USULSÜZ DİN KONUŞMALARI / Ali Yurtgezen

Usul Erkân Bilmez Nadan Elinden
Hayatımızın her alanı modern anlayışın kuşatması altında. Nefsimize hoş geldiği için olmalı, bu kuşatmadan çok da şikâyetçi değiliz. Müslümanlık iddiamıza rağmen “zaman değişti, çağa ayak uydurmak lâzım” deyip dinimizin emir ve yasaklarını göz ardı edenlerimiz var. Yaygınlaşmış, büyük ölçüde kabul görmüş yeni bir tutum veya değerin İslâm’a aykırılığını dile getirdiğinizde, evvela bir kısım müslümanlar “Din bu değil!” itirazıyla adeta kıyameti koparıyor. Hz. Ömer r.a.’ın “İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar” sözü, büyük ölçüde bugünkü halimizi yansıtıyor maalesef.

“Gerçek İslâm” diye ilahî ölçülere uymayan bir hayat tarzını meşrulaştıran, yaptırımsız ve amelsiz bir din pazarlaması zannedilenden çok daha geniş piyasa buluyor. Son zamanlarda Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler hakkında hezeyan cinsinden iddiaları yüksek sesle dile getirme cüreti de buradan kaynaklanıyor sanki.

Art niyetle yapılmıyorsa eğer, bütün bunlar kibrin, aklı kutsamanın, mevcudu meşrulaştırma çabasının, dolayısıyla bir usulsüzlüğün tezahürüdür. Özellikle İslâm’ın temel kaynakları söz konusu olduğunda usulsüz görüş, iddia veya hükümleri ulu orta dillendirmek cahillere mahsus bir cüretkârlıktır. Böyle sözler akademik ünvan taşıyan ilahiyatçılardan sâdır olsa bile... Çünkü cahil, malumat sahibi olmayan değil; usul erkân bilmeyen yahut usul erkân gözetmeyendir. Cahilin malumatı onu “tahsilli cahil” yapar ki daha tehlikelidir.

Usulsüz hüküm zarar getirir

Cehaletini ifşa ile birilerini tahkir etmek gibi bir niyetimiz yok. Derdimiz dinimize dair mesnetsiz ve usulsüz iddiaların müslümanlar üzerindeki tahribine mani olmaktır. Zira bütün İslâm âlimleri “usulsüz hüküm vermenin mefsedet olacağı” hususunda müttefiktirler. Buradaki “mefsedet”le, dinin muhafazasına zarar verecek her türlü bozguncu tavır kastedilir ki bugün böyle bir ifsat tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz ortadadır. İslâm’ın en temel ölçüleri bile tartışılmakta, hemen herkes din hakkında “bana göre” diye başlayan cümleler kurabilmektedir.

Aynı meselede birbirine taban tabana zıt görüşlere sahip iki tarafın ikisinin de iddialarını bir ayete veya hadise dayandırmaları kafaları karıştırmaktadır. Halbuki o ayet ve hadisten o hükme hangi usulle nasıl vardıkları, hükmün kendisinden daha önemli ve önceliklidir.

“Usul esastan mukaddemdir” denilmiştir. Yani “tesis edilen netice” demek olan “esas”tan önce, usulün sıhhatine veya usule uyulup uyulmadığına bakılır. Yanlış bir usul takip edilmiş ya da usule uyulmamışsa hüküm geçerlilik kazanmaz. “Usulsüz vusûl olmaz” fehvasınca usulsüzce varılan netice zaten bir doğruyu yahut hakikati yansıtmayacaktır. Kaldı ki yeni iddialara delil diye sunulan ayet yahut hadislerin iddia sahiplerince ne kadar doğru anlaşıldığı da başka bir meseledir ve doğru anlamanın dahi usulü vardır.

Konuyu yakınlarda internet ortamında rastladığımız bir metin üzerinden örneklemeye çalışalım. Metinde özetle, “ayet ve hadislerin on dört asır öncesinin şartlarına hitap ettiği, günümüz problemlerine cevap vermeyeceği, yeni durumlar için Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’ten bağımsız olarak rasyonel akılla çözümler üretilmesi gerektiği” söyleniyor. Bu iddialara dayanak olarak da kadı veya vali sıfatıyla Yemen’e gitmek üzere yola çıkan Muaz bin Cebel r.a. ile Efendimiz s.a.v. arasındaki fetva usulüne dair konuşmayı ihtiva eden hadis dayanak gösterilmiş. Hadis-i şerifte Hz. Peygamber s.a.v.’in soruları üzerine, Muaz bin Cebel r.a., “Kendisine bir mesele geldiğinde Allah’ın Kitabı’yla hükmedeceğini, o meselenin hükmünü Kur’an-ı Kerim’de bulamazsa Rasulullah s.a.v.’in Sünnet’ine bakacağını, orada da bulamazsa kendi reyi (görüşü) ile içtihatta bulunacağını” söyler. Onun bu cevabından Rasul-i Ekrem s.a.v. hoşnut olmuş ve Allah Tealâ’ya hamdetmiştir. (Tirmizî, Ahkâm, 3)

Usulsüz bilgi asılsız bilgidir

Bahse konu makalede önce şu “bulamazsa” ifadesinden ayet ve hadislerde bazı meseleler hakkında kesinlikle hüküm bulunamayacağı sonucuna varılıyor. Oysa Kur’an ve Sünnet’te bir meseleye dair mutlak manada hüküm bulunamayacağını söylemek başka, o meseleyle bire bir örtüşen apaçık bir hüküm bulunamayacağını söylemek daha başkadır. Hadis-i şerifte kastedilen ikincisidir. Nitekim içtihadî bir hüküm, müçtehidin yine belli şartlar dahilindeki kıyas ve irtibat tercihiyle de olsa bir nassa dayandırılır. Bu, içtihatla görüş belirtebilmenin en önemli usulüdür. Zira usul, “asıl” kelimesinin çoğuludur; “asıllar” demektir. Öncelikle Kitap ve Sünnet manasına gelir.

İslâmî ilimlerde usule uymaktan maksat evvel emirde Kitap ve Sünnet’e uymak, herhangi bir meselede ayet ve hadislerle tayin edilmiş sınırların dışına çıkmamaktır. Asıllar, hüküm arayışındaki akıl yürütmenin kurallarını, zeminini, çerçevesini ve istikametini de belirlediği için usul kelimesi bugün daha çok bilinen “yol, yöntem, metot” manasını kazanmıştır. Bu manada İslâmî ilimlerin her birinin yine müstakil bir ilim halinde teşkil edilmiş usulü vardır. Hülasa-yı kelam, İslâm söz konusu olduğunda ister iddia, ister hüküm tarzında dile getirilsin, usulsüz bilgi asılsız bilgidir; itibar edilmez.

Öte yandan bir görüşe delil olarak ayet ve hadislerin zikredilmesi, her zaman usule uyulduğu, Kitap ve Sünnet’in asıl kabul edildiği manasını taşımaz. Dikkatle bakıldığında fark edilecektir ki dinde mefsedete yol açan iddialarda bulunanlar, mutlaka kabullenilmesi gereken değişmez bir hakikat gibi gördükleri mevcut durumu “asıl” mevkiine koymakta; ayet ve hadisleri keyfî yorumlarla bu realiteyi meşrulaştırmak için kullanmaktadırlar.

Bütün bunlar bir yana, Hz. Muaz r.a.’ın “Reyimle içtihat ederim” cevabından herkesin kendi görüşüyle içtihat edebileceğini çıkarmak, sadece usulsüzlüğün değil, maruz kaldığımız cehaletin ve hadsizliğin derecesini göstermesi bakımından manidardır. Zira Muaz bin Cebel r.a. herhangi bir sahabi değildir. Kur’an-ı Kerim’i hıfzeden ve Peygamberimiz s.a.v.’in vazifelendirmesiyle diğer müslümanlara öğreten, Asr-ı Saadet’te fetva verebilen çok az sayıdaki sahabeden biridir. Rasulullah s.a.v. onu “Helal ve haramı en iyi bilen kişi” diye tanımlamış, “Kıyamet gününde âlimlerin önünde yürüyecek” buyurarak övmüştür. Bu sebepledir ki o “İmâmü’l-ulemâ” yani âlimlerin imamı olarak nitelendirilmiştir. Hilafetleri zamanında Hz. Ebubekir r.a.’ın istişare heyetinde bulunmuş, Hz. Ömer r.a. da fıkhî meselelerde kendisine gelenleri ona yönlendirmiştir. Yani, “reyimle içtihat ederim” diyebilecek biri, kıyamet günü Muaz bin Cebel r.a.’ın arkasından yürüyebilecek evsafta bir âlim olmak mecburiyetindedir. Bu dahi usuldür.

Üsluba ve Ehl-i Sünnet çizgisine dikkat

Bu yazıyı buraya kadar okuyanlar muhtemelen şöyle diyeceklerdir: “İyi güzel de biz âlim değiliz; usul ilimlerini bilmeyiz. Şimdiden sonra İslâmî ilimleri tahsil edecek imkânımız da yok, böyle bir mükellefiyetimiz de... Üstelik bu yeni ve farklı iddialar bazen ben hocayım, âlimim, ilahiyat profesörüyüm diyenlerden sâdır oluyor. Bunların usulsüzlüğünü yani söylediklerinin asılsızlığını nasıl anlayacağız?”

Açıkçası biz de böyle bir soru belirsin diye bu kadar malumat aktardık. Evet, usul ilimlerini bilmek, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelam âlimi olmak farz-ı ayn değil. Yine de usulsüzlüğü tespit için hepimizin fark edebileceği bazı alametler var. Birincisi üsluptur. Birisi İslâm adına bir iddiada bulunurken kibirli, alaycı, aşağılayıcı laubali bir dil kullanıyor; Efendimiz s.a.v.’den, selef-i sâlihinden, müçtehit imamlarımızdan tazim göstermeksizin herhangi biri gibi bahsediyor ve geçmiş ulemayı küçümsüyorsa, onun söyledikleri asılsızdır.

İkincisi, söylenen söz Ehl-i Sünnet çizgisinde değilse usulsüz söylenmiş demektir. Çünkü Ehl-i Sünnet, İslâm’ı usulünce anlamanın ve yaşamanın adıdır. Bid’at yapılanmaların tamamı nassı anlama ve yorumlamadaki usulsüzlüğün eseridir. Cemaat ve Sünnet Ehli’nin neye nasıl inanacağı, nelerle mükellef olduğu, nasıl amel edeceği bütün detaylarıyla en anlaşılır ve rafine biçimde ilmihal kitaplarımızda yazılıdır. Kadın erkek üzerimize farz olan ilim işte bu ilmihallerdeki ilimdir. Öyleyse yapılması gereken, Ehl-i Sünnet âlimlerinin kaleme aldığı ilmihallerle hallenerek istikamet üzere yürümektir. Sağda solda dillendirilen ve ilmihalimize aykırı iddia ya da görüşlerin usulsüz ve asılsız olduğunu bilmek; bunları sürekli gündemimizde tutmadan, fazlaca ciddiye almadan yürüyüşümüzü aksatmamaktır.


GÜZEL GÜNLER / Hilal EJDERHA



Güzel günleri kucaklarken
En acı günlerin ateşinde
Gözyaşımızı ısıttık biz
Aynı gökyüzüne bakarken
Farklı hayaller kurup
Bulutların kanatlarına astık

Sessizliğimizi çiçek gibi göğsümüzde taşıdık
Dönüp bakmadık arkamıza
Yalan sözlere göz kırpıp
Doğrularımızı aldık yanımıza
El salladık uzaktan
Duruşu sahte insanlara

Yeni bir şehri inşa edercesine
Haince bir şehir yıkıldı içimizde
Sonra
Şiirlerimizin en afili köşesinde durduk
Ağlamadık
Güzel günlerin zaferiyle uyandık
Gözyaşlarının yenilgisini
Ufak bir tebessümle kutladık

Biz…
Beyaz güllerin açtığı vakitte
Utangaç yağmurlara aldırmadan
Geceyi dizlerimizde uyuttuk
Gönül yorgunluğumuzu
En ücra köşelerde unuttuk


YASİN / Casım ÇOBAN


Mevsimin aldatıcı bir yanı vardı Istanbul’da. Anadolu’ya nazaran daha soğuktu. Bu kez İstanbul gezimiz sadece 2 günlük bir ziyaretti. Tahmini hava raporlarını göz ardı etmiştik. Bu sebeple baharlık kıyafetlerimizle İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanına indiğimizde tüm sıcaklığıyla ilk “Hoş geldin’i” soğuk havadan duyduk.

İlk ziyaretimiz Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerine olacaktı. Düşünürken bile yorulduğum İstanbul trafiğinde ancak saatler sonra ulaşabildik Aziz Mahmut Hüdayi hazretleri camiine. Tüm alakamızı Aziz Mahmut Hüdayi hazretlerinin ziyaretine yetişme çabasına sarf ettiğimizden, doya doya boğazı seyredemeden, Üsküdar’ın kendine has duruşu olan sokaklarını inceleyemeden, taş duvarlarına gözlerimizi süremeden camiye girdik. Biz abdestlerimizi tazelerken ezan-ı Muhammedî de ruhumuzun imanını tazelemeye başlamıştı. Ezan bittiğinde cemaatle namaz kılmaya, akabinde mübareği ziyaret etmeye karar verdik.

Akşam namazını eda ettikten sonra tespihatı beklemeden ziyarete geçmek için türbeye yöneldik. Türbenin kapısına geldiğimizde kapıda üç-beş kişilik kalabalık bir kümenin olduğunu gördük. Türbenin kapı ağzında bekleyen güvenlik görevlisi; ziyaret saatinin bittiğini ve türbenin kapılarını kapatacağını, mahcup bir edayla anlatıyordu kapıdaki ziyaretçilere.  Abdurrahman Hoca kapının önüne gelip vakur ve âlim duruşuyla güvenlik görevlisine Anadolu’dan geldiğimizi belirterek, bir Fatiha müddetince ziyaret için müsaade etmesini görevliden rica etti. Görevli, Abdurrahman Hoca’nın ihlaslı görüntüsünden ve üzerindeki azametinden belki de Hocanın genç yaşta bembeyaz olmuş sakalından hicap ettiğinden kapıda bekleyen şahıslara vermediği izni kapıda bekleyenlerin tamamının ziyaretine rıza göstererek bir Fatiha müddetince verdi.

 Sırasıyla adaba uygun bir vaziyette bir Fatiha müddetince ziyaretimizi tamamlayıp çıktığımızda Abdurrahman Hoca bir yandan görevliye teşekkürünü iletiyor, bir yandan da bir Yasin-i Şerif okuyamadığı için hayıflanıyordu.

“Ahh! Diyordu ahh! Bir Yasin’i Şerif okumaya niyet etmiştim huzurda. Nasip olmadı, çok müteessirim.” diyordu.

O hâl üzere Aziz Mahmut Hüdayi Camiinin mermer merdivenlerinden aşağı inmiş, caminin kapısı önünde halen hayıflanmasını seyrediyordum. O, bir Yasin-i şerif için yüreği yangın yerine dönmüş, dışarıdaki soğuğun farkında olmadığı bir halde yürürken ben soğuktan nefesimi dışarıya bırakmak istemiyordum.

Aziz Mahmud Hüdayi Camiinin önündeki sokakta bulunan küçük dükkânlarda koku, tespih, zemzem, takke, hurma, seccade nev’inde eşyalarla birlikte dua ve tesbihat kitapları da satılır. Abdurrahman hoca oradaki dükkânlardan birinin önünde durdu. Beş-altı kişilik bir aile kümesinden oluşan topluluk alışveriş yapmaktaydı. Dükkânda satış yapan şahıs Abdurrahman Hocayı görünce gayet kibar bir tavırla ailenin yanından birkaç adımla uzaklaşıp Hocaya “Buyrun Efendim!” dedi. Satıcının yüzündeki gizli tebessümü bir ben mi fark ediyordum yoksa soğuktan zihnim siluetleri mi karıştırıyordu? Hoca eline aldığı üç-dört adet tespihi, sırf o dükkâna katkıda bulunmak, Aziz Mahmut Hüdayi Camii sokağında yaşayan bu esnafın varlığını devam ettirmelerine vesile olmak için satın almak istediğini biliyordum. Çünkü Hoca’nın tespihe ihtiyacı, tespihlerin de dergâhta bulunan diğer tespihlerden farkı yoktu. Hoca eline aldığı tespihlerin tamamının fiyatını öğrenmek için sorduğunda satıcı tespihleri alıp kibarca ve gayet naif bir hal üzere poşete bıraktı. “Bunlar bizim size hediyemizdir.” diye ekledikten sonra satıcı ve diğer ailenin yanına döndü.

Abdurrahman Hoca satıcının bu kibar amelini karşılıksız bırakmak istemiyordu. Bu yüzden birkaç hediyelik eşya satın almak suretiyle kendisi de dükkâna maddi bir katkıda bulunmak istiyordu. Satıcı aile ile alışverişi bitirdiğinde halen orada olduğumuzu fark etti.  Abdurrahman Hoca bir takkeyi işaret etti ve fiyatını ödemek üzere cüzdanından bir miktar para çıkarıp satıcıya uzattı. Satıcı Hocanın işaret ettiği takkeyi alıp içinde tespihlerin olduğu poşetin içerisine bırakırken “Bu da hediyemizdir efendim.” dedi. Bunun üzerine Hocanın mahcubiyeti bir kart daha arttı. Hoca bir vesileyle katkıda bulunmak istiyordu. Bu kez misvak ve zemzem istedi elindeki parayı satıcıya uzatırken, satıcı aynı tavrı bir daha sergileyince, Hoca bütün mahcubiyetiyle “Azizim ismini bağışlar mısın?” diye sordu.

Satıcı “Yasin!” diye cevap verdi.

Hoca bu ismi duyunca elindeki parayı avuçlarının içinde sıkıp başkaca bir şey sormadan –belki de sormaması gerektiği işareti verildiğinden- büyük bir edep ve mahcup bir hâl üzere Yasin’e kibarca veda ederek dükkânın önünden uzaklaşmaya başladı. Sadece benim duyabileceğim bir ses tonuyla “Eğer dükkândaki bütün eşyaları satın almak için tek tek gösterseydik, Yasin ücretini almadan dükkânın tamamını boşaltana dek eşyaları bize hediye edecekti.” dedi. Sonra da kendi kendine “Ahh Yasin! Kulağına kimler ne fısıldadı bilmiyorum ama bizi mahcup ettin.” diyerek başını önüne eğdi. Bütün bunlar yaşanırken ben soğuğu unutmuş sadece ehlinin fehmedebileceği bu vakayı idrake çalışıyordum. Araca binmeden önce son kez türbenin olduğu yöne bakıp Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerine hitaben teşekkürlerimi ileterek şunu söyledim. “Zat-ı alinizin huzurunda bir Yasin-i Şerif okuyamadığı için elem duyan muhibbinizin hizmetine bir Yasin amade kıldınız.”



İYİ İNSAN KİM? / Ahmet Nafiz Yaşar


“İyi insan” hemen hepimizin dilinde bir övgü nitelemesidir. Çevremizde iyi insanlar olsun, çocuklarımız iyi birer insan olarak yetişsin isteriz. Peki kimdir iyi insan? Neye göre, kime göre iyidir? İyi olabilmenin ölçüsü nedir?

İtiraf edelim ki, “iyi insan” ifadesini çok kullanıyor olsak da üzerinde çok durup düşündüğümüz söylenemez. Çoğunluk, genellikle kendisine yardımı dokunan, kibar ve saygılı birine iyi insan der ve iyi kavramını şahsî fayda ve ölçüleriyle belirlediğinin farkında olmaz. Oysa bizim iyi insan saydığımız birini bir başkası böyle görmeyebilir. Mesela çok açık sözlü olmayı, tartışmacı bir üslubu benimsemeyi meziyet kabul edip kişinin dürüstlüğüne yormak da mümkün, kusur kabul edip nezaketsizliğine vermek de… Şu halde iyiyi “beğenilen vasıflarda olan” şeklinde tanımlayıp beğeniyi insanların kişisel yaklaşımına bıraktığımız müddetçe, “iyi” ve “iyi insan” kavramlarını doğru bir şekilde tanımlamamız mümkün değil. İyiyi tanımlamak için “hayırlı, faydalı, güzel” karşılıklarını vermemiz de meseleyi çözmez. Aynı davranış için birine “dürüstlük”, diğerine “kabalık” dedirten bir keyfîlik, hiç şüphesiz bu kavramlara da kendince anlamlar yükleyecektir. Kaldı ki belli davranışların iyiliği hususunda ittifak olsa bile, bu birkaç iyi davranışın kişileri her bakımdan iyi insan sınıfına dahil etmeyeceği açıktır.

Kısacası beşerî ölçülerle, hakim zihniyetin veya zamanenin sürekli değişen anlayışıyla iyiye ve iyi insana ortak bir tarif getirmek imkansız. Öyleyse başkaları nasıl düşünürse düşünsün, bizler müslüman olarak, hem iyi hem de iyi insan tasavvurumuzu dinimizin ölçülerine göre inşa etmek mecburiyetindeyiz.

Önce müslüman olmak

İslâm’a göre iyi insan olabilmenin itikat, ibadet, ahlâk ve muamelâtla ilgili şartları var. Ama ön şart müslüman olmaktır. Müslümanlık iyi insanlar zümresine katılmak için girilmesi gereken kapının anahtarıdır. Müslüman olmak iyi insan olmanın ön şartıdır, ancak yeter şartı değildir. “Ben müslümanım” diyen birisi iyi insan olma imkanını yakalamıştır sadece. Bundan sonra alınması gereken yolu kat etmedikçe, yani müslümanlığının icaplarını yerine getirmedikçe iyi insan sıfatını hak edemez. Nitekim müslüman olduğunu söyleyen herkesin iyi insan diye nitelendirilemediği acı ama gerçektir.

Musallâdaki cenazeler için hoca efendilerin “Merhumu nasıl bilirsiniz?” sualine karşı, tabi ki öleni tanımak şartıyla, hem bir dua hem de hüsnü zan ifadesi olarak “İyi biliriz.” derken sarf ettiğimiz “iyi” lafzı ile ölen kişinin “müslümanlığı” kastedilir. Zira “Nasıl bilirsiniz?” suali zannedildiği gibi ölen kişinin ahlâken sorgulanmasına davet değildir. “Onun müslüman olduğuna şahadet eder misiniz?” demektir.  

Başkalarının hüsnü zannını bir yana bırakıp, gerçekten iyi insan olabilmek için müslüman olduktan sonra neler yapılması gerekir? Bu konuya geçmeden önce akıllara takılabilecek bir soruya yeri gelmişken cevap arayalım. Müslüman olmak iyi insan olmanın ön şartı ise başka dinlerin mensupları veya inançsız kimseler arasında bizim de iyi kabul ettiğimiz davranışlar sergileyenlere “iyi insan” diyemez miyiz? Belki biz diyebiliriz ama Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette iyilikler, yani ahlâk ölçüleri, hasenat veya salih ameller, iyi insan olmanın gerekleri olarak sayılırken, her zaman en başta “iman etmek” şartı zikredilir.

Bu neden böyledir, meselenin başka incelikleri var mıdır? Bu soruları “gerçek iyi”yi en kapsamlı biçimde tarif eden Bakara suresi 177. ayetinin ışığında cevaplayıp anlamaya çalışalım. 

İyilikler imanın tezahürüdür

O ayette şöyle buyuruluyor: “Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, (insanı gerçek iyiliğe ulaştıran tutum ve davranışlar);

• Allah’a, ahiret gününe, meleklere, (Allah’ın indirdiği) kitaplara ve peygamberlere iman etmek;

• Mala duyulan sevgiye rağmen onu akrabalar, yetimler, düşkünler, yolda kalmışlar, (ihtiyacından dolayı) isteyenler ve (özgürlüklerine kavuşsun diye) köleler için harcamak;
• Namazı dosdoğru kılmak,

• Zekâtı vermek,

• Verilen sözü tutmak;

• Zorda, darda ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabretmektir.

İşte (ancak böyle davrananlar) takva sahibi ve sâdık olanlardır.”

Dikkat edilirse ayet-i kerimede “birr” diye adlandırılan “gerçek iyilik” öncelikle iman esaslarına bağlanmış. Ayet-i kerimede sayılan hayır, hasenat, ibadet ve salih ameller ise imanın dışa yansımasıdır diyebiliriz. Dolayısıyla iman olmazsa, onun tezahürü de olmaz. İmansızlığa rağmen iyi gibi görünen davranışlardan söz ediliyorsa, bunlar muhtemelen nefsanî çıkarlarla ilgili bir takım hesapların yahut çevre baskısının eseridir; samimiyetten yoksundur.İman diri bir kalbin fiili olduğuna göre, imanı olmayanın kalbi yoktur ki samimiyeti olsun. Böylelerinin iyiliklerini tamamıyla rol davranışlar saymayıp belki vicdanı yatıştırma çabası olarak değerlendirmek gerektiği ileri sürülebilir. O takdirde de vicdan rahatsızlığını bastırmaya çalışmak yerine o rahatsızlığın sebebini araştırmaya, iman etmeye yönelmenin daha doğru bir tutum olacağı hatırlanmalıdır.

Esasen imansızlık bize bunca nimeti bahşeden Cenab-ı Mevlâ’ya nankörlüktür. Her şeyimizi borçlu olduğumuz Alemlerin Rabbi’ne şükretmeyi aklına bile getirmeyen birinin, sebebi ve maksadı ne kadar masumane olursa olsun, beğenilen birkaç davranışından hareketle iyi insan olduğuna hükmetmek insaflı bir yaklaşım mıdır?

İnsaniyet yetmiyor

Elbette müslüman olmadığı halde hiçbir beşerî hesap ve beklentiye girmeden dürüst davranmaya, başkalarına yardım etmeye çalışan; tavırlarında herhangi bir samimiyetsizlik alameti görülmeyen son derece makul insanlar da olabilir. Bunlar, içinde bulundukları ortama, yanlış inanç veya inançsızlıklarına rağmen fıtratlarını kısmen de olsa muhafaza edebilen kimselerdir. İnsaniyet vasıflarını büsbütün yitirmedikleri için böylelerinden zaman zaman iyilik ve güzellikler ortaya çıkabilir. Zira “üns” manasıyla insan “iyi”dir, “ahsen-i takvîm”dir. Kötülüklerin çoğalmasından yakınırken “insanlık kalmadı” demek, yahut iyiliğini takdir ettiğimiz birini “insan evladı” diye nitelemek bu hakikate işaret eder.Ancak fıtrat temizliği ve insaniyet, İslâmî tebliği anlamayı, üzerinde düşünmeyi ve iman etmeyi kolaylaştıran bir imkan olması bakımından değerli ve önemlidir. Bu yüzden İslâm’ı tereddütsüz kabul eden ilk müslümanların cahiliye hayatlarında da seviyeli, doğru düşünebilen, derinlikli ve hayırsever insanlar olması tesadüf değildir. Fakat onların bile iyi ve güzel insanlar olmalarının asıl sebebi imanlarıdır.

Ehl-i Sünnet alimleri, imanla şereflenmedikçe ne insaniyetin ne de insanî meziyetler türünden olumlu davranışların kişiyi ahirette kurtarmaya yetmeyeceği görüşündedir. Bu sebeple, iman etmediği veya açıkça işlediği günahlarda ısrar ettiği halde, ara sıra insanlığını hatırlayıp sergilediği iyiliklerden dolayı bir kişiye “cömert insan”, “yardımsever insan”, “sözünün eri insan” demekte bir mahzur yoktur ama dinimizdeki anlamıyla “iyi insan” demek uygun değildir.

İyiyi yanlış yönlerde aramak

Bazen “Hangi dinden, hangi görüşten olursa olsun, insanlık önemli” gibi, “insanlığın ortak değerleri” gibi kulağa hoş gelen cümleler kurulur. Bu sözler, İslâmî ölçülerin dışında yönelmemiz gereken başka sahih “iyi”lerin olduğunu düşündürebilir. Bakara suresinin yukarıda mealini verdiğimiz 177. ayetinin girişinde, bu hususta bir ikaz da vardır. Ayetteki “Yüzlerinizi doğuya ya da batıya çevirmeniz iyilik değildir.” ibaresi, genellikle kıble değişikliği üzerine yahudi ve hıristiyanların ifsadı bağlamında tefsir edilmiştir. Kıble, teveccüh edilen bir yön olduğu kadar bir değerler manzumesidir de. Nitekim bazı müfessirler ayetin bu ibaresini, “İyiliği Allah Tealâ’nın tarifi dışında başka yön, inanç veya kültürlerde aramayın.” şeklinde anlamışlardır. Çünkü böyle bir yönelme birçok müslümanda “Benim kalbim temiz, kötülük düşünmüyorum.” avuntusuyla ibadetlerin terki gibi bir düşünceye yol açmakta, boş bir iddiaya dayalı kalp temizliğinin iyi insan olmaya yettiği zannını uyandırmaktadır.  

Halbuki yukarıda zikrettiğimiz ayette namaz ve zekât özellikle vurgulanarak ibadet mükellefiyetini yerine getirmek iyi insan olmanın şartları arasında sayılmıştır. Üstelik gerçekten temiz bir kalpte Allah Tealâ’ya hakkıyla iman vardır. Temiz bir kalbin imanı da birer şükür ifadesi olan ibadetler halinde mutlaka dışa yansır. “Namaz niyaz, oruç önemli değil; önemli olan kalp temizliğidir; insanın içinde kötülük bulunmamasıdır.” düşüncesi nefsin ve şeytanın aldatmacasıdır. “Benim kalbim temiz!” iddiası dinen hiçbir geçerlilik taşımadığı gibi, edebe de aykırıdır. Çünkü böyle bir iddia aynı zamanda nefsi temize çıkarmak anlamına gelir. Oysa iyi insanın önemli bir vasfı da sürekli olarak nefsini kusurlu görmesi, ibadet ve iyiliklerini yetersiz bulmasıdır.

Kötü örnekleri gördükçe

İyi insan başkalarının kusurlarını değil, kendi kalbini gözetir. “Benim kalbim temiz!” iddiasıyla ibadetsiz bir İslâm icat edenlerin gerekçesi, genellikle ibadetlerini şeklen yerine getiren fakat İslâm’ın ruhuna uymayan kötü fiilleri de işleyen bazı müslümanların tutarsızlığıdır. Fakat “Falan kişi namaz kılıyor ama şu kötülükleri de yapıyor. Ben namaz kılmasam da böyle kötülükler yapmıyorum.” diyerek ibadetleri terk etmek için başkasının kusurlarından hareketle mazeret üretmek daha vahim bir tutarsızlıktır. Zira herkes kabul eder ki, kötü örnekten örnek olmaz. Müslüman bir kimse de günah işleyebilir. O kişinin yaptığı ibadetle işlediği günah arasında zıtlık yerine bir paralellik görerek sebep sonuç ilişkisi kurmak hiçbir mantıkla bağdaşmaz. Zaten kalbi gerçekten temiz olan iyi insanlar, ibadet, taat, ahlâk, salih amel ve hayır hasenat hususunda kendilerinden aşağıda olanlara değil, kendilerinden yukarıda olan güzel örneklere bakar, onlar gibi olmaya çalışırlar.

Kişinin kusurlarını gidermesini ve gerçek iyiye yönelmesini engelleyen “iyi insan” olduğuna dair zannı veya nefsini temize çıkarma tutumu, sadece kötü örnekleri görmenin sonucu değildir. Bazen kolayca elde edilen dünyevî servet, makam, itibar ve rahatlık da insanlara “Allah’ın sevgili kulu” olduklarını düşündürebilir. Varlık ve makamla belki daha zor bir imtihana tabi tutulduğumuzu unutup, “Her dileğim kabul edildi; demek ki Allah beni seviyor.” zannıyla yine nefsi temize çıkarıp mükellefiyetleri terk etmekten kaçınmalıdır. Zira ayet ve hadislerde defalarca kez tekrarlanan “Nefsinizi temize çıkarmayın!” ikazına uymadan, Allah’ın sevgili kulu olmak mümkün değildir.

İman sorumluluk yükler

Sözün başında “iyi insan”ın İslâmî ölçülerle tanımlanması gerektiğini, bu ölçülere göre müslüman kimliğini kuşanmanın ilk şart olmakla beraber yeterli olmayacağını söylemiştik. Ardından kimlerin iyi insan sayılamayacağını, bu konudaki yanlış tutumlara dikkat çekerek anlatmaya çalıştık. Şimdi “İyi insan kimdir?”, “İyi insan olmanın ‘Elhamdülillah müslümanım’ dedikten sonraki şartları nelerdir?” sorularına cevap arayalım. Aslında daha önce mealini verdiğimiz Bakara suresi 177. ayette iyi insanın nitelikleri sayıldıktan sonra, “İşte bunlar takva sahibi ve sadık olanlardır.” buyurularak, bu sorulara da cevap veriliyor.

Ayet ve hadislerde iyi insanların Allah katındaki makamlarını veya o makamlarda bulunanların bir vasfını ifade etmek üzere müttakî ve sadık kavramlarına ilaveten “ashabü’l-meymene”, “salih”, “berr”, “mukarreb”, “muhsin”, “velî” gibi kavramlar da kullanılır. Bunların tamamının ortak özelliği, sorumluluklarını titizlikle yerine getirerek iyi bir kul ve hakiki bir mümin olmaya, Allah’ın rızasını kazanarak O’na yaklaşmaya, böylece ihsan makamına ulaşmaya çalışmalarıdır.

Şu halde iyi insan iman eden ve imanının gerektirdiği sorumlulukları en güzel şekilde yerine getiren insandır. Hayatını Allah ve Rasulü s.a.v.’in koyduğu ölçüler dairesinde yaşayan kişidir. İslâm’ın ölçüleri ve insanın sorumluluğu ayet ve hadislerde, Ehl-i Sünnet alimlerinin kitaplarında sayılmıştır. İyi insan, Allah’ın kendisine taşıyabileceği kadar sorumluluk yüklediğinin bilinciyle bunların hepsini birden dikkate alarak gücü nispetinde hayatına geçirir. İyi olmakla yetinmeyip daha iyi, en iyi olmaya gayret ederken de gözettiği hedef, kazanacağı sevaptan ziyade Allah Tealâ’nın rıza ve hoşnutluğudur.

Öyleyse gelin, bir müslümanı iyi insan yapan sorumlulukları bir kere daha hatırlayalım.

İyi insan Allah’a karşı sorumludur

• İyi insan Allah Tealâ’ya iman etmenin icabı olarak yalnız O’na kulluk eder, O’na güvenir, O’ndan yardım ister. İnancı, itaati ve ibadeti gönüldendir. Elest Meclisi’ndeki ahdine sadık kaldığı için başka hiçbir varlığı ilahlaştırarak Allah’a şirk koşmaz. Atalarının örfünü, çoğunluğun tercihini, hakim zihniyetin kabullerini değil, Allah’ın emir ve yasaklarını gözetir. İbadetlerini sırf Allah rızası için, bir şükür ifadesi olarak ihlâsla ve titizlikle yapıp riyadan sakınır. Namazlarını huşu içinde dosdoğru kılar, zekâtını yüksünmeden verir, orucunu bütün uzuvlarıyla tutar, güç yetirir yetirmez iştiyakla hacca niyetlenir. Farzlarla yetinmeyip nafilelerle Rabb’ine yaklaşmaya çalışır.

• Yaratılışla ilgili ayetleri okuyarak yaratılanlar üzerinde tefekkür eder. Böylece Cenab-ı Hakk’ın kudret ve azametine yakînen iman eder, O’nun yüceliği karşısında aczini anlar. Kur’an-ı Kerim başucu kitabıdır; okuduğu her ayetle imanı olgunlaşır.

• Her şeyin Allah’tan olduğunu bilir, O’ndan gelen nimete de külfete de rıza gösterir, asla şikayet etmez. Ayakta iken, otururken, yanı üzere yattığında Allah’ı anmaktan geri durmaz, Allah dediğinde kalbi ürperir. Rabb’inin huzuruna günahlarla yüzü yerde çıkmaktan, azabına uğramaktan çekinir; dua ile, tövbe ile gece gündüz O’ndan bağışlanma diler. Hata yaparak Allah’ın gazabına maruz kalmaktan korkar ama O’nun rahmetinden de asla ümit kesmez.

• Hakikati gizlemez, hakkı söylemekten çekinmez. İnkârcılara karşı Allah yolunda malıyla ve canıyla cihat eder.

• Üzerine farz olan bilgileri öğrenir. İnsanları güzel sözler ile Allah’ın dinine çağırır. Bilmediği konularda hüküm vermekten kaçınır. Peygamberimiz s.a.v.’e hitaben gelen “De ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmran, 31) ayeti gereği, Sünnet-i Seniyye’ye sıkı sıkı sarılır.

İyi insan çevresine karşı sorumludur

İyi insan içinde bulunduğu topluma ve yaşadığı çevreye karşı sorumluluklarını layıkıyla yerine getiren insandır. Bu çerçevede;

• Başta yakınları olmak üzere herkese yardım eder. Anne  babasına ikramda bulunur, onlara “öf” bile demez. Akrabalarını gözetir, sıla-i rahimi aksatmaz.

• Kimseye yük olmaz, elinden ve dilinden kimseye zarar gelmez, kimseyi incitmez.

• Kendisi için istemediğini mümin kardeşleri için de istemez.

• İnsanları karşılıksız sever, yaptığı iyiliği başa kakmaz.

• Akrabasına, yetimlere, yoksullara, düşkünlere, yolda kalmışlara, mağdur olanlara darlıkta da bollukta da infak etmeye çalışır.

• Bütün müminleri kardeş bilir, onlar arasında ırk, renk, dil ayırımı yapmaz. Kimseyle alay etmez, kimseyi kötü lakapla çağırmaz.

• Kardeşlik hukuku gereği müminlerle selamlaşır, sohbet eder, hediyeleşir; gelmeyene gider, esirgeyene verir, kendisine kötülük yapanı affeder.

• Alçakgönüllü, güler yüzlü, nazik, edepli, müşfik ve merhametlidir.

• Müslümanım diyenin imanını sorgulamaz, bir zan üzere kimseyi suçlamaz, kardeşlerine lanet okumaz.

• Mescitle ve cemaatle ilgisini kesmez. Güzel geçimlidir; akıl danışır, istişare eder.

• İyi insan yalan söylemez, kimseyi aldatmaz, emanete ihanet etmez.

• Vefalıdır. Verdiği sözde durur, yaptığı anlaşmayı bozmaz.

• Az konuşur, hayır söylemeyecekse susmayı tercih eder.

• Adil ve güvenilirdir. İçi dışı bir, özü sözü doğrudur.

• Yetimin hakkını yemez, ölçüyü ve tartıyı doğru yapar.

• Misafirine ve komşusuna ikram eder.

• Önce kendi nefsini sonra başkalarını iyiliğe yönlendirir, kötülükten sakındırır.

• İnkârcılara karşı izzetli ve sert bir duruş gösterir ama onların ilahlarına sövmez.

• Açıklanınca hoşuna gitmeyecek şeyleri sormaz.

• Kargaşa zamanlarında akl-ı selim ile hareket eder, fitne ateşini alevlendirecek tutumlardan kaçınır.

İyi insan izzetini korur

İyi insan mümin olduğu için izzetli ve şereflidir. İzzetini muhafaza etmek için hem kendi öz saygısını, hem başkalarının nezdindeki itibarını zedeleyecek tutumlardan kaçınması, yani mümin sıfatıyla kendisine karşı sorumluluklarını da yerine getirmesi beklenir. Bu da İslâm’ı içselleştirmeyince mümkün olmaz.İslâm’ı içselleştirmek, bâtını da Kur’an ve Sünnet ölçüleriyle imar etmek, kalbi tasdik ettiği iman üzere sabit kılmaktır.Böyleleri;

• Allah için sever, Allah için buğzeder.

• Dünyaya meyli yoktur. Aza kanaat eder, helalinden kazanır, her halükârda şükreder.

• Vakar sahibidir; kâfirleri dost edinmez, onların gösterişli hayatına imrenmez, şeklen de müşriklere benzemekten kaçınır. Fasıkların verdiği haberlere her zaman şüpheyle yaklaşır.

• Kötü huylardan uzaktır. Kendini beğenmez, hep kusurlu ve eksik görür.

• Kimseye haset etmez, kin tutmaz.

• Öfkesine hakimdir.

• Musibetlere, zorluklara, uğradığı haksızlıklara sabreder.

• Cömert ve fedakârdır. Komşusu açken tok yatmaz, zulme seyirci kalmaz.

•Cesur ve kararlıdır. Hakkı söylemek ve savunmaktan çekinmez, kınayıcıların kınamasından korkmaz.   

• İyi insan mutedil insandır. Az yer, az uyur.

• Hayâ sahibidir; iffetini ve mahremiyetini korur.

• Cahillerle tartışmaz, herkese yumuşaklıkla muamele eder.

• Telaşlı ve aceleci değildir.

• Faydasız şeylerden yüz çevirir, vaktini boşa harcamaz.

• Yapamayacağı şeyleri söylemez.

• Çalışkan, azimli fakat aynı zamanda ihtiyatlıdır.

• Yeminini bozmaz, adağını mutlaka yerine getirir.

• Maddi ve manevi temizlik hususunda titizdir. Kılık kıyafetine, oturup kalmasına dikkat eder.

• Ölümü çokça düşünür, ahiret hazırlığı içinde olur.

• Günahlardan ve şüpheli şeylerden kaçınır. Bir günah işlemişse pişman olup derhal tövbeye yönelir. 

İyi insan olmanın yöntemi

Meselenin özü şudur ki, mutlak anlamda iyi, güzel ve mükemmel olan Allah Tealâ’dır. İnsan O’na yaklaştığı, O’nun rızasını ve sevgisini kazandığı nispette iyi insan, güzel insan, olgun insan olur. Bir yakınlık nispeti esas alındığına göre, iyi insan olabilmek hem bir arınma ve terbiye sürecini yaşamakla, hem de bu sürecin gittikçe yükselen mertebelerini aşmakla mümkün. Yani iyi insan yanında “daha iyi insan”, “en iyi insan” da söz konusu. Bu demektir ki iyi insan olabilmek, bilgi  kadar bir üst mertebedeki örneği gözetmeyi de gerektiriyor.

Nitekim Cenab-ı Mevlâ, iyi insan olmanın şartlarını insanlığa vahiyle bildirmekten başka, örneklerle göstersin diye Efendimiz s.a.v.’i “usve-i hasene” (güzel örnek) kılarak göndermiştir. Bu sebeple bizim irfanımızda iyinin de iyisi insanları, takva sahibi salih müminleri, muhsinleri, sadıkları, ebrâr ve mukarrebûndan Allah dostlarını örnek almak iyi insan olabilmenin en etkili yöntemi sayılmıştır.

Allah dostlarını örnek almak için onlarla irtibatlı bulunmak gerekir. Görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan, Allah’ın zikrine vesile olan bu mübarek insanların meclisinde bulunmak, kendimize gelmenin, kulluğumuzu hatırlamanın, şeytandan ve günahlardan uzaklaşıp Hakk’a ve hayra yönelmenin, kalbi saflaştırmanın ve nefsi tezkiyenin imkanıdır. Bunlar da kişiyi iyiliğe götüren yolun zeminidir.

Ayrıca sahabi efendilerimizin, evliyaullahın, sâdât-ı kiramın hayatlarını ve menkıbelerini okuyup öğrenmek ve onların örnekliklerinden istifade etmek de iyi insan olmaya vesiledir. Ama en önemlisi Rasul-i Ekrem s.a.v.’in örnekliğidir. Zaten diğer bütün Allah dostları Peygamber s.a.v.’in mirasçısı olarak O’nu örnek aldıkları, bizi O’nun izine davet ettikleri için örnek kabul edilmektedirler.

Rasul-i Zîşan s.a.v. iki cihan serveridir. Yaratılmışların en güzeli, en mükemmeli, en şereflisi, en iyisi, en hayırlısıdır. Çünkü O güzel ahlâkın zirvesidir ve Allah’ın “habib”i, yani en sevgili kuludur. Öyleyse insan Rasul-i Ekrem s.a.v.’e benzediği O’nun ahlâkıyla ahlâklandığı, O’na tabi olup sünnetini yaşadığı ölçüde iyi insandır.

***

SALİHLER: Kur’an-ı Kerim’de daha ziyade, müminlerin hem kendilerine hem başka insanlara fayda sağlayan, toplumun huzur ve ıslahına katkısı olan amellerini nitelemek için kullanılan “salih” kelimesi, “salih kul” tamlamasıyla İslâmî çerçevede genel bir “iyi insan” kavramını ifade eder.

Salihler, amel ve ibadetlerine riya karıştırmadan hayırda yarışan müminlerdir. İlim ve anlayış sahibidirler. Nifak ve fitneye kapılmaz. Müslümanların birliği ve dirliği için akl-ı selim ile hareket ederler. Allah Tealâ’nın kendilerine cennet vaat ettiği güzel huylu insanlardır. Sahabe-i Kirâm ve Tabiînden olanlara “salihlerin öncüleri, ilkleri veya önde gelenleri” anlamına “Selef-i Salihîn” denir.

MÜTTAKÎLER: Takva sahipleridir. Takva, Allah’ın sevgisini ve rızasını kaybetme endişesinden kaynaklanan korku ve bu korku ile yine Allah’ın himayesine sığınarak günahlardan korunma çabası demektir. Takva sahipleri dinin emir ve yasaklarına uyma, haram ve günahlardan kaçınma hususunda titizlik gösteren kimselerdir. Şüpheli şeylerden şiddetle sakınır, helal lokmaya dikkat ederler. Nefslerinin ve şeytanın hilelerine karşı her zaman uyanıktır.

Takva hissi kalpte olduğu için kimin müttakî olduğunu ancak Allah bilir. Zaten mümin de takva sahibi olmaya çalışır ama takvaya ulaştığını iddia edemez. Müttakîler ibadetlerindeki devamlılık ve titizliğe rağmen kendilerini kâmil bir mümin olarak görmezler. Çünkü takva, kulun kendisini takvasından da korumasını gerektirir.

Müttakîler derece derecedir. Takvada diğerlerinden üstün olan müttakîye “etkâ” denir.

EBRÂR: “İtaatkâr, sadık ve vefakâr kul” anlamına gelen “berr” kelimesinin çoğulu “ebrâr”dır. İman, ibadet ve ahlâka dair bütün iyi hasletleri ifade eden “birr” kelimesinden türetilmiştir. Ebrâr, Allah’a karşı mutlak itaat ve bağlılığı ile meleklere benzeyen müminlerdir. İman ve ibadetlerinde noksanlık bulunmaz. Sabırlı, metanetli, merhametli ve cömert kimselerdir. Bakara suresinin 177. ayetinde vasıfları sıralanmış, söz konusu ayetin sonunda “müttakî ve sadık” oldukları beyan buyurulmuştur. Buradan hareketle alimler ebrâr ile müttakîlerin aynı sınıfta yer aldığı yahut “birr” ile takvanın aynı manaya geldiği söylemiştir. Ancak hakim görüş bunların birbirini tamamladığı yönündedir. Bir hadiste geçen “birr’ül-vâlideyn” (ana babaya iyilik) tabirini dikkate alan bir kısım ulema, birr’in “insanların hoşnutluğunu kazandıran”, takvanın ise “Allah’ın hoşnutluğunu kazandıran” tutumlar olduğunu beyan etmiştir. İnsanların hoşnutluğunu kazandıran tutumlardan kastedilen mana, yine dinin müslümana yüklediği topluma dair sorumluluklardır.

MUKARREBÛN: Kurbiyyet makamına ulaşmış, yani Allah Tealâ ile yakınlaşmış müminler anlamındadır. Aslında mukarrebûn denince Cenab-ı Hakk’ı tesbihle vazifeli, O’na çok yakın ve katında şerefli mevkileri bulunan melekler kastedilir. Tıpkı bu melekler gibi zikirle, kâmil imanla, salih amellerle Allah’a yaklaşan, Allah Tealâ ile arasındaki nefs perdesini kaldırıp O’na vasıl olan müminler de böyle isimlendirilmiştir. Bunlar ümmetin a’lâ-yı illiyyîne (en üstün makam) ulaşmış, fazilet ve takvaca en seçkin fertleridir.

Hadis-i şeriflerde gece ibadeti ve fakirlerin sevilmesi, mukarrebler mertebesine yükselmeye vesile olan davranışlar arasında zikredilmiştir.

MUHSİNLER: Allah’ın her an kendisini gördüğü, her daim O’nun huzurunda bulunduğu bilinciyle hareket eden müminlerdir. Bu bilinç, kulun yaptığı her işi güzel yapmasına, kulluk edebini sürekli gözetmeye, ihlâslı olmaya ve zikir halinin devamlılığına vesiledir. Adını “Cibrîl Hadisi” diye bilinen hadis-i şerifteki “ihsan” mertebesinin tanımından alır. İhsan mertebesine ulaşanlara “muhsin” denir.

İhsan makamı başkalarına fazilet derecesinde iyilik etmeyi gerektirir. Bu sebeple muhsinler sorumlu oldukları asgari ölçülerle yetinmez, isteyerek ve severek çok daha fazla hayır hasenatta bulunurlar. Kur’an-ı Kerim’de muhsinler öfkesine hakim, affetmeyi seven, anlayışlı, sabırlı, ölçülü, halim, kararlı, cesur, tokgözlü, cömert ve fedakâr müminler olarak nitelenirler.

Tasavvuf terbiyesindeki nihaî amaç sâlikleri ihsan mertebesine ulaştırmaktır.

VELÎLER: Allah’a dost ve yakın olanlardır. “Allah dostları” anlamına gelen çoğulu “evliyaullah”, salih amellerle, nafilelerle, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye ile Cenab-ı Hakk’a yaklaşan, böylece velayet derecesine ulaşıp O’nun dostluğunu kazanan müminler demektir. Hz. Peygamber s.a.v.’in mirasçısı olmaları sebebiyle Sünnet-i Seniyye’ye uymadaki hassasiyetleri ile dikkat çekerler. Allah Tealâ’nın güzel huylarla süslediği; mal, mevki, şöhret hırsından uzak tuttuğu istikamet sahibi bu salih kullar herkese merhamet ve şefkatle muamele eder, görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar. Yani, yanlarında bulunanların kalplerinde Allah korkusu ve Allah sevgisi meydana gelir, günahlara ve dünyaya olan meyilleri azalır. Evliyaullahın nazarları veya teveccühleri manevi kalp hastalıklarına şifadır.
Böyle olduğu içindir ki, Allah dostlarının büyük kısmı irşat ehlidir ve bunlara mürşid-i kâmil de denir. Kâmil mürşitler eski kaynaklarda şöyle tarif edilir: “Her görenin gönlü ona meyleder. Her ne söylese dinleyen inanır. Zira ki onlar her dem zikirle, edeple, ilimle âmil olur.”

SIDDÎKLER: Kur’an-ı Kerim ayetleri ile Allah Rasulü s.a.v.’in her sözünü, her tavır ve davranışını en küçük bir tereddüt alameti göstermeden tasdik eden, o tasdikin gereklerini hiçbir nefsî hesap yapmadan kararlılıkla yerine getiren müminlerdir. Allah ve Rasulü’ne sarsılmaz bir iman ve sadakatla bağlıdırlar. Doğruluk, sadakat, gönülden bağlılık, vefakârlık anlamlarına gelen “sıddîkiyet”, Hz. Ebubekir r.a.’in vasfı ve makamıdır. Sıddıkiyet imanda olgunluğu gerektirir. Hz. Peygamber s.a.v. ile manevî münasebeti en üst seviyede olan sıddîkların derecesi bu sebeple velayet derecesinin üstünde, nübüvvet derecesinin altındadır.

Ahmet Nafiz Yaşar | Aralık 2013 | SEMERKAND



KADİM ŞEHRİN ENDEMİK ÇİÇEĞİ / Samet YURTTAŞ


İliklerimde teninin ıslaklığıyla 
Yenilgimi bir kenara bırakıp
Suskunluğumu koyuyorum avuçlarına
Susmak bu kadar derin çığlıkken 
Ancak bu kadar susabilirim yakınında

Lisanına bir girsem
Aklının en boş anında 
Yüzünün güleç menekşelerine yağarım
Yağarım elbet gökkuşağının yedinci tonunda
Sevmek uzaktan güzel olmasa

Kırgınlığımdan değil boğuk sesim 
Biraz kederli az bir sitemliyim
Gözlerinde baharı görmek için geldim
Sen kadim bir şehrin
Endemik çiçeğisin

Ağlasan kanlı ay belirir gözlerinde 
Titrer dünya titrer kırlangıçlar titrer gece
Anneler hüzne bürünür evlerde
Bir yaşmak dolar boynuna imge
Sevmek ne kadar uzak bize 

YURTTAŞ yarını bekler yarınları da
Senin adını kazıdım buzdan satırlara
Göz ucuyla baktım sana ve güneşe ve denize 
Karanlık bir çökse mavinin göğsüne 
"İLK AY "ın ışığında çizeceğim seni göğe



ÇINAR YAPRAĞINA DÜŞEN YILDIRIM / Hidayet BAĞCI



Tohumdum,
Su’yu sevince büyüdüğüme erdim…
Filiz verdikçe,
Neşem mutluluktan yeşile kucak açtı…
Bedenim kökümden kuvvet aldıkça
Yapraklarım her sonbaharda
Gölgeme kül eyledi kendini…
Oysa ben,
Her bir yaprağım için
Gönül ferahlığı idim…
Bilirdim onların benden beklediğini
Saatlerce susardım,
Susadıkça derinleşirdi toprak.
Peki bunları anlar mısın?
Yaprağıma düşen yıldırım…



HAMAL TAŞI / Ömer Faruk GÜNAY

Abdülhakhamit “az yazı, çok para” demiş.

Buna muvazi atalar, “az iş, çok laf” demişler.

Eğer yazı yazılacak, laf verilecekse bu iş tabii bir mişmişçiye düşmüyor. Madem bir yazı yazılacak, ancak o, zamanında bu yazıyı yazmış olan ataya elçilik etmekle yükümlensin. Atalar elbet güzel demiştir.

Bizim oturaklı hazinelerimizden gayri, taşa çok değer verdiğimiz olmuş. Konya’nın çölünde Camii yoksa düzgünce bir taşı getirir dikerler mescide; çıkar Ezan-ı Muhammedî okurlardı. Her kazaya bir yitik taşı dikilir, bulunan sahipsiz eşyalar bu oyuk taşlara bırakılırdı. Yani insanlar çarşı-pazarda bir şekilde yitirdikleri değerli eşyalarını yakındaki yitik taşlarında ararlardı. Bazı taşları öyle işlemişiz ki şarkta isyanlar koparmış. Fakat hem hocamı hem beni etkileyen, bu süryan işlemelerden ziyade, çeşme yanlarındaki kaba kaba taşlar oldu. Hamal taşı. Hamalların taşı. Küfeyi sırttan bırakırken; yere sürünmesin, susadıkça su içsin, kamburuna kolaylık olsun demiş atalar. Sokak başlarına, çeşmelerin yamacına dikilmiş taşlar.

Yalnız Şair-i azam ile aramızda en az on hukuk devri var. Yine de isminin tahsilhânelere verilmesine itirazım yoktur.  Nasıl olsa o da Lusyen’i yitik taşında bulmadı mı?

İki keklik bir kayada, biri ötüyor, biri ölüyor.