Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesinden Kamuoyuna Duyuru



Aziz Milletimiz,
Değerli hemşehrilerimiz,

Milli Mücadelenin remz şehirlerinden, istiklâl kıvılcımının ateşlendiği Kahramanmaraşımızın Büyükşehir Belediyesi, hususen son yüzyılın en sistematik ve en kıyıcı insanlık suçlarından biri olarak tarif edebileceğimiz ‘Doğu Türkistan’ zulmünü fasılasız bir şekilde devam ettiregelen Katil Çin Devleti’nin Yiwu şehri ile 23 Ağustos 2019 Cuma günü ‘Kardeş Şehir’ olmak için ön protokol imzalamıştır.

Çeşitli ekonomik ve siyasi gerekçeler bahane edilerek imzalanan bu protokol, aynı mücadelenin temsilcileri olarak telakkî ettiğimiz Sütçü İmam ile Osman Batur’un, Arslan Bey ile İsa Yusuf Alptekin’in, Şeyh Ali Sezai Efendi ile Barat Hacı’nın ve bu kıymetli isimlerin şahsında istiklâl ve istikbâl yolunda feda-i can eden bütün gazi ve şehitlerimizin ruhlarını muazzep edecektir.

Binlerce yıldır Türk vatanı olan Doğu Türkistan’da özellikle son yüzyılda yaşanan zulüm çukuru kelimelerle ifade edilemeyecek kadar derinleşmiş, milyonlarca Müslüman Uygur Türk’ü insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş işkencelerle soykırıma tabi tutulmuş, mazlumların feryadı arşı titretir olmuştur. 

Hal böyleyken, Çin işkencelerinden kaçıp ülkemize sığınan Doğu Türkistanlı kardeşlerini bağrına basarak onların yaralarını sarmaya, onlara kol kanat germeye gayret gösteren ve tarih boyunca mazlumun yanında zalimin karşısında duran Kahraman Şehrimizin şahs-ı manevisi, söz konusu ‘kardeşlik’ utancını şanlı tarihinin berrak hafızasında kara bir leke olarak taşımanın ıstırabını duyacaktır. 

Şairin dediği gibi “Biz sussak, tarih susmayacak; tarih sussa, hakikat susmayacak”tır.

Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin bu vahim hatadan bir an evvel rücû etmesini tarihin omuzlarımıza yüklediği mesuliyetin bir gereği olarak gördüğümüzü kamuoyuna saygıyla arz ederiz.

Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi


MÂNÂNIN YÜZÜNÜ ÖRTMEK / Ali YURTGEZEN


Yunus Emre;
“Çıktım erik dalına, onda yedim üzümü
Bostan ıssı kakıyıp der ne yersin kozumu”
diye başlayan meşhur manzumesini, 

“Yunus bir söz söylemiş hiçbir söze benzemez,
          Münafıklar elinden örttü mânâ yüzünü.”

mısralarıyla bitirir. Bu manzumeye divanlar ile manzumeyi şerheden risalelerde “gazel, kaside” gibi isimler verilse de edebiyat nazariyecileri “şathiyye” diyor. O kadar ki şathiyye türünü izah veya tarif eden bütün kaynaklar, örnek alarak Yunus’un bu şiirini mutlaka zikrederler. 

Şathiyye, “dudaklarda bir tebessüm uyandıran, daha ziyade manzum sözler” şeklinde tarif edildikten sonra ”şathiyat-ı sofiyane” diye bir tasnife gidilerek, mutasavvıf şairlerin bu sözleri lâ-dinî halk hezeliyatından ayrı tutulur. Şathiyyat-ı sofiyane’ler “Bazı meczupların sözlerini taklit suretiyle yazılmış, zahirde saçma görünen fakat şerh ve tahlili halinde mânidar olduğu anlaşılan manzumeler” diye biliniyor. Aslında “şathiyye” olarak adlandıragelmiş birçok söz ya da manzumenin bu tarife dâhil edilmesi mümkün değil. Tarz olarak birbirinden farklı şatıh örneklerini yukarıdaki tarifle değil ama alışılmışın dışında, çizgi dışı bir üslupla söylendikleri için ortak bir kategori kabul edebiliriz. Nitekim şatıh kelimesinin kökündeki “hareket, sarsıntı” mânâsı ve Mağrip Arapçasında “raks” karşılığı kullanılıyor olmasıyla, bu türün ancak kelime ve kavramlara adeta raksettiren, takla attıran onları yerinden uğratan bir beyan tarzından dolayı farklılık kasbettiği söylenebilir. 

Mizah, mübhemiyet, aykırılık, pervasızlık ve binaenaleyh umursamazlık şathiyye türünün hususiyetleri değil, çizgi dışı beyan tarzının muhtelif görüntüleridir. Bu sebepledir ki şatıh örneklerinde bunların tamamına rastlanmaz. Kaynakların “şathiyye” diye nitelendirildiği söz veya manzumeleri üç grupta değerlendirmek daha doğru gibi. 

1. Bazı mutasavvıfların verd ve istiğrak halinde söyledikleri lafzen dinî kaidelere aykırı gibi görünen tuhaf, aşırı sözler. Tasavvufî ipuçları ihtiva etmekle beraber mânâları açık olmayan, şerh ve izaha muhtaç bu türlü sözleri zahir uleması hoş karşılamıyor. Hallac-ı Mansur, Sehl-i Tusterî, Beyazıd-ı Bistamî, Abdulkadir Geylanî,Mevlânâ, Hacı Bektaş-ı Velî, Şıblî, Muhyiddin İbn-i Arabî gibi mutasavvıflardan bu minval üzere sadır olan bazı sözler meşhurdur. Söylenenler dahi böyle beyanların tehlikesini kabûl ederler ama bu, Cüneyd-i Bağdadî’nin ifadesi ile “Hâlin söze galebesi”dir. Yunus’un bu vadide söylediği şiirlerden biri:

 “Adım adım ileri, beş âlemden içeri,
On sekiz bin âlemi, geçtim bir dağ içinde."
diye başlayıp,

“Yunus aydur gezerim, Dost iledir pazarım,
Ol Allah’ın didarın, gördüm bir dağ içinde.”
kıtasıyla biten “bir dağ içinde” redifli manzumesidir. Bir diğeri ise:
          “Bir sâkîden içtim şarap, arştan yüce meyhanesi,
          O sâkînin mestleriyiz, candan onun pervanesi.”
diye başlıyor. Bu manzumenin hitamındaki:
         
“Yunus bu cezbe sözlerin, cahillere söylemegil
          Bilmez misin cahillerin nice geçer zamanesi.”
sözleri, Yunus’un “tehlike”nin farkında olduğunu gösteriyor.

          2. Şathiyye türünün birbölüğü münhasıran “ahret hayatı”nı konu ve cennet nimetine karşı kayıtsız, cehennem azabına karşı pervasız bir tutum yansıtır. Daha ziyade Bektaşî geleneğinde görülen bu çeşit şathiyyelerde “hürmetsizlik” gibi değerlendiren ifadeler, nimet ve külfete bağlı olmayan bir “aşk”ın samimî cüretkârlığıdır. Belki “zahit tipi”nin cennetteki konfora duyduğu iştiha ile cehennem azabından ürpermesinin altındaki nefsaniyetten dolayı ince bir istihza da vardır bu şiirlerde. Kaygusuz Abdal, Pir Sultan Abdal ve Azmî’nin çok bilinen bazı şiirleri bu şathiyye türünün örnekleri sayılabilir. Yunus’un:
          “Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir
          Varıp onun üstüne ev yapasım gelir.”

          “Altında gayya vardır, içi nâr ile pürdür,
          Varaben o gölgede biraz yatasım gelir.”
beyitlerinin yer aldığı manzumesi de böyledir. Bu şiirin;
          “Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
          Seni sîgaya çeker, bir Molla Kasım gelir.”

Şeklindeki son beyitinde hem çizgi dışı üslûbun farkında olunduğunun itirafı, hem de zahir ulemasının zemmi vardır.

          3. En başta bazı mısralarını verdiğimiz “Çıktım erik dalına..” matla’lı şiirin dahil edilebileceği “tebessüm vesilesi” şathiyyeleri üçüncü bir grup olarak diğer ikisinden hayli farklı bir yere koymak gerekiyor. İlk iki grupta şathiyyelerin ifade garabetine muhteva sebep olurken, bu defa çizgi dışı üslûp” bilhassa tercih ediliyor sanki. Frenklerin “absürd” dediği, eşyanın tabiatına, dolayısıyla mantığa aykırı bir jargon, bu şathiyyelerin ayırdedici vasfı olurken, neden böyle bir ifade tarzının hususen seçildiği sualini beraberinde getiriyor. Pozitivist bir yaklaşımla “saçma” görünen, tebessümü davet eden mizah unsurunu da yine bu “taammüdî saçmalık” ile sağlayan metinler hiç şüphesiz derin mânâlar barındırıyor. Öyle olduğu içindir ki Yunus’un “Çıktım erik dalına” sözleriyle başlayan şathiyyesi Şeyhzâde Niyazî-i Misrî, Ali Nakşibendî ve İsmail Hakk Bursevî tarafından ayı ayrı şerhedilmiştir; Aşık Paşazade ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’ne nazireler yazdırmıştır. Fakat yine de Yunus, “bir mürşid-i kâmil nezaretinde şeriat, tarikat, hakikat sırasına riayet gerekliliği”ni neden “Erik ağacına çıkıp üzüm yedim.(Beni gören) bahçe sahibi, ‘niye cevizimi yiyorsun!’ diye çıkıştı.” mealinde bir beyitle anlatmayı yeğlesin Dünya hayatının geçiciliğini, insanın ömür boyu itina ile yığdıklarının bir fiskelik hükmü olduğunu, niçin;

          “Şişeden bina kursalar / bir hayli vakit dursalar
          Sonra sopayla vursalar/ ne hoş olur şangırtısı.”

gibi çocuksu avamî bir coşkuyla versin? Yunus,  tasavvuf penceresinden birçok diğer Şiilerinde yüzlerce mısrada sofi ıstılahlarıyla, alışılmış remizlere ve son derecede sanatkârane bir tertiple ifade edebilen bir şairimiz. Sayısı az da olsa bu tür şathiyyelere niçin ihtiyaç hissetmiş? .kendisi “Münafıklar elinden mânâ yüzünü örtmek için” cevabını veriyor.  Yunus’un şathiyyesine nazire yapan Âşık Paşazâde de;

“Âşıkî ile Yunus, il bilmez, yola gitti
  Münkir olmasın diye, saptırırım izimi.”

maktaı ile aynı gerekçeyi ileri sürüyor. İnce mânâların nifak ehlince yahut hoyrat gönüllerce çarpıtılması, tevil edilmesi endişesi var. Fakat bu şathiyyelerde çok temel ve umumî mahiyetteki tasarruf prensiplerinin mevzu edilmesi, üstelik bunların sürekli tekrarlaması, “mânânın yüzünü örtmenin” daha başka bir gerekçesi daha odluğunu düşündürüyor. Hemen her türlü metot denetlenerek devamlı anlatılan bazı temel meselelerin arık sabit bir zamanın haline gelip başka ve daha ileri merhalelere kapı açması beklenirken yeniden başa dönen, sanki hiç mevzu olmamış gibi önceki meseleleri yeniden gündeme getiren fakat yine de anlamayan bir kafa yapısı!
          Bütün aleniyetiyle ortada duran hakikatleri fark edemeyen gözlere, mânânın yüzünü örtüp, “Yahu burada bir şey var!” dedirtmek için son bir çaba bu çizgi dışı üslûp.
          Söz yine Yunus’un:
“Kerpiç koydum kazana, poyraz ile kaynattım
Nedir deyip sorana bandım verdim özünü.



TÜRKİSTAN GÜNLÜKLERİ – III / Muhammed Memduh GÖKTÜRK


CÜZDANIMI KAYBETTİM

Yine dil hazırlık okuduğum dönemde aylar ayları kovalamış, kış bitmiş, mevsim bahara dönmüştü. Bundan mütevellit Afganistan vatandaşı Türkmen arkadaşımla gezmek için troleybus (tramvay benzeri şehir içi elektrik sistemi ile çalışan eski bir Sovyet otobüsü) ile şehir merkezine gidiyorduk.

Troleybusta gittiğim sırada fark etmemiş olmalıyım ki indiğimizde elimi ceketimin dış cebine attım fakat cüzdanımın yerinde yeller esiyordu. Ben de ilk defa başıma gelen bu durum karşısında hissettiğim öfkeyle karışık üzüntüyle beraber kara kara ne yapacağımı düşünmeye başladım. O sırada arkadaşımın fikri üzerine ilk olarak bindiğimiz troleybüsü bekleyip şoföre cüzdanımı sormaya karar verdik ve beklemeye başladık.

Bir saatlik bekleyişten sonra aynı troleybusa binip ilk defa hayran olduğu kırmızı oyuncak arabaya sahip olan çocuğun sevinciyle şoföre cüzdanımı sordum. Fakat nafile.,. Şoför açık sözle ‘artık o cüzdan bir daha gelmez’ deyip üstüne basa basa da unutmamı tembihledi.

Bunun üzerine inancımı kaybetmeyerek tanıdığım Azerbaycan Türkü gizli polis abiyi aramam ve durumu bahsetmem de pek fayda vermedi. Ve şoför gibi o da yapacak bir şey olmadığını ve cüzdanımı unutmamı söylemesi üzerine bütün umudumu yitirmiştim.

Belirtmek gerekirse cüzdanımda yüklü miktarda para, Türkiye telefon hattım, nüfus cüzdanım, birkaç vesikalık resim mevcuttu.

Bu olayı yaşadığım tarih ise doğum günümden iki gün sonraki 28 Mayıs günüydü ve hazırlığı bitirip Türkiye’ye dönmeme 10 gün kalmıştı.

Demek isterim ki gurbette okuyan bir talebe dahi bazı zamanlarda böylesi tecrübe dolu anılar yaşayabiliyor.


Украли мой портмоне (кошелёк) !

Это случилось когда Я учился на подкурсах, проходили месяцы, закончилась зима и наступала весна, погода была прекрасная и из-за этого Я и мой друг хотели прогуляться, решили съездить в центр города на троллейбусе. Я не заметил как украли мой кошелёк.

Начал думать об этом, размышлять. По совету (своего) друга решил подождать возвращение того троллейбуса, на которой мы сели и спросить у водителя про мой кошелёк. Мы ждали, ждали и дождались того троллейбуса.

Я сразу зашёл и спросил у водителя, вы не видели мой кошелёк? Возможно Я оставил его здесь или же кто-нибудь нашёл и дал Вам его (мой кошелёк). Но водитель сказал, что если случаются такие вещи, то ты не надейся найти и забудь, потому что не найдёшь уже.

После этого Я позвонил знакомому в Полиции, знакомый тоже сказал, что Я не смогу найти кошелёк и должен оставить это. Этот неожиданный, неприятный случай произошёл у меня после моего дня рождения 28-го мая и у меня оставалось 10 дней, чтобы вернуться в Турцию.

Итак, могу сказать, что у студента, который учится заграницей могут произойти такие случаи.





VEDA / Ahmet Özmen KILIÇ



Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.
Kirpiklerimden kayar damlalar,
Bitmezsin.
Elinde bir avuç toprakla hummalı gezmektesin.

Elimdeki güller gibi şimdi bir çiçeksin,
Eminim bir yerlerden geldiğimi görmektesin.
Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.

Vedalaşmak zor gelir,
Hatıraların kalır.
Silinmezsin.

Şimdi sana gelmek çok zor,
Ruhumu masiva bir hüzün kaplıyor.
Bu sana hep son gelişim,
Hiç bitmiyor.
Bilmelisin.

Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.
Bir ateş yanar içimde sönmezsin.

Suretin gözlerimde ufalanıyor,
Metruk gönlüm sensizlikten parçalanıyor.
İyileşmezsin.

Virane hayatımdan hiç geçmedin,
İşte bir avuç toprak kokusu gitmektesin.
Her bayram içimden gelir,
Geçmezsin.

 
07.08.2009

“Ben tellâlım pazarbaşım Ali’dir” / Ahmet Doğan İlbey


Fakîre sorarlar: Bu dükkânda ne alıp satarsın, ne iş işlersin, kimi beklersin yıllardır? Fikir ve gönül tâlimi yapılan ve eşikliğinde yıllardır beklediğim bu dükkânda tellâlım ben, pazarbaşım Ali’dir… Bütün işim Ali isminde bir âlimin, bir irfân sahibinin, bir yârenin gönül ve dimağımıza ektiklerini, yapıp ettiklerini hakiki müşterisine satmak…

Bu abd-i âcizin ilmi ve behresi yok, pazarbaşı’ndan öğrendiklerini alıp satar. Türküde söylendiği gibi eksik alsam artık satsam yine kâr fakîr için… Hesap yapmam, sayı bilmem, çünkü pazarbaşım (bazarbaşım) Ali’dir Ali…

“Bir ulu şehirde tellâllığım var
Ben tellâlım pazarbaşım Ali’dir
Eksik alsam artık satsam gene kâr.
Ben tellâlım pazarbaşım Ali’dir”

Muradım fikir ve gönül alınıp satılan bu dükkânda iyi bir tellâl olmak. Ehli bilir ki pazarbaşı kâmil mertebede ahî, yâni fütüvvet ehlidir. Çarşı pazarın başıdır, müfettişidir. Uyulan, sorulan, danışılan kişisidir. Fikir ve gönül alınıp satılan, dolayısıyla irfân tâlimi yapılan dükkânın başı da o kâmil dosttur. 

Herkes gönlüne sorsun: “Pazarbaşım kim? Eğer aklınıza kâmil bir kişi gelmiyorsa, gönlünüze böyle bir adam (İslâm tasavvufunda adamın târifi bir sayfadır) düşmemişse vay hâlinize!

Pazarbaşı bildiğimiz Ali irfânımızda, edebiyatımızda nasıl anlatılır? Ali kimdir?
Ali’den haberi turna kuşu getirir                                                                     

Turna kuşu tasavvuf şiirinde haberci, fedakâr ve iyiliğe karşılık veren mânasına gelir. “Yeşil başlı turnam şimdi buradan uçtu gitti”, “Turnalar sevdiğim ol”, “Allı turnam bizim ele varırsan / Şeker söyle, kaymak söyle, bal söyle” gibi birçok tekke şiirinden olma türkümüzde sıkça kullanılan bir motif olarak turna, gurbet ve sıla arasında gönüllere bâzan müjde, kimiz zaman hüzünlü haberler getirip götüren sadakatli, zarif yürekli, akıllı, her hareketi doğru, mübarek bir kuştur. 

Bu sebeple ki uçuşları dervişler gibi bir istikâmet ve nizam içinde olur. İnsanların yeryüzünde yaptıkları fena hareketlerden üzüntü duyarak, zaman zaman yollarını şaşırırlar.

Anadolu’da bâzı beldelerinde inanılan bir anlayışa göre yere bıçakla bir dâire çizildiğinde ve üç İhlâs, bir Fâtiha okununca yolları açılır ve yeniden “katar bağlarlarmış.” Bir rivayete göre eşi öldürülen turna yere iner, eşinin ölüsünün başından ayrılmaz ve vurulana kadar beklermiş. Sadakat ve aşkın hakikisi böyle olur.

“Ali’nin âvazı turna derler bir kuştadır”

Tasavvuf kültüründe önemli bir sembol olan Turna kuşu Hz. Ali Efendimiz’le aynileştirilir ve sesinin güzelliğini, yardıma koşması gibi faziletlerini ondan aldığına inanılır. Pîr Sultan Abdal’ın mısraları böyle söylüyor: “Hazreti Şah’ın âvazı / Turna derler bir kuştadır / Âsası Nil deryasında / Hırkası bir derviştedir.”

Bu özelliğindendir ki  “Turna Semâhı”nın ilham kaynağıdır. Erbabının ifadesiyle, “Turna, Anadolu insanının, âşıkların, ozanların dert ortağı, gönül nağmesidir.  Sual ona sorulur, haber ondan alınır. Semah dönülürken yapılan figürler turnaların gökyüzündeki devranına benzetilir.” 

“Yemen ellerinden beri gelirim turnalar Ali’mi görmediniz mi?

Tasavvuftaki dostluk şiarını bilmeyenler, aklını ve yüreğini modernizmin dişlilerine kaptıranlar bu mısraları okuyunca kendilerinden geçemezler. Gönlünü tasavvufun aynasına tutanlar, kalbini ehl-i dilin dostluğuyla cilalayanlar, “Yemen ellerinden beri gelirim / turnalar Ali’mi görmediniz mi?” mısraları karısında vecde geçer ve cezbeye kapılırlar.

Yürek dilinizle birkaç kez  “Turnalar Ali’mi görmediniz mi?” diye nâra atın bakalım, gönlünüzde neler olacak? Sonra da kalbinizi kavî tutarak yüreğiniz koparcasına “Turnalar Ali’mi görmediniz mi?” diye bir de turnaya bir seslenin bakalım size ne söyleyecek? Yürek rabıtanızla ne göreceksiniz? Turna mı Ali, Ali mi turna olarak görünecek?

Hiç fark etmez. İkisi de dosttur; ikisi de birdir. Resûller Resûlü Efendimiz’in istikâmetinde Müslümanca gönlünüz “çağdaşlıkla” kirlenmemişse bütün vecdinizle şu mısraları kalbinize çekin: 

“Yemen ellerinden beri gelirim / Turnalar Ali’mi görmediniz mi / Hava üzerinde sema ederken / Turnalar Ali’mi görmediniz mi / Şah’ım Hayber Kalesi’ni yıkarken / (…) Muhammed Mustafa Hacca çıkarken / Turnalar Ali’mi görmediniz mi.”

Mersiye ve firakiyelerde turna mazmunu Hz. Ali Efendimiz’le birlikte kullanılır, mânevî sevgi ve yüceltmenin en cezbeli ve âhenklisi mısralara dökülür. Bunu şöyle de anlayabiliriz:

Gönüllere taht kurmuş âlim ve fâzıl bir gönül dostunun gurbeti iç evinize düşüp yakıp kavurursa vecd hâlinde dilinize gelen kelimeler neler olabilir? Nasıl bir nâra ile dostunuzu ararsınız? Kaç derecelik ateş içinde bir sevgiyle onu gökte uçan ve yerden gezen her yaratılmışa sorarsınız? Sonra da yüreğiniz dost sevdasından titreye titreye en cezbeli türküleri söylemez misiniz? Bu dost Hz. Ali Efendimiz veya bu ahlâk ve güzel ismi taşıyan bir kâmil dosttur, bir yârandır.

“Aman turnam aman, Ali’misin sen”

“Ali sevilmez mi” deyişini kalp kulağıyla dinlediğimizde Turna ve Ali benzetmesi gönlümüzü mâna âleminde dolaştırır:

“Gitme turnam gitme / Dağlar sağımda dağlar solumda / Hakkın selâmını hey dost kesme dilinden / Sevdiceğim kalmış Kenan elinde / Turnalar o şahı görmediniz mi / Aman turnam aman, aman Ali’misin sen.”

Turna evliyalara kılavuzluk yapan bir kuştur. Turna ve Ali benzetmesini Pîr Sultan’dan dinleyelim:  “Seyredelim Horasan'ın ilini / Gördüm iki turna güzel turnalar / Tavaf ettim imamların yerini / Gördüm iki turna güzel turnalar / Muhammet bizimdir Ali bizimdir / Pir Sultan Abdal'ım kendi hâlinde / Kalmadılar evliyanın yolunda / Kalkıştı da gitti Ali gölünde / Gördüm iki turna güzel turnalar.” (Unutulmaz Türküler Antolojisi / Safinaz Yalçın. Bu Kaynağa göre Âşık Bosnavî 19. yüzyılda yaşamış Bektaşî bir ozandır. Asıl adı bilinmiyor)

“Muhabbet kapısını açan da açtıran Ali’dir”

 Muhabbet kapısına nasıl varılır? Kimden sorulur muhabbet kapısının adresi? Hazret-i Ali Efendimizin turna sembolüyle dostluk timsali oluşuna inanıyorsak, muhabbet, yâni dostun kapısı olan Ali kapısına bizi bir turna kuşu götürebilir ancak. Ol vakit kalp kulağınızı Âşık Bosnavî’nin deyişlerine verelim:

“Muhabbet kapısın açayım dersen / Açan da açtıran da Ali’dir Ali / Hakk’ın cemâlini göreyim dersen / Gören de gösteren de Ali’dir Ali / Muhammed Mustafa cihan serveri / Miraçta açıldı bu yolun sırrı / Kimse bilmez idi Ali’den gayrı / Bilen de bildiren Ali’dir Ali / Derviş ol hey kardeş düşme inada / Safi kıl gönlünü olasın sade / Benliği terk edip eriş murada / Eren de erdiren Ali’dir Ali.” (Unutulmaz Türküler Antolojisi)

“Seversen Ali’yi değme yarama”

Turnalar kimi zaman coşkunun ve hüznün, bâzan da mutluluğun habercisidir. Birçok tekke şiirinde ve tekke türkülerinde duyguların ifade vasıtası olarak turnayı görürüz. Turnanın türkülerde bu kadar geniş yer alması, Türklerin gönül dünyasının İslâm tasavvufuyla hemhâl olmasındandır. Turnayı Ali sembolüyle seviyor ve gönüllerin muştucusu olarak kabul ediyorsak, kalp kulağımızı bir daha Pîr Sultan Abdal’a vermemiz gerek: 

“Çeke çeke ben bu dertten ölürüm / Seversen Ali’yi değme yarama / Ali’nin yoluna serim (başım) veririm / Seversen Ali’yi değme yarama / Ali’nin yarası yâr yarasıdır / Buna merhem olmaz dil yarasıdır / Ali’yi sevmeyen Hakk’ın nesidir / Seversen Ali’yi değme yarama…”

İrfânı olmayan kalpsiz modern hayatın zulmü altında gönülleri kuruyan nesiller derya-dil olan tasavvuf edebiyatını okusalar ve gönüllere şifa bu edebiyattan mülhem türkülerimizi dinleseler, turna ve Ali sembolleriyle gönülleri âbâd olur, dostluğun kıymetini öğrenirler. 






İSTİSNA / Alirıza KARAKALE



Ayak tabanlarımda hissettiğim ne varsa acıya dair;
yıllardır yürüdüğüm yollardan kalma.
Günahkâr topuklarım kaç masum sürüngen ezdi; 
kaçarken sevgisiz kollardan, üstüne alınma.


Dik durmaya yeltendiğim tüm kargaşalarda, 
Ezilen karıncaların ruhu yapıştı tabanlarıma.
Ulan dedim: Ulan!
Bak yine ezilenlerin soyundan; sülüklere kaldın baksana. 


Veballerin ağırlığı dizlerime yük, dizelerime veba,
Kan, toplamış hücreleri; 
savunmada.
Şimdi yıkılsam, yerdekiler etmişler yeminlerini: 
Açık tüm yaraları sömürmeye;
kalp istisna.

karakale ‘m


DİLSİZ SECCADEYE GÖÇ / Samet YURTTAŞ



Kargalar doyururken karnını 
Çocuğun renkli eteğinde
Çocuk açar gözlerini
Annesinin dilsiz seccadesinde

Sonsuz ninni bastırırsa saatin sesini
Akrep ve yelkovan sallar beşiği
Zamanın belinde çocuğun ayak izi
Annenin elinde yalnız ve yalnız
Ağaran saçlarından bir gül demeti

Çığlık yankılanır annenin gölgesinde
Sesi titrer annenin 
Toprağın dilinde 
Suyun ayakları kesilir yerden
Anne saklar çocuğu 
Ay'ın çıplak gözünden

Çocuğun saçları sararırsa
Güneşin nefesiyle
Çocuk göğü yırtar kendi sesiyle
Kargalar göç eder
Çocuğun renkli eteğinden
Annenin dilsiz seccadesine


ÜZENGİ / Fatih ÇITA



Her gündüz uyuttum kucağımda geceyi
Bakışlarını aldım içerimde erittim
Yoğurdum yokluğu pişirdim bir heceyi 
Bütün kelimeler buldu aşk ile ritim
Aşk gelince ben yittim

Yapıştı gözüme kanlı yaşım bulandı
Damıttım içinden gül suyunu durulttum
Viranede öttüm bülbül beni bulandı
Ben kendi kendime yabancıyım unuttum
Seni içtim seni yuttum
                                                  
Göğün kuşağına karayı da ekledim
Yağmur temizledi oldu bahtımın rengi
Yıllar geçti gitti neyi neden bekledim?
Mecnun, Ferhat, Kerem kazanamadı cengi
Üzüntü değil üzengi 
                                                 


DÜKKÂN MEKTUPLARI-20 / Mehmet MUHARREMOĞLU

Hastayım Hakim Bey Affımı Talep Ederim *

Muhterem Hakim Bey’e ve Doktor’a…

Yaralandık Ahmet abi. Yaramız gün geçtikçe derinleşiyor. Buradan geçen atlıların yaramıza baktığı da yok. At gözlüğünü atlara takmıyorlar artık Ahmet Abi. Atlılar kendisi takıyor at gözlüğünü: Adı oluyor sanal gözlük.

Hepimiz sanal gözlük takıyoruz. Yedisinden yetmişine her birimizin elinde birer sanal gözlük. İngilizcesini söylemek de havalı. İngilizcesinin baş harfleriyle satılır internette: VR yani virtual reality.  Savaş Hocamın ifadesiyle “doğru yalan”. Savaş Hocam yıllar öncesinden bu günleri görmüş sanki. Gerçekmiş gibi, hem de üç boyutlu ama sanal, yani kuyruklu yalan.
Kimse kimsenin halini sormaz oldu. Daha doğrusu dakika başı soruyoruz. Ama sanal. Komşu komşunun külüne muhtaçken malına sahip çıkmayanlar komşusunu hırsız eder oldu. “Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına/ Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem” diyen kaldı mı Türk Müslüman ülkesinde? Ki büyükler “bunu Bağdat’ın Basra’nın köpekleri de yapıyor” demişler.  “Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken/ Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem” deyişini dilinden düşürmeyenler elimizden gideli çok oldu. Hayreddin Karaman Hoca, ülkemizde müteahhitlik yapmak isteyen ama işin çeşitli merhalelerindeki bazı işlemlerden dolayı hüküm soran vatandaşa rüşvetin haram olduğunu beyan eden makale serdediyor gazetede bugün.

Koşuşturuyoruz, yuvarlanıp gidiyoruz. Düz vatandaşız biz Ahmet abi. Göbeğimizi de kaşıyoruz, demliği bitirene kadar çay da içiyoruz. Dibini buluyoruz yani. Eskiden masallarımız vardı. Dağların ardını aşmak, kırk kapıdan geçip padişahın kızına iksir yetiştirmek çocukların hülyalarını beslerdi. Nenesi ninni söyler, masal anlatır uyuturdu bebekleri. Akşama kadar dışarıda oyunda ya da işte yorulan çocuklar akşam yemeğini zor yerdi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı. O dönemin son çocukları bizdik Ahmet abi. Belki bizden bir iki nesil sonrakiler de hayal meyal bir ninni hatırlarlar babaannelerinin dilinden. O zaman da düz vatandaştık. Ama ninnilerin, masalların, halk hikayelerinin, son Delta radyolardan çalınan TRT türkülerinin beslediği organik vatandaşlardık. O zamanlar çayın, sohbetin, sofrada tencerenin dibini buluyorduk. Ama neticede her şeyin bir dibi vardı. Dibi görünmeyen sulara da girmezdik. Haram nedir helal nedir öğrenir, bilir ve amel ederdik.

Şimdi çocuklarımız dibini bilmedikleri sulara girer oldu. Her gün baraj sularında, sulama kanallarında akıntıya kapılan fidanlarımızın haberleriyle uyanır olduk. Bir de internet akıntısı var ki onun ne dibini bilen var ne debisini. Bir de 5G çıkacakmış diyorlar önümüzdeki sene. 5G’yi tercümanına sor Ahmet abi. Ürpertici bir tablo anlatıyor bilenler.
Şimdi çizgi filmlerle büyüyor bebekler. Nenesi dizi seyretmeyen bebeler vardır belki bazı defineye malik viranelerde. Ne mutlu onlara. Torununa ninni söyleyen analar, neneler kalmıştır belki kıyıda köşede. Ama kahir ekseriyet böyle. Çocuklar Kaf Dağı yerine labirentleri aşıyor bilgisayarın karşısında sanal terör oyunlarında. Üstelik polis rolünde terörist kovalamıyor, terörist rolü veriliyor ve polisten kaçmaya, hırsızlık yapmaya çalışıyor. Bunları başarırsa oyunu kazanıyor. Yırtıcı hayvanlar falan da var sanırım arada mücadele ettikleri. Yedi başlı ejderha gibi ama şekil olarak zihin bulandırıcı. Eciş bücüş, insan, hayvan, ejderha arası yaratıklar.  Çocukları doğrudan gerçek hayatta tehlikeli faaliyetlere sürükleyen intihara sürükleyen oyunların haberleri her gün televizyonlarda anlatılıyor.

Beş altı yaşından on on beş yaşına kadar bu şekilde sanal oyun oynayarak büyüyor çocuk. Evde tablet, dışarı çıkarsa internet kafe. Sonra bir gün delikanlı oluyor. Arkadaşlarıyla dışarı çıkıyor. Kendisine eğlence arıyor. Her şeyi sanal gerçeklik gözlüğünden görmeye alışmış. Ondan sonra yolda bulduğu kediyi köpeğe parçalatmayı oyun belliyor. Soru soran gazeteciye “seni öldürsem üzülmem, kediye mi üzülecem” diyor.

***

Şimdi siz söyleyin hakim bey, önünüze gelince bu çocuklar nasıl hüküm vereceksiniz? Rahmetli Aşık İmami’nin “Ala Gömlek” deyişini bilir misiniz hakim bey? “Gel danışalım obaya, evlat gıyar mı babaya/Şikayet ettim Mevlaya, garagola demem  seni”.  Evladına kıyan babalara hiç giremeyeceğim. Siz bunların bin mislini biliyorsunuz. Seyhan Nehri’nde kaybolan uyuşturucu bağımlısı gencin annesinin feryadını, yasını hangi savcı duyacak efendim? “Ölüsü çıkarsa şeker dağıtıp davul çaldıracağım” diye feryad-ı figan eden bir ananın çığlığını, yüreğinin yangınını hangi hakimin hükmü söndürecek? Çocuklarımızı zehirleyen çetelerin boynuna yağlı urgan geçirebilecek bir babayiğit yok mudur? Adalet istiyoruz hakim bey! Memleketin dört bir yanında çocuklarımıza kıyan canavarları kimin vergisiyle besleyeceksin hakim bey? Adıyaman’da onüç yaşındaki fidan boylu Hüseyinimize kıyan caniyi babası Sadık ustanın asgari ücretinden kesilen vergilerle mi besleyeceksin hakim beyim? Hangi vicdana hangi adalet anlayışına sığar bu hüküm?

Ahmet abinin bin miligramlık türkülerinden biriyle bir kez daha sorayım: “Uyan Alim uyan uyanmaz oldun/Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun” Hüseyin’in vücudunda da altı bıçak yarası bulunmuş. Sen Ali’yi öldürenden daha insaflıymışsın diye cezada indirim mi yapacaksın hakim bey? Giden canlar seri sonu ürün mü? Ali’nin, Hüseyin’in akan kanı bir damla şurda dursun,  gözü yaşlı anaların gözünün tek damlasının hesabını yarın ruz-ı mahşerde nasıl vereceksin hakim bey?

Peki doktor beyim,  Seyhan nehrine düşüp kaybolan uyuşturucu bağımlısı genç “kurtuldu, asıl bu gün yaşamaya başladı” da, ailelerinin de kendilerinin de hayatını zindan eden bu illetin pençesine düşmüş gök ekinlerimizin tedavisi için hangi reçeteyi yazacaksınız? Yara vücudu sarıyor doktor bey! Hastalıklarımız değişti farkında mısınız doktor bey? Eskiden ince hastalık vardı, kötü hastalık vardı. Devası bulunmazdı. Ağıtları yakılırdı. Maraş’tan gelen haberle Meyriğin yasını tutmaya devam ediyoruz. Ankara’dan “eyolursun diye köye yollanan” Hatice’nin yaralarının trende sarsıldığını, Keskin’e varanda kopan kıyameti Hacı Taşan’ın ağzından gözümüz yaşlı dinlemeye devam ediyoruz. Şimdi söyleyin bana doktor bey, bu bağımlılık illeti ne menem bir hastalıktır? Bu nasıl bir yaradır ki kötü huylu ur gibi vücudumuzu sarar amma kesip atamayız? Amma devası nedir? Hazık hekim değil misin sen? Ursa ur, ince hastalıksa ince hastalık? Ne yiyip ne içmeliyiz? Hangi ilaçları kullanmalıyız sayın hocam? Cerrahi ameliyat mı gerekiyor? Operasyon diyorsunuz ya. Şimdi tıp gelişti, ışınla da kesip biçmeden müdahale ediyormuşsunuz. Yeni aletleriniz bunu tespit ve teşhis edemiyor mu?

 Bizim bildiğimiz Allah rızası için kurban verilir. Hazreti İbrahim, oğlu Hazreti İsmail’i kendisine ilham olunduğu üzere Allah için kurban etmeye götürmüştü. Fakat Rahman ve Rahim olan Allah Hz. İbrahim’in sabrı ve Hz. İsmail’in teslimiyetinin nişanı olmak üzere Hz. İsmail’e bedel olarak bir koçu kurban olarak göndermişti. Ahmet Abi’nin uzmanlık alanıdır İsmail teslimiyeti. Neden bağımlılık müptelası gençlerimiz için “kurban” ifadesini kullanıyorlar? Doktor biz haşa yeni tanrılar edindik de yavrularımızı bu tanrılara mı kurban veriyoruz? Doktor gıdım gıdım ölüyoruz. Doktor hastane önünde incir ağacı kaldı mı bilmem ama artık biz ağıt yakmak istemiyoruz. Gencecik fidanlarımızı bağımlılık illetinin pençesinden kurtar doktor. “Doktor bulamadı bana ilacı” diye ağıt yakmak istemiyoruz artık.

***

Ahmet abi, sahi ağıt yakan kaldı mı acep? Ateş düştüğü yeri yakıyor da bu yangını dile getiren gelecek nesillere aktaracak olan aşıklarımız kaldı mı Ahmet abi? Ölmüşüz de ağlayanımız yok Ahmet abi. Senin bin miligramlık türkülerinin devamı olacak derdimizi hüznümüzü diri tutacak, sönmeye yüz tutan ateşimizi harlayacak ozanlarımız dengbejlerimiz nerde Ahmet abi? Hüzün kaldı mı ülkemizde elimizde, obamızda? Hüzün medeniyetinden gelip “götürün memeleketi”ne gidiyoruz. Görsünler ya da görseller ülkesi de diyebilirsiniz. Dünya ülkeleri arasında 2018 yılında İnstagram kullanımında beşinci sıradayız Ahmet abi. İnternet fenomenlerinin dediklerine göre, instagramdan canlı yayın yapmak kahvaltı yapmak kadar doğal bir şeymiş artık. Mağarandan çık da arada etrafta ne olup bittiğine bak Ahmet abi. Düz vatandaş artık internet fenomeni.

Görsel çağında türkülerimizi söyleyen kalmadı da dinleyen var mı Ahmet abi? İnternette bir video sitesi var. Görsel çağındayız ya basit bir araştırma yapalım. Genel olarak pop şarkılar diye bir tarama yaptığınızda ilk sırada çıkan listenin izlenme sayısı yüz milyon civarında. Türküler diye tarama yaptığınızda ilk sırada çıkan listenin izlenme sayısı iki milyon. Yüz popa karşı iki türkü. Tabi bu listelere tüm dünyadan ulaşılabildiğini hatırlatmak isterim. Özel olarak bazı şarkılar ve şarkıcılar daha fazla izlenme sayısına da sahip olabiliyor. Mesela rastgele tıkladığımız “saz mı caz mı” şarkısı 155 milyon civarında bugün için. Yine rastgele seçtiğimiz “şu karşı dağda kar var duman yok” türküsü 1 milyon civarında. Senin bin miligramlık türkülerinin internette dinlenme/izlenme sayılarını vermeyeyim Ahmet abi.

Vatandaşın günlük hayatından da sözlüğünden de hüzün silindi. Kısa bir zamanda çok hızlı bir şekilde. 5G’den daha hızlı bir çölleşme başladı hayatımızda. Her yerde şiddet hüküm sürmeye başladı. Vatandaş birbirini görmez dinlemez hissetmez oldu. Akıllı telefonlara temas etmekten parmaklarımızın hissetme duygusu köreldi. Bir cilt hastalığı Ahmet abi. Bu da doktorun alanına girer.

Sen mağarandasın abi. Türkülerinle baş başasın. Türkü dinliyorsun başının ağrısı geçiyor. Kulağının uğultusu diniyor. Bizler düz vatandaşız Ahmet abi. Sığınabileceğimiz bir mağaramız yok. Mağara var tamam, ama düz vatandaş mağaraya çıkamaz. Sen eski tüfeksin. Filhakika modernsin, kentli şamansın ama mağaraya çıkma “çellıncını” başarıyorsun. Tercümanına çellınc ne diye sorduğunu duyar gibi oluyorum. Tercümanın bu konuları daha iyi bilir, o daha iyi açıklar. Ama bir cümleyle söyleyecek olursam bahsettiğim video sitesinde gençlerin gevezelik, malayani cinsinden bir şeye dirençlerini test edip video çektikleri bir akım var. Mesela en fazla acı biber yeme çellıncı, komik video izleyip gülmeme çelıncı vesair. Sen başarıyorsun ama düz vatandaş yolda yürümeyi unutmuş. Sen mağaranda yalnızsın. Düz vatandaş sanal gözlüğünün içinde hapis. Tatlı su Müslümanlığı diyorsun ya o devir geçti artık Ahmet abi. Tatlı su mu kaldı ki?

Çeşme başları tarihe karıştı. Üngüt köyündeki son akarsuyun, yün yıkama yerinin de üstüne gönül belediyeciliği yapan belediyelerimiz beton döktü. Çeşme başına giden genç kızların işmarları delikanlıların yüreğini yakmaz oldu. İşmar nedir, bilen kaldı mı Ahmet Abi? “Ayrılık molur harman zamanı” diyor türküde. Harman yerine betondan emekli konutu yapılalı çok oldu Ahmet Abi. Karıncalar yuvasını nereye taşıdı acep bilen var mı?

Köylerimizi şehirlerimizi sel basıyor. Dört G, beş G debisinde seller. Ahmet abi sen afetçisin. Bir salisenin milyonda bir anında bastıran ve başlangıçta 20 megabit iken 5G’ye çıktığında 200 megabite kadar çıkabilecek bir sel. Eğer internet dere yatağını ıslah etmezsek taşkınlar vermeye devam edecek ve çok cana mal olacak Ahmet abi. Hangi afet planı durdurur bu taşkını?

Son bir hususu daha belirtmek isterim Ahmet abi: “Bireysel gibi görünüyor ama, Yemen kadar, Sarıkamış kadar ahaliyi yaralayan derin bir trajedinin içindeyiz. (Hakim beye selamlar olsun). Beri gel Ahmet abi, Yemen’i, Sarıkamış’ı, Çanakkale’yi unutma ama 2008-2016 yılları arasında kaybolan çocuk sayısı 104 bini aşmış. Avrupa’da kaybolan mülteci çocukları da sayalım mı? Yüreğin kaldırmaz, oraya hiç girmiyorum. Şairine “marallar oymağı” şiiri ısmarlamakla, hüzünlü türküler dinlemekle bu meseleyi savuşturamazsın. Biliyorum yüreğin yangın yeri, biliyorum, şimdi gözlerin buğulandı, gözlerini kaçıracaksın benden. Biliyorum ateşin kırk derece ama ateşini düşür artık Ahmet abi. bir parasetamol al, kulak aparatını tak. Dükkanın holüne çık bir hava al, elini yüzünü yıka. Sen afetçisin, bir su dök ateşe, bir iş makinası gönder dere yatağına, mahsur kalanları kurtar. Suyun yönünü değiştir, evleri tahliye et. Ben düz vatandaşım, boğuluyorum. Ahmet abi, bir halat, bir kalas bir yardım eli uzat.

****

Gitmek nasıl bir eylemdir Ahmet abi? Gitmek gerektiğinde kime gidilir? Çarşılarında günaşarı bomba patlayan İdlibliler kime gider Ahmet abi? Kudüslüler İsrail zulmünden kime gitse gerek? Doğu Türkistan kime gider, Arakan, Yemen, Yeni Zelenda Müslümanları?
Yemen cephesi gaibi Mehmet dedeme gidebilir miyim ben Ahmet abi? Yemen cephesinden yedi yıl mektubu gelen dedem yedinci yıldan sonra nereye gitmiştir? Askeri kayıtlara nasıl düşülmüştür?

Daha ne kadar karlar eriyince İran sınırında kar altında bulduğumuz donmuş Afganlı kardeşlerimiz için ağlayacağız biz? Türkiye Müslümanları Suriyelileri geri göndermenin tartışmasını yaparken yürekleri vicdanları yanında mı?

“Ver benim sazımı efendim ben gider oldum
Süremedim lavantamı konsola koydum”

Kader böyleyse ne yapsın eller? Kadere inanmak imanın şartlarından. Amenna ve saddekna. Ama sanal dünyanın kablo kokusundan vatandaşın burnu koku almaz oldu. Dokunmatik telefonları ellemekten birbirimizi hissedemez olduk. Biri gözümüzdeki şu üç boyutlu gözlüğü çıkarsa da lavanta kokusu alsak olmaz mı?

Gençlerimiz lavantayı, miski sürünüp arz-ı endam etsin. Doğu Türkistan’dan Bosna’ya düğün bayram olsun Ahmet abi. Kurban bayramın mübarek olsun.

Bayram üstü limon kolonyası da olur Ahmet abi, yeter ki az ferahlayalım.

4 Ağustos 2019
Tekerek Yolu /Kahramanmaraş.



* Bu yazı içeri gurbetinden Ahmet Abi’ye yazılmış kafası karışık bir mektuptur. Hakim Bey!e ve kıymetli Doktor’a ithaf edilişinin hikayesi kendilerinde saklıdır. Fakat ithafla beraber mektubun bir kısmı da acizane kendilerine hitaben yazılmış oldu. Hüküm ve teşhislerini bekler hürmetlerimi arzederim.

UYAN BABA / Nurcihan KIZMAZ



Bu dışardan gelen sesler ne anne
sana da geliyor mu
bu kan kokusu

Korkuyorum ellerimi tutsana anne
hani ben çok cesurdum
bu ne korkusu
Her yanım titriyor sarsana anne
temmuzun ortasında
ne üşümesi
Sararmışsın aynaya baksana anne
sen hasta değildin
bu neyin nesi
Vakit çok geç oldu
kalksana baba
sen erken uyanırdın
bu ne uykusu...