“GÜNDE BEŞ VAKİT ŞAİR” OLMAK / Ahmet Doğan İlbey


Şair Memduh Atalay, Türk’ün ruh köklerini inşa eden Anadolu mutasavvıflarının risâleleriyle hâlhamur olunca, mısraları hem mazrufuyla, hem edebî zarfıyla kalp ve dimağı bir iksir gibi kuşatıyor. Sivas’ın türküleri gibi vecd ve hüzün üzere kelimeler devşirince yürekten, “Günde beş vakit şairim ben” demeyi hak ediyor.

“Günde beş vakit şairim ben” mısraı İslâm’a olan aidiyetin istiğrak hâlindeki ifadesidir. Şair, hâl ehli olunca “günde beş vakit” şiirle hemhâldir. Bezm-i elest’ten sonra kendini dünyada gurbetçi bildiği içindir ki şiirin, yâni “bilme, tanıma, anlama” yolunun tâlimini yapmaktadır.

Şairin tâlimgâhı Şemsi Sivasî ve Sivas’ın yirminci asırdaki fikr ü irfanı, mürşid-i kâmili, gönüller yapıcısı Gavs-ı âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Efendi gibi şiirin künhü olan kapılar olunca elbette “günde beş vakit şairim ben” diyecektir.

“Günde beş vakit şair” olmanın kaynağı, günde beş vakit okunan ezandır, günde beş vakit kılınan namazdır. Dinimizde bu “vakitler” Müslümanın yerine getirmesi gereken vecibeler olmasının yanında şuara ve üdebâ sınıfından olanların da kalp kulağını açık tutup yöneldiği, şiirine çağrışımlar topladığı ve mâveraî hakikatlerden içine ilhamlar doğduğu ânlardır. Şair dolayısıyla bu “vakit”lere bağlı bir “hâl” içinde mümin olma vazifesini aynı zamanda şair olarak da yerine getiriyor. Şairliğinin gücü ve şiirinin ilham kaynağı bu “vakit”lerdedir.

“Günde beş vakit”, mümin için olduğu gibi, şair için de mâsivadan uzak, şuurun en açık ve kalbin en cilalı bir ayna olduğu vakitlerdir. Bu “vakit”lerde kalbe ve dimağa yansıyan ilhamlar kesbî değil, vehbîdir. Daha alt dereceden söylemek gerekirse, bu “vakit”lerde şairin derûnuna denî ve şeytanî ilhamlar gelmez.

“Vakit”, mâzi ile istikbâl arasındaki zaman aralığında insanın içinde bulunduğu ândır. Gönül dünya ile meşgûl olunca vakit dünyadır, yâni “denî” bir zamandır. Gönül, ukba ile meşgûl olunca vakit de ukba olur. Öyle ki, insana gâlip gelen “hâl”, insanın içinde bulunduğu vakittir. “İbnülvakt”, yâni vaktin oğlu, içinde bulunduğu âna göre mânevî olanla iştigâl edendir. Şair de “ibnülvakt” olmanın gayretiyle “Günde beş vakit şair”liğini bu istikamette ilerletmeye çalışıyor.

Şair, mâna âleminden topladıklarını terkipleştiren, kalp ve dimağı bütünüyle aşka kesilen bir ehl-i dildir. Anadolu’nun yanık yüreğine dair heybetli şiirlerin sahibidir: “Ben yufka yürekli çoban, Osmanlı çıbanı / Senin atladığın sayfalarda bir soruyum / Ben bir suyun yanan ıssızlığında / Yetim topraklara akarım, şair gönüllere / Öperim her gece yıldızların alnını...”

“Sen, Ben, O, Biz Hafız” şiiri onun beş vakte ayarlı şair olduğunun delâletidir. Beş vaktin çağrısından uzaklaşan Müslümanların dünyalaşmasına dayanamayan vicdanını cemiyetle birlikte âdeta sorgu kapısındaymış gibi konuşturur: “Kıravatlı bir işgal minberde başlamışken / Ağlayan bir Cuma ne söyler sana hafız / Melek miydi aradığın, kaçtığın melek senin / Yakanda Osmanlı tuğrası kanatır içini hafız / Yenilgi budur işte, uzak kalışın özrüdür / Sesin sana döner kalbin hesap görür hafız / Eşya bir kötü baykuş haberi karadır hafız / Hurmalıksa hicretin, yüreğin yaradır hafız / Ellerin uzanırken kadîm memnu meyveye / Seccaden dürülür yüzünde tırnak yarasa hafız / ‘Ben de sizden biriyim’ demekle olunmaz ki / Çeşmende tuzlu su, bitmez susuzluğun hafız / Her sahiplik yeni bir köleliğin resmidir / Bedeli hâlâ enkazda ışıldayan aşktır hafız / Bir kez Allah dese aşk ile lisan hani yaprak gibi / Bir Ömür demeden denmez denmez bir Allah hafız / Gönül kârda dil yârde yenilgi içte hafız / Biz aşkı kaybetmiş mücrim kullarız hafız / Şehir yıkanır sâla ile üstümüzde dünya kiri / Dar zamanda dar yerde kirli gideriz hafız / Oyuncaklar çoğaldıkça ağlayan kalbin senin / Ebedilik mi oyun mu suda kaybolan iz hafız / Bunca varlık değil mi, gönlün gitmeyen darlığı / Yunus nice derviştir, Ethem nice sultan hafız / Bir gölgelik yolculuk sırrı paslanmış ayna / Emaneti değiştin bir anlık bir oyuna hafız / Nasılda benzedin kuruyan bir ırmağa / Sende yaralarımı kanatmaya geldim hafız / Güvercinler gözyaşını konar câmi avlusunda / Mağarasında kokar ölüler sen, ben, o, biz hafız.”

Türkmen atalarının geleneklerinden tevarüs eden cezbeli mizacıyla her ehl-i ilim ve ehl-i irfanın kapısında diz çöküp mâna ve hakikat yolunu soran vecidli bir fikir adamıdır. Sivas’ın tarihî kimliği, hüzünlü türküleri onun şahsında tecessüm eder. Dilinden dökülen her kelimeyi işittiğimde, Selçuklu sultanlarına ikametgâh olmanın verdiği tarihî cerbezenin yanında Moğol haramîlerinin zulümlerine muhatap olmuş Sivaslı bir alpereni dinlemiş gibi olurum.

Çabucak kanarım onun celâdetli belâgatına ve üslûbuna. İslâm tasavvufunun imbiğinden geçmiş şiirli konuşmalarıyla onda ehl-i beyt’e bağlılığın izlerini görürüm. Onunla dili dilimden, dini dinimden, özü özümden bir Müslüman Türk insanıyla kucaklaşmanın hazzını yaşarım her defasında.

Benliğimi sarıveren ve yücelerden seslenen celâlli bir şairdir çok zaman. Bâzan, Sivas’ın pîrleri gibi geçmiş zamanlara götürür insanı. Kimi zaman yakın tarih halk âriflerinin hâtıralarını naklederek, Anadolu insanının vicdanında yara açmış devletlûnun millete yaptığı zulümleri hafızama nakşeder.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme