HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI-ÇOCUK/Hasan KEKLİKCİ

-Buyurduğunuz gibi şimdi çocuk olmak kolay. Fakat şimdi de adam olmak zor. Eskiden çocuk olmak zor, adam olmak kolaydı. Çünkü bir çocuk, çocukluktan itibaren “adam” gibi yetiştirilirdi. Gençliğe adım atan biri, birçok sorumluluğu da yüklenmiş olurdu. Şimdi ise tam tersi. Düşünsenize efendim, “hayatının sınavı” olan üniversite sınavına kimliksiz giden öğrencileri.

-Tabii bunda çevrenin, şu sosyal medyanın, hele hele televizyonun etkisi haddinden fazla. Maalesef çocuklar bizden çok dışımızdakilerin tesiriyle büyüyor.

-Gerçi siz de haklısınız, çocuk ne yapsın kardeşim; televizyonda adam çıkmış,” seni kimsenin yönlendirmesine müsaade etme” diyor. Reklâmdaki kadın, “Kendin ol” diyor. Çocuk da nereden bilsin nasıl “kendisi” olunacağını. Evde söylenen her şeye itiraz ediyor. Aklı sıra “kendisi” oluyor.

-Sahi “çocuk” demişken var mı elinizde çocukla ilgili anlatabileceğiniz böyle eski bir hikâye?

-Burada “Çocuk” diye başlık attığımız bir hikâye var. Tabi siz gerek başlık konusunda ve gerekse muhteva konusunda istediğiniz gibi yazıp çizmekte serbestsiniz.

-O zaman buyurun akçe-i hikâyenizi.

-Bereket versin. Allah birinize bin versin.

-“Bir ikindiüstüydü. Babasının iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi, başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar geldi oğlan. Elleri şalvarının ceplerinde başı önünde, üzerindeki gömlekten, ayağındaki şalvardan ve hatta yaşıyormuş gibi göründüğü dünyadan sıyrılıp, şalvarının paçalarından aşağı toprağa süzülüp yeryüzünden kurtulmaya çalışıyormuş gibi yürüyordu. Şimdiki gibi hatırlıyorum; kapalı bir hava vardı o gün köyde. Babası çocuğa ha bre sövüp sayıyordu. Sonbaharın son günleriydi. Aramızda birkaç yaş fark olmasına rağmen çocukluktan çıkmıştık ikimiz de. Olur-olmaz yere güldüğümüzde, ayıp laf konuştuğumuzda, sövdüğümüzde ve birine vurduğumuzda bizim için kötek hazırdı artık. Şalvar vardı ayaklarımızda. Çocuk olsak şalvar giydirmezlerdi bize. Köyde çocuk ve genci birbirinden ayırmanın en kolay yoludur bu: Giyimine bakacaksın bir erkeğin; ayağında şalvar, üstünde gömlek veya kazak gibi bir şeyler varsa, boyunun uzun veya kısa olması, vücudunun zayıf ya da tıknaz olması fark etmez; o artık çocukluktan çıkmıştır. Çocukların sırtında köylünün “köynek” dediği entari olurdu o zamanlar. Kolları bileklerinde, etekleri ancak dizlerinin altına kadar inen, boğazı yuvarlak kesilmiş ve bazen düğme veya çıtçıt dikilmiş, genellikle küçük çiçekli en fazla iki renkli elbiselerdi bu entariler. Altında bazen don olur bazen de hiçbir şey olmazdı. Öyle yalbırdak... Her çocuğun en fazla bir tane entarisi olduğundan, yaz kış aynısı giyilirdi. Yırtılan yerleri dikiş tutmaz oluncaya kadar yamanırdı. Tabii yamalık da öyle her an ele geçecek bir şey değildi. Ya bayramda kadınlara fistanlık kumaş alınacak oradan artan parçalar, hısım akrabaya “ceplik” veya “yamalık” olarak verilecek veya bir düğün olacak, gelin ve çevresine dikilen elbise artıkları yama olarak kullanılacaktı.

Köylülük zordu. Köyde çocuk olmaksa daha da zordu. Bebeklik neyse de çocukluk kapıya konulacak mal değildi. Hele hele erkek çocuğu olmak: Düşünsene, “icik” diyene güleceksin, ‘haniymiş aslanımın ..kü’ diyene açıp göstereceksin. ‘Söv’ dediklerinde hangi harfi nerede kullanacağını düşünmeden; öğrendiğin ilk harflerle alelusul bir kelime oluşturup, oluşturduğun iki üç kelimeyi de bir araya getirip söveceksin. Hısım akrabanın yüzünü gözünü tırmalayıp, saçlarını başlarını yolacak ve kafa göz ayırt etmeden vuracaksın. Güleceksin, göstereceksin, söveceksin ve vuracaksın ki seni bir gören bir daha unutmasın. Kendini göstereceksin yani. Bu kendini göstermek; bir adım ileride olacaksın manasında değildir elbet, hangi ana bir çocuğunu bir çocuğunun önünde görür? Fakat şu da bir gerçek ki, her evde senin akranın, bir yaş küçüğün ve bir yaş büyüğün bir çocuk var mutlaka. Çocuğun kırkı bir para değil ama… Her evden en az bir çocuk ölmüştür hangi hastalıktan, hangi yaradan öldüğü bilinmeyen. Çoğu zaman anasının doya doya ağlamasına bile izin verilmemiştir. “Ölenle ölünmez” denilip çıkılmıştır.

Babasının iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar gelen çocuğun üç annesi vardı. İkisi babasıyla aynı evde otururdu. Öz annesinden babası ayrılmış başka bir adamla evliydi ve başka bir evde otururdu. Hangi annesi daha çok severdi bilinmez ama çocuk dedesinin evinde yatar kalkardı. Dedesiyle, dayılarıyla gezer en çok ebesini severdi. Dedesi güngörmüş bir adamdı çocuğun. Ekmeği yenirdi. Fakire fukaraya bakardı. Deli akıllı demez ihtiyaç sahibinin ihtiyacını görürdü. Evleri bizim eve yakındı. Biz çocukla oynardık. Solaktı. Acayip çelik çomak oynardı. Hartlap dalından, kesme dalından güdükleme çelik yapardı. Yere karşılıklı koyduğumuz iki taşın üzerine yerleştirdiği güdükleme çeliği, sol eline aldığı değnekle şöyle bir havaya atar ve ardından havadaki çeliğe öyle bir vururdu ki, çoğu zaman havaya savurduğu çeliği bir daha bulamazdık.

Adam bir taraftan küfür ediyor, fırsat buldukça da bağırıyordu; iki adım arkasından yere sabitlemiş olduğu gözleriyle, adeta yürüdüğü patika yoldaki toprağı kazıyormuş gibi başını kaldırmadan bizim evin önüne kadar gelen çocuğa; ‘Kıran atığı, o kadar hastalık geçirdin geberip gitmedin. Başımın belası. Senin ne işin var çavuşun kızlarıyla…’ Geriye dönüp oğlana bir tokat attı. Ardından bir daha. Ve sonra bir tane daha. Çocuk yediği tokatların etkisiyle yere yuvarlandı. Hersini alamayan adam bir yandan kudurmuş itin su görmüşü gibi bağırıyor, bir yandan da yere düşen oğlanı tekmeliyordu. Adam öyle bir tekme savurdu ki, çocuk iki metre ileri düştü. Bibim anama, ‘Bacım bu gavvurun elinden çocuğu biz alamayız, şu oğlanı gönder de çocuğun ebesini çağırsın.’ dedi. Ben fırladım hemen. Ahırı temizliyormuş ebesi hiçbir şey duymamış. ‘Hürü Bibi’ dedim nefes nefese, ‘beni anam gönderdi babası çocuğu dövüyor. Yetişecekmişsin. Bizim evin orada.’ Çocuğun ebesi geldi yetişti. ‘Yeter Allah’tan korkmaz. Öldürdün çocuğu. Otur da ye.’ dedi. Adamı yarı baygın çocuğun yanından uzaklaştırdı. Anamgil su yetiştirdi. Çocuğun ağzına su damlattılar, yüzünü yıkadılar.

Çocuğun ebesi; ‘Aman bacım ne bilim ben böyle olacağını. Karakol çavuşunun kızları ile oynarken döğüşmüşler. Onlar da babalarına şikâyet etmiş. Bacak kadar çocuk. Sabah bir asker geldi anam bacım. Çavuş çocukla babasını karakola istemiş. Aman gadalarınızı alayım ne bileyim ben.’“


NOT: Anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme