MODERNİTENİN LAT, MENAT, UZZA VE HUBEL’LERİ. . ! / İsmail GÖKTÜRK

Yaşadığımız bu günler, bu çağ, bu asır Kur’an’ın diliyle (Asr Suresi) insanların büyük çoğunluğunun zararda, ziyanda olduğu kıyamet saatinin yaklaştığı hüsran asrıdır. 


Şeytan ve şürekasının desiseleri, nefis, heva ve hevesin salvoları, şeytanlaşmış insan ve hempalarının büyük şeytana taş çıkartan oportünist kıvırtmaları sonucu insan feleğini şaşırarak Allah’tan hızla uzaklaşmıştır.

Allah’tan uzaklaşan insan heva ve hevesini ilah edinerek insandan ve cinden şeytanların oyuncağı olmuştur. 

ABD, AB ve Japonya çıkışlı teknolojik tsunami insanlara teknoloji karşısında diz çöktürüp sekülerizm tabanlı irrasyonel yeni bir din ihdas etmiştir. . . “TEKNOLOJİK DİN”. Teknolojik tapınmayı gerektiren bu yeni din 10, 15 yıl gibi kısa bir zaman aralığında kendisine milyarlarca insandan oluşan küresel ölçekli bir yaşam alanı, bir arka bahçe, bir hinterland oluşturmuştur. Bu global periferi de insanlar artık bu dinin yeniteknolojik Lat, Menat, Uzza ve Hubel’leriyle yatıyor, kalkıyor ve hayatlarının yönetim, denetim ve idaresini Yeni Teknoloji Dini’nin çağdaş putları olan televizyon dizi ve programlarının, internet dünyasının fenomenlerinin, İpad ve İphone’lerin, adına sosyal medya denilen facebook, twitter’in ve İnstagram’ın sevk ve idaresine bırakıyordu. 

Hayatlar, kariyer planlamaları, arkadaşlıklar, evlilik ve boşanmalar, cinayetler, beşeri münasebetler ve insan ilişkileri kısaca hayata dair ne varsa hepsi ve daha fazlası bu yeni irrasyonel “Teknoloji Dini” tarafından dizayn edilmeye başlamıştır. 

Mevlamız bir Kur’an ayetinde (sebe-20) “Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü'minleri oluşturan bir fırka (Allah'a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.” buyuruyor. 

Bundan 1400 yıl önce insanlığın kurtuluşu olarak inzal edilmeye başlanan Kur’an ayetleri sanki bu gün, bu sabah, bu saat ve dakika insanlığının tamamına yeniden ve bir kez daha inmiş gibi taptaze, dipdiri ve ihata edici. Bugün insanlık ve spesifik olarak ülkemiz yani içerisinde yaşadığımız bu toplum ne kadar değersizlik varsa hepsini birer değer haline getirdi..! Sevgisiz, merhametsiz, acımasız, erdemlerini yitirmiş, paylaşmayı unutmuş, dünya’yı versen güneş’i de isteyen gözü doymaz gönlü aç vahşi birer hayvana dönüştük. Birbirimize karşı kin, nefret, haset ve kıskançlık doluyuz. Birbirimizle dostluk, arkadaşlık ve kardeşlik kurmuyor, kuramıyoruz.

Yeni “Teknoloji Dinin” bağlıları olarak her doğan günü büyük bir özlemle bu gün bize hangi teknolojik Lat, Menat, Uzza ve Hubel sunulacak diye bekliyoruz..! 

Risaletten önce Mekke ve civarında büyük bir cahiliye hüküm sürmekte ve insanlar kendi elleriyle yapıp Lat, Menat, Uzza ve Hubel adını verdikleri cansız taş, kaya parçalarına, heykel ve heykelciklere taparlar, bir ve eşsiz olan Allah-u Tealâ’yı inkar eder ona şirk koşarak putlarının kendilerini Allah’a ulaştıracakları zannına inanırlardı. 

Günümüz cahiliyesinde ise insanların büyük çoğunluğu Lat, Menat, Uzza ve Hubel’in yerine kendi putları olan televizyon dizi ve programlarına, internete, İpad ve İphone’lere, sosyal medyanın sosyal paylaşım siteleri facebook, twitter ve instagram’a, lüks jiplere, tripleks lebiderya kaşhanelere, makam, mevki, şan, şöhret, toplumsal nüfuz ve statülere tapmaktadırlar.

Bugün gönüller… Allah sevgisi dışında her şey demek olan masiva ile dolu. 

Gönül Kâbe’miz sahte ilahlarla, modernitenin kalbimize ilka ettiği… teknolojinin Lat, Menat, Uzza ve Hubelleriyle dolu. Bu yönde Peygamber-i Zişan efendimiz şöyle buyuruyor… "Gönlünüzde neyi beslerseniz mâbud’unuz (kendisine tapılan varlık ya da meta) odur." 

Bugün Gönüller... iyilikler, sevgiler, paylaşmalar, yardımlaşmalar, barış ve kardeşlikler yani Yasin’ler ve Fatiha’lar ile dolu değil. 

Bugün Gönüller... haram, zehir, zıkkım olan toplumsal yolsuzluk ve rüşvet hastalığı, toplumsal statü ve dünya meta’ının aldatıcı süsü, şan, şöhret, makam ve mevki, ego, benlik ve kibir yani Firavun’laşma yansımalarıyla dolu. 

Rabbimiz bir Kur’an ayetinde (ASR SURESİ) şöyle buyuruyor…Vel asr. . “Zamana, asırlara, ikindilere, senin peygamberlikle görevlendirildiğin evrensel döneme andolsun!” İnnel insâne le fî husr. . . “Allah'ın gösterdiği yolda yürümeyen insan mutlaka ziyandadır.”

Bugün... yeryüzünde özellikle siyasetçilerden, güç odaklarından ve nüfuz sahiplerinden Rabbimize muadil sahte, seküler ilahlar edinmişiz. Kur'an'ı mehcur bırakmışız. Rasulullah efendimizin dışında kendimize başka rehberler edinmişiz. 

Artık oturduğumuz lüks evler, bindiğimiz can canlı arabalar, bize lütfedilen makam ve mevkiler, biriktirip de yığdığımız altın ve gümüşler yaptığımız ikinci hatta üçüncü izdivaçlar(!) bize Allah ve Rasulünden daha sevimli gelmeye başlamıştır. 

Evet. . . 
İmanla güvene kavuşmadıkça, müslümanca yaşayıp kin, nefret ve ihtiraslarımızı yenmedikçe, Peygamberin sorumluluğuna eş görevler yapmadıkça, hakkı, sorumluluğu ve sabrederek mücadeleye devamı, birliği birbirlerimize tavsiye etmedikçe, âhireti unutarak dünyaya bağlanıp, içimizde ki kudurmuş köpek olan nefsi emmarelerimizi yenemedikçe, erdemli, faziletli, onurlu, şahsiyetli, ilim, irfan dolu yüksek ahlaklı insanlar olamadıkça zarardayız, ziyandayız, hüsrandayız.

İsmail GÖKTÜRK-Gazeteci-Yazar (Kent Gazetesi ADANA)



‘’İÇİMDE KIVRILAN BİR LİSANDIR’’ / H. Ahmet ERALP

Hepiniz iyi tanırsınız beni, en çok da sen tanırsın. Dünümden, yarınımdan bahsetsem çok daha çabuk hatırlarsınız ama bu günümden bahsetsem, tanımak da hatırlamak da istemezsiniz beni. Suçlu aramıyorum, suçu aramıyorum, bildiğim bir şey var ki o da bunun suç olmadığı. Aslında muhabbet denilen mahlûkun ta kendisidir bu vaka, bu anı, bu ses, bu iz, bu nefes, bu duyuş, bu dokunuş…

Beni arayanlara da, beni bulanlara da, beni soranlara da, bunlardan daha da öte bilerek ya da bilmeyerek; basıp, ezip geçerek gidenlere de yoktur zerre sitemim, yoktur tek kelimelik itirazım. Hani şu beni anlayanlar yok mu, anlayıp da dağlayanlar yok mu, dağlayıp da bidaha bidaha alıp eline kor muhabbetleri koşa koşa gelenler yok mu, işte onlaradır tüm intizarım.

Şimdi konuşmak vaktidir, anlatmak ve haykırmak vaktidir şimdi. Bin yıldır dinledim, ezildim, basılıp geçildim, hiç dur durak bilmeden, hiç dinlendirilmeden ve dillendirilmeden; arkadaşlık, dostluk, yoldaşlık, babalık ve analık ettim nice ‘’çilekeş yalnızlara’’ Çalmadan girdiler içeri bu kapıdan, sormadan aldılar cevaplarını tüm dokularımdan ama bu son gelenler ‘öylesine’ değil ‘ölmesine’ gelmişlerdi. İşte bu gelenlerdir bin yıldır susan ve susayan sadrımın orucunu bozduranlar. İşte bu son gelenlerdir sizi beni dinlemek ve hatta ilkin son kez dinlemek zorunda bırakan.

Bin yıldır ayağımı bastığım şu kadim ve mukaddes toprak, kimi zaman sırtımı dayadığım, kimi zaman şöyle hafifçe omuzlarımı dayayıp soluklandığım ruhsuz evlerin vefalı duvarları; utangaç yüzüme sürülmüş nice makyajlar, omuzlarıma yüklenmiş nice süsler bile iyi bilirler ki bozmazdım bu suskunluk orucumu. İşte bugün son kez dağlamaya gelmişlerdi yüreğimi, işte bugün son kez ağlamaya gelmişlerdi göz pınarlarının en nazlı kuytusundan. Çünkü son durakta bendim, son geçitte bendim, son atılan yerde bendim, son dinlenilecek yerde bendim. Bu gelenlerin geldiği gibi; son ölünecek yerde bendim.

Sırtıma çivilenmiş aydınlıkların, yüzümü grileştirmiş renklerin, her seferinde aslında bidaha bidaha göğsümü daraltan genişletilmişliklerin de çok iyi bildiği gibi; bugün ben son kez emdim o ilk vecdin son damlasını. Bugün ben son kez duydum o ilk cezbenin son haykırışını. Göğsümü ansızın sarsan bu ’’bir çift ayak sızısı’’ndan anladım son oluşunu. Bozduğum orucumun sebebi bana ve benimle beraber benden öncekilere ve benden sonrakilere ölmeye gelmiş olan son damla gözyaşının sahibi olan gözlere yüklenmiş bu yükün anlattığıdır.

Bu kez tek başına gelmişti. Daha önce hiç gelmediği hiç gelmediği bir saatinde yine çalmadan kapıyı girmiş, sormadan başlamıştı anlatmaya. Anlatmak dediysem öyle bildiğiniz, tahmin edebileceğiniz türden bir anlatmak değildi bu. Dudakları değil göz kapakları oynamıştı simasında deprem olurcasına. Nefesine sesini yoldaş eyleyip kulaklarıma göndermek yerine gözyaşına kanını mıhlayıp tam göğsümün orta yerine akıtmıştı ruhunun son damlasını: ‘’Dünyanın karanlık aydınlıklarına kapısını çelikten duvarlarla örüp içeri sadece ‘saf fikir, saf düşünce, sarsılmaz ve azalmaz hüzün’’ zulalanmış mağaradan dışarıya çağrılmıştı ilk kez. Dışarının en hatırlı, en makbul, en tevilli mabedine çağrılmıştı hüzün talimine devam etmek için. Nereden bilecekti ki bu son çağrılış yahut son davet değildi. İşte oracıkta anlamıştı aslında ölümden/idamdan önceki son isteğinin sorulacağı mabed olduğunu. Yılmamıştı, sabretmişti, isteğinin sorulmasını beklemişti. Hüzün taliminin devamı için geldiği bu mabedde beklediği gibi son isteği sorulmamış, bunun yerine :’soru ehli veya cevap ehli’ olmaklık iddiasında bulunmaya azmettirilmişti. Bir büyüğe karşı cevap ehli olmak iddiasından beri olmak hüsn-ü niyetiyle soru yöneltmiş ve idamdan önceki son nefesini vermişti oracıkta. Artık o andan sonra alınıp verilecek nefesi değil, göz pınarlarından akıtacağı son son bir damlacık kanlı gözyaşı kalmış olacaktı. Çünkü sorusu ve soruşu da beğenilmemiş ‘gazete küpürü/başlıksız’ olmaklıkla hüzün taliminin devamı için çağrıldığı mabedden de kovulmuştu.‘’

Bu son kovuluştan sonra gideceği yeri düşünmeye bile niyetlenmemiş ve tereddüt yaşamadan bana gelmişti. Ben. Demiştim beni hepiniz tanırsınız diye. Bin yıllık fırtınalara, yağmurlara, karlara, yıldırımlara karşı bozmadığım bu söz orucunu bildiğim, duyduğum, tanıdığım veya tanımadığım tüm sağanak yağmurlardan daha hisli ve daha şiddetli olan bu biricik son damla gözyaşı ile bozdum.

İyi tanırsınız işte beni; tüm kılcal damarlarımıza kadar birbirimizi iyi bildiğimiz şu kadim çınar ağacının gölgesine sığınıp ciğerlerine son nefesine çektiğin tütününü sırtıma atıp ayağınla söndür şimdi. Söndür dedim, tütününün közü ile dağla demedim. Beni ancak bir damla dağladı sadece bin yıldan bugüne dek.

‘’şu ellerin taşı bana hiç değmez
ille dostun bir tek gülü yaralar beni ‘’

Ölmeye gelmişti son damlasını tam göğsümün orta yerine akıtmaya gelen göz pınarlarının sahibi olan gönül. Kendinden önceki tüm hüzünleri gönlüne gömmüş; gönlünü de bugüne kadar kimselere aşikâr etmediği annesi, babası, dostu, arkadaşı, sırdaşı, yoldaşı olan kaldırımlara gömmüş; ölmüş ve kaldırımları da öldürmüştü.



DİKKAT! ALGIMIZI DEĞİŞTİRİYORLAR / Durdu GÜNEŞ

Yıllar önce bir gazetede okumuştum. İngiltere’de, insan düşüncelerinin ve davranışlarının nasıl yönlendirildiği belirleyen sosyal bir deney yapılmıştı. Aslında kendi tercihimiz gibi görünen şeylerin arkasında, yönlendirilmiş bir irade yatıyor ve biz bunun farkına varmıyorduk.

İngiltere’de bir zaman, "çağdaş sessiz piyano konseri" isminde bir konser verileceği medyadan duyurulmuş. Köşe yazarları, bu konserin ne kadar sanat yüklü olduğu konusunda yazılar döşenmişler. Biletler aylar öncesinden bitmiş.

Konser zamanı salon tam kapasite doluymuş. Konser başlamış ve çağdaş sessiz piyano konserini veren kişi hiç ses vermeyen piyanonun tuşlarına iki saat boyunca basmış. Konser sonunda salondakileri selamladığında olağanüstü bir tezahüratla karşılanmış.

Ertesi günü yapılan bir televizyon programında, konseri verenle röportaj yapılmış. Konseri veren kişi şöyle demiş. “İnsanlardaki aptallığın sınırını ölçmek istemiştim. Meğerse bunun sınırı yokmuş.”

Bugün, hepimizi yörüngesine alan, yönetim ve tepki merkezinde gelişen sosyal olaylardan bahsetmeyeceğim. Belki ondan daha derin olan, sosyal kültürel kodlarımızın nasıl değiştiği üzerine düşüncelerimi paylaşacağım.

"Müslüman Türk kimliği" üzerine giydirilen kapitalist anlayış sonucu, kültürümüzün içi boşaltılmıştır.

Birincisi, tasarruf ve yardımlaşma kültürü yerine; tüketici ve bencil bir kültür ikame edilmiştir.

Atasözlerimiz de tasarrufun önemi hep vurgulanmıştır. “Damlaya damlaya göl olur”, “Sakla samanı, gelir zamanı”, “İşten artmaz dişten artar”, “Bol bol yiyen bel bel bakar”, “Ayağını yorganına göre uzat”, “Ak akçe kara gün içindir” gibi sözler tasarrufu teşvik eden sözlerdir.

Kuranda “Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü o, israf edenleri sevmez.” denilmektedir.

Peygamberimiz (sav) “Akmakta olan bir nehirde abdest alsan bile, israf etme” diye israf etmemeyi buyurmuştur. “Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyilikleridir.” diye yardımlaşmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştır.

Şimdiki hayat tarzımıza baktığımızda tasarrufun yerini israf almış ve ne kadar tüketirsek o kadar mutlu, o kadar modern olacağımız algısı yerleşmiştir. Artık AVM’ ler çağdaş bir tapınak haline gelmiş, mutluluk ve hayat merkezinin kalesi gibi görülmektedir. Son çıkan olayların merkezinde AVM’nin olması da ayrı düşünme konusudur.

Tasarruf ve yardımlaşma kültürü İslami bir kültür ve hayat tarzıdır. Bunun yerine tüketim ve bencillik kültürünü yerleştirdiğinizde İslami bir hayat modelinden uzaklaşmış olursunuz. Bu durum, lüks hayatı, başkalarına karşı duyarsızlığı, birileri aç yatarken keyif içinde yatmayı doğal hale getirmektedir. İbadetleriniz hayattan ve ruhtan kopuk, şekli bir gösteriye dönmektedir.

Bu duruma nasıl geldik derseniz. Televizyonla, reklâmlarla, dizi filmlerle bilinçaltımız düzenlenmekte, algımız, duruşumuz ve yönümüz değiştirilmektedir.

İkincisi, kalite kültürü yerine marka kültürü zihnimize yerleştirilmiştir.

Marka giyiniyorsak, markalı yiyecekler yiyorsak, markalı arabalara biniyorsak kendimizi önemli adam görüyoruz.

Bu durum bizi akıl dışı hareketlere zorlar. Stuaart Sutherland’ın İrrasyonel isimli kitabında çarpıcı bir örnek vardır.

“Jerzy Kosinski’nin Adımlar adlı romanı 1969’ da kurgu dalında Amerikan Ulusal Kitap ödülü aldı. Sekiz yıl sonra bir şakacı kitabı yeniden yazdı ve dosyayı, başlıksız halde ve sahte bir isimle, kitabı yayımlayan Random House da dâhil olmak üzere, ABD’deki başlıca on dört yayınevine ve üç edebiyat ajansına gönderdi. Gönderilen yirmi yedi kurumdan biri bile kitabın zaten yayımlanmış olduğunu fark edemedi. Dahası yirmi yedisi de dosyayı reddetti. Hâlbuki tek eksiği hale etkisi yaratacak “Jerzy Kosinski” ismiydi: isim olmayınca önemsiz bir kitap görülmüştü.”

İnsanlar isimlere, unvanlara, markalara bakıyor. Çünkü reklâmlarda bilinçaltına “bu markayı kullanırsan hayatı yaşıyorsun, bu markayı kullanırsan önemlisin, bu markayı kullan mutlu ol” düşüncesi yerleştiriliyor.

Reklâmlarda yakışıklı, güzel, aristokrat insanlar gösteriliyor. Kişilerde, gelişmişlik, zenginlik, gençlik ve prestij duygusunun ancak bu markaları kullanırsa mümkün olacağı duygusu veriliyor. Bir üniversiteli annesinin ördüğü daha kaliteli bir kazağı değil onun yerine markalı bir kazağı tercih ediyor.

Lisedeki oğlum en pahalı ve son model telefon talep ediyor. Ben kendi kullandığım ucuz ve eski model telefonu gösterince “Baba sen bizi anlamıyorsun. Öyle bir telefonum olmazsa ben arkadaş bile bulamam” diyor.”

Yabancı hayranlığı ve yabancı markalar iç dünyamızı istila etmiştir. Artık okullarda yerli malı haftası yapmak, modası geçmiş bir ritüele dönüyor.

Üçüncüsü, ihtiyacın yerine istek kültürünün kışkırtılmasıdır.

Böylelikle, eskilerin kanaat dediği eldekiyle yetinme yerine, sürekli daha fazlasını isteme ve doyumsuzluk ortaya çıkıyor.

İzafi yoksulluk dediğimiz, daha lüks hayat özlemi odak noktası haline geliyor. Zengin ve ünlüler gibi yaşamak, hayalleri süslüyor. Eskilerin deyimiyle “oturduğu ahır sekisi, çığırdığı İstanbul türküsü” diye tasvir ettikleri ya da “çöplükte yatıp vezir azam rüyası görenler çoğalıyor.” Dizilerin sanal dünyasında yaşayan varoştaki kız Etiler’deki hayat modeline özeniyor.

Hâkim karısından boşanmak isteyen adama sorar

—Niçin boşanmak istiyorsun?

—Hâkim bey hanım çok harcama yapıyor. Bekârken hep ticaret hukukunu okurdum.

Şimdi hep icra iflas hukukunu okuyorum.

Hâkim biraz düşünür, sonra;

—Bu çok doğal. Eğer hanım fazla harcama yapmasaydı, ruh sağlığı yerinde mi diye adli tıbba gönderirdim.

Kadınların ihtiyaç olmadan alışveriş yapması onun mutlu olması için gerekli bir özelliği olarak gösteriliyor.

Bütün bunlar sonunda hayal kırıklıkları, iflaslar, depresyonlar, intiharlar yaşanıyor.

Her şeyimiz olsa bile kaygılarımız tükenmiyor.

Çözüm nerde derseniz, kalkınmayı, gelişmişliği kendi kültür köklerimiz üzerine yeniden inşa etmemiz gerekir. Bize giydirilen kapitalist kültür, okul aile birliği elbiseleri gibi üzerimizde eğreti duruyor ve bizi mutlu etmiyor.



KIŞIN ARDINDAN GÜMRAH KOŞU/Hüseyin GÖK











yağsın kar
dağlara ovalara
ırmaklara çaylara
susuzluğumuzca

örtsün bir baştan
bir başa
çarşaf gibi beyaz
tüm yeryüzünü

yatak yorgan olsun
sarıp sarmalasın
bir kundak misali
alsın koynuna

börtü böcek nebatat
dalsın uykuya sonsuz
çağırsın engin dinginliğine
yol alalım aydınlığında

yağsa içimize bir de
çözülse kalbimizin kırağıları
kışın ardından gümrah koşarken
yeniden doğuşa..



ORUÇ SESSİZLİGİ / Enver ÇAPAR











Oruç sessizliği ruhu doyurur
İftarın sevinci gözde durulur

Bir yudum su ile nefsi kandırdık
Sofrayı görünce hayli utandık

Ekmeğin kokusu sokağa taşar
Bitmeyen bu telaş akşama çıkar

Sofra açanların gönlü bol olur
Edilen dualar yerini bulur

Yüzlerde belirir ayet izleri
Kimse alamıyor vakti ileri

Sahur bereketi gece ışığı
Namaz usandırmaz eski aşığı

Orucun sözünü tutmak gayemiz

Huzur bereketle doldu hanemiz.

SİTEM / Cuma ÖZCAN











Dinle ahu gözlüm sitemim sana
Bahçelerde gül yandı da görmedin
Bir bakış attın ki tutuştu gönlüm
Ateşimden göl yandı da görmedin

Bekledim olmadı koştum yanına
Hiçbir söz geçmedi deli kanıma
Devrilip kalmışım köşe başına
Gelişime yol yandı da görmedin

Kirpiklerin ok imiş sinemi deldi
Hançer imiş gözlerin bağrıma indi
Hasretin mızrabı sazıma değdi
Kederimden tel yandı da görmedin

Önüme bend oldu inat taşların
Canıma derd oldu hilal kaşların
Gözümden dökülen kanlı yaşların
Akışına sel yandı da görmedin
                            
Münzeviyim yapayalnız kalmışım
Haberini rûzigardan almışım
Mecnun gibi yola revan olmuşum

Bu deliye çöl yandı da görmedin

UYKUYA DOST OLAN MÜSLÜMAN ÇOĞALIYOR/SA... / Ahmet Doğan İLBEY

Buhara’dan Anadolu’ya gelen Hüsameddin-i Uşşâkî Hazretlerinin muhteşem sözüyle bu yazıyı “…uykunuz varken okumayın. Çünkü… Uyuyanları uykudan uyandırmak için yazılmıştır. Tok karnına da okumayın… ”  

“UYKUYA DOST OLMAYINIZ”

Uykuyu sevenler bizden değildir. “Biz” den kastımız Müslümanca yolda fikrî, ilmî ve edebî meselelerle iştigal edenler, yâni ulvî sancısı olan dâva adamlarıdır. Uyku dost olanların çoğalıyor olması, Müslüman ülkesinde irfanın, ulvî sızının ve tefekkürün azalması demektir. Fethi Gemuhluoğlu, “uykuya dost olmayınız” diyor:

“İnsanın uykuya sırt çevirmesi lâzım. Peygamber-i Ekber uyumazlardı. Eğer Türkiye’de… Türk insanı, Müslüman insan, Millet-i İslâmiyye’nin insanı… Yeniden bir ‘ba’sü ba’de’l-mevt’ sırrını yaşamak istiyorsa, onu ihyâ etmek istiyorsa… Uykuyu kaldırmalıdır. Uykuya düşman mı olalım? Hayır! Uykuya dost olmayalım...”

“UYKUDAN SIÇRAYIP KALK, ISTIRAP ÇEK”

Müslüman için haddi aşan uyku nefsânî bir hâl olduğu için gaflet hâli sayılır. Kaygısızca çok uyuyan Müslüman hâl üzere olamaz ve tefekkür edemez.  Hz. Mevlâna’nın ikazını bugün kaç kişi biliyor? “Uykudan sıçrayıp kalk, ıstırap çek! Bir tarafta su sesi duyulurken, öte tarafta susuzun uyumasına imkân var mıdır?”

“EHL-İ CENNET UYKUYU BİLMEZ”

Haz ve modernizm, beden ve ruhunu o kadar kuşatmış olmalı ki farkında olmayan bir kısım Müslüman, Yunus Emre Hazretlerinin sözlerini gönlüne almayı unutmuş: "Uyuma der bana Sultân-ı enbiyâ / Hiç yatma der sana Sultân-ı enbiyâ”

Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâmın hayat tarzına sebep asabiyetiyle bağlı olan asâletli Müslüman az uyuyarak hayatın her ânını gönül gözüyle yaşar ve temaşa eder. Uykunun kötülüğünden bahseden Abdülkadir Geylani Hazretlerinin nasihatini hatırlamayan Müslümanın duruşunda noksanlık vardır.

Uykuyu değil, uyanıklığı aramak lâzım. Ayıklığı icap ettiren halleri terk, bütün iyi şeyleri bir yana itmek sayılır. Bunun icabıdır ki âriflerde bayağı uyku azdır. Ehl-i cennet uykuyu bilmez. Çünkü uyku gaflettir. Dolayısıyla noksanlıktır. Bütün hayırlı işler, ayık olmadadır. Zahirî uykudan kurtulmak için az yemeli, az içmeli, çok yiyip içince çok uyku olur.
                 
Böyle diyor ulu zat. Konfor ve modern nimetler karşısında recüliyetine sahip olamayan Müslüman bu nasihatleri unutmuşa benzer.

UYKU ÇEŞİTLERİ
        
15. Asır derviş ve âlimlerinden Eşrefoğlu Rûmî uykuculara iyi demiyor: “Uyku altı çeşittir: 1- Gaflet uykusu: İlim meclislerinde uyuyanlar. 2- Şekâvet uykusu: Sabah namazı vaktinde uyuyanlar. 3- Ukûbet uykusu: azap ve eziyet uykusunda olanlar. 4- Kaylûle uykusu: Kuşluk vaktinde uyuyanlar. 5- Ruhsat Uykusu: Yatsıyı kıldıktan sonra uyuyanlar. 6- Cuma geceleri uyuyanlar.”
         
Uykucuların hâllerini de şöyle târif ediyor: “Bir tâife vardır ki, gece onlar için saadettir. Gecelerden onlara zerre kadar zarar gelmez. Bunlar, geceleri hasret kaldığı gurbetteki bir sevdiğini bekler gibi gözler ve gece olunca sevinirler. Bir tâife daha vardır ki, onlara da geceleri ne kâr, ne zarar verir; geceleri uyku ile geçirirler, arada bir uyanır, sağlarına, sollarına dönerler.” 

Fikir ve gönül tâlimine soyunanlar, mes’uliyet ve istikâmetlerine bakarak yukarıdaki uyku çeşitlerinden birini seçebilirler. Kültür ve medeniyet meseleleriyle iştigal ediyor ve memleket dâvasının sözcülüğünü yapıyorsanız gaflet, şekavet ve ukubet uykusuna yatanlardan olmayınız. Sünnet-i Seniye diyerek, bol yemek ve tatlı üstüne yatsıyı kılıp yatanlar var. Bu, avâmın hâlidir.
                                                
UYKU, ÂLİM, DERVİŞ VE ŞAİR…

Müslüman kültüründe hâmi ve mes’ul sayılan devletlû, âlim, derviş, şair ve fikir adamının yatsıyı kılıp uyuması vatan ve millet meseleleri yönünden zararlıdır, kaygısızca uyumaları itibarlarını zedeler. Hem bu vazife ve vasıfları taşıyacak, hem de yatsıyı kılıp rahatça yatacak, öyle mi? Yapacakları bir yığın ulvî ve fikrî işleri var.

Öyle ki vasıflarına bakıldığında şairdir, yazardır, sofîdir, ilim adamdır... Ateşli bir fikir teatisinde, gönülleri mâveraya kanatlandıran bir sohbette uykuları gelir. Uyku ile birlikte lüzumsuz istirahatten hazzedenler bırakın fikir adamlığını, derviş ve şair hiç olamazlar. Böyle insanların gönlü ve fikri vardır; hattâ titiz bir Müslümandırlar. Fakat nasılsa bol uykudan hiç taviz vermez, nefsi azdıran mükellef sofraları da kaçırmazlar. Modernliğin ve konforun tesiriyle bu taifede uyuyanlar çoğaldı ki halleri Maşûkunu ararken uyuya kalan âşığa benziyor.

“EY UYUYAN ADAM!”

Attar’ın “Mantıku't-Tayr” ında anlatılıyor. Modernizmin haz ve konforuna alışan derviş ve âlim, fikir adamı ve şair olanlar okusunlar.

Yolda uyuya kalan âşıkını kendinden geçmiş halde gören mâşuk, bir şeyler yazıp, âşığın üzerine bırakır. Uykudan uyanıp kağıdı okuyan aşığın yüreğine sızı düşer. Onu sızlatan sözler bugün kaç âlim, derviş, şair ve fikir adamının yüreğini sızlatıyor?

“Ey uyuyan adam! Tüccarsan kalk para kazan. Yok zâhid isen uyuma, kulluk et! İkisi de değil, âşıksan utan. Âşığın gözünde uyku ne gezer? Âşık gündüzleri yel gibi eser savurur; geceleri yanar yakılır, âleme ay ışığı gibi ışık saçar. Mademki bunlardan hiçbiri sende yok, aşktan bahsetme, sahte dâvalara girişme…”




KIRK / Can MUTLU








Kırkıncı yaşım,
Ahmet’in çağı,
Kırklar dağında,
Yiğit vuruldu,
Uçmağa vardı,
Kırka karıştı,
Kırk yetim kaldı,
Kahpe kurşunu,
Mihrabı deldi,
Kırklar meclisi,
Mührü Süleyman,
Sahipsiz kaldı…
Kirli savaşta,
Kuzgunlar leşte,
Mağaradakiler,
Kırkambar ya da,
Kırk hadis belle,
Kırkta bir zekât,
Artık hep mübah,
Fakir iftarı,
Kandır nefsini,
Her gün bir yosma,
Aldat kendini,
Bozkurt uyanır,
Hesap sorulur,
Burnundan gelir,
Haram lokmalar,
Şehit kanları,
Dul gözyaşları,
Çocuk feryadı,
O gün yakındır,
Ebed sizin mi?
Elbet bizimdir,
Elbet bizimdir. . .


YASİN MORTAŞ DELİRMİŞ/ Hasan EJDERHA












“Suya köprü şiir ipim -Tut k-alemi k-alemine”

Yukarıdaki ikiz mısra, Yasin Mortaş’ın “KIYISIZ ŞEHİR RİSALESİ” şiirinden. Şiir “HECE TAŞLARI” dergisinin 16. Sayısında yayınlandı. Şiirin tamamını aşağıda alıntı yapacağım ve bu güzel şiiri Yoldaki Kalemler okuyucuları ile de paylaşacağım.

Buraya kadar her şey normal görünebilir. Ama Mortaş delirmiş, uçmuş adeta… Bu nasıl bir kanat? Bu nasıl bir zihin dünyası? Muhabbetten kaynaklanan şaka bir yana bahse konu şiirin Suya köprü şiir ipim -Tut k-alemi k-alemine” mısraına bakalım.

Yasin MORTAŞ bu mısrada ne demiş:

1-Suya köprü şiir ipim
   Tut kalemi kalemine
2- Suya köprü şiir ipim
    Tut alemi alemine
3- Suya köprü şiir ipim
    Tut âlemi alemine
4- Suya köprü şiir ipim
    Tut kalemi alemine
5- Suya köprü şiir ipim
    Tut kalemi âlemine
6- Suya köprü şiir ipim
    Tut âlemi kalemine
7- Suya köprü şiir ipim
    Tut alemi kalemine

Şiirin ikiz mısralarından birini inceledik. Normal mısra “Tut k-alemi k-alemine” mısraı. Yedi (7) oldu değil mi çözümlememiz?  Ben bunu 13-14’e kadar çıkarıyorum. Ancak 7’den sonrasının dünyası okuyucunun dünyasından farklı. Şiirin tamamının SAĞDAN, SOLDAN, AŞAĞIDAN, YUKARIDAN okunabilme imkânı var ve bu okuma ile çözümleme yaptığın zaman iş çok üst mecralara gidebiliyor. Çözümleme dedim ama elbette bu yaptığımız tam olarak bir çözümleme değil aslında; lakin çözümleme yapılabilecek bir şiir. Bazı noktaları var ki şiirin: İftarda susamlı bir ekmeğin susamı bol yerinden koparıp ağzına götürürken o muhteşem koku gibi kokusunu alıyorum şiirin çözümlemesinde ve şerhinde kanat açılabilecek dünyanın.

Sözü çok uzatmadan şiirin tamamını paylaşayım sizinle:

KIYISIZ ŞEHİR RİSALESİ/Yasin MORTAŞ

 (İkiz Mısralar*)
I
şiir cuma gibi /aşık/                  Elif gibi ve tertemiz
beş kere yıkarız kalbi                aşkı aşka ilikleriz

ah şiirli gülüşenim                    sırlı aynaya aşinam
gözüm görmese de seni             biz güneşli gülüşleriz
II
gece yarısı yüzüme                   ayı çöz canım sevgili
aşk çeyizini bohçala                  gel kılalım teheccüdü

şiir vaktim /çöl saatim               ince ipli şiirim/ah
kalın urganlı göğümde              sevgiliye su ararım

ah aşkımın aydınlığı                  içe akan bir kalem var
acılardan göğse kemer               aşka kıvrılan yılan var

suya köprü şiir ipim                  tut k-alemi k-alemine
kırışmış kağıdı aç da                 ilhamı kur saatine

*şiiri karşılıklı, alt alta, üst üste, aşağıdan yukarı, çapraz her ne şekilde okursanız şiir okumuş olursunuz.


AY’IN GÜNCESİ (Deli) / Şeyhşamil EJDERHA















İki gündür çıkmadım karşına. Biliyorum, yüzüm yok. Çünkü farkına varmadım kalbini kırdığımın. Bu yüzden deliler koğuşunun tek müdavimi olduğum balkonda, çayımı karşıdaki sokak lambasının cılız ışığı arasından sızarak yüzüme çarpan rüzgârla paylaştım. Sonra farkına vardım insanların garipliğinin. Ne kadar garip değil mi insanoğlunun hali? İnsanoğlunun yaptığı onca deliliğin arasında akıllı gibi davranışı, sence en büyük delilik o değil mi? Beni katma onların arasına. Çünkü ben akıllı değilim. Bunun için sana nice deliller de sunabilirim ama gerek yok. Zira ikimiz de biliyoruz bunu. Elbette sana bunlardan, yani insanların ne kadar deli olduğundan bahsetmeyeceğim. Benim bahsetmek istediğim benim deliliklerimdir. Deli ne hoş bir kelime değil mi? Deli, divane, meczup, mecnun… Adına ne denirse densin. İnsanların halini ortaya koyan ama kimsenin üzerine almak istemediği onca güzel kelime… Bir düşünsene; sence bir deli nasıl olur? Aklını kaybederek değil mi? Yani aklını kaybedip “Hiç” olarak. Bir insan “Hiç” olmak ister mi? “Her şey” olmak varken. “Her şey” olan insan da bir “Hiç”tir ya, o ayrı mesele.
Peki, “Hiç” nedir?
Hiç düşündün mü “Hiç”in ne olduğunu.
Ben düşündüm hem de günlerce ve farkına vardım “Hiç”in “Her şey”in bir öncesi olduğuna, yani insanın en temiz hali olduğuna…
Hadi, bir sözlüğe bakalım, acaba insanlar “Hiç” sözcüğünü nasıl açıklamışlar:
“Boş, değersiz, önemsiz olan şey veya kimse” haklılar bir yandan. Çünkü bir delinin aklının olmaması onu diğer insanlar arasında değersiz kılmaz mı? Aklı olmayan bir insana kim değer verir ki? Desene ben de atıldım insanların gözünde değersizler köşesine.
Peki ya, insanlar deliyse?
Hangi insan akıllı olduğuna kanıt gösterebilir. Ya da, akılın ölçütü nedir? Mesela  Albert Einstein, insanlar ilk başta ona da deli dememişler miydi? Sırf başkalarından farklı olduğu için ve sonra onun dünyanın en akıllı insanı olduğunu kabul edip herkes onun akıl seviyesine ulaşmak istemedi mi? Akıllı olmak için neyi ölçüt alıyor bu insanlar? Bir topluluk içinde diğerlerinden farklı olan insan onlar için deli mi sayılıyor? Ya o topluluğun tamamı deliyse ve o farklı olan insan akıllıysa bu sefer neyi ölçüt alacağız? Birbiri içinde paradoks yaratacak birçok soru. Söyledim ya, ben bir deliyim ve aklı olmayan bir insanın bu sorulara cevap vermeye aklı da yetmez değil mi?
Bir de “Hiç”i ele alalım: “Hiç” nedir? Aslında biraz önce bunun cevabını verdim. Bence “Hiç”: “Her şey”in bir öncesi, yani insanın en temiz hâli.” Çünkü insanın en temiz hâli yaratılmadan önceki halidir. Günahsız hali... Ya da şöyle diyelim “Hiç” bir insanın aklının olmadığı hâlidir. Dinimizde deliler günahsız değil midir? Aklı yok ki onların, günah işlemeye ehliyetleri olsun. Şimdi deli diye tekrar edip duruyorum ama sakın yanlış anlaşılmasın. Hani Mevlana’nın bir sözü vardır: "Sakın bizim şarabımızı bilmeyenlerin yanında anma, anarsan onların aklı üzüm suyuna gider.”diye. Benim delilerden kastım zenginken aklını kaybeden biçare hastalar ya da her gün sokakta gördüğümüz meczuplar değil, benim delilerden kastım âşık ile maşuk arasındaki ikiliği kaldırıp birliği kabul eden, aklını bir köşeye bırakıp maşukuna yönelen Mecnun’lardır.
İşte bence dünyanın en akıllı insanları…
 Onlar birer “Hiç” değiller midir? Hani sözlük anlamını da açıkladık: 
“Boş, değersiz, önemsiz olan şey veya kimse” diye.
İşte o deliler maşukunun yanında öyle değiller midir? Boş, önemsiz, değersiz bir nesne… Biz en iyisi başa dönelim yani “Hiç”e o delilerin aklını kaybettiği ilk adıma. Yani “Her şey”in bir öncesine… Acaba bir insan “Hiç” olmadan sevgilinin suretinde eriyip yok olmadan nasıl “Her şey” olabilir?
Şimdi bunları sana anlatıyor olmamın sebebine gelince de sebebi şudur; her gece çay demleyip elimdeki bir bardak çay ile karşına çıkıp seninle dertleştiğimi insanlara anlatınca, benim garip birisi olduğumu söylediler. Ne kadar ki dil ile tasdik etmeseler de içlerinden deli diye haykırdılar yüzüme. Kabul ediyorum benim her gece gökyüzünde asılı duran o bembeyaz suretli Ay ile yani seninle sohbet etmem dünyadaki en büyük deliliktir ve ben bu delilik ile dünyanın en akıllı insanı olmaya adayım. Farklıyım, bunun farkındayım ve şimdi yine karşındayım ama artık benim de diğer insanlar gibi akıllı rolü yapmam lazım. Bu yüzden senin karşına çıkıp, seninle saatlerce sohbet ettiğimi insanlardan saklayacağım ve artık daha az karşına çıkmam lazım.
Şimdilik bunları bir kenara bırakalım. İlk başta söylediğim gibi niyetim yaptığım deliliklerden sana bahsetmekti ve sana bunlardan birini anlatmak istiyorum.
Vakitte geç oldu.
Zaten bardağımdaki çayda tükendi. Bu yüzden mümkün olduğunca kısaca anlatıp gideceğim.
İki gün önce birkaç arkadaşa mesaj attım ve farkına vardım insanların aşk hakkında ne kadar az bir bilgiye sahip olduğunun. Belki de bunun sebebi aşkın ne olduğunun yaşanmadan bilinmeyeceğidir. Mesajım aynen şu… Ama önce şunu söylemem de gerekir, mesaj attığım insanlar yakın arkadaşlarım ve her gün sohbette bulunduğum kişilerdir, yani benim nasıl bir ruh haline sahip olduğumu az çok bilen kimselerdir. Mesajım aynen şu:
Ben bir garip oduncuyum. Eşeğimi kaybettim. Tek geçim kaynağım o. Eğer bulamazsam çoluk-çocuk aç kalacak. Kusura bakma rahatsız ediyorum ama eşeğimi gördün mü yakınlarda?” ne kadar saçma bir mesaj değil mi? Söyler misin Ay! Gecenin bir vakti ve üstelik iki gün sonra önemli bir sınavın varken sana birisi bu mesajı gönderse senin cevabın ne olurdu?
Bu mesajı üç kişiye gönderdim. İlk gönderdiğim kişinin cevabı benim gibi saçmalamak oldu.
Bu da dünyadaki tek delinin ben olmadığıma başka bir delildir.
Onun cevabı bende kalsın.
İkinci gönderdiğim kişi cevap verme lüzumu bile görmedi. Anlarsın ya, o da bu dünyanın akıllılarından.
Üçüncü gönderdiğim kişinin verdiği cevabı vermek isterim. Çünkü onunla aramızda kısa ve güzel bir konuşma geçti. Ben bu mesajı gönderince onun bana verdiği cevap şu:
“Bence eşeğini kaybettiğin yerde ara, sen eşeğini aydınlık yerde kaybetmişsin karanlık yerde arıyorsun.”
Hani bir kıssa vardır, İbrahim Ethem Sultan’a ait benim cevabımda bu kıssa ile oldu. Aslında niyetim başkaydı ama neye niyet neye kısmet. Benim arkadaşıma cevabım ise aynen şu şekilde:
“Azizim! Sen Ethem Sultan’ın hikâyesini bilmiyorsun galiba?” dedim ve kıssanın, kısa ve vermem gereken cevaba yeten bölümünü kısaca aktardım arkadaşıma: “Ethem Sultan derler bir padişah vardır. Bir gün bu padişah sarayında uyurken çatıdan tıkırtılar gelir ve çıkar yukarı Ethem Sultan. Bakar ki bir adam damda “Ne yapıyorsun burada?” diye sorar adama sert bir şekilde verir: “Eşeğimi arıyorum.” Ethem Sultan daha da hiddetlenerek “Bire adam sen deli misin? Eşeğinin sarayın çatısında ne işi var.” der. Adamın cevabı ise Ethem Sultan’ın aklını başına getirecek türdendir: “Bire padişah! Sen yıllardır Allah'ı sarayının tahtında ararsın da benim yaptığım çok mu?” İşte azizim hikâyenin yarısı bu ama sen onu boş ver. Benim eşeğim nerde onu söyle bana?”
Arkadaşımın yanıtı “Görmedim!” oldu.
Ben ısrar ettim: “İyi bak sağ sola belki oralardadır benim kara gözlüm uzun kulaklım.” Diye. Soru ne kadar delilere öz ve saçma olsa da benim sorudan niyetim arkadaşımın yüreğini kontrol etmekti. Zira eşekten kastım normal yük hayvanı değildir. Bunu da mesajlaşmamın sonunda arkadaşıma sanırım Beyazıt-ı Bistamî Hazretleri’ne ait bir kıssasıyla açıklama gereği duydum.
Kıssa ise şöyle: “Bir gün bir oduncu eşeğini kaybeder ve aramaya başlar delicesine. Ararken yolu Beyazıt-ı Bistamî Hazretlerinin dergâhına düşer. Dergâha girer, o anda hazret, dervişlerle sohbet etmektedir. Adam sohbeti böler ve sorar "Şeyhim ben bir garip oduncuyum, eşeğimi kaybettim. O benim tek geçim kaynağım. O olmazsa çoluk-çocuk aç kalacak. Siz büyük bir şeyhsiniz ve mutlaka yerini bilirsiniz.” Der ve hazretten eşeğinin yerini göstermesini ister. Hazret: “Tamam, eşeğini buluruz ama izin ver, önce şu sohbeti bitirelim.” der. Oduncu ara sıra veryansın eder ama Hazret: “Sabırlı ol, önce sohbet bitsin.” der ve sohbet bittikten sonra dervişlere sorar: "Aranızda hayatında hiç âşık olmayan var mı?" diye.
Dervişlerden biri şeyhinin kendini ödüllendireceği hissine kapılarak gururla öne atılır ve "Ben varım şeyhim" der. Bunun üzerine hazret, oduncuya döner ve dervişi göstererek: "İşte eşeğin oradadır. Git al!" der.”
İşte niyetimde buydu benim. Hani söylemiştim ya ben herkesten farklıyım diye. Beni deli kılan ve beni dostlarıma bu hâlimle sevdirmeyi sağlayan özelliğim ise buydu. Benim hoşuma giden kıssaları insana aşkın ne olduğunu bir kez daha anlatacak şekilde anlatmamdı. 
Neyse… Dedim ya, vakit geç oldu. Çay da bitti. Benim artık yatmam gerek biliyorsun sınav haftası bu hafta. Zaten Allah katında her gün sınavdayız bırakalım bir de hocalarımız çeksin bizi sınava. Hadi Allah’a emanet ol. Kendine iyi bak sevgili Ay. Hayırlı geceler.

(31/05/2016)

ÜMİD/Murat TÜRKMENOĞLU













Önce sakinlik kaplar tüm bedenimi
Bir söyler, iki dinler yüreğim
Hatta öyle zaman olur
O biri dahi söylemez dilim
Susar

Kelimeler tane tane yağmaya başlar
Sanki devamı hiç gelmeyecektir sayfaların
Sonra jilet gibi kesilir birden
Sükût, sükût, sükût...

Pat diye bir ses
İşte başlıyor yine iri taneler yağmaya
Bu cılız bedenin canı ne ki
Neden bu kadar sert düşüyor camlara haykırışlar
Ne olur dikkat
Cam kırıkları kesmesin ayakları

Dilsiz olmak varken, dilsiz ve sağır
Mümin kişi şöyle yalvarır:
Fani hırs ve kibrimizden sana sığınırız
Yarabbi!
Affet bizleri, arındır kalbimizdeki fenalıktan
Ki zerresi kirletir onu

Önce iri taneler ufalır
Gitgide şiddeti azalır
Küçük küçük
Tavsiye niteliğinde sözcükler kalır geriye

Nihayetinde tamamen susar
Yüzünü aşağıya çevirdiğinde
Şunları görürsün:
Bitap bir beden
Harab bir yürek
Ve inşallah şunu da seçersin içlerinden:
Hakk’a doğru temiz bir yöneliş



H/İÇLENMELER / Sibel KÖK











nedir elimizde avcumuzda kalan ömürden geriye?
sarılmamış yaralar
dinmemiş sızılar
çokça yarım kalmışlıklardan başka
göğümde sema eden çığırtkan bir kuş değil de nedir acı
nedir abdullah'ın gözlerinden taşıp benim kabıma dolan?
-abdullah'ın gözleri ki
bütüncül bir acıdan payıma düşen sınır çizgisi -
bir yetimin gözlerinden bakınca dünya ne kadar da yalan
rabbim, dünya yüzkırk karakter mücahitler kadar yalan

esrik bir sitemden daha fazlası
kalbimin oyuğunda deveran eden
delişmen bir öfke
bir derin hınç bu hastalıklı çağa duyduğum
biliyorum,
ağlak gözlü gök çocuklarını avutmak nasıl imkânsızsa
imkânı yok öylece geçen vakti geri getirmenin
yürüyen ölüleriyle kirlendi dünya
ne yapsalar boş,
bir avuç duadan başka biliyorum yok merhemi
ah bu bilmek sancısı ne çok acıtıyor içimi

rabbim,
tut ellerimden
birazdan düşeceğim göbek taşına dünyanın
sendeliyorum rabbim,
ya tut ellerimden
ya yeniden
döşkemiğine hapset beni âdem'in

BİZE NE OLDU? / Nurcihan KIZMAZ














Eski bir nihavend şarkı gibiyiz
Kulağa aşina göze yabancı
Denize yansıyan mehtap misali
Bestesi tanıdık dize yabancı

Kilide uymayan anahtar gibi
Eseri olmayan sanatkâr gibi
Tövbe eylemeyen günahkâr gibi
Aslını unutmuş öze yabancı.


AY’IN GÜNCESİ-Bir (Özür) / Şeyhşamil EJDERHA



“Evlâ leke fe evlâ”

Bu ayeti hatırlıyorsun değil mi? Birkaç gün önce Facebook profil fotoğrafı yapmıştım. Sonra da “Tek çare: Çay” sözünü koymuştum. Tek çare çay… Biliyor musun? İnsanlar birine kırıldığı zaman yahut kalbi kırıldığı zaman derdine derman olacak tek şey çay. Ben de seninle küs kaldığım süre içerisinde arttırdım çayın dozunu, birkaç bardak daha eklediğim geceye, kırgınlığıma… 


Yaptığın hatanın farkındayım ve sen de farkındasın bunu çok iyi biliyorum. Çünkü şimdi, elime bir bardak çay alıp dama çıktığımda gördüm hâlini. Tıpkı ayette dediği gibi (Kırdığın yerden kırılacaksın) ve sen de kırılmışsın, hem de ortadan ikiye ayrılmış ve diğer yarın yok olup gitmiş karanlığın içinde. İtiraf edeyim, bu hâlini görünce dayanamadı yüreğim ama yine de sana olan kırgınlığım geçmedi; belki biraz hafifledi, halini gördükten sonra. Bu konuları anlatmanın hiçbir faydası olmayacak ikimize biliyorum, çünkü bu konuyu her açtığımızda sadece kalbimiz kırılacak. Sen benden özür dileyip ben seni affetmeden önce bu kırgınlık asla onarılmayacak. 

Birkaç gün öncesine gidelim mi? Hani senin, kalbimi kırdığın güne… O gün elime çay bardağımı alıp çıkmıştım dama, karşına ve telefonun kulaklığından kalbime işleyen, Ahmet Doğan İlbey ağabeyin tabiri ile “bin miligramlık türkülerle” Hatırladın değil mi? Bir düşünsene o gün beni o halde gören birisi kim bilir hakkımda ne düşünürdü? Deli derdi bence başka ne diyecek? Gecenin bir yarısı, saat üçü geçeli epeyi olmuş ve birisi elinde bir bardak çay ile gözlerini Ay’a dikmiş karanlığa doğru sözler söylüyor. İnsanın aklına o kişinin meczup olduğundan başka ne gelebilir ki? Biraz uzun süre izleseydi ve o kişinin gözünden iki damla yaşın süzüldüğünü görseydi, o zaman ne derdi? 

Aslında, ilk başta suç bendeydi. Çünkü ilk önce ben kırmıştım senin kalbini, farkındayım ama ben yine, senin gibi yapmamış suçumu kabullenip, o gece karşına çıkıp özür dilemiştim. Fakat sen kabul etmedin bu da benim kalbimi kırdı ve bana karşı hiçbir harekette bulunmadan, benim senden tekrar özür dilememi bekledin. 

Hâlâ anlamıyorum… Suçlunun sen olduğunu bildiğim halde, neden kendimi suçluymuş gibi hissediyorum bilmiyorum… Belki de suçlu olan sen değil de, benim… Söyler misin, suçlu bensem, sen niçin diğer yarını kaybettin, yoksa ben seni bu kadar kırdığım için mi oldu bu? Peki, şimdi neden saklanıyorsun o küçük bulut parçasının ardına?

Bilmiyorum… Düşünüyorum ama şuan suçlunun sen mi yoksa ben mi olduğunu anlayamıyorum? En iyisi kalbini kırdığım o günden sonrasını tekrar düşünmek… Ben senin kalbini ne zaman kırmıştım? Benim kalbimin kırıldığı gün olamaz. Mutlaka daha öncesi ama ne zaman? Bundan bir hafta kadar önceydi sanırım, o zaman kırmıştım kalbini. Hani, seninle birbirimize darılmadan önce; her gece, ben çayı demleyip balkona çıkıyordum ve sen dost meclisine iştirak ediyordun ya, sonra sabaha kadar beraber sohbet ediyorduk ve ben bir gün arkadaşımla mesajlaşırken bir söz söylemiştim arkadaşıma senin için.

O gün olabilir mi?

Tabi ya, o gün kırmıştım senin kalbini, hatırladım.

O gün seninle beraber çay içtikten sonra, sen erken ayrılmıştın dost meclisinden ve ben o sohbete doyamamış bir arkadaşım ile sohbet etmekte bulmuştum çareyi. İşte senin dost meclisini erkenden terk edişine darılmıştım biraz. Bu yüzden arkadaşımla mesajlaşırken ona dert yanmıştım: “Gece çayıma misafir olan Ay'dan başka beni seven kimden söz ediyorsun. Gerçi o da çay olmazsa yanıma bile uğramaz ya o ayrı mesele.” Diye. İşte ben senin kalbini böyle kırmıştım, hatırlıyorum. Arkadaşımla mesajlaştıktan sonra da onu sıkı sıkı tembihlemiştim: “Bu aramızda kalsın. Ay’dan habersiz çay demleyip içtiğimi ona sakın söyleme” diye, ama ertesi gün ikindi vakti fakültenin bahçesinde başka bir arkadaşımla beraber seni görünce anlamıştım yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu. Çünkü önemli bir şey olmasa sen geceyi yalnız bırakıp gündüze misafir olmazdın ve zaten ondan sonra birkaç gün aynı saatte çay demleyip balkona çıkmama rağmen sen ortalıkta görünmedin. O günden beri hep içimde bir hüzün vardı. Derdimin tek ortağı bana küsmüş ve bana kırıldığı için sohbet meclisine bile gelmez olmuştu. Düşünüp durdum günlerce, acaba nereye gitmiştin ve neden balkondan göremiyordum seni. Birkaç gün bu halde, balkonda sensiz çayımı yudumladım ve sustum, hiç konuşmadım; çünkü yanımda dertleşeceğim kimse yoktu. Sonra bir gün gece, çöpü dökmek için çıktım dışarıya ve eve doğru yavaş yavaş adımlarken seni bizim evin tam üstünde, o muhteşem suretinle gördüm. Hemen eve geldim, henüz çay içmemin üzerinden uzun bir süre geçmediği halde yeniden ocağa koydum sohbet meclisinin yüreğini. Demlenir demlenmez bir bardak alarak gecenin o saatinde çıktım karşına, dama… Senden özür diledim o gün, ertesi gün ve daha ertesi gün… Ama sen hiçbir karşılık vermedin, sadece susmakla yetindin karşımda. En son çıktığım gün ise senin bana kırılman ve özürlerime hiçbir tepki vermemen kalbimi kırmıştı. Bu yüzden ağlarcasına sana karşı özrümü son kez haykırmış ve üç gündür çayı biraz daha fazla demleyip, balkona oturmuş, senin yerine de birkaç bardak fazla içmiştim. Sen yine de benim bu halimin farkına varmamış, gururunu bir kenara atarak yanıma gelmemiştin. 

İşte bak ben yine buradayım, tam karşında ama elimdeki bardaktaki çay da tükendi. Şimdi aşağı inmeliyim. Belki biraz kitap okurum aşağıda zaten birazdan Güneş’de gelecek ve senden devralacak günün kalan kısmını. Neyse... Baksana hala benle konuşmuyor ve beni hala umursamıyorsun. Ben ise hala senin karşında boş boş konuşup duruyorum. Ben gidiyorum. Hadi kendine iyi bak, Allah’a emanet ol. 

Şimdi bana tam merdivenleri inerken neden böyle hızlı ve telaşlı yanına döndüğümü sorabilirsin. Hâlbuki daha yeni sana veda etmiştim. Senden özür dilemek için döndüm tekrar yanına. Biliyor musun? İnsan kalbi kırıldığı zaman, karşısındakinin kalbini kırdığının farkına asla varmıyor. Ben de şimdi merdivenleri inerken vardım bunun farkına. Çünkü asıl ben kırmıştım senin kalbini hem de o kadar çok kırmıştım ki kalbini, sen bu kırgınlığını bana defalarca söylemene rağmen benim kalbim de kırıldığı için asla anlamadım. Şuan ki halinin sebebi de bu değil mi? Ben seni kırdığım için ve bunun farkına varmadığım için kaybettin diğer yarını. Oysa sen, kalbini kırdığımdan Dünya’yı ve Güneş’i de haberdar etmiştin. Bunu bugün gördüm. Bugün hava yağışlıydı. Dünya, senin kalbini kırdığımı defalarca bana anlatmaya çalışmış ve kaşımda dakikalarca gözyaşı dökmüştü. Hava hep bulutluydu bugün; ama ben bunun farkına varmadım, yağan yağmurunda… Bir ara ikindi vakti elime çayımı alıp balkona çıktığım vakit Dünya ağlamayı çoktan bırakmıştı ve tam balkonun karşısında bulutların arkasında Güneş vardı. O da bana, senin kırıldığını anlatmaya çalışmıştı ama ben yine anlamadım bunu. Onu dinlemeden içeriye girdim. İşte, şimdi merdivenleri inerken vardım bunun farkına. Affet kalbini kırdım, üzgünüm. Haklısın, büyük bir nur topu halinde geceleri karanlığı aydınlatan Ay, o bembeyaz suretiyle hep gülümser gibi dururken nasıl anlatabilirdi ki, karşısındakine; aslında gülümsemediğini, içten içe yandığını… Affet, üzgünüm, kalbini kırdım… 

Haklısın affetmek yalnız Allah’a mahsustur. Artık barıştık ama biliyorum, bu kırgın halin hala devam edecek ve diğer yarın karanlığın içinde saklı kalacak. Bu kırgınlığının geçmesi için uzun bir müddet lazım değil mi? Birisinin diğerine olan kırgınlığının geçmesi için… Tuhaf olan ne biliyor musun? Senin bana olan kırgınlığının geçmesi tam bir ay sürecek. Hadi vakit geç oldu. Bak hava aydınlanmaya başladı, birazdan Güneş gelecek günün diğer yarısını senden almak için. Hem sende yoruldun. Git biraz uyu, dinlen. Hayırlı sabahlar sana, Allah’a emanet ol tekrar. Bu kırgınlık ikimizi de çok fena yordu. Bak görüyorsun işte, bir şair daha haklı çıkardık: 

"Oturup konuşsaydık geçerdi belki her şey.

Başını alıp gitmek sevdaya dâhil değil. " 

Neyse… Benim gitmem lazım . Bilmiyorum artık karşına nasıl çıkarım bu kırgınlıktan sonra. Hadi hayırlı sabahlar… 


(29.05.2016)