“ŞU KANLI ZALİMİN ETTİĞİ İŞLER”/ H. Ahmet ERALP



Kaç ayrılığa kaç köprü yapıldı bugün
Kaç yıkıma kaç köprü düştü
Hangimiz kadar sarıldık 
Kimler kadar ayrıldık bugün

Kaç avuç toprağa 
Kaç damla su yeter 
Bir güle kaç diken düşer

Bugün hangi bahçıvanın elinde makasımız
Hangi gülün bedeninde 
Damarlarda dolaşan kanımız

Hangi dağlardan topladı bunca el bunca taşı
Kaç atışta kaç kere vurdu dost gardaşı
Ne vakit karıştı dostun gülüne
Şu ellerin taşı

Kokuları kadar yayıldı kanımız
Dikenleri kadar acıttı dilimiz
Bir fiskesi şifa iken yüzümüze
Şerbet şerbet sulandı toprağımız






***
MEKTUP

Ahmet Abi,

Sana mektup yazarken ‘bir mektubu yazmaya nasıl başlanır?’ sorusuna verilmiş cevaplardan niceleri gelip geçti gözüm önünden ama içinden herhangi birini seçmek yerine sadece “Ahmet abi” diyerek başlamak gönlümdeki muhabbete gölge düşürmeyecekti.

Sana yazmak, şehirleri aşmak demektir abi. Şehirde gönlümüzün genzini yakan nice koku varsa hepsinden kurtulup dost kokusunu çekmektir içine.

Çorak ve kurak hale gelmiş gönlümüzü dost bulutlarının yağmurları ile sulayıp bereket beldeleri haline getirmektir sana yazmak.

Yağmur dediysem, öyle bozkırlarda durmaksızın koşan yılkılar gibi okyanus çehrelerine damlayan ya da kapkara asfaltlara vefasız makam tekerleri ezip geçsin diye sağnak sağnak yağan yağmurlardan değil. Toprağa, bir kız çocuğunun babasına sarılması gibi düşen yağmurlardan bahsediyorum abi.

Sana yazmak sevgi ister Ahmet abi. Sevgi ise emek ister. Çünkü “sevgi emektir.” Emek dediğim, 1 Mayıs holiganlarının dillerine hiç yakışmayan, pejmürde hale getirdikleri, alınlarından damlayan milenyum terlerinin yalancı yorgunluklarına verdikleri isim değil.

Dünyanın en samimi gözlerine harf harf değecek bir mektup için verilecek olan emek çok talim ister. Aşk talimi, gurbet talimi, seyahat talimi, hasret talimi...

Sadece sana mektup yazmak için de olsa gurbete çıkmak gerekmiş abi. Uzak yakın fark etmez, dost gurbetine çıkmak. Dost gurbeti ki her şeyi gurbet eyleyeninden. Dost gurbeti; hüzün gurbeti, hikâye gurbeti, şiir gurbeti, kalem gurbeti, çay gurbeti, türkü gurbeti, sarılmak gurbeti, ‘sarılıp sarılıp delirmek’ gurbeti, dağ gurbeti, ses gurbeti, duman gurbeti...

Belli ki “zalım” kelimesini ilk kez, gurbete çıkan birisi bulmuş abi. Ne diyeceğini bilememiş, ‘kötü söz etsem olmaz, sövsem olmaz, sevsem olmaz’ demiş ve “Zalım Gurbet” deyip dağlamış her gün tazelenen yarasını. Her gün tazelenmek meğer pek iyi bir şey değilmiş Ahmet abi. Başlayan gün bitip geceye döndüğünde, gözler uykuya daldığında, gurbetteki bir dost ölüyormuş meğersem. ‘Sensiz bir günü daha uyku ile öldürüyorum.’ deyip kapatıyormuş insan gözlerini. Kelebek misali, gurbette insan bir günlüğüne doğuyor her sabah Ahmet abi. Gurbet, bir gün hayat, her gün ölüm. Sıla, her gün hayat, elbet bir gün ölüm. Gurbete bahar gelmiş Ahmet abi.

Doğru ya bu mevsime ‘bahar’ diyorlar. Dost olmadan baharın hangi rengini görebilir ki gözler. Yeşiller, kahverengi oluyor kendiliğinden. Çukurova her gün bereketi ile haykırsa da yeşilini, dost yüzü görmeyen gözler, kahverengi sanıyor yeşilin her bir rengini. Seyhan çağlayıp dursa da her gün, bir dertli demliğin içinde nazlı nazlı kaynayıp da bir ince belliye dolup çay rengine bürünemiyor. Dost ile muhabbet edilen masaya düşecek tek bir damla su, çay olup akarken gönlümüze, gurbette oluk oluk kaynayan nehirler, kurak bir akşamın “nem” kaynağı oluveriyor kendiliğinden. Gurbet, bir yanı umman bir yanı çöl.

Ummana damladı gözyaşım

Taştı bir baharda

Çöllerde kurudu göz pınarlarım

Şaştı bir baharda

Bu sana ilk mektubum Ahmet abi, hoş göresin acemi harfleri, hoş göresin heyecanımı, affedesin aceleciliğimi.

Nice ilkler vardır ya abi, her biri kâinatın çatı ruhunu ayakta tutan hadiselerdir aslında. Acemilik ve heyecan bir arada olur bazen, bir karıncanın yuvasına taşıdığı ilk buğday tanesi gibi. Şaşkınlık ile sevinç birbirine karışır bazen, güvercinin kanadına düşen ilk yağmur damlası gibi. Su, ateş, hava ve toprak yeniden biçimlenir bazen, şairin kalemindeki ilk dize gibi.

Bazı ilkler de vardır ki ne karıncanın kamburlaşmış sırtı ve güçlü zarif ayakları kaldırır, ne güvercinin kanatlarındaki tüyler ıslanmayı göze alabilir, ne de şair kalemine kandan gayrı çektiği mürekkeple kâğıda hükmedebilir.

Bu ilk, bir tutam saçın bir başta belki kırk yıl beklediği bir ilktir. Nehir nehir gezilse de suyun aranıp bulunamadığının, kıta kıta dolaşılsa da bir yurt edinilemediğinin, dağlar boyunca haykırılsa da sesini duyuramamışlığın nihayete erdiğinin ilkidir.

Bu ilk, yetimin başındaki ilk şefkatli eldir Ahmet abi.

***

ADLİYE İŞİ, MAHMUT PAŞA ÖZENTİSİ, NEMLİ BİR PİYASA ŞİİRİ / H. Ahmet ERALP



O yine yeşil koltuktaydı bugün
Bense gri kaldırımlarda
Otobüslerin zırhlı camları kadar karanlıktı ümitler
Yüzün bile yansıyamıyordu ölüm siyahı camlara, rüyaydı ancak tebessümün

Portakal sandı turunçları yine o küçük çocuk
Turunç yaprakları kadar yeşildi ancak koltuğun
Turunç kadar tatlı, portakal kadar ekşi yokluğun
Tam da mesai başlarken üşüdü çocuk

Duruşma çok uzun sürdü bugün
En az hacının arabası kadar griydi kaldırımlar
Gece
Haziran kadar uzun, Aralık kadar kısa
Gündüz
Gri kadar nemli, yeşil kadar kurak
Cübbeler içinde bir sürü dilsiz uşak 

Rugan siyahı sakalların vardı
Gölgeler oradan başlar
Nehirler yatakları için ondan izin alırdı

Baraj kapakları gibi ketum bakışlar
Asfalt beyazı hükümler
Duruşma salonu kadar sıcak
Refüjden söylenen tüm selamlar



***
ÇOK ÖZLEDİM

Bir harf olmalı şimdi,
Alfabesine ağır
Kurulacak cümleye müjde

Bir ses olmalı şimdi
Kalbe nefes
Dudaklara ilham

Bir cümle olmalı şimdi
Dizesini bekleyen şiirlere mihenk
Selama muhtaç
Kulaklara sevinç

Bir müjde olmalı şimdi
Alıp yola düşmeliyim
Yol mahcup
Yolcu mahrum

Yağmur kuruydu ağladım
Toprak ıslandı
Ve ben yine
Çok özledim.



***
SEVERDİ HOCAM











Ağacı severdi, suyu severdi
Irmağı ve denizi severdi
Kuşu severdi; bülbülü değil yalnız
Serçeyi ve güvercini de severdi
Ağacı severdi
Çınarı, çamı, kara kuru dallarından
yeşilliği salan her ağacı severdi
Balığı severdi
Gölde, ırmakta, denizde, okyanusta fark etmez
Mangal ve tavada değilse severdi balığı
Yorulmasınlar diye gelirken kendini ziyarete
Nazik bir iğneyle karaya çağırıp,
kucağında misafir eder,
sonra tekrar salardı suya
İnsanı severdi hocam
Siyah beyaz ayırmaz
Gönlü gâvur değilse tüm insanları severdi
Bizi severdi hocam
Türkü söyleyen söyleyemeyen, şiir okuyan okuyamayan
Varınca karşısına bir çift samimi göz ile basıverir bağrına
Okşardı başımızı, ağlata ağlata güldüre güldüre
İti bile olamasak severdi müslümanız diye
Sevmeyi severdi hocam 

Yine bir gün sevmek için çıkmıştı evinden;

Çınar'a baktı hocam
Çınar hocama
Dedi ki ver yeşilini
Dedi yeşilim gözlerinde

Suya baktı hocam
Su hocama
Dedi ki ıslat kurumuş gönülleri 
Dedi ferahlığım dillerinde

Kuşa baktı hocam
Kuş hocama
Dedi ki çırp kanatlarını selamsız kalmış beldelere
Dedi selamım sözlerinde

Kapıya baktı hocam
Kapı hocama
Dedi ki kır kilidini mazlum yüreklere
Dedi anahtarım merhametinde

Yola baktı hocam
Yollar hocama
Dedi ki sor seyyaha menzilin nere
Dedi cevabım dizlerinde

Bize baktı hocam
Biz hocama
Açıp kollarını dedi ki gelin sarılak köpekler
Dedik gözümüz ellerinde





***
SENİN ŞİİRİN













Yeni yetim düşmüş bir çocuğun maketini yaptılar
Yerleştirip bir vitrine kapağını kapattılar
Kilidi gümüşten anahtarı altından
Sonra dönüp sırtlarını vitrine
Başladılar bakmaya en aydınlık caddeye doğru
Kahkahalarla tapınmaya başladılar aydınlığın tam göbeğine

Henüz kurumamış gözyaşının izi dururken pınarlarında
Kırışıklıkları meydan okurken dünyanın hamallığına
Bembeyaz saçları görünmezken yazmasının altında
Yaşlı bir ninenin tablosunu yaptılar
Etiketini yapıştırıp gönderdiler fiyakalı bir sergiye
Sonra savruk bir hüzünle yarıştılar etiketindeki fiyatın miktarına

Daha kendi dilinden dökülmemişken sevgisi
Zihninden bile kıskanırken ismini 
Penceresini sırlayan tül arkasında beklerken yiğidini
Hunharca çuvallayıp tüm kelimeleri
Bedenlere dönüşmemiş bu aşkın romanını yazdılar
Sonra büyük kalabalıkların ayakları altında gün gün imzalarla
Döktüler bütün kara mürekkepleri

Bir de sen varsın dost
Niyetlenseler eğer maketini yapmaya
Tüm bedenimle sana siper olurum
Çizmeye kalksalar eğer seni
En uzun tütünü en uzun çakmakla yakar
Yükselen dumanında sırrın olurum
Amma ki kalem alırsa eline bir şair
Tenimle masasına kağıt olur, kanımla kalemine akarım mürekkep gibi
Belki okunur diye şiirin
Diz dize verilen, göz göze gelinen bir ocağın ateşinde


***
NEM ŞİİRİ





Ufuk Türk'e Muhabbetle




(Lütfen güneşe ateş etmeyiniz)


Ne zaman bir nem şiiri
Yazmaya gitse ellerim
Terleyeceğinden korkarım yaşlı bir rençberin

Öyle kol kola yürünmez
Bu Adana'nın sıcağını kimse bilmez
Çınar ağacı da yoktur, yetimlere gölge de
Bir yaşam mücadelesidir nem Adana'da

Yaz erken gelir her çocuğa
Terlemiş ellerinde İngiliz anahtarı
Tişörtlerinde kuruyan terin bıraktığı bembeyaz izler
Her çocuk, güneşin batması gibi kapatır gözlerini
Yakışmaz açık hava sohbetlerine Adana'nın nemi

Tuğlaları yanan evler
Klima borularının deldiği mahrem duvarlar
Yani serinlemek hayaldir açık havada baharlar

Nem komik bir nesne değildir Adana'da 
Bir terin çökmesidir alınlara
Boğulmasıdır nefeslerin bedenin sularında
Adana'da yetimler klima görerek uyur rüyalarında

Serinlemek için binip inemediği belediye otobüsünden seyreder
Gölge arayan çocukları bir emekli
Keşfetsen de en gelişmiş aletlerle en uzak gezegenleri
Neye yarar 'Ufkun' olmadıktan sonra belli



***
 ‘’İÇİMDE KIVRILAN BİR LİSANDIR’’

Bu metin, bir akşam bir grup yazışmasından H. Ahmet ERALP tarafından derlenmiştir

Aylardan ağustos gelmiş, günlerden Cuma olmasına sadece saatler kalmıştı…

Mavi gök altında, bereketli toprakların değişik yerlerinde bulunan ve birbirine ezelden bağlı olan dostlar ‘’Bir hocam’’ı ve dükkanı düşünüp özleyerek nefes alıp vermeye devam ediyorlardı…

Payitaht’ta ikindi ezanı yeni okunmuş, Oflu Süleyman sırtını Ayasofya’ya yüzünü Sultan Ahmed’e dönüp ‘düşmüşem elden ayaktan tut elimden kaldır beni dost’ diye gönlünden geçirirken karşısına Savaş Hocamın yigeni çıkmıştı tamda o anda,

Aynı saniyelerde mesaide olan Dr.Mehmet Ceran’ın odasına Savaş hocamın başka bir talebesi giriyordu: ‘’ Amerikaya gitsem gene bir akrabası çıkar Savaş hocam’ın’’ diyordu,

Ferhat Ağca: Süleyman ilk gördüğün 60 yaş üzeri Adamı çevir. Talebesi çıkar’’ diye ekledi,

Yine aynı vakitlerde çalışmakta olduğu kütüphanenin girişinde bulunan ve kor muhabbetlere kor gibi yürekleri ile koşa koşa gelen gençlerle birbiri ardına yakıp içtikleri tütünlere mekan olmuş merdiven basamaklarına doğru giden Hasan Ejderha şöyle diyerek eşlik etmişti Süleyman’ın sevinçle karışık hüznüne:’’ Niye şasırdın ki Süleymanım Afrika'dan Yoldaki Kalemleri takip eden birine bakıyoruz ki şavaş hocamın talebesi. Bir şey daha; o kadar uzakta olduğu halde hocamdan korkuyor adam.’’

Memleketi Somali’den çok çok ‘yakınlara!’ okumaya gelmiş ve bulunduğu üniversite kampüsünde peşinden elinde fotoğraf makineleriyle koşmakta olan kalabalığa dönüp: ‘’lütfen telaşe etmeyin hepinizin flaşlarının benim için patlamasına fırsat vereceğim’’ diye konuşarak hayranlarını sakinleştirmeye çalışan Mahmut’ta sahne programlarından arta kalan vakitlerde arada bir gördüğü bu dostlara şöylece eşlik etmişti: ‘’Birkaç kez yolda kalmıştım biri çıkıp nereye gideceğim sordu, gideceğim yere söyledim arabada hasbi hâl ederken ben savaş hocamın telebesiyim dedi, yine bir gün o duruma düştüm bindiğim de direk sordum evet savaş hocamın telebesiyim dedi. Birgün de sınava neredeyse kaçırıyordum İsmail hocam yetişti. ‘’

Mahmut’un bu sözleri üstüne Tayfun Göktürk:’’ Sonuncusu iyiymiş, keramet bende savaş hoca da değil diyorsun yani’’ demiş ve Mahmut’a zırhlı zarfını yollamıştı,

Mahmut:’’ Yok ağabey yanı ismail hocamın yetişmesi, savaş hocamın bir mesajı vardı orada ve şöyle buyurdu hocam " artık tanıdıklarını gönderiyorum". İlk iki kişi tanımıyordum. ‘’ diyerek devam etti,

Tayfun Göktürk: Bu iş çok su götürür,

M.Raşit Küçükkürtül: Tayfun abi sen bu işten ne anladın sonuç olarak biz tedbiren Mahmut'tan da korkalım mı yani?

Tayfun Göktürk: Ben şahsen korkuyorum

Mahmut: Estağfurullah, Haşa ve kella tayfun ağabey, zatıaliniz ile karıştırmayın. Fakir normal yaşam sürdürmek istiyor.

Vakit Yatsı ezanına hazırlanıyorken her hafta dükkan meclisinde de yaptığı en güzel ve en ilmi faaliyetini en fikirli şekli ile yapmakta olan Enver Çapar, ilme verilmeye çalışılan bu zararı engellemek maksadı ile bir uyarıda bulunacak ama bu uyarının engellemekten çok körükleme olduğunun farkında olmadan şöyle diyecekti:’’ Arkadaşlar sizin hiç işiniz yok mu? İki gündür goz çırpmak tan kolum koptu.’’

Bu engelleme niyetli cümleye Hasan Ejderha hemen ceylan derisine sardığı kayayı atarak cevap verdi: ‘’Hani ki goz çırpasın, ellerine sağlık enverim’’

Maksadını daha sonraları aşikar edecek olan Uzman Mehmet Yaşar: ‘’Çağır da yardım edelim Enver Abi ‘’ diyerek dahil olmuştu muhabbete,

Enver Çapar hemen Mehmet Yaşar’ın bu karanlık zarfına düşmemiş ve: ‘’Siz gelene kadar iş biter’’ gibi yumuşak bir geçişle sıyrılmaya çalışmıştı’’

Hasan Ejderha yeğenlerine kıyamamış ve: ‘’Enverim bari kavlatma işinde yardım etsin arkadaşlar; hem firik de getirirler... ‘’ diyerek bir küçük taş daha atmıştı,

Eniştesinin etkisinde kalarak kurduğu cümle ile sohbete yeniden dahil olan Ferhat Ağca: ‘’Mehmet Yaşar koz yemek için "yardım" kozunu kullanıyor gibi’’ dedi,

Hasan Ejderha: Eee Ceyhanlıyı hemen anladım ben. Ama bunu enver de yemez.

Mehmet Yaşar :’’Abi ben de seni hem bizim yer fıstığı hem de Mübarek devletlu sultan Hz. Kayınbabamın antep fıstığı hasadında yardıma çağırırdım, ödeşirdik’’ diyerek yumuşak geçişlerle ikna çabasına devam ederken,

Ferhat Ağca: ‘Şimdi de "kayınbaba" kozu mu?’ cümlesi ile ortalığı kızıştırmaya çalışıyordu

Enver Çapar: ‘’Goz çok yemek serbest’’ gibi pekte inandırıcı olmayan bir cümle ile yüreklere hafif bir su sermeye çalıştı ama daha tebessüm için yanaklarda gamzeler bile beliremeden ‘’yalnız ,şehirlileri delisi tutar’’ dedi,

Pek anlamadığımız bi soru ile Hüseyin Aksu muhabbete dahil oldu: ‘’Goz reçeli yapıyor musunuz enver abi’’

Hasan Ejderha: ‘’Harikasın Mehmet Yaşar. Bu Andırınlı’nın hahından ancak Ceyhanlı pardon Antepli gelir. Af buyur se nereliydin Mehmet? ‘’

Ferhat Ağca: ‘’Daha çok Kayseri gibi Emmi’’

Hasan Ejderha: Gayın babasının bağındaki fıstığı Enver'e goz olarak kullanmak gerçekten Kayserililik yeteneği.

Mehmet Yaşar hala denenecek birkaç şansım vardır heyecanıyla: ‘’Enver abi garpıza da çağırrım ha’’ diyerek çabalamaya devam etti,

Muhabbetten pek keyf almış olduğu anlaşılan Hasan Ejderha : ‘’Ohooo!!!Mehmet Yaşar’a bak; iyice kuşatıldı Enver. ‘’ cümlesi ile ortalığı kızıştırmaya devam etti,

Mehmet Yaşar mevzuyu şiir ile tatlandırıp Enver Çapar’ı farklı bir yoldan ikna çabasına girmiş ve yüksek sesle Âşık Kara Mehmet’in ‘Karpuz’ isimli şiirini okumaya başladı:

Bu sene bir karpuz ekdim Ceyhan’a
Satmak için her tarafa bildirdim
Acep daha ham mı yetti mi diye
Bir yanını matkap ile deldirdim

Kabak dalı gibi çiçekler açtı
Salladım birinden bin arı uçtu
Kökeni beş tarla öteye geçti
Irgat tuttum uçlarını yoldurdum

Güzel karpuz verir bizim burası
İnanmayan gelsin karpuz sırası
Birisi yarılmış aktı şiresi

Suyu ile dokuz varil doldurdum

Satın almak için çok tüccar geldi
Kırkı ortak olup beş karpuz aldı
Birisini oyduk bir cami oldu
İçinde bir hafta namaz kıldırdım

Birisini kesdik yetti bir köye

Bir dilim hediye gönderdim beye
Çok korkdum yerinde kalacak diye
Vinç getirdim teker teker kaldırdım

Sattım Kara Mehmet ikili birli
Gene zarar ettim çıkmadım karlı
Doksan bekçi tuttum eli mavzerli
Ne fayda ki bir tanesin çaldırdım

Mehmet Yaşar’ın şiir ikramı ortalığı hafifçe sakinleştirmişken Hasan Ejderha: ‘’Bu arada İsmail hoca akşam düğünde nasıl konuştu Yücel hocam'ın aleyhinde. Neymiş efendim. Şu yiğit özel kuvvetler komutanımız var ya şehit Halisdemir'in komutanı Erzurumluymuş. Aleyh neresinde bunun?

İsmail hoca diyor ki: "Nerde Erzurumlu iyi adam varsa sahip çıkıyor. Halbuki Erzurum'dan çıkan kötü adamlar da var"

Uzun ve uzak gurbetten Memlekete ve mağaraya dönüş hazırlığı yapan Mustafa Günalan : ’’Çıktım erik dalına/ Anda yedim üzümü/ Bostan ıssı kakuyup/ Der ne yersin kozumu’’ diyerek muhabbete katıldı,

Mehmet Yaşar goz uğrunda olan hevesini yitirmişçesine Hasan Emmi’ye cevaben: ‘’Amma Emmi Alvarlı Efe Hz. "Erzurum kilidi mülk-i İslam'ın" diyerek mevzuyu kapatmış ne diyek.’’ dedi ve belki de Enver abi bu Moğollar gibi 3-5 tanecik gozunun peşine düşmüş dükkancılardan tamda sıyrılmıştı ki ilme vurulan darbenin verdiği mahmurluktan olsa gerek

‘ Çıktım gozun başına

Kıramadım taşınan’ diyerek tamda meclisin ortasına goz çuvalını attı ve devam etti:

‘Galli aldı götürdü

Yağmur gibi döküldü’ dedikten sonra ilim mahmurluğu geçmiş olacak ki

‘’Erzurum nereden çıktı’’ cümlesi ile atom bombası gibi meclisin ortasına attığı goz çuvalını unutturmaya çalıştı ama nafile,

‘’Fıstık para etmiyor diyorlar Mehmet ‘’ cümlesi ile de farklı bir goz unutturma operasyonuna girişse de artık atom bombası gibi gelen goz çuvalı her bir dükkancının iştahını fazlası ile kabartmıştı,

Hasan Ejderha: ‘’Şiir iyiydi Enver hocam. Hele içinde "GALLİ" geçmesi... ‘’ cümlesi ile Enver hocayı yumuşatmış birazdan kopacak fırtınaya hazırlama çabasına girmişti,

Vakit artık bi hayli geçmişti, yatsıyı kılıp dolma ve tatlı talimlerini yapanların yatacağı süre de dolmuş ve peşinde fotoğraf makinası ile koşuşturan hayranlarına verdiği ‘hepinizin flaşı bu siyah tenimi aydınlatacak merak etmeyin diyen Somalili Mahmut’ta sözünü tutmuş olmanın sevinci ile evine gelip rahatça koltuğa kurulmuş şöyle bir dostlara da selam edeyim bari edası ile: ‘’GOZ nedir diye takıldım, yoksa ben de iki uç beyitlik yazardım.’’ diyerek teknik kılıflı bu soruyla muhabbete girmişti,

Hasan Ejderha:’’ Mahmut bunu sana Enver ya da Raşit ‘’

Tayfun Göktürk: Cevize goz derler bizde

Hasan Ejderha: Gördünüz değil mi mollayi dört kelimede anlattı. Raşit bir paragraf izah yazardı.

Mahmut: Anladım tayfun ağabey, sözlüğe bakıyorum bulamadım.

Somalili Mahmudun yoğun geçen gün sonrası sorduğu teknik sorusu da cevaplanmıştı,

Ferhat Ağca Enişte asimilesinden sıyrılmış olacakki yazdığı şu dörtlükle cümle dükkancılara çok tahrikkar bir ayak verdi:

‘Kullandı kozları Mehmet Yaşar ikili birli
Yer mi kozları Enver Çapar dili sifirli
Bize nükte lazım olsun fikirli mikirli
Gursaktan geçmeyen gozu nedim yesin galliler’

Hasan Ejderha: Yaşa ferhat

Mehmet Yaşar: Hıh Ferhat diline sağlık

Hasan Ejderha: Mahmut GOZ'un diğer manasını Raşit anlatsın sana

Mahmut: Tamam Emmi

Artık Enver Hoca Gozları kurtarmak için çok geç olduğunun farkına varmış ve usul usul sözlerini ballamaya başlamıştı: Yol üstünde kilitli sandık, Mahmut

Mahmut: Eyvallah Enver hocam,

Ferhat Enver hocanın bu yılgın düşmüşlüğünü fırsat bilerek tekrar vurdu teline tanburunun:

‘ Yol üstünde kilitli sandık
Enver abi de yedirir sandık
Tarhanayı bekmeze bandık
Hele de Uyu Enver ağa galliler girsin rüyana’

İsmail Göktürk’te bu selamlaşmaya dahil olacağı şu dörtlükle selam etmişti muhabbete :

’ Bir küçük galli olsam
Enverin gozlarını alsam
Paketleyip mahmuda salsam
Goz nedir ögrense derim’

Enver hoca artık gozlardan geçmişliğin verdiği ağlamaklı sevinçle daha bir de tebrikler yağdırmaya başladı: ‘’Maşallah in var Ferhat ‘’

Hasan Ejderha: Aldı aşık ismail

Mustafa Günalan: Bu galliler emperyalist olabilir mi? Enver abinin kozlarını alıyorlar. Britanya da da Galliler var ya:) dedi ve devam etti: Şu sıcak havada soğuk espri iyi gider:)

İsmail Hocam sazı eline almıştı birkere bırakırmı hiç:

‘Dündar da olmuş müdür
Mahmudun gözleri kömür
Dostlara dilerim uzun ömür
Gozun geri elimizde olsa derim’

Ahmet Eralp: Emmi Ferhat bu tarz espiriler konusunda ustadır, eniştesinden dolayı, bir iki örnekleme sunsa gurubu kapatmak zorunda kalabiliriz

Mustafa Günalan: Geri aldım o zaman, uyarıyı anladım dedi ve bir facia kısa sürede bertaraf edilmiş oldu,

Enver hoca devam ediyordu hemde her tür gıdadan olmak üzere:

‘Çürük çıktı yarısı
Yumurtanın sarısı’

Hasan Emmi artık daha fazla dayanamamış ve tesbihdar parmaklarını vurmuştu tele:

’Gozlar düşmüş yola
Dündar da enstitü müdürü mü ola
Enver gençlere goz yedirmezse
Seneye hepsini galliler yola’

Mahmut yorgunluktan ötürü geç alıyordu zarfları ve cevabı veriyordu bir ara: ‘’Eyvallah ismail hocam,

Benim mısralarım geri çektim’’

Mustafa Günalan da dahil olmuştu atışmaya artık:

‘Gozun geri zor çıkar
Gozu ustası çırpar
Müdürlük zor iş emmi
Allah ola sana yar’

Aldı İsmail Hocam:

 ‘Dündar olmuş myoda müdür
Mustafa marasa gelir gürül gürül
Enver andırında goz çırpar
Birazı dükkana dökülür’

Ve Enver Hoca artık muhabbetin efsununa kapılmış goz derdini unutmuştu:

‘Geri çıktı elime
Kemer taktım belime’

Hasan Emmim eyice keyiflenmişti:
‘Enver andırında goz çırpar
Memmet ona göz kırpar
Dündar'ın myo sekreteri eyi değilse
Dündar Müdürün kafasında kıyamet kopar.’

Aldı Ferhat :

‘Galliye de goz mu gabil
Hocam kuş olsun adı babil
Olur Mahmud'a o zaman herşey sebil
Bu fakiri de bir duyun derim’

İsmail Hocam vurmaya devam ediyordu sazın teline:

‘Yücel istanbulda geziyor
Fakir hayattan beziyor
Dükkana bir halbur goz gelecek
Dükkancılar bunu seziyor’

Mahmut medyatikliğini ve şöhretini Uzman Mehmet Yaşar’a sataşarak unutturmaya çalışıyordu: ‘Mehmet yaşar abi, piyasa şiirin nerede bugünlere gerek sana. ‘

İsmail Hocam Ferhat’ın klavyeye atacağı imla hatasını gözden kaçırmamış ve vurmuştu yine sazın teline yukarıdan:

‘O kuşun adı bir kere ebabil
Koz oymayı bilir mi şeyhşamil
Eskiden bıçak taşırdım
O kadar kozu oymak ne kabil’

Hasan Ejderha yokluğunu hissettiği yoldaşını artık anmalıydı ve başladı söylemeye:

‘Amanın enver de dükkana goz getirir mi

Hacı da onu herkese yetirir mi
Acep keklikçi de dükkana gelse
Gozları çalıp götürür mü’
Dündar Kök geldi meydane:
‘Myo sekreteri benzer galliye
Acemi müdür goz gorünür gözüne
Garibim bilmez goz maraşın gozudur’

Hasan Ejderha: Aha Dündar da geldi Gönlüne bereket

Aldı Hasan Ejderha:

 Aşık Hasan der ki noldum nolayım
Enver goz getirmezse keklikçinin gozunu yolayım’

Ahmet Eralp’te yetişmişti muhabbete:

‘Dündar abim olmuş müdür
Haydi gel goz yüzleri güldür
Gelen gozu herkese yetirrim
Bana derler mesul müdür’

Enver Çapar:

‘Tarhana sız goz molur

Bahar geçer yaz olur’

Mustafa Günalan dönmüştü tekrar muhabbete:

‘Babil kulesinden attım gozu
Ferhat'ın gözüne kaçtı tozu
Denizlililer anca bilir horuzu
Dündar Emmim hepisinen baş eder’

Gün cumaya dönmek üzereydi, senelerdir kendi memleketinde, ana baba evinde dükkan gurbeti, mağara hasreti çeken Oflu Süleyman’da girdi aşıklar sözüne:

‘Aşık vurur sazin teline
Pirler almış sözü eline
Hani benim sadık arkadaşım Nerede’

İsmail Hocam devam ediyordu:
‘Bu gozun piri de memmed yılmaz
Goz çırpılınca oturup sayılmaz

Bir halbur dükkana dökmeden
Gozun kabuğu soyulmaz’

Mehmet Yılmaz goz diyarının az bulunan gönül insanı olarak aldı sazını eline:

‘Çıpkıcı bulamadım başında galdı gozum
Bertiz gabarcığı derler adına bir üzüm
Dündar müdür olmuş diyorlar
Hayırlı olsun iki gözüm.’

Hasan Ejderha: Var ol süleyman

Ahmet Eralp:

‘Duyulmadı mı sesimiz Payitahttan
Payımıza sâkilik düşer saltanattan
Gozun bahtı garadır ezelden
Firikte gelse yerdik tezelden’

Hasan Ejderha: Aldı sazını aşık hacı

Ve Yücel Ayrıçay’hocamda uzaklardan selam etmeye başladı hikmetli sözleri ile:

‘Aksakallı gozum var benim
Aleyhe de sözüm var benim
Erzurumlum amma
Maraş'ta özüm var benim’

Siyah tenli beyaz adam halen şöhret afetinden kurtuluğunu ispat çabasında aldı fotoğraf makinesini eline ve bastı denklanşöre:

‘Yücel hocam payitahta hoşgelmiş

Gözlerimiz yolarda kaldı
Aksakallı komutan da Erzurumluymuş
Ne güzel komutan gözlerinden öpülesi’

Hasan Ejderha: Gönlüne bereket yücel hocam

Mehmet Yılmaz İsmail hocama mutlak seslenmeliydi:
‘Anamızı acile götürmüşsün
Lafı da bana getirmişsin
Hele bir soluklan
Emmi geçmiş olsun’

Aldı İsmail Hocam:

‘Firik dedin narlı geldi aklıma
İki çedene goz düşsün hakkıma
Bir cift goz paylasmışlığım var
Yücelin de gelir mi ola aklına’

Ve Serhad’dan duyuldu Türk’ün sesi

Ufuklarda görülmemiş böylesi
Şiirleri göz dağlar yürek yakar
Ama afişlerde yoktur bir isimlik yeri:
‘Büyükler toplanmış ederler muhabbet
Bize düşen gurbette müebbet
Gozlardan yemek bize de nasip olur elbet
Sabret gönül sabret.’

Aldı Oflu Süleyman:

‘Elim yavaş elinden
Dilim yavan dilinden
Selamını almışım yadigar-ı Fatihten

Hasan Emmi pek sevinmişti Ufuk Türk’ün meclis gelişine: Yaşa Ufuk

Aldı Dündar Kök:

Bertizde bulduyduk gozun iyisin
Amanında dutmuştu hacı ağabeyi bir zaman delisin
Bulup da verseniz Mehmet Yılmaz’a kötüsün
Gene de hayırlı olsun der iki gözüm’

Hasan Ejderha en keyifli cümlelerinden birini kuracaktı:

’ Amanın goz olsa da kırsam
Keklikçi grupta olsa da vursam’

Mustafa Günalan’da duayı unutmamıştı İsmail Hocamın annesine:

Anamızın duasını almıştık
O çileli ellerinden öpmüştük
Allah acil şifalar versin
Bize goz kırsın da yedirsin’

Aldı Mehmet Yılmaz:
‘Gozlar olmuş çıpkıcı gerek
Gavladak da dama serek
Haftaya Ankaraya gidiyom
Aleyhçilere lafı biz verek’

Aldı Hasan Ejderha:

‘Narlı da Dündar da olmuşlar müdür
Hocamlar da emekli olmuş pınarbaşında oturur
Onlara da mırt mırt bakar bu fakir
Çok dertliyim enver goz getir’

Hasan Ejderha:

‘Keklikçi yok ismail hoca. Keyf ile aleyhinde konuşabiliriz. Sövücüm de hocam görür

Mustafa Günalan Keyif ile devam ediyordu:

‘Birazdan yatsıyı kılar yatarım
Herhalda rüyamda goz gırarım
Yarın akşam Cuma kapısından girince
O kozları firiklere sararım’

İsmail Hocam sordu: Mesul müdür keklikciyi niye eklemiyor ?

Ferhat Ağca: Teknolojisi yeterli değil sanırım Hocam

Ahmet Eralp:

‘Keklikçi emmimin akıllı telefonu yok
Girse guruba heç muafiyeti yok
Hasan emmim dört gözle bekler
Keklikçi guruba eklense diller neler söyler’

Ahmet Eralp sordu meclise: Ali hocamı ekleyeyim mi ne der dükkan ahalisi?

Hasan Emmim Keklikçi yoldaşının yokluğundan olsa gerek ceylan derili taşlarını atmaya devam ediyordu:

Memduh hocam da yatsıyı kılıp yatmış
Ejderha da Keklikçi'ye laf atmış
Aslında telefonu vardı da Keklikçi'nin
Tatlı almak için satmış’

Hasan Ejderha: Hocam eklenmedi mi?Ben hoca var diye keklikçiye sövemedim

Oflu Süleyman metropolde kendine bir kaldırım ve sokak lambası aramak üzere divane geziniyor ve söylemeye devam ediyordu:

‘Bu goz beni deleyledi
Cigaramı kül eyledi

Sultan Ahmet’te gezer iken savaş hocamı görür oldum
Şubeye döner iken dükkana varır oldum’

M.Raşit Küçükkürtül de gelmişti yeniden meclise başlamıştı söylemeye :

‘Hasan abi keklikçiye sövemez
Firik, goz olmadan yenemez
Söz vadisinde gezinme boşuna raşit
Muzaffer hoca olmadan yahşi söz söylenemez’

Hasan Ejderha: Varol Raşit

Hasan Emmim sadık arkadaşımla aramıza bir taş daha atmak istemiş: Süleymanım sende halk şiiri damarı var. Hacı kıskanabilir

M.Raşit Küçükkürtül: Ferhat nereye kayboldu, beni çağırdı, kendi kayboldu.

Hasan Ejderha: Ferhat namaza durdu herhalde

Oflu Süleyman:

Emmim bana selam etmiş
Mesul müdür noter olmuş
Hocamgili sorar olmuş
Keklikcisiz hasan olmaz
Bu goz beni epey yakar
Hocamgilsiz dükkan olmaz

Hasan Ejderha: Diline bereket süleyman

Ferhat Ağca:

‘Bugünlük kalmadı verecek ayak
Sabah olsun hele bir bahak
Aşıklar aldı sazı bizden
Kaldık öyle yalınayak’

Hasan Ejderha: İkinci mısranın kafiyesi "DAYAK" olsa iyi olurdu Ferhat

Ahmet Eralp: ‘Ali hocamı eklerim guruba

Herkes ondan sonra tehennili ola

Klavyede harf bulunmaz o vakit

Diller susar eller yazmaz bir beyit’

Hasan Ejderha: Hacı,Rasit!Ferhat'tan şöyle başlayan bir mısra beklenir değil mi? "Ah yine gece oldu gönlüme hicran doldu

Hasan Ejderha: Has şiiri Hacı yazdı. Çünkü içinde hocam geçiyor.

M.Raşit Küçükkürtül: Öyle şiiri ümit yaşar veya mehmet yaşar yazar, biz de öyle bayat mısra olmaz.

Enver hoca gozlardan olduk olmaya, bari ilmimize daha fazla darbe vurulmaya diyerekten :

‘Sabah erken kalkılacak
Çok iş var tutulacak
Avaralar kalacak
Ben artık yatacak.

Hasan Ejderha: Mehmet yaşar şimdi şu türküyü söylüyordur: "Kendim ettim kendim buldum"

Hasan Ejderha: Cümleten hayırlı geceler

Ferhat Ağca dertlerin en büyüğünün ahtılatılması üzerine bugün kalmadı artık dediği dizeleri ardarda sıralamaya devam etti:

‘Yine gece oldu gözüm dolunayda
Ses etmemişsin deli gönül ne fayda
Gelip geçti böyle bu baharda
Anama ayakkabı alsamda gız ohici derler ‘

Hasan Ejderha: Ooo ferhat/hadi artik git yat

Ferhat Ağca:

‘Gece oldu uyku demlenecek
Bu söylenenleri kim derleyecek
Hocam duysun bakalım ne diyecek
Yarın cumadır kapıya herkes gelecek ‘

Her zaman olduğu gibi Tayfun abi, izlemiş dinlemiş ve noktayı koymuştu geceye:

‘Herkes olmuş şair
Yazmışlar goza dair
Köreltmiş nefsini fakir
Zuhuratta böyleymiş zahir’

Tercüman vazifesini unutmamış ve gün dönüp cumayı bulmuş olsa da eklemişti:

İşit Ahmet abi tercüman sözü
Bir hocamdır bu sazın virtüözü
Aşıklar yandı kaldı size közü
Bunu bilmeyenin nârı beyhude imiş



***
İÇİMDE KIVRILAN BİR İNSANDIR

           Hepiniz iyi tanırsınız beni, en çok da sen tanırsın. Dünümden, yarınımdan bahsetsem çok daha çabuk hatırlarsınız ama bu günümden bahsetsem, tanımak da hatırlamak da istemezsiniz beni. Suçlu aramıyorum, suçu aramıyorum, bildiğim bir şey var ki o da bunun suç olmadığı. Aslında muhabbet denilen mahlûkun ta kendisidir bu vaka, bu anı, bu ses, bu iz, bu nefes, bu duyuş, bu dokunuş…


Beni arayanlara da, beni bulanlara da, beni soranlara da, bunlardan daha da öte bilerek ya da bilmeyerek; basıp, ezip geçerek gidenlere de yoktur zerre sitemim, yoktur tek kelimelik itirazım. Hani şu beni anlayanlar yok mu, anlayıp da dağlayanlar yok mu, dağlayıp da bidaha bidaha alıp eline kor muhabbetleri koşa koşa gelenler yok mu, işte onlaradır tüm intizarım.

Şimdi konuşmak vaktidir, anlatmak ve haykırmak vaktidir şimdi. Bin yıldır dinledim, ezildim, basılıp geçildim, hiç dur durak bilmeden, hiç dinlendirilmeden ve dillendirilmeden; arkadaşlık, dostluk, yoldaşlık, babalık ve analık ettim nice ‘’çilekeş yalnızlara’’ Çalmadan girdiler içeri bu kapıdan, sormadan aldılar cevaplarını tüm dokularımdan ama bu son gelenler ‘öylesine’ değil ‘ölmesine’ gelmişlerdi. İşte bu gelenlerdir bin yıldır susan ve susayan sadrımın orucunu bozduranlar. İşte bu son gelenlerdir sizi beni dinlemek ve hatta ilkin son kez dinlemek zorunda bırakan.

Bin yıldır ayağımı bastığım şu kadim ve mukaddes toprak, kimi zaman sırtımı dayadığım, kimi zaman şöyle hafifçe omuzlarımı dayayıp soluklandığım ruhsuz evlerin vefalı duvarları; utangaç yüzüme sürülmüş nice makyajlar, omuzlarıma yüklenmiş nice süsler bile iyi bilirler ki bozmazdım bu suskunluk orucumu. İşte bugün son kez dağlamaya gelmişlerdi yüreğimi, işte bugün son kez ağlamaya gelmişlerdi göz pınarlarının en nazlı kuytusundan. Çünkü son durakta bendim, son geçitte bendim, son atılan yerde bendim, son dinlenilecek yerde bendim. Bu gelenlerin geldiği gibi; son ölünecek yerde bendim.

Sırtıma çivilenmiş aydınlıkların, yüzümü grileştirmiş renklerin, her seferinde aslında bidaha bidaha göğsümü daraltan genişletilmişliklerin de çok iyi bildiği gibi; bugün ben son kez emdim o ilk vecdin son damlasını. Bugün ben son kez duydum o ilk cezbenin son haykırışını. Göğsümü ansızın sarsan bu ’’bir çift ayak sızısı’’ndan anladım son oluşunu. Bozduğum orucumun sebebi bana ve benimle beraber benden öncekilere ve benden sonrakilere ölmeye gelmiş olan son damla gözyaşının sahibi olan gözlere yüklenmiş bu yükün anlattığıdır.

Bu kez tek başına gelmişti. Daha önce hiç gelmediği hiç gelmediği bir saatinde yine çalmadan kapıyı girmiş, sormadan başlamıştı anlatmaya. Anlatmak dediysem öyle bildiğiniz, tahmin edebileceğiniz türden bir anlatmak değildi bu. Dudakları değil göz kapakları oynamıştı simasında deprem olurcasına. Nefesine sesini yoldaş eyleyip kulaklarıma göndermek yerine gözyaşına kanını mıhlayıp tam göğsümün orta yerine akıtmıştı ruhunun son damlasını: ‘’Dünyanın karanlık aydınlıklarına kapısını çelikten duvarlarla örüp içeri sadece ‘saf fikir, saf düşünce, sarsılmaz ve azalmaz hüzün’’ zulalanmış mağaradan dışarıya çağrılmıştı ilk kez. Dışarının en hatırlı, en makbul, en tevilli mabedine çağrılmıştı hüzün talimine devam etmek için. Nereden bilecekti ki bu son çağrılış yahut son davet değildi. İşte oracıkta anlamıştı aslında ölümden/idamdan önceki son isteğinin sorulacağı mabed olduğunu. Yılmamıştı, sabretmişti, isteğinin sorulmasını beklemişti. Hüzün taliminin devamı için geldiği bu mabedde beklediği gibi son isteği sorulmamış, bunun yerine :’soru ehli veya cevap ehli’ olmaklık iddiasında bulunmaya azmettirilmişti. Bir büyüğe karşı cevap ehli olmak iddiasından beri olmak hüsn-ü niyetiyle soru yöneltmiş ve idamdan önceki son nefesini vermişti oracıkta. Artık o andan sonra alınıp verilecek nefesi değil, göz pınarlarından akıtacağı son son bir damlacık kanlı gözyaşı kalmış olacaktı. Çünkü sorusu ve soruşu da beğenilmemiş ‘gazete küpürü/başlıksız’ olmaklıkla hüzün taliminin devamı için çağrıldığı mabedden de kovulmuştu.‘’

Bu son kovuluştan sonra gideceği yeri düşünmeye bile niyetlenmemiş ve tereddüt yaşamadan bana gelmişti. Ben. Demiştim beni hepiniz tanırsınız diye. Bin yıllık fırtınalara, yağmurlara, karlara, yıldırımlara karşı bozmadığım bu söz orucunu bildiğim, duyduğum, tanıdığım veya tanımadığım tüm sağanak yağmurlardan daha hisli ve daha şiddetli olan bu biricik son damla gözyaşı ile bozdum.

İyi tanırsınız işte beni; tüm kılcal damarlarımıza kadar birbirimizi iyi bildiğimiz şu kadim çınar ağacının gölgesine sığınıp ciğerlerine son nefesine çektiğin tütününü sırtıma atıp ayağınla söndür şimdi. Söndür dedim, tütününün közü ile dağla demedim. Beni ancak bir damla dağladı sadece bin yıldan bugüne dek.

‘’şu ellerin taşı bana hiç değmez
ille dostun bir tek gülü yaralar beni ‘’

Ölmeye gelmişti son damlasını tam göğsümün orta yerine akıtmaya gelen göz pınarlarının sahibi olan gönül. Kendinden önceki tüm hüzünleri gönlüne gömmüş; gönlünü de bugüne kadar kimselere aşikâr etmediği annesi, babası, dostu, arkadaşı, sırdaşı, yoldaşı olan kaldırımlara gömmüş; ölmüş ve kaldırımları da öldürmüştü.

                               

***
KÖPRÜ












 “Cihân-ârâ cihân içindedür arayıbilmezler
O mâhîler ki deryâ içredür deryâyı bilmezler”
                                          Hayalî




İkindi vakti girmiş, ezan okunmak üzere ve noterde işler her zaman olduğundan daha sakin. Ezan başladı ben o sırada bir can yoldaşıma Şehr-i Maraş ta ikindi ezanı okunurken temalı bir video çekip göndermem gerekmekte. Namaza mı yetişsem? Videoyu mu çeksem? Yoksa hem videoyu çekip hem de namaza mı yetişsem? Soruları içerisinde iken videoyu çekmeye karar verdim. Bir iki deneme derken ezan bitmeden videoyu çekebildim ve namaza da yetişebilecektim. Tam bu sırada telefonum çaldı ama öylesine "dünyalık" bir çalış değildi bu çalış. Hani telefonum çaldı desem, bu cümleyi söylemişliğimin utancı ile yerin kaç kat dibinin olduğunun keşfine çıkmam gerekir. Sabahın erken saatlerinde Ali Hocam ile birlikte on günlük Bosna-Hersek ziyareti için Şehr-i Maraş tan yola çıkan İsmail Hocam arıyordu...
    
Heyecan, aşk, vecd, cezbe içerisindeyim, derken insani fonksiyonlarımdan geriye kalanlarıyla telefonu açmaya çalıştım ve sanırım başardım. Sanırım başardım diyorum çünkü hocamdan dinlediklerimi gerçekten duyduysam neden hâlâ bu yazıyı yazabilecek kadar diriyim bunu bilmiyorum...
   
Hocam konuşmaya başlıyor: "Ahmet, biz Ali hocamla şimdi Galata köprüsünden geçip Yeni Camii de Tahiyyat-ül Mescid namazı kıldık, ama asıl anlatacağım bu değil, Ali hocamla birlikte arabadaydık, boğaz köprüsünden geçerken Ali hocam eli ile işaret ederekten: 'Bak İsmail, şurası Üsküdar, Üsküdar ve...' diye konuşuyordu ki hocamın telefonu çaldı, arayan Muzaffer hocamdı, hocamlar ne konuştular bilmiyorum, ya da bir vesile duyamadım! Telefon konuşması bitince sordum Ali Hocama: “Hocam bu ne demek oluyor?"
    
Bunu ancak size anlatabilirim Ahmet abi, bu vakayı ancak size anlatabilirim çünkü, bu vaka ve hocamın beni araması vakası ancak size yazılabilecek bir mektup İle anlatılabilir. Ali hocam da İsmail hocam da Bosna'yı ayrı ayrı ziyaret etmişlerdi ve şimdi birlikte ziyaret etmeye gidiyorlardı. Ali hocam ve İsmail hocam tam da yarın sabah Bosna uçağına binmeden önce ve tam da iki kıtayı birleştirmiş olan köprünün üzerindelerken, Ali hocamın Üsküdar’ı işaret edip konuşmaya başlayacakken Muzaffer hocamın da onlara katılması ve Ali hocamla aralarında "sırlı" bir konuşmanın geçmesi neyi anlatır bize Ahmet abi?
    
Yoksa bu gidiş başka bir gidiş mi Ahmet abi? Bu gidiş dostlarla, gardaşlarla, analarla, babalarla, dedelerle, torunlarla kucaklaşıp hasbihal etmek, dertlerini dinleyip derman bulmak, hemdem olmak dışında bambaşka bir köprü yapmanın gidişi mi Ahmet abi? Tam da Anadolu’dan Avrupa’ya bağlanan köprü üzerinde iken bu yolculuğa Muzaffer hocam da katıldıysa bu öylesine bir gidiş olabilir mi?
    
Bu gidiş mühürlenmiş kapıların mührünü kırmak, bekleyen ve yılmadan beklemeye devam eden ve edecek olan akrabalarımıza biz geldik ama bu kez çay içip dönmeye değil, beklemeye devam demeye değil, geleceğiz ümidinizi yitirmeyin mutlaka geleceğiz demeye değil de, geldik evimize geldik, evinize götürmeye geldik demenin gidişi mi?
    
Muzaffer, Ali ve İsmail hocamlar bir olup Bosna ya giderler de Başçarşı’nın çeşmeleri Zemzem olup akmaz mı Gâvurun açtığı yaraları kapatmaya,
    
Muzaffer, Ali ve İsmail hocamlar Hüsrevpaşa da namaza dururlar da Bin Boşnak genci Bin kere Aliya olup olup yeniden dirilmezler mi?
   
Muzaffer, Ali ve İsmail hocamlar Mostar Köprüsü'ne ayak basar da Neratva coşmaz mı gökyüzüne kadar kabarıp sağında solunda nice fitne  ve fitne tohumu var ise onları boğmaya...
    
Hasılı On gün neler yaşarlar bu üç yoldaş Bosna’da bilebilmek ve tahmin edebilmek haddim değil; ama biz bu on gün ne yapmalıyız Ahmet abi? 


***
“CUMA KAPUSUNU AÇTIN MI?”/

SADIK ARKADAŞIMA . . .

Cuma kapusuna varmak samimiyet gerektirir, samimiyetlerin en samimisiyle niyetlenmeyi gerektirir. Yola çıkıp öylesine yürümek yeterli değildir, yolla birlikte yol olmayı gerektirir. Sen öyle bir çırpıda soruverdin amma cevabı hemen söylemek mümkün değildir.
            
Şehrin ışıklarıysa hala yolumu aydınlatan Cuma kapısına doğru giderken, aslolan ışığı kaybetmişim demektir. Şehrin anlamsız gürültüsüyse eğer hala beni uyanık tutan, gönlümüzün asıl ezgilerini unutmuşum demektir. Uyanık kalabilmek ezgilerimizle mümkün değil midir can? Ben hangi seslerin ayakta tuttuğu adamım o zaman? Ben asıl Işığı unuttuysam eğer hangi aydınlığın sarhoşluğundayım can? Aydınlıkları, aydınlanmayı karıştırdım birbirine can, ayık oluşumun vesilesi sesleri karıştırmışım can. Sesleri ve aydınlıkları kaybettim; Cuma kapusuna erişemedim.
            
Ayaklarım mıdır beni ilerleten, hangi vasıtadır beni Cuma kapusuna yetiştiren? Ayaklarımdan bi haberim can, bindiğim arabadan bi haber. Neyi nasıla kattım amma cevaplardan bi haberim. Koşuşturmalarım “bir” edir ancak bilirim amma “bir”den bi haberim can. “Bir” i kendime anlatamadım, Cuma kapusuna varamadım.
            
“Bir”den gayrı neye sarıldıysam “terkedildim” can, yetmedi bu bütün terkedilmelerin manasız acıları, hala “bir”den gayrısına meyleder durur nefsim. “Bir”e sensiz gitmek olmaz can, “bir”i sensiz anlamak olmaz, “bir”e sensiz yetişebilmek ne mümkün.”Bir”e can feda diyemedim, Cuma kapusuna yetişemedim.
           
Cuma kapusuna “yük”ü yük edip gidilir mi hiç? Nice yük varsa yüklenip yol alınır mı hiç? Yola ihanet değil midir bunun adı, yola saygısızlık değil midir? “Yük”ü anlatan şiire ihanet değil midir bu, “yük”e haddini bildiren şaire saygısızlık değil midir bu? Omuzlarıma, gametime bakmadan yüklendim yüreğimden gayrı bulduğum cümle yükleri. Yüklerin hepsine birden “HITTA” diyemedim, Cuma kapusundan içeri giremedim.
            
Aşk gerektirir Cuma kapusunda dumana karışmak. Âşık olmayı gerektirir Cuma kapusunda çayı yudumlamak. Aşk ancak “yar” olmakla olur can, aşk yâre layık olmakla olur. Aşk yâre feda olmakla olur, yâri feda etmekle değil can. Yâri dünyalıklara değişmekle olmaz, yar için dünyalıklardan geçmekle olur. Aşk yâri korumakla olur. Dünyalıklardan ve dünyalılardan mağaraya sığınmakla olur aşk. Dünyalılar dünya uğruna peşindeyken yâre sarılıp bir mağaraya sığınmakla olur aşk. Dünyalılardan kaçamadım can, mağaraya sığınıp yâre sarılamadım, yâre sarılıp, üzerimdeki bütün dünyalıkları dünyanın mağaraya koşan deliklerine tıkayamadım. Dünyalıları da, dünyalıkları da satamadım, Cuma kapusuna layık olamadım…
            

***

BİR ÇUVAL TAŞ SIRTIMDA
 

Bir çuval taş sırtımda, cehennemden birer kor hepsi.
Bir çuval taş sırtımda, cennetten birer gül hepsi.
Müjdem olmuş her biri, ağırlık değil hafifleten birer umutla.
Bir çuval taş sırtımda, korlaşıp yakmaya dursalar yanmaya yüzüm yok.
Bir çuval taş sırtımda, gül olup kokularını yaysalar dikene sözüm yok.

Bir çuval taş sırtımda, düğümünden kelepçelenmiş bileklerime; kaçsam benimle, koşsam benimle, kalsam benimle.
Bir çuval taş sırtımda, birer birer terk edip sonra çuvalımla kelepçelelenmiş yüreğime.

Bir çuval taş sırtımda, gezdirmedikleri diyar kalmadı beni; konaklatmadıkları tek bir han kalmadı, ne hanlarda lezzet var ne hancılarda.

Bir çuval taş sırtımda, hangi dostun kapısını çalsam bir taş daha ekleyip kapatıyorlar kapılarını yüzüme bile bakmadan.

Bir çuval taş sırtımda, Sahibimdedir bu kelepçenin anahtarı; açsa da bayram açmasa da . . .



***

“SESLENSEM TANIRMISINIZ BENİ DAĞLAR”

Soru sormak değildir niye- tim, bilirim siz beni iyi tanırsınız; iyi tanırsınız her yanımı her anımı; her cümlemi iyi tanırsınız size söylenmiştir çünkü. Sizden süzülmüştür her şiirin her dizesi.
  Her cümle sizden toplar kendini, devriktir siz olmadan, anlamsızdır eğer sizden bir iz taşımıyorsa, ruhsuzdur sizi yaşamamışsa. Gecelerinizde karanlığı, karanlıklarınızda aydınlığı yaşamamışsa eğer, bilmez ve bulamaz cümleleri hiç kimse. Gündüzlerin en kuytu köşelerine kaçmamışsa, en bulunmaz dehlizlerini aramamışsa eğer kalemlerin ucu, öylesine gözlerimizin önünden akıp geçen harfler yığını olmaktadır ancak.

  “İnsanın serancamı bir dağa benziyor”  Memduh ATALAY

  Her kaçışım sizedir dağlar tanırsınız sizler beni. Her kaçıştan kaçışım sizedir dağlar. Gönlümü daraltan müziklerden size kaçarım, en güzel olanı birlikte çalıp söyleyebilelim diye. Gözümü yoran renklerden size kaçarım dağlar, en duru olanını beraber seyredebilelim diye. Şehrin kalabalıklarından size kaçarım dağlar, en yalnız kalabalığı beraber yaşayabilelim diye. Kirlenmiş ansiklopedilerin kirli sayfalarından size kaçarım dağlar, bilginin en temiz olanını beraber öğrenelim diye. 

          “Omuzlarımızın çökmüşlüğü
Gametimizin eğriliği aldatmasın,
            Yük taşımadık yüreğimizden gayrı
...”  
                                    İsmail GÖKTÜRK

  Sızlanmamayı da sızılanmamayı da sizden öğrendim ben dağlar, sırtınıza vurulan yollarda fısıldadınız kulağıma, bağrınızı delen tüneller de konuştunuz benimle. Sizi tanıyorum dağlar, sizde beni tanıyorsunuz biliyorum. Ana kucağı gibi emin olup eteklerinize sığınırım her daim, şefkatli pınarlarınızdan su içirip en yiğit bekçilerinizin en cömert gölgelerinde dinlendirirsiniz beni. Dost muhabbeti gibi teslim olup heyecanların en zirvesi ile koşarım size karşılıklı seyreyleyelim diye birbirimizi.
  Aşkı sizinle bildim dağlar, sevmeyi sizinle bildim, Ferhad’lığım sizedir; sevginin en Şirin’ini yaşatırsınız bana, aşkın en çetinini hazırlar öyle sunarsınız bana. Aşkın her kıvrımıyla boğuşurda sonra salarsınız beni “Şirin” göstererekten tüm acılara. Acı yoksa eğer bir türkünün mayasında çiğ gelir tadı kulağımıza da yüreğimize de. Acıların en fiyakalısını siz yaşarsınız dağlar, en dik duruşun sahibi sizsinizdir ancak. Bu yüzdendir türkülerin siz var oluşu, bu yüzdendir türküleri sizinle beraber söyleyişimiz.
  Sizin gibi yaşamayı öğreneceğim dağlar, sizinle yaşamayı öğreneceğim, sizsiz olmadığı aşikârdır artık. Hiç olmazsa bende bir gün tüm heybetinize, tüm gösterişinize çektiğiniz gibi bembeyaz bir örtü çekeceğim üstüme. . .





***

SENİN ESKİLERİN BİZE BAYRAMLIK OLUR



Bir ramazan gecesi; iftar sofrası yeni toplanmış, sigaralar peş peşe yakılıyor hızla yapılan çay servisine yetişmeye çalışırcasına. Kitaplık- ların arkasına saklanmış ve belki de yılda birkaç kez bulunduğu yerden çıkarılan küçük bir defterden şiirler okunuyor. Henüz varlığından hiç kimsenin haberdar olmadığı bir hazinenin keşfedilme anını dünya dolusu tribünde tek başıma sey- retmenin bahtiyarlığını yaşıyorum. Bir şiirden diğerine geçerken yetmez mi diye sorarken biliniyor ki yetmez aslında; heyecan var şiirleri duyan kulaklarda, şiir okunurken yürek ister gözleri seyretmek, çünkü ya hâkim olacaksın gözlerine ya da bırakacaksın kendini; aksın gitsin gözyaşların. Sayfalar çevrilirken biraz üzüntü var biraz da heyecan; üzüntü var korkuyla karışık, ya bir sonraki okunmazsa diye; heyecan var yürek güm güm çarparcasına yeni şiir okunacak diye! Tüm bu anlar yaşanırken defteri tutan el “eski” diyor şiirlere. Bir sonraki şiiri de oku dercesine, ya da yumuşak bir itiraz edercesine “senin eskilerin bize bayramlık olur” dedi gözlerinde daima hüzün, gözlerinde daima aşk, gözlerinde daima yaşama sevinci olan ses...


Söylediğin her türkü yeniden bestelenmiş gibi olur sanki yüreklerimize vururken en ince notadan. Anlattığın her menkıbe sanki o an bir daha yaşanıyormuş gibi dinlenilir. Sen gel diye seslen yeter ki, tüm eskilerin sadakatiyle zamanın tüm hızıyla gelinir sana doğru. Hele birde sen geliyorum de yeter ki beklemekle eskimez gönlümüzün saati. Tasavvuf bahçelerinden birinde tüm enstrümanların bir araya gelip en derin musikiyi en samimi hamlesiyle indirirken yüreklerimize seninle omuz omuza, diz dize verip dolaşmak cümle semayı. Seninle dolaşmak hiçbir yolculuğa benzemez; belki kanadı yaralı bir kuş görmüşsündür dağların ötesinde, koşup merheminden yetiştirirsin sana dair işleri öteleyip. Belki çay parası bitmiştir bir dostun, hemen masasına yetişip yalnız sesine muhabbet, çayına dem katarsın.

Her saniye anlam kazanır seninleyken; her vakit sana koşmak ister; her gün seninle doğup seninle batmak ister bir daha doğmak ve bir daha batıp bir daha doğmak için.  Demlikte ki çay en güzel rengine bürünür bardağına dolacakken, çay kaşığı tüm tevazusuyla bırakır kendini parmaklarının arasına ve bardak en çok senin elindeyken ince belindeki zarafeti hisseder.

En eski olanı yaşanır seninle tüm yenileri reddercesine. Tüm yeniler yanar kavrulur, eğilip bükülür, en eski olup sana gelmek istercesine.

Cümle eskileri alıp vermeyelim, en yeni olanları gönderelim bitpazarına, daha şimdi piyasaya düşmüş olanları koyalım hemen eskicilerin üç tekerlekli arabalarına. Yaşadığımız ânın farkındayız seninle; geçmişin pişmanlıklarını, geleceğin hayallerini değil yaşadığımız ânı kıymetlendiririz seninle.

Tüm cümleler ilk kez söyleniyormuş gibi sanki sen söylerken, tüm şiirlerin tüm dizeleri sıraya giriyor sen kalemle kâğıdı buluşturacakken sanki yeni baştan yazılacakmışçasına.

Sen söylediğinde anlamını bir kere daha hatırlıyor tüm kelimeler. Bütün söylenmişleri ilk kez duymak gibi; söylenecek her şeyi senden işitecekmiş gibi.  Senin her baba deyişin ölmek gibi, evladına her seslenişin yeniden doğmak gibidir.

 ***

 HALİMİZİ ÇALDILAR, HÜKÜMSÜZDÜR
Efendi Hocama Hürmetle…

Derinden ve sessizce, kimi zaman acı ve ıstırap çektirerek, kimi zamansa acılarımıza sahte mutluluklar serpiştirerek, önce bize unutturarak sonra ise unuttuklarımız dışındaki her şeyi hatıralarımıza kazıyarak; zamanımızı çaldılar, hükümsüzdür!


       Mekânlarımıza, caddelerimize, kaldırımlarımıza, ağaçlarımıza, mahalle aralarındaki dar sokaklarımıza; bir selâm sonrasında oturup muhabbete başlamak için başka hiçbir argümana ihtiyaç duymayacağınız esnaf önlerine; tavşankanı renginden ve başka hiçbir kokuya benzemeyen kokusundan daha ağzınızı açmadığınız halde muhabbete başlamışsınız hissi verdiren çayların içildiği çayhanelerimize; hiçbir zaman bizim olmamış seslerle, gözlerimizi hiçbir zaman doldurmamış resimlerle sinerek fikrimizi çaldılar, hükümsüzdür!
            Hiç bizim olmamış korkular, asla hamalı olmayacağımız. Yüklerin yorgunlukları, insan dışındaki herhangi bir varlığa ait olması muhtemel insan sesleri, değerlerini sağ arka cebindeki cüzdanda arayan kişiliksiz hayatlar… Sonsuz sonumuzdan bihaber planlar… Kâbe önüne sıralanmış milyonlarca kıble, kıble diye yazılmış milyonlarca cümle; cümle diye birbirine giydirilmiş ya da birbirine girdirilmiş milyonlarca kitap; gözlerini yitirmiş gönüller, gönlü perdelenmiş gözler; telsiz bağlamalardan çıkan ses ve mızrabını yitirmiş her nefes; hayallerimizi çaldılar, hükümsüzdür!
            Leyla hep şaşırtır, mecnunsa şaşmaya ezelden meyillidir zaten. Gökyüzü durup dinlenip devam eder ağlamaya, çünkü izlediği filme ne can dayanır ne de canan. Ahır dağından Erciyes’e oradan Ağrı’ya tüm dağların yüceliği ve heybetinin aslında ne kadar çabuk eriyebileceği ve mütevazı bir edayla ne kadar çabuk eğilebileceği; iki metre boyunda, yüz yirmi kilo ağırlığında bir cengâverin asker dönüşü özlediği anasının eline sarılıp öpmesi ve sonra kucağına yatması ile oluşan manzara kadar gerçektir. Kalemi elimize hep alırız; sınav için, sınav için, sınav için… Ama hiçbir kalem dosta giden mektubu, sevgiliye söylenen şiirleri yazanı kadar gerçek değildir.
            Hâlimizi çaldılar, hükümsüzdür!
Kılavuzsuz çıkılmış yol gibidir dost olmadan sigara içmek; yarım kalmıştır bir şeyler ve sanki hiç tamamlanmayacak gibidir… Ama elinde iki bardak demli çayla geliyorsa dostunuz siz tam da sigarayla ateşi buluşturacakken; tamamlanmaya hazırdır her cümle, çıkılmaya hazırdır her yol, beklenmeye değerdir geleceğine yürekten inandığınız her gemi, ölmeye değerdir mutlak doğruya koşan her dava.
Hâlimizi çaldılar, hükümsüzdür!
            Denizlerimizi çaldılar ama denizler hâlâ bizimdir hocam çünkü içinde sizi bekleyen sadık balıklarınız var…
            Şehir hâlâ bizimdir hocam, şehir hâlâ bizimdir, içinde inananlar var, şehir hâlâ bizimdir, içinde içindekileri kaybetmemiş birkaç adam var, şehir hâlâ bizimdir, çünkü sancağımızı çalamadılar.
            Hâlimizi çaldılar, hükümsüzdür!


***

VERİN BENİM KELİMEMİ

Mağaradaki fikir ve gönül talimlerimiz esnasında, birbirine karışmış sigara dumanları arasında bu cümleyi zikreden EFENDİ HOCAMA hürmetle.

         Bir cümle kurmanızı istemiştim âlemlerin efendisine dair; hülyalara daldınız, kahkahalarınız birbirine karışırken kendinizi bile unuttunuz, verin benim kelimemi. Gökyüzüne bakıp buluta, aya ve güneşe seslenen cümleler kurmanızı beklemiş yağmurdan sonraki toprak kokusunu, geceye bütün cömertliğiyle sahiplik eden ayı, yeni doğan günün ilk sahibi güneşi sizden dinlemeyi arzulamıştım; gözlerinizi ve gönlünüzü tüm hakikatlere kapatıp gaflet uykusuna daldınız, verin benim kelimemi. Bir çift ela gözü, yürüyüşündeki asaleti, muhabbetindeki bereketi, çorbasındaki sırrı haykırmanızı istemiştim yaşadığını iddia eden her sineye; ağır geldi size bu yük önünü ve arkasını dolduramadınız, verin benim kelimemi.
             Kapıyı her çaldığınızda kapının arkasından gelen “kimsin?” sorusuna “ben!” yerine “sen!” demekten çekindiniz, kapı ardında doğru cevabı bekleyen maşuka dair cümleler kurmanızdı hayalim; sadrımdaki ateş diyarınızda anlaşılmadı, verin benim kelimemi.
Seher vaktinde bülbülden haberler alıp güle koşmanızı istemiştim kelimeme bülbülden nidalar ekleyerek; bülbülün sadakati gülün dikeni korkuttu sizi, verin benim kelimemi. 
Bütün isteği sadece erik yemekken ağaçtan düşmüş bir çocuğa, parası olmadığı için evde bekleyen çocuğunun istediği oyuncağı alamamış babaya, sebeb-i muallâk kavgalara gitmiş sevdiğini bekleyen genç kıza ve önünde al bayrağa sarılı tabut içindeki evladına ağlayan annenin gözyaşlarına dair cümlelerden gönüller inşa etmenizi düşlemiştim. Kimi zaman baktığınız yönü çevirdiniz, kimi zaman kulaklarınızı kapattınız, kimi zaman kanalı değiştirip kendinizi kandırdınız, verin benim kelimemi.
Yollara düşüp kırgın bir gönül bulmanızı istemiştim cümlelerinize muhtaç, gece karanlıklarında aydınlığınızı bekleyen haneler aramanızı düşlemiş sokakta aç kalmış birkaç garibanı sofranıza almanızı talep etmiştim; dünya meşakkati daha mühim göründü gözlerinize, verin benim kelimemi. Bir ayyaşın koluna girmenizi istemiştim cümlelerinizdeki hakikati zikrederek halkanıza davet etmek üzere; ağır geldi bu görev, teslimiyetinizde verdiğiniz sözleri unuttunuz, verin benim kelimemi.
Henüz “anne!” bile diyememiş yavrusunun cansız bedenini kucağına almış Çeçenya’lı bir annenin fotoğrafına bakarken, kezzap olup yanaklara süzülen gözyaşlarından hâsıl şiirler beklemiştim sinelere bir bomba gibi düşen; gazetenin bir sonraki sayfasını çevirmek daha kolay geldi sizlere, acıları kaleme almak varken daha kolay geldi okumak yalancı bir acıyı, verin benim kelimemi.
Ya da Irak’lı bir genç kızın mektubunu okuyabilmenizi beklemiştim bu güne kadar içinizde taşıdığınıza inandığım cesaret ve hassasiyetinizle, her bir harfi arş-ı alaya yükselen cevaplar yazmanızı hayal etmiştim; mektubun varlığı bile rahatsız etti dünyanızı, verin benim kelimemi.
Göklerden gelen bir Türkün sesine, her nefeste zikrettiği hakikate İsmail’ce teslim olmanızdı muradım; kulaklarınızı tıkayıp gözlerinizi kaçırdınız bu Ferhad’dan, verin benim kelimemi.

***
BÜYÜK KAPI
               Taksim’de sahafların birinden çıkıp öbürüne giriyorum, ‘’O ve Ben’’ isimli kitabı arıyorum ama ne hikmetse sahaflardan hep olumsuz cevap alıyorum… 
İki sokağı baştan sona bitirdim ve içi tamamen sahaflarla dolu olan bir binaya girdim, binada bulunan tüm sahafları gezdim ve tam binadan çıkarken aşağı doğru kıvrılan bir merdiven gördüm. Kitabı aramaya başladığımdaki ilk heyecanımı halen korumaktaydım. Merdivenlerden hızlıca indim ve o kattaki tek sahafa girdim. Herhalde o katta tek sahaf oluşundan kimse aşağıya da bak dememişti.
Bilmem kaçıncı kez aynı soru:
Necip Fazıl’ın ‘’O ve Ben’’ isimli kitabı var mı?
Sahafın beni çok etkileyen ses tonundan mıdır, düzenli bir şekilde özenle uzatılıp sünnetlenmiş sakalından mıdır bilmiyorum.
Bu kez soruma olumlu yanıt alacağıma emin gibiydim sanki.
"Anılarını yazdığı bir kitap mı?’’ diye sordu.
Evet dediğimde tekrar ‘’Büyük Kapı’’ olabilir mi? diye ikinci bir soru yöneltmiş ve daha ben cevap vermeden çok eski kitapların bulunduğu bir kitaplığın alt raflarına doğru kitabı aramaya koyulmuştu. Bir kaç dakika sonra yeşil renkli bir kapağı olan ‘’Büyük Kapı’’ isimli kitabı bulmuş ve bana vermişti.1965 basımı ve daha üst kısmı kesilmemiş yani henüz hiç okunmamış bir kitaptı sahafın bana verdiği…
       Halen baskısı devam eden bir kitabı neden inatla sahaflarda arıyorum sorusuna ‘’O ve Ben’’in ilk ismi (Büyük Kapı) ve ilk baskısı olan bu kıymetli eseri elime aldığımda ve Taksim’de girebileceğim son sahaf la olan eşsiz sohbetim nihayetinde cevabı bulmuştum…
       Üstadın Büyük Kapı’daki Büyük Kurtarıcıyla tanışmasına müteakip şu beyit dökülecektir gönül hanesinden:

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…

       Mürşidi Abdülhakim Arvasi (k.s.)’ye kendini tanıtırken ‘’muharrir ve şairim’’ demiş ve ateşten harflerle beynini dağlayacak ilk fikir gelmiştir Hazret’ten:’’Bu iş kitapla olmaz, akılla da varılmaz… Hiç çatal bıçakla yemeğin lezzeti aranıp bulunabilir mi?’’ Devasa makinelerin dize getiremediği uçsuz bucaksız kayalıklarda ince, narin ve tek başına orada duran küçücük bir bitki ilişiverir bazen gözümüze; ne olmuştur da delip geçmiştir o devasa kayalıkları ve neden elinizi değdirdiğinizde hemen kırılıverecekmiş hissi uyandırdığı halde hala oradadır. Çünkü ‘’OL’’ demiştir âlemlerin Rabbi ve kaya da bitki de teslim olmuştur bu emre. Otuz yaşındaki bu genç şair de aynen böyle teslim olmuştur Allah dostunun bu tespiti karşısında. Hayatının geri kalan kısmına bu kaya kadar mütevazı ve bu bitki kadar kararlı devam edecektir artık. Mürşidini tanıdıktan kısa bir süre sonra ona ithafen şu beyti yazmıştır:

Bana, yakan gözlerle bir kerecik baktınız;
Ruhuma, büyük temel çivisini çaktınız!

       Hayatının hiçbir safhasında teslimiyetine yakışan duruşundan taviz vermemiştir. Doğru bildiği değerlerin zahirdeki yanlış tezahürlerine itibar etmeden yani sonunu düşünmeden son nefesine kadar bu necip milletin bekası için mücadele etmiş ve bu tavrının cezasına da mükâfatına da karşı gelmemiştir.
       ‘’Zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin bir gençlik’’ cümle-i güzidesinin hakkını vermeye muktedir değilsek bile talip olanlara karışıp yollara birlikte düşebiliriz inşallah.
       Ruhun şad olsun ey şair-i azam,  mekânın cennet Peygamber-i Ekber komşun olsun…
                      
                                    
 HİÇ BİTMEYEN FETİH               

 H.Ahmet ERALP
           ‘’Sizler bir Amerika gençliği değilsiniz, sizler bir Avrupa ya da bir Afrika gençliği değilsiniz, sizler bir Mısır gençliği de değilsiniz ; sizler Kırım’dan Bosna’ya kadar  , Avrupa’dan Afrika ortalarına kadar gözyaşları ve ümit içerisinde beklenen bir gençliksiniz’’ cümleleriyle yüreklerimize bir ateş bırakarak göstermemiz gereken duruşu bizlere hatırlatan Emekli Devlet Güzel Sanatlar Genel Müdürü Osman  NALBANT ağabeye selam ve muhabbetle başlamak istiyorum.Geçen yılın mayıs ayında ‘’Ksü Kültür ve Medeniyet Topluluğu’’nun düzenlemiş olduğu ‘’FETİH ve GENÇLİK’’ konulu programda bu kutlu görevi bizlere hatırlatmıştı kendileri.Hatırlatmıştı diyorum çünkü hayatımızın hemen her anında dini ve milli vecibelerimizi unuttuğumuza kanıt olabilecek bir yaşam sürmekteyiz.Sırtımızı aslımıza yüzümüzü ise hasmımıza dönüp şanlı tarihimize ihanet etmek gafletinden bizleri kurtarmaya muktedir bir konuşma yapmıştı kıymetli Osman ağabey.
          Muradımız ne Fethin görkemini ne de Fatih’in kudretini tekrar anlatmak değil.Elbette ki Fatih Sultan Mehmet Han da İstanbul’un Manevi Fatihi olarak bildiğimiz Eyyüb-el Ensari hazretleri ile başlayıp kendisine kadar olan silsiledeki tüm ecdadı gibi Alemlerin Efendisi Hz.Muhammed(S.A.V.)’in:’’Konstantiniyye mutlak fetholunacaktır, onu fetheden komutan ne güzel komutan, onun askerleri ne güzel askerlerdir’’ hadis-i şerifine mazhar olmak istemiştir ve bu şeref ona nasip olmuştur.Bize düşen görev ise Fethi 1453’ün 29 Mayısında iki aya yaklaşan mücadele ile nihayetlenen bir zafer olarak görmek ve anlamak gafletinden kurtulmaktır.Yani efendimizin hadis-i şerifi II.Mehmet ve askerleri nezdinde tecelli etmiş düşüncesi ile bu necip millet ve şanlı medeniyet adına yapacak bir şeyimiz yokmuş gibi hayatımıza devam etmekten vazgeçmeliyiz.Eğer tarihi biraz daha yüreğimizi ortaya kayarak okursak kısacık ömrümüzün her anında tanıştığımız tüm insanların Konstantiniyye kadar Fethe açık ve kendimizin de  ecdadımız gibi yetkin olduğumuzun farkına varacağızdır mutlaka. 
          Dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmuş olan bir toplumun oluş dialektiğini bir tarih serüveni olarak yorumlamak hem bilgisizlik hem de haksızlıktır.İstanbul’un fethi bir tarihi olay değil, Anadolu Türklüğünde devlet bilincinin örgütlenmesiydi.Bu devletin temelinde iki temel kuvvet vardı: Şeriat ve Tarikat.
Şeriat düzenin, tarikat ahlak ve idealizmin kaynağıydı. On üçüncü yüzyıllarda  Anadolu halkı korkunç Amansız bir Moğol saldırısına uğramıştı. Bu saldırı karşısında Konya Selçuk Devleti, Moğol valilerinin bir uşağı menzilesine inmişti, halk sahipsiz ve himayeden yoksundu. Bu durum ‘’Kurtarıcı Devleti’’ aramasına sebep olmuştur. Yunus Emreler, Hacı Bektaş Veliler, Hacı Bayram Veliler, Hacı Bayram Sultanlar, Akçakoca Padişahlar halkın ruhunu ve toprağı öyle üstün bir feragatle mayalamışlardır ki, Osmanlı-Türk Devleti bu mayanın tarih sahnesi çıkmış bir görünüşü oldu.
          Fetih, “kapalı veya örtülü bir şeyi açmak” demektir. Bizim fetihlerimizde açılan şey ise, insanların kafa ve gönüllerini hakikate kapatan, onların ilâhî mesajın ışığını almasına mani olan “küfür örtüsü”dür. İşte “fetih”, insanların kafa ve gönüllerini hakikate kapatan, onların ilâhî mesajın ışığını almasına mani olan bu “küfür örtüsü”nü açmak için yapılır. Osmanlı’nın hep Batı’ya yönelmesi, İstanbul’un fethine bu kadar ehemmiyet vermesi, İmparatorluğun son demlerine kadar Roma idealini muhafaza etmesi, buraların küfrün menbaı olmasındandır.
          Hz. Peygamber s.a.v.’in Tebük Gazvesi’ndeki cizye uygulaması, sonraki fetihlerimizin değişmeyen bir usûlü haline gelmiştir. İstanbul misâlindeki gibi fethedilen yerin ahalisi, müslüman olmak veya bir çeşit güvenlik vergisi sayılabilecek cizye mukabilinde zımmî statüsüyle eski dinlerinde kalmak hususunda hür bırakılmışlardır.
          Müslümanların zımmî hukukuna azamî riayeti; gayr-i müslimlerin dinlerine, ibadetlerine ve mabetlerine asla müdahale etmemesi, sözden ziyade güzel davranışlarla nümûne-i imtisâl olarak tebliğ yolunu tutması, İslâmî idarenin şiârından öte “feth”in en esaslı muhteva unsurlarıdır. Gönüller böylece fethedildiği içindir ki toplu ihtidâlar ile müslümanların sayısı kısa zamanda hızla artabilmiş, bir “İslâm medeniyeti” kurulabilmiştir.
Aksi bir tavır, yani şiddet, baskı ve adâletsizlik, İslâm’ın, icbâr edildiği topluluk veya kültürün rengine bulanması neticesini doğurur. Halbuki fethin neticesinden umulan, İslâm’ın gayr-i müslimleşmesi değil, gayr-i müslimlerin İslâmlaşmasıdır.
          İslâm’da toprakları genişletmek, ganimet elde etmek, vergi gelirlerini artırmak, bir soy yahut hanedanın hakimiyetini kurmak, şan şeref kazanmak için fetih yapılmaz. Fethin yegâne hedefi kafa ve gönülleri İslâm’a muhatap kılmaktır. Bu sebeple harp yoluyla olduğu gibi, antlaşmayla, sulh içinde öğretme, tanıtma, davet ve tebliğ ile de olur. Nitekim Fetih Suresi’nin başında Rasulullah s.a.v.’in şahsında müslümanlara ikrâm edildiği bildirilen “feth”in Hudeybiye Antlaşması olduğu tefsiri yapılmıştır. Halbuki Hudeybiye, ilk bakışta müslümanların aleyhine gibi görünen, Ashâb-ı Kirâm Efendilerimizden bazılarının hoşnutsuzluğuna sebep olan bir antlaşmadır. Fakat Hudeybiye sayesindedir ki müşrikler müslümanları “resmen” tanımışlar, Kur’an’ın getirdiklerini dinleme imkânı bulmuşlardır.
          Kur’an, ilâhî mesajın mecmu’u olarak bütün fetihlerin hem fâtihi hem gâyesidir. Bu “apaçık” Kitâb, kalplerdeki karanlıkları aydınlığa çeviren bir “nûr”dur. Böyle olduğu içindir ki Peygamberimiz s.a.v.’in ifadesiyle “Medine, zorla değil Kur’ân’la fethedilmiştir.”  Böyle olduğu içindir ki Hudeybiye’den bir müddet sonra Mekke, neredeyse hiç kan dökülmeden, Efendimiz s.a.v. ve ordusuna gönülden teslim olmuştur. Nihayet bugün bizim üzerinde yaşadığımız topraklar aslında kılıçla değil, ta Horasan’dan buralara “gönüller yapmaya gelen” gâzi-dervişlerin Kur’an ahlâkıyla fethedilmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder