KARTAL ADLİYE YOLUNDA-1 / Hasan KEKLİKCİ


Köy yolunda bir menfez düşün Emmi üzerinden yol geçsin. Altından geçen derenin orta yerine kadar gelen ve yoldan artan toprak bölümüne birileri gelip kavak diksin, bahçe yapsın. Bunu gören bir başkası da olaya müdahale etsin, burası bizim desin. Desin amma on beş yıl sonra. Elli, bilemedin altmış metre karelik bir yerden bahsediyorum Emmi. Davalılara gelince; ikisinin de sinleri haddi aşmış biri yetmiş, diğeri seksen civarında.

Kaç defa belediyeye çağırdım. Araba gönderip aldırdım. Ellerini ayaklarını öptüm adeta. Birbirini incittikleri yerin “Dere Yatağı” olduğunu, devletin ikisine de vermeyeceğini anlattım. Sonra yüzlerine; “Siz böyle yaparsanız, cahallar –gençler- ne yapsın.” dedim. “Bakın” dedim, “Filanın oğlu avradı boşuyordu aralarını bulduk; geline ayrı, oğlana ayrı yerde maraklandık -kızdık-. Aha gül gibi geçinip gidiyorlar. Filanın oğlu filana sıkmış onları barıştırdık. Siz biliyorsunuz bizim köydeki o iki büyük ailenin durumunu, iki taraf da silahlandı nerdeyse birbirini vuracaklardı. ‘Kan su değildir.’ dedik, iki ailenin büyüklerini karakola davet edip işi bitirip kucaklaştırdık, barıştırdık.” dedim. Hiçbir lafım kâr etmedi Emmi.

Genç olan kalktı:  “Bu gavvur başkanım.”

Öbürü yekindi: “Bu dinsiz başkanım.” dedi.

Aralarına girdim koltuklarına oturttum. Yeni çay söyledim. Sonra geçenlerde karakol komutanının beni aramasını anlattım. Kendilerinin de çok iyi tanıdığı iki akraba kavga etmiş. Komutan “Müsaitsen gel bunlarla bir konuş işi mahkemeye taşımayalım yazık.” dedi. Atlayıp gittim. Bizim milletin eşek gitmez yolları çok Emmi, gittim ki filan adamla filanca adam evlerinin önündeki dut ağacı yüzünden kavga etmiş. Aylardan Ramazan. Herkes oruç. Kadın erkek karakolun içinde bağrışıp duruyorlar. Selam verdim oturdum. Askerlerden birine “Sana zahmet” dedim “şu millete bir su gönder içip rahatlasınlar da öyle konuşalım.” Koro halinde oruç tuttuklarını söylediler. “Oruç tutan insan kavga etmez, hele hele öte dünyada sualin sorulacağı yakın komşunu; şeytanın zincire vurulduğu bu mübarek günde hiç incitmez.” dedim. Ortaya gelen suyu bardağa doldurup en yaşlılarına uzattım. Almadı. Başını önüne eğdi; sarı kaşlarının altında çukura kaçmış gözlerini yere dikti. Sırayla herkese su uzatıldı kimse almadı. Bir bardak suda fırtına koparanlar şimdi o bardaktaki sudan utandılar Emmi. Suyu içmediler. Yumuşadılar. Barıştılar. Komutandan özür dilediler. Mahkemeden vazgeçip evlerine döndüler.

Yok, Emmi benim bu ihtiyarlara anlattığım lafların hepsi boşa gitti; ayakta, oyuna hazırlanmış olan oyuncuların, bilmedikleri bir halayın davul zurnası çalınıyormuş gibi manasız gözler, ifadesiz yüzlerle dinlediler beni. Uzun boylu, tellikli, -bereli- kulağı daha ağır işiten, -ikisinin de kulağı ağır işitiyor- yaz kış delme yelekle -avcı yeleği- gezen, boyu gibi çenesi de uzun, beyaz sakalları seyrek ve toplu, o yaşına rağmen gözlerinin feri gitmemiş, sol ayağı ile bir şeylerin üzerine basıp eziyormuş gibi yürüyen, hemen her cümlenin başına veya sonuna “edem” hitabını ekleyen ihtiyar, önündeki çay bardağını eline aldı. Üç parmağı ile arkasından, başparmağı ile önünden kavradığı bardağın içerisinde bulanan çay kaşığını, işaret parmağının sırtı ile bardağa sıkıştırıp içindeki bütün çayı, azaldıkça başını daha da arkaya doğru kaldırarak içti bitirdi. Elindeki bardağı sehpaya koyarken de “Şeref çayın olsun başkan.” dedi. “Şifa olsun.” diye mukabelede bulundum.” ben de. Kalkmak istediyse de kalkmadı koltuğa tekrar yerleşti.

Diğerine göre daha genç olan; kısa boylu, şapkalı, yüzü eski tip jiletle tıraş edilmiş, yüzünün birkaç yerinde top top, tıraşın ikinci perdahında alınamamış, “beyaz” desem değil, “sarı” desem asla değil kıllar bulunan, başının şapkanın kapatamadığı yerinden görünen saçları yağdan birbirine yapışmış sanki ıslak gibi görünen, gözleri kaçmış olduğu çukurda zar zor seçilen, burnundan konuşuyor hissi veren adam da çayını bitirdi.

Elime bir fırsat daha geçmişti Emmi. Birbirini mahkemeye verecek adamlar, her şeye rağmen diğerinin çayı bitmeden kalkmaya yeltenmedi. Adeta iki dostmuş gibi çayını bitiren kalkmak için öbürünün çayının bitmesini bekledi farkında olmadan. Lafı tekrar aldım: “Dışarıdan biri gelip sizin birinize çökse, ilk siz koşarsınız birbirinizin imdadına. Sen anlattıydın bilmem kim emmi; Zilifke’de -Silifke- sergende Kayışlılılar sana çökmüş de aha bu yetişip adamların aldığını yere çalmış, seni heriflerin elinden kurtarmış. Yarın bir gün birinizin mallarının yemi tükense; öteki, evinde sabaha yiyecek bir şey var mı diye düşünmeden, evdeki bulgurunu diğerinin mallarına yem diye göndermez mi? Siz cennet mekân Hafız Hoca dedemden, Hacı Ahmet Hoca’dan, Duzsuz Hoca’dan vaaz dinlemiş adamlarsınız. Aha dedemin yüz yirmi yaşında öldüğünü söylediniz. Dedemin bütün malları burada kaldı. Gozları -ceviz- çırpılmaz ekşisi kesilmez oldu. Hacı Ahmet Hoca’nın kılıcının ardı da önü de kesiyormuş, hani? Gelin bir daha düşünün. Döğüşünü çaldığınız yere kaç mezar sığar? Ele seyir gerek. Eli günü kendinize güldürmeyin.”

Yok, Emmi ne desem ne söylesem boş, ikisinin de az duyan kulaklarına bir şey girmedi. Dinlerini değiştiler dillerini değişmediler. Kasaba siyaseti böyledir. Bu ikisi de seçimlerde bize oy vermedi. Burada barışmaları bize puan kazandırır düşüncesiyle de barışmıyor olabilirler. Çünkü bu ekipten biri nüfus sayımında belediyeye çok ödenek gelmesin diye, -belediye ödenekleri kasabanın nüfus sayısına göre gönderilmektedir.- çocuklarının yarısını yazdırmış yarısını yazdırmamıştı. Son sözüm, “Siz bilirsiniz, gene de mahkemeye gitmeden bir daha görüşelim.” dedim. Şoförü çağırıp misafirleri evlerine bırakmasını söyledim. İncindiğimi göstermek için de makam odasının kapısından yolladım.

Bir müddet sonra bir sabah; kısa boylu, şapkalı adamı belediyede beni bekler buldum. Ben önde kendisi arkada makam odasına girdik. Mahkemeye vermiş öbürünü. Dava konusu yere keşif heyeti gelecekmiş. Kendisinden araba istemişler. O da benden belediyenin makam arabasını istedi. Versen bir türlü vermesen bir türlü, yakıtını karşılaması şartıyla “Olur” dedim. Sabah arabanın yakıtını doldurmuş fakat heyet gelmemiş. Başka bir tarihe gün vermişler keşif için.  

Verilen keşif günü geldiğinde gidip heyeti getirmiş bizim kartalla. Gelen ekip işi bitirmiş, kasabamızın tarihi ve turistik (!) yerlerini ve Sır Barajı’nı gezmiş arabayla.

Hâkim akşam adliyede arabadan inerken bizim şoföre “Yarın başkan yanıma gelsin; gelmezse, resmi aracı özel işlerinde kullanmak ve yandaşlarına kullandırmaktan suç duyurusunda bulunacağım.” demiş Emmi.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme