PAYDOS / Hatice ÇİMEN


Simsiyah takım elbisesi ve bağlamayı yeni yeni öğrendiği kravatıyla şimdi tam bir beyefendi olmuştu. Ayağındaki parlak kundurasının adım attıkça çıkardığı tok ses, inceden inceye gururunu okşuyordu. Şehrin en prestijli şirketinde işe başlamıştı. Hatta başlayalı daha birkaç ay olmuşken, tasarladığı lüks bir dairenin projesiyle terfi almayı bile başarmıştı. Elbette diğer inşaat mühendisleri gibi şantiyelerin tozunu toprağını yutarak başlamıştı bu işe. Ama kendini diğerlerinden ayıran çok özel bir şey olmalıydı. Bu özel şey her ne ise göğsünden başlayıp bütün vücudunu saran garip bir duyguya boğmuştu onu. İçinde kabaran bu duygudan oldukça memnun bir şekilde boyası daha yeni kurumuş boş evin parke döşeli koridorunda adımladı. Ellerini göğüs hizasında bağlamış, dalgın bakışlarla evi süzüyordu. İçinden ‘Hayatımda her şey tek tek yoluna girmeye başladı işte!’ diye düşündü, hafiften genzini yakan inşaat kokusu eşliğinde.

Bu kış mevsiminden sonra ilkbahara, nikâh tarihi aldıkları nişanlısıyla ev bakmaya gelmişlerdi buraya. Nişanlısı onun kadar sakin duramıyordu. Heyecanla gülümseyerek bir odadan diğerine geçiyor, eşyaları nasıl yerleştireceğinin planlarını yapıyordu. Eşyalar çok ta önemli değildi onun için. Parası neyse verecek, eksiksiz bir şekilde hepsinin en kalitelisini satın alacaktı zaten. Onun için önemli olan evin batı cephesinin mi yoksa doğu cephesinin mi daha iyi olacağıydı. Tam bunları değerlendirmeye girişmişken nişanlısının çığlığını duydu diğer odadan. Birkaç saniyede aklından geçen bin bir ihtimalle koşuverdi yanına. Gördüğü manzara karşısında kendisi de donakaldı. Evin arka odasının geniş penceresi, ucu bucağı görünmeyen bir mezarlığa bakıyordu. Öyle ki, mezar taşları, domino taşları gibi dizilmiş bir vaziyette sanki küçük bir dokunuşlarını bekliyordu önlerinde. Nişanlısının sitem dolu sesi, kulağına öylece çarpıp geri dönüyor ve boş evin duvarlarında yankılanıyordu.

-Sen beni buraya getirirken hiç mi bakmadın bu evin konumuna? Ben bu evde asla oturmam!

Şirketteki bir arkadaşlarının tavsiyesiyle onu buraya getirdiğini, kendisinin de bu mezarlıktan haberinin olmadığını açıklamak istedi. İstedi istemesine ama dili düğümlenmiş, bakışları donuklaşmıştı. Üzerine çöken ölüm katılığını bir türlü çözememiş, açıklayamamıştı. Zaten nişanlısı da bu açıklamaları beklemeden koşar adımlarla çıktı odadan. Belki de diğer cephelerdeki dairelere bakmak üzere…

Ani duygu değişimine sebep olan bu durum, gelecek hayalleri kuran bu kadını ziyadesiyle etkilemişti. Haklıydı da. Sevdiği kadın, ömrünün ilkbaharında rengarenk çiçekler yeşertmeyi düşlerken, zamanı mıydı şimdi bu manzaranın? Nişanlısı daha bembeyaz gelinlikler giyecekti. Oysa şimdi, beyaz bir kefen gibi toprağı örtmüş kar, nişanlısının bütün çiçeklerini bir anda soldurmuştu sanki. Ölüm… Ah Ölüm. Ağızların tadını kaçıran ölüm… Ne hayallerden anlıyor ne de planlardan.

Genç adam bunları düşünmeye dalmışken, mezar taşları arasındaki hareketliliği fark etti. Bir baba, beş altı yaşlarındaki oğlunun elinden tutmuş bir halde, mezarlığın koridorunda yürüyordu. Belli ki babası, oğlunu ölümle tanıştırmaya getirmişti, tıpkı kendi babası gibi… Babasının serçe parmağını sıkı sıkıya kavrayarak, onunla birlikte ilk kez mezarlığa geldikleri günü hatırladı. Dedesini ziyarete geldikleri o günü. Korkmuş muydu o gün? Hayır hayır! Nasıl korkabilirdi ki? Dedesi vardı orda, babasının çok sevdiği babası! Aslında korkudan çok, yoğun bir merak duygusunun ruhunu sardığını hatırlıyordu o güne dair. Babasına peş peşe sorduğu meraklı sorularını…

-Baba!

-Efendim oğlum.

-Şey… Bir şey sorabilir miyim?

-Sor bakalım.

-Dedemi Allah mı öldürdü baba?

-Şey… Evet oğlum.

-Peki, bu insanları da mı Allah öldürdü baba?

-Şey… Evet oğlum.

-Şeyy, Yani böyle demek doğru değil ama… Yani ben biliyorum Allah kötü biri de değil ama… O zaman Allah niye bir sürü insanı öldürmüş baba?

Masum bir çocuğun dünyasına girerek en temiz ve sade bir şekilde ona Allah’ı anlatabilmek. Kelimelerin bile kirlendiği şu dünyada kolay bir iş olmasa gerekti. Babası bu zor sorulara verdiği cevaplarla onun minik yüreğine Allah’ı sığdırmaya çalışmış ona ölümü ve ahireti anlatmıştı. Daha önce hiç duymadığı bir âlemin varlığını… O âlemde rahat ve huzur içinde yaşayabilmek için daha bu dünyadayken oraya götürmek üzere güzel bir ev inşa etmeleri gerekiyordu. Babası öyle anlatmıştı ona. Öyle bir ev ki; onu bu dünyanın bütün kötülüklerinden koruyabilsin. Hem güzel hem de sapasağlam bir ev inşa etmek…

Çocukken babasına, bitmek tükenmek bilmeyen sorular soruyordu. Babası ise hiçbir boşluk kalmasını istemeden tane tane cevaplıyordu sorularını. Bu cevaplar damla damla yüreğine akarken, içinde bir yerlerde sağlam bir toprağa, o güzel evin temelini çoktan atmışlardı. Babasıyla birlikte attıkları bu temel için kullandıkları harç, iman harcıydı. Duvarları örerken de kullanacakları bu harcı babası hazırlamıştı. Ömür sermayesiyle satın aldıkları tuğlaları tek tek kullanarak duvarları örmeye başladılar. Kendisi tuğlaları diziyor, babası ise tuğlaların arasına harcı koyuyordu. Böylece duvarlar 7-8 sıra yükselmişti ki babası bir gün bu evi ayakta tutmak için sağlam direklerin olması gerektiğini söyledi. En güzelinden dosdoğru 5 tane direk alıp evin merkezine oturttular. Gün geldi, bu eve çelikten bir kapı taktılar. Babası çelik kapının anahtarını oğluna teslim ederken bu anahtarları kalbinin en özel yerine saklaması için sıkı sıkıya tembihledi. Kimseye vermeyeceğine dair söz vererek babasından anahtarları aldı ve sakladı.

Gün geldi, bu ev için pencereler taktılar. Ah bu pencereler. Ne kadar sağlam kapatsa da bazen nazenin bir rüzgârın zorlamasıyla bile aralanabiliyordu. Bu aralıktan süzülerek giren rüzgârın içerde fırtınalar koparıp, evi tarumar etmesinden çok korkuyordu. Babası bu durum içinde oğlunu uyarmıştı. ‘Oğlum, bu pencereleri içerden sıkı sıkıya tutacak bir yoldaş, bir yardımcı bulmalısın!’ diye.

Çatı! Belki de en önemlisi çatıyı yerleştirmekti. Babasının gönlünde, yeşil yaprakları sağlamca bir iple örerek bir çatı yapmak vardı. Yağmur yaş girmesin diye bu dünyadaki terazilerin tartamayacağı kadar ağır yapraklardan örülmüş bir çatı. Ama ne var ki babası daha duvarları bile bitmemişken, her zaman anlattığı o âleme taşınmıştı, kendi evine… Oğlunun evini çok istediği o en güzel boyayla boyayamadan, göçüp gitmişti bu dünyadan. Evin inşaatını bu genç adamın omuzlarına bırakarak…

Babasından sonra tek başına örmeye çalıştığı duvarları hatırladı. Tuğlaları diziyordu dizmesine ama harcını koymayı unuttuğu günler oluyordu. Yaşadığı büyük küçük depremler de direkleri iyiden iyiye çatlatmıştı bile. Eyvah! Bu ev bir yıkılsa!  Ah bu yıkılış… Ömrün tükenip ölmesi miydi insanın? Yoksa harçsız bir duvar örmek, ölümün ta kendisi miydi? İnsanı iflasa sürükleyen…

Genç adam bu çaresiz çırpınışları içinde kendini şairin bahsettiği babanın 3. Oğlu gibi hissetti. Doğunun 3. Oğlu…

Bugüne kadar yaptığı, tasarladığı lüks daireleri düşündü. Bir ağacın gölgesinde bir müddet dinlenip sonra bırakıp gidecekleri bu dünyayı fazla ciddiye almışa benziyordu. Şirkette, şantiyelerde kendini kaybedercesine hırsla çalıştığı günleri hatırladı. Terazisi tutmayan çok duvarlar yıktırmıştı mükemmeli yakalamak için. Bu duvarların mükemmelliği için bu kadar yorulurken içindeki harabeye dönmüş inşaatı düşündü.

Bu düşünceler genç adamın vücudunun kaskatı kesilmesine sebep olmuştu. Yüzü ise kireç gibi bembeyazdı. Mezarlığı görmeden önce vücudunu saran kibir, çoktan orayı terk etmiş yerini soğuk bir katılığa bırakmıştı. Beyninden başlayıp parmak uçlarına kadar inen acılı bir krampa tutulmuştu sanki. Ayakları kilitlenmişti.

Bu haline bir çıkış bir kurtuluş ararken hislerinin derinliklerinden, kendini daha önce de tıpkı böyle sarsmış bir hikâye düştü zihnine. Yankısını birkaç gün içinde taşıyıp daha sonra unutup gittiği o hikâye… Şantiyede çalıştığı yıllarda duvar ustaları birbirlerine ibretle anlatırken kulak kabartıp dinlemişti.

“Çok eskilerde bir duvar ustası yaşarmış. Bu adam hayatın telaşesi peşinde koşarken ömrünü duvar örmekle geçirmiş. Ömür bu ya elbet tükenecek. Gel gör ki ölüm sarhoşluğu bu adamı da kıskıvrak yakalayıvermiş. Eski bir sedirin üzerinde öylece uzanmış, ölümün verdiği bir sıkıntı hali içinde çırpınıp duruyormuş. Adamcağız bir türlü canını teslim edemez bir halde, yüksek sesle “Harç ver! Taş ver! Harç ver! Taş ver!” diye sürekli sayıklıyormuş. Bu sayıklamalar günlerce sürmüş. Evlatları da bu duruma bir çare bulamamışlar. Yıllarca beraber çalıştıkları eski bir dostu bu adamın ahvalini duyunca çok üzülmüş. Hemen dostunun yanına gelmiş, durumun vahametini gözleriyle görünce işin hikmetine vakıf olmuş. Yavaşça dostunun yanına yaklaşmış ve kulağına eğilerek;

“Heyy Mehmet Usta! Artık PAYDOS!” demiş. Adam ancak bu sözle ruhunu teslim edebilmiş.

                                                  Genç Adam! Sana da PAYDOS!

“Kıyamet gününde bir kul şu dört şeyden hesaba çekilmedikçe ayakları yerinden kımıldamaz.

Ömrünü nerede tükettiğinin,

Gençliğini nerede eskittiğinin,

Malını nereden kazanıp, nereye harcadığının,

Öğrendiği ilmiyle neler yaptığının.  (Tirmizi, Kıyame,1)



yeni bir duvar / mustafa Alper taş



o akşama doğru
üşümek vardı günlerin altında

yeşil bir barikattan belki
tüllerle uçuşan aynasında kaderin
elimize bir çocuk gibi baktılar da
bilmedi hiç kimse sesimizin yeniliğini

hepimiz karanfil içindeyiz
bu akşam turnası endişeyle sarkan pencereden
canından bezmiş anneler büyük adamlar ellerinde büyüklüğün işareti
haziran karpuzları ve ışıkların yanmasını bekleyen
yorgun çocukları
hepimiz

bir su akıyor o saatlerde
ev musluklarından
dutlu çeşmelerden
biraz da inanmanın ferahlığıyla
mutlaka bir günün daha olacağına
uyanınca

bilerek unutulan bir şey gibi akşamüstü gitmelerinde
hepimiz bilmekteyiz



İLK EMİR / Halit DİLİPAK


"Oku!",
"Hiç akletmezmisiniz?", " Hiç düşünmezmisiniz?". Allah tealanın ilk emri okuydu. Âlemi, nizamı, düzeni oku!
Havayı, suyu, toprağı, ateşi oku!
Havada görülemeyen nice alemler var oku!
Bunları gönül gözünle oku!
Aşkla oku!
Hasretle oku!
Yaratanına ulaşabilmek için oku!

Gönüle dokun, kalbe uzan da kararan kalpleri temizle. Oku! Satmak için değil yaşayıp örnek olabilmek için, oku hor görmek için değil hoş görebilmek için oku! Oku alimleşmek, dünyevileşmek için değil, zalimin korkulu rüyası olurken, manevi dünyalarda huzur, güven ve adaleti sağlayabilmek için oku! Oku ve anla, aklederek, düşünerek anla ve çöz. Faniliği anla ki baki olana tabi olasın. Faniliği anla ki baki'nin yolundan çıkmayasın. Faniliği anla ki aczi'nin ve muhtaçlığının farkına varasın. Faniliğinle, acizliğinle, muhtaçlığınla huzurda secdeler de dur ki! Tanına'sın, yolun bilinsin, taraftarlığını ispat et!

Korkma! Nefsinden korkma! Aslında nefsine teslimiyet korkunun yansımasıdır. Korku teslimiyete sebep oluyor. Korkuyorsun! Çünkü nefsinin ve şeytanın vesveselerinin verdiği o iç daraltıcı, yürek yakıcılığı bunaltıyor, daraltıyor. Mücadele ederek mertebe kazanabilmektense, teslim olarak şeytanın ve nefsin uşağı haline gelmek daha kolay geliyor. Kazanabilmek mücadele edebilmekle elde edilebilinir.

Şeytanın ve nefsinin vesveselerinden dolayı yapılan hatalar sızlatıyorsa kalbi, hüzünleniyorsa kalp, sıkışıp ta bedenden çıkmak istercesine çırpınıyorsa ruh! İşte nefs ve şeytanın iş birliğine bir baş kaldırının mücadelesi sarmış benliğini demektir. Teslim olup kurtulmak yolunu seçersen kaybedenlerden olursun. Eğer mücadeleye devam edebilme azmi, cesareti ve inancını taşırsan benliğinde büyük bir savaşa girmişsin demektir.

Hakk ile batılın savaşını kendi benliğinde, özünde veriyorsundur. Eğer yüreğin daralıyorsa, gözler nemleniyor ve acı hissediyorsan ümit varsın demektir. Ve Allah seni mücadeleye çağırıyor. Bir er meydanı, bir imtihan. Zor ve ağır bir savaş şeytan ve nefsin ittifakına karşı ruhun, kalbin, gönlün, bedeninle karşı koyabilmek. Ama sızlıyorsa için teslim olmamışsan ilk vesvesede demek ki ümit varsın. Allah teala belki de bir sonraki mücadeleye hazırlık safhasından geçiriyordur benliğini. Bir makama ulaşabilmek için mücadele gerekir. Bir makama gelebilmen için seni mücadelelerle sınıyordur. Olabilmek için pişmek gerekiyor. Altın cürufundan arınmak için ateşe atılırmış. Belli bir ısıdan geçirildikten sonra altın saflığa erişebiliyormuş. Belki nefsinde saflığa erişebilmesi için yanması gerekiyordur. Gönlün yanması, kalbin sızlaması, ruhun çırpınması, gözlerin nemlenmesi, benliğinde fırtınalar kopması bir sonraki sınavın hazırlığıdır belki.

Bazen derinden bir "oh" diyebilmek ister insan.

Derinden bir "oh" çekerek cümle dertleri o oh la birlikte atabilmek.

Ya Huuuuu de ey gönül! Ya Hayyyyy de! Allah de kalbim Allah de. De ki O'na sığın ona teslim ol! Deki geçici dertlere teslim olup baki olandan mahrum olma!

Unutma!

Bulunduğun ve temsil ettiklerin bir inancın değerleridir.

Kıldığın namaz, tuttuğun oruç, verdiğin zekât, uzattığın sakal, taktığın takke, verdiğin söz, yaptığın iş, taktığın başındaki örtüyle bir inancı temsil ediyorsun.

Sen, Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olmaya namzetsin. Bir yolunun olduğu, bir amacının olduğu iddiasındasın. Eğer taşıdığını iddia ettiğin değerlere ihanet edersen inkâr etmiş olursun. İhanetin sonu hüsrandır. En büyük ihanet yaratana olandır. Yaratana ihanet temsil ettiğin inancın değerlerini zayi etmendir. İhanetin affı yoktur. İhanet hainliktir, hainlik şirktir. Allah teala şirki hiçbir şekilde affetmeyeceğini ve en ağır şekilde cezalandıracağını bildiriyor. Temsil ettiklerinin değerlerini çarçur edersen, o simgelerin değerlerini yansıtamazsan hesabı zor olur da altından kalkamazsın. Onun için eğer bir inancının olduğu iddiasındaysan ona yaraşır bir yaşam sürmeli ve gereğini yapabilmelisin.

Müslümansan, doğru, dürüst, ahlaklı, ahde vefalı, almadan verebilmeli, sözüne sadık, sıdk ve sadakatli olabilmelisin.

Unutma inandığın yaratıcın sana şah danarından daha yakınken, kalpte olanları da bilendir.
O'ndan hiçbir şey gizli kalmaz, O her şeyi bilen ve görendir.

Onun içindir ki ne kendini ne de başkalarını kandır. Eğer hiçbir kimsenin olmadığı, kendinle baş başa kalabildiğin bir yere hasıl olabilirsen her konuda özgürsün. Ama başkasına ait bir mülkte özgürlük iddiasıyla köleleşemezsin.



MAHFÎ MEKTUPLAR III / Sibel KÖK


Efşâ,

Kabuk bağlamış bir yarayı tırnağımı geçirip yeniden kanatır gibi yazıyorum bu satırları. Unutulan ve unutulmaya yüz tutmuş hatıralardan af dileyerek. Sana yazmak, bir çocuğun gülüşünde büyüyen masumiyettir biliyorum, masum kalan hangi yanımsa onunla sesleniyorum sana.

İnsanlığımızın, inançlarımızın, dostluklarımızın ve kalbimizin kıyıma uğradığı bu çağa inat senin masumiyetine ve dostluğuna sığınıyorum.

Uçurumun kenarında yaşar gibi tedirgin yaşadığımız şu zamanda, esen her rüzgârda, düşmemek için tutunduğum dal oluyorsun sen. Bir el oluyorsun kalbimde gezinen. Şefkatin ve dostluğun eli...

Şefkat ve dostluk...

Hayli zamandır lügatimizden silinmiş iki mahzun kelime. Kelimeler hüzünlenir mi deme sakın, anlamını kaybetmiş her kelime yetim ve mahzun bir çocuktur aslında. Hani kimsenin dönüp bakmadığı, gözlerinin derinliğindeki acıyı fark etmediği, dudak ucuyla da olsa tebessümden mahrum bırakılan...

Şefkatin ve dostluğun hayatımızın neresinde olduklarını, hangi köşeye çekildiklerini ya da hangi kuytuya saklandıklarını bulabilirsek belki yeniden inanacağız insan olduğumuza. Başkalarının yaralarıyla sınanan insan yanımız merhametle bakabilse o yaralara sobeleyeceğiz şefkati ve dostluğu.

Ne çare ki, hiçbir dinamitin sökemeyeceği bir katılığı taşıyoruz sinemizde. Öyle yaman bir imtihandan geçiyoruz ki Efşâ, dilimiz, kalbimiz ve vicdanımız kaskatı. İnsanlığımızla aramızdaki mesafe her geçen gün daha da artıyor. Bakıyor da görmüyoruz zahirden ötesini. Yanı başımızda bir yara kanasa merhem olmak şöyle dursun, can havliyle uzaklaşıyoruz oradan. Merhameti, şefkati hatta en acısı bir kalp taşıdığımızı unutuyoruz böylelikle.

Peki biz, nasıl farkına varacağız bunca körlüğe rağmen bir kalbimizin olduğunun Efşâ... Nasıl bileceğiz yaşıyor olduğumuzu? Ne zaman yoklasak sol yanımızı, bir boşluk, derin bir boşluk buluyoruz orada. Koyu bir karanlık...

Hayatımızdan teker teker uzaklaşırken anlamlar, unutmuşken dostluğu, şefkatten ayrı düşmüşken, kör, sağır, dilsizken biz insana ve Allah' a, nasıl dolduracağız o büyük boşluğu?




HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-KURTTEPE’NİN TRENİ /Hasan KEKLİKCİ

-Ooo… Hoş geldiniz hocam. Sizi fakirhanemizde görmek ne bahtiyarlık. Çoktandır görüşemedik.

-Estağfurullah, hoş bulduk. Uzun zamandır buradaki dostları ziyaret etmek aklımdaydı kısmet bu güneymiş. Sizin de dükkân açtığınızı duydum. Allah hayırlı mübarek eylesin. İyi düşünmüşsünüz. Nasıl, işler açıldı mı? Ha bu arada çam sakızı çoban armağanı şunu da şöyle bırakayım.

-Aaa… Zahmet etmişsiniz. Siz gelmişsiniz ya hediyeye ne gerek vardı. İşler iyi. Çok şükür umduğumuzdan daha güzel gidiyor. Şimdilik daha çok genç yazarlara malzeme veriyoruz. Verdiğimiz hikâyeler de yayınlanıyor. Sosyal medyadan takip ediyorum; gençlerin çoğu hikâyeleri fazla bir düzenleme yapmadan yayınlamasına rağmen güzel tenkitler, müspet okuyucu yorumları alıyorlar. Siz neler yapıyorsunuz?

-Bükten çıkıp karaçalıya girmek gibi bizimki, servisten inip otobüse biniyoruz. Ömrümüz yollarda geçiyor. Büyük şehir böyle maalesef. Otobüste, serviste kitap okumaya çalışıyoruz. Bazen öyle oluyor ki, bitirdiğim kitabın yazarını bile hatırlamıyorum. On kitap beni on adım ileriye taşımıyor. Besni’den götürdüğümüz malzeme biteli yıllar oldu. Laf aramızda onca tecrübeye rağmen bir şeyler yazmak için bilgisayarın başına geçip, gazete haberlerini okuyup geri kapattığımız oluyor. Bu arada gözüm de senin şu listene takıldı. Şu Kurttepe’nin Treni’nde ne var acaba? Nasıl olsa zamanımız bol. Bunu sizden dinleyelim. Evvela şunu buyurun.

-Lütfen hocam aramızda akçenin lafı olur mu? Bizi utandırmayın.

-Hayır. Hayır. Alın bunu ki, yarın bir gün telefonla malzeme istemeye yüzümüz olsun. 
    
-“Konyalı Emine elinde bir kâğıtla geldi oturdu çardağın ucuna. Kâğıdı babama göstererek, ‘Bu işi yapsa yapsa senin döller yapar ede. Zaten benim sizden başka da kimim var ki. Bir kuş bir çalıya sığınırmış ben de sana geldim. Ah edem karganın değneği mi olur. Ortalık yerde kala kaldım. Omar’ımı elimden aldılar.’ dedi.

Babam kâğıdı eline aldı. Baktı. Arkasını çevirdi arkasına da baktı. Sonra yazılı yerini çevirdi ‘Jandarma’ dedi sesi duyulur duyulmaz. Bana baktı. Sonra tekrar kâğıda baktı, ‘Kurttepe’ diye mırıldandı. Kâğıdı tekrar aldığı gibi dörde katladı. Dizinin üzerine bıraktı. ‘Sabah Mahmut’la beraber gidin.’ dedi ve dizine koyduğu dörde katlanmış olan kâğıdı bana uzattı.

Bindiğimiz otobüs öğleden sonra Adana otogarına girdi. Hava sıcaktı ama içimizdeki sevinci etkilemiyordu. Ben çalıştığım firmanın işleri ve sınavlarım vesilesiyle gelip gidiyorum buraya fakat Mahmut’un ilk gelişiydi. İlk gelişi olmasına rağmen, o da benim kadar biliyordu Adana’nın neresinde ne olduğunu. Bir kere, dayım burada subay gazinosunda askerlik yapmıştı. Sonra, köyün hemen hemen bütün erkekleri yazları Adana’ya pamuk sulama işine gelirdi. Kuru Köprüyü, Kum Palas Otelini belki bin kere dinlemiştik babamdan. Küçük Saati, Büyük Saati elimizle koymuş gibi bulabilirdik. Ve tren istasyonu. Hatta Yenice tren istasyonu bile belleğimizdeydi. Biraz kendimizi toparladıktan sonra kalacağımız otele doğru yürümeye başladık. Dayımın askerlik yaptığı Adana subay gazinosu otogarın hemen yanındaydı. Önünden geçerken bir müddet durup kapıda nöbet tutan askere baktık. Demek yirmi yıl kadar önce dayım bu askerin yerinde nöbet tutmuştu. Ne kadar da gençmiş o zaman. Askerliğini bitirip geldiği günü dün gibi hatırlıyorum. Köye gelişinin ikinci gününde, kendi köyünden kalkıp bizim eve gelmişti. O gece bizde yattı. Anam sabah çorbanın yanında, yumurta ve süt de pişirmişti. Ben altı veya yedi yaşındaydım. Anam omuzuma bir havlu koydu, elime bir tas verdi. Dayımın eline su döktüm yüzünü yıkadı. Omzumdaki havluyu alıp yüzünü kuruladı. Havluyu omzuma koyduktan sonra elini başıma uzatıp saçlarımı karıştırdı. Beraber içeri girdik. Gömleğinin en üst düğmesini de vurdu. Direkte asılı olan kravatını boynuna taktı. Ayna filan aramadı. Belki de bizde ayna olmadığını biliyordu. Eliyle kravatı yokladı. Biraz daha çenesine doğru kaldırdı. Kravatın altındaki kısa ve biraz daha ince olan yerini aşağıya doğru çekti. Tekrar eliyle yokladı ve öylece bıraktı. İlk defa kravat görmüştüm. Hem de dayımda. Ne bahtiyarlık. Ne övünç kaynağı...

Kravat önemli. İnsanı ağır gösterir. İşleri kolaylaştırır. Mahmut’un boynunda kalın bir kravat, benim ceketim ilikli olduğu halde Kurttepe’de taksiden indik.  Cebimdeki dörde katlanmış kâğıdı kapıdaki bekçiye gösterdik. Bekçi bize bir oda tarif etti. Kâğıdı tarif edilen odaya götürdük. Odada ilk gördüğümüz adama uzattık dörde katlanmış olan kâğıdı. Adam kâğıdı aldı. Okudu. Masaya bıraktı. ‘Evet, alabilirsiniz’ dedi. Bize bir yer tarif etti. Tarif ettiği yer bulunduğumuz yere uzakmış, epey yürümemiz gerekirmiş. ‘Burada yabancı birini gören herkes bir şeyler ister. Sakın kimseye bir şey vermeyiniz’ diye de sıkı sıkı tembih etti. Adama iyi günler dileyip tarif ettiği yere doğru yürümeye başladık. Geniş bir araziye kurulmuştu bulunduğumuz yer. Yürüdükçe birbirinden bağımsız, kimi ortalık yerde, kimi bulunduğumuz yeri çevreleyen duvarlardan biraz içeride birçok binanın önünden geçiyorduk. Bazı binaların odaları duvar yerine demir korkuluklarla çevrilmişti. Ve sesler geliyordu. Ses gelen demir korkuluklu bir yerin önünde durduk. Biri söylüyor diğerleri oynuyor. Otuz beş kırk yaşlarında bir oda dolusu insan. Söyleyen bizi gördü ve söylemeyi bıraktı. Bize şöyle alaycı alaycı bir baktı, oynayanlara döndü, ‘Ooo… Gelin, gelin… Kravatlı beyefendi gelmiş.’ dedi Mahmut’u göstererek. Ve hepsi oyunu bırakıp korkuluklardan ellerini uzatıp sigara istemeye başladılar. Allah kimselere akıl noksanlığı vermesin…

Hal bu ki, bizim almaya geldiğimiz Ömer deli değil. Bir kavga olmuş köylerinde. Biri birini bıçaklamış. Bizim Ömer, Konyalı Ömer de oradaymış. Bıçaklayan şımarık oğlan, ‘Ömer yaptı’ demiş. Sağdan soldan ‘Ömer yapmaz’ demişlerse de kime laf anlatacaksın, jandarma Ömer’in elini zincirli kelepçe ile bağlayıp alıp götürmüş şehre. Ardından da ‘Bu deli’ deyip Adana’ya yollamışlar. Anacağızı, Konyalı Emine ağlayıp kalmış ortalıkta. Sağ olsun muhtar ilgilenmiş. Mahkemeye gitmiş. ‘Bu çocuk’ demiş ‘şu hepsi birbirine benzeyen çocuklar yok mu; hani minyon tipli, yürürken kollarını aşağıya doğru sallandırarak yürüyen, saçları düz, kafaları küçük, diller büyük, boyunları kalın, yüzleri güleç sendrom mu, davn mı işte onlardan. Babası öldü. Anasının tek çocuğu kimi kimsesi yok’ demiş. Bu arada yaralanan kişi de kendine gelmiş ve esas suçluyu söylemiş. Hâkim hemen karar yazmış yazmasına da Ömer bir haftadır buradaymış.

Uzaktan gördük Ömer’i. Bir duvarın dibine sinmiş, başı önüne düşmüş, bir şeyler mi düşünüyor yoksa şu zavallı dünyada düşünecek bir şey var mı diye mi düşünüyor belirsiz. Öylece duruyor. Yanına kadar vardık. Bizi fark etmedi. ‘Ömer’ dedik. Garip başını kaldırdı. Kucaklaştık. Bir daha… Bir daha…

‘Hadi gidiyoruz’ dedik. Gözlerinden akan yaşları silmek için en ufak bir çaba harcamadı. Sanki yer gök gözyaşlarını görsün ister gibiydi. Oradaki hiç kimseye de bir şey demedi Ömer. Herkese küsmüş gibiydi. Yolda yürürken bir bana bir Mahmut’a sarılıyordu yalnız.

Çıkış kapısına gelmeden bir yerde şöyle durdu; ‘Dayı buradan şimdi tren geçer. O trene binmeyelim, bineni bir daha indirmiyorlar. Geride kalanı da dövüyorlar.’ dedi.

Gerçekten de arkamızdan bir tren geliyordu: En önde cuf cuf diye sesler çıkaran iri yarı bir adam, ardı sıra belki yirmi belki otuz kişi arkadan birbirinin kemerlerinden tutmuş, ip gibi yürüyerek.”
                                   


NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür.
Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.





İSTİKLÂLDEN İSTİKBÂLE / Nurcihan KIZMAZ


Oyy Maraş’ım ne yiğitler yetiştirdin bağrında
Kırpmadan gözlerini, can verdiler uğrunda

Tarih yazdı Maraşlım bundan bir asır önce
Namusuna uzanan namert eli görünce

Bacımın örtüsüne dokununca bir yezit             
Kükredi aslan yürekli yiğit çakmakçı Sait

İlk kıvılcımı çaktı, sütten ak sütçü İmam
Nurlar içinde uyu, burda görevin tamam

Heyy Fransız, İngiliz biraz geri dur hele
Edeler diyarında bu ne cürettir böyle

Siz de top tüfek varsa biz de kazma kürek var
Kadınında erkeğinde iman dolu yürek var

Yılmadı yaşlısı genci gece gündüz savaştı
Korktu düşman-ı lain gece yarısı kaçtı

Vermediler bir karış toprağını namerde
Nazlı nazlı salınır bayrağımız göklerde

On iki Şubat günü bayram ilan edildi
İstiklâl madalyası şehrimize verildi

Bu hamaset destanı ilelebet okunsun
Al sancağım gönderde dünya durdukça dursun




BEŞ ER DESTANI / Ferhat ALTUN


Asya’nın Turan’ın cesur erleri
Ol kara sancağın son neferleri
Geldiler göklerden haber salarak
Geldiler güneşten demir alarak

Ellerinde cihan bir yudum suydu
Tek bir katre bile alev kusturdu
Sağırlar işitti, lallar konuştu
Ol beş cengaverin at koşuşundan

Bir gece ansızın varıverdiler
Korkunun korkusu yokluk yurduna
Varıp tüm yokluğu talan ettiler
Kara kefenleri takıp boynuna

Bir haber işittik erler toyundan
Meğer zapt etmişler bütün zamanı
Ol bütün yokluğu vurup boynundan
Salmışlar afaka kanlı dumanı

Onların yolunu gözlerken gözler
Nice seferlere atıldı beş er
Çevirip atını Kaf dağlarına
Kırmızı Anka’ya dönüştü beş er

MÜLTECİ / Alparslan KILIÇ



Hani var diyordun nerde insanlık?
Savaş ile barış sizce de bir mi?
Havai fişekle kimyasal bomba,
Yaşam ile ölüm sizce de bir mi?

Sen yatarken sıcak yorgan içinde,
Milyonlarca garip çadır içinde,
Ayaz gecelerde karın içinde,
Ev ile evsizlik sizce de bir mi?

Onlar aç yatıyor nerde insafın?
Yüz kişi doyurur senin israfın,
Çok yemekle geçmez mide fesadın,
Açlık ile tokluk sizce de bir mi?

Vatandan yurdundan edilmiş millet,
Düşmüşler ki dara yaşarlar zillet,
Kem gözlerle bakma, eyle merhamet,
Ensarla muhacir sizce de bir mi?

Vicdansız Araplar, riyakâr batı,
Sizin bütçe Türkiye'nin bin katı, 
Tükürsen de kızarmaz ki suratı,
İyi ile kötü sizce de bir mi?


HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-ÇOCUK/Hasan KEKLİKCİ

-Buyurduğunuz gibi şimdi çocuk olmak kolay. Fakat şimdi de adam olmak zor. Eskiden çocuk olmak zor, adam olmak kolaydı. Çünkü bir çocuk, çocukluktan itibaren “adam” gibi yetiştirilirdi. Gençliğe adım atan biri, birçok sorumluluğu da yüklenmiş olurdu. Şimdi ise tam tersi. Düşünsenize efendim, “hayatının sınavı” olan üniversite sınavına kimliksiz giden öğrencileri.

-Tabii bunda çevrenin, şu sosyal medyanın, hele hele televizyonun etkisi haddinden fazla. Maalesef çocuklar bizden çok dışımızdakilerin tesiriyle büyüyor.

-Gerçi siz de haklısınız, çocuk ne yapsın kardeşim; televizyonda adam çıkmış,” seni kimsenin yönlendirmesine müsaade etme” diyor. Reklâmdaki kadın, “Kendin ol” diyor. Çocuk da nereden bilsin nasıl “kendisi” olunacağını. Evde söylenen her şeye itiraz ediyor. Aklı sıra “kendisi” oluyor.

-Sahi “çocuk” demişken var mı elinizde çocukla ilgili anlatabileceğiniz böyle eski bir hikâye?

-Burada “Çocuk” diye başlık attığımız bir hikâye var. Tabi siz gerek başlık konusunda ve gerekse muhteva konusunda istediğiniz gibi yazıp çizmekte serbestsiniz.

-O zaman buyurun akçe-i hikâyenizi.

-Bereket versin. Allah birinize bin versin.

-“Bir ikindiüstüydü. Babasının iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi, başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar geldi oğlan. Elleri şalvarının ceplerinde başı önünde, üzerindeki gömlekten, ayağındaki şalvardan ve hatta yaşıyormuş gibi göründüğü dünyadan sıyrılıp, şalvarının paçalarından aşağı toprağa süzülüp yeryüzünden kurtulmaya çalışıyormuş gibi yürüyordu. Şimdiki gibi hatırlıyorum; kapalı bir hava vardı o gün köyde. Babası çocuğa ha bre sövüp sayıyordu. Sonbaharın son günleriydi. Aramızda birkaç yaş fark olmasına rağmen çocukluktan çıkmıştık ikimiz de. Olur-olmaz yere güldüğümüzde, ayıp laf konuştuğumuzda, sövdüğümüzde ve birine vurduğumuzda bizim için kötek hazırdı artık. Şalvar vardı ayaklarımızda. Çocuk olsak şalvar giydirmezlerdi bize. Köyde çocuk ve genci birbirinden ayırmanın en kolay yoludur bu: Giyimine bakacaksın bir erkeğin; ayağında şalvar, üstünde gömlek veya kazak gibi bir şeyler varsa, boyunun uzun veya kısa olması, vücudunun zayıf ya da tıknaz olması fark etmez; o artık çocukluktan çıkmıştır. Çocukların sırtında köylünün “köynek” dediği entari olurdu o zamanlar. Kolları bileklerinde, etekleri ancak dizlerinin altına kadar inen, boğazı yuvarlak kesilmiş ve bazen düğme veya çıtçıt dikilmiş, genellikle küçük çiçekli en fazla iki renkli elbiselerdi bu entariler. Altında bazen don olur bazen de hiçbir şey olmazdı. Öyle yalbırdak... Her çocuğun en fazla bir tane entarisi olduğundan, yaz kış aynısı giyilirdi. Yırtılan yerleri dikiş tutmaz oluncaya kadar yamanırdı. Tabii yamalık da öyle her an ele geçecek bir şey değildi. Ya bayramda kadınlara fistanlık kumaş alınacak oradan artan parçalar, hısım akrabaya “ceplik” veya “yamalık” olarak verilecek veya bir düğün olacak, gelin ve çevresine dikilen elbise artıkları yama olarak kullanılacaktı.

Köylülük zordu. Köyde çocuk olmaksa daha da zordu. Bebeklik neyse de çocukluk kapıya konulacak mal değildi. Hele hele erkek çocuğu olmak: Düşünsene, “icik” diyene güleceksin, ‘haniymiş aslanımın ..kü’ diyene açıp göstereceksin. ‘Söv’ dediklerinde hangi harfi nerede kullanacağını düşünmeden; öğrendiğin ilk harflerle alelusul bir kelime oluşturup, oluşturduğun iki üç kelimeyi de bir araya getirip söveceksin. Hısım akrabanın yüzünü gözünü tırmalayıp, saçlarını başlarını yolacak ve kafa göz ayırt etmeden vuracaksın. Güleceksin, göstereceksin, söveceksin ve vuracaksın ki seni bir gören bir daha unutmasın. Kendini göstereceksin yani. Bu kendini göstermek; bir adım ileride olacaksın manasında değildir elbet, hangi ana bir çocuğunu bir çocuğunun önünde görür? Fakat şu da bir gerçek ki, her evde senin akranın, bir yaş küçüğün ve bir yaş büyüğün bir çocuk var mutlaka. Çocuğun kırkı bir para değil ama… Her evden en az bir çocuk ölmüştür hangi hastalıktan, hangi yaradan öldüğü bilinmeyen. Çoğu zaman anasının doya doya ağlamasına bile izin verilmemiştir. “Ölenle ölünmez” denilip çıkılmıştır.

Babasının iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar gelen çocuğun üç annesi vardı. İkisi babasıyla aynı evde otururdu. Öz annesinden babası ayrılmış başka bir adamla evliydi ve başka bir evde otururdu. Hangi annesi daha çok severdi bilinmez ama çocuk dedesinin evinde yatar kalkardı. Dedesiyle, dayılarıyla gezer en çok ebesini severdi. Dedesi güngörmüş bir adamdı çocuğun. Ekmeği yenirdi. Fakire fukaraya bakardı. Deli akıllı demez ihtiyaç sahibinin ihtiyacını görürdü. Evleri bizim eve yakındı. Biz çocukla oynardık. Solaktı. Acayip çelik çomak oynardı. Hartlap dalından, kesme dalından güdükleme çelik yapardı. Yere karşılıklı koyduğumuz iki taşın üzerine yerleştirdiği güdükleme çeliği, sol eline aldığı değnekle şöyle bir havaya atar ve ardından havadaki çeliğe öyle bir vururdu ki, çoğu zaman havaya savurduğu çeliği bir daha bulamazdık.

Adam bir taraftan küfür ediyor, fırsat buldukça da bağırıyordu; iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar gelen çocuğa; ‘Kıran atığı, o kadar hastalık geçirdin geberip gitmedin. Başımın belası. Senin ne işin var çavuşun kızlarıyla…’ Geriye dönüp oğlana bir tokat attı. Ardından bir daha. Ve sonra bir tane daha. Çocuk yediği tokatların etkisiyle yere yuvarlandı. Hersini alamayan adam bir yandan kudurmuş itin su görmüşü gibi bağırıyor, bir yandan da yere düşen oğlanı tekmeliyordu. Adam öyle bir tekme savurdu ki, çocuk iki metre ileri düştü. Bibim anama, ‘Bacım bu gavvurun elinden çocuğu biz alamayız, şu oğlanı gönder de çocuğun ebesini çağırsın.’ dedi. Ben fırladım hemen. Ahırı temizliyormuş ebesi hiçbir şey duymamış. ‘Hürü Bibi’ dedim nefes nefese, ‘beni anam gönderdi babası çocuğu dövüyor. Yetişecekmişsin. Bizim evin orada.’ Çocuğun ebesi geldi yetişti. ‘Yeter Allah’tan korkmaz. Öldürdün çocuğu. Otur da ye.’ dedi. Adamı yarı baygın çocuğun yanından uzaklaştırdı. Anamgil su yetiştirdi. Çocuğun ağzına su damlattılar, yüzünü yıkadılar.

Çocuğun ebesi; ‘Aman bacım ne bilim ben böyle olacağını. Karakol çavuşunun kızları ile oynarken döğüşmüşler. Onlar da babalarına şikâyet etmiş. Bacak kadar çocuk. Sabah bir asker geldi anam bacım. Çavuş çocukla babasını karakola istemiş. Aman gadalarınızı alayım ne bileyim ben.’“


NOT: Anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur.


SÖZÜ OLAN KİTAP: “BEN Mİ? SEN Mİ? BİZ Mİ?”/ AHMET DOĞAN İLBEY

Kalem ehli, tanbur ve ud çalar, Gönül mesleği udî… Bağlamaya dosttur. Nebatattan hayvanata, topraktan biyolojiye uzanan Gâzi Üniversitesindeki derslerinden din-i mübin ölçülerine göre yepyeni bir düşünce ve bakış ortaya koyan, hâl diliyle yazdığı yazılarını kalp ve dimağımızı cezbeye kaptıran adlarıyla kitap zarfına sokan, tasavvuf mûsikîsi ve türküler söyleyen, şair, bestekâr, hâl ehli ve biyoloji-zooloji-botanik profesörü Prof. Dr. Suat Kıyak hocadan bahsediyoruz.

Âhir ömründe akademisyenliğini teknik, ceberrut ve bürokratik bir titre dönüştürmeden, Halk içinde Hakk’la beraber yaşayan modern zaman dervişidir Suat Hoca… Modernizmin ve kibrin en kesif olduğu Ankara’da Elazizli mertliğini sürdüren bir gönül adamıdır.  

“Ben mi? Sen mi? Biz mi?” adlı son kitabını imzalayarak göndermiş ve fakîri bahtiyar kılmıştır. Daha önce, “Bir Nefes, Bir Kelâm, Bir Kitap…” , “Bir Bak… Bir Gör… Bir Oku..!”,  “Bir Harf… Bir Hece… Bir Kelime...!” ve “Bir An… Bir Gün… Bir Ömür…!” adlarıyla kalp ve dimağa dokunaklı güzide kitaplarını okumuştum. Her biri birbirinin mütemmim cüzü olan bu kitaplarda tabiat, eşya, fen, modern bilim ve hayat tenkidi ve kirlenen dünyâya temenna eden insanın âhreti unutuşuna kadar âfete uğrayan kalbine, gönlüne, îmanına dair her mesele icazlı ve üsluplu kısa nesir ve şiirlerle dile getiriliyor.

Son kitabı “Ben mi? Sen mi? Biz mi?” yi (suat.kiyak@gmail.com) okumaya devam ediyoruz. Kitapları hakkında daha önce söylediğimi, kalbe ve dimağa dokunaklı bu kitabı hakkında da söylemeliyim: Tasavvufî öğütlerden hikmetli sözlere ve kendi yazdığı irfan yüklü şiirlere kadar, kalp ve dimağa faydalı yazılar kitap zarfına girmiş. Suat Kıyak hocanın melâmî ve hasbî bir tarafı daha var ki, modern kapitalizmin ticarî alışkanlıklarına kapılan yazar ve aydınlara hiç mi hiç benzemez. Başucumuzda olan son kitabı da dâhil yayınladığı beş kitabının arka kapağında, yapıştırma değil, baskıyla yazılı “ücretsiz” ibaresi ancak Suat hocadan sâdır olur.

“Ben mi? Sen mi? Biz mi?” kitabı dünyâya bel bağlamış, yüreğini modern hayatın dişlilerine kaptırmış Müslümanlara şiirlerle ve kısa icazlı yazılarla öğütler veren, ikaz eden, düşündüren, gönül dilinden ve mânevî damardan giren yazılarla dolu… Hemen her yazı ve şiirin yanında mevzu ile alâkalı bir resim, figür, işaret mevcut… Ortalama okuyucu mevzua çekmek için anlamlı olabilir.

Diğerleri gibi bu kitabın da mevzuu hayli zengin. Kirli çağın bunalımından kalp ve kafası karışık insanın her meselesine dair yazı ve şiir içiçe… Kitabın arka kapağındaki metin, Suat Kıyak hocanın nefis Türkçesini, üslûbunu ve derin bir tefekkür sonucunda ortaya çıkan yazıların sahibi olduğunu göstermeye yeter kanaatindeyim. Okuyalım:

“Birazcık tefekkür ile ne ufuklar açılır! (…) Evet! Mevzu insan, mevzu dünyâ, kâinat… Okumayı sökme derdindeyiz… Kendinden başlayarak heceleme demindeyiz! (…) Mevzu; çıkar beklentisi içindeyken bir serçe kadar ürkek, şımarıp azgınlaştığı zaman kızgın boğa ikliminde yaşayan ‘ben’ ve ‘öteki’ ile başlayan çetrefilli yolculukta ‘biz’ e erişebilmek. ‘Sen’ ve ‘Ben’in olduğu yerde olmazsa olmaz ötekileştirilmiş ‘sen’… İnsana giden yolun ağır yükü altında, bildiğini zanneden câhil, olgunlaştığını zanneden ham, iblisi ile yarışan kibirli, hükmümü sürdürüyorum zannındaki ahmak, kazandığını zanneden müflisler ikliminde yol almaya çalışırken, yol kesicileri uğrular çok… (…) Ne kaybeder insan azıcık tefekkür ile… Bunalımın menbaı ‘ben’ den akıl ipi yardımıyla gönül iklimindeki huzura, ‘biz’e gitme yolculuğu basamaklarını adımlamaya başlamalı insan! (…) Ya Hû, terakki et, geliştir ‘ben’ini, biz yoluna yürü; zıpçıktı olma, şımarıklık yapma, aşırılığı terke niyet et… Marjinal olmamalı insan demek istiyorum… Yâ’ni teenniye, itidale, orta yola dâvet çağrısı bu! Gün olur devran döner, keser döner sap döner… Yapmam dersin yaptırır, sapmam dersin saptırır, unutma! Acele de, meşguliyetsizlik de şeytan işi…İlerle, hedefin hoşnut olmak ve olunmak ise. Atacağın adım rıza için değilse dur! Hakikatı sarıp sarmalama, örtüp gizleme sakın… Hastalıklılık hâli bu! Nereye sondaj yapacağını iyi hesapla, yoksa su bulamaz da havanı alırsın… ‘Has’ta olan da var, hasta olan da var. ... Sen nerdesin? ‘Ben’ de mi?, ‘Bizde mi?”

Ortalama bir okuyucu yukarıdaki cümlelerin Türkçesinden, mâna ve fikrinden ve dahi mesajından dolayı sarsılmamışsa, içine bir ateş düşmemişse, yüreğinde ulvî bir sızı duymamışsa, o kişiye diyeceğimiz şudur: Önce Türkçe öğren, sonra kalbini ve dimağını tezkiye et ve cilala… Yâni bin yıllık irfanımıza sahip hazret-i insan olmaya çalış…

Kitap okumayanlara, okuduğunu zannedip anlamayanlara, böylesine iksirli kelimelerden cezbeye kapılmayanlara ne diyelim?  Allah taksiratını affetsin!

Ah, kitaplar! Dijital, görsel ve modern-seküler sosyal medyanın ifsad ettiği hayat içinde seni başucuna koyan kaç kişi kaldı?



SAYILI GÜN / Nurcihan KIZMAZ


Nasibime gurbet düştü
Bana dua et anne
Su dök ardımdan yollara
Yağmurlara kat anne

Islanmasın kirpiklerin
Kederlenmesin yüreğin
Kasveti gönlünden söküp at anne

Söyle babam üzülmesin
Yavrum deyip sızlanmasın
Hep dersin ya, sağlık olsun
Benim için kardeşimi
Öp anne

Sayılı gün çabuk geçer derler de
Sen yine de
Tek tek sayma takvimleri
Çifter çifter yırt anne

Ara sıra rüyama gel
Hayal meyal düşüme gir
Korktuğumda ellerimden
Tut anne

Hasret kaçtı gözlerime
Aklar düştü saçlarıma
Bu gurbetin hiç insafı
Yok anne.



TARİZ-İ MERGUL / Miraç DOĞANTEKİN















Yaratıldım topraktan:

Benzemezsin Anka kuşuna bir çam ağacı kadar
Bir rüzgâr sesi kadar içe işlemez türkülerin
Varlığın su gibi ses gibi duyulur anlaşılmaz
Yokluğun toprak gibi hüznü saklıdır ölümlerin

*

Dünyaya gönderildim:

Biçimini korur ölü bir beytin arasında
Her hayat tef'ilesidir ilahi kitapların

Zaman bütün şiirlerin olmazsa olmazıdır
Sırrı ilhamı saklıdır çobanın asasında

Düşer dağılır boşluğa yeminli emanetim
Sonsuz azapta dağılır nefretim bir noktayla

*

Övüldüm yaşamımla:

Hayatım vardır bir de fikir gibi müstatil
Rüzgâr gibi desensiz ve dağlar gibi eril

Kimi meyhane sanır sazımın neşesinden
Kimi gamımı duyar solumun huşesinden

Söylesem inanmazlar içimde olanları
Kanımdaki delilik normallik yalanları

Anladım anlaşılmaz sesim duyulmadıkça
Doğmak doğmak değildir ölüp ayılmadıkça

Ve yaşadım sebepsiz değil dildeki yara
Aradım buldum sevdim ve öldüm bu yarayla

*

Ölümümle yerildim:

Okundu salalar eşliğinde vasiyetim
Tarizi çözdü basiretim bir noktayla

Bir harf ile yitirdi sözüm haysiyetini
Kırk parçaya kondu suretim bir noktayla