YENİLGİ / A. Enbiya UZDİL



Sen
Bitmeyen gönül yenilgim
Kaçıp kaçıp efsunlu gözlerine gelirdim
Hayallerimde
Ela gözlerinle göğüme bakardın
Ela gözlerin göğüm olurdu
Uçan kuşları
Kavga eden martıları izlerdim
Vapur yolculuklarında
Sen denizde kaybolur giderdin
Şakaklarımdan damla damla boşanırken Marmara.
Yağmurlar yağar
Güneşler açar
Tabiat tekrar yeşillenirdi
Bense dört mevsim üşürdüm
Seni görünce

Böyle titremeyi seni severken öğrendim
Seni severken kayboldum
Bildiğim bütün yollarda
Çıkmaz sokakların bir ötesi sen
Elimi uzatsam kaçardın biliyorum
Bir sözüm sonum olurdu
Dudaklarımda sakladım
Bir sözün sonum olurdu
Dudaklarında saklı kalsın istedim.


KAHRAMANMARAŞ İSTİKLÂL ÜNİVERSİTESİ / Hasan EJDERHA


Kahramanmaraş bu günlerde ikinci bir üniversitenin heyecanını ve sevincini yaşıyor.

İstiklâl Üniversitesi…

İsabetli bir isim.

Ne güzel olurdu rektörlük binası eski konaklarımızda birisi olsa. Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bölümleri şehrin muhtelif yerlerinde restore edilerek lokanta yapılmış konaklara serpiştirilse; yani İSTİKLÂL RUHU bu vesile ile şehrin her yerinde, yeni nesle hissettirilse. Şehr-i Maraş’ta İSTİKLAL RUHU yeniden harekete geçerek hep canlı kalsa. Hatta bu İSTİKLAL RUHU halesi yeyıla yayıla büyüse.

Elbette yöneticilerimiz ve devlet büyüklerimiz de bu şekilde düşünmüşlerdir ve muhtemelen de böyle yapacaklardır. Üniversitenin adının KAHRAMANMARAŞ İSTİKLÂL ÜNİVERSİTESİ konulması da devlet büyüklerimizin milletin gönül tellerinin nasıl vurduğunun farkında olduklarının işaretidir. Bu ne güzel şey böyle: Devlet büyükleri de halkı gibi düşünüyor. Eskiden böyle olmazdı. Devlet büyükleri ayrı telden çalar halk ayrı telden çalardı.

Evvela yeni üniversitenin adından dolayı kutlamalıyız bu ismi koyan devlet büyüklerini. Sonra da İSTİKLAL RUHU’nu canlı tutmak için atacakları adımlar dolayısıyla şimdiden alkışlamaya hazırlanmalıyız.

“Kahramanmaraş İstiklâl Üniversitesi’nin Rektörlük binası ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bölümlerine kifayet edecek konak mı var ki şehrimizde” diye haklı bir soru akla gelebilir. Elbette çok zengin değiliz eski konaklarımız açısından; ama mevcutların yanına ilave binalar diğer illerde olduğu gibi aynı mimari ile yapılabilir.

Kahramanmaraş İstiklâl Üniversitesi’nin Rektörlük binası ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bölümleri ile bu ruh şehrin muhtelif yerlerine yayıldıktan sonra üniversitenin fakülteleri istenilen her yere kurulabilir. Hatta her ilçemize bir fakülte bile kurulabilir ilçelerimizin gelişmesi için.

Emeği geçenleri bir kere daha kutluyorum.



“YOL KESEN DÖRT KUŞUN” BAŞINI KESELİM / Ahmet Doğan İlbey


Modern zaman insanları olarak nefsimize yenik mi düşüyoruz? Hırs ve makam içimizi mi kemiriyor? Kibir ehli miyiz? Bu suallere samimiyetle “evet” diyorsak, yapacağımız ilk iş “Yol Kesen Dört Kuş” menkıbesini okuyup ders çıkarmak…

Tasavvufî anlayışa göre, yol kesen dört menem kuş, insanların gönlünü yurt edinmiştir. Allah’a dost olmak isteyen insan evvela onların başını kesmelidir. Böylelikle Hak yolunda engeller kalkmış olur ve ruhun yolu açılır.

Yol kesen bu kuşlar kaz, tavus, karga ve horozdur. Bunlar insanda dört huyu temsil eder. Kaz, hırstır. Horoz, şehvettir. Tavus, makam ve kendini beğenmektir. Karga, insanda bitmek bilmeyen uzun emellerdir.

Dört kuşu birden kesmek her insanın harcı değil elbette. İnsan-ı kâmillerin işidir. Nihayetinde her müminin yapması gereken nefsini tezkiye, temizleme eylemidir.   

Öyleyse er kişi olduğuna inanan herkes gönlünü istilâ eden, kalp ve nefsinde hâkimiyet kuran bu dört manevi kuşu kesmeyi denesin bakalım kaçını kesebilecek?



itiraf / fazlı bayram



baktım ki bahar gelmiş
açılmış çiçekler eşyayı manayı ve zikri
neyse ki şairim
yarin yarası baş tutmaz bende

sonra nemli gözlerin doldurur etrafı
üşürüm yanarım
sabrın mimarı şaşırır bana

üsküdar
hep o özlediğim şehir
seni ben onun yerine
onun gibi özlerim
hadi şurdan gidip iyi bir şiir yazayım
içimdeki seni acıtırım diye
yanamıyorum tadıyla madem
sen kalbim ol
kül olayım geriye kalanımla ben


SULTANIM / Teyfik KARADAŞ



Ayırmazdım gözlerimi gözünden
Haz duyardım dinledikçe sözünden
Ayrı düştük bir zalımın yüzünden
Kavuşmamız zora düştü Sultanım

Akşamları hayalinle yatardım
Sabah kalkar yollarına bakardım
Kahve içer falımıza bakardım
Yollarımız ayrı düştü Sultanım

Gün boyunca ayrılmazdım başından
Sen kalkınca tel arardım saçından
Sen bilmezsin neler geçti başımdan
Umudumuz suya düştü Sultanım

Hasta idim gözlerinin rengine
Eş sayardım ben hep seni kendime
Nasıl düştüm o hainin fendine
Başım birden dara düştü Sultanım

Çok az şahit tarih böyle aşklara
Aşkın ile yem atardım kuşlara
Adını yazardım beyaz taşlara
Hülyalarım boşa düştü Sultanım

Toprak sürülmezmiş gelmezse tava
Benim bahtım zaten doğuştan kara
Gönül bu aşktan alınca yara
Ayaklarım yola düştü sultanım

Bana mesken artık dağların başı
Sel olup akıyor gözümün yaşı
Baharda yaşadım en ağır kışı
Hayallerim buza düştü Sultanım

Alamadım bu dünyanın tadını
Aşk koymuşlar ızdırabın adını
Unutmuşsun belki benim adımı
Şair Teyfik kora düştü sultanım



MAVİ RÜYA / Enver ÇAPAR















Bu kadar uzak mı umut
Bu uçsuz bucaksız deniz
Böyle tuzlu mu kokar
Daha gözyaşı karışmadan

Her şeyi bıraktık geride
Neden hala ensemizde dünya?

Korku, dar edince yurdumuzu
Nefes almak için açıldık denizlere
Ümit kesilmez
Ufuklar tutar elimizden.
Biz hayal kurduk hep
Oyun kuranlardan olmadık

İşte böyle hikayemiz,
Önemsenmeyen haberler
Altyazıdan geçip giderler
Akdeniz’de batan bir tekne
Görüntü alınamamış ne yazık
Kaç kişilermiş?
Uyrukları neymiş?
Rakamla yazıldı adları
Bu ölenler sayı mı ki?
Ağlayacak kadar insan kalmış ya dünyada.



DİYET / Melih ERDEM


Anadolu Lisesi talebelerinin öğle arasında yemek yiyebileceği mekânlardan biri Bahattin Usta'nın Yeri'ydi. Öğrenci için lüks olsa da cep harçlığının büyük kısmını vermeye değer bulurduk. Buna rağmen oturacak yer bulması da güç olurdu. Harçlığımızı denkleştirdiğimiz gün öğle arasını iple çekerdik. Bahattin Usta'nın yolunu tutmuşken Arif tespihini unuttuğunu fark etti. Mehmet'le beraber tekrar okula gittiler. Ben de yer tutmak için hemen mekâna vardım. Kapı girişindeki boş masaya çörekleniverdim. Bu sırada garsonlar gidip geliyor, insanlar boş bir yer olsa da biz de otursak diye bekliyorlardı. Masada tek başıma oturmama yan gözle bakmıyor değillerdi. Bu sırada kırklı yaşlarda iki tane dayı bir anda oturuverdi masaya.


-Selamünaleyküm yeğenim.

-Aleykümselam dayı. Arkadaşlarım gelecek, dolu orası.

-Bana ne? Gelip otursalardı.

-Ortaaam(Ortağım) yeni nesli görüyorsun. Gelmiş oturduğumuz hesabını soruyor.

 İri yarı olan böyle deyince sinirlerim bozuldu. Bayağı zoruma gitti. Ama ses çıkaramadım. Dayılarım çeyrek kavurmalarını söylerken Arif ve Mehmet geldi.

-Selamünaleyküm.

Gene iri olan dayı;

-Aleykümselaaam! Bunlar mı lan arkadaşların? Gelin yeğenim iki sandalye çekin.

Arif sandalyeyi çekerken;

-Eyvallah dayı. Yemeği söyledin mi Ali?

-Söyledim.

Yaş olarak büyük olduğunu düşündüğüm, iri olan dayının "Ortaaam" diye hitap ettiği amca çok ses çıkarmıyor, taamını yiyip karnını doyurmakla, meşgul oluyordu. Bizim yemek epeyce gecikti. Garsonlara iki defa sorduk. Değişik bahanelerle hemen geleceğimi söylediler. İri yarı olan dayı ağzını üçüncü çeyrek kavurmasını yemek dışında bize laf söylemekle de meşgul ediyordu.

-Yemeğiniz nerde lan sizin? Aç kalmış yavrularıma bak! (Ağzı doluyken bir kahkaha) Benim oğlan olsaydı elli defa doyurmuştu karnını. Şunlara bak pısmış oturuyorlar.  Böyle giderse aç kalırsınız aç!

Bu lafların arasında biz birbirimizin gözlerine bakıyor içimizden topluca tövbe estağfurullah çekiyorduk.

-Ortaaam, geçen gün balığa gittik bizim oğlanla. (Beni göstererek.) Aha şu oğlan kadar balık tuttu.

Bir yandan durduk yere duyduğumuz moral bozucu sözlere bir yandan da yemeğin gelmeyişine epeyce sinirlenmiştik.

-Benim oğlan bunları suya götürür su içirmeden getirir. Suyu koklatmaz bile. Şunlara bak. Cin gibi olun cin! Gözleriniz fıldır fıldır olsun.

Dayı, tam bir ekmek kavurmayı mideye indirdikten sonra bizim yemek yenice gelmişti.

-Ohh! Bugün de doyduk çok şükür. Sen verdin biz yedik olmayan kullarına da ve Ya Rabbim! Hah! Yemeğiniz de geldi mi? Yiyin yiyin. Bari yemek yiyin de varlığınız bir işe yarasın. Ortaam yörü gedek.

Dayı masadan kalkarken yüzünde yemekten çok bize saydırdığı laflardan aldığı mutluluk vardı. Biz de sinir olmuş, hızlıca yemeğimizi yiyip derse yetişmenin telaşına düştük.

 Yemeğimizi bitirdik. Hesabı ödemek için kasaya vardığımızda ayrı bir şok yaşadık.

-Abi üç kebap dürümü. Borcumuz ne kadar?

-Sizinkiler ödendi.

Üçümüz aynı anda;

-Ödendi mi?

-Evet. Sizi ıslak havluyla dövülmüş gibi yapan dayı ödedi.

Biz daha dayıdan yediğimiz lafların etkisinden çıkamamışken bir de hesabımızı ödemesi bizde ayrı bir şaşkınlığa sebep olmuştu. Sessiz sedasız mekândan çıktıktan sonra bir ara sokak ortasında durup az önce biz ne yaşadık kahkahası attık. Katılırcasına gülüyorduk ama niye güldüğümüzü bizde bilmiyorduk.

 Bu mevzuyu "Dünyadaki tüm çocukların Emmisi"ne "Aynı 'Dedemin İstanbul’u' hikâyesindeki adam gibi Emmi!" diye anlattığımda;

-İşte o adam has Maraş'lı! Günün rehavetini stresini atmış, diyetini de ödemiş! diye buyurdu.



ATEŞİN KÜLDEN RENGİ / Gümüş SİMYA


“Sabır: İşi bir dakika öncesine alma aceleciliğinden bir dakika sonraya bırakma tembelliğinden kaçınma ve korunma iradesi demektir. Sezai Karakoç/ Kıyamet Aşısı”

Okuduğu kitabın kapağını kapattı ve bu cümlede düştü gönlü…Düştü olduğu yere ve binlerce sabrettiği taşları vardı, her biri birbirinden farklı hal içinde ama öyle bir taşı vardı ki çok LALce bir haldi. Ama o, Hanzade için ne çok geç kalınmış bir duyguydu ne de erken gelmiş bir haldi. Kitapları delicesine severdi, okurdu okudukça halden hale girer empati çizgisini satırlarda aşardı. Şimdi kitaplardaki her konu, her tema onu hatırlatıyordu…Onu ve değerlerini…

Çalışma masasından kalktı ve ellerini ısıtmak için pencerenin önündeki peteğin yanına durdu. Perdeyi araladı ve camdan kendisine eşlik eden arap kızlarıyla toprağa inen her bir yağmur damlasını seyre daldı. Dalınca bir daha çıkamadı onlu hislerinden…

Ne kadar derindi kalbi ve de ne kadar umarsız! kızdı onun bu haline. Hanzade, sağ elini küçük bir yumruk yaptı, sol eli de sağ elini sıkıca kavradı. Soğuktan üşümüş ellerini ısıtmak için dudaklarına getirip bir nefes verince, ellerinde isten bir leke var oldu. Eliyle perdeyi aralayınca perdede isli bir iz oluverdi ve dalmış sözlerle;

“Yar/e/mi yaktın, Biriciğim…” dedi.

Camlardan buğu buğu süzülüyordu onla ilgili duygular. Nasır tutmamış ellerinden de öteydi, Hanzade’nin dünyası…Dudaklarında düğümlendi nemli cümleler ve toprak, yağmurları aldı bir daha geri vermemecesine…

Bir insan her yerde olur mu? Hanzade de onun için her mekandaydı. Tarifi imkânsız duyguların yaşandığı sokaklar, çıkmazlara çıkarsa da o, hangi sokağın başındaydı…Beyzade, Hanzade’yi bir kez daha düşündü. Ateş sadece düştüğü yeri yakardı, düştü var olduğu yere, bile bile...Ateş gülü yakıyordu kül etmek için…O ise o gülün varlığından gülümsüyordu herkese. Mısraların ucu yanık koksa da koklatsa da onu her şeyden öte hissediyordu.

Çok susadı, bir iki bardak derken suyu ömrü hayatında hiç görmemiş gibi kana kana içti. Hanzade, boş bardağa bir kere daha baktı ve söylendi bardağa;

“-Üstada sormuşlar kırılan kalp yine sever mi?

Üstat da “evet” demiş.

Adam peki demiş,

-Üstadım siz hiç kırılan bardaktan su içtiniz mi?

Üstat da cevap vermiş; “Peki sen hiç bardak kırıldı diye su içmekten vazgeçtin mi?”

Hanzade, ne kadar duygu yüklemişse kalbine, bardağa bir göz ucuyla nazar etmesi ve bardağı pencerenin kenarına bırakıp, onun kırılmasını seyretmesi anlık oldu. Bir cam kırığı ne kadar da acımasız oluyordu gülden bir yaprağın tenince değince…Kanıyordu nasır tutmamış hisler… Suyun altına tuttu tüm duygularını, baktı ucu yanmış mısraların islerine, suyla akıp gidiyordu ateşin külden rengi…

Öğle sonrası dersine gitmek için hafif uzandı pencere kenarındaki kanepeye. Biraz olsun uyumak dinlendirirdi, zihnindeki başı ağrıyan cümlelerini. Kapının kilidi açıldı ve Hanzade baştan ayağa süzdü geleni, tanıdı. İçeri girenin boyu ne uzun ne kısaydı...Hızlı adımlarla koşan, duyguları ruhuna dokunacak melalde gelen Beyzadeydi. Hanzade’nin yanına gelip onun gökten yıldızlar düşmüş saçlarına dokunmak için tam eğilmişken uyandırdı onu., yakaza bir düşten…

Okuduğu kitabın sayfasındaki bir SEN kelimesi ne kadar da dağıtmıştı dünyasını. Camdan bakan arap kızlarının saçları dahi bu duygu hazanında arapsaçına dönmüş. Hanzade için ben! diye başlayıp sen! diye biten cümleler, onlar için “O” olmuştu. Türkçede kullanılan tüm şahıs zamirleri onu sahiplenmişlikleriyle; “sen” zamiri, “Benim!” olurken, “ben” zamiri “Seninim!” diyordu…

Hanzade için ne çok geç kalınmış bir duyguydu ne de erken gelmiş bir haldi. Kitapları delicesine severdi, okurdu okudukça halden hale girer empati çizgisini satırlarda aşardı. Şimdi kitaplardaki her konu, her tema benden ve senden ibaretti…

Yar/e/mi yaktın, Biriciğim! Dedi ve yutkundu, Kıyamet aşısı kitabından bir sayfa daha çevirdi. Gökyüzünden düşen bir damla yine SEN kelimesini tam kalbinden vurdu…

Ve gökyüzünde bir kıyamet koptu…




ANNECİĞİM / Teyfik KARADAŞ



Sıkıntın var belli senin yüzünden
Geliver yanıma çök anneciğim
Anlat da derdine derman bulayım
Yanağımdan usulca öp anneciğim

Aç mısın susuz mu yoksa hastamı
Çocuklar mı bozdu ya da kafanı
Sebep bensem söyle bana hatamı
Şöyle bir derinden gül anneciğim

Sen muhtaç etmedin bizi ellere
Yetmez mi otuz yıl çektiğin çile
Benden istediğin canımsa bile
Vermeye razıyım bil anneciğim

Emzirdin bizlere helal sütünü
Kalkıp geceleri örttün üstümü
Bizler için siper ettin göğsünü
Bizde vefasızlık yok anneciğim

Anlatmazsan üzülürüm derinden
Yok olur Teyfiki bu kederinden
Ne gelirse yapacağım elimden
Yeterki göz yaşın sil annecği
m


UÇURTMA / Gün Sazak GÖKTÜRK


  
/ fazlı bayrama cevaben/








Yağmurlu bir baharın sabahında
Yeşil hırkasına kuşlar konardı anamın
Siyah naylon bir poşet yelken açarken
Tütün kolonyası kokardı şekerden dereler.
Acıyı uçurtma yapıp göğü kutsadığımız,
Mavi ve sıcak günlerin ardında,
Hüzünlü bir kış çöktü ömrümüze…

Göynümü uçurtma yapıp uçururum,
Tezenelerin tımarlı bir parmakta hançerelenmesine.
Uçurumu uçurtma yapıp uçururum,
Düşler savaşında ilk toprağa düşmeye.
Barutun kokusuna gayil olup ölünce,
Uçurtma uçurdum dirilmeye…
Gülüşü itici bir çocuk yüzünü gerdim uçurumlara
Çirkin bir çocuktu gök, kabullendi
uçurumlarda bayram etmeyi
şairin fazlını… 12/04/2018


uçurum / fazlı bayram


   
/gün sazak göktürk’e/











İçimdeki uçurum
kendisiyim uçurumun ta
şimdi çıktı cesedim içinden ormanların
uzun yokuşlar çıkıp inerek uzun ve ince
uçurum
içinde oynak mağaralar bir aşağı yukarıya dört nal
avunma ihtimalim yok
ama avutabilirim içinde uçurum olan sevdaları göğsümde
uçrum içinde
içinde uçurumun ince ve uzun

anlayacağını zannetmiyorum ham ve bayat zekaların
seni ey günün şairi gecenin dostu sazak
bir ben anlayınca yeterse sana
işte bizim hikayemiz dedim şiirine
biz anaların eteğinden dökülen ekmek ufağı gibi dökülürüz acıya
her günümüz şiirinden bir gün
uçurum içimizde uçurumlar
ve içindeyiz uçurumun
kelle koltukta acıya bel büker boyun bükmez gametimiz
suyu sert zehri şerbet hançerelerimizin
uçurum
her düşmede kanatlandırır alın yazımızı
şeytanlar yoldaşlık zannetmede ikmalimizi uçurum
barutu bitenin imdadı uçurum
ben seni böyle de severim

TELAŞ / Alirıza KARAKALE



Birileri anlamasın diye rol yapıyordum Azrail'le savaştığını.
Bana bu son gelişin olacak, alıyorum haberini ilhamımdan.
Hele bir sor kendine, hangi dağlarda zorladığını, hangi denizlerini aştığını?
Nefes alamıyordun, ben yaklaştım Azrail'e, telaşımdan.

Seninle, her insan gibi tek ortak noktamızdır ölüm.
Farklılıklarımızı biraz önce ölüm meleği aldı.
Bu bir kitap ya da bir film için son bölüm.
En son aldığım nefes, terminalde kaldı.

Gideni durdurmak için bir süre ağlamak lazımdı.
Onun için kendimde göz ve yaş aradım.
Olanları vermiştim, onlar benim azımdı.
Azımı da aldı kalanlarla, kalan çirkin bir yaraydım.

Güle güle gitti, kolları bana paralel açıktı.
En çok kitaplaştırdığım şeyiydi huyu.
En son dilimden, daha gitmeden, "özledim" çıktı.
Unutmuşum dökmeye ardından bir kova suyu.

karakale 'm

ÖTELİ / Levent NERGİZ




Aynalardan,
Öteli tavırlardan,
İlahi fermanlardan müteşekkil ruhumuz
Nihayetlerin çetelesini tutarak
Ufuklardan ölüm topluyoruz

Ne için bu koca fanus
Ne için bu çırpınma, devinim
Dalıp gitmelerimiz niye
Neden adamakıllı vurmuyor damarlarımızda nabız
Neden ritmini kaçırdık dünyanın

Öteye yol alıyoruz
Yalnızca öteye
Ufuklardan ölüm topluyoruz nihayet
Limanlardan umduğumuz medet
Yetmiyor, doldurmuyor ciğerlerimizi
Gökyüzü de olmasa
Saranı yok yaralarımızın

Tenhalaşınca civar
Ayan oluyor çehreler
Yer yer ısınmıyor kalbimiz
Avucumuzdaki güneş ve aydan yolcuyu unutuyoruz

Kelam üçüncü çoğul olsa da
Tekil kalıyoruz.

Parmak uçlarında yükseliyoruz bir avuç umuda
Yaşımız genç olsa da
Serencamındayız dünyanın
Esamesi bu yüzden okunmuyor adımızın
Varoşlarda ölüme terk edilen bedenlerin
Bu yüzden ilanı yapılmıyor.

Acıdan geçilmese de gönül coğrafyamızda
Bir damla göz yaşına hasret yüzümüz
Kurumuş pınarlardan
Sarp kayalardan
Dünyadan ve dünyadan ibaretleşiyoruz
Bu yüzden ufuklardan ölüm topluyoruz.




“HASTA ANNELER ÜLKESİ” NİN ŞAİRİ-3 / Ahmet Doğan İlbey


Şair ve hikâyeci Hasan Ejderha’nın “Hasta Anneler Ülkesi” adlı şiirinde, Annesiz hayat, annesiz çocuk olmaz. Annesiz çocukların hayatları çok acıklı ve hüzünlüdür. Anneli bir hayat şair için saadet ülkesidir. Annenin dili dillerin en üstünü ve samimisidir. Annenin eli en şefkatli eldir. Annenin kucağı, kalbin sıcaklığını taşıyan en merhametli bir kucaktır. Annenin gözyaşı, Hz. Yakub’un gözyaşına denktir. Anneler gül kokusuna benzer:

“Yüksek servilerin altında anne cenazeleri beklerken devler / Çocuk hıçkırıklarıyla dolar, annesi ölen evler / Annem dönecek diye bekleye dursun çocuklar / Dönmeyen annelere şahittir kabir başındaki serviler / (...) Essalât-ı hayrın minen nevm’i müezzinle söyleyen anneler / Her geceyi gündüze, dipdiri dualarla teslim ederler / O günlere erişecek gelinler eleğini duvara asmış nineler / Bilirler ki birer birer koşacaklar çağrına, erlerine bile danışmadan / Ey dağlar şahidi sizsiniz, hasta annelerin çağlayan kalbinin.”

“Hasta Anneler Ülkesi” şairinin yakıcı mısraları, şaire Ayla Aydemir’in “Ben gidiyorum anne / Toprağını öpeyim / Sen de rüyama gel beni öp / Mutlaka gel anne / Sen rüyama gelmeyince / Sol yanım acıyor anne / İşte tam şurası…” mısralarını kalbine düşürüyor insanın.  Anneyi anlatan mısralar hiç eskimez yüreklerde.
 
Anneyi anlatan şiirleri sırf sanat için yazılmış şiirler sayamayız. Ölünceye kadar yüreğimizden silinmeyen bir nevi duamız ve mânevî kaynağımızdır anneye yazdığımız mısralar. Şair Mehmet Narlı’nın annelerin kuşatıcı kalplerine dair yazdığı mısralar bu mânada dokunaklıdır:

“Varlığın katıksız fısıltısı / Senden öğrendiğim son büyük aşk / En çok annelerin tanrıyı anladığıdır / Son büyük aşktan öğrendiğimse / Benim ve senin annesiz yaşadığıdır.”

Şair Memduh Atalay da “Hasta Anneler Ülkesi” nin şairi gibi yaşadığı anne acısını “Anne Deyişi” şiiriyle dile getiriyor önce: “Ellerin bir melek büyüsü gözlerin merhamet / Sesin bülbüllerde ağıtın bitmez anne / Her mevsim açan güllerde ipek yüzün / Her sonbaharda kımıldayan sensin seher yunağında / Kirlendim temizle beni anne temizle beni anne / Anne denen mabedin dışında şimdi ben / Başımı okşayacak ellerine hasretim …”

Ve sonra şair Hasan Ejderha’nın mısralarını iktibas ederek onun derdine ortak oluyor:

“Göz pınarlarımız ebedî vuslat yeri olan elest bezmi’ndeki ayrılığın bir nişanesi olarak dünyadaki firaklarla seller gibi akıyor: ‘Annem hasta değildi o zaman / Şimdi düşünüyor babam / Şimdi üzülüyor babam / Ben de Ağlıyorum babam görmeden…’ Şair Hasan Ejderha dostumuzun dediği gibi göstermeden, görülmeden ağlayarak biraz daha yaklaşıyoruz öteye. Her damla yaş ‘Ne acı kaybetmek için sahiplik!’ diye haykırıyor. Omzunda yılların yükü, verilmemiş hesapların korkusuyla baştan sona bir Fatiha bile okuyamayan baba, melûl mahzun gözlerle, dünyadaki heyulaya buruk bir tebessümle bakarak, ‘Neyleyim, Allah’ın emri…’ diyerek teslimiyet pınarından içerken, oğlun yüreğinde volkanlar patlıyor…”

İşte böyledir anne şiirleri…  “Hasta Anneler Ülkesi” nin şairi gibi yüreği annesine ayarlı herkes hayırla yâd edilmek isteyen bir şair oğul olmak istiyorsa her gece birkaç mısra anne şiiri kıraat etmeli…









BABA ÖLÜR / Memduh ATALAY



Baba ölür bol gömlek
Boş koltuk çanak çömlek
Kardeşler bakar içe derine
Mezar bir çocukluk örtüsü
Oğul, baba varken de
Babasızdı yine

Baba ölür
Adalet yaşlı gözlerle
Vicdan titrer
Yüz koyuna değmeyen
Bir taht etmeyen oğul
Ölenle ölünüyor diyor
Şehla gözleriyle

Baba ölür
Bir sılayı rahim ağlar
Bir dışta kalan oğul ağlar
Bıçak gibi sözler kalır babadan geriye
Ekşi bakışlar
Oğul yanlış dalda büyüyen meyve

Baba ölür
Kanuni ölür
Oğul yanlış türküye nakarat
Cihangir yanar Mustafa için
Tahta düşman görülür
Hasretli oğul
Gözünde kalır gençlik ve murat

“Oğul atanın yeteridür,
İki gözinün biridür.
Devletli oğul kopsa
Ocağınun közidür”
Dedem Korkut boy boylar
Soy soylar dinler kâinat
Oğul babadan önce ölür
Yok olsun tarla
Yıkılsın saltanat

Baba ölür
Sökülür ağaç yerinden
Ne kadar hatıra varsa üşüşür
Bulunmaz saklanacak gölge
Acıdan boşluktan ateşten zemheriden
Oğul yanlış dalda kuruyan meyve

UTANIR OLDUM / Kadir ALTUN



Nice söz söylenmiş bu vakte kadar
Billahi yazmaktan utanır oldum
Nicesi gökleri ederken îmar
Tenhada gezmekten utanır oldum

Sözler ülkesinde gezinir iken
Umduğum gül olur, bulduğum diken
Hâl ehli ummanda seyran ederken
Göllerde yüzmekten utanır oldum

Kimisi derûni sulara dalmış
Kimisi pirlerden nasibin almış
Kimisi gerçeği toprakta bulmuş
Hoyratça ezmekten utanır oldum

Erenler gönüle kurar tezgâhı
O pazarda kuruş geçmez vallahi
Aşkın şarabından bir yudum dâhi
Almadan sızmaktan utanır oldum


OCAK / Hasan EJDERHA


 

Fatin Rüştü KAYIRAN’a

Dudaklarımıza tütün kadar yakındı türkülerimiz, marşlarımız…

Yüreğimizde karadeniz çırpınırdı.

Ceddimizin kanını pompalardı damarlarımıza bu marşlar ve türküler.

Şehrin ucuz binaları olurdu ocaklarımız. Kucaklarımız kitap, dergi dolu olsa da disiplinli bir okuma söz konusu değildi. Zira vatan bekliyordu kurtarılmak için. Önceliği olmalı değil miydi vatanın? Lisede gönüldaşlar kavga etmişlerdi, eğleşmek de nenin nesiydi kitabın başında. Hoş, sonradan anlaşılsa da kavganın mahallenin kızı yüzünden çıktığı, olsun gene de biz dava için dövmüştük lisenin kötü çocuklarını.

Hepimiz birer fedakârlık abidesiydik, aynı zamanda da habersizdik bu hasletimizden. Fedakârlık abidesi ağabeylerimizin fedakârlıklarına bakarak, bir gün ocağın gençlerine o ağabeyler gibi ağabeylik etmenin hayalini kurardık. Hiç olmayan ama bazı zamanlar cebimizde nasıl oluverdiğine şaşırdığımız okul harçlıklarımız dava için harcanırdı. Ocağın kirası, elektrik, su faturasını ödemeye asla yetmeyecek harçlıklarımızın boynu büküklüğünün yanına bir esnaf ya da memur birkaç ağabeyin katıverdiği bize göre çok paralar ile nasıl şenlenirdi harçlıklarla toparlanan para. Berekete keserdi de ağabeylerin katkısıyla; ocak kirası da, elektrik su faturası da ödeniverirdi. İşte o zaman o şehrin en ucuzu olan ocak binamız bir kere daha bizim oluverirdi. Hanlar hamamlardan müteşekkil mülkleri olan zenginlerden daha zengin olurdu adeta.

Vücudumuzun, zihnimizin çalışması için çay diye bir yakıta ihtiyacı vardı. Yani çaydı vücudumuzu çalıştıran makinenin yakıtı. Bir ağabeyin alıp ocağa getirdiği sıcak pideler, hele bir de zeytin de varsa yanında… Daha ileri gideyim. Ocağın çay ocağında biber varsa zeytinin biberleneceği. İşte bu bizim lüksümüzdü o yıllarda. Biberli zeytinin üzerine zeytinyağı dökmeyi de söyleyecektim ama buna yüreğim dayanamazdı. Bir de çok lüks olacağı için, o yılları yaşayan gönüldaşlarım “hadi ordan!” diyebilirlerdi haklı olarak.

Hepimiz akranlarımızdan on-on beş yaş daha büyük olurduk tavır ve sorumluluk itibariyle. Edamız, büyüklere saygılı davranışımızdaki hâl hareket bile ocaklı olmayan çocuklardan kat kat farklı olurdu. Hürmet ettiğimiz büyüğümüze saygılı davranışımızı çevrede bulunanlar bile fark edebilirdi. Bir ocaklı genç bir büyüğe hürmet ediyorsa, o büyüğe çevreden bunu görenler de rahatlıkla hürmet edebilirdi. Zira o büyüğün kalitesi tescillenmiş olurdu adeta. Mahallemizdeki, okulumuzdaki akranlarımız evlerine çekilip ödevlerini yaparken biz ocağa gidip dava, fikir konuşmazsak öleceğimizi sanırdık.

Çoğu zaman kendi fikrimizin çerçevesinde kurulan partilerimize bile asî olurduk. Ailemizden, Anadolu irfanından süzülerek bize kadar gelmiş bir ferasetimiz vardı ve o feraset ile başında doğru görünse de bize ters gelen her şey karşı çıkar, en azından asî davranışlar gösterirdik. En sonunda gönlümüze uymayan o şeyin yanlış olduğu anlaşılırdı da “biz demiştik” bile demeden devam ederdik yolumuza.

“Oğlum memleketi kurtarmak size mi düştü? Olaylara karışmadan okulunuzu okuyun” diye azarlayan babalarımız, karakola, hapse düşünce “kaldır bakalım başını. Neden yere bakıyorsun? Sizin gibi yiğitlerin yolu mapusa da düşer ara sıra” derdi de ailelerimizin, akrabalarımızın, komşularımızın, mahallemizin aslında belli etmeden bizi desteklediklerini anlayıverince şaha kalkmış atlar gibi olurduk bir anda.

Ocakta yetişip, sonra da ocaktan nüfuz hırsızlayıp başka mahfillere istikbal peşine giden arkadaşlarımız gittikleri o yerin motor gücü olmuşlardır da ocaklar hep garip gelmiş garip kalmaya devam etmiştir. Öylesine itibarın, yiğitliğin içinde garip kalmak, o hüzünlü garipliği yaşamak başka dünyalardan bakan gözlerce anlaşılmadı ve asla da anlaşılamayacaktır o sır;  o hüzünlü sır. Sır diyorum, çünkü dünyada kabul edilen eğitim ve pedagojik sistemlerin hiçbirine uymayan; ama devletlerin de (Özellikle ülkemizin) tam da bu minval üzre bir gençlik yetiştirmek için olmadık manevralar yaparak planlar hazırladıkları, en azından arzuladıkları halde; ülkesine bağlı, yerli, milli, dini bütün, zorluklar karşısında yiğit ve gözünü budaktan sakınmayan, ülkesi dara düştüğünde canını ortaya koyan bu gençlik nasıl yetişiyor?

Bu sistematik nedir?

Kimler hangi pedagojik sistemi kullanıyor da böylesine sağlam bir nesil yetişiyor?

Bu nesil genellikle hangi çevreden gelen gençlerden müteşekkil?

Umurunda bile değil kimsenin.

Bunun böyle olması gerekiyor herhalde. Böyle olunca, iddiasız, karşılıksız sevilince vatanı daha bir anlamlı oluyor.

Lisedeyken biz ocaklıların da üniversite hayalleri vardı ebette. Ama peşinen biliyorduk ki çoğumuz için bir meslek yüksekokulunu bitirip memur olmak bile sevinilecek bir sonuçtu. Önemli şehirlerde önemli fakülteler kazanarak oradaki cepheleri tutan arkadaşlarımız ise kıymetlilerimiz olacaktı.

Öyle bir zaman geldi ki: İş yapmak, ihale almak, lüks araçlara binmek, bir sürü iddiaları olan insanların bile heveslerini kabarttı Türkiye’de. Hatta normal bir hale geldi de bu işler, dünya malı için hiç umulmayan değerleri feda etmeler dikkatleri bile çekmediği gibi, birçok yürekleri bile yaralamadı. Bu hal içinde bile ocaklar misyonlarına olduğu gibi devam etti. Ocakta yetişip de çeşitli parti ve benzeri kuruluşların en önemli adamları olan ocaklılara bile kızmadan, ocakların yitik kuzularıymış gibi inceden bir muhabbet fedâkarane bir şekilde sürdü gitti.

Zayıf düştüğü zamanlar oldu ocakların. 12 Eylül’de bir miktar çırpıldı kanatları. Diğer kanat da Muhsin Başkan’ın şehadetinden sonra çırpıldı. Hatta süvarisi ölen atların garipliği ve hüznü çöktü ocakların üstüne. Merhumdan sonra davayı çekip çevirecek elbette birisi çıkacak diye umutlar sürdü gitti. Lakin bünye gittikçe zayıf düşüyordu. İşte o zayıf düştüğü anlarda nöbet yerini terk etmeyen fedakâr ağabeyler var ya! Hah işte o ağabeyler, o fedakârlar bu ülkenin sivil hayatın içinde herkes gibi yaşayan ama bilinmeyen birçok zor cephede savaş kazanmış paşaları ve önemli yiğitleridir bu davanın. En güzeli de o yiğitlerin payesini onlara veren, emir alacakları hiçbir yerin olmamasıydı. Devletlerinin bekasından başka bir sevdası olmayan bu yiğitlerin, çoğu zaman devletini yöneten büyükleri tarafından bile fark edilmemesi bu sevdayı kara sevdaya dönüştürdü de; “derdimi seviyorum” anlayışından hareketle sevdalarından vaz geçmediler.

Davanın başka partilerden milletvekili olma çabası veren bir zamanların büyük ağabeyleri orada mücadelelerini vere dursunlar. Hâlâ Anadolu’nun bağrından, kendi genetik kotlarından, âdemiyetinden, davasından zerre kadar taviz vermeyecek garip ve yüzü hüzünlü gençleri yetişmeye devam etmekte ve ocaklarında türkü eşliğinde çay ve tütün içmeyi sürdürmektedirler. Önemli üniversitelerde önemli fakültelere giremeyenleri polis, özel harekâtçı olarak vatanlarını resmi görevli sıfatıyla beklemenin de yolu açılmıştır ki ölümüne ülkesinin sınırlarına koşan ocaklılar, devletinin bekasına zarar verecek her türlü hücuma göğüslerini siper etme yaşına gelmişlerdir artık.

Elinizdeki kâğıtta yazılı adresi aramak için yarı metruk bir iş hanının merdivenlerinden çıkarken, yüreğinize işleyen bir türkünün, tırmanmakta olduğunuz merdivenlere kadar gelen payınızı aldığınız anda, yolunuzu türkünün geldiği yere doğru çevirip girin içeri ve soluklanın bir bardak çay ve türkü eşliğinde. Çünkü orada hâlâ bağlama çalan bir genç vardır ve etrafında yeni terlemiş bıyıkları hilal olmaya yüz tutmuş memleket sevdalısı gençler, cümle imkânsızlıkları içinde vatan-millet nöbeti tutmaya devam etmektedirler.

MANA PEŞİNDE…/ GÜMÜŞ SİMYA



Kendimi bulduğum zamanın ötesinde geçiyor zaman. Kalemin ucundaki tüm harfler birbirleriyle yarışır gibi sıralı cümle olma peşinde. Düşünüp de yazıya dökmeyi istediğim o kadar cümle var ki birbirini kovalarcasına kaçışmaktalar. Bense yeni cümlelerin peşinde iz sürmekteyim. Harfler ve kelimeler birbirlerinin nazında.

Bahar geldi harflerle hemhal olup fiyakalı cümleler kurmak lazım. Hangi duyguya seslenelim ki onu kalbinden vuralım. İçimizden geldiği gibi yazarak duyguları coşturalım. Kimisi naz etsin cümlelerle kimileri ağlasın yağmur yüklü harflerle. Diğerleri rüzgarla esip savrulsun gitmek isteyip de gidemediği toprak hisli sayfalara.

Kendimi bulduğum zamanın ötesinde geçiyor zaman. Cümleleri derleyip toparlayıp kim bu hale getirdi bilinmez ama duygular bir başka bugün sayfalarda. Harflerle kelimeler yağmurla rüzgârın var olduğu iklimlerde kavruluyor. Bugün bir başka harfler bir başka geçiyor zaman ve bir başka gidiyor ömür.

Ne kadar yazı yazarsak yazalım her geçen gün, cümleler yenilenmekte. Bir önceki gün yazdıklarımı beğenmiyorum. Hiçbir harf kızmasın darılmasın ama durum böyle. Merak ettiğim bir şey var, birçok harfin birleşmesiyle oluşan kelimeler nasıl olur da mana taşır? Manayı okuyan mı yaşar yoksa yazan mı? Peki her bir harfin kaç boyutlu anlamı var? Tüm bu sorular başlı başına bir bilmece.

Kendimi bulduğum zamanın ötesinde geçiyor zaman. Harflerle kelimeler birbirine girdi. Savaş yok sadece koyu bir sessizlik içinde kimin kim olduğu belli değil. Harfler kelime libasını giydiğinde sadece mana boyutunu algılayabiliyoruz peki ya duygu ? Duygunun kimliğini ancak kelimenin cümle içerisinde ahenkle konuşmasından anlıyoruz. Çünkü o anda cümle içinde kendimize de duygu babında yer açıyorsak duygumuzun kimliğini görebiliyoruz.

İsterse harfler küserse küssün, yağmur yüklü mana altında kalırsa kalsın, dilerse rüzgarla savrulup dağılsın şu bir gerçek ki her yeni gün yeni bir başlangıçtır. Geçmişteki tüm cümleler geride kaldı bugün de kelimeler fiyakalı cümle olma peşinde.

Kendimi bulduğum zaman, kalem kırıldı…

Vakitlerden akşam, yağmur bulutların boğazına düğümlenmiş bir ip gibi nerdeyse koptu kopacak. Elmanın içindeki çekirdek toprakla buluşmayı bekliyor. Yuvasına çekilen karınca kış hazırlığını tamamlamış, kış uykusuna girdi girecek. Peki bu yağmur hangi mevsimlerin adını yazacak, bilir misin?

Vakitlerden akşam, kelam tükendi, sükutun derinliğinde bir hal var. Sayhanın sessizliğindeki dipsizliği dinlenerek dinlemek ne kadar yorucu ise yazmak için beklemek de bir o kadar zahmetli. Birazdan fırtına rüzgarla buluşup en haşin çığlığını çarpar gökyüzüne, bulutları birbirine bağlayan hıçkırıklı düğümler tek tek kopar, her biri yeryüzüne savrulur bin bir rahmetle.

Hiç zahmet çekmeden bereket toplayan parmaklar gördün mü?

Vakitlerden yağmur, zamanlardan akşam, ezan bitti.

Kelam tükendi-kalem gitti.