GENÇLİK ÖLÜMÜ/ G. Hasan EJDERHA





















Bir gün mırıldandığım şarkı susar
Aşka ayarlanmış saatim durursa
O sadece aradı deyin arkamdan
Geldi ve dünyayla anlaşamadı
Çiçekleri sevdi, gece yıldızları izledi
Arayıp durdu gökte, yerde içindekini
Buldu mu derlerse, bilmiyoruz deyin

Deyin ki, sakin biriydi öyle şen şakrak değil
Arkadaşı azdı; kalabalık sevmezdi
Aşkı bilmeden aşık olduğunu sandı
Aşkı bilmeden sevince çok yıprandı

Baharda doğdu baharı sevdi deyin
Kırda papatyaları saatlerce izleyebilirdi
Ağaç dibinde çiçek görse yüzü gülerdi

Deyin ki, bir amcası vardı içinde ateş yakan
Harfleri bilen birine okumayı anlatan
Kitaplar dedi kitapla tanıştırdı
Ne yazdıysa amcası kokardı

Ölmedim henüz yaşım genç
Bugün ölsem ne dersiniz arkamdan
On sekiz yıl mı yoksa bir ömür mü?
Gençlik ölümü mü dersiniz yoksa
Geride ne kalır benim davamdan
Bir nefer olarak anılır mı adım
Sanmam, nerde bende o adanmışlık
Bugün ölsem benden razı olur mu Yaradan
Senin yolunda ölmeyi nasip eyle Rahman


AT AĞAÇTA BAĞLI KALDI / Teyfik KARADAŞ













İki kişinin çıplak elle, vurmadan, belirli teknikler ve kurallar çerçevesinde birbirini sırtüstü (tuş) yere getirmeye veya puan üstünlüğüyle yenmeye çalıştığı, güce ve tekniğe dayalı spora güreş denir. Temel olarak Serbest ve Grekoromen stil olarak ikiye ayrılan dal, olimpiyatların temel sporları arasındadır. Ülkemizde uluslararası serbest ve grekoromen stilin haricinde yağlı güreş, aba güreşi, karakucak güreşi ve kısa şalvar güreşi gibi farklı stillerde yapılan mahalli güreşler de vardır. Her stilin süresi, tekniği ve kuralları farklıdır.

Yağlı güreş ülkemizin Antalya ve Edirne illeri ile Ege Bölgesinin kıyı kesimlerindeki yerleşim yerlerinde yaygın olarak yapılırken, aba güreşi sadece Gaziantep ve Hatay illerimizde icra edilmektedir. Karakucak güreşi ise genellikle Kahramanmaraş, Kayseri, Sivas, Çorum ve Erzurum vilayetlerimizde organize edilmektedir. Karakucak güreşlerinin temeli sayılan kısa şalvar güreşinin ise Kahramanmaraş’ın kırsal köyleri ve kasabalarında yapıldığını biliyoruz.

Ben de Kahramanmaraşlı olmam nedeniyle beş yaşayıp dünyayı tanımaya başlayınca kısa şalvar güreşiyle tanıştım. Daha doğrusu kendimi kısa şalvar güreşinin içinde buldum. Köyümüzdeki her düğünde kısa şalvar güreşi düzenlenir, bende dört beş yaşlarında iken düğün güreşlerinde kendi akranım çocuklarla güreşirdim. Yapmış olduğum güreşlerde bazen yener bazen yenilirdim. Yenildiğim zaman ıssız bir yere gidip saatlerce ağladığım günleri hiç unutmuyorum. Kazandığımda ödül olarak verilen beş lira veya on lira parayı aldığımda yaşadığım sevinci anlatacak kelime bulamıyorum desem yalan olmaz

Yaşım on iki olduğunda köyümüzdeki büyük pehlivanlara birlikte komşu köylerdeki düğün güreşlerine gittiğim günlerdeki yaşadığım heyecanı unutmam mümkün mü? Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesi birinci sınıfında okulun güreş takımı elemlerinde bütün rakiplerimi tuş ederek takıma girdiğim günü daha dün gibi hatırlıyorum. Üniversite birinci sınıf öğrencisi iken köyümüzde düzenlenen Döngel Köyü 1. Karakucak Güreş Festivalinde yapmış olduğum sunuculuğun spor otoriteleri tarafından takdir edilmesindeki yaşadığım mutluluk hala hafızamdaki tazeliğini muhafaza etmektedir.

Yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığım süreçlerden elde ettiğim tecrübe ve başarı yirmi yaşıma geldiğimde beni Kahramanmaraş Karakucak Festivallerinin sunuculuğuna taşıdı. 1989 yılında Kahramanmaraş’ta düzenlenen Karakucak Türkiye Şampiyonasını sunarken ünlü şair Hayati Vasfi Taşyürek’in “Yeni Şampiyonlar Neredesiniz?” isimli şiirine nazire olarak yazdığım “Üzülme” isimli şiirim beni güreş festivalleri sunuculuğunun zirvesine çıkardı. Kahramanmaraş yöresinde düzenlenen güreş festivallerinde sunuculuğun aranılır insan haline getirdi. ” Kambersiz düğün olmaz.” Atasözümüzdeki Kamber misali Kahramanmaraş’ta Tevfik ’siz festival olmaz denilmeye başlandı. Kahramanmaraş’ın ilçe ve beldelerinde yapılan bütün güreş festivallerinden sunuculuk daveti almaya başladım. 1994 yılında Kahramanmaraş Karakucak Güreş Festivalini onurlandıran Kırkpınar Güreş Ağası Hüseyin Şahin beni 1995 yılında düzenlenecek olan Kırkpınar Yağlı Güreşlerine sunucu olarak davet etti ama çalıştığım kurumdan izin alamadığım için bu güreşe gidemedim. Doğduğum günden otuz yaşıma gelinceye kadar bazen güreşçi, bazen sunucu, bazen de hakem olarak hep güreşin için de buldum kendimi. Bu süreçte yüzlerce pehlivanla tanıştım. Binlerce güreş müsabakasına tanık oldum. Sizlere tanık olduğum binlerce güreş müsabakası içerisinden bir düğün güreşini anlatarak hikâyemi tamamlamak istiyorum.

Ben Kahramanmaraş’ın Döngel köyündenim. Döngel Köyünün çevresinde Tekir, Kurucova, Çukurhisar, Tanır, Çağlayan ve Ahmetçik gibi on civarında köy bulunmaktadır. Bu köyler arasından bizim köy ile akrabalık bağı en fazla olan köy Tanır Köyüdür. Tanır Köyü halkının bir kısmı anam tarafından bir babam tarafından bana akraba gelir. Tanır 1994 yılında kasaba olunca; Afşin’in Tanır Kasabasıyla karışmasın diye adı Şahinkayası olarak değiştirildi.

Şahinkayası Kasabasında yaşayan Bahattin Kurtoğlu isminde bir akrabamız vardı. Bahattin Kurtoğlu yöremizde saygınlığı olan bir kıymeti insandır. O zamanlar hububat alım satım işiyle uğraşırdı. Bizim havalinin köşe taşı insanlarından biriydi. Bölgemizin kanaat önderi sayılırdı. Bahattin Abi esnaflığının yanı sıra siyasetle de iştigal ederdi. Siyasette de zamanın cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile doğrudan görüşebilecek kadar önde bir adamdı.

Bahattin Abi 1994 yılının mart ayında yapılan mahalli idareler seçimlerinde Şahikayası Belediye Başkanı olarak seçildi ve beldenin ilk belediye başkanı oldu. Belediye başkanı seçilince yöredeki itibarı, saygınlığı daha da arttı. Bahattin Ağabeyin seçildiği parti iktidardaydı. Bahattin Ağabey iktidarın gücünü de arkasına alarak jet hızıyla beldesine hizmet etmeye başladı. Göreve başladığı ilk ay beldenin toprak yolunu asfalt yaptırdı. Okul ve sağlık ocağı binalarının temelini attırdı. İl ve ilçe belediyelerinden destek alarak kısa sürede Şahinkayası Belediyesinin teşkilatlanmasını tamamlayarak aktif hale getirdi.

Bu arada biricik oğlu Taylan’ı Mustafa dayısının büyük kızı Muteber ile nişanladı. Nişandan hemen sonra düğün hazırlıklarına başladı. Ben o zaman Van- Erciş’te öğretmen olarak görev yapıyordum.

Yaz tatiline geldiğimde Bahattin Ağabeye hayırlı olsun ziyaretine gittim. Bahattin Ağabey bana ziyaret esnasında “Hocam nasip olursa eylül ayının ilk hafta sonu Taylan’ın düğününü yapacağım. Düğünde büyük bir kısa şalvar güreşi yaptırmayı planlıyorum. Bu güreşin organizasyonunu senin yapmanı istiyorum” dedi. Ben de “ Başım üstüne başkanım” dedim. Baş üstüne başkanım dedim ama öğretmen olduğum için bir eylül itibariyle görev yerinde olmam gerekiyordu. Düğün eylül ayında yapılacaktı. Ben sorunu aşmak için araştırmalar yapmaya başladım. Kahramanmaraş Milli Eğitim Müdürlüğünde görev yapan bir memura durumu anlattım. O memur bana “Buradan mazeret izni alamazsın hocam. Ancak ağustos ayı sonunda istirahat raporu alıp Erciş’e gönderirsen bu iş olur” dedi. Ben böylelikle izin meselesini zihnimde çözmüş oldum.

Ağustos ayının on beşinden sonra düğün hazırlıklarına başladık. Bahattin Ağabey bana “Hocam düğün güreşinde birinci olacak başpehlivana ödül olarak bir kırat verelim. Pehlivan atı almadığı takdirde beş milyon lira verelim” dedi. Bende “Başkanım çok güzel olur” dedim. O tarihe kadar yöremizde başpehlivan olanlara teke, koç, tosun gibi hayvanların ödül olarak verildiğini hem görmüş hem de duymuştum ama at verildiğini ne duymuş nede görmüştüm. At bizim kültürümüzde ve geleneğimizde hem çok kıymetli bir hediye hem de Bahattin Ağabeyin mensup olduğu partinin amblemiydi. Bu nedenle an itibariyle kırat bu düğünü yıllar boyu unutulmaz hale getirir diye düşündüm. Nitekim öyle de oldu.

Düğün davetiyelerine düğünde ödüllü kısa şalvar güreşi yapılacağı, bütün boylarda dereceye giren pehlivanlara para, başpehlivana kırat verileceği yazdırdık. Davetiyeleri birer seccade ile aynı poşete koyup Şahinkayası Kasabası ve Döngel Köyü başta olmak üzere komşu köylere görevlendirdiğimiz kuryeler vasıtasıyla eksiksiz olarak dağıttırdık. Ayrıca Bahattin Ağabeyin şehirdeki tanıdıklarına, dostlarına da davetiye gönderdik. Gençlik ve spor müdürlüğünden güreşte görev yapacak hakemleri ayarlandık. Düğünde davul-zurna çalacak abdallar ile anlaşılıp ücretlerini verdik Düğün yemeğini yapacak aşçılar ile görüştük. Düğünde yaşanacak aksaklıklara karşı alternatif planlar hazırladık. Düğünün hazırlık aşamasında Bahattin Ağabey ve ben başta olmak üzere onlarca insan bir hafta boyu sabahlara kadar çalıştık. Bütün hazırlıklar tamamlanınca düğün hazırlığını yapan ekiple son kez bir toplantı daha yaptık. Yapılan toplantıda eksikliğin kalmadığına karar verdik.

Düğün tarihi geldi çattı. Cuma günü erkenden Bahattin Ağabeyin evinin önüne silahlar sıkılarak bayrak asıldı. Düğünde davul- zurna çalacak abdallar geldi. Abdallar yanlarında üç davul üç zurna getirdiler. Bayrak asılınca düğün resmen başlasa bile fiilen başlaması abdalların gelmesiyle oldu. Bizim yörede düğünün başladığı Cuma günü düğüne genellikle düğün sahibinin birinci derece yakın akrabalar ve komşuları gelir. Asıl kalabalık düğün güreşinin yapıldığı cumartesi günü toplanırdı. Bu düğününde Şahinkayası halkı sel oldu Bahattin Ağabeyin evine aktı. Gelen misafirleri karşılamaktan hem abdallar hem de bayraktar yoruldu. Halaylar çekildi. Çaylar içildi. Yemekler yendi. Akşam ezanı okunduktan sonra sinsin ateşi yakıldı. Sinsin ateşi yandıktan sonra pehlivanlar sabah yapılacak olan güreşin adeta provasını yaptılar. Sinsinde bayağı ciddi güreşler oldu. Sinsin güreşinden sonra halaylar çekildi. Zaman gece yarısı olunca düğüne gelen Seymenler yatmak için evine gittiler.

Cumartesi günü erkenden Bahattin Ağabeyin evinin önündeki bahçede güreş sahası olarak hazırlanmış olan alana ses sistemi kuruldu. Ben anons masasının başına geçtim. Hakemler güreşecek pehlivanları tartmak için kantarın başındaki yerlerini aldılar. Aşçılar uzak bir köşeye kurdukları teştler ve kazanlar ile yemek pişirmeye başladılar. Bir adam başpehlivana ödül olarak verilecek kıratı getirip bahçedeki bir kavak ağacına bağladı. Gelen giden insanlar can alıcı gözle atı inceliyorlardı. Düğün alanı panayıra döndü. Davetlilerin kimileri yaya kimileri araçla gelerek güreş alanını doldurmaya başladı. Saat sekiz olmadan araçlar köyün yolunu tıkadılar. Köyün yolu tıkanınca misafirler araçlarını Kahramanmaraş Kayseri karayolunun kenarına park edip yürüyerek düğün alanına gelmeye başladılar. Güreş alanına o zamana kadar yöremizdeki hiçbir düğünde görülmemiş mahşeri bir insan kalabalığı toplandı.

Saat dokuz olunca yirmi beş kilo boyunda güreş müsabakaları başladı. Pehlivanlar kıran kırana güreşirken abdallar bazen Köroğlu bazen de Mağaralı Ökkeş havası çalıyorlardı. Davulun gümbürtüsünden yer ve gök inliyordu. Yenen çocuklar seviniyor, yenilen çocuklar ağlıyordu. Düğüne gelen pehlivan çok olunca güreşler iki yerde yapılıyordu. Ben mikrofonla bir taraftan yenen pehlivanın adını ve memleketini anons ediyor, bir taraftan pehlivanları met eden, öven şiirler okuyordum. Düğündeki bu coşkulu atmosfer insanları büyülüyordu.

Düğüne gelen misafirler güreş müsabakalarını izlerken fırsat bulanlar takı masasına giderek hediyelerini takdim ediyorlardı. Hava sıcak olsa bile güreş müsabakası yapılan yerin etrafı ağaçlarla kaplı olduğu için seyirciler gölgede oturuyorlar, sıcaktan etkilenmiyorlardı. Öğle ezanı okununcaya kadar müsabakalara aralıksız devam edildi. Ezan okumaya başlayınca namaz ve yemek için müsabakalara bir saat ara verildi.

 Namazlar kılınıp yemekler yendikten sonra güreşlere kalınan yerden devam edildi. Eleme müsabakaları bittikten sonra ikindi üzeri final müsabakalarına geçildi. Seyirciler en çok başpehlivan kim olacak, atı kim alacak diye merak ediyordu. Başta güreşen Ahmet Kenger isimli bir pehlivan bütün rakiplerini tuş ederek başpehlivan oldu. Ahmet Kenger Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesindendi. Bizim yörenin insanı Ahmet Kenger’i pek tanımıyordu ama Ahmet Kenger Yiğit bir adamdı.

Akşamüzeri hava kararmaya başlayınca müsabakalar tamamlandı. Dereceye giren pehlivanların ödülünü dağıtmaya başladık. Ben dâhil bütün seyirciler Ahmet Kenger ata biner Göksun’a kadar gider diye düşünüyordu. Ahmet Kenger yanıma geldi. Bana “Hocam ben atı almayacağım. Parayı istiyorum” dedi. Ben sayarak Ahmet Kenger pehlivana beş milyon lira parayı taktim ettim. Ahmet Kenger atı alsaydı memleketinde en az bir asır namı söylenirdi.

Ahmet Kenger parayı alınca, at ağaçta bağlı kaldı.

Kıratın ağaçta bağlı kalmasına bütün seyirciler çok üzüldü. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen Ahmet pehlivanın atı niçin götürmediğini hala merak ediyorum


FOTOĞRAFLAR VE METİNLER/M. Memduh GÖKTÜRK















Fotoğraflar: M. Memduh GÖKTÜRK

Fotoğraf 1: Hatıralarla baş başa kalan koltuk

Enkazdan sağlam çıkan bir koltuk, arka fonda Maraş şehir manzarası. İhtimaldir ki bu koltuk, sahibinin Maraş manzarasıyla kahvesini yahut çayını yudumlayarak ruhunu dinlendirdiği bir eşyaydı. Genelde insanoğlunun hatıralarıyla baş başa kaldığı düşünülür. Oysaki bir felaket bunu tersini gerçek kılmış. Bir koltuk yıkılan enkazla üzerinde mutlu anlar yaşamış sahiplerinin hatıralarıyla yapayalnız kalmış.

Bu fotoğrafın çekimine vesile olan motivasyon, yaşanmışlıkların bir felaketle nasıl sonlanabileceği, hatıraların eşyalarda kalabileceğini düşündürmektir. Artık enkaz yığını olan bu binada, koltuğuna oturup kahvesini yudumlayarak şehir manzarası izlemek ancak bir koltuğun hafızasında kalmıştır.














Fotoğraf 2: Puslu Şehir siluetini izleyen yalnız ağaç

İnsanoğlu hep şu ikilemi yaşamıştır. Şehirlerde sürekli devinim içinde sosyal bir varlık olan insan olmak yerine, tabiatta münzevi ama asude bir hayat mı yaşamalı. Asude hayat, insanoğlu için sadece içinde biriktirdiği bir ukde olarak kalır. Uzakta puslu bir havanın altında, kasvetli bir dünya olduğunu resmeder bu ağaç. Ve insanoğlunun ukdesine tercüman olur. Tabiatı yok etmekle başlar şehirleşme. Ama şehirde hep tabiatı arzular insan. Bu ağaç ne kadar şanslı.

Bu fotoğrafın motivasyonu hem tabiatın asudeliğine, ağacın münzevi ama mutlu olduğu düşüncesine, hem de puslar içindeki şehrin kasveti altında insanın tabiat özlemine bir vurgudur.














Fotoğraf 3: Bahtiyar Yokuşu’nda kim bahtiyar

Maraş’ın kadim sokakları konuşulduğunda ilk dile getirilecek sokaktır Bahtiyar Yokuşu. O yokuşu konuşmak bile insanları bahtiyar etmeye yeterdi. Tarihî konakların, Şeyh Camiinin yer aldığı, ciddi bir yokuş olan sokağı çıkıp Divanlı’ya ulaştığınızda belki de o yorucu yolun sonuna gelmenin bahtiyarlığını yaşadığınız kadim sokak.

Bahtiyar olan tarihî yapılar mıydı, o yapılarda yaşayanlar mıydı bilinmez. Bildiğimiz bir şey varsa o yokuşun da, orda yaşayanlarında artık bahtiyar olmadıkları. Belki de bu ağaç bu bahtiyarlığı hem yaşamış; hem nasıl sona erdiğini görmüş bilge canlıdır. Sorulunca olmasa da, duruşuyla bize bu yokuşun hikâyesini anlatabilecektir.

Bu fotoğrafın motivasyonu, şehrin kaybolan bahtiyarlığına canlı bir şahit göstermek olabilir.














Fotoğraf 4: Çiçeklerin açtığı yerde umut da yeşerir

Bu fotoğrafta görülen yer, altta şekerlemeci dükkânı bulunan bir binanın enkazıdır. Şekerlemeci dükkânından enkaza karışmış ay çekirdeklerinin umutların yeşermesi gibi yeniden filizlenip, çiçek açması; hayata yeniden başlamak noktasında umut mesajı vermektedir. Klişeleşmiş bir sözdür, hayat devam etmektedir. Bu ay çekirdeği çiçeği –ki buna Maraş’ta günebakan derler- bu klişenin gerçekliğini sunmaktadır. Yani, hayat gerçekten devam etmektedir.

Bu fotoğrafın motivasyonu, günebakan çiçeğinin, enkazlar altında kalmış bir şehrin insanına, enkazdan çiçeklenerek çıkıp, umuda çağırmasıdır.















Fotoğraf 5: Tebessümün fotoğrafı

Bu fotoğraf anlık bir görüntüdür. Elektrik tellerinin duruşu bir gülümseme emojisi gibidir. Ama bu emojiyi bize göstermek isteyen kuşlardır. Kuşlar, bu emojinin farkındadır zira simetrik duruşlarıyla bunu yansıtmaktadırlar. Bu fotoğraf, hayatın anlık görüntülerinin tebessüm ettirici mutluluklarla dolu olduğunu göstermektedir.

Bu fotoğrafın motivasyonu, kuşların insanoğlunun hayatı zorlaştıran ciddiyetine ve mutsuzluğuna dair, mutluluk çağrısını görmektir. Mutluluk, bir tebessümle gelir


GÜN AYMADI BU SABAH/Nurcihan KIZMAZ

 















Günaydın diyemedi kimse bu sabah,
Gün aymadı, zil çalmadı,
Ders başlamadı,
Öğretmen tahtaya 'bugün' yazmadı.

Bir çok şey eksildi dünyadan,
Umutlar bitti, hayaler yitti,
Bir anne yavrusunu teselli etti.

Bir çocuk yere düştü,
Çantasından yarınları döküldü,
Defterine kan bulaştı,
Acı haber tez ulaştı.

Günaydın diyemedik bu sabah,
Kimsenin dili varmadı


BİLİNÇ Mİ AKIŞI KAN MI KEDER Mİ/Ferhat ALTUN

 




















tercihlerimiz mi kaderimizdir
kader mi tercihlerimize tesir eder
yoksa
biz
ahret gününde mi
beraberiz
sözüm yaralanmışların değildir aynası
yaralayanı da tahtaya koymamışım
ruhumu gürbüz bir kısrak eyerleyeli
o at demiş oku
ben oku vurmuşum
değil oku atanı

sözüm demlenecek bir şey mi değil
ben mi boş vadilerde gezerim
ezerim insan hurdasını
kanı borsaya düşmüşse

sözüm hep bir askıda bırakır adamı
neredeyim nasıl geldim buraya der duyan
ben sözümü söyledim söyleyeli bu yan
hiç kimsem olmadı
zaten sıla demek ayıp değil mi
bu gurbet içinde
çin’de değil
gurbet gurbet içinde

sözüm niye ulaşsın ki sana
sen yere düştün benim dizlerim kanadı
bana bıçak sapladılar sen ıh bile demedin
sana kurşun attılar siperdi benim göğsüm
beni öldürdüler sen ah bile demedin

sana değil
dönmeyecek olanadır sözüm
o ki güllerin çobanıydı
adamın hasıydı
hele bir hiddetlensin
gök onun rengiyle renklenirdi
o gülünce gülerdik o ağlayınca ölürdük
kılıçlarımıza hep onu yazmıştık
çadırlarımızda onun adıydı lambamız

her ne zıkkımsan ey 
sana değil sözüm
bir ümmiyedir
ben bir ümminin gölgesinde değilsem
kıyamet neyimedir


NEREDE RUHUMUZDAKİ PARTİZAN/ G. Hasan EJDERHA

 




Fücr dumanları yükseliyor
Fabrika bacalarından,
Kara fücrle karışan işçinin teri...

En sevdiğimiz rengi
Öğreniyoruz reklamlardan;
Kalmadı, kestik kıvırcık sakalları.

Küheylan ruhumuz bağlı;
Nerede ruhumuzdaki partizan?


Bir İsmin Peşinde/Gülbahar OK



Bazı insanlar vardır… Hayatınızdan fiziksel olarak çıkarlar ama kalbinizden asla gitmezler. Ne bir mezar taşları olur başucunda beklediğiniz, ne de bir vedaları… Sadece eksik bir cümle gibi kalırlar içinizde. 2023 yılının Şubat ayında, Kahramanmaraş’ta yer sarsıldığında sadece binalar yıkılmadı.

Hayatlar yarım kaldı, hikâyeler sustu, isimler kayboldu. O isimlerden biri de benim için Çiğdem’di. Onu aradım. Günlerce, haftalarca… Ulaşabildiğim herkese ulaştım, ulaşamadıklarım için dua ettim. Ama bazı kapılar hiç açılmadı. En zor olanı ise şuydu: Bir insanı arıyorsunuz ama onu bulmaya yetecek kadar bilgiye bile sahip değilsiniz. Bir isim… Bir eş: Nazım… İki çocuk… Ve koskoca bir bilinmezlik.

İnsan bazen çaresizliğin en saf hâlini böyle öğreniyor. Zaman geçti. Acı kabuk bağladı ama hiç iyileşmedi. Ta ki bir gece rüyamda onu görene kadar… Çiğdem ablayı. Sanki bana “buradayım” der gibi.

Uyandığımda içimde yeniden bir umut yeşerdi. Bir kez daha aramak istedim. Ama hayat bazen umudu bile sessizce geri çevirir. “Bulamayız” dediler. Ve ben, kaderin bu kısmını kabullenmek zorunda kaldım. Derken hayat, hiç beklemediğim bir yerden bana kapı araladı.

Sosyal medyada gördüğüm bir isim… Emine. Sadece bir davetle başlayan bir konuşma. Londra’dan Dublin’e uzanan bir yol… Ve ilk kez tanıştığım birine karşı hissettiğim tuhaf bir yakınlık. Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi. O da aynı şeyi hissetmiş. Bazen insanlar birbirini tanımadan tanır. Kalpler, isimlerden önce buluşur. Sohbet ilerledikçe hayat hikâyeleri döküldü ortaya. Deprem… Kayıplar… Bir abla… Çocuklar… Bir eş: Nazım…

Ve sonra bir isim düştü cümlenin içine: Çiğdem... Ama ben hâlâ farkında değildim. Ta ki bir fotoğraf isteyene kadar… Ve o an… Zaman durdu. Yıllardır aradığım, rüyamda gördüğüm, kalbimde eksik kalan o isim… O yüz… Karşımdaydı. Bir fotoğrafın içinde. Gözyaşları bazen sadece bir duygunun değil, yılların yükünün boşalmasıdır. O an ağladım. Çünkü artık biliyordum. Çünkü artık kaybolmuş bir hikâye yeniden bir anlam bulmuştu.

Meğer bazı insanlar kaybolmazmış… Sadece yolları uzarmış. Ve meğer bazı karşılaşmalar tesadüf değilmiş… Dua gibiymiş. Ben o gün şunu anladım: Bir insanı gerçekten sevdiyseniz, onu aramaktan vazgeçmeseniz de olur, vazgeçseniz de… Hayat bir gün sizi onun hikâyesine yeniden götürür.

Belki bir rüyada…

Belki bir şehirde…

Belki de hiç tanımadığınız birinin gözlerinde. Ve o gün geldiğinde anlarsınız: Bazı bağlar, dünyaya değil, kalbe yazılmıştır. 

Selametle göç edenlere rahmet, kalanlara sabır ve selam olsun...