MARAŞ SAATİ / Yasin MORTAŞ

 Fotoğraf: Y. Mortaş

Dağ yürüyüşleriyle aşılmış bu şehrin dilinde kırık bir alfabe
gibi duran yalnızlığı çağırdım
yokuş saatlerinin altından geçen rûzigâr bir Maraş ağrısı sapladı kalbime
ki yüzüm ahir yanlarıma yansıyan bir kent gibi ürperdi içinde
kim çağırdıysa gittim kim gittiyse çağırdım
sözüm aktı durdu o ateşlenmiş buluttan
eğildim insan yansımalarıyla o gölgesiz aynalarınıza
gecenin dokunulmamış rahminden ışıklar topladım

Bu ejder kalesinden sökülmüş aynaların gecesi yok
öyle bir ak su ki ışıkların içinden geçen saat
zamana ayarlanmış yalnızlıktan / bir Maraş bir ağzım yanar
dökülür üzerime o Milcan’ın topladığı rûzigâr
ya vakit durulur içimde ya da ocaklarda saatler kaynar

Dağın ezberlediği ovayı tuttukça betonun esmerliği
soluğu kesilmiş toprak gibi yanar Maraş
hilalin keskinleştirdiği kentlerde yatar güneşin kıvılcımları
zaman döner
söz söner
şehir yürür uçsuz gözlerinin içine

Dağ yürüyüşleriyle aşılmış bu şehir
dilimde
yazılmamış bir alfabe gibi durur


DÜKKÂN MEKTUPLARI-8/Mehmet Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL

“Muhterem ağabeyim,


Ferhat, hocamgilin çok tasvirli bulup da okumak istemeyeceği türden bir “dolambaçlı şapırdatma” yazmış, siz de nezaketen Ferhat’ı taltif ediyorsunuz, hakkınız var, grevler yapıp duran ve Oflu Süleyman gibi randımanlı mesai yapmayan bir tercümanı nazlayıp durmak zorundasınız.

Hayır, böyle Yeşilçam melodramları gibi uzadıkça uzayan şapırdatmalardan hoşlanıyorsanız edem Mehmed Yaşar’la her buluşmamızda size kucak dolusu yazalım böyle “faidesi meşkûk”, bağlamı rüşvetli, kendi dolambaçlı, mahiyeti elma şekeri gibi olan metinlerden.

Ferhat’tan beklenen Edirne’ye varıp hocamın kapısında aleyh dilenmesi olurdu, haydi sınav muafiyeti var diyelim, Kavlaklı’ya kadar varıp bir hocamın ikincisine müracaat edecekti. Onun yerine sıcak yatağından çıkmadan, uykusu arasında size telefonundan bir tasvirli, şapırdatmalı, Antep işi bir metin vermiş.

Hayır, gene de kıskanın diyorsanız kıskanalım. Gerçi benim bu yazdığım da aleyh hatırına Ferhat’a aşırı yağlı bir fatura çıkarmak oldu ama artık ehl-i insan hoş görsün.

Bütün dostlara arz-ı hürmet eder, aleyhli günler temenni ederim.”

Mehmet Raşit Küçükkürtül




Aziz üdeba,

Yazınız pek güzel ve fikirli. İcaz sanatının hâkim olduğu iyi yazı şartlarını haiz...

Bu mektubunuzdan dolayı size cevap veremem. Çünkü fakiri hep ikna ediyorsunuz. Nükteli anlamda söylersek, kandırıyorsunuz. Bu, sizin üdeba’dan oluşunuzdandır. Onun için sizin kaleminize kalem oynatamam. "Gönlünüze şifa veren mektup okuyun" yazımızda sizin için "şifası az" dememden sakın alınmayınız. Sizi diğer dostlardan ayırt etmedim. Bilakis "şifası az" ifadesinde edebî yârenlik ve naz vardır.

Efendim, siz de biraz gönlümüzü havalandıran şifalı mektuplar gönderseniz olmaz mı?

Sermayesi nedir ki?

Selâm ve daim muhabbet...
Ahmet Doğan İlbey 


***
DÜKKÂN MEKTUPLARI-1


hocamın "pîr-i mugânımız" diye tavsif ettiği kıymetli ağabeyim,

fakire attığınız "şifası az" zarfınızdan alınmak şöyle dursun memnun oldum, başımın ağrısı gitti, kulağı kutlu cemaatiyle de zarfı andık ve zât-ı âlinizin aleyhine konuştuk. ancak o günkü cuma içtimaında fakirin telaşı müsaade etmedi, dükkânda misafir de vardı, mevzu edilemedi. zarf, fikrî tenkit, aleyh, yârenlik sizlerin olduğu gibi bizim de gıdamızdır; medyun-ı şükrânım size. 

bu fakirin, zât-ı âlinize yazdığı mektuplar, küçük bir risale tutacak hacme ulaşmıştır sanıyorum. daha yazmak arzusu duyuyorum elbette. artık türk edebiyatında "şehir mektupları" gibi "Ahmet abi mektupları" diye bir edebî tür doğacak kadar zât-ı âlinize mektup yazılmıştır zannediyorum, hatta bir tanesi kitaplaştı bile! siz de eski mektuplardan olsun, yeni mektuplardan olsun habervaktim'deki sütununuzda neşretseniz de biz de kuru kuruya mektup yazmamış olsak! zât-ı âliniz, elbette, "Ahmet abi mektupları" diye bir edebî tür adlandırmasına râzı gelmezsiniz fakat en azından "dükkân mektupları" diye tesmiye edilmesine müsaade ediniz. hatta dükkân mektupçuluğunun terakkî etmesi için faaliyetlerde bulunalım. meselâ bu sahada en çok terakkî eden erbab-ı dükkân hocamgilin tensibiyle zât-ı âlînizin takdiriyle "dükkân mektupçusu" unvanını taşısın. muhakkak bu genç dükkâncıları teşvik edecektir. zarf, fikrî tenkit, aleyh, yârenlik gibi hususlarda kim daha kuvvetli şapırdatmada ve şangırdatmada bulunursa, kimin nüktesi keskin ve şerbetliyse, kimin üslûbu bediî ve ulvî ise onu "dükkân mektupçusu" tayin edin. zamanla mehmet narlı hocamıza telif öder, "dükkân mektupçuluğu" hakkında akademik bir kitap yazdırırız, böylece akademi camiası da gıkını çıkaramaz. hatta "saatleri ayarlama enstitüsü"nden mülhem, biz de şehr-i Maraş'ta bir "dükkân mektupçuluğu sempozyumu" tertip ederiz ki âmâ üstadınızın kızı ümit Meriç'in "İslâm'da Köpek" diye bir konferans vermesinden (konferansın afişi e-mektubumun ilavesindedir) daha anlamlı ve edepli bir iş olacaktır bu sempozyum. velhâsıl dükkân mektupçuluğu bir müessese olarak tesis olunursa fakir de şevke gelip bu millî hedefe hizmet etmek için daha çok ve daha şifalı yazacaktır herhalde. 

erbâb-ı fikir için "dükkân mektupçuluğu"nun teknik hususiyetlerinin uzun uzadıya anlatmaya lüzum yoktur sanıyorum. elbette dükkâncı olmayan, dükkân mektubu yazamayacaktır. dükkân mektupları, doğrudan hocamgile hitaben yazmak müşkül olacağından (elbette bazı hayasızlar çıkıp hocamgile de hitaben yazmaya kalkışacaktır) dükkânın başkomutanı sıfatını haiz olmanız hasebiyle zât-ı âlînize olacaktır. dükkân mektupları, dükkân diliyle yazılacaktır. elbette Mozart dinleyerek yazılması caiz değildir. tütün içilerek yazılması efdaldir, müstehaptır. teheccüd vakti ve seher vakti yazılanı muhakkak ki daha faziletlidir. iyi bir "dükkân mektubu" ağyarı dışarıda bırakır, zât-ı âlînizin tabiriyle "elin lafını vermez". elbette enbiyâ, asfiya, kibâr-ı ricâl, urefa, üdeba ve ulema ve dahi şüheda ve illa hocamgilden mevzu açması, onlara telmih ve atıfta bulunması vaciptir. dükkân mektupçusunun tenasüp sanatını gözetmesi en mühim vazifesidir, o bakımdan mevzunun "adlî vakıalara", "üçüncü sayfa haberlerine", "düz particiliğe", "kırk yıllık bayat, hamasî ülkücülük laflarına" ve elbette "tarhanalık yoğurda" uğramadan nihayete erdirilmesi, namazdaki huşû mesabesindedir. iyi bir dükkân mektubu muhakkak ki iyi bir nesirde aranacak asgarî hususiyetleri ihtiva etmelidir, bu bahsi uzun uzadıya yazmaya gerek yoktur, erbabının malûmudur. 

sözlerime burada nihayet verirken dükkân mektupçuluğunun efradını câmi ağyarını mâni bir surette tebarüz ettirilmesi için zât-ı âlînizin himmetini rica ediyorum. hürmet eder, ellerinizden öper, dualarınızı istirham ederim. Mehmet Raşit Küçükkürtül

***
mahmutpaşa işi, kötü ve üstelik lirik bir kartpostal şiiri


senin
öyle kestane kahve saçların vardı
güneş oradan doğardı
senin saçların lügatleri hizaya çekerdi
ordular senin saçlarını kuşanırdı.
insanlar oyuncaklara koşardı,
biz saçlarına koşardık
işte gönül seyrangâhımız derdik.

senin saçların bir çağlayan!
taylar doğurur,
bozkır rüzgârı.
âşıklar mabedi,
senin saçların.

senin saçların…
vardı.
kestane kahveydi.
insanlar nefeslenirdi,
biz saçlarından nar çiçeği toplardık.

kestin,
öksüz kaldık.
yeniden tenzil olduk 
dûn-
ya’
ya. 
    







***

KAHRAMANMARAŞ,  UNESCO’NUN “EDEBİYAT ŞEHRİ” UNVANINI ALMALI MIDIR?






mâlum olduğu üzere kahramanmaraş’ın “unesco edebiyat şehri” diye tescillenmesi, bir hedef olarak şehrimizin idaresini elinde bulunduranlar tarafından dile getiriliyor. bu fikrin nasıl ortaya çıktığını, kimlerin teklifiyle şekillendiğini, kültür çalıştayı türünden bir şûrada mı karara bağlandığını bilmiyorum. ama sözkonusu hedefin  çeşitli kereler, farklı kişilerin ağzından dillendirildiğine şahit olduk. evvelemirde böyle bir hedefin sıhhati üzerine düşünmekte fayda var. şehrimiz, unesco’nun mezkûr listesine girmeli midir? acaba kahramanmaraş unesco’nun edebiyat şehri seçtiği beşinci şehir olsa iyi olur mu? türkiye, tanmizat’la iyiden iyiye tebarüz edip saflaşmış bir kültür mücadelesinin içerisinde: yeri gelmiş “alaturka-alafranga”, yeri gelmiş “mürteci-asrî” ve bazen de “sağcı-solcu” diye ayrışmaya gidilmiş. bu ayrışmanın, tefrikanın ortaya çıkmasında ise hep aynı kültür savaşı var. batı medeniyeti ile yüz yüze gelmenin doğurduğu bir kültür savaşı bu. peki, türkiye’nin bugün el’an dünya siyasetinde bulunduğu yer; birleşmiş milletler gibi müeyyidesiz, tarafgir, göstermelik ve köhne bir müessesenin yan kuruluşunun “aferim listesine” girmek gibi kültür hedefleri koymaya müsait mi? bu soruyu, türkiye’nin kendi iç dinamiği olan kültür savaşı bakımından da sorabiliriz. naçizane kanaatim o ki sorunun iki türlü sorulmasında da cevabı  müşkildir. hakkında düşünmekte fayda mülahaza ettiğimiz bu soruya bıyık altından gülen ve içten içe “geçti bunların pazarı…” ümitsizliğine ve banka ekstrelerine gömülen süslü muhafazakarları bir kenara bırakıp özlü bir cevap ile meselenin bu tarafını bağlayalım: her cümlenin “yerli ve millî” sıfatlarıyla dolup taştığı şu günlerde unesco’nun koyduğu ölçülere gönül indirmenin doğru olmadığı muhakkaktır.


bir kültür savaşının içerisindeyiz dedik. vakıflar aracılığıyla birçok ihtiyacını gideren bir sosyal örgütlenmeden bugünlere geldik. belediyelerin kendisini nasıl konumlandırdığı bir mesele olarak durmaktadır. okulların açıldığı sıralarda bir belediye “kitaplar devletten, kırtasiye bizden” şeklinde bir sosyal yardım işi yapıyordu. benim burada dikkatimi çeken, belediyenin kendisini devletten ayrı konumlandıran bir üslupla slogan geliştirmesiydi. belediyenin konumunu başka örnekler üzerinden de düşünebiliriz. bugün ne tür faaliyetler icra ettiğinden tam olarak emin olamadığım “kültür evi”, “bilgi evi”, “sosyal etkinlik merkezi” türünden birçok belediye kurumları açılıyor. yine taziye evi ve kütüphane adı altında etüt salonları da belediyeler tarafından açılıyor. halkın buraları “devlet binası” olarak gördüğü kolayca tahmin edilebilir. aynı halkın, kendi parasıyla yaptırdığı ve idaresini devletin bir birimi olan diyanete bıraktığı camileri ise kolayca sahiplendiği görülür. belediyenin yaptırdığı taziye evinin caminin müştemilâtına dahil olduğunu düşünelim bir an için, bu durumda artık camiden sayılan taziye evinin veya başka bir kurumun sahiplenilmesi daha kolay olacaktır. bu örnekten hareketle kültür siyasetinin de yeniden ele alınması yerinde olacaktır. meselâ dört senedir kitap ve kültür fuarı yapılıyor kahramanmaraş’ta. bu fuarın, müspet bir sosyal tesiri olduğunu dikkat eden herkes görmüştür. bu fuar faaliyetleri çerçevesinde yaşar kandemir’in ulucamide örnek bir şifa-i şerif dersi yaptığını düşünün. yahut camilerimizde o hafta vaaz kürsülerinde davet edilen hocaların, mesela bilal kemikli’nin “mevlid külliyatı”nı ve mevlid kültürünü anlattığını düşünün. herhalde bu tip faaliyetler, içerisinde bulunduğumuz kültür savaşında “yerli ve millî” olan adımlar olacaktır.

serdar yakar bey, bir sohbetimizde, osmanlı devrinde saraçhane civarında bir sahafın kısa bir süre için açıldığından söz etmişti. sahaflık, bizim kültürümüze ait bir kitap tedavül şekli. bugün de yerini büsbütün kaybetmiş değil.  kahramanmaraş’ta da “yeryüzü sahaf” adıyla mustafa mızrak abimiz bu işe emek veriyor. onunla beraber daha çok “kelepir kitap” işi yapan ismail demir abimizin “demkâr”ını da yıllardan beridir berdevam olduğu için anmayı bir vefa borcu sayarım. herhalde türk dünyası için örnek bir “edebiyat şehri” temsili çıkarsak içerisinde muhakkak sahaflar olacaktır. bugün belediye çarşısındaki, demirciler çarşısındaki kadim zanaatlarla uğraşanların berdevam olması için duyulan iştiyak ve gösterilen teşvik “yeryüzü sahaf”a gösterilmez, yanına yenileri eklenmezse herhalde edebiyat konusunda müddei olmak muhal olacaktır. kırtasiye merkezli yürüyen bir kitapçılığı aşmak için bir kitapçılar çarşısına ihtiyacımız var. saraçhane camii etrafının böylesi bir kültür çarşısı olduğunu düşünün. saraçhane’de kahramanmaraş belediyesine ait bir “şehir kitapçısı”nın açıldığını ve mustafa mızrak’ın sahafının buraya taşındığını düşünün, kültürel teşviklerle burası büyüyecektir. dün burada yer alan mevlevî kültürünün de “kalıntı” olmaktan kurtarılması bölgeyi eski atmosferine kavuşturmaya yarayacaktır.

muhakkak ki bir şehrin ilim ve edebiyat ufkunu kütüphaneler belirler. kahramanmaraş’ta belediye tarafından birçok kütüphaneler açıldı. fakat kabul etmek gerekir ki buralar kütüphaneden daha çok etüt salonu olarak vazife görüyor. bu, istenilmeyen veya kötü sayılan bir netice değil elbette. bir ihtiyacı ortaya koyması bakımından, bugün yaşadığımız evlerin ders çalışmaya elverişli mekanlar olmadığını göstermesi bakımından dikkat çekici bir netice. benim dikkat çekmek istediğim husus: aslî vazifesini ortaya koyan bir kütüphane yoktur kahramanmaraş’ta. elbette, bir kütüphane kültürü de yoktur; bu da kabul etmemiz gereken bir hakikattir. peki, böyle oldu diye kütüphane işinden vaz mı geçmeli? burada tekrar cami örneğine dönmekte fayda var. camilerde ve okullarda devamlı ve canlı kitaplıklar kurmak konusunda belediye-milli eğitim-müftülük arasında bir proje niye yürütülmesin? camiler ve okullar kütüphane kültürünün oluşmasında vazife görecek yerlerdir. nitekim ismail erünsal’ın kaydettiğine göre kahramanmaraş’taki ilk kütüphanede alaüddevle bozkurt bey’in ulucamide kurduğu kitaplıktır. yeri gelmişken ifade etmekte fayda var. inşa edildiği devirde şehrin en işlek yerinde bulunan karacaoğlan il halk kütüphanesi maalesef bugün, kenarda, memurlarının içeri giren birini görünce “eyvah biri daha!” gözüyle baktığı, sandalyelerinin nuhnebiden kaldığı, kimi bölümlerinin toz içinde olduğu ve 16.30’da memurlarının “artık gidin!” diyen gözlerle taciz ettiği bir yer. bunun yerine şöyle düşünün: eski ssk binası ile yenişehir hastanesinin yerine büyük bir kütüphane… zemin kat, tamamen çay ocağı, kitap kahve, kitap kulübü, kafe, ciltçi, fotokopici gibi yerlerden oluşmak üzere üst katları kütüphane ve okuma salonlarından müteşekkil, 24 saat açık ve o çevrede kesafet kazanan üniversite talebeleri için bir sığınak… böyle bir il halk kütüphanesi, önünde büyüme hedefleri ve öğrenci sayısını artırma arzusu olan sütçü imam üniversitesi için de desteklenecek bir proje olur kanaatindeyim. belki böyle bir kütüphanenin kuruluşunda 75 bin kitabı ve daha iyi hizmet standardıyla üniversitenin kütüphane birimi rehberlik de edebilir. 


(1 rebiülahir salı 1439 – 19 aralık 2017 salı)


***
İSTİKLÂL MARŞI DERNEĞİ BUGÜNE KADAR NE YAPTI?


Bu soruyu öteden beri türkiye siyasetini bilen gören bir ağabeyim sordu bana. İlk başta bunun aramızdaki nükteli sohbete istinaden atılmış bir zarf olduğunu düşündüm. Esbâb-ı mûcibesi bundandır, cevap verirken de böbürlenir edâ takındım. İstiklâl marşı derneği'nin onlarca faaliyeti olduğunu söyleyip. Konferans, panel, tartışmalı konferanslar, millet mektebi ictimaları, televizyon ve radyo programları, basın toplantıları, sergiler ve belgeselden söz ettim. Neşir vadisindeki bülten, internet portalı, 18 sayılık çelimli çalım dergisi, kitapçıklar, TİYO tavassutuyla çıkan kitaplardan söz ettim. Hicrî takvim çalışmasını, islâm harfleriyle okuyup yazmak için gösterilen çabaları anlattım. Bendeniz böyle sayıp dökünce suali tevcih eden ağabeyim durdu düşündü, mahcup oldu. Meğer bunların hiçbirinden haberi yokmuş. Bu kez de ben şaşırdım. Çünkü karşımda ağabeyimin ismet özel okurluğu, en az benim yaşım kadar vardır. Dikkatli bir ismet özel okuru olduğunu bilirim. Demek ki bir yerden sonra dikkatini ve takibini kaybetmiş.

Bu ağabeyimle aramda geçen konuşmanın benzerlerini daha evvel de yaşadım. Bugüne kadar herkesin her şeyden haberdâr olduğunu düşünerek hareket ettim. Yine de öyle hareket edeceğim. Fakat insanların kendi dünyalarına neredeyse gömülü hâlde yaşadığını da kendime kabul ettirmem gerek. Herkesin kendi efkârınca bir sebebi var. Kimisi artık yeni bir merak ve dikkat çabasına gerek görmeyecek kadar kendini doymuş, yukarıda bir yerde sayıyor. Kimisi zihin dünyasını bilhassa tecrit vaziyette tutuyor; yeni dünyalara, yeni bilgilere açılmak için yorgun bir zihin taşıyor çünkü. Kimisi sosyal şartların tecridine râzı oluyor: sırayı bozmuyor, dönüp arkasına bakmıyor ve hayata taşra düşüyor. Manukyan'ın vergi rekortmeni olduğu günlerden sonra doğan çocuklar ise bir harika! Birbirlerine "videolu cevap"lar gönderiyorlar. Her meseleyi, televizyonda geceleri çıkan ve gâvurcası "talk show" olan gırgır şamata "seyirlik"lerinin kıvamına getirmeyi başarıyorlar. Her şeyin özetini arıyorlar. Aslında onların trajedisi pi sayısını sabit almakla ve mikroskobun nasıl çalıştığını "şöyle uzaktan bir görmek"le başlıyor. Onlar da istiklâl marşı derneği genel başkanının televizyonda söylediği "çok ilginç" sözlerin ne mânâya geldiğini soruyorlar. Merakını, dikkatini yitirenlere, "şiirlerini okudum ama nesirlerini okumadım." diyenlere ve renkli, çok kanallı bir televizyonun olduğu evlerde büyüyen çocukların sathî tavrına rağmen yine de birkaç cümle kuralım, birkaç bilgi verelim.

İstiklâl marşı derneği'nin tertip ettiği konferansların bazılarının başlığı şunlar: 
* türk tarihin neresinde?
* türkiye niçin vatan
* kâfirlerden kaçırılmış metin: istiklâl marşı
* istiklâle ilave olmak veyahut istiklâli ilave etmek
* bir zamanlar türkiye'de şiir
* türkiye şiirin neresinde?
* ne kaçaklara, ne de oturaklılara marş gerektir
* istiklâl marşı'nın hayatımızdaki yeri

Yine derneğin tertip ettiği panellerden bazılarının başlığı şunlar: 
* millî pazar olmadan, millî birlik olmaz
* bir çağın başlangıcı olarak istiklâl marşı
* istiklâl marşı: abide milletin kaidesi
* bir ideoloji olarak istiklâl marşı
* harç bitti yapıya devam
* kendini bilen rabbini bilir
* git vatan kabe'de siyaha bürün
* istiklâl marşı ile asrın idrâki 

İstiklâl marşı derneği, türkiye'nin istiklâl marşı'nın yazıldığı şartlara geldiğini görerek hareket ediyor. Ehemmiyetli mesele olarak da istiklâl marşı'nın da kendisiyle kaleme alındığı kur'ân harflerinin tekrar câri hâle gelmesi olarak görüyor. Eğer kendi hurûfâtımızla okuyup yazmaya tekrak başlarsak türkçenin yok olma vetiresini de durdurmuş olacağız inşallah. "erzurum" yazıp erzurum okuyan insanlardan, "arz-ı rûm" yazıp erzurum okuyan insanlar hâline gelebilirsek... Yani ne söylediğini bilen insanlar... 

Teklif şu: temiz kal, agâh ol, aklına mukayyet ol. "hicrî takvime geçecek olursak banka ve borsa işlerini nasıl yürüteceğiz?" diyen insanları bir kenara bırak; seni ihyâ edecek işlere koyul: takvimini, yazını, hâsılı cümle unsuruyla hayatını almaya bak. Allah'ın vaadi muhakkaktır ve doğacaktır sana o gün, sen ona lâyık olmaya bak. 

Pk.46 kahramanmaraş


***
TEMİZLİKÇİ KADIN
Öykü

Nasıl yorulmuşum, bu vücudum iflah olmayacak, bu ne kadar uyumak! Halbuki dün benden çok, temizlikçi kadın çalıştı. Bugün sabah altıda kalkıp çalışmaya gidecekti yine, Allah yardımcısı olsun! Ben akşama kadar çocuğa baktım. Ayakta durduğumdan mı şu eklem yerlerim kopuyor, kopuyor! Kadına yüz yirmi lira verdik. Sağ olsun, akşam yediye kadar çalıştı. Hak geçmesin dedim Fatma'ya, yirmi lira daha verelim. Beşe kadar çalışacaktı normalde. İyi de temizledi, çocuğun örümceğine varana kadar her şeyi arı sili yıkadı. Elinden iş geliyor maşallah, kendini de çok tutuyorlar, boş günü yok. Ramazan’da da çalışacakmış. "zor olmaz mı anam?" dedim. "herif, işe tatil verdi, mecbur..." diyor. Oğlu ilik kanseri olmuş, hastanede yatmış, kocasından ilik nakli yapmışlar. Herifi kelle paçayı filan çok severmiş. Doktor, sende çok ilik var, ne yaptın da böyle oldun demiş. Allah’ın işine akıl sır ermez işte; ona onu sevdirmiş, berikine hastalığı vermiş, buluşturmuş. Kocası eski adliyede çaycılık yapıyormuş. Sonra bu hastalık çıkmış işte, evi satmışlar, çocuğun hastalığına yatırmışlar. Onu da sormadım, sorulmaz ki... Akşam dönerken anlattı zaten. Allah eşe dosta, çorumuza çocuğumuza vermesin; neslimizden uzak eylesin, zor imtihan.

Geçen nisan ayı mıydı, yayla câmîin yanında kanser hastası bir avrada tövbe verme gittiydim. Boynuna bir bant yapıştırmışlardı, acısını azaltıyormuş. Onu sordum. Duruyormuş daha. Ben tövbe verince epey bir ağladı, mahzunlaştı. Dört çocuğuynan oturuyor. On yedi yaşında gelinlik bir kızı var. Ondan büyük bir oğlu var, okuyormuş okulu bırakmış. Çalışıyormuş, annesine bakıyormuş. İki de küçük kızı var, ikiz, on yaşında. Çocukların ayakkabıları yırtılmış, onları yapıştırmaya uğraşıyorlardı. Kalan bende n’apım? Üzerimde kırk lira vardı onu verdim. Kadının teyzesinin kızı da üstünü tamamlayacak ayakkabı alacaklardı.

Kocasını hiç sorma. Avrat kanser olunca herif, başka bir avrat almış. Bu bizim Fatma’ya temizliğe gelen kadının akrabası. Kaynının hanımının bacılarından biriymiş adamın aldığı avrat. Neyse bunlar evlenince, bu kez, bu ikinci aldığı da kanser olmuş. Sonra bu ikinci avratnan adam, şu orman dairesi tarafında bir adam öldürmüşler. Hapistelermiş. Bilmiyorum niye öldürmüşler. Sorulmaz ki... Adamdan hepsi yüz çevirmiş. Nasıl geçinecekler yavrum; zavallı kadının, anası kız kardeşi yanında, onlar bakıyor. Devlet de üç ayda bir bunlara bin lira para veriyormuş. Oturdukları ev kayınbabasınınmış. Yok, çık dememişler, kayınbabası zaten ölmüş. Adamcağız da oğluna küskün ölmüş. Niye sen ikinci hanımı aldın, bunları ortada bıraktın diye o da yüz çevirmiş. İşte büyük çocuk, oğlan, okulu bırakmış, çalışıyormuş. Kadın hastanede, tedavi görüyor ya, hastaneye babası gelmiş oğlanın. Oğlum baban demiş kadın, bir bak. Çocuk "bana baba lafı vermeyin" demiş, yüzünü azdırmış, kalkmış gitmiş. Yavrucak sabaha kadar anasının başı ucunda oturuyormuş. Allah yardımcıları olsun.

Onu da sormadım, ikinci avrat bu herife niye gelmiş, tanrı canını almaya... Ha, evet, temizlikçi kadının kaynının hanımının bacılarından biriymiş. Hastanede bizimkine gelip af dilemiş. Her gün hapishaneden gelip tedavi görüyor ya, bu bizimki de hastanede... Karşılaşmışlar. Bu ikinci gelen avradın bacısı da iki ay evvel sinir krizinden kendini hastanenin üçüncü katından atmış. Temizlikçi, belki duymuşsunuzdur, haberlere çıktıydı diyor. Şu yukarıdaki büyük hastanenin üçüncü katından atmış. Âmin, yavrum, âmin; Allah eşe dosta, çorumuza çoğumuza böyle imtihanlar vermesin. Allah neslimizden uzak eylesin.

Geçen Aynur hanım bana:

“Şu ortalık düzelsin diye bir hatim indirelim.” dediydi.

Aldığım cüzün birini sana versem, olur mu?

On beşinci cüzü veriyorum.

Ayın yirmi altısına kadar okuyacaksın…


GURBET VE HASRET VE VUSLAT / Nurcihan KIZMAZ


Elimi açtım
Bir dua ettim
Dua umuttu 

Bir yıldız kaydı
Bir dilek tuttum
Dileğim tuttu

Bir güneş doğdu
Geceyi boğdu
Sonra sen doğdun

Elini tuttum 
Önce yürüttüm
Sonra sen gittin

Sen gurbettesin
Ben hasretteyim
Gönlüm vuslatta


ADI GÜZEL, KENDİ GÜZEL BİR DERGİ: VAKT-İ SÜKÛT/ Ahmet Doğan İLBEY

“Yoldaki Kalemler” dergisinin sahibi şair ve hikâyeci Hasan Ejderha’dan ilham alan genç şair ve yazarların Hatay’da çıkardığı adı güzel, kendi güzel kültür edebiyat sanat dergisi “Vakt-i Sükût” Haziran-Temmuz 2015, 3. sayısıyla içtimaya çıktı. Dergi başlığının üzerinde sabit duran anlamlı sözü bu kez duyurmak isterim: “Sükût Et! Kopsun Kıyamet!”

Bu sayıda kıdemli şairlerden Yavuz Bülent Bakiler ile Söyleşi var. Derginin bu sayıdaki baş sözü de çarpıcı olmuş: “Kartalları ürküten kanat sesleri ile selâmlıyoruz şiir yurdunu”

Bu sayının şair ve yazarları şöyle: Muhammet İbrahim Balcı: Uyanıyoruz, Ahmet Mentes: Bulutlara İyi Bakın, Hasan Konç: Işığa Aç Yüreğini, Hasan Ulaş: Münzevi, Memduh Atalay : Suskun İkindini Sevdim Bir, Hasan Ejderha : Esmer Öğretmen, Kübra Kaplan: Bilmiyorum, Ejder Turan: Aydınlığa Düşmanlık, Talat Özer: Semaver, Ahmet Aktaş: Cennet Kapısı, Nedim Yılmaz: Tek Başına Dört Mevsim, Bestami Yazgan: Gönül Şafağı, Ali Parlak: Hayalet, Adem Tokaç: Şeb-i Arus, Olsun Bu Gecem, Mehmet Yıkılmaz : Düşünmeyi Eşsizleştirmek, Kadir Soydan: Ey Berraklık, Erdem Bağırmaz: İnci'ye Açık Mektup, Ahmet Yıldırım: Yürek ve Zihin, Hasan Başdemir: Bir Ölünün Şiiri, Feruz Arslan: Belki, Gazi Balcı: Önce ve Sonra, Ali Güdek: Memlûk , Mustafa Kul: Arkadaki Yüz, Kadir Erdoğan: O Yâr, Ahmet Doğan Can: Ben Neler Gördüm, Abdulkadir Şahin: Kitap Kütüphane Tefekkür Medeniyet İlişkisi, Kübra Bozan: İmkansızdan Tohumlar, Güven Fatsa: Vehim, Ramazan Akyel: Kurt Çölde Yaşar mı?, Muhammet Hamdullah Doğan: Mizgince, Onur Çakmak: Aşk Başkaldırmaktır, Berrin Müzeyyen Alpay: Gülbangı Fetih, Büşra Sarcan: Ölüm Dansı, Nermin Karakurt: Diriliş, Faruk Ceren- Gün Sazak Göktürk: Şair Atışması-4, Ülkü Güven: Sazende, Mustafa Mete Yeşiloğlu: Feylesof Şair ve Aşık, Kırgız Gölü: Alıkul Osmonov ( Çeviri: İbrahim Türkhan)

Arka kapakta, Yavuz Bülent Bakiler’in “Sen Sen Sen” şiiri ile iç kapakta “Her Çocuk Ölümünde Cennetten Müjde Var” başlığıyla verilmiş, Mehmet Sabit Özmüş imzalı “Evladın Ardından” şiiri yer almaktadır. Dergi, “Kültür Sanat Köşesi” ve Kitap Tanıtım Köşesi” ne de yer ayırmış.

http://www.habervaktim.com/yazar/71832/alperen-islam-devleti-davasinin-mukellefiyetini-tasiyana-denir.html

YILGIN / Yasemin TALU



Ucun bucağın hüzün senin, 
Varın yoğun keder,
Kimine solgun yüzün
Kimine öfken düşer

İçten bakışın ibadet senin,
Yok olup bitmelerin kader,
Cennetin kapılarını açmak için
Bir rekat gülsen yeter

Gün doğmaz gönlüne senin,
Her günün daha da beter,
Pas tutmuş, işlemez saatin
Zamanın izini nasıl sürer

Beni anla, sevinçlerim var benim,
Gelemem, bu senin kıyametin,
Küllerin savrulur tükenirsen eğer,
Ben unuttuğun yerdeyim

YOLU UZATMA MERASİMLERİ‏ / Metin ACAR


o dala çaput bağlıyorlar 
beni de asıyorlar dileklerimle
dileklerimi başkasının ağrısında
bağlıyorlar bir sancı nasıl bağlanıyorsa
ve kalbim
burada bir çalı, bir çaput ismi değil
kimse kimseye bağlamıyor sancısını
sancı sevgili
burada bir aşk değil
ben de utanıyorum aylak adımlarımdan
ayaklarım burada, burada değil

misafirdim oturduğum o ağacın altında
acı burada çok misafir kalmak gibi
tenini saklıyordu bir çaputun arasında
ten burada saklı kalmış bir zehir değil
gelişimi bekliyorsun
o kentin dış duvarları çaput bağlı değil
sancısnı unutursun bir gümüşçü dükkanında
gümüşçüler burada bir pazar değil
çok kaldım, çok kalabalıkta
kent çocuklarımızın fotoğraflarını masum çekmiyor
bizi bir ağaca bağlamıyorlar
biz burada çok biz değil
derdini asıyor bakıyor çocuklar
atlara binmiyor ya nasip demiyor kızlar
kızlar burada hiç dokunulmamış ten değil

yolumu uzatıyorum
ellerim'i
sıktığım bir bıçaktan henüz bırakmadım
bıçak burada can çıkarmak değil
yalan bir merasime katlanıyorum
çiçekli bir bahçe hayaline su döküyorum
çok çaputlu  sert bakışlı
bir ağaç gölgesinde seni izliyorum
bir sigara yaksam
sigara burada hiç zehir değil
sigara orada da hiç zehir değil
beni de kaybedecekler bir çaputun ağrısında
sevgili o zulüm burada hiç ölüm değil
yolumu uzatıyorum merasimlerle
o donuk bakışlar kal demeliydi bana
aslında çok kal demeliydi bana
çünkü kal demek burada git demek,
değil miydi emanet bırakırcasına gemileri batırmak
evet korktum buradan
çünkü çocuklar fotoğraf çekinmeyi doğarken öğreniyorlar artık
doğdu onlar limanlarına gemi yanaşmayan iskeleler gibi
evet unuttum
unuttum evet epeyce uzaklaştım
kamburu henüz çıkmamış
gövdesi eğri duran bir ağaç kadar
toprağa bağlanabilen bir çaput kadar

bu mirası da as saklı kalsın
sevgili en ince bir dala göm onu
yolu senin geldiğin yöne doğru
gösterdim kendimi bul kendini
diye diye diye bağla beni
yolu bu çıkmaza doğru uzat
çünkü taşlar burada çok ağıt değil
kelimeler burada bir savaş değil
burada ölmek
balığın ağzındaki sigara kadar sulu
ölüm burada hiç ciddi bir uğraş değil
düşünsene beni bağlıyorsun o ince dala
dal burada hiçbir dil değil
her doğan çocukları düşün
hepsinin dilleri aynı değil
süt kokmayan dua kokmayan bir göğüsten süt içiyorlar
ve aşk burada süt kadar beyaz değil
kokusunu arıyorum taze bir gülün
korkma bu sözüm burada hiç sana değil
kokusunu arıyorum taze bir gülün
az argo çok ego birazda sert bir koku
hakkını yemiş olmalıyım kesin
bir taze gülün daha
hak elbette anlarsın sevgili
burada aranılası bir şey değil
tam göğsümden vurdular,
bu sancı sana benden hediye değil
düşünsene devamlı aynı cümleyi kuruyorsun
seni benden başka kimse anlamıyor
bu elbette sevgili
bu da bir ağrı değil
tabiki zayıf bir yolda yoksulluğumu çiziyorum
işim yoktu
terliklerimin yırtılan ucunun yere sürtünmesi
bunu hiç umursamıyorum
yolu senin geldiğin yöne doğru çeviriyorum
gösterdim kendimi bul kendini
diye diye diye aranıyorum


IRMAK AKAR ŞALIMDA / Meryem YARDIMCI KÜÇÜK



Şalımda bir nehir akar
Öyle ıssız öyle sessiz
Bir dağ yürür kıyılarında
Bense sarp uçurumlarında
Her gün yaşamı dolarım saçlarıma

Bir bulut belirir
Yağmurlar yüklenmiş gözleri nemli
Ha ağladı ha ağlayacak

Şalımda bozkırlar uzanır
Gezip dolaşsam dört bucağını
Yine varıp gölgende kursam çadırımı
Yağmur ha yağdı ha yağacak

***
BU ŞEHRİN



Bu şehrin anlından akan nehre
Gözlerimden hüzün diye sen aktın
Bilmedin içimin dehlizinde
Asırlara bedel bir sürgün yaşattın

Bu şehrin avuçlarında güller açarken
Sen yüreğime diken tohumları attın
Görmedin gül yangını ne demekmiş
Alev alev yanışıma odunumu sen attın

YENİDEN BAŞLAMAK / Memduh ATALAY


Her şey bir etkiyle bir araçla geliyor
Sen araçsız, sebepsiz birdenbire geliyorsun
Geliyorsun ve her şeye hâkim oluyorsun
Bilhassa akşam vakitlerinde
Çayı masada unuttuğumda
Kitabın hangi sayfasındaysam geri dönüyorum
Yeniden başlıyorum ama nafile
Kelimeler karışıyor satırlar karışıyor
Elimde sigara varken tekrar yakıyorum
İçimde kabaran bir deniz
Sadece annelerin bileceği bir hüzün dalgası
Ne zaman geleceğin belli olsa sen, sen olmazsın
Ne vakit geleceğini bilsem ben, ben değilim
Bir denkleme de benziyor hani
Çözmek ne mümkün ben beşerim
Yanıp kül olan yıldızlar gibi
Dünyanın dışında söylenir benim hikâyem
Bir gam dağı efsanesi içinde
Erguvanlar şiir saçıyor
Numara ile anılan insanlar arasında
Yine birdenbire sen geldin akşam vakitlerinde
Korkuyorum gelişinden
Gidişin zaten tam korku üzre
-Her daim açık kapıdan giriyorum –
Tövbe!


ASLAN YÜREKLİ YOL MARAŞ / Mehmet MORTAŞ


bir uzun gün ahır dağına baktık
sabah rüzgarında
bulutlar renk renk tartılıyordu
önümüzden geçen tarihin kanat çırpınışları
bir başak gibi ruhumuza eğiliyordu

her bahar çiçekler destan kokuyor
edeler hazırlanıyor gelincik tarlası gibi
kiminin elinde gök gözlü fesleğen
kiminin elinde ardıç kokusu
koşuyorlar rüzgarın üstünden
kapalı çarşının eteklerinden
her bahar tarih koklayarak
nefes nefese edeler rengarenk
günler aylar bir bir akıtıldı
evlerde toplandı çıg taneleri

bebekler ağladı maraş destanı dillerinde
kurtuluşu taşıdı edeler her sabah yüreklerinde
güneşten kopan bir demet ışık aldılar
nasırdan parmaklarına sardılar

cemre süzüldü yavaş yavaş
topraktan tenlerinde gelinlik kız gibi ayaz
destanı bir kilim gibi maziye serdiler
kadim çağda önden giden aslan yürekliler
ateşten kelimeler
sözcüklerden eritilmiş kurşun
garbın kafatasından yapılmış silahlar
tarihin önünden donuk donuk geçen şehirler
gemilerin ağır ağır limana çekilmesi gibi
geçiyordu anne ve çocuğun üzerinden mermiler
geçiyordu frenk edalı
bizans devrinden kalma
roma arenasında cengaver
fitne mabetlerine süngüler takarak
piramitten cesetler ülkesinin varisleri
kibir kusuyordu habis ruh gibi

gözyaşlarından denizler
damla damla dökülüyordu
kalem ile çiziliyordu ülkemin sınırları
elem ve korku üreten
yeni yüzyılın kıyamet sahnesi
yazılıyordu annenin ağıtından

kanla yoğrulmuş bu toprağın çocukları
sırtında taşıdı kadim ülkeyi
gökkuşağına boyanmış şadırvanlar
çocuk yüzlü akan sebiller
ruhunu sükut gecesinde demleyen
insanın nüvesi olan
yüzyılların ahi yüzlü
gönüllerin destansı şehri
anne ve çocuğun en mahrem acısı
üflenen ruhun özünde patladı
bütün dünya hamasi kelimelere boyandı
büyük bir uğultu ile parçalandı

yüreğimizden kopup gelen
hüznü şadırvanlardan akıtan
güller ülkesinin son bahçesi
kanla yıkanmış bayrağın rengiyle
sabrı damla damla yüreğinde perçinleyerek
asırlık çınarların gölgesinde kurduğun medeniyet
üzerinde tarih kokladın
kutsal metinlerini taşıdın taş medreseye
gölgesini içtiğin asırlık çınar
örs ile yoğurduğun şehir
kendi küllerinden dirilen destan
gözlerine sürme çekilen ölüm
kalplerine destanı nakşeden hattat
başlıyordu tarih resitaline kapalı çarşıda
volkan gibi fışkırıyordu ruhlarından
küllenmiş medeniyetin kıyısında
boğazlarına yapışmış frenk çıbanını
baharın sevdalı çocukları ile
kurtuluşu tarttılar ahır dağının heybetinde
o heybet ki kendi içlerinde
bir karış topraktan
kahramanca dirildiler
şehitlerin kokusu
güller çarşısında Maraş’ta
aslan yürekliler



ANLASANA / Meryem SAVUN


Değilsin, olmadın da yanımda
Karanlıklarda
Sokağımı aydınlatan bir lamba
Sessizliğimin çığlığında
Olamadın yanımda

Belki de uzaklarda
İki adımlık yolda
Bir asırlık zamanda
Gelemedin yanıma
Emekleyerek de olsa

Bense koşardım sana
Umulmadık her anda
Sokağın başında
Vakitsiz bir zamanda

Bir bebektim koynunda
Anne derdim sana anammışçasına
Adım atmayı öğrenmeden
Koşmak istedim sana
Adımlayamadan yıkıldım bir anda
Oysa bir bebektim koynunda
Kör sağır ve dilsizdim bir manada
Muhtaçtım sana anlasana. 

BİR KAMYON HATIRA / Mustafa Cighan Alliş

Mahallesini terk edip yeni inşa edilen mahallelere göç eden ama eski berberlerinden ayrılamayan insanları bir türlü anlayamadım.

Kelle emanet etmek kolay değildir elbet…

Herhalde çocukluğundan beri saçlarını anasından az, babasından çok okşayan berberini kaybetmek istemiyor insan.

İşte bizim Safa da bu her şeyi bırakıp kelle emanetçisini bırakamayanlardan. Bir akşamüstü kendi şahsi tıraşında eşlik etmem için beni evden aldı. Dostlar bilir, gece olmadığı sürece fakiri evden çıkarmak kolay değildir. Varın Safa’nın ısrarını, çabasını siz düşünün…

Şehrin bir ucundan (Üngüt’ten) bir ucuna (Batıpark’a) Safa’nın arabasında arabesk şarkılar dinleyerek tıraşa gittik. Araba dediğim de araba hani, beyaz olması aldatmasın siyah olanlarında genelde çakarlar yanıp sönüyor.

Safa arabayı Kulağı Kutlu Camii’nin az berisine park etti. Meğerse berberi Kulağı Kutlu Camii’nin Cuma cemaatindenmiş. Safa’ya Savaş Hocam’ın ekmeğinden, aylar sonra Tekbirlerle Bir Hocam’ı karşılamamızdan bahsederekten, dineldiğimiz yerleri göstererekten, Kulağı Kutlu’yu anlatmaya çalışıyordum. Safa ise dinliyor gibi yapıp berberi arabayı göremesin diye uğraşıyordu. Ben tabiri caizse bu kerahet vaktinde cezbe halindeyken Safa’nın beklenmedik bir sorusuyla karşı karşıya kaldım:

Edem yanında 15-20 lira var mı? Şimdi berbere 200 lira uzatırsam söver bana.

Safa’nın elindeki iki yüzlükleri cebine sokuşturmasını seyrederken çaresizce “Var.” dedim. Varsın son param dostun tıraşına gitsin.

Kulağı Kutlu’yu geçince yolun karşısındaki ilk değil ikinci berber. Eski, kubbemsi bir dükkân. Yanında demirci, önünde tabureler… Safa selam vermek için içeri girdi ben girmedim. Üç tabureden birinde yorgun hali tanıdık gelen bir adam oturuyordu. Yanına çöküverdim. Tabakamı çıkarınca dayının gözleri tabakama değdi. Bunu bekliyor olduğumdan tabakayı uzatır gibi yapıp:

Sarayım mı dayı? İçer misin?

Ben sararım. Deyip tabakayı aldığı gibi sarmaya başladı.

Tütünü yakar yakmaz dili çözüldü tabi. Önce tütünümü övdü epey bir. (Bilmeyenler için: tütün Mehmet Yaşar markadır.) Sonra gençliğinde ne çok içtiğinden, nemini ayarlasın diye torbaya yeşil fasulye koyduğundan bahsetti. Ardından kaçak sigara fiyatlarından dem vurmaya başladı. MM’yi Mardin’den 3 liraya alıyormuş halen. Bu arada yoldan geçen Suriyelilere sövdü ağzına geldiği gibi: “6-7 liraya satıyor bilmem ne çocukları. Her şeyin fiyatını bunlar arttırıyor…”

Bu arada Safa içeride tıraş sırasını almış ki gelip aramıza oturdu. Dayıyla sohbetimize devam ettik:

Dayı meslek ne senin?

Kamyoncuyum. Emekli oldum. Şimdi eski bir minibüs var servise çıkıyom.

Sırt kısmı dökülmüş kestane rengi deri ceketinden, cildindeki çatlaklara karışmış motor yağı kalıntılarından, tanıdık gelen yorgun kokusundan anlamıştım zaten de sorasım geldi işte.

Nereye çalışıyordun?

Her yere çalıştık yeğenim. Amma en çok İstanbul.

Buradan mı?

He.

Tencere tava mı tekstil mi?

Ne olursa. En çok tencere tava, tekstil çok sonra…

Şirkete çalıştın o zaman.

Öyle. Araban kötüyse almazlar. Mersedesse gel derler, iş verirler.

AS 900 vardı bizde de.

Çok eski o çok. Ben binmedim hiç

Ha oldu epey satalı.

Safa’nın da muhabbete giresi geldi bir an:

Dolmuşçulardan tanıdığın var mı dayı?

Dolmuşçuluktan geçtim zaten.

Hastane?

Hastanedeydim he.

Benim dedemi bilin sen.

73, 74, 75, 76 yılları.

Tamam işte Lastikçi Göğüş dedem.

Bildim bildim tamam.

Niyeyse dayının gülesi geldi o ara. Adının Fatih olduğunu da o ara öğrendik. Adından sonra Safa eskilerin hep lakapları olduğundan bahsetti. Deli Muratlar, Kara Muratlar, Ges Hacılar…

Dolmuş hatlarından, lakaplardan, dönen paralardan bahsediliyor ara ara yoldan geçen Suriyelilere söverekten muhabbet devam ediyordu. Ortada dolaşan bir meczup dikkatimi cezbetti. Akşam karanlığı çöküyordu. Gözünde kocaman bir güneş gözlüğüyle gelene gidene laf veriyor, yolun karşısındaki bakkaldan az az çerez alıp geliyordu. Berberin önünü mesken tuttuğu belliydi. Saçına da epey emek verilmişti. Maraş’ın Cezbeli Gülleri kitabında yer alamayacak kadar genç olan bu tomurcuk meczup bana büyük teyzemin büyük oğlu Muhammet Celal’i hatırlattı. Sadece Muhammet ya da sadece Celal değil: Muhammet Celal. Muhammet Celal yaşı bana en yakın, bana en çok benzeyen, en iyi anlaştığım akrabamdır. Hiçbir şeyi unutmaz ve oldukça hazırcevaptır.

O’nun böyle bir mahalle hayatı olmadı. Evde, çeşitli kurslarda, rehabilitasyon merkezlerinde topluma kazandırılmaya çalışıldı. Meczup değil hasta olarak anıldı. Kazandırılmaya çalışılması kayıp olduğunun ilanı gibiydi. Çatal ile kaşığı ayırt edebildiğinde, kendi başına üstünü değiştirebildiğinde ne çok sevinmiştik. Oysa şimdi bu mahallede gördüğüm kadarıyla “eskiden olsa Muhammet Celal hasta olmayacakmış.” dedim kendi kendime.  Berbere gelse büyük bir coşkuyla tıraş olabileceğini, terziye gitse her bayram takım giyebileceğini ama sadece bayramlarda giyebileceğini, selamı karşılığında azar azar çerez yiyebileceğini, bir ihtiyacı olsa mahallesinin bu ihtiyacını göreceğini hissederdi. Bir akıl belirtisi olarak, çatala taktığı yemeği üzerine dökmeden ağzına götürmesiyle teselli olmak yerine canlı bir hayatın renkli bir parçası olduğunu görüyor olabilirdik Muhammet Celal’in.

Safa’nın sırası gelince Kulağı Kutlu’da bir vakit namazı kılayım diyerek camiye geçtim. İçeri girer girmez imam tarafından şaşkınlıkla karşılandım. Bir gencin namaza gelmesine alışık değildi anlaşılan.

Namaza mı geldin?

Evet hocam. Gılıcık de mi?

Gılıcık gılıcık. Abdestini al geç hadi.

Ezanı beklerken caminin içinde ayak üstü sohbet ettik. Bu mahalleden sanmış beni. Ondan şaşırdı herhalde. Cuma günleri yol kenarında dinelen ekipten olduğumu söyledim. Ufak bir kahkaha attı. “Ha şu ekip.”

Ezan bitene kadar üç kişi olduk. İki büklüm haliyle V.I.P. kısımda oturarak namazını eda edecek olan bir emmi, müezzinliği üstlenen ben, bir de hoca. Hoca biraz sevinsin diye sesimin rengini ortaya çıkaracak şekilde orta karar bir gamet getirdim. Felak-Nas ile farzı bitirdik ki imam efendi kalkıp bana doğru iki elini kaldırıverdi. Sevinçten sarılacak ya da yüzümü okşayacak sanmıştım. Aceleyle:

Benim işim var sen devam et. Diyerek koşar adım çıktı camiden. Gameti uzattığıma pişmanlık duymadan sünneti kılıp kaçtım tabi ben de.

Dedim ya oldum olası şu eski berberlerini terk edemeyenleri anlamam diye, yine anlamadığım bir şeyi daha da anlamayarak günü bitirmiş oldum.





***
BİR KAMYON HATIRA


Elektriklerin kesildiği akşam çocuklar yerde oturup sehpanın üzerindeki mumun ışığında gölge oyunları yaparken büyükler de muhabbete başladı. Bizim belki hayal bile edemeyeceğimiz günlerden, elektriğin olmadığı zamanlardan hatıralar saçılmaya başladı ortalığa. Karanlık bir yolda babaanneme bisiklet çarpmasından, akşam ezanını minarede okumak için nasıl yarıştıklarından, kamyonun farını yakıp komşuların bizim avluda nasıl kurban kestiklerinden bahsettiler.

Sonra kişiler, olaylar sataşmalar birbirine tutuşturulup akıp gitti.

“Ne yaptı o?”

“Sağ mı daha? Adı batsın!”

“He askere gittiydi de geri dönmediydi oğlu…”

“İki kızı da kocaya kaçmış amma yalan, yokluktan düğün edecek halleri yok.”

“Demir-çelik yapılırken köydeki herkesi fabrikaya çağırdılar da muavin gitti deden akıllılık edip gitmedi. Güya patron ya kamyonunda…”

Başından beri sadece dinleyen, kamyon lafı geçince kafasını öne eğen dedem bu sefer cevap verdi:

“Patrondum tabi. Koca kamyon...”

“Aman, patronmuş. Senden güccük adam senden on yıl evvel emekli oldu.” dedi babaannem. Ortalık kızışacakken memur olan amcam tatsız ama işime gelen bir müdahalede bulundu:

“Ana dur hele, keyfimizi kaçırma. Otantik bir ortam bak, dışarıda yağmur, soba yanıyor, mum ışığındayız…”

Babaanneme böyle denir mi? Bunlar hep rezillik ona oysa.

“O muavinle Suriye’ye mi gidiyodunuz ne baba?”

“Ha ya. Az yol gitmedik onlan. Sonra demir-çelikti, sigortaydı, maaştı deyip gittiydi. Allah razı olsun çok yükümüzü çekti.”

Kamyoncunun hatırası bitmez. Hele bir de bizimkiler gibi aile boyu kamyoncularsa; aynı kamyonla aynı yollarda ayrı ayrı yük çektilerse birbirlerini kataraktan bir ton hatıra çıkarıverirler ortaya. O sonu olmayan yolların sonuna varıp da geri dönerler de hatıra biter mi? Oraya kadar götürüp getirirler valla. Getirmezlerse iş kötü. Suriye, Irak, İran bahsi neyse de İstanbul’a varılınca mesele Türkan Şoray’a, Kadir İnanır’a, adamına göre Müjde Ar’a geliyor. Her kamyoncuyu İstanbul’da Yeşilçam oyuncularından biri karşılamış oluyor çünkü.

Kazalar, şirketler, yolun her türlüsü, yük için girilen kuralar ve dedemin hakkı olmasına rağmen “ayıp olur, ihtiyacı vardır, akrabadır” deyip kaptırdığı kıymetli yükler, yükü geciktirince yenilen dayaklar… Derken babam geç kalıp dayak yememek için dilini nasıl ısırıp nasıl dinç durduğunu anlatmaya başladı. Dilini mumun aydınlığına doğru çıkarıp gösterdi. Dedem de torunlarına bakıp “eee” diyerek gösterince torunları olarak gülüştük. Gerçekten de dilleri lime limeydi. Ha bir de demli çayın yanında Gripin ağrı kesicisi. İki saat daha yolda götürürmüş uykusuz adamı.

Ben son kamyonumuza yetiştim. Hatta küçükken yola gitmişliğim bile var. Dotç AS 900. Kırmızı. Motor kaputunun yanlarında, ucunda birer top olan demirden süsleri vardı. Bir metal yığınında ne kadar süs olabilirse işte.  

Bu arada oğulları tonajıyla, yatağıyla, yokuşuyla AS 900’ü övmekle bitiremezken dedem hiç konuşmadı. Satıldığı günü tekrar yaşıyormuş gibi bir hali vardı. O ânı kimse görmemişti. Ben ise balkondaydım. Evin önünden kamyonu alıp gittiklerinde dedem bir süre arkasından bakmış sonra oldukça sert hareketlerle sığırlıktan peguat mobiletini çıkarıp kamyonunun peşinden gitmişti. Çocukça korkularla ve terliklerimle ardından koşmuştum. Değirmenin orada ana caddeye çıkmadan mobiletten inip, hareketsizce kamyonunun gidişini seyretmişti dedem.

Yanına varamamıştım.

Seslenememiştim.

Öylece kalakalmıştım ben de.

Dedemin gözyaşları akmaya hazır beklerken kamyonun hurdaya ne kadara verildiği konuşuluyordu. Dedemin iyice hüzünlendiğini fark eden babam:

“Onun parasına da Toros mu aldıydık ne?”

Dedem titreyen sesiyle mücadeledeyken:

“Etmediydi bile!” diyerek başını bir yere vurmuş gibi birden geriye çekilip burnunu çeke çeke göz yaşlarını sessizce bıraktı.


***
KADİM DOST



Ramazanlık yaz mevsimine tekabül etmişti. Teravih sonrası Eski Tokat; avlusunda eski bir Osmalı karakolu ile meydan çayhanesini barındıran Takyeciler Camii cemaatinin, imamının ve şehir vaizinin muhabbetine mekân oluyordu.

Henüz orta yaşlarındaki imam, çayları ısmarlayacak olan yaşı en büyük ve en temiz giyimli emmiye muzipçe sataştı:

"Hasan Efendi, bırak artık şu sigarayı, namaz kılamayacak hâle geleceksin." 

Hasan Efendi tütün tabakası, köstekli saati, şalvarı ve topraktan aldığı tavırları ile bu ikazın yapılması gereken son kişi olduğunu hissettirdi. Ardından bir nefes daha çekerek dumanla karışık cevap verdi: 

"Bu, benim elli beş yıllık dostum. Hanımdan bile evvel..."  



***
BANKA SİSTEMİ NASIL ÇÖKERTİLİR?


On beş kadar arkadaş, Türkî cumhuriyetlerin bayrakları ile donattığımız ve adına “Otağ” dediğimiz çardağın önünde tütün ve çay içiyorduk. Vatan, millet, dava mevzularını Otağ’ın içinde bir süreliğine tatmin edecek kadar tartıştığımızdan şimdi sadece hoş sohbetler ediyorduk. Çeşitli atışmaların nüktelerin arasında genç bir kadın ve bir genç ortamıza giriverdi.

Genç, takım elbisesi, saf yüz ifadesi ile gayet makul görünüyordu. Kadın ise açık saçık giyinişi, boyalı saçları, tırnakları, sadece meslekî olarak yüzüne takındığı telkin edici ve kendinden emin ifadesiyle gayet itici hatta korkunç görünüyordu. Hepimiz niyetlerini anlamıştık anlamasına ama kadın sırıtan bir samimiyetle hemen söze girdi:

Arkadaşlar merhaba. Biz, yaptığı anketler ve araştırmalar sonucu öğrencileri en iyi anlayan, sizlere en çok destek çıkmaya çalışan, her zaman öncelik tanıyan … Bankasından geliyoruz. Sadece sizin gibi genç, yakışıklı ve başarılı öğrenciler için hazırlanan “… Genç Kart” ı size kısaca tanıtmamı ister misiniz?

Genç kadın beden dilini de etkili kullanmaya çalışıyordu. Fakat hareket ettikçe açılan yerlerinden utananlar sağa sola bakmaya başlamıştı. Bu da kadını daha hareketli anlatmaya teşvik etmiş olmalıydı ki abartılı hareketleriyle bataklıkta çırpınıp daha da batan biri gibi görünmeye başlamıştı. 

İçimizden en toy görüneni gözlerine kestirmişlerdi. Kadın, onay bekleyen haliyle tekrar sordu:

İstemez misin? … Genç Kart sana ayda 400 TL harcama imkânı sağlıyor.


Ayrıca hediye sinema biletleri, çekilişler, indirimler…

Yok abla istemiyorum. Sağ ol.

Genç kadın reddedilmesinden çok “abla” denmesine bozulmuştu. Kısa bir an için yüzüne yansıyan bozulma çok az kişi tarafından fark edilebildi. Kendisine “abla” diyen birini nasıl etkileyebilecekti ki? Tabi kadın vazgeçmedi, başka birini gözüne kestirdi:

Mesela senin, paraya sıkıştığın dönemler hiç olmuyor mu?

E oluyor.

İşte o zamanlarda … Genç Kart sana yardıma koşuyor…

Kadın cümleye devam edemeden sakalları ve çakmak gözlü Ahmet müdahale etti:

Buna gerek yok ki. Ben gardaşıma yardımcı olurum.

Kadın duraksadı. Yutkundu ve alaycı gülümsemelere aldırmadan devam etti:

Peki, öyleyse böyle yardım ettiğine göre senin de zor zamanların oluyordur.

Kimin olmuyor ki abla?

Ben de diyorum ki … Genç Kart ile…

Ama bana da mert gardaşım hep yardımcı oluyor sağ olsun.

Ortalık özellikle kredi kartı mağdurlarımız için şenlik yerine dönmüştü.

Mert sen misin?

Mert ağabey bıyık altından gülümseyerek cevap verdi:

Evet abla, benim.  

Senin peki, hiç ihtiyacının olduğu olmuyor mu?

Birçoğumuz lafa karıştık:

Olur mu abla?

O en zenginimiz…

Arabası bile var…

Kadın bir süre gülen yüzlerimize baktı. Yine bir umut Mert ağabeye hitaben konuşmaya başladı:

Artık tüm yakıtlar çok pahalı. Arkadaşlarına ne güzel bu kadar yardım ediyorsun. Parya sıkışabilirsin. … Genç Kart sana tüm petrollerde indirim sağlayacaktır.

Bu sefer de ben söze girdim:

İyi de abla, Mert abi sıkışırsa aramızda toplayıp hallediyoruz. Benzin parasını da çoğu zaman birlikte ödüyoruz zaten.

Genç kadın pes etmek üzereydi. Arada bir yere boş boş bakıyor, yüksek topuklu ayakkabısının ucunu da kaldırıp indirerek çıkar yol aradığını belli ediyordu. Son kez yüzlerimize şöyle bir bakıp kurban aradı. Tam karşısında köylü olduğu yüzünden belli olan Osman’a karşı harekete geçti:

Sen yakışıklı, ayda 400 TL oldukça düşük faizli kredi istemez misin?

Osman, kadına bakmadan, biraz düşündü:

Abla valla, faiz haramdır. E kredi de haramdır. Hem anam da müsaade etmez.

Osman’ı tasdikleyen hatta destekleyen birkaç yüksek sesli çıkışa kahkahalarımız karıştı. Bankacıların omuzlarının düşmesi ve suratlarının ekşimesi bizi oldukça keyfe getirmişti. Bankacılar, zoraki tebessümleri ile iyi günler dileyerek aramızdan ayrıldılar. Bir süre güldükten sonra kaldığımız yerden muhabbetimize devam ettik.


***
BİLDİM SENİ UZUN SAÇLI












Şiirler saçlarını, saçların şiirleri süsledi
Bir Acem kızı edasıyla
Sokakta salınırken, nihavendi;
Her adımında
Delikanlının biri şair oldu diğeri serseri.

Ama ben bildim seni!
Sen kavuşulmaz olansın.

Gözlerine türküler yazıldı
Güftesini bakışlarınla işledin
“Deli gönüller saçlarına dolandı”
Abdurrahim Abi, sahi:
Bizi hiç mi düşünmedin?

Baksana uzun saçlı,
Aşk olmayınca güzelliğin on mısra etmedi.
Dedim ya, bildim seni
Sen anaların gelin istemediğisin.

***
CEZBELİ CEZBELİ















Rüzgâr estikçe Maraşlı oldum
Aklıma karşı muzaffer oldum.
Cezbeli sardı sekiz yanımı
Fethetti herbiri bin zannımı.

Ve beton çölündeki mecnuna:
"Tatlı su deryasına dokunma.
Evvel edep, var git öğren edep.
Sonra sükut eder misin acep?

Dokunma ki daha bir pişesin
Sus ki sonra bir güzel ötesin.
Biz ileri dönük gericiyiz
Cafe yok bizde, bizden ötesin.

.
.
.
Büyük cihadın ayak sesleri
Ben savunmasız, düşman serseri.
Tozlanmış günahlarım alemdar.
Kaçamadım, âdemde âlem dar.

Derken sırtıma yek yük yükledik
"Vazgeçmek yok, biz de hiç gülmedik.
Tuttum değil tutuldum olmalı
Gayrı bu sana derman olmalı."

An geçmeden sırtım vav olalı
Haykırdı, bir Osmanlı adamı;
"Koca sırtın çıbanı pek olur,
Dev vicdanın savaşı tek olur.
Ardımda kamburum heybetimdir
İşte bu dava, vasiyetimdir!"

Yazılacak kalmadı, diller lâl
Çizildi duvara ilk üç hilâl.
Düşman, küfür ve tek. Elikanlı
Ben, efe tesbihli delikanlı.



***
DERGÂHA YOLCULUK











Bir his tarifi çabası 
Olmayan kelimelere muhtacım tuğlasız parmaklıksız
Varlıktan bir mahpustayım.
Varlık;
Aşkının nuruna kadar duvar
Bu nasıl nurdur?
Ateşin bile gölgesi var.
Arza fezaya, varlığa selam olsun
Olsun amma;
Meded dolu her hu var
Uzakta bir ben varmışçasına
Beni umutlandıramaz aciz bir nefes olsun.

Bir yok tarifi çabası
Ben bilmem ki neye muhtacım
Zerresiz sedasız
Açık avuçlardan bir huzurdayım.
Dua;
Kıpırdayamayan dudaklarıma kadar
Yankımdan gayrı bir huzur var.
Bu nasıl bir huzurdur?
Sönen küllerim bile ümitvar
Ruhta vicdanda, yoğun selamı olsun
Olsun çünkü medetlerde,
Bir dolu "hu" var.

Demem o ki:
Yokluk; varın üstüne sinsin
Gerekirse varlık sırtıma binsin
Yeter ki
Biri bana nefes almayı öğretsin.


***
KAĞIT TOPLAYICI

Saat; kimin umurunda?

Bir daha belediye parklarında dalıp gitmeyeyim yeter.

            Oturma odasının ışıklarını açtım. Odada kendimi en çok yakıştırdığım yere yerleştirecektim ki bu genelde ruh halime göre değişen bir şeydi. Her yerde kâğıtlar, kitaplar, defterler ve buruşuk kâğıtlar, buruşuk kitaplar, buruşuk defterler varken hiçbir yer çekici gelmedi. Hele genelde oturduğum koltuğum ve genelde yazdığım masam şu an bana öyle uzak, öyle samimiyetsiz ve öyle yapmacık geliyordu ki kendimi oralara yakıştırdığım anlar yüzünden pişman hissediyordum. Yine de masama usulca yaklaşıp temiz üç beş kâğıt, kâğıtların altına koymak için bir dergi ve bir kalem alıp rastgele bir yere, gerçekten yere, oturup bağdaş kurdum. Yakınlarında yaslanabileceğim herhangi bir destek noktası yoktu. Sırt ağrım şu an umurumda değil. Dergiyi ve kâğıtları yere koyup üzerine eğildim. Bir iki cümle denemesi ve içten edilen üç beş küfür…

Sayfanın bir kısmı karalanmıştı artık.

Etrafıma binbir duygu yüklü bakışla bakıp tekrar kâğıda eğildim. Önce ikinci tekil şahıs olarak başladığım metni, tekrar birinci tekil şahıs olarak düzeltip, yazdım. Anlatacağım kahramanım ile bütünleşmeli; hatta o tam olarak “ben” olmalıydım. Kararımı verip, yazmaya devam ettim.:

            Gururumdan çöp tenekesinin yanına oturamadığım için köpeklerin olmadığı veya köpeklerinin korkak olduğu bir park arıyordum. Gerçi en uslu köpek bile beni görünce bir kurt kesiliyordu ama onları da korkutması kolay oluyordu işte... Üç dört sokaktır yorulduğumu iyice hisseder olmuştum. Tüm bedenim, bu işi senelerdir yapan kendi değilmiş gibi bendine saygısızlık edercesine direniyordu. Başımı öne eğmiş yürürken kollarım kasılmış, sırtım ise üst kısmından itibaren sertçe ağrımaya başlamıştı. Bedenime, ruhumun arta kalan kısımlarıyla sabrediyor, ancak gururum da bu işi artık kendisine yakıştıramıyordu. Nefes almak her anlamda zorlaştığında, bir sonraki parkta oturup tütünümü tüttürmeye karar verdim. 

Aklıma gelmişken, yeni tütün almıştım. Nerde bu çakmak?

            Köpeklerden korkmuyordum hayır. Sadece, köpek havlamalarıyla parktaki insanların bakışlarına maruz kalmaktan nefret ediyordum. İnsanların o lanet bakışlarına ve mesleğini yanlış tabir etmelerine dayanamıyordum. Köpekleri toplamayan belediyeye durmadan park yaptığı için müteşekkir olamıyordum. Sonuçta ben de oy kullanan bir vatandaştım. Gerçi içimde bir yerlerdeki bir duygu, köpeklerin çok da toplanmasını istemiyordu, arada bir varlıklarının fark edilmesi hoşuma gidiyordu çünkü. Sadaka vermek istedikleri zamanlar hariç. Sadaka almak... Benim gibi eli ekmek tutan birisi için ne kadar da zor ve tarif edilememesi nasıl iğrenç bir duyguydu.
            Son üç sokaktır sadece alışkanlık olarak tenekelerin yanlarındaki koli parçalarını almıştım. Tenekelerin içine bakmamıştım bile. Zaten ne halim ne de zamanım vardı. Tütünümü tüttürmeliydim artık!

Sahi nerde bu çakmak? Arka cebimde mi?

            İleride sakin bir park görünce sağ tarafındaki tenekeyi es geçip parka doğru hızlanmadan devam ettim. Şimdilik havlama hırlama yoktu. 2Hayret. Gecenin bu saatinde nasıl olmaz?' diye düşünmek yerine hiç umursamadan yarısından çoğu kâğıt dolu, dört çuval ve tahta parçalarından bozma arabamı parkın bir yerindeki çöp tenekesinin yanına bırakıp, arabamı görebileceğim ikinci banka oturdum. Genelde böyle yapardım kâğıt arabamın sahibi olduğum anlaşılmasın diye; ama zaten bu sefer en yakın ilk bankta birisi oturduğu yerde sızmıştı. Bu daha iyiydi tabi. Gömleğimin cebindeki şeffaf poşetten, sarılmış kalitesiz tütünlerimden rastgele bir tane seçip yaktım..."

İşte bu...

Kilosuna yüz liradan fazla verince gerçekten kaliteli oluyormuş.

            Sağ ön çaprazımdaki sızmış adamın garip halleri dikkatimi çekmişti. İkinciyi yaktığımda o adamla konuşma isteği oluşuverdi içimde. Köpeklerin olmamasından mı, bir yakınlık veya yalnızlık hissettiğimden mi bilmiyordum; ama tütünün yarısına gelmeden gidip, adamın yanına oturmuştum bile... Bir dal iyi sarılmışından uzatıp garip herifin kılığına kıyafetine baktım bir. Adamın şaşkın sayılabilecek bakışlarıyla karşılaşınca öylesine bir cümle savurdum:

'Ne iş yaparsın?'

Cevap gelmedi.

Biraz bekledikten sonra tekrar davrandım:

'Ben kâğıt toplarım; sen ne iş yaparsın?'

Garip herifle tekrar göz göze gelince onu daha da bir şaşırmış gördüm kendimce. Sonra herif önüne dönüp kısık sesle cevap verdi:

'Ben de kâğıt toplarım.'

Sıradan zamanlarda böylelerini bu bölgede rakip olarak görürdüm ama bu sefer kılık kıyafet ve duruşuyla benden daha sefil biri vardı. Konuşmaktan vazgeçtim. Yaşam şartlarının verdiği sertlikle herifin avcuna cebimden çıkardığım bozuklukları tutuşturdum. Gururumun kibrimin okşanması ile yardım edebilmenin ferahlığı arasında gidip gelirken arabama doğru yöneldim. Arabamı sırtladığımda garip herifin, elindeki paraya baktığını gördüm. Onun sevindiğini görmek daha bir hoşuma gitmişti şimdi. Sonra az öncekinden daha güçlü adımlarla parktan uzaklaştım.

***

            Garip herif, biraz daha kendine gelince aldığı parayla dolmuşa binip evine yöneldi. Oturma odasına kadar karanlıkta yürüdü ve ışıkları açıp elinde kâğıt kalemle, her tarafı karalanmış kâğıt olan, odasında yere oturdu. Az önceki kendisini kullanarak, kendi bencil duygularını yücelten adamdan intikamını almalıydı. Basit bir kâğıt toplayıcısının hatta çöpçünün kendisi gibi bir yazara yaptığı bu saygısızlığın altında kalamazdı. Onu yeren ve küçük gösteren bir şeyler yapmalı, yazmalıydı. Saati umursamadan hikâyesine başladı..."

İçime su serpildi.