KAPI / Alaaddin KÜÇÜKKÜRTÜL

“Ben bir kapıyı çalmanın hayalini kuruyorum hocam.”

Böyle söylemişti Yakup ve hepimiz gülmüştük. Gülmüştük çünkü hiçbir şeyi ciddiye almayacak yaşı henüz tamamlamamıştık.  Yakup benim en yakın arkadaşımdı. Öğretmenlerin anlatmasına göre Gölcük depreminde enkazdan ailesinden sadece onu çıkarmışlar.  

Zayıf, kıvırcık saçlı, gözlüklü, ciddi siması ve duruşu, tertemiz kıyafetleri ve sessiz hali ona garip bir asalet katıyordu. Aradan yıllar geçmesine rağmen onu ve bir rehberlik dersinde söylediği bu sözü unutamıyorum. 

Bu sözün ciddiyetini tüm sevdiklerimi beton yığınına dönen evimin altında bıraktığımda anlayabildim. Artık bırak kapıyı çaldığımda açacak biri çalacak kapım bile yoktu.

Kendimi kaybetmiş bir durumda kentin mecburiyet caddesinde adımlarken Yakup’la karşılaştım sanki duruşunda hayatında girdiği tüm savaşları kazanmış Muzaffer bir komutan edası vardı. Hemen sarıldık ve kentteki mecburiyet kahvesine oturduk. Demli çaylarımızı içip eski günlerden konuşurken derste söylediği o sözü hatırlattım kendisine ve devam ettim sözlerime...

Meğer önemli olan kapıyı çalmak değil o kapıyı açacak bir sevdiğinin olmasıymış. Eğer öyle biri yoksa o kapıyı çalmak gürültü, kapı ise duvardan ibaretmiş. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum. 

Yakup o hiç değişmemiş bilgin bakışı ve gülüşüyle, sakallarıyla oynarken bir an duraksadı ve ciddi bir surat ifadesiyle; “Bu sözü söylediğimde benim çalacak bir kapım yoktu ama senin her zaman rahatlıkla gireceğin bir kapın var dostum bunu unutma.”    
  



***
ÖĞRETMENLER ODASI

İnsanların çocuklarına “oku da onun gibi olma” dediği insanlardan birisiydi Ökkeş amca. Bizim okulun hademesiydi; orta yaşı geçkin, sık ve kır saçlı, hafif etine dolgun sessiz, kendi halinde birisiydi. Onu en çok öğretmenler odasının önünde görürdüm sanki sevdiği adam gurbetten gelecek bir kadının pencereden bakması gibi bakardı kapıdaki “öğretmenler odası” yazısına. 

Öğrencilerin arasında onunla konuşan tek kişi bendim. Arada bir “öğretmen olacaksın bu hayatta arkadaş” derdi ve iç çekerdi uzaklara bakarak.

Yıllar sonra bir gün okuduğum okula öğretmen olarak atandım öğretmenler odasından çıkıp kantine çay almaya gidecekken Ökkeş amca ile karşılaştım. Neredeyse hiç değişmemişti; yine aynı özlem dolu bakışları vardı. Neden sonra beni fark etti ama tanımadı selam verdim geçtim yanından. Kantinden iki kahve aldım. Ökkeş amcayı da öğretmenler odasına davet ettim. Bu eski dostla kahve içilirdi ancak. Ökkeş amca çekinerek girdi öğretmenler odasına. Sonra bir gülümseme oluştu suratında sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde.

Oturduk ve kahveyi yudumlamaya başladık. Önce kendimi tanıttım. Hemen hatırladı beni; kalktı ve şefkatle sarıldı bana. Bu kucaklaşmanın ardından gerçekleşen koyu sohbetimiz sırasında Ökkeş amcaya o güne kadar neden öğretmenler odasına böyle bir özlemle baktığı sormak geldi aklıma. 

Yarasına tuz basılmış gibi oldu önce. Sonra derin bir iç çekti “ben üvey baba elinde büyüdüm. Öğretmen olmak isterdim hep, babalığım beni okul yerine çobanlığa gönderdi. Kaçıp kaçıp okula giderdim sürekli. Bundan dolayı çok dayağını yerdim üvey babamın. Bir gün dayanamayıp şehre kaçtım. Ancak hayat burada daha zormuş bilemedim. Bırak okuyup öğretmen olmayı okumayı bile zor öğrendim burada. Ben de hademe olabildim ancak” dedi acı bir surat ifadesi ile. Sonra birden gülümseyen bir yüzle “öğretmen olacaksın bu hayatta arkadaş” dedi ve kahvesinden bir yudum aldı. 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme