalı, dert aratmalı
İnsan olduğunu hatırlatmalı ki
Kalkıp bir şey yapmalı

Eskiden insanlar şükür bilir, kanaat ederdi
Her şey yaşlı bir ninenin yüzü kadar netti.
Sade ve yavaş hayat ne bereketliydi.
İnsan insana yeterdi.


Çağın hastalığı, ihtiyaçlar listesi
Doymayan nefsin yeni reçetesi
Ruhun gıdası mı diyor birisi?
Çok kısık geliyor sesi.

                      

***
KARLI DAĞDA SOLAN GÜL


Muhsin Yazıcıoğlu için








Yirmi beş mart iki bin dokuzdu,
Bir gül düştü karlı dağlara.
Sarsıldı bütün dağlar, kalktılar kıyama
Alıp bastılar bağırlarına,
Hilal kaşlı alp yürekli yiğidimizi.
Tanıdılar onu kartal bakışlarından,
Bozkurtların ağlayışından.
Beyaz örtülerine sardılar incitmeden.

İçin için yanmaya başladı bağrımız.
Her yer bembeyazken
Bu kara habere inanamadık.
Kar koydukça yüreğimize
Kül savruldu içinden

Artık dağlara her kar yağdığında,
Başımıza dolayıp dumanı,
Bayrağa her bakışımızda,
Sesin dalgalanır durur içimizde.

Ne çok sevenin varmış, birbirinden habersiz.
Demek seven insanlar birmiş,
Şeksiz şüphesiz.
Kar taneleri şahit;
Adın insanın yalın hali,
Yüzün Türk’ ün tanımıydı.

Sevdası vatan olan şehidim;
Yarım kalan hikâyen ,
Bütün oldu tek yürekte.




***
SÖZÜM ŞİİRDEN İÇERİ















1.
Şair sözü değil de
Dünya yalana teslim
Hakikati duyabilirse
Irmağın sesi, olur şairin nefesi

Dilde mana bulamazsan
Yüzlere sor, çizgili bir defter sana
Eskimeyen sözü,
Yeni güne söylemekse şiir
Her seher vakti, bir umut yeşermesi

Hayat bir soru mu ki cevap arıyorsun
Yükün dağlardan ağır farkında mısın
Kalbin kadar yer yakarsın

2.
Şair, kelimeler ki şükür biletlerin
Yansa da dumanı çıkmasın
Şiir, kalbe yürüyen ateş, dile düşen aşk.

Bir dilek tutar gibi bir yayı gerer gibi
Dizer kelimelerini şair
Koynunda sakladığı kalemle
Çizer kâğıda resmini

Hayata çatmış ki izi kalmış dilinde
Herkes işinde gücünde,
Hayat akıp gidiyor
Yuvarlanıp gitmez şair
Bir yerde durur, kalbi durulur
Kısık sesleri, taze acıları en erken o duyar
Ve haykırır: İnsan var diye
Şehir uğuldasa da o yağmuru bekler
Şiir bir gök çekimidir
Gözü sular mısralar,
Toprak umuttur.

                        

***
YAKIN SES
Dil çözülür, gönül bağlanır
Hayat, insanda mana aramaktır
Bütün sesler yabancılaşınca,
İnsan ilk duyduğu sesi arar da
Kalbini dinler.

Kendisiyle baş başa kalan yalnız mıdır?
Ruhla beden ayrı mıdır?
Şiir bir sestir tenhada  yakalar seni
Çözer dilin sırrını

Mutluluğun resmi varmış.
Yalnızlığı herkes kendi çiziyor,
Gölgesine bakınca görünüyor
İnsanın yalın hali.

Ardında cevapsız sorular bırakıp giden
 Bir yudum insan, her şeye muhtaç
Sen buradasın, O her yerde ,ben ıssız

Ruhum kıvranıp duruyor,
Bir kalıba giremedim, fazla inceyim
Duyduklarıma inanıyorum
Gördüklerim hep sahte



***

TÜRKİSTAN’DAN YEMEN’E YAKIN ACILAR TARİHİ

Sıcak haber Yemen’den gelir:
“Her on dakikada bir çocuk ölüyor”
Şol Yemen’de kalan yüreğimiz yeniden dağlanıyor
Dünyayı geçtik, ey Müslüman sana ne oluyor!
Sesin neden duyulmuyor?
Çöl bile utancından yangınını içe verirken.
İnsan ne zaman gündem olacak şu süfli dünyada.

Medine sokaklarında nur yüzlü bir çocuk
Adı Yemenli Muhammed
Oyun çağında, oyuncak satıyor
Oturmuş bir köşe başında
Bakmak cesaret ister, bu derin gözlere

Yüzünde hüzün, gönlünde gam olan uzak değildir bize
Hemen yer açılır gönül hanemizde
Doğu Türkistanlı bahtı karalı
Ne güzel ad vermişler: Nur Ali
Anlatmaya gerek var mı ahvalini
Annesi hapiste, babası kayıp, kardeşleri sürgün,
Nasıl dayansın el kadar yavru bu acıya.
Bir merhem bulmak için bağrındaki yaraya,
Gelip sığınmış yurt bildiği Anadolu’ya.

Şöyle bir resim vardı hatırlayın,
Elele tutuşmuş, rengarenk çocuklar
Dünyayı sarmışlar, kardeşlik şarkılarıyla.
Hep sahte mi çıkacak bu rüyalar?

Bir çocuk öldüğünde, bir yetim ağladığında
Durmuyorsa dünya; kırılsın çarkı, yıkılsın barkı.
Simsiyah doğsun gökkuşağının rengi.

İnsan, gide gide saflığa, çocukluğa varamıyorsa,
İnsanlık da böylece düşer karaborsaya.
Vicdan: yürek taşıyanları fişleyen ajan.
Adın yoksa listede sen haline yan.

Kör dünyanın gözü önünde, bir millet yok ediliyor
Ses ver ki seni görelim ey İslam alemi!
Dil söylemeden din yaşanır mı?


***
YAZMAK













Yazmak rahatlatır sanmıştım,
Meğer dert kapısını açmışım.
Yığılınca kelimeler üstüme,
Kaçmak istedim dilsizler ülkesine.

Yazmasam ölmem lakin
Ahdım kalır kalemde.
İçi kağıdı dışı âlemi yakar
Kılıç yarasından derin.

Hangi söz yazıyı canlandırır,
Kaç kitap bir ağacı öldürür,
Mürekkebi kurumadan.

Kelimelerle yürüyen hayatta,
Zamanı aşan iç sesleri duyabilmek,
Kalem marifetiyle, yürek yordamıyla.
Suyun gözünden kana kana mürekkep çekmek.

Yazı, bir çift göz hatırası
Neyi bulmak için kazıyor hayatı.
Canlı söze ulaşınca
Bir ırmak gibi yerine oturmalı.

Kısadır insan hikayesi
Ondan hisse vermeli.
Bütün yazılanlar silinir de
Kalır insanın alın yazısı.


***
FOTOĞRAFA BAKMAK












Masum bir çocuğun
Mana dolu gözleri
Mülteci bir annenin
Haritaya dağılan gözyaşları
Kuruyan çeşmenin içli feryadı gibi
Ekrana düşünce kırılmış.
Bin parçadan bize düşer mi biri?
Birazdan kayıp gider unutkanlığa
Nereye kaydettik, neyi  kaybettik,
Hatırasız geçen günlerde,
Hayat yaşanmış mıdır?

Büyük fotoğrafa bakın diyor
Büyük laf edenler.
Acılar ayrıntılara sığmıyor oysa
Gözlerimiz biraz alıştı da
Gönlümüz yorgun düştü.

Başı hüzne gömülü,
Yüzü toprağa dönük bir kadın resmi,
Hangi kalbin kapağıdır?

Çerçevesiz bir acıyı, habersiz çekmişler
Doğal olunca ödül de almış.
Duygulandık, ad koyamadık.
Kalbe dokunmayan göz yanılmasıdır.
                                

***
UZUN SÜREN HAZIRLIK

Ömer Yalçınova’ya


Her şey mükemmel olsun dendi.
Eksik bir şey kalmasın.
İnsan kusursuz olmaz ama törenler olmalıydı,
Bu kadar masraf boşuna yapılmadı.

Provalar yapıldı, hazırlıklar tamamdı.
Endişeli bekleyiş, rezil olma korkusu,
Kol geziyor durmadan siyah gözlük korosu.
Gergin bir gün doğrusu.

İşin önceliği, büyüklerin beğenisi
Ter siliyor ha bire şık giyimli birisi
Telefonlar susmuyor
“Tamam, anladım” sonlu

Karışılmaz işine, akıl ermez sırrına
Ansızın başladı bir yağmur
Hiç hesapta olmayan,
Altüst oldu planlar
Kaç gün süren hazırlık, oldu iki saniyelik

Islanmaktan korkanlar, nazarlardan kaçanlar,
Avucunda bir damla saklamayanlar,
Sadra şifa sözlerle yüreklere su serpecek öyle mi ?
Çok önemli toplantı, kapalı kapılar ardında kaldı.

Sohbeti ortadan bölen meczup gülüşü gibi,
Çıkıverdi gökkuşağı.
Yalnız çocuklar gördü onu, rengarenk gözleriyle
Altından geçmek için başladılar yarışa.

Biz dönelim hayata,
Delik ayakkabılarla yağmura koşanlara,
Çorabını sıkan çocuklara,
Işıl ışıl gözleri, duru su gibi sözleri.


***
TÜRKİYE KADERİMİZ












Coğrafya kadermiş,
Bize Türkiye düştü.
Ne güzel bir hediye,
Şükür rabbimize.

Kanımız karıştı, terimiz bulaştı.
Bin yıldır işledik toprağını.
Hasadımız dolu bereket,
Bedeli ödenmez, şehadet.

Türkü yaktık dağlarına,
Irgat olduk ovasına,
Bir ferahlık var havasında,
Sıcacık bakış Anadolu.

Mazlumların son umudu,
Yükselip bayrak oldu.
Son kalesidir İslam’ın,
Yıkılmaz gavurun sarhoş narasıyla.

Sıcak ekmeğimiz, gülen yüzümüz,
Bölüşünce iner ancak yükümüz.
Kıymeti yoktur dünya malının,
Gönül muhabbetten ırak olmasın.

Türk zor zamanlarda belli olur,
Ortaya çıkınca namert kaybolur.
Dara düşenler hep bizi bulur.

Derdi derdimizdir, payidar olsun devletimiz.
Ağır yüktür Türkiye, yüreği yeten gelsin beriye.


***
DELİ TÜTÜN


Fazlı Bayram’a











Yanlış kıyıdan başlamadık hayata,
Kıraç topraklardan savrulduk.
Elimiz alnımızda selamladık öğle sıcağını.
Güneş yanığını bilmeyiz,
Alın terimizden kararır kollarımız.

İnsanın dünyaya karışmamış hali,
Bitkinin bozulmamışıdır deli.
Bak yaprağa, damar damar onun da canı var.
Toprağı unutan ölümü nasıl hatırlar.

İnsan dumansız ah çeker.
Taze yaraya acı tütünler eker.
Yar gelmese de gül yollarda biter.

Dilimizi bağladı bağlamanın teli,
Soğudu çayımız, kül eridi, söz bitmedi.
Türkü su gibidir, âşık kandırır,
Bağrındaki yara türlü türlüdür.

Bu havalar bizim, uzun sürer düşümüz.
Atların rüyası nasıldır bilmem,
Şiir nedir deseler, nal sesleridir derim.

Adın toprağın sıfatı,
Bahtın açık mavi olsun.
Uçurumlar çağını çoktan geçtin.
Rüzgârın her savurduğu zülüf,
Mor belik değil, aldanma.

Tütün kağıdını yakar mı bu şiirler,
Mektup da gelmiyor artık yardan,
Nerden ateş alıyor kalbin.
Sen yokuşa sür tayları, biz hayra yoralım.
Yolda anlatırım uzun susuşlarımı.          


***
NİSAN YAĞMURU



















Mübarek  bir doğuma hazırlanan yeryüzü,
Onu arındıran Nisan Yağmuru,
O gün aldı adını.
Rahmet oldu alemlere, sağanak sağanak
Irmaklar ve denizler sırılsıklam.

Doğunca ebediyet nuru
Gökyüzü aydınlandı, yerin yüzü güldü
Yüzünü yağmura dönenler
Aşk deryasını boyladı

Düşen her damla,
İnciye dönüşüverdi okyanusun koynunda.
Yeşeriverdi çöller.
Bu gelişle yeniden dirildi dünya.

Gökteki yıldızlar,
Işığını O’ndan aldılar
Birer ayet gibi nakşedildiler
Görünce en mutlu olunan insanı gördüler,
Geçmiş ve gelecek.

Kardeşlerimi özledim buyurdu.
Yüzü hep tebessümdü.
Ona kardeş olmak ne büyük nimet.

Selam durur kalbimiz, duyunca adını
Biz de alsak selamını, bir rüya bitimi.
Herkes duydu ismini, müminler kalbinde buldu.
Gül kokusu sarınca bütün alemi
İçten yanmaya başladı yürekler
Mübarek hırkadan pay almak da var.

Dinmeyen yağmur kuşatıverdi çölü.
Toprak hiç böyle kokmamıştı.

Ay ikiye bölündü, aşkıyla durmadan döndü
Bulutlar perde oldu, mahcup güneş saklandı
Adı Muhammed gönle muhabbet

Daima düşünceli hâli
El Emin’di bir adı
Kalbe şifa sözleri, yolumuzun izleri
Mübarek alnında sabır çizgileri

Yağmurun ömrü yeter mi seni anlatmaya
Adını duyunca gözlerden başlar akmaya

Cebrail ve melekler, göğsünü yardılar
Dünyanın en güzel kalbine şahit oldular

İki cihan güneşi, güle hayat nefesi
 Seni sevmeden giden birisi
 Aldatmış sayılır kalbini

Çocukların dostu, yetimlerin babası
Neden çok seviyor onlar seni
Kalplerinden başka yok sermayeleri

Çocukluğun beyaz bir bulut
Gölgesi hep üstümüzde
Hayatın ter temiz sayfa
Ezelden ebede çağlayan ırmak

Gönülde dillenen ilk senin adın
Yabancı değil bize, garipliğin, yetimliğin
Hüzün peygamberim.






***
HASAN EJDERHA İLE KİTAPLARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Enver ÇAPAR: İkinci şiir kitabınız “Ceylanla Ağlamak” nedir şairi ceylanlarla beraber ağlatan, yaralı bir ceylanın gözleri mi vurdu sizi?


Hasan EJDERHA: Önce kitabın adını konuşalım. “Ceylanla Ağlamak” Kitabın ilk adı; yani uzaktan görünüş adı… Yakın adı ise; yani kitap ile hem hal olunduğu andaki adı ise: “Marallar Oymağında Bir Ceylanla Oturup Ağlamak”  Evet, yaralı bir ceylanın gözleri vurdu beni. Sorunuza aynen “evet” diyorum. Lakin mecazi bir ceylan buradaki ceylan. Bizim fikrimiz, estetiğimiz, gönlümüz, aşkımız hep yaralı, hep yaralı olarak gelmiş, yaralı olarak gitmektedir. Belki de biz hüzün medeniyetinin çocukları yaralı olmalıydık. Yani dertli olmalıydık. Elhamdülillah ne kadar çok derdimiz var değil mi? Biz de derdimizi öyle çok seviyoruz ki; bakınız “elhamdülillah” diyoruz. Ne güzel ediyoruz.  Biz dertlerimizi seviyoruz ve dertlerimiz için hamdediyoruz.
Enver ÇAPAR: Kuşların cıvıltısı çocukların şarkılarına karışıyor şiirlerinizde,
kuş olup uçmak mı şiir yazmak?
Hasan EJDERHA:Kuşların cıvıltısı çocukların şarkılarına karışıyor şiirlerinizde” Bu ifadeniz bir şair için mutluluk verici. Ayrıca soru öyle şiiriyetli ki şiir konuşurken, şiir kitabı konuşurken böylesine güzel bir soru her şairi mutlu eder. Evvela sorunun güzelliği için teşekkür ederim. “kuş olup uçmak mı şiir yazmak?” Biliyor musun Enver Hocam? Bu soru ile ilgili yetmiş iki saat konuşabiliriz. Kelimelerin kanatlarında havalanarak ses avcılığına çıkmak, şiire kanatlanmadan önceki halinden çok çok farklı olarak göklere çıkmak “kuş olup uçmak” değil de nedir? Tekraren belirtmeliyim ki tabirinizi çok sevdim. Öyle bir uçmak ki şiir yazmak: Normal bir uçmak da değil; esrik bir halde uçmak, bazen ne söylediğinin farkına söyledikten sonra varmaktır. Bazen öyle bir mısra söyler ki şair; şaşırır kalır mısraı söyleyince. Şaşırıp kaldığı o mısra ile ilgili ne bir beslenmesi vardır oysa ne de üst bilgilenmesi; ama söylemiştir. Söyleyince bir daha uçar şair. Bu defa daha önce hiç kanat çırpmadığı yeni bir alanda uçmaktadır artık. Böylece şiirdeki macerası da başlamış olur.
Enver ÇAPAR: Eline bir taş alıp dev bir tankın karşısına dikilen Filistinli bir çocuğun resmi geliyor gözümüzün önüne, şiir yazılmaz da yazdırılır mı yoksa?
Hasan EJDERHA: Yunus demiş ya en güzelini: “Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince”
Dünyanın hali ortada. Nerede Müslüman varsa hepsi mazlum. Zulüm üstüne zulüm… Zulüm altında inleyenler tükeniyor da neredeyse, zalim zulme doymuyor bir türlü. Hadi şair ol da yaşa bu dünyada; söylemeden yaşa yaşayabiliyorsan. İnsanın, görünce, duyunca, canını çıkaracak hadiseler oluyor dünyada her saniye. Bir de vurdumduymazlıkları, kanıksamaları, aymazlıkları, hainlikleri düşünün yeryüzünde gün be gün derecesi artan hainlikleri. Öyle hainlikler ki; hainlik yapılan insanlara hainliklerini fark ettirmeyecek kadar büyük ve iyi hesaplanmış hainlikler… Çiçekler tepeleniyor. Çocuklar ölüyor. Anneler ölüyor. Dünyanın İslam Mimarisine ait envanteri de bu arada yer ile yeksan ediyor. Canların yanında İslam Estetiğine ait, İslam varlığına ait ne varsa sanki bilinçli olarak yok edilmeye çalışıyor. En acısı da bu değerlerin sahipleri tam olarak farkında değil olanların ve ağlamak şairlere düşüyor. Böyle bir kargaşada o kadar kısık çıkıyor ki şairlerin feryatları; kimseler duymuyor.
Enver ÇAPAR: “Hasta Anneler Ülkesi” şiiriniz bir hüzün sağanağı annelerinden mi alır şairler ilhamlarını?
Hasan EJDERHA: “Hasta Anneler Ülkesi” şiiri: Filistin’den Bosna’ya, Çeçenistan’dan Afrika’ya kadar, oradan benim, yirmi beş yıldır omurilik felcinden dolayı ayakları tutmayan anneme kadar bütün annelerin şiiri. Filistin’de, boynundaki mavi kurdeleli emziği ile ölen çocuktan, Gazze’de yüzü yaralanan minicik kız çocuğuna, Şam’da, Halep’te, Bağdat’ta, dünyanın bilmem neresinde ölen çocuğun annelerinin ve annesi ölen çocukların hüznüdür “Hasta Anneler Ülkesi” şiiri. Dünyada Annesi ölen çocuklar ile Çocuğu ölen annelerin hüznü birikti ve benim annem penceresinden hüzün sağanağına dönüştü yüreğimde. Bu yangından ortaya çıktı “Hasta Anneler Ülkesi şiiri.
Enver ÇAPAR: Niçin şiir yazıyorsunuz? Beslendiğiniz kaynaklar neler?
Hasan EJDERHA:Ya ben öleyim mi söylemeyince” mısraında olduğu gibi. Bunca hal içinde söylememek olur mu? Kaldı ki söylemeden zaten yapamaz şair. Belki dünyadaki bunca hallerden neşet ediyor şiir. Esas manada şiir bu değildir belki de. Belki de bir feryat şekli, bir itiraz şeklidir bu şiirler. Belki de şiir bambaşka bir şeydir. Belki de biz şu anda şeytan taşlamaktan namaz kılmayan vakit bulamaz bir durumu yaşıyoruzdur şiir noktasında. Oysa medeniyetin şiirini yazmak, medeniyetin güzelliklerini, mısraların estetiğinde damıtmak daha lezzetli olsa gerektir şiir ve şair açısından.
Beslendiğim kaynaklara gelince: Buraya kadarki sohbetimizde bahse konu acılarla beslenmişiz esasında. Diğer taraftan üstatlar manasında da beslenme kaynakları var elbette. Divan edebiyatı şerhlerinin kıyısından bucağından tırtıklamalarla beslenmek, beslenmek denilebilirse buna. Ne yazık ki aslını okuyamadığımız, anlayamadığımız bir hazine sandığı olarak duruyor divan edebiyatı ama değerlendiremiyoruz. Anlayanlar ise teknisyen olmaktan öte gidemiyorlar. Divan edebiyatını tam olarak bilen anlayanlar var elbette. Lakin biz onların şerhlerini bile anlamaktan yoksun olarak yetiştik. Esas beslenmemiz ise: özellikler bizim nesil için Yunus, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, Nurettin TOPÇU… Ve romanlar, Hikâyeler… Bunların üstüne; tüm bunların üstüne köydeki çocukluk ve o yerli kültürün unsurları. Bizim evde kışın belirli günlerinde “siret” okumaları mesela… Hazreti Ali- Kan Kalesi hikâyeleriyle büyümek bir başka. Sonra bir sümbülün, nergisin her yıl aynı yerden yeniden fışkırdığını görmek ve bir sonraki yıl aynı güzelliğin, yine aynı yerden doğacağını bilmek ve bununla yaşamak şiir, sanat edebiyat için beslenme kaynağı değil de nedir?
Enver ÇAPAR: Modern şiir modası var günümüzde anlamsız, bağlamsız, köksüz, ahenksiz kelimeler yığını başka bir deyişle, nedir şiir sizce?
Hasan EJDERHA: Şiir benim hayat tarzım, inanç, estetik, gelenek ve sanat merkezli hayata bakışım, yaşayışımdır adeta. “Vurulup Vurulup Kıvranmaya Tiryakiyim” demişim bir şiirimde. Vurulup vurulup kıvranmaktır şiir. Bizim medeniyetimizde kelamın gücü ve kelama verilen değer malum. Sözün özden söylenmesidir şiir. Söylenenin söylemeden edilememesidir. Söylemeden edilemeyen söz söylenince bir daha söylenme arzusudur şiir.  
Modern şiir modasından ziyade, şiiri kaybettik biz. Günümüzde kaç tane şair varsa o kadar şiir ekolü var. Bu kadar ekol varken de ortada şiir yok. En kötüsü de şiir okunmuyor. Belki de okunacak şiir bulunamıyor. Durumu biraz hafifletecek olursak; sadece gruplar kendi grubundaki şairlerin şiirlerini okuyor; o da yalap şalap şap bir okuma. Günümüzde şair sayısı kadardır şiir okuyucusu. Bir kere Türk Şiiri damak tadını yitirmiştir. Ne bir ortak sanat anlayışı ne bir ortak ıstılah var. Belki ölçülü şiir söylemeyi terk edip, (kaybedip demeliyim), Ölçülü şiiri bilmeden serbest söylemeye başlayınca şiiri, şiiriyeti, sanatı, estetiği de birlikte kaybettik. Pergelinin iğnesinin nerede durduğunu kontrol ettikten sonra çizmelidir dairesini şair. Sen hangi medeniyetin şairisin? Hangi medeniyete dair güzel sözler söyleyeceksin? Bu ve buna benzer soruların cevabında yatmaktadır günümüz şiirinin hali.
Enver ÇAPAR: Sage Yayıncılık’tan çıkan, (Ankara Ocak 2013) “Maraş’ın Cezbeli Gülleri” üç kuşak Kahramanmaraşlıların yakından tanıdığı, şakalaştığı, hoş sohbet olduğu, kimi zaman da sırlı ve mânalı davranış ve sözlerinden kalben korkup temenna ettiği delilerini, sizin ifadenizle “Cezbeli Gülleri”ni otobiyografik hikâye şeklinde yazmışsınız, delilerden başka yazacak kimse kalmadı mı?
Hasan EJDERHA: İtiraf etmeliyim ki; Maraş’ın Cezbeli Gülleri kitabımı çıkarırken şöyle düşünmüştüm: Bu kitapta hikâyelerini anlattığım (Maraş’ın meczupları, halk tabiriyle Maraş’ın delileri) mübareklere borcumu ödeyeyim kitap vesilesiyle diye düşünmüştüm. Zira onlar benim dostlarım. Ortaokul ve lise yıllarımın hafta sonlarının çoğunu onlarla geçirdim adeta. Çünkü onlarla çok güzel hatıralarım var. Daha sonra da esas işime bakayım demiştim. Hikâye, roman ve şiir kitaplarım var yayına hazırlanan. Fakat bu kitap bambaşka bir ilgi gördü. Anladım ki; sen neler yazarsan yaz. Ne akademik çalışmalar ne edebi çalışmalar yaparsan yap. Yazdıkların bu milletin zeminine, kendi öz değerlerine hitap etmiyorsa; hitap ettiğin o elit kesim hikâye. Bu kitapta anlattığım hikâyelerin çoğu malumu ilandır beklide. Fakat herkes kendinden bir şeyler bulmuş olacak ki MARAŞ’ın Cezbeli Gülleri kitabında beklemediğim bir ilgi ile karşılaştım. Kim bilir, belki de o mübareklerin muhabbeti hatırınadır tüm bu olanlar…
Enver ÇAPAR: Son çıkan kitabınız “Sokakbaşı” romanı neyin kimin hikayesini anlatıyor? Hangi sokaklarda geçiyor bu macera?
Sokakbaşı romanım bir sokakta geçmiyor. Kahramanları bir sokağın ahalisi değil. Ancak bir sokak, Şehr-i Maraş’ın meşhur bir sokağı adını verdiğine göre romana, elbette o sokak da anlatılıyor. Hatta romanın ana merkezi Sokakbaşı diyebiliriz. Roman’ın kahramanlarının tamamını ortak özelliği Sokakbaş’ından gelip geçmiş olmaları. Bu aşağı yukarı böyle. Soruya dönecek olursak; Sokakbaşı romanı Anadolu insanının hikayesi. Seksenli yıllar… O yılları yaşamışsanız ve eliniz kalem tutuyorsa yazmamak kabil mi? Bir söz var ki dağlar devirecek, ya da devrilecek dağları yerinde tutacak; söylememek kâbil mi? Yapamazsınız, sözünüz varsa söylemeden edemezsiniz. Bizler, Anadolu insanı, hikâyesi olan insanlarız. Bizim hikâyemiz var ve o hikâyeler anlatılmalıdır. Anlatmadan da edemeyiz. Zira bizde her hikâye ve hikâyeyi anlatmak bir şeylere tekabül eder. Ya bir kültür nakildir ya bir güzelliği paylaşmaktır ya da bir daha tekerrürü istenmeyen hadiselerin ortaya koyulmasıyla, başlı başına bir ikazdır.

Sokakbaşı romanını yazmalıydım. İnsanlar İhsan’ın aks kesen bir arabanın köy meydanında kalmasıyla tahsil hayatının bir yıl gecikmesiyle ne acılar çekilebileceğini, orada yaşayan ahalinin nasıl bir sadelikle yaşadıklarını ve ümmi olmanın cahillik olmadığını, nasıl bir irfan ile hayatlarını yaşadıklarını bilmeliydi. Hayatın içinde her zaman var olan kötülerin neler yapabileceklerini, kötülüğün ömrünün ne kadar olabileceğini görmeliydi benimle birlikte. Hiç öngörülmeyen çaresizliklerin ve ilginçliklerin, tevafukların hayatımızı nasıl kuşattığını; her an her hadisenin aslında yanı başımızda ve hiç ummadığımız şeylerin bizim başımıza da gelebilme ihtimalinin uyarısı yapılmalıydı.

Diğer taraftan “Maraş Olayları” olarak bilinen ve temiz, tertemiz bir Anadolu şehrinin başına gelen bu olayda; “Aslında Ne olduğunun” herkes tarafından bilinmesi gerekiyordu. Algı yönetimi ile hayatları harcanmaya çalışılan toplumların, algı mühendisliklerine karşı irfanla nasıl karşı durdukları ve nasıl direndiklerinin saikleri bilinmeliydi.

Sokakbaşı romanı bir tarafıyla da okuma serüveni zor geçen gençlere, İhsan’ın çok zor geçen okuma sergüzeştini aktararak güç vermektir.


***
NİSAN YAĞMURU
Kutlu bir doğuma hazırlanan yeryüzünü
Arındıran Nisan yağmuru
O gün aldı adını.
Rahmet olup yağdı
Alemlere sağnak sağnak
Irmaklar ve denizler
Sırılsıklam oldu
Yeşeriverdi çöller.
Bu gelişle yeniden dirildi dünya.



***
MAVİ RÜYA














Bu kadar uzak mı umut
Bu uçsuz bucaksız deniz
Böyle tuzlu mu kokar
Daha gözyaşı karışmadan

Her şeyi bıraktık geride
Neden hala ensemizde dünya?

Korku, dar edince yurdumuzu
Nefes almak için açıldık denizlere
Ümit kesilmez
Ufuklar tutar elimizden.
Biz hayal kurduk hep
Oyun kuranlardan olmadık

İşte böyle hikayemiz,
Önemsenmeyen haberler
Altyazıdan geçip giderler
Akdeniz’de batan bir tekne
Görüntü alınamamış ne yazık
Kaç kişilermiş?
Uyrukları neymiş?
Rakamla yazıldı adları
Bu ölenler sayı mı ki?
Ağlayacak kadar insan kalmış ya dünyada.













***
RUHU ŞİRİN AMCA

Mustafa Ruhi Şirin’e



Gönlü geniş, ruhu şirin     
Kim bu adam haydi bilin?
Çocukların şen amcası,
Hafif tombul az kısası.

Derdi dünyası çocuklar,
Onlar için tüm çabalar.
Resmini çizer çocuklar;
Burnuna patlıcan takar

Teslim olmuş çocuklara,
Şekil verir her hamura.
İyilik dolu bir kumbara,
Bir gülüşe on numara.

Çocukların hakkı var;
Bu dünya onlara dar.
Uçurtmaya takılıp,
Gökyüzünde uçmak var.







***
ŞEHİR HABERİ

 Dağı taşı aşıp gelen
Ciğerleri delip geçen
Kan kırmızı bir yazı
Nasıl da yayılıyor bir uçtan bir uca
Bir yangının sarıvermesi gibi evi.

Konuşamadan anlatılan bir hikâye
Gözleri kaçırarak bakışlardan
Damla damla biriken yağmura koşmak.

Dağ gibi gövde, hilal gibi bakış
Sarılıp bayrak olmuş.
Daha dün sesini duyduk
Helalleşip sözleştik.
Habersiz geleceğim derken
Şehadet bu kadar mı erken.

Toprak ürperdi,
Bağrına düşen diri bir erdi.
 Usulca süzülen yaşları sildi.
Tanıdı, bu çocuklar bizimdi.

Hayat durdu tüm yurtta,
Duyan kalpler çalışıyor.
Bütün şehitler yaşıyor.
 Hey! Sen, hüzünlenmeyen ,
Sana insan diyemem.



                 ***       
 VATANIN KALBİ

Adı Mehmetçik, kalbi Allah’a açık.
Gözünde değil, gönlünde büyüttüğü,
Koynunda sakladığı vatana
Öyle bir imanla bağlı ki
Bir kelimeyle anlattı bize,
Nereden gelip nereye gittiğimizi.

Göğsünde taşıdığı Kızılelmayı
Çok uzak sanıyor bazıları
Fetihten kan anlar kalbi olmayan.

Dünya değmez beklemenize
Kavuşmak dileriz biz rabbimize
Sefer bizim Zafer Allah’ındır
Dualar zırhımız, feda canımız
Böyle biliriz.

Genç iken geçilir serden,
Yiğit kalkar düştüğü yerden,
Bu da bizim türkümüz.

Ve analar,
Cama düşen bir damla yağmura dayanamayanlar
Toprağa düşen canlara nasıl dayandılar
Önce vatan, sonra devlet oldular. 

***
HOCAMIN KAPISI











Kimisine sen yaz dedi
Kimisine sen gez dedi
Önce nefsi bir ez dedi
Biz kapıyı çaladurduk

Kimisine etti nazar
Dükkânına kurdu pazar
Ali alır veli satar
Biz kapıda bekler olduk

İnsanlardan kaçıp durdu
Tabiatta huzur buldu
Dünya onu fazla yordu
Biz kapıda eşik olduk

İncitme der Adem’i
Yoluna serilen âlemi
Bırak gitsin kalemi
Biz kapıda bir yol bulduk

Hakikat ondan gördük
Rüyamızı erken böldük
Dünyamızı sözden ördük
Şol kapıda bir sır olduk

***
GÜLEN YÜZ












JBütün öğretmenlere



Üç yazılım etmedi yüz
Defterimde gülen yüz
Okul mevsimidir güz
Çizgim eğri sözüm düz

Ödev olsun bu sayfa
Kitabı koydum rafa
Şişti yine bu kafa
Bekliyor beni tayfa

Öğretmenim gül bize
Neşe kat dersimize
Elimdeki gül size
Muhtacız sevginize

Eğlenerek öğreniriz
Kibirliyi hiç sevmeyiz
Sevgimizi pay ederiz

Köşelerde pinekleriz.


***
BİR HAYAL UĞRUNA







Hasan Ejderha'ya





Kendinden kaçamıyorsan
Kendinden geç
İsteme bizden nasihat
Düşte gördüğün sende hakikat

Dünyaya bakıp da geç
Gözlerin sende kalsın

Közün yoksa gönlünde
Işık vurmaz yoluna
Dünyayı çoğaltıp aşkı azaltma
Bir hayal uğruna yaşa
Yüke yufka yürekli gerek
Yağmuru küstürmeden
Rüzgâra yoldaş ol
Garibin heybesinde umut.

Gecenin sırrını yaz
Işısın kâğıdın yüzü 
Çölde iz aramak nafile
Göğe yazıldı ismi    

Kılıç kesmez sancağın
Gölgesinde devleşen
Dolu dizgin bir sefer
Kut getirsin dolunay.

Bu atlar taşıyamaz seni
Ölümü cebinden çıkaran süvari
Bir seher vakti, duyduğun ezan sesi
Kalbinin boyandığı rengi
Bildin mi Kızılelma’yı?



***
OKURGEZER





 Kitap fuarının ardından












Keşke hep fuar olsa
Okul oraya dolsa
Tüccar tipli yazarlar
İçeri sokulmasa
Az kitap çok çerez konsa

Hem gezip hem okusak
Çok fazla yorulmasak
Ayraç alsak sadece
Köşede oyun kursak
Yuvarlansak çimlerde

Bir masal iki şiir
Bilmeceyi kim bilir
Dedemin tatlı sözü
Ninemin gülen yüzü
Dünyaları gezdirir.


***
YÜZÜN MANASI HÜZÜN














Bütün sular acı çalıyor bugün,
Kerbelâ’ ya düşen yağmur misali.

Hikayesi zor,
Su içmeden anlatılır.
Başımızda dönüp duran bela, 
Bir yudum dünya.

Gözümüzde karar kılsın su
Çölde solan gül goncası bu
Göz yaşına yoldaş olan,
Duyar, Evlâd-ı Resul kokusu

Siz ey! Fitneye dost olan
Bize toprak, size kan
Bugün On Muharrem, matem.
Ehl-i Beyt aşkına yansın sineler.

Gamlıyız, kederliyiz
Dünya nöbetindeyiz
Sâkiden ümit kesilmez
Biz Hüseynîyiz...

Şiir yazacak yürek aranıyor
Kalemden medet.
Hüzün sadece kelimeyse
Taşıdığımız ne bağrımızda.



***
ARAKAN: TOPRAĞI YAKAN KAN














Arakan,
İlk defa duyduk adını
Kalbimiz  ne kadar yakınsa
O kadar uzaktaydı

Bir fotoğraf düştü ekrana
Yüzü kanla yıkanan insan
Anladık onlar da Müslüman

Dünyanın her yerinde zulme uğrayan
Savunmasız insan.
Neden böyle oldu?
Unuttuk kutsal öğüdü,
“Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Bölünüp parçalanmayın”

Gönül coğrafyamız tek yürek olur,
Kaldırsak sınırları
Bitirsek fitneleri
Diner mazlumun gözyaşları.

Ey İslam alemi !
Olursan tek  bir.
İnsanlık yeniden dirilir.


***
CAMİDE ÇOCUK SESİ









1
Çocuk gelmezse camiye
Öksüz kalır tek minare
Eksik kalır bir  tarafta
Ses aranır  arka safta

Cami çocukları özler
Hep yollarını gözler
Suyu paslanır çeşmenin
Boynu bükülür  herkesin

Halıları kim bozacak
Tesbihleri kim kıracak
İyi  düşünün dedeler
Çabuk geçiyor seneler

2.
Minaresi  göğe çıkan
Yıldızlardan ışık sağan
Mahyasına bir ay doğan
Nur saçılan camilerde

Büyüklerle yan yana
Meleklerle kolkola
Oturunca verir mola
Dua vakti camilerde

Camide bir çocuk sesi
Gülümsetir tüm herkesi
Allah diyen her nefesi
Uzar gider gökkubbede

***İNSANA DAR ZALİME KÂR DÜNYA










Bu insanlık daha kaç kez ölecek
Çocuklar yine cennette dirilecek
Söz mü kaldı, dünya karardı
Çaresizlik sona vardı.

Yaşamayan da yaşlanıyor
Yaşına doymayan da.
Dünyanın yalanı bitmez.

Boğazı düğümlü ,uzun yol yorgunu
Damlalarla  çizilmiş coğrafyamın sınırı
Sessiz kalan unutsun çocukluğun yüzünü

Yüreği dağdan büyük, insana vuruldu bu yük
Korkuya yenilmedik, terk edildik eridik.
Dünya tozuna bulaşmadan, cennete uzanan
Bulut olup yükselen minik minik  bedenler.

İnsancıl dünyada insanlık aramak boşuna.
İnsan vardır  sadece
O da ikiye ayrılır, dünya ve ahiret gibi
Müminler ve münkirler.
Yaşayıp gidiyoruz, ölüp gidenler gibi… 


***ÇOK MU YAĞDI KAR?















Şehit anasının bağrında kül olan kar,
Sizi üşütmüş çok mu?
Ateş düşen evlerin kapısına yağan kar,
Yollarınızı kapatmış çok mu?

Yoksulun yorganı, fakirin harmanı olan
Bekleyenin penceresine perde olan kar
Arabalarınızı kaplamış çok mu?

Uçsuz bir çöle düşen, bulutlarda kaybolan
Yorulup uykuya dalan  
Garip çobanı, sessizce örten kar
Ekranları dondurmuş çok mu?

Rızık arayan nasırlı ellerde, kavrulan
Kararan kar
Yüzünüzü kızartmış çok mu?

Kapısız ve bacasız, üç çocukla çaresiz
Mülteci bir çadıra komşu olan kar
Okulları kapatmış çok mu?

Ulu dağların beyaz sarığında parlayan
Güneşi dağa çeken boynu bükük kardelen
Fotoğrafınızdan daha güzel çıkmış iyi mi?

Yuvasını kaybeden, aradıkça kaybolan
Acıktıkça şükreden kara esir hayvanlar
Dile gelmişler  çok mu?


*** ÇOCUĞUN GÖZÜNDE BULUT
















Çocuklar için yaşarken dünya
İnsanlık ölüyor her yer Kerbela
Halepli bir çocuk gözleri ela
Nedir başımızdaki görünen bela?

Kader deyip geçme
Bir kelime söyle
Ölmek için geldik bunu bilirim
Ne zaman bitecek dünya oyunu?

Doyamadık çocukluğa bir türlü
Yağmur bereketti, bizi sel aldı
Kırık oyuncakta gözyaşı kaldı
Yıkılan evimiz fotoğraf oldu,

Son defa
Korkuya sarılan anneler
Ağlamadan uyudu
Bulutlar karardı
Çocuk kayboldu.

***
ŞEHİDİN EMANETİ



Şehit ailelerinin dilinden...











Şahidiz, Şehadet makamındadır
Cennetten başını yukarı kaldır
                                                                                                             
Helal etsin bize  hakkı çok büyük
Kelimeler düğüm, boyunlar bükük

Her şeye alıştık, biz yavaş yavaş
 Sineyi deliyor gözlerdeki yaş

Canlı bir fotoğraf bize son bakış
Her karış toprağa oldular nakış

Köz oldu kelime düştü kalbime
Tutmadı yağan kar göğüs üstüne

Yandıkça yüreğim, yağmur döküldü
Ruhu yüceldikçe dünyam küçüldü

Islak bakışların derin izleri
Sonsuza bakıyor soluk yüzleri

Manasız törene bulsam bir isim
Toplanan insanlar sanki bir cisim

Benim etrafımda dönüyor dünya
İnanması çok güç, kötü bir rüya

Koşmak istiyorum, dizim tutmuyor
Boğazım düğümlü, sesim çıkmıyor

Bayrağa sarıldı, çıktı göklere
Emanet bıraktı, bizi sizlere...


***15 TEMMUZ DESTANI










Vatanın anası, her Türk kadını
Duyurdu dünyaya asil adını

İlk kurşunu atan yiğit Astsubay
Mevzu vatan ise işimiz kolay

Milyonlar dikildi tankın önüne
Gazamız mübarek hem ölümüne

Bir gecede destan yazan milletim
Düşünmez sonunu, der : Allah kerim

Vatan ve bayraktır tek hazinemiz
Ayrı gayrı yoktur, ortak derdimiz

Alçaklar kaleyi içten kuşatmış
Hainler vatanı dolarla satmış

Tarihte görmedik böyle ihanet
Köpekler kudurmuş tam bir melanet

Adsız kahramanlar yine sahnede
Korkak hainler de para derdinde

Bir kere ölürüz vatan namustur
Mehter marşlarıyla meydanı coştur.

***
ORUÇ SESSİZLİĞİ











Oruç sessizliği ruhu doyurur
İftarın sevinci gözde durulur

Bir yudum su ile nefsi kandırdık
Sofrayı görünce hayli utandık

Ekmeğin kokusu sokağa taşar
Bitmeyen bu telaş akşama çıkar

Sofra açanların gönlü bol olur
Edilen dualar yerini bulur

Yüzlerde belirir ayet izleri
Kimse alamıyor vakti ileri

Sahur bereketi gece ışığı
Namaz usandırmaz eski aşığı

Orucun sözünü tutmak gayemiz
Huzur bereketle doldu hanemiz.

***YOLA DÜŞEN SÖZLER















Yolumu ararken düştüm dağlara
Başımı uzattım yağan karlara
Alnımın ateşi suyu kaynatır
Ahvalim anlatmaz bir  iki satır

Yağmuru görünce sel gibi coştum
Toprağa sarılıp denize düştüm
Kelimeler çekti beni hizaya
Bir kutlu yolculuk yönü Hira’ya

Aklımı satıp da pazardan geçtim
Kaynağı bulunca gözünden içtim
Sabır deryasına sırlar sakladım
Kalbin durağını bir bir yokladım

Dönüp dolaşıp geldim kendime
Irmaklar taşıdım aşkın bendine
Muhabbetin tadı ruhu doyurur
Bulanık su gibi gönül durulur



***
GÖNÜL SOFRASI













Hocam bize nazar etse
Cümle dertler öte gitse
Mıt mıt baksa gözlerimiz
Anlam bulsa sözlerimiz

Lahmacundan geçtik neyse
Tarhanayla ceviz gelse
Nefsimize vursak  bir gem
Gözümüze düşse bir nem

Himmet dedik, gayret dedi
Köfteleri kimler yedi
Küpü bulan zengin oldu
Odamıza duman doldu

Âşık yine boşa çaban
Su içiyor karnı doyan
Kuru soğan heybemizde

Neşemiz de pek yerinde.

***
SAVAŞ VE ÇOCUK





Bomba yıktı evimizi,
Kimse duymaz sesimizi,
Dünya şimdi çok karanlık,
Kör kuyuda tüm insanlık.

Neden çıktık yurdumuzdan ?
Gelen yok mu ardımızdan ?
Mahzun kaldı toprağımız,
Ateş doldu her yanımız.

Bu teknede umut var mı?
Halimizi soran var mı?
Suya düştü hayallerim.
Silinir mi hiç izlerim?

Gözlerimiz yaşla doldu.
Yüzlerimiz niçin soldu?
Suçumuzu bilen var mı?
Acımıza yanan var mı?

Annemizin gözü yaşlı,
Sesi titrek, çok telaşlı,
Korku bize yoldaş oldu.
Gonca gonca güller soldu.

İnsanlıktan çıktı dünya,
Uyanmadan bitti rüya,
Cennet bize yeni vatan,
Alsın bizi ol yaratan.



***
FETHİN MUCİZESİ



Gönülleri fethe geldi
Kızılelma neydi bildi
Güçlü değil yürekliydi
Selam olsun o sultana

Akşemseddin çadırında
Gözü yaşlı duasında
Onu gördü rüyasında
Fatih dedi o sultana

Denizlere sür atını
Utandırma sen atanı
Gördün kefensiz yatanı
Varis oldu o sultana

O kutlu söz kulağında
Hilal nuru sancağında
Gözyaşları yanağında
Müjde oldu o sultana

Peygambere ev sahibi
Fethin gerçek mucizesi
Sur dibinde haziresi
Şahit oldu o sultana




***
ÇİÇEĞİN DUASI



Yere bakar gözlerimiz
Toprak olur bedenimiz
Rahmet diler yaprağımız
Yağmur olsun ilk duamız

Adımızı biz bilmeyiz
Yaratandan bir nazarız
İşimizi biz bilmeyiz
Âşıkların yoldaşıyız

Ne resimde ne surette
Aslımızı gör cennette
Hu diyelim bir nefeste
Çöle düştü ilk sevdamız

Bizi bilen özü bilir
Bağrındaki közü bilir
O gündeki sözü bilir
Dilimizde hep kavlimiz

Bize bakıp ibret alan
Fani değil baki kalan
Kokusunu güle salan
Nebi olsun ilk rüyamız

Bir mezarın üzerinde
Bir çocuğun ellerinde
Bir gözyaşı değerinde
Kabul olsun bu duamız.

***
ÇIRAK










Bir ustaya çırak durdum
Yola koydu işlerimi.
Ben sormadan o söyledi
Hayra yordu düşlerimi.

Eğri odun kalem oldu
Sol yanıma bir köz koydu
Görenler halimi sordu
Diyemedim, yaman oldu

Konuşmadan dil öğretir
Bakışları gül eritir
Eski, yeni haber verir
Çözemedim hallerini.

Âşık Fanî söz eskitti
Şol kapıya kulluk etti
Sekerek menzile yetti
Diyemedi sırlarını.


***

ORUÇ VE ÇOCUK












Oruç nasıl tutulur diye merak edince 
Horozu kovaladım avluda tutayım diye 
Sahura kalkmak için her gün anneme 
Yalvarsam da uyanamadım yine 

Bir gün öğleye kadar tuttum orucu 
İki yarım bir bütünün sonucu 
Ezanı   beklemek boynumun borcu 
Açılırdı oruçlar sonsuzluğa doğru 

Teravih namazında sayıları şaşırdım 
İlahi korosuna herkes gibi katıldım 
O büyülü anları her zaman hatırlarım 
Gülen çocuklardı arkadaşlarım 

Acıkmadım ama biraz susadım 
Orucu bugünlük babama sattım 
Üçleme yaptım; başta ,ortada,sonda  
Sevinçliyim, bayram var en sonunda