HOŞGELDİN BABA!/Tuğba DAŞ

(Atatürk Anadolu Lisesi 11-D TM Sınıfı Öğrencisi)
 
-Emiş hanım hadi kalk sabah ezanı okunuyor, sobayı yak da çay suyunu koy.
-Aman bey akşam geç yatınca uyanamamışım. Hemen sobayı yakıp çay suyunu koyarım.
Emiş apar topar yataktan kalktı. Kırk beş yaşlarında olan Emiş sanki elli beş yaşında gibiydi. Saçları ağarmış, her akşam kül ile bulaşık yıkadığından elleri parça parça olmuştu. Emiş tahta merdivenleri gıcırdata gıcırdata alt kata indi. Kapının yanında duran çuvaldan bir kucak kuru meşe odunu aldı. İki üç çıra da alıp ağır adımlarla merdivenleri çıktı. Yerlerde çul seriliydi. Evin pencerelerinde Emiş’in çeyizinden kalma dantel perdeler asılıydı. Merdivenlerden çıkınca sobanın olduğu salona varılıyordu. Bu katta 2 oda vardı. Mavi kapılı odada İsmet ve Emiş kalıyorlardı. Evin iki de erkek çocuğu vardı. Oğullarının odası ise hemen yan taraftaki sarı kapılı odaydı. Emiş sobayı yakıp bir köşesine çay suyunu, bir köşesine de içinde beş altı tane yumurta olan bir tencere koydu. Akşamdan yoğurduğu ekşi hamuru kömbe yapmaya başladı. İsmet ise abdestini alıp sobanın başına gelmişti, seccadesini serip namazını kıldı.
İsmet, elleri hamurun içinde olan Emiş’e dönerek:
-Yahu hanım kaldır oğlanları da namazlarını kılsınlar.
Emiş elleri hamurlu bir şekilde yavaşça kalktı ağır adımlarla sarı kapıyı ayağıyla açtı. Yerde aralarında iki adım mesafeyle iki yatak seriliydi. Kapının yanından seslendi:
-Yakup! Hamza! Hadi kalkın; namazınızı kılın. Babanız sizi çağırıyor, dedi.
Yakup ve Hamza annesinin onları çağırmasından memnun olmadıklarını belirtmek için yorganlarını kafalarına kadar çektiler. Emiş hanım onları kaldırmaktan vazgeçmiş gibi sobanın fırınında pişen kömbeleri çevirdi. Evin içini mis gibi bir kömbe kokusu sarmıştı. İsmet kahvaltının hazırlanmasını beklerken minderin üzerinde oturmuş gözleri kapalı kömbe kokusunu içine çekiyordu. İsmet elli yaşındaydı. Bu yaşına rağmen inşaat işlerin de dış cephe sıvası yapıyordu. Elleri harca girip çıkmaktan sanki una bulanmış gibi beyaz görünürdü. Evin geçimi sadece İsmet’e bağlıydı. İsmet çocukluktan beri hiç durmadan çalışıyordu. Oğullarına çalışmıyorlar diye kızmıyordu. Yakup 18’inde, Hamza 20 yaşlarında olmasına rağmen onların gençliklerini yaşamasını istiyordu. İsmet bu zamana kadar çalışarak bu evi ve köyde 10 dönümlük tarlayı almıştı.
İsmet kömbe kokusunun mayhoşluğundayken Emiş seslendi:
-Hadi İsmet, sofraya gel kahvaltı hazır!
Sofraya oturdular. İsmet kömbeyi yoğurda banarak yerken elindeki çay bardağıyla uyuklamaya devam ediyorken, sanki bir şey unutmuş gibi gözlerini açarak Emiş’e dönerek:
-Emiş şu benim kara şalvarın ayağı yırtılmış onu bugün elin değerse bir diki ver de yarın onu giyeyim.
-Tamam dikerim. Amma sen de ayağına güzel bir şalvar al canım. Bütün paranı oğullarına harcıyorsun!
-Aman hanım bu yaştan sonra ecer şalvarı geymişim ne geymemişim ne! Bırak da gençler coşsun. Birgün ellerine iş alınca daha da yaşlanan bu babalarına bakarlarsa yeter da artar bile.
-Sen ne vicdansızsın İsmet Efendi. Beni hiç düşündüğün yok belki bir kızım olsa idi bende o zaman konuşmasını bilirdim.
-Haa Emiş Hanım derdin şimdi anlaşıldı. Şalvar malvar derken kendine bir kadife fistanlık istiyorsun değil mi?
Emiş bu cevabı alınca kırışmaya yüz tutmuş yanakları kızararak. Şöyle bir fistanına baktı:
-Nerden çıkardın bunu bilmem ama alsan da kötü olmaz hani dedi.
-Tamam, haftalığını alınca sana kadife fistanlık birde kına alırım dedi.
İsmet kahvaltısını yapıp sofranın kenarında duran azık bohçasını aldı. Emiş iki yumurta, bir soğan, iki domates ve kömbe koymuştu, azığa. İsmet karısına Allaha ısmarladık deyip evden çıktı. Hava hâlâ biraz karanlıktı. Yavaş yavaş yolda yürümeye başladı. Huzurluydu çünkü bir ailesi vardı. Evinde yemek yapanı vardı. İlerde sahip çıkacak oğulları vardı. Ayrıca mahallede çok sevilirdi. Herkes ona İsmet baba derdi. İsmet 15-20 dakika sonra inşaata vardı. Üstünü değişip birinci kattaki iskeleye çıkıp harç isteyip işe başladı.
Bu arada Emiş sofrayı toplamış evin işine bakıyordu. Emiş bu işleri tutarken çok zorlanıyordu. Hamza ve Yakup daha yeni kalkmışlardı. Annelerini evi süpürürken görünce
 Hamza:
-Hayırlı sabahlar anneciğim! Dedi.
-Ne sabahı oğlum gün öğleni aştı, siz hala yeni kalkıyorsunuz.
Yakup, Hamza’ya göre daha vicdanlıydı anasına kıyamazdı ama Hamza onu kendisine benzetmeye başlamıştı. Yakup anasından bu sözleri duyunca sanki suç işlemiş gibi utanıp sıkılgan bir tavırla yere bakarak anasına
-Doğru söylüyorsun be ana. Babam erkenden kalkıp çalışıyor ama biz hiçbir işte çalışmıyoruz, dedi.
Hamza Yakup’un bu tavrına çok ama çok sinirlenmişti. Yakup’u koluyla itti. Ne biçim konuşuyorsun dercesine gözlerine baktı. Yakup’un bu üzüntülü halini görünce anası dayanamayıp:
-Aman Yakup’um sarı çiçem sen canını sıkma baban duysa böyle söylediklerini üzüntüden kahrolur, siz babanıza saygılı davranın yeter, dedi.
Emiş evi süpürmeyi bırakarak yavaşça alt kattaki mutfağa indi. Oğullarına kahvaltı hazırlayacaktı. Bu her zaman böyle olurdu. Oğulları erken kalkmaz analarına zahmet verirlerdi. Kadıncağız aslında oğullarına bazen içten içe kızıyordu. “Babanız bu yaşına rağmen çalışıp size bakıyor.” demek istiyorsa da İsmetin “beni artık yiğit olarak görmüyor musun Emiş” demesi bu duygusunu bastırıyordu. İsmet her zaman “Allah’a şükür ben yiğidim” demişti. Emiş kahvaltı tepsisini alıp merdivenlerden çıkarken oğullarını söylediklerine kulak misafiri oldu. Hamza Yakup’a hararetle bir şey anlatıyordu.
-Benim Güllü’ye kör Hasan’ın oğlu Fethi bakıyormuş. Hatta isteyecekmiş. Ama benimki ona bakmaz. Ama ne olur ne olmaz ona bugün dersini verelim tamam mı Yakup! dedi, Hamza.
Yakup böyle şeyleri sevmezdi. Kavgayı hele hele hiç sevmezdi. Ama Hamza onun abisiydi. Ona karşı gelemezdi. Bir anda babası aklına geldi. Eğer böyle bir şey yaparlarsa ona ne söylerlerdi.
-Tamam, abi ama babam ne der. Hem boş ver kavgayı. Tatlı aşımıza tuz katmayalım, hemi.
Hamza sinirlendi. Bu işi tek başına yapmak istemiyordu. Eğer Fethi sevdiğini isterse kahveye gidip oturamazdı. Alay ederlerdi onunla. Çünkü o herkese sevdiği kızı kendi isteteceğim demişti. Hırçın bir şekilde Yakup’un kolundan tuttu.
-Yakup sen ne diyon ya! Ne yani abine karşı mı geliyorsun? A’sı B’si yok bu işin! Benimle sen de geleceksin. Hem erkek olduğunu herkese kanıtlarsın. Babamı da boş ver. O hiç bir şey demez. Bana güven.
Yakup Hamza’ya güvenir ne söylerse kanardı.
-Tamam, abi dedi
Emiş, merdivenleri çıkıp salona geldi. Tepsiyi sofranın içine koyup çayı sobanın üzerinden indirdi. Çocukları sofra geldi. Emiş de İsmet’in kara şalvarını dikmeye başladı minderin üstünde. Ama bir yandan da Hamza’ya dik dik bakıyordu. Hamza bunu fark etti. Acaba dediklerimi duydu mu diye düşünmeye başladı.
Anasına dönerek:
-Anacığım neden öyle bakıyorsun? Bir hata mı yaptım dedi.
Emiş de sanki bu soruyu sormasını bekliyormuş gibi derin bir nefes çekerek (sanki bağırmayayım diye alıyordu) Hamza’nın gözlerini içine bakarak:
-Yok, daha bir hata işlemdin ama bugün işleyecektin değil mi? Hem de Yakup’u da kandırdın. Doğru, aklından geçenler doğru. Hamza bütün söylediklerinizi duydum. Bak Hamza, güzel oğlum boş ver bu kavga meselelerini tamam mı benim aslanım. Böylece hem baban üzülmez hem de ben.
Hamza bir an utandı. Sofradan kalkıp anasının yanına oturup ellerinden öptü. Bir an bu düşüncelerini silmek istedi aklından ama silemiyordu. Hem anasına ne diyecekti. Aklından bunu kesinleştirmişti. Anasının dilinden şimdilik böyle kurtulacaktı. Bu işi sonra hallederdi.
Hamza anasına bakarak:
-Tamam, ana doğru söylersin. Yakup ve ben böyle şey yapmayız. Sen içini ferah tut, dedi.
Emiş ferahlamıştı. Hamza’ya sarıldı. Yakup da Hamza’nın bu cevabı karşısında rahatlamıştı. Yakup her şeye kanan bir insandı. Hamza ve Yakup giyinip evden çıktılar. Kahveye doğru gidiyorlardı. Yolda giderken hiç konuşmadılar. Kahvede oturup arkadaşlarıyla sohbet ettiler.
Hamza’nın arkadaşı Yahya gelmişti. Hamza’nın yanına oturdu.
-Eee, nasılsın Hamza! Fethi işi ne oldu. Benim kıza kimse bakamaz diyordun.
Hamza sesini çıkarmadı. Canı da sıkılmıştı aslında. Bu durum Yakup’un gözünden kaçmamıştı. Hamza’yla beraber kahveden çıktılar. Biraz yürüdükten sonra karşılarına Fethi çıktı. Hamza’ya ters ters bakınca Hamza sinirlenip:
-Ne bakıyorsun öyle Fethi. Bir derdin mi var?
Belliydi ki fethi de dövüşmek istiyordu. Hamza’ya sinirli bir ses tonuyla:
-Evet, var oda sensin Hamza dedi.
Yakup bu cevap karşısın da Fethi’nin üzerine yürüyen Hamza’yı tutmaya çalıştı ama başaramadı. Artık Fethi Hamza’nın can damarına basmıştı. Yakup kavga eden iki genci ayırmaya çalıştı. Bu arada sesleri duyan mahalleliler geldi ve gençleri ayırdı. Eve geldiklerinde Hamza’nın hâlâ öfkesi geçmemiş bağırıyordu. Annesi korkmuştu çünkü Hamza’nın burnu kanıyordu. Üst kata çıkıp salona oturdular. Emiş onlara hiç bir şey sormadı. Her şeyi anlamıştı.
İsmet elinde boş bohçasıyla evin yolunu tutmuştu. Öyle yorgun ve bitkindi ki soğuk kaldırım da uyuyabilirdi. Evin bahçesine dönecekken karşısında en sevdiği mahallelisi olan Kör Hasan çıktı. Kör Hasan ismi gibi kördü. Namazında niyazında bir insandı. Hiçbir mahalleliye kötü bir söz söylememişti. Onun da oğlu Fethi hayırsızdı. Kör Hasan’a devlet engelli aylığı veriyordu. Fethi bazı aylar bu aylığı bile almaya teşebbüs etmişti. Kör Hasan’ın küçük kızı Nesibe babasının elinden sıkı sıkı tutmuş köşe başındaki camiye götürüyordu. İsmet’i görünce babasına “İsmet emmi geliyor!” dedi,
İsmet, Kör Hasan’a yaklaşarak:
-Nasılsın Hasan? Bir derdin sıkıntın var mı? Eğer olup da söylemezsen hakkımı helal etmem bak!
Kör hasan bu sözlerden sonra İsmet’in bir şey bilmediğini anlamıştı.
İsmet; benim oğullarım çok iyi evlatlar demişti, ona her zaman. Ama Hasan bunu saklamam diyerek söze başladı. Tabiri caiz ise açtı ağzını yumdu gözünü
-Var İsmet, var. Bu dert bana ağır geldi çünkü senin gibi temiz kalpli babanın nasıl böyle evlatları var diye kendimi yedim durdum bugün. Senin için çok üzülüyorum. Bu evlatlarınla geleceğini düşünemiyorum bile diyerek sözünü kesti ve küçük kızı Nesibe’yle yola devam etti.
İsmet bu sözleri duyunca başında kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Bir an elindeki boş azık bohçasını düşürdü. Bu sözler ortalıkta kötü şeyler olduğunu hissettirmişti. Kendisine gelmesi bayağı uzun sürmüştü. Hızla eve doğru yürüme ye başladı. Yolda mahalleliler ona selam veriyordu ama o sinirden hiç kimseyi görmüyordu. Evine geldi ve çok şiddetli bir şekilde kapıya vurmaya başladı. Sinirliydi daha doğrusu kendinden utanıyordu. İçerden tahta merdivenleri inen Emiş’in sesi geliyordu. Emiş de korkmuştu. Emiş kapıyı açınca koşarak üst kata çıktı. Hamza ve Yakup babalarının bu sinirli halini görünce korktular. İkisi de yere bakıyordu. İsmet mindere öyle oturdu ki sanki minderi dövüyordu.
Derin bir nefes aldı. Bir müddet susarak çocuklara baktı. Sonra Hamza’ya dönerek:
-Hamza söyle bana oğlum; bir hata işlediniz mi? Söyle, yoksa ben kalpten gideceğim şimdi.
Hamza daha da korkmaya başladı. O esmer Hamza artık Yakup’tan bile sarı olmuştu. Hamza kendi kendine düşündü yalan da söyleyemezdi. Çünkü Yakup babasının korkusundan bugüne kadar hiç yalan söylememişti ve eğer babasına yalan söylerse babasının hemen doğruları anlatacağını düşünmüştü. “Neyse” deyip babasına bakmadan bütün olanları anlattı. Ortada çok şaşırtıcı bir durum vardı. Babasının sakinleşmiş sadece bir söz söylemişti. O da Hamza’nın Kör Hasan’a hakaret etmesiyle ilgiliydi.
-Bak Hamza hiçbir zaman insanların aza noksanlığı ile dalga geçme! Belki Fethi’nin yerinde sen olabilir, senin baban ama olabilirdi, deyip mavi kapılı odaya gitmişti.
O gün ev çok sessizdi. Sadece Emiş’in hamur yoğururken çıkardığı ses dolanıyordu. İki katlı evin içinde Yakup; yatağına yatmış “babamı hayal kırıklığına uğrattık” deyip duruyordu. Hamza; “ucuz kurtuldum” diyordu içinden. Yine her zamanki gibi sabah ezanında uyanmıştı İsmet. Emiş o yaşlı haliyle sobayı yakmış çay suyunu koymuştu. Kömbe yapmaya koyulmuştu. İsmet namazını kılmış oturup hanımına durgun durgun bakıyordu. O gün farklı olarak Yakup da kalkıp namazını kılmıştı. İsmet’in ayağında Emiş’in bir güzel diktiği kara şalvarı vardı. İsmet, bir an Emiş’i ne kadar sevdiğini hatırladı. Bir anda kendini on sekizinde hissetti ve Emiş on beşinde sarışın ela gözlü, orta boylu tazecik bir kız oluverdi gözünde.
İsmet ile Emiş aynı köyde büyümüşlerdi ama Emiş’i hiç görmemişti İsmet. Bir gün babasının, abisi Ramazan’a Emiş adında bir kız aldığını duymuştu ama Emiş, Ramazan’ı istemiyordu. Bu olayın kötü yanı ise İsmet’in babası Mehmet, Emiş’in kendisine gelin olmasını istiyordu.
                Emiş, on beşin verdiği toylukla bağlara gider asmalardan atlar, babası Emiş’i çok sevdiği için bir şey demezmiş. Aşk meşk nedir bilmiyormuş. Bir gün Emiş’i babası küçük kardeşi Atilla ile göbelek toplamaya göndermiş. Bu sırada ismet odun topluyordu. İsmet; delikanlı karakaşlı, karagözlü bir yiğitti. İşte Emiş de onu görür görmez vurulmuştu. Ne olduğunu bilmeden eve gelmiş olanları babasına anlatmış. Köylü ağzı işte bu laf Mehmet’in kulağına gelmişti. Mehmet sevinmiş çünkü o da Emiş’in gelin olmasını istiyormuş. Köyün yaşlı karısı bunları duyunca şok olmuştu. Çünkü İsmet üç yaşındayken anasıyla dereye çamaşır yıkamaya gittiğinde o sırada Emiş’e hamile olan Sultan da çamaşır için gelmişti. İkisinin de işi bitince Sultan İsmet’in annesinden kendini banyo yaptırmasını istedi. İsmet’in annesi Sultan’ı banyo yaptırırken şöyle demişti:
-İnşallah karnındaki kızdır da İsmet’ime hanım olur dedi. İnsan bazen çok isteyerek dua ederse kabul olurmuş dedi.
İşte İsmet ve Emiş’in kaderleri böyle birleşmişti. Evlenince köyde iş bulamayan İsmet ilk oğlu Hamza’ya hamile olan eşi ile birlikte şehre göçmüşlerdi. Hayat bu ya iki oğlu olmuştu, İsmet’le Emiş’in. Emiş ve İsmet bu zamanlara kadar çok çile çekmişti.
-İsmet ne oldu, hasta mısın? Daldın gittin? Dedi Emiş. İsmet bir anda o tatlı anılarını bırakmanın şokuyla sarsıldı. Gözlerini ovaladı, derin bir nefes aldı ve Emiş’e:
-Yok, bir şey sen canını sıkma biraz içim geçti de.
Emiş, anladım dercesine işine devam etti. Kahvaltıyı getirdi. Her zaman olduğu gibi beraber kahvaltılarını yaptılar. İsmet sofra kenarındaki bohçaya uzanıp aldı ve Emiş’e, Allaha ısmarladık deyip evden çıktı. İşe giderken tek düşündüğü iki oğluydu. Onlar için çok mu çok endişe duyuyordu.
Yavaş adımlarla işe gelip ikinci kattaki iskeleye çıktı. Herkes İsmet’in durgunluğunu fark etmişti. Kimseden çıt çıkmıyordu. Belki de herkesin derdi kendine yetiyordu. Sanki İsmet’i konuştursalar dertlerini hatırlayıp onlar da kederlenecekti. İsmet durgunluğuyla işini yapmaya başladı. Aklından her şey geçiyordu. Bir an kendini kötü hissediyor gibi oldu. Başı dönüyordu ama kendini bırakmamaya çalışıyordu. İrkildi, sarsıldı gözlerini kapatırken sanki bu yorgun hayata son defa bakıyormuş gibi bir nefes aldı.
Bir bağırış, bir kargaşa olmuştu. Herkes bir yere koşturuyordu. Kumların üstünde bir yaşlı adam yatıyordu. Herkes onun yanında bağırıyordu.
Birisi oradan bağırdı:
-Ne bakıyorsunuz adam ölüyor, bir araba getirin.
Öteki ordan:
-Öldü bence
Arkadan bir ses:
-Ölmediyse bile şimdi ölür çünkü çok hızlı düştü.
Bu karmaşada, bu gürültüde bir çocuk sesi duyuldu. Bu gelen ses İsmet’in çırağıydı. Ağlıyordu, korkuyordu, o küçük yüzü kıpkırmızı olmuştu.
Bağırıyordu:
-İsmet usta, İsmet usta!
Evet, İsmet iskeleden düşmüştü. Bir anda herkes susmuş pür dikkat İsmet’e bakıyordu. İsmet iskelede aldığı o nefesi verir gibi bir ses çıkardı. Artık herkes onun yaşadığından emindi. Hayatı boyunca ellerinde şekil verdiği kumlar onu bu hayata bağlamıştı. Kimsenin aklına gelmezdi o kumların bir hayat kurtaracağını. İsmet’i apar topar hastaneye götürdüler. Ama çırak koşarak inşaattan uzaklaşıyordu.
Yakup ve Hamza hiçbir şeyden habersiz kahvaltı yapıp iş aramaya gideceklerdi. Anaları kahvaltılarını vermiş onlar da isteksizce yiyorlardı. Emiş alt kattaki mutfaktaydı. Kapı çalıyordu ama çalan kişi sanki kapıyı kırmak istiyordu. Emiş ve oğulları korktular. Akıllarına dünkü kavga geldi. Emiş, kendi kendine bir hasmımız eksikti o da oldu deyip kapıya yöneldi. Oğulları da hızlıca merdivenleri inip kapını yanına gelmişlerdi. Ev ahalisi dünkü kavganın hesabını sormaya geldiler derken kapıyı Emiş’in açmasıyla çırak göründü.
Çocuk ağlıyordu. Ama ne ağlamak… Emiş onu susturmak için epeyce uğraşmak zorunda kaldı. Çırak biraz sakinleşince her şeyi anlattı. Orada bulunanlar bembeyaz olmuş çırağa bakıyordu. Kendilerine gelmeleri fazla uzun sürmedi. Ama Emiş’in aklından anıları hızlı hızlı geçmeye başladı. Kendini tutamayıp bağırmaya başladı. İki evlat annelerinin koluna girip hastaneye geldiler. Emiş hala ağlıyordu. İsmet sedyede yatıyor hemşireler elbiselerini kesiyorlardı. Emiş İsmet’in yanına geldi. İsmet kendine gelmişti. Emiş’le göz göze geldiler, İsmet, sus işareti yaptı. Hemşireler sedyeyi götürüyorlardı. Emiş’in son bakışlarını İsmet doldurmuştu.
Emiş, yere yığılmıştı. Emiş kalp krizi geçiriyordu. Emiş’i son kez duyan Yakup’tu, o İsmet diyordu, son nefesin de bile. İki evlat babalarını görünce metanetlerini korudular. Ama iki acı olay sonrası dayanamayıp hıçkırarak ağlamaya başladılar. Bu delikanlılar sanki babalarını unutmuş gibiydiler.
Cenazeyi alıp köye götürdüler babaları ameliyattan yeni çıkmıştı. Kendine geldiğinde ilk kelime Emiş olduysa da o artık yoktu. Sevdiği kadın ölmüştü. Bunu söyleyen ise patavatsız bir hemşireydi. Bunu duyan İsmet kendi acısını unutup ayağa kalkmak istedi ama kalkamıyordu. Bağırmaya başladı ama kalkamadığından değil Emiş’i son yolculukta yalnız bıraktığındandı. İki evlat cenazeyi annesinin köyüne götürmüşlerdi. Bunu duyunca biraz rahatlamıştı. Çünkü vasiyetiydi köye gömülmek. Kalkamayacağını anlayınca sesini kısıp ağlamaya başladı. Bu hali bir hafta sürmüştü. Kendi durumunu bile sormuyordu İsmet. Bu bir hafta derdinden ne olup bittiğini fark etmemişti. Sadece Emiş’i hayal ediyordu.
Bir gün iğne yapmaya gelen genç hemşireye benim neyim var diye sordu. Hemşire onu bu hastaneye geldiğinden beri neler çektiğini biliyordu. Ona felç kaldığını söylemek istemedi ve iki ay sonra yürümeye başlarsınız diyebilmişti. Yakup ve Hamza hala köydeydiler. Hamza iki hafta sonra babasının yanına gelmişti. Ama Yakup hala köydeydi. Anasına Hamza’dan daha düşkündü. Artık hiç konuşmuyordu da. Hamza babasının felç kaldığını duyunca yıkılmıştı. Babasına bunu belli etmek istemiyordu. Bir hafta kadar bakıcı kadın yerine her türlü ihtiyacını Hamza karşılamıştı. Hamza bunu ömür boyu yapamam diyordu.
Hamza hastane babama bizden iyi bakar deyip bir gün hastaneden çıkıp gitti. Aslında babasından kaçıyordu. Yıllarca kendilerine bakan, kar kış demeden çalışan eve ekmek getiren babasından kaçıyordu. Üzülmüştü ama bunu yapmalıyım diyerek kendini avuttu. Yakup’a da babamın vefat ettiğini söylerim o da ne dersem kanıyor zaten deyerek çekip gitti.
Artık İsmet kimsesiz ve felçli biriydi. Aradan iki hafta geçmesine rağmen kimse arayıp sormuyordu. İsmet daha da kendini üzmemek için avutacak sözler buluyordu. Evlatlar annelerinin mezarının yanında diye düşünüyordu. Ağlıyordu, İsmet hep ağlıyordu. Servisteki hemşire geldi. Bu genç hemşire, oğlun seni bırakıp gitti diyemiyor, yürürsün bir gün diyordu. Kadın bakıcıdan utanıyordu ve kendi pisliğini temizlemeye çalıştı ve başardı.
O gün ilk defa gülmüştü yan tarafına bir hasta daha yatmıştı. Kimse ona kolonya getirmemişti. Bundan dolayı rahatsız olmuş ve yanındaki hastadan kolonya istemişti. Yüzü kıpkırmızı olmuştu kolonya isterken. Limon kolonyasıydı. Bayramları hatırlamıştı. Gözleri dolmuş ve yaşlar süzülmeye başlamıştı. Hiç kimse onu ziyaret etmiyordu o genç hemşireden başka. Ama bir gün kapı açıldı ama İsmet kapıya bakmıyordu. Yan taraftaki hastanın ziyaretçileri gelmiştir diye düşünmüştü. Ama gelen elinde poşetlerle çırağıydı, ustam diye yanına geldi. İsmet şaşkınlık içinde uzun bir zaman sonra mutlu olmanın hazzını tadıyordu. Çırak limon kolonyası ve çörek getirmişti. Oturup uzun uzun konuştular. Çırağı gitmişti. İsmet içini boşaltmıştı. Akşam erkenden yoruldum deyip uyumuştu. Sabah olunca diğer hasta taburcu olmuştu. İsmet onların arkasından bakakaldı. Ama kadın bir şey unutmuş gibi geldi. İsmet’in eline biraz para verip “amca kendine limon kolonyası al” deyip çıktı. İsmet odada tek başına da kalmıştı.
Aradan bir sene geçmişti. Hâlâ İsmet’i kimse arayıp sormuyordu. Hastanede bu kadar kalamazdı ama o genç hemşire sayesinde kalıyordu. Yattığı oda hâlâ boştu. İsmet burada kimse yokken ayağa kalkmaya çalışıyordu. Bir gün bunu başardı ve ayakta durmuştu. Artık İsmet tuvaletini de tutabiliyordu. Doktorlar buna çok şaşırmışlardı. İsmet bir iki ay derken yürümeye başlamıştı. Mutluydu ve huzurluydu. Ama Emiş’i bir gün bile düşünmeden yapamıyordu. İsmet yürüyordu ama sağ ayağı topal kalmıştı. Doktorlar artık hastanemizde kalamaz taburcu olması gerek demişlerdi. O genç hemşirenin aklına bir fikir gelmişti. Mahallelerinde Fevzi diye bir delikanlı vardı. Annesi kendisi doğarken ölmüştü. Babası da üç ay önce vefat etmişti. Fevzi’nin akli dengesi bozuktu. Devlet ona engelli aylığı da veriyordu. Komşular ona bakıcı arıyorlardı. Fevzi ise kapının önünde mahalleye giren babasının yaşında olan her yabancıya “hoş geldin baba” diye koşarak sarılırdı, genç hemşire İsmet’e bunları anlatmıştı, İsmet de oğullarına beni aramıyorlar diye kırgındı hemşirenin teklifini kabul edip, Fevzi’nin babası olacağım demişti. Hemşire mahalleliye bunları anlattı. Herkes sevinmişti çünkü Fevzi her daim kapıda babasını bekliyordu. Hemşire İsmet’i tek başına mahalleye gönderdi. İsmet şaşkındı ne yapacağını bilmeden topallayarak ilerliyordu. Hastanede kaldığından beri iyice zayıflamıştı. Saçları zaten apaktı. Karşıda oturan delikanlı öylece baktı. Kendisi beni görsün diye bekledi. Fevzi başını ondan tarafa çevirince utandı. Ben ne yapıyorum bu çocuğun yerinde olabilirdim dedi.
Fevzi karşısında İsmet’i görünce gülümsedi. Sanki onu hep tanıyormuş gibi yanına doğru koşmaya başladı. Koşarken de bağırıyordu: “hoş geldin baba!’’diye. İsmet öyle duygulanmıştı ki sevinçten ağlamaya başladı. Fevzi İsmet’e beni bir daha bırakma dercesine sarılmıştı. Fevzi sürekli İsmet’i öpüyordu. İsmet’le Fevzi eve gelmişti ve “acıktım baba” diyordu, Fevzi. Zaten birkaç kelimeden başka bir şey diyemezdi. İçinde bir telaş vardı. Kapı çalındı gelen o genç hemşireydi. İyi olacak hastanın ayağına hemşire gelir diyerek yemekleri Fevziye verdi. Her şey yoluna girmişti. Artık Fevzi kapının yanına oturup yolu gözlemiyordu. Acıkırsa acıktım deyip oynamaya gidiyordu. İsmet mutluydu ama aklında oğullarındaydı. “Acaba beni merak ediyorlar mı? Beni arıyorlar mı?” deyip duruyordu. Fevzi’yi çok sevmişti, İsmet. Fevzi’yi ‘ay yüzlüm’ diye seviyordu, aslında doğruydu Fevzi’nin teni bembeyazdı, sarı saçları mavi gözleri vardı.
Seneler geçmişti, çay içmek için ocağı yakmak isterken Fevzi perdeleri tutuşturmuştu, bütün evi alev kaplamıştı ama Fevzi ve İsmet kurtulmuşlardı. Evleri yanmıştı, artık evsizdiler. Fevzi korkmuş ağlıyordu İsmet çok üzülmüştü ama Fevzi’yi teselli etmeye çalışıyordu.
Fevziye dönerek:
-Üzülme ay yüzlüm, yaz geldi, damda yatacaktık zaten demişti
Fevzi birkaç saat sonra her şeyi unutup oyuna koyulmuştu. İsmet kara kara düşünmeye başladı. Tamam, önleri yazdı ama ya sonra kış gelecekti, kendinden çok Fevzi’yi düşünüyordu onu korumalıydı. Komşular mahallede boş bir alana çadır kurmuşlardı, ikisi de artık orda kalıyorlardı. İsmet yine evsiz kaldım, evlatlarım beni sormuyorlar artık, beni unuttular herhalde deyip hüzünlenmişti. Kırışık yanaklarından damlalar dolana dolana akıyordu. Fevzi geldi şaşkın şaşkın ona bakıyordu. İsmet bir açıklama gereği duydu Fevzi’yi çok önemsiyordu onu asla küçümsememişti. Fevzi’nin elinden tuttu çadırdaydılar
-Korkma, ay yüzlüm, ben gülmek için ağlıyorum, ağlamazsan gülmenin tadı çıkmaz tamam mı? Fevzi bir şey anlamamıştı, hemen aklına gelen ilk kelimeyi İsmet’e söyleyivermişti:
-Hoş geldin baba!
İsmet gülmeye başladı. Fevzi de gülmeye başladı. İsmet, Fevzi’ye baktı ve
-Bak gördün mü ay yüzlüm beni güldürdün, dedi.
Fevzi de çadırdan çıkıp oyun oynamaya başladı. İsmet’in yanına yine o genç hemşire geldi. Bu kız Hızır mıydı neydi? Ne zaman başı dara düşse yanında bitiveriyordu.
-İsmet amca sizi bu kış kimsesizler evine götüreceğim diğer kış da Allah büyük. Sen ne diyorsun?
-Bilmiyorum kızım ama başka çaremizde yok galiba dedi.
-Böyle söyleme İsmet amca, Allah Kerim dedi hemşire
İki gün sonra hemşire İsmet’i Fevzi ile birlikte kimsesizler evine götürdü. Onlara bir oda verdiler. Ne olursa olsun Fevzi gülümsüyor, İsmet ise hep düşünüyordu.
Eminim Yakup ve Hamza ne oldu diye düşüyorsunuzdur. Bu iki evlat annelerinin ölümünden sonra çalışmaya başlamışlardı. Hamza sevdiği kızla evlenip iki çocuğu olmuştu. Biri oğlan biri kız; kızın ismi Emiş’ti. Oğlanın adını “İsmet” koymak istese de babasını diri diri mezara gömmüştü. Utanıyor vicdan azabı çekiyordu. Yüreğinde büyüyen acı artık içine sığmaz olduğunda, kardeşini karşısına alan Hamza:
-Babamız ölmedi. Ben sana yalan söyledim, Yakup. Hem bizim hem de babamın iyiliği için Yakup beni affet dedi.
-Yakup şok olmuştu. Dondu kaldı. Bir süre sonra kendine geldi ve sinirlenerek Hamza’ya:
-Bak abi başta seni affetmesi gereken babamdır tamam mı gidip ondan özür dileyip bizim bakmamız lazım dedi.
Hamza ve Yakup babalarını aradılar ama bulamadılar. O genç hemşirenin tayini başka yere çıkmıştı. Yakup’un aklına bir fikir gelmişti. Hamza’yla beraber kimsesizler evine bağış yapacaklardı. Birlikte gittiler. Bu sırada İsmet Fevzi’ye hikâye anlatıyordu. Yakup ve Hamza babasını arkasından tanıdılar. Fevzi biran gözü dışarıya kayınca o da dönünce çok şaşırdı ve en sonunda kucaklaştılar… Barıştılar ama babaları bir şey istedi. Fevzi’nin de kendileriyle gelmesini istedi o artık benim oğlum sizin kardeşinizdir, dedi birbirleriyle dertleştiler sonra hep beraber eve geldiler. Fevzi mutluluktan uçacaktı böyle bir ailesi hiç olmamıştı kapıyı açan küçük Emiş oldu. Hamza babasına Emiş’i ve oğlunu gösterdi ve Yakup’la birlikte ‘hoş geldin baba’ dediler…

TUĞBA DAŞ

ATATÜRK ANADOLU LİSESİ

11-D TM Sınıfı Öğrencisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme