GÖNÜL SOFRASI / Enver ÇAPAR













Hocam bize nazar etse
Cümle dertler öte gitse
Mıt mıt baksa gözlerimiz
Anlam bulsa sözlerimiz

Lahmacundan geçtik neyse
Tarhanayla ceviz gelse
Nefsimize vursak  bir gem
Gözümüze düşse bir nem

Himmet dedik, gayret dedi
Köfteleri kimler yedi
Küpü bulan zengin oldu
Odamıza duman doldu

Âşık yine boşa çaban
Su içiyor karnı doyan
Kuru soğan heybemizde
Neşemiz de pek yerinde.


ANNEME MEKTUP/ Abshir Dahir Husein


Zaman geçiyor
her gün bir yaprak
Her gün bir damla, daha hayatımı büyüyorum anne
Hani içinde bir kıvılcım olur ya
Hani her şey çok güzel dır
Benim kıvılcımım kor oldu
Her şey yolunda değil anne
Hani ufacık bir bebekken
Sadece acıkınca ağlarmışım
Başka zamanlarda sürekli gülermişim
Artik sadece acıkınca ağlamıyorum anne
Bak yıllar ne kadar çabuk geçmiş
Sadece gülünmeyeceğini öğrenmişim
Belki de öğretilmişim
Ben büyümüşüm be anne
Yanından ayrılmayan oğlun
Bak artik uzaklarda
Üstelik yalnız
Hem de herkesin içinde anne
Anlayacağın eskiyi özledim anne
Yeniden çocuk olmayı
Sadece acıkınca ağlamayı
Ve hiç şimdi yaşamamayı
Zaman geriye gitmez değil mi?
Ya da ya da ben
Yeniden çocuk olamaz mıyım?
Söylesene!
Onu unuttum diyebilir miyim?
Yani her şey söylemek kadar kolay olabilir mi?
Dur söyleme!
Ben yine hayal kuruyorum değil mi?
Sadece kendimi kandırıyorum
Eskiden günlerin hatta dakikaların hesabını tutardım
Şimdi günlerin Cuma, belki de Salı
Günlerin ne önemi kaldı ki
Takvimlere bile küstüm anne
Sen yine beni merak etme
Güzel günlerin de olacağını ben senden öğrendim
Buralar güzel, soğukları saymazsan
İnsanlar mutlu beni saymazsan
Gündüzler ve geceler iyi içimdeki yalnızlığı saymzasan
Kara kıtanın siyah incilerine selam
Maraş’ın ve Maraşlıların Selami var anne.
Oğlun ABSHİR.



SESSİZLİĞİN ARKA YUVALARI / Ahmet TURAN


Keskin bir kışın akşamında, meydanlığın arka sokakları gibiyim; ıssız ve tekinsiz. Hiç kimseler dokunamıyor bana, ayakaltında duran bir kirpi gibi batıyor dikenlerim onlara. Kendi sessizliğimde boğuluyorum. Bana sığınan ne varsa fısıltısı bile duyulmadan, uzun adımlarla uzaklaşıyor. Benim boş ve iyice derinleşmiş çukurlarıma, aşınmış yollarıma kimse ortak olamıyor. Kimse paylaşmıyor benim sükût dolu topraklarımı.

İlerleyen saatlerde kafaları güzel sarhoşlara bırakıyorum meydanı. Bağırıyorlar alabildiğine sessizliğimi. Yırtıyorlar askıda duran sevimsiz suratımı. Dolambaçlı kollarıma sarılmak, karanlık şakaklarıma uzanmak, başlarını koymak istiyorlar vücuduma. Acıtmıyorum onları, çekinmelerine izin vermiyorum. Açık benim bağrım esrik kokulara, afsunlu gözlere, titreyen bedenlere, üşüyen ayaklara. Onlar benim bir gecelik dostlarım, herkes gibi bir ömür gelip de gün ışımadan kaçan yoldaşlarım. Onlara nasıl sahip çıkmam, nasıl katmam vücuduma?

Ama tek bir isteğim var...

Kendilerine bir çukur yapıp gitsinler ayrılırken benden, biraz daha aşındırsınlar çoktan aşınmış tozlu yollarımı.



***

BU VEDA














Bu veda en çok bana yakışacak
Her bir iç çekişte, daha iyi ayıracağım ruhumu kalbinizden
Bütün yaşananlar buruk bir hal içinde
Sessizce olacak gidişim
Huzur verecek bütün huzursuzluklarınıza...

Usulca gideceğim, ayakuçlarımın üstüne basa basa
Acıtmayacağım geçtiğim yerleri, utandırmayacağım sizi
Gözlerimin eserlerini akıtacağım zamansız yerlere
Siz onları toplayamadan uçacaklar
Sessizce olacak gidişim 
Huzur verecek bütün huzursuzluklarınıza...

Kapanacak tozlu tiyatronun son perdesi
Kalacak belki aklınızda yaşananlar, sere serpe
Konuşmayacak, susacak bu vedadan sonra bulutlar
Toprak kokusu bulacaksınız sizden gidenlerin arda kalanlarında
Sessizce olacak gidişim
Huzur verecek bütün huzursuzluklarınıza...




YARGIÇSIZ İNFAZ/Ali Rıza KARAKALE


Umudum; ya infazları kesilsin sevgilinin ya da yargıçları ölsün. 
Kalbinde değilsem de hiç olmazsa olayım umurunda.
İçindeki tüm hukukçuları çıkar mahkemene, adaletten anlamayan sürünsün.
Hesap versinler boynu bükük halde bu şiirin huzurunda.

"Karar" diye sert bir üslupla vursun tokmağını şair.
Titresin adaletsiz sözlerin, vicdanı öğrensin.
Kafiyeler uzaktan şahit, inatlarına dair.
Kesmez olsun sözlerin, öldürecekken körelsin.

Yanlışsam izin vermesin Azrail, çizik attırmasın.
Bu davanda kâğıt galip desin ayrılsın salondan.
Suçum bir şiirse, üç şiir desin açıktan arttırsın.
Baş harfini dahi kullanmam, istemem haber gelmesin ondan.

...

Ve bu şiir bundan sonra bir daha okunmayacak tarafımdan.

karakale 'm / 17.11.2015


BİZE NE OLDU / Fazlı BAYRAM


bize ne oldu cesetlerimiz yağmur gibi yağar oldu göklerden
sokaklarımızda kan ve barut kokusu
babalar yolunu yitirdi dükkanlarının
bize ne oldu çocuklarımız donar oldu kamplarda

evlerimiz bomba bomba ayaz oldu bize ne oldu
pencerelerimize yusufçuklar yuva yapmaz
kapılarımızda balyoz sesi bize ne oldu
hangi milletteniz dinimiz kaç çeşit bize ne oldu

bu silah sesleri bu göz yaşları
savaş mı var hangi küffarı yok ettik
sancağın bir değil miydi bize ne oldu
parça parçayız komşular el oldu bize ne oldu
al yanaklı al yazmalı ay yıldız utanır oldu bize ne oldu

gün tutuldu göklerimiz kapkara
nasıl kapanacak kalplerimizdeki yara
bir doğum sancısı değilse yandık kül olduk
bize ne oldu baharımız güz gülümüz çemen gene 



KELAM PAZARINDA LİSANIM GÜL’DÜR/İsa Yusuf ÇAĞLAR


Yoktur doğru kelamın yanlış yerde
Yanlış kelamın ise hiçbir yerde ederi
Zira hakikat kesp eder hak bir sözün
Ancak yerinde değeri
Yoksa olur kelam-ı kibar
Laf-ı güzafın esiri

***
Farksızdır kalbim
Haysiyet tüccarlarının elinde
Esir pazarlarında yok pahasına satılan
Nefis tatminine yarayan
Herhangi bir şeyden
Hasretim aşk pazarına

***
Fettan-ı lisana merhem
Kırklara muhabbet iledir
Büdela nezaretinde
Yolda olmak iledir
Kutbun elinden tutup
Kurtuluşa ermek
Bade-i Hak’tan bir kâse
İçip geçmek iledir



BURALAR BİZİZ / A. Enbiya UZDİL


Ne yabancıyız, ne de yabancısıyız buraların
Kardeş biz buranın tam da burasındanız

Bayraksa gökte dalgalanan biziz
Topraksa kanla sulanan biziz
Toprağı sulayan dersen gene biziz
Kardeş biz buranın tam da burasındanız

Bekçisini sorarsan biz bekçisiyiz
Askerini sorarsan biz askeriyiz
Kardeş biz bu toprağın sahipleriyiz
Hudutları gözleyen Hak erleriyiz

Sancağımız hilaldir soran olursa
Yolumuz birdir gelecek varsa
Şehadet duadır bizim buralarda 
Durup da önümüzde sen kimsin deme
Yedi düvel bilir ki buralar biziz.



İHTİYAR/Mustafa SÖLER



Uzun kış bastırdı belli ki
yağmayacak mektuplar
nerede o beklediğim
mektuplar
gülümseyip varılmaz tadına 
dediğin küçük
çok küçük 'nasılsın'
gün doğmaz sanan ben
belli ki tren rayları
çiğnenmekten
bende yalnızlıktan
ya ne demeli?
sabaha kadar uluyan köpek
dünya geceyi nöbet yazmış
bu nöbeti gece bana satmış
güzel elmanın içine pazarcı
çürük atmış
nöbeti iyi yazmış
nöbeti üstüme yıkan gece
bi hayli keyiften uyur
bilmez ki
ya nıır!
bre cahil
oysaki
beni nöbete alıştırdı alıştıralı
o uyurken
ben gecenin düğümünü
çözerken
o benden bi haber
sanır ki; ben ahmak
dünyanın tüm derdini ben almışım sanki
gecenin eteğinden tutmuşum tutuyorum
artık o beni değil ben
onu yazıyorum
gurbet bi hayli gezinir oldu dilimde
gurbet el açtırır
diz çöktürür
sıla dilinde
sıkılan sıkar dişimde
canımı sıkan poyraz sana katlanmak zor düşümde
hayalimi yıkan yığınlar ismim
nerede?

Kırk yıl arar dururum
ömrüm geçtiği otağım
adım adım dilimle dolaşan türkü
yaş geçmiş
varmış ömür çırasına ihtiyar!
gelmiş eline baston
gayrı susamış gözlerine damlalar az
ve belki çıkıp şu yaylaya avaz avaz...
koyun sürüsüyle eğlen kah
gözlerin uzağı aramasın
aradığın;
Maraş, toroslar...




ACISIZ YARA İYİLEŞİR Mİ? / Hasan BAZI










Gitti bir ezginin kuyruğuna takılıp zaman
çok değil üç dört parmak kadar ilerlemişti
gecenin on ikisinden bu yana akrep

Gönlümde berâtına izin verdiğim
bir tutku;
sürükler beni uzaktan uzağa
öteden beriye gelmenin çaresizliği
düşüncesizliğimin yılgın, mukavemetsiz duvarlarına
vururken; bulurum kendimi
gece yarısı parklarda

Gönlümün hasretini çektiği bir duygu
ruhumu yakıp kavururken
sensizlikle başım belada

Kalemim yazmaya cesaret edemez
yaşadığım vurgunları..



***
MESTUR

Akşam olurken bir yanımız hep buruk, kalıyoruz bir başımıza bütün imkansızlıklarımızla. Bir taraftan doğar, bir taraftan batar güneş. Bu ikisi arasında geçirdiğimiz her gün bazen mutlulukla bazense hüzün ile geri döner bize. 

Bilmediğimiz bir nedametle kıvranırken kendimizi yalnız hissederiz. Uzaklara, hülyalara dalarız. Oralarda koştururuz. Yoruluruz. Gülümsemeye çalışırız. Stres denen müphem tuzağa düşeriz. Ve derin bir nefes alıp dünyamızı değiştiririz. Olmayacak gibi görünen ne varsa hepsini bir ukde olarak esrarlı bir sandığa kapatırız. Sandığın anahtarı gidilmeyecek uzaklıktadır. Bizim ise adım atacak mecâlimiz yoktur. Duyduğumuz pişmanlıkla hiçbir şey yapmadan kalakalırız olduğumuz yerde. Akşamın karanlığına kalmaktan korkarız. Yalnız bir başımıza kalmaktan tedirgin oluruz. Hiçbir şey yapmamak bizi içten içe yer bitirir ama yine de elimizden bir şey gelmez, gelemez. Bize biçilen, uygun görülen rol budur çünkü. Hiçbir şey yapmamak. Uzaklara dalıp gitmekten gözlerimizi uzaklara dikmekten başka bir şey yapamayız. Tek özgür olduğumuz yer hayal dünyamızdır. Orada istediğimiz gibi hür'üzdür. Yapmak istediklerimizi herhangi bir engelle karşılaşmadan yaparız. Ama hayal bu sonuçta. Hakikat dünyasına uyandığımızda bizi gerçekler karşılar. Kapatılan bir kapı gibi suratımıza çarpar durur. Afallarız şaşkına döneriz. Sonra her zamanki gibi kırılmaktan bin parçaya ayrılmış kalbimizle hayal dünyasından sıyrılırız bir çırpıda. Dilimiz lâl olmuştur. İnsanlara anlatacak bir şeyimiz olup olmadığını sürekli tetkik ederiz. Hafızamızı kurcalarız. Değerli anılarımızı, arşivimizi karıştırırız. Olanları da insanlara anlatıp zâyi etmek istemeyiz. Zaten elden giden zâyi olmuştur. Bize kalan birkaç kırıntıdır sadece. Anlatılacak bir kıymeti de yoktur kırıntıların. Sessizliğimizin yankısında ortaya çıkar bütün gizler.  Bir damla gözyaşında hayat bulur merhamet duygusu, vicdan azabı ve daha sayamadığımız bin bir çeşit duygu. 

Kalan biraz yalnızlık ve bolca özlem duygusudur. Mutluluk duygusunu yaşadığımız nadide anları özler dururuz. Geçmişten geleceğe duyduğumuz bir hasrettir yaşamımız.

Gece yarısına doğru adımlamaktadır zaman. Zihnimiz bizi yatağa doğru gitmeye elinden geldiğince zorlar. Bir nebze olsun iç sıkıntımızın uyuyunca hafifleyeceğine kanarız. Gözlerimiz uykuya dalmak üzere kapanır. Ama vicdanımızın rahatsız edici sesi odanın içinde yankılanır. Bizi uykunun en tatlı yerinden yakalar ve yataktan dışarı atar. Şimdi uyu uyuyabilirsen! Sabahlara kadar sürecek olan vicdan nöbetleri başlamıştır. Uykudan olabildiğince vazgeçeriz. Bir demlik seksiz ve şüphesiz  bir mutluluk duygusunu yaşamımız boyunca arar dururuz...



***
HEBA


Yaşamak yoruyor bu zamanın insanını.

Gönlünde sızı yayan bir yarayla yaşamak acıtıyor insanın kalbini.

Bir bardak kahve iyi gelir üzerinden yıllar geçmiş yorgunluklara. 

Çok bekledim. Çok aradım bir çıkış kapısını gösteren işareti. Bekledim gece yarılarından sabahlara dek. Çok yürüdüm gecenin bir vakti sokaklarda.

Yalnızlığımı koluma takıp yürüdüm ıssız sokaklarda.

Dertleştim ağaçlarla, yol kenarlarındaki çiçeklerle, kurumuş bir yaprakla; kendi güzelliğini dışarı yansıtmış güllerle konuştum. Sokak lambasının altında bekledim. O aydınlattı içimdeki karanlığımı. Senin gelip beni karanlıktan çıkarmanı beklerken hiç ummadığım insanlar bana ders verdi. Kaldırımlarla sıkı dost olduk. Bir onlar anlattı bana hikâye bir ben onlara. Sordum" Sizin yalnızlığınıza kim yoldaş oluyor diye?" Cevap alamadım. Yalnızlığın dahi hududu yoktu. Gidip yalnızlığa sorsam "Seni bu dünyada meşhur yapan şey ne?" diye Büyük ihtimal cevabı" Kalabalıklar" olurdu.

Bir umut diyerek bekledim. Ve her defasında umutlarımı söndürdüm. Sonra tekrar yaktım bir umut diyerek. Yalnızlığımla bir kez daha yüzleştim. Baktım aynalara, aynalar yüzüme bakmaz oldu. Yalnızlık kendini her yerde karşıma çıkardı. Bazen bir bardak çayı içerken bazen en mutlu anlarımda bazen de hayatın çekilmez olduğu demlerde.

Bir başıma yaşadım.

Bir başıma büyüttüm içimdeki neşeli günleri.

Bir başıma mutlu olmaya çalıştım içimdeki küçük sevimli çocukla…

Kağıtlara kaydettim gün gün yalnızlığımı. Defterleri taşırdı yalnızlığım. Anlamaz oldu insanlar beni. Ahvalimi anlatacak kelime yok. Ahvalimi anlayacak insan yok. Hal-i Pür melalimle sığmaz oldum dört duvar aralarına. Sığmaz oldum sığ insanların kafalarına. Anlamsızlaştım, büyük bir sorun oldum insanlığın kafasında. Her cihette denedim yalnızlığımı yenmeyi ama kaybettim dostlarımı birer birer. Bekledim hüzün kulübemde. Bekledim bir bardak çayla içimdekileri anlamak için. Hiçbir zerremin hükmedemediği bir alemde sonsuza dek kaybolmaktan başka bir arzum olmadı. Duvarlar sessizliğime şahit oldu. Kalbimin derûni hislerini kilitlemek isterdim bir sandığa zamanı geldiğinde en değerlinin gelip açması için. Zaman bütün mevcut varlığı tüketmek istiyor. An an değil de gün gün çalıyor ömrümüzden. Ve bırakıyor bizi sonsuz bir girdabın içinde.

Kaldım bir başıma sonunda; herkes çekip gitti hayatımdan herkes. Silindi varlığım hafızalardan. Unutuldu ahvalim, görmez oldu gören gözler. Hâl üzere hâl eyledim bunca hal bilmezin arasında kendi hâlimi eyledim. Dilim lâl oldu yalnızlığıma. Anlatmadım derdimi dertsiz insanlara. Anlamaz beni dertsiz insanlar. Çektiğim çileyi bilmez gamsızlar. Firkattir gönlümün çektiği acı. Beyhudedir yaşantım, bir hiçtir benliğim. Sözlerimi şu mısralarla sonlandırmak istiyorum;

Gecenin zülüflerinde gönül haneme düştü yine hüzünden taneler.
Cümlelerim yolda kaldı, yollar yolda, yağmur bulutunda kaldı.
 Bahaneler ve bananeler dünyasında anlamsız kaldı sesim, anlamsız kaldı nefesim.
Anlamsızım anlamayanlar için,
Eğer anlamsızsam kesilsin sesim.




***
BİR DEM

Bugün günlerden neydi? Senenin kaçıncı günüydü? Hangi şarkı çalıyordu yüreğimde? Hangi kaldırımları dertlerime ortak ediyordum? Hangi sokak lambaları gözetliyordu beni? Her sabah geçtiğim o neşeli o mutlu sokaklar değildi artık. Her sabah güneşin doğuşuna tanıklık eden o neşeli kaldırımlar bugün öksüz kalmışlardı. Her akşam pencerelerden içeriyi gözetleyen o sokak lambaları bugün ellerini ayaklarını çekmişlerdi evlerden. Her gün bin bir insanı içinde barındıran şehir bugün hiç kimseyi almıyordu. Kimsesizlerin yoldaşı sokaklar bugün herkesi evlerine göndermişti. Gecenin bir vaktinde hüzünlü kalplerin can yoldaşı Ay bile bulutların arkasına saklanmıştı.

Şehirde bir sessizlik hâkimdi.

İnsanı ürperten bir sessizlik.

Kaldırımlar haykırmak istiyordu gerçekleri ama ağzını kapatıyorlardı.

Neydi buna sebeb?

Ne oluyordu gecenin bir vaktinde? Bir gönül hüsranı mı denmeliydi buna. Birisi şehri terk edişine bırakmıştı. Neler oluyordu böyle? Deprem olsa bu kadar acıtmazdı. Ama biliyordum. Sadece yüreğimde bir kor ateşi taşıdığımı biliyordum. Yasladım sırtımı şehrin kalesine. İnsanlar evlerinden dışarıya çıkmaya cesaret edemiyordu. Masalındaki uyuyan devi birisi uyandırmıştı. Nasıl da yakmıştı canımı giderken.

Başımı göğe kaldırdım ve yıldızların güzelliğine baktım.

Orada öylece duruyorlardı.

Tek başlarına, kimsesiz bir şekilde.

Hasret, özlem dedikleri şey buydu sanırım. Ayaklarımı şehrin üstüne uzattım. Ellerimi göğsümde birleştirdim. Gözümün önüne hayali geldi. "Olsun" dedim. Kaderime razı olup sabretmeyi seçmiştim. Gözlerimden yağmur yağdı sanki. Geceye teşekkür edip sessizce onu düşleyerek uykuya daldım...

***
GİTMEK İSTİYORUM












Yalnız kaldım ben kaç defa,
Ne ben biliyorum nerede olduğumu,
Ne de insanlar anlıyor beni.
Kendimi buralara ait hissetmiyorum.
Bu insanlar beni nasıl anlayacak diyorum.
Bazen sadece gitmek istiyorum.
Hiç kimseye hesap vermeden
                           kapıyı çarpıp gitmek istiyorum.
Özüme, kendime gitmek istiyorum.
Tüm benliğimi yok edip,
                        yalnızca beni anlayan
                                      insanların yaşadığı
                                                    şehirlere gitmek istiyorum.
Dedim ya bazen sadece gitmek istersin.
Dünyayı ve içindekileri onlara bırakıp
                                                    çekip gitmek istiyorum.
Sahi kaç gece oldu burdan gideli,
Kaç gece geçti çayla karışık,
Kaç gün oldu uykusuz geçirdiğim geceler.
Hayatı an an yaşamak varken
                                              ben sadece hüzünlü kısımlarda yaşıyorum.
Bazen sadece gitmek istersin.
Bende öyle gitmek istiyorum kendime doğru, özüme doğru...



***
YALNIZLIK















Bazen yalnız kaldığını sanırsın
Uyku haram olur gözlerine
Uyumak istersin ama bir türlü uyuyamazsın
Kafan derinlere gider
Dalar gidersin düşüncelere
Sonra başını kaldırırsın yukarıya,
Yıldızlara bakarsın
Onları düşünürsün,
Seyre dalarsın bir süre
Onların da yalnız olduğunu düşünürsün
Kafanı Ay'a çevirirsin,
Hepsinden büyük ve kocaman
Yolda kalanlara ışık olur bazen
Bazen de aşıkların kalemine ışık tutar
Birden silkelenip kendine gelirsin
Anlarsın yine hülyalara dalmışsın
Nereye gittiğini bilmeden
Dost ararsın yanında onu da bulamazsın
Ama unutmadığın bir şey vardır
Yalnızların dostu ALLAH'tır.


***
BEN İLE BEN









Ben, kimsesiz mahallenin tek bekçisi
O, ıssız sokakların tek çocuğu

Ben, meçhuller caddesinin tek esnafı
Ben, kendi sesimin yankısından korkan tek çocuk

Ben, benliğimin odasında kaybolmuş tek insan
Ben, insanın kafasındaki tek sorun

Ben kâinattaki ufacık bir kum tanesi
Belki değil kum tanesi, bir hiç!

5 Nisan Ortaokulu-Kahramanmaraş


UZAK MÜLAHAZALAR III /Gün Sazak GÖKTÜRK










...insan bildiğiyle tahakküm eder ama onun muhayyilatının dışında çok daha büyük bir evren vardır... Kader ve kaza düzleminde zamanın ve mekânın çizdiği parabollerin kesişiminden arda kalan muhayyile bir dünyanın sınırlarıdır uzak…

Yetiş ey karanlık,
Çirkinlerin merhametli anası.
Arza istiva etse ya merhamet,
Silse tüm lekeleri karalar.
Sıddık yar gece olsa
Refakatte tek bir ışık
Ümmeti Muhammed’e,
Nurdan ve ateşten müteşekkil,
Ölümden münezzeh bir ruhla...



SECCADEM / ESRA BALCI










Bir yaş günü hediyesi
Sekiz yaşımdan beri
Günün beş vakti
Okşarım seccademi.

Namaz kılan çocukları
Allah çok seviyormuş
Melekleri yolluyormuş
Sevgili peygamberimiz
Rüyalarına giriyormuş.

İyi ki namaza kılıyorum
Peygamberimi görüyorum
Allah beni seviyor
Seccadem can yoldaşım.
Kahramanmaraş 5 Nisan Ortaokulu

***
ONLARIN SESİ
















Tertemiz kalpli bir çocuktu
Tüm kelimeleri torbaya koydu
Artık kimse konuşamıyordu
Herkes hep susuyordu

Sadece suyun sesi
Rüzgârın uğultusu
Kuşların yağmurun sesi
Sadece onların sesi


5 Nisan Ortaokulu-Kahramanmaraş

***
PEYGAMBERİM














571 yılının nisan ayıydı
Doğmasıyla nurlar saçıldı
Kâinata gül yağdı
Doğdu benim peygamberim

Cebrail geldi bir gün mağaraya
Yaymaya başladı İslam’ı ondan sonra
Kılavuz oldu tüm dünyaya
Benim güzel peygamberim

63 yıl yaşadı
Ama dünyayı kurtardı
Hayata gözlerini kapadı
Ardında yaşlı gözler bıraktı
Benim canım peygamberim

Kalbimizde yerin büyük
Seni yolunda yürüyoruz
Sensizlik omzumuzda yük
Senin izinden gidiyoruz


***
ESİR GÜNEŞ














Kış mevsimi buz gibi bir hava
Uçmuyor kuşlar, artık yuvalarında
Bulutlar kaplamış her yeri
Saklıyorlar güneşi.

Güneş çocuklar için, çiçekler için tedirgin
Soğumuş alevli vücudu
Bulutlar ona vermiyor izin
Güneş kederli, sızlıyor ruhu.

Ve sabretti
Hep sabretti
Sonunda bahar geldi.
Bulutlar tıpkı bir uysal hayvan gibi
Güneşe yol verdi.
Güneş kristal ışıklarıyla
Sevindirdi çocukları ve çiçekleri

5 Nisan Ortaokulu-Kahramanmaraş


RUHUMUN MERKEZİNE YOLCULUK/Mehmet MORTAŞ

Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
İsmet özel.

Kelimeleri bir truva atı gibi kullanıyorum zamanın hüzün dolu boşluğunda. Zamanın boşluğu büyüdükçe beynimde kaynama noktasına gelmiş düşüncelerim çekiliyor bir karadeliğe. Bu nedenle hüznün sararmış mevsimine doğru yola çıkıyorum, dağlanmış acılarımı yanıma alarak. Yaşadığınız ne varsa getirin diyorum, hoşunuza gitmeyen günleri, ayları, yılları bir kenara attığınız düşüncelerinizi getirin diyorum ey ahali! Körpe dünyanın günahkâr taraflarından çıkıp gelsin istiyorum mahur sözcükleriz, karamsarlığın rengine bürünen tüm mahrem adımlarınızı getirin, çünkü ben zamanı olmayan bir boşluğa doğru yol almaktayım, utanarak anlatamadığınız vakitlerinizi bana verin, kışın bağrından kopup gelen sonra vazgeçtiğiniz şiirleri, hayatın kararan yüzünde ıskaladığınız yazılarınızı, yaşam emaresi görülmeyen ve sonbahar suskunluğunda yazdığınız korku öykülerinizi bana verin. Dünyanın omurgasından yeryüzüne doğru iniyorum, mevsimleri olmayan bir çağdan geçiyorum, duygular birbirine silah olmuş korku dolu gözlerle, sırra kadem basan insanların yanından geçiyorum. Ölüm bir paranoyaktır insanlara ne alınır ne satılır, ölümü her akşam yanlarında korkak savaşçılar gibi kahramanlık hikâyeleri anlatan tapınak şövalyeleri modunda suskun yığınlar yanından geçiyorum. Hiç söyleyecek sözleri kalmamış insanların, sabah ölümsüz, akşam hükümsüzdür dillerinden akıttıkları karanlık kelimeleri. Cinayetin resmini çizerler en kronimal batini aletleri ile. Kahkahadan kelime üreten kâhinler gelir rüzgarın haber getiren uğultusunun önüne. Rüzgârda kaygan bir selvi gibi sağa sola yalpalayan, saçlarımın bahçelerinden geçemeyen, gözyaşlarımdan billur ışıklar yapamayan birkaç nefeslik dünyanın uğultusu kalır geriye. Hayat damla damla bitiyor teninin üzerinde, ölüm ıskalıyor zannediyorsun nefesini, zaman yavaş yavaş eritiyor her adımında hayatı, kullandığın sözcükler az az ölüyor bitiriyorsun hesap vereceğin güne ait biriktirdiklerini. Taksit taksit harcıyoruz mevsimlerin kıyamete bırakılmış sararmış yapraklarının üstündeki hayallerimizi, borçluyuz korkularımızdan büyüttüğümüz ve dünyayı cehenneme çeviren zamanlardan kaçan zamanlara. Vakti evirip çeviren bir boşluğa gidiyorum ey insanlar! Var mı hayatınızın herhangi bir anında görmek istemediğiniz zulümler, mazlumların ölümü üzerinden aldığınız ödüller, aşiyan mevsiminde katlettiğiniz ve görmek istemediğiniz kuş yürekler, verin ve rahat edin mantığınızı, düşüncenizi amel canavarına dönüşmeden verin ve kurtulun.


Seni dağladılar değil mi ey ahali. İzmlerin beynimize yuvalanmış putlaştırılmış kelimeler ile dağladılar, sonbahar mevsiminde hüzün şiirleri yazma diye, kalbinin vicdan sözcüğünü kullanacağı yerden dağladılar. Bir boşluğa doğru gidiyorum, susuz çöller gibi olan ruhumla, kıyamet sayfalarından aldığım sahneler ile uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Seni hüznünden vuracak hüznün kalmadı değil mi ey ahali. Korkak bir renge bürünüp gidiyorum arzularım hayal olduğu sarnıcı olmayan boşluğa. Bana verecek kayda değer günahlarınızda yok değil mi. Anlamsızlığın kitabı olan postmodernizm, günahlarını da anlamsızlaştırdı, mubah tanrısına çevirdi. Kelimelerimi truva atı gibi kullanıyorum ama beni ele veriyor zamanın boşluğundaki rengi ve kokusu olmayan vakitler. Vakit dedimse bana verdiğiniz anlamsızlaştırılan hayatlar yaşamlar. Bu boşluk nedir bilir misin? Düşüncelerinizde oluşturduğunuz mubah tanrılar ile kol kola gezen cüzi iradeler, kâinatı anlamaya çalışan ama kendi iç kâinatını anlayamayan içimdeki ben. Bana verecek kusurlarınız vesveseden yapılmış bir dua makinesine bağlıdır çare olmayacak yaz mevsimini hatırlasam da yanık türkülerle. Çaresizdir günahlarınızın dişlilerinden yaptığınız mekanik amelleriniz, benim iç kâinatıma yolculuğa çıkmaya hazırlıksızdır, ölüm kış mevsiminin bağrında için için yemektedir baharın özünü. Ey ahali içimdeki boşlukla baş başa bırakın, ne devranlar döner ne kıyametler yaşanır bilmezsiniz, sizleri bilinmezlik tanrısı ile baş başa bırakıyorum, dünya ya kazık çakacağınız dünyanın merkezine yolculuk öneriyorum. Belki ölüm sizi teğet geçer, yanılgılarınızdan kurduğunuz şehirden çıkarılmazsınız. Demirden kelimelerin yoğrulduğu kendi iç benliğimdeki boşluğa doğru yola çıkıyorum. Uzun bir yolculuğa merhaba.