DÜKKÂN MEKTUPLARI (Cuma Kapusu Açık Değil mi?) / Mehmet Muharremoğlu

Cuma Kapusunun taş ustası Hacı Ahmet Eralp’e,
genç şair Mehmet Yaşar’a, gurbetzedeleri temsilen Ufuk Türk’e,
kendi memleketinde dükkan gurbeti yaşayan Oflu Süleyman’a,
Cuma Kapusu’nu ileri karakol nöbeti hassasiyeti  ile bekleyen Komutan’a
Ve Cuma kapusunda kıyama duranlara….

Cuma Kapusu’nın Her Daim Açık Olduğunu Beyan



Cuma Kapusu’nı açmak kolay değildir. Zaten sen Cuma kapusunu açamazsın; Cuma kapusu sana açılır. Kime ne zaman açılır, kime kapanır; onu da bilemezsin. Gidip kapının önünde diz çöküp beklemen gerekir. Açılırsa girersin, açılmazsa beklersin. Yıllarca bekleyenler vardır kapının eşiğinde; kapı onlara açılmamıştır. Bazıları da vardır ki kapı onlara hep açıktır; önünde beklerler de açıldığından haberleri yoktur.
Kimileri vardır; kapı ardına kadar açılmıştır ama adım atıp girmeye cesaret edemez. Kimisi vardır; Allah korusun açık kapıyı kendisi kapatır da döner gerisin geriye. Kimisi vardır kapıdan girer, buğdaya talip olur. Kimisi vardır himmet istemeye dili varmaz. Bazı devletliler de vardır ki kapıdan girer başköşeye kurulurlar. Başına konan devlet kuşundan haberleri olmaz. Etrafına bak, görürsün onlardan bazılarını. Gerçi devlet kuşunun gölgesiyle ilgileri de yoktur onların; huma kuşunun peşine takılmışlardır, kuşun sesine doğru giderler. Onların derdi kapıda olmaktır.
Kapılar vardır, önünde beklenir. Kapılar vardır önünden geçilip gidilir. Kapılar vardır; zorlanır ama açılmaz. Kapılar vardır ardına kadar açıktır. Cuma kapusu varabilene açıktır.

Cuma Kapusuna Varma Edebini Beyan
Diyorsun ya “yolla birlikte yol olmak”… Bilirsin ki her yol da Cuma kapusuna götürmez insanı. Cuma kapusuna varmak için gideceğin yolu bilmek gerekir. Derler ki niyetini doğru alırsan öğretilir sana yolun gizli sırları. Niyetini doğru almak silah kuşanmak gibidir. Silahı düşmana atmak için kuşanırsın. Kolay iş değildir. Acemi ya da usta olmak değildir mesele. Mesele elinin titreyip titrememesidir. Silah kuşanmaktan maksat, atınca vurmaktır. Atınca vurmak için tereddüt etmemek gerekir. Talim gereklidir amma yürek yoksa, feraset yoksa, kırk yıl talim etsen gene karavana atarsın. Niyet, karanlıkta parlayan işaret fişeği gibidir; gitmek istediğin yere götürür seni.
Niyetini yolda unutmamalısın. Bir su başında dinlenmeye oturdun. Bir çay, sigara içtin. Kalktın, yola revan oldun. Niyetin yanında mı? Kontrol et. Doldur boşalt istasyonunda kaydını yaptır. Şarjörlerinin eksik mi tam mı olduğuna bak. Bazı askerler tesbih imamaesi yapmak için şarjörden kurşun aşırmış olabilir. Tel örgüleri de kontrol et; bakır telden güzel tesbih örülür.  Kolay işlenir. Parasız kalan tamirci çıraklığından gelme askerler, sigara paralarını çıkarmak için telleri kesip tesbih yapabilir. Şarjör yamuksa değiştirilmesini iste. Niyetini tazele, canlı tut ki nöbette üşümeyesin.
Uyurken niyetini kontrol et, uyandın gene bak. Niyet anka kuşu gibidir. Gaflette bulundun, komşunun bahçesindeki kiraz ağacına daldın. Yolda dut gördün dut yemeye durdun. Niyeti ürkütürsün, uçar gider, ara ki bulasın ondan sonra. Niyet çok naziktir, çok hassastır. “Dünya mutfakları”na dalarsan niyetini yenilemen gerekir. Boş bulunup yoldan kalmamak için annenin sabah namazından sonra dualı elleriyle hazırladığı tereyağında hafif kızarmış kırma dürümü ile taze soğanlı çökelik dürümünden mürekkep azığını beline bağla. “Anne azık da neyimiş” diyenlerden olma.
Yola azıksız çıkılmaz unutma. Cuma kapusuna varmanın şartlarından biri de azıktır. Heyben yanında olacak. Yüreğini atacaksın heybeye. Arada bir ustasına götürüp bileyleteceksin, cilalatacaksın.
Türlü türlü kapılar vardır. Çeşit çeşit… Ahşabı, çeliği, sürgülüsü, gurlaplısı, tokmaklısı, demiri, tuncu… sırlısı, aynalısı… eniklisi, cücüklüsü… Numarasına iyi bak, adresini tekrar kontrol et. Her gördüğün kapuyu Cuma kapusu belleme.
Bir de bazı kapıların ardında başka kapılar daha vardır. Bütün kapıları geçmen gerekir Cuma kapusuna varabilmek için. Bilgisayar oyunu değil bu dikkat et. Yeniden başlayamazsın. Cuma kapusuna varamadan “game over” yazmasın.
Mesele Cuma kapusunu açmak değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı? Cuma kapusu açıktır ama çokları kapalı olan diğer kapıları zorlarlar. Cuma kapusunun açılması, yeni mağaza açılışı haberlerinde gördüğün, kampanya dönemi kapının açılışına da benzemez. Cuma kapusunun da kampanyaları vardır ama yararlanmak için sadık müşteri olmak gerekir.  Ancak özel müşterileri yararlanabilir. Sen iyi bilirsin; “VIP” adamları girer ancak o kapıdan.
Mesele Cuma kapusuna varmadadır. Kapının eşiğine varabildinse ne mutlu sana. Nimet içindesin demektir. Bir de Cuma kapusuna gidemeyenler vardır. Bunlar da kısım kısımdır. Bazıları başka kapıların önünde bekleştiği için Cuma kapusuna varamaz. Bazıları yolda kalır türlü sebepten. Bazıları şehrin dağdağasında yiter gider. Bazıları ekran kapısını gözler. Bazıları dağa vurur kendini. Mağara arar. Bazıları girdiği mağarada zehirlenir. Her mağara da Cuma kapusuna çıkarmaz insanı.
Bazılarının nefesi yetmez Cuma kapusunun eşiğine çıkmaya. Kurban olmayı gerektirir içeri girmek. Cesaret ister. Her babayiğidin harcı değildir. Bazıları da kaçak tütünden kesilir.
Cuma kapusundan girmenin de yolu vardır. Hızlı girmeye kalkma; kafanı kolunu kırarsın. Hani cam kapılar vardır, açık zanneder de cama çarparsın ya. Girip çıkarken eğil. Başını çarpmayasın.

Cuma Kapusuna Varamayanların Hâlini Beyan
“Mavi yelek mor düğme/Yine düştün gönlüme
Her gönlüme düşende kan damlar yüreğime”

Cuma kapusuna varamayanların hâli perişandır. Bir sızıdır Cuma kapusu yüreklerinde. Gitmek isterler, yola çıkamazlar. Yola çıkarlar varamazlar. Niyet alamazlar bir türlü. Cuma kapusuna varamamak gurbette kalmaktır. Gurbete düşmektir, taşra düşmektir vatandan.
Cuma kapusuna varamayanlar geceleri rüyalarında kapılar görürler. Kapı açılırken uyanırlar can havliyle. Hayallerinde hep Cuma kapusunun önünde görürler kendilerini. Kışla kapusunda bekleyen Yemen şehidi anası gibidirler. Oğlunun gelemeyeceğini bilir ama bir umut bekler… ya çıkar gelirse diye. Bir tıkırtı duysa kan uykusundan uyanıp kapıya atar kendini. Cuma kapusundan ırak kalmak acıklı bir durumdur.
Cuma kapusuna giden yollar uzundur, dardır, çıtırıktır, dumanlıdır. Yola çıkanlara selam olsun. Cuma kapusuna varanlara selam olsun.
Cuma kapusuna varamayanlar…. Garip olanlar. Cuma kapusunda garip olmak başka; Cuma kapusuna gidemeyip garip olmak başka. Cuma kapusunda gariplik, dışarıda sultanlıktan yeğdir. Cuma kapusuna gidemediysen gasgarip kalmışsın demektir.
Cuma kapusuna varanlar, bu kapıdan olup da kapıya varamayanlara, yetişemeyenlere dua edeler. Gurbette kalıp da “ah vatanım” diye âh-u zâr eden Cuma kapusu gurbetzedelerini dualarında analar. Ola ki yollar onlara da açıla, yürekleri bir nebze olsa ferahlaya.
Cuma kapusuna varan dostlar, gurbetteki dostlarının arkasından konuşmayalar. Cuma kapusu gibi mübarek bir kapıda kıyl-u kaal olur mu hiç! Dostların dedikodusunu yapmak olur mu? Müzeverlik, hatırlamaya, duaya vesile ise âmennâ. Amma dostlarını unutanlara ne demeli? Bunlar “yaşar” mı; yaşarsa hangi formal kokuları içine çekerek yaşar? Cuma kapusuna varamayanların gönlü kırıktır zaten. Gurbet elde Cuma hangi takvimde yaşanır, Cumartesi hangi takvimde; sen ne bileceksin? Bir de sen unuttun mu dostunu, gaiplik kararını vermişin demektir. İnsan yitiğini aramaz mı? Yarini yitiren uğrun uğrun arıyor, senin dostun yitik “piyasa”da geziyorsun; kimse oturmasın diye yerine paltonu bırakıp hava almaya çıkıyorsun. Bırak da parke taşlarıyla belediyeciler ilgilensin. Her Cuma kapusunda dostları için “of” çeken, sırtında taş çuvalı taşıyan er alplerden ibret almalısın. Ufuklara doğru bir bak, serhat boylarından geçen kara trenlere hiç değilse el salla. Şehrin cangıllarında, ekran önlerinde tutuklu kalmış dostlarını hatırla. Biraz hüzünlen!
Cuma kapusunda olmanın keyfini, sürurunu süreceksin tabi canım kardeşim. Oraya varabiliyorsan ne mutlu sana. Cuma kapusuna varmak erlik ister. Erlik, adamlık, çalışanın hakkıdır. Eyvallah. Fakat bir de maddeten Cuma kapusunda olduğu halde ruhen orda olmayanlar olabilir. Adam Cuma kapusunda ama ruhu baraj kenarında balık tutuyor! Buna ne diyeceksin? Bir de bedenen orda olmayıp da ruhen Cuma kapusundan ayrılmayan erler vardır. Onlara selam durur hürmet ederiz.

Cuma Kapusunu ve Kapuda Durmayanların Halini Beyan

Cuma kapusu aşktır, vardıkça muhabbetin çoğalır. Varmazsan kalbin katılaşır. Kuru kütüğe dönersin. Kış gecesi hem ışık, hem ısınma amaçlı yaksalar çıtırtın çıkmaz. Kütüğün bile bir derdi vardır; çıtırdar durur sabaha kadar.
Yıllar önce Sükûti dostumuzdan Müslüm Gürses’in bir sözünü bir benzetmesini dinlemiştim: “Taşa katı derler; halbuki taş bile yosun tutar, yumuşar, erir” Cuma kapusuna varmadınsa yüreğin taştan katı kalırsın.
Cuma kapısı hasreti diğer hasretlere benzemez. Gidemediğinde, kapıya varıp duramadığında yüreğin ezilir. Kanın çekilir. Ayaklarında derman, gözlerinde fer kalmaz. Olduğun yere yığılırsın teh çıhını[1] gibi. Zaten Cuma kapusuna gidemiyorsan teh çıhınından farkın yoktur. Sen istediğin kadar, “hayır ben ravanda şerbetiyim” de! Yığılırsın, kalkmak istersin kalkamazsın. Yürümek istersin, ayakların seni taşıyamaz. Yürüsen ayağın küçük bir taşa takılır. Doksanlık ihtiyarlar gibi adım atacak mecalin yoktur. Gözün yoldadır, gelen giden de olmaz. Kendi dünyanda, küçük odanda yapayalnızsındır.
Cuma kapusu paratonerdir. Seni belalardan, kalabalıklardan korur. Cuma kapusuna varmadınsa başın beladan kurtulmaz. Ayağına kelebek konar, kulağını arı sokar, burnunda sivilce çıkar, işin rast gitmez.
Cuma kapusu dert kapısıdır. Derman derdin içindedir. Cuma kapusuna varmadınsa dermansız derde tutulursun. Cuma kapusu ince hastalıktır, hüzün kapısıdır. Cuma kapusuna varmadınsa ağır hastalığa tutulursun hüznün kaybolur. Neşen de kalmaz. Kuru ota dönersin.
Cuma kapusu “öte”ye açılan kapıdır. Cuma kapusuna varmazsan ötelenirsin. İtilir kakılırsın. Kendi kendinin yabancısı olursun. Kendi evinin namahremi olursun.
Cuma kapusu hayattır. Varmazsan kuru dala dönersin. Tahta parçasından farkın kalmaz. Pet şişe gibi yüz yıl güneşte kalsan güneş seni yakmaz.
Cuma kapusuna vardıysan sısrılsıklam ıslanırsın. Tertemiz olursun. Suya kanarsın. Cuma kapusuna dilin damağına yapışmış olarak varırsın; buz gibi kaynak suları içer dönersin. Yenilenir, gürleşirsin. Gücün kuvvetin yerine gelir. Cuma kapusuna varmadıysan susuz kuyuya düşmüşün demektir. Susuz kuyuya atılmış taş misali baş aşağı düşersin. Kuyunun dibinden “com” sesi değil, “tong” sesi gelir. İstediğini seç artık; ister taş ol kuyuya atılan, ister susuz kuyunun dibi.
Cuma kapusuna vardıysan kimyasal karışmamış suda oynaşan balıklar gibi neşelenirsin. Heyecandan kendini karaya atsan bile bir mübarek el seni avucuna alır, okşar suya geri salar. Cuma kapusunda durmadın mı, fabrika atığı karışmış suya düştün bil. Ağzının tadı tuzu kalmaz. Ha karaya vurmuşsun ha suda yaşamaşsın. Hayatını bitirirler. Cuma kapusuna varamazsan eğer, Temmuz ortasında suyu çekilmiş gölde can çekişen balığa dönersin. Kalan birkaç damla suya atlarsın, asitli; karaya başını vurursun, azotlu.
Cuma kapusu, kimyasallarla zehirlenen dünyada “ilk el” kalabilmiş otantik kabile toprağına benzer. Kendini kapının eşiğine atarsan güvende olursun. Oraya antropologlar giremez.
Cuma kapusu temmuzda bitkilere can suyu olan yaz yağmuru; ekin filizleri üzerine ocakta yağan kardır. Nisanda kar kalktığında filizleri olduğu gibi yemyeşil görürsün. Cuma kapusuna varamadınsa küresel ısınmaya maruz kaldın demektir.
Cuma kapusuna varmadınsa yuvasız kuşlar gibi kalmışın parakende. “öldüğüme gam yemem/mezarda daşım garip”…
Kapuya varmak için yola çıkanlara, kapuya varanlara, kapuda duranlara selam olsun.
7 Kasım 2014 Cuma
Tekerek Yolu, Kahramanmaraş.


İlave Beyan I: Kapıların Hallerini ve Kapılar Karşısında İnsanların Durumlarını Beyan Eder
Muhterem okuyucu, Cuma kapusunu bilmeyenler, manasını bulamayanlar için, “dışarı” gurbetinde bulunanlar için kapıların halleri hakkında kısa bir izahat yapmak iktiza etti.  Kapılar türlü türlüdür. Hane kapıları, hastane kapıları, hapishane kapıları, mektep kapıları, cami kapıları, kale kapıları, kışla kapıları, vs…. Bunlar fiziki mekanları dışarıdan ayıran ve içerinin mahremiyetini muhafaza eden kapılardır. Bir de manevi mekanlar vardır. Her birimizin içevi yok mudur? Gönlümüz, yüreğimiz bizim içevlerimiz ise bu mekanların da bir kapısı olmak gerekmez mi? İşte Cuma kapusu, içevlerimize açılan, yüreklerimizi sokaktan ayıran, dünyadan ayıran sırlı bir kapıdır. Cuma kapusu gönlümüzün mahremiyetini muhafaza eder.. Bu kapı, insanı olgunlaştıran irfan mekteplerine açılır. Meşrebe, mezhebe, yapıya göre faklı türleri vardır onun da. Cuma kapusu, bütün bu kapıları ifade etmek üzere hem genel isim olarak hem de bu kapılardan birini ifade etmek üzere özel bir dost meclisnin ismi olarak kullanılmaktadır.
Kapılar karşısında insanların durumu da türlü türlüdür. Bazıları kapıdan bîhaberdir. Kapı da ne ola der. Kale kapısını görmek için kaleye tırmanır, eski evlerin kapılarını resmeder. Kendi içevinden habersizdir. Gönül kapısını bilmez, paldır küldür dalar içeri. Hane kapısına alarmlı kilit taktırır da gönlünü dışarıya muhafaza etmek için gönül hanesinin kapısını kapatmayı bilmez. Kapıyı bilmediği için gönlünü açmayı da bilmez. Onun  içevinde kapı değil, kapakçık vardır. Tıkandı mı kalp krizi geçirir.
Cuma kapusunun kapalı hali yoktur. Ama herkese farklı zamanlarda açılır. Bazıları için ığdırık olabilir. Bunların da kapı önündeki halleri farklıdır. Bazıları ığdırık kapıdan çeri bakar, imrenir ama içeri giremez. Bazıları merakından kafasını uzatıp bakar geri çekilir. Bazıları için açıktır, onlar görmezler. Bazıları da içeri girmiştir farkında olmaz. Yakıp yıkıp geçer gider.

Allah bizi Cuma kapusunu bilenlerden, kıymetini bilenlerden eylesin. Allah bizi bu kapıdan ayırmasın.


[1] Muhterem okuyucu, “teh çıhını” ifadesi Maraş yöresinde kullanılan mahalli bir deyimdir. “Yere çökmüş, yığılıp kalmış gibi” anlamında kullanılır.  Teh, yöreye has kabarcık üzümünün -dalından koparılmadan önce-  salkım üzerinde güneşte kuruyan tanelerini ifade eder. Bağbozumu sırasında üzümün suyu sıkılmadan önce bu kuruyan taneler ayrılarak bir bez arasında ya da çuvalda biriktirilir. Bezin köşeleri toplanarak bağlanır ve kışın ayran ya da yoğurda katılmak üzere kilere kaldırılır. Tadı kuru üzüme benzer ama tam olarak kurumadığı için kuru üzümden biraz yumuşaktır. Dolayısıyla bezde ya da çuvalda basık ve yığılmış şekilde durur.  Benzer şekilde “teh çuvalı” ifadesi de “yere yapışan, yığılıp kalan” anlamında kullanılır. 

                                                            
***

KAPUYU ÇALAN KİMDİR?


Uzun İnce Yolculuğumuz: 
Güneydoğu Rapor Özeti III

“Bu dağlar meşe dağlar, vermiş baş başa dağlar. Yarim küsmüş gidiyor, koymayın aşa dağlar” Geldik mi Şırnak’ın kuş uçmaz kervan geçmez dağlarına Ahmet Abi? Gabar, Namaz… Dik yamaçlara tırmanırken Şırnak türkülerinin Urfa-Erzurum arası içerlek havasının seni çarptığını söylemeden edemeyeceğim. Yoksa Namaz Dağları’nın yamacında Polonya’nın kültürel meselelerini, din devlet, demokrasi anlayışlarını niye tartışasın ki! Her ne kadar “ideolojik şehir” desen de kabul edelim abi, türkülerinin tınısı seni çekiyor bu şehrin. Ne de olsa sarp dağlar, derin çaylarla örülü bir şehir. Mardin gibi önü açık değil. İnsanlığın dıramının dağlarla çevrildiği, türkülerin Botan çayı gibi derin ve uğultulu aktığı bir şehir burası.

Bülbüller düğün eyler/bilmem ki ne gün eyler/ben feleğe neyledim/bana bildiğin eyler/ Bilirim Ahmet Abi, senin de felekle bir hesabın vardır. Devasız dertlerin vardır. “bana bir sevda geldi, başımdan savabilmem” Görürüm ki senin de başında “bu millet” dediğin bir sevda vardır. Başından savmak ne mümkün! Bin miligramlık türkülerinle “yedi yıl yerde yatsan” bu aşk seni çürütmez, diri tutar. O zaman gel yolda barikat kurup üstümüze molotof atan arkadaşlara, dostlara aslında aynı milletten olduğumuzu belirten şu türküyle veda edelim: “Dereler buz bağladı/Avcılar iz bağladı/beni bir gelin vurdu/yaramı kız bağladı.”

Bu molotof atıp lastik yakan yeni yetmeler ya bu türküyü Okan Murat Öztürk’ten dinlememişler ya da yürekleri yanlarında değil. Şırnaklı olup da bu türküyü dinlemeyen, dinleyip de kolunda benzine, gaza uzanacak mecal kalan, o mecali bulduysa molotofu kolunda patlatmayan delikanlıya eyvahlar olsun!

Şırnak, Avşar kızı, ak daş, Kırşehir’de Hacı Bektaş, Konya’da Mevlana, bayram günü… bunların hepsi Şırnak türkülerinin anahtar kavramları Ahmet Abi. Hangi yeni yetme ideolojik adam, aşkın önünde durmayı, bu derin akan berrak suyu geri çevirmeyi göze alabilir? Hangi ideoloji, Botan’a kapılıp giderken Konya’da Ulu Mevlana’dan, Merzifon’da Piri Baba’dan, Kırşehir’de Hacı Bektaş’tan himmet isteyen, “Mevlam şu taşa bir can ver” diye yalvaran bir garibin sesini kesebilir? Hangi seküler ferman, gözyaşının toprağa düştüğü andaki feryadın önüne geçebilir?

Şırnak ideolojik şehir falan değil Ahmet Abi. Anadolu’nun bütün şehirleri gibi yerin altındakilere de yerin üstündekilere de ağlayan bir şehir. Gurbeti olan, gurbeti bilen ve gurbeti yaşayan bir şehir. Ola ki gidenin gelmiyor olması kalanları biraz daha hırçın yapıyordur. “Eşimden ayrıldım, gözyaşım durmaz/yaralı ceylanım, avcılar vurmaz/vefasız o zalim halimi sormaz/yar ayrı ben ayrı şu yad ellerde/Dertliyim, ağlarım gözüm yollarda/
Gözü Namaz Dağları ile Gabar Dağları arasında kıvrıla kıvrıla gelen yolda yarini, milletdaşını beklemektedir Şırnak. İster arı duru Anadolu Türkçesiyle söylesin, isterse ideolojik olmayan ana dilinde öz Kürtçesiyle söylesin, Şırnak bu milletin ortak kaderi için ağıt yakmaktadır. Bu milletin duygularını sömürenler, yel esip toz kalktığında alttan akan derin damarın aynı coşku ve aynı derinlikte aktığını göreceklerdir.

Yorulduk Ahmet Abi. Şırnak’ın dik yamaçları yordu bizi. Şurda Veysel Karani Hazretleri’nin ziyaretgahında duralım biraz. Soluklanalım. Bir çay içelim. 

Şu var ki, harmanı kaldıramadık Ahmet Abi. Gem dönmeye devam ediyor. Gün akşam oldu. Harmanı toplamalıyız şimdi. Saçtığımız sapı toplayıp üstünü örtmezsek gece gene çiğ yağar üstüne, garbiler. Gündüz gene öğütemeyiz.

Toplayalım harmanı. Üstüne bir naylon örtelim. Mevsim güze dönüyor. Bir de yağmurlar başlarsa hiç kaldıramayız harmanı. Yarın sapı biraz güneşletip öğlen koşarız gemi.

Soluklanalım Ahmet Abi, bir çay içelim. Siz de bir şeyler atıştırın. Açlığın verdiği aceleyle hırsınızı öküzlerden çıkarmayın. Yazıktır hayvanlara. Sonra “gemin, harmanın sırası mı şimdi ey Türk” diye bana da kızmayın. Nerden geldiyse geldi kuruldu işte harman yazının ortasına. Zaten genelde en düz ve her taraftan kolay ulaşılabilir yer olduğu için, harman yazının ortasına kurulur Ahmet Abi.

Çay içelim Ahmet Abi.


***

(Uzun İnce Yolculuğumuz: 
Güneydoğu Rapor Özeti II)

Yola çıktım Mardin’e /Düştüm senin derdine… Vay lele lele halime! Mardin’e değil yüreğime… /Mevlam sabırlar versin yarini yitirene/ Ahmet Abi, biz yüz yıllardır yitik yarimizi ararız o dağ senin bu dağ benim! Yarimizi eller mi aldı yoksa biz mi gurbete gittik de yar sılada kayboldu? “Bana gurbet gezdirir kık bin başlık parası” Gurbet gurbet gezenin yüreğinde yağ ne gezer Ahmet Abi?

Sultan Şehmuz yolunda kurbanlar keseceğiz ama yar bize yüzün dönmez Ahmet Abi! Yare gidecek yüzümüz yok aslında. Yarin yüzüne bakacak yüzümüz yok. Bir bakabilsek kirpikleri ok olup kalbimize batacak… Gözleri güneş olup yakacak bizi.. Bilirim bir seher vakti Sultan Şehmuz’un huzurunda kirpiği de gördün sen gözü de… Diyor ki türküde “bülbül kıskanıyor diyar Mardin güzeli”… Sultan Şehmuz’a can kurban, Sultan Şehmuz’un huzurunda divan duran Aziz’e de kurban.

Bahar geldi güller açtı/Şu benim divane gönlüm başıma ne işler açtı/Seherin vakti geçti, sinemi yaktı geçti/ Hazırlanmış gitmeye, Güzel’in vaktı geçti! Güzel olan ne de çabuk geçiyor. İsmail Emmi benim sabah berber arayışımı hayra yormamıştı amma o berberde ben hayatımın hülasasını okudum Ahmet Abi. Mardin sokaklarında Zincirli Medrese’den Ulu Cami’ye uzanan yolculuğun kutlu olsun Ahmet Abi. Kızma Ahmet Abi, biz kenar mahalle çocuğuyuz. Köylüyüz, bir dükkanda bir dolmuşta atmışların yetmişlerin arabesk parçalarını duyunca dizlerimizin bağı çözülür. Düşüveririz oraya. Senin Medresede bulduğunu biz berber koltuğunda, çayhane sohbetlerinde buluruz. Bıttım sabunu gibi eski bir geleneği hatırlatır bize daracık sokaklar. Bıttım sabunu kokar saçlarımız. Çam sabunu kokarız biz Ahmet Abi!

“Ben Kasımiye Medresesiyim. Yeri gelince bir külliye, bazen bir dergah” Bazen eski Mardin’de bir küçük berber dükkanı olurum. Bazen eski berberin İzmir yollarına methiye düzen çırağı olurum. Ustası kadar eski Müslüm Gürses kasetleri dinlerken gözleri eski dar sokakların ötesinde yeni Mardin’den Batı’ya doğru genişleyen yollara dalan bir berber çırağı… Çırak kalmayacak Mardin’de Ahmet Abi; koymuş kafaya, İzmir’e gidip kuaför açacak…

Çıkalım Mardin’den Ahmet Abi… Medeniyet beşiği bu kadim şehrin Arapça Türkçe karışımı türkülerini pek sevmezsin sen. Sen tekdüzelik seversin.

İsyana çağırmalı türkülerin. Mardin medeniyet şehri, isyan etmiyor türküleri, birleştiriyor, sarıyor. Senin Türklerin de sevmez bu ortak kültürü. Camiyle kilise aynı sokakta olur mu hiç(!) Ayrıştırmalı onlar, onun için de aşağı Yenişehir yapmış yeni Mardinliler. Ne Mutlu onlara! Gidelim Ahmet Abi bu yetmiş iki milleti bir arada tutan otantik şehirden….
Harmanımız yerde kaldı bu arada Ahmet Abi!



***


(Uzun İnce Bir Yolculuğumuz: 
Güney Doğu Raporu Özeti-I)

Dündar arıyor, bakmıyorum. Taşer arıyor bakmıyorum. Birazdan Hoca arayacak onun telefonuna da bakmayacağım. Kamil arkadaş e-posta atacak, görmeyeceğim. Bir Urfa türküsünün kılavuzluğunda peşine takıldık Ahmet Abi, Güneydoğu’yu geziyoruz.

Gezdiğimiz Güneydoğu değil Ahmet Abi; kendi varlığımızın çetrefil, isyankar coğrafyalarını geziyoruz. Bir rüyadayız Ahmet abi. Bir gemin[1] üstündeyiz. Güneşin yükselmesiyle, garbinin kalkmasıyla öküzü koşmuşuz geme. Sabahtan öğle sonuna kadar dişi dökülmüş bir gem tahtasının üstünde saat yönünün tersinde harman sürüyoruz. Uyukluyoruz Ahmet Abi gem tahtasının üstünde. Uyukladığımız sırada bir rüya görüyoruz. “Elin elimde olsun kapı kapı dilenmeye razıyam” derken gülümüz suya düşüyor. Eğilip gülü alacakken “Öküz sıçtı! Öküz sıçtı” naralarıyla uyanıp fırlıyoruz gem tahtasının üstünden. Öküzler ürküyor. Biz bir tarafa gem tahtası bir tarafa fırlıyoruz. Tarla komşumuzun muzipliği üstünde yine, uyukladığımızı görmüş.

Akşama kadar gem tahtasının üstünde saat yönünün tersinde dönüp duruyoruz. Sapı samana çeviremiyoruz Ahmet Abi! Kırmızı buğday ayrılmıyor sezinden. Başağı taneye çeviremiyoruz. Dönüp duruyoruz gemin üstünde. Bir kuru sevdaya zay ettik ömrümüzü Ahmet Abi.

Daracık sokaklarda peşinden geliyoruz. Sen medeniyet köklerinin izini sürüyorsun. Hz. Eyyup A.S.’ın sabırla sınandığı kuyulara inip çıkıyorsun. Hz. İbrahim A.S’ın Firavunun zulmünden korunduğu mağaraya sığınıyorsun modern çağın firavunlarından korunmak için. Ateşin “serin ve selamet” olduğu ve yakmadığı Balıklı Göl’de balıklarla birlikte atılan buğday tanelerine koşuyorsun. Ben elimde buğday taneleriyle kalakalıyorum. “Ayrıldım gülüm senden gülüm senden/Saçı sümbülüm senden/ Aramıza dağlar girse yar yar…/Kesilmez yolum senden güzel ey…yar yar..”

Buğdayı başaktan, sapı samandan ayıramıyoruz Ahmet Abi. Garbilemiş, diyor komşu. Bekleyeceksin, garbinin geçmesini bekleyeceksin, sap kuruyacak iyice. Kaldık mı yağmura borana… Bir rüya görüyoruz gem tahtasının üstünde. Yükler sarılmış atlara, göçler dizilmiş yola… Uyku uyanıklık arasında harmandan saman yemeye çalışan öküze çubuğu gösterip geme koşulmasını sağlıyoruz. Karıştırıp karıştırıp sapı çiğnemeye devam ediyoruz…
Uzakta bir adam harman savuruyor…



[1] Sayın okuyucu, her alanda olduğu gibi 80’li yılların sonlarından itibaren teknolojinin gelişmesi ve yaygınlaşması ile birlikte geleneksel saman öğütme ve tahıl ayrıştırma aracı gem tahtası da tarihe karıştı. Bu nedenle yeni nesil için ve kentli okuyucular için gem tahtasını ve çalışma prensibini açıklama gereği hasıl oldu. Traktörün tarımda yaygınlaşmadığı ve sadece Çukurova’ya has bir araç olduğu eski devirlerde, Türkiye’nin bir çok coğrafyasında tahıl ürünleri sap ve samanından “gem sürmek” ya da “harman sürmek” yolu ile ayrılırdı. Şöyle ki: yaklaşık 2 mt boyunda ve 40-50 cm eninde ucu hafif havaya kalkık bir tahta vardır ki adına gem denir. Bu tahtanın altına “gem taşı” denen sivri özel küçük keskin taşlar döşenir. Çapı iki öküzün koşulduğu bu tahtayı rahatlıkla döndürebileceği genişlikte ve dairesel şekilde oluşturulan harmanda buğday vb. saplar yayılarak yaklaşık bir hafta boyunca öküzlerin ya da atın koşulduğu gem, bu sapların ve samanın üstünde döndürülerek yaklaşık 2-3 dönümlük tarlanın hâsılatının tanesi samanından ayrılır idi. Yumuşatma işlemi bu şekilde tamamlandıktan sonra uygun kuvvette rüzgar beklenerek tane ile saman “harman savurmak” yöntemi ile birbirinden ayrılırdı. Aşağı yukarı 3-4 gün de savurma işlemi sürer ve 2-3 dönümlük bir tarlanın ürünü yaklaşık 10 günde tarladan kaldırılabilirdi. Bundan sonraki aşama ise hayvanların yiyeceği olan samanı tarladan eve götürmektir. Bu taşıma işlemi de hayvanlarla yaklaşık 10 gün sürecektir. Bu işlemlerin Ağustos’un son günlerine kaldığını düşünürseniz yaz yağmurlarına yakalandığınızda, günlerce harmanı yerden kaldıramazdınız. “Garbilemek” ise gece sabaha karşı nem oranının fazla olması nedeniyle çiğ düşmesi ve sabah harmana yumuşatmak için açılan tahıl saplarının ıslak olması nedeniyle çabuk kırılmayıp ufak parçalara ayrılmasının zorlaşmasıdır. Bu hem tanenin samandan ayrılmasını zorlaştırır hem de samanın uygun vasıfta yumuşamasını engeller. Şimdi yazıya dönebilirsin sayın okuyucu. 


Devamı edecek...


***

KUZU OLDUM MELEDİM ARDINSIRA

Arkandan gittiğim zaman hep seni seyredebiliyorum. Böylece ezkaza yabancı bakışlarla karşılaşmaktan korunuyorum. Karşıdan gelenler de ilk seni gördüklerinden hem karşıdan gelen hem de ben namahreme bakmanın kalbe vereceği zararlardan, zulümâttan korunmuş oluyoruz. Hem de ben yol boyunca seni görüyorum önümde. Evlendik evleneli iyi bir koca oldun Hoca. Ben hep sana kalalandım. Geniş omuzların bana hep güven verdi. Ömür boyunca kuluncun beni namahrem bakışlardan korudu. Biliyorum, şimdi köşeye gelince duraklayıp ardına bakacaksın. Bu bakışta ben, gözlerindeki ışığı, mutluluğu göreceğim. Havalara uçacağım. Bazen de unutur gidersin. Yetişemem sana. Elim ayağıma dolaşır. Celalleneceksin diye korkarım. Neyleyim Hoca, gayrı ihtiyarladık. Eski çevikliğimiz kalmadı. 
Adam yol boyunca selam verip selam alıyordu. Kadın adamın ayaklarını izleyerek ona ayak uydurmaya çalışıyordu. Adam bir dükkana girdiği zaman kadın kenarda durup bekliyordu. Adam dükkana girmeden önce bazen geri dönüp kısa sorular soruyordu kadına. Kadın kısa cevaplar veriyordu. İkisi arasındaki konuşmayı ancak ikisi anlayabilirdi. Yanlarından geçerken ne konuştuklarını anlamak mümkün değildi. Bazen de kadın bir şeyler diyordu. Adam “olur” diyordu. Yüzlerinde anlayış ve uyumun ahengi vardı. Ne çok sert konuşuyorlardı, ne de çok yavaş. Sonra gene yürümeye devam ediyorlardı.
Göz açıp gördüm. Seni gördüm. Anam “Allah bir yastıkta kocatsın kızım” dedi. “Allah erini başından eksiltmesin” diye dua etti. Babam “hayırlı mübarek olsun kızım” dedi. “Kocanın sözünden, izinden dışarı çıkma. İzin almadan dışarı çıkma.” Ben izinden dışarı çıkmayacağım da sen maşallah dinçsin daha hoca, e benim ayaklarımın eski feri kalmadı. Sonrasını biliyorsun. Sana “Efendi” dedim. “Hoca” dedim. Sen mahallenin Vezir Hocası’ydın. Onun için ben de insan içinde sana “Hoca” diye hitap ederdim. Anamızdan öyle gördük. Anam rahmetliğin babamı adıynan çağırdığını hiç hatırlamıyorum. Ev içinde bazen “herif” derdi. Dışarıda ya “çocuklarımın babası” demiştir, ya “kendi” demiştir ya da “efendi” demiştir. Bunun dışında bazen gene ev içinde “Hasan Usta” dediğini hatırlarım. Amma “Hasan” diye çağırdığını hiç duymadım rahmetlinin. Şimdikiler öyle mi Hoca? Evin içi şorda dursun, çarşı pazarda kocalarını isimleriynen çağırıyorlar. Sanki herif değil asker arkadaşı!...

Yolda bir çeşmenin yanından geçiyorlardı. Adam kadına “susadın mı hatın?” dedi. Kadın, yorulmuştu. Adam, çeşmede asılı duran tası aldı, çalkaladı. Doldurdu, kadına uzattı. Kadın, mahcup oldu. Tası alırken eli titredi. Yüzü kızardı. Sonra adam da suyunu içti. Tekrar yola koyuldular.

Şu yürüyüşün, terini silişin, selam alıp selam verirken el kol hareketlerin, baş eğişin yok mu Efendi, artık hepsini ezberledim. Amma bütün hareketlerini her seferinde seyretmekten hiç bıkmadım. Şimdi terliğini çıkarıp terini sileceksin. Dükkanın önünde oturan ayakkabıcı Süleyman Usta’ya selam vereceksin. Ayakkabıcı, “uğurlar oldu vezir Hoca” diyecek. Şu selam verip geçen adamın selamını alıp elini yüreğinin üstüne götüreceksin. Başını hafif göğsüne doğru eğeceksin. Yürüdükçe omuzların bir öne bir arkaya hareket edecek. İki omuzun iki dağ olacak. Sen benim gözümde daha da büyüyeceksin. Başımı o iki dağın arasına yaslayıp gözümü yumacağım. Sonra sen ulu bir çınar olacaksın. Ben sana yaslanıp saymaya başlayacağım. “Arkama önüme saklanan ebe.” Çocukluğumuzda caminin avlusunda asırlık bir çınar vardı. Ebe gözünü açıp çınarın öbür tarafında saklanan çocuğa yetişinceye kadar, o gider öbür taraftan sobelerdi. Hoca, çok açıldın hoca, dur, bekle biraz ulu çınarım, bekle görklü kalam bekle.
Adam köşeye varınca durdu. Kadının yetişmesini bekledi.
— Yoruldun mu hatun?
Şehrin ana caddelerinden birinde bir adam ve bir kadın yürüyordu. Adam önde gidiyor; kadın onu üç-beş adım geriden takip ediyordu. Adam terini siliyor, kadın adamın ayaklarını takip ediyordu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder