DÜKKÂN MEKTUPLARI-21 / Ahmet Doğan İlbey


Gönül dostlarıyla Somuncu Baba Hazretlerini ziyaret

Gönül dostlarım fakîrin bir şehir münzevisi olduğunu bilirler. Biraz sağlık, biraz mistik mizacım sebebiyle Fikir ve Gönül Dükkânı’ndan, mağaramdan, yâni fildişi kulemden mecbur kalmadıkça çıkmam. Dolayısıyla şehir dışına seyahatim nadirattandır. Mücavir saham mağaramın çevresindeki birkaç mahalledir.

Fakîrin haddi değil Evliya Çelebi üstadın seyahatine imrenmek. Seyahat nasibim o zat gibi açık değil. Ehlinin bildiği hâdisedir. Evliya Çelebi rüyâsında Ahî Çelebi Câmii’nde kalabalık bir cemaat arasında Resûller Resûlü Peygamber Efendimizi görmüş. Huzuruna varınca; “Şefâat yâ Resûlallah!” diyecekken, heyecanla; “Seyâhat yâ Resûlallah!” demiş. Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâmda tebessüm ederek ona hem şefâatini müjdelemiş, hem de seyahat ihsan buyurmuşlar. Orada bulunan Sa’d bin Ebû Vakkas Hazretleri de gezdiği yerleri ve gördüklerini yazmasını tavsiye etmiş. Bunun üzerine cezbeye kapılarak, “Müslümanları kendisine itaat şerefiyle şereflendiren ve bana dünyayı gezip dolaşma kolaylığı veren Allah’a şükürler, şeriatın yapısını kurup peygamberlik temelini sağlamlaştıran Muhammed’e (s.a.v.) selâmlar ve dualar olsun.” diye şükür duası etmiş.

Dostlarım her Cuma günü Fikir ve Gönül Dükkânı’nda küçük büyük seyahatlerinden bahsederler. Bol bol hâtıraları olur ve şapırdatarak anlatırlar. Fakîrin hiç hâtırası olmaz. Dostlarımın dinî ve tarihî mekânlara seyahatlerini melül mahzun bir şekilde dinlerim. Yıllarım böyle geçmiş ve geçmektedir. Senede birkaç kez yurdumuzu doğudan batıya dolaşıp seyahatlerini bir fütuhat eri edasıyla anlatan dostlara imrenmişimdir hep. Seyahat nasibi açık olan dostların yanında sözü olmaz ama birkaç seyahatimi anlatayım:

Vakti zamanında bin miligramlık tasavvuf işi türküler eşliğinde evliyalar diyarı Tillo ve Veysel Karanî beldesi ile her yeri en az bin yıllık sarı taşlardan oluşan eski Mardin ve Hasankeyf ile Diyarbekir, Batman, Siirt ve Urfa olmak üzere yedi gündüz sekiz gece Güneydoğu’yu dolaştım. Amma nasıl dolaştım; yanımda “gak deyince ekmek, guk deyince su” yetiştiren ve bilgileriyle rehberlik eden öğretim görevlileri İsmail Göktürk ve Mehmet Yılmaz adlı iki fikirli dost var.

Yine aynı dostlar vakti zamanında yine bin miligramlık türküler eşliğinde altı ilçe bir vilayet olmak üzere Çukurova’yı bir baştan bir başa dolaştırdılar ve ardından Andırın, Göksun, Afşin ve Elbistan memleketlerini “Anadolu nasıl bir yer?” gezdirip anlattılar.

Üçüncü büyük seyahatim (bu ifademden dolayı fakîre gülmeyin) yine İsmail Göktürk dostumuzun fakîri zar-zor ikna ederek götürdüğü Mevlânâ Hazretlerinin memleketi Konya’dır. Nezdimde çok fikirli bir seyahatti… Anlatmama gerek yok, ehl-i dil bilir nerelere gittiğimi ve neler yaşadığımı… Bin yıllık tarihî ve hüzünlü hülyalara dalıp kendimden geçtiğim Selçuklu başşehrinin bozkırlarını aşıp, yaz sıcağında yamaçlarında kar bulunan meşhur Toros dağlarının zirvelerinden türkü türkü dinleye Akdeniz’in kıyısına eriştik. Bir de baktım önümde masmavi deniz. Deniz görmeyeli belki kırk olmuştu. 

“Ruhumda bir sızı” türküsüyle gönül sultanının mekânına seyahat

Yıllar sonra ömrümün âhirinde aynı dostun rehberliğinde Somuncu Baba’nın, yâni Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerinin (Miladî1331-1412) tasarrufunda bulunan gönüller ve gâziler diyarı Darende’yi ziyarete gidiyoruz. Bu seyahatimi mânevî cihetten anlamlı ve fikirli kılan iki temel ayağı var: Ârif ve ehl-i dil oluşlarıyla, bediî yârenlik ve lisanlarıyla Ali Hocam ve Muzaffer Hocam… Tabiî ki yine bin miligramlık tasavvuf menşeli türküler eşlik ediyor. Şehr-i Maraş’ın çıkışında başladı hüznüm. Hüzün dediysem, öyle arabesk hüzün değil, vehbî hüzün.

Hüzün meşrebimdir. Muzaffer Hocamla ortak türkümüz  “Ruhumda bir sızı” türküsü kalbimden girip bütün âzâlarımı sarıyor. Bir şehir münzevisi olan fakîr “Ruhunda bir sızı” türküsünü dinleye dinleye gönül sultanının mekânına seyahat ediyor.

“Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur / Bedenimde değil ruhumda sızı / Görünmez bir yara acısı çoktur / Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy…” 

Vecde geçmiştim, arkaya dönüp Muzaffer Hocam’a baktım. Sîmasını çizgi çizgi hüzün ve
dert kaplamıştı. “Aman” ı, “efendim”i ve “sızı” sı bol tekke türküleri peş peşe yüreğimin üstünden geçiyor. Uçtuğumu hissediyorum, hissetme değil, basbayağı uçuyorum. Pozitivistler inanmazlar buna. Vasıtamız gönül sultanı Somuncu Baba Hazretlerine vâsıl olmak için asfaltta değil, yerden yüksekte gidiyor. İster inanın, ister inanmayın; fakîr kendini böyle hissediyordu.

Öteden beri vecd ve cezbe fazlası var fakîrde. Vehbî midir, kesbî midir, orasını Allah bilir. Amma o ânı yaşadığım samimidir. Hocamgilin yanında duygularımı pek dışa vuramam. Hâl ehli oldukları içindir, bâzı nâralarımı veya şathiyelerimi, buna bediî nidalar da diyebilirsiniz, hoş görürler, hattâ tasdik edercesine tebessüm ederler. Bir ara, Muzaffer Hocam’a dönüp, “Hocam uçuyorum!...” diye nâra attım. Tebessüm etti.

Yol gidiyor, biz gidiyoruz, yerde değil, semâda gidiyoruz

Bu şehir münzevisi yıllar sonra dağlar, ovalar, tüneller ve vâdilerden geçiyor. Yol gidiyor, biz gidiyoruz, yerde değil, semâda gidiyoruz, sanki uçmağa gidiyoruz. İster inanın, ister inanmayın, fakîr kendini böyle hissediyordu. Dünyâ değişmiş. Kehf ashabı gibi hissettim kendimi. İki Hocamın yârenliği ve lisanı türkülere karışıyor. Türküler türküler! Gönlümüzden tutup havalandırıyor bizi.

“Seherde bir bağa girdim / Ne bağ duydu ne bağbancı / El sundum güllerin derdim /  Ne bağ duydu ne bağbancı / Bağın kapusunu açtım / Sayın ki cennete düştüm / Yar ile tenha buluştum / Ne bağ duydu ne bağbancı”

Vecd ve cezbe fazlasından başım dönüyor, erenlerden şiirler terennüm etmek istiyorum. Hocamgil var, itidalli olmak gerek. Böyle hâllerde itidal tavsiye eden gönül dostum ve tercümanım Ferhat Ağca yanımda yok.   

Somuncu Baba’nın dervişi olan kayalar ve “Hû” çeken sular

Bozkırı andıran ovalardan hâlden hâle geçerek Somunca Baba Hazretlerinin mekânına yaklaştığımız söylendi. Tuhaftır, düz ovada görünen bir yok. Az daha gidince düzlük birdenbire bitiyor. Dört yanı dümdüz bir ovanın ortasında, kuzey ve doğu cephesi gri ve dik kayalarla çevrili bir vâdinin içinde yeraltı şehrini andıran mistik, fikirli ve mânevîyatlı bir beldenin girişindeyiz. Kayalar azametli, fakat debdebeli ve kibirli değil. Koynunda asırların mânevî faaliyetlerine ev sahipliği yapmış, dış çizgilerinde mânevî esrarlar bulunduran yüksek gri kayaların, korkutucu değil, bilakis emniyet verici duruşları vardı. Oraları mekân tutan gönül sultanlarının ünsiyetinden ve dokunuşlarındandı kayaların bu asil duruşları. Kayalar ve sular Somuncu Baba Hazretlerinden el almışlar. Kayalar “kıyam” hâlinde, sular “Hû” çekiyor.

Hülâsa ifadeyle Darende, yâni Somuncu Baba Hazretlerinin mekânı kayalardan ve kayaların her karesinden akan berrak sularla yemyeşil ağaçlardan mürekkep âsûde bir yer. Aşağı doğru inince sarp ama asil duruşlu kayalardan akıp gelen kar rengi şelâle karşılıyor bizi. Şelâlenin havzasındaki ahşaptan yapılma çay bahçesi gelenleri tebessümle bekleyen bir insan gibi hoş geldin diyor. Tabiî ki hâl ehli olan ve fikirli çayda muhabbet bulanlar için böyledir.

İki hocamın bin miligramlık bediî yârenlikleri

İki Hocamın bin miligramlık bediî yârenlikleri gırla gidiyor. Fakire muhabbet zarfı atıyorlar. Ayaklarım yerden kesiliyor, cezbe hâlindeyim. Ali Hocam “Bir çay daha için” diyor ve Muzaffer Hocama “Hocam, kendinizi belli etmeseniz de siz bu zatlarla aynı merkezdensiniz, dolayısıyla bilirsiniz; kayalar ve sularla veli zatların arasındaki rabıta nedir?” diye soruyor. Muzaffer Hocam “Ben düz adamım, bu sualin cevabını sen bilirsin, sen kendini gizliyorsun, kendini gizleme artık…” diye karşılık veriyor. Kayalar ve ağaçlarla çevrili yolun daha aşağısına doğru gide gide Somuncu Baba Hazretleri Külliyesi’nin girişindeki otoparka durduk. Ücretini vermek için üçümüz hamle yaptık. Görevli kişi şöyle bir baktı, Muzaffer Hocamı göstererek “Hocamın parası bereketli olur, onun parasını alacağım” dedi. Biz üçümüz donup kaldık. Anladık ki adamın gözünde perde yok.

Külliyenin kuzey ve doğu cephesi esrarlı sûretleriyle kıyamda duran kayalarla çevrili. Her köşesinden yine berrak sular akıyor. Tohma Çayı’nın yanına halvethânesini kuran Somuncu Baba Hazretleri miladî 1412’de bu mekânda Hakk’a uçar. Cenaze namazını halifesi Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri kıldırır ve halvethânesinin bulunduğu mekâna defnedilir. Türbeye çevrilen bu mekân câmi vazifesi de görüyor. Türbe mekânında halifeliğini sürdüren evlâdı Halil Taybî Hazretlerinin türbesi de burada.

Ali Hocamın rehberliğinde velî zatların silsilesi hakkında çok şey öğreniyoruz. Ehlinin malûmudur; Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına “Allah’a şükür nişânesi” olarak yaptırdığı Bursa Ulu Câmii, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin câmiidir. Çilehânesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Müminler, Somunlar” diyerek ekmek dağıtan Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri Ulu Câmiin inşası sırasında işçilere ve halka somun dağıttığı ve mânevî yönünü gizlediği için halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla biliniyor.

Sırrı fâş olan Somuncu Baba yolculuğa çıkıyor

Câmiin açılış gününde Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için Bursa’nın tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretlerini vazifelendirir. Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerini Bursa’da ilk keşfeden Emir Sultan Hazretleri; “Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler var. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez” diyerek bu vazife için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret eder. Padişahın huzurunda bu vazifeyi reddetmeyen Şeyh Hamid-i Velî, yâni Somuncu Baba Hazretleri hutbede “Fâtiha Sûresi’ni yedi farklı şekilde yorumlar. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerinin mânevî büyüklüğünün farkına varır. Mânevî büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle “sırrı fâş olan” Somuncu Baba Hazretleri talebeleriyle Bursa’dan ayrılır. Ulvî aşkın sırlı yolculuğunda “kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşır.”

Çilehâne’de “keyif yapmak”

Âlim ve ârif insan Ali Hocam yanımızda olunca gönlümüz ve dimağımız mutmain ve emin… Nasıl davranılacağını, usul, âdap her şeyi o sessiz ve vakur hâliyle öğretmiş oluyor. Ali Hocam Somuncu Baba Hazretlerinin “Çilehâne” sini ziyaret ediyor ve namaz kılıyor. Muzaffer Hocam “Haydi siz de keyif yapın” diyor İsmail’le fakîre. Dünyânın geçiciliğini hissettiren ve daracık bir mağarayı andıran bu mekânda ulvî cihetiyle “keyif yaptık.” Ehli bilir; çilehâne veya halvethâne dar, kapalı ve karanlık bir mekândır.

Somuncu Baba Müzesi, Çilehâne, Hamidiye Çarşısı gibi her mekânı ziyaret esnasında Ali Hocam nükteli ve bediî lisanıyla Muzaffer Hocama zarf atmayı ihmal etmiyor ve “Hocam mübarek zattan harçlığını aldın mı?” diyor ve fakîri hoşnut etmek için Muzaffer Hocamın mânevî vasıflarını nükteli bir üslûpla anlatıyor. Somuncu Baba Hazretlerinin beyaz mermer üzerine nakşedilen hâlnâmesini okurken, metnin sonunda  “Balıkların yaşatılması…” na dair sözlerini okumamı istedi ve “Muzaffer Hocamın balıklarla ünsiyeti bu mânadadır…” dedi. O ânda cezbeye kapıldım. Muzaffer Hocamın, talebelerini ve dostlarını balığa götürmesindeki mânevîyatı şimdi daha iyi anladım. Ali Hocamın anlattığına göre câmi ve çilehânenin yanındaki balıklı kuyulardan çıkan balıklar Somuncu Baba Hazretlerinden “yâdigâr olarak asırlardır varlığını korumakta ve yaşatılmaktadır.” Dik ve esrarlı kayalarla çevrili Tohma Çayı’nı temaşa etmek pek mâneviyatlıydı. Somuncu Baba ve ahfadının ve dahi talebelerinin bu talihli ve bereketli suya dokunan ayaklarının izlerini görür gibi oldum.

İkindi öncesi Külliyenin doğusundaki tepeyi aşarak Hazret-i Peygamber Efendimiz’in soyundan Seyyid Hüseyin Gâzi’nin kardeşi ve çocukken sarı saman kağıtlı kitaplardan destanını okuduğumuz Seyyid Battal Gâzi’nin amcası ve kayınpederi Seyyid Hasan Gâzi Hazretlerinin türbesini ve Şehitlik Anıtı’nı ziyaret ettik. Külliyeye döndüğümüzde Ali Hocam “Çay içelim” diyerek bizi sevindiriyor. Hamidiye Çarşısı’ndaki çayhânede muhabbetli bir çay içtik. Hocamgil ücretini vermek istediklerinde “Parasız” dediler. Muhabbet kaynağı olan çayın parasız olması çayın dostluğuna büyük bir hürmettir. Muzaffer Hocam çay veren kişiye “Somuncu Baba ekmeği var mı?” diye sordu. Kısmetimizde yokmuş ki o gün ekmek çıkmamış.

“Aşk ateşiyle pişen ekmekler”

Ehlinin malûmudur ama yeri gelmişken anlatalım. Emir Sultan Hazretleri, Bursa’dayken Somuncu Baba Hazretlerinin nâmını duyar ve fırınında onu ziyaret eder. Fırında ateş olmadığını görünce bu işin sırrını sorar. O da: “Aşk ateşiyle pişer” diyor. Çünkü bu fırında “ekmekler gönül ateşiyle pişmektedir.”  Asırlardan bu yana “zengine fakire gönülden hediye” babından herkese parasız dağıtılan ekmekler “hediyeleşmeyi ve karşılık beklemeden ikramda bulunmayı” anlatmaktadır. Çarşıdan ayrılırken Muzaffer Hocam Darende hâtırası olarak hepimize hediye aldı.

Velhâsıl, dördüncü büyük seyahatimin zarf ve mazrufu böyle. Bu mânevî mekândan ayrılırken vehbî bir hüzün çöktü içime. Şehre dönüşümüz başlayınca yüreğime sızı düştü… Ulvî bir sızı değil bu, modern-seküler şehrin verdiği sızı… İçimi burkan şehir de, erdemli şehir değil, câhil şehir... İki Hocamın merhametli ve müsamahakâr sîmasına bakarak “Keşke hep buralarda yaşasaydım!” “Keşke hayatım bu ânları ile sürüp gitse!” diye inleyip nâra attım yine. Türküler gittik, türkülerle döndük vesselâm.





A.Ş.K. / Nurcihan KIZMAZ



Candan özge can varmış
Gördüm
Biraz daha
Bakabilseydim
Gözlerine
Cenneti
Görürdüm

Dualar uçurdum
Avuçlarımdan
Yıldızlar şahidim
Ne dilediysem
Erdim

Buğday saçtım
Aç kuşlara
Gönül bağı kurdum
Bilmeden
Onlara tebessüm
Çiçekleri derdim

Şimdi şükür zamanı
Sonsuza dek şükür
Yüz kere
Bin kere şükür
Ölene dek seveceğim
Rabbime
Söz verdim

Adın aşk olsun senin
Şurama, tam yüreğime saplan
Kal orda sonsuza değin...


HASRET / Muhammed Ali TEVFİK

Türkiye Türkçesine Çeviri : Mustafa Muhammet












Ana yurttan gittim uzağa, yurdum uzakta gamdayım,
Yiyecek aş-ekmek hani? Sıcak-soğukta handayım.

Kaldı el-yurt, kaldı Tarım*, kaldı İli*, Zerefşan*,
Bu vatan gamında benim gönlüm perişan.

Nere gitsem aşağılama,"vatansız"diye sayıldım,
Tutuklanıp her yerde zindanlara atıldım.

Vicdansız hem imansız bey, ağa her yerde var,
Karga, kuzgun* han vatanda, yazda da olmaz bahar.

Göz yaşım akar her gün durmadan,
Yağma-talan olan vatana ben TEVFİK nasıl dayanam?

Ah vatanım, gamgüzarım-mihribanım ana yer,
Alemimde eşsiz Doğu'daki bir gevher.

Her günün geçti bahtsız bu karanlık zulmette,
Fen-bilimi terk edip yattın uyku gaflette.

İs-duman içre kaldı -vatan hali harap,
Fariz değil şarkı-saz bize, satar*,sunay*,dutar*,rebap.

Ah, vatanım zenginliğim, gönül şadı yaylağım,
Ben senin oğlunum, sana feda olsun varlığım.

1930. Yıl

Tarım: Doğu Türkistan'da büyük bir nehir. İli: Doğu Türkistan'da bir nehir. Zerebşan : Doğu Türkistan'da bir nehir. Satar; Kemana benzer uzun telli saz. Sunay: Zurna Dutar: Bağlamaya benzer telli saz.



سېغىنىش
           مەمتېلى تەۋپىق
ئانا يۇرتتىن ئايرىلىپ كەتتىم يىراققا، يۈردۈم يىراقتا غەمدىمەن.
يىگۈدەك ئاش-نان قېنى، ئىسسىق -سوغۇقتا دەڭدىمەن.

قالدى ئەل-يۇرت، قالدى تارىم، قالدى ئىلى، زەرەپشان،
ئۇشبۇ ۋەتەن غېمىدە كۆڭلۈم مېنىڭ پەرىشان.

نەگە بارسام كەمسىتىش، " ۋەتەنسىز" دەپ سانالدىم،
تۇتقۇن بولۇپ ھەر جايدا تۈرمىلەرگە قامالدىم.

ۋىجدانىنى ھەم ئىمانى يوق بەگ، غوجام ھەر جايدا بار،
قاغا-قۇزغۇن خان ۋەتەندە، يازدىمۇ بولماس باھار.

كۆز يېشىم يامغۇر بولۇپ ئاقار كۈندە توختماي،
بۇلاڭ-تالاڭ بولغان ۋەتەنگە مەن تەۋپىق قانداق چىداي؟

ئېھ ۋەتىنىم، غەمگۈزارىم - مېھرىبانىم ئانا يەر،
ئالىمىمدە تەڭداشسىز شەرىقتىكى بىر گۆھەر.

ھەر كۈنىڭ ئۆتتى بەخىتسىز بۇ قارانغۇ زۇلمەتتە،
پەن-بىلىمنى تەرك ئېتىپ ياتتىڭ ئۇيقۇ غەپلەتتە.

ئىس-تۈتەك ئىچرە قالدى، ۋەتەن ھالى خاراب،
پەرز ئەمەس ناخشا-ساز بىزگە، ساتار، سۇناي، دۇتار، راۋاب.

ئېھ، ۋەتىنىم بايلىقىم، كۆڭۈل شادى يايلىقىم،
سەن ئۈچۈن پىدا ئوغۇلمەن، تەغدىم ساڭا بارلىقىم.
1930-يىلى


HÜZÜNLÜ TÜRKÜ / Nurcihan KIZMAZ



Ya sonbahar senden önce gelirse
Ya savrulursa yine
Bütün ümitler

Ya güneş doğmazsa
Viran olursa bağlar
Ya vazgeçerse bülbül
Gülünden

Bir damla yaş düşerse
Bir serçenin
Gözünden

Yolunu şaşırırsa
Bir turna
Bir hüzünlü
Türkü yüzünden

O zaman
Senden bilirim
Düşen her yaprağı
Kışı kıyameti

Kalmaz bende o vakit
Gelecek baharın
Kıymeti...



KAZANÇ / Hasan EJDERHA



Bir tarafımız acı bir tarafımız sancı
Dayansak bile ruhumuzu yoruyor
Neyse bunca acının kazancı
Sırmalı kesemizde duruyor.



SUSKUN VİCDAN / Samet YURTTAŞ



Bıçak dayanırsa annenin boğazına
Çığlığı duyulur dünyanın kulaklarında
İnsan neden sağırdır acı haykırışa
Gel de anlat bunu dili tutulan çocuğa

Zaman boğarsa kanıyla bizi
Gözlerden perdeler çekilir kalır izi
Anne ağlarsa içli içli
Alıp götürür çocuğu          
Ölümün gür sesi

Çağ dayanırsa ölümün tenine
Çocuk tutunur annesinin kanlı eline
Bilmem şimdi hangi şehirde hangi evde
Annenin biri kalkmış ölüm nöbetine.

Gece söndürürse dünyanın ışıklarını
Yıldızlar emzirir annesiz çocukları
İnsan neden taşır suskun vicdanı
Gökyüzü şahittir unutmaz acıyı.



Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesinden Kamuoyuna Duyuru



Aziz Milletimiz,
Değerli hemşehrilerimiz,

Milli Mücadelenin remz şehirlerinden, istiklâl kıvılcımının ateşlendiği Kahramanmaraşımızın Büyükşehir Belediyesi, hususen son yüzyılın en sistematik ve en kıyıcı insanlık suçlarından biri olarak tarif edebileceğimiz ‘Doğu Türkistan’ zulmünü fasılasız bir şekilde devam ettiregelen Katil Çin Devleti’nin Yiwu şehri ile 23 Ağustos 2019 Cuma günü ‘Kardeş Şehir’ olmak için ön protokol imzalamıştır.

Çeşitli ekonomik ve siyasi gerekçeler bahane edilerek imzalanan bu protokol, aynı mücadelenin temsilcileri olarak telakkî ettiğimiz Sütçü İmam ile Osman Batur’un, Arslan Bey ile İsa Yusuf Alptekin’in, Şeyh Ali Sezai Efendi ile Barat Hacı’nın ve bu kıymetli isimlerin şahsında istiklâl ve istikbâl yolunda feda-i can eden bütün gazi ve şehitlerimizin ruhlarını muazzep edecektir.

Binlerce yıldır Türk vatanı olan Doğu Türkistan’da özellikle son yüzyılda yaşanan zulüm çukuru kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derinleşmiş, milyonlarca Müslüman Uygur Türk’ü insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş işkencelerle soykırıma tabi tutulmuş, mazlumların feryadı arşı titretir olmuştur. 

Hal böyleyken, Çin işkencelerinden kaçıp ülkemize sığınan Doğu Türkistanlı kardeşlerini bağrına basarak onların yaralarını sarmaya, onlara kol kanat germeye gayret gösteren ve tarih boyunca mazlumun yanında zalimin karşısında duran Kahraman Şehrimizin şahs-ı manevisi, söz konusu ‘kardeşlik’ utancını şanlı tarihinin berrak hafızasında kara bir leke olarak taşımanın ıstırabını duyacaktır. 

Şairin dediği gibi “Biz sussak, tarih susmayacak; tarih sussa, hakikat susmayacak”tır.

Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin bu vahim hatadan bir an evvel rücû etmesini tarihin omuzlarımıza yüklediği mesuliyetin bir gereği olarak gördüğümüzü kamuoyuna saygıyla arz ederiz.

Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi


MÂNÂNIN YÜZÜNÜ ÖRTMEK / Ali YURTGEZEN


Yunus Emre;
“Çıktım erik dalına, onda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu”
diye başlayan meşhur manzumesini, 

“Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez,
          Münafıklar elinden örttü mânâ yüzünü.”

mısralarıyla bitirir. Bu manzumeye divanlar ile manzumeyi şerheden risalelerde “gazel, kaside” gibi isimler verilse de edebiyat nazariyecileri “şathiyye” diyor. O kadar ki şathiyye türünü izah veya tarif eden bütün kaynaklar, örnek alarak Yunus’un bu şiirini mutlaka zikrederler. 

Şathiyye, “dudaklarda bir tebessüm uyandıran, daha ziyade manzum sözler” şeklinde tarif edildikten sonra ”şathiyat-ı sofiyane” diye bir tasnife gidilerek, mutasavvıf şairlerin bu sözleri lâ-dinî halk hezeliyatından ayrı tutulur. Şathiyyat-ı sofiyane’ler “Bazı meczupların sözlerini taklit suretiyle yazılmış, zahirde saçma görünen fakat şerh ve tahlili halinde mânidar olduğu anlaşılan manzumeler” diye biliniyor. Aslında “şathiyye” olarak adlandıragelmiş birçok söz ya da manzumenin bu tarife dâhil edilmesi mümkün değil. Tarz olarak birbirinden farklı şatıh örneklerini yukarıdaki tarifle değil ama alışılmışın dışında, çizgi dışı bir üslupla söylendikleri için ortak bir kategori kabul edebiliriz. Nitekim şatıh kelimesinin kökündeki “hareket, sarsıntı” mânâsı ve Mağrip Arapçasında “raks” karşılığı kullanılıyor olmasıyla, bu türün ancak kelime ve kavramlara adeta raksettiren, takla attıran onları yerinden uğratan bir beyan tarzından dolayı farklılık kasbettiği söylenebilir. 

Mizah, mübhemiyet, aykırılık, pervasızlık ve binaenaleyh umursamazlık şathiyye türünün hususiyetleri değil, çizgi dışı beyan tarzının muhtelif görüntüleridir. Bu sebepledir ki şatıh örneklerinde bunların tamamına rastlanmaz. Kaynakların “şathiyye” diye nitelendirildiği söz veya manzumeleri üç grupta değerlendirmek daha doğru gibi. 

1. Bazı mutasavvıfların verd ve istiğrak halinde söyledikleri lafzen dinî kaidelere aykırı gibi görünen tuhaf, aşırı sözler. Tasavvufî ipuçları ihtiva etmekle beraber mânâları açık olmayan, şerh ve izaha muhtaç bu türlü sözleri zahir uleması hoş karşılamıyor. Hallac-ı Mansur, Sehl-i Tusterî, Beyazıd-ı Bistamî, Abdulkadir Geylanî,Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî, Şıblî, Muhyiddin İbn-i Arabî gibi mutasavvıflardan bu minval üzere sadır olan bazı sözler meşhurdur. Söylenenler dahi böyle beyanların tehlikesini kabûl ederler ama bu, Cüneyd-i Bağdadî’nin ifadesi ile “Hâlin söze galebesi”dir. Yunus’un bu vadide söylediği şiirlerden biri:

 “Adım adım ileri, beş âlemden içeri,
On sekiz bin âlemi, geçtim bir dağ içinde."
diye başlayıp,

“Yunus aydur gezerim, Dost iledir pazarım,
Ol Allah’ın didarın, gördüm bir dağ içinde.”
kıtasıyla biten “bir dağ içinde” redifli manzumesidir. Bir diğeri ise:
          “Bir sâkîden içtim şarap, arştan yüce meyhanesi,
          O sâkînin mestleriyiz, candan onun pervanesi.”
diye başlıyor. Bu manzumenin hitamındaki:
         
“Yunus bu cezbe sözlerin, cahillere söylemegil
          Bilmez misin cahillerin nice geçer zamanesi.”
sözleri, Yunus’un “tehlike”nin farkında olduğunu gösteriyor.

          2. Şathiyye türünün birbölüğü münhasıran “ahret hayatı”nı konu ve cennet nimetine karşı kayıtsız, cehennem azabına karşı pervasız bir tutum yansıtır. Daha ziyade Bektaşî geleneğinde görülen bu çeşit şathiyyelerde “hürmetsizlik” gibi değerlendiren ifadeler, nimet ve külfete bağlı olmayan bir “aşk”ın samimî cüretkârlığıdır. Belki “zahit tipi”nin cennetteki konfora duyduğu iştiha ile cehennem azabından ürpermesinin altındaki nefsaniyetten dolayı ince bir istihza da vardır bu şiirlerde. Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal ve Azmî’nin çok bilinen bazı şiirleri bu şathiyye türünün örnekleri sayılabilir. Yunus’un:
          “Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir
          Varıp onun üstüne ev yapasım gelir.”

          “Altında gayya vardır, içi nâr ile pürdür,
          Varaben o gölgede biraz yatasım gelir.”
beyitlerinin yer aldığı manzumesi de böyledir. Bu şiirin;
          “Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
          Seni sîgaya çeker, bir Molla Kasım gelir.”

Şeklindeki son beyitinde hem çizgi dışı üslûbun farkında olunduğunun itirafı, hem de zahir ulemasının zemmi vardır.

          3. En başta bazı mısralarını verdiğimiz “Çıktım erik dalına..” matla’lı şiirin dahil edilebileceği “tebessüm vesilesi” şathiyyeleri üçüncü bir grup olarak diğer ikisinden hayli farklı bir yere koymak gerekiyor. İlk iki grupta şathiyyelerin ifade garabetine muhteva sebep olurken, bu defa çizgi dışı üslûp” bilhassa tercih ediliyor sanki. Frenklerin “absürd” dediği, eşyanın tabiatına, dolayısıyla mantığa aykırı bir jargon, bu şathiyyelerin ayırdedici vasfı olurken, neden böyle bir ifade tarzının hususen seçildiği sualini beraberinde getiriyor. Pozitivist bir yaklaşımla “saçma” görünen, tebessümü davet eden mizah unsurunu da yine bu “taammüdî saçmalık” ile sağlayan metinler hiç şüphesiz derin mânâlar barındırıyor. Öyle olduğu içindir ki Yunus’un “Çıktım erik dalına” sözleriyle başlayan şathiyyesi Şeyhzâde Niyazî-i Misrî, Ali Nakşibendî ve İsmail Hakk Bursevî tarafından ayı ayrı şerhedilmiştir; Aşık Paşazade ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne nazireler yazdırmıştır. Fakat yine de Yunus, “bir mürşid-i kâmil nezaretinde şeriat, tarikat, hakikat sırasına riayet gerekliliği”ni neden “Erik ağacına çıkıp üzüm yedim.(Beni gören) bahçe sahibi, ‘niye cevizimi yiyorsun!’ diye çıkıştı.” mealinde bir beyitle anlatmayı yeğlesin Dünya hayatının geçiciliğini, insanın ömür boyu itina ile yığdıklarının bir fiskelik hükmü olduğunu, niçin;

          “Şişeden bina kursalar / bir hayli vakit dursalar
          Sonra sopayla vursalar/ ne hoş olur şangırtısı.”

gibi çocuksu avamî bir coşkuyla versin? Yunus,  tasavvuf penceresinden birçok diğer Şiilerinde yüzlerce mısrada sofi ıstılahlarıyla, alışılmış remizlere ve son derecede sanatkârane bir tertiple ifade edebilen bir şairimiz. Sayısı az da olsa bu tür şathiyyelere niçin ihtiyaç hissetmiş? .kendisi “Münafıklar elinden mânâ yüzünü örtmek için” cevabını veriyor.  Yunus’un şathiyyesine nazire yapan Âşık Paşazâde de;

“Âşıkî ile Yunus, il bilmez, yola gitti
  Münkir olmasın diye, saptırırım izimi.”

maktaı ile aynı gerekçeyi ileri sürüyor. İnce mânâların nifak ehlince yahut hoyrat gönüllerce çarpıtılması, tevil edilmesi endişesi var. Fakat bu şathiyyelerde çok temel ve umumî mahiyetteki tasarruf prensiplerinin mevzu edilmesi, üstelik bunların sürekli tekrarlaması, “mânânın yüzünü örtmenin” daha başka bir gerekçesi daha odluğunu düşündürüyor. Hemen her türlü metot denetlenerek devamlı anlatılan bazı temel meselelerin arık sabit bir zamanın haline gelip başka ve daha ileri merhalelere kapı açması beklenirken yeniden başa dönen, sanki hiç mevzu olmamış gibi önceki meseleleri yeniden gündeme getiren fakat yine de anlamayan bir kafa yapısı!
          Bütün aleniyetiyle ortada duran hakikatleri fark edemeyen gözlere, mânânın yüzünü örtüp, “Yahu burada bir şey var!” dedirtmek için son bir çaba bu çizgi dışı üslûp.
          Söz yine Yunus’un:
“Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım
Nedir deyip sorana bandım verdim özünü.



TÜRKİSTAN GÜNLÜKLERİ – III / Muhammed Memduh GÖKTÜRK


CÜZDANIMI KAYBETTİM

Yine dil hazırlık okuduğum dönemde aylar ayları kovalamış, kış bitmiş, mevsim bahara dönmüştü. Bundan mütevellit Afganistan vatandaşı Türkmen arkadaşımla gezmek için troleybus (tramvay benzeri şehir içi elektrik sistemi ile çalışan eski bir Sovyet otobüsü) ile şehir merkezine gidiyorduk.

Troleybusta gittiğim sırada fark etmemiş olmalıyım ki indiğimizde elimi ceketimin dış cebine attım fakat cüzdanımın yerinde yeller esiyordu. Ben de ilk defa başıma gelen bu durum karşısında hissettiğim öfkeyle karışık üzüntüyle beraber kara kara ne yapacağımı düşünmeye başladım. O sırada arkadaşımın fikri üzerine ilk olarak bindiğimiz troleybüsü bekleyip şoföre cüzdanımı sormaya karar verdik ve beklemeye başladık.

Bir saatlik bekleyişten sonra aynı troleybusa binip ilk defa hayran olduğu kırmızı oyuncak arabaya sahip olan çocuğun sevinciyle şoföre cüzdanımı sordum. Fakat nafile.,. Şoför açık sözle ‘artık o cüzdan bir daha gelmez’ deyip üstüne basa basa da unutmamı tembihledi.

Bunun üzerine inancımı kaybetmeyerek tanıdığım Azerbaycan Türkü gizli polis abiyi aramam ve durumu bahsetmem de pek fayda vermedi. Ve şoför gibi o da yapacak bir şey olmadığını ve cüzdanımı unutmamı söylemesi üzerine bütün umudumu yitirmiştim.

Belirtmek gerekirse cüzdanımda yüklü miktarda para, Türkiye telefon hattım, nüfus cüzdanım, birkaç vesikalık resim mevcuttu.

Bu olayı yaşadığım tarih ise doğum günümden iki gün sonraki 28 Mayıs günüydü ve hazırlığı bitirip Türkiye’ye dönmeme 10 gün kalmıştı.

Demek isterim ki gurbette okuyan bir talebe dahi bazı zamanlarda böylesi tecrübe dolu anılar yaşayabiliyor.


Украли мой портмоне (кошелёк) !

Это случилось когда Я учился на подкурсах, проходили месяцы, закончилась зима и наступала весна, погода была прекрасная и из-за этого Я и мой друг хотели прогуляться, решили съездить в центр города на троллейбусе. Я не заметил как украли мой кошелёк.

Начал думать об этом, размышлять. По совету (своего) друга решил подождать возвращение того троллейбуса, на которой мы сели и спросить у водителя про мой кошелёк. Мы ждали, ждали и дождались того троллейбуса.

Я сразу зашёл и спросил у водителя, вы не видели мой кошелёк? Возможно Я оставил его здесь или же кто-нибудь нашёл и дал Вам его (мой кошелёк). Но водитель сказал, что если случаются такие вещи, то ты не надейся найти и забудь, потому что не найдёшь уже.

После этого Я позвонил знакомому в Полиции, знакомый тоже сказал, что Я не смогу найти кошелёк и должен оставить это. Этот неожиданный, неприятный случай произошёл у меня после моего дня рождения 28-го мая и у меня оставалось 10 дней, чтобы вернуться в Турцию.

Итак, могу сказать, что у студента, который учится заграницей могут произойти такие случаи.





VEDA / Ahmet Özmen KILIÇ



Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.
Kirpiklerimden kayar damlalar,
Bitmezsin.
Elinde bir avuç toprakla hummalı gezmektesin.

Elimdeki güller gibi şimdi bir çiçeksin,
Eminim bir yerlerden geldiğimi görmektesin.
Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.

Vedalaşmak zor gelir,
Hatıraların kalır.
Silinmezsin.

Şimdi sana gelmek çok zor,
Ruhumu masiva bir hüzün kaplıyor.
Bu sana hep son gelişim,
Hiç bitmiyor.
Bilmelisin.

Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.
Bir ateş yanar içimde sönmezsin.

Suretin gözlerimde ufalanıyor,
Metruk gönlüm sensizlikten parçalanıyor.
İyileşmezsin.

Virane hayatımdan hiç geçmedin,
İşte bir avuç toprak kokusu gitmektesin.
Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.

 
07.08.2009

“Ben tellâlım pazarbaşım Ali’dir” / Ahmet Doğan İlbey


Fakîre sorarlar: Bu dükkânda ne alıp satarsın, ne iş işlersin, kimi beklersin yıllardır? Fikir ve gönül tâlimi yapılan ve eşikliğinde yıllardır beklediğim bu dükkânda tellâlım ben, pazarbaşım Ali’dir… Bütün işim Ali isminde bir âlimin, bir irfân sahibinin, bir yârenin gönül ve dimağımıza ektiklerini, yapıp ettiklerini hakiki müşterisine satmak…

Bu abd-i âcizin ilmi ve behresi yok, pazarbaşı’ndan öğrendiklerini alıp satar. Türküde söylendiği gibi eksik alsam artık satsam yine kâr fakîr için… Hesap yapmam, sayı bilmem, çünkü pazarbaşım (bazarbaşım) Ali’dir Ali…

“Bir ulu şehirde tellâllığım var
Ben tellâlım pazarbaşım Ali’dir
Eksik alsam artık satsam gene kâr.
Ben tellâlım pazarbaşım Ali’dir”

Muradım fikir ve gönül alınıp satılan bu dükkânda iyi bir tellâl olmak. Ehli bilir ki pazarbaşı kâmil mertebede ahî, yâni fütüvvet ehlidir. Çarşı pazarın başıdır, müfettişidir. Uyulan, sorulan, danışılan kişisidir. Fikir ve gönül alınıp satılan, dolayısıyla irfân tâlimi yapılan dükkânın başı da o kâmil dosttur. 

Herkes gönlüne sorsun: “Pazarbaşım kim? Eğer aklınıza kâmil bir kişi gelmiyorsa, gönlünüze böyle bir adam (İslâm tasavvufunda adamın târifi bir sayfadır) düşmemişse vay hâlinize!

Pazarbaşı bildiğimiz Ali irfânımızda, edebiyatımızda nasıl anlatılır? Ali kimdir?
Ali’den haberi turna kuşu getirir                                                                     

Turna kuşu tasavvuf şiirinde haberci, fedakâr ve iyiliğe karşılık veren mânasına gelir. “Yeşil başlı turnam şimdi buradan uçtu gitti”, “Turnalar sevdiğim ol”, “Allı turnam bizim ele varırsan / Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle” gibi birçok tekke şiirinden olma türkümüzde sıkça kullanılan bir motif olarak turna, gurbet ve sıla arasında gönüllere bâzan müjde, kimiz zaman hüzünlü haberler getirip götüren sadakatli, zarif yürekli, akıllı, her hareketi doğru, mübarek bir kuştur. 

Bu sebeple ki uçuşları dervişler gibi bir istikâmet ve nizam içinde olur. İnsanların yeryüzünde yaptıkları fena hareketlerden üzüntü duyarak, zaman zaman yollarını şaşırırlar.

Anadolu’da bâzı beldelerinde inanılan bir anlayışa göre yere bıçakla bir dâire çizildiğinde ve üç İhlâs, bir Fâtiha okununca yolları açılır ve yeniden “katar bağlarlarmış.” Bir rivayete göre eşi öldürülen turna yere iner, eşinin ölüsünün başından ayrılmaz ve vurulana kadar beklermiş. Sadakat ve aşkın hakikisi böyle olur.

“Ali’nin âvazı turna derler bir kuştadır”

Tasavvuf kültüründe önemli bir sembol olan Turna kuşu Hz. Ali Efendimiz’le aynileştirilir ve sesinin güzelliğini, yardıma koşması gibi faziletlerini ondan aldığına inanılır. Pîr Sultan Abdal’ın mısraları böyle söylüyor: “Hazreti Şah’ın âvazı / Turna derler bir kuştadır / Âsası Nil deryasında / Hırkası bir derviştedir.”

Bu özelliğindendir ki  “Turna Semâhı”nın ilham kaynağıdır. Erbabının ifadesiyle, “Turna, Anadolu insanının, âşıkların, ozanların dert ortağı, gönül nağmesidir.  Sual ona sorulur, haber ondan alınır. Semah dönülürken yapılan figürler turnaların gökyüzündeki devranına benzetilir.” 

“Yemen ellerinden beri gelirim turnalar Ali’mi görmediniz mi?

Tasavvuftaki dostluk şiarını bilmeyenler, aklını ve yüreğini modernizmin dişlilerine kaptıranlar bu mısraları okuyunca kendilerinden geçemezler. Gönlünü tasavvufun aynasına tutanlar, kalbini ehl-i dilin dostluğuyla cilalayanlar, “Yemen ellerinden beri gelirim / turnalar Ali’mi görmediniz mi?” mısraları karısında vecde geçer ve cezbeye kapılırlar.

Yürek dilinizle birkaç kez  “Turnalar Ali’mi görmediniz mi?” diye nâra atın bakalım, gönlünüzde neler olacak? Sonra da kalbinizi kavî tutarak yüreğiniz koparcasına “Turnalar Ali’mi görmediniz mi?” diye bir de turnaya bir seslenin bakalım size ne söyleyecek? Yürek rabıtanızla ne göreceksiniz? Turna mı Ali, Ali mi turna olarak görünecek?

Hiç fark etmez. İkisi de dosttur; ikisi de birdir. Resûller Resûlü Efendimiz’in istikâmetinde Müslümanca gönlünüz “çağdaşlıkla” kirlenmemişse bütün vecdinizle şu mısraları kalbinize çekin: 

“Yemen ellerinden beri gelirim / Turnalar Ali’mi görmediniz mi / Hava üzerinde sema ederken / Turnalar Ali’mi görmediniz mi / Şah’ım Hayber Kalesi’ni yıkarken / (…) Muhammed Mustafa Hacca çıkarken / Turnalar Ali’mi görmediniz mi.”

Mersiye ve firakiyelerde turna mazmunu Hz. Ali Efendimiz’le birlikte kullanılır, mânevî sevgi ve yüceltmenin en cezbeli ve âhenklisi mısralara dökülür. Bunu şöyle de anlayabiliriz:

Gönüllere taht kurmuş âlim ve fâzıl bir gönül dostunun gurbeti iç evinize düşüp yakıp kavurursa vecd hâlinde dilinize gelen kelimeler neler olabilir? Nasıl bir nâra ile dostunuzu ararsınız? Kaç derecelik ateş içinde bir sevgiyle onu gökte uçan ve yerden gezen her yaratılmışa sorarsınız? Sonra da yüreğiniz dost sevdasından titreye titreye en cezbeli türküleri söylemez misiniz? Bu dost Hz. Ali Efendimiz veya bu ahlâk ve güzel ismi taşıyan bir kâmil dosttur, bir yârandır.

“Aman turnam aman, Ali’misin sen”

“Ali sevilmez mi” deyişini kalp kulağıyla dinlediğimizde Turna ve Ali benzetmesi gönlümüzü mâna âleminde dolaştırır:

“Gitme turnam gitme / Dağlar sağımda dağlar solumda / Hakkın selâmını hey dost kesme dilinden / Sevdiceğim kalmış Kenan elinde / Turnalar o şahı görmediniz mi / Aman turnam aman, aman Ali’misin sen.”

Turna evliyalara kılavuzluk yapan bir kuştur. Turna ve Ali benzetmesini Pîr Sultan’dan dinleyelim:  “Seyredelim Horasan'ın ilini / Gördüm iki turna güzel turnalar / Tavaf ettim imamların yerini / Gördüm iki turna güzel turnalar / Muhammet bizimdir Ali bizimdir / Pir Sultan Abdal'ım kendi hâlinde / Kalmadılar evliyanın yolunda / Kalkıştı da gitti Ali gölünde / Gördüm iki turna güzel turnalar.” (Unutulmaz Türküler Antolojisi / Safinaz Yalçın. Bu Kaynağa göre Âşık Bosnavî 19. yüzyılda yaşamış Bektaşî bir ozandır. Asıl adı bilinmiyor)

“Muhabbet kapısını açan da açtıran Ali’dir”

 Muhabbet kapısına nasıl varılır? Kimden sorulur muhabbet kapısının adresi? Hazret-i Ali Efendimizin turna sembolüyle dostluk timsali oluşuna inanıyorsak, muhabbet, yâni dostun kapısı olan Ali kapısına bizi bir turna kuşu götürebilir ancak. Ol vakit kalp kulağınızı Âşık Bosnavî’nin deyişlerine verelim:

“Muhabbet kapısın açayım dersen / Açan da açtıran da Ali’dir Ali / Hakk’ın cemâlini göreyim dersen / Gören de gösteren de Ali’dir Ali / Muhammed Mustafa cihan serveri / Miraçta açıldı bu yolun sırrı / Kimse bilmez idi Ali’den gayrı / Bilen de bildiren Ali’dir Ali / Derviş ol hey kardeş düşme inada / Safi kıl gönlünü olasın sade / Benliği terk edip eriş murada / Eren de erdiren Ali’dir Ali.” (Unutulmaz Türküler Antolojisi)

“Seversen Ali’yi değme yarama”

Turnalar kimi zaman coşkunun ve hüznün, bâzan da mutluluğun habercisidir. Birçok tekke şiirinde ve tekke türkülerinde duyguların ifade vasıtası olarak turnayı görürüz. Turnanın türkülerde bu kadar geniş yer alması, Türklerin gönül dünyasının İslâm tasavvufuyla hemhâl olmasındandır. Turnayı Ali sembolüyle seviyor ve gönüllerin muştucusu olarak kabul ediyorsak, kalp kulağımızı bir daha Pîr Sultan Abdal’a vermemiz gerek: 

“Çeke çeke ben bu dertten ölürüm / Seversen Ali’yi değme yarama / Ali’nin yoluna serim (başım) veririm / Seversen Ali’yi değme yarama / Ali’nin yarası yâr yarasıdır / Buna merhem olmaz dil yarasıdır / Ali’yi sevmeyen Hakk’ın nesidir / Seversen Ali’yi değme yarama…”

İrfânı olmayan kalpsiz modern hayatın zulmü altında gönülleri kuruyan nesiller derya-dil olan tasavvuf edebiyatını okusalar ve gönüllere şifa bu edebiyattan mülhem türkülerimizi dinleseler, turna ve Ali sembolleriyle gönülleri âbâd olur, dostluğun kıymetini öğrenirler.