MARAŞ SAATİ / Yasin MORTAŞ

 Fotoğraf: Y. Mortaş

Dağ yürüyüşleriyle aşılmış bu şehrin dilinde kırık bir alfabe
gibi duran yalnızlığı çağırdım
yokuş saatlerinin altından geçen rûzigâr bir Maraş ağrısı sapladı kalbime
ki yüzüm ahir yanlarıma yansıyan bir kent gibi ürperdi içinde
kim çağırdıysa gittim kim gittiyse çağırdım
sözüm aktı durdu o ateşlenmiş buluttan
eğildim insan yansımalarıyla o gölgesiz aynalarınıza
gecenin dokunulmamış rahminden ışıklar topladım

Bu ejder kalesinden sökülmüş aynaların gecesi yok
öyle bir ak su ki ışıkların içinden geçen saat
zamana ayarlanmış yalnızlıktan / bir Maraş bir ağzım yanar
dökülür üzerime o Milcan’ın topladığı rûzigâr
ya vakit durulur içimde ya da ocaklarda saatler kaynar

Dağın ezberlediği ovayı tuttukça betonun esmerliği
soluğu kesilmiş toprak gibi yanar Maraş
hilalin keskinleştirdiği kentlerde yatar güneşin kıvılcımları
zaman döner
söz söner
şehir yürür uçsuz gözlerinin içine

Dağ yürüyüşleriyle aşılmış bu şehir
dilimde
yazılmamış bir alfabe gibi durur


DÜKKÂN MEKTUPLARI-8/Mehmet Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL

“Muhterem ağabeyim,


Ferhat, hocamgilin çok tasvirli bulup da okumak istemeyeceği türden bir “dolambaçlı şapırdatma” yazmış, siz de nezaketen Ferhat’ı taltif ediyorsunuz, hakkınız var, grevler yapıp duran ve Oflu Süleyman gibi randımanlı mesai yapmayan bir tercümanı nazlayıp durmak zorundasınız.

Hayır, böyle Yeşilçam melodramları gibi uzadıkça uzayan şapırdatmalardan hoşlanıyorsanız edem Mehmed Yaşar’la her buluşmamızda size kucak dolusu yazalım böyle “faidesi meşkûk”, bağlamı rüşvetli, kendi dolambaçlı, mahiyeti elma şekeri gibi olan metinlerden.

Ferhat’tan beklenen Edirne’ye varıp hocamın kapısında aleyh dilenmesi olurdu, haydi sınav muafiyeti var diyelim, Kavlaklı’ya kadar varıp bir hocamın ikincisine müracaat edecekti. Onun yerine sıcak yatağından çıkmadan, uykusu arasında size telefonundan bir tasvirli, şapırdatmalı, Antep işi bir metin vermiş.

Hayır, gene de kıskanın diyorsanız kıskanalım. Gerçi benim bu yazdığım da aleyh hatırına Ferhat’a aşırı yağlı bir fatura çıkarmak oldu ama artık ehl-i insan hoş görsün.

Bütün dostlara arz-ı hürmet eder, aleyhli günler temenni ederim.”

Mehmet Raşit Küçükkürtül




Aziz üdeba,

Yazınız pek güzel ve fikirli. İcaz sanatının hâkim olduğu iyi yazı şartlarını haiz...

Bu mektubunuzdan dolayı size cevap veremem. Çünkü fakiri hep ikna ediyorsunuz. Nükteli anlamda söylersek, kandırıyorsunuz. Bu, sizin üdeba’dan oluşunuzdandır. Onun için sizin kaleminize kalem oynatamam. "Gönlünüze şifa veren mektup okuyun" yazımızda sizin için "şifası az" dememden sakın alınmayınız. Sizi diğer dostlardan ayırt etmedim. Bilakis "şifası az" ifadesinde edebî yârenlik ve naz vardır.

Efendim, siz de biraz gönlümüzü havalandıran şifalı mektuplar gönderseniz olmaz mı?

Sermayesi nedir ki?

Selâm ve daim muhabbet...
Ahmet Doğan İlbey 


***
DÜKKÂN MEKTUPLARI-1


hocamın "pîr-i mugânımız" diye tavsif ettiği kıymetli ağabeyim,

fakire attığınız "şifası az" zarfınızdan alınmak şöyle dursun memnun oldum, başımın ağrısı gitti, kulağı kutlu cemaatiyle de zarfı andık ve zât-ı âlinizin aleyhine konuştuk. ancak o günkü cuma içtimaında fakirin telaşı müsaade etmedi, dükkânda misafir de vardı, mevzu edilemedi. zarf, fikrî tenkit, aleyh, yârenlik sizlerin olduğu gibi bizim de gıdamızdır; medyun-ı şükrânım size. 

bu fakirin, zât-ı âlinize yazdığı mektuplar, küçük bir risale tutacak hacme ulaşmıştır sanıyorum. daha yazmak arzusu duyuyorum elbette. artık türk edebiyatında "şehir mektupları" gibi "Ahmet abi mektupları" diye bir edebî tür doğacak kadar zât-ı âlinize mektup yazılmıştır zannediyorum, hatta bir tanesi kitaplaştı bile! siz de eski mektuplardan olsun, yeni mektuplardan olsun habervaktim'deki sütununuzda neşretseniz de biz de kuru kuruya mektup yazmamış olsak! zât-ı âliniz, elbette, "Ahmet abi mektupları" diye bir edebî tür adlandırmasına râzı gelmezsiniz fakat en azından "dükkân mektupları" diye tesmiye edilmesine müsaade ediniz. hatta dükkân mektupçuluğunun terakkî etmesi için faaliyetlerde bulunalım. meselâ bu sahada en çok terakkî eden erbab-ı dükkân hocamgilin tensibiyle zât-ı âlînizin takdiriyle "dükkân mektupçusu" unvanını taşısın. muhakkak bu genç dükkâncıları teşvik edecektir. zarf, fikrî tenkit, aleyh, yârenlik gibi hususlarda kim daha kuvvetli şapırdatmada ve şangırdatmada bulunursa, kimin nüktesi keskin ve şerbetliyse, kimin üslûbu bediî ve ulvî ise onu "dükkân mektupçusu" tayin edin. zamanla mehmet narlı hocamıza telif öder, "dükkân mektupçuluğu" hakkında akademik bir kitap yazdırırız, böylece akademi camiası da gıkını çıkaramaz. hatta "saatleri ayarlama enstitüsü"nden mülhem, biz de şehr-i Maraş'ta bir "dükkân mektupçuluğu sempozyumu" tertip ederiz ki âmâ üstadınızın kızı ümit Meriç'in "İslâm'da Köpek" diye bir konferans vermesinden (konferansın afişi e-mektubumun ilavesindedir) daha anlamlı ve edepli bir iş olacaktır bu sempozyum. velhâsıl dükkân mektupçuluğu bir müessese olarak tesis olunursa fakir de şevke gelip bu millî hedefe hizmet etmek için daha çok ve daha şifalı yazacaktır herhalde. 

erbâb-ı fikir için "dükkân mektupçuluğu"nun teknik hususiyetlerinin uzun uzadıya anlatmaya lüzum yoktur sanıyorum. elbette dükkâncı olmayan, dükkân mektubu yazamayacaktır. dükkân mektupları, doğrudan hocamgile hitaben yazmak müşkül olacağından (elbette bazı hayasızlar çıkıp hocamgile de hitaben yazmaya kalkışacaktır) dükkânın başkomutanı sıfatını haiz olmanız hasebiyle zât-ı âlînize olacaktır. dükkân mektupları, dükkân diliyle yazılacaktır. elbette Mozart dinleyerek yazılması caiz değildir. tütün içilerek yazılması efdaldir, müstehaptır. teheccüd vakti ve seher vakti yazılanı muhakkak ki daha faziletlidir. iyi bir "dükkân mektubu" ağyarı dışarıda bırakır, zât-ı âlînizin tabiriyle "elin lafını vermez". elbette enbiyâ, asfiya, kibâr-ı ricâl, urefa, üdeba ve ulema ve dahi şüheda ve illa hocamgilden mevzu açması, onlara telmih ve atıfta bulunması vaciptir. dükkân mektupçusunun tenasüp sanatını gözetmesi en mühim vazifesidir, o bakımdan mevzunun "adlî vakıalara", "üçüncü sayfa haberlerine", "düz particiliğe", "kırk yıllık bayat, hamasî ülkücülük laflarına" ve elbette "tarhanalık yoğurda" uğramadan nihayete erdirilmesi, namazdaki huşû mesabesindedir. iyi bir dükkân mektubu muhakkak ki iyi bir nesirde aranacak asgarî hususiyetleri ihtiva etmelidir, bu bahsi uzun uzadıya yazmaya gerek yoktur, erbabının malûmudur. 

sözlerime burada nihayet verirken dükkân mektupçuluğunun efradını câmi ağyarını mâni bir surette tebarüz ettirilmesi için zât-ı âlînizin himmetini rica ediyorum. hürmet eder, ellerinizden öper, dualarınızı istirham ederim. Mehmet Raşit Küçükkürtül

***
mahmutpaşa işi, kötü ve üstelik lirik bir kartpostal şiiri


senin
öyle kestane kahve saçların vardı
güneş oradan doğardı
senin saçların lügatleri hizaya çekerdi
ordular senin saçlarını kuşanırdı.
insanlar oyuncaklara koşardı,
biz saçlarına koşardık
işte gönül seyrangâhımız derdik.

senin saçların bir çağlayan!
taylar doğurur,
bozkır rüzgârı.
âşıklar mabedi,
senin saçların.

senin saçların…
vardı.
kestane kahveydi.
insanlar nefeslenirdi,
biz saçlarından nar çiçeği toplardık.

kestin,
öksüz kaldık.
yeniden tenzil olduk 
dûn-
ya’
ya. 
    







***

KAHRAMANMARAŞ,  UNESCO’NUN “EDEBİYAT ŞEHRİ” UNVANINI ALMALI MIDIR?






mâlum olduğu üzere kahramanmaraş’ın “unesco edebiyat şehri” diye tescillenmesi, bir hedef olarak şehrimizin idaresini elinde bulunduranlar tarafından dile getiriliyor. bu fikrin nasıl ortaya çıktığını, kimlerin teklifiyle şekillendiğini, kültür çalıştayı türünden bir şûrada mı karara bağlandığını bilmiyorum. ama sözkonusu hedefin  çeşitli kereler, farklı kişilerin ağzından dillendirildiğine şahit olduk. evvelemirde böyle bir hedefin sıhhati üzerine düşünmekte fayda var. şehrimiz, unesco’nun mezkûr listesine girmeli midir? acaba kahramanmaraş unesco’nun edebiyat şehri seçtiği beşinci şehir olsa iyi olur mu? türkiye, tanmizat’la iyiden iyiye tebarüz edip saflaşmış bir kültür mücadelesinin içerisinde: yeri gelmiş “alaturka-alafranga”, yeri gelmiş “mürteci-asrî” ve bazen de “sağcı-solcu” diye ayrışmaya gidilmiş. bu ayrışmanın, tefrikanın ortaya çıkmasında ise hep aynı kültür savaşı var. batı medeniyeti ile yüz yüze gelmenin doğurduğu bir kültür savaşı bu. peki, türkiye’nin bugün el’an dünya siyasetinde bulunduğu yer; birleşmiş milletler gibi müeyyidesiz, tarafgir, göstermelik ve köhne bir müessesenin yan kuruluşunun “aferim listesine” girmek gibi kültür hedefleri koymaya müsait mi? bu soruyu, türkiye’nin kendi iç dinamiği olan kültür savaşı bakımından da sorabiliriz. naçizane kanaatim o ki sorunun iki türlü sorulmasında da cevabı  müşkildir. hakkında düşünmekte fayda mülahaza ettiğimiz bu soruya bıyık altından gülen ve içten içe “geçti bunların pazarı…” ümitsizliğine ve banka ekstrelerine gömülen süslü muhafazakarları bir kenara bırakıp özlü bir cevap ile meselenin bu tarafını bağlayalım: her cümlenin “yerli ve millî” sıfatlarıyla dolup taştığı şu günlerde unesco’nun koyduğu ölçülere gönül indirmenin doğru olmadığı muhakkaktır.


bir kültür savaşının içerisindeyiz dedik. vakıflar aracılığıyla birçok ihtiyacını gideren bir sosyal örgütlenmeden bugünlere geldik. belediyelerin kendisini nasıl konumlandırdığı bir mesele olarak durmaktadır. okulların açıldığı sıralarda bir belediye “kitaplar devletten, kırtasiye bizden” şeklinde bir sosyal yardım işi yapıyordu. benim burada dikkatimi çeken, belediyenin kendisini devletten ayrı konumlandıran bir üslupla slogan geliştirmesiydi. belediyenin konumunu başka örnekler üzerinden de düşünebiliriz. bugün ne tür faaliyetler icra ettiğinden tam olarak emin olamadığım “kültür evi”, “bilgi evi”, “sosyal etkinlik merkezi” türünden birçok belediye kurumları açılıyor. yine taziye evi ve kütüphane adı altında etüt salonları da belediyeler tarafından açılıyor. halkın buraları “devlet binası” olarak gördüğü kolayca tahmin edilebilir. aynı halkın, kendi parasıyla yaptırdığı ve idaresini devletin bir birimi olan diyanete bıraktığı camileri ise kolayca sahiplendiği görülür. belediyenin yaptırdığı taziye evinin caminin müştemilâtına dahil olduğunu düşünelim bir an için, bu durumda artık camiden sayılan taziye evinin veya başka bir kurumun sahiplenilmesi daha kolay olacaktır. bu örnekten hareketle kültür siyasetinin de yeniden ele alınması yerinde olacaktır. meselâ dört senedir kitap ve kültür fuarı yapılıyor kahramanmaraş’ta. bu fuarın, müspet bir sosyal tesiri olduğunu dikkat eden herkes görmüştür. bu fuar faaliyetleri çerçevesinde yaşar kandemir’in ulucamide örnek bir şifa-i şerif dersi yaptığını düşünün. yahut camilerimizde o hafta vaaz kürsülerinde davet edilen hocaların, mesela bilal kemikli’nin “mevlid külliyatı”nı ve mevlid kültürünü anlattığını düşünün. herhalde bu tip faaliyetler, içerisinde bulunduğumuz kültür savaşında “yerli ve millî” olan adımlar olacaktır.

serdar yakar bey, bir sohbetimizde, osmanlı devrinde saraçhane civarında bir sahafın kısa bir süre için açıldığından söz etmişti. sahaflık, bizim kültürümüze ait bir kitap tedavül şekli. bugün de yerini büsbütün kaybetmiş değil.  kahramanmaraş’ta da “yeryüzü sahaf” adıyla mustafa mızrak abimiz bu işe emek veriyor. onunla beraber daha çok “kelepir kitap” işi yapan ismail demir abimizin “demkâr”ını da yıllardan beridir berdevam olduğu için anmayı bir vefa borcu sayarım. herhalde türk dünyası için örnek bir “edebiyat şehri” temsili çıkarsak içerisinde muhakkak sahaflar olacaktır. bugün belediye çarşısındaki, demirciler çarşısındaki kadim zanaatlarla uğraşanların berdevam olması için duyulan iştiyak ve gösterilen teşvik “yeryüzü sahaf”a gösterilmez, yanına yenileri eklenmezse herhalde edebiyat konusunda müddei olmak muhal olacaktır. kırtasiye merkezli yürüyen bir kitapçılığı aşmak için bir kitapçılar çarşısına ihtiyacımız var. saraçhane camii etrafının böylesi bir kültür çarşısı olduğunu düşünün. saraçhane’de kahramanmaraş belediyesine ait bir “şehir kitapçısı”nın açıldığını ve mustafa mızrak’ın sahafının buraya taşındığını düşünün, kültürel teşviklerle burası büyüyecektir. dün burada yer alan mevlevî kültürünün de “kalıntı” olmaktan kurtarılması bölgeyi eski atmosferine kavuşturmaya yarayacaktır.

muhakkak ki bir şehrin ilim ve edebiyat ufkunu kütüphaneler belirler. kahramanmaraş’ta belediye tarafından birçok kütüphaneler açıldı. fakat kabul etmek gerekir ki buralar kütüphaneden daha çok etüt salonu olarak vazife görüyor. bu, istenilmeyen veya kötü sayılan bir netice değil elbette. bir ihtiyacı ortaya koyması bakımından, bugün yaşadığımız evlerin ders çalışmaya elverişli mekanlar olmadığını göstermesi bakımından dikkat çekici bir netice. benim dikkat çekmek istediğim husus: aslî vazifesini ortaya koyan bir kütüphane yoktur kahramanmaraş’ta. elbette, bir kütüphane kültürü de yoktur; bu da kabul etmemiz gereken bir hakikattir. peki, böyle oldu diye kütüphane işinden vaz mı geçmeli? burada tekrar cami örneğine dönmekte fayda var. camilerde ve okullarda devamlı ve canlı kitaplıklar kurmak konusunda belediye-milli eğitim-müftülük arasında bir proje niye yürütülmesin? camiler ve okullar kütüphane kültürünün oluşmasında vazife görecek yerlerdir. nitekim ismail erünsal’ın kaydettiğine göre kahramanmaraş’taki ilk kütüphanede alaüddevle bozkurt bey’in ulucamide kurduğu kitaplıktır. yeri gelmişken ifade etmekte fayda var. inşa edildiği devirde şehrin en işlek yerinde bulunan karacaoğlan il halk kütüphanesi maalesef bugün, kenarda, memurlarının içeri giren birini görünce “eyvah biri daha!” gözüyle baktığı, sandalyelerinin nuhnebiden kaldığı, kimi bölümlerinin toz içinde olduğu ve 16.30’da memurlarının “artık gidin!” diyen gözlerle taciz ettiği bir yer. bunun yerine şöyle düşünün: eski ssk binası ile yenişehir hastanesinin yerine büyük bir kütüphane… zemin kat, tamamen çay ocağı, kitap kahve, kitap kulübü, kafe, ciltçi, fotokopici gibi yerlerden oluşmak üzere üst katları kütüphane ve okuma salonlarından müteşekkil, 24 saat açık ve o çevrede kesafet kazanan üniversite talebeleri için bir sığınak… böyle bir il halk kütüphanesi, önünde büyüme hedefleri ve öğrenci sayısını artırma arzusu olan sütçü imam üniversitesi için de desteklenecek bir proje olur kanaatindeyim. belki böyle bir kütüphanenin kuruluşunda 75 bin kitabı ve daha iyi hizmet standardıyla üniversitenin kütüphane birimi rehberlik de edebilir. 


(1 rebiülahir salı 1439 – 19 aralık 2017 salı)


***
İSTİKLÂL MARŞI DERNEĞİ BUGÜNE KADAR NE YAPTI?


Bu soruyu öteden beri türkiye siyasetini bilen gören bir ağabeyim sordu bana. İlk başta bunun aramızdaki nükteli sohbete istinaden atılmış bir zarf olduğunu düşündüm. Esbâb-ı mûcibesi bundandır, cevap verirken de böbürlenir edâ takındım. İstiklâl marşı derneği'nin onlarca faaliyeti olduğunu söyleyip. Konferans, panel, tartışmalı konferanslar, millet mektebi ictimaları, televizyon ve radyo programları, basın toplantıları, sergiler ve belgeselden söz ettim. Neşir vadisindeki bülten, internet portalı, 18 sayılık çelimli çalım dergisi, kitapçıklar, TİYO tavassutuyla çıkan kitaplardan söz ettim. Hicrî takvim çalışmasını, islâm harfleriyle okuyup yazmak için gösterilen çabaları anlattım. Bendeniz böyle sayıp dökünce suali tevcih eden ağabeyim durdu düşündü, mahcup oldu. Meğer bunların hiçbirinden haberi yokmuş. Bu kez de ben şaşırdım. Çünkü karşımda ağabeyimin ismet özel okurluğu, en az benim yaşım kadar vardır. Dikkatli bir ismet özel okuru olduğunu bilirim. Demek ki bir yerden sonra dikkatini ve takibini kaybetmiş.

Bu ağabeyimle aramda geçen konuşmanın benzerlerini daha evvel de yaşadım. Bugüne kadar herkesin her şeyden haberdâr olduğunu düşünerek hareket ettim. Yine de öyle hareket edeceğim. Fakat insanların kendi dünyalarına neredeyse gömülü hâlde yaşadığını da kendime kabul ettirmem gerek. Herkesin kendi efkârınca bir sebebi var. Kimisi artık yeni bir merak ve dikkat çabasına gerek görmeyecek kadar kendini doymuş, yukarıda bir yerde sayıyor. Kimisi zihin dünyasını bilhassa tecrit vaziyette tutuyor; yeni dünyalara, yeni bilgilere açılmak için yorgun bir zihin taşıyor çünkü. Kimisi sosyal şartların tecridine râzı oluyor: sırayı bozmuyor, dönüp arkasına bakmıyor ve hayata taşra düşüyor. Manukyan'ın vergi rekortmeni olduğu günlerden sonra doğan çocuklar ise bir harika! Birbirlerine "videolu cevap"lar gönderiyorlar. Her meseleyi, televizyonda geceleri çıkan ve gâvurcası "talk show" olan gırgır şamata "seyirlik"lerinin kıvamına getirmeyi başarıyorlar. Her şeyin özetini arıyorlar. Aslında onların trajedisi pi sayısını sabit almakla ve mikroskobun nasıl çalıştığını "şöyle uzaktan bir görmek"le başlıyor. Onlar da istiklâl marşı derneği genel başkanının televizyonda söylediği "çok ilginç" sözlerin ne mânâya geldiğini soruyorlar. Merakını, dikkatini yitirenlere, "şiirlerini okudum ama nesirlerini okumadım." diyenlere ve renkli, çok kanallı bir televizyonun olduğu evlerde büyüyen çocukların sathî tavrına rağmen yine de birkaç cümle kuralım, birkaç bilgi verelim.

İstiklâl marşı derneği'nin tertip ettiği konferansların bazılarının başlığı şunlar: 
* türk tarihin neresinde?
* türkiye niçin vatan
* kâfirlerden kaçırılmış metin: istiklâl marşı
* istiklâle ilave olmak veyahut istiklâli ilave etmek
* bir zamanlar türkiye'de şiir
* türkiye şiirin neresinde?
* ne kaçaklara, ne de oturaklılara marş gerektir
* istiklâl marşı'nın hayatımızdaki yeri

Yine derneğin tertip ettiği panellerden bazılarının başlığı şunlar: 
* millî pazar olmadan, millî birlik olmaz
* bir çağın başlangıcı olarak istiklâl marşı
* istiklâl marşı: abide milletin kaidesi
* bir ideoloji olarak istiklâl marşı
* harç bitti yapıya devam
* kendini bilen rabbini bilir
* git vatan kabe'de siyaha bürün
* istiklâl marşı ile asrın idrâki 

İstiklâl marşı derneği, türkiye'nin istiklâl marşı'nın yazıldığı şartlara geldiğini görerek hareket ediyor. Ehemmiyetli mesele olarak da istiklâl marşı'nın da kendisiyle kaleme alındığı kur'ân harflerinin tekrar câri hâle gelmesi olarak görüyor. Eğer kendi hurûfâtımızla okuyup yazmaya tekrak başlarsak türkçenin yok olma vetiresini de durdurmuş olacağız inşallah. "erzurum" yazıp erzurum okuyan insanlardan, "arz-ı rûm" yazıp erzurum okuyan insanlar hâline gelebilirsek... Yani ne söylediğini bilen insanlar... 

Teklif şu: temiz kal, agâh ol, aklına mukayyet ol. "hicrî takvime geçecek olursak banka ve borsa işlerini nasıl yürüteceğiz?" diyen insanları bir kenara bırak; seni ihyâ edecek işlere koyul: takvimini, yazını, hâsılı cümle unsuruyla hayatını almaya bak. Allah'ın vaadi muhakkaktır ve doğacaktır sana o gün, sen ona lâyık olmaya bak. 

Pk.46 kahramanmaraş


***
TEMİZLİKÇİ KADIN
Öykü

Nasıl yorulmuşum, bu vücudum iflah olmayacak, bu ne kadar uyumak! Halbuki dün benden çok, temizlikçi kadın çalıştı. Bugün sabah altıda kalkıp çalışmaya gidecekti yine, Allah yardımcısı olsun! Ben akşama kadar çocuğa baktım. Ayakta durduğumdan mı şu eklem yerlerim kopuyor, kopuyor! Kadına yüz yirmi lira verdik. Sağ olsun, akşam yediye kadar çalıştı. Hak geçmesin dedim Fatma'ya, yirmi lira daha verelim. Beşe kadar çalışacaktı normalde. İyi de temizledi, çocuğun örümceğine varana kadar her şeyi arı sili yıkadı. Elinden iş geliyor maşallah, kendini de çok tutuyorlar, boş günü yok. Ramazan’da da çalışacakmış. "zor olmaz mı anam?" dedim. "herif, işe tatil verdi, mecbur..." diyor. Oğlu ilik kanseri olmuş, hastanede yatmış, kocasından ilik nakli yapmışlar. Herifi kelle paçayı filan çok severmiş. Doktor, sende çok ilik var, ne yaptın da böyle oldun demiş. Allah’ın işine akıl sır ermez işte; ona onu sevdirmiş, berikine hastalığı vermiş, buluşturmuş. Kocası eski adliyede çaycılık yapıyormuş. Sonra bu hastalık çıkmış işte, evi satmışlar, çocuğun hastalığına yatırmışlar. Onu da sormadım, sorulmaz ki... Akşam dönerken anlattı zaten. Allah eşe dosta, çorumuza çocuğumuza vermesin; neslimizden uzak eylesin, zor imtihan.

Geçen nisan ayı mıydı, yayla câmîin yanında kanser hastası bir avrada tövbe verme gittiydim. Boynuna bir bant yapıştırmışlardı, acısını azaltıyormuş. Onu sordum. Duruyormuş daha. Ben tövbe verince epey bir ağladı, mahzunlaştı. Dört çocuğuynan oturuyor. On yedi yaşında gelinlik bir kızı var. Ondan büyük bir oğlu var, okuyormuş okulu bırakmış. Çalışıyormuş, annesine bakıyormuş. İki de küçük kızı var, ikiz, on yaşında. Çocukların ayakkabıları yırtılmış, onları yapıştırmaya uğraşıyorlardı. Kalan bende n’apım? Üzerimde kırk lira vardı onu verdim. Kadının teyzesinin kızı da üstünü tamamlayacak ayakkabı alacaklardı.

Kocasını hiç sorma. Avrat kanser olunca herif, başka bir avrat almış. Bu bizim Fatma’ya temizliğe gelen kadının akrabası. Kaynının hanımının bacılarından biriymiş adamın aldığı avrat. Neyse bunlar evlenince, bu kez, bu ikinci aldığı da kanser olmuş. Sonra bu ikinci avratnan adam, şu orman dairesi tarafında bir adam öldürmüşler. Hapistelermiş. Bilmiyorum niye öldürmüşler. Sorulmaz ki... Adamdan hepsi yüz çevirmiş. Nasıl geçinecekler yavrum; zavallı kadının, anası kız kardeşi yanında, onlar bakıyor. Devlet de üç ayda bir bunlara bin lira para veriyormuş. Oturdukları ev kayınbabasınınmış. Yok, çık dememişler, kayınbabası zaten ölmüş. Adamcağız da oğluna küskün ölmüş. Niye sen ikinci hanımı aldın, bunları ortada bıraktın diye o da yüz çevirmiş. İşte büyük çocuk, oğlan, okulu bırakmış, çalışıyormuş. Kadın hastanede, tedavi görüyor ya, hastaneye babası gelmiş oğlanın. Oğlum baban demiş kadın, bir bak. Çocuk "bana baba lafı vermeyin" demiş, yüzünü azdırmış, kalkmış gitmiş. Yavrucak sabaha kadar anasının başı ucunda oturuyormuş. Allah yardımcıları olsun.

Onu da sormadım, ikinci avrat bu herife niye gelmiş, tanrı canını almaya... Ha, evet, temizlikçi kadının kaynının hanımının bacılarından biriymiş. Hastanede bizimkine gelip af dilemiş. Her gün hapishaneden gelip tedavi görüyor ya, bu bizimki de hastanede... Karşılaşmışlar. Bu ikinci gelen avradın bacısı da iki ay evvel sinir krizinden kendini hastanenin üçüncü katından atmış. Temizlikçi, belki duymuşsunuzdur, haberlere çıktıydı diyor. Şu yukarıdaki büyük hastanenin üçüncü katından atmış. Âmin, yavrum, âmin; Allah eşe dosta, çorumuza çoğumuza böyle imtihanlar vermesin. Allah neslimizden uzak eylesin.

Geçen Aynur hanım bana:

“Şu ortalık düzelsin diye bir hatim indirelim.” dediydi.

Aldığım cüzün birini sana versem, olur mu?

On beşinci cüzü veriyorum.

Ayın yirmi altısına kadar okuyacaksın…


GURBET VE HASRET VE VUSLAT / Nurcihan KIZMAZ


Elimi açtım
Bir dua ettim
Dua umuttu 

Bir yıldız kaydı
Bir dilek tuttum
Dileğim tuttu

Bir güneş doğdu
Geceyi boğdu
Sonra sen doğdun

Elini tuttum 
Önce yürüttüm
Sonra sen gittin

Sen gurbettesin
Ben hasretteyim
Gönlüm vuslatta


ADI GÜZEL, KENDİ GÜZEL BİR DERGİ: VAKT-İ SÜKÛT/ Ahmet Doğan İLBEY

“Yoldaki Kalemler” dergisinin sahibi şair ve hikâyeci Hasan Ejderha’dan ilham alan genç şair ve yazarların Hatay’da çıkardığı adı güzel, kendi güzel kültür edebiyat sanat dergisi “Vakt-i Sükût” Haziran-Temmuz 2015, 3. sayısıyla içtimaya çıktı. Dergi başlığının üzerinde sabit duran anlamlı sözü bu kez duyurmak isterim: “Sükût Et! Kopsun Kıyamet!”

Bu sayıda kıdemli şairlerden Yavuz Bülent Bakiler ile Söyleşi var. Derginin bu sayıdaki baş sözü de çarpıcı olmuş: “Kartalları ürküten kanat sesleri ile selâmlıyoruz şiir yurdunu”

Bu sayının şair ve yazarları şöyle: Muhammet İbrahim Balcı: Uyanıyoruz, Ahmet Mentes: Bulutlara İyi Bakın, Hasan Konç: Işığa Aç Yüreğini, Hasan Ulaş: Münzevi, Memduh Atalay : Suskun İkindini Sevdim Bir, Hasan Ejderha : Esmer Öğretmen, Kübra Kaplan: Bilmiyorum, Ejder Turan: Aydınlığa Düşmanlık, Talat Özer: Semaver, Ahmet Aktaş: Cennet Kapısı, Nedim Yılmaz: Tek Başına Dört Mevsim, Bestami Yazgan: Gönül Şafağı, Ali Parlak: Hayalet, Adem Tokaç: Şeb-i Arus, Olsun Bu Gecem, Mehmet Yıkılmaz : Düşünmeyi Eşsizleştirmek, Kadir Soydan: Ey Berraklık, Erdem Bağırmaz: İnci'ye Açık Mektup, Ahmet Yıldırım: Yürek ve Zihin, Hasan Başdemir: Bir Ölünün Şiiri, Feruz Arslan: Belki, Gazi Balcı: Önce ve Sonra, Ali Güdek: Memlûk , Mustafa Kul: Arkadaki Yüz, Kadir Erdoğan: O Yâr, Ahmet Doğan Can: Ben Neler Gördüm, Abdulkadir Şahin: Kitap Kütüphane Tefekkür Medeniyet İlişkisi, Kübra Bozan: İmkansızdan Tohumlar, Güven Fatsa: Vehim, Ramazan Akyel: Kurt Çölde Yaşar mı?, Muhammet Hamdullah Doğan: Mizgince, Onur Çakmak: Aşk Başkaldırmaktır, Berrin Müzeyyen Alpay: Gülbangı Fetih, Büşra Sarcan: Ölüm Dansı, Nermin Karakurt: Diriliş, Faruk Ceren- Gün Sazak Göktürk: Şair Atışması-4, Ülkü Güven: Sazende, Mustafa Mete Yeşiloğlu: Feylesof Şair ve Aşık, Kırgız Gölü: Alıkul Osmonov ( Çeviri: İbrahim Türkhan)

Arka kapakta, Yavuz Bülent Bakiler’in “Sen Sen Sen” şiiri ile iç kapakta “Her Çocuk Ölümünde Cennetten Müjde Var” başlığıyla verilmiş, Mehmet Sabit Özmüş imzalı “Evladın Ardından” şiiri yer almaktadır. Dergi, “Kültür Sanat Köşesi” ve Kitap Tanıtım Köşesi” ne de yer ayırmış.

http://www.habervaktim.com/yazar/71832/alperen-islam-devleti-davasinin-mukellefiyetini-tasiyana-denir.html

YILGIN / Yasemin TALU



Ucun bucağın hüzün senin, 
Varın yoğun keder,
Kimine solgun yüzün
Kimine öfken düşer

İçten bakışın ibadet senin,
Yok olup bitmelerin kader,
Cennetin kapılarını açmak için
Bir rekat gülsen yeter

Gün doğmaz gönlüne senin,
Her günün daha da beter,
Pas tutmuş, işlemez saatin
Zamanın izini nasıl sürer

Beni anla, sevinçlerim var benim,
Gelemem, bu senin kıyametin,
Küllerin savrulur tükenirsen eğer,
Ben unuttuğun yerdeyim

YOLU UZATMA MERASİMLERİ‏ / Metin ACAR


o dala çaput bağlıyorlar 
beni de asıyorlar dileklerimle
dileklerimi başkasının ağrısında
bağlıyorlar bir sancı nasıl bağlanıyorsa
ve kalbim
burada bir çalı, bir çaput ismi değil
kimse kimseye bağlamıyor sancısını
sancı sevgili
burada bir aşk değil
ben de utanıyorum aylak adımlarımdan
ayaklarım burada, burada değil

misafirdim oturduğum o ağacın altında
acı burada çok misafir kalmak gibi
tenini saklıyordu bir çaputun arasında
ten burada saklı kalmış bir zehir değil
gelişimi bekliyorsun
o kentin dış duvarları çaput bağlı değil
sancısnı unutursun bir gümüşçü dükkanında
gümüşçüler burada bir pazar değil
çok kaldım, çok kalabalıkta
kent çocuklarımızın fotoğraflarını masum çekmiyor
bizi bir ağaca bağlamıyorlar
biz burada çok biz değil
derdini asıyor bakıyor çocuklar
atlara binmiyor ya nasip demiyor kızlar
kızlar burada hiç dokunulmamış ten değil

yolumu uzatıyorum
ellerim'i
sıktığım bir bıçaktan henüz bırakmadım
bıçak burada can çıkarmak değil
yalan bir merasime katlanıyorum
çiçekli bir bahçe hayaline su döküyorum
çok çaputlu  sert bakışlı
bir ağaç gölgesinde seni izliyorum
bir sigara yaksam
sigara burada hiç zehir değil
sigara orada da hiç zehir değil
beni de kaybedecekler bir çaputun ağrısında
sevgili o zulüm burada hiç ölüm değil
yolumu uzatıyorum merasimlerle
o donuk bakışlar kal demeliydi bana
aslında çok kal demeliydi bana
çünkü kal demek burada git demek,
değil miydi emanet bırakırcasına gemileri batırmak
evet korktum buradan
çünkü çocuklar fotoğraf çekinmeyi doğarken öğreniyorlar artık
doğdu onlar limanlarına gemi yanaşmayan iskeleler gibi
evet unuttum
unuttum evet epeyce uzaklaştım
kamburu henüz çıkmamış
gövdesi eğri duran bir ağaç kadar
toprağa bağlanabilen bir çaput kadar

bu mirası da as saklı kalsın
sevgili en ince bir dala göm onu
yolu senin geldiğin yöne doğru
gösterdim kendimi bul kendini
diye diye diye bağla beni
yolu bu çıkmaza doğru uzat
çünkü taşlar burada çok ağıt değil
kelimeler burada bir savaş değil
burada ölmek
balığın ağzındaki sigara kadar sulu
ölüm burada hiç ciddi bir uğraş değil
düşünsene beni bağlıyorsun o ince dala
dal burada hiçbir dil değil
her doğan çocukları düşün
hepsinin dilleri aynı değil
süt kokmayan dua kokmayan bir göğüsten süt içiyorlar
ve aşk burada süt kadar beyaz değil
kokusunu arıyorum taze bir gülün
korkma bu sözüm burada hiç sana değil
kokusunu arıyorum taze bir gülün
az argo çok ego birazda sert bir koku
hakkını yemiş olmalıyım kesin
bir taze gülün daha
hak elbette anlarsın sevgili
burada aranılası bir şey değil
tam göğsümden vurdular,
bu sancı sana benden hediye değil
düşünsene devamlı aynı cümleyi kuruyorsun
seni benden başka kimse anlamıyor
bu elbette sevgili
bu da bir ağrı değil
tabiki zayıf bir yolda yoksulluğumu çiziyorum
işim yoktu
terliklerimin yırtılan ucunun yere sürtünmesi
bunu hiç umursamıyorum
yolu senin geldiğin yöne doğru çeviriyorum
gösterdim kendimi bul kendini
diye diye diye aranıyorum


IRMAK AKAR ŞALIMDA / Meryem YARDIMCI KÜÇÜK



Şalımda bir nehir akar
Öyle ıssız öyle sessiz
Bir dağ yürür kıyılarında
Bense sarp uçurumlarında
Her gün yaşamı dolarım saçlarıma

Bir bulut belirir
Yağmurlar yüklenmiş gözleri nemli
Ha ağladı ha ağlayacak

Şalımda bozkırlar uzanır
Gezip dolaşsam dört bucağını
Yine varıp gölgende kursam çadırımı
Yağmur ha yağdı ha yağacak

***
BU ŞEHRİN



Bu şehrin anlından akan nehre
Gözlerimden hüzün diye sen aktın
Bilmedin içimin dehlizinde
Asırlara bedel bir sürgün yaşattın

Bu şehrin avuçlarında güller açarken
Sen yüreğime diken tohumları attın
Görmedin gül yangını ne demekmiş
Alev alev yanışıma odunumu sen attın

YENİDEN BAŞLAMAK / Memduh ATALAY


Her şey bir etkiyle bir araçla geliyor
Sen araçsız, sebepsiz birdenbire geliyorsun
Geliyorsun ve her şeye hâkim oluyorsun
Bilhassa akşam vakitlerinde
Çayı masada unuttuğumda
Kitabın hangi sayfasındaysam geri dönüyorum
Yeniden başlıyorum ama nafile
Kelimeler karışıyor satırlar karışıyor
Elimde sigara varken tekrar yakıyorum
İçimde kabaran bir deniz
Sadece annelerin bileceği bir hüzün dalgası
Ne zaman geleceğin belli olsa sen, sen olmazsın
Ne vakit geleceğini bilsem ben, ben değilim
Bir denkleme de benziyor hani
Çözmek ne mümkün ben beşerim
Yanıp kül olan yıldızlar gibi
Dünyanın dışında söylenir benim hikâyem
Bir gam dağı efsanesi içinde
Erguvanlar şiir saçıyor
Numara ile anılan insanlar arasında
Yine birdenbire sen geldin akşam vakitlerinde
Korkuyorum gelişinden
Gidişin zaten tam korku üzre
-Her daim açık kapıdan giriyorum –
Tövbe!


BİR SEVDADIR TESPİH / Hasan EJDERHA

Bir sevdadır tespih. Yoldur, yoldaştır; sanki sevgiliye götüren bir merdiven basamağıdır her habbesi. Dokuna dokuna, okşaya okşaya, parmaklarınla tespihin habbelerini hissede hissede çekilen bir “Süphanallah” “Elhamdülillah” “Allahüekber”dir. İliklerine kadar Allahüekber. Ciğerlerine, tüm azalarına, ruhuna kadar Allahüekber diyebilmenin tadıdır tespih. Ve o tadı tespihin de aldığını hissetmek, tespihe de o manevi hazzı aldırmak, belki de gibi yapmak. Kendisinin aldığı, tattığı manevi hazzı, tespihine de aldıranlar, tattıranlar gibi yapmak. Sonra bir “Estağfirullah” ile kabuğundan, dünyaya batmış kabuğundan, bir Ağustosböceğinin kabuk değiştirmesi gibi, kabuğu değiştirirken, kaybedilen azaları ve yetenekleri de geri kazanarak eski kabuğundan çıkmak…

Her tespihin habbesinin dokunuş hissiyatı vardır. Birisi diğerinden farklıdır. Tespihin cinsine göre değişir bu farklılık. Kuka, sair ahşap ve çekirdeklerden yapılan tespihler ile bağa, kemik, boynuz, kehribar, yine bir çeşit kehribar olan Oltu Taşı, ele hafif gelen ve taşıması kolay tespihlerdendir. Kehribar ve kuka bunların en hoş olanlarıdır. Mesela eskiden saraylara ve önemli konaklara gelen hekimlerin elinde kuka tespih görülmediği zaman o hekime muayene olmaktan imtina edilirmiş. Kehribar ise, sultanların, paşaların, ağaların tespihi olarak bilinir. Dünyada çoğunlukla Erzurum’un Oltu ilçesinde çıkan Oltu Taşı’nın ise bedenin elektriğini aldığını söylerler. Her birinin kendine özgü zarafeti vardır. Birisi çektikçe parlar, bir başkası çektikçe kokularını etrafa yayar. Her karakterin, her karizmanın ayrı ayrı tespihi olması, her tespihin ayrı ayrı ustaların, tespihdarların elinden çıkmasıyla nam ve değer kazanıyor olması insanın aklına “At sahibine göre kişner” atasözünü getiriyor. Kişinin karakteri, hal-i pür melali nasılsa elindeki tespih de durumu ile doğru orantılıdır çoğu zaman. Tespihdarlar, tespih meraklıları, kolleksiyonerler, Önemli tespih satıcıları, Tespih imalatçıları… Memleketimizde öyle güzel ustalar, tespihdarlar yetişmiştir ki; çoğunun ünü başka başka memleketlere ulaşmış, yaptıkları tespihler dünyaca aranır olmuştur.
Memleketimizde çok sevilir tespih.

Doksandokuzluk, otuzüçlükleri yapılır.

Sonra bir de onyedilisi vardır ki bu da Efe Tespihi’dir.

Çeşit çeşit püsküller yapılır tespihlere, gümüş püsküller; sallamalar, kamçı- kırbaçlar ve kırbaçların ucunda yine gümüş, değerli taştan sallama aparatları. Her biri bir başkasından güzeldir. “Bir tespih alayım kendime” deseniz de bir tespihçide eğleşiverseniz, şaşırırsınız hangi tespihi alacağınızı. Her birinde ayrı bir güzellik, her birinde ayrı bir mana buluverirsiniz. Kimine ise hemen oracıkta bir mana yükleyiverirsiniz de “bana ne oluyor ki böyle?” deyiverirsiniz. Çünkü daha tespihlerden birini almadan, daha bir tespihle dost, yoldaş ve sırdaş olmadan oracıkta yakınlaşıverirsiniz. Tıpkı yıllar öncesinden varlığını bildiğiniz ama ilk defa karşılaşmanın heyecanını yaşadığınız bir akraba gibi gelir tespihler size.

Kuka ve ahşap tespihlerin çektikçe parlayanı ve koku yayanı vardır. Çektikçe her habbenin bir önceki günden daha parlak ve farklı renklere büründüğünü seyredersiniz de şaşırırsınız bir sonraki gün. Zira bir gün önceki tespih değildir artık cebinizdeki, her elinizi cebinize atışınızda sessizce selamlaştığınız tespihiniz. Habbelerin üzerinden parmaklarınızın her geçişinde, kalbinizde zikrin pırıltısı gibi habbeler de parıldamaya başlar. Zikir için tespih habbelerini okşayan parmaklarınızın emeği asla boşa gitmez. Hem kalbinizi, kalbiniz ile birlikte tespihinizi de kalaylarsınız da farkına bile varmazsınız o anda. Sonra bakıverirsiniz ki hem tespihiniz artık farklı bir tespih, hem de kalbiniz farklı atmaktadır.  

Tespihin, her ne kadar külhanbeyi, efe ve delikanlılık tarafı da önemli ise de biz daha çok tespihi, otuzüçlük de olsa, doksandokuzluk da olsa, tespih gibi kullanmak tarafını seviyoruz. Tespih denince; tespihat, zikir akla gelsin istiyoruz. Zira tespih zikir içindir. Hatta öyle ilginç tespihdar büyüklerimiz var ki; onlar tespihi adabınca çekmeyenlere, yani tespihin habbelerini orta parmak üzerine getirerek, işaret parmağı ve başparmakla çekmeyenlere tespih bile vermezlermiş. Makamı, mevkii ne olursa olsun, tespihi eline alıp, parmağında sektirerek döndürenlere, “burada size uygun tespih yok” diyerek kibarca savarlarmış.

Bir de değerli taşlar ve yarı değerli taşlar vardır. Rengârenk taşlar: Zümrüt, Yakut, Safir,
Yeşim, Akik, İnci, Mercan, Ametist (Mor Necef), Turkuaz (Firuze,  Türkuvaz), Zebercet. Kaplangözü, Kuvars, Pembe Kuvars (Gül Kuvarsı), Garnet (Lâl Taşı), Aytaşı, Güneştaşı,  Havlit, Necef, Lapis, Malakit (Malahit), Opal, Topaz, Zirkon. Daha onlarca çeşitli renkte ve değerde taş… Her birinin ayrı özellikleri ve her birinin bir diğerinden güzel renkleri vardır. Kimisi yeşilin en güzel tonlarını sunar size, kimisi sarının, kırmızının ve morun daha önce hiçbir yerde görmediğiniz ışıltılı renk cümbüşü ile temaşası gözlerinizi kamaştırır.

En eski tarihlerden ve toplumlardan bu güne şifalarına inanılır taşların.  Akik taşının ağrılara özellikle baş ağrısına iyi geldiği, Zümrüt’ün bağışıklık sistemini, Yeşim’in zihinsel odaklanmayı güçlendirdiği, Yakut’un kan dolaşımını düzenlediği, Akuamarin Taşının  Solunum yolları rahatsızlıklarına, boğaz ağrılarına, astım, bronşit ve tirotid bezi rahatsızlıklarına iyi geldiği söylenir ve yazılır. Daha neler neler… Değerli ve yarı değerli taşlar olarak adlandırılan taşlar için daha öyle ilginç şeyler söylenir ki hayretler içinde kalırsınız. Bu özellikleri doğrudur, değildir bilemeyiz. Ama biraz bu tür taşlardan yapılan tespihle ilgilenenler, meraklıları bilir ki her birinin özelliği ve hissiyatı farklıdır. Hissiyatı diyorum çünkü her farklı taşa dokununca farklı dokunuş hissiyatları vardır. Meraklısı on beş kadar taşı daha taşa bakmadan, dokununca bilir dokunduğu taşın hangi taş olduğunu.

Tespih nasıl bir sevdaysa, çeşitli taşlardan yapılma tespih, daha farklı bir sevda işidir. Değerli taşların herhangi birinden bir tespihiniz varsa çok nazlı bir sevgilinin nazı ile karşı karşıyasınız demektir. Eğer değerli taşların birinden bir tespih taşımaya karar vermişseniz birçok nazı da göze almışsınız demektir. Bir kere çok ağır bir tespihi çekeceksiniz ve bu ağırlığı hem eliniz, hem de zikir esnasında parmaklarınız hissedecektir. Tespihattan sonra ise parmak uçlarındaki yorgunluğu bütün vücudunuz hisseder. Sonra sürekli ip keser bu tür tespihler. Gene de vazgeçemezsiniz vazgeçmezsiniz zümrüt, yakut, yeşim, akik tespihinizden. Vazgeçmemelisiniz de zaten. Onun nazına katlanırsanız güzel bir tespihi çekebilirsiniz. Eğer nazını çekmezseniz size kırılır, ummadığınız bir anda darma dağınık oluverir de sadece “Aaaa!” diyerek farkına varırsınız ama artık çok geç kalmışsınız demektir. Habbelerini sayısınca bir araya getirmeniz zordur artık. Habbelerin büyük çoğunluğunu toplamış olsanız bile, kaybolanlar için yitik kuzuların kaybına dair bir hüznü yaşarsınız ve bu, kalıcı bir hüzündür artık sizin için. Çaresi yok mudur? Vardır elbette. Değerli taş tespihiniz nazlı olduğu kadar da vefalıdır. Sizden ayrılmak, kopmak istemez. Fakat bunun için dikkatli olmalısınız. Nasıl bir sevgili taşıdığınızı asla unutmamalısınız. Bunca naz kendisini unutturmamak içindir zira. Değerli taş tespihi çekerken, elinizdeki tespihi hissetmekten bahsettik ya birkaç kere! Evet, bu çok önemlidir. Tespihinizi çekerken onun farkında olmalısınız. Parmağınız habbe (tane) aralarına alışmıştır. İşte o aralıklarda hafiften bir genişleme hissettiğiniz an, tespihiniz sizi haberdar ediyor demektir ve bu haberi ciddiye almamazlık edemezsiniz. Size gelen haber, tespihi taşıyan ipin inceldiği ve kopmak üzere olduğudur. “Birkaç tur daha çekeyim” demeden tespihinizi cebinize koymak ve emniyete almak zorundasınız.

Değerli taş tespihleri kırmamak esastır. Kırılırsa dağılır. Size incindiğini haber vermesi ne kadar vefalı ve nezih olduğunu gösterir. Tespihinizin incindiği mesajını almışsanız, nezaket sırası sizdedir artık. Onun size davrandığı gibi siz de nezih bir davranış göstererek, incinmiş tespihinizin gönlünü almalısınız. Hemen ilk iş olarak onu yeniden sağlam bir ipe dizmelisiniz. Zaten buna da mecbursunuz. Çünkü geçici de olsa başka bir tespihi çekemezsiniz artık. Parmaklarınız hep o tespihi arar.

Bir de habbelerin milimetrik özellikleri vardır. Beş milimetreden on iki milimetreye kadar
tespihler vardır. Hatta daha da iri habbelileri… Ama en çok kullanılanları; doksandokuzluklarda dört-altı, otuzüçlüklerde yedi-sekiz milimetre olanlarıdır. Efe tespihleri ise onyedili olduğu için daha iri habbelidir. Otuzüçlük tespihlerde en okkalı olanları ve ele oturanı dokuz ile on milimetre olanlarıdır. İlk bakışta sadece bir araya getirilmiş habbeler olarak görünse de tespihler, bazısı detaylarında gizli, bazısı da dikkatli bakınca görülebilecek belli başlı parçalardan oluşur. Bazı tespihler vardır ki milimetrik özelliğinden, kesiminden ziyade habbeler üzerine işlenmiş nakış, tabii damarlar, renkler önemlidir. Ayrıca hemen hemen tüm tespihlerde bulunması genel kabul görmüş ve tespih dünyasına özgü isimler almış parçalar vardır. Bir de tespihin imame, nişane, Tepelik (Hatime) gibi olmazsa olmazları vardır. Yani tespihi habbelerinden sonra tespihi tespih yapan unsurlar.

Tespihlerde bulunan ilaveler, kırbaçlar, kamçılar, sair püsküller ve onların aparatları ile tespih habbesinin iriliği, ufaklığı, meraklısına ve kullanım alanına göre de değiştiği olur. Doksandokuzlu tespihlerde genellikle kürevî, mercimek kesim çoğunlukta olduğu halde, otuzüçlü tespihlerde kesim çok önemli ve çeşitlidir: Kürevî (tam toparlak), kürevî üstüvane, fıçı, kesme (iki tarafı düz), armudi, sığırcık, arpa, ucu toparlak, yassıca yuvarlak (yumurta), beyzi (söbe), dolgun beyzi, yarım beyzi, şalgami (iki tarafı basık), fasetalı (elmas gibi tıraşlanmış). Tespih habbeleri çekim zevkine göre değişkenlik gösterse de, kürevî ve beyzi kesimin daha çok tercih edildiğini söylenebiliriz.

Her tespihin bir hatırası ve hikâyesi vardır:

Yapan ustanın habbeleri temin edişi, tek tek yapışı, bir araya getirişi, hangi usul ve ilhama göre dizeciğine, dizdiğine dair hikâyeler…

Tespihi satın alanın hangi saikle tespih aldığı, hangi tür tespihe nasıl karar verdiği, nereden hangi ustadan nasıl aldığının hikâyesi…

Bazen de eski bir tespihin sahibi olmak ve onun temin ya da hediye ediliş hikâyesi…

Hiç yanımdan ayırmadığım, gümüş kakmalı bir KINALI KUKA’M var; hikâyesi ise çok ilginç Kınalı Kuka’mın. Yedi sekiz yıl önceydi; hiç tespihlerle alakası olmayan bir dostumla evinin bulunduğu sokağın başında karşılaşıverdik ansızın.

—Çay içelim, hem de konuşuruz biraz dedi.


—Gitmem lazım Salih’im, çok işim var dedim.

—Bak, tespihlerden konuşuruz dedi Salih.

—Senin ne alâkan var ki tespihlerle dedim.

—Ninemin sandığında bir tespih var ki görmelisin. Dedem rahmetli olalı yirmi bir yıl oldu. Ninem, rahmetlinin tespihini yirmi bir yıldır sandığındaki bohçasında saklıyor dedi.

—Şaka yapıyorsun! Dedim

—Şaka değil, çaya gelirsen tespihi de görürsün dedi Salih Hoca.

Bir mayıs ikindisi; limon çiçeği kokusunu içimize çeke çeke girdik Salih Hoca'nın evinin bahçe kapısından.

Dama çıkıp, asmanın altına düzenlenmiş kamelyaya oturuyoruz. Ninesi de orada. Elini öpüp başımıza koyuyoruz. Salih, evdekileri daha önceden telefonla aramış olacak ki oturur oturmaz geliyor çaylarımız. Çaylarımızı içmeye henüz başlamıştık ki:

—Nine diyor Salih.

—Söyle ninesinin kuzusu diyor ninesi.

“Aman Allah’ım bu ne tatlı dil böyle” diye geçiriyorum içimden. Bir yandan da ninenin o doyumsuz tatlı halini izliyorum fark ettirmeden. Yüzü sanki bir ninenin yüzü değil de hüzün abidesi sanki. Neler görmüş, neler yaşamış, nelere şahitlik etmiştir bu yüz kim bilir.

—Nine! Hasan bey tespihi çok seviyor. Ona dedemin tespihinden bahsettim. Getirsen de baksa bir, ne dersin?

Nine tebessüm ederek kalkıyor yerinden ve damdan eve inen merdivene yöneliyor. Çok geçmeden de geliveriyor tekrar. Daha önce oturduğu sedire oturup, yanında getirdiği bohçayı yan tarafına koyarak, bir kuşu okşar gibi açıyor bohçayı. Sonra bir kese çıkarıyor bohçanın içindeki yazmaların arasından ve keseyi bana uzatıyor.

Tir tir titriyorum keseye dokununca. Yavaşça büzgüsünü açarak elimi kesenin içine daldırıyorum. Evet, gümüş kakmalı; gümüş, Osmanlı kırbaç sallama püsküllü; otuz üçlü kuka bir tespihti keseden heyecanla çıkardığım tespih.

Muhteşem bir kınalı kuka…

Bayılmıştım tespihe tam manası ile. Artık koyu kahverengiye çalmış, gümüş kakması kahverengi habbeler üzerinde pırıl pırıl parıldıyordu. Uzunca bir süre ağzımı açamadım. Şaşkınlıklar içindeydim ve bu kadar hayran olacağım bir tespih görmemiştim o ana kadar. Hem bir klasik, hem bir antika, hem de manevi değeri büyük bir tespihti elimdeki muhteşem tespih. Tespihin sahibi rahmetlinin bir de beyzade, ağa ve kabadayı geçmişini hesaba katarak tespih değerlendirildiğinde, tam bir delikanlı tespihine dokunmuş oluyordum.

—Nineciğim rahmetli kaç yıl çekti bu tespihi? Dedim

—Otuz yıldan fazla dedi hüzünlenerek.

Tespihi hayranlıkla inceledikten, okşadıktan sonra tekrar verdim nineye.

Nine aynı özenle tespih kesesini bohçaya yerleştikten sonra tekrar eve inmişti. Salih Hoca’ya sözleri ağzımdan çıkınca pişman olduğum, bana uymayan bir şaka yaptım.

—Salih, ninen göçünce tespihi bana verir misin dedim.

Gülüştük…

*

İki gün sonraydı. Kuşluk vakti okunan sala okuldan duyuluyordu. Personelimden birisi, salanın sonundaki anonsu dikkatle dinlerken,

—Anlayabildin mi Mahmut, kimmiş ölen? Dedim.

Mahmut:

—Salih Hoca’nın ninesi ölmüş hocam. Sonra da ilave etti: Doksan yüz arası vardı ama dinçti nene; demek ki vade dolmuş dedi.

Hep birlikte gittik, Nineyi götürüp defnettikten sonra taziye evine gelip, Kur-an’ı Kerim, Fatihalar okuduk ninenin ruhu için.

Ertesi gün yine taziye evinde otururken Salih gelip yanıma oturdu. Oturur oturmaz da elimi tutarak, kaşla göz arasında avucuma bir şey bıraktı. 

Bu üç gün önce heyecan ve hayranlıkla baktığımız tespihin içinde bulunduğu kadife keseydi. Tespihi ilk gördüğümde “tir tir titredim” demiştim ya! İşte şimdiki titremem ile kıyas edecek olursak o ilk titremeyi; onu titreme sayarsak, şimdiki halim tam manası ile bir vücut depremiydi.

—Hayır, olmaz Salih, alamam bunu dedim.

—Olur, mu gardaş, bunun kıymetini ancak sen bilir ve sen yaşatırsın. Bu tespih bizde zayi olur. Dedi.

“Kınalı Kuka”m, yüzlerce tespihimin içinde en kıymetli tespihim şimdi. O gün, o hafta, başka bir tespihi çekiyor olsam da “Kınalı Kuka”m hep cebimdedir.

***
        
Kimimizin tespihi babasından kalmıştır, kimimizinki dedesinden yadigârdır. Kimimize bizzat hediye edilmiştir bu tespihler, kimimize sevdiği rahmetli olunca ondan hatıra kalmıştır.  Her tespihin hem hikâyesi, hem maddi değeri, hem de manevi değeri bu yüzdendir.

Daha nice tespih hikâyeleri vardır. Nice tevatürler, abartılar, tespih maceraları ve efsaneleri. Tespih hep olsun hayatımızda değil mi? Bir dost olarak, bir yoldaş olarak, sırdaşımız olarak cebimizde dursun tespih.