“SESLENSEM TANIR MISINIZ BENİ DAĞLAR” H.Ahmet ERALP


  Soru sormak değildir niye- tim, bilirim siz beni iyi tanırsınız; iyi tanırsınız her yanımı her anımı; her cümlemi iyi tanırsınız size söylenmiştir çünkü. Sizden süzülmüştür her şiirin her dizesi.
  Her cümle sizden toplar kendini, devriktir siz olmadan, anlamsızdır eğer sizden bir iz taşımıyorsa, ruhsuzdur sizi yaşamamışsa. Gecelerinizde karanlığı, karanlıklarınızda aydınlığı yaşamamışsa eğer, bilmez ve bulamaz cümleleri hiç kimse. Gündüzlerin en kuytu köşelerine kaçmamışsa, en bulunmaz dehlizlerini aramamışsa eğer kalemlerin ucu, öylesine gözlerimizin önünden akıp geçen harfler yığını olmaktadır ancak.
   “İnsanın serancamı bir dağa benziyor”  Memduh ATALAY

  Her kaçışım sizedir dağlar tanırsınız sizler beni. Her kaçıştan kaçışım sizedir dağlar. Gönlümü daraltan müziklerden size kaçarım, en güzel olanı birlikte çalıp söyleyebilelim diye. Gözümü yoran renklerden size kaçarım dağlar, en duru olanını beraber seyredebilelim diye. Şehrin kalabalıklarından size kaçarım dağlar, en yalnız kalabalığı beraber yaşayabilelim diye. Kirlenmiş ansiklopedilerin kirli sayfalarından size kaçarım dağlar, bilginin en temiz olanını beraber öğrenelim diye.

          “Omuzlarımızın çökmüşlüğü
Gametimizin eğriliği aldatmasın,
            Yük taşımadık yüreğimizden gayrı
...”  
                                   İsmail GÖKTÜRK

  Sızlanmamayı da sızılanmamayı da sizden öğrendim ben dağlar, sırtınıza vurulan yollarda fısıldadınız kulağıma, bağrınızı delen tüneller de konuştunuz benimle. Sizi tanıyorum dağlar, sizde beni tanıyorsunuz biliyorum. Ana kucağı gibi emin olup eteklerinize sığınırım her daim, şefkatli pınarlarınızdan su içirip en yiğit bekçilerinizin en cömert gölgelerinde dinlendirirsiniz beni. Dost muhabbeti gibi teslim olup heyecanların en zirvesi ile koşarım size karşılıklı seyreyleyelim diye birbirimizi.
  Aşkı sizinle bildim dağlar, sevmeyi sizinle bildim, Ferhad’lığım sizedir; sevginin en Şirin’ini yaşatırsınız bana, aşkın en çetinini hazırlar öyle sunarsınız bana. Aşkın her kıvrımıyla boğuşurda sonra salarsınız beni “Şirin” göstererekten tüm acılara. Acı yoksa eğer bir türkünün mayasında çiğ gelir tadı kulağımıza da yüreğimize de. Acıların en fiyakalısını siz yaşarsınız dağlar, en dik duruşun sahibi sizsinizdir ancak. Bu yüzdendir türkülerin siz var oluşu, bu yüzdendir türküleri sizinle beraber söyleyişimiz.
  Sizin gibi yaşamayı öğreneceğim dağlar, sizinle yaşamayı öğreneceğim, sizsiz olmadığı aşikârdır artık. Hiç olmazsa bende bir gün tüm heybetinize, tüm gösterişinize çektiğiniz gibi bembeyaz bir örtü çekeceğim üstüme. . .


TYB KAHRAMANMARAŞ ŞUBESİ NOTER TESPİT TUTANAĞI/Ali KÜÇÜKKÜRTÜL












Ali Hocam bugün gayba karışmış,
İstanbul’da Semerkand’a danış’mış,
Sultanlar kitabı ne de yakışmış
Bal yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Ahmet Bey, Maraşlı, fakir-i Hartlap,
Pekmez içemezse düşüyor bitap,
Allah ona vermiş bir ince hitap,
Tül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Orkestra şefimiz Hasan Ejderha,
Gönle giren tebessümle güler ya,
Gülün dirhemini bağlamış narha,
Gül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

İsmail Bey huma, yüksek uçuyor,
Şahlar şahına da divan açıyor,
Gönlüm ona şehit donu biçiyor,
Al yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Tayfun Bey nefsine hendek atlatır,
Kıvrak zekasıyla nükte patlatır,
Gayret-tevekkülü şeytan çatlatır,
Kul yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Ozanımız zarif, türküdar Tolga,
Türkülerde olmuş, bir yüce bilge,
Acep ediyor mu sazıyla kavga?
Çal yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Raşit’in mekanı hiç belli değil,
Kaleme hükmet de vahiye eğil,
Tedbir et, takdire tam mütevekkil,
Ol yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Mehmet Yaşar şiirlerin ustası,
Bu meclisin olmuş onmaz hastası,
Sigaradan onun hayat pastası,
Kül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Çayın emaneti Ahmet Eralp’e,
Kir pas girmesin ha nazargah kalbe,
Allah’a en yakın halimiz secde,
Kıl yevmiye, mühür, imza, dosyala.




TÜTÜN KAĞIDI KABUĞU ŞİİRLERİ-V / Fazlı BAYRAM

  





 /henüz vakit varken/


gözlerine bakarak
mana rossa okumak istiyorum yine
platonik aşklar yaşayıp kendi kendime
savrulmak istiyorum zemheri ayazlarına
İsfahan'dan mevlana'dan şehir aşıklarından
yine bir sunak sunarak
gözlerine bakarak yine
monna rossa okumak istiyorum

her nedense sen
ikide bir gözlerimde açıyorsun güllerini
ben her nedense
aynı dairenin bir başında bir sonundayım
kısa kısa seni geçerken
uzun uzun kalıyorsun rahlemde
her halde sabi değilim.


ABC/Murat TÜRKMENOĞLU










Kelimelerim ilki oldun sen,
Yanağımdan süzülen ilk gözyaşım,
Karne sevincim,
Yaz tatilim,
İlk sakızlı dondurmam,
Bisiklete bindiğim ilk an,
Ve babamı iş dönüşünde 
Kapıda karşıladığım zaman
Duyduğum sevinç oldun.
Gözbebeklerimde büyüdün,
Nefes alışlarımda ölümsüzleştin...


20/11/2013

USUL HAVALAR/Mustafa Alper TAŞ











şimdi ben bunları biliyorum ya
uzakta patlayan karanfilleri
ışıksız bir odada tuhaf terini
kalayı gelmiş bakırlarda serinleten 
nice mutsuz gelini
sabah olmadan hiç bir şeye yeltenmeyen
nice mutsuz gelini

bir baş ağrısı gelip duruyor kapılarına
yağmurdan da hızlı yağıyorlar akşama

sonra şarkılar onlardan yana
korkular ve göçmensiz bir ilçenin gölgeleri
parmaklarını kilitleyerek büyük bir atadan kalma
kilimlere 
soğuğu hapsediyorlar ciğerlerine
zambakları daha çok seviyorlar

ve hep pazartesine denk geliyor
bir şeye sevinmeleri

dağın savunmasız yerlerinde 
tutuyor 
bırakmıyor
baldırlarını 
el sallayan bir annenin kararmış resmi
usulca benziyorlar kendilerine
ve dağı bir dumandır alıyor

göğsünde terleyen çocukla
daha bir
sarılıyorlar akşama

ŞAFAKLARDA BİR AĞAÇ VE GÜN BATIMI/Süleyman AYDEMİR

 

Yorgunluğu kök salmış
Yakın bir mezarlığın sakinlerine
Çok yıllarda eskitmiş zamanı
Dulda olacak kaç ömrün
Yıpranmamış sayfalarına
Hissederse bir baltanın
Etini lime lime parçalayışını
Kanı donacak
Dökülecek gözyaşları yapraklarından
Hayat verdiği toprakta
Verecek son nefesini

Şahit olmuştu
İplik iplik örülen kaderin
Neyi var neyi yoksa

Karıncanın terleyen çehresinden
Dua ile yükselen kelimelere

Bir bebeğin yüzünden dökülen
Manasız tebessüme

Kırbaçlanan seslerine çocukların
Annelerinden kalan seslerine
Hıçkırıklarla boyanan göklere

Renkler yırtılarak saçıldı karlara
Öksüz olan ne varsa
Karlarla karıştı sulara

Keskin kokusunu ölümün
Son kez içine çektiği
Bu gün batımına
Şahit olmuştu




MUHALİF VE YALNIZIM/ Memduh ATALAY














Sen çoğunluktan olmayı haklılık sayarsın
Ben yalnızlığı haklılık bilirim
Sen zor zamanlarda tedbir zırhına bürünürsün
Ben meydanlara çıkarım
Sen Ulucaminin ön safında yer ararsın
Ben en arkada dururum
Sen çocuğuna deneme sınavından düşük aldın diye kızarsın
Ben neden namaz kılmıyorsun diye kızarım
Sen şehirli yerli zade yaltaklanmalarındasın
Ben insana bakarım
Sen atanmışlarla veya halka yalvararak seçilmiş olanlarla tanıdık olmayı yeğlersin
Ben yerli temiz ve duruş sahibi olanlara önem veririm
Sen eteklere kapanırsın taçlara göz dikersin
Ben senin öptüğün eteklere el silerim taçlara tükürür geçerim
sen günahkardan kaçarsın ben günahkardan değil günahtan kaçarım
Sen mutlaka "tekasür" suresinin zemmine müstahaksın
Ben üryan geldim üryan giderim
Sen kazanacak adayın dalkavukluğunu yaparsın
Ben sadece adı ve hatırası için ya DİRİLİŞ partisi ya BÜYÜK BİRLİK derim
Sen gazate ve televizyon izlemeden yorum yapamazsın
Ben efkar odasında narin hislenişler yaşarım
Sen Hasan Mezarcıyı, Bekir Sobacıyı, Salih Mirzabeyoğlunu unutursun
Ben unutmam
sen tüm kasapları indirimli mağazaları bilirsin ben çayevlerini ve kitapçıları bilirim
Sen iktidarın tombul çocuğu olmayı yeğlersin
Ben muhalif duruşun elebaşıyım
Sen seçme cümleler kurarsın ki hasım ve dost içermez cümlelerdir bunlar
Benim hasmım da dostum da duruşum da bellidir
Sen beş paralık bir adaya "şehrimiz için bir şanssın" diye methiyeler düzersin
Ben o adaya selam dahi vermem
Ben kusurumu hatamı ayıbımı bilirim dostlarım da bilir beni öyle sever
Sen hacılığından hocalığından diline pelesenk ettiğin dini argümanlardan dem vurursun
Sen güce yakın olmayı hesap edersin ben güce muhalif olmayı seçerim
sen sayın,sen bay,sen muhterem ,sen efendi,sen zade,sen akil
ben karayağız bir Anadolu çocuğuyum
Sen her döneme uygun kampta yer alırsın
Ben hep aynı saftayım rengim hep aynıdır
Sen kürtle kürt,alevi ile alevi,ermeni ile ermeni olursun
Ben türk'üm
sen mantığa vurursun her şeyi
ben aşkı esas alırım
sen ganimetin en önündesin ben ölümlerin en önündeyim
Sen kalabalığa karışıp söversin kendini gizleyerek
Ben mazlumun yanındayım zalimin düşmanıyım
Sen yeri gelir Atatürk yeri gelir Nazım dersin
Ben Necip Fazıl,Sultan Vahdettin,Ulu Hakan derim
Sen pazarlık ve hesap üzre gidersin
Ben pazarlık bilmem
Hesap bilmem
Tuzak bilmem
Ve en mühümi kalabalığa karışıp kimseye sövmem.





TÜTÜN KÂĞIDI KABUĞU ŞİİRLERİ III/Fazlı BAYRAM









kavgasında son kan damlasının iz düşümü
akıl yok sevda yan kesik isyana
sonra sabah uykusu ve zencefil tohumu
kabir toprağında

daha dün sen şu bizim katibin
ev içindeki ütopik celladıydın
küstüm sana arı burnundan iner gibi
burçlarında lalelerin girdap işportacısı
sana küstüm bir yürek bozması bir ıhlamur
bir de omuzlarıma çağırdığın ülkelerle

yetkilendirilmiş tehditlerin
yetmiş iki ağızdan
haykırır bir yüzüme soğuğu
sövgülerin ayyuk
öbür yüzümle ben yine yarınınlarındayım
kendi çizmelerimin öyküsü bana dar gelen aslında 

GÜNDEN KALAN GÜL: SOHBET/Şeyhşamil EJDERHA














Destanlar yazıldı, ne gerçek, ne yalan
Gönlümde bir çare, bîçare kalan
Uzaktan yakın, yakından uzak duran
Günü gün eylemiş, dünü gün sanan
İçimdeki kalabalık, yalnızlıktır inan.

Huzur ahenktir, dünya mihenk
Anladım; İslam, ahirete denk
Sözler gönülde bir çelenk
Cefa mı? Sefa mı? Bulunduğum zaman?

Harf uzun, söz uzun, kısa olan nedir?
Aynaya baksam gördüğüm ben miyim? Kimdir?
Dünya dediğin dünden kalmış bir matemdir
Hangi sevinç söyleyin, uzakta duran?

Öykü uzar, gece uzar, yar uzar
Çaydan çıkan misafir, durmaz uzar
Sohbetten gelen bir ah uzar
Yakın, uzak değil, uzayan zaman

Harfler cümle oldu gün devrildi
Uyku sohbete yenik düştü, serildi
Günden gelen gül devşirildi
Bir huzur hatırasıdır dünden kalan.

28/11/2013
PERŞEMBE


HASRET/Abdullah KAZAK


Sevince gönül derinden
Hasretin kor olup yakar beni
Ey sevdamın güneşi mahrum etme ışığından
Bu dünyam sensiz zifiri karanlıkta…

Yine kar göründü diyarı Erzurum’da.
İçimde bir yangın var adı hasretin
Hasretin dolunca çaresiz gönlüme
Gözlerim dalar soğuk ve buğulu camlardan
Uzaklara…

Sevdalım uzak diyarlarda kaldı
Güneş her gün doğar biçare
Ama kimin için?
Hâlâ benim güneşimi mi sorarsın,
Kaldı batıda
Memleketim, kıymetini bil benim güneşimin…

Salıver kokunu bahar rüzgârlarıyla… 
Yanaklarında açan güllerin rayihasını da
Seher vakti emanet et avuçlarındaki duana
Gönder umutlarımı…
Gönül ikliminden gönül iklimime bir meltem gönder
Adı sen olsun…
                                                                                                 ERZURUM 2013

SECCADE ORADA/ Hilal EJDERHA












Dualarla buluştuğu an ellerimiz
Hoş bir sada yükselir göklerden
Bütün hayallerimiz pembeleşir hicabından
Gözler yaşlarıyla buluşur en derinden

Bu hayat yolunda
Yoldaşımızdır seccade
Alnımız her daim secdede
Gönlümüz en sevgiliyi haykırır dillerde

Seccade başında bir yürek
Tüm dertleri azat ettiği yerde
Alnının en dik en onurlu olduğu yerde
Tüm sırlarını döktüğü bir gönülde

Ellerimiz semadeyken
Yıldızlar gözlerimize dökülür
Bir kuş gelir hayallerini bırakır yüreğimize
İşte o zaman karanlıklar bile aydınlık olur bize

Tüm kâinat secde eder
Durma sende secdeye kapan
Samimiyetini dök gözyaşınla
Seccadenin orta yerine
Bekletme dualarını
Topla bulutlar ülkesinden

Bütün çareler orda aslında
Tespih habbelerine dizilmiş gerçekler oysa
Mutluluğun asıl tarifi orda
Söylüyorum işte seccade orada...
     

MİRASÇI/Metin ACAR











Betondan bir duvar
İnsanın kalıbı çıkıyor ortaya
Dayanak noktası şu:
Tüm zelzelelere meydan okurmuş
Bense gökdelenleri üflemek istiyorum
Gökleri yalnız bıraksınlar bana
Ben sadece sessizliğe bakmak istiyorum

Burası çok beton kokuyor
Belleğime kazındı tuğlalar
Rengi kaçmış bir hayat
Bana çığlık atan duvarlar

Daha ne kadar çıkabilirsin yukarı
Ulaşmak istediğin ne senin
İnsanoğlu
Bunu betonla yapamazsın
Mesela ben düşünürüm
Giderim bir yerlere
Önüme beton da diksen
Deler geçerim düşüncemle
Sen betonun öbür tarafını hayal edemezsin
Ben ne hayatlar kurdum bir bilsen düşlerimde

Çevremin bilinmeyen yabancısı
Ahşap kokan evlerin mirasçısıyım
Ben Leyla’yı bir ahşap evde
Mecnunu ise bir iskemlede
Otururken düşündüm
Sen istersen bu düşüme ağaç katli de
Artık ne olur bırak beni kendi halime

TEK MISRADA SEN/Şeyhşamil EJDERHA


Ben, uykusuz sabahlar gibi tek hece uyanırken, sonsuzluğa dalan gözlerde bir tan yeri ağırlığındaki kurşun misali, sözde bin bir zahmete girip, bir güle ulaşmaya çalışırken kaybettiğim virgülleri hesaba katmayarak, hecelere vurulan tüm kilitleri kırar gibi işlerime hazır gülüşlerle devam ettiğimi göstermediğimi düşünürken, göklerin, birden ezan sesleriyle dolduğu anda hakka yürüyen, hakta hakkı arayan, bir secde uğruna can veren ruhumla, kıtalara nur damlatan bir sultanın eteğinde nur tasını doldurmaya talip olmuş, tüm cümlelere inat, kırlarda dolaşan kelebekler gibi narin, tek günlük ömrümde aşka ulaşmaya yanıp tutuşan gönüllerdeki üç harfe sığdığını sandığım cesaretimin çöldeki kum tanesi kadar küçük olduğunu anlarken yükselen ilahi sesin nefesinde kalmış huzur alevlerinin içindeki bir çiçek gibi yavaş yavaş eriyen, erirken benliğini kaybedip, bensizliğe ulaşan, sen gelirken aklıma bir köşede kıvrılmış gibi bekleyen, soğuk kışın habercisi yüreğin yerine getirdiği görevle ısınan, tertemiz kar tanesinin o soğuk gecelerde bir köşede sessizce kıvrılan hayvanların hakka şükredişi gibi ruhu hasta insanların şömine başındaki dualarına aldırmayan kalbimle, tek bir elif harfiyle başladığım gecede, soğuğun rüzgârla dans edip beni ısıttığı vakit, anladım ki sen tek bir dünyaya sığmazken küçük bir toprak kapta insana sığıyordun.

05/12/2013
00:33

BİR GAZEL DENEMESİ/FAZLI BAYRAM














Mahruma can-ı çerağıma kastın ne ola
Daha dün değimliydi canın bedenim ola

Zalime attığın her taşın batmanı dağ ola
Yandığım yoktur zahiren söyle içimde ola

Nedir fermanın bileyim söyle ey kara sevda
Attığın her adımda çiğne kalbim mest ola

Bana hak görünür ağzından dökülenlerin cümlesi
Yangınına talip olup bedenim serinden geçmezmola

Dostun arar ismin arar bahtın arar dururum
Bir gül bir kement bir sır buyrulmazmola

Zıpkınlar bilirim vurgunlar bilirim bir de sürgün sızısı
Razıyım dertten derde koyup bir satır gülmezmola

Sırma saçın ruşen yüzün kim görse bahtiyar ola
Bir görsem seni yeter servetim rüsvay ola

GEL DE GÜLDÜR BENİ, BEKLETME EY YÂR/Abdullah KAZAK











Serin olur yüce dağların başı
Dinmez oldu yaslı gönlümün yaşı
Her şeye değer yârin bir bakışı
Gel de güldür beni, bekletme ey yâr

Sevdasıyla çağlar akar ırmaklar
Gönül düşmüş derdine seni arar
Divane gönlüm kılmış sende karar
Gel de güldür beni, bekletme ey yâr

Bir gün geleceksin diye beklerim
Senin için günüme gün eklerim
Sen iste yoluna ömrümü sererim
Gel de güldür beni, bekletme ey yâr

Âciziyim elbet vardır, bir sözüm,
Sen gelmedin yollarda kaldı gözüm,
Senden vazgeçer mi divane özüm,
Gel de güldür beni, bekletme ey yâr
                                          

ABDULLAH KAZAK
Atatürk Üniversitesi/Erzurum

NOKTA, BEN VE SEN/Şeyhşamil EJDERHA

    Noktalar yorgun, gözleri uykusuz, başları ağır. Takır tukur yürüyor, yollar harflere sağır. Noktalar zamanda, zaman ağır. Geceler devran olur. Günler harflere nazır. Nazar değmesin harfler bir arada, hazır. Sohbet iki kelime önce selam, sonra kelam… Bir araya gelen cümlelerde heceler harman. Uykusuz başlarda taş, ağır söz kadar sesiz duran kaş. Virgül her cümlenin devamı; sözler bir araya gelse cümleler reva mı? Yeter dediğin vakitte başlayan düşünceler, sorsa cümlelere harfler heba mı? Koridor uzun, yara uzanan hangi adımlar küçük kalır. Nokta harfte, harf hecede, hece cümlede devran… Kaç devir daha gerekir bitmez, sonu hüsran.
   Acep kaç harfte kazılıdır benim mezarım. Ben diye başlayan kaç cümleyle sona varırım. Son var mıdır, noktanın sonuna açılan parantez varken. Ben hangi paranteze sığarım acep bu düşünce beynimde kudururken. Hislerim hissizleşiyor zamanla.  Uykusu yeni dağılmış bir zamana bakarken, acep ne düşünür insan şu âlemde.
   Saf durmuş hecelerim hislerime ağır. Düşüncelerim bende benden ağır. Hafif kalır ben, senin yanında sağır. Aşk üç harfte ağır, kurşun misali, toprak yürekli insanda… Açılsa harfler bir bir bilmem hangi gönül alır. Benim halim hicran, gönlüm hüsran, olmuşum ben dünyamda figüran. Sahtelikler içinde sahteyim belki bir kaç nefeste ahesteyim. Arayıp duran, gönlü deli divaneyim. Bilmem ben hangi sesteyim.
Kes! Hey! Sessizlik sesini kes! Bak geliyor göklerden yere tek nefeslik bir ses. Belki damla, belki göl, belki derya ama ruha ruh katan gıda... O ruhta huzur bulan bin bir hece bir kıta; tek kıtası İslam. Tası nurla dolan. Su gibi aziz ol yavrum. Dünyada hazır duran parantez içinde bir gece, cümleler kelimelere çevrilince... Dümeni kıran bülbül, dikeni gül zannedince. Hayal beni götürür ısız âlemlerde bir düşünce.
Her gözde sen varsın her gönülde sen...
Bitmeyen bir şiir gibi başlarsın her hecenle sen.


04/12/2013
01:20

HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-ŞUBAT SOHBETİ / Hasan KEKLİKCİ

-Allah bir daha göstermesin bu millete.

-Âmin.
           
-En ağırını da bizim gibi taşrada bin bir çeşit imkânsızlık içinde hizmet vermeye çalışan; hedefleri, prensipleri olan insanlar yaşadı. 
            
-Haklısınız. O, insanı zelil eden, insanlığından utandıran muameleler en çok sizleri etkilemiştir.
            
-Maalesef öyle oldu. Bir tarafta sana oy vermiş, senden hizmet bekleyen insanlar, diğer tarafta; insanı insan yapan bütün değerleri yok etmiş, rafa kaldırmış, utanmaz, sırıtkan azınlık bir güruh. Bu aziz milletin şerefli, kahraman çocuklarını alçak emellerinin kurbanı da ettiler aynı zamanda. Neredeyse o aslan parçası delikanlıları ve başlarındaki yiğitleri de millete düşman ediyorlardı.
            
-Şükür çabuk bitti de kurtulduk. Bin yıl sürmedi. Tek tesellimiz her birinin bir taraftan cezalarını çekmesi oldu.
            
-Evet, ama o kadar acı olaylar yaşadık ki tarifi imkânsız. Düşünsenize, -sözüm ona- belediye başkanısınız makam odanızda oturuyorsunuz. Görevli arkadaş “filan teyze geldi başkanım” diyor. “Buyursun” diyorsunuz. Ali kapıyı kapatıp çıkıyor. Az sonra kapı çalınıyor. Gidip siz açıyorsunuz. Karşılayacaksınız aklınız sıra; yaşını başını almış ağzı dualı yüzü nurlu, cebinde her zaman çocuklara verecek üç beş şekeri, konuştuğu insanlara getirecek meseli bulunan teyzeyi. Ne görseniz beğenirsiniz? Karşınızda bir hortlak! Yetmiş yaşlarında yeryüzünde hiçbir şeye benzemeyen bir şey! Başından fesini, beyaz tülbendini dışarıda çıkartmış, incecik beliklerini bozmuş; yarısı ak, yarısı kınalı saçlarını omuzlarına doğru yaymaya çalışmış. Ayakkabılarını çıkartıp paspasın önüne koymuş. Aman Ya Rabbim bu nasıl bir görüntü? “Televizyonda duydum çocuğum şeş -tülbent- yasakmış...”

-Off… Yerin dibine batsın senin yasağın.

-Neyse. Yaramızı açtın. Ben gidip çayları tazeliyeyim.

-Teşekkür ederim. Siz çay doldurmaya gidince fırsattan istifade ben de hikâye listenize bakıyordum. Şu nasıl bir hikâye?

-Bu mu? Güzel. Güzel... Biraz önce konuştuğumuz mevzuu.

-Tevafuk olmuş. Şu akçe-i hikâyeyi size takdim edeyim. Telefonumu Uçuş Moduna alayım da kayıt esnasında arayan olmasın.

-Bırak Allah’ını seversen akçeyi makçeyi dertleşiyoruz şurada. Konuşmamızdan sen bir şeyler çıkartırsan çıkart, hikâyeni yaz. Çaya gittim, aklımdaki esas lafı unutuyordum hazır: Komutanlarından biri girdi içeri. Hoş lafını ettiğimiz zamanda bunların ekibinden, sırtına boz bir elbise geçiren herkes kendini komutan ilan ederdi.

Öyle.

Dümdüz.

Kapı çalma filan yok.

Kendi evine, çocuklarının odasına bile öyle habersiz giremez.

Ayağını ayağının üstüne değil de boynumuza atar gibi bir edayla, oturduğum masanın sol tarafındaki koltuğa kuruldu. Aramızda daha önce de bazı tatsız konuşmalar olduğu için direkt konuya girdi. Karakola gönderdiğimiz briketleri örmeye kum ve çimento lazımmış. Komutan gelecekmiş. Yarına temin etmeliymişiz.

Henüz briketlerin bedelini bile ödeyemediğimizi ne çimento alacak ve ne de traktöre yakıt alacak paramızın olmadığını söyledim. Kurban Bayramı’na kısa bir zaman kaldığını, personele kurbanlık parası temin edeceğimi, hiçbir yere hiçbir ödeme yapmama imkân olmadığını izaha çalıştım. Kime ne anlatıyorsun ki? O kadar lafın bir harfi bile kulağına girmedi adamın. İş ciddileşti. Seslerimiz yükseldi. Ve adam gemi azıya aldı ‘Ya öyle ya böyle yarın bekliyorum.’ deyip çıktı odadan.

Ya öyle ya böyle… Ne yaparsın? Bir dilekçenin başında bağlı çeker gidersin amma olmaz ki. Nereye gideceksin? Gittiğin yerde rahat mı bırakacaklar?

Aradan yirmi küsur yıl geçmiş atıp tutmanın da âlemi yok. Bakmayın ‘Ben şöyle attım böyle tuttum.’ diyenlere, bunların birçoğu heriflerin şapkasını gördü mü kaçacak delik arardı. Fabrikalar bile emekli cenneti olmuştu. Kendi genel müdürlerinin karşısında esas duruşa geçerdi patronlar.

Hele Ankara’da bakanlıklarda ve genel müdürlüklerde öyle tipler vardı ki, -gerçi bu tipler hâlâa var- bunlar gelmeden önce; odasında paçalarını ve kollarını çemrer, kravatını göbeğinin üstünden gömleğinin içine sokar, ayağına her adımda ses çıkartacak bir terlik geçirir, kendisine en uzak lavaboya kadar gider; yolda, -‘Yol’ diyorum çünkü yürüdüğü koridorun sağında ve solunda nereden baksanız otuz kırk oda var; gösteri yapılacak muazzam bir pist yani.- neyse, yol boyunca makamı kendisinden yüksek olan ne kadar amir varsa, onların kapılarının önünde bir punduna düşürür, birini bulur içeridekinin de laftan mahrum kalmaması için bağıra bağıra, vaktin yakın olduğunu, kendisinin de abdest almaya gittiğini ilan eder. Abdestini aldıktan sonra abdest azalarını kurulamadan yine aynı güzergâhtan, parmaklarından suları damlata damlata odasını gelir. Hele namaz esnasında bildiğin bir müezzinlik yarışı olurdu. Daha millet Allahümmesalliye geçmeden kaşla göz arasında en az iki kişi kamet getirmeye başlardı. Haneniz harap olmaya sünneti sade İhlasla mı kıldınız? Baskın çıkan devam eder; diğeri sonraki namazda daha atik davranıp müezzinliği kapmak hesabıyla, bir yüzü ağlar bir yüzü güler diz çökerdi, genel müdürün yeni değiştirmiş olduğu mescit halısına.

-Eee. Bunlar gelince onlara ne oldu?

-Ne olacak. Döndürdüler sırtlarındaki davulu öbür tarafını çalmaya başladılar. Hoca’nın ardında yer kapmak için kendini helak edenler; yeni ekiplerin toplantılarında, balolarında dans edip, verilen nutuklara veciz sözleri allayıp pullayarak cumhuriyet tarihi derslerinde ne kadar başarılı olduklarını gösterir oldular.

Masalarının ardındaki duvarda resim bulunmayanlar resim astı. Resim olanlar silip temizleyerek iman tazelediler. 

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.





“Bir günah eder kişi bin gün âh etmek gerek

Bin günah ettim amma bir gün âhım yok benim.”

Lâmî Efendi

Bir yıl önce pamuktan para arttırmıştık Emmi. İki ortak bir yayla bağı aldık. Bağın sahibi Uncu Ali rahmetli yaşlanmıştı inip çıkamaz olmuştu yaylaya. Babamı severdi, evdeki çocukları zor zekat doyurduğunu bilirdi. Çalışmasını takdir ederdi. Köydeki bahçelerindeki asmaların üzümlerini kiraya verirdi babama. Kaç paraya? Bir paket tütüne! Türk milletinin bağrındaki taş, boğazındaki yumru Yemen’de, günlerce aç kalmış Ali Emmi. Meşhurdur onun eşek eti yeme hikâyesi Emmi.

Bilirsin köyün bağlarındaki üzümler eylül gibi kesilir; pekmez kaynatılır, pestil, bastık yapılır biter. Yayla bağları kışa kadar kalır. Ocak şubat gibi üzümlerin üzerine kar yağar. Yağan kar soğuğun etkisiyle donar. Donar ama bir karış kalınlığındaki karın sadece dış kısmı donar. İç tarafı üzümlerin üzerine adeta bir çadır gibi koruma sağlar. Doğal, dalında kalan üzümler şubat sonuna hatta marta kadar kaldığı olur. Ha bu arada ortak dediğim yabancı değil. Bizden biri. Tarif etsem kim olduğunu hemen anlarsın Emmi. Kısa boylu, ince bıyıklı, ince dudaklı, yüzünü çirkin göstermeyen, her şeye sokmadığı bir burnu var; kaşları, kirpikleri sarı; dişleri köy yerinde bulunmayacak kadar düzgün, küçük ve güzel görünümlü, kafasında kılın eseri yok. Hiç mi hiç… Ha, evvelden varmış. Bir hastalık geçirmiş ondan sonra hiç saçı kalmamış. Askerde komutanları değnekle kafasına vururlarmış. Hemen her gün yaparlarmış bunu. Değneğin izi çıplak kafasında çok güzel görünürmüş, dediğine göre. Kendine de komutanları demiş. “Sopadan adam ölse ben ölürdüm.” der. Babası erken ölmüş. Kendinden küçük üç kardeşi daha var. Bildin mi lafını verdiğim adamı Emmi. Nasıl bir fakirlik içerisinde büyüdüğünü de anlatacağım da hiç gerek yok. 

Mayıs gibiydi. Pamuk çapalamak için Türkoğlu ovasındaki köylerin birindeydik. Bizimkiler bir sabah, yayla bağını dallamak gerektiğini söyleyip köyün yolunu tuttular. Bizimkiler iki kişi Emmi; bir dayı bir yeğen. Aşağı yukarı aynı yaştalar. Yeğeni sana tarif ettim Emmi. Dayı da onun dayısı işte.

Tabi bağ dallamayı herkes bilmez. Hatta bağ dallamanın ne demek olduğunu bile çoğu kimse bilmez. Kitapta defterde filan yazacağını da sanmıyorum. Bilen birinden dinlemek lazım. Sen bilirsin Emmi. Hatta sen çam dallamayı, kamalak dallamayı, dut dallamayı da bilirsin. Herkes bilmez. Konumuzun dışında ama bir de sade dallama var! Onu herkes bilir. Bağ dallama dışındaki dallamalar çok kolay Emmi. Keskin bir darha ile ağacının tepesine çıkılır; tepede, ağacın yaşaması için bir miktar dal bırakılır kalanı kesilip inilir. Kesilmiş olan bu dallardan çam dalı; yufka ekmek yapımında, bulgur kaynatılırken, tarhana yapılırken ve don -çamaşır- yıkanırken kazanın altında yakacak odun olarak kullanılır. Kamalak dalları kışın küçükbaş hayvanlara yem olarak verilir. Dut dalları ise oğlaklar için en güzel yiyecektir. Hani var ya Emmi “Her şey hesapla dut pançaynan.” diye bir laf. Dalın da bir hesabı, hesap birimi var: Onun birimi “koltuk”tur. Köyden birisi laf verirken “Oğlaklara bir koltuk dut dallayıp getirdim.” diyorsa bil ki, bir koltuğunun altına sığacak kadar dal getirmiştir.

Bizimkiler bağın yakınlarındaki meşe ağaçlarından yeşil dallar kestiler. Sonra o dalları koltuklarında, kucaklarında bağa taşıdılar. Taşıdıkları dallarla; bağda, yaprakların kapatamadığı korukları güneşin yakıp kavurmasından korumak için sağlam bir şekilde kapattılar.

Bağı dallayıp bitirdiklerinde vakit öğleni geçmişti. Güneş ışıtmayı ısıtmayı bir yana bırakmış, tengirşek şapka -fötr- gibi Kavlaktepe’nin tepesine binmiş memleketi yakıyordu. Tepenin güney yamacında bulunan Köreyeri’nden çıkan alev; Belicek’ten geçip Sarımezleği’nin ateşiyle birleşerek Uludaz’a doğru gidiyordu. Kuzey tarafında; Çıtlıklı, Kozlar yanıyor alevler Dede’ye kadar çıkıyordu. Dağlar, tepeler, tarlalar, bahçeler, ağaçlar kendi gerçek renkleriyle serilmişti güneşin altına. İlaç niyetine göze sürülecek bir çinke bulut yoktu gökyüzünde. Güneş, şu uçsuz bucaksız evrenle biraz önce cenk etmiş, kesin bir galibiyetle yeri göğü teslim almış da gücünü gösteriyordu sanki Emmi.

Dayı yeğen sabah azık çıkınını astıkları alıç ağacının dibine gelip oturdular. Bir müddet soluklandılar. İsmail Mustafa’nın nohut tarlasına baktılar. Göğ İsmail’in ekinlerine daldı gözleri bir zaman. Bir zaman Kavlaktepe’ye… Kavlaktepe’nin meşelerine, ardıçlarına, tespilerine, çamlarına, ağaçların arasından görünen kayalarına, ağaç olmayan boş topraklarına baktılar. Başlarını yere eğip, oturdukları yerdeki topraklara baktılar. Her zaman birbirlerine “bir” dedirtmeden konuşan, lafı birbirlerinin ağzından alan dayı ve yeğende ses seda yok. Öyle oturuyorlar. Ne konuşuyorlar, ne gülüyorlar, ne ağlıyorlar, ne esniyorlar, ne parmaklarını çıtlatıyorlar, ne boyunlarını kaşıyorlar, ne burunlarına dokunuyorlar, ne ıslık çalıyorlar, ne türkü söylüyorlar, ne öksürüyorlar. İkisi de mühim bir şey düşünüyormuş gibi öylece duruyorlar. Hal bu ki her şeyi bilirler; “icik” desen güler, suratını azdırıp sertçe “laan” desen ağlar ikisi de. Babaları kendileri çok küçükken ölmüş ya, ağıtları öyle yapma da değil hakkını verirler.

Kafasında kıl olmayan el yordamıyla yere bıraktığı şapkasını buldu. Öbürü yerden bir kuru dal aldı; dizinin üstüne koyup iki yanından bastırmadan öyle havada iki eliyle iki yanından bükerek kırdı. Çıkan sesten cesaret almış gibi; tepelerinde sallanan, içinde kaynatılmış dört yumurta ve katlanmış dört yufka ekmek bulunan azık çıkınını daldan indirmesini söyledi; kuru dalı kıran, şapkası elinde olana. Yeğeni dayısının yüzüne bakmadan çıkını indirdi. Orta yere bıraktı. Öksürdü. “Bura” dedi “her yerden görünüyor.”  Konuştu mu yoksa ağzından çıkan öksürüğü o manaya mı yordular, farkında olmadan etraflarına bakındılar. Ayağa kalktılar. Evin büyük hanımının; üstüne kuma gelen küçük hanımın oğlan çocuğunun elinden tutarken duyduğu tiksintiye benzer bir duyguyla azık çıkınını yerden aldı yeğen. Üzerlerinden henüz atamadıkları yorgunluk ve açlığın üstüne sıcağın ağırlığını da yüklenerek Kavlaktepe’nin zirvesine doğru yürümeye başladılar. Arada bir öksürerek, durup derin nefes alarak tepenin çok da uzak olmayan zirvesine ulaştılar.

Bir evlek soğan dikilir dikilmez, otlarının yarısı kurumuş, yarısı yeni kurumaya başlamış, ağaç ve çalı bulunmayan tepenin zirvesine ulaştılar. Kavlaktepe’nin zirvesi seyrangâhtır. Aklı yerinde, gözleri görür, karnı tok; oğlundan, kızından dertli olmayan, anası babası başında; ayakkabılarının altı deliksiz, sırtında mevsimine göre bir giyeceği bulunan, döş cebinde bir ayna bir tarağı, şalvarının cebinde bir bıçağı, bir cücük lastiği olan; her gördüğüne selam veren, verilen her selamı alabilen düşmansız; evine misafir gelse bile kendisine bir kat yatak düşen biri, burada elini kulağına attığında;

 “Hemene de Karacoğlan hemene
Canlı kervan indirmişim Yemen’e
Sevdim ise ben yârimi kime ne
N’ettin ola şu koğlaşan ele ben.” diye bir uzun havayla; Karadere’nin gediğinden Anabat gediğine, Dede’den Fenk’e kadar dağları, tepeleri, dereleri ve esikleri nennilendirir, Ceyhan Nehrini beşik gibi sallar alimallah. Fakat bizimkilerin her yeri dert Emmi. Bir an önce ellerindeki azık çıkınından kurtulmaları gerekiyor. Açlıktan ölüyorlar. Etrafı iyice kolaçan ettikten sonra bir çalının dibine oturdular. Önlerine koydukları azık çıkınına ellerini uzattıkları anda bir eşek anırdı. Telaşla çıkını çalının arasına bırakıp etrafı kolaçan ettiler. Görünürlerde kimse yoktu. “Mağara” diye aklından geçirdi dayı. Hemen vazgeçti o fikirden, dillendirmedi. Çünkü büyüklerin anlattığına göre Kavlaktepe’nin mağarasına giren bir daha çıkamaz, orada ölürmüş. Çalının içine attıkları çıkını alıp etrafı çalılarla sarılı bir ardıç ağacının dibine oturdular. Her ihtimale karşı çıkının üzerini kapatabilmek için, irice bir meşe dalı kesip yanlarına koydular. Birbirlerine bakmadan çıkını açtılar. Birinci yumurtaları taşa vurup kırdılar, kırılan yerine tırnaklarını geçirerek soymaya başladılar. Üzerinden kabuk gittikçe ortaya ağır yumurta kokusu yayılmaya başladı. Yaydıkları kokunun tedirginliği geçene kadar yumurtalarını avuçlarının içerisinde tuttular. Birer yufkaya dürüm yaptılar. O kadar aç olmalarına rağmen ağızlarında çoğala çoğala birinci dürümlerini zor bitirdiler. Hal bu ki çok güzel yemek yerlerdi. Hiç artmazdı yemekleri. Dayı, kalan ekmeğini küçük küçük parçalara ayırdı. “Bismillah” deyip en yakın çalının dibine bıraktı. Ayağa kalktı. Kalan yumurtasını olanca gücüyle tepeden aşağı fırlattı. Yeğen de dayıya uydu Emmi.

Yeğen, boş azık çaputunu gömleğinin içinden beline bağladı. Aşağıya, Köşkerlilerin pınarına indiler Emmi. Aslında Kavlaktepe’de bir su varmış zamanında ama gâvurlar kaçıp giderken cıva akıtmışlar kuyuya. Su kaybolmuş. Pınarın etrafında bir iki tur attılar. Bir türlü yaklaşma cesaretini bulamadılar. Pınarın suyunu bahçelere götüren arkı takip ederek büklerin içinde kimsenin göremeyeceği bir yer buldular. Yosunlu, yavsılı -kurt- sudan önce yeğen içti ağzı üstü yatarak Emmi. Sonra dayı…

Dayı, doğrulup avucunun içiyle ağzını silerken, “Ah” dedi “oruç tutmak ne kolaymış!..”   




***
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI 
-Atın bahtsızı arabaya düşer-



Hasan Ejderha Eliyle Ahmet Doğan İlbey’e

Pek muhterem Ahmet Abi; evvela üzerime farz olan selamlarımı sunarım. Şahsınızda cümle Dükkâncılara da selam ederim. Kaç zamandır dostlarınızın canhıraş bir şekilde size mektuplar yazması, tebrikler atması, birbirleriyle haberler salması ve en sonunda son teknolojiyi kullanarak, sizinle canlı bağlantılar yapması karşısında, kendimi bu mektubu yazmaya mecbur bırakılmış hissetim ve siz:

“Hasan bir mektup da sen gönder bana
Gerçeklerden, yalanlardan haber ver.
Varsın bulunmasın içinde mânâ
Falanlardan-filanlardan haber ver.”

Demeden ben bilgisayarın başına geçtim. Gerçi yazmasam da; yarın bu kara bulutlar dağılıp üzerimize güneş doğduğunda, gözü olanın ışığı gördüğünde siz, “Bir mektubunuzu da değmedik Hasan Bey” diye kahretmezsiniz; ama olsun, bunca yıllık emeğiniz var üzerimizde.
Aslına bakarsanız bu salgından dolayı uygulanan kısıtlamalardan korkarak, kaçak-göçek bir şekilde köye gelmiştim. Buradan size bir mektup yazmak fikri oluşmuştu zihnimde. Ancak köyden şehirdeki adama ne yazılır diye birkaç gün düşündüm durdum. Malum; sizin istediğiniz medeniyet, fikir gibi şeyler köy yerinde fazlaca bulunan şeyler değildir. Köylü milleti onları pek bilmez, görse tanımaz, yolda bulsa almaz. Öyle çok okuyana, yazana, çalgı çalıp türkü çığırana, davulun önünde mendil sallayıp oyun oynayana “yeyni” denir köy yerinde. Çok konuşana, lafı sündürene, döndürene, övünene “özeme” derler buralarda. Hele hele bu mevsimde, elinde kazma olmayan adama selam bile verilmez. “Bağı bahçesi bor adamda ekelik beş beş.” diye birbirlerine laf verirler.
            Hasan Ejderha Emmimin bir Gelinbacı Hikâyesi vardı Ahmet Abi: “Sen de hatırlarsın herhal; seferberlik zamanını anlatırdı babam. İrbaham’ım babamın durumuna düşecek. Hani köyde heç erkek kalmamış da babam kadınları toplayıp köyün bağlarını kazdırmaya gitmiş… İki gözü iki çeşme anlatırdı babam. Kadınlar bağı kazarken, bu arada da kazdıkları yeri ve üzüm tiyeklerini tepelerlermiş. Tepelemedikleri kazılmış yerleri de kendi aralarında boğuşurken tepelerlermiş. İşte o zaman babacığım, tepenin arkasına gider, ağlar, ağlar geri gelirmiş. Bir süre bağ kazan kadınlara şöyle yapın böyle yapın diye uğraşır, sonra gider tepenin arkasında bir daha ağlarmış.”
Bu sene Koronavirüs belasından bağlar yine bor kalıyor Ahmet Abi. Bağ kazacak adam bulunmuyor köylerde. Şimdiki zamanın kadınları seferberlik zamanındaki kadınlar gibi kazma, kürek işinden de anlamıyor. Hatta modern çağın kadınları hiçbir şeyden anlamıyorlar. Allah’tan sosyal medyada resim paylaşma işi var da yemek yapılıyor evlerde. Yoksa o da yok. Diyeceğim o ki, bağ-bahçe kazma işi bize kaldı bu yıl. Bir köye, bir şehre gelip gidiyorum onun için. 
Ahmet Abi iyi haberlerinizi alıyorum. Hane-i saadetlerinizin bulunduğu cadde üzerindeki fırına kadar gidip geldiğinizi duydum. Sizin adınıza sevindim. Güzel ekmekleri olur o fırının. Bir zaman Hasan Ejderha Emmimgile küncülü somun almıştım oradan. Çok beğenmişti. “Allah, Allah” demişti, ekmeğin üzerine bakarak. Sıvama küncüydü aldığım ekmeğin her yeri Ahmet Abi.
Beş kilo kitap ısmarladım internete Ahmet Abi. Ben size mektup yazıncaya kadar
kitaplar da geldi yetişti. Tabi ben internetçiye “Bana iyisinden beş kilo kitap gönder.” demedim. Bizim çocuklara kitapların ne zaman geleceğini sordum, onlar da kargo firması, “Beş kiloluk paketiniz yolda diyor.” dediler bana. Yemedim içmedim -orucum tabi- İhsan Şahin’in “Tunceli’den Ay’a” isimli kitabını okuyup bitirdim. Kusuruma bakmayın Abi, size kitap lafı vermek değil meramım. Bildiğimiz ülkücülük kitabıymış. Hal bu ki ben kitabın kapağındaki resim için ne hayaller kurmuştum. Bildiğimiz ve yaşadığımız ülkücülerin ezilmesinden, devletin onlara kol kanat germemesinden; bir kısım ülkücünün ihale, makam ve mevki peşinden koşmasından yakınıyor. Kitabın sonunda kronolojik olarak hayatını tekrar veriyor. “Yirmi yedi yaşında il sağlık müdürü oldum, devletten ayrılıp hastane açtım, medikal fabrikası kurdum.” diyor.
Köse Dayım geçen hafta bazlama göndermiş sağ olsun. Köyde hala bu gelenek yaşıyor Ahmet Abi. O’nun evi yolun altında bizimki üstte. Kendinin sesi bize kadar ulaşır ama ben duyuramam. Telefonla arayıp teşekkür ettim. Aşağıdan yine sesi geliyor. O hep bağıra bağıra konuşur. Zamanında muhtarlık yapmış. Belediyede de beraber çalışmıştık. Meclis üyesiydi. Gene kiminle tartışıyorsa, birine “Ben eşşek değilim sen onu Ç. Cuma’ya yuttur.” diyor.

“Yok Hasan, vazgeçtim, koy beni rahat
Neşeli şeyler yaz, götürmez hayat
Viskiden, briçten, twist'ten anlat
Reklâmlardan, ilânlardan haber ver.”

Hepimizin yolunda ışığı olan cennet mekân Abdurrahim Karakoç Abinin şiirinin ilk dörtlüğünden aldığım cesaretle başladığım mektubumu, son dörtlüğüyle bitiriyorum. Bâkî selamlar Ahmet Abi.


***
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI -Atın bahtsızı arabaya düşer 

Enver Çapar kardeşime.

-Hoş geldiniz başkanım. “Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur” derler. Hakikaten de öyle oldu. Allah’ın işine bak, yıllar sonra buluşuyoruz. Hem de burada, Maraş’ta.

-Düşümde görsem inanmazdım; hayal gibi bir şey bu.

-Köyden daha doğrusu kasabadan, amaan mahalleden -beldeler mahalle oldu ya artık- ıhlamur fidanı getirmiştim geçenlerde. Sağ olsun arkadaşlar caminin etrafına diktiler. Onlara bakmak için yönelmiştim ki telefonum çaldı. Camiye girerken kapatmıştım. Sesini açacaktım, elimdeydi. Hemen geri kapanınca etrafıma baktım. Gülüşünüzden tanıdım sizi. Numaranız bende yokmuş. Ne var ne yok? Yalvaç nasıl?

-İyiyiz şükür. Hatırlarsın yeğenimle uğraştık bir müddet. Onun da aklı başına geldi. Bıraktı o işleri. O zaman becerememiştik. Gençti. Güç yetmiyordu. Sen ne yapıyorsun? İyi misin?

-Biliyorum, biliyorum. Benim saçımı sakalımı o beş yıl, sizinkini de yeğeniniz ağarttı. İyiyim ben de burayı kiraladım gelip oturuyorum. Sizin gibi dostlar geliyor eskileri yâd ediyoruz. Müşteri gelirse malzeme satıyoruz. İyi bu işler. Geçenlerde şu yukarı bu iş üzerine bir AVM açıldı. Bu hafta da bir dost yine bir dost grubuna yazdığı mektubunun dipnotunda; “Sözü edilen kişiler ve kurumlar hayal ürünü değil hakikatin kendisidir.” demiş. Güya bizim mallar için “Hayal ürünü” gibi bir imada bulunmuş. Yakında “Gel vatandaş…” demeye başlayacaklar. “Meyveli ağacı taşlarlar” deyip geçtik. Biz gelenlere hikâye anlatıyoruz; onlar süsleyip, püsleyip, biraz renk ve biraz da ışık katıp bir yerlerde yayınlıyorlar. Boş ver şimdi, seni buraya yel mi attı sel mi attı?

-Torunun tayini buraya çıkmıştı. Hemen şu okulda. Uzun zamandır “dede gelin” deyip duruyordu. Dün geldik. Bir iki gün kalıp geri döneceğiz.

-Yaşadık desene. Bak beraber gezeceğiz ha. Ben dondurmanın iyisi nerde, paçanın en güzelini kim yapar, hangi lokantada ekşili çorba olur bilirim. Hem senden de belki bize malzeme çıkar. Şimdi aklıma geldi senin bir muhtar mı, encümen üyesi mi vardı. Hani adamla kaymakama mı, valiye mi gidecekmişsiniz de adamı arabada bırakmışsın?

-Muhtar. Muhtar. “Atın bahtsızı arabaya düşer.” derler bizim oralarda. Ben de değişik bir muhtara düşmüştüm.

-Dur ben çayları getireyim de öyle anlat.  

-“Sabah muhtar aradı: “Alo başkanım halıya gideceğiz.” Saat yedi buçuk. Telefon sesine uyanmışım. Allah, Allah nereden çıktı bu halı? Ya Hu “alo”dan önce selam olması gerekmez mi? Ondan sonra hâl hatır sormak. Daha ondan sonra bir yere gidebilmek için müsait olup olmadığımızı sormak… İnsan öyle sormadan, etmeden şehre gelir mi? Tamam, muhtarsın elinde çok salahiyet var ama benim de bugün başka bir yere söz verme ihtimalim ve de hakkım var. Ha, sonra anladık ki bir mahallemizdeki halı atölyesi idare tarafından kapatılmış. Geçen yıl hedef iki bin metre kare imiş. Bu yıl yedi yüz metre kareye indirmişler. Irak’taki kriz nedeniyle turist sayısında azalma olacağından halılar ellerinde kalırmış. Onun için muhtarın mahallesindeki halı atölyesinin üretim hedefi azaltılmış, dolayısıyla halı dokuma işinde çalışan kişi sayısı da azaltılmış. Biz esasen halıya değil valiye gideceğiz. Gideceğiz de halı için değil. Biz valiye o mahalledeki başka bir işi izah etmek, vali beyin emrindeki bir dairenin söz konusu işi bile bile yapmadığını anlatmak için gideceğiz. Bu işin savsaklanması halinde başımıza neler geleceğini, ihmali görülenlerin eniğinden cücüğüne sıkıntıya gireceğini, gazetelere haber olunacağını anlatmak için gideceğiz. Bu işte vilayeti küçük düşürmemek, ilk ağızdan bilgi aktarmak için gideceğiz.

Buluştuk… Adamla valiye gideceğiz. Adam dediğim muhtar. Yani validen mahallesinin başındaki bir iş için yardım talebinde bulunacak kişi. Yani mahallelinin çoğunun oyunu alarak mahalleye önderlik etmeye hak kazanan insan. Gelecek seçime de hazırlanan zat-ı muhterem. Cuma günü valiye gitme girişimimiz olmuştu, onda dört-beş günlük sakalı vardı. Kızmıştım. Pazartesi sakalı kesmek şöyle dursun üzerine biraz daha eklemiş. Böylelikle sakalı daha da uzamış. Tabi sakal uzar da bıyık durur mu; dibi nere, başı nere belirsiz. Yaşlı sayılmaz aslında benden genç ama gözleri, güllerin dibindeki kuru otların arasından görünen ışıl ışıl böceği gibi, çukurda ışıldıyor. Ağzı; belgesellerde kunduzların gelişigüzel çerçöple derelere yaptıkları baraj misali, yarısı açık, yarısı kılla kapalı. Zaten konuşmasında da bir meymenet yok; laf mı veriyor, ağzından kelime mi kusuyor belirsiz. Ayran içse, suyu boğazına gider, yağı sakal mı desem, bıyık mı desem kılların üzerinde kalır. Arkadaş, adam kıl yumağı sanki. Bir insanın tırnaklarının arasına toz toprak girer, insanlık hali fakat insanın tırnağının parmağıyla birleştiği yerde kir olur mu? Demek ki olurmuş. ’Adam karşıma geçti bana cadı tarif ediyor’ deme. Bunu size daha önce de anlatmıştım. O günkü lafla bugünkü lafın arasında bir kelime eksik veya fazlaysa yüzüme tükür.

Ya Hu bu nasıl bir tıraş; belli ki eski usul, kafasına bir tas koyup tastan artan kıllar kesilmiş biz zaman. E peki o boynundaki kıllar, hani boyunun ustura ile alınan kılları; onlar ensenin kıllarından daha uzun. Hatta o kadar uzun ki kıvrılmış, arapsaçı gibi olmuş. Hadi diyelim başından ceketinin arka tarafına dökülen kepekleri görmüyor; Allah için yanardağ eteklerindeki gibi omuzları ve yakası kül rengi bir kepek tarlası. Ceket biraz eski. Olsun benimki de eski. Fakat bu garip bir eskilik. Nerede ne zaman ne yiyip üzerine döktüyse; az açık, açık, az koyu, koyu … hangisini sayayım ceketin ön tarafı, kimi yuvarlak, kimi damla şeklinde bir sürü leke. Ceketinin yakaları ön tarafa doğru kıvrılmış, üç ilikli ama bir düğmeli. Düğmenin ikisi yok. Cepleri boş, boş olmasına da zamanında ne doldurduysa, içinde zor sığdırılmış bir nar var gibi dışa doğru şişik duruyor. Ayakkabısı ayakkabı değil toprak hırsızı. Kasabanın o güzelim çamurunu şehre taşımak için özel olarak yapılmış dampersiz bir kamyon. Ayakkabısının çamurunu bu sizin Maraş’ın ağaları görse çeltik ekmek için sıraya girerler; alabilen göm-göğ zengin olur. Yok, kiraya vermeyip kendisi ektirmiş olsa; on tane saka tutması lâzım, ekilen çeltiği yetiştirip meydana getirmek için. Resmi daire müdürleri görse ayakkabısının her tekine törenle fidan ektirip, “Hatıra Ormanı” yazan levha diktirir. Ayağını çitleyip şöyle hazır ol vaziyetinde durmuş olsa, gören müteahhitler arsa zannedip yüzde elliye, beğendiği daire ve dükkânların kendisinde kalması şartıyla site sözleşmesi teklif eder.”

-Sözünüzü kesiyorum ama pantolonu sağlamdı galiba? Ondan bahsetmediniz de.

-“Allah o pantolonun belasını versin. Onu unuttum. Esas problem pantolonuydu. Seçimde biz almıştık. Sen tut o güzelim yeni pantolonla gül bahçesi kazmaya git. Bizim güllerin dikeni oltaya benzer. Girdiği yerden boş çıkmaz. Adamın ayağındaki pantolon acemi çoban tarafından kırkılmış koyuna dönmüş. Herif pantolon giymemiş bacağında kumaş bitmiş sanki. Ayakkabısını kaldırıp şöyle bir dönebilse, lunaparktaki salıncaklar misali ipleri savrulacak etrafa.  

Canım kardeşim. Kasabamızın güzel muhtarı. Cebinde mühür taşıyanımız. İleri gelenimiz. Sözü dinlenenimiz. Camiye, okula yardım toplayanımız. Geleni karşılayanımız. Gideni geçirenimiz. Haysiyetimizin, şerefimizin koruyup kollayıcısı; aynamız, reklam panomuz, dijital ekranımız, “Mahallemize Hoş Geldiniz” yazımız. Yarın valiye çıkacağız diye ben, akşamdan ayak tırnaklarımı dahi kestim. Dişlerimi hem akşam ve hem sabah fırçaladım. -Tabi bunu her zaman yapıyorum- Sabah evden çıkmadan boyalı olmasına rağmen ayakkabımı tekrar boyadım. Canım kardeşim adam insan içine çıkacaksın, niye kılığına kıyafetine bakmıyorsun? O kılıkla sana yoldaş olur muyum? Olur da kendimi irezil malamat eder miyim?

Kendisi arabada beklerken ben vilayetten çıktım. Arabaya doğru yürüyordum telefonum çaldı. Bizim iş için bir ekip kasabaya doğru yola çıkmış.”


NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.




***
BEŞ ÜNLÜ OZAN VE ABDULHAKİM EREN

Radyo henüz bizim köye girmemişti. Türküyü babamızdan, -olmaz amma- gidebilirsek davullu düğünlerde zurnanın sustuğu anda, halayın başında elini kulağına atıp, başını görebildiği en yüce dağa doğru kaldırarak uzun hava söyleyen halayın başındaki emmilerden öğrendik. Köydeki yaşlı bibilerimiz ve teyzelerimizin hikâye anlatırken arasına kattığı âşık deyişetleri ve türkülerini de can kulağı ile dinlerdik. Karacoğlan’ın, Dadaloğlu’nun türkülerini ilk onlardan dinledim. “Aldı Kerem, aldı Aslı” demelerini çok severdim. Nerdeyse bütün türküleri aynı gayda -usûl- ile söylerlerdi. O gün bugündür halk ozanlarına karşı derin bir muhabbetim var.

Kitabının çıktığını sosyal medyada görünce sevindim ve bir pındına düşürüp Abdulhakim
Eren Hocaya uğradım. Sevincimi belirttim, kendisinin sevincine ortaklık ettim. Dostları için masasının yanında bulundurduğu kitaplardan birini imzalayıp fakire takdim etti. Benim yok denecek kadar az, yazarı tarafından imzalanmış kitabım var. Çünkü Maişet benim için günün her saatine serpilmiş bir koşuşturmadan sonra elde edilebilen zor bir varlık oldu hep. Gün olur sabah işe gider akşamı ve geceyi de işyerinde geçirmek zorunda kalırdım. Sabaha kadar çalışır, sabah olunca da hazırladığımız dosyaları alıp başka bir şehre götürürdüm. Bazen gecenin ikisinde üçünde ararlardı. Hatta “Uyuyor muydun” diye nezaket bile gösterirlerdi(!) Bunu, yapmayı istediğim diğer işlerin aksamış olmasına bir bahane olarak söylemiyorum, bütün bu koşuşturma içinde birçok şeyden mahrum kaldığımı anlatmak için söylüyorum. O koşuşturma sırasında bazen yolda karşılaştığım dostlarım, “Dün filan yazar, filan şair, filan sanatçı geldi” derdi. Ve maalesef hep dün, evvelki gün gelmiş olurdu “Büyük adamlar”.

Öpüp başıma koydum Beş Ünlü Ozanı. O gün akşam ve ikinci gün okuyup bitirdim. Kitaptaki bazı şiirleri yeniden okudum. İşaret koyduğum satırlara tekrar baktım. Çok güzel bir eser ortaya çıkmış. Öyle ki bu eser; Âşık Mahzuni Şerif’in, Hayati Vasfi Taşyürek’in, Kul Hamit’in, Âşık Hüseyin’in ve Âşık Yener’in yüreklerindeki yangının, Abdulhakim Eren Hoca’nın kalbinde de olduğunu ortaya çıkartmış.

Kitapta Afşinli beş ünlü ozanın hayat hikâyeleri ve güzel şiirlerine yer verilmiş. Henüz okumamış olanları da hesaba katarak kitap hakkında fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Fakat o güzelim şiirlerden bahsetmeden de bu kitap anlatılmış olmaz:

Âşık Mahzuni Şerif’in şiirleri ve türküleri birçok kişi tarafından bilindiği için onu atlıyorum. Hayati Vasfi Taşyürek’in Tuna ve Lügatçemiz şiirleri de şiirle ilgilenenlerin severek okuduğu, hatta birçoğunun ezbere bildiği şiirlerdir. Buraya “Ne Diyeceksin” şiirinin ilk kıtasını almak istiyorum:

Yenilip yenilip gelen pehlivan/Hocan Aliço’ya ne diyeceksin
İkinci olursa ağlardı baban/Onuncu sıraya ne diyeceksin.


Kul Hamit’in “Allah’tan İstek” şiirinden:

Hastanelere gitsem/Dertlilerin halin sorsam
İki araba ilaç versem/Bir kamyon da hapım olsa.


Âşık Hüseyin Tenecioğlu’nun “Turnalar” şiirinden:

Size selam dursun Maraş beyleri/Gül gülistan bahçeleri bağları
Gayet yüksek derler Ahır Dağları/Üzerinden aşmak zor mu turnalar.
Son olarak Âşık Hacı Yener’in “Turnam” şiiriyle bitirelim:
De ki: Âşık Yener bıkmış canından/O’nu ayırmışlar öz vatanından
Binboğa Dağının Subatan’ından/Bir deste mor sümbül dermeden gelme.

Özellikle genç kardeşlerimizin Beş Ünlü Ozan’ı okumasını tavsiye ediyorum. Memleket sevdasını, insan sevgisini, aşkı, gurbeti ve yoksulluğu bir de Abdulhakim Eren Hocanın penceresinden sızan şekliyle yaşamalarını salık veriyorum.



 ***
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-ŞADIRVAN

 -Aziz Dost Muharremoğlu Mehmet Yılmaz’a-

-Eee bu işler böyle, boşluk bırakmayacaksın. İki hafta “savaş var, virüs var” dedik dükkânı boşladık, herifçioğlu hemen AVM açmış. Hikâye tohumu mu, çekirdeği mi, yok yok, “Hikâye İçi” satıyormuş. Öyle az aylak da değilmiş firmanın elindeki malzeme, depolar dolusuymuş anlattıklarına göre. “Vatandaşın işi görülsün” diyormuş. Bizim bir ayda sattığımız malzemeyi, bir saatte eşantiyon olarak dağıtıyormuş. Marketlerin indirim günlerine alışkın ev hanımları sıra oluyormuş kapısında. Bedava dağıtılan şeyin işlerine yaramayacağını görünce de sokrana sokrana geri dönüyorlarmış. Bu arada hasta yoklamaya, çocuk görmeye götürmek için alan da oluyormuş tabi. Paketindeki dakikaları dolduramayan Yasin güncü hanımlar, “gerçek yaşam öyküsü” diye telefonda saatlerce salya sümük birbirlerine anlatıyorlarmış yeni alış-veriş merkezinin mallarını. Sosyal medya yıkılıyormuş.

-Yok, efendim yok. Bizim Maraş’ın adamı böyle, başka yerde yok bu. Birinin bir iş yaptığını gördüler mi hemen yanı yanına kıyılırlar. Birbirinin ekmek yediğini istemezler.

-Tamamen de öyle düşünmemek lazım tabi. Hani Gül Ahmet Yiğit diyor ya, “halına göre Hasan ağa” diye; bizim ancak bu dükkânı çevirmeye aklımız ve sermayemiz yetiyor, adamın AVM açacak variyeti var. Bizim bir haftada yediğimizi, bir öğünde döşüne döker elin adamı. Elleme açsın. Bir de rekabet kaliteyi arttırır derler.

-Küresel sistemin ve tembel esnafların uydurmasından başka bir şey değildir o. Rekabetle kalite artsaydı şu memlekette dert maraz olmazdı. Evlerimize giren her şey hileli. Yediğimiz içtiğimiz her şey zehir. Ne kalitesi, gavvurluğun kalitesi arttı memlekette; köyde, köyde dağın başında adamın ahırında iki ineği var, yanında bir de sağdığı sütün yağını oracıkta alacak makinesi var. Makine, makine; hemen hemen her evde. Adam paketin dışına ürün yapımında kullanılan malzemeyi yazmış, “Peynir altı suyu.” Tamam da, lan sen peyniri de süt tozundan yapmıyor musun? Neyin suyundan bahsediyorsun? Yarın bir gün iki AVM daha açılsın da gör sen. Televizyon dizilerine döner sizin işler. Kaliteymiş… Hani kalite?

-Aman abi gözünü seveyim, ileri gitmeyelim. Sonra, ben o AVM’yi açan arkadaşı tanıyorum. Babasını ve köyünü de bilirim. Köylü de şehirli de sever onları. Sofralarında tabak tabak yoğurt, tasla pekmez olur. Ekmeği yenir, sözü dinlenir insanlardır. Hem tanış ve hem de meslektaş olduğumuza göre hayırlı olsuna da gitmek lâzım. Lâzım da oraya glikoz şurubu basılmış bir kilo tatlı ile gidilmez. Duur! İnşallah bu hafta köye gidebilirsem; iyi bir horoz, bir sepet yumurta, gül, nergis ne bulabilirsem toplayıp, adama inana yakışır hediyelerle Muharrem Emminin Mehmet’ini ziyaret edeyim.

-Yani… İyi olur tabi. Ben zaten genele konuşuyorum, kimseyi incitmek kırmak istemem. Laf nereden nereye geldi. Şu senin Şadırvan hikâyeni soracaktım ben.

-O mu? Güzel. Senin kalemine göre bir hikâye.

-Peki, o zaman buyur şu akçe-i hikâyeyi.

-Ya Hu bak hele; sen bunu bana veriyorsun da, belki AVM’de daha ucuza daha kaliteli bir şey alabilirsin ha. Bize çok uzak sayılmaz birkaç dükkân geride. Yürüyerek varırsın. Araba burada kalabilir.

-Yok, abi öyle şey mi olur? Olmadı bir de ihale açalım! Tövbe, tövbe. Sen anlat abi ben dinliyorum. Ne AVM’si, ne Gros’u.

 -“Ana diye-e-e… Baba diye-e-e… Yavrım diye-e-e. Ana, baba ve yavru. Devamı yok hepsi bu. Anlayana bu kadarı da yeter zaten. Ben mi? Ben nereden anlayayım? Adam, daha doğrusu genç adam pop şarkıcıları gibi üç kelimeyi tekrar edip duruyor. Kulak kabartıp dinleyince söylemiyor. Tamam, artık söylemeyecek diye aklından geçirirken de başlıyor söylemeye. Ana diye, baba diye, yavrım diye… Elinde bir gitarı eksik. Ama hayır. Gitar olmadı. Çünkü genç adam bu ellerle gitar çalamaz. Sağ elinin parmakları olabildiğince açık ve dirseğinden kıvrılmış, sağ yanına dönük. Sol elinin parmakları ha keza, o da sol tarafa dönük. Sol ayağı sağlam. Sağa doğru dönük duruyor. Hayır, genç adam merdivenlerden çıkmaya çalışıyor; sağa dönük olan, sağ ayağı. Yavrım diye-e-e…

Şehre geldiğimizde ilk durağımızdı Şazibey Camii. Yeni Camii derlerdi o zamanlar. Allah’ın her mescidi, her camisi güzeldir ama Şazibey daha güzeldir. Bizim için yarım köy sayılır. Saçlarımızın arasında, şalvarımızın paçasında ve ayakkabılarımızın üzerinde köyden getirdiğimiz toz dökülmüştü çünkü o caminin etrafına. Elimizdeki yüzümüzdeki tozları şadırvanın suyu alıp gitmiş olsa da üzerimizden dökülenler oralarda bir yerlerde kalmıştı sanki. O avluya köyden getirdiğimiz koku sinmişti. Ve köyden beraber geldiğimiz, vakitli vakitsiz kaybettiğimiz dostlarımızın kokuları… Yıllardır çarşıya çıkan köylünün ilk uğrak yeridir orası. Buluşma noktası, nirengi noktasıdır. Kaybettiği yitiğidir. Yitiğini aradığı yerdir. Temizlendiği, kirini yuduğu… Şadırvan. Yeni Camii Şadırvanı.

Ali Ustanın kebapçı dükkânında çalışıyordum. Ortaokul ikideyim aynı zamanda. Orta Haldeydi çalıştığımız dükkân. Orta Halin Gazi Ortaokulu’na bakan tarafında. Koç Kebap evi ismi. Ali Ustaydı sahibi. Soyadını bilmiyorum. Gerçi soyadına ne gerek var, Usta'dan daha güzel bir soyadı mı olur. Vefat etmiş. Mekânı cennet olsun iyi bir adamdı. Okula gittiğim halde beni dükkânında çalıştırırdı.

Kış günüydü. Hava yeni kararmıştı. Sokakbaşı’ndan et almadan geliyordum. Usta et almaya beni göndermişti o akşam Sokakbaşı’ndaki kasaba. Sabaha bayramdı. Kasap, bayram sonu dükkânda yapılacak olan yemekler için hazırlamış olduğu kocaman bir parça eti, getirdiğim siniye koyup, üzerini yağlı kasap kâğıdıyla kapatıp, kucakta taşınamayacak kadar geniş olan siniyi simitçiler gibi kafama koymuştu. Ustama da selam söylemişti.

Şazibey Camiini geçmiştim ki, birden ayağım kaydı ve yere düştüm. Sini bir tarafa ben bir tarafa. Üstüm başım ve et çamura bulandı. Kendimi toparladım, çamura bulanmış olan eti siniye koyup camiye geldim. Şadırvanda önce üstümü başımı yıkadım. Sonra da eti. Kasabın yaptığı gibi siniyi tekrar kafama almaya çalışırken, ıslak sinideki et tekrar yere düştü. Aynı şekilde tekrar yıkadım. Camideydim, şadırvanın başındaydım. Çok dua ettim.

Dükkâna girer girmez hemen üst kata çıktım ve siniyi tezgâhın üzerine bıraktım. Usta benim telaşımdan şüphelenmiş olmalı ki arkamdan çıkıp ete baktı. Doğruyu söylersem dövmeyeceğini söyledi. Doğruyu söyledim. Her yerin çamur olduğunu ve ayağımdaki lastik ayakkabımın içine bile girdiğini dedim. Ayakkabım ters dönmeseydi düşmezdim dedim.

Dualarım kabul olmuş ki, Usta beni dövmedi, babamı çağırıp eti de ödettirmedi. Her cami gariplerin, fakirlerin, meczupların sığınağıdır ama Şazibey Camii; daha gariplerin, daha fakirlerin ve daha meczupların sığınağıdır. Dualarının kabul olduğu ve hatta karınlarının doyduğu yerdir. Her namazda; insanoğlunun dârıdünyaya sarılmak için kullandığı azalarından birkaçı kullanışlı olmayan bir meczup bulunur şadırvanın etrafında; görenlerin kalbini yumuşatan, insanlığını yeniden hatırlatan… Ve her biri gönlünden diline, dilinden şadırvana, kendince virdini doldurur cami avlusuna. 

Ana diye-e-e…


NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. 
Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir. 


***
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-KARATAVUK

-Selamın aleyküm başkanım. Gelin, gelin adam buradaymış.
-Aleykümselam. Buyurun bakalım.

-Ya Hu başkanım öyle yere dükkân açmışsın ki sabahtan beri arıyoruz. Nasıl tarif ettiysen bu çevrede sormadığımız adam kalmadı. Zaten şu yanımdakiler ne tariften anlar ne göstermeden. Tek başıma senin dükkânı arıyorum iki saattir.

-“Şu yanımdakiler” diyorsun da sen onlardan iyi misin sanki? Allah bilir sorduğunuz adamların ya gözüne baktınız ya parmağına. Biri bir yeri tarif ederken parmağının gösterdiği yere bakacaksınız. Adamın gözüne değil.

-Vallahi bunu doğru söyledin. Adam hangi binayı gösterdi diyorum şu yarım akıllıya, “Herifin yüzüğünü gördünüz mü?” diyor.

-Bunları da zahmet etmişsiniz. Ne gerek vardı? Oturun hele oturun. Tekrar hoş geldiniz. Hayırdır yel mi attı sel mi attı?

-İkisi de değil. Dükkân açtığını duyduk hayırlı olsuna geldik. Hani etrafta ne teneke ne çuval var. Tezgâh dolap da görünmüyor bu nasıl dükkân böyle? Ne alıp ne satıyorsun burada?

-Bizim dükkân biraz değişik. Öyle senin bildiğin gibi satacak bir şey yok. Hikâye malzemesi satıyorum burada. Yazma çizme işi senin anlayacağın.

-Ohoo… Yapma başkanım. Hikâye demek yalan demek. Yalan satıyorsun, demek.

-Ya Hu yok. Yok… Yalan senin işin. Bizde yalan ne gezer. Zamanında senden bellediğimiz bir iki olduysa da onlar o günden harcanıp bittiydi. O işte biz senin eline su dökemeyiz.

-İyi günler.

-İyi günler birader. Hoş geldiniz.

-Hoş geldiniz.

-Müsait değilsiniz galiba. İsterseniz ben sonra gelebilirim.

-Yok. Yok. Başkanım müsait. Biz kalkalım başkanım.

-Durun hele nereye? Öyle gelmeden gitme olmaz. Çay demini almıştır. Ben çayları getireyim. 

Siz geçip şurada oturun, biz arkadaşla işimizi burada iki dakikada görür lafa devam ederiz.

-O zaman siz işinize bakın çayları ben vereyim.

-Sana zahmet olacak ede.

-Buyurun kardeş.

-Elinizde şöyle hayvanlarla ilgili bir hikâye var mı acaba?

-Evet bulunur. Ben şuradan başlıkları okuyayım, ya da alın siz okuyun istediğinizi anlatayım. Hatta şurada Karatavuk diye bir şey var isterseniz.

-Tamam. Buyurun akçe-i hikâyenizi.

-“Büyük bir firmada çalışıyoruz. Çalıştığımız bu işyeri değişik bir yer; kalabalık bir caddenin trafik lambalarına yakın bir yerinde, geniş bir arsa üzerinde kurulu. İki tarafı bina, yola paralel olan diğer iki tarafı ise duvarla çevrili. Her iki tarafında da kapısı var. Kalabalık cadde tarafındaki kapı kocaman sürgülü demir bir kapı. Şirketin kamyonları, tırları, bütün iş makineleri ve diğer araçlar bu kapıdan girip çıkıyor. Kapının sol tarafında büro olarak kullanılan konteynerler ve mutfak olarak kullanılan bir küçük oda var, sağ tarafında ise yeni çıkmış civcivlerin bulunduğu; ön tarafı tel, yanları ve altı tahta, üstte yine tahtadan kapağı olan bir kümes var. Aynı sırada yan yana bıldırcınların bulunduğu kümes; tavukların, kazların ve ördeklerin kümesleri, hemen onlara bitişik olarak, keçilerin ve koyunların bulunduğu yerler. Yine aynı sırada ve biraz uzakta bazen iki bazen bir köpeğin tasmasından bir kazığa bağlanmış olarak bulunduğu yer ve ahşap işleme makinelerinin bulunduğu üzeri açık, çatısız imalathane. Madem iş buraya kadar geldi, hızar makinelerini ve onların yanında açıkta bulunan eski ve yeni karışık lavabo ile benzeri malzemeleri de zikretmeden geçmeyelim. Bu bilgi kimin ne işine yarar bilemiyorum ama küçük kapının sol tarafında bir buçuk katlı bir de depo bulunuyor.

Bu bilinen sayılıp dökülen, yerine göre hesabı kitabı yapılan malzeme ve hayvanlardan başka bir grup yaratık daha var ki; onlara hesap-kitap yapılamaz, akıl sır eremez. ‘Eee… Neymiş o’ diyecek olursanız söyleyeyim: Karasinek! Esas merkezleri hayvanların bulunduğu yer olmasına rağmen, açık buldukları her yer onlarındır. Bazen mutfaktan dışarı doğru bir bulut kümesi halinde akın ettikleri olur. O zaman mutfağa bir tavuk girmiş veya mutfak tezgâhının üzerinde bir oğlak geziyor, sinekleri rahatsız ediyordur.

Büro olarak iki kişi kullandığımız konteynerin kapısı açıldığı anda bir kafla -sürü- sinek hücum eder içeri. Kapı kapandıktan sonra karşımda oturan kısa boylu, etine dolgun, ablak yüzlü, gözlüklü; masasının üzerinde her an boş veya dolu bir iki çay bardağı bulunan, -yalan olmasın- boş bardaklarının dibinde bırakmış olduğu çay artığının bir parmak üstüne kadar ölü veya yarı canlı sinekle dolu olan arkadaş; her an elinin altında bulundurduğu sinek spreyini şöyle bir havaya doğru sıkar, hiçbir şey olmamış gibi geri masanın üzerine bırakır. O an havada ilacın menzilinde ne kadar sinek bulunuyorsa hepsi masaların, sehpaların, dosyaların, bilgisayarların ve içeride daha ne varsa hepsinin üstüne ölmüş olarak yağar. Ben kendimi dışarı zor atarım. Karşı masadaki arkadaşım kaldığı yerden işine devam eder. Sineklere sıktığı zehir ona hiçbir zarar vermez, sadece kafasına dökülenleri eliyle silkeler o kadar. Arada bir bilgisayarının klavyesine üflediği de olur tabi. Zaman zaman sineklerin içeri girmemesi için kapıya bir perde alınmasını istediğimiz de olmuyor değil. O zaman da bilgisayar ekranına kilitlediği gözlerinin kilidini bir göz kırpma süresi kadar açar, karşısındakine ‘Ben heyle edim ki, diim diiim almiiler.’ der ve tekrar işine dalar. İşi mi? O çok önemli. Her an güncel tutulması gereken bilgi ve aynı zamanda birikim isteyen bir iş. Her adam yapamaz. Neyse çok uzatmayalım: Adam milli ve milletlerarası futbol maç sonuçları ve gol sayıları ile ilgili iddia oynuyor! Zor bir iş. Gözün ekranda olacak.

Gözlerini içeri dikmiş bir tavuk dolanıyor yeni çıkan civcivlerin bulunduğu telli kafesin etrafında. Haziranın başları. Ortalık fazla sıcak değil ama hayvan suya girip çıkmış gibi her yerinden ter damlıyor. Hele kafası, tarağı suya batırıp taranmış köy delikanlısı saçı gibi ıslak ve düz. Mütemadiyen kafesin etrafını dolaşıyor. Ön tarafına gelince bir miktar duruyor, kafesin içine girmeye çalışıyor, giremeyip umudu kırılınca tekrar etrafını dolaşıyor. Kafesin içerisinde bir köşede beş altı tane ördek yavrusu, diğer köşede ise birkaç parça karpuz kabuğu, bir kap su ve bunların yanında yavrulara sırtı dönük bir ördek duruyor.

Kaç gün geçti bilmiyorum. Bir gün baktım ne tavuk var ne de ördek yavruları. O işlere bakan arkadaşa tavuğa ve ördek yavrularına ne olduğunu sordum. Meğer hayvan kuluçkaya yattığında ellerinde tavuk yumurtası olmadığı için altına ördek yumurtası koymuşlar. Civcivler çıkmış. Anneleri yavrularını gezdirmeye çıkartmış. Tavuğun ardında kendi yavrularını gören ördekler, akılları sıra yavrularını çöplüklerde pislik içinde gezen basit bir hayvanın elinden kurtarmak istiyormuşçasına tavuğa saldırmışlar. Tavuk annelik insiyakiyle hepsiyle başa çıkmış çıkmasına ama birkaç ördek yavrusu o arbedede telef olmuş. Görevli yetişmiş yavruların kalanlarını kurtarmış ve kafese koymuş. Bir umut, anne olarak alışırlar diye yanlarına da bir ördek bırakmış. Fakat tavuğu her gördüklerinde teli gagalayan ve gagaları kan içinde kalan yavrular ördeğe dönüp bakmamışlar bile. Günde bir iki yavru kafesin içerisinde ölmüş. Ölen her yavruyu görevli arkadaş alıp çöpe atmış.

Birkaç gün içinde bütün ördek yavruları ölmüş. Tavuk atılan her ölü yavru ile beraber çöpün bulunduğu yere kadar gidip geliyormuş. Çöpe bırakılan her ölü ördek yavrusunu kan ter içinde; bir gagasıyla, bir ayağıyla itip kakıyormuş.

Görevli sabah geldiğinde tavuk ortalarda yokmuş. O akşamdan sonra bir daha görmemiş.”

-Teşekkür ederim hocam. Misafirleriniz de var ben müsaadelerinizi istiyorum. Allahaısmarladık. Allahaısmarladık arkadaşlar.

-Güle güle.

-Güle güle efendi.

-Evet. Misafiri yolladık. Hemen şu ileride lokantalar var önce gidip karnımızı doyuralım. Sonra gelir lafımızı ederiz.

-Başkanım yemişe geçtik bizi yollasaydın keşke. Er gündüzden köyü bulurduk.

-Hayır. Yemek yemeden hayatta göndermem. Hem senin kursağına da bugün bir helal lokma düşürmüş oluruz!


NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. 
Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.




***
KURTTEPE'NİN TRENİ

-Ooo… Hoş geldiniz hocam. Sizi fakirhanemizde görmek ne bahtiyarlık. Çoktandır görüşemedik.

-Estağfurullah, hoş bulduk. Uzun zamandır buradaki dostları ziyaret etmek aklımdaydı kısmet bu güneymiş. Sizin de dükkân açtığınızı duydum. Allah hayırlı mübarek eylesin. İyi düşünmüşsünüz. Nasıl, işler açıldı mı? Ha bu arada çam sakızı çoban armağanı şunu da şöyle bırakayım.

-Aaa… Zahmet etmişsiniz. Siz gelmişsiniz ya hediyeye ne gerek vardı. İşler iyi. Çok şükür umduğumuzdan daha güzel gidiyor. Şimdilik daha çok genç yazarlara malzeme veriyoruz. Verdiğimiz hikâyeler de yayınlanıyor. Sosyal medyadan takip ediyorum; gençlerin çoğu hikâyeleri fazla bir düzenleme yapmadan yayınlamasına rağmen güzel tenkitler, müspet okuyucu yorumları alıyorlar. Siz neler yapıyorsunuz?

-Bükten çıkıp karaçalıya girmek gibi bizimki, servisten inip otobüse biniyoruz. Ömrümüz yollarda geçiyor. Büyük şehir böyle maalesef. Otobüste, serviste kitap okumaya çalışıyoruz. Bazen öyle oluyor ki, bitirdiğim kitabın yazarını bile hatırlamıyorum. On kitap beni on adım ileriye taşımıyor. Besni’den götürdüğümüz malzeme biteli yıllar oldu. Laf aramızda onca tecrübeye rağmen bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına geçip, gazete haberlerini okuyup geri kapattığımız oluyor. Bu arada gözüm de senin şu listene takıldı. Şu Kurttepe’nin Treni’nde ne var acaba? Nasıl olsa zamanımız bol. Bunu sizden dinleyelim. Evvela şunu buyurun.

-Lütfen hocam aramızda akçenin lafı olur mu? Bizi utandırmayın.

-Hayır. Hayır. Alın bunu ki, yarın bir gün telefonla malzeme istemeye yüzümüz olsun. 
    
-“Konyalı Emine elinde bir kâğıtla geldi oturdu çardağın ucuna. Kâğıdı babama göstererek, ‘Bu işi yapsa yapsa senin döller yapar ede. Zaten benim sizden başka da kimim var ki. Bir kuş bir çalıya sığınırmış ben de sana geldim. Ah edem karganın değneği mi olur. Ortalık yerde kala kaldım. Omar’ımı elimden aldılar.’ dedi.

Babam kâğıdı eline aldı. Baktı. Arkasını çevirdi arkasına da baktı. Sonra yazılı yerini çevirdi ‘Jandarma’ dedi sesi duyulur duyulmaz. Bana baktı. Sonra tekrar kâğıda baktı, ‘Kurttepe’ diye mırıldandı. Kâğıdı tekrar aldığı gibi dörde katladı. Dizinin üzerine bıraktı. ‘Sabah Mahmut’la beraber gidin.’ dedi ve dizine koyduğu dörde katlanmış olan kâğıdı bana uzattı.

Bindiğimiz otobüs öğleden sonra Adana otogarına girdi. Hava sıcaktı ama içimizdeki sevinci etkilemiyordu. Ben çalıştığım firmanın işleri ve sınavlarım vesilesiyle gelip gidiyorum buraya fakat Mahmut’un ilk gelişiydi. İlk gelişi olmasına rağmen, o da benim kadar biliyordu Adana’nın neresinde ne olduğunu. Bir kere, dayım burada subay gazinosunda askerlik yapmıştı. Sonra, köyün hemen hemen bütün erkekleri yazları Adana’ya pamuk sulama işine gelirdi. Kuru Köprüyü, Kum Palas Otelini belki bin kere dinlemiştik babamdan. Küçük Saati, Büyük Saati elimizle koymuş gibi bulabilirdik. Ve tren istasyonu. Hatta Yenice tren istasyonu bile belleğimizdeydi. Biraz kendimizi toparladıktan sonra kalacağımız otele doğru yürümeye başladık. Dayımın askerlik yaptığı Adana subay gazinosu otogarın hemen yanındaydı. Önünden geçerken bir müddet durup kapıda nöbet tutan askere baktık. Demek yirmi yıl kadar önce dayım bu askerin yerinde nöbet tutmuştu. Ne kadar da gençmiş o zaman. Askerliğini bitirip geldiği günü dün gibi hatırlıyorum. Köye gelişinin ikinci gününde, kendi köyünden kalkıp bizim eve gelmişti. O gece bizde yattı. Anam sabah çorbanın yanında, yumurta ve süt de pişirmişti. Ben altı veya yedi yaşındaydım. Anam omuzuma bir havlu koydu, elime bir tas verdi. Dayımın eline su döktüm yüzünü yıkadı. Omzumdaki havluyu alıp yüzünü kuruladı. Havluyu omzuma koyduktan sonra elini başıma uzatıp saçlarımı karıştırdı. Beraber içeri girdik. Gömleğinin en üst düğmesini de vurdu. Direkte asılı olan kravatını boynuna taktı. Ayna filan aramadı. Belki de bizde ayna olmadığını biliyordu. Eliyle kravatı yokladı. Biraz daha çenesine doğru kaldırdı. Kravatın altındaki kısa ve biraz daha ince olan yerini aşağıya doğru çekti. Tekrar eliyle yokladı ve öylece bıraktı. İlk defa kravat görmüştüm. Hem de dayımda. Ne bahtiyarlık. Ne övünç kaynağı...

Kravat önemli. İnsanı ağır gösterir. İşleri kolaylaştırır. Mahmut’un boynunda kalın bir kravat, benim ceketim ilikli olduğu halde Kurttepe’de taksiden indik.  Cebimdeki dörde katlanmış kâğıdı kapıdaki bekçiye gösterdik. Bekçi bize bir oda tarif etti. Kâğıdı tarif edilen odaya götürdük. Odada ilk gördüğümüz adama uzattık dörde katlanmış olan kâğıdı. Adam kâğıdı aldı. Okudu. Masaya bıraktı. ‘Evet, alabilirsiniz’ dedi. Bize bir yer tarif etti. Tarif ettiği yer bulunduğumuz yere uzakmış, epey yürümemiz gerekirmiş. ‘Burada yabancı birini gören herkes bir şeyler ister. Sakın kimseye bir şey vermeyiniz’ diye de sıkı sıkı tembih etti. Adama iyi günler dileyip tarif ettiği yere doğru yürümeye başladık. Geniş bir araziye kurulmuştu bulunduğumuz yer. Yürüdükçe birbirinden bağımsız, kimi ortalık yerde, kimi bulunduğumuz yeri çevreleyen duvarlardan biraz içeride birçok binanın önünden geçiyorduk. Bazı binaların odaları duvar yerine demir korkuluklarla çevrilmişti. Ve sesler geliyordu. Ses gelen demir korkuluklu bir yerin önünde durduk. Biri söylüyor diğerleri oynuyor. Otuz beş kırk yaşlarında bir oda dolusu insan. Söyleyen bizi gördü ve söylemeyi bıraktı. Bize şöyle alaycı alaycı bir baktı, oynayanlara döndü, ‘Ooo… Gelin, gelin… Kravatlı beyefendi gelmiş.’ dedi Mahmut’u göstererek. Ve hepsi oyunu bırakıp korkuluklardan ellerini uzatıp sigara istemeye başladılar. Allah kimselere akıl noksanlığı vermesin…

Hal bu ki, bizim almaya geldiğimiz Ömer deli değil. Bir kavga olmuş köylerinde. Biri birini bıçaklamış. Bizim Ömer, Konyalı Ömer de oradaymış. Bıçaklayan şımarık oğlan, ‘Ömer yaptı’ demiş. Sağdan soldan ‘Ömer yapmaz’ demişlerse de kime laf anlatacaksın, jandarma Ömer’in elini zincirli kelepçe ile bağlayıp alıp götürmüş şehre. Ardından da ‘Bu deli’ deyip Adana’ya yollamışlar. Anacağızı, Konyalı Emine ağlayıp kalmış ortalıkta. Sağ olsun muhtar ilgilenmiş. Mahkemeye gitmiş. ‘Bu çocuk’ demiş ‘şu hepsi birbirine benzeyen çocuklar yok mu; hani minyon tipli, yürürken kollarını aşağıya doğru sallandırarak yürüyen, saçları düz, kafaları küçük, diller büyük, boyunları kalın, yüzleri güleç sendrom mu, davn mı işte onlardan. Babası öldü. Anasının tek çocuğu kimi kimsesi yok’ demiş. Bu arada yaralanan kişi de kendine gelmiş ve esas suçluyu söylemiş. Hâkim hemen karar yazmış yazmasına da Ömer bir haftadır buradaymış.

Uzaktan gördük Ömer’i. Bir duvarın dibine sinmiş, başı önüne düşmüş, bir şeyler mi düşünüyor yoksa şu zavallı dünyada düşünecek bir şey var mı diye mi düşünüyor belirsiz. Öylece duruyor. Yanına kadar vardık. Bizi fark etmedi. ‘Ömer’ dedik. Garip başını kaldırdı. Kucaklaştık. Bir daha… Bir daha…

‘Hadi gidiyoruz’ dedik. Gözlerinden akan yaşları silmek için en ufak bir çaba harcamadı. Sanki yer gök gözyaşlarını görsün ister gibiydi. Oradaki hiç kimseye de bir şey demedi Ömer. Herkese küsmüş gibiydi. Yolda yürürken bir bana bir Mahmut’a sarılıyordu yalnız.

Çıkış kapısına gelmeden bir yerde şöyle durdu; ‘Dayı buradan şimdi tren geçer. O trene binmeyelim, bineni bir daha indirmiyorlar. Geride kalanı da dövüyorlar.’ dedi.

Gerçekten de arkamızdan bir tren geliyordu: En önde cuf cuf diye sesler çıkaran iri yarı bir adam, ardı sıra belki yirmi belki otuz kişi arkadan birbirinin kemerlerinden tutmuş, ip gibi yürüyerek.”                

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür.
Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.




***
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI
-ÇOCUK-/


-Buyurduğunuz gibi şimdi çocuk olmak kolay. Fakat şimdi de adam olmak zor. Eskiden çocuk olmak zor, adam olmak kolaydı. Çünkü bir çocuk, çocukluktan itibaren “adam” gibi yetiştirilirdi. Gençliğe adım atan biri, birçok sorumluluğu da yüklenmiş olurdu. Şimdi ise tam tersi. Düşünsenize efendim, “hayatının sınavı” olan üniversite sınavına kimliksiz giden öğrencileri.

-Tabii bunda çevrenin, şu sosyal medyanın, hele hele televizyonun etkisi haddinden fazla. Maalesef çocuklar bizden çok dışımızdakilerin tesiriyle büyüyor.

-Gerçi siz de haklısınız, çocuk ne yapsın kardeşim; televizyonda adam çıkmış,” seni kimsenin yönlendirmesine müsaade etme” diyor. Reklâmdaki kadın, “Kendin ol” diyor. Çocuk da nereden bilsin nasıl “kendisi” olunacağını. Evde söylenen her şeye itiraz ediyor. Aklı sıra “kendisi” oluyor.

-Sahi “çocuk” demişken var mı elinizde çocukla ilgili anlatabileceğiniz böyle eski bir hikâye?
-Burada “Çocuk” diye başlık attığımız bir hikâye var. Tabi siz gerek başlık konusunda ve gerekse muhteva konusunda istediğiniz gibi yazıp çizmekte serbestsiniz.

-O zaman buyurun akçe-i hikâyenizi.

-Bereket versin. Allah birinize bin versin.

-“Bir ikindiüstüydü. Babasının iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi, başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar geldi oğlan. Elleri şalvarının ceplerinde başı önünde, üzerindeki gömlekten, ayağındaki şalvardan ve hatta yaşıyormuş gibi göründüğü dünyadan sıyrılıp, şalvarının paçalarından aşağı toprağa süzülüp yeryüzünden kurtulmaya çalışıyormuş gibi yürüyordu. Şimdiki gibi hatırlıyorum; kapalı bir hava vardı o gün köyde. Babası çocuğa ha bre sövüp sayıyordu. Sonbaharın son günleriydi. Aramızda birkaç yaş fark olmasına rağmen çocukluktan çıkmıştık ikimiz de. Olur-olmaz yere güldüğümüzde, ayıp laf konuştuğumuzda, sövdüğümüzde ve birine vurduğumuzda bizim için kötek hazırdı artık. Şalvar vardı ayaklarımızda. Çocuk olsak şalvar giydirmezlerdi bize. Köyde çocuk ve genci birbirinden ayırmanın en kolay yoludur bu: Giyimine bakacaksın bir erkeğin; ayağında şalvar, üstünde gömlek veya kazak gibi bir şeyler varsa, boyunun uzun veya kısa olması, vücudunun zayıf ya da tıknaz olması fark etmez; o artık çocukluktan çıkmıştır. Çocukların sırtında köylünün “köynek” dediği entari olurdu o zamanlar. Kolları bileklerinde, etekleri ancak dizlerinin altına kadar inen, boğazı yuvarlak kesilmiş ve bazen düğme veya çıtçıt dikilmiş, genellikle küçük çiçekli en fazla iki renkli elbiselerdi bu entariler. Altında bazen don olur bazen de hiçbir şey olmazdı. Öyle yalbırdak... Her çocuğun en fazla bir tane entarisi olduğundan, yaz kış aynısı giyilirdi. Yırtılan yerleri dikiş tutmaz oluncaya kadar yamanırdı. Tabii yamalık da öyle her an ele geçecek bir şey değildi. Ya bayramda kadınlara fistanlık kumaş alınacak oradan artan parçalar, hısım akrabaya “ceplik” veya “yamalık” olarak verilecek veya bir düğün olacak, gelin ve çevresine dikilen elbise artıkları yama olarak kullanılacaktı.

Köylülük zordu. Köyde çocuk olmaksa daha da zordu. Bebeklik neyse de çocukluk kapıya konulacak mal değildi. Hele hele erkek çocuğu olmak: Düşünsene, “icik” diyene güleceksin, ‘haniymiş aslanımın ..kü’ diyene açıp göstereceksin. ‘Söv’ dediklerinde hangi harfi nerede kullanacağını düşünmeden; öğrendiğin ilk harflerle alelusul bir kelime oluşturup, oluşturduğun iki üç kelimeyi de bir araya getirip söveceksin. Hısım akrabanın yüzünü gözünü tırmalayıp, saçlarını başlarını yolacak ve kafa göz ayırt etmeden vuracaksın. Güleceksin, göstereceksin, söveceksin ve vuracaksın ki seni bir gören bir daha unutmasın. Kendini göstereceksin yani. Bu kendini göstermek; bir adım ileride olacaksın manasında değildir elbet, hangi ana bir çocuğunu bir çocuğunun önünde görür? Fakat şu da bir gerçek ki, her evde senin akranın, bir yaş küçüğün ve bir yaş büyüğün bir çocuk var mutlaka. Çocuğun kırkı bir para değil ama… Her evden en az bir çocuk ölmüştür hangi hastalıktan, hangi yaradan öldüğü bilinmeyen. Çoğu zaman anasının doya doya ağlamasına bile izin verilmemiştir. “Ölenle ölünmez” denilip çıkılmıştır.

Babasının iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar gelen çocuğun üç annesi vardı. İkisi babasıyla aynı evde otururdu. Öz annesinden babası ayrılmış başka bir adamla evliydi ve başka bir evde otururdu. Hangi annesi daha çok severdi bilinmez ama çocuk dedesinin evinde yatar kalkardı. Dedesiyle, dayılarıyla gezer en çok ebesini severdi. Dedesi güngörmüş bir adamdı çocuğun. Ekmeği yenirdi. Fakire fukaraya bakardı. Deli akıllı demez ihtiyaç sahibinin ihtiyacını görürdü. Evleri bizim eve yakındı. Biz çocukla oynardık. Solaktı. Acayip çelik çomak oynardı. Hartlap dalından, kesme dalından güdükleme çelik yapardı. Yere karşılıklı koyduğumuz iki taşın üzerine yerleştirdiği güdükleme çeliği, sol eline aldığı değnekle şöyle bir havaya atar ve ardından havadaki çeliğe öyle bir vururdu ki, çoğu zaman havaya savurduğu çeliği bir daha bulamazdık.

Adam bir taraftan küfür ediyor, fırsat buldukça da bağırıyordu; iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar gelen çocuğa; ‘Kıran atığı, o kadar hastalık geçirdin geberip gitmedin. Başımın belası. Senin ne işin var çavuşun kızlarıyla…’ Geriye dönüp oğlana bir tokat attı. Ardından bir daha. Ve sonra bir tane daha. Çocuk yediği tokatların etkisiyle yere yuvarlandı. Hersini alamayan adam bir yandan kudurmuş itin su görmüşü gibi bağırıyor, bir yandan da yere düşen oğlanı tekmeliyordu. Adam öyle bir tekme savurdu ki, çocuk iki metre ileri düştü. Bibim anama, ‘Bacım bu gavvurun elinden çocuğu biz alamayız, şu oğlanı gönder de çocuğun ebesini çağırsın.’ dedi. Ben fırladım hemen. Ahırı temizliyormuş ebesi hiçbir şey duymamış. ‘Hürü Bibi’ dedim nefes nefese, ‘beni anam gönderdi babası çocuğu dövüyor. Yetişecekmişsin. Bizim evin orada.’ Çocuğun ebesi geldi yetişti. ‘Yeter Allah’tan korkmaz. Öldürdün çocuğu. Otur da ye.’ dedi. Adamı yarı baygın çocuğun yanından uzaklaştırdı. Anamgil su yetiştirdi. Çocuğun ağzına su damlattılar, yüzünü yıkadılar.

Çocuğun ebesi; ‘Aman bacım ne bilim ben böyle olacağını. Karakol çavuşunun kızları ile oynarken döğüşmüşler. Onlar da babalarına şikâyet etmiş. Bacak kadar çocuk. Sabah bir asker geldi anam bacım. Çavuş çocukla babasını karakola istemiş. Aman gadalarınızı alayım ne bileyim ben.’“



NOT: Anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. 
Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur.




***
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI / İBRAHİM KALFA

-Hoş geldiniz.
-Hoş bulduk. Buradan bir arkadaşım bahsetti. Doğrusu ben şaka sanmıştım ama gerçekmiş. Fakat şaka gibi abi. Siz; dedem gibi, başınızdan geçen bir olayı anlatacaksınız, biz de çıkartıp size para vereceğiz. Desenize dedemin bizde çok hakkı var.
-Ona ne şüphe. Tabii ki dedelerimizin bizlerin üzerinde çok hakları var. Peki var mı öyle dedenizden dinleyip yazıya döktüğünüz bir metin?
-Yok da ne bileyim o öylesine anlatır, biz de yarısını dinler yarısını dalgaya alırdık. Ne bileyim ben bu işin para ettiğini.  
-Hayır... Hayır para eden dedelerimizin bize anlattığı hatıralar değil, bizim onların hatıralarına gösterdiğimiz saygıdır. Dilerseniz ben sizin zamanınızı daha fazla israf etmeyeyim, almak istiyorsanız hikâye başlıklarını okuyayım. ... var mı ilginizi çeken bir başlık?
-Ne yalan söyleyeyim şu on dakikada yaşadığım olayı kafamda bir yere koyamıyorum. Parayla hikâye satın almak. Hikâyeden ziyade malzemesine para vermek. Ama şu İbrahim Kalfa da ilgimi çekti doğrusu. Buyurun ücretiniz. Siz anlatın ben anlayabildiğim kadarıyla bir metin ortaya çıkartmaya çalışırım.
-Allah bin bereket versin. İşte size İbrahim Kalfa'nın hikâyesi:
-"Kucağımda içi gazoz şişesi dolu kasayla ustanın evinden çıkıp, gazozcuya doğru giderken Deli Besey’i gördüm. Görür görmez olduğum yerde durdum. On iki yaşındaydım. Buraya geleli neredeyse dört aya yaklaşıyordu. Deli Besey’i görünce ne yapmam gerektiğini öğrenmiştim. Hiç kimse bir şey dememişti ha! Ben kendi kendime öğrenmiştim ne yapacağımı.
Deli Besey her gün yaptığı gibi evinde ne kadar tülbent, eşarp ve kafaya sarmaya uygun bez varsa hepsini kafasına sarmış; ne zaman örüldüğü belirsiz iki beliği sırtının yarısına kadar inmiş, geriye kalan kızıl saçları, zemheride donmuş toprağın bahar güneşinin sıcaklığıyla yumuşayarak üzerinde bulunan otları bulundukları zeminden yukarı doğru kaldırması gibi, üzerlerine sarılmış olan örtüyü kardırmaya çalışıyordu. Öyle ki; kafasındaki örtünün her yanından kabarmış, dışarıya taşmış saçları görünüyordu. Her zamanki gibi parmakları açık sol eli altta, sağ eli üstte; kafasını mı tutuyor, ya yoksa kafasındaki onca bezi mi tutuyor tam anlaşılmaz bir vaziyette caddenin ortasından yürüyordu. Benim durduğum yere kadar geldi. Yerdeki at pisliklerini gördü ve dünyayı unutup her zamanki eğlencesine daldı. Elleri başında, ilk gördüğü at gübresinin üzerine basıp iyice ezdi. Sonra, kipi -seksek- oynuyormuş gibi atlayarak bir sonrakine gidip onu da ezdi ve sonra diğerine… Beni görmüyordu tıpkı dünyayı görmediği gibi.
Gazoz kasasını bizim dükkânın karşısındaki gazozcu Salman Ustaya getirip, 'Memik Ustamın hanımı gönderdi bunu, portakal suyu koymuş şişelere. Gazoz yapacakmışsın. Hazır olunca da Memik Ustama haber verecekmişsin.' dedim.
Bizim dükkâna geçtiğimde; -ha bu arada 'bizim dükkân' diyorum ama dükkân bizim değil Memik Ustanın. Fakat herkes bizim dükkân diyor diye ben de öyle diyorum. -Memik Usta da bizim dükkân diyor zaten.- Memik Ustayla tamirci Mustafa Usta dükkânın önünde aralarına bir tabure sığabilecek kadar boşluk bırakıp, önlerine de bir tabure almış, birbirlerinin yüzlerini rahat bir şekilde görecek vaziyette oturmuşlardı. Belli ki lafı hem gözlerine ve hem de kulaklarına veriyorlardı birbirinin. Memik Usta biriyle böyle yakın oturup laf ettiği zaman çayı benden isterdi. Ben çay verirken yahut boşları alırken, hatta aklına bir şey gelip bana demek için yanına çağırdığında bile lafını hiç kesmeden konuşurdu. Çünkü ben çay verirken sanki elimde köz var da onu bırakıyormuşum gibi bir anda tabureye bırakır yanlarından uzaklaşırdım.
Çaylarını önlerindeki tabureye bırakırken tamirci Mustafa Usta, Memik Ustaya bir şeyler anlatıyordu. İkisinin de yüzü asıktı. Mustafa Ustanın 'Anasına da gittim o da söz geçirememiş.' dediğini duydum ben sadece. Çaylarını bitirdikten sonra ikisi bir kalktı. Memik Usta İsmail Kalfaya 'Salman'ın dükkânındaki gazoz hazır olunca bizim eve götür.' dedi ve iki usta, Mustafa Ustanın dükkânına doğru yürüyüp gittiler. İsmail Kalfanın anlattığına göre: Mustafa Ustanın kalfası İbrahim, kendisinin on iki yıldır tamircilik yaptığını, bu işte usta olduğunu söylüyormuş. Mustafa Ustanın yanından ayrılıp kendisine bir dükkân açacakmış. Hatta dükkânı bulmuş bile, gazozcu Salman'ın yanındaki dükkân boşmuş. Mustafa Usta, İbrahim Kalfanın biraz daha yetişmesini istiyormuş. Eğer kalfasına bir dükkân açılacaksa kendisi açar, müşteriyi de kendisi gönderirmiş. Mustafa Usta ne yaptıysa İbrahim Kalfayı ikna edememiş. Son bir çare olarak Memik Ustanın konuşmasını istiyormuş onunla. Memik Ustayı da dinlemezse 'Sen bilirsin' diyecekmiş İbrahim Kalfaya Mustafa Usta.
Biz her sabah yaptığımız gibi akşam içeri aldığımız kazma, balta, keser, soba ve boru gibi dükkânda imal ettiğimiz malzemeleri dükkânın önüne, her malzemeyi mutlaka dünkü yerine koyarken, tam karşımızda gazozcu Salman'ın yanındaki boş dükkânın darabaları da gürültüyle açıldı. İbrahim Kalfaydı dükkânı açan. Ve yanında hiç tanımadığımız ne bizim çarşıda ve ne de ilçenin başka yerindeki bir dükkânda görmediğimiz bir çırak vardı. O gün temizlik yapıldı. Her yer yıkandı temizlendi. Sonra bir duvara boydan boya bir tezgâh, tezgâhın kenarına bir mengene yapıldı. Anahtar takımları geldi bir gün. Duvarlara çiviler çakılarak küçükten büyüğe doğru sırayla dizildi tüm takımlar. Bir traktör geldi İbrahim Kalfanın dükkânının önüne. Çırağı anahtar getirdi. İbrahim kalfa traktörü söktü. Traktörü ortadan ikiye ayırdı. Evet evet ikiye. Arka büyük tekerleklerin olduğu bölümün altına tahtadan takoz koydu. Ön tekerleklerin olduğu bölümün altına da takoz koydu. Her iki tarafın içinden bir sürü demir parçaları çıkardı. Bir kısım parçaları mengeneye sıkıştırıp bir şeyler yaptı. Bazı parçaları bir leğenin içerisinde benzinle yıkadı. Karşımızda dükkân. Her şeyi seyrediyoruz. Birkaç gün hiçbir iş yapmadı İbrahim Kalfa. Bizim kalfaların söylediğine göre traktörün motorunu Antep'e taşlamacıya göndermiş. Bizim dükkânda sadece arabaların kaynak ve makas işleri yapıldığı için biz çıraklar "taşlamanın" ne olduğunu bilmiyoruz. Sonra bir gün İbrahim Kalfa tekrar işe başladı. Traktörün içinden çıkardığı parçaları geri içeriye yerleştirmeye koyuldu. Birkaç gün sonra bir adam geldi İbrahim Kalfaya kızdı. Hatta bağırtısı bizim dükkânda duyuldu. İbrahim Kalfa her gün biraz daha telaşla çalışmaya başladı. Bir gün çırağına anahtar fırlattı ve oğlanı dükkândan kovdu. Kendisi tek başına gelip gitmeye başladı dükkâna. İbrahim Kalfaya kızan adam tekrar geldi. 'Sana üç gün mühlet moturumu yaptın yaptın yapamazsan gerisini sen düşün.' deyip gitti. Ben öğlenciydim ve dükkânın okula giden tek çırağıydım. O gün ben okula gidinceye kadar İbrahim Kalfanın dükkânı açılmadı.
Bizim kalfaların dediğine göre İbrahim Kalfa herifin motorunu öylece bırakıp İstanbul'a gitmiş, Aslında her parçası varmış traktörün ama usulünce yerlerine yerleştirip kontağı çevirememiş İbrahim Kalfa.
Bir hafta sonra dükkân tekrar açıldı. Açan tamirci Mustafa Ustanın çırağıydı. Çok geçmeden Mustafa Usta da geldi. İki parça halinde duran traktörün sağına soluna baktı. Parçaları havada tutan takozları kontrol etti. Dükkâna girdi. Elinde bazı parçalarla dışarı çıktı. Çırağa bir şeyler söyledi çırak gitti. Çırak az sonra iki kalfayla birlikte geri geldi. Cumartesi kuşluk vakti motor çalıştı. İbrahim Kalfayla kavga eden adam motora binip gitti. Kalfalar ve çıraklar da dükkânın darabalarını kapatıp gittiler.
Memik Usta tamirci Mustafa Ustayı bizim dükkânın önünde karşıladı. Kucakladı. 'Aferin' dedi. 'Sana da bu yakışırdı. En çok da İbrahim Kalfanın adamdan aldığı fazla parayı ödemene sevindim.' dedi."
-Ben "Kalfa"yı İbrahim'in soyadı sanmıştım. Geldiğime değdi hatta çift sarılı yumurta gibi oldu; şu Deli Besey'den de ayrıca bir hikâye çıkar. Hayırlı işler.
-Güle, güle.



NOT: Anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur.



***
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI
ÜSTADIN KARDEŞİ



Galiba şu delikanlı bizim dükkâna girmeye çalışıyor. Baksanıza az önce içeriye baka baka yukarı doğru çıkmıştı, şimdi de aşağı doğru yürüyor; evet evet yüzündeki tereddütten, ayaklarının bir ileri bir geri gitmesinden belli, bizim dükkâna gelmeye çalıştığı. Dikkatlice bakıp bir demlik telaşa sokmamak lâzım. Neyse buraya doğrulttu zaten.

Bizim gençliğimizde delikanlının çantası gibi böyle sırtta taşınan, kullanışlı güzel çantalar yoktu. Bond dedikleri genellikle siyah renkli tahta bavuldan biraz hallice çanta taşırdı, okuryazar kısmı. Bu çantalar gibi omza atmak veya sırtta taşımak gibi bir imkân olmadığından, bir yerden bir yere gidinceye kadar kollarımız kopardı. Doğrusu imrenmemek elde değil şu rahatlığa. Çantasının sol koluna takılı olan kemerini kolunu arkaya doğru uzatarak çıkarırken selam verdi bizim ilk müşteri, “hayırlı işler” diledi. Selamını ayakta aldım yer gösterdim kendimi tanıttım, o da ismini söyledi. Kırmızı beyaz melamin çay tabağında bir çay bıraktım önündeki sehpaya, bir de kendime aldım ve sohbete başladık.

-Memleket nere?

-Tokat. Burada üniversite okuyorum. Kimya bölümü üçüncü sınıftayım.

-Memnun oldum. Hikâye yazıyor musunuz?

-Evet yazıyorum. “Kaldırımın Kara Taşı” internet sitesinde ayda bir hikâyem yayınlanıyor.

-Çok güzel. Fakat kimya bölümü ile edebiyatı, hele hele hikâyeciliği bir arada yürütmek çok kolay olmasa gerek.

-Yani, bir edebiyat veya tarih bölümü gibi olmasa da burada da yürüyor. Okuyorum, yazmayı da seviyorum. Peki, abi siz bana hikâye malzemesi olarak ne vereceksiniz? Ne bileyim bir taş verip “Al bu taşa hikâye yaz” mı diyeceksiniz. Nasıl bir şey alacağım ben sizden?

-Bizim çalışma sistemimiz şöyle: Elimizde elle tutulur gözle görülür bir materyal yok, herhangi bir metin de vermiyoruz. Takdir edersiniz ki, yazılı metinin fotoğrafı çekilir bizim bütün emeğimiz boşa gider. Dedenizden, ninenizden dinlediğiniz hikâyelere benzer bir mevzu anlatacağım size. Videoya müsaade etmiyoruz. Ama siz bu konuşmayı ses kaydı olarak alabilirsiniz. Ya da ne bileyim not alabilirsiniz. Biz konuyu size ana hatları ile anlatıyoruz, daha sonra siz onu süsleyip, püsleyip şekle sokuyor, kendi üslubunuza uydurup yazıya döküyorsunuz. Böylece hikâye meydana gelmiş oluyor. Konuyu anlatmadan evvel elli yüz tane konu başlığı söyleyebiliriz, siz onların içinden birini seçersiniz biz de anlatırız. Eğer özellikle istediğiniz bir konu varsa, biz elimizde bulunan başlıklardan size en yakın olanlarını söyleriz. Bizim verdiğimiz başlığa bağlı kalmanıza da gerek yok. Ücreti peşin alıyoruz, kredi kartı da geçerlidir. El verir ki ücretsiz yapalım bu işi ancak, takdir edersiniz ki bu tezgâhın da bir şekilde dönmesi lâzım.

Malzeme verdiğimiz müşterilerimiz hakkında kimselere; berberlerin filan artisti de tıraş ettim, ayakkabı boyacılarının filanca bakan ayakkabısını benden başkasına boyatmaz demeleri gibi laf etmiyoruz. Malı aldın mı kardeşim sen sağ ben selamet, yolda görsem tanımam.
- …
-Anlaşılan tereddütte kaldınız. Bak ben size biraz başlık sayayım, belki merak ettiğiniz kafanıza yatan bir şey olur. …. Var mı dikkatinizi çeken bir şey bu saydıklarımdan?

-Hepsi ilginç konular, bunlar daha önce bir yerlerde yayınlanmadı değil mi?

-Hayır, hayır. Asla. Zaten bizde yazacak kabiliyet, yayınlayacak bir yayın organı olsa kendim yazar kendim yayınlarım. On hikâye beni hikâye yazarı yapar.

-O zaman buyurun ücretinizi. Şu, Üstadın Kardeşi ilgimi çekti. Telefonuma ses kaydı alacağım. Başlayabilirsiniz ben hazırım.

-“Uzunca bir zaman önce bir dosttan dinlemiştim: Bir şehrin -siz buraya istediğiniz şehri yazabilirsiniz- ileri gelen işadamlarının birinin yapmış olduğu bir iş dolayısıyla; iş yaptığı daireye, yapılan işin kanuna uygun olup olmadığının araştırılması için Ankara’dan müfettiş gönderilir. Müfettiş bu ya daireye gelir gelmez başlar milleti sorguya çekmeye. Derken ifadesini almak üzere iş adamını da daireye davet eder. Şurdan alıp şurdan vururken bizim iş adamı müfettişle dost olur. Yapılan işte hata bulunmaz ve dosya kapanır. Ancak üstat -müfettişe üstat diye hitap edilir- bizim ileri gelenden bir ricada bulunur. Üstadın bir kamu kuruluşunda çalışan küçük kardeşi var. Bu arkadaş yıllardır aynı kadroda aynı maaşla çalışmaktadır. Eğer ona bir diploma alınabilirse hem kadrosu yükselecek ve hem de maaşı artacaktır. ‘Ondan kolay ne var’ der bizimki, ‘o iş benim bir telefonuma bakar, başkalarının kafasının girdiği yere benim selamım girse istediğim iş yapılır.’ Neyse, üstat gitmeden kardeş de gelir yenilir içilir, planlar yapılır. Ve sonuçta küçük kardeşe şehrin en iyi otelinden bir oda tutulur, iş adamı tarafından firmasında çalışan birine de -bir dediği iki edilmemesi tembihiyle- emanet edilir, kardeş.

Üstadı tarif etmeye gerek yok; sırtında bildiğin takım elbise, mevsim yaz olmasına rağmen boynunda kravat, ayağında misafir olarak kaldığı otelin giriş kapısındaki boyacı tarafından her gün siyaha boyanan kundura bulunan “üst düzey” bir devlet memuru. Kardeşine gelince, çermeçeşit bir adam, öyle ki adamı yazıya dökebilmek bile ayrıca bir maharet gerektirir. Sarışın, her an yalan söylemeye hazır bir yüz şekli, aşırı derecede kendini beğenmiş, egoist, bencil, enaniyet sahibi bir müfettiş kardeşi. Lokantaya girer oturur. Mönüyü beğenmez kalkar. İkinci lokantaya gider. Garsonun konuşması hoşuna gitmez kalkar. Üçünü lokantada yemeğin altına çorba diye tutturur. O yazın sıcağında adamın ayağında; yüksek tahta topuklu, tabanlarının önleri ve yanları demirli, topuğunun arkasında şu bildiğimiz Amerikan kovboylarının botlarında bulunan ve atların böğürlerine dürtmeye yarayan kenarları tırtıklı mahmuz bulunan bir bot. Üzerinde bir Levis 501 kot pantolon ve pantolonun rengine yakın kalın kaşlı bir kemer. Sırtında; kökü sırt tarafında, dalları arkadan dolanarak kollarına kadar gelmiş söğüt ağacını andıran turuncu renkli, üstten üç düğmesi açık bir gömlek. Boğazında, başparmakla işaret parmağının uçları birleştirilerek yapılan daire büyüklüğünde, kordonu gümüş, kendisi sarı renkli bir kolye. Sağ serçe parmağında ne taşı olduğu belirsiz, vişne rengi bir taş bulunan yüzük.

Neyse, üstat gitmiş sınavlar da başlamış. Kardeş ilk sınava girip çıkmış, geçer not alamamış. İkincisinden alamamış, üçüncüsünden ha keza. Belgeyi alacak olan iş adamına çıkmış durumu anlatmış. Adam kurnaz işi bitti ya hiç oralı olmamış. Hatta ‘O otele o kadar parayı niye veriyorsunuz, ara sokaklardaki otellerin birine gönderin gitsin.’ demiş adamlarına. Bundan sonrasını tahmin edersiniz herhalde. Adam bizimkilere söve söve çekip gitmiş memleketine.”

-Dilinize sağlık, benim sevdiğim tip güzel bir hikâye. Bundan sonrasını ben hallederim. Ufkum geniştir benim.


NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. 
Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur, hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.


***
HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI
AÇILIŞ

-Selamünaleyküm
-Aleykümselam
-Burada ben oturuyordum
-Aaa… ben buradaki yerlerin sahipli olduğunu bilmiyordum, buyurun.
-Tamam… tamam otur. Ben de şuraya oturayım, dedi uzun boylu, hafif öne doğru eğik gibi duran sırtında, gençlere mahsus diye bildiğim paraşüt gibi iki omuzundan kemerlerle bağlanmış sırt çantalı yaşlı adam. Evet, bizim buralarda böyle modern bir yaşlı bulunmaz. Elinde bastonu, sırtında dağcı çantasına benzer bir çanta taşıyamaz da zaten bizim bu tarafın yaşlıları.

AŞTİ’deyim –Ankara Şehirlerarası Otogarı-. Akşam saat onda Maraş’a gidecek olan otobüsün kalkma saatini bekliyorum. Dün sabah Ankara’ya geldim; dolayısıyla geceyi uykusuz geçirdim. Gündüz de o kadar fazla işe koştum ki; kulak çınlaması, baş dönmesi, bayılma hissi ayakta durmama müsaade etmiyor. İşte tam o anda başımda bitti bu yaşlı amca. Yanıma, daha doğrusu ben kendisinin yanına -İnsaniyetlik önce onun oturmasını gerektirir çünkü- oturur oturmaz ilk lafı “Baban yaşıyor mu?” oldu. Anamın da babamın da yaşadığını söyledim. Nereli olduğumu sordu. Maraşlı olduğumu söyledim. “Yarın Maraş’a varınca babana Malatyalı Mahmut Emminin selamı var de.” dedi.  Selamının başım üstüne olduğunu, Maraş’a vardığımda ilk işim selamı babama iletmek olacağını söyledim. Olur ya babamı tanıyıp tanımadığını da sormadan edemedim. Sırtıma eliyle hafifçe bir iki vurduktan sonra, “Yaşlılar birbirini tanır, sen selamımı söyle yeter.” dedi. Lafı devam ettireceğim ama merak edenleri bekletmemek için şuraya yazayım. İlk işim sabah gelip Malatyalı Mahmut Emminin selamını babama iletmek oldu. Babam, gurbetten bir dostunu getirmişim gibi hüzünle aldı başına koydu selamı. Hafif bir tebessümle “Tanıdım Malatyalı Mahmut Emmini, yaşlılar birbirini tanır.” dedi.

Üç tane oğlu varmış. Maşallah her biri bir görevdeymiş. Kendisi emekliymiş. Bir askeri birlikte aşçı olarak çalışmış emekli olmadan önce. Şimdi de AŞTİ’ye yakın bir fırında çalışıyormuş. Fırın işi gece olduğu için iş saati gelinceye kadar otogarda zaman geçiriyormuş. Esasen bu işe maddi olarak ihtiyacı yokmuş, ancak çalışmadan olmazmış.

-Ben emekli olursam bir saniye çalışmam, dedim.

-Emekli ol da göreyim seni, dedi çantasını sırtına alırken

-Omzuma vur bakalım

-Haşa

-Vur sen vur da vedalaşalım. Sağlık olur, bereket olur Müslümanın eli Müslümana.

Adam sanki bendeki kulak çınlamalarını, baş dönmelerini ve de bayılma hissini de yüklenip gitti.

Emekli olalı iki yıla yaklaştı. Malatyalı Mahmut Emmi yaşıyorsa Allah hayırlı uzun ömür versin. Sırtında çantasıyla her an hazır olduğu dönülmez yola gittiyse mekânı cennet olsun. “Emekli ol da göreyim seni.” derken ne kadar da haklıymış. Emeklilik dedikleri şey çalışmaktan zormuş meğer. Fakat bu yaştan sonra birilerinin yanında çalışmak istemiyorum, artık sabır kalmadı. Kimse alınmasın ama yanında çalışılacak adam da kalmadı bizim meslekte. Ben de düşündüm taşındım; gittim bir büyüğe danıştım, bir de küçüğe danıştım. Bir dükkân açmaya karar verdim, becerebilirsem en iyisi esnaflık. Bakmayın bu bizim esnafların “öldük battık” dediğine; Ahır Dağının çevresinde ne kadar bağ, villa varsa hepsi bu “batık” esnaflarındır. Allah daha versin gözümüz yok. Bizim derdimiz; bağdan, villadan ziyade, çıkabilirsek eğer akşama yatarak değil çalışarak çıkmaktır.

Eve yakın, yol kenarında bir dükkân buldum. Evde olanları evden, olmayanları olandan, hiç olmayanları da satanlardan alarak, tuttuğum dükkânı büro şeklinde döşedim. Olup olanı bir oda yarım mutfak zaten. İçeride otururken elektrikli semaverin kaynattığı su sesi kulaklarımıza, çayın demi burnumuza kadar geliyor.

Dükkânda hikâye malzemeleri satacağım. Malzeme dediysem, elle tutulur, gözle görünür bir şey değil tabi bizim satılık mallar. Laf satmayı hesap ediyorum işin doğrusu. “Laf da parayla satılır mı?” derseniz size cevabım “Evet” olur. “Kör satıcının kör alıcısı olur.” demiş atalar. Ben satıcısıyım, alan olursa ne âlâ. Elimizdeki, daha doğrusu dilimizdeki malzeme kokar bozulur cinsten bir şey değil nasıl olsa. Sonra, hele bir düşünün bu millet ne laflara ne paralar döktü. “Birine, beş veriyorum.” diyenin ardına düştü, beş beklerken biri de kaybetti. Fakat bu tipler bizim hitap ettiğimiz kesim değildir. Bizim hitap ettiğimiz müşteriler okumuş; okumamışsa da okumaya, yazmaya hevesli insanlardır. İlkokul öğrencisinden, profesyonel yazara kadar herkese satacak bir iki cümlemiz bulunur evelallah. Kaldı ki çağımızın hikâyecileri; şehrin aynı sokağını, aynı kaldırımını elinde sigarasıyla ellinci defa dolaştı. Ellinci defa sevgilisini bekledi, kalabalık caddelerde. Nasıl ki şairler serbest şiiri icat edip, insanları şiirden soğuttuysa, günümüz hikâyecileri de modern hikâyeyi yani öykü dedikleri öykünmeyi icat ederek okuyucuları okumaktan soğuttular. Belki bizim dükkânın malzemeleri sayesinde yeniden; köye, kasabaya, ilçeye hülasa bu millete dair hikâyeler yeniden gün yüzüne çıkar.
  
Biraz da dükkânın işleyişinden bahsetmek lazım: Her ne kadar bizim oturduğumuz masanın arkasındaki duvarda, “Veresiye Satan, Peşin Satan” resmi bulunuyorsa ve her ne kadar Ahilik Ahlâkı almış bir esnaflık sergilemeyi düşünüyorsak da küresel sistemin çarklarının dişleri arasında çiğnenip gitmemek için bir kısım tedbirleri de aldık. Bir kere her türlü kredi ve banka kartı geçerlidir. Yüzün üzerine çizgi çekip elli yazmak, on’u dokuz doksan dokuza vermek ve dört al üç öde gibi esnaflığa yakışmayacak sahtekârlıklara kapımız kapalıdır. Atalar “İt etinin veresiyesi olmaz.” demiş, kesinlikle veresiyemiz yoktur.

Ücret, mal satılmadan önce peşin tahsil edilir.

Satılan mal geri alınmaz. Satın aldıkları malları kullanamayıp, herhangi bir yerde yayınlamayanlara ikinci defa mal satılmaz.

Kesinlikle başka şubemiz yoktur.

Dostlar; davullu zurnalı, belediye bandolu, çelenkli, ayakta pasta yemeçli, limonata içmeçli şehrimizin büyüklerinin; çoğu siyaset, azı ticaret içeren konuşmalarını heyecanla dinleyip, alkışlayacakları bir işyeri açılışı hayal etmesinler.

Dükkânımız açılmıştır efendim.    

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. 
Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur, hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.

 


***
KARTAL SANAYİ YOLUNDA

Belediyenin bu makam arabasından usandım bıktım Emmi. Yemin ediyorum Allah’tan korkmasam şu an en yakın akaryakıt istasyonuna gider, bir bidon benzin alır üzerine döker yakardım. Yine yolda kaldım ve tek başımayım. Saat gecenin on biri. Emmi ben bu yaşa geldim amma hala karanlıktan korkarım ve etraf zifiri karanlık. Karaziyaret tarafından geliyorum. Sanayiye üç kilometre filan uzaktayım. Yoldan çok seyrek araba geçiyor.

Yolda giden araba kendiliğinden stop etti. Bir iki marşa bastım, “gır gır gır” etti durdu, çalışmadı. Arabanın tankında gaz var. Bir müddet birinci viteste, ayağımı debriyajdan çekerek anahtarı çevirdim biraz ilerledi, fakat bu şekilde beş dakikada akü biter ışıklar da yanmaz olur. Bu karanlıkta ışıksız ne yaparım? Motor kaputunu açtım -Çok da anlarım ya!- çakmağın ışığı ile motorun orasına burası baktım, kablolardan pırtan, kopan var mı diye kontrol ettim, gelip tekrar çalıştırmaya uğraştım olmadı. “Gır gır” diyor başka bir ses yok. Sağa sola bakındım, olduğu yere bırakmak geçti bir an aklımdan ama öyle bir yerdeyim ki etrafta ne bir ev ve ne bir dükkân var. Yolun kenarına öylece bıraksam, birkaç saat içinde hırsızlar alıp götürürler. Ve yarın öğleden sonra kasabada ve kasabalıların bulunduğu yerlerde insanlar, “Bizim başkan gece belediyenin makam arabasını satmış yemiş.” diye birbirlerine laf verirler.

Ceketimi çıkartıp arka koltuğa koydum. Boynumdan kravatımı çözüp ceketin üzerine bıraktım. Dörtlüleri yaktım. Sağ kapıyı açıp arabayı itelemeye başladım. Yolda hiç eğim olmadığı için öyle elle itelemek çok zor oldu. Daha sonra sağ ön kapının camını açtım, kapıyı kapattım. Açık camdan omuzumla itelemeye başladım. Tekere binerse gider zannetmiştim ama bizim koskocaman kartalı tek başıma tekere bindirmek şöyle dursun, tekerlekleri döndürmekte bile zorlanıyorum. Esasen yol dümdüz, direksiyona bir çare bulabilsem arkadan itelemek daha kolay. Fakat gel gör ki, beş metre sonra direksiyon bir tarafa dönüyor, anında araba bir tarafa doğru yöneliyor. Arkadan gelip tekrar direksiyonu çevirip, arabayı düzlemek ayrıca bir eziyet oluyor. Ara sıra arkadan araba geliyor; birçok arabanın sürücüsü, sanki kalan yola sığmıyormuş gibi hem korna çalıyor ve hem de eliyle işaret edip bir şeyler söyleyip geçiyor. Hal bu ki dörtlüler yanıyor. Bir müddet sonra sağ omzum ağrımaya başladı. Bu defa da arabanın sol tarafına geçip itelemeye başladım. Sol taraftan omuz vermek imkânsız gibi bir şey, ancak elle itelemek mümkün. Fakat bu defa da uzanıp direksiyonu da düzlemek gerekiyor. Bir müddet sonra acemi kazmacının, kazmanın sapını elleriyle sıkarak parmaklarına su toplaması gibi, parmaklarım su toplamaya başladı. Sol taraftan itelemenin bir zorluğu da şarampolün her yerinin aynı derinlikte olmayışı. Bir anda pat diye ayağım bir çukura düşüyor veya şarampoldeki bir taşa çarpıyor. O anda araba duruyor, duran arabayı yeniden hareket ettirmek için olanca gücümü harcıyorum. Bazen arabanın içine girip, camları kapatıp dinleniyorum. Camları kapatıyorum, çünkü dışarı çok karanlık Emmi.

Benim bildiğim yatsıyı geçti mi hava kararır ve sabaha kadar o karanlıkta öylece durur. Hayır, sanki benim çevremdeki hava her dakika daha da karanlık oluyor. Karanlıktan zifiri karanlığa, zifiri karanlıktan, kör karanlığa geçiyor sanki.

Saat bire doğru sanayiye epeyce yaklaştım. Gördüğüm ilk fabrikanın önüne bırakım kartalı. Dörtlülerini ve farlarını kapattım. Ceketimi ve kravatımı aldım. Kapılarını bir güzel kilitledim. Kravatımı ceketimin iç cebine koydum. Ceketi sırtıma giydim. Kuş gibi hafiflemiş olarak evin yolunu tutum.

Yüzüme bir tebessüm yerleştirdim ve senin diyeceğin lafı tahmin etmeye çalışarak yürüyorum Emmi. Muhtemelen; “Kırk yaşında bir adamsın, bu kadar adam insanla mesain oldu. ‘Ben sanayinin orada yolda kaldım gel beni al’ diyecek bir dost edinemedin mi?” dersin. Şunu peşinen söyleyeyim ki, “alo” dediğimde koşacak yeteri kadar dostum var. Fakat ben dostlarımı yumuş buyurmak için edinmedim. “Dost” olmak için edindim. Bu gecenin şanssızlığı, çevremde “beni al” diyebileceğim, iş buyurabileceğim hiç kimsede araba yok. Telefon rehberimde taksici telefonu da var ama… amma işte.

Sana daha önce anlattım mı bilmiyorum Emmi, bu belediye işinde üçüncü yılı bitirdim. İktidar ortağı partiye geçeli iki küsur yıl oldu. Belediyeden on dört maaş alacağım var. Dört maaşıma ortalamanın üstünde bir araba ediyor. Bizim siyasilerde bir laf var, bir laf var aklın dimağın durur. Bir zaman beni partinin genel başkanı ile görüştürdüler. Maliye bakanı da vardı görüşmemizde. Genel başkan, bakana emir verdi “Derhal başkanı kurtar, ne demek bir belediye başkanımızın istifa etmesi.” dedi. “Tamam” dedi öteki. Fakat adamın ağzından çıkan tamam bir anda şimşek gibi görünüp kayboldu. Ne adamın yüzünde ve ne de gözlerinde az önce söylediği lafa dair hiçbir emare yoktu. Belli ki adam yalan söylemeye alışkın, bize de alelusul bir yalan söyleyip çıktı işin içinden. Kaç yıl olduğunu saymadım ama iki yıldan fazla oldu bu anlattığım yalana.

Kabul etmek lazım ki, memlekette bir kısım sıkıntılar var. Devletimiz birçok konuda zorlanmaktadır. Ağır ekonomik burhanlar yaşadık. Fakat bizim içimizde ve iktidar ortağı her partide öyle alçaklar var ki doymak bilmiyorlar. Hayır, efendim soymanın da bir usulü, adabı olmalı; bunlar soymuyorlar, kendilerine teslim edilmiş kurumları ve daireleri yırtıyor, parçalıyorlar. Düşünsene Emmi, senin bakanlığın belediyene bir gelir kapısı gösteriyor, bir başka partinin yönetimindeki bir adam gelip o işin ihalesini kendisine vermemizi -tabii bir miktar şahsi menfaat karşılığında- istiyor ve ilave ediyor, “Filan adam benim ortağım.” lanet olsun hepinize, “ortağım” dediği adam apayrı bir partiden! Meydanlarda birbirinin avradına söven köpek soyları, iş paraya gelince ortak oluyorlar. Hani lan dava?..

Ben kasabanın iki ihtiyarına belediyenin arabasını verdim diye “Görevimi kötüye kullanmaktan ceza yiyorum. Sen… Sen, adamına ihale vermeyen adam müsveddesini görevden aldırmakla meşgulsün. Miting var toplantı var, kasabadan beş dolmuş adam istiyorsun. Sen o dolmuşların hangi parayla gelip gittiğini biliyor musun? Dava için. Gelmeli öyle mi? Tamam ben dava adamı olayım; sizleri alkışlatmak için ne kadar adam istiyorsanız getireyim, davaya hizmet edeyim de bari sen de adam ol be adam!..

Sabah kahvaltıda milletin suratı bir karış. Yüzlerinden düşen bin parça Emmi. “Ne oluyor” dedim, içlerinden en büyüğü kalkıp gitti. Arkasından ben de kalktım. Yanına vardım. İki gözü iki çeşme; “Sabah gördüm omuzların çürümüş, parmakların ve avuçların da yara bere içinde. Üstün başın batmış. Gece de çok geç geldin. Ben korkuyorum. Evin geçimiydi, elektriği suyuydu hadi bunlara katlanıyoruz ama demeye dilim varmıyor, iş buraya geldiyse iki satır dilekçe yaz gitsin. Yapı taşı yerde kalmaz demiş atalar, nasıl olsa bir iş çıkar.” dedi.

Yok, efendim yok. İşin bir yere geldiği meldiği yok.

“Dava” için sabaha kadar araba iteledim hepsi o.



***
KARTAL ADLİYE YOLUNDA

Haberi getiren makam şoförüne hâkimin nasıl biri olduğunu sordum “Eke bir adam.” dedi. Tamam. Belli ki adam; bizi, adı sınıf başkanı tarafından tahtaya yazılan suçlu öğrenci misali karşısına geçirip, bir iki hukukî terimi sündürüp, ağdalayıp korkutacak, nefsini tatmin edecek. Muhtemelen benden sonra yanına gelen hâkim ve savcılara kendisini övmek için laf biriktirecek. Bir belediye başkanına nasıl fırça attığını ballandıra ballandıra anlatacak. Haşa kimseyle ego yarıştıracak durumda değiliz Elhamdülillah. Nefsimiz ayaklarımızın altındadır da… Olsun… Canım bir hâkimden de fırça yemeyelim. O da eksik kalsın. Sonra davasına, keşfine geldiği adamlar zaten “benim adamım” değiller ki. İkisi de bana oy vermedi. Bir kere olsun, benimle ilgili kibar laf söylemeyen insanlar bunlar. Yetmiş seksen yaşlarındaki iki fakir kasabalı devletin hâkimini getirmek için, belediyenin aracını almasın da ne yapsın. Bir kere; onlara o arabayı vermemek belediyenin kamu hizmeti yapma ilkesine de ters düşer. Kanunda yasakmış. Eyvallah. Kanun kanundur da… “Da”sı var işte Emmi.

Gitmedim hâkimin yanına. O da suç duyurusunda bulunmuş. Davayı bir avukata vermeye kalktım, adam benden seri katil kurtarma parası istedi. “Nasıl olsa boynum kalın, kendi kendimi savunurum.” dedim. Sonra, insanlık cilkes öldü mü canım? Bu mahkeme kasabanın iki hatırı sayılır ihtiyarının başının altından çıktı benim başıma. İkisi bir olmazsa da her biri ayrı bir gün gider geçer hâkimin karşısına; “Efendi iş böyleyken böyle oldu: Biz işin buraya kadar geleceğini hiç düşünemedik. Eski başkanın gününde her işimizi bu arabayla yapardık. Düğünlere, cenazelere, hasta yoklamalara hep bu arabayla gider gelirdik. O zaman hiçbir şey olmadı. Şimdi duyduk ki belediyenin makam arabasına binmek yasakmış. Bu başkan mı yasaklattı, ya yoksa evvelden beri mi yasaktı bilmiyoruz. Yasak olduğunu bilseydik o zaman da binmezdik, şimdi de. Kasabada bir iki lafını bilmez, ağzı kovuk ‘Bunlar başkanı mahkemeye verdirip, başkanlıktan düşürüp, eski başkanı geri başkan yapıcılarmış’ diye şayia çıkarmış. Hepinizin babalı -vebali- boynumuza olsun ki öyle bir şey yok. Aha şu boyunlarımızdaki bu başkanın dedesi Hafız Hoca’nın yazdığı muskalardır. Bugün başımız dişimiz ağrımıyorsa -Allah Efendimize komşu etsin- onun sayesindendir. Biz boyunlarımızda muskasını taşıdığımız adamın kanının karıştığı birine, hatta yedi sinsalasına -sülale- kemlik demeyiz. Eğer ki ortada bir suç varsa bu suç başkanın veya şoförünün değil bizimdir. Mümkünü varsa affedin, yoksa hükmünüz karşısında boynumuz kıldan incedir.” der işi bitirirler diye düşünmüştüm.

Benim düşündüklerimin hiçbiri olmadı. O gün bugündür gidip geliyorum mahkemeye. Kendi kendimi savunuyorum iki küsur yıldır. Ayda bir mahkeme var ve her mahkeme duruşmalı Emmi.

Bugün sabah dokuzdan ikindiye kadar adliyedeydim yine. Baktım mübaşir avukatları ve avukatı olan davalı ve davacıları bekletmeden içeri alıyor, bari ben de torpil yaptırıp bir an önce duruşmaya girip çıkayım da işime gücüme bakayım dedim. “Ben” dedim mübaşire “Biliyorsunuz belediye başkanıyım kasabaya vali bey gidecek, benim kendisinden önce orada olmam gerekir dosyamı öne alabilir misiniz?” Bunu diyen sen misin? Bizimki de saflık işte sen kimsin karşındaki kim: Karşımdaki koskoca mübaşir, adliyenin sahibi, memleketin hukuk sistemini ayakta tutan adam. Ortadoğu ve Balkanlara mahkeme dosya sistemini getiren; hangi dosyanın ne zaman hâkimin önüne konulacağına karar veren ve verdiği kararlarda asla geri dönüşü olmayan, dosyaların kendi bilgisi dışında karıştırılması, sıralarının değiştirilmesi halinde, hâkimi değilse de kâtibi sürüm sürüm süründüren adam. Efendim kim nereden gelir nereye giderse gitsin. Şu şuradan gelecek, şu şuraya gidecek diye buradaki düzeni değiştirmek olmaz. Herkes görevini bilmeli. Ya Hu Emmi neymiş bu mübaşirlik? Hayır, bir tavuk verdik adamı söylettik, iki tavuğa susmuyor şimdi. Lafını verdiğim adamı da görsen; orta boylu, kısa saçlı, üzerinde eşantiyon bir kareli gömlek; aynı amirleri gibi, tıraş olmaktan nevli dönmüş bir yüz, ensesinde uzamış kıllar, ayağında eski bir ayakkabı –firmalar eşantiyon olarak genelde gömlek veya ajanda verir- bu ayakkabının üzerinde dimdik duran ve basbas bağıran biri.

Allah kimseyi mahkeme kapısında bekletmesin Emmi. Adamın insanları bir çağırması var ki sorma gitsin. Adliyenin ikinci katından “davalı Hasan Keklikciiiii…” diye bağırınca, Allah seni inandırsın Andırın Garajından duyuluyor herifçioğlunun sesi. Alışmış. Öyle işte. Hal bu ki ben yanındayım. Biraz önce torpil yapmaya çalıştım. Olsun… Adam bağırıyor.

Bu mahkemeye bundan önce kaç defa geldim tam hatırlamıyorum. Otuzu bulmamışsa da yakındır. Hoş hâkimin savcının bir şey dediği de yok. “Devletin makam arabasını yandaşlarına kullandırıyorsun. Ankara, Antalya seminer seminer geziyorsun.” gibi saçma sapan laflar her defasında. Hal bu ki ilk duruşmada; bizim belediyenin kendilerinin bildiği belediyeler gibi bir belediye olmadığını anlattım. Belediye başkanı olarak şehir dışına arabayla gitmek için yakıt alacak durumda olmadığımızı; yakıt alabilsek bile, alındığı ilk ay takla atmış, her an neresinden ne arıza vereceği belirsiz makam arabasının Kahramanmaraş dışına çıkamayacağını söyledim. Kaç defa hâkime, “Şahit getireyim.” dedim. “Biz burada neyiz, şahit lazım olursa senden istemesini biliriz.” diye beni zavırladı koydu şuraya. Hâkim, hâkim değil parti kapatan dirayetli (!) üstatlarına özenen bir tip. Her sözümün sonuna “diyorsun” diyor ve elindeki kalemi parmaklarının arasında gezdirip duruyor. İnsanın aklına şu da geliyor; acaba adamın babası bir yerde seçime girdi kazanamadı da onun acısını benden mi çıkartmaya çalışıyor? Yoksa düşünen insan, yasak olan -kanuna göre- bir iş için bir kere şehre gelip giden aracın, otuz defa mahkeme için şehre gelip gitmesindeki devletin zaman ve maddi kaybını hesap eder.

Neyse ki bugün karar verilecek. Şükür ne eski çağ ve ne de engizisyon mahkemesinde yargılanmıyoruz Emmi. Yoksa bu hâkim ya bizi azgın bir ırmağa attırır, nehir tanrısının (!) insafına bırakırdı. Ya da giyotinde kafamızı gövdemizden ayırtırdı.

Girip çıktım Emmi. Nihai karar verilemedi. “Belediye başkanının suçun işlendiği tarihte belediye başkanı olup olmadığının vilayetten sorulmasına karar verilmiştir.” denildi.

Bir dahaki mahkemeye gelmeyeceğim. Fakat olur da jandarma gönderilip ellerim arkamdan kelepçelenmek suretiyle mahkeme salonuna getirilerek duruşmaya katılmak zorunda bırakılırsam Abdurrahim Karakoç’un aşağıya bir dörtlüğünü aldığım Hâkim Bey şiirini, başından sonuna kadar heriflerin suratlarına okuyup çıkacağım Emmi.

“Mübaşir itekler, kâtip zavırlar
Değişti bizde de göya devirler
Yüz yıl önce adam yiyen gâvurlar

Tapucuyu aya saldı hâkim beğ A.KARAKOÇ


***
KARTAL ADLİYE YOLUNDA

Köy yolunda bir menfez düşün Emmi üzerinden yol geçsin. Altından geçen derenin orta yerine kadar gelen ve yoldan artan toprak bölümüne birileri gelip kavak diksin, bahçe yapsın. Bunu gören bir başkası da olaya müdahale etsin, burası bizim desin. Desin amma on beş yıl sonra. Elli, bilemedin altmış metre karelik bir yerden bahsediyorum Emmi. Davalılara gelince; ikisinin de sinleri haddi aşmış biri yetmiş, diğeri seksen civarında.

Kaç defa belediyeye çağırdım. Araba gönderip aldırdım. Ellerini ayaklarını öptüm adeta. Birbirini incittikleri yerin “Dere Yatağı” olduğunu, devletin ikisine de vermeyeceğini anlattım. Sonra yüzlerine; “Siz böyle yaparsanız, cahallar –gençler- ne yapsın.” dedim. “Bakın” dedim, “Filanın oğlu avradı boşuyordu aralarını bulduk; geline ayrı, oğlana ayrı yerde maraklandık -kızdık-. Aha gül gibi geçinip gidiyorlar. Filanın oğlu filana sıkmış onları barıştırdık. Siz biliyorsunuz bizim köydeki o iki büyük ailenin durumunu, iki taraf da silahlandı nerdeyse birbirini vuracaklardı. ‘Kan su değildir.’ dedik, iki ailenin büyüklerini karakola davet edip işi bitirip kucaklaştırdık, barıştırdık.” dedim. Hiçbir lafım kâr etmedi Emmi.

Genç olan kalktı:  “Bu gavvur başkanım.”

Öbürü yekindi: “Bu dinsiz başkanım.” dedi.

Aralarına girdim koltuklarına oturttum. Yeni çay söyledim. Sonra geçenlerde karakol komutanının beni aramasını anlattım. Kendilerinin de çok iyi tanıdığı iki akraba kavga etmiş. Komutan “Müsaitsen gel bunlarla bir konuş işi mahkemeye taşımayalım yazık.” dedi. Atlayıp gittim. Bizim milletin eşek gitmez yolları çok Emmi, gittim ki filan adamla filanca adam evlerinin önündeki dut ağacı yüzünden kavga etmiş. Aylardan Ramazan. Herkes oruç. Kadın erkek karakolun içinde bağrışıp duruyorlar. Selam verdim oturdum. Askerlerden birine “Sana zahmet” dedim “şu millete bir su gönder içip rahatlasınlar da öyle konuşalım.” Koro halinde oruç tuttuklarını söylediler. “Oruç tutan insan kavga etmez, hele hele öte dünyada sualin sorulacağı yakın komşunu; şeytanın zincire vurulduğu bu mübarek günde hiç incitmez.” dedim. Ortaya gelen suyu bardağa doldurup en yaşlılarına uzattım. Almadı. Başını önüne eğdi; sarı kaşlarının altında çukura kaçmış gözlerini yere dikti. Sırayla herkese su uzatıldı kimse almadı. Bir bardak suda fırtına koparanlar şimdi o bardaktaki sudan utandılar Emmi. Suyu içmediler. Yumuşadılar. Barıştılar. Komutandan özür dilediler. Mahkemeden vazgeçip evlerine döndüler.

Yok, Emmi benim bu ihtiyarlara anlattığım lafların hepsi boşa gitti; ayakta, oyuna hazırlanmış olan oyuncuların, bilmedikleri bir halayın davul zurnası çalınıyormuş gibi manasız gözler, ifadesiz yüzlerle dinlediler beni. Uzun boylu, tellikli, -bereli- kulağı daha ağır işiten, -ikisinin de kulağı ağır işitiyor- yaz kış delme yelekle -avcı yeleği- gezen, boyu gibi çenesi de uzun, beyaz sakalları seyrek ve toplu, o yaşına rağmen gözlerinin feri gitmemiş, sol ayağı ile bir şeylerin üzerine basıp eziyormuş gibi yürüyen, hemen her cümlenin başına veya sonuna “edem” hitabını ekleyen ihtiyar, önündeki çay bardağını eline aldı. Üç parmağı ile arkasından, başparmağı ile önünden kavradığı bardağın içerisinde bulanan çay kaşığını, işaret parmağının sırtı ile bardağa sıkıştırıp içindeki bütün çayı, azaldıkça başını daha da arkaya doğru kaldırarak içti bitirdi. Elindeki bardağı sehpaya koyarken de “Şeref çayın olsun başkan.” dedi. “Şifa olsun.” diye mukabelede bulundum.” ben de. Kalkmak istediyse de kalkmadı koltuğa tekrar yerleşti.

Diğerine göre daha genç olan; kısa boylu, şapkalı, yüzü eski tip jiletle tıraş edilmiş, yüzünün birkaç yerinde top top, tıraşın ikinci perdahında alınamamış, “beyaz” desem değil, “sarı” desem asla değil kıllar bulunan, başının şapkanın kapatamadığı yerinden görünen saçları yağdan birbirine yapışmış sanki ıslak gibi görünen, gözleri kaçmış olduğu çukurda zar zor seçilen, burnundan konuşuyor hissi veren adam da çayını bitirdi.

Elime bir fırsat daha geçmişti Emmi. Birbirini mahkemeye verecek adamlar, her şeye rağmen diğerinin çayı bitmeden kalkmaya yeltenmedi. Adeta iki dostmuş gibi çayını bitiren kalkmak için öbürünün çayının bitmesini bekledi farkında olmadan. Lafı tekrar aldım: “Dışarıdan biri gelip sizin birinize çökse, ilk siz koşarsınız birbirinizin imdadına. Sen anlattıydın bilmem kim emmi; Zilifke’de -Silifke- sergende Kayışlılılar sana çökmüş de aha bu yetişip adamların aldığını yere çalmış, seni heriflerin elinden kurtarmış. Yarın bir gün birinizin mallarının yemi tükense; öteki, evinde sabaha yiyecek bir şey var mı diye düşünmeden, evdeki bulgurunu diğerinin mallarına yem diye göndermez mi? Siz cennet mekân Hafız Hoca dedemden, Hacı Ahmet Hoca’dan, Duzsuz Hoca’dan vaaz dinlemiş adamlarsınız. Aha dedemin yüz yirmi yaşında öldüğünü söylediniz. Dedemin bütün malları burada kaldı. Gozları -ceviz- çırpılmaz ekşisi kesilmez oldu. Hacı Ahmet Hoca’nın kılıcının ardı da önü de kesiyormuş, hani? Gelin bir daha düşünün. Döğüşünü çaldığınız yere kaç mezar sığar? Ele seyir gerek. Eli günü kendinize güldürmeyin.”

Yok, Emmi ne desem ne söylesem boş, ikisinin de az duyan kulaklarına bir şey girmedi. Dinlerini değiştiler dillerini değişmediler. Kasaba siyaseti böyledir. Bu ikisi de seçimlerde bize oy vermedi. Burada barışmaları bize puan kazandırır düşüncesiyle de barışmıyor olabilirler. Çünkü bu ekipten biri nüfus sayımında belediyeye çok ödenek gelmesin diye, -belediye ödenekleri kasabanın nüfus sayısına göre gönderilmektedir.- çocuklarının yarısını yazdırmış yarısını yazdırmamıştı. Son sözüm, “Siz bilirsiniz, gene de mahkemeye gitmeden bir daha görüşelim.” dedim. Şoförü çağırıp misafirleri evlerine bırakmasını söyledim. İncindiğimi göstermek için de makam odasının kapısından yolladım.

Bir müddet sonra bir sabah; kısa boylu, şapkalı adamı belediyede beni bekler buldum. Ben önde kendisi arkada makam odasına girdik. Mahkemeye vermiş öbürünü. Dava konusu yere keşif heyeti gelecekmiş. Kendisinden araba istemişler. O da benden belediyenin makam arabasını istedi. Versen bir türlü vermesen bir türlü, yakıtını karşılaması şartıyla “Olur” dedim. Sabah arabanın yakıtını doldurmuş fakat heyet gelmemiş. Başka bir tarihe gün vermişler keşif için.  

Verilen keşif günü geldiğinde gidip heyeti getirmiş bizim kartalla. Gelen ekip işi bitirmiş, kasabamızın tarihi ve turistik (!) yerlerini ve Sır Barajı’nı gezmiş arabayla.


Hâkim akşam adliyede arabadan inerken bizim şoföre “Yarın başkan yanıma gelsin; gelmezse, resmi aracı özel işlerinde kullanmak ve yandaşlarına kullandırmaktan suç duyurusunda bulunacağım.” demiş Emmi. 



***
KARTAL DELİÇAY YOLUNDA

Köse Dayım aradı: “Üç tane keklik vurdum başkanım, akşam acil bir işin yoksa Maraş’a gitme de yemeği bizim evde yiyelim, çiğköfte yaptıracağım.” dedi. Tereddütsüz “olur” dedim. “Eh o zaman arkadaşlara da haber ediyorum.” deyip telefonu kapattı. Beraber gezdiğimiz, arabayı kullanan arkadaşı çağırdım. “Bu akşam ben burada kalacağım sen git sabah gelirken seni alırım.” dedim. Yüzündeki ifadeyi belli etmemecesine kapıyı siper ediyormuş gibi, yarısına kadar çektikten sonra ani bir şekilde durakladı; ceketiyle hiçbir bağlantısı kalmamış, her yeri tamamen sökülmüş ve yıllar önce dikişlerin bulunduğu yerler lime lime olmuş, tarak dişi gibi sarkan astarının arasından çakmak cebi şöyle bir görünüp geri astarın altında kayboldu. Ben de kalayım filan gibi bir manası olan bu, kapıda bir iki saniye bekleme hareketi ustayla aramızda bir iletişim şekli olmuştu sanki. Konuşmasına fırsat vermeden “Yok yok gerek yok!” dedim.

Dün okullardan birinin müdürüyle ağız dalaşı yaptık. Bugün sabah da “şo” adamlar geldi yine. Geçen hafta muhtar; yağmur yağdığında okulun bahçesine su göllendiğini, çocukların cıcılı bıcılı ayakkabılarının çamura battığını söylemişti. Bütün imkânsızlıklara rağmen oraya kum göndermiştik. İşin yapılıp yapılmadığını görmek için de okula gitmiştik. Laf arasında müdür beyi sorup, okula sık gelmediğini öğrenince de sitem etmiştim. Konuştuğumuz hoca da mübarek yememiş içmemiş, biraz da üzerine ilave ederek müdür beye anlatmış aramızda geçen o sohbeti. Müdür bey de “Benim okula gelip gelmemem kendisini ilgilendirmez, başkan kendi işine baksın.” diye haber yollamış. Sabah oraya uğradım. Kasabanın çocuklarının eğitiminin ilk önce beni ilgilendirdiği konusunda bazı iri laflar ettim müdür beye. Kum işinin muhtardan önce kendisinin görevi olduğunu söyledim. Çay may da içmeden kalkıp geldik.

Sabah. Sabah da yine şehirdeki bir kamu kurumunun siyah; üzerinde “Resmi Hizmete Mahsustur” yazan arabasıyla, olmadık zamanlarda gelen ekip geldi Emmi. Şu ana kadar belki de bu gelen yirminci ekiptir. Her defasında da aynı yalanı söylerler: “Kale’ye gelmiştik de baraja gidiyoruz da…”  Genellikle, bu bölgeyi iyi bilen ve aslen bizim bu taraflı olan şoför dâhil dört kişi bunlar. Ekip sürekli değişir. Bir kişi en fazla iki, olmadı üç defa gelir. Yok, belediyede insanların namazlarını doğru dürüst kılabilecekleri bir mescit var mı? Yok, başı açık veya kapalı her kasabalı vatandaş rahat rahat belediye binasına girebiliyor mu diye saçma sapan, ipe sapa gelmez sorular sorarlar.  Olmadı, biri çıkar “İmamlardan memnun musunuz, camilerde kasabanın çocuklarına güzel dinî eğitim veriliyor mu; belediye olarak çocuklara Elifba alıyor musunuz?” der. Her seferinde biri çayını memurların yanında içer, güya fark ettirmeden onları sorguya çeker Emmi. Bugün gelen ekipten biri de okullarda mescit olup olmadığını sordu. Sorulan her soruya, her zamanki gibi verilmesi gereken cevapları vererek, kurdukları hiçbir tuzağa düşmeden ve birçok suallerine de “yok, yok” diyerek bugünü de kurtardık. Devletimizin buyrultularını onadığımızı, laiklikten ödünlemediğimizi, irticanın kamusal alanlarımıza hatta bölgemize yaklaşım olasılığının bulunmadığını yinelemledik Emmi(!)

Hal bu ki birkaç gün önce Güdük Bibim bir iş için belediyeye gelmişti. Kapıyı açıp buyur ettim, ayağındaki lastik ayakkabısını dışarıda çıkartıp öyle girdi içeri. Ne kadar dil döktüysem “Devletin halısına ayakkabı ile basılmaz günah.” dedi. Eee… Emmi. Denmez ki diyesin; “Ulan alçak devlet öyle korunmaz Güdük Bibim gibi korunur!” Fakat gel gör ki diyemiyorsun Emmi. Devlet kendilerininmiş. Bin yıl sürermiş yönetimleri. Batı bilmem ne halt etme grubu senin anlayacağın başımdaki bela. Söylenecek ne laflar var ama olmuyor, söyleyemiyorsun. “Dil bir aslan gibidir kapının önünde yatar; dikkat et ey ev sahibi başını yemesin.” demiş Balasagunlu Yusuf Has Hacip.  Baş… Baş sade senin başın değil ki verip kurtulasın Emmi…

Keklik işine gelince; Köse Dayım “üç” diyor da doğrusunu Sultan Ablam bilir o, “iki buçuk” diyor. Sultan Ablam hem en doğrusunu bilir ve hem de bildiğini söyler Emmi. Köse Dayım da doğru söyler ama Sultan Abla’nın doğrusu daha doğrudur. Anlayacağın üç vurmuş da kekliği, birinin yarısını bulamamış. Nasıl olmuşsa?  Neyse, o kadar şaka yaptık gevezelik ettik ki bu akşam, yazıya dökme imkânı yok Emmi. “Gündüz çektiğimiz şubat soğuğu zulmünü unuttuk.” desem yalan olmaz.

Gece yarısına doğru dağılmaya başladık. Mehmet Abi; “Gece yarısı oldu, bu araba sağlıklı değil ne olur ne olmaz ben de seninle Maraş’a geleyim.” dedi. İstersen buraya bir parantez açalım Emmi. Mehmet Abi… Merhaba Mehmet Abi. Hangi Mehmet Abi? Belediyede dört tane aynı soyadı taşıyan Mehmet var. Beş tane de soyadı aynı olmayan Mehmet, etti dokuz. O zaman biz “Mehmet Abi” diyerek çıkalım işin içinden. Zaten olayı anlatınca olayın kahramanı olan Mehmet “Amaa başkan beni yazmış taman.” der. Okuyucu için de hikâyemizin buradaki kahramanının hangi Mehmet olduğu çok önemli değil. Hangi Mehmet olursa olsun aynı işi yapacak nasıl olsa. Konumuza dönecek olursak; ben Mehmet Abiye böyle bir şeye gerek olmadığını, her zaman gidip geldiğimi söylememe rağmen beraber gitmekte ısrar etti. Arabanın geçenlerde üç gün kar altında kaldığını, arkeologların yerin altından tarihi eser çıkarttıkları gibi karı eşeleyerek çıkartıldığını düşününce, Mehmet Abiyi dinlemek ve yola onunla çıkmak aklıma yattı.

Akşamdan beri konuşacak bir konu bırakmadığımızdan mı, üzerimize çöken esriklikten mi birbirimizle konuşmadan kendi âlemimizde; hafifçe çiseleyen bir yağmur altında Önsenaltı’ndan Deliçay’a doğru ilerliyoruz. Ben; sabahtan akşama kadar yaşamış olduğum olaylarla ilgili kafamda birikmiş olan bilgileri; önce gözümün önünden, sonra zihnimden geçirip, ileride lazım olmayacakları gecenin karanlığına atıyorum; lazım olabileceklerin üzerinden bir daha geçip hafızama yerleştiriyorum Emmi. Bir anda bir şeyler oldu. Her şey yeniden birbirine karıştı. Arabadan bir şeyler koptu tarlaların içinde kayboldu. Kartalın sağ tarafı bir çukura düşmüş gibi o tarafa yamuldu. O anda da sağ taraftan çıngılar savrulmaya başladı.  Öyle bir çıngı, öyle bir alev ki Emmi, sanırsın arkamızdan kuyruklu yıldız geliyor.

Arabayı sağa sola kaçırmadan kenara çekip durduk. Fren sistemi vesairenin bulunduğu bölümle birlikte, arka sağ teker yerinden kopup gitmiş. “Gittiği yeri gördüm ben onu almaya gideyim sen de arabanın önüne ve arkasına uzaktan görünecek şekilde biraz taş diz.” Dedi Mehmet Abi. Yola önlü arkalı üçer beşer tane sürücülerin göreceği büyüklükte taş dizdim. Yağmur hafif hafif yağmaya devam ediyor, arabanın içine tekrar girip oturdum. Mehmet Abi üzerinde o kadar demir bulunan tekeri bulmuş ıhılıya-tısılıya getirdi. “Eşek ölüsü gibi zalım.” dedi. Beraberce bagaja koyup bagaj kapağını ve kapıları kilitledik.

Yağmurun ılıttığı havada, şehrin ışıttığı yolda belki bir araç gelir umuduyla arkamıza baka baka yürümeye başladık. Ne Mehmet Abi’de beraber gelme konusunda haklı çıkmanın gururu, ne bende haksız çıkmanın ezikliği yoktu Emmi. Bir çare bulup şehre kavuşmak dışında hiçbir düşünce izi vurmuyordu ikimizin de yüzüne. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Sabah işe gitmeyen ve aynı zamanda arabası olan birilerini bulup çağırmaktan başka çare kalmadı bir müddet sonra.  Fakat gel gör ki öyle biri yok. Deliçay’a doğru yaklaştık. Bu mevsimde Yavşan’dan berisinin boz bulanık suyu ile dolar taşar, yani coşar Deliçay.

Bir yüzüm ağlar bir yüzüm güler Ali’yi aradım. Bizim büyük Ali’yi Emmi. Bu işte benim kadar etrafım, hısım akrabam da eziyet çekiyor. Ya ne bileyim kimine böyle yük oluyoruz, kimine başka şekilde. Burası uzun mevzuu…
    
Deliçay’ı geçtik Ali geldi. Arabasına bindiğimizde radyodaki türkü bitmek üzereydi:
“Destur verin gökte uçan kuşlara/El aman

Bakmıyor musun gözümdeki yaşlara/Ya gel dost dost Ali dost

Sular başın vurur taştan taşlara/El aman

Çağlar ya Muhammed Ali çağırır/Ya gel dost dost Ali dost.”



***
TARHANALIK YOĞURT

Profesyonel tarhanacılık icat oldu olalı, tarhanalık yoğurdun kaçtan gittiğini de unuttuk Emmi. Hatta bu tarhana üretimi öyle bir hal aldı ki; köylerde bile sabah erken kalkan tarhana yapıp, firik satmaya başladı. Geçenlerde belediye otobüsü ile şehre gelirken, -bu cümleyi istersen bir daha oku Emmi- “belediye otobüsü ile şehre gelirken” Bizim Ahmet’le; koridorun sağ tarafındaki koltukta o, sol tarafındaki koltukta ben olmak üzere, yan yana oturarak geldik Maraş’a. “Oturarak” da önemli, çünkü otobüslerde oturacak yer bulmak herkese nasip olacak türden bir şans değil.

Uzun lafın kısası Bizim Ahmet de evde tarhana yapıp satıyormuş. “Bizim Ahmet” kim mi? Adı Ahmet olduktan sonra ne fark eder, bütün Ahmet’ler bizim değil mi?

“Tarhanalık Yoğurtlar Kaçtan Gidiyor Ehmede” –Ahmet Abi- dedim: Köyde 2,25 TL (YalnızİkiTürkLirasıYirmibeşKuruş), şehirde ise 1,75 TL (YalnızBirTürkLirasıYetmişBeşKuruş) olduğunu söyledi. Köyde normal yoğurt 2,50 TL (YalnızİkiTürkLirasıElliKuruş)’tan alıcı buluyormuş. 50 kg döğmeden, 47 kg tarhana çıkıyormuş. Ha, sen götürür adama 50 kg döğme, istediğin kadar yoğurt, istediğin kadar kekik teslim edip, “al bunları bana tarhana yap” dediğin zaman, Ahmet senden 300 TL (YalnızÜçYüzTürkLirası) para istiyormuş. Şimdi diyeceksin ki; ne gereği var bu kadar rakamın, hesap bilgisinin? Var… Hem de çok gereği var Emmi. Hani “Dünya dua üstüne” derler ya, aynı zamanda dünya rakamlar üstünedir de. Dünya 1 (Bir) sarı öküzün boynuzları üstünde durmuyor mu?

Dünyanın sarı öküzün boynuzlarının üstünde durduğu zamanlardı Emmi. Köyde kesilen kurbanların ve binde bir de olsa, kurban dışındaki küçükbaş hayvanların derileri yüzülürken çok aşırı özen gösterilirdi. Deride en ufak bir delik olmaması gerekirdi. Deriler, hayvanın boğazından kasığına karnı yarılarak değil de komple tulum çıkartılırdı. Hayvanın derisi, etinden daha değerliydi senin anlayacağın.

-“Kalkın… Kalkın… Üstünüze gün gelir şimdi.” Anamın sesini duymamla üstümden yorganı atmam bir oldu Emmi. Gözlerimi açtığımda ortalık hala karanlıktı, koyakları aydınlatan ne bir ay ve ne de güneş ortalıkta yoktu. Esasen anam ne kendisinin ne de bizim üstümüzde hiçbir zaman güneş görmemişti. Onun için güneşin ayaklarımızdan mı, başımızdan mı geleceğini bile bilmez. Ama bu sabah erken kalkmamız gerektiği için, biraz daha erkence davranmıştı. Bizim evler genelde bir katlıydı, yerden yapma senin anlayacağın, çullarımız direkt toprağın üzerinde seriliydi Emmi. Kışın; akrepler, yılanlar, omarcıklar –tarantula- ve fareler bir şekilde bir yerlere gider kaybolurdu ama yaz geldi mi, yılanlar toprak damı havada tutan ağaç ve çapkıların -ağaçların üzerine konan ortalarından yarılmış odun parçaları- arasında fare arar; kerpiç duvarların ve toprak zeminin hemen her yerinden bir zehirli böcek çıkar; çoğu zaman bir fareye saldıran yılan hedefi şaşırtıp yere, çulların üstüne düşerdi.

Ben akşam dedemgilin çardağında uyumuş, sabah yine dedemgilin samanlık damının üstünde uyanmıştım. Yaz boyu anam yataklarımızı oraya sererdi, nerede uyursak uyuyalım kucaklayıp yatağımıza getirirdi. Samanlık damı, yüksek bir yer olmamasına rağmen bizim evin içinden daha güvenliydi çünkü.

Çorba leğeninin başına oturup tahta kaşıklarımızı elimize aldığımızda babam eşekleri yemlemiş, yaylaya götürülecek eşyaları ve içi yoğurt dolu yannıkları, hayvanlara yüklenmek üzere hazır etmişti bile. Güneş?.. Güneş hala ortada yok Emmi. Anam bizi uyandırırken hep “şimdi güneş doğar” derdi fakat güneş hep biz kalktıktan sonra doğardı. Her gün güneş bizden çok uyurdu. Birkaç gün önce ayı yutan evren, –büyük yılan- kim bilir bugün de güneşi mi yutmuştu? O zamanlar ay tutulduğunda ay’ı bir evrenin yuttuğu söylenir, büyükler evlerdeki dolu silahları havaya doğru sıkar, biz çocuklar ise, boş tenekelere değneklerle vurarak gürültü yapardık. Bizim gürültümüzü duyan evren korkup, ay’ı bırakıp kaçardı... Öyle…

“Yannık” dedim de Emmi o laf yarım kaldı. Bin bir özenle elde edilen hayvan derileri önce tuzlanır, üzerindeki kılların kolay çıkması için birkaç gün bekletilir. Artık ne zaman elle yolunacak duruma gelirse, derinin yüzeyini kaplayan kıllar bir güzel temizlenir ve daha sonra; çul, çuval, çorap, kolan, örme –sırtta yük taşımaya yarayan kalın ip- gibi eşyaların yapımı için saklanır. Derinin temizleme işi bittikten sonra ayakları ve kıç tarafı; bal mumuyla mumlanmış köşker ipi ile, biz –deriyi delmeye yarayan ucu sivri demir- ve özel olarak yapılmış olan yannık iğnesi ile dikilir. Dikilmiş olan ayaklar geriye doğru katlanarak tekrar dikilir veya sağlam bir şekilde bağlanır. Bu şekilde yapılıp sadece boğaz kısmı açık kalan deri, kimi köylünün yannık, kiminin tulum, kiminin tuluk dediği, senin “kırba” diye bildiğin içinde sıvı muhafaza edilen kaplar haline getirilir.

Bahar gelip keçilerin sütleri çoğalmaya başladığı zaman, herkes adeta evdekilerin boğazından keserek, yapmış oldukları yoğurdun büyük bir bölümünü bu tuluklarda biriktirirdi. Yannık ya da tuluğa yoğurt koymak da öyle kolay bir iş değildir Emmi: Evvela kurumuş olan tuluğun ağız kısmı suyla ıslatılır. Sonra sıkıca bağlanmış olan ipi çözülür, tuluğun içindeki havanın bir anda çıkıp, içerideki yoğurdu dışarı atmaması için bir elle ip çözülürken, öbür elle dışarı çıkacak hava miktarı ayarlanır. Hava çıktıktan sonra yoğurdun yüzünde birikmiş olan su, yoğurt bulandırmadan dışarı akıtılır, tuluk sol kolun altına alınıp, köylünün boğazlağa dediği, huni tuluğun ağzına yerleştirilir. Evdeki en küçük tasla o gün evden artan yoğurt tuluğun içine boşaltılır ve tekrar şişirilip havası kaçırılmadan ağzı bağlanıp yerine yatırılır. Böylece hemen her gün suyu alınarak yoğunlaştırılan yoğurdun hem bozulması önlenmiş olur ve hem de küçük bir kapta daha çok biriktirilmiş olur.

Yaylaya gidecek herkes toplandı. Babam içi yoğurt dolu dört yannığı iki eşeğe, yiyecekleri ve yaylada yayılacak ayranların konacağı boş yannıkları da bir eşeğe yükledi. Kalan son eşeğe bibim bindi. Yahya’yı ve Elifi de kucağına aldı. Eşekler önde biz arkada, günü henüz ışımamış bir sabah vaktinde yaylanın yolunu tuttuk. Hep güneşten şikâyet ediyorum da Emmi; bizim köyde güneş ışıklarını batıdan gönderir üzerimize. Güneşin ilk ışıklarını karşı dağlar alır, sonra dağın tepesinden ta aşağıya Ceyhan Nehri’ne kadar iner. Oradan tekrar bizim köye yukarı çıkar.

Biz; Orta Belen’i geçip, Belen’deki Konak Taşı’nı geçinceye kadar, karanlık dağılmaya başladı ve yolumuz da iyice seçilir duruma geldi.

Dikkat edince bir şeyi daha seçtim Emmi; büyükler birbirine fark ettirmeden, bir bahane ile dönüp tekrar Konak Taşı’na baktılar...





***
KARTAL FATMALİ YOLUNDA-2


“Keklik seken kayalar sokaklara düşmesin 
Örtün sokakları örtün, üşümesin” 
Hasan Ejderha


Elimizde bir kürek ağzımızda elvani çeşit lafla tekrar yol ayırımına doğru inerken, akla hayale gelmez bir iş oldu Emmi: Bir an duraklayıp yoldaşımla birbirimize baktık, kar ve tipinin müsaade ettiği ölçüde. Fakat dikkat edince gördüğümüzün gerçek olduğuna inandık. Görünen şu ki; Zeytindere Köyü tarafından bizim olduğumuz tarafa doğru bir kepçe geliyor. Gerçi buna “geliyor” demekten ziyade, “gelmeye çalışıyor” demek daha doğru olur. Öyle ki önündeki kova on metrede doluyor, onu bir tarafa atıp tekrar ilerlemeye çalışıyor.

            Fatmalı yol ayırımında kepçenin operatörü bizi fark etti. Canımızı kaptık Emmi. Bir koşuda makinenin yanını bulduk. Birimiz bir tarafından, birimiz öbür tarafından açılan kapılardan içeri girdik. Hâl hatır sorma faslından sonra: “Sabahtan beri Kale’den buraya kadar ancak gelebildim. Mazotum azaldı. Belediyeye gidip tekrar mazot alacağım. Beraber gidip gelelim.” dedi operatör arkadaş. “Hay hay.” Bu tepenin başında, bu tipinin önünde durmayalım da neresi olursa olsun bizim için.

            Öğlen on iki yarım gibi Kale’ye doğru yola çıkmıştık. Geri bulunduğumuz yere saat üçten sonra ancak gelebildik Emmi. Kepçenin gelirken açtığı yolun birçok yeri geri kapanmıştı. Ve biz hem giderken ve hem de gelirken yolu aça aça gidip geldik. Belki okuyuculardan “Çok yoğun bir karda üç küsür saatte gidilip gelinen, hatta kepçeyle gidilen bir yol iki cümle ile mi anlatılır, bu kadar zaman nasıl geçti.” diye aklından geçiren, merak eden olur. Bu şekilde düşünen dostların da merakını gidermek için, merak etmeyen dostları sıkmadan kısaca anlatıp bitirelim o üç saatlik zamanı da Emmi: Kale’ye varınca operatör arkadaş, “Ben gidip yakıtı alayım siz de bizim evde bir müddet dinlenir, üstünüzü kurutursunuz.” derken daha lafını bitirmeden, yol kenarında bir evin önünde durdu. Bir iki düdük çaldı ve pencereden bakan birine bizi işaret edip gitti. Kapıyı açan ev sahibinin “Üzerinizi içeride temizlersiniz.” demesine rağmen, içeri girmeden kapının dışında üzerimizdeki karları silkeleyip temizledik. Dört oda bir salon; dış duvarları boyasız, iç duvarları kireç badanalı, yerleri karo döşeli evin ilk odasına girdik. Paltolarımızı ceketlerimizi çıkartıp sobanın başına getirilen sandalyelere serdik. Sonra gösterilen yer minderlerine oturduk. Bir müddet sonra önümüze bir sofra serildi. Az sonra da evin hanımı içerisinde; yağda yumurta, yoğurt, pekmez, yeşil soğan ve yufka ekmek bulunan bir siniyi sofraya; yeryüzüne indirilen bütün tebessüm, memnuniyet, huzur, kerem, cömertlik, hürmet, saygı, izzeti de odanın boşluğuna bırakarak bir kenara çekildi. Yoldaşımla birlikte ev sahiplerinin yüzlerindeki memnuniyet ve göstermiş oldukları izzet ikramla rahatlamış olarak, gıylı gıpılı oturduk sofranın başına…

Şimdi diyeceksin ki iki tabak yemeğe bu kadar temenna neyin nesi? Tabii ki Allah’ın verdiği nimeti övmek lazım ama ben yemeğe temenna etmekten ziyade sana; ev sahiplerinin güzelliğini anlatmaya çalışıyorum Emmi. Ama gel gör ki bu güzelliği anlatacak ne kelimem ne de getirecek dilim var. Sen de bilirsin ki nice insanların önüne nice kaymaklar, ballar konmuş, ağızlarından yedikleri burunlarından getirilmiştir.

            Evde geçirdiğimiz yarım saat kırk dakikayı saymazsak, üç saattir kepçenin içerisindeyiz. Fatmalı yol ayırımından şehir tarafına doğru elli metre ancak gelebildik. Telefonum çaldı. Arayan Halil Abim. Esasen sabahtan beri en az on defa görüştük. Maraş’ta gitmediği yer aramadığı daire kalmadı. Ama bu son telefon bizi tekrar hayata bağladı. Anlattığına göre kendisinin ve şehirdeki “salâhiyetli” dostların gayreti ile bir greyder bulmuş. Kendisi de Doktor Mehmet’le greyderin arkasına düşmüş bize doğru geliyorlarmış. Önsenaltı’nı geçmişler. Greyder bir kürek vurup geliyormuş. “Çok sürmez.” dedi.

Sonra da öylesine soruyormuş gibi

“Üşüyor musun.” dedi.

Tipinin sabahtan beri durmadığını ama biz aracın içinde olduğumuz için rahat olduğumuzu söyledim, bundan önce her aramasında söylediğim gibi.

           Saat akşam beşe doğru yolun mezarlığı ikiye böldüğü yerden bir ışık göründü. O anda da telefonum çaldı. Arayan Halil Ağa. “Karşımızda b.k böcüğü gibi kar loğlayan –yuvarlayan- karartı siz misiniz?” dedi gülerek. Kapatırken de “Ede üşüyor musunuz?” demeyi ihmal etmedi.

          Üşüyoruz abi. Yaklaşık dört saattir her yanı demir olan bu iş makinesinin içerisindeyiz. Her an, her saniye, her dakika içeri rüzgâr giriyor. Üzerine bastığımız zemin aşağıdan aldığı soğuğu ayakkabılarımızın tabanına, o çoraplarımıza, o ayaklarımıza, o da iliklerimize kadar gönderiyor. Makinenin arka tarafı ön tarafına göre daha açık, dışarıdan aldığı rüzgârı, paltolarımıza, o ceketlerimize, o ... iliklerimize kadar gönderiyor. Makinenin içi bir kişinin oturup sağında ve solunda bulunan levyelerle önde ve arkada bulunan kepçeleri hareket ettirerek taşıma, kaldırma ve iteleme işleri için tasarlandığından operatör dışında, traktörlerin büyük tekerleklerinin üzeri gibi bir başkası için oturacak yer yok.  Ayakta durduğumuz yerin yüksekliği, ortalama bir insan boyundan belki de kısa insanların bile boyundan kısa olduğu için; ya dizlerimizi, ya belimizi, ya da boynumuzu bükerek ayakta duruyoruz. Bir tarafımızda levyeler bulunduğundan, bir yerlerden tutmak için birer elimizi kullanabiliyoruz yoldaşımla. Tam dengeli durma imkânı olmadığı için, araç kovasını doldurup geri çekildiğinde çoğu zaman kafamızı tavana çarpıyoruz. Zaman zaman diğer elimizi aracın tavanı ile başımız arasına koyduğumuz da oluyor. Ancak elimizi ateşe sokmuş gibi hemen geri çekiyoruz. Çünkü tavan hem rüzgâr alıyor ve hem de üzerinde bulunan karlar donmuş durumda. Ve makine müthiş derecede gürültü çıkartıyor.

      Saat beşte gördüğümüz ışık hala yerinde duruyor gibi. Bizde de bir ilerleme yok; üzerinde bulunduğumuz aracın arka tarafını aydınlatan lambanın ışığında, tamamı karın altında kaybolan kartalın leşine dikmiş olduğumuz küreğin, dışarıda kalan bir karışlık yerine bakıp duruyoruz. Ve üşüyoruz. Ben neyse yetmiş beş kilo civarındayım, seçim öncesinden kalma bir miktar yağ bile var vücudumda. Yoldaşım. Darasını almadan kaputuyla, ceketiyle tartsan bile elliyi bulmaz. O benden daha çok üşüyordur. Derisine gelen soğuk; kemiğine, oradan direkt iliğine işliyordur.

         Ve telefonum çalıyor. “Üşümüyoruz abi.” diyorum.

      Saat altı gibi beş saattir başında dikildiğimiz dostla vedalaştık. Herhangi bir kazaya meydan vermemek için greyderciye kartalın gömülü olduğu yeri gösterdik. İçerisinde Çorum kaloriferi çalışan araca bindik.

           Çenemizi kontrol edip konuşamıyoruz, tüm vücudumuz zangır zangır titriyor.

           “Örtün sokakları örtün, üşümesin.” Emmi.


  
  
***
KARTAL FATMALI YOLUNDA-1

 Kalk yolcu yol zamanıdır   
                                                                                                                      Kervan sürmeliyiz”
                                                                                             Hasan Ejderha

   Aksu Köprüsü’nden geçip, Hacımustafa Çiftliği’nden kasaba yoluna döndüğümüzde; evden çıktık çıkalı bir yağıp bir duran kar da kararını bulmuştu. Önümüzde uzanan ovanın her yerine aynı hız ve aynı irilikte iniyordu kar taneleri. Yalnız, arabanın ön camına; şeker topağına üşüşen bal arıları gibi biraz daha hızlı ve biraz da çok düşüyordu.

            Bir iki Deliçay civarında, bir iki de Önsenaltı’nda karşımızdan araba geldi. Kurtlar’a doğru ilerledikçe ne karşımızdan ne de arkamızdan araba gelmez oldu. Yokuşu bitirip Kurtlar’a gelirken araba karda bir sağa bir sola gidip geldi. “İstersen dönelim” dedim. “Bu kar ne ki başkanım biz çok daha fazla kar yağan günlerde gidip geldik. Bir de yolun sonunda baraj olduğu için bu yol sürekli açık olur. Hem önümüzdeki belediyelerin ve hem de barajın kepçeleri var.” dedi, az önceki yalpalamadan hiç etkilenmemiş gibi görünen kartal şoförü. O yüzde gördüğüm kendine güven ve kararlılığa itimat ederek “sen bilirsin” dedim.

            Fatmalı’nın Mercimekler Mahallesi’ni çıktık, mezarlığı geçtik tepenin başında bir anda arabaya bir şeyler oldu ve bir kar yığınının içine daldık Emmi. İleri gitmenin imkânı olmadı, geriyi denedik yok! Olduğumuz yerde çakılıp kaldık bir anda. Birimiz sağdan, birimiz soldan indik: Manzara korkunç, tekerleklerin yarısına kadar kara gömülmüşüz. Ve arabanın dışında durma imkânı yok: Biraz önce ovada gördüğümüz o sakin, bal arılarına benzeyen kar orada kalmış buraya rüzgâr; hiddetli, vurduğunu devirmeye çalışan, değdiği yeri delip geçmek için seğirten zalim, eşkıya yapılı; zehirli iğnesini paltodan, ceketten geçiren eşekarıları gibi bir kar getirmiş.

            Aynı anda şoför de ben de kendimizi arabanın içinde bulduk Emmi. İçeriden görünen manzara da dışarıdan çok farklı değil. Kar arabanın ön camını neredeyse kapatmak üzere. Bir iki dakikalık şaşkınlıktan sonra şehirde, elinde büyük salâhiyet bulunan bir müdür dostu aradım. Bu ve bunun gibi müdür dostlarla tanışıklığım, belediye işine girmeden önce çalışmış olduğum firmadan kalma dostluklardan dolayıdır Emmi. Çoğu zaman bu arkadaşlar fakir fukaraya yapmış olduğu yardımlara bizim firmadan da kaynak sağlayarak, yazılacak sevaptan şirketin de pay almasını sağlarlardı. Dolayısıyla hemen hepsini direkt telefonlarından arayacak kadar samimiydim. Aradığım “salâhiyetli” kişi, “Kayseri yolu kapalı, birçok ilçelerde millet yolda kalmış.” dedikten sonra, “Ne işin var bu karda kışta kasabada, evinden su mu çıktı?” diye şakayla karışık paylamayı da ihmal etmedi sağ olsun.

Bulunduğumuz yer bir tepenin başı, sınırdaki evleri birbirine çok uzak olmayan iki mahallenin ortası. Burada yırtıcı hayvan olmaz. Fakat bu rüzgâr ve bu kar olduğu müddetçe ne kurda ne başka bir vahşi hayvana da gerek yok. Kurt bizi dışarıda parçalar fakat bu rüzgâr ve karın meydana getirdiği soğuk arabanın içinde de öldürür. Tehlikenin büyüğü şu ki; rüzgârın bulup getirdiği karlar her dakika arabayı kaplamaya başladı, kapılar yavaş yavaş beyaz duvarla örülüyor. Dünyada her şeyi düşünüp bitirmiş olan direksiyon başındaki yoldaşım, düşünüyor gibi durmasına rağmen hiçbir şey düşünmeden, bugün işe alınmış ve ilk defa o koltuğa oturmuş gibi emanet bir oturuşla oturuyor. Beni sorarsan Emmi; ben henüz düşünülecek şeyleri düşünüp bitiremediğim için, birçok şeyi aynı anda düşünmeye ve çözüm bulmaya çalışıyorum. Yoldaşımdaki o sakinlik, bendeki bu hengâme arasında verilecek kararı buldum:

“Kalk yolcu yol zamanıdır”   

            Arabada bizi soğuktan koruyacak ne varsa aldık. Paltolarımızın yakalarını kaldırıp, börklerimizi kulaklarımıza kadar indirdik. En yakın barınak Fatmalı Belediye binası. Önümüzde fazla yokuş olmayan bir buçuk iki kilometrelik bir yol var. Fakat bu rüzgârın küre-i arzın en soğuk yerlerinden toplayıp, olanca hızıyla suratımıza çarptığı kar oraya ulaşmamıza müsaade eder mi bilinmez Emmi. Emmi bu nasıl bir kar? Şairlerin ipeğe, kelebeğe, meleğe benzettikleri kar değil bu herhalde. Bu saniyede bilmem kaç kilometre hızla suratımıza çarpan; şehirde montlu, bereli, çizmeli ve ellerinde eldiven bulunan çocukların üzerinde oynadığı, adam yaptığı ve kucaklayıp birbirlerine attığı kar değil Emmi. Bu olsa olsa köyde; ayakları yalın, sırtlarında; yıllardır giyile giyile kolları bileklerine yukarı çıkmış, alt tarafı göbeklerinden aşağıya inmeyen eski bir gömlek veya kazakla kışı çıkartmak zorunda olan çocukların ayaklarını, bacaklarını kemiren kızıl kızıl kanatan beyaz canavardır.
  
            Üç beş defa kapıyı çalmamıza rağmen açan olmadı. Açan olmadığı gibi, içeride insan olabileceğine ihtimal uyandırabilecek bir emare de göremedik. Belediyenin içinde ne bir ses ne bir davış yok Emmi. Belediye “Kar Tatili”ne girmiş. “Bir de okula bakalım.” dedik. Evet, okulun bacasından boz bir duman tütüyor. Bir solukta okuldayız. Kapısı kapalı. Çaldık. Bir müddet sonra bir adam çıktı. Bildiğin adam. Kapıda verdiğimiz selamı salonda aldı. Hatta iade etme usul olmuş olsaydı, iade edip bizi dışarı atacakmış gibi bir edayla aldı selamımızı. Adam arkamızda biz önde ilk açık kapıdan içeri girdik. Gördüğümüz en yakın sandalyeleri alıp sobanın başına geçtik. Bir yandan çoraplarımızın içinden pantolonlarımızın paçalarını çıkartıp, ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı kurutmaya çalışırken, bir yandan da kendimizi tanıtmaya koyulduk. Kime mi Emmi? Sobayla, açık bulunan kapı arasında –kapıya daha yakın- zebella gibi dikilen, yüzünün şekli bizimle her an kavga etmeye hazır, hatta kavga etmek, zıtlaşmak için bahane arar gibi duran; insanlığını ve kişiliğini yapmak istediği role kaptırmış olan; çandır, tülek, mahmuza çıkartmış, çam yarması, zangoç bozuntusu bir insan taklitçisine.
     
            -Okula benden başka kimse gelmedi. Ben de kapatıp gideceğim. Herkesin enayisi ben miyim? Sobadan mı, duvarlardan mı geldiği belirsiz bir ses. Fakat bir an düşününce sesin kaynağı belli oldu. Bu, on beş dakikadır beraber olduğumuz adamın selamdan sonra kurduğu ilk cümlelerdi. Üç cümlenin her kelimesi, her harfi bir küfür gibi, tükürük gibi odanın içini kaplamış, çinke çinke yüzümüze gözümüze yapışmıştı.

            -Seni tutan mı var emmioğlu? Biz zaten bir kürek arıyoruz. İki dakika da üstümüzü başımızı kurutalım dedik. Karagün yoldaşım benden önce atılmıştı Emmi… Ve ikimiz aynı anda hazırlanmaya başladık. Pantolonlarımızın paçasında ufak tefek senelmiş –tam kurumamış- yerler olsa da çoraplarımız, börklerimiz ve ayakkabılarımız kurumuştu nasıl olsa.

            Elimizde bir kürek, ağzımızda elvan-i çeşit lafla tekrar kartalın bulunduğu Fatmalı yolunu elimize aldık...

Devam Edecek

***
KARTAL HARTLAP YOLUNDA

  “Köyde bir şey bulamayız, şuralardan bakkalları geçmeden öğlene yiyecek bir şeyler alalım” dedim.  Aynadan gözlerimi arayıp arabada olduğuma inandıktan sonra, “Önümüzde fırın var, birer tane pide alıp gide gide yiyelim başkanım, zaten saat ona geliyor, birer pide bizi akşama kadar idare eder.”  dedi kartalın sürücüsü. “Ben çarşı ekmeğini çok severim, dedem ona tırnaklı ekmek der.” diyerek ve işin içine dedemi de katarak teklife onay vermiş olduk. Nasıl olsa gazete almayı bırakmıştık. Sade benim cebinde bile haydi haydi iki hatta beş pide parası bile çıkardı.

            Epeydir gazete almayı bırakmıştık Emmi. Canım ne gereği var ki gazetenin de zaten! Haberleri televizyonlardan seyrediyoruz. Belediyenin televizyonu bir sürü kanalı çekiyor. Gazetelerde olsa olsa bir köşe yazarları var fazlalık olarak. Köşe yazarlarının da yarısı hükümet partilerini övüyor, geriye kalan yarısı da muhalefete arka çıkıyor. Eee… Köyde de öyle: Sabah gelip akşama kadar Türkiye ve Dünya siyaseti hakkında; “Filan lider şunu demedi mi, falan bakan şunu söylemedi mi?” diye deliller de getirerek, belediyenin önünde akşam eden insanlar da köşe yazarlarını aratacak cinsten değil hani. Yanlarında bir saat oturan; Amerika’nın Irak politikası başta olmak üzere, cumhurbaşkanının, başbakanın cümle bakanların “aslında” ne yapması gerektiğini, bunların yaptıkları bütün işlerin yanlış olduğunu anladığı gibi; ülkenin milli eğitim, sağlık, bayındırlık gibi temel konularını da çözmüş olur.   

            Beyaz fırın kâğıdına sarılmış pideyi elime alıp; kâğıdını, yerken pidenin unu, ufrası sağa sola dökülmesin diye dizlerimin üzerine koydum. Bir taraftan sıcak pideleri atıştırırken, bir taraftan da şehri çıkıp köye doğru ilerliyoruz Emmi. Yalnız köye yaklaştıkça, dünden beri içimi kemiren ince bir sızı artmaya başladı. Öyle ki bir müddet sonra pide ağzımda çoğalmaya başladı. Bir müddet sonra da boğazımdan aşmaz oldu. Elimde kalan küçük bir parçayı kâğıda sararak, önümdeki koltuğun arkasında bulunan cebe bıraktım.

            Bir kısım gönül dostlarının telkinleriyle, bir dosttan bir miktar malzeme almıştık. Üç gün önce aradı “Eğer elinizde bizim gönderdiğimiz malzemeden kalmışsa onları ve kullanılmış olan malzemelerin karşılığı olarak da sizin filan malzemeden, borcunuzu karşılayacak kadarını bana verin.” dedi. Ben de yarı şaka yarı ciddi, “Buyur araç gönder aldır; fakat aracı benim olmadığım bir günde gönder ki, haciz memurları tarafından; evinden buzdolabı, don kazanı, teşti toplanan adam durumuna düşürme beni.” demiştim. Hal bu ki; iki hafta önce yüz yüze yapmış olduğumuz görüşmede, bizim kendisine olan borcumuzun devede kulak olduğunu, diğer belediyelerden alacaklarının çok daha fazla miktarlara tekabül ettiğini söylemişti. Dün pazardı, aracı gönderip aldırmış malzemeleri Emmi. Hangi malzemeden kaç adet, hangisinden kaç koli aldırdığı belirsiz. Hoş… Dostlar arasında hesap kitap mı olur?..

            Belediyenin önünde bizi Ali’den başka karşılayan olmadı Emmi. Boşuna kendi kendime evham yapmışım; bizim ilim heyetini, dünkü olaydan dolayı ikna edecek sözler, hikâyeler hatta fıkralar bulmaya çalışmışım. Belli ki bugün pazartesi olduğu için milletin yarısı Maraş’a gitmiş, diğer yarısı da kimse olmayacağını düşünerek gelmemişler. Keşke gelselerdi: Güneş bir taraftan yükselirken, bir taraftan da yeryüzünde ne kadar gam kasavet varsa ısıtıp gökyüzüne çıkarıyor, oradan hepsini bir benim üzerime gönderiyor; onlar da olsaydı belki gönülleri var yok birer parça alırlardı bu omuzlarımı çürüten yükten. Doğrusu benim de bugün belediyede hiçbir işim yoktu. Ancak şu -kelimenin tam manasıyla- el konulup kaldırılan malzeme beni buraya çekti Emmi. Sanki bir kısım malzeme değil de belediyeden bir cenaze çıkmış, taziyeye gelmek durumunda kalmıştım. İyi ki de gelmişim. Ne yalan söyleyeyim; rahatladım, huzur buldum. Bundan sonra gideceğim yolu gördüm Emmi.

Bir ara makam arabasının fanının çalıştığı dikkatimi çekti. Biz geleli hayli zaman oldu, bu kadar çalışmaması lazım çünkü. Şoförü çağırdım nedenini sordum. Elindeki sigarayı arkasına saklayarak, “Bu ara yine ısınmaya başladı.” dediğini anladım gerisini anlamadım. Gerçi kendisi de gerisini anlaşılacak bir dilde söylemedi zaten.

Öğleden sonra saat üç gibi tekrar Maraş’ın yolunu tuttuk. Hava hala sıcaktı. Arabanın ısınma hastalığı usta kadar benim de beynimi meşgul ediyor doğrusu. Karatarla’dan tırmanıp, Hartlap Gediğini bulunca ustanın yüzünde hafif bir tebessüm belirtisi meydana geldi. Eh ben de rahatladım. Kaldı ki yolun bundan sonrasında araba ısınsa bile yavaş yavaş şehri buluruz. Olurda araba mızıkçılık ederse bile, bu bölgede şehre gidip gelen bir sürü dolmuş olur.

Hartlap’tan Dereboğazı’na dönen son viraja girmiştik ki; arka sağ tarafta, arabadan yirmi yirmi beş santim uzakta bir teker gidiyor. Yüzüme nereden geldiğini anlamadığım bir gülümsemeyle, “Şuradan bir teker görünüyor bizim olabilir mi.” dedim ustaya. Usta gözleri fal taşı gibi açık, hayretler içinde ”Bizim tabi başkanım.” demesiyle arabayı sağa çekip durması bir oldu. Evet arabanın sağ tekeri; erkek çocuklarının oyuncak kamyonlarının tekeri gibi, bütün bağlantılar kırılmış, diferansiyelin içindeki aksla beraber yarım metre dışarıda duruyor. Belki de on metre sonra yerinden fırlayıp gidecekti durmasaydık.

Sabah beyaz fırın kâğıdına sarıp bıraktığım çarşı ekmeğini aldım; ikiye bölüp, büyük tarafını kendisine fark ettirmeden ustaya uzattım. Şoför anahtarı; arabayı kilitleyip, bütün kapılarını tek tek kontrol ettiği eline alıp, pantolonunun cebine en yakın köprüsüne taktıktan sonra, ekmeklerimizi dürüp avucumuzun içinde ısıra ısıra yiyerek şehre doğru yürümeye başladık. Arabaya köyün içinde bir şey olmaz nasıl olsa. Arkamızdan da bir dolmuş gelirse eh evlerimizi buluruz akşamdan. Hartlap’ı çıktık dolmuş gelmedi Emmi. Dereboğazını, Kadılıyı, Kadılıdaki Kâbe ölçülerine göre yapılmış olan Cuma mescidini geçtik dolmuş veya bizi şehre götürecek bir araba yok. Kale belediyesinin önüne vardık bir vasıta gelmedi. “Nasıl olsa aynı partiliyiz, belediyeden birileri bizi şehre atar.” kafasıyla belediyeye çıktık. Başkan yerinde yok. Mesai bitimi yakın olduğundan elimize tutuşturulacak iki bardak çay da yok. Yaklaşık üç kilometre yol yürümüşüz, oturduğumuz sandalyelerden istemeye istemeye, vücudumuzda kalan tüm enerjiyi bacaklarımıza vererek kalktık. Kapıda o değilden Maraş’a gidecek bir araba olup olmadığını sordum bir memura. Araba yokmuş ama dolmuş gelmek üzereymiş.

Dolmuş geldi önümüzde durdu Emmi. Sağ ayağımı dolmuşun merdivenine koyduğum anda aklım başımdan gitti. Ayağımı merdivene atmamışım da gayyâ kuyusuna sokmuşum sanki. O anda kaynak yuların yakıp kavurduğu başımı arkaya çevirdim, arkada insanlar benim dolmuşa çıkmamı bekliyor! Mecbur diğer ayağımı da cehennem kuyusuna soktum Emmi. Şoförün arkasındaki koltuğa bizim arkadaşla yan yana oturduk. İkimizin cebinde iki kişilik yol parası yok… Sabah boğazımızın derdine düşmeyip paramızı harcamasaydık, belki yol parası çıkardı, ama şu anda çıkmaz Emmi. Birazdan muavin “yol paraları” dediği anda, yeri yarıp içine girmek lazım. İki adamın on cebinde beş lira yok…

Bizim şoförün uyarmasıyla başımı yerden kaldırdım, dolmuşun şoförü sağ elini omuzunun üstünden bana doğru uzatmış, “Hoş geldin başkanım, yorgunsun galiba.” dedi. Kolumu ters çevirip elini sıkarken “Hoş bulduk, dalıp gitmişim rahat yeri bulunca.” diye karşılık verdim. Benim kendisini hatırlamadığımdan, ancak seçimde yapılan kasaba mitinglerinde beni dinlediğinden, -onun ifadesi- kalabalığı coşturduğumdan, hatta kendi başkanlarının seçim kazanmasında bile benim payımın olduğundan bahsetti. Daha “estağfurullah” demeye fırsat kalmadan bir delikanlı, yol paralarını toplamak üzere ayağa kalktı.

Dolmuşçu, az önceki lafın devamını andıran bir ses tonuyla:  “Oğlum başkanımla abinden para alma.” dedi Emmi.



***
KARTAL AFŞİN YOLUNDA

Ben yemeğimi bitirinceye kadar, çapraz masadaki adamı da çözdüm. Önce İsmail Usta’ya, benim ve “çözdüğüm” o kişinin, aynı zamanda masada beraber oturduğu diğer arkadaşının da paralarını ödedim. Sonra paçalarını henüz bitirmiş olan; aşağı yukarı aynı yaşta, beyaz saçlı, buruşuk yüzlü adamların yanına vardım. Tanıdığım adamın karşısına geçip oturdum. “Afiyet olsun” dedim. Kendilerine sormadan hesaplarını ödediğimi, on sekiz yirmi yıl önce Kanlıkkavak’ta arabamızın bozulduğunu ve kendisinin bizi Göksun’da misafir ettiğini söyledim. “Hatırlar mısın” diye tekrar ettim. Başını biraz daha kaldırdı, hafızasındaki bilgileri başının arka tarafına toplarmış gibi bir hareketten sonra; “evet” dedi “seni hatırladım, sen bir yerin belediye başkanıydın.”
           
Evet, ben bir yerin belediye başkanıydım Emmi. İki meclis üyesi ve bir dostla birlikte, belediye başkanına iade-i ziyarette bulunmak üzere Afşin’e gidiyorduk. Henüz Kanlıkavak Beldesini geçmiştik ki bir anda arabaya bir şeyler oldu. Çok hızlı gitmememize rağmen, yine de belli bir hızı olan araba üç beş metre içerisinde, asfalta bir şeylerin sürtünmesiyle durdu. Arabayı şoförlüğüne güvendiğimiz, neredeyse çocukluğundan beri her çeşit aracı çok rahatlıkla kullanan Mehmet Usta sürüyordu. Dört kişi dört taraftan indik ki ne görelim; 1994 model, daha beş yaşında olan makam arabasının diferansiyeli; arka tekerleklerden biraz geride, iki tarafında kendisini araca bağlayan bir kısım kablo mu desem, demir mi desem onların tutmasıyla yerde duruyor. Her birimiz arabanın arka tarafından eğilerek, birer ikişer defa yere düşen parçaya baktık. Doğrusu şu ki; arabanın yerinden kımıldaması bile imkânsız, bir kurtarıcı bulunup, kamyona yüklenecek ve sanayiye öylece götürülecek.
           
Afşin tarafına doğru giden ilk arabaya el kaldırdık. Bilirsin Emmi biraz da resmi bir arabanın başında olduğumuz için, bir adamcağız yanımızda durdu. Olayı anlattık “buyurun” dedi, “Ben de Afşin belediyesi meclis üyesi bilmem kimim.” Adamı sana tarif edeceğim de Emmi, tam zihnimi toparlayamıyorum. Hoş toparlasam bile arabanın şoför koltuğunda oturan, başında uzun durnalı -şapkanın öt tarafı, giyenin gözünü güneşten koruyan yeri- turuncu şapka bulunan, yüzü ve gömleğinin açık bulunan ikinci düğmesine kadar olan, boğazından iman tahtasına güneşten yanmış, zayıf bir adamın neyini tarif edeyim sana Emmi. Ne boyu hakkında ve ne de yürüyüşü hakkında en ufak bir bilgi sahibi değilim. Kaldı ki bizim konumuz sana adam tarif etmekten ziyade, başımıza gelen belayı hikâye etmektir.
           
Arabasıyla bizi getiren adam da bizimle beraber girdi başkanın yanına. Başkan ayağa kalkıp tek tek hepimizle tokalaştı, sonra gidip geri masasına oturdu Emmi. Bana mı öyle geldi, gerçekten mi öyleydi bilemedim ama sanki biraz soğuk buldum ben arkadaşı. Çaydan sigaradan sonra arabasına bindiğimiz arkadaş müsaade isteyip gitti. Biz vakit geçmiş olmasına rağmen bir müddet daha kaldık makam odasında. Birkaç defa bizim arkadaşlarla göz göze geldik ama o kadar. Başkan kafasını kaşımaya, önündeki kâğıtlara bakmaya başladığı anda da müsaade istedik. Başkan bizi kapıdan yollarken, şoföre Göksun’a kadar bırakması talimatıyla emrimize bir zabıta arabası tahsis etti. Bildiğin çift kabinli; arkası zabıtaların el koyup belediyeye getirdiği, daha sonra mal sahibinin başkana çıkıp geri aldığı, zabıtaların, mallarına el koydukları “seçmenin” yanında başkandan bir ton fırça yediği, çarşının olmadık yerinde satılan veya yönetmeliklere uymayan malların ve terazilerin yüklendiği kasalı bir kamyonet ve onu kullanan bir belediye şoförü ile çıktık yola. Adamın belediye şoförü olduğunu şuradan anla ki, yol bitinceye kadar ağzından tek kelime laf alamadık. Bir ara; olur da günün birinde bir yerde karşılaşırsak, herife sahip çıkıp, bir daha teşekkür ederim diye aynadan yüzüne şöyle bir bakmak istedim; fakat adamdaki bu karanlık yüz, yeryüzünde bir daha olamayacağı için hemen bakmaktan vazgeçtim. Adam; canlı taşımıyor da sanki babası ölmüş, morgdan son bir defa evine el öptürmeye götürüyor Emmi.

Hayati Vasfi Taşyürek bizim gibi Afşin yolunda kaldığında, Ahmet Çıtak’ın kendisine yazdığı bir şiir vardı, hayal mayel aklıma oradan bir dörtlük geldi, hafif bir tebessümle:

            “Kim netsin dışarıda altı ay yatsan
Yok mu idi paran bir taksi tutsan
Şoföre fayda etmez ne etsen
Hemen kendin üz bakalım Hayati”
           
Laf aldı başını gitti Emmi. Adam bizi bir götürüş götürdü ki Göksun’a, yolda bizim arabayı bile çalkap görebildik. Ne bileyim ben; adam arabaya bir de “şoför gözüyle” bakar sanmıştım. Neyse ki arabamız kaldığı yerde duruyordu.

Şoförler cemiyetinin önüne bir bırakış bıraktı ki; arabasının kasası kum kamyonu gibi havaya kalksaydı, daha arabayı durdurmadan üstünden atardı bizi.
           
Dışarıda iki kişi oturuyordu, bizi görünce ayağa kalkıp buyur ettiler. Mehmet Usta beni belediye başkanı olarak kendisine takdim ettiği, şoförler cemiyeti başkanını tanıyormuş. Onlar kucaklaşıp, hâl hatır sordular. Bizimle de samimi bir şekilde elleştiler. Çay geldi, açlığımız susuzluğumuz soruldu. Başımızdan geçenleri Mehmet Usta anlattı. Başkan bir kamyoncuya telefon etti, ardından cemiyetin kurtarıcısının şoförüne gerekli emirleri verip, bizim aracın yerini tarif etti. “Yarın öğleden önce araba Maraş’ta olacak.” dedi. “Sizi arabayla da gönderebilirim, birazdan otobüs gelir onunla da gidebilirsiniz.” diye devam etti. Arkadaşlarla göz göze geldikten sonra otobüse karar verdik. Belediye şoförü faciasını yaşamamış olsaydık, belki arabayla gitmek bile aklımızdan geçerdi.

Otobüse bindiğimizde hava kararmıştı Emmi. Ben otobüsün sağ tarafında pencere kenarına oturdum. Afşin’den gelirken kendimi o kadar sıkmışım ki, babasından kötek yiyip ağlaya ağlaya uyuyan çocuk misali ara sıra içimi çektiğimi fark ettim neden sonra. Bir kere “belediye şoförü” kendince haklıydı Emmi; adamın mesaisi bitmek üzereydi bizi aldığında.
           
Aradan bunca zaman geçti, köprülerin altından geçen sular, o zaman aldığımız yaraları iyileştirdi hamdolsun. Ancak kurt misali yediğimiz ayazı bir türlü unutamadık Emmi: Biz seçimi kazanmıştık. Bir teknik hata yüzünden bizim kasabada ikinci bir seçime hükmetti, seçim kurulu. İki aylık bir propaganda ve masraf döneminin ardından, kırk gün daha çalışmaya devam edecektik. Esasen ben çalacağım minarenin kılıfını hazırlamıştım; ilk seçimden sonra en az altı ay hayatımızı idame ettirecek maddi kaynağı bir tarafa bırakmıştım. Bunun yanında belediyedeki acil işler için de kredi kartlarım vardı cebimde. Fakat bu ikinci seçim öyle oldu ki, elde avuçta bir şey kalmadığı gibi, bir o kadar da borçlanmak zorunda kaldık. Belediyemiz İller Bankası’na borçlu olduğu için aylardır bir kuruş ödenek alamamıştık, dolayısıyla maaş da.
           
Milletvekili, partinin il, ilçe yönetimi, partili belediye başkanlarının bulunduğu bir toplantıda, bu yanına gittiğimiz şahıs belediyemize destek sözü vermişti. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen kendilerinden bir haber çıkmayınca, bugün o konu için gitmiştik doğrusu. Sabahtan beri yaşadıklarımızdan anlamışsındır aldığımız sonucu herhalde Emmi.
           
Akşamın karanlığında otobüs Püren Geçidi’ne doğru tırmanırken, gözlerim de yavaş yavaş kapanmaya başladı.


Yarın; bir kamyon, Afşin yolunda harap olan kartalı Maraş’a getirecek Emmi. Kamyoncuya para verilecek, bedelini ödemeden tamirci kartala dönüp bakmayacak. 




***
DÜKKAN MEKTUPLARI-22

Semerci Dükkânı

Ulu Camiden, Kıbrıs Meydanı’na kadar aynı caddede yanı yanına dizilmiş olan dükkânların; birkaç telefoncu ve bir iki giyim kuşam dükkânını saymazsak hepsinin yiyecekci dükkânı olduğunu ilk defa fark ettim Emmi. Mayıs ayının henüz başları olmasına rağmen, mayıstan beklenmedik bir sıcak vardı çarşıda. Bu beklenmedik sıcağa; paçacı, kebapçı, dönerci, tatlıcı, çörekçi dükkânlarının yaydığı ve şekerci dükkânlarının leblebi veya çekirdek kavurma makinelerinden çıkan kokular, dükkânların önünde bağırarak müşteri çağıran insanların ve caddeden geçmekte olan arabaların gürültüsü de eklenince, çarşı bir demlik çekilmez olmuştu.

Anlattığım gün Ramazanın üçüncü günü ikindiüstüydü Emmi. Çarşıda dolaşan insanların bir grubu birbirine benziyordu; suratları buruşuk, adımları yavaş, baktıkları yere anlamamış gibi uzun uzun bakıyorlardı. Arada anlamsız bir şekilde tebessüm edenler de vardı. Hülasa oruç tuttukları her hallerinden belli oluyordu bunların. Diğer grubu anlatmaya gerek yok; bildiğin şen-şakrak, kimi lokantalarda yemek yiyor, kimi sigarasını içiyor. Nasıl olsa soracaksın Emmi, evet ben de oruçluydum. Veli Hocamın zahire dükkânından, evde eksik olan bir kısım zahireleri almak için çıkmıştım evden, iftara daha çok zaman var diye çarşılarda vakit geçiriyordum.

Bakırcı Çarşısı’ndan Çarşıbaşı’na çıkarken bir semerci dükkânında senin cezbeli güllerden biri gözüme rast geldi. Durup durmamakta tereddüt etmeme rağmen kendimi bir anda dükkânda buldum. Selam verip vermediğimi bilmiyorum Emmi. Semerci dükkânında öyle birini yakalamışım ki aklım başımdan gitti. Selamı-kelâmı unuttum.

Bu dükkânların dış cephesini belediye yaptırmıştı; bütününün dış görünüşleri aynı yalnız büyüklükleri farklıdır.  “Nereden ışık giriyor, nereden rüzgâr alıyor.” diye laf bekleme Emmi. Sokağın üstü komple kapalı olduğu için dükkânların güneş alma, kapı girişlerine asılarak bir nevi teşhir edilen malların rüzgârda sallanma gibi bir durumu yok. Girdiğim dükkânın sahibi -daha doğrusu benim sahibi zannettiğim kişi- yüzü o dosta dönük, yani bizin cezbeliye; ilk bakışta sırtını duvara yaslamış hissi vermesine rağmen, dikkatli bakıldığında duvarla sırtı arasındaki mesafe fark edilecek bir şekilde oturuyor. Belli bir açı ile kesip alıştırmış –arada boşluk bırakılmadan yapıştırılmış- olduğu iki tahtayı henüz birleştirmiş, çivisini çakmış, istediği güzellikte olup olmadığını kontrol ediyor. Birleştirmiş olduğu tahtaların fazlasını el planyasıyla yavaş yavaş düzeltiyor. Semer iskeleti yapıyor senin anlayacağın. Dükkânın dışında, büyüklüğüne bakılırsa muhtemelen bir katır semeri duruyor. İçeride sağ köşede tamamen bitmiş ve üst üste konmuş semerler, onların üzerinde eşek sıpaları (!) için oyuncak olarak yapılmış küçük küçük semercikler var. Dükkânın bir tarafında da semer yapımında kullanılan çeşitli tahtalar, keçeler ve berdiler… Yani semere şekil ve yumuşaklık veren otlar bulunuyor. Hani var ya “Boşan da semerinin otunu ye” lafı, hah işte o otlar Emmi.  

Dükkâna girmeme vesile olan dost semerci ustasının karşısında, girişte kapının hemen sağında bir hasır taburede oturuyor. Ömrüm boyunca otururken hep ayak ayaküstünde gördüğüm dost, iskemlede ayak ayaküstüne atmadan; iki dizi aynı hizada, sol eli sağ bacağının üstünde, sağ eli sol elinin bileğinden kavramış gibi öylece duruyor.
Kapının eşiğine çömeldim:

-Kendine semer mi alıyorsun bilmem kim abi, paran yetişmiyorsa para vereyim, dedim Emmi?

İskemlenin üzerinden bana doğru dönüp:

-N’otuyon dedi.

Sonra ikinci defa tekrar ettim, “Kendine semer… Yine “N’otuyon” dedi. Hal bu ki beni görür görmez elini eline vurup, bir ayağını yerden kaldırıp, öbürünü dizden bükerek çayıra çıkmış pehlivan misali coşmalıydı. Kolumdan bir çimdiklik incitmeden tutup, “seni bekliyordum” demeliydi. Gâh beni semerlerin olduğu yere doğru çekmeye çalışmalı, gâh oradan eline geçirdiği bir ip veya tahta ile semer ölçüsü almak için uğraşmalıydı. Ustaya dönüp gâh “Semerinin önünü geniş yap, omuzlarını yağır –yara- etmesin”, gâh “pandılına boncuk takmayı unutma”, gâh bana dönüp sırtında semerle ağnanma –toprağa yatıp debelenme- diyerek zevkten dört köşe olmalıydı.

İşin rengini ikinci “N’otuyon”dan sonra anladım Emmi. Bir an tereddüt etmedim de değil doğrusu. Dönerse yüzüne tekrar bakayım diye geçirdim içimden. Ve döndü. O kadar temiz bir gömlek vardı ki sırtında ve o kadar güzel bir koku yayıyordu ki elim elime, dilim dilime dolaştı.

İkinci “N’otuyon” lafı öyle bir çıkış çıktı ki ağzından, benim laflarımın o dükkâna ait olmadığını o anda anladım. Ağzımdan çıkan kelimelerin, içeriyi dolduran akıl erdiremediğim bir manevi güç tarafından dışarı itildiğini, dükkâna hiç sokulmadığını fark ettim. Hangi eşeğin sırtına ne zaman ve nerede vurulacağı belli olmayan, semerin kaşını yapan semerci ustasının başı bir an, kaş yaptığı tahtalardan kalktı, tekrar indi. Göz göze gelemedik ama nasıl baktığını hissettirdi bana. O bakışla, o da “N’otuyon” dedi Emmi. Her şeye rağmen dostun sorusundan hâl hatır soruyormuş gibi bir mana çıkartmıştım. Ne yapıyorsun, nasılsın der gibi anlamak istemiştim. Ustanın bakışı ve “N’otuyon” demesi çok farklı geldi bana Emmi. Sanki “Sen ne yapıyorsun, ağzını topla.” dermiş gibi bir baş kaldırıştı o. Benim nereden aklıma gelecek amma semerci ustası, sanırım içinden Besnili Sıtkı Efendi’nin şu beytini geçirdi, kafasını indirip kaldırdığında Emmi:

“Bülbüle bir tuzak kurduk
Semerli Bir eşek düştü.”

O andan sonra söyleyecek bir söz, cümle kurmak için bir kelime aradım bulamadım zihnimde. Dükkânın içinde bakabileceğim, gözlerimin yükünü yıkabileceğim bir yer, bir nesne bulmaya çalıştım, yok. Baktığım yeri kirletiyormuşum gibi bir his gelip, gözlerime tebelleş oldu. Her zaman yaptığım gibi cüzdanımdan bir para çıkartıp dosta verdim. Kırk yıldır aramızdaki bu para verip alma işi şöyle olur: Ben sağ elimle ortadan ikiye bükülmüş kâğıt parayı kendisinin bana yakın olan avucuna, sol elime göstermeden koyarım. O, aldığı parayı bir kere daha katlar genellikle gömleğinin çengelli iğne ile tutturduğu döş cebine veya şalvarının cebine kimseye göstermeden koyar... Bu iş olurken birbirimize bakmaz, göz göze gelmeyiz. Yani kim para verdi, kim aldı belli olmaz.

Semerci dükkânının eşiğinde verdiğim parayı iki ucundan tutarak şöyle göz hizasına kadar kaldırdı. Kendince birkaç saniye elindeki paraya baktı, sonra dönüp bir de bana baktı. O birkaç saniye içinde şekilden şekle, halden hale girdim Emmi; ya parayı geri verirse?
Vermedi. Katlamadan öylesine şalvarının cebine koydu.

Dersimi almış bir vaziyette buruk bir sevinçle ayrıldım semerci dükkânından.





***
GÜL REÇELİ


Ramazandı. Yedinci orucu tutuyorduk. Günlerden bir cumartesi günüydü Emmi. Bahçede epey bir gül açmıştı. Birkaç hafta önce bir gül reçeli muhabbeti olmuş, açan kokulu kırmızı gülleri toplamıştık. Çocukların anlattığına göre toplayıp getirdiğimiz o güllerden teyzeleri çok güzel reçel yapmıştı.

Eldiveni giyip, budak makasını elime aldım. Bahçedeki güllerin, goncalıktan güllüğe yeni geçmiş olanlarını bir naylon poşete topladım. En son evin alt tarafında; içerisinde beş altı çeşit gül bulunan yerdeki kırmızı gülleri de poşete doldurdum. Bu arada aşağıdan, komşulardan erkek sesleri çavdı kulağıma. Belli ki koyu bir sohbet vardı. Ellerimde eldiven, bir elimde gül poşeti, bir elimde makasla komşuların yanına indim: Köse Dayı, oğullarını ve yeğenlerini toplamış başına. Bize göre yalan söylüyor, kendine göre laf ediyor. “Yalan” dediysem, gerçekte yalan değil tabi Emmi. Bağlamı var. Nasıl söyleyeyim, Dükkân’daki “Aleyh” gibi bir şey bu “yalan” işi. Yoksa Köse Dayı’nın yalanı malanı olmaz. Hoş bir dönem muhtarlık yaptı amma, yok yok o işler bitti. Ağzı öyle alışmış o kadar.

Neyse Emmi laf uzun, Köse Dayı’yı bir ara ben sana tekrar anlatırım. Şu gül işinin peşini bırakmayalım şimdi. Elimde gül poşetini görenler, her biri bir yerde gül yeri salık verdiler. Esasen bizim bu güller, tam kırmızı gül sayılmaz. Gerçek reçellik gülün aşağıda, Ağalar Oymağı’nda olduğuna karar verildi. Fakat poşette epey gül birikmişti, oraya gitmeye gerek yok dedik. Bizim bahçelerimizdeki güller yeter de artar bile. Hatta Hüseyin Kocaseki’ye giderken, Topal Hasan rahmetlinin İsmail’inin bahçesindeki gülleri görmüş, İsmail’e “başkanım kırmızı gül topluyordu, telefon edeyim de gelip bunları da alsın, sana lazım değilse” demiş. İsmail de “olur” demiş. Hüseyin aradı İsmail’in beni beklediğini söyledi. Biraz utangaç, biraz mahcup bir şekilde gidip oradakileri de toplayıp geldim.

Akşamüstü elimde iki poşet kırmızı gül oldu Emmi. Gece teravihten geldikten sonra, aldığım tarif üzere gül reçeli hazırlığına başladım. Öyle göründüğü gibi kolay bir iş değilmiş doğrusu. Gülü sağ eline alacaksın; rüzgâr ve güneş tarafından incitilmiş, sarsılmış yaprakları dışarıda bırakıp kalan sağlam yaprakları sol elinle yerinden koparacaksın. Eline aldığın gül yapraklarının, gülün gövdesine tutunmasını sağlayan beyaz yerlerini küçük bir makasla keseceksin. Kestiğin temiz gülleri bir kaba koyacaksın. Sadece kırmızı yerleri kalan gül yapraklarını kullanacaksın, reçel yapmak için Emmi.

Beyaz yerleri kesilmiş, böründen-böceğinden temizlenmiş yaprakları en az üç defa yıkayacaksın. Yıkanmış olan gül yapraklarını, tamamen kuruması için birkaç gün süzekte bekleteceksin. Yaprakların temizlenme, yıkanma ve kurutma işi bittikten sonrası kolay artık. Derin bir tencerede yüz gram güle, bir bardak su ve bir bardak şeker hesabıyla kaynatıp işi bitireceksin. Burada önemli iki nokta daha var ki onlar da göz ardı edilmemelidir.
Birincisi; yapraklar iyice kaynayıp acısı gidince şekeri ilave edeceksin.
İkincisi; hani, cevizli pekmez sucuğu hapısasını pişirirken, hapısanın yüzü “karı döşü” gibi olunca indiriyorduk ya ateşten, bunda da kaynayan kazanda kabarcıklar oluşmaya başladığı zaman indireceksin.
                                                           *** 
Aynen tarif ettiğim gibi yaptım Emmi. Yapraklar tencerede kaynamaya başlayıncaya kadar her şey normaldi. Tencerenin kapağını açtım ki ne göreyim: Gül yaprakları soğuktan donmuş köylü çocuklarının yanakları gibi al al olmuşlar. Kazanda kaynayan gül yaprakları değil, rengini kaybetmeye başlamış gül yanaklar Emmi!.. Yüzlerce, binlerce gül yanak. Yara-bere içerisinde!..

Nasıl bir eziyet güle Emmi. Eyvah Emmi gül kaynatılır mı, gül yenir mi? Üstüne üstlük demet demet olan kırmızı gül!.. Bebeğin, çocuğun, annenin, babanın ve hatta ninenin yanaklarını; dünyanın en güzel kokusunu, en güzel rengini tarif etmek için, insanoğlunun ağzının içinde her an hazır bulunan “gül”e bu yapılır mı Emmi?

Gül Yanak, sevgilinin en güzel, en nezih görüntüsüdür. Gül yanak ayna sayılmaz mı Emmi bir yönden. Seven kendini, sevdiğinin yanağında görmez mi Emmi. Gül yanak değil mi Emmi aşığın kaderinin yazılı olduğu sayfa ve bir gül yanak değil mi Ferhat’a Bîsütûn Dağı’nı deldiren Emmi?

O gül ki; Âdem babamızın affedilerek dünyaya gönderildikten sonra, sevincinden yüz yıl boyunca döktüğü gözyaşlarından meydana gelmiştir. Gül, cennetten gelen gözyaşlarının dünya toprağına verdiği candır, armağandır Emmi. Gül, ateşe atıldığında Hazreti İbrahim’i konuk eden bahçenin çiçeğidir. Ve “Gül Muhammed teridür, bülbül anun yâridür” dediğidir Yunus’un.

Vay Emmi. Vay ki ne vay. Nasıl bir yol ki, bir milim ilerleyememişiz. Nasıl bir puha –atın kaçıp gitmesin diye, iki ön ayağını birbirine bağlamaya yarayan zincir- ki ayaklarımızdaki, çakılıp kalmışız bunca yıl bırakıldığımız yerde?

Hal bu ki biliyordum. Gül somunla yenecek bir şey değildi.

Yine biliyordum ki gül midenin değil, kalbin gıdasıydı Emmi.     


***
ÇATAL YOLU'NUN SONU

Hava bulhanlıktı –kapalı-. Hafif bir yağmur yağıyordu. Kasabaya gitmemiştim. Mehmet Ustanın çayhanesinde bir iki bardak çay içtikten sonra kalktım. Çayhanenin önünde duran arabanın makam koltuğuna geçip oturdum Emmi. Ne kadar oturduysam artık Mehmet Usta arabanın kapısını açıp, “başkanım daldınız herhalde şoför yok.” demesiyle kendime geldim.

Doğru ya kasabaya gitmeyeceğim için şoförü almamıştım. Arabayı ben sürüp gelmiştim buraya. Arkadan inip öne geçecekken telefonum çaldı: Selamsız, sabahsız bir ses, hatta ses değil bir telaş telefonun öbür ucundaki. Saniyeler içinde o kadar konuştu, o kadar “başkanım” ve o kadar “dozer” dedi ki, bütün bu konuşmadan, “Başkanım dozer gidiyor.” gibi bir sonuç çıkarabildim. Telefonu kapattım. Beni arayan arkadaşın sakinleşeceğini düşünerek bir müddet sonra, aynı numarayı aradım. Sakin olmasını, tane tane konuşmasını istedim karşımdaki kişiden. Düşündüğüm gibi sakinleşmişti. Söylediğine göre; köyde çalışan dozer Çatal’ın kuzeyine doğru yolu yapıp giderken, hesap edemedikleri bir kayalığa denk gelmiş. Küreği vurup, görünen toprağı iteleyince alttan katman katman bir kaya silsilesi ortaya çıkmış. Hava yağmurlu olduğu için, dozerin paletleri kayaların üzerinden kaymaya başlamış. Dozerin operatörü canını kurtarmak için atlamış, fakat dozer yavaş yavaş uçuruma doğru kayıyormuş.

Bir de ondan dinlemek için dozerin operatörünü aradım. Evet, bizim arkadaşın anlattığı aynen doğruydu. Dozer her saniye uçuruma doğru kayıyormuş Emmi. Bir dozeri ancak başka bir dozer çekebilirmiş bu durumda. Daireyi arayıp ilgililere durumu bildirmiş arkadaş. Ben de “büyükleri” ararsam ve o zamana kadar dozer bir buçuk kilometrelik uçurumdan, Sır Barajına doğru yuvarlanıp, suya gömülmezse, yeni bir dozerle gelip bizim dozeri kurtarabilirlermiş.

Henüz evcek Maraş’a göçmeden önceydi Emmi. Bizim nohut ekecek yerimiz yoktu. Daha doğrusu vardı da Ceyhan Nehrine yakın olan yerler sıcak, yaylalar da soğuk olduğu için ekilen nohutlar çok güzel olmazdı. Aşağıda nohut tuzlanmaya başladığında yağmur geldiği, yukarıdaki tarlalarda üzerine kar yağdığı olurdu. İşte yıllardan bir yıl babam, Çatal’da Körfahıların Pınarının üst tarafında, tepenin yörebinde bir baytar –eğimli, verimsiz tarla- bulmuş. Sahibi bir şey ekmeyecekmiş o sene. Biz nohut dersek nohut, mercimek dersek mercimek ekebilirmişiz oraya. Para pul da istemiyormuş baytarın sahibi. Öyle hayrına verecekmiş, nasıl olsa geçmişlerine rahmet de gerekirmiş insanın.

Nohut ekim zamanı abimle bir çelik –on bir kiloluk hububat ölçü birimi- nohut alıp gittik bu Çatala. Dedikleri yere tarif ettikleri gibi nohudu ektik.

Bilirsin Emmi nohudun kazması sulaması olmaz. En fazla gidip içindeki yabancı otları ayıklarsın. Biz de öyle yaptık. Günün birinde hem ektiğimiz nohudumuza bakmaya ve hem de varsa eğer içindeki yabani otları ayıklamaya gittik abimle. Ne görelim Emmi?.. Bir tek nohut yok ortada. Herkesin tarlaları nohut mercimek dolu, bizim nohut ektiğimiz yerde bırak nohudu, Allah’ın bir otu bile yok.

Çatal, bizim bir çelik nohudu ve abimle benim bir günlük emeğimi kurda kuşa yem etmiş Emmi. Şimdi de gözünü devletin dozerine dikmiş, önümüze çıkardığı bunca engel yetmiyormuş gibi. Kelimelerin kaleme gelmediği anlar olur bilirsin Emmi… Bu yola başladığımız ilk günden bugüne kadar, kurnaz bir dama oyuncusu gibi, kımıldattığım her taşta yendi beni bu Çatal...

Hal bu ki biz bu yolu yapmasaydık, Çatalın kaçı kaç paraydı. Kim gelip giderdi bu dağlara, tepelere; birkaç çoban ve üç-beş rençber köylüden başka; sabah erken kalkan köylü gencinin şehirdeki fabrikayı boyladığı bu devirde; Çatalın sümbülü, kekiği, menekşesi, harman çiçeği kimin umurunda sanki.

Şairler denizlere indi Emmi, yazarlar dünden unuttu Anadolu’nun ormanını, kuşunu ve türlü türlü orman çiçeklerini. Yapıtlarında (!); bizim çiçeklerimizin yerini, hangi ülkeden geldiği belli olmayan salon çiçekleri aldı şimdilerde.

Şehirlerin sokak lambalarına, Arnavut kaldırımlarına, sigara dumanlarına yazar oldular ayaksız uyaksız, besteye türküye gelmez şiirlerini.

Köylü şairleri ve yazarlarına gelince; onlar zaten analarının, boyunlarına taktığı muskayı şehirde çıkartıp, yerine frengin kravatını taktıkları gün unutmuşlardı bu dağları Emmi.

Halk ozanlarını dersen, kadın erkek karışık salonlarda, düğün seğmenini oynatmakla meşguller, elektik fişi taktıkları bağlamalarıyla…

Mehmet Usta çok kahrımızı çekti Emmi bu belediye işinde, hakkını yememek lazım. Çay paramızın olmadığı zamanlarda para almadığı, gibi bize kebap söylemeyi de ihmal etmedi. Arabadan inip tekrar çayhanenin arka tarafında bir masaya oturdum. Bu durumda kasabaya gitmenin hiçbir manası yoktu çünkü. İlgili yerleri arayıp durumu anlatmıştım. Söylediklerine göre, kayan dozeri kurtarmak üzere yeni bir dozer göndermişlerdi kasabaya.

Kafamda Çatalın tüm tilkilerinin kuyrukları birbirine karışmışken yine telefonum çaldı emmi.

Arayan bizim arkadaşlardan biri. Konuşma bitti. Telefonumu masanın üzerine bıraktım: Şehirden gelen ekip bir dozer ve iki tırla gelmiş. Getirdikleri dozerle bizim dozeri –Allah, Allah. “Bizim dozeri” diyorum- henüz uçurumdan kayma tehlikesine düşmeden kurtarmışlar. Sonra da iki dozeri iki tıra yükleyip Maraş’ın yolunu tutmuşlar. Bizden hiç kimsenin ağzını bıçak açmamış Emmi. Donup kalmışlar dozer tıra yüklenirken. Ölü evinin sahipleri gibi gözlerini yere dikmişler. Bakışları kaybolmuş yağmurun açığa çıkarttığı toprak kokularıyla birlikte. Dozerin yüklendiği tırı salacaya benzetmişler, dozeri evlerinden çıkan işçimen oğullarının cenazesine. Sade Maraş’tan gelenlerden biri konuşmuş, “bu saatten sonra tehlikeyi göze alamayız” demiş.
  
Olmadı Emmi. Aylardır uğraştığımız Çatal yolunun ancak üçte birini bitirebildik. Gerisi kaldı.

O günden sonra ne kasabalı bize ve ne de biz Maraş’a gidebildik bu yol için. Kimseye darılmadık, küsmedik, gücenmedik Emmi. Küssek ne çıkar ki zaten, “Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.”

O günden sonra Çatala hiç çıkmadım. Ana yoldan geçerken, farkında olmadan başımı önüme eğdiğim zamanlar çok oldu Emmi.
Ey Çatal Tepesi!..
Sen bize yol vermedin ama bilesin ki, biz sende yol yapmayı belledik!..


***
BİR DUMAN TÜTÜYOR YANIKLI’DAN

Geçen Haftadan Devam
Oyunu bırakıp dumanı seyretmeye başladık: İki kişi koşarak duman tüten evin önüne geldi. Telaşlı telaşlı sağa sola koştular. Birbiriyle bir şeyler konuştular. Ve ellerini kulaklarına götürerek bağırmaya başladılar. Biz adamları görüyorduk ama sesler duyulmuyordu. Az sonra bizim köyün aşağısındaki evlerin damlarından “Dam yanıyooor” diye sesler gelmeye başladı. Sergenin içinde kurumuş incirleri toplayan anam, “Hadi oğlum siz de bağırın. Dam yanıyor deyin. Herkes duysun.” dedi. Biz de olduğumuz yerde, avazımız çıktığı kadar bağırdık Emmi. “Dam yanıyooor.” Bir müddet sonra da kadın erkek tüm köy hep bir ağızdan, Yanıklı’da bir evin samanlığında başlayan yangını ilan etmiş oldu.


Yola yürüyebilen bütün erkekler, helke ve satırlarla Yanıklı’ya giden patika yola doğru dikine aşağı koştular. Ara sıra “Satır –bakır bakraç- ağır olur, helke alın helke alııın.” diye bağıranlar oluyordu Emmi. En son cılız bir ses duyuldu “Suyu dereye atın, dereye atın” diye.

Babamla abim Yanıklı’ya, Memidik Osman’ın yanına zeytin çekmeye –Yağ çıkartmaya- gitmişti. Yangın yerine toplanan kalabalığın içinden bir çocuk yukarı doğru koştu. Çocuk, kalabalıktan ayrılıp seçgelleşince anam çocuğu tanıdı, biz de tanıdık Emmi. Anam “Aha Halil’i Harmancık’a gönderdiler” dedi. Gerçekten de abim Gölönünün Dersi’nin üstünden Harmancık’a doğru aştı gitti.
           
Ben küçüktüm Emmi. Abim benden dört yaş büyük. Abim bugün de benden dört yaş büyük. Keşke abim benden on yaş büyük olsa, ben de abimden dört yaş küçük olsaydım. Abim Harmancık’a gittiğinde, ben helke doldurup, yangına su çekseydim Emmi.
           
Yanıklı’nın adamına, bizim köyün ve Uncular’ın adamı da yetişti. Öğretmen bizim köyün okulundaki büyük oğlanları da yanına alarak gitmiş olmalı ki, kara önlüklü, beyaz yakalı çocuklar da kalabalığın arasında seçilmeye başladı. İnsanlar, aşağı yukarı beş yüz metre kadar uzakta bulunan arka gidip ellerindeki kapları dolduruyor ve koşa koşa gelip yanan ateşe döküyorlar. Fakat ateş sönmek şöyle dursun, sanki serpilen her helke su ile biraz daha artıyor gibi görünüyor.

Yanımızdaki kadınlardan biri, “Bizim köyün suyu yetişmedi herhalde helkeler geç doluyor, beleykem ateş samanlıktan eve sıçramaya.” dedi.

Başka biri, “Suyu dereye attılar mı ola bacım.” dedi.

Bir başkası, “Atmaya gittiler” dedi.

Yine bir başka kadın, “Aman bacım bizim su varıncaya kadar dam yanar.” dedi.
           
Bizim köyün suyu Yanıklı’nın arkına varmış olmalı ki, insanların koşuşturmaları hızlandı. Helkeler ardı ardına dolup-boşalmaya başladı Emmi. Fakat ne olduysa, bir anda bir alev topu evin çardağını yarıp, damdan bir örme  (bir ucunda ağaçtan bir halka bulunan, keçi kılından yapılmış insanların sırtlarında yük taşımaya yarayan kalın ip) boyu yükseğe kadar çıktı.

Dumanın yerini kıpkızıl bir alev aldı Emmi.

Evin aşağı tarafından elinde iki satırla bir kadın çıktı. Kadının yangını görmesiyle, elindeki satırları bir tarafa fırlatıp eve doğru koşması bir oldu. Alevlerden eve gidemedi. Ellerini dizlerine vurdu. Havalara zıpladı. Başından fesi düştü. Birkaç kadın kucaklayıp kenara çekmeye çalıştı. Biri fesini yerden alıp kafasına koydu. Kadın tekrar eve, alevlerin arasına seğirtti. Tekrar yakaladılar. Kafasına su döktüler. Kimse yerden fesini almaya eğilmedi. Bir erkek uzun bir merdiven getirdi. Çardağa dayadı. Merdiven alevlerin içinde kaldı. Adam merdivene çıkamadı. Başından aşağı bir helke su döktüler.
           
Ellerinde helkeler, satırlar, kazma ve küreklerle bir grup adam çıktı Gölönü’nün Deresi’nin üst tarafından. Belli ki Harmancık’ın adamıydı bunlar.

Neredeyse Yanıklı’nın arkından yanan eve kadar adam doldu. Biri suyu doldurup yanındakine veriyor, o diğerine veriyor ve helkenin içindeki su yangına dökülüp, boş kap hemen geri gönderiliyor Emmi. İçlerinde birbirine gücenik, her biri bir mesele yüzünden birbirleriyle konuşmayan onca adam olmasına rağmen, o ana kadar olmuş her şey unutulmuş ve dört mahallenin adamı el ele bir yangını söndürmeye çalışıyorlar.

İnsanoğlu herhalde hiçbir dünya malını kurtarmak için bu kadar çaba harcamamıştır Emmi.
           
Çardak ve duvarlar bir anda yere düştü. Bir zaman sonra yere düşen evin gürültüsü bizim oturduğumuz damdan duyuldu. Bir adam birazı kara, birazı beyaz, yastık gibi bir şey çıkardı çöken evin enkazından. Ve tamamen yanan damın ortası çökmeye başladı.

Önce loğ düştü Emmi damdan.

Ardından yangalak; sonra da komple yere indi kocaman toprak dam.

Kollarından zor bela tutulan kadın, bir anda kendini kurtarıp o yarısı yanmış şeyin yanına koştu. Kucağına aldı. Ayakkabılarını ateşe fırlatmıştı. Başında fesi yoktu. Oturduğu yerden öne arkaya, sağa sola sallanmaya başladı.

Helkelerini, satırlarını, kazmalarını ve küreklerini alan erkekler evden uzaklaştı. Helkeleri, satırları ellerinden düşen kadınlar; gâh elini dizlerine vuran, gâh sağa sola sallanan kadının yanına toplandı.
Erkeklerin boşalttığı yangın yerini kadınlar doldurdu.

Dam üstlerine kepmiş gibi herkes olduğu yere çömeldi Emmi.




***
BİR DUMAN TÜTÜYOR YANIKLI’DAN-1


Ben çok küçüktüm Emmi; aklım kıt-sıt yetiyor…


Abim benden dört yaş büyüktü.

Abim bugün de benden dört yaş büyük.

Köyün tüm damları topraktı o zaman. Bazı evler yerden yapma; yani çullar, minderler, döşekler sade toprağın üzerine serilirdi. Bazı evler iki katlı, “kat” dediğim oturulan yer çardak, alt katın bir tarafı ahır, bir tarafı odunluk ve bir tarafı da samanlıktı. Bazı evlerin de altı komple ahır, samanlık ve odunluk eve bitişik, küçük bir damdan oluşurdu. Hatta samanlık damının üstü, evlerin balkonu gibiydi, çocuklar orada oynardı.  “Çocuklar orada oynardı” dedim ama büyükler de dama, danaçor, deveme, dokurcum, -dokuztaş- ev göçtü, gülle –bilye- gibi oyunları yine samanlık damının üstünde oynardı. Çocuklarsa en çok; kipi –seksek- ip atlama, körebe oynardı Emmi.

İlk yaz gelip erikler yetmeye başladığı zaman; herhangi bir yere evcek çalışmaya gitmeyen köylüler, damların üstünü çınar dallarından yaptıkları çitle ikiye bölerdi. Böylece damın yüksek olan ön tarafı ve nispeten daha alçak olan arka tarafı birbirinden ayrılmış olur; ön tarafa tavuk, oğlak, kedi, köpek gibi hayvanların ve çocukların geçmesi önlenmiş olurdu. Loğ, yağmur zamanlarında paaracanın –baca- üstünün kapatılmasına yarayan kalın tahtalar ve artık kullanılmayan yangalak arka tarafta kalırdı. “Yangalak” dediğim şey; ormanda kardan veya fırtınadan devrilmiş ve zamanla içi çürüyüp, dışı sağlam kalmış ağaçların bir parçasının alınıp, sağının solunun kesilip düzeltilmesiyle elde edilen ilkel beşiktir Emmi. Elde edilen bu ilkel beşiğin içine “Beşik otu” denilen pamuğumsu bir ot doldurulur ve üzerine bir bez serilerek bebekler yatırılır ve sallanarak uyutulurdu. Lafını verdiğim zamanda, köyde doğan bebekler için yatak, minder ve yastık icat edememişti insanoğlu…

Yapılan çitin ön tarafına geçmek için bir yerine kapsalık, –ilkel kapı- çoğu zaman da çitin içerisinden bir iki süven çıkartılıp takılmak suretiyle giriş çıkış yapılırdı.

Çit yapılıp sağlama alındıktan sonra; bahçelerde olgunlaşan meyve ve sebzeler, kışa saklanmak üzere getirip kuruması için oraya serilirdi. Dama, ilk olarak olgunlaşmış erik ve dut gibi erken yetenler; arkasından kayısı, elma, incir, üzüm gibi diğer meyveler; biber, domates, patlıcan, kabak gibi dolmalıklar; taze fasulye, taze loğlaz –börülce- gibi sebzeler; çekirdek fasulye, çekirdek bakla, çekirdek loğlaz, meke –mısır- sonra; badem, fıstık, ceviz, fındık ve yer fıstığı damdaki yerlerini alırdı Emmi. Zamanla kuruyan sebze ve meyveler eve indirilir, yerlerine yenileri serilirdi. Yine o eski zamanlarda; dut bastığı, incir bastığı, üzüm bastığı, gün pekmezi, pestil, teh, -ezilmiş çürümüş üzüm- de sırayla kururdu damlarda. Bu işlem güz gelip, yağmurlar başlayıncaya kadar böyle devam ederdi.  

“Sergen” derlerdi bu serme-kurutma işine. İçinde her türlü yiyeceğin bulunduğu sergeni kuşlar, sinekler ve arılar kadar biz çocuklar da severdik Emmi. Sabahları olmasa bile, ikindiden sonra akşama kadar damda sergenin arkasında oynardık çoğu zaman. Kıştan yaza kadar bacanın isiyle, kurumuyla siyaha boyanan yangalak ve tahtalarla türlü türlü oyunlar çıkarırdık. İlk günler yüzümüz, gözümüz ve elbiselerimiz simsiyah is olur, birbirimize bakar gülüşürdük. Bir süre sonra tahtalar temizlenirdi ama o zaman da kış geri gelirdi Emmi.

Kocabendinin Deresi şimdiki gibi değildi, gürül gürül akardı o zaman. Suyu çoktu. Biz anamızın, babamızın buyurduğu yumuşları tuttuktan sonra, koşa koşa dereye giderdik arkadaşlarla. Derenin uygun yerlerine ve genellikle de şarlakların –küçük çağlayan- bulunduğu yerlere yapardık göllerimizi. “Göl” dediğimiz; taşları yuvarlaya yuvarlaya derenin önüne koyar, sonra da suyun geçmemesi için taşların arasını otlarla tıkardık. Böylelikle en fazla kuşağımızı bir miktar geçecek kadar suyla dolu gölümüz olurdu. Üstümüzden bembeyaz köpüklü çağlayan akar ve biz göle dalar çıkardık saatlerce. Çoğu zaman göle dalıp çıkanın tumanı –donu- suyun ağırlığına dayanamaz düşerdi Emmi. Hep beraber gülerdik donu dizlerine kadar düşen arkadaşımıza. Bütün çocukların tumanı aynı renk ve aynı şekilde olurdu Emmi. Çünkü hepsini ya anam diker ya da anamın tarifi üzerine dikilirdi. İlk giydiğimizde lastiği çok sert ve sıkı olduğu için, belimizi kerterdi. Sonra sonra eskidikçe de belimizde durmaz ha bre düşerdi Emmi.

Bazen de köylerden hılgı dar –hulku dar/kalbi,gönlü dar- insanlar; derenin suyu azalıyor ve de su pisleniyor diye gelip göllerimizi bozar, bizi kovalardı. Yakaladığını döver; obamıza, oymağımıza, söve söve esvaplarımızı da toplar giderdi. Hersi –siniri- geçerse elbiselerimizi saklandığı yerden görebileceğimiz bir yere atar, geçmezse erinmeden, üşenmeden evlerimize kadar götürür, büyüklerimize bizi şikâyet ederdi. Bizimkiler bu adamların tebeetini –huyunu- bildikleri için her seferinde, “Akan su pis tutmaz” der başlarından atardı bu kalpleri ve ufukları dar insanları.

Bizim köyde sulanacak bahçe ve göğlük –sebze- çok olduğundan, ayrıca Uncular’ın bahçeleri de bizim arktan sulandığı için, derenin suyunun çoğu bizim köye, azı Yanıklıya giderdi. Bizim köye su taşıyan ark derenin yukarısında, Yanıklının arkı ise üç dört yüz metre kadar aşağıdaydı.

Suyun kıt olduğu bazı seneler, iki köy arasında ufak tefek tartışmalar da olurdu tabi. Yanıklının adamı gece gidip, suyun hepsini dereye atardı. Gecenin bir yarısı bahçesini sularken suyu kesilen diğer köylü de inadına bütün suyu kendi arkına çevirirdi. Bazen biri suyu kendi köyüne yönlendirip sonra derede bir taşın ya da bir çalının arkasına saklanarak, diğer köyden gelecek olanı bekler ve gelen adamla kavga ederdi. Sabah hem Yanıklı’nın adamı ve hem de bizim köyün adamı, “Bu gece filan adamın boynunun tozunu aldım” -dövdüm- diye orada burada laf atardı Emmi. Bazen gece kavga etmiş olan bu kişilerin; ikindiüstü Demircioğlu’nun berber dükkânının önünde laf eden kalabalığın içinde bulundukları da olurdu. O zaman kalabalığın içinden biri “De hele şunu gece nasıl ettin?” deyip lafı açardı. Konuşması istenen kişi “Arkın gözünde, tepeme kaldırıp yere çaldıydım, kuluncunun ortası çamura belendi” derdi. Sonra öbürü, “Senin yalanın Höttülü’nün yalanını geçti.” der hep beraber gülüşürlerdi. Tabi o kavgalardan sonra barışmayanlar da olurdu Emmi…

Büyük Ahmet Dedem henüz sergeni bozmamıştı. Biz dedemgilin damında; gâh loğ ile gâh birimiz içine yatıp birimiz sallayarak yangalakla oynuyorduk. Bizim oynadığımız yerden; evlerinin kimisi enlemesine, kimisi boylamasına bir tepenin başına dizilmiş olan Yanıklı çok iyi görünürdü. Bugün de çok iyi görünür Emmi.

Biz damda oyun oynarken bir de baktık ki bir duman tütüyor Yanıklı’dan...

Devam Edecek





***
ÇATAL YOLUNUN TAŞI



Yol, neden elektik ve sudan önce gelir bilir misin Emmi? Yolu yapmak çok zordur da ondan. Başkasının tarlasından, bağından ve bahçesinden gidecek olan yolu herkes ister. Kendi tarlasına, bağına ve bahçesine zarar verdin mi kimseye yolun-molun gereği yoktur. Fakat bugün hiç kimse istemese bile, yarın o yolu herkes kullanacaktır.


Kısa boylu, tıknefes, etine dolgun amma öyle fışlak şişman değil, daha doğrusu enli biri. Tepesinde kumaş kaplı düğmesi olan şapkasının turnasını alnına düşürmüş, arkası kulaklarından biraz yukarıda. Arkadan şapkanın içine kıvrılmış olan saçlarının dibinden kafa derisi, kalın siyah bir çizgi gibi görünüyor. Şapkanın kafasıyla temas eden yerleri kara yağlı muşamba gibi parlıyor, kulaklarının kılları, bal arılarının polenli ayakları gibi tozla kaplı. Delme yelek –avcı yeleği- ceketle gezer yaz kış. Ceketinin omuzları, Dedenin Kamalakları’nın dibindeki pür misali kafasından düşen beyaz kılla dolu. Boynuna temas eden yerlerini gayrı sen hesap et ceketin Emmi. Tabanı, kamyon lastiğinden yapılma yemeni giyer. Yürürken ayağının ucuna bakıyor veya basacağı yeri hesap ediyor sanırsın. Görsen tanırsın Emmi dediğim adamı.

Geçenlerde hanımı hasta olmuştu, gece doktora gönderdik. Hastaneye ulaştığında tansiyonu sıfırmış hanımının. Şoför bir de gece gece hısım akrabasını toplamış şehirden. Ve gece geri tek tek evlerine bırakmış. Ne bileyim Emmi ben de –olmaz amma- “Bir sağ ol bin lira mı?” teşekkür etmeye geldi sandım, ilk geldiği gün. Meğerse tarlasına bir taş yuvarlanmış, “O taşı kaldır” demeye gelmiş. Biz yol yaparız diye, aşağıda adamın tarlasını köstü –köstebek- yuvasına çevirmişiz, tarlasının yarısı yola gitmiş, bu adam gelmiş “taş” diyor Emmi.

Dönemeç yaptığımız tarlanın ne hale geldiğini tahmin ettiğimden; tarladan, topraktan ve de taştan utandığımdan, neredeyse iki haftadır Çatal’a çıkmıyordum. Beraber şehre gidip gelirken dozerciden ve bizim ekipten haber alıyordum: Söylediklerine göre yol Çatal’ın Beleni’ni aşmıştı. Ve yine anlatılanlara bakılırsa, Çatal’ın Pınarı’nı geçtikten sonra, dozer bir taşı sökmüş ancak taş yuvarlanıp aşağıda bir tarlaya düşmüş. Tarla sahibi, önce dozerci ve orada bulunan bizim arkadaşlara taşın kaldırılmasını söylemiş, kaldırılmayınca da bize gelmiş.

Arkadaşlar herifin çok ısrar ettiğini, bulgurluk –kavga etmek için bahane- aradığını söylediler.

Birkaç kişi gidip baktık: Yoldan iki tarla aşağıda kenarları yüksek, ortası çukur bir tarlanın içinde, aşağı yukarı iki metre çapında, havası azalmış futbol topuna benzeyen kocaman bir taş. Öyle bir taş ki, zebella gibi tarlanın ortasında duruyor. Yaptığımız yola çıkartıp, kenara koyalım dedik, yuvarlak olduğu için dozerin bıçağının önünden kaçtığı zaman geri yakalamak imkânsız. Etrafta müsait bir yer yok. Boşa koyuyoruz dolmuyor, doluya koyuyoruz almıyor.

Kaldı ki bu iş dozerle yapılacak bir iş değil. Bir kere dozer; insanoğlu tarafından icat edilen ve bizim gibi imkânı kıt insanların eline verilen en kaba makinedir. Her sabah her yerine bakmak gerekir. Gürültüsü dağı taşı inletir, çıkardığı simsiyah duman, biraz yakınına varmış olsan adamı zehirler öldürür. O önündeki bıçağı bir miktar aşağı yukarı hareket eder ama onun dışında, sağa sola döndürmek için durdurup bir saat ayarlamanız lazım, onu da tek kişinin yapması imkânsız. İşi bittiği zaman bir yerden bir yere gitmesi bildiğin bir zulüm Emmi. Bir miktar ön ön gideceksin, sonra dönüp, ön ön gittiğin kadar arka arka gideceksin. Yoksa?.. Paletler ısınır. Olduğun yerde kalırsın.

“Taş”ı diyordum Emmi. Bu taşa dozerle dokunmaya kalktığın anda bildiğin bir faciaya yol açar ve uğraştıkça olmadık yere gider, salatanın içine düşürülmüş limon çekirdeği misali. Tepeden aşağı baraj neredeyse iki kilometrelik yol ve tamamen orman. Ormanın içinde adam eksik olmaz; davar güden çoban mı dersin, odun kesen mi dersin, barajın kenarında balık tutan mı dersin. Daha tilkiyi, sansarı, kaplumbağayı hesaba katmıyorum. Tek çare taşı olduğu yerde kırıp parçalamak. Çevre köylere, kasabalara gidip kepçecilere durumu anlattım. Hiçbirinin kırıcı tertibatı yok. Bir tarafa kaldırıp atmaya da makinelerinin gücü yetmiyor. Şehirden makine getirme imkânı yok. Ham armut gibi boğazımıza kaldı taş.

Benim elime bir külünk alıp, -artık kaç gün sürerse- taşı olduğu yerde kırıp, parça parça kaldırmaktan başka çare görünmüyor. O zaman da “Başkan iyi taş kırıyormuş” diyen koşar belediyeye. Bağında bahçesinde öyle iri taşı olan kasabalının diline düşeriz Emmi. Üç günde kuyruğumuza teneke bağlarlar, ayakkabıyı çıkartıp, ceketi kafamızda sallayarak gezeriz kasabada maazallah.  

Adam bir haftadan beri belediyeye sabah gelip akşam gidiyor. Öğlen yemeğini beraber yiyoruz, yemeğin üstüne çayı beraber içiyoruz. Çaydan sonra yassı ot tenekesini şalvarın cebinden çıkartıyor, kapağına bir iki vurup, sağında solunda bulunanlara uzatıyor. Sonra kendisi, kutunun içinden kapakla bir miktar ot alıp, alt dudağına boşaltıyor ve fazlasını öyle ortaya üflüyor. Artık kimin kısmetinde varsa, birimizin gözü otla doluyor Emmi.

Öyle çok konuşmuyor.

Ama çok oturuyor.

Dışarıda kasabın önündeki haymanın altında şimdi.

Oturuyor.

Tarlasına taş düşmüş!..

Bildiğim her usulü denedim her lafı ettim. Hatta bir ara adam taşa sövüp saymaya başladı, o zaman taşın mübarek bir varlık olduğundan bahsettim. Peygamberimiz Efendimizin açlık zamanlarında mübarek karınlarına bağladıklarını, taşın o mübarek vücuda temas ettiği anlattım. Yarın kendisinin de mezarının başına taş dikileceğini söyledim. Anasının babasının kabirlerinin, başlarındaki taşlar sayesinde kaybolmadığını dedim. Sonra gülerek, “Ne güzel” dedim “başını vuracak bir taşın olmuş.”

Etmediğim dua kalmadı. Bir, Seydihanlıya gidip okutmadığım kaldı adamı Emmi. Bir de bahımcıya –müneccim- gitmedim. İkna edemedim. “Bakalım” deyip içeri girdim. Kaç gündür dışarı çıkıp oturmadım. Adam hâlâ buralarda. 

Fakat bugün ağır konuştum.


“Bu iş için bir daha gelirsen, selamını almam.” dedim.


***
KASABAYA VALİ GELDİ

Bayındırlık müdürü aradı Emmi. Vali Bey bizim bölgedeki resmî kurumları gezecekmiş. Belki bize de uğrayabilirmiş. “Ofsaytta” kalmamayım diye aramış. Teşekkür ettim müdür beye...

Valimiz şubat ayında göreve başladı. Bir aya kalmadan namı şehre yayıldı. Yıldırım Bayezid misali bir adam. Tebdil-i kıyafet geziyor, olmadık zamanlarda olmadık yerlere gidiyormuş. Sağlık ocaklarına hasta, dolmuşlara yolcu, resmi dairelere vatandaş gibi girip çıkıyormuş. Hatalı gördüğü memurları fırçalıyor, işaret parmağıyla masaların tozuna bakıp, çekmeceleri çekiyormuş.

İlk tanışmamızda anlatmıştık kendilerine; “Buraya birçok vali geldi; kimi geldiği gibi gitti, kiminin adı yaptığı güzel işler dolayısıyla hâlâ halkın arasında dolaşır durur” demiştik. Eski ünlü valilerden falan bahsetmiştik.

Hakikaten bu da halkın arasında yirmi dört saat dolaşıp duruyor. Gerçi bu kadar dolaşmak bir vali için ne kadar doğru onu pek bilemiyorum. Sen çok iyi bilirsin, her gün valinin önüne ne kadar evrak biriktiğini Emmi. İnşallah onları imzalama fırsatı bulabiliyordur.

Emmi şehirden belediyemize ne zaman biri gelecek olsa, benim aklıma hep; başta Selamsız Bandosu Filmi ve Kemal Sunal filmleri gelir. Karşılamada gülmemek için hep dua ederim. Hamdolsun şu ana kadar hiç gülmedim. Gayet vakarlı, bir belediye başkanına yakışır şekilde karşıladım konuklarımı. Kurban kestirmedim, öyle çiçek filan işi de olmaz zaten bizim buralarda.  

Akşam beş civarında konvoy karşıdaki çok programlı liseye geldi. Bizim arkadaşların heyecanları yüzlerinden okunuyordu. Ben ara sıra içeri girip etrafa bakıyorum. Her yer temizlenmiş, bir tek benim oturduğum makam koltuğu unutulmuş. Çağırdım o işlere bakan arkadaşımızı, “Şu koltuk silinmiş ama geri tozlanmış, bunu bir kere daha sildir” dedim.

Konvoy belediyeye girdi Emmi. Eskorta durması gereken yeri işaret ettim. Arabanın önünde bir ara gözümde bir sahne belirdi; kafasında kocaman bir şapka, ayağında çatı yere değen bir şalvar, yeni traşlı, ayakkabısının hangi renk olduğu belli olmayan bir adam, yere bir koyun yatırmış; “keseyim mi ağam” diyor.

Aracın sağ arka kapısına yöneldim, korumadan önce açtım kapıyı. Açarım Emmi! Çünkü ben daha önce defalarca milletvekili ve bakan karşıladım. Bilirim o işleri:

Koşacaksın, kapıyı ilk sen açacaksın. Yoksa gelen adamı sana düşürmezler!

Kapıyı açacaksın ve oldukça samimi görüneceksin.

El öpmeye falan kalkışmayacaksın.

Sakın ha öyle yaptığın zaman, haklın gözünde küçük düşersin. Küçük-büyük konuklarının elini sıkıp, yanak yanağa öpüşeceksin. Diğer zevatla da aynı şekilde kucaklaşıp, mümkünse samimi sözler sarf edeceksin. “O işten bir haber çıkmadı” filan gibi, esrarlı, iki kişilik laflar edeceksin. Öyle ki bu konuşmayı hem konuk güruhunun en büyüğü ve hem de halk duyacak. Gelen baş bilir ve halk “vay anasını!” diyecek “adamın tanımadığı yok”. “Bilmem hangi müdürle şaka yaptığına göre, gerisini var sen düşün” diyecek. Racon bu emmi.

Bizim köyden kime benziyor desem; kısa boylu, etine dolgun bir adam vali. Buyur ettim içeri. Oturması için makam koltuğunu gösterdim. “Hayır” dedi. “O makam senin, sen otur.”  Masanın bana göre solundaki koltuğa ilişiverdi. Bir müddet, hatta ikinci bir emre kadar ayakta beklemeyi uygun gördüm. Sonra ikinci emir sadır oldu, vali beyin dudaklarının arasından. Oturdum.

Adam yemedi içmedi, önce muhasebeciyi çağırdı. “Haydaa!” dedim, ben bunu hiç düşünememiştim. Hoş, bizim belediyenin yaptığı ve yapacağı işleri; belediyenin borçlarını-alacaklarını, hangi gün hangi işçinin ne iş yaptığını, konuşmayı sökmüş çocuktan, en yaşlısına kadar, kadın-erkek kasabadan kimi çevirip sorsan; ziyaretçilere Balıklıgöl’ü gezdiren Urfalı çocuklar gibi bir çırpıda anlatır.

Kasabada hangi işlerin nasıl yapıldığını; “Hal bu ki, o iş öyle yapılmasa da benim dediğim gibi şöyle yapılsaydı” diyerek kendi çözümünü de laf arasına sıkıştırarak lafını bağlar.

Fakat tedbiri de elden bırakmamak lazım. Bereket ikinci cümleden sonra izin isteyerek lafı ben aldım. Muhasebeciyi dışarı yolladım. Emmi bildiğim her şeyi anlattım. Bir yandan konuşuyorum, bir yandan da aklımdan bin bir çeşit fesat gelip geçiyor. Film sahneleri mi dersin, fıkralar mı dersin, eski ihtiyarların yarı müstehcen lafları mı dersin gırla gidiyor.
 Çay geliyor.

“Lahmacun da sever mi ola” diye geçiriyorum içimden.

Çay bitiyor “Eyvah” diyorum, “Bir ot tenekesi olsa da şöyle kapağına bir-iki vurup efendiye uzatsam.”

Sonra gülmemek için dişlerimi sıkıyorum.

“Yok yok içi tütün basılı bir tabaka…” diye geçiriyorum içimden. Allah var; vali anlattığım her şeyi pürdikkat dinliyor, ara sıra telkinde bulunuyor, zaman zaman da etraftakilere tasdik ettirerek akıl veriyor. En önemlisi de not aldırıyor müdürlerine!..

Şehirden gelen devlet büyüklerinin hepsi dertlerimizi sorarlar. İstisnasız hepsi de notlar aldırırlar. Milletvekillerinin, bakanların not almasını hiçbir zaman yadırgamadım. Onlar çözüp çözemeyeceklerine bakmadan her türlü bilgileri not alırlar. Siyasetin işleyiş şekli böyledir Emmi. Ama bir vali beyin, kendisine sunulmuş olan o kadar dosyanın üstüne, karşısındaki adamla dalga geçer gibi tekrar not aldırması anlaşılır gibi değil.

“Devlet ciddiyeti” diye bir kavram mı vardı Emmi?

Evet var, tabii ki haberdarız.

Fakat vali rol yapıyor. Evet bildiğin polim yani.

Bana sorduğu her şeyi makamında kendilerine defalarca anlattım. Kaç defa dosya verdim. Belediyelerin yönetimini düzenleyen kanunun 1930 tarihli olduğunu söyledim. Bu işin valiyi ve belediye başkanını aştığını, çözümün mecliste olduğunu izah ettim. Belediyelerin yıllardır birikmiş borçları için, devlet kurumlarının bizzat belediye başkanlarının evlerine haciz kâğıtları gönderdiğini söyledim.

Herifçioğlu yanına iki müdür almış, adamlara valilik gösteriyor bizim sırtımızdan. Hayır, madem her şeyi soruyorsun, “Ya Hu başkan neden makam odasında değil de sekreter odasında oturuyoruz?” desene. Cevabını biliyorsun çünkü.

Ha bir de gitmişsin, Harmancık’ın en kısa boyluları; Küçük Mehmet Ali, Hoca Hacı, Döndü Teyzemin Mehmet’ini yanına alıp fotoğraf çektirmişsin. Böylece uzun görünecek beyefendi.
Bak unutuyordum, geçenlerde Kocaseki Mahallemizde küçük çaplı bir heyelan tehlikesi olmuştu. –Heyelan değil ha- Sen adamını –vali muavini- gönder vatandaşlara, “Size ev yaptıracağım, para vereceğim” dedirt...

Vatandaş iki haftadan beri başımın etini yiyor Emmi.

İşin doğrusu adam ekibiyle birlikte gelip oturacaktı. Biz diyecektik ki; işte size çay. Kahvemiz oldum olası yok. Çünkü burada bakkallar sade çay satarlar. Şehirden de veresiye kahve alamıyoruz. İçelim çayımızı, şuradan buradan konuşalım. Biz sana yağ yakalım, sen bize akıl ver, sonra da sen yoluna biz yolumuza…


***
BİZİM KÖY


Ne kadar yorgun olsam ne kadar canım sıkkın da olsa; ellerimi başımın altına alıp, o mübarek ayak izinin bulunduğu kayanın üzerine uzanmak aklımın ucundan bile geçmez Emmi. Ala gölgeli bir kayanın üzerine sırtüstü, boylu boyunca uzandım. Ellerimi kenetleyip, başımı avuçlarımın içine aldım. Öyle bir yerdeyim ki Anabatgediği’nden berisi gözlerimin önünde, ayaklarımın altında…

Henüz güneşin feri geçmemişti. Hava hala sıcaktı. “Taştan yumuşak” diyoruz ya, taş vücudumdan yumuşaktı Emmi. Ayaklarımdan yüzüme doğru hafif bir meltem vuruyordu. Olmadı. Doğruldum. Sabahtan beri yeni açılmış yolda, dizime kadar toz-toprak içinde gezmiştim. Aşağıdan yukarı esen meltem, ayaklarımdaki tozları burnuma sokuyordu. Ayakkabılarımı, çoraplarımı çıkarttım. Her yerimi bir güzel silkeledim. Bir daha. Bir daha. Derken, üzerime gölgesi vurmuş olan çam ağacının kokusunu almaya başladım. Üzerinde bulunduğum kaya hafif meyilli olduğundan, yatsam da otursam da manzaram bozulmuyor. Gerçi ben buraları, buraların manzaralarını ezbere bilirim Emmi. Bak birazdan, Anabatgediği’nin üstünden bir beyaz bulut çıkar. Ardından bir tane daha ve onun ardından bir tane daha beyaz bulut çıkar. Sen onları orada toplanmış, meşveret ediyorlar sanırsın. Hayır. Sana öyle gelir. İlk çıkan beyaz bulut, sağ taraftan Muratlı’nın üstünden Başkonuş’a doğru hem ilerler ve hem de yükselir. Arkasından gelen; soldan Sarısırt’a, oradan Uludaz’a doğru yükselir gider. En son gelen sanki orada bekliyormuş gibi görünür. Ama hayır. O da artık hangi yön denk gelirse, öncekilerin yolunu tutar gider. Fakat Anabatgediği’nin üstü hiç bulutsuz kalmaz. Bura böyle Emmi. Bütün bulutlar batıdan gelir, doğuya doğru gider. Ama kafanı kaldırıp, bulutları takip etmeyeceksin. Başın döner…

Kaç oğlak çobanı çocuk düşmüştür Emmi bu kayalardan. Sümbülün daha iyisini toplayabilmek için, kaç çocuk kaç yerinden yaralanmıştır? Sümbülün en güzeli, alınması en zor yerde biter değil mi Emmi? Çocuklar topladıkları sümbülleri analarına verirler bizim buralarda. Babaları vermemiştir diye belki de.

Köylü delikanlısı tek başınadır gönül işlerinde. Kimin kimi sevdiğini asla bilemezsin. Şairlerin, yazarların ballandıra ballandıra anlattıkları gibi, öyle çeşme başında, harman yerinde konuşma filan da olmaz buralarda. Utanır köylü delikanlısı. Tek cümle: Utanır. Sonra yürek varken, sevgi varken, ot çöp de nenin nesi oluyor? Sevdiğine otla verdiğin ya da nasıl söyleyeyim, çiçekle sunduğun sevgi, çiçekle kuruyup gitmez mi Emmi?

Köyden çıktığımızda gece yarısını geçiyordu. Yolumuz ay ışığının ulaşamadığı, dere ve esikler dışında gündüzlük gibiydi. Gaz vermeden gidebileceği her yerde vitesi boşa almaya alışık olan şoförün, bir fayda olacağını bilse, farları bile kapatabileceği bir aydınlık vardı gökyüzünde. İhtimal ki bu gece ne tilki ve ne de tavşan görmeden Maraş’ı bulacağız.

Akşam, tahmin ettiğimden daha güzel geçti: Uzun beton merdivenin dibinde -kimse olmamasına rağmen- seslice selam verdim. Sonra yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başladım. Ev sahibi birinci selamımı duymuş olmalı ki, yukarıda merdivenin başında bekliyordu. İkinci selamı gözüne bakarak verdim. Köylük yerde selam işi böyle oluyor Emmi. Ev sahibini haberdar etmek için, hayt… huyt… diye manasız manasız bağırmak yerine işin sevaplı ve kolay olanı yapılıyor.

Kapısı açılıp buyur edildiğimiz odada dört kişi vardı. Karşılıklı iki sedirin önünde iki kişi, sedirlerin sol tarafında, yer minderlerinin önünde de iki kişi ayağa kalkmış, dışarıdan gelen misafiri bekliyorlardı. Hoş-beşten sonra kapının sol tarafındaki sedirin ortasına oturdum. Şöyle ki ne ayaklarım yere değiyor ne de sırtım arkaya değiyor Emmi. Dolayısıyla sedirin ortasına oturmuş oluyorum. Fakat çok kısa bir zaman içinde ayaklarımı toplayıp; sol ayağımı altıma aldım, sağ ayağım sedirin üstünde ve sağ dizimi büküp rahat bir şekilde oturdum. Televizyon sağ tarafımızdaki duvarın önünde; elde biçilmiş tahtalarla yapılmış bir masa üzerinde, bir yanında uydu alıcısı diğer yanında bir horozlu saat var. Bizim karşımızdaki duvarda; yırtılan yaprakları, yaprak destesinin takılı olduğu yere iliştirilmiş olan bir takvim, takvimin biraz solunda, duvara çerçevesiz olarak yapıştırılmış, seçim zamanından kalma, bu satırların yazarına ait kırmızı kravatlı bir afiş.

“Aşağı inin bakalım, sofraya yanaşın” dedi; orta boylu, etine dolgun, alnının üst tarafı açık, yanakları kırmızı, gözleri yuvalarının biraz önünde gibi bir his uyandıran ev sahibi.

Öğlen yediğimiz zehir zemberekten sonra güzel bir yemek oldu Emmi. Çok da laf ettik. Alamandan Karamandan konuştuk. Birinci çaylar geldiğinde; yerde minderde bacaklarını iki yana açmış ve sırtıyla duvarı arkaya doğru itiyormuş gibi oturan; uzun boylu, saçları arkaya taranmış, beyaz gömleğinin yakasını terden korumak için yakasıyla boynu arasına bir mendil koymuş olan adam, elindeki çayı önündeki cam çay tabağına bıraktı. Kafasını sağ omuzuna doğru hafifçe bükerek; “de bahım” dedi, yanında oturan ve kendisinden daha uzun boylu; öğleden sonra sakal tıraşı olmuş, alt dudağının sol tarafında bir miktar sarı kıl kalmış, çenesinin sivri yerine yakın bir yerinde bugünkü tıraştan kalma jilet kesiği bulunan, iki yakasının birleştiği yerden bir tutam kıl görünen, şalvarlı, iri ayaklı adama. Elli, elli beş yaşlarındaki adam, kendisinden beklenmeyecek bir çeviklikle; önündeki çay tabağını yan tarafına, elindeki çayı da çay tabağına koyarak, dizlerinin üstüne doğruldu: “Ben böyle iş görmedim. Ne dedim ne ettimse olmadı. Ayağını mercimek kütüğüne dayamış. Haa… karşımdaki bir kadın. Erkek olsa; kulağının tözüne silleyi koydum mu, gözünden çıngı çıkartırım, uğundururum evelallah. Amma yok, geçmişi tenekeli herif hüsüyor –susuyor- avrat konuşuyor. Ben adamdan bir fayda olmaz mı diye gittim, adam heç bir şeye karışmıyor. Ancak eşşek gibi gözünü ağardıyor. Lafı verenden alan uz gerek başkanım, attığımız yerden vuramadık. Boşuna minnet ettik.  O yol oradan olmuyor.”

“Paltası kütükten çıktı ya” dedi ev sahibi, “nasıl olsa yol kendisinin tarlasına ulaştı.”

“Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz” dedim.

“Berideki tarlanın sahibi geldi, çok herslenmiş. Gerekirse benim tarlamın hepsi gitsin ama yarım kalmasın, her adamın tarlasına yol kısmet olmaz diyor. Onun tahımından viraj yapıp yolumuza devam edeceğiz.” Dedi muhtar.




***
BİZİM KÖY

Kocaseki köyünün yarısını diğer yarısından ayıran ana yol, Kocabendi Deresi’nden sonra bir müddet düz gider; belenden sola doğru kıvrılır. Köyün içinde yine düz gidip, muhtarın evinin ve aynı zamanda dükkânının önünden de Zavraklıdere’ye doğru tekrar kıvrılıp, baraj istikametine gider Emmi. Bu yol biz ilkokul birinci sınıftayken yapılmıştı. Geçen yıl da baraj inşaatı için kullanılacak malzemelerin naklini kolaylaştırmak için elden geçirilmiş; gereken yere köprü, gereken yere menfez yapılmış, geniş araçların dönemediği dönemeçler genişletilmişti. Esasen köy; üst tarafı dar, alt tarafı geniş ve oldukça eğimli bir tepenin eteğine kurulduğu için, bir yer tarif edilirken yolun sağı-solundan ziyade, “Koca Yolun” altı veya üstü diye tarif edilir.

Koca yolun üstündeki evler, bu son genişlemeyle tamamen yüksekte kalmış, altındakilerse yol seviyesinin çok altına inmişti. Üstte kalan evlerin önlerine sağlam duvarlar yapıldı. Birçok evin giriş kapısı değişti, arka taraftan yeni kapılar açıldı. Yine birçok eve koca yoldan merdiven yapıldı. Koca yolun altında kalan evlerin sahipleri, devletin verdiği istimlak paralarıyla evlerini söküp yeniden yaptılar. Hatta birkaç kat ekleyerek yol seviyesine çıkardılar. Henüz elektriği olmayan evler olmasına rağmen, büyük ölçüde köye elektrik bağlandı. Hatta buzdolabı, elektrikle çalışan radyo alanlar bile oldu köyde Emmi.

Henüz Ceyhan Nehri baraj gölüne dönüşmemişti. Bahçealanı ve Uncular mahalleleri su altında değildi; otobüsçü Hacı Ahmet Mustafa ve Bardak Emmi sağ idi o zamanlar…

Bağda bahçede işini bitiren köylülerden, evde dışlığı gelmeyenler muhtarın dükkânın önüne toplanırdı o zamanlar. Muhtarın dükkânı, Koca Yolun altında; ön tarafı yola bitişik, arkası Ceyhan Nehrine bakar, sağ tarafından alt kattaki eve ve onun altındaki ahıra bir yol iner. Sol tarafı ise uçurum Emmi.

Bir ikindiüstü, güneş görünmez bir yere konmak isteyen yorgun bir kartal gibi renkleri solmaya yüz tutmuş, fakat sıcaklığından bir şey kaybetmemiş ışıklarını, yüksek tepelere uzatmış; sanki uzattığı ışıkların üzerinde onlara yaslanarak güç bela duruyormuş gibiydi. Biz beş altı kişi, oradan buradan artmış, kimi uzun kimi kısa; çok ensiz olanların yanına bir kavak odunu çakılmış; iki tarafında ayak bulunan, çoğunun ayaklarından biri uzun biri kısa; oturaklarının çivileri gevşemiş, çoğu zaman oturmak isteyenin, oradan bulduğu bir taşla çivilerini berkitip öyle oturduğu, üzerinde otururken kendi kendine sağa sola sallanıp duran tahta iskemlelere oturmuş, laf verip gülüşüyorduk. Yorgun güneşin, kızgın ışıkları üzerimize geldikçe, gölgeye doğru biraz yerleşiyor birbirimizin yalanını çıkartıp, koyakları kahkahamızla dolduruyorduk.

O sabah dükkânın önünde bir keçi kesmişler. Bir miktar kan oraya akmış keçi kesilince ve üzerini kapatmayı unutmuşlar ya da ihmal etmişler. Ortada bir miktar karasinek dolaşıyordu ama hiç dikkat etmemişiz, siyah bir Mercedes dükkânın önünde duruncaya kadar: İlk önce, çalışmakta olduğum firmanın sahibi Yakup Abi –Aktaş- indi arabadan. Arkadan bir milletvekili ve yine o zaman milletvekili olan rahmetli Erdem Bayazıt abi...

Hoş beşten sonra, güneş ışıklarının henüz gelmediği yerlere koyduğumuz sağlam iskemlelere buyur ettik misafirlerimizi. Bizi orada görüp, tanıdıkları için durmuşlar. Sır Barajının temel atma töreni için hazırlıklar yapılıyormuş. Belki Başbakan Turgut Özal da törene gelecekmiş Emmi.

Çay için zamanları olmadığını söylediler. İkramsız kaldırmamak için hemen dükkândan bir meşrubat açtı Bakkal Yunus. Misafirlerin ve bizim elimizde meşrubat dolu bardağı gören sinek, sabahtır beri kendisine çekilen ziyafeti bir anda unuttu. Sanki haberci gönderip çağırılmışlar gibi, köyün tüm sinekleri o anda oraya üşüştü. Ve birbirleriyle yarışırcasına bir vızıltı koptu ortada. Bakma bu sabah böyle bir ziyafete uyandıklarına; fakir köyün insanı gibi hayvanı, sineği de zayıf olur Emmi. Zayıf olunca haliyle çevik de olur. Şeş cihetten hücum ediyorlar. Sol elimiz bardakları kavramış, sağ elimiz bardağın ağzında öylece bekliyoruz. Bırak bir şey yemeyi içmeyi konuşmak bile neredeyse imkânsız Emmi. Açanın ağzına dolar mı dolar sinekler. Görülmemiş şey… Bir müddet sessizlikten sonra, “Güzel sineğiniz varmış Hasan” dedi Erdem Abi. Ve o konuşmadan aldıkları cesaretle kalktı misafirler, ellerindeki yarım bardakları yere koyarak.

Her birimiz bir kapısını açtık arabanın. “Demek buraydı senin köy” dedi Yakup Abi hafif bir tebessümle.



***
ÇATAL YOLU'NUN BOZGUNCUSU

Kelimelerim tükenmişti.
Boğazım da kurumuştu emmi.
Boğazıma dizilen köfteleri olduğu yerden oynatmanın çaresi kalmamıştı. Boğazıma dizilen köfteleri olduğu yerden oynatmanın tek çaresi, boğazımı ıslatmaktı. Yemeğin suyu bitmiş. Tastaki su bitmiş. Hatta Kör Fahıların pınarı, Çatal’ın Pınarları kurumuştu. Bir gözyaşı kalmıştı elimde kala kala. O da “ha” demeye öyle ulu orta kullanılmaz ki Emmi. Yoksa dağı taşı önüne katacak, yakın kenarındaki, uzak kenarındaki her şeyi denizlere kadar sürükleyecek bir sel hazır bekliyordu. Bıraksan. Bıraksan her şeyi alıp götürecek. Ne köfte kalacak, ne leğen, ne Çatal ve ne de yol… Ama bırakamazsın: Herkes yemeğini bitirmeden, sahanlar iç içe konulmadan, iç içe konmuş sahanların en üstündekine kaşıklar konmadan, en üsttekine kaşıklar konmuş olan tüm sahanlar, azık çaputunun ortasına konmadan; azık çaputunun ortasına konmuş olan sahanların bulunduğu azık çaputu; önce iki tarafından çapraz, sonra diğer iki tarafından bağlanmadan; dört ucundan  çapraz bağlanmış olan boş azık çıkını ortadan alınıp yan tarafa konulmadan; yan tarafa konulmuş olan azık çaputunun içinde gelen yemekleri yapanların ve orada bulunan cemaatin, geçmişlerinin ruhlarına Fatiha okunmadan, oradan kalkamazsın Emmi. Kalkamazsan ağlayamazsın, gözyaşı ile boğazını ıslatamazsın. Çünkü gözyaşı sadaka gibi olmalı Emmi. Sağ gözün yaşını sol göz görmemeli.

Azık çıkınına sade kaşıkları ve tabakları, yani yenilebilecek evsafta olmayan malzemeyi çıkın edersin Emmi, “taştan yumuşak” ne varsa hepsi yenmiş olur çünkü.

Okunan Kur’an, edilen dua ve bağışlanan Fatiha “sel”in önündeki seddi biraz daha güçlendirdi. Zeki’nin Seli’ni geride bırakacak bir seli önledi Emmi.

Operatör önde ben arkada dozerin yanına geldik. Yol enlemesine tepenin sonuna kadar gelmişti. Bulunduğumuz yerden hafif bir dönemeç yapacağız ve tepeyi aşacağız. Ondan sonra iş kolay; dozer dümdüz bıçağı vurup gidecek, tepenin zirvesine, güneyden kuzeye doğru. Daha sonra da oradan tekrar batı yönünde bir dönemeç yapılacak ve Karadeniz dağlarındaki yollar gibi döne döne barajın kenarına kadar ineceğiz.

Dozer “kolay gelsin” manasına elimi havaya kaldırıp az ilerideki kayalara doğru hareketlenecektim ki, arkamdan bir ses:

“Bak hele, o yolu oradan yapmayacaksın.”

Yanımda bir kadın beliriverdi Emmi. Bir an göz göze geldik. Daha ben kendimi toparlayamadan ikinci cümle, bir öncekine göre daha zavırlı bir şekilde yayıldı, Çatal’a:

“Ben tarlamdan yol geçmesine gayıl değilim.”

Nasıl bir gelim geldiyse, “hoş geldin” dediğimi duymadı bile; bizim köylülere göre oldukça uzun boylu, zayıf; üstünde, ilk rengi hakkında en ufak bir kanaat oluşturmayan; kollarının uçları –ne zaman eskimeye başladıysa- yarısına kadar lime lime olmuş, ipleri sarkan; köyde dikiş makinesi olan biri tarafından dikildiği her halinden belli olan; üzerini örtmeye mecbur edildiği bedenden İllallah etmiş bir bluz. Altında dizlerinde ve dizlerinin arka tarafında; üzerinde soluk renkli küçük küçük çiçekler bulunan, diz donu artığı bir bezle yamanmış ve kaç yüz defa arkası önüne çevrilip giyildiği belli olmayan, aşık kemiğinden bir süngüç (baş parmakla işaret parmağı boyu) yukarıda duran, soluk renkli göçmen donlu –şalvar- kadın. Oldukça büyük ayağında; mavisi henüz solmaya başlamış, başparmakları dışa doğru iz yapmış bir lastik ayakkabı. Aşık kemiğinin altında, ayakkabının bittiği yerde, ayağının teri ve yolun tozu ile oluşmuş; “çamur” desen çamur olmayan, “kir” desen kire benzemeyen; yukarı doğru incelerek çıkan, tozla yoğurulmuş bir ter tabakası Emmi.   

Sağ eli tutamakta, sağ ayağı palette, sol eli ve sol ayağı havada asılı duran operatörü fark ettim, neden sonra. Bastığı yeri ve tuttuğu yeri görmesem, “kim asmış bu adamı havaya” diyecektim. Tekrar kendimi topladım. Evet, adam havada asılı bir vaziyette bana bakıyor. Bir müddet adamla birlikte havada asılı kalan gözlerimi güç bela aldım, adamın üstünden. Ve kulağımla duyacaklarımı “tasdik” ettirmek için kadına yönelttim, adamdan aldığım bakışlarımı. Kadın “Ben buradan yol vermem.” diyor. Duyuyorum, görüyorum “Yol vermem” diyor. Bir yandan da yalın kat bağlayıp, çenesinin altından ilmek yaptığı tülbendinin, sol şakağını örten yerinden dışarı çıkmış olan, soluk kına rengi saçlarını; iki taraflı topuzlu ve iki ucu arasında bir miktar açıklık bulunan, manyetikli “stres bileziği” bulunan sol eliyle tülbendin altına sokmaya çalışıyor. Ve kadın, yüzüne göre büyük olan ağzını büze büze konuşuyor. Bazı kelimeler ağzından çıkmakta zorlanıyor ve dudaklarının büklümlerinde kaybolup gidiyor Emmi.  

Hal bu ki; yol güzergâhı tarla sahipleri ile defalarca konuşuldu, anlaşıldı. Ve yol şu anda ablanın tarlasının sonuna kadar geldi. Geriye tarlasının kenarından tepeye doğru çıkmak kalıyor. Ama kadın “Nuh” diyor, “Peygamber” demiyor. Dişini değişmiyor Emmi. Kaldı ki yaptığımız bir kürek ağzı yol. Köprü değil, otoyol değil.  

Ne denir, ne yapılır aklım almıyor. Ben erkekle dövüşmesini bilmem ki, kalkıp bir kadınla kavga edeyim.

Bir yüzüm ağlar, bir yüzüm güler “tamam” dedim.

Makam şoförünü çağırdım. Zaten gözü ayakkabısında olan dozerin operatörünü Maraş’a, sağda solda kepazeliğimizi seyretmeye gelen insanları da evlerine bırakıp gelmesini söyledim. “Abla ön koltuğa otursun, arkaya beş-altı kişi sığar nasıl olsa” dedim. “Siz” diyecek oldu, ya da bana öyle geldi. “Ben belediyeye inerim, akşam kalalım” dedim. Niyetim ablanın yarmasının kaynadığı birini bulup, minnetçi göndermek Emmi.

Efsane bu ya: Allah’ın aslanı Hazreti Ali Efendimiz; yarısına kadar Menzelet Barajının sularına gömülmüş olan Ali Kayası’ndan, bizim dozerin önünde bulunan kayaya atlıyor, buradan da “Eğil Düldül eğil” deyip, Çatal’ın güney batısında bulunan Düldül Dağı’ndan aşıp gidiyor. Düldül’le mi, yaya mı onu Allah bilir. Nereye gidiyor? Onu da Allah bilir. Efsanede geçen ve üzerinde Hazreti Ali Efendimizin ayak izi olduğu söylenen kayaya doğru yöneldim.
Küçük bir sıçrayışla çıktım kayaya.

Bir an sağ elimi kulağıma attığımı hissettim. “Allahuekber. Allahuekber…” diye bağırmaktan son anda aldım kendimi.

Of Emmi… Of…

Çocukken; nerede çıkabileceğimiz kadar yüksek bir yer görsek, oraya çıkıp hemen ezan okumaya başlardık. Bu, bazen bir kayanın en yüksek yeri, bazen evimizdeki yüklük ve bazen de bir çam toruğunun tepesi olurdu.

Ezan okumaktan vazgeçtim. Sezai Karakoç’un şu mısraları döküldü dilimden Emmi: “Binmiş gelirdi Ali bir kır ata/Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından.”




***
YAHYA'NIN DÖVİZİ

Bir öğretmen varmış Emmi, bizim Yahya’nın çalıştığı lokantaya gelip giden. Bankaların ihtiyaç kredisi vermeye başladığı ilk zamanlarda, önünden geçtiği her bankadan kredi alırmış. Cüzdanında kesilmiş elli bir kâğıdı gibi yarım deste kredi kartı varmış. Evine lazım olan her öteberiyi alır, lazım olmayanları da “nasıl olsa bir gün lazım olur” diyerek alırmış. Mağazalardan, dükkânlardan; kapısında “Kredi Kartı Geçerlidir” yazan yerleri tercih edermiş. Alışverişi bitirip ödemeyi yapacak zaman, kartı çekecek olan kişiye; “şundan al”, “yok ondan alma şundan al”, “dur dur, en iyisi sen şundan al” deyip sırayla üç kredi kartını adamın eline verir, cüzdanındakileri de gözüne sokarmış. Hanımına ve çocuklarına ayakkabının, elbisenin; televizyonda reklâmı yapılmayanını almadığı gibi, ayakkabı ayaklarındayken, markası ve logosu görünmeyenleri de almazmış.

“Kendiler fakir büyümüş” Emmi. Çocukları rahat etsinmiş.

Bir gün öğlen servisinden sonra koltuğunun altında, “yastık gibi bir çıkın” ile bizim Yahya’nın yanına gelmiş, uzun boylu, kır saçlı, iyi giyimli; lokantaya üç aylık yemek borcu olan hoca. Aslında lokantaya borç etmezmiş de lokantada kredi kartı geçmiyormuş Emmi. Lokantanın arka tarafında, yemeklerin yapıldığı, kimsenin görmediği yere geçip oturmuşlar ikisi bir. Adam çıkının fermuarını açmış. Çıkın ağzına kadar para dolu! Adam “Bu kadar parayı n’edim, gel beraber gidip bozdurup, bölüşelim.” demiş. Galatasaray maçını seyrederken bile heyecanlanan, hatta çoğu zaman “dama çık bir hava al öyle gel” diyerek televizyonun başından gönderdiğimiz Yahya’yı bir heyecandır tutmuş. Vücudu titremeye başlamış. Hoca hayalin birini kurup, birini bırakıyormuş; Buridan’ın eşeği gibi, bir suya bir yeme koşuyormuş. Yahya, tavuk kümesini yarmış sansar gibi bir civcive, bir celfine seğirtiyormuş.

Kırmızı kırmızı bir paraymış Emmi “yastık gibi çıkının” içindeki. Gümüş renginde bir adam varmış bir tarafında. Adamın bıyığı yüzünün iki taraflarından dışarı taşıyormuş. Paranın kalan yerinin hepsi kırmızıymış. Paranın üzerindeki rakama gelince, başındaki “50”yi ikisi de okuyormuş fakat rakamın tümünü okumaya yetmiyormuş havsalalaları. O heyecanla paraların kaç lira, -lira olmaz tabi de- kaç para olduğunu çözemiyorlarmış bir türlü. Öğretmen “Elli” diyormuş, “milyon” diyormuş, “milyar” diyormuş; Yahya “Elli” diyormuş “tillar” diyormuş. Bereket paraların hepsi aynı cinsmiş.

Dükkânda tuvalet olmadığı için caminin tuvaletini kullanırlarmış, lokantada çalışanlar. “Ben camiye varıp geliyorum” demiş Yahya çırağa. İçi para dolu “yastık gibi çıkın” adamın koltuğunun altında, Yahya’nın gözü “yastık gibi çıkında” tutmuşlar bankanın yolunu. Adama çaktırmadan nüfus cüzdanını kontrol etmiş, fotoğraf var mı diye tekrar dönüp bakmış dükkândan çıkmadan cüzdanına Yahya. Hani olur da bankaya hesap açtırmak gerekirse diye. Hayalin bini bir paraymış Emmi. Bankaya varıncaya kadar yolda, sağlı-sollu ne kadar dükkân ve daire varsa almışlar. Her gördükleri arabadan birer-ikişer almışlar. Gecede gündüzde bir yere giderim diye üç vardiya şoför tutmuşlar. Şoförlerin izinlerini de düşünüp, kadroyu arttırmışlar. Memlekette ne kadar emlakçı varsa, hepsinin elindeki “Satılık Lux Daire ve Dükkânlar”ın tapularını üzerlerine geçirmişler. Tapuda çalışan memurlara bahşişler vermişler. Bazen bir emlakçıya Yahya giriyor adam çıkıyormuş. Bazısına adam giriyor, Yahya çıkıyormuş. Yahya bir kuyumcuda ne var ne yok bütün altınları alıyor, adam boş dükkâna geliyormuş bazen.

Mali hülle içinde girmişler bankanın kapısından içeri. Daha bankalarda ve devlet dairelerinde ve de dolmuş duraklarında “sıraya girmenin” bilinmediği, sigaranın her yerde içildiği zamanmış. Yaktıkları sigaraları yaram-yamalak içip, dinine kadar dolu olan sigara tablasında zor zekât söndürmüşler. Kalabalığı yite yite bankanın veznedarına ulaşmışlar Emmi. “Yastık gibi çıkın”dan bir deste para çıkartıp, aynı zamanda “yastık gibi çıkını” da göstererek, parayı bozdurmak istediklerini söylemişler bankanın veznedarına. “Biz o dövizi bozmuyoruz” demiş vezneci. O anda da bizimkilerin boşluğundan yararlanan beş altı kişi kolunu uzatmış vezneciye. Kendilerini veznenin on metre uzağında bulmuşlar velhasıl.

Dünyada döviz işini yapan tek yer banka değil nasıl olsa, yürümüşler kuyumcuya. Almış ellerinden paranın birini kuyumcu: Evirmiş çevirmiş, “Bu” demiş. “50.000.000.000.- Elli Milyar Yugoslavya Dinarı. Bunu basan ve kullanan ülke, yani Yugoslavya dağıldı. Sizin anlayacağınız ülke battı. Yugoslavya varken bile, ülke dışında harcanmayan bu para, artık tamamen kullanılmaz oldu. Sobada yakmaktan başka işe yaramaz.” demiş Emmi.


Dükkânın kapısında birbirlerine bakmamışlar bizimkiler. Artık kimin şansına hangi yön düştüyse, biri sağa biri sola dönüp gitmişler.


***
 ÇATAL YOLUNUN AZIKÇISI



Sabah ilk işim dozeri aldığımız daireye gitmek oldu. Uzun zamandır takım elbise giymiyordum. Kravat da takmaz olmuştum son zamanlarda. Kendi arabamı satmadan önce, bagajında elbise ve ayakkabı bulunduruyordum ama belediyenin arabasında öyle bir imkân yok. Çünkü arabaya en az binen benim Emmi. Hepsi bir yana, gecede gündüzde hasta olan vatandaşları şehre, hastaneye götürecek başka araç yok. Yani... Tabi ki araç var. Var ama öyle alıştırılmış insanlar.  

Dairenin sekreteri emekliliği yakın, naif bir hanım. Her zaman küt kestirdiği ne kıvırcık ne düz sarı saçları peruk gibi duruyor başında. “Uzun” denebilecek kadar boylu, “şişman” denilmeyecek kadar kilolu bir bayan. Daha önce çalıştığım firmadan tanışıklığımız var. Misafirleri masasının karşısında bulunan bir odada –kendi deyimiyle- istirahat ettirir. Sırası geleni de her defasında masasından kalkarak, yanına kadar gidip içeriye “buyur” eder. Masanın önünde bulunan iki koltuğun birine, bir zamanlar müdüründen çok maaş alan odacı oturur. Birine de bizim gibi samimi olduklarını oturturlar. Saçlarının sarı olmasından mıdır nedir, insanların gözüne sarışın gibi görünür. Yapma dişleri tam beyaz değil, yüzünün rengine uydurulmuş gibi hafif sarıya çalmaktadır.

“Günaydın” dedim. Ayağa kalkarak mukabelede bulundu. Hoş beşten sonra “patronun kafası nasıl” dedim. “Bizimkiler var içeride” dedi “gülmeye başladılar şimdi çıkarlar”. Bu böyledir Emmi. Özelinde de resmisinde de iş tamam oldu mu, toplantı bitti mi gülerler. Ellerinde, kapaklarında firma logolarının bulunduğu ajandalarla altı kişi çıktı odadan. Hemen hemen hepsi tanıdık simalardı ama müdürlerin ikisiyle şahsi dostluğumuz vardı. Onlarla kucaklaştık, diğer dört kişi ile sade tokalaşıp “merhabalaştık”. Patronu bekletmemek için ayaküstü sohbetini kesip içeri girdim. Biraz önce de söylediğim gibi Emmi, bu daire “bizim parti”ye bağlı olmasına rağmen, benim buradaki durumunun siyasetle alakası yok. Bugüne kadar kurmuş olduğum dostlukların gününü görüyorum. Müdür bey kendi ekibi de olsa, insanları “geçirdiği” için ayaktaydı. Kucaklaştıktan sonra masasının önündeki koltuğa oturdum. Kendisi de gelip karşımdaki koltuğa kuruldu. Çaylar biterken lafı yola getirdim. Kayadan geçit açıldığından, dozer operatörünün biraz itina göstermesi halinde, yolun devam edebileceğini anlattım. Kasabada hırsızlık olayının olmadığını ve bundan sonra da olmayacağını söyledim. Dolayısıyla dozerin mazotunun akşamdan getirmesini rica ettim. Zaten az olan çalışma saati bir de yakıt beklemekle geçerse, bırak yapmayı düşündüğümüz yolların yapılmasını, bu yolun bile kolay kolay bitmeyeceğini söyledim. Müdür bey ilgililere gerekli emirleri verdirdikten sonra ayrıldım.

Artık iş düzene bindi. Çalışma son sürat başladı. Fakat şu yemek işi bir türlü kafama yatmıyor. Üç kişiye yemek veremeyecek bir belediyenin yol yaptırması anlaşılır gibi değil. Her şeye rağmen milleti ikna edebilsem bugün gönderirim yine de dozeri.

Nihayet tarlaları bulduk. Yemekleri tarla sahipleri yapmaya başladı. Bir gün gittim ki, yaşlı bir amcanın tarlasında bizim ekipler. Öğlen oldu yemek çıkını çözüldü. Birkaç bakır tabak, üç-beş yufka ekmek ve bir de bizim yörenin “çitil” dediği, esas ismi “sitil” olan küçük bir bakraç: Bulgur bizim kasabalının elinden çektiği kadar, hiçbir milletten çekmemiştir Emmi. Kaynatırlar. Soğuk ayranlara katarlar. Yoğururlar. Her yemekte bir şekle sokarlar. Salçayla, sebzeyle, toz biberle renkten renge boyarlar onu. Yumuşak olmuş, diri olmuş diye sözle başlayıp; tuzu az olmuş, biberi fazla olmuş diyerek kavgayla tavukların önüne dökerler bazen de. Gel gör ki Emmi, bulgura hiç ihanet edilmez bizim evlerimizde. Her öğün ve her yemekte yer verilir sofralarımızda. Taşların üzerine serilmiş azık çaputunun etrafına oturduk. Yufkaları sağ dizimize aldık. Çatal yolunun bugünkü azıkçısı, yan tarafında duran ve içinde yemek olan kabı aldı. Kulpunu kenarına indirdi. Kabı eğdi. İçine bir kaşık daldırdı. Kaşığı hafif hafif kabın içinde gezdirdi. Kabın içindeki yemek suyu ve tanesi müsavi olarak tabağa döküldü. Tabağı bana uzattı.

Her lifinde bir ömrün yükünü taşıyormuş gibi aşağı doğru sarkan kazak, ileri doğru esnemedi. Ve bileğe kadar bana uzanan el ortaya çıktı.

Habil’den sonraki ilk ölüye aitmiş gibi kemiklerinin her ayrıntısı belli olan bir el…

Deri yerine zarla kaplanmış hissi veren, siniri damarı belli olmayan bir el…

Tarlasına yol yapan adamlara mahcup olmamak için, bütün ömrünce yemekten içmekten tasarruf etmiş gibi. Bir deri-bir kemik bir el…

Emmi. Yüz olsaydı. Yüzüne bakardım. Ben tabak verip, dua almayı bilirim sadece. Şimdi… Önüme uzatılmış seklem tabak sulu yağlı köfte. Evet dünyanın en güzel yemeği. Fakat tabağa daldırdığım her kaşık, hayatımın en ağır yükü. Ağzıma kadar taşıyabildiğim kaşığın suyu bir yerlere aktı gitti. Köfteler boğazıma dizildi Emmi. Kelimelerim tükendi.



***

YANIKLI MEZARLIĞINDA BİR BATTANİYE

Özellikle bahar aylarında hafta sonları balık avlamaya; el-ayak değmeyen, yerleşim yerlerinden uzak yerlere gidiyorduk. Öyle ki dağ tepe, kırk beş dakika-bir saat yürüyerek giderdik sabahın köründe Emmi. Çoğu zaman taşın kayanın üzerinde, alelacele sabah namazı kılıyorduk. Arabayla Yanıklı’ya kadar gelip, oradan yürüyorduk balık avlayacağımız yere.

Yanıklı: Sır Barajı inşa edilirken terk edilmiş bir mahalle Emmi. Üst tarafında Dikenli, -köy buraya taşındığı için adı Yanıklar Mahallesi olarak değiştirildi- sağ tarafında Gölönünün Deresi, sol tarafında Kocabendinin Deresi ve alt tarafında da Sır Baraj gölü bulunmaktadır. Köy yukarıdan aşağıya eğimli, bıçak sırtı gibi bir tepenin üzerinde; eni en fazla elli altmış metre düzlük yeri bulunan bir yerdedir. Öyle ki birçok evin avlusu, taş duvar örülerek ve toprak doldurularak yapılmıştır. Avlunun bitimi neredeyse uçurumdur. Uzaktan bakıldığında evler merdiven basamakları gibi görünür, aşağıdan yukarı.

Hadi o devirde, -baraj kurulurken- o değişim ve o “hız” içinde bir şey anlamıyorduk, fakat ben Yanıklı’nın neden terkedildiğini bugün bile anlamış değilim. Bir kere barajın suları buraya kadar ulaşmıyor. Ve oradan taşınanlardan şehre ve Kocaseki’ye gitmeyenler, hemen yukarıda bulunan Dikenli’ye –Tikenni- ev yaptılar. Madem o bölgede kalınacaksa, kendi evleri pekâlâ kullanılabilirdi. O zaman hem başlarına ev yapma masrafı açılmaz, hem de ata-dede yurtlarını terk etmemiş olurlardı. Eskilerin anlattıklarına göre zaten Yanıklı, daha önce de Gölönünün Deresi’nden buraya taşınmış.

Bu lafı; Yanıklı’yı, Yanıklı’da yaşayanları ve Yanıklı’da yaşanmış olayları anlatmak için açmamıştım aslında Emmi. Laf bir şekilde arabadan indiğimiz yerde gelip ağzımıza doldu. Tabi ki burası için sana anlatacağım belki de yüzlerle detay, yüzlerle insan ve yüzlerle hikâye var. Şu kadarını söyleyeyim ki; Karadere Kasabası’nın yetiştirdiği nadir şahsiyetlerden, bu yörenin dağlarından soluduğu çiçek kokularını, bu dağların hüzünleri şiir olarak kitap sayfalarına, oradan da gözlerimize, kulaklarımıza engin bir muhabbetle aktaran; hikâyelerinde ve romanlarında bu yörenin insanını konu edip, onu her haliyle cümleye döken; şair, hikâyeci ve romancı Hasan Ejderha’nın “Maraş’ın Cezbeli Gülleri” kitabının ortasına “buyur” ettiği (s.39) Ahmet, nam-ı diğer Deli Ehmed’in hayata gözlerini açtığı yerdir aynı zamanda Yanıklı. Yanıklı, aynı zamanda henüz hikâyesi yazılmamış olan Göğ Ahmet’in Ahraz’ının da dünyaya geldiği yerdir.

Arabaları kilitleyip, eşyalarımızı sırtlanıp düştük yola. Yürüdüğümüz yol, yıllarca yaya yolu olarak mezarlığa ve o bölgelerdeki bahçelere, ormana ve hatta Hartlap Ilıcası’na kadar giden yol Emmi. Fakat dereden sonraki bölümü baraj suları altında kaldığı için, daha küçük bir patika yolla bir müddet devam ediliyor, sonra tekrar mezarlığa kadar geniş patika önümüze seriliyor. Sonrası dağ, tepe.

Sıklıkla balık avladığımız yere gelip eşyalarımızı indirdik. Ara sıra gittiğimiz bir yer daha vardı ama orada gündüz olmasa da gece su itleri –fok- balıklarımızı yediği için, yakın olmasına rağmen oraya gitmedik bu defa. Heyecanla oltalarımıza solucanlarımızı taktık ve solucanları suyla buluşturduk. Laf yarım kalmasın Emmi, birer de sigara yaktık. Burası güzel bir yer. Balık için gelen de boş gitmez buradan. Büyük balık olmazsa, küçük balık istediğin kadar bulunur ama iri balık yakalamanın keyfi bir başka tabi. Çoğu zaman yakaladığımız ilk balıkları hemen yaktığımız bir ateşle pişirir kahvaltımızı yaparız burada. Bu defa da öyle yaptık. Çok balık avladık Emmi.

Sıcak kızmadan yola çıkmak lazım tabi. Aşmamız gereken üç tepe var. Ayrıca arabaları koyduğumuz yer, tamamen dik bir yolun sonunda. Zaten oraya kadar yeterince yorulduğumuz için, o yol hiç çekilmez olur. Saat dokuzu geçiyordu elimizde balık poşetleri, omuzlarımızda oltalarla yola çıktığımızda. Yanıklı’nın mezarlığında, giderken yaptığımız gibi yine Fatiha okuduk. Bu mezarlığın bir kısmı Sır Baraj gölünün suları altında kaldı Emmi. Baraj henüz su tutmaya başlamadan, bir kısım mezarlar da buradan, Kocaseki-Yanıklar Mezarlığına taşındı. Hatta kadıncağızın biri, yıllar önce ölmüş olan kocasını sırtında yukarı mezarlığa taşırken, cesetten kanlar aktığı söylenir. Bu mezarlıkta bir mağara var, baraj sularına gömülünceye kadar defineciler orayı kazdılar, tarumar ettiler. Hâlâ bu bölgeye defineci geldiği söyleniyor. Hatta birkaç gün önce, Haruniye’den buraya “balık” tutmaya geldiklerini söyleyen üç kişiye rastlamıştık. Kalkıp yürümeye başlamıştık ki, Mustafa Enişte, “Aaa şurada bir battaniye var, hadi alalım” dedi. Biz insiyaki olarak hep birlikte “hayır” dedik. Gelişigüzel yere atılmış olan ve sanki boyuna doğru altından giren rüzgârın etkisiyle kırışıkları açılmış ve yine rüzgârın etkisiyle olacak ki, kenarları özensiz bir şekilde altına doğru bükülmüş olan battaniyeyi almadık.

Son yokuşu zar-zor çıkıp arabalara bindik. Arabaları ana yolun kenarına bırakıp, tekrar eşyalarımızı sırtladık. Köydeki evimiz, ana yola yüz metre kadar mesafede. Şu, önünde uzun uzun Kamalak ağaçlarının bulunduğu ev. Gepir güpür girdik hep beraber eve. Balıkları indirdik sırtımızdan. Görsen Emmi ekelik beş beş bizde. Babam hangi tarafa gittiğimizi sordu. Gittiğimiz yeri tarif ettik. “Görmediniz mi? Yanıklı’nın mezarlığında adamı öldürmüşler, üstüne bir battaniye atmışlar. Birazdan jandarma gelecekmiş” dedi!..

***

ÇATAL YOLU'NUN KAPISI

Sabah kalktığımda güneş doğmuş, namaz vakti geçmişti Emmi. Alelacele hazırlanıp yola çıktım. Belediye binası şehre yarım saatlik mesafede olduğu için evi kasabaya taşımamış, şehirden gelip gidiyordum. Makam şoförü de şehirde kalıyordu ve evi yolumuzun üstündeydi. Mahalleye girdiğimde, her zamanki gibi sokağın başında bekliyordu.

Arabadan indim: Sürücü koltuğunu, direksiyonu, dikiz aynalarını, vitesi, el frenini; debriyaj, fren ve gaz pedalını, sinyal kolunu, kornayı ve yolu kendine bıraktım. Ben hiçbir şey almadan arkaya geçip oturdum. Elimi ayağımı değilse de zihnimi meşgul edecek yeteri kadar yük vardı zaten bende.

Parti değiştirmemize rağmen, belediyenin ödenekleri hâlâ borçlara kesiliyordu. Bilirsin Emmi her gelen yönetici “enkaz” devralır. Bu aşağı yukarı her kurum için böyledir. Fakat gel gör ki, bize enkaz da devredilmedi. Hani enkazda yine bir şeyler olur elinle tutar gözünle görürsün. İki bin küsur nüfuslu bir beldenin belediyesine otuz işçi alınmış, beş de memur çalışıyor.

Fen memuru ticaret lisesi, muhasebeci imam hatip mezunu…

İşçi, memur ve encümen üyelerinden toplam dört kişinin adı da soy adı da aynı. Yirmi beş işçinin işine son verdik. Onlar da belediyeyi mahkemeye verdi. Çünkü ücretlerini ödeyemeden işten çıkartmak zorunda kalmıştık. İller Bankası kredisiyle kasabaya içme suyu projesi yapılmış, belediyeye ayrılan tüm ödenek oraya kesiliyor. İller Bankası kanalından geçmeyen bir-iki proje ödeneği aldık ama hiçbir yaramıza merhem olmadığı gibi, hazır “sen çok aldın, ben az aldım” kavgası çıktı bir de başımıza. –Hal bu ki herkes eşit almıştı- Hâsıl-ı kelam elin kolun bağlı Emmi. Düşün düşün bir yere varamıyorsun. O “bir yer” nereyse artık. Hepsi bir yana, akşam ormanın içine savrulan dinamitler bir çor-çocuğun eline geçerse… Bırakıp gelmiştik öylece. Ne yapılırdı ki? “Gidilmesin” dedik o kadar. Az uz bir yer değil ki, ip çekip, kurdele bağlayıp, giriş-çıkışa kapatasın bölgeyi. Kaldı ki, bizim millet öyle çevrilmiş bir yer gördü mü, “ne var ola” deyip hemen içine girer. “Burayı encümene mi verici, başkan kendi mi alıcı” diye ortalığı velveleye verirler. Sen hemen “dinamit” de. “Patlar” de.

Bir rüya görmüştüm gece Emmi, içi dinamit dolu bir davul patlamıştı. Okuyup üflememe rağmen, sonra bir iki rüya daha gördüm ama tam hatırlamıyorum. Bir düğün mü vardı. Çirkin mi çirkin bir gelin. Gelin, gelin miydi yoksa çam yarması gibi bir erkek gelinlik mi giymişti… Biz çocukken yaylada bazen öküzler; un ya da buğday çuvalının bir yamasını dişleriyle koparır ya da kazara, ağzı bağlanmamış bir çuvala yanaşıp, olanca buğdayı veya unu yerdi Emmi. Karnı tamamen şişen hayvanın etrafından önce su kapları uzaklaştırılarak, su içmesi önlenirdi. Daha sonra babam eline bir değnek alır, hayvanı yavaş yavaş yürütürdü. “Yatarsa ölür” derdi. Tarlanın içinde bir aşağı, bir yukarı gezdirirdi saatlerce… Demem o ki Emmi, ne uykum uyku oldu bu gece, ne uyanıklığım uyanıklık. Bir uyudum bir yekindim, buğday çuvalı yarmış tosun gibi evin içinde gezindim.

Esasen bu Çatal yolu bizim yaptığımız ilk yol değildi Emmi. Çıraklık eseri, acemi işi zannedilmesin. Bir avuç toprak, iki kel taş görünce, “Adamı hafakanlar basmış, uykuyu kaybetmiş” demeyin. Bundan önce yaptığımız yollar; kompresör, dinamit gerektirmeyen yollardı. Bir taraftan girilip, öbür tarafından çıkılıyordu. Hatta ilk yol seçimden birkaç hafta sonra, henüz küskünler barışmadan, bize oy vermeyen bir vatandaşın evine yapıldı. Dozer su deposu yeri açıyordu. Vatandaşın evi yüz yüz elli metre kadar uzaktaydı. Bir kısım kasabalıdan itiraz gelse de vatandaşın ricasını geri çevirmedik yolunu yaptık. Allah var bu yolu, ucundaki evde oturanlar kadar biz de kullandık. İki lafımızın biri “ilk yolu muhalefete yaptık” oldu. “Küskünler” dedim ya Emmi, seçim dolayısıyla birbirini incitmiş olan küskünleri barıştırmada da çok işe yaradı o yol. Bir nevi biz elimizi uzatmış olduk, biz vermiş olduk ilk selamı muhalefete. Kasabalıya örnek olduk senin anlayacağın.

Saat sekizden önce belediyeye geldik. Nasıl bir tesadüf ki, kasabadan altı tane yaşlı adam belediyenin bahçesinde oturuyor. Ali birer çay vermiş ellerine. Selam verdim. “Aleyküm selam” dediler hep bir ağızdan. Neden sonra fark ettim bana da çay verildiğini. “Hayırdır” dedim. “Derdiniz ne bu saatte?” İçlerinden en mukallidi “Bize karı bulacaksın başkanım” dedi, “onun için geldik”. Öbürleri de tasdik etti. Hepsi de bekârdı. Ağır bir şaka yaptım. Gülüştük. Mekânları cennet olsun, aralarında nasıl bir sıra yapılmışsa, hepsi birbiri ardınca göçüp gitti bu âlemden Emmi.

Akşam karanlık bastırdığı için inceleyememiştik dinamitli bölgeyi. Doğrusu öyle çok korktuğumuz gibi bir manzarayla karşılaşmadık. Birkaç kişi aşağıdan yukarı ormanı kolaçan etti. Ellerinde kapsülü, fitili kopmuş; çökelek dürümü gibi birkaç tane dinamitle geldiler. Ancak patlamamış ve üzeri toprakla kapanmış olan dinamitlerin işi biraz daha zahmetliydi. Tek tek bulunacak, fitilleri ve kapsülleri yenilenecekti. Ayrıca deliklerdeki dinamitler, elimizde kalanlarla ve ormandan toplananlarla güçlendirilecek, sağı solu iyice kapatılacaktı. Bu işleri Necati biliyordu. Muhasebeyi, hesabı kitabı da Necati biliyordu. Muhasebe memuru imam hatip mezunu, Necati ticaret lisesi mezunuydu çünkü. Ve henüz “Kemal Derviş”liğe yükselmemişti. Delikleri delip, “İşi var” diyerek ilk günden alıp götürmeselerdi kompresörü. Kompresörü götürmeselerdi bu işler çok daha çabuk olurdu tabi. Açılırdı sağdan, soldan bir iki delik, yerleştirilirdi dinamitler olur biterdi. Nasıl olsa elimizde dinamitimiz vardı.

Daha çok dinamit, daha fazla azim ve bunların biriktirdiği hırsla yaptığımız ikinci hamlenin sonunda kaya patladı. Her birimiz puslandığımız (saklandığımız) yerlerden toplanıp vardık. Geçidi koparmışız kayadan.

Kopardık geçidi Emmi! Eski düğünlerde gelin gelir. Attan iner. Evin kapısının önünde eline bir nar verilir. Gelin o narı yere çalar, nar parçalanır. Kaynana kapıyı açar. Kolunu kapının üstüne doğru uzatır. Gelin hanım kapıdan ve aynı zamanda kaynananın kolunun altından girer içeri. Masallarda tasvir edilen dev, masalında adı geçen canlı-cansız her şeyi yemiş. Bizim yola gelip sırtını dağa dayamış. Kol mu, kafa mı olduğu belirsiz, vücudunun üst tarafını yola doğru uzatmış. Sanki “İşte Çatal Yolunun Kapısı” diyor Emmi.

***

ÇATAL YOLUNUN DAVULCULARI

Kaya ağır, dinamit tahrip edici Emmi. Yol eski dininden oldu; önceden sadece açılmıyordu, kaya geçit vermiyordu, şimdi…. Şimdi her yer patlamamış dinamit doldu.

Adım başı habban, her adım tuzak.

Bir kısmı, patlayan üç-beş kaya ile ormanın içine savruldu. Diğer bir kısmı, olduğu yerde toprağa gömüldü dinamitlerin; bütün orman dinamit, kapsül, fitil Emmi.

Patlatmayı biraz geç yapalım diye düşünmüştük. Hani kimse olmaz olmamaya da yine de el ayak çekilir, koyaklar boşalır demiştik. Güneş bize göre batmış, yukarıdaki tepelerde işini henüz bitirememiş veya sorumsuz ufak tefek ışıklarını derleyip toplamaya, henüz ağzını bağlamamış olduğu harara doldurup gitmeye çalışıyordu. Doğru ya; o kadar dağı, taşı, dinamiti, kapsülü, fitili, gülüşü, alayı buncacık cüssemle ben taşıdığıma göre, güneşin de sırtına bindiği biri vardı elbet.

“O tarafa kimse gitmesin bir şey olmaz” dediler. Millete haber verdiler. Ömrü hayatında patlak tabancadan daha tahrip edici bir silah kullanmayan bana gel de anlat sen bunları. Sahiden, patlak tabanca mantarı değil ki, eline bir odun alıp, kafalarına vurup, hepsini patlatıp çıkasın şuraya…

Hayır Emmi. Dağ taş dinamit dolu şimdi.

Hadi gel de sabah et.

Veli Ali geldi, geldi paaat... paat… pat... dedirerek sepetli motorunu ayağımın dibinde istop etti. Mazman Ahmet’e; “Bunlara tavuk kestirecekmişsin, serin yerde yatıracakmışsın, Sırlı Ali Emmi’m söyledi, selamı var” dedi.

Biri orta yaşı geçmiş-geçmemiş, biri çocuk. Maraş’tan Çatalgedik’e kadar yolun tozunu yedirdiği; yiyemediklerini de üstlerine başlarına sıvadığı beş kişiyi, birini motorun terkisinden, dördünü sandığından indirdi. Çalıştırma pedalını ayağıyla düzeltti, birincisinde sanki hava dolduruyormuş gibi yarım, ikincisinde tam basıp motoru çalıştırıp gazladı gitti. Sadece havaya kaldırdığı, sol elini görebildim arkadan.

Ali’nin terkisinden genç sayılmayacak kadar, yaşlı olmayan bir adam indi. Elindeki tengirşek –fötr- şapkayı birkaç defa dizine vurduktan sonra, sol koltuğunun altına alıp iki eliyle önce kafasındaki tozları silkeledi. Başını tamamen kaplamış olan tozlar gidince, önceden hepsi beyazmış da cimri birinin bu beyazlığın arasına bir avuç siyah kılı, alelade serpmiş gibi bir kafa çıktı ortaya. Yine sol dirseğini, sanki şapka düşüyormuş da kendisi de tutuyormuş gibi, daha doğrusu şapkayı sol dirseğiyle tuttuğunu bize gösterir gibi veyahut “Bak Mazman Ahmet, çökersem seni yıkarım” dermiş gibi, dirseği koltuğunun altına yapışık şekilde, yüzünü-gözünü de tozlardan temizledi. Kaşları belirginleşti. Yüzü aydınlandı.

Mazman Ahmet adama şöyle bir baktı, “Ne o ulan Hoylu bizim boz eşeğe dönmüşsün, hangi zibillikte ağnandın –yatıp debelendin- sırtındaki semeri n’ettin.” dedi. Ve gidip kucakladı. Hoylu koltuğunun altındaki şapkayı sağ eline aldı. Ahmet Emmi’ye sarıldı. Eli Ahmet Emmi’nin sırtındayken, şapkayı sol eline aldı. Sağ eliyle Ahmet Emmiyi sol omuzundan iyice bağrına bastı. Sonra birbirinden bir adım uzaklaştılar. “Onu da sana bıraktık ağam” dedi. Gülüştüler. Mazman Ahmet elinde değneğiyle, adamları yamacına alacak şekilde bir iki adım geriye gidip durdu. Davuluyla motorun sandığından inen adam, o saate kadar elinde tuttuğu davulu yere bıraktı. Belinden davulun çomağını çıkarıp çomağın tutacak yerini davulun kasnağına, vurdukça davula dünyayı dar eden ince tarafını da davulun derisinin üzerine gelecek şekilde bıraktı. Esasen bunu yaparken hiçbir hesap filan da yapmadı. Elini beline attı. Çomağı belinden çıkarttı. İnsiyaki olarak oraya bıraktı. İki eliyle kafasını ve yüzünü sildi. Sonra yine iki elini kafasına götürüp, arkaya taranmış saçlarını, ileri-geri, sağa, sola silkeleyerek tekrar temizledi. Elini şalvarının cebine attı. Bir tarak çıkarttı. Sağ eliyle saçını önden arkaya doğru bir iki taradı. Bu arada sol eli de sağ eliyle birlikte gidip-geldi önden arkaya. Sonra tarağa şöyle bir baktı. Sol eline alıp, sağ elinin işaret ve başparmaklarını birleştirerek bir kere tarağın dibinden ucuna doğru birikmiş olan pamukçukları sıyırıp attı. Fakat bu hareket, tarağın diplerindeki yağdalı siyah katmanı temizlemek şöyle dursun, tarağı çirkin bir görüntüye soktu. Davulcu “temizlediği” tarağıyla biraz önce yaptığı gibi, iki eliyle saçını bir güzel taradı. Sırf bıyıkları ortaya çıksın, kendini göstersin diye kazınmış suratına nispetle, çok iri; kışın keçilerimizin yemesi için samana ek olarak baharda; Bozseki’den, Çatal’ın Beleni’nden yolup, kıvırıp, şekil verip kuruttuğumuz üçgül, sarı bakla ve geyik mercimeği otlarının burmalarını andıran bıyıklarını da dudaklarını tarağın ters istikametine büke büke taradı. Tarağı cebine koydu. Elini cebinden çıkarırken bir hamle daha yaptı, cebinden bir şey alacakmış gibi ama ondan vazgeçti. Belli ki cebinden aynasını çıkartıp, taradığı bıyıklarına bakacaktı. “Bıyıkları” diyorum, saçından emindi çünkü Emmi. Ya Ahmet Emmi’den ya da Hoylu’dan utandı. Aynayı alıp bıyıklarına bakamadı.

Bir altmış boylarında, yukarıdaki malumattan anlaşılacağı üzere, saçları arkaya taralı, “bakımlı” ve uzun bıyıklı, saçında ve bıyığında henüz beyaz bulunmayan davulcu üzerindeki tozları temizlemeye başladı bu defa. Önce balondan yapılmış Cin Ali adamlarını andıran, hiçbir oran ve hesaba gelmeyecek kadar büyük olan şalvarın uçkuru ile alt taraftan bağlanmamış olsa, yere düşüp patlayacak gibi görünen göbeğini silkeledi. Şalvarını ayakucuna kadar silkeleyip temizledi. Sivri burun yumurta topuk ayakkabısını, şöyle bir iki yere vurup, aşağıdan yukarı, göbeğinin duldasından görebildiği yerlerine bir daha göz attı. Sol eliyle, şalvarının uçkurunun düğüm yaptığı ve ilmek attığı yerinden tutarak, uçkurun kırışıklarını, şalvarın cebinin mesafesine kadar beline doğru itti. Sonra diğer tarafını da aynı şekilde düzledi. Ve şalvarın ön tarafı dümdüz, arka tarafı ise komple büzülmüş, kırışık daha doğrusu pile oldu.

“Şu bizim yeğen efendi, şu da onun sıpası. Mıstafa’mın zurnasına tavşanlar, komakertişler –kertenkele- halaya durur, peki şu zirzop kimin nesi. Davul çaldıracak adam bulamadın mı?” dedi Ahmet Emmi Hoylu’ya.

“O senin eğri şapkana kurban olsun ağam” dedi. Göz ucuyla, on sekiz yirmi yaşlarında, bir yetmiş boylarında, kara yağız delikanlıya işaret etti Hoylu. Delikanlı davulu sol onumuza aldı. Kayışı şöyle bir kıvırdı. Ahmet Emminin yanına doğru ilerledi. Tam önünde; Ekmekçi Mahallesindeki Maraş evlerinin enik kapısından içeriye giriyormuş gibi başını eğdi. Dizlerini büktü. Davulu sol eline bir tepsi gibi aldı. Yere çömelmiş bir vaziyette, alttan çubukla ve üstten de çomakla hafif hafif “tıngırdatarak” Ahmet Emminin sağından başlayıp etrafında bir daire çizdi. İlk eğildiği yere gelip ayağa kalktı.

Ahmet Emmi “Kaplumbağa Terbiyecisi” gibi elinde değnek delikanlıyı gözleriyle takip etti.

Delikanlı Ahmet Emminin tam karşısına geçti. Sağ ayağını biraz açtı. Davulu karnına aldı. Karnını biraz ileri doğru ittirdi. Elindeki çomağı havaya kaldırdı. Çomak davula indi!... Öyle bir patladı ki davul yer yerinden oynadı.

Ortada kimse kalmadı. Dinamitler, kayalar, adamlar, ağaçlar ve hatta dozer bile havalara savruldu Emmi.

Gözlerimi açtım, hafifçe doğruldum yatağın içinde. Neden sonra aklım başıma geldi. Üç ihlas bir Fatiha okuyup, öbür âleme irtihal edeli yıllar olan Mazman Ahmet Emmi, Sırlı Ali ve Davulcu Hoylu’nun ruhlarına bağışladım. Sağıma soluma üfleyip tekrar yattım Emmi.



***

ÇATAL'IN YOLU


Belediye binasının bulunduğu Çatalgedik; Çatal mevkiinin veya Çatal Dağı’nın, ya da en uygun söyleyişle, Çatal Tepesi’nin, yolculara geçit verdiği yerdir Emmi. Çatal ise; bizim Harmancıklıların elinin altında, mercimek, nohut zaman zaman çavdar, buğday ektikleri; hayvanlarını otlattıkları, dolma tüfeğini, cücük lastiğini kapanın “bir keklik kapıp” geldiği; köylü kadınlarının, ev halkı yatağından kalkmadan bir şelek odun veya evdeki keçiler için bir kucak hartlap dalı kesip geldiği yerdir. Yine burası; baharda köylü çocuklarının çiğdem söktüğü, sümbül topladığı, zirvesinde bir miktar ekime uygun yer olmasına rağmen, genelde orman ve kayalık bir yerdir. Gündüz köylüler tarafından avlanıp köye götürülen kekliklerin yerine, gece tilkilerin köyden tavukları alıp getirdiği; kuşların öttüğü, çakalların uluduğu bir yerdir. Köyün son evine en fazla, iki sigara içimi uzakta, birkaç yerinden patika yolla çıkılan bir tepedir. Ceyhan Nehri’ne, şimdiye gelecek olursak, Sır Barajına bakan etekleri ise Harmancık dışında, civardaki Yanıklı, Kocaseki köylülerinin de zaman zaman odun yapmak, dal kesmek ve hayvan otlatmak için gelip gittikleri yerdir.

İşte buradan, Çatal Gedikte bulunan belediye binasındaki makam odamda kapıyı kapatıp, Milli eğitim bakanı ve YÖK başkanlığı da yapmış olan, halden anlayacağını tahmin ettiğim bir dostuma mektup yazdım. Belediyemizin sıkıntılarını aktardıktan sonra partiden ayrılmak zorunda kaldığımı, affımı istediğimi yazdım.

“Lafın birini ver, birini koy” demiştin geçenlerde, madem öyle çürüğü-sağlamı bırakıp, sana Çatal’a yaptığımız yolu anlatayım Emmi:

Partiyi değiştirip, muhalefette olan milletvekilinin Doğru Yol’undan, iktidarın küçük ortağı olan milletvekilinin ANAP’ına geçince, boğazımızdaki düğümün bir bölümü çözüldü. “Caesar ve İskender, ikisinin birçok tarafları birbirine eşittir; ama Caesar’ın İskender’den üstün bir tarafı yoktur” demiş Montaigne ama yine de sabaha çıkacak kadar soluk alıp vermeye başladık. Dişimize kan değdi. Koalisyon hükümetinde bizim partiye verilmiş olan bakanlıklarda ve il müdürlüklerinde esamemiz okunur oldu. Ankara’da bakanlarla, genel müdürlerle görüşmeye başladık. Daha önce ulaşamadığımız, “toplantıda” olan il müdürleri belediyemizi ziyaret etmeye başladı. Hatta iş öyle hareketlendi ki, arkadaşlara biz randevu vermek durumunda kalmaya, zaman zaman da biz “toplantı”lara girmeye başladık. Bırak onu, il ilçe müdür atamalarında bile görüşlerimiz alınır oldu. Yemeklere, kahvaltılara çağırılır olduk. Toplantılarda, kürsülere davet edildik, elimize mikrofonlar verildi.

Ve Çatal’a yol yapacak dozer tırdan indirildi Emmi!..

Yapılacak yol çok, plan proje yapmaya zaman yok. Zaten plan-proje, belediye encümeni, il daimi encümeni, ÇED raporu, işe ödenek bulup programa aldırma; bunların hepsi herhangi bir yere yapılacak olan hizmetin yapılmaması için icat edilmiş bürokratik setlerdir, engellerdir. Eğer hizmet değil de iş yapmak istiyorsan; bir işi programa aldırmaya çalışacaksın. Hele belediyenin parası da varsa, aylarca Ankara’dan gelmezsin; hafta sonları, İstanbul, Antalya hatta Kıbrıs, hafta içi Ankara. Düşünsene Emmi, yerine vekil görevlendirmişsin, sen gelinceye kadar belediye başkanı maaşı alacak, o memnun. Belediye personeli başkandan kurtulmuş, onlar memnun. Kasabaya iş yapıyorsun ki, halk hepsinden memnun. Bak tekrar ediyorum Emmi. Belediyenin parası varsa bu dediklerim. Peki belediyenin parası yoksa? O zaman Çatal’a yol yaparsın.

Önce belediyenin karşısından, hali hazırda kullanılan patika yol güzergâhından yapmak istedik yolu… Olmadı. Hani dedim ya “ÇED” raporu lazım orası için. Çünkü kellesi vurulmuş iki toruğu –çam fidanı- var ormanın. Zaten kolcularla, Fatihler Mahallesinin su deposu yapılırken aramız açılmıştı. “Su deposu orman içine kurulmuş”.

Neyse “kolcu” lafı da uzun Emmi, sana daha sonra iyi bir kolcu lafı da anlatacağım inşallah.

O ilk güzergâhtan vazgeçtik.

Tepenin güney yamacından girmeye karar verdik.

İşi gücü olmayan, hatta işi az önemli olanlar da işlerini bırakarak; Çete Bayramında; dolmasını yapıp, böreğini pişirip Çiçek Sinemasına kurtuluş filmi seyretmeye giden, Maraşlı kadınları gibi toplandık dozerin başına. Fakat yol güzergâhı kumlu toprak olduğu için, bizim beklediğimiz kaya yuvarlanmasını seyredemedik. Toprağın sert bir çeşit kum olması, işi zorlaştırsa da iyi mesafe alındı ilk zamanlarda. Üç, dört yüz metre sonra, kumun içine kök salmış bir kayalık çıktı karşımıza. Ne yaparsan yap, neresinden vurursan vur dozerin bıçağını. “Yok” Emmi. Bir milim geçit vermiyor dağ. Fakat dozer operatörünü de gözüm hiç tutmuyor. Adamda kolesterol var, et yemiyor –sanki buluyor da- tavuk ve balık istiyor. Bazen barajdan tutanlardan balık alıyoruz ama balığın bulunamadığı zamanlarda, Maraş’tan tavuk almak durumunda kalıyoruz. Fakat biz, yol tarlalara çıkana kadar operatöre yemek vereceğiz, sonra kimin tarlasında bulunuyorsa o tarlanın sahibi yemek yapacak. Bunu baştan anlaştık kasabalıyla. Çünkü belediyenin bir kişiyi uzun müddet doyuracak kaynağı yok, kaldı ki, adamı şehirden getirme işini de belediye yapıyor zaten. Sabah sekizde daireden alıyoruz adamı; dokuz, dokuz buçuk gibi işe başlıyor, on buçukta çay molası, on iki yemek; saat üç, en fazla üç buçuk dedi mi yola çıkıyoruz. Aslında temiz bir adam, otu, sigarası, içkisi yok. Fakat” ustam daha saat üç, iki kürek daha vur” dediğin zaman para istiyor. “Mesai vereceksin” diyor. “Beşte Maraş’ta olmam lazım” diyor. Beynim patlıyor. Kaya kırılmıyor, yol açılmıyor Emmi.

Ve olmadı bıraktık. Hal bu ki, “Bir İbrahim bıçağı ikiye biçer taşı”. Gel gör ki, ne İbrahim var, eline bıçak alacak, ne İsmail, taşı kıskandıracak.

Yol yapılmadı, Çatal’a çıkamadık. Milletvekilimiz ve partinin ileri gelen adamları ziyarete geleceklerini haber verdiler bir gün. Uzun bir konuşma yazdım. İlk defa kasabamıza gelecek olan adamların alır yerlerine yumruklar, tepikler hazırladım, böğürlerine hançerler, omuz başlarına kırmalı fişekleri. Gözlerinde; kurban bayramının son günü, mal pazarında satılmamış, ellerinde kalmış kır tekeden farksız olduğum kasabalının gönlünü alacak köy lafları buldum Emmi. Ve millet belediyenin önüne gelip, kasabalının toplandığında da hazırladığım her şeyi tek tek sahiplerinin önüne döktüm. “Elif’ten Be’ye, görünmeyenden görünüre yol vardır. Yol, o noktadan açılır.” dedim. O gün herkes kendine düşen payı aldı. Alanın aldığı, alanı ne yapması gerekiyorsa, alan öyle oldu. İşin sonuna doğru vekile yoldan bahsettim. “Hemen şurada” dedim. “Dozerle açamadık” dedim. “Dozeri de alıp götürücüler” dedim. “Nasıl bir kaya bu, hadi bakalım” dedi. Kalabalık bir grupla gidip baktık. İçlerinden biri “bizdeki kompresörü gönderelim, dinamitleyip çıksınlar” dedi. Ayaklarımızı yere vurup, pantolonlarımızın paçalarını silkeleyerek döndük geri belediyenin önüne. Partililer hep birlikte geldikleri araca bindiler. En son vekil girdi araca. Vekilin tozlanan ayakkabılarını göstererek, bizim Yahya’ya işmar ettim peçete verilmesi için. Yahya peçeteyi vekilin eline vermek yerine, elinde peçete ile adamın ayakkabısına hamle yaptı. “Estağfurullah” deyip peçeteyi aldı Yahya’dan vekil. Ayakkabısının tozunu, şöyle bir sildi. Düdük çaldılar, el salladık. Ve saniyeler içinde, halk oyunları ekibinin oyunu bitirdiği anda, tüm oyuncuların ayaklarını ileri atıp durması gibi, Yahya’nın önüne ayaklar uzatıldı. Yahya hepsine tek tek cevap yetiştirdi Emmi.

Sırtıma en kalın kendirle yüklenmiş olan ve günlerdir taşıdığım; her gün ve her gece bin defa kırıp parçaladığım ve yine de bir türlü ağırlığından kurtulamadığım kaya, bir anda yuvarlandı gitti Çatal’ın güneyinden aşağı. Meğer dünya ne kadar hafifmiş. Meğer az önce beni taşımayan ayaklarım ne güçlüymüş Emmi.

Delikler açıldı. Dinamitler geldi. Fakat dinamiti deliklere yerleştirip, kapsülleri ve fitilleri ayarlayacak ve ateşlemeyi yapacak adamın işi varmış. “Ben yaparım” dedi Necati “daha önce çok yaptım”. Karakola haber verdik. Jandarmalar geldi. Emniyet tertibatı alındı. Millet uzaklaştırdı. Patlayacak yeri en iyi gören, asfalt yola geçtik biz de. Fitil ateşlendi.

Otlatıp getirdiği inekleri alelacele ahıra sürüp; düğüne koşan, eline geçirdiği ilk tabağı kavurma kazanın başındaki emmiye uzatıp, “kalmadı” cevabını alan aç çocuklar gibi kala kaldık ortada Emmi. Biri ikisi patladı, birkaç kaya bir-iki metre yükseldi. Fakat kayalar bize dil çıkarmak için mi çıktı, yoksa dinamitin etkisiyle mi yükseldi, anlayamadan yuvarlanıp gitti. Diğerleri? Diğerleri hepsi birden yerlerinden kalktı, ayaklandı, ellendi, kollandı, pazulandı geri sırtıma bindi Emmi. Karakol komutanı, jandarmalar ve orada bulunan köylüler el birliği edip, kendirlerle yeniden bağladılar, içi dinamit dolu kayaları sırtıma.

***
SULAR BULANIK MI KALSA EMMİ

“Dosyaların için ömür az emmi/İstersen sen yenisini yaz emmi” Demiştin geçenlerde. İnsan kocadıkça dünyaya daha mı çok bağlanıyor ne Emmi? Eskiden, yeniden vazgeçmek şöyle dursun, her gördüğünü de alası geliyor; vermeye gelince, kırk dereden su getiriyor da kendinden bir zırnık koparmıyor.

Ekmek istiyorsun adam sana laf veriyor, laf bedava çünkü ve herkesin ağzının içi laf dolu. Madem öyle ben de sana bir laf vereyim Emmi:

Her ne kadar öğleden sonra yüzmeye gidecek olsam da biraz daha fazla hareket edebilmek için ekmek almaya, Halk Ekmek büfesine doğru yürüdüm Emmi. Parkeleri yalap-şap döşenmiş bizim sokağı bitirip, Abdurrahim Karakoç Ortaokulu’nun arkasından yürürken, öğrenciler de teneffüse çıkmışlardı. Her pencereden üç beş çocuk dışarı bakıyordu. İkinci kat pencerelerinin birinden kafasını dışarı çıkaran bir erkek çocuğu, alttakilere çaktırmadan aşağı doğru tükürdü. Bir kız öğrenci kafasını son anda kurtardı, yukarıdakinin tükürüğünden.

 “Tükürük” dedim de Emmi. İlkokul birinci sınıf öğretmenim hemen birkaç site ileride oturuyor.  Az sonra evinin önünden geçeceğim. Camide de karşılaşıyoruz zaman zaman. Ben daha önce görmüş, fakat tanımamıştım hocayı. Bir gün babamgil bize iftara gelmişlerdi. Teravihe de beraber gittik. Birinci safta, İmamın arkasında oturan Mustafa Hoca babamı tanıdı; “Sen Duran değil misin” dedi. Kucaklaşma ve sarılma faslını namaz sonuna bırakarak sade tokalaştılar. Tebessüm ettiler. İki dostun yüzüne kırk sekiz yıl sonra görüşmenin hazzı yayıldı. İşaret diliyle konuşuyormuş gibi garip hareketlerini, merkezi ezanın “Allahuekber”i ile bitirerek, ellerini dizlerine koydular.

Ben, merkezi ezana; ezanın bir yerden okunup, diğer camilere bir kısım aletlerle aktarılmasını pek hoş bulmadım oldum olası. Geçenlerde köyde cuma günü hoca hutbeye çıktı, bir zaman etrafa baktı, baktı iç ezan okuyan kimse yok, kendisi okudu. Bir cami dolusu insandan, bir “Allahuekber” diyecek adam çıkmadı Emmi. Yani şehir neyse, köyde merkezi ezanın ne lüzumu var. Ezanın hangi vakit, hangi makamla okunacağını ne köydeki imam bilir ne de dinleyen köylü vatandaş. Çıkıp dili dönen, aklı yeten bir insan okusun.

Mustafa Hoca’nın köyde öğretmenlik yaptığı zamanlarda, ekimin sonu kasım dedi mi yağmur, kar eksik olmaz köyde.  Henüz çeşme yok.  Sularımızı, yazın köye gelen sulama suyu arkından, kışın  -arklar aşırı yağmur ve sellerden bozulduğu için- derelerden alırız. Bizim köyün iki yanında iki dere var Emmi.  Kocabendinin Deresi köyün girişinde, Zavraklı Dere çıkışındadır. Hoş giriş nere, neye göre giriş, neye göre çıkış. Henüz yol olmayan bir yerin girişi-çıkışı mı olur. Nereden girersen gir. Soba küreği gibi bir coğrafya; yukarısı dar ve dik, aşağısı düz ve geniş. Bir helkeyi toprakla doldur, sonra yere dök, üzerine bir sahan tası su boca et, suyun akıp iz yaptığı yerler dere, değmediği yerler tepe!..  Kırk şairi, elli yazarı yanyana getirsen; övecek, yazılarını şiirlerini süsleyecek bir şey bulamazlar. On ressam çağırsan, beş heykeltıraş ayarlasan ne yapacak resme konu ve ne de yontulacak heykele ilham verecek bir manzara, bir model çıkar. Patika yol diyecek olsan, dizine kadar çamur Emmi. Sağda solda manzara dersen; aşağıda Ceyhan Nehri var, bulunduğumuz yerden görünmez, karşımız dağ, sağımız-solumuz ardımız dağ Emmi. Gökyüzünün bir çelik çavdar ekecek kadar yeri görünür, o da kış olduğu için bulutla kapalı. Ağaçlar desen yaprağını dökmüş, dımdızlak, ortada kuru daldan başka bir şey yok. Kaldı ki o kuru dal dediğin, az bir rüzgâr gördü mü, hele hele gece rüzgârın yolunu kesti mi bir uyku düşmanı olup çıkar. Hatta bir akşam İbiş Emmigile iki garip misafir gelmiş; Adanalı mı neymiş adamlar. İbiş Hürü Ebem bunlara yemek pişirmiş, dağ çayı demlemiş, yatsılık hazırlamış, “Goz kırın, armut soyun” demiş. Küçük içeriye yer sermiş. Döşeğin bir tarafına yastık, bir tarafına yastık olmadığı için minder koymuş. İki garip Adanalıyı; ayakuçlu-başuçlu bir döşeğe yatırmış. Üstlerine yorgan vermiş. “Allah rahatlık versin” demiş. Esasen evde bir döşek daha varmış ama İsmail’in evini ayırırken O’na vermişler. Dolayısıyla evde bir kendilerinin yattığı yer yatağı, bir de misafir için sakladıkları döşek kalmış. 

Sabah İbiş Emmiye, “Emmi” demiş misafirlerden biri, “Deniz buraya çok mu yakın. Sabaha kadar dalga sesinden uyuyamadık”. Gülmüş İbiş Emmi, değişik bir şekilde gülerdi. Gözleri tam karşıya bakar; sanki Büyük Sır’daki bakkal ve aynı zamanda terzi; lazım olduğu zaman imam olan İmam Çavuş’a gömlek diktiriyormuş da gömleğin yaka ölçüsünü veriyormuş gibi kafasını düz tutup, oturduğu yerde aşağı yukarı zıplamaya çalışıyormuş gibi hareket eder, gözlerinin etrafına biraz kırışık toplar, ağzını fazla açmadan tebessüm ederdi. “Burada deniz meniz yok” demiş. Kıpkırmızı yüzüyle. Deniz meniz yok Emmi köyde, yalnız İbiş Emminin evi bahçelerin içerisinde ve her yönü kavak ağaçlarıyla dolu.

Okulun olduğu yere Zavraklı Dere yakın. O bölgedeki evler ve okuldaki öğretmen suyunu oradan; bakır bakraçlarla, yağ tenekeleriyle ve teneke helkelerle eve getirir. Bir de bizim “Bardak” dediğimiz kaplar vardı. Yirmi, yirmi beş santim eninde, altmış yetmiş santim boyunda bir çam kütüğünün bir tarafı oyularak; tutacak sap yapılır, saptan kalan yer inceltilerek takriben onbeşe onbeş santim gibi bir ağız yapılır. Sonra diğer taraftan kütüğün içi oyularak, ustasının bildiği kadar inceltilir. Daha sonra geniş olan yeri bir tahta ile içeriden kapatılarak çivilenir. En sonunda, başparmakla açılacak kadar hafif ve bir o kadar da narin bir kapak yapılarak bardak tamamlanmış olur. Tabi tamamlanması bardağın kullanılması için yeterli sayılmaz; suya yoğun reçine kokusunun geçmemesi için bir müddet bardak suyla doldurup bekletilir. Yeşil zeytin tatlılama gibi düşün Emmi. Fakat ne kadar su doldurup boşaltılırsa boşaltılsın, o çam ağacının kokusu hiçbir zaman gitmez. “Övecek bir şey bulamazlar” demiştim ya Emmi, belki bu bardaklar övülebilir. Çünkü onun suyundaki rayiha hiçbir kapta bulunmaz.

Ben ekmek büfesine tam varırken, görevli delikanlı arkadaki bir dükkâna girdi, fakat beni ve benden önce ekmek almaya gelmiş olan arkadaşı gördü. Gördüğü için olacak ki, çok kısa bir zaman içerisinde döndü. Diğer arkadaşa “Bir lira için yüz kırk liradan olamam” dedi. Bir lira ne yüz kırk lira ne çok da üzerinde durmadım, durmaya da değmez zaten. Adama vereceğim yetmiş beş kuruşu, o da bana bir ekmek verip savuşturacak. Hepsi bu.

Şeffaf poşet içindeki ekmeği sallaya sallaya tekrar evin yolunu tuttum. Okulun teneffüs saati bitmiş, öğrenciler pencerelerden gitmiş, sıralara oturmuşlar fakat henüz öğretmenler derslere girmemişlerdi.

Bu ara bizim hanım yine Karatay diyetine başladı. Allah’ın her sabahı, her kahvaltısı bir tartışma içinde geçiyor: Aslı biraz geç yattığı için haliyle geç kalkıyor. Hanımla biz karşılıklı oturuyoruz masada, Aslı benim solumda, hanımın sağında oturuyor. Hanım kendine bir koca tabak yeşillik hazırlıyor, Yeşillik tabağında; marul, maydanoz, tere, yeşilbiber, salatalık, domates; yanında yeşil zeytin, ceviz, en az iki haşlanmış yumurta, yarım kâse çemen, birkaç çeşit peynir. Ekmek… Ekmek yok, bu diyette ekmek yasak. Aslı her kahvaltıda, -cumartesi pazar hariç- bir parça ekmeği bölünebilecek en küçük parçalara ayırıp önüne koyuyor, “ye” dedikçe küçük parçanın en küçüğünü ağzına götürüyor. Elinin gölgesi tüm kâseleri dolaşmasına rağmen, çatalı ağzına götürmeden –çünkü hiçbir şeye batırmıyor- geri aldığı yere, çatalı incitmeden bırakıyor. Bize gelince; son güzde doğmuş ve ilkbaharla birlikte otukmuş, gürbüz erkek oğlakların; tepenin güney yüzünde, yeni çıkmış otların arasına daldıkları gibi dalıyoruz kahvaltı kâselerine. Ara sıra yan gözle Aslıya bakıyorum; sabah evden çıkarken anasının yoğurduğu hamura bakmış; tere yağlı, çökelekli bazlamaların komşu çocukları tarafından iştahla yendiğini görüyormuş gibi başını yere eğmiş, elinde küçük bir çöple yeri kazan, kazdıkça bazlamaya ulaşacağını düşünen, henüz davar güdecek kadar büyümemiş, büyümediği için uzaklara gönderilmeyen, kuşluk vakti eve gelmesi gereken ve dolayısıyla azık çıkını verilmeyen, fakat her hâlükârda ekmek bitince gelebilecek küçük bir oğlan çocuğu edasıyla, sandalyesinde öylece oturuyor. Ara sıra bulunduğu yerin sinekleri, evde gün doğmadan tahta kaşıkla içtiği ve içerken döşüne döktüğü mercimek çorbası bulaşıklarına konuyor, bizimki eliyle onları kovup, tekrar bazlama çukurunu kazmaya devam ediyor gibi hareketler yapıyor. Bazen oğlaklarına güzel bir otlak bulmuş olmanın huzuru yayılıyor gibi oluyor yüzüne. Fakat bir anda böğrüne sakırga konmuş buzağı gibi sıçrayıp atıyor o duyguyu. Ve “Elhamdülillah” deyip kalkıyor. Yarım saat sonra uykusu dağılıyor ve dünyanın en uysal yaratığı oluyor. Sonra sürünün içerisine analarını emmesi için bırakılmış ve anasını en son bulmuş oğlak telaşıyla yeniden oturuyor kahvaltı masasına.


 “Ekmek almaya” dedik, tükürüğe bulaştık Emmi. İşte o kış günü o derelerden akan sular var ya; bildiğin boz bulanık, mırık akar. Kullanmak için evde bir gün bekletmen lazım. Tabi onu bekletecek kadar kabın varsa. Öğretmen suyu öğrencilere getirtirdi. Büyük abiler vardı. –Bu cümle garip oldu- Biz “abi”yi şehre gelince belledik, köyde bizden büyük gençlere “ede” derdik, cümlenin garipliği ondan Emmi. Bazen abilerle su taşımaya ben de giderdim. Yalnız, öğretmen bizi çok fazla döverdi. Hele hele eli kulağımızdan hiç gitmezdi. Öyle ki sınıfta yürürken, elinde birinin kopmuş kulağı var zannederdik. Aradan elli yıl geçmiş, ben emekli olmuşum, hoca emekli olmuş, bazı arkadaşlarımız vefat etmişler. Şimdi düşünüyorum da Emmi... Hadi bırakalım sular bulanık kalsın.

***
DUT YETİREN

Emmi sana değişik bir mektup yazmanın heyecanı içerisindeyim ki, selamı bile unuttum. Mektubuma başlarkene selam eder; büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim, taydaşlarımın da ellerini sıkarım. Nasılsın iyi misin, iyi olmanı Cenabı-ı Allah'tan temenni ederim. Orada havalar nasıl Emmi, inşallah iyidir. Bizleri de soracak olursan, çok şükür iyiyiz bir yaramazlık yok. Burada havalar iyi.

Dutlar yetmeye başladı Emmi. "Dutlar" dedim de Emmi, bu mektupla birlikte sana cansız bir resim gönderiyorum. Bak bakalım ne olduğunu bilebilecek misin. Emmi bu bitkiye "Dut Yetiren" derdik biz çocukken. Dut yetiren değişik bir bitki Emmi; say ki hayal otu, say ki rüya bitkisi, say ki umut Emmi. Murat Ali (Allah uzun ömür versin) mahkemede hakimden beraatını istemiş. Hakim kanunen tutuklanması gerektiğini söyleyince; "Türkiye'nin kanunları cücük lestiğine beezer, buradan Angara'ya gadar uzar, bitii sündür" demiş. Yani laf uzun götür gidebildiğin yere kadar Emmi.

Köyde çocuklar; güttükleri oğlaklarla, kuzularla; diktikleri fidanlarla büyürler Emmi.

Farkında olmadan büyürler köyde çocuklar, oğlak büyütüyorum derken kendiler büyür.

Bazen öyle olur ki, bir yılda bir kaç yaş birden büyüyüverirler. Yaşları beşi-altıyı buldu mu, oğlanlar babalarının, kızlar analarının işinin ucundan tutmaya başlar. Köyde beş-altı yaşına gelmiş bir çocuk, şehirde on-oniki yaşındaki bir çocuğun aldığı sorumluluktan daha fazlasını yüklenmiştir. Ya da şöyle izah edilebilir; beş yaşındaki köylü çocuğu, on yaşındaki şehirli çocuğundan daha büyüktür Emmi.

Emmi oğlanlar büyür, kızlar büyürdü amma, köyde dutlar yetmezdi. Sabah ilk uyanan, kimseye çaktırmadan duta bakardı yetmiş mi diye. Daha sonra oğlak gütmeye gittiğimizde, de gizli gizli dut yetireni aramaya başlardık. En nihayet günlerden bir gün bulurduk Emmi dut yetireni. Biz oğlakları veya piicikleri, (buzağı) o gün hangilerini otlatıyorsak işte, sabah kaçta kalkıyorsak artık; güneş Büğlerin Kayasına indiği vakit otlatmayı bırakıp eve getirirdik. Kırlardan topladığımız ve koynumuzda sakladığımız dut yetiren otunu da hiç kimse görmeden bir dutun dalına asardık. O günden sonra da her fırsatta gidip-gelip bakardık dutlarımız yetmiş mi diye.

Akşam oldumu yatağa girdiğimizde bile uzun zaman onun hayalini kurardık. Çocukluk bu ya, sabah kalkmışız ki ağ dut yetmiş. Koşarak diğer kardeşlerine haber ediyorsun, "dut yetmiş" diye. Çoğu zaman kurduğumuz hayalin sevincinden yatağın içinde gülerdik. Düşünsene Emmi, serin ilkbahar akşamında yatmışsın; avuçların birbirine yapışık ve bacaklarının arasında ve bacaklarını karnına kadar, boynunu olabildiğince içine çekmişsin. Yani olabildiğince büzülmüşsün, mitil yatağın içinde. Bir anda gülüyorsun. Sanki senin gülmeni bekler gibi, diğer kardeşlerin de gülmeye başlıyor. Herkes biri birine, ne için güldüğünü sorar, ama ilk başta herkes "heeç" der. Sonra da kardeşlerden biri; "ben bir şey biliyorum" der. Diğer kardeşler "ben de bir şey biliyorum" derdi. Sonra da işin aslı ortaya çıkardı. Herkes ayrı bir duta, dut yetiren koymuş. Gerisini bilirsin Emmi çelet (yaramaz) çocuklar gibi boğuşmaya başlardık.

Sabah uyandığımızda yine yetmezdi dutlar. Bundan sonra eşgere bütün dutlara asardık dut yetireni.

Bir sabah bakardık ki babam evde yok. Anam, "çadır kazığı kesmeye gitti" derdi. Ve biz oğlakları gütmeye gidecek zaman babam bir yük kazıkla, süvenle (şapta) gelirdi. Tok sesler çıkararak, birbirinin üstüne dökülürdü yeni kesilmiş çam torukları, eşeğin semerinden Emmi. Olsun yine de bir umut her zaman vardı. Belki babam hazırlık olsun diye kesmişti çadır için gerekli ağaçları. Belki de "Andırına giderim fırsat olmaz başka" diye düşünmüştür.

Yine de sabah oğlakları ağıldan alırken yüzümüzden düşen bin parça olurdu Emmi. Nihayetinde dut yetmemişti. Üç-beş gün içinde de Emir Hasan'ın Durdusu kamyonu çekip gelecekti. Hal bu ki o kadar dut yetiren asmıştık dutların dallarına.

Çadırdaki ilk akşam, Maraş'ta yediğimiz çarşı ekmeği ve helvanın lafı ile geçerdi. Sonraki akşamlarda ise; "O benim gördüğüm yetik duttu" diye tuttururdu her çocuk. Güya partal yüklü kamyonun en tepesine oturmuş da, dutun en tepesine bakmış da orada beyaz dutu görmüş Emmi. 14.04.2015


***
BALYOZ

Çocukluğumda Pazarcık'ta bir demirci dükkanında çalışmıştım. Kalfalardan biri:

"Bana iş vermiyorlar" diyerek bir gün işe gelmemişti.

İkinci gün işe geldiğinde, eline kocaman bir balyoz verdiler. Örsün üzerindeki demire ilk vuruşunda balyozun sapını karnına vurdu. Niye iş vermediklerini o şekilde anladı.

"Bir Hocam"ın olduğu resimlerde yer alamamaktan şikayet etmiştim hep. Bu hafta çağırdılar, resmi çektirdiler: Yunus Abi, Hacı Ahmet, Ferhat ve Dr. Mehmet şahit ki; başka bir dünyadan başka bir şehre gelmiş gibiydim.

Dönüşte arkadaşları bırakacağım yerleri şaşırdığım gibi, evi bulmakta da zorlandım. Uzun lafın kısası; Kaldıramayacağın balyoza sarılmaya-cakmışsın.

***

AYKIRILIĞINI DOĞRU HAYKIRAN DERGİ: h-aykırı


Sevgili kardeşlerim; Ökkeş Karakiprik-Helim Dur,  tarafınızdan dünya medyasına armağan edilen, h-aykırı adlı derginizin 10 numaralı nüshası bir vesile ile elimize ulaştı. Oldum olası bu türden emekleri çok severim. Cenab-ı Mevla'ma sonsuz hamd-ü senalar olsun ki, bu fakiri sizinle aynı asırda yaşattı. Ve bu garibi böylesine muhteşem ve iddiasızlığıyla iddiasını haykıran h-aykırı dergisini okuma zevkine nail etti.

Böyle bir dergi çıkardığınız için; böylesine muhtevalı, böylesine doyurucu bir dergiyi dünya medya takipçilerine armağan ettiğiniz için; döndükçe dünya, sizlerle öğünecektir. Bu sahaya emek verenler, pahalı, yazıhane dergilerinin kuşe kâğıdı sayfalarına baktıkça sizin samimi derginizi hatırlayacaktır.

Bu dergiyi ben okurken dinlediklerine kalbimin kani olduğu, gözle görünür ve görülmez tüm canlı ve dahi cansız varlıklar, (cansız varlıklar diyorum çünkü: ..."Kar yağsın Rabbim! Kar yağınca gökler bembeyaz olur açılıverir tüm saflığıyla; yalansız, riyasız, hudutsuz... Belki şehir utanır. ..." satırları belki ölüleri diriltmez ama; asfaltın, sokağın, kanepenin, koltuğun bile anlayacağı, hazır ola geçip selam duracağı mısralardır) sizlere dua ve tazimde bulunacaklar. Raziye Yıldız'ın fikirli çayı kelimenin tam manası ile muhteşem. Helim Dur'a;" ... Koştum caddelerde hep karanlıktan perdeler/Çağın elinden tutacak bilgeler nerdeler..." dizeleri için aynaya bakmasını salık veriyorum. Tüm yazılar birbirinden güzel, buraya yeniden yazmak istemiyorum. Yine de sloganlara, derginin kimlik bilgilerine ve Erol Kaf'ın, ..."Kaçalım hacı dayı/bunlar bizi kendilerinden sanıyor." mısralarına değinmeden geçmek istemiyorum.

Sevgili kardeşlerim; Ökkeş Karapikrik, Helim Dur, Arif Bilge (Arif Arif midir yoksa Arif midir tam çözemedim amma), Murat Soyak, Raziye Yıldız, Oğuz Yılmazer, Gazi Balcı ve Fatma Nur İlhan ve bu dergi çıkarken ve çıktıktan sonra maddi manevi destek olduklarını zannettiğim cümle beldeler: Limonlu, Kocahasanlar, Erdemli, Arpaçbahşiş, Kargapınarı, Kösebucağı ve ayrıca yanlamasına Karataş ve diklemesine Ürdün halklarına da ayrıca teşekkürü bir borç biliyoruz. aykırılığınızı o kadar güzel h-aykır(ı)mışsınız ki ancak bu kadar mükemmel olur.

Sevgili kardeşlerim denize uzak beldelerde yaşayanlar, deniz kenarındaki beldeleri plajları ve açık-seçik insanları ile hatırlarlar genelde. Kahramanmaraşlı olarak benim de bir nebze kafamda öyle bir düşünce vardı. Sizlerle yeniden Afşin Bey'in kılıcını denize batırmasını hatırladım. Sizler bize, yeniden Piri Reis'i hatırlattınız.

Umarım denizin rengini sizler belirler, ülkelerin sınırlarını sizler çizersiniz.

Kimsiniz, kimden kaçıyorsunuz bilmem ama siz gerçekten bizdensiniz.


Selam ve dua ile. 

***

KAP TOPLAMAK



Muhterem Emmi: Mektubuma başlamadan önce selam eder; büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim. Taydaşla- rımın da ellerini sıkarım. Hal ve hatırını sorar Cenab-ı Allah'tan sağlık temenni ederim.Değersiz kardeşin Hasan'ı da soracak olursan; çok şükür iyi ve rahatım, gurbetlikten başka bir derdimiz yok hamdolsun.
   Epeydir yazmak istiyordum, çok şey birikti sana anlatacağım. Bu devirde senin gibi, insanın her şeyini anlatabileceği çok bir dost kalmadı.
        Hatırlar mısın Emmi: Eskiden bir köyde bir düğün olduğu zaman en çok çocuklar sevinirlerdi; kavurma yemek vardı çünkü işin içinde, doyana kadar yemek vardı.
    Gelinin alınacağı gün kız evinde öğlen yemek verilirdi düğün seğmenine. Yemek her düğünde aynı olurdu; kavurma. Kavurma dediğim yanlış anlaşılmasın Emmi, etli nohut sulusuna kavurma derler bizim batı köylerinde. Kurban bayramında et gören bir insan için, etli nohut sulusu bulunmaz bir nimettir.
       Düğün seğmeni kız evine vardığı zaman yemek hazırlıkları başlardı. Düğünün ileri geleni, ya da Abdal Ağası: "Hadi bakalım gençler kap toplamaya gidin" derdi. Gençler köydeki evleri tek tek gezerek, evde o an için kullanılmayan yemek kaplarını ve tahta-demir kaşıkları toplardı. Aslında hiç bir evde ne fazla kaşık, ne da kap olurdu. Fark etmişsindir Emmi, "tabak" demiyorum, kap diyorum. Bizim eski evlerde tabak olmazdı çünkü. Kap olurdu: Tepsi, şoğra ileğeni, köfte ileğeni v.s. Genelde kadınlar kaplarını önceden hazır ederlerdi, gelecek gençlerin çabucak alması için. Hatta birçoğu, çardağın ucuna bırakırdı geçlerin alacakları kapları. Bazı kadınlar ise çocuklar geldiğinde verirdi kapları. Bir kısım evlerde o kadar az kap olurdu ki, olan kapta da akşamdan kalma yiyecek bir şeyler olurdu. Evin hanımı ya hiç kap veremez (ki bu milyonda bir olur) ya da kabın içindeki yemeği, çardağın ucundan zibilliğe serperek kabı çalıveririp (alelacele yıkayıp) verirdi. Aslında evin o yemeği dökmekle çok bir zararı olmazdı Emmi, nasıl olsa öğlen yemeğini çor-çocuk hep beraber düğün evinde yiyeceklerdi. Hele hele seğmen az olur kavurma artarsa belki kendi evlerine akşam yemeği için bile, verdikleri kapla kavurma gönderilirdi. O zaman iyi ki dökmüş olurdu akşamdan kalan yağsız bulgur aşını.
    Süleyman dayımın el tezgâhında dokumuş olduğu kıl veya pamuk çuvallarla toplanan kaplar kavurma kazanının yanına getirilirdi. İşte bu Emmi, köylü kadınlarının ipliğinin pazara çıktığı gündür. Kim pasaklı, kim trendiz burada belli olur. Aslında bir defada olacak iş değil ama yıllar yılı aynı kaplar geldiği için, hangi kap hangi evden geldi, kazanın başındaki bilirdi Emmi.
 Emmi bilirsin köyde yemekler yer sofralarında yenirdi. Çardaklar gatille (bıçkı-testere) biçilmiş tahtalardan yapıldığı için yamuk-yumuk olurdu. Hatta birçok ev, yerden yapma olduğu için sergiler direkt olarak toprağa serilirdi. Onun içindir ki kaplar da insanlar gibi o sağlıksız ve düzgün olmayan zeminlere koyulurdu. Günde en az üç defa altı, yanı-yönü taşa toprağa değen kapların oraları-buraları ezilir bükülürdü. Dilim varmıyor amma Emmi, bir de kaplar köylü kadınlarının kafalarında bu hale gelirdi. Yemeğin yağını, tuzunu bahane eden bazı tebeet (iyi huy) sahibi olmayan insanlar yapardı bunu. 
    Kapların o ezilen yerlerinde zamanla yemek artıkları birike birike orada siyah nokralar oluşmaya başlardı. Zamanla o siyah noktalar büyüyerek çok çirkin bir görüntü meydana getirirdi. Kadınlar ancak haftada, on günde bir çepel yurken kaplarını gayreeçlerdi. (İnce kumları elle paslı yerlere sürerek, pasları çıkartmak) Geyreeçleme işi bir nevi zımparalamaya benzer Emmi. Onun için bu iş çok sık yapılamaz, çünkü bu işlem sürekli yapıldığı zaman kapların üzerindeki kalay tabakası aşınır, kapların bakırları çıkar ve içinde yemek yenmez olurdu. Bir kere bir kabın en ufak bir köşesinden bakırı çıktı mı, o kaba bir daha yoğurt, ayran gibi şeyleri koyamazsın Emmi. Koyduğun andan itibaren bakır nokta büyümeye başlar. Bir tarafında bakır, diğer tarafında siyah nokta ve bir müddet sonra da tamamen kullanılmaz olur kaplar. Kullanılmaz olur, kalaylanması gerekir. Kalaycı ancak yılda bir kere gelir köye, o da yazın. İstersen yaza hiç girmeyelim Emmi, yaz çok uzun olur köylü için. Yaz demek iş demek Emmi ve yaz demek gurbet demek köylü için.
    Damların başına serilen sofralara, önce misafirler oturtulur ve ekmekler dağıtılırdı. Ekmekler dağıtılırdı ama kavurma o kadar kolay dağıtılmazdı, kazanın kapağının merasimle açılması gerekirdi. Yemek yapan, ancak o günün şartlarında iyi bir bahşişle açardı kazanın ağzını. Kazanı her adam açtıramazdı Emmi. Ya köyden ileri gelen biri, ya da zengin bir misafir açtırırdı. İlk yemek kazanı açtırana, yani bahşişi verene verilirdi. O yemek ya kesilen hayvanın döşü ya da lop etli bir yemek olurdu. Sonra kazanın başındaki, köyde hasta olan ve düğüne gelemeyenlere uygun kaplarla kavurma gönderirdi, bu kaplar; çitil, kuşkana kazan, sahan tası olurdu genellikle.
    Misafirler, adamlar derken Emmi sıra çocuklara gelirdi. Çocuklardan çelet (açıkgöz) olanları; çepellerin içinden bir çepel kaşık alır onu yıkar, şalvarının cebine veya gömleğinin içinden şalvarının bağına tuttururdu. Kavurma yeme sırası çocuklara geldiğinde millet kaşık ararken, bu gözü açıklar, kavurmanın etini seçmiş olurdu bile.
    Sahi Emmi, düğün yemeği bir köyün tüm davranış biçimini ortaya dökerdi. İnsanların işçimeni, tembeli, gudumsuzu, (açgüzlüsü) gudumlusu, bu yemekte belli olurdu. Çünkü yemek kapları çok büyük olduğu için bir kaptan en az dört-beş kişi yemek yerdi. Bu arada kimin nereye nasıl oturduğu, neyi nasıl yediği de ortaya çıkmış olurdu. Essahtan bazı adamlar vardı onlar en fazla bir-iki kişi yemek yerlerdi, kimse onlarla yemek yemeye yanaşmazdı. İnsanlar onları yadırgardı, davranışlarını yererlerdi. 
    Malum Emmi geçenlerde Ahmet'in düğününü yaptık. Halil Ağa'nın damında kavurma pişirdi bizim döller. Köpükten yapılma kap aldık, plastik kaşık, ıslak mendil. Hem de adam başı bir tane. İnan hepsi ancak iki tepsinin kalay parası etti. İşi biten kaplar çöplere doldurulduğu için, ortada bulaşık filan da kalmadı. Dolayısıyla düğün için giyinmiş gelinlerin, kızların o güzelim elbiseleri, bulaşık yıkama yüzünden batmadı Emmi.
     Fakat aklımdan bir türlü de çıkmadı: Kim Kavurmayı nasıl yedi acaba. Etini seçen oldu mu, suyunu döken var mıydı Emmi?
    Mektubuma değil de satırlarıma son verirken tekrar baki selamlarımı sunarım. Ayrıca mektubumu okuyan ve dinleyenlere de selam ederim.
                                                                                                       30.11.2013