Şiir Rengi / Yasin MORTAŞ

‘Sarışın Buğdayı Rüyalarımızın’ Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Yarışmasında derece.

Sen ki
aşk fotosentezi


1.

Yağmurlar giyinmiş
bir zamanla geldik buraya
benim üzerimde A d e m gömleği
senin üzerinde Havva titremeleri

Sonra düşürdük mısraımızdan aşk kelimelerini


                        2 .
                        Biz

                        üşüyen duyguların üstünü
                        seninle örteriz
                        tozlu kelimelerini
yıkayıp asarız
yalnızlık balkonlarına

Ey  K a l e m i n
K â ğ ı t s ı z ağrısı/şehrengiz
acının satırbaşı
sevincin imlası
ve üzülme çiçeği

yine
bu lekeli kentlerde
yanlışımızla kaldık biz
     / ve silgisiz

bu sabah
senin dilinle yazılan
bir kitap sordum sahaflara
/ yağmurdan sonra
gelir dediler

Biz seni
iklimlerden hüzün mevsimi biliriz

3.

                        Kelimelerin ısısı
                        kuyulardan çekilen ay ışığı
gecemize sarkıt özünü

Yakup'un gözündeki manalardan
bir bakraç su al yine
kanı aşka batmış Züleyha'nın
rüyalarına Yusuf  bakışları serp

Ey
rüyalarımızın mütebessim şehri
yorumla bize yıldız bahçelerini

ben / unuttum
sana anlatacağım düşleri


Bilinç çölümüzün bilge suyu
içimize örülen yası örsele
ve hayata sinmiş karanlığı
çek gözlerimizden
                        siluetini şuurumuzdan silme

4.
Uzun saçlı gün
gece belikli elif
acılarla taranan sevgili

senin saçların
 gece için kesildikçe
bir vaveyla tutanağı mühürlenir sözlüklere

 sen yine
sessizliği
kusursuz bulutlardan
dinle

Çığlıkları
harf  harf yakan
çağrının çerağı
sükutun rüya tutuşturan çıngısı

 içimizin öğütülmüş başağı

ön ateşi duyguların
son kelimesi yanmanın
tashih edilen acıların alevi
imgeleri hece hece ayrıştıran
ve çağın ağrısını kemik gibi dilimizde tutan

sen yine
zamanın imlecini
ruhumuza ezberlet



ve mayalanmış gizini
içimize fısılda
lirik kıvılcımlar sıçrat penceremize

kanın
kaynama saati
senin vuslatınla
başlasın
5.

Ey
his evimiz
ve hüznün ahengi
yak üşüme ritmimizi
 -vakit çok akortsuz-
Muhayyilede raks eden kız
gel otur
bir beyitlik kalbimize


İftar çöreklerine benzeyen teninden çıkan buğuyu sal ruhun korlu odalarına da
halleri yakmasın
açılmamış çiçeğin solgun alfabesi
d      u      r
zaman
        çok
            yorgun
tut dudaklarında kımıldayan mısraı
sükut et
ve dinlen
ve yağmur karıncalanmalarıyla telaşını süsle de
s e r i n l e
yüzümüzün soğuk yanlarına bakmadan üfle sükutun manasını

6.
Senin alfabenle
girilen her kapıya
aşk kapısı gibi girmeli

Sen
 h i ç l i ğ i n defterinde
içimize dürülmüş
dramsın



 bükülmemiş
harflerle yazılansın
batırmadan kalbe

ki/
cebindeki saklanan aşk dili
bir serçe kuytusudur
düşler kanatlandıran

Hiçin rengine bulanıp bulanıp
hayalleri boyayan mihman
yoğun düşler odasında
yeryüzüne dağ gibi yaslanan
hatıraları damıt
dizelerin pırıltısını
içir göğünden

kımıltısız mevsimleri terlet bize

Sonra
uyandır
şerh ettiğin sırları
hakikat ırmaklarından

yokluğun
etimizde kımıldayan
var olmanın remzi olsun

Sen/ki

ilhamın önünde
sevgilinin fotoğrafına bakan
muti

Ey aşkın mayası
 ruhun
silinmez
rengi

asrın
uyaksızlığına bırakma bizi.



***
Tin N o t l a r ı


kırışıklığı açalım
çıkalım yola








1.
Mihman
iç s'esini aç

ç'ağlasın
kanınla
sözlü su

ve
kalp ritmini
kav kav yak

dağlasın ateşi
ıtrî su

ey
gök çeşmeli
ezber et
toprağın mihnetini

ve aç derinliğe
Nuh penceresini

2.
Ey
çisil çisil
konuğum

hüzün(lü)lere
akmayan
arsız suyu tut

sığ
ve bulanık
vaktin fıskiyesinden
içip de
geçme maveraya

bırak
kurusun
çatısız kemiğinde
kir çoğaltanların iliği

.
Müjdeli
Tin
Sin sen
terin aksın
kutlu dirence

ve
şırıl şırıl
şadırvanlar sıçrat
göynük güvercinlere


3.
Sesi beyaz
sözü su yârim

bu simasız
bu çığıltılı
bu yılan ıslıklı bunaltıyı
Besmeleyle geç
                                   
alnında
nun kavisleriyle
karanlığı daralt
ve ay’n nehirlerini
doludizgin akıt
yataksız toprağa

yalancı girdap
durgun suya
şer katmadan

içimize açılalım mı

4.
Güneş
abdest tazelenen
kuşlar nehrine değmeden

İç dili mesh etmeli

Şafakla
mühürlü göz
merhametin kağıdı

mürekkebi niyaz olan
ruh onu yazmalı

gördün mü birliği
yürekten yüreğe
nasıl da şelâle

Nasıl da inşirah

13-14 mart 2018



***
KUDÜS AĞRISI



Ey Mescid-i Aksa
yaslanıp da baksam sana
Muallak taşına






Küdüs’ü bir örtü gibi
çekelim üzerimize
üşümesin sonsuzluğun kıblesi
Ateş kıyısında su içen Fatma’nın
gözleri rüyalar damıtıyor

ve İbrahim'in
kaynayan yüreğinden
kaç Kudüs atlısı geçiyor

görmüyor musunuz
Ey Kudüs/sevgilim
senin saçlarını
bir geceyle ördüm
bir gündüzle ördüm

Yine de
uzadı mı beliklerin
hüznün siyahıyla

Orucunu açamamış
kuşlar tünüyor Ramallah ağaçlarına

Elif'imin azığında aşk taneleri
yüreğini silkelemeye gidiyor

Anne
gerçekten Kudüs’ün yüzü
Yusuf'a mı benziyor


Demiri kül eden mânâm
taşı kül eden bilincim
ve külü ateşe çeviren direncim
secdelerle gökler devindiren esrarım
her ' Bismillah'la sevinçleşen sevgilim
gidelim diyorum sana
Bak saklandılar yine bir gargat ağacının arkasına


Kalp dağının göğsünde
ısırgan yangını
kaşıdıkça kabarıyor acı
şeytanlar kanımı ısırıyor

Ve Kudüs ağrıyor
kalbimizin üstünde
Ruhları sağırlara karşı
bir ezan El Aksa'da

Görüyorum seni/korkma
"Allahu Ekber" dedikçe Bilal
islenmiş ufuklarını görüyorum
bir Türkiye yaşmağıyla silmeye geliyorum
hıçkırık saatlerini

İçime kazmalar vuruldukça
gök tünelleri açılıyor/korkma
duyuyorum sesini ey El Aksa
ve kan-ter içindeki nefesini

Ey ilk kıblegâhım /miracım
gözyaşı mihrabım
bak cerağ vaktine doğru
    ve gör
ellerinde keskinleştirilmiş hilal
ve bakışları mermi gibi gelenleri
Zamanın kalbinde ve kalbimde
bir Kudüs elması saklı
tel örgüleri kesen ve büken
bir anne bakışı saklı
bir Türkiye bakışı saklı

Ben seni unutur muyum sevgilim
sadağımızda minare minare
İntifadalar saklı
Uzaklara-yakınlara
çığlıklarımı çıldırtarak
sesleniyorum:
Kudüs bir iç yankılanmasıdır
alnın çatılan seslerinden

Toprağın seğiren yanlarında
buldum senin ağlamalarını
artık korkma sevgilim
 derisini sıyırdık uzaklığın
denizlerini yüzdük /
hilali bileyledik geliyoruz

Sana kurban olduğumuzun
bayramlarına çağırıyorum herkesi
Ve Mahya tepelerinde
kanaması başlayan
sevinçlerle bekliyorum

Çünkü yine
Fatıma'nın yarasında
bir kanama var

Uyumamak için
gözlerimize tuz basmaya
çağırıyorum
sizleri

Zaman
kemiğe işlediğinde
kan iliğe geçtiğinde
ve et olduğunda acı
senin vücudun olmalıyım Filistin

Senin için
düğmesiz ve dikişsiz
elbisemi giymeliyim

güneşli günler doldurmalıyım
delinmemiş ceplerine

İblisin
körelten duvarlarına
ve göğüs ortasına
kılıç dikmeliyim

Sen "Allah" ile baktıkça
bıçak gibi kesen
bakışın var/korkuyorlar

Ve kan kaybedenler korkusu var
o kuruyasıca ellerin

Sen
göğe tut gözlerini
asılı duran Kamer'e bak
hep sınırsız bak göğe

Ve bekle
bir cuma çiçeğiyle
sana gelenlerin fecrini

Ve ağlama sevgilim
aşkı sana
sabah -akşam zarflayanlar var
Kudüs aynasından
yüzüme bir sır yansır
ve
ağrır
tenimden içeriye giren mânâ

Sonra
günüm güneşim dökülür
toplayamam can kırıklarını

artık toparlanalım sevgilim


Bakın/Kudüs bulutu
sıyrılıp geçti
Fatıma'nın gözlerinden

Ve vakit sustu
buğulandı yer-gök

Sonra
çığlık çığlığa
bir anne sessizliği yağdı
gözlerimize
Bahtının encamında
bir güz bildirisi var:
Uzat ellerini Kudüs'e/diyorsun

Ben de
yaprakları dökülmeden
secde avlusundaki ağaçlarına
su taşıyorum/biliyorsun

Ellerimiz koynumuzda değil sevgilim
Gözlerimizi yakan ateşe
serpilsin zemzem
Bir Hacer sevinci aksın aksın
Kudüs çeşmelerinden

Dudaklarının çatlağını
Besmeleler onarsın

Ve Kudüs tepesinde otursun
abdestini tazelesin İsmail
anneler sevinç emzirsin
gün dönsün dönsün
silkelensin karanlığın üzerine

Ben bir say'ım
senin incelen sevincine
çelikler öğütüyorum

Küdüs’ü aç bak
Mekke-Medine'ye aktığını gör ruhunun
bir daha bak ve dokun tenine
ağrısının irkilttiği acıyı sür
alnına/her yerine

Güneş
bir Kabe'ye
bir Kudüs'e bakar
alınları kaşındıran ışık
eğilir toprağa

Ve uzun bir fecir
aydınlığıdır vaktimiz
saf saf

Yürekten göze çıkan ateşe
gözden yüreğe inen suya
kulağa fısıldanan tan ritmine
yürümenin kutlu silsilesine
Mekke Kudüs simetrisine
Züleyha 'nın Yusuf siluetine
sesin sessizliğe çekilmesine
kar'ın çiçeğe dönüşmesine
toprağın yağmur ilişkisine
bakmadım mı sanıyorsun
senin Kudüs pencerenden

Hayır baktım baktım
Filistin'i sırtladığını gördüm
Peygamberle yürüyenlerin

Rüzgarını öpmenin
gülünü koklayıp güldürmenin
dikeninle kalbe kandil çizmenin
aşkımı aşk ile sezdirmenin
durdurulmaz kanaması var içimizde

Biliyorsun
göğe çiçek ekenlerin üzerinde
Misk-i amber kokusu var

Biz
baharları bohçaladık
bir Havva menekşesini
bir Adem karanfilini
ve şehit-gazi ilişkisini
buketledik terli avuçlarımıza

Anlasana ey
El Aksa
çözdük sana kalbin
sevincini
cesaretini
ve kilitlerini

Yurdumdan selam sana
Kuşları üşüyen ağaçların
rüzgara küsmüş /öyle mi

Gün sökülünce gömleğinden
Yusuflara küsmüşsün/öyle mi
Yıldızlar unutunca göğünü
karanlıkta kalmışsın /öyle mi

Ah canım sevgilim
Mekke yüzlüm/ Kudüs’üm


Bizi
gelmeyecek sanıp
gözlerini yağmurlara
çevirmişsin/öyle mi

Öyle olmasın/olmasın
görmüyor musun
ellerimizdeki yüzyıl çiçeklerini

Zeytin ağacında
işlemeli düşleri asılı Fatıma’nın
incir ağacında
kurumamış yeminleri

Ey
Eyüp’ün gözlerinde
gülümseyen acının
bakış kapısı Fatıma
andolsun Küdüs’ün Burak rüzgârına ki
senin için çıktık içimizin dağlarına

ağlamalar bölüştük

İşte bak
sana ördüğümüz merdivenler
bir aşk basamağıydı
tek tek çıkıyoruz
birlik olmanın yüksekliğine

Ey Fatıma
bekle kardeşlerini
bize küsme.



***
Âhir Dağı Destanı








Bedir yüzlü ve kavi şehirdir Maraş
Aşka buradan çıngı verilir gardaş




a.
Burası Maraş’tır
keskin bir Hartlap bıçağı gibidir kalbi
yani çeliğe su verenlerin kenti

Ey turnam
“Kanadın ıslanmış yağmurdan yaştan”
korkma/uç kalelerin burcundan
burası kuşlara türkü yakılan yerdir
kırık kanatları saranların şehridir

b.
Bakın bakın zaman yokuşuna
Hilal gibi kıvrılan atlılar
Sütçü İmamların silinmez izleri var
Fatih gibi kavi ve mütevellit
çetelerin kıvılcım saçan alın terleri var

Bakın
Ahir Dağı gibi heybetli Arslanlar
“Elif” gibi ve rikkatli
küffarı sarsan
bileylenmiş hançerleri var

c.
Mendilinden hasret sıkar yârim
bir Yemeni kırmızısıdır
yanağındaki aşk tarihi

Biz vatan için
acı dokuruz neşe dokuruz
Şeyhadil kalbimizin sükunetidir
dualar altında saklarız şehitleri

Ulu Camii'nde bir çınar ve köklü
göğüne sığmayan bir Rıdvan rüzgârıdır Maraş
poyrazı ki yırtar dağı /söker taşı
Bir Cuma hutbesidir minberlerde: /Hürriyet/
Biz siyah-beyaz diye bölmeyiz gardaşı

Uzunoluk’ta uzun bir ırmaktır zaman
Ay kırılır ayna kırılır gece büyür
namluların ucu imanla bükülür
Senem Ayşe’min gözleri tetik tetik dökülür
Burada mavzere sürülmüş fecirdir zaman
Maraş ovasına eğilmiş başaktır zaman
Burada ruhla ten arasına verilmiş aşklar öğütülür

Haydi Halil Ağam
doldur göğsüne aşkı: gümbürtüsü taşırsın Aksu'yu
Malik Ejder'e yükselsin Kumaşır Gölü
ve öpsün çöl yorgunu dudağından
Gâvur Gölü’ne konup göçsün turnalar
Haydi paşam aşk şelalesi dökülsün yine Karagöl'den
Pınarbaşı'ndan bengisular saraçhaneye süzülsün

Gün kurşun gibi seker gece döner
Biliyorum
Afşin Elbistan Pazarcık Türkoğlu Göksun nefer
dağ dağ yükselen muştuyla çoğalır sefer

d.
Bak/ yağmur yüzlüm
Yedi Yaren ve Yedi Kuyu sırrıyla
kıyama duruyor
Mavera çeşmesinde abdest tazeleyenler
İçimizden Mekke ezanları geçiyor

Bak/Bayrak yüzlüm
Saf saf oluyor Ahir Dağı ile Toroslar
Anadolu kalbimizde
Berit ve Ağrı Dağı gibi duruyor

***
AFŞİN AĞIDI












-Ali Turan İçin


Ali'm

Eshab-ı Kehf'te zemzem içer ve içirir kuşlara

Bir Yemliha notudur döş cebindeki gökyüzü

Ve Kıbleye döner yıkar yüzünü



Nakarat



Ve rüzgar der ki: bir yaprak düştü bahar ağacından

Acılar boşaldı söz bakracından

Anaların gözyaşını pur* dağı tutmaz



Zaman bir acı ezbercisidir Ali'm

Biz "Asr" okudukça durur saat /kaybolur vakit

Biz ‘hû’  dedikçe

Kıvrılır yer ve sevaplanır
Hıçkırır gök ve sevaplanır
Zaman hüznün kuluçkasıdır Ali'm /


Sabır ancak Allah ile çoğalır



Nakarat



Ve Afşin der ki: şu  yeryüzüne lapa lapa acı yağar da

Değirmenbaşı'ndan sular kuz bahçeye akar da

Hacı Mehmet ile Yasin’i uyutmaz



Ali'm 

Efsus ve Halep acıların imlasıdır kalbimizin kitabında

"Çocukken bir tek ince hastalıktan ölünür sanırdım" diyorsun hitabında

Yine, Anne hıçkırıkları/kemik gibi tuttu kalbimizi Ali'm 
Çocuk bakışları/delip geçti ciğerimizi

Bizim kaç uçurtmamız kaldı kiraz dallarında

Nakarat



Ve Atlas Dağı der ki: karşımdaki külliye Yarenler’in evi midir

Yedi iklim not tuttum gece-gündüz yağmurları

Yaşıma kaç acı düşer/ sorulmaz





*Pur: Toprak ev damlarına akmasın diye serpilen özel toprak.




***
AŞK ATLASI

Türkiye Üçüncülüğü Ödülü...




Âdem od içinde
Havva ağıtlar kaynatır
yüreğinde






 a.
Şu Çanakkale’de
su mu yakar
ateş mi soğutur/hayır hayır
kavrulmuş dağların önünde
yüreğine çelik verilmiş
Habiller uyur

-Hu kuşları uyur mu
uyumaz-

Ve şerefelerde
kuş şakımaları: hu hu
Kalbin kubbesindeki aşk
ezanlarca ve ince
hilal gibi durur

Çanakkale’de saat
 kor ve meşaledir
şem ve perva-nedir
üfledikçe kızarır zaman
şu kabiller
                kül hanedir

Aşk buhurdanında
vatan tütsüsü can imiş
şehitler ölür mü
ölmez imiş

Aynalar kırık
yarısı acı
yarısı neşe
ay ışığında baktıkça Elif
sürmeleri kor olur
                  gözlerinde

Ve söylenir Elif:
Allah’ım ışık tut
yüreği çerağ  Mehmet’ime
evimin kandiline
kurşun bakışlı yiğidime


Ve Toprak Uyanır
Maverasını Aynasında Gören Güneşlerin   Ruhuyla


b.
Döner rüzgâr
mevlevidir zaman döner
mermi kavis alır aşk hızından
bir Seyit yıldızıdır gülle
gecemizi güneşe çeviren taç olur
söner şeytan hırsından


Ali kınası
anaların ağıtlarıyla
yakılır zamana ve söylenir anne:
kınalı kuzum, ciğerim
kurbanlığım/kurban ettiğim
Seddülbahir’deki yitiğim
              kanım-etim
              ah hasretim…

Ve Ağaçlar Süslenir/ Çatlar Nar Vatanın Bayram Neşesiyle
  
c.
Çanakkale’de
Peygamber ışığından bir azık
Meleklerden bir bakış
Cebrail’den gez, göz arpacık
Mehmet şehit sofrasında-Bismillah-
vatan  bir ekmek arası aşk-Ya Allah-

Mehmet’in içindeki Elif
Anadolu kokan aşk
ve uzun belikli bir gazi

U z l e t/yüreğine güm güm vursa da
vatan için nedir ki sevda hasreti
gökte kartal, yerde aslan cesareti

kurşunlar delse de yüreğini
yine de söylenir Mehmet:
Elifim uzun boylum
hasretin yaktı şuramı
kavlattım kurşun yaramı

Ve Vatan Irmakları Övünür Yağmur Busesiyle

 d.
 Mümbit topraklarda
şeytanca bir itilaf
hunharca ve boğazımıza kadar
sinsice bir itilaf
haçlıların buyruğu altında
ve uyuşmuş tanrılarıyla
cebimize sığmayan bir itilaf
Ama bunlar işlemez/ ç e l i k verilmiş
Mehmetlerin- Eliflerin ruh atlasına

Ve yine
Conkbayırı’na doğru
seslenir Elif: Mehmet… Mehmet
Bu can sana emanet

Ve yalnızlık sonrası büyüyen aşkla
saklamış çocuklarını kanat altına
Mehmet hep yara kalmış kalbinde
süngü gibi saplı ve kanayarak
ve söylenmiş gündüz gece:
Mehmet’im Alkanlar içinde kalmasın Rabbim
şuramda yanmasın

Ve Toprak Sarsılır Erlerin Hu Sesiyle

e.
Yusuf bir Yakup rüyası
kurtların bölüştüğü  can
gömleğe sığmayan ruhtur aşk
ağlayan ama ağlatmayan
saklayan ama saklatmayan
susayan ama susatmayan
Bunu biliyordu Elif ve söylendi:
“Ben üzüntü ve tasamı yalnız Allah’a açarım.”
Rabbim Yusuf’unu ayna et Mehmet’ime
çöller yağmur olsun
sular durulsun
zindanlar boğulsun Yakup ışığında
bu Kenan benim, Çanakkale benim
Mekke-Medine ruhumun direği
İstanbul peygamber dileği
Mehmet’ine yüreğini kesen Züleyha benim
bu zaman için boş çevirme ellerimi

Ve Çanakkale Büyür Bedir Siluetiyle

f.
Ay keskin bir bıçak
güneş geniş bir sofra
deniz, gemilerin uyukladığı mavi yatak
Evet evet mayınların uyandırdığı
Seyit’in uyandırdığı
Mehmet’in kaşlarını gerip gerip
zamanı uyandırdığı
Ali’nin İsmail olduğu bir vakit
Meleklerin omuzlarda dönüp durduğu
Conkbayırı’nda vınlayan kurşunların
sekip karanlığı deldiği
Elif, evinin direğini andığı vakit
Kanın gül olduğu
Mehmet’in şehit
Elif’in gazi olduğu o sarsan vakit
güneş tuttu toprağı
Anafartalar’da bir yağmur uğultusu dönüp dönüp
dayandı kalp kapısına
ve Yusuf’tan bir rüya gördü Elif
bütün yıldızlar, güneş ve ay toplanmış
incir yiyen kuşlar
Kevser içen ceylanlar toplanmış
ışık eliyorlar başına
kanat çırpıyorlar ateş yanığına
miski amber sürüyorlar kaşına

 Bu topraklarda insanlar
Hu hu uyanmış

Ve Çanakkale Taç Olmuş Anadolu’nun Başına



 “AŞK ATLASI”
Çanakkale Şehitlerine yazıldı ve 

Türkiye üçüncülük ödülü aldı.


***
YÜZÜ KAMAŞTIRAN AYNA

yüzü şemstir
           onun


sırrı yorgun bir süvari gibi

i
n
e
r

hilalin bulandırdığı sulara
                                su hû olur

        
ve döner
hüdavendigar/mevlevi
döner mah ve kılıç
gök semazenleriyle
        gözlerim buna vaki
                bulanık su durulur


iki su buluştu
bir su susuzluğunda
şimdi gözlerim
merec-el bahreyn
                ve konya güneşi

gece
güneş boyasıyla boyandı
yüzümdeki ayna sızıları
kamaştırdı suretimi    
su yatağını andı

akıl da tutuldu   
cennetin gölgelediği    
insicam ırmağında


şimdi
maverada
şeb-i arus

         ve kevser ritimleri...                                         


***
KARANFİL YÜZLÜ KİTAP





Menim yüreğimde Memmet Aslan yatar







Menim har kimi
yüreğimde yara var
har(a)da Bakü aslanı yatar

Bazardüzü kadar bir ağrı
indi yüreğime atəş atəş
atəş var menim ellerimde
azığımda küller kaldı

Baxın baxın
ağlayan bir karanfil var
Kız Kulesi seherinde
şu uzun saçlı Bakü’nün
ağıt saklı mahnisinde

Erzurum Tabyasına
konmuş Bakü quşları
Baxın baxın
Abşeron’a bir məzar konmuş
örtmüş üstünü Palandöken qışları

Mehmet şairim giyinmiş aşkı
giyinmiş de şeir elbisesini
Maraş’ın Gediğine Varanda
ceplerinde unutmuş yüreğimi

Dağ kimi yüreğin göğü baş alsın
gülüşünün içinden âşıklar yaş alsın



***
BATI KOROSU




ben yıkılmaz bir hükmün zamanıyım


önce ağzımı toplamalısınız içli kelimeler kayarken dilimden
siz önce güneşlerimi kundaklayan şefkatle sarılmalısınız /ağrıyan yanlarımı
tutmalısınız karanlığın ucundan yıldızlar dokunmadan gözlerime
beni şöyle sarıp sarmalayıp yalnızlık biçen seslerin ortasına oturtturmalısınız
önce bakışlarımı biçip metrelerce hüzünler dikmelisiniz dans salonlarınızda
ve günlerce içimde kanayan bayramın en keskin yanıyla savmalısınız uzaklara

yürüyen koro
nakarat 1

kristal fanusta bu ne güzel bir firak ki inelim kalbinin sulbüne        
haydi tekrarlayalım ve naralarla çıkalım evlerinin kalbine

hüznün kıyılarından acı çalan bir eşkıya telaşıyla kaçıyorum sesimden
siz ellerinize cüzam gülleriyle çürütün vedaların dönülmez soyluluğunu
koşun çarşılarınızda endam tutan o yosmaların kokuşan kokularına
ve şöyle deyin bu koro çağlarca içimizi gıcıklayan batının korosu değil mi

kanayan koro
nakarat 2

haydi anlat bu sofra İsrafil’in beklediği sofra mı
Sur’un çıngıları saçılmadan tutuşan  güneş mi sen mi
                                                                   



***
HÜZÜN ÇIKINI




I
rahatsız
bir nehirdir gözlerim

II
namluya da konarmış
üşüyen kuşlar

anneler
her gün
iki satır ağlarmış

III
şimdi 
bulanık
bir nehirdir
gözlerim


***
ARTÇI MISRALAR




1-dilimde binlerce anne çığlığı / nasılsın, sevinci hüzünlü anne
(yüzünüzde yüz buldum da yüzümü yüz kere sürdüm aşka /yine de içime giremediniz)

2-dilimde ağır bir kelime kokusu: ihtiras olabilir

3-ağzımı yıkadıkça, sözcükler beyaz oluyor: aşk mı dilime mesh ettiğim

4-yüksek bir mana düşüşü gözlerimdeki uçurum: yar sen mi gittin şehrimizden

5-ayaklarım artçı sarsıntı topluyor günaha: sağ ayağım soldan davacı

6-bu aşk kaç kötülük eder kent toplamında: kalabalık çürütüyor aşkı

7-kara kıtalı gelin karartıyor sevincimizi: yeryüzü kınalanmış bir hüzün avuçlarımızda

8-söz söndüren bir kor dudağındaki ateş: küfürlerle iğdiş edilmiş melankoli kelimeler

9-geceye yaslanan bir ay uykusu gibi olsun evimiz: bacasında ısıtan türküler tütsün

10-yarım elmanın yarısı yarım kaldı bıçakta: kabiller, habillerin kanına uyundu

11-yalanı yumuşatan bir dil, kemiğine kadar: dilimin iliğinde dualar kanlansın

12-su sararır mı güz hatıralarıyla: her gün buruşmuş bir akşam düşer aşka

13-günümüz böyle işte: pazar pazartesiye gün çalar: cuma uzun boylu bir sevinç minaresi aynamda


***
MARAŞ SAATİ

Fotoğraf: Y. Mortaş




Dağ yürüyüşleriyle aşılmış bu şehrin dilinde kırık bir alfabe
gibi duran yalnızlığı çağırdım
yokuş saatlerinin altından geçen rûzigâr bir Maraş ağrısı sapladı kalbime
ki yüzüm ahir yanlarıma yansıyan bir kent gibi ürperdi içinde
kim çağırdıysa gittim kim gittiyse çağırdım
sözüm aktı durdu o ateşlenmiş buluttan
eğildim insan yansımalarıyla o gölgesiz aynalarınıza
gecenin dokunulmamış rahminden ışıklar topladım

Bu ejder kalesinden sökülmüş aynaların gecesi yok
öyle bir ak su ki ışıkların içinden geçen saat
zamana ayarlanmış yalnızlıktan / bir Maraş bir ağzım yanar
dökülür üzerime o Milcan’ın topladığı rûzigâr
ya vakit durulur içimde ya da ocaklarda saatler kaynar

Dağın ezberlediği ovayı tuttukça betonun esmerliği
soluğu kesilmiş toprak gibi yanar Maraş
 hilalin keskinleştirdiği kentlerde yatar güneşin kıvılcımları
zaman döner
söz söner
şehir yürür uçsuz gözlerinin içine

Dağ yürüyüşleriyle aşılmış bu şehir
 dilimde
yazılmamış bir alfabe gibi durur


***
YEŞİLIRMAK BİR AŞK SEYYAHI


Irmak, 
çağlayan topladıkça büyür aşka 





Fotoğraf: Y.MORTAŞ

I                                                                                
Yeşilırmak
Akarken yeryüzünün koynunda
Havva terlemesi gibi berrak.

Ey şiir taşıran ırmak
Taşı eriten bir aşktır aktığın şehir
Ve saçlarından akan yağmur
Mendilde kuruyan gözyaşı gibi pak.

II
Tanla uyanırsa âdem bir nehir gibi uyanır
Bir destan gibi dolanır kanındaki ırmak
Ve aşklar çağlayanı dünya aynasında
Senin gözlerinle ağlamayan göz kördür
Sana dokunmayan aşk çeşmesi bulanık.

Eğer Yusuf yüzünü yıkamışsa suyunda
Ey serin bahar güzeli, boy ver aşka ve denize
İçimdeki çölü sulayan bereket kervanı, yürü
Dağ uykularımı bölen aşk çağlayanı, ak
Bir dil ver ıssız /peltek sessizliğimize.

Bir dağ sağırsa, Ferhat’ı duymamıştır
Şirin, tebessümler taşımıştır berrak suyundan
Kuşlar suyunu içmiş havalanmıştır göğe
Sana dokunmayan yağmur buhar olmuştur
Yaz susamıştır dudaklarına/çatlamıştır
Sen serin bir akşam gibi uzanmazsan yatağıma
Toprak kül olmuştur/ağaç kül olmuştur.

Saçların parlak bir denizyıldızı/güneş toplar
Isıtır uzun üşümelerini Karadeniz’in/çığlığını tutar
Hangi taş sevinmez ki senin sıcak koynunda
Kum olur çakıllar, külünge de gerek yok
Yıldızlar asılı kalır ince boynunda.

Abdest tazeleyen derviş, ağlamış senin gözünle
Suya ateş veren âşıklar ağlamış senin gözünle
Gök toplanmış senin gözünle sana ağlamak için
Hattat, divitlere kav-ateş alır senin gözünden
Amasya bir dolunaydır yüzüne yansır her vakit
Aynalar güneş toplar senin billûr yüzünden.

Havva’nın bohçasında Yeşil bir Irmak buğusu
Açtıkça toprakta bir Adem kokusu/yağmur kokusu…   

***
TÜN








bir yüzüm 'kor' 
diğeri 'kül' dür benim 












ben tin
zeytin yüklü yüzümün 
yeminlerine çıkarım her gün 

yağmura iliklenen gök
duygularımın arkasıdır
şimşekleri kırıldıkça aşkın
ışıkları hıçkırır günümün

benim tirajsız tarihim
talihsizliğim ve soy kırımım
kaygılar üstlenmiş aşım
kanıma karışmış ne acı

bu ikindi de estetik değilim
tün yüzlüm
çok üzgünüm

algılarımı düzleyen
aynaya da gece çöktü
saçlarına ay toplayan
ırmak kadar yorgunum

ben her gece
kasvetle dökülürüm
bilincin çağlayanından


yine buharlandım

aşk yüzlüm
çok üzgünüm




***

AŞK TİLAVETİ


I
ben ağrıyan bir bulutun ateşiyim

yüzümü ört öç tutkusuyla
yırt yağmur ağzımı
/s u s da gel gidelim/

kavlin sağanağı
göğertiyle tuttukça toprağı
savaş yüzümde filizlenen bir acıdır benim

saatime şimşekler çarpar da
güney bir deniz çekilmesi gibi ruhumda kurur

çöllere su içiren manam da yok artık
vakarlı ırmaklar devşirip
elim geçitleri seçtiğimden beridir

kalbe
bulut tıkayan
gönlü aktardım kap kap kabınıza
sunmalarımın içi köz doldu
/ateşi tut da gidelim/

II

saatlerden çıkan çıngı
çöl sıçrattıkça kalbin vahalarına
güneş aşkın eşiğinde gölge değil
 vaatler ayarsız
ilkel yağmurlar da geldi kapıma
 artık mana vaktidir
/g e l –de- gidelim /

derimde güneş ağrısı
kimliğim tozlu
çiğneğim çiğ
 tutturdum kör düğüme yüreğimi

toparladım paylaşılmaz acıyı
vaktidir sana gelelim
gelip geçelim çağın cenkli geçitlerinden

eşyam
tinim
aşk tilavetim
/g e l de gidelim/



                                 ***


ÇÖL UYANDIRAN YAĞMUR


I

Sıcak su
                        buza keser mi?

Ey Nebî
bu ne garip bir ateştir
kalbim, kendi çölünde ateş ateştir!...

Kendi kavıyla yanan kibrit
ve suyu çekilmiş sünger gibiyim
40 dereceyle duruyorum hayat ortasında.

II

Saatler ateş aldı yine Ey Nebî!...

Hangi gözümle baksam yüzlere, putperest
Sağımda kâhin panayırları
solumda şeytan kabileleri/iyilik cesetleri.
Karaya oturmuş bir deniz gibi kalbim
denize tutunmuş bir dağ gibi ellerim.

Bir kandil rüzgârı
büktü de boynumu
gelmedin Ey Nebî!...

Kanımda ateşgede süvarilerin nal çıngıları
günümü tutuşturur ve üstüme döker gece küllerini
sesimi içer kinim/rengimi tutar çöl
yatsılara yaslanan ay saklar ışığını
Sen, ”açıl!” dediğinde açılan ay
“kapan!” dediğinde kapanan ay
şimdi gözlerimde
gece lekeleri
(Yoğun aşk yağmurları özetliyorum sabrıma
rengim yıkandıkça açılıyor Habil yanlarım)

Gel desem
kalbime ışık tut desem
gelir misin Ey Nebî?...

Beni kurtar Ey Resûl!

Gök bir yağmur kasidesi gibi hüzün içiyor
“O” kâinata güneşten bir elbise biçiyor
bir çocuk anne sütünden geçiyor
anne çocuğun aşkından geçiyor
ırmak deniz küskünü
yol kendine uzak bir menzil
güneş üzerine güneş çekiyor
ağaç baharı özlüyor
çöl
Medine kuşuna su oluyor
Mekke
bir hurmanın dalında
Peygamber ağlamaları saklıyor.

(Ey kalbimde Hacerü’l Esved dokunmaları büyüten Mekke!
Seherin melek kanatlarından incinmiş yel!
ütülenmiş şafak gibi takıl sızılı tüllerimize
bir Medine tebessümüyle açılsın Ensar pencereleri.)

Sen
İkindi gölgesini tutmadan
ve akşam geceye tutunmadan
niçin gelmiyorsun
Ey Nebî?...

Bir gözümüz diğerine muhalif
aynalarda uzayan yalnızlık gibi elif
Hıra aydınlığında sertliğini unutan taş metaneti
Cibril yağmuruyla telaşlaşan çöl harareti
dağlarda bir peygamber titremesi
bir Hatice sessizliği yağmurlarda
soğumamış azığın ahret çözülmesi
gözlerimizden sağanak bulut terlemesi
kalemlere sonsuz mürekkep çekilmesi.

(İçimde taşan hayatı
bir balçık özetiyle kuruttum toprakta
aynada tozlanan bakışları not tuttum
öyle baktım alnıma sıvanmış utançlara.)

Sen
Allah’ın elçisi
rüzgârsız yapraklarımız döküldü
neden gelmedin Ey Nebî?...

Bu çağda
mumu kurutmuş ateş, bu ateş nasılsa?
taşa dadanmış bir acı, bu acı nasılsa?
şeytana akan bir kan, bu kan nasılsa?
çıngıya dokunmuş bir bulut, bu bulut nasılsa?
gölgeye tutunmuş ikindi, bu ikindi nasılsa?
kuşa tutulmuş cıvıltı, bu cıvıltı nasılsa?
kelime çağıran bir lügat, bu lügat nasılsa?
kaşıntı tutkunu bir yara, bu yara nasılsa?
harf unutan bir kalem, bu kalem nasılsa?
anne büyüten bir çocuk, bu çocuk nasılsa?
rüzgârı eğen bir başak, bu başak nasılsa?
sesini arayan bir ses, bu ses nasılsa?
kurdu çağıran bir kuzu, bu kuzu nasılsa?
geceye seğirten bir gün, bu gün nasılsa?
olta çağıran bir balık, bu balık nasılsa?
aslana bürünmüş bir ceylan, bu ceylan nasılsa?
akbaba çağıran bir leş, bu leş nasılsa?
bulutu unutan bir yağmur, bu yağmur nasılsa?

Nasıl olursa olsun EY RESÛL!

Bir bakraç aşk çektir bize
Yusuf kuyusundan
bir Yakup içer
bir ben içerim nasılsa...

Bu bozkırda tanrı tanımazların bakışını
Şifreleyen o kötülük çıkmazı tuttu fırtınaları

Yüzümde Kudüs kalaylarından bir sıcaklık
erittikçe “esselatu hayrun minennevm” çağırışını
ben, taşı ipek, çeliği pamuk yapan
ve geceyi gündüze emdiren dağın duruşuyla
kanını bedenine kışkırtan hapşırma gibi
çelik dürtülerin bükülmez direnciyle
seheri düğüm yapıp ipince vaktin belleğine
iç depremleri emen boşluğuna dolan suskunluklardan
yollara nal öptüren atların köpüren düşünden
kenger tadıyla ağzını gevişleyen koyundan
bir deniz soluğundan, bir keşif rıhtımından
kanımdan hırıltıyla geçen şeytan hışmından
gövdeme gürültüyle devrilen söz eyleminden
gözlerimde elenen uzağın tozlu haritasından
Seni metheden yağmur gibi siliyorum kara bulutu.

Sabah ile
akşam ile
hıçkıran nehirler akıyor
bulanık içimize
gelsene
Ey Muhammed!...

(Gözlerimiz bir güvercin üşümesi Ebubekir bakışıyla
saatlere baktıkça çözülüyor göç yanığı kanatlar.)

Her gün
bir Mekke gülü açılıyor göğün tebessümüyle
Mescid-i Nebevî yağmur uykuları saklıyor
Şefaât çiçekleri kokuyor
        Yeryüzü
              Gökyüzü.


                            ***

YOKUŞA AKAN IRMAK













Allah’ım                                                                           geceye boy vermiş güneş gibiyim
yol bu yol değilmiş                                                            boyumun kısalığı/günahımdanmış
uzun bir rüzgarmış boynumu eğen bu rant                             ve sana yaslanmak/senden utanmakmış

Allah’ım                                                                            sesini içmiş taş gibi/sükûtum
gök kapalı ve yer yersiz                                                      dişlerimdeki sızı/haramdanmış
canım- kanım-sevgilim değilmiş bu bahçe                               ahların harflerini dahi unuttum

Allah’ım, yalanlarım                                                             damarımı akak sanmış ırmak gibi/kirli
aşk tutanaklarım karalanmış defter gibi                                   ve titriyor aşkın kalemi
kan içirilmiş nehirlerim bulanık                                              kezzapla yıkadılar mülevves elbisemi

ağzım açık                                                                        arıyorum dilimin derin kuyularını
arıyorum ben’i                                                                   ve kalp gözüyle Allah’ı


***

AŞK TİRYAKİLİKTİR










aşk tiryakiliktir
o da yeter beni öldürmeye
sen alışmasan da olur
bu ölümlük nefeslere

aşk çiçeğine
kevgirle yağmur taşıyan
sevgilimi buldum dün/sisler içinde
ıslak sayfalarını çeviriyordu
bir tütün içimi ömrünün

tiryakilik
birazda ıslanmaktır
dumanlı havalarda

varlığın
yalnızlığa çıngıdır aslında
sıçradıkça üzerine
söndürülmez sevdalar başlar

aşk 
dudak tiryakiliği değildir




1 yorum:

  1. Bu şiirlere ne yorum yazayım dara sıfır çıkla şiir.

    YanıtlaSil