sen / fazlı bayram



bu gün hiç aklıma gelmedin
dağlar geldi yollar geldi
sen gelmedin

bu gün hiç aklıma gelmedin
sabah geldi
öğlen geldi
sen gelmedin

gün batınca ama
aklım bile sendin

“HASTA ANNELER ÜLKESİ” NİN ŞAİRİ-2 / Ahmet Doğan İlbey


Şair ve hikâyeci Hasan Ejderha’nın “Hasta Anneler Ülkesi” adlı şiirindeki “ülke” bilinen ülkelerden mahiyeti çok farklı olan, bir şair oğulun anne sevgisinin, anne ıstırabının ve hüznünün yaşandığı bir yürek ülkesidir. Bu ülkede doktor, hemşire, hasta bakıcı olabilirsiniz. Fakat “Hasta Anneler Ülkesi” nin şairi olmak zor.

“Oluruz” diyenlere şu suali sorarak başlayalım: Yürekten ve merhametten yapılmış “Hasta Anneler Ülkesi” nin şairi olmak için muamelenizle, fedakârlığınızla, sevginizle, merhamet duygunuzla ve yüreğinizden fışkıran kelimelerinizle hazır mısınız?

“Hasta Anneler Ülkesi” nin doktoru, hemşiresi, hasta bakıcısı olmak meslekî ve insanî bir vazifedir. Fakat “Hasta Anneler Ülkesi” nin şairi olmak Veysel Karânî gibi özge bir oğul olmak demektir. Bütün hasta annelerin acılarını sahiplenmek, onların hüzünlü kalbinin üstüne kırkikindi yağmurları gibi gözyaşlarıyla yağmaktır:

“Hasta anneler ülkesinde çocuk olmaktan korkarım / Oyuncaklarımı ne ki annem olmadan / Annem olmadan artık çocuk olamam ben / Ney gibi inleyen sesi annemin / Ah anne... Hep üzerimde olsun isterim ellerin / Türkülerin en acıtan yerinde / Sen gelirsin aklıma / Duaların kaplamalı varlığımı / Kanımı dondurmalı ikazla bakınca gözlerin / Sözlerini takıp kulaklarıma yollar aşmalıyım.”

“Hasta Anneler Ülkesi” nin şairi, insiyakî olarak sadece evlâtlık vazifesini yapan sıradan bir oğul değildir. Annesinin şahsında ülkesinin bütün annelerine ağlayan, onların hasta hayatlarını paylaşan, ıstıraplarını yüreğinde hisseden erdemli biridir:

“Hasta anneler ülkesinden gelmekten korkarım / Yanımda olmadan annem, çıkamam hiçbir yola / Her şeye hasta annemin gözlerinden bakarım / Korkularım cam kırığı, bir aşure tası kadar bereketli / Umutlarıma koşmalıyım, haykırmalıyım sonra habbe habbe / Tesbihi araşınlayan parmaklarım akmalı zaman / Ezana yakın bağdaş kurarak bekleyen babamın saçları / Karışmalı ruhumun derinliklerine abdest ıslaklığıyla / Yayla yollarında bıraktığım çobanlığım / Ya da amele çocukluğuma dönmeliyim belki / Ak çadırların kararan direkleri tarlalara dönüşürken / Çocukluğumdan dönüşen adam bu mu, ürkek kaygılı / Hasta anneler ülkesinin sakini, bu adam ben miyim”

Şair, hasta olan ve ölen annelerin çocuklarının duygularını da Türk şiirinde ilk defa temiz bir Türkçe’yle son derece anlamlı bir bakışla tasvir ediyor. Mevzuun tasvirlerinde, duygu ve düşüncelerinde asla fantezi ve ham hayâl mısralar yok. Bütünüyle yaşadıklarımız ve hissettiklerimizdir. İçimizde, komşumuzda, mahallemizde duyup yaşadığımız hayatın gerçekleridir:

“Nergiz toplamak için yürüdüğüm dağlar / Bir sümbül için tırmandığım kayalardan ne kaldı / Ah çocuk olsam, sapasağlam olsa annem yanımda / Yürüsem kırlara baharda, şimdi kitaplarda / Görmek ağırıma gidiyor tüm bunları, bu güzellikleri / Hasatı kalkmış harman yeri kadar yalnız kaldı yüreğim / Bir de kitaplarım, öykülerim, şiirlerim / Elimde kalansa, hasta anneler ülkesindeki prensliğim.”

Şiir, hasta anneye yazılmış bir mersiye de değildir. Abdülhak Hamid’in “Makber”indeki boğucu, yaradanına sitem eden, mevta olan sevgiliyi idolleştiren ve bir ucu kapalı trajik simsiyah bir dünya yoktur. Hasta annesinin tam da belli olmayan akıbeti ve çektiği acılarına rağmen, bağlı olduğu inançlarıyla hareket eder:

“Na’şına salâlar biriktirir gök, ve toprak ve hasret ve çamur / Hamur pişmiş, on bir ay kadar yakın sultana ve cana / Hangi yana doğrulup da baksa babam sefil / Efil efil ezanlar eser minarelerden sabamakamı ve güneş / Diriliş ilk ışıklarla yatak içinde leğene dökülür abdest suları / Annem kadar bir hüzün yüreğime akar kollarından annemin / Benim yüzüm haykırır titreyen sesine, sükûtun tersine bir ağıt / Kağıt kalem kadar soylu bir dimağ bölünen sesleri arar / Yarar toprağı merhem, muhtaç bana şimdi toprak soğudu /Ağıdı kadardır yüreği, anneyse okuyan beni.”     

Hasta annenin varlığını şiirinde en mânalı duygularla ifade eden şair için, Hazret-i Peygamberimiz’in buyurduğu üzere “Cennet annelerin ayakları altındadır” ve eli öpülesi “Fâtıma anamız” gibi sevgili bir varlıktır. Yerine göre “evin direğidir.”

“Hasta Anneler Ülkesi” şairine göre, insanlar içinde annenin varlığı Hz. Havva’dan bugüne kalbiyle ve bedeniyle kuşatıcı, doğurucu, büyütücü bir özellik taşır. Annenin varlığı şair için hayata tutunmanın ve yaşamanın en kuvvetli dayanağıdır. Ona göre anne şefkatinin eşi benzeri yoktur. “Anne, şefkatin mabedidir.”

“Çığlığı üşümüş anneler sıcak dualarla ısıttı yavrularını / Karnı burnunda kurduğu hayâl gerçek şimdi / Aşermiş gibi yakın toprağa ve yaprağa ve ağaca / Onca yalnızlığın sonunda kalabalık serviler uğuldar / Çocuk oluversem, biliyorum annem taze gelin olacak / Salıncak, oyuncak hepsi emrime sunulacak / Yeniden öğrenecek olsam da cüzü / Gecelerinden korktuğum gündüzü / Annemle yaşamak vardı / Geçirdiğim güzel günlerin hepsi / Annem kadardı / Mevsimler, annem hastalanınca kış / Annem iyileşince bahardı / Kanadı gözlerim, hadi sil anne / Ben Afrika’yım, yüreğin Nil anne / Komşun olayım da gittiğin yerde / Görünce orada beni bil anne / Şiirler söyledim, yazılar yazdım / Her telifimde sendendir dil anne.”




KEŞ DAĞI / Teyfik KARADAŞ



Helikopter geçer iken üstünden
Geçirmedin engel oldun Keş Dağı
Muhsin Başkanımı aldın elimden
Haritadan sildim seni Keş Dağı

Çok severdim sevmediğim yer oldun
Muhsin Başkanıma sebep sen oldun

Alpereni boynu bükük bıraktın
Altı canı saatlerce arattın
Furkan’ı da öksüz yetim bıraktın
Haritadan sildim seni Keş Dağı

Çok severdim sevmediğim yer oldun
Muhsin Başkanıma sebep sen oldun

Bundan sora senin semtinden geçmem
Abıhayat hayat olsan suyundan içmem
Havan şifam olsa yaylana göçmem
Haritadan sildim seni Keş Dağı

Çok severdim sevmediğim yer oldun
Muhsin Başkanıma sebep sen oldun

Sulağından nane yarpuz toplamam
Çiğdemini sümbülünü koklamam
Koyağında geyik keklik avlamam
Haritadan sildim seni Keş Dağı

Çok severdim sevmediğim yer oldun
Muhsin Başkanıma sebep sen oldun
           
Her yıl seni ziyarete giderdim
Kimi görsem iklimini överdim
Âşıktım ben seni nasıl severdim
Haritadan sildim seni Keş Dağı

Çok severdim sevmediğim yer oldun
Muhsin Başkanıma sebep sen oldun
           
Kanlı Çukur Kara Yakup tepende
Dört mevsim kar olur senin zirvende
Nefret uyandırdın inan ki bende
Haritadan sildim seni Keş Dağı

Çok severdim sevmediğim yer oldun
Muhsin Başkanıma sebep sen oldun

Bu belayı başımıza getirdin
Teyfikinin hayalini bitirdin
Bilmem kine daha neler götürdün
Haritadan sildim seni Keş Dağı

Çok severdim sevmediğim yer oldun
Açıldı aramız bana el oldun


RUHU ŞİRİN AMCA / Enver ÇAPAR


Mustafa Ruhi Şirin’e












Gönlü geniş, ruhu şirin     
Kim bu adam haydi bilin?
Çocukların şen amcası,
Hafif tombul az kısası.

Derdi dünyası çocuklar,
Onlar için tüm çabalar.
Resmini çizer çocuklar;
Burnuna patlıcan takar

Teslim olmuş çocuklara,
Şekil verir her hamura.
İyilik dolu bir kumbara,
Bir gülüşe on numara.

Çocukların hakkı var;
Bu dünya onlara dar.
Uçurtmaya takılıp,
Gökyüzünde uçmak var.






GÖMÜ / Alirıza KARAKALE



Yanı başımda duran pazartesisin hafta sonundan kalma.
Dinlenmişliğimin sonunda yorgun gözümsün.
Yorulduğumu düşündüğün an gitme kal, ama.
Baharı gösterip kıştan vurma, gözümsün!

Bak! şiirler yazılır, kalır şairin namı dillerde.
Toprağa girmedim ama bilirim dünyadaki ölümü
Bu şiir, özellikle senin kağıdına yazıldı, sana aziz de,
Diğer her canlıya saklanan bir gömü.

Heceli başlayıp, hecesizim ortalarında gecenin.
Yağdı yağmurdan başka her şey çaresizim.
Nefesi, kâğıdımda ıslak mürekkep ecelin.
Derdimle farklıyım, dermanımla eşsizim.

Bugünün öncesinde çakıştı saatteki mekanizma.
Enerjisiz hiçbir şeydir zaman, anlaşıldı.
Günün sonunda yarın olmaya çalışıyoruz mekanımızda
Yarın olamadık, yarım kaldık, yarına kalarak aşıldı.

Seninle aynı mevsimdeyiz, ben kışa daha yakın sen yaza
Yürüdük anlaşamadık, koştuk hasrete nefes nefese
Yanı başımda duran pazartesisin hafta sonuna kalma
Çarşamba son gün, tıkayıp bırakma şiiri kafese.

DEDEMİN İSTANBUL'U / Hasan EJDERHA


-Hikâye-
Dedem götürmüştü beni İstanbul’a… O gece sabaha kadar uyuyamamıştım heyecandan. Otobüse biner binmez sızmıştım da otobüsün yol üstü tesislerden birinde mola verdiğinde uyandırmıştı dedem beni. Uyandırınca da “sohbetine de doyum olmuyor paşa; ne o, sabaha kadar beşik mi salladın?” diye takılmıştı.

Dedem Üniversiteye kaydımı yaptırmak için götürüyordu beni. Tıp fakültesine kaydımı yaptıracak, sonra da bana İstanbul’u bir güzel gezdirip, sağımı solumu, nereden gelip nereden gideceğimi öğrettikten sonra yerleştirip dönecekti…

Dedem başta olmak üzere ailem ve aile çevrem çok sevinmişlerdi; aileden ilk defa bir doktor çıkacaktı.

“Dede şehirler arası otobüs terminalinde inince üniversiteyi nasıl bulacağız?” Diye sorduğumda dedem, “O kolay. Otobüsten inince aşağı doğru yürüyeceğiz. Orada bir okul var. Okulun yanından dolmuşlara bindik mi kime sorsak gösterir üniversitenin yakınında ineceğimiz yeri” demişti de ben kaygılanıp İçimden “eyvah!” diye feryat etmiştim. Ama gene de dedeme güveniyordum. Ne eder eder üniversiteyi bulurdu. Beni kaydettirir, yerleştirmeden de dönmezdi. Bunu bildiğim ve bundan emin olduğum için kaygıyı atmış, kaygı edecek bir şey varsa dedem düşünsün deyip, kaygı deryasında epey bir kulaç attıktan sonra, tam çatlama derecesinde bir kütüğe tutunup hatta kütüğün üzerine boydan boya yatıp emniyetli bir şekilde, kütükle birlikte yüzmeye başlamıştım adeta.

O yıllarda çalışan otobüsler ve yol ayrı bir hikâye… Uzatmayalım. Maraş-İstanbul arasını on bir saatten biraz fazla süren bir yolculuğu tamamlayıp yetmişli yılların o curcunalı İstanbul otobüs terminalinde indik. İner inmez benim feleğim şaşmıştı. Dedemin yüzüne baktım o da benden farksızdı. Hayretler içinde etrafına ve etrafındaki kalabalığa bakıyordu. Dedemin yüzündeki hayretten anlamıştım ki İstanbul ne dedemin yıllar önce gördüğü İstanbul ne de beklediği İstanbul’du.

Dedim ya dedeme her şekilde güveniyordum. Alelacele terminalin kalabalığından uzaklaşmak için adımlarını hızlandırdı. Arkasından zor ulaştım ve terminal dışına, caddeye, dedem önde ben epey bir adım arkasında çıktık. Dedem gene etrafına şaşkın ve hayretler içinde baktıktan sonra ilerideki taksi durağına doğru yöneldi. Bu arada da bir şeyler mırıldanıyordu ama anlamamıştım. İyice yaklaştım ve “anlamadım dede bir şey mi söyledin?” dedim. Dedem zor anlaşılır bir şekilde tekrar etti “Bu benim İstanbul’um değil.” Bu itiraftı. Dedem pratik adamdı. Anlamıştı ki dolmuşa bineceksin, yol-yer soracaksın. Ne gerek var şimdi bu zahmete diye düşünmüştü kesinlikle.

Taksiye bindik ve “sür evladım Tıp Fakültesine” dedi.

Fakülteye kaydımı yaptırmamız uzun sürmedi. Karnımızı doyurmak için lokanta aramamız kayıttan daha uzun sürdü. Fakülte çevresinde dolaşırken, hem aklı başında bir lokanta arıyor hem de “iyi oldu bak bu; okulunun çevresini bir tamam öğrendin” diyordu. Ama bu arada da lokanta aramaktan sıkıldığını her halinden belli ediyordu. Sonunda dayanamayıp bir polis memuruna sordu ve bizim asla aklımıza gelmeyecek bir şekilde ikinci katta bulunan bir lokantayı eliyle işaret etti polis memuru.

Epey uzun kaldık lokantada. Çünkü oturduğunuz masa lokantanın terasında ve bize epey bir İstanbul manzarası sunuyordu. Hem çok yorulmuş dinleniyorduk hem de doya doya İstanbul seyrediyorduk.

Fakültenin çevresinde lokanta ararken gözüne kestirmiş olacak ki “hadi bakalım dolanırken bir otel görmüştüm gidelim otele ve iyi bir banyodan sonra dinlenelim; sabah da gezmeye devam ederiz” dedi.

Otele gidince bizi çok inciten beklenmedik bir durumla karşılaştık. Otelin kâtibi dedemi şöyle alttan yukarı bir şalvarına, bir sarığına, bir sakalına, bir beline kuşak gibi sarılmış deri guburuna dikkatli dikkatli baktıktan sonra oda vermek istemediğini belli ederek “şu ileride bir otel daha var sizi oraya yönlendireyim isterseniz!” demez mi! “Aha!” dedim. “Dedemin tepesi atacak. Tepesi atınca da ortalığı kasıp kavuracak.” Kâtip hem oda vermek istemediğini belli ederken hem de dedemin boyundan posundan, ihtişamından ürktüğünü de belli ediyordu. Her ne kadar saklamaya çalışsa da bu hem ses tonuna hem de davranışlarına yansıyordu. Dedem kâtibin bu durumunu elbette seziyordu. Kâtibin arka plandaki ürkekliğini sezmese bile kâtibe pabuç bırakacak bir adam da değildi doğrusu.

Kızmadı.

Benim korktuğum gibi ortalığı da dağıtmadı.

Böyle bir edepsizlik karşısında da ilk defa bu kadar sakin davrandığına şahit oluyordum.

“Kâtibe, gel çocuğum” diyerek az ötedeki koltuğa yöneldi. Ben de arkasından gittim. İkili bir koltuğa oturdu. Sessizce ben de yanına iliştim. Kâtip bir miktar duralamıştı ama dedemin arkasından da gelmeden edememişti.

Dedem koltuğa iyice yerleşip rahatladıktan sonra yarım dakika kadar baktı Kâtibe. Kâtip nerdeyse “buyur bakalım amca bir şey mi söyleyecektin?” deme aşamasına gelmişti ki dedem sakin bir şekilde başını kaldırıp müşfik bir sesle sordu kâtibe.

“Şu dışarıdaki ‘devren satılık ilanı…’ burada mı patronun evladım?” dedi daha da sakinleşmiş bir sesle.

Kâtip afallamıştı. Ben de afallamıştım elbette. “Pes dede!” dedim içimden. “Ağasın anladık da pamuk mu alıp-satıyorsun çeltik mi? Ne bu şimdi?” diye feryat ettim içimden.

Kâtip kendini toparlar toparlamaz “Evet burada. Şu yan tarafta odası var!” dedi kısık bir sesle.

“Çağır evladım, patronunu çağır. Hadi çocuğum eğleşme!” dedi.

Kâtip eliyle bir dedemi, bir patronunun odasını işaret ederek, kesik kesik “Peki. Tamam. Çağırayım” dedi mütereddit.

Az sonra epey güleç yüzlü, Hulusi Kentmen bıyıklı, babacan bir adamla birlikte geldi kâtip.
Dedem Hulusi Kentmen bıyıklı adama “Beyefendi sen misin bu otelin sahibi?” dedi.

Adam: “Evet amca benim. Buyurun bakalım!”

Dedem: “Oğlum biz oteline talibiz” dedi.

Adam önce afalladı, kendini toparlamaya çalışırken de koltukta oturan dedemi iyice süzdü. Dedem de adamı süzdü.

Bu karşılıklı süzüşmeden sonra adam “buyurun odama geçelim amca” dedi. Adam önde dedemle, ben arkasında, kâtip şaşkın… Adamın makam odası olarak kullandığı odaya geçip koltuklarımıza kurulduk. Adam “oteli gezdiniz mi?” diye sordu. Dedem “hayır gerek yok. Sen otel ile ilgili bilgi ver yeter. Delikanlı dinlesin” dedi beni işaret ederek.

Hulusi Kentmen bıyıklı adam “Otelimiz küçük bir otel. Ama masrafı yok; demirbaş dahil malzemelerimizin tamamını yeniledik. Çarşafların bornozların ve havluların oldukça fazla yedekleri var. Çamaşırhaneyi ve makineleri de yeniledik. İki süit, altı tane tek yataklı, on bir de çift yataklı odamız var” dedi. Ama dedem adamın anlattıklarının hiçbirini dinlemedi. Sadece sözünü bitirmesini bekliyordu. Daha fazla dayanamayıp adamın yatak sayısını anlattığı bir noktada araya girdi. “Fiyatı nedir efendi bu otelin. Tapu devri hususunda sıkıntı olacak bir durum var mı?” dedi.

Adam “Yok. Ablamla ikimizin bu otel; babamızdan kaldı. Aslına bakarsan ablamın ihtiyacından dolayı satıyoruz. Ablamın hissesini ödeme imkânım yok. Dolayısıyla satıyoruz. Bana kalsa satmam ama işte… Aslına bakarsanız buraya çok alışmıştım. Çocukluğumdan beri buradayım. Oteli satınca kalacak yerim bile yok.” Makam odasından, yana açılan kapıyı göstererek “bak bu kapı kaldığım yan odanın kapısı. Evim barkım burası. Ablamdan başka kimim kimsem de yok” dedi.

Dedem hemen söze girerek “Bak oğlum. Bize oteli satman halinde bu odada kalmaya devam edebilirsin. Hem yeğenin tecrübelerinden faydalanır. Bize iyilik etmiş olursun” dedi.

Adamın gözleri parlamıştı. “Olur mu öyle şey amcacığım” dedi.

Dedem “Olur olur. Hele sen otelin fiyatını söyle!”

Hulusi Kentmen bıyıklı adam otelin fiyatını söyledi. Pazarlığı çok seven, hatta pazarlık ederken kavga ediyormuş gibi davranan dedem ile adam bir noktada anlaştılar ve dedem guburundan çıkardığı altınlarla adamın parasını oracıkta ödeyiverdi adamın ve kâtibin şaşkın bakışları arasında. Ben kâtiple otelde kaldım. Dedemle otelin sahibi hem altınları kuyumcuda paraya çevirip eksiğini tamamlamak, hem de tapu işlemleri için kalkıp gittiler.

Ertesi gün nasıl ev bulacağız, nereye yerleşeceğim kaygısıyla baygınlıklar geçirirken kaş ile göz arasında otel sahibi olmuştum.

Otelin eski sahibi Hulusi Kentmen bıyıklı ağabey olmasa asla işletemeyeceğimi sonradan anlayacağım oteli nasıl işleteceğimin kaygısı sarmıştı beni. Bu kaygıları içinde boğulmak üzereyken geldi dedemle adam.

Dedem beni bir kenara çekip “Aha sana kalacak yer oğlum. Hem oteli işletir hem de burada kalırsın. Kâr edersen otel temiz tut, otele harca. İnsanlara saygılı ol. Parası olmayanları zorlama, misafir et. Bir de büyük bir oda ayır ve orada kalacak yeri olmayan öğrenci arkadaşlarını barındır. Kazancından sadaka ver. İnsan karnı doyur. Dahaca da paraya ihtiyacın olursa istersin gönderirim. Yarın ben döneyim Maraş’a. Üniversite tatil olunca gelirsin konuşuruz işlerin nasıl gittiğini. Şimdi bana güzel bir oda göster dinleneyim. Sen otelci değil misin?” dedi gülerek.

***

Sonraki iki yılda dedem iki kere İstanbul’a geldiği halde ben tatillerde ne Maraş’a gidebilmiş ne de derslerden ve işlerden başımı kaşıma fırsatı bulabilmiştim. Dedem başıma öyle bir iş sarmıştı ki tıp talebesinin, hatta hiçbir talebenin altından kalkabileceği bir iş değildi başıma sardığı iş. Hele ki Nazmi ağabey varmış. Hulusi Kentmen bıyıklı, otelin eski sahibi Nazmi ağabey.

Nazmi ağabey oteldeki makam odası ve yatak odasına dokunmamamıza, orada kalmasına izin vermemize çok memnun olmuştu. Hatta bir gün “yahu evladım senin bu deden ağa falan değil, tepeden tırnağa deli” demişti muhabbetle gülerek.

Nazmi ağabey otelin müdürü olarak eskisinden daha da çok çalışıyordu otel için. Bu müdürlük işini de adeta tabii olarak üstlenmiş, daha sonra ben işlerin nasıl yürüdüğünü, otelciliğin inceliklerini öğrenince kapısına “MÜDÜR” levhasını astırmıştım. Çok duygulanmıştı buna. “Abi sen bu otelin sadece müdürü değil sahibisin. Gün boyu fakültedeyim. Bazen de arkadaşlarda kalıp gelemiyorum. İnan öyle zamanlarda senin burada olmandan dolayı rahat kaytarabiliyorum” deyince “sen benim evladım, dedenin bana emanetisin” demiş kucaklamıştı beni.

Otelde personel sıkıntısı da çekmiyorduk. Yukarıda ayırdığım bir odada, çeşitli fakültelerden sekiz arkadaşım kalıyordu. Eskiden kahvaltı salonu olarak kullanılan bölümü paravanlarla bölerek sekiz yataklı bir koğuş yapmıştık ama herkesin odası paravanlarla bölünmüş olsa da ayrıydı ve sadece banyo ve tuvaletleri ortaktı. Bir süre sonra bizim “koğuş ahalisi” dediğimiz bu arkadaşlarım otelin görünen işlerine de koşmaya başladılar. Benim yapmayın, etmeyin ısrarlarıma rağmen “kardeşim burası bizim evimiz. İşimize karışma biz aramızda iş bölümü bile yaptık. Ulaşabildiğimiz, becerebildiğimiz her işi tutacağız” dediler net bir şekilde. Ben de Nazmi ağabeye danışıp onlara öğrenci bursundan biraz fazla maaş bağladım.

Özellikle üniversitelerin açıldığı sene başlarında bizim otelde, kalacağı yeri bulana, bir yurt ve eve yerleşene kadar idare ettiğimiz öğrenci çoğalmaya başlamıştı. Bu da bana çok büyük zevk veriyordu. Otelin şu meşhur kâtibi, dedemin oteli almasına davranışı dolayısıyla sebep olan kâtibi bu duruma, yani ücretsiz misafirin sayısının artmasına mırın kırın etse de “sen işine bak” diye geçiştiriyordum. Ama Nazmi ağabey bu durumdan benim kadar zevk alıyordu.

Hülasa-i kelam. Tıp fakültesinin onca yoğunluğu arasında biz otelciliğin inceliklerini, giderini-gelirini tam öğrenmiştik ki fakülte bitti ve doktor çıktık. Fakültenin bittiği yaz Nazmi ağabeyle birlikte gittik Maraş’a. Bir haftada dönme niyetiyle gittiğimiz Maraş’tan ben döndüm ama Nazmi ağabeye dedem el koydu ve alıp bağa götürdü. Otelde işlerin tamamı ile baş başa kalınca anladım Nazmi ağabeyin beni nelerden kurtardığını. Birkaç kere telefon edip haber bıraktım dönsün diye. Dönmedi. Sonra “İmdaaatt!” diye haber saldım dedem gene bırakmadı. Nihayet iki aya yakın bir zaman sonra dedemle birlikte çıkageldiler. Benim de üzerimden otelin yükü kalkmış oldu.

Nazmi ağabey dedemi bir hafta gezdirdi İstanbul’da Selâtin Camileri, Ayasofya, türbeler derken dedem çok keyifli bir hafta geçirdi.

Bir Cuma sonrası otele döndüklerinde beni de çağırarak Nazmi ağabeyin makam odasına geçtik ve dedem oteli alırken yaptığı kavgalı pazarlıktan daha büyük bir kavganın şahidi oldum.

Dedem oteli Nazmi ağabeye tekrar satmak istiyordu. Nazmi ağabey de alma taraftarıydı. Ama anlaşamadıkları nokta: Dedem “sana verdiğim altınları ver otelini al” diyordu. Nazmi ağabey ise “Otelin bulunduğu semtte emlâk fiyatlarının arttığını ve otelin daha fazla edeceğini savunuyordu.”

Sonunda razı oldu Nazmi ağabey istemeye istemeye. “Bana çok hakkın geçti Hüseyin amca.     Böyle olmazdı ama neyse…” dedi.

Dedem şartımı söylemedim daha deyince, Nazmi ağabey de ben de merakla dedeme baktık. Dedem “İstanbul’a her gelişimde şu kaldığım büyük odada kalır para vermem haberin olsun” dedi ve hep birlikte gülüştük. Nazmi ağabey bakışlarımdan mı anladı, yoksa bana ikram etmek için mi söyledi bilmiyorum. Tam içimden geçiriyordum ki bana tebessümle bakarak “senin şartını söylemene gerek yok doktor bey. Yukarıdaki ‘koğuş ahalisi’ odası hiç kapanmayacak” dedi.



ANNEM ILE BABAMA / Ahmet Berkay POLAT

 

Bir nefsim bir de nefesim var hükmedemediğim
Bir anam birde babam var vazgeçemediğim
Anamın ayaklarının altıdır ahiret hayalim
Babamın elleridir ahir zamanda ki kaderim

Son secdemde elbet var iki duam
Düşünmeye ne hacet biri anam diğeri babam
Ben olmuşum bu kâinatta sairfilmenam
Rüyayı bitirecek kişiyse takım elbiseli bir adam

Üç yüz mil öteden sesiniz kulağımı eşer
Hele senin sesin babam, adeta bir fevkalbeşer
Anam sakla beni, peşimde bir dünya ehvenişer
Gölgeniz yeter dokunamaz hiçbir şer


AGAÇ SEVGİSİ / Teyfik KARADAŞ




Ağaçtandır evimizin çatısı
Ağaçtandır penceresi kapısı
Ağaçtandır pek çok sanat yapısı
Ağaçları koruyalım arkadaş

Ağaçtandır kar kürünen kürekler
Ağaçtandır pekmez konan külekler
Ağaçtandır madendeki direkler
Ağaçları koruyalım arkadaş

Ağaçtandır çizdiğimiz cetveller
Ağaçtandır iletkiler pergeller
Ağaçtandır yazdığımız defterler
Ağaçları koruyalım arkadaş

Ağaç bize tohum verir dal verir
Ağaç bize elma armut nar verir
Ağaç bize çiçeğinden bal verir
Ağaçları koruyalım arkadaş

Ağaçlarla güzel göller denizler
Ağaç bizim havamızı temizler
Ağaca muhtacız her zaman bizler
Ağaçları koruyalım arkadaş

Ağaçların orman olur harmanı
Ağaç için Fatih yazdı fermanı
Ağaçtadır birçok derdin dermanı
Ağaçları koruyalım arkadaş

Yanan ağaçları kökten sökelim
Yerlerine yeni fidan dikelim
Fidanları evlat gibi sevelim
Ağaçları koruyalım arkadaş

Şair Teyfik ağaçların aşığı
Ustalar şimşirden yapar kaşığı
Ağaçtandır bebeklerin beşiği
Ağaçları koruyalım arkadaş


“HASTA ANNELER ÜLKESİ” NİN ŞAİRİ-1 / Ahmet Doğan İlbey


Bâzan bir şiir ve nesir tek başına bir mevzuu kitap çapında ihata eder ve gayesine sonuna kadar sektirmeden yürür. Mevzuun ana fikrini ve duygusunu en neşideli, en hüzünlü ve en kesif cümle veya mısralarla ifade eder, okuyanın yüreğini ve dimağını çepeçevre sarar. Böyle bir metni okuyan, mevzuun mâna, duygu ve hadiselerini kare kare yaşamanın hazzına erer.

Şair ve hikâyeci Hasan Ejderha’nın “Hasta Anneler Ülkesi” adlı şiiri bu hususiyetleri bütünüyle taşıyan ve adıyla, mevzuuyla, mısralarıyla ilk kez yazılmış bir şiirdir. Şair, daha önce ifade edilmemiş, birbiriyle bütünlük içinde tutuk yapmadan, akıcılığını sekteye uğratmadan fikrin ve duygunun âhenkli bir şekilde tecessüm ettiği hüzünlü bir şiir meydana getirmiş.

Şiir, hasta bir anneye yazılmıştır. Şair oğul annesiyle geçen çocukluğundan bu yana hâtıralarını, duyuşlarını, hayata bakışını annesinin varlığıyla bütünleştirerek anlatıyor. Şiir ustaları okuyunca takdir edeceklerdir ki “Hasta Anneler Ülkesi” şiiri son zamanlarda yazılmış en yeni şiirlerden biri olup, şiirdeki çağrışımlar ilk defa Hasan Ejderha’nın elemli mısralarıyla ifade ediliyor. Şiirin gücü, ölümün yoklaması muhtemel olan ânları yaşayan hasta annenin varlığı, şair oğulun yüreğinden fışkıran merhamet, sevgi ve hüzün yüklü mısra kalıplarına dökülüşündedir:

“Hasta anneler ülkesinde yetimdir yüreğim / Üşüyeceğim anne baksana yüzüme / Ellerim ve yüreğim ve aklım üşüyecek / Düşleyecek ne varsa düşledim / Şimdi hasta anneler ülkesinde bir prensim / Dersim, annemin gözlerini ezber etmek / Okumak ne varsa orada.”

Hz. Veysel Karâni’nin kavuştuğu bütün ihsan ve manevî dereceler hasta annesine yaptığı iyilik sebebiyledir. Şair oğul, âdeta Hz. Veysel Karani gibi bütün hayatını bakıma muhtaç hasta annesinin üstüne kuruyor. Hasta anne, şair oğulun hayata tutunduğu kuşatıcı bir kadındır. O bakımdandır ki şair, hasta annesi için bütün fedakârlıklara hazır bir mümin davranışı içindedir. Hasta annesine bakmak, şair için her türlü dünya lezzetinden ve kendi hususi hayatından önemlidir:

“Ankara’da bir hastane avlusunda / Biriktirdiğim göz yaşlarıma karıştırmak okuduklarımı / Dilekçemi sunmak, uyuşan dizlerimden çekilen kanla / Canla başla biriktirdiğim umutlarıma bir yenisini katmak / Haykırmak içimin derinliklerine sonra / Annemin elinden öptüğüm duaların üstüne / Tüm bunların umutlarımı, göz yaşlarımı koymak / Doymak, anne bakışlarının en derinine.”

Şair, “Hasta Anneler Ülkesi” başlığıyla çoğul bir çağrışım yaparak, ülkesinin bütün hasta annelerini veya dünyanın her yerini kastetmiş de olabilir. Duygularını keyfiyet ve kemmiyet olarak yalnızca kendi hasta annesi ile sınırlandırmak isteseydi şiirinin adını “Hasta Annem…” şeklinde koyabilirdi.

Şiirde sıkça kullanılan “Ülke” kelimesi vatan, memleket anlamına gelse de, şaire göre annelerin hasta olarak yaşadığı hüznün veya ölümün mukadder olduğu bir süreçtir. “Hasta Anneler Ülkesi” başlığı dar mânada bir hastanedir. Fakat şairin, yüreğini kanatırcasına kastettiği geniş mâna olarak bütün hasta annelerin elem ve hüzün zamanını yaşadığı, sevgi ve merhametlerinden ayrılamadığımız annelerin hasta olarak kaldığı bir mânada ağır dünya ezasına tâbi tutulduğu acı çektiren zamandır. Şair, şiirin adıyla aynı zamanla bütün anne ve çocukların sevgi üzerine kurulmuş bir hayata göndermeler yapıyor:

“Zayıf ferine aldırmadan gözlerinin, bebekliğimi görmek orada / Bir tebessümle büyüyüp, aldığım şefkati iade etmek cömertçe / Mertçe yaptığım sokak kavgaları dönüşü ve bir bisikletten düşüşü / Dizimdeki yara ile anneme sunduğum acıların / İleri ki yaşlarda çektiğim sancıların, anne şefkatiyle tedavisinin / Bedelini öder gibi, sunmalıyım kat kat şefkati / Bayatî bir şarkıdan alınmış bir mısraı ya da hüzzam bir faslı / Dinler gibi geçmeli çocukluğum gözlerimin önünden.”

Şair oğul, hasta annesinin başucunda ıstıraplı duygular yaşamaktadır. Yüreği olan her insanı hüzünlere gark’edecek mısralarla bu duygularını ortaya koyuyor. Hasta annesinin, bilemediği kaderi karşısında Kur’an-ı Kerim’in “Sizi hastalıkla, belâ ile imtihan ederiz” âyetlerine ters düşmeden, fakat yer yer çocuk zamanlarını hatırladığı son derece yüreğe dokunucu duygularla isyanları da vardır:

“Hasta anneler ülkesinde ölmekten korkarım / Her yer soğuk donarım / Lakin yüreği sıcak, ıpılık bakar gözleri annemin / Ninemin saçlarını mı almış ne, apak / Korkarak bakışımdan, ben bile ürkerim, saçlarına annemin / Ninemin gidişi gibi ele sallamakta beyazlığı / ‘Saçları ak olunca nine olur anneler / Nine olunca ölür anneler’ diye bir söz duymuştum / Hayır! Ben uydurmuştum, yok böyle bir söz / Öyleyse içimdeki köz, neden yanar habire.”

Şairin bütün yürek gücü annesinden neşet eder. Hasta annesiyle yaşadığı çocukluk hâtıraları bir film şeridi gibi çarpıcı, anlamlı ve daha önce söylenmemiş mısralarla dile getiriyor. Hayatındaki mutlulukları, sevinçleri, üzüntüleri, yaşadığı çevreyi ve akrabalarını annesi üzerinden tasvir ediyor. Her şeyi çok sevdiği annesinin eteğine tutunmuş, onun sıcaklığına sığınmış ve hiç büyümeyen bir çocuk duygusuyla anlatıyor:

“Sedire uzanmış babam neden kaygılı ve üzgün / Dünyanın bütün anneleri hasta gelir bana / Dayana dayana biriktirdiğim acılar ve sancılar / Birlikte saldırır bütün azalarıma / Neden acı çekilince bitmez, dayandıkça birikir / Zikir çeker dervişler gibi kaplar ruhumu cezbe / İzbe bir köşesinden odanın ağlarım göklere ve yere / Annelere adanmış şiirler söylemeliyim ve bebeklerine hasret annelerine.”

Şair oğulda mâzi bütünüyle annesinin kuşatıcı varlığıyla aynîlik kazanmıştır. Şairin mâzisi, anne ve onun etrafında gelişen bir hayattır. Köyde, kırda, bağda, bahçede ve tarlada annesi, kucağında yaşanılan bir sinegâhtır. Annenin dili, eli ve gönlü hayatın her ânında bir çekim merkezi durumundadır. Şair, bir gurbet hastanesinde hasta annesinin başındayken sık sık annesiyle birlikte geçirdiği mâziyi hatırlar. Çok anlamlı ve ilk kez söylenilen destansı mısralarla dile getirir annesi üzerinden görüp yaşadıklarını. Zaman zaman annesinin hasta olmadan önceki neşideli yıllarına gönderme yapar, coşkulu günleri arar ve hayata çocukça bir duyguyla sitem eder:

“Hasta anneler ülkesinde kalmaktan korkarım / Yakarım yarım kalmış bir şiiri annemin hatırına / Annemin hasta kartına notlar alan hemşireyi / Kaç mısra ile yazabilirim ki?/ İki satır reçeteyi on günde yazan doktoru ya da / Rüyada bile olsa koşsaydım annemle, ayaklarını görürdüm / İşte o zaman annem de hürdü, ben de hürdüm / Şimdi gördüğüm, varla yok arası ayakları annemin.”

Şairin annesine bağlılığında, Batılı toplumun hastalıklı ve bastırılmış “anneye dönüş” psikolojisiyle benzerlik yoktur. Annesine olan sevgisinde ve onun muhtemel yokluğunda hissettiği düşünceler İslâmî akidelere ters deği, bilâkis inançlarına bağlıdır. Şiirinde, anneleri ölen çocukların duygularını yansıtırken, varlığına bağlanılan bir insanın ölümü karşısında “hiçlik”, “çırpınış” ve “çâresizlik” duygusu yoktur.

Duygularını mısralaştırırken ayağını yere sağlam basıyor ve inanç merkezini kaybetmiyor. Annelerin ölümü ve ayrılığı karşısında iki ucu açık bir sonsuzluk anlayışı vardır. Yâni çocukların, anneleriyle ahrette buluşacağına dair sevinçleri mısraların zımnında mevcut. Şair, anneleri ölen çocukları bu inançla teselli ediyor:

“Amin diyerek sonunda, öğrendiğim duaların hepsi anneme şimdi / Bir Hüseynî şarkı gibi / Ağıtlar yakar annenin biri / Çalışmaz ayağı ölü ayakları gibi, oysa yüreği dipdiri / Annem yatar başucumda, bakarım / Annemin yüreğiyle anneme ağıtlar yakarım.”


 

GÖZLERİN SONSUZLUĞU ANLATAN ŞİİR MİDİR? / Kadir ALTUN
















Gözlerin sonsuzluğu anlatan şiir midir?
Okudukça çoğalır mânâsı bakışların
Tebessümün çözülmez sır mıdır sihir midir?
Görünce gönlüm çıkar mekânına kuşların
Gözlerin sonsuzluğu anlatan şiir midir?

Teşrifin baharları mahçup etti inan ki
Kış günü çiçek açtı virane bağlarımda
Yüreğinden dökülen sözler nasıl beyan ki
Sesin yankılanır hep bucaksız dağlarımda
Teşrifin baharları mahçup etti inan ki

Siyah beyaz gözlerle seyrederken alemi
Dünyam aşkın rengine boyandı gelişinle
Nasıl bir şairsin ki kullanmadan kalemi
Bin şiir yazıyorsun yalnız bir gülüşünle
Siyah beyaz gözlerle seyrederken alemi

Aşkın ile tutuşup parıldarım an be an
Şem ile hayat bulan kelebekler misali
Sözler kifayet etmez, yetersiz kalır beyan
Ancak Yaradan bilir bendeki bu ahvali
Aşkın ile tutuşup parıldarım an be an.

Gözlerinde seyrettim aşkın hakikatini
Aynalarda kendimi göremezken gözlerim
Her nefeste içime çekerim hasretini
Sana dokunuyorken dahi seni özlerim
Gözlerinde seyrettim aşkın hakikatini

Aşktır ezelden beri döndüren sonsuz çarkı
Hayatı yaşanılır kılan sensin sevdiğim
Bulunmaz aşık ile maşuğun bir tek farkı
Bilesin ki ben senim sen de bensin sevdiğim
Aşktır ezelden beri döndüren sonsuz çarkı


***
UNUTURUM SANMA SAKIN














Yad elde yürüsem bile
Yollar seni hatırlatır
Gönül sazı gelir dile
Teller seni hatırlatır
..
Gurbet çetin, ayrılık zor
Diyemem ki hayıra yor
Yandıkça yüreğim kor kor
Küller seni hatırlatır
..
Hasret ciğerimi yakar
Gözlerim kanlı yaş döker
Gönül denizime akar
Seller seni hatırlatır
..
Nerde görsem bir gülşeni
Dert, keder, gam sarar beni
Melun ayrılık dikeni
Güller seni hatırlatır
..
Kimdir giden? Kimdir kalan?
Bölünür mü hiç bir olan?
Yüreğimde vuku bulan
Haller seni hatırlatır.



***
GÖRDÜĞÜM EN GÜZEL GÖZLER ONDADIR














Hakk nasib eyledi sırrına erdim
Gördüğüm en güzel gözler ondadır
Bir Mecnun gözüyle bakınca gördüm
Leyla'da bulunan izler ondadır
..
Sevdası aklımı başımdan alır
Gönlüm söylenmemiş türküler bulur
Omzundan dökülen saçlar tel olur
Mızrap bendeyse de sazlar ondadır
..
Maşukluğa dair halleri çoktur
Yüreği sevgiden gayrıya toktur
Şirin'den Aslı'dan eksiği yoktur
Gönlümü yandıran közler ondadır
..
Kader ağlarıyla sarmış, kuşatmış
Ona beni, bana onu aratmış
Mevlam ne kadar da güzel yaratmış
Türlü marifetler uzlar ondadır
..
Gönül bahçem ondan evvel kıraçtı
Girdi yüreğime damlalar saçtı
Viran bağlarımda çiçekler açtı
Baharlar ondadır yazlar ondadır



***
UTANIR OLDUM






















Nice söz söylenmiş bu vakte kadar
Billahi yazmaktan utanır oldum
Nicesi gökleri ederken îmar
Tenhada gezmekten utanır oldum

Sözler ülkesinde gezinir iken
Umduğum gül olur, bulduğum diken
Hâl ehli ummanda seyran ederken
Göllerde yüzmekten utanır oldum

Kimisi derûni sulara dalmış
Kimisi pirlerden nasibin almış
Kimisi gerçeği toprakta bulmuş
Hoyratça ezmekten utanır oldum

Erenler gönüle kurar tezgâhı
O pazarda kuruş geçmez vallahi
Aşkın şarabından bir yudum dâhi
Almadan sızmaktan utanır oldum



***
NE VAKİT GÖNLÜNÜ ÇALSAM O YÂRİN















Ne vakit gönlünü çalsam o yârin
"Kim o?" diyor cevap veremiyorum
Adına "ben" denen ulu diyarın
Sırrına bir türlü eremiyorum

Bilene malumdur çektiğim çile
Hak bilip haz aldım firaktan bile
Alemi seyreden gözlerim ile
Aynada kendimi göremiyorum

Gönlümde ıstırap, gözlerimde nem
Duyduğum ilk sesi ararım her dem
Yönümü doğrultmaz binlerce hikem
Ne yapsam "Elest"e varamıyorum

Yokluğun etrafı varla çevrili
Varlığın keşfi zor, sırla çevrili
Hakikat tümüyle narla çevrili
Alıp avcum içre saramıyorum