KAPUYU ÇALAN KİMDİR/Mehmet MUHARREMOĞLU


Uzun İnce Yolculuğumuz: Güneydoğu Rapor Özeti II

Yola çıktım Mardin’e /Düştüm senin derdine… Vay lele lele halime! Mardin’e değil yüreğime… /Mevlam sabırlar versin yarini yitirene/ Ahmet Abi, biz yüz yıllardır yitik yarimizi ararız o dağ senin bu dağ benim! Yarimizi eller mi aldı yoksa biz mi gurbete gittik de yar sılada kayboldu? “Bana gurbet gezdirir kık bin başlık parası” Gurbet gurbet gezenin yüreğinde yağ ne gezer Ahmet Abi?

Sultan Şehmuz yolunda kurbanlar keseceğiz ama yar bize yüzün dönmez Ahmet Abi! Yare gidecek yüzümüz yok aslında. Yarin yüzüne bakacak yüzümüz yok. Bir bakabilsek kirpikleri ok olup kalbimize batacak… Gözleri güneş olup yakacak bizi.. Bilirim bir seher vakti Sultan Şehmuz’un huzurunda kirpiği de gördün sen gözü de… Diyor ki türküde “bülbül kıskanıyor diyar Mardin güzeli”… Sultan Şehmuz’a can kurban, Sultan Şehmuz’un huzurunda divan duran Aziz’e de kurban.

Bahar geldi güller açtı/Şu benim divane gönlüm başıma ne işler açtı/Seherin vakti geçti, sinemi yaktı geçti/ Hazırlanmış gitmeye, Güzel’in vaktı geçti! Güzel olan ne de çabuk geçiyor. İsmail Emmi benim sabah berber arayışımı hayra yormamıştı amma o berberde ben hayatımın hülasasını okudum Ahmet Abi. Mardin sokaklarında Zincirli Medrese’den Ulu Cami’ye uzanan yolculuğun kutlu olsun Ahmet Abi. Kızma Ahmet Abi, biz kenar mahalle çocuğuyuz. Köylüyüz, bir dükkanda bir dolmuşta atmışların yetmişlerin arabesk parçalarını duyunca dizlerimizin bağı çözülür. Düşüveririz oraya. Senin Medresede bulduğunu biz berber koltuğunda, çayhane sohbetlerinde buluruz. Bıttım sabunu gibi eski bir geleneği hatırlatır bize daracık sokaklar. Bıttım sabunu kokar saçlarımız. Çam sabunu kokarız biz Ahmet Abi!

“Ben Kasımiye Medresesiyim. Yeri gelince bir külliye, bazen bir dergah” Bazen eski Mardin’de bir küçük berber dükkanı olurum. Bazen eski berberin İzmir yollarına methiye düzen çırağı olurum. Ustası kadar eski Müslüm Gürses kasetleri dinlerken gözleri eski dar sokakların ötesinde yeni Mardin’den Batı’ya doğru genişleyen yollara dalan bir berber çırağı… Çırak kalmayacak Mardin’de Ahmet Abi; koymuş kafaya, İzmir’e gidip kuaför açacak…

Çıkalım Mardin’den Ahmet Abi… Medeniyet beşiği bu kadim şehrin Arapça Türkçe karışımı türkülerini pek sevmezsin sen. Sen tekdüzelik seversin.

İsyana çağırmalı türkülerin. Mardin medeniyet şehri, isyan etmiyor türküleri, birleştiriyor, sarıyor. Senin Türklerin de sevmez bu ortak kültürü. Camiyle kilise aynı sokakta olur mu hiç(!) Ayrıştırmalı onlar, onun için de aşağı Yenişehir yapmış yeni Mardinliler. Ne Mutlu onlara! Gidelim Ahmet Abi bu yetmiş iki milleti bir arada tutan otantik şehirden….

Harmanımız yerde kaldı bu arada Ahmet Abi!

ARİF ŞAİRİN BENİ ŞAŞIRTAN ESERİNE DAİR/Fazlı BAYRAM


Hamil-i kitabın şairi yakinimdir. Hem de öyle bin dokuz yüz seksenlerin milletvekili kartlarındaki cakalı ve caf caflı laflar gibi değil hakikaten yakinimdir. Yakınlığımız fikri maceramızın benzerliğindendir. Yakınlığımız kenar mahalleliğimizin benzerliğindendir. Yakınlığımız sıkıldık mı sövüşümüzdendir. Güzel sövme sanatlarını seviyor olmamız da bizi yakın kılar.
Lakin bu aziz dost, edebiyat mektebine duhul edişiyle birlikte bir takım karanlık düşüncelere, ayağı yere basmayan hallere kaptırdı kendini.
Şairliğini kibrinden takdirime sunmaz. Sunsa da benim tevazu sahibi olmaya çalışma isteğim, aziz dostun şairliğini değerlendirmeme müsaade etmez. Ancak üstadın bu güzide şiir kitabı ve hakikaten birer sanat eseri olan şiirleriyle alakalı üç beş kelam etmeden de olmaz.
Üstadın şair olma iddiasıyla âcizane 2005 yılında karşılaştım. İstifademize sunulan şiir ‘kokuyordu kızların’ başlıklı serbest, çok serbest şiir. O zaman da eleştirmiştik. Ancak üstadın özelliğidir sokak ağzıyla avam üslubuyla yapılan eleştirilere eşsiz bir gülümseme ışıldatır. Hah ben bu şiiri anladım derseniz de yüzündeki tebessüm yerini eyvah anlaşıldım mı yoksa endişesine bırakır. Eyvah anlaşıldım. Korkma dost bu şiirleri kimse anlamaz. Anladım diyenler seni endişelendirmek maksatlı söyler bunu. Sahi şair neden anlaşılmak istemez ki? Şu eşsiz mısralara bakar mısınız:

“Perşembe günü böyle geçti iyi ki geçti bu beni sevindirdi
Uyuşmuş bir silahın mermisiz kalışıdır bu böyle bambaşkadır
Daha köşeden geçip seyretmeyeceğim neydi o kokuların
Dursun da tek nasıl durursa dursun o kızların neydi o Allahım.”

Şehevi arzularını zorla bastırmış bir lise gencinin düşünceleri gibi görünüşte. Tabi ne anlamlar yüklediğini üstadın bu mısralara biz anlayamayız; özgünlüğün bu kadarına pes doğrusu. Özgün olacağız derken de insan içine çıkamaz olmamak lazım diye düşünüyorum. Üstadın hangi sanat anlayışını benimsiyorsunuz sanat için mi sanat, halk için mi sanat tuzak sorusuna düşmeyişini müşahede ettim. Ancak kitaptan edindiğim intiba sanat için sanat anlayışına daha yakın olduğunu hissettirdi bana. Bence Allah için olmayan sanat bid’attan başka bir şey değildir. Sanat kisvesi altındaki kültür güvesidir, medeniyet piresidir. Sanat ancak kültür ve medeniyete hizmet ettiği sürece Din-i Mübin-i İslamı yücelttiği sürece anlam ifade eder. Haçlı zihniyetinin insanı ancak bir beşer olarak gören; ihtiyaçlarının tatmin edilmesi gereken doyumsuz, nesilsiz ve soysuz dayatmalarından beslenen bir sanatı benimseyebilir miyiz?  Üstat da elbette sanata nasıl bakacağını bilir. Ancak doğru ve zeminli bakışını âcizane ben kitabında pek hissedemedim.
Değerli şair:
Yüreğini ibrahim ateşiyle pişirmiş aziz dost. Biz ham yüreğimizle Yemen yollarında Türkü talim ederken medeniyet coğrafyamızı Türkülerin kanatlarında dolaşırken sen Türküleri Allah’a ısmarlamış, batının örümcek ağı gibi dimağımızı sarıp bizleri maddeye esir eden müzikleriyle hemhal olmuşsun belli ki. Yoksa şu mısraları yazarken kalemin titreyişini fark ederdin.

“Yine bir kız bilir ancak şimdi burada bu kızlar nasıl kokuyordur
Kızlar sarhoştu ayakta duramıyorlardı ben bunu anlıyordum”

Başta da belirttiğim gibi hamili kitabın şairi dostumdur hem de kallavi bir dost. Biz İmam Hatip mektebinde Din-i Mübin-i İslam öğrendik birlikte. Hadis, Tefsir, Kelam, Akaid ilimlerine talebe olduk. Ah o edebiyat mektebi ah. Ne olduysa üstada edebiyat mektebi sonrası oldu yoksa böyle abuk subuk şeyler yazar mıydı bu asım dost. Asımın neslinden olduğumuz dost.
Kitabın başlığına bakar mısınız efendim: “Beni Şaşırt”  Defaatle okuduğum esere göre bu hitab Allah’a yapılmış kanaatimce. Değerli şair şaşırmak için neyi beklemektedir. Ya da nasıl bir şey istemektedir ki şaşırma duygusunu harekete geçirsin? Neye şaşırmak istemektedir? Niye şaşırmak istemektedir? Onun, yüce yaratıcının her eserine her dem şaşırmasını ne engellemektedir? Yoksa maazallah kalbi karardı da hissiyatı mı perdelendi?  Yoksa güneşin her gün doğuşuna ve batışına; ağaçların ölüp ölüp dirilişine; topraktan her hayatın fışkırışına; rüzgâra,  mevsime,  yağmura, insana, berekete, aşka, akla, her an her zerreye; hatta ve hatta sivrisineğin kanadındaki zehre ve karıncanın rızkına şaşırmamak, şaşkınlıktan deliye dönmemek mümkün mü? “Beni şaşırt”ın diğer manasıyla üstadın böyle bir hitapta bulunmuş olması imkânsız. Çünkü şairin macerası Beni doğru yoldan şaşırt Yanlışa yönlendir sapıt hitabına manidir. Allah kimseyi bu manada şaşırtmasın (âmin). Biz mevlamızın Kudreti ve Rahmeti karşısında daim şaşkın, daha uygun bir ifade ile Hayretler içindeyiz.

Allahtan şair şu mısraları kaleme almış da endişelerimizin büyük çoğunluğu ortadan kalakmış. Bu şiirle kafamızdaki sisli fikirler aydınlanmıştır.

Gömlek

Onun terziliği iyidir aslında
Bir gömlekte bir pantolonda
Fakat burada biraz eksik çalışmıştır
Korkuyu tam şurada
Cebin içine kıvırmıştır
Düğme suratsız bir geyik gibi
Ortada kalmıştır
Sabun kaymıştır
Çaresizlik şu güneşle birlikte
Bize biraz daha yaklaşmıştır

Bu şiir tedaisi bakımından tasavvufi bir heyecanı taşır. Bu meyanda bazı şiirler kitaba serpiştirilmiştir. Şairin yüreğine sağlık. Türk edebiyatına böyle bir eser kazandırmış olması hamili kitap şahsımın sevincine sebep olmuştur her şeye rağmen. Üstada saygı ve hürmetlerimi arz ederim. O meyve verdi biz dahi taşladık.


HERCAİ MENEKŞE/ Nur-ucihan KIZMAZ

Gözlerini açtı menekşe
Gülümsedi gökyüzüne
Güneş sarı saçlarıyla
Süpürüp yıldızları

Çoktan çekmişti
Mavi sofrasını dizine
Birlikte uğurladılar
Okul çocuklarını
Ve birlikte dinlediler
Saba makamı tadında
Kuş cıvıltılarını

Sonra beklemeye başladı
Bir yudum sevgiden oluşan kahvaltısını
Fakat heyhat!
Ne gelen var ne giden
Hiç böyle yapmazdı
Dedi içinden

Tamam, susuz yaşanır da
Sevgisiz hiç olur mu?
Yapraklarım okşanmazsa
Canım huzur bulur mu?

Haydi, evin güzel kızı
Haydi hatırla beni
Hatırına açtım ben
Mor çiçeklerimi.

GELENLER YİNE GİTTİ/Metin ACAR


Yolumu düzelttim,
Gelenlere çay demledim
Yol boyunca baktım arkalarından
Su döktüm tekrar gelin diye

Yollar kurudu, izler kurudu
Sahiplendiğim saksıdaki çiçeğim kurudu
İçimden çıkartamadığım bir şeyler oluştu
Yol boyunca bakınca gözlerim daldı boşluğa

Elimdeki su yatağını bulmadı
Gidenler geri dönmedi
Kalanlarsa hep kaldı öylece
Aslında burada değişen hiçbir şey olmadı

Olanlar hep geçmiş gibi
Hiçbir şey hiç değişmiyor gibi
Aydan aya postacı geliyor
Haber verip o da gidiyor

Hâlbuki yolumu düzeltmiştim
Ve her gelene çay demlemiştim
Bir soluk alsınlar diye muhabbet bekletmiştim
Bekleyen muhabbet soğudu
Soğuyan muhabbet yolumu bozdu
Çayım dibine çöktü
Ve gelenler yine gitti


HİÇ BİR KARANFİLE DOKUNMAMIŞLARIN GECESİ/ Mustafa Alper TAŞ


kanar bir yerlerde biliyorsun erken söylenmiş bir sözün belki kararmış perdelerin ıslığı
elini kalbine götürmeden dur sen de herşeyi benim kadar yanlış biliyorsun

bu kuşlar mayısların lekesidir yalnız gümüş tüylerinde güneşi biriktirmek isterler
insan görülmemiş bir hevestir geçirir tırnaklarını düşen bulutlara

yine de yalnız ölür ve saçlarını kiminin hiçkimse taramamıştır ay ışıklarında
konuşurken bir ceylanı boğazlar gibi doldurur yumruklarımı hepsi ama gücenmem onlara

çeşmelerden o vakitte işçiler günün en serin sularını yudumluyordur
en güzel karpuzunu taşıyordur ellerini karanfil yaparak çocuklarını doğrultuyordur

bir güzel zamana karşı doğrultuyordur zeminin beyazladığı dağların ağardığı
bir bayrak tutar gibi sorumlu ve kaybedeceğinden emin savaşların sonunda

işte yanlış biliyoruz sen de ben de kırmızı bir koridorun aydınlığında
bu hayat geç söylenmiş ve rahatça geri alınmış bir sözdür kırmamıştır kimseyi
rahatla


DÜKKÂN MEKTUPLARI (Cuma Kapusu Açık Değil mi?) / Mehmet Muharremoğlu

Cuma Kapusunun taş ustası Hacı Ahmet Eralp’e,
genç şair Mehmet Yaşar’a, gurbetzedeleri temsilen Ufuk Türk’e,
kendi memleketinde dükkan gurbeti yaşayan Oflu Süleyman’a,
Cuma Kapusu’nu ileri karakol nöbeti hassasiyeti  ile bekleyen Komutan’a
Ve Cuma kapusunda kıyama duranlara….

Cuma Kapusu’nın Her Daim Açık Olduğunu Beyan



Cuma Kapusu’nı açmak kolay değildir. Zaten sen Cuma kapusunu açamazsın; Cuma kapusu sana açılır. Kime ne zaman açılır, kime kapanır; onu da bilemezsin. Gidip kapının önünde diz çöküp beklemen gerekir. Açılırsa girersin, açılmazsa beklersin. Yıllarca bekleyenler vardır kapının eşiğinde; kapı onlara açılmamıştır. Bazıları da vardır ki kapı onlara hep açıktır; önünde beklerler de açıldığından haberleri yoktur.
Kimileri vardır; kapı ardına kadar açılmıştır ama adım atıp girmeye cesaret edemez. Kimisi vardır; Allah korusun açık kapıyı kendisi kapatır da döner gerisin geriye. Kimisi vardır kapıdan girer, buğdaya talip olur. Kimisi vardır himmet istemeye dili varmaz. Bazı devletliler de vardır ki kapıdan girer başköşeye kurulurlar. Başına konan devlet kuşundan haberleri olmaz. Etrafına bak, görürsün onlardan bazılarını. Gerçi devlet kuşunun gölgesiyle ilgileri de yoktur onların; huma kuşunun peşine takılmışlardır, kuşun sesine doğru giderler. Onların derdi kapıda olmaktır.
Kapılar vardır, önünde beklenir. Kapılar vardır önünden geçilip gidilir. Kapılar vardır; zorlanır ama açılmaz. Kapılar vardır ardına kadar açıktır. Cuma kapusu varabilene açıktır.

Cuma Kapusuna Varma Edebini Beyan
Diyorsun ya “yolla birlikte yol olmak”… Bilirsin ki her yol da Cuma kapusuna götürmez insanı. Cuma kapusuna varmak için gideceğin yolu bilmek gerekir. Derler ki niyetini doğru alırsan öğretilir sana yolun gizli sırları. Niyetini doğru almak silah kuşanmak gibidir. Silahı düşmana atmak için kuşanırsın. Kolay iş değildir. Acemi ya da usta olmak değildir mesele. Mesele elinin titreyip titrememesidir. Silah kuşanmaktan maksat, atınca vurmaktır. Atınca vurmak için tereddüt etmemek gerekir. Talim gereklidir amma yürek yoksa, feraset yoksa, kırk yıl talim etsen gene karavana atarsın. Niyet, karanlıkta parlayan işaret fişeği gibidir; gitmek istediğin yere götürür seni.
Niyetini yolda unutmamalısın. Bir su başında dinlenmeye oturdun. Bir çay, sigara içtin. Kalktın, yola revan oldun. Niyetin yanında mı? Kontrol et. Doldur boşalt istasyonunda kaydını yaptır. Şarjörlerinin eksik mi tam mı olduğuna bak. Bazı askerler tesbih imamaesi yapmak için şarjörden kurşun aşırmış olabilir. Tel örgüleri de kontrol et; bakır telden güzel tesbih örülür.  Kolay işlenir. Parasız kalan tamirci çıraklığından gelme askerler, sigara paralarını çıkarmak için telleri kesip tesbih yapabilir. Şarjör yamuksa değiştirilmesini iste. Niyetini tazele, canlı tut ki nöbette üşümeyesin.
Uyurken niyetini kontrol et, uyandın gene bak. Niyet anka kuşu gibidir. Gaflette bulundun, komşunun bahçesindeki kiraz ağacına daldın. Yolda dut gördün dut yemeye durdun. Niyeti ürkütürsün, uçar gider, ara ki bulasın ondan sonra. Niyet çok naziktir, çok hassastır. “Dünya mutfakları”na dalarsan niyetini yenilemen gerekir. Boş bulunup yoldan kalmamak için annenin sabah namazından sonra dualı elleriyle hazırladığı tereyağında hafif kızarmış kırma dürümü ile taze soğanlı çökelik dürümünden mürekkep azığını beline bağla. “Anne azık da neyimiş” diyenlerden olma.
Yola azıksız çıkılmaz unutma. Cuma kapusuna varmanın şartlarından biri de azıktır. Heyben yanında olacak. Yüreğini atacaksın heybeye. Arada bir ustasına götürüp bileyleteceksin, cilalatacaksın.
Türlü türlü kapılar vardır. Çeşit çeşit… Ahşabı, çeliği, sürgülüsü, gurlaplısı, tokmaklısı, demiri, tuncu… sırlısı, aynalısı… eniklisi, cücüklüsü… Numarasına iyi bak, adresini tekrar kontrol et. Her gördüğün kapuyu Cuma kapusu belleme.
Bir de bazı kapıların ardında başka kapılar daha vardır. Bütün kapıları geçmen gerekir Cuma kapusuna varabilmek için. Bilgisayar oyunu değil bu dikkat et. Yeniden başlayamazsın. Cuma kapusuna varamadan “game over” yazmasın.
Mesele Cuma kapusunu açmak değil arkadaş, sen hâlâ anlamadın mı? Cuma kapusu açıktır ama çokları kapalı olan diğer kapıları zorlarlar. Cuma kapusunun açılması, yeni mağaza açılışı haberlerinde gördüğün, kampanya dönemi kapının açılışına da benzemez. Cuma kapusunun da kampanyaları vardır ama yararlanmak için sadık müşteri olmak gerekir.  Ancak özel müşterileri yararlanabilir. Sen iyi bilirsin; “VIP” adamları girer ancak o kapıdan.
Mesele Cuma kapusuna varmadadır. Kapının eşiğine varabildinse ne mutlu sana. Nimet içindesin demektir. Bir de Cuma kapusuna gidemeyenler vardır. Bunlar da kısım kısımdır. Bazıları başka kapıların önünde bekleştiği için Cuma kapusuna varamaz. Bazıları yolda kalır türlü sebepten. Bazıları şehrin dağdağasında yiter gider. Bazıları ekran kapısını gözler. Bazıları dağa vurur kendini. Mağara arar. Bazıları girdiği mağarada zehirlenir. Her mağara da Cuma kapusuna çıkarmaz insanı.
Bazılarının nefesi yetmez Cuma kapusunun eşiğine çıkmaya. Kurban olmayı gerektirir içeri girmek. Cesaret ister. Her babayiğidin harcı değildir. Bazıları da kaçak tütünden kesilir.
Cuma kapusundan girmenin de yolu vardır. Hızlı girmeye kalkma; kafanı kolunu kırarsın. Hani cam kapılar vardır, açık zanneder de cama çarparsın ya. Girip çıkarken eğil. Başını çarpmayasın.

Cuma Kapusuna Varamayanların Hâlini Beyan
“Mavi yelek mor düğme/Yine düştün gönlüme
Her gönlüme düşende kan damlar yüreğime”

Cuma kapusuna varamayanların hâli perişandır. Bir sızıdır Cuma kapusu yüreklerinde. Gitmek isterler, yola çıkamazlar. Yola çıkarlar varamazlar. Niyet alamazlar bir türlü. Cuma kapusuna varamamak gurbette kalmaktır. Gurbete düşmektir, taşra düşmektir vatandan.
Cuma kapusuna varamayanlar geceleri rüyalarında kapılar görürler. Kapı açılırken uyanırlar can havliyle. Hayallerinde hep Cuma kapusunun önünde görürler kendilerini. Kışla kapusunda bekleyen Yemen şehidi anası gibidirler. Oğlunun gelemeyeceğini bilir ama bir umut bekler… ya çıkar gelirse diye. Bir tıkırtı duysa kan uykusundan uyanıp kapıya atar kendini. Cuma kapusundan ırak kalmak acıklı bir durumdur.
Cuma kapusuna giden yollar uzundur, dardır, çıtırıktır, dumanlıdır. Yola çıkanlara selam olsun. Cuma kapusuna varanlara selam olsun.
Cuma kapusuna varamayanlar…. Garip olanlar. Cuma kapusunda garip olmak başka; Cuma kapusuna gidemeyip garip olmak başka. Cuma kapusunda gariplik, dışarıda sultanlıktan yeğdir. Cuma kapusuna gidemediysen gasgarip kalmışsın demektir.
Cuma kapusuna varanlar, bu kapıdan olup da kapıya varamayanlara, yetişemeyenlere dua edeler. Gurbette kalıp da “ah vatanım” diye âh-u zâr eden Cuma kapusu gurbetzedelerini dualarında analar. Ola ki yollar onlara da açıla, yürekleri bir nebze olsa ferahlaya.
Cuma kapusuna varan dostlar, gurbetteki dostlarının arkasından konuşmayalar. Cuma kapusu gibi mübarek bir kapıda kıyl-u kaal olur mu hiç! Dostların dedikodusunu yapmak olur mu? Müzeverlik, hatırlamaya, duaya vesile ise âmennâ. Amma dostlarını unutanlara ne demeli? Bunlar “yaşar” mı; yaşarsa hangi formal kokuları içine çekerek yaşar? Cuma kapusuna varamayanların gönlü kırıktır zaten. Gurbet elde Cuma hangi takvimde yaşanır, Cumartesi hangi takvimde; sen ne bileceksin? Bir de sen unuttun mu dostunu, gaiplik kararını vermişin demektir. İnsan yitiğini aramaz mı? Yarini yitiren uğrun uğrun arıyor, senin dostun yitik “piyasa”da geziyorsun; kimse oturmasın diye yerine paltonu bırakıp hava almaya çıkıyorsun. Bırak da parke taşlarıyla belediyeciler ilgilensin. Her Cuma kapusunda dostları için “of” çeken, sırtında taş çuvalı taşıyan er alplerden ibret almalısın. Ufuklara doğru bir bak, serhat boylarından geçen kara trenlere hiç değilse el salla. Şehrin cangıllarında, ekran önlerinde tutuklu kalmış dostlarını hatırla. Biraz hüzünlen!
Cuma kapusunda olmanın keyfini, sürurunu süreceksin tabi canım kardeşim. Oraya varabiliyorsan ne mutlu sana. Cuma kapusuna varmak erlik ister. Erlik, adamlık, çalışanın hakkıdır. Eyvallah. Fakat bir de maddeten Cuma kapusunda olduğu halde ruhen orda olmayanlar olabilir. Adam Cuma kapusunda ama ruhu baraj kenarında balık tutuyor! Buna ne diyeceksin? Bir de bedenen orda olmayıp da ruhen Cuma kapusundan ayrılmayan erler vardır. Onlara selam durur hürmet ederiz.

Cuma Kapusunu ve Kapuda Durmayanların Halini Beyan

Cuma kapusu aşktır, vardıkça muhabbetin çoğalır. Varmazsan kalbin katılaşır. Kuru kütüğe dönersin. Kış gecesi hem ışık, hem ısınma amaçlı yaksalar çıtırtın çıkmaz. Kütüğün bile bir derdi vardır; çıtırdar durur sabaha kadar.
Yıllar önce Sükûti dostumuzdan Müslüm Gürses’in bir sözünü bir benzetmesini dinlemiştim: “Taşa katı derler; halbuki taş bile yosun tutar, yumuşar, erir” Cuma kapusuna varmadınsa yüreğin taştan katı kalırsın.
Cuma kapısı hasreti diğer hasretlere benzemez. Gidemediğinde, kapıya varıp duramadığında yüreğin ezilir. Kanın çekilir. Ayaklarında derman, gözlerinde fer kalmaz. Olduğun yere yığılırsın teh çıhını[1] gibi. Zaten Cuma kapusuna gidemiyorsan teh çıhınından farkın yoktur. Sen istediğin kadar, “hayır ben ravanda şerbetiyim” de! Yığılırsın, kalkmak istersin kalkamazsın. Yürümek istersin, ayakların seni taşıyamaz. Yürüsen ayağın küçük bir taşa takılır. Doksanlık ihtiyarlar gibi adım atacak mecalin yoktur. Gözün yoldadır, gelen giden de olmaz. Kendi dünyanda, küçük odanda yapayalnızsındır.
Cuma kapusu paratonerdir. Seni belalardan, kalabalıklardan korur. Cuma kapusuna varmadınsa başın beladan kurtulmaz. Ayağına kelebek konar, kulağını arı sokar, burnunda sivilce çıkar, işin rast gitmez.
Cuma kapusu dert kapısıdır. Derman derdin içindedir. Cuma kapusuna varmadınsa dermansız derde tutulursun. Cuma kapusu ince hastalıktır, hüzün kapısıdır. Cuma kapusuna varmadınsa ağır hastalığa tutulursun hüznün kaybolur. Neşen de kalmaz. Kuru ota dönersin.
Cuma kapusu “öte”ye açılan kapıdır. Cuma kapusuna varmazsan ötelenirsin. İtilir kakılırsın. Kendi kendinin yabancısı olursun. Kendi evinin namahremi olursun.
Cuma kapusu hayattır. Varmazsan kuru dala dönersin. Tahta parçasından farkın kalmaz. Pet şişe gibi yüz yıl güneşte kalsan güneş seni yakmaz.
Cuma kapusuna vardıysan sısrılsıklam ıslanırsın. Tertemiz olursun. Suya kanarsın. Cuma kapusuna dilin damağına yapışmış olarak varırsın; buz gibi kaynak suları içer dönersin. Yenilenir, gürleşirsin. Gücün kuvvetin yerine gelir. Cuma kapusuna varmadıysan susuz kuyuya düşmüşün demektir. Susuz kuyuya atılmış taş misali baş aşağı düşersin. Kuyunun dibinden “com” sesi değil, “tong” sesi gelir. İstediğini seç artık; ister taş ol kuyuya atılan, ister susuz kuyunun dibi.
Cuma kapusuna vardıysan kimyasal karışmamış suda oynaşan balıklar gibi neşelenirsin. Heyecandan kendini karaya atsan bile bir mübarek el seni avucuna alır, okşar suya geri salar. Cuma kapusunda durmadın mı, fabrika atığı karışmış suya düştün bil. Ağzının tadı tuzu kalmaz. Ha karaya vurmuşsun ha suda yaşamaşsın. Hayatını bitirirler. Cuma kapusuna varamazsan eğer, Temmuz ortasında suyu çekilmiş gölde can çekişen balığa dönersin. Kalan birkaç damla suya atlarsın, asitli; karaya başını vurursun, azotlu.
Cuma kapusu, kimyasallarla zehirlenen dünyada “ilk el” kalabilmiş otantik kabile toprağına benzer. Kendini kapının eşiğine atarsan güvende olursun. Oraya antropologlar giremez.
Cuma kapusu temmuzda bitkilere can suyu olan yaz yağmuru; ekin filizleri üzerine ocakta yağan kardır. Nisanda kar kalktığında filizleri olduğu gibi yemyeşil görürsün. Cuma kapusuna varamadınsa küresel ısınmaya maruz kaldın demektir.
Cuma kapusuna varmadınsa yuvasız kuşlar gibi kalmışın parakende. “öldüğüme gam yemem/mezarda daşım garip”…
Kapuya varmak için yola çıkanlara, kapuya varanlara, kapuda duranlara selam olsun.
7 Kasım 2014 Cuma
Tekerek Yolu, Kahramanmaraş.


İlave Beyan I: Kapıların Hallerini ve Kapılar Karşısında İnsanların Durumlarını Beyan Eder
Muhterem okuyucu, Cuma kapusunu bilmeyenler, manasını bulamayanlar için, “dışarı” gurbetinde bulunanlar için kapıların halleri hakkında kısa bir izahat yapmak iktiza etti.  Kapılar türlü türlüdür. Hane kapıları, hastane kapıları, hapishane kapıları, mektep kapıları, cami kapıları, kale kapıları, kışla kapıları, vs…. Bunlar fiziki mekanları dışarıdan ayıran ve içerinin mahremiyetini muhafaza eden kapılardır. Bir de manevi mekanlar vardır. Her birimizin içevi yok mudur? Gönlümüz, yüreğimiz bizim içevlerimiz ise bu mekanların da bir kapısı olmak gerekmez mi? İşte Cuma kapusu, içevlerimize açılan, yüreklerimizi sokaktan ayıran, dünyadan ayıran sırlı bir kapıdır. Cuma kapusu gönlümüzün mahremiyetini muhafaza eder.. Bu kapı, insanı olgunlaştıran irfan mekteplerine açılır. Meşrebe, mezhebe, yapıya göre faklı türleri vardır onun da. Cuma kapusu, bütün bu kapıları ifade etmek üzere hem genel isim olarak hem de bu kapılardan birini ifade etmek üzere özel bir dost meclisnin ismi olarak kullanılmaktadır.
Kapılar karşısında insanların durumu da türlü türlüdür. Bazıları kapıdan bîhaberdir. Kapı da ne ola der. Kale kapısını görmek için kaleye tırmanır, eski evlerin kapılarını resmeder. Kendi içevinden habersizdir. Gönül kapısını bilmez, paldır küldür dalar içeri. Hane kapısına alarmlı kilit taktırır da gönlünü dışarıya muhafaza etmek için gönül hanesinin kapısını kapatmayı bilmez. Kapıyı bilmediği için gönlünü açmayı da bilmez. Onun  içevinde kapı değil, kapakçık vardır. Tıkandı mı kalp krizi geçirir.
Cuma kapusunun kapalı hali yoktur. Ama herkese farklı zamanlarda açılır. Bazıları için ığdırık olabilir. Bunların da kapı önündeki halleri farklıdır. Bazıları ığdırık kapıdan çeri bakar, imrenir ama içeri giremez. Bazıları merakından kafasını uzatıp bakar geri çekilir. Bazıları için açıktır, onlar görmezler. Bazıları da içeri girmiştir farkında olmaz. Yakıp yıkıp geçer gider.

Allah bizi Cuma kapusunu bilenlerden, kıymetini bilenlerden eylesin. Allah bizi bu kapıdan ayırmasın.


[1] Muhterem okuyucu, “teh çıhını” ifadesi Maraş yöresinde kullanılan mahalli bir deyimdir. “Yere çökmüş, yığılıp kalmış gibi” anlamında kullanılır.  Teh, yöreye has kabarcık üzümünün -dalından koparılmadan önce-  salkım üzerinde güneşte kuruyan tanelerini ifade eder. Bağbozumu sırasında üzümün suyu sıkılmadan önce bu kuruyan taneler ayrılarak bir bez arasında ya da çuvalda biriktirilir. Bezin köşeleri toplanarak bağlanır ve kışın ayran ya da yoğurda katılmak üzere kilere kaldırılır. Tadı kuru üzüme benzer ama tam olarak kurumadığı için kuru üzümden biraz yumuşaktır. Dolayısıyla bezde ya da çuvalda basık ve yığılmış şekilde durur.  Benzer şekilde “teh çuvalı” ifadesi de “yere yapışan, yığılıp kalan” anlamında kullanılır. 

                                                            
***

KAPUYU ÇALAN KİMDİR?


Uzun İnce Yolculuğumuz: 
Güneydoğu Rapor Özeti III

“Bu dağlar meşe dağlar, vermiş baş başa dağlar. Yarim küsmüş gidiyor, koymayın aşa dağlar” Geldik mi Şırnak’ın kuş uçmaz kervan geçmez dağlarına Ahmet Abi? Gabar, Namaz… Dik yamaçlara tırmanırken Şırnak türkülerinin Urfa-Erzurum arası içerlek havasının seni çarptığını söylemeden edemeyeceğim. Yoksa Namaz Dağları’nın yamacında Polonya’nın kültürel meselelerini, din devlet, demokrasi anlayışlarını niye tartışasın ki! Her ne kadar “ideolojik şehir” desen de kabul edelim abi, türkülerinin tınısı seni çekiyor bu şehrin. Ne de olsa sarp dağlar, derin çaylarla örülü bir şehir. Mardin gibi önü açık değil. İnsanlığın dıramının dağlarla çevrildiği, türkülerin Botan çayı gibi derin ve uğultulu aktığı bir şehir burası.

Bülbüller düğün eyler/bilmem ki ne gün eyler/ben feleğe neyledim/bana bildiğin eyler/ Bilirim Ahmet Abi, senin de felekle bir hesabın vardır. Devasız dertlerin vardır. “bana bir sevda geldi, başımdan savabilmem” Görürüm ki senin de başında “bu millet” dediğin bir sevda vardır. Başından savmak ne mümkün! Bin miligramlık türkülerinle “yedi yıl yerde yatsan” bu aşk seni çürütmez, diri tutar. O zaman gel yolda barikat kurup üstümüze molotof atan arkadaşlara, dostlara aslında aynı milletten olduğumuzu belirten şu türküyle veda edelim: “Dereler buz bağladı/Avcılar iz bağladı/beni bir gelin vurdu/yaramı kız bağladı.”

Bu molotof atıp lastik yakan yeni yetmeler ya bu türküyü Okan Murat Öztürk’ten dinlememişler ya da yürekleri yanlarında değil. Şırnaklı olup da bu türküyü dinlemeyen, dinleyip de kolunda benzine, gaza uzanacak mecal kalan, o mecali bulduysa molotofu kolunda patlatmayan delikanlıya eyvahlar olsun!

Şırnak, Avşar kızı, ak daş, Kırşehir’de Hacı Bektaş, Konya’da Mevlana, bayram günü… bunların hepsi Şırnak türkülerinin anahtar kavramları Ahmet Abi. Hangi yeni yetme ideolojik adam, aşkın önünde durmayı, bu derin akan berrak suyu geri çevirmeyi göze alabilir? Hangi ideoloji, Botan’a kapılıp giderken Konya’da Ulu Mevlana’dan, Merzifon’da Piri Baba’dan, Kırşehir’de Hacı Bektaş’tan himmet isteyen, “Mevlam şu taşa bir can ver” diye yalvaran bir garibin sesini kesebilir? Hangi seküler ferman, gözyaşının toprağa düştüğü andaki feryadın önüne geçebilir?

Şırnak ideolojik şehir falan değil Ahmet Abi. Anadolu’nun bütün şehirleri gibi yerin altındakilere de yerin üstündekilere de ağlayan bir şehir. Gurbeti olan, gurbeti bilen ve gurbeti yaşayan bir şehir. Ola ki gidenin gelmiyor olması kalanları biraz daha hırçın yapıyordur. “Eşimden ayrıldım, gözyaşım durmaz/yaralı ceylanım, avcılar vurmaz/vefasız o zalim halimi sormaz/yar ayrı ben ayrı şu yad ellerde/Dertliyim, ağlarım gözüm yollarda/
Gözü Namaz Dağları ile Gabar Dağları arasında kıvrıla kıvrıla gelen yolda yarini, milletdaşını beklemektedir Şırnak. İster arı duru Anadolu Türkçesiyle söylesin, isterse ideolojik olmayan ana dilinde öz Kürtçesiyle söylesin, Şırnak bu milletin ortak kaderi için ağıt yakmaktadır. Bu milletin duygularını sömürenler, yel esip toz kalktığında alttan akan derin damarın aynı coşku ve aynı derinlikte aktığını göreceklerdir.

Yorulduk Ahmet Abi. Şırnak’ın dik yamaçları yordu bizi. Şurda Veysel Karani Hazretleri’nin ziyaretgahında duralım biraz. Soluklanalım. Bir çay içelim. 

Şu var ki, harmanı kaldıramadık Ahmet Abi. Gem dönmeye devam ediyor. Gün akşam oldu. Harmanı toplamalıyız şimdi. Saçtığımız sapı toplayıp üstünü örtmezsek gece gene çiğ yağar üstüne, garbiler. Gündüz gene öğütemeyiz.

Toplayalım harmanı. Üstüne bir naylon örtelim. Mevsim güze dönüyor. Bir de yağmurlar başlarsa hiç kaldıramayız harmanı. Yarın sapı biraz güneşletip öğlen koşarız gemi.

Soluklanalım Ahmet Abi, bir çay içelim. Siz de bir şeyler atıştırın. Açlığın verdiği aceleyle hırsınızı öküzlerden çıkarmayın. Yazıktır hayvanlara. Sonra “gemin, harmanın sırası mı şimdi ey Türk” diye bana da kızmayın. Nerden geldiyse geldi kuruldu işte harman yazının ortasına. Zaten genelde en düz ve her taraftan kolay ulaşılabilir yer olduğu için, harman yazının ortasına kurulur Ahmet Abi.

Çay içelim Ahmet Abi.


***

(Uzun İnce Yolculuğumuz: 
Güneydoğu Rapor Özeti II)

Yola çıktım Mardin’e /Düştüm senin derdine… Vay lele lele halime! Mardin’e değil yüreğime… /Mevlam sabırlar versin yarini yitirene/ Ahmet Abi, biz yüz yıllardır yitik yarimizi ararız o dağ senin bu dağ benim! Yarimizi eller mi aldı yoksa biz mi gurbete gittik de yar sılada kayboldu? “Bana gurbet gezdirir kık bin başlık parası” Gurbet gurbet gezenin yüreğinde yağ ne gezer Ahmet Abi?

Sultan Şehmuz yolunda kurbanlar keseceğiz ama yar bize yüzün dönmez Ahmet Abi! Yare gidecek yüzümüz yok aslında. Yarin yüzüne bakacak yüzümüz yok. Bir bakabilsek kirpikleri ok olup kalbimize batacak… Gözleri güneş olup yakacak bizi.. Bilirim bir seher vakti Sultan Şehmuz’un huzurunda kirpiği de gördün sen gözü de… Diyor ki türküde “bülbül kıskanıyor diyar Mardin güzeli”… Sultan Şehmuz’a can kurban, Sultan Şehmuz’un huzurunda divan duran Aziz’e de kurban.

Bahar geldi güller açtı/Şu benim divane gönlüm başıma ne işler açtı/Seherin vakti geçti, sinemi yaktı geçti/ Hazırlanmış gitmeye, Güzel’in vaktı geçti! Güzel olan ne de çabuk geçiyor. İsmail Emmi benim sabah berber arayışımı hayra yormamıştı amma o berberde ben hayatımın hülasasını okudum Ahmet Abi. Mardin sokaklarında Zincirli Medrese’den Ulu Cami’ye uzanan yolculuğun kutlu olsun Ahmet Abi. Kızma Ahmet Abi, biz kenar mahalle çocuğuyuz. Köylüyüz, bir dükkanda bir dolmuşta atmışların yetmişlerin arabesk parçalarını duyunca dizlerimizin bağı çözülür. Düşüveririz oraya. Senin Medresede bulduğunu biz berber koltuğunda, çayhane sohbetlerinde buluruz. Bıttım sabunu gibi eski bir geleneği hatırlatır bize daracık sokaklar. Bıttım sabunu kokar saçlarımız. Çam sabunu kokarız biz Ahmet Abi!

“Ben Kasımiye Medresesiyim. Yeri gelince bir külliye, bazen bir dergah” Bazen eski Mardin’de bir küçük berber dükkanı olurum. Bazen eski berberin İzmir yollarına methiye düzen çırağı olurum. Ustası kadar eski Müslüm Gürses kasetleri dinlerken gözleri eski dar sokakların ötesinde yeni Mardin’den Batı’ya doğru genişleyen yollara dalan bir berber çırağı… Çırak kalmayacak Mardin’de Ahmet Abi; koymuş kafaya, İzmir’e gidip kuaför açacak…

Çıkalım Mardin’den Ahmet Abi… Medeniyet beşiği bu kadim şehrin Arapça Türkçe karışımı türkülerini pek sevmezsin sen. Sen tekdüzelik seversin.

İsyana çağırmalı türkülerin. Mardin medeniyet şehri, isyan etmiyor türküleri, birleştiriyor, sarıyor. Senin Türklerin de sevmez bu ortak kültürü. Camiyle kilise aynı sokakta olur mu hiç(!) Ayrıştırmalı onlar, onun için de aşağı Yenişehir yapmış yeni Mardinliler. Ne Mutlu onlara! Gidelim Ahmet Abi bu yetmiş iki milleti bir arada tutan otantik şehirden….
Harmanımız yerde kaldı bu arada Ahmet Abi!



***


(Uzun İnce Bir Yolculuğumuz: 
Güney Doğu Raporu Özeti-I)

Dündar arıyor, bakmıyorum. Taşer arıyor bakmıyorum. Birazdan Hoca arayacak onun telefonuna da bakmayacağım. Kamil arkadaş e-posta atacak, görmeyeceğim. Bir Urfa türküsünün kılavuzluğunda peşine takıldık Ahmet Abi, Güneydoğu’yu geziyoruz.

Gezdiğimiz Güneydoğu değil Ahmet Abi; kendi varlığımızın çetrefil, isyankar coğrafyalarını geziyoruz. Bir rüyadayız Ahmet abi. Bir gemin[1] üstündeyiz. Güneşin yükselmesiyle, garbinin kalkmasıyla öküzü koşmuşuz geme. Sabahtan öğle sonuna kadar dişi dökülmüş bir gem tahtasının üstünde saat yönünün tersinde harman sürüyoruz. Uyukluyoruz Ahmet Abi gem tahtasının üstünde. Uyukladığımız sırada bir rüya görüyoruz. “Elin elimde olsun kapı kapı dilenmeye razıyam” derken gülümüz suya düşüyor. Eğilip gülü alacakken “Öküz sıçtı! Öküz sıçtı” naralarıyla uyanıp fırlıyoruz gem tahtasının üstünden. Öküzler ürküyor. Biz bir tarafa gem tahtası bir tarafa fırlıyoruz. Tarla komşumuzun muzipliği üstünde yine, uyukladığımızı görmüş.

Akşama kadar gem tahtasının üstünde saat yönünün tersinde dönüp duruyoruz. Sapı samana çeviremiyoruz Ahmet Abi! Kırmızı buğday ayrılmıyor sezinden. Başağı taneye çeviremiyoruz. Dönüp duruyoruz gemin üstünde. Bir kuru sevdaya zay ettik ömrümüzü Ahmet Abi.

Daracık sokaklarda peşinden geliyoruz. Sen medeniyet köklerinin izini sürüyorsun. Hz. Eyyup A.S.’ın sabırla sınandığı kuyulara inip çıkıyorsun. Hz. İbrahim A.S’ın Firavunun zulmünden korunduğu mağaraya sığınıyorsun modern çağın firavunlarından korunmak için. Ateşin “serin ve selamet” olduğu ve yakmadığı Balıklı Göl’de balıklarla birlikte atılan buğday tanelerine koşuyorsun. Ben elimde buğday taneleriyle kalakalıyorum. “Ayrıldım gülüm senden gülüm senden/Saçı sümbülüm senden/ Aramıza dağlar girse yar yar…/Kesilmez yolum senden güzel ey…yar yar..”

Buğdayı başaktan, sapı samandan ayıramıyoruz Ahmet Abi. Garbilemiş, diyor komşu. Bekleyeceksin, garbinin geçmesini bekleyeceksin, sap kuruyacak iyice. Kaldık mı yağmura borana… Bir rüya görüyoruz gem tahtasının üstünde. Yükler sarılmış atlara, göçler dizilmiş yola… Uyku uyanıklık arasında harmandan saman yemeye çalışan öküze çubuğu gösterip geme koşulmasını sağlıyoruz. Karıştırıp karıştırıp sapı çiğnemeye devam ediyoruz…
Uzakta bir adam harman savuruyor…



[1] Sayın okuyucu, her alanda olduğu gibi 80’li yılların sonlarından itibaren teknolojinin gelişmesi ve yaygınlaşması ile birlikte geleneksel saman öğütme ve tahıl ayrıştırma aracı gem tahtası da tarihe karıştı. Bu nedenle yeni nesil için ve kentli okuyucular için gem tahtasını ve çalışma prensibini açıklama gereği hasıl oldu. Traktörün tarımda yaygınlaşmadığı ve sadece Çukurova’ya has bir araç olduğu eski devirlerde, Türkiye’nin bir çok coğrafyasında tahıl ürünleri sap ve samanından “gem sürmek” ya da “harman sürmek” yolu ile ayrılırdı. Şöyle ki: yaklaşık 2 mt boyunda ve 40-50 cm eninde ucu hafif havaya kalkık bir tahta vardır ki adına gem denir. Bu tahtanın altına “gem taşı” denen sivri özel küçük keskin taşlar döşenir. Çapı iki öküzün koşulduğu bu tahtayı rahatlıkla döndürebileceği genişlikte ve dairesel şekilde oluşturulan harmanda buğday vb. saplar yayılarak yaklaşık bir hafta boyunca öküzlerin ya da atın koşulduğu gem, bu sapların ve samanın üstünde döndürülerek yaklaşık 2-3 dönümlük tarlanın hâsılatının tanesi samanından ayrılır idi. Yumuşatma işlemi bu şekilde tamamlandıktan sonra uygun kuvvette rüzgar beklenerek tane ile saman “harman savurmak” yöntemi ile birbirinden ayrılırdı. Aşağı yukarı 3-4 gün de savurma işlemi sürer ve 2-3 dönümlük bir tarlanın ürünü yaklaşık 10 günde tarladan kaldırılabilirdi. Bundan sonraki aşama ise hayvanların yiyeceği olan samanı tarladan eve götürmektir. Bu taşıma işlemi de hayvanlarla yaklaşık 10 gün sürecektir. Bu işlemlerin Ağustos’un son günlerine kaldığını düşünürseniz yaz yağmurlarına yakalandığınızda, günlerce harmanı yerden kaldıramazdınız. “Garbilemek” ise gece sabaha karşı nem oranının fazla olması nedeniyle çiğ düşmesi ve sabah harmana yumuşatmak için açılan tahıl saplarının ıslak olması nedeniyle çabuk kırılmayıp ufak parçalara ayrılmasının zorlaşmasıdır. Bu hem tanenin samandan ayrılmasını zorlaştırır hem de samanın uygun vasıfta yumuşamasını engeller. Şimdi yazıya dönebilirsin sayın okuyucu. 


Devamı edecek...


***

KUZU OLDUM MELEDİM ARDINSIRA

Arkandan gittiğim zaman hep seni seyredebiliyorum. Böylece ezkaza yabancı bakışlarla karşılaşmaktan korunuyorum. Karşıdan gelenler de ilk seni gördüklerinden hem karşıdan gelen hem de ben namahreme bakmanın kalbe vereceği zararlardan, zulümâttan korunmuş oluyoruz. Hem de ben yol boyunca seni görüyorum önümde. Evlendik evleneli iyi bir koca oldun Hoca. Ben hep sana kalalandım. Geniş omuzların bana hep güven verdi. Ömür boyunca kuluncun beni namahrem bakışlardan korudu. Biliyorum, şimdi köşeye gelince duraklayıp ardına bakacaksın. Bu bakışta ben, gözlerindeki ışığı, mutluluğu göreceğim. Havalara uçacağım. Bazen de unutur gidersin. Yetişemem sana. Elim ayağıma dolaşır. Celalleneceksin diye korkarım. Neyleyim Hoca, gayrı ihtiyarladık. Eski çevikliğimiz kalmadı. 
Adam yol boyunca selam verip selam alıyordu. Kadın adamın ayaklarını izleyerek ona ayak uydurmaya çalışıyordu. Adam bir dükkana girdiği zaman kadın kenarda durup bekliyordu. Adam dükkana girmeden önce bazen geri dönüp kısa sorular soruyordu kadına. Kadın kısa cevaplar veriyordu. İkisi arasındaki konuşmayı ancak ikisi anlayabilirdi. Yanlarından geçerken ne konuştuklarını anlamak mümkün değildi. Bazen de kadın bir şeyler diyordu. Adam “olur” diyordu. Yüzlerinde anlayış ve uyumun ahengi vardı. Ne çok sert konuşuyorlardı, ne de çok yavaş. Sonra gene yürümeye devam ediyorlardı.
Göz açıp gördüm. Seni gördüm. Anam “Allah bir yastıkta kocatsın kızım” dedi. “Allah erini başından eksiltmesin” diye dua etti. Babam “hayırlı mübarek olsun kızım” dedi. “Kocanın sözünden, izinden dışarı çıkma. İzin almadan dışarı çıkma.” Ben izinden dışarı çıkmayacağım da sen maşallah dinçsin daha hoca, e benim ayaklarımın eski feri kalmadı. Sonrasını biliyorsun. Sana “Efendi” dedim. “Hoca” dedim. Sen mahallenin Vezir Hocası’ydın. Onun için ben de insan içinde sana “Hoca” diye hitap ederdim. Anamızdan öyle gördük. Anam rahmetliğin babamı adıynan çağırdığını hiç hatırlamıyorum. Ev içinde bazen “herif” derdi. Dışarıda ya “çocuklarımın babası” demiştir, ya “kendi” demiştir ya da “efendi” demiştir. Bunun dışında bazen gene ev içinde “Hasan Usta” dediğini hatırlarım. Amma “Hasan” diye çağırdığını hiç duymadım rahmetlinin. Şimdikiler öyle mi Hoca? Evin içi şorda dursun, çarşı pazarda kocalarını isimleriynen çağırıyorlar. Sanki herif değil asker arkadaşı!...

Yolda bir çeşmenin yanından geçiyorlardı. Adam kadına “susadın mı hatın?” dedi. Kadın, yorulmuştu. Adam, çeşmede asılı duran tası aldı, çalkaladı. Doldurdu, kadına uzattı. Kadın, mahcup oldu. Tası alırken eli titredi. Yüzü kızardı. Sonra adam da suyunu içti. Tekrar yola koyuldular.

Şu yürüyüşün, terini silişin, selam alıp selam verirken el kol hareketlerin, baş eğişin yok mu Efendi, artık hepsini ezberledim. Amma bütün hareketlerini her seferinde seyretmekten hiç bıkmadım. Şimdi terliğini çıkarıp terini sileceksin. Dükkanın önünde oturan ayakkabıcı Süleyman Usta’ya selam vereceksin. Ayakkabıcı, “uğurlar oldu vezir Hoca” diyecek. Şu selam verip geçen adamın selamını alıp elini yüreğinin üstüne götüreceksin. Başını hafif göğsüne doğru eğeceksin. Yürüdükçe omuzların bir öne bir arkaya hareket edecek. İki omuzun iki dağ olacak. Sen benim gözümde daha da büyüyeceksin. Başımı o iki dağın arasına yaslayıp gözümü yumacağım. Sonra sen ulu bir çınar olacaksın. Ben sana yaslanıp saymaya başlayacağım. “Arkama önüme saklanan ebe.” Çocukluğumuzda caminin avlusunda asırlık bir çınar vardı. Ebe gözünü açıp çınarın öbür tarafında saklanan çocuğa yetişinceye kadar, o gider öbür taraftan sobelerdi. Hoca, çok açıldın hoca, dur, bekle biraz ulu çınarım, bekle görklü kalam bekle.
Adam köşeye varınca durdu. Kadının yetişmesini bekledi.
— Yoruldun mu hatun?
Şehrin ana caddelerinden birinde bir adam ve bir kadın yürüyordu. Adam önde gidiyor; kadın onu üç-beş adım geriden takip ediyordu. Adam terini siliyor, kadın adamın ayaklarını takip ediyordu.

OCAKTA BİR BARDAK ÇAY/Fazlı BAYRAM


                        /dokunaklı bir şarkının ardından
                        Aşka ve şaraba düşerse adam
                        Kahırlı kahırlı gülerse hayata kınamam/

şeffaf  bardaklardan kayar önce ellerin
evvelinde yağlı dokunuş varsa
hissetmelisin bardağa şair
hüzün yağmurlarında
böylece yıkayıp bardağı
ocağın önünde sıraya dizmelisin
bin yıldır demlediğin
aşkla demlediğin
tavşan kanındaki
üç İhlas bir
Fatiha okunmuş demi
besmeleyle almalısın eline
sonra şair
bu helal rızkı
yüreğinden süzmelisin bardağa
bin yıldır dinlenmiş suyla tamamlayıp bardağı
ötelerin ötesine göndermelisin
ulak kimden geleni bildirmese de
içiciler bilmeli
bizim ocağın çayını
bizim ocak başkadır
şairler de bilir

YİRMİBEŞ / Meltem KIZMAZ



Allah bilir ya, haddimi bilme çabalarına yenik düştüğüm çoktur. Daha geçen gün danışmanımın nazik uyarı ve ikazlarına aldırış etmeyip, kendimi altından kalkılması hayli çaba isteyen bir işin içinde buldum. Bereket versin, tevhidle başlayan bir işin ötesinin de berisinin de hayır olacağı bilincindeyim. Dayanağım ise yüzyıllar öncesinde şiirleştirilmiş bir müjde:

 Allah adın zikridelim evvelâ
Vâcib oldur cümle işte her kula
Allah adın her kim ol evvel ana
Her işi âsân ide Allah ona

Bir’liğin şüphe ve şekk kabul etmez kesinliği ve ikiliğin kat’i reddiyle başlayıp sonsuza uzanan bir âlemin içindeyim. Ağır ağır fark ediyor ve kavrıyorum ki âlem içinde âlem gizli. Bu âlemlerin önü de sır sonu da. Sır fâş olmaz elbet. Lakin yere göğe sığmayanın sığdığı yerde, yine O’nun izniyle, ilhamlar doğar.

Gönül gözümün görmeye ruhsatı olmasa da görür gözümün şahit olduğu kadarıyla, kâinat muazzam bir düzene tâbi. Dokuz kat merdiveni andıran göklerde on iki burç vardır ve etrafında -eskilerin tabiriyle- şeş cihet. Göklerin altı yedi iklim, yedi deryadır. Bunların da altı yedi kat yerin dibi, cehennem-misal. Yer ve gök arası insanlara bağışlanan güzelliklerle müzeyyen; en önemlisi dört unsur: Hava, su, ateş ve toprak.

Bildiren’in bildirdiği üzere, kâinatı şereflendirmiş yirmi dört bin peygamber, yirmi dört binin eteğine tutunup medet uman yetmiş iki millet, bunlar ve nicelerinin yeri yurdu olsun diye var edilmiş on sekiz bin âlem… Zahir ve batın, yeryüzüne halife olarak gönderilmişlerin şeçilmiş olanlarıyla her daim ma’mur. Nitekim yirmi dört binin göçüp gittiği dünya kırklara emanet edilmiştir. Ve dahi yedilere, üçlere…

Aklın sınırlarında yaşayanlar için zahirin ötesi, gaybdır. Ancak bildirileni bilmek, bildim ve kabul ettim demek iman tekâmülü için şarttır. Nitekim dört melek vardır, dört de kitap. Dördün şerefi melekler ve kitaplardan da ziyade. Bu sayı, âlemlerin sevgilisine sevgili dört mübareği de simgeler: Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali.

Bir artısı ehl-i beyte işaret eder. “Fatma’nın eli” diye bilinir ve kiminin evinin duvarında nazara karşı, kiminin boynunda ziynet olarak asılır. Ancak o parmaklar esasen Fahr-i Alem’dir, Fâtımâ’dır, Ali’dir, Hasan’dır, Hüseyin’dir.

Bu, sevgisi cemalullahı bağışlayan temiz soyun sevenleri için konak olarak yaratılmış, merhamet menbaı olan cennet, sekiz katlıdır. Sekiz ise merhametin timsali. Nitekim yedi kat tamuya karşı heşt behişt yaratılır. Ve Yaradan’ın müjdelerinden bir müjde daha kullarına ulaşır: Rahmetim gazabımı geçti. Böylece cennetin cehenneme üstünlüğü şükür vesilesi kılınır.

Küçük âlem olarak tanımlanan insan da bir ile başlar. Sonra iki gelir, ardından üç… Yedide yetişir, birkaç yıl sonra muhatap kabul edilir. Kırkta olgunlaşır ve sonrasında yetmiş sınırına ulaşır.

Bu âlemler, varlıklar, oluşlar arasında kendimi unutup yaşamı bir savruluşa indirgediğim bir demde gördüm ki; âlemleri yaratan bugünkü takvim yaprağında, şu elinde kalem tutan acize yirmi beşi bağışlamış. Lütfedip Bir’i bilsin istemiş, ikiden sakındırmış.

O halde önce tövbe, sonra mağfiret umuduyla af, acizlik durumunda şükür ve aldığım nefes sayısınca rıza talebi… Ağzıma çalınan bir parmak balda tattım ki sayılar bir tamama ulaşır. Kesret, vahdete gider. Öyleyse bu tamama kavuşmak için sayıları aşarak sonsuza meyledip muhabbet istemek gerek. Bu muhabbet, lütuf ve ihsan hak edilir şeyler değil, amenna. Ancak kul, havf ve reca arası bir duyguya bürünmekle mükellef. Korku ve umut arası bir ince yol ki beşer burada attığı adımdan da, aldığı nefesten de, yan yana sıraladığı kelimelerden de mesul. Bu mesuliyetin altında şu elimde duran kaleme rızaya mugayir bir söz söyletti isem dilim bağlansın.

Estağfirullah…



***
YAĞMUR SONRASI TOPRAK KOKUSU


Birden bire bastıran sağanak, bulutların ardına gizlediği sabahı haber vermek istercesine pencerenin camına vuruyordu. Dışarda yeni yeni dökülmeye başlayan yapraklar ve damlalar, uyuyan tabiatı canlandırmaya niyetliydi belli ki. Nihayetinde odanın içine sızan damlaların pıtırtısı ve yaprakların hışırtısı, muhabbet kuşlarının -çoğu zaman vazgeçilmez kimi zaman çekilmez- ötüşleriyle öylesine harmanlandı ki Fatih bu çağrıya daha fazla kayıtsız kalamadı. Ağırlaşan göz kapaklarını hafifçe araladı. Zaten uzun zamandır çalar saatin hükmü yoktu Fatih’in odasında. Birden bire uyanıyor ve bu uyanış genellikle rutinleşen kalkış saatinin bir hayli öncesine denk geliyordu. Bir hamlede yataktan kalktı. Perdeleri iki yana sıyırıp pencereyi açtı. Bulutların kasvetini, yağmurun serinliğini ve sabahın tazeliğini bir nefeste ciğerlerine doldurdu. 

Sonra adımlarını sürüklercesine banyoya doğru yöneldi. Bir avuç suyla uykudan arta kalan mahmurluğu yüzünden giderdi. Askıdaki havluyu düşürdüğünü bile fark etmeden koridorun diğer ucunda bulunan mutfağa geçti. Tezgahın en uç kısmındaki, dedesinden kalma, eski değil de kadim, bir o kadar da değerli olan radyoyu açtı. Çalan ilk şarkıyı mırıldanmaya başlarken ocağın altını yakıp kahvaltılıkları dolaptan çıkardı ve masaya yerleştirdi. Nihayetinde zeytin, peynir, reçel ve ekmeğin bulunduğu sofrayı yeni demlenmiş bir bardak çayla tamamladı. 

Kahvaltısını bitirdikten sonra hazırlanmak üzere odasına geçti. Kıyafet dolabının karşısında geçirdiği birkaç dakikadan sonra ne giyeceğine karar vermişti. Gömleğini giyindikten sonra kol düğmelerini -Zeynep’in onları kendisinin koluna taktığı ilk günkü titizlikle- gömleğin manşetlerine geçirdi. Yana kaymış kravatını düzelttikten sonra artık hazır sayılabilirdi. 

Gözleri, görünmeyenin eksikliğini hissedince, aynaya yansıyan aksinin yanına Zeynep’in hayalini yerleştirdi. Gülkurusu elbisesi, dalgalı saçları, denizle gökyüzünün bütün mavisini barındıran derin ve sonsuz gözleriyle Zeynep, Fatih’in en yakışıklı yanıydı… 

Zaman, zamanın içinde evrildi ve bu üç beş saniye beraberinde üç beş seneyi getirdi. Fatih Zeynep’i ilk gördüğü anda buluverdi kendini. Kelimenin tam anlamıyla, Fatih, Zeynep’te buldu kendini… Bir hafta önce market reyonları arasında gördüğü, dönüp tekrar tekrar baktığı, bakıp da doyamadığı kızı ikinci kez fakültenin geniş koridorlarında, bir grup arkadaşın arasında görünce dünyalar bağışlandı Fatih’e. Oysa bu sevinç zamansızdı, erkendi. Delikanlının muhabbetine güzelim kız bir kez olsun iltifat etmemişti. Neden sonra, kalpleri elinde bulunduran ‘ol’ deyince, aynı tılsım güzelim kızın gönlünde de parıldadı. En sonunda parlayan, iki gencin sağ ellerinin yüzük parmağına takılı bir çift alyans oldu. 

Soyut olanın sonsuzluğunda geçirdiği dakikalar birbirini ardalarken Fatih, bir an önce gitmesi gerektiğini hatırladı. Alelacele ayakkabılarını giydi ve apartmanın dar merdivenlerinden indi. Sokak kapısından çıktıktan sonra caddenin solundan koşar adım ilerlemeye başladı. Öyle ya, Zeynep’e gitme fikri Fatih’in omuz başlarında iki kanat… 

Bir zaman, başının üstündeki gökten habersiz yürüyen bir yığın insan gibi, kalabalıkları yara yara yürüdü. Neden sonra bozuk bir kaldırım taşının altına birikmiş yağmur damlalarının üzerine sıçramasıyla yavaşladı. Karşı çaprazda bulunan çiçekçiden her zamanki gibi bir buket sarı kasımpatı aldı. Uzun uzun çiçeklere baktı. Zeynep’e aldığı ilk buketin içerisinde beyaz, kırmızı, turuncu, pembe, sarı kasımpatılar vardı. Zeynep şöyle bir baktı çiçeklere, sarı olanı eline alıp kokladı. Bu, dedi. “Diğerlerinin yanına hiç yakışmamış. Renginden hüzün bulaşmış bu çiçeğin kokusuna.” O günden sonra sarı kasımpatıların buket içerisinde bir yeri olmadı. 

Fatih, karşı kaldırıma geçip az ilerdeki duraktan sağa vurdu. Kapıya geldiğinde paçalarının biraz ıslanmasından başka tek sorunu yoktu. Sonrasında bir nefes ve bir adım… 

Bu kapının ardında ‘öteki’ hükmünü yitirir, yalnızca ‘ben’ kalır.
Buradan sonrası dış değil içtir.
Özge değil özdür. 

‘Öteki’nin anlatıları yalnızca görünenden ibaret. Oysa kim görebilir içinde kopan fırtınaları, kim anlatabilir senin ismini bile koyamadığın duygularını, alnında yazanı kim, hangi kalemle kopya edebilir? Hem dışarıdakiler derininde çağlayan denizi bilmezler de gözden akan üç beş damla yaşı görürler. Bunların hangisi hüzün, hangisi umut, hangisi acı, hangisi aşk… Gerçi ben de ayıramıyorum birbirinden. Solumda yaşadığım her duygunun, gözümden akıttığım her damlanın adı, Zeynep… 

Üç kişinin yan yana geçemeyeceği yoldan bir hayli ilerledim. Yürüdükçe uzayan bu yolun sonu hem hasret hem vuslat. Şimdi Zeynep bir adım kadar daha yakın ve her adım kadar uzak. 

Ayaklarım birbirine dolanmaya, aklım bulanmaya, ruhum daralmaya başlayınca Zeynep’e geldiğimi anladım. Yolun ilk kıvrımından geçince karşıma çıkan çeşmenin ardındaki kayadan sonra birkaç adım daha attım. Dizlerimin üzerine çöküp avuçladığım toprağı soludum. Zeynep bugün yağmur sonrası toprak kokusu… 

Her zamanki gibi, Zeynep’e ait en soğuk ve en zevksiz vazonun içine kasımpatıları yerleştirdikten sonra başucundaki fidanın köklerini kontrol ettim. Kenarlara dağılan toprağı düzenledim. Boy vermeye başlayan çiçeklerin dibinde biten otları temizledim. Bir dizi düzenin ardından dizlerimi kırıp ben de eylemsizleştim. Çevremdeki her şey gibi… 

Burada sessizliğe halel getirecek her fiil yasaklanır. Bunca zamandır ne itirazımı bildirebildim göklere ne ahımla avunabildim. Her defasında kafamı kaldırıp bakınca anladım, alın yazımızın son satırı hep ölüm. Kabullendim. 

Ama bu kabulleniş dindiremedi yangınımı. Yanında olmak ama ellerini tutamamak, gözlerinde kaybolamamak ve en kötüsü sıcacık nefesini yüzümde hissedememek kahrediyor beni. İşte, tam acının göğsümü sıkıştırdığı sırada ona ulaşmak için tek bir ümidim olur. Bütün hüznümü nefesime yükleyip imkansızı mümkün kılarcasına, ruhumu onun ruhuna değdiren sesim, Yasinleşir…

****

BİR MUMDUR


Her gece gibi bir gece… Oturma odalarının rutinliği bizim eve de hakimken; ışıklar, televizyon, gürültü derken birdenbire elektrikler kesildi. Suniliğin bütün hükmü geceden kalktı.  Sonra nicedir aksesuar olarak kullanılan bir nesne odanın ortasına kuruldu. Yüzdeki her tebessüm, parmaklarla yapılan her hayvan figürü duvarlara özlediklerini hatırlattı. Ne dizinin başrol oyuncusunun annesinin ölmediğini öğrendiği andaki tepkisi geldi akla ne de bitmemiş bir ödevin savunmasının öğretmen karşısında nasıl yapılacağı. Böylesi bir şamatadan sonra vakit geç olup da gözler uykuya teslim olunca uyanık olarak bir ben kaldım.
Mum karanlığı ne kadar yaktıysa o kadar kelime üşüştü zihnime. Gecenin ve mumun dostluğunun ispatı olanbinlerce eseri düşündüm. Oluşturulan divanları, yakılan türküleri, bir kamışın iniltisinde deriye dökülen ‘Edeb Ya Hu’ları, uçmasın da kalıcı olsun diye kaydedilen duaları… Öyle ya, binlerce satırın sayfalara dizilmesi mumun rehberliğindeydi. Mum, şairlerin omuz başlarındaki ilham perisiydi.
Şimdi mumun kudreti olsa, benim yeteneğim. Ve sayfa sayfa yayılsa anlatmak istediklerim.
Derdi anlatmak için, biraz sayfalara dökülmek için gerekli olan nedir? Önce bir kağıt. Bu öyle bir şey ki, ezelden ebede yazgının kadim taşıyıcısı. Ardından ruz-ı mahşerde görülecek onca hesabın biçare şahidi, kalem. Sonra bir alfabe gerekli. A, b, c ya da elif, be, te… En sonunda bir fail, yani yazıcı.
Ancak yıllardır kağıda tek harflik hükmü geçmeyen kalemim, yazacaklarını ezber bilircesine, sayfalarda dolanacak kadar kuvvetli midir?
Önce bir ‘a’ alsam, sonra ‘k’. Araya ‘ş’ iliştirip ‘aşk’ desem, dünden bugüne her dertliyi şairleştirenbu konuda ne yazabilirim ki? İnsanı hükümsüz kılan böylesi bir duygu hakkında kalem oynatmak kolay değil, bilirim. Evvela bir nöbet gerek. Bu da ‘k’nin yanına önce ‘t’ sonra ‘a’ yerleştirmekle mümkün. Burayı bir süre yurt edinmeliyim. Dertlilerince hem-dert olmalıyım. Yükün altına girmeliyim, çile doldurmalıyım. Ama yok! Ahir zamanda yaşayıp maneviyata bütün kapılarını kapayan, makinelerle makineleşen bir bedenin, en mukaddes duyguları anlatmaya kalkışması haddi değil. İyisi mi kelime sonuna bir ‘n’ ekleyip, yurt edinemediğim sıladan ayrılmalıyım. Bana yakışan gurbet.
Kalem bu zamana kadar en çok ‘baht’ı yazmış. Alfabeyi değiştirsem; kaf, del ve ra’yı bitiştirsem bu kez. Ancak kader Yüceler Yücesi tarafından yazılmış bir kere. Kaf, kef olsun öyleyse. Dünyaya sürgün her can gibi ben de kederden bahsedeyim. Mürekkebim önce isyan olsun, sonra tövbe.
….
Mum… Önce yakıldı, sonra yandı, ardından yaktı. Pervane değilmiş mumda yanan, gönülmüş. Gönül değil de gönlün yüküymüş. Ancak en çok yanan, anlatabilen değil de; elinde kalem, önünde kağıt olsa bile ruhunu yüklerinden soyutlayamayanmış.
Bunca uğraşın, bunca gayretin kıskacında harfler, bir yol ferahlık vermek yerine, karşımda durmuş harp düzeni alır.Demek sığ kaldım kağıtta, az geldim kaleme. Oysa içimde ne kadar çok birikmişim vardı. Gidemediğim yerlere hasretimi dillendirecektim, dünde kalanıma yakacağım ağıtlar vardı, yürek dolusu bir sevginin yüzde bıraktığı tebessümden dem vuracaktım, masumiyeti mücevher gibi gözlerinde taşıyan insanlara övgüler düzecektim, korkusunu içimde, yükünü sırtımda taşıdığım tedirginliklerden bahsedecektim… Ben hislerimi Türkçeye çevirmeyi beceremedim. Ne yazık! İlham perim kağıt-kalemden ölesiye korkar. 
Anladım.
Z’den sonra gelen harflerle kurduğum cümleleri kağıda aktarabilmemin imkanı yok. Olsun! Dilimi damağıma yapıştırıp dudaklarımı kilitlediğimde gönlümden kopan bu cümleleri bir İşiten var, bilirim…