Merhamet Bağına Misafir Geldim / Ferhat ALTUN








Merhamet bağına misafir geldim

Gölgeni arayıp yandım efendim

Dünya zindanında kendimi buldum

Zaman kuyusunda durdum efendim

 

Akrepler sarmıştı her bir yanımı

Ansızın dağlara vurdum canımı

Bir yudum su gibi içtim kanımı

Yapıldım yıkıldım bittim efendim

 

Ayağın bastığın bir toz olaydım

Saçına takılan rüzgar olaydım

Ashaba hitabın bir söz olaydım

Maddeden ruhumu kurtar efendim

 

Zaman kuyusunda durdum efendim

Yapıldım yıkıldım bittim efendim

Maddeden ruhumu kurtar efendim

Merhamet bağına misafir geldim

Soluk Soluğa Üsküp / İsmail Göktürk

“Âh ol kişiye kim geçüre rüzgârını


Görmek müyesser olmaya Üsküb diyârını”

İshak Çelebi


“6. Uluslararası Yahya Kemal Beyatlı Türkçe Şiir Şöleni” için Üsküp’e davet edilmek, insanların komşu ziyaretine bile gitmediği salgın hastalık döneminde çok güzel bir hediye almak gibi geldi. Daveti bildirmek üzere aziz dostum TYB İstanbul şube başkanı Mahmut Bıyıklı arayıp Üsküp’e gider misin deyince heyecanla çok isterim dedim. Uzun bir süredir “medeniyeti Bosna’dan Okumak” başlıklı bir kitap hazırlığı için okumalar yapmaktaydım. Özellikle ilk Balkan fatihleri olan akıncıların fetihleri üzerine yoğunlaştığım bu günlerde Üsküp Fatihi Paşa Yiğit Bey’in memleketine çağrılmam, insanın yöneldiği şeye Cenab-ı Hak’kın kapısını açtığı gerçeğini bir kere daha gösterdi. Üsküp’te Yahya Kemal Beyatlı’nın 136. Doğum yıldönümünde düzenlenen şölen Salgın münasebetiyle sınırlı bir katılımcı ile düzenlenmişti ve bu sınırlı katılan insanlardan biri olmak fakire nasip olmuştu. Şölene gelemeyen Doğu Türkistan, Kırgızistan, Gagavuzya, Romanya ve Bosna-Hersek’ten şair dostlar da internet/video aracılığıyla katılarak şiirlerini okudu. Doğu Türkistanlı kardeşimizin şiiri yürek yakan bir şiirdi ve büyük ihtimal salgın olmasa da şölene gelip katılması mümkün olamayacaktı. Kırgız şair dostumuz Altınbeg Tanrı Dağı şiirini okudu. Şölene Makedonyalı Şair dostlarla beraber, Kosova/Prizrenden, Bulgaristan’dan, Azerbaycan’dan, Suriye Türkmenlerinden ve ülkemizden şairler katılmıştı. Şölen internet vasıtasıyla canlı olarak yayınlandı.

Kuzey Makedonya Kültür Bakanlığı destekleriyle düzenlenen şölen, Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği (MATÜSİTEB) tarafından düzenlenmişti. MATÜSİTEB 2003’te Makedonya genelinde yaklaşık 40 Türk sivil toplum kuruluşunun daha güzel hizmetleri birlikte yapabilmek için bir çatı altında toplanarak oluşturdukları birliktir. Başkan Hüsrev Emin Bey ve şaire, yazar, Türkolog, Köprü dergisi genel yayın yönetmeni ve Gerçek Hayat’tan yazılarıyla tanıdığımız sevgili eşi Leyla Şerif Emin hanımefendi programın ev sahipleriydi. Güler yüzleri, candan muhabbetleri ile bizi hiç yalnız bırakmayan Seyhan hanımefendi ve onun Yozgatlı sevgili eşini, genç kardeşimiz Nermin’i, ayaküstü sohbetlerimizle gönüldaş olduğumuz Suat kardeşimizi, Rıfat kardeşimizi ve diğer dostları şükranla anmak isterim.

Balkan şehirleri, hepimizin ilkokulda öğrendiği Ahmet Kutsi Tecer’in şiirinden yapılan şarkıda denildiği gibi içimizdeki bir hasrettir. “Orda bir köy var, uzakta / O köy bizim köyümüzdür / Gitmesek de, gelmesek de / O köy bizim köyümüzdür”. Üsküp bir akıncı şehriydi. Balkan Fatihleri olan akıncılar, Balkanlarda Romalıların yaptırdığı ve daha sonra Bizans'ın da kullandığı yollardan yararlandılar. Bu yollar Sol Kol (Via Egnatia- canib-i yesar), Orta Kol (Via Militaris - tarik-i evsat) ve Sağ Kol (Kırım - Karadeniz ticaret yolu) olarak biliniyordu. Sol Kolda önce Meriç nehri kıyısındaki Ferecik, 1371’de Gümilcine fethedilince burası uç merkezi yapıldı ve uç beyi Evrenos Bey oldu. Bu yol, İpsala, Gümülcine, Serez, Karaferiye ve oradan iki kola ayrılıp Tırhala ve üsküp'e ulaşıyordu.

Edirne’den batıya doğru devam edip, Filibe, Sofya, Üsküp ve Bosna’dan ileriye Orta Avrupa’ya giden orta kol, I. Murad döneminde ilk Rumeli beylerbeyi olan Lala Şahin Paşa ve onun vefatından sonra Timurtaş Paşa’nın kontrolüne bırakılmıştı. Lala Şahin Paşa Filibe’yi fethedip kendine üs yapmıştı. Yol Çirmen, Zağara, Filibe ve oradan ikiye ayrılıyor, birincisi Sofya üzerinden Niş ve Belgrat'a ulaşıyor, ikincisi Köstendil üzerinden Üsküp'e bağlanıyordu.

Yıldırım Bayezid’in ilk yıllarında 1392’de Paşa Yiğit Bey Üsküp’ü fethetti. Üsküp orta kolunyeni ucu yapıldı ve gazilerin ocağı oldu. Üsküp’ü kendine üs yapan Paşa Yiğit Bey başta Bosna ve Hersek olmak üzere, Adriyatik Denizi sahillerindeki Venedik bölgelerine akınlarda bulundu. Üsküp’ün fethi Sırbistan ve Bosna’nın durumunda önemli değişikliklere yol açmıştır. Bu görevi ondan sonra II. Murad döneminde oğulluğu İshak Bey ve 1440 yıllarından sonra da İshak Bey’in oğlu İsa Bey devraldı. 1463 yılına kadar Üsküp Paşayiğitoğullarının uç merkezi olarak kaldı. Bosna’nın fethi ile orta koldaki uç Sarayova’ya nakledildi. İsa Bey bu ucun beyiydi. Bosna ucunda uzun yıllar görev yapan İsa Bey, yaptığı eserlerle Sarayova’yı bir köyden şehre dönüştürdüğü için Sarayova’nın kurucusu kabul edilir. Saraybosna 16. asırda Macaristan fethedilene kadar uç merkezi olarak kaldı. Bu fethin ardından orta koldaki uç, daha ileriye Banaluka’ya taşındı.

Paşayiğitoğulları üç kuşak boyunca Paşa Yiğit Bey, İshak Bey ve İsa Bey dönemlerinde uçların öncüsü oldular. Üsküb ve Bosna'nın bir kısmını fetheden ve Manisa'dan Rumeli’ye geçtiği bilinen Paşa Yiğit Bey'dir. O, bir Osmanlı uç beyi olarak Sırbistan'ı idare etmiş ve takriben 1413 yılı civarında Üsküb'de vefat etmiştir. Türbesi bu şehirde bulunmaktadır. Osmanlı tarihlerinde "Üsküb Fatihi" olarak anılır. Onun İshak ve Turahan isimlerinde iki oğlu ile onların oğulları da Üsküb ve Bosna'da sancakbeyliği yapmışlardır.

Makedonya, Arnavutluk ve Bosna'ya giden yolların birleştiği Üsküp, Osmanlı uç beylerinden İshak Bey oğullarının yerleştiği bir merkez ve bu memleketlerin fethinde hareket üssü idi. Üsküp'ten bir yol Dibra boğazından kuzey Arnavutluk'a iniyor, yine Üsküp'ten güneye, Makedonya'ya ve kuzeyde Bosna'ya yollar ayrılıyordu. Bosna'nın Osmanlılara tabiliğini Üsküp uç beyleri sağlamıştı. Üsküp bütün yolların birleştiği merkezdi.

Paşa Yiğit Bey’in ve şeyhi Meddah Baba’nın türbeleri, yine aynı yerde bulunan ve Üsküp’ün ilk medresesi olarak bilinen Meddah Baba medresesi ve külliyesi 1945 yılında komünist rejim tarafından yıkılmıştı. Zamanla harabe olan yerde gecekondular yapılmış ve türbeler de evlerin altında kalmıştı. Bizim bütün fetihlerimizde bir manevî fatih, bir gönül fatihi olduğu gibi, Üsküp’ün fethinde de Meddah Baba manevî fatih olarak yer almıştır. Mezar taşında “"Fatih-i Üsküp, Meddah Baba" ibaresi yer alır. Yıllar sonra bütün Balkanlardaki mirasımıza sahip çıkma gayretleriyle beraber Üsküp’teki mirasımıza da sahip çıkılır ve Tarık Şara gibi Türk girişimcilerin Bursa Belediyesinin, Üsküp’ün Çayır belediyesinin 2010 yılında başlayan çalışmalarıyla bölge istimlak edilerek yeniden külliye ve türbeler onarılmış meydana çıkarılmıştır. Üsküp’ün Osmanlı çarşısı içinde bulunan Paşa yiğit Bey’i ve şeyhi Meddah Baba’yı ziyaretimiz büyük bir heyecandı fakir için. Tanış olduğum bir büyüğün huzuruna çıkmak gibiydi. Merhum Erol Güngör Türk Kültürü ve Milliyetçilik eserinde “İsterseniz Türk’ün vatan anlayışı için şöyle pratik bir formül bulabiliriz. Nerede evliya kabri varsa orası Türk toprağıdır. Evliyası olmayan yerde Türk de yok demektir; eğer olsaydı mutlaka içlerinden ya bir şehit ya bir ulu kişi çıkardı ve halkın gönüllerini kendi kabri üstünde birleştirirdi. Zaten manevî kudretiyle halkı koruyacak birinin bulunmadığı yerde Türk nasıl yaşar?” demişti.

Yahya Kemal’in annesinin dilinden hazin bir makamla dinlediğini ifade ettiği Yazıcıoğlu Mehmet Efendi’nin Muhammediye eserinden “Eğer Rum'un revanında görürsem ben dilarayı / Revanına revan edem Semerkand'i Buhara'yı” beyti Horasandan aldığımız nefesi, kokuyu Rumeline taşımamıza atfen söylenmiş. Diyor ki, Eğer ben o gönülleri süsleyen sevgiliyi, yani Resûl-i Kibriya'yı, Rum diyarı diye anılan bizim memlekete doğru yönelmiş görseydim, güzelliği dillere destan olan Semerkand ve Buhara vilayetlerini, onun bu yolu tutmasının şerefine bir şükran hediyesi olarak bağışlardım. Biz Efendiler Efendisinin görklü ismini duyurmak için Semerkand Buhara’dan aldığımız nefesle, oraları terkedip Rumillerine gelmişiz. İşte bu mübarek zâtlar bu işi yapan ulu kişiler. Rumelini vatan kılmışlar. Onların varlığı oraların vatan olduğunun birer delili. O yüzden hep türbelerimize, eserlerimize musallat olmuşlar. Onları yok edince oraların bizim vatanımız olmaktan çıkacağını düşünmüşler.

Üsküp, aldığı soyadı ile aile şeceresinin hem anne hem baba tarafından dayandığı III. Mustafa devri
Rumeli sancak beylerinden Şehsuvar Paşa'nın yadigârını yaşatan Yahya Kemal Beyatlı’nın doğduğu ve çocukluğunu geçirdiği şehirdir. Yahya kemal, babasının bir Kur’an mushafının kenarına “mahdumum Ahmed Agâh’ın dünyaya geldiği tarihtir” diyerek düştüğü nottan öğrendiğimiz şekilde 2 Aralık 1884’te Üsküp’te, Leyla Şerif hanımın anlatımıyla onların çocukken oyunlar oynadığı şimdi bir otopark olan yerde bulunan evlerinde doğmuştur. Leyla Şerif’in Yahya Kemal’le ünsiyeti şöyle başlar: “Yahya Kemal Beyatlı’nın “Çocukluğum, gençliğim ve ilk siyasi hatıralarım” kitabını okuyordum. O kitabı okurken, şair ile aynı mahallede büyüdüğümüzü fark ettim. Evimdeydim ve doğduğu evi açıklarken yazar bir anlık şok geçirmiştim. Kapıdan çıktım az ilerisinden bahsediyordu. Çocuk oyunlarımızda oynadığımız kapının önünde battaniye serip koşuştuğumuz bir yerden bahsediyordu. Evin tam üzerinde dolaştım, aslında o evden bir iz yoktu ama bunu bilmek inanılmaz bir heyecan vermişti. Aynı sokakta belki dizlerimizi kanattık, aynı sokakta koşuşmuştuk, arada yüz yıl fark var ama bu sokakta hâlâ Türkler yaşıyor. O hevesle bir şiir yazdım “Resimlerden çıkan sen miydin” diye. Şaire bu yüzyıldan sesleniyordum aslında şiirde, annemin ısrarı ile o şiirle yarışmaya başvurdum, şiir, Çalıklı Hıdırellez festivali çatısı altında düzenlenen şiir yarışmasında gençler kategorisinde birinciliğe layık görüldü”

Üsküp’te gece indiğim havaalanından şehre giderken ilk dikkatimi çeken şey yüksek bir yerde ışıklandırılmış halde görünen büyük bir haç oluyor. Balkanlarda kimliklerini Osmanlı-Türk düşmanlığı üzerine kurgulayan bütün toplumlar gibi yüzlerce yıl dillerini inançlarını kültürlerini korumalarını sağlayan, insan olmak hasebiyle el üstünde tutuldukları Türk varlığına karşı kaba bir egemenlik gösterisi olan bu haçı görünce Bosna Hersek’te Mostar şehrinde Hırvatların diktiği haç aklıma geldi. Beni şehre götüren Suat kardeşime “buraya da mı dikildi haç” dedim. Suat “üzülmeyin hocam. Biz alıştık. Hatta yazın sinekleri çekiyor faydası oluyor diyoruz” diye cevapladı. “Merhum Aliya’nın sözünü bilirsiniz hocam” diye devam etti. Bilmez miyim dedim ona. Mostar’a hakim bir konumda olan Hum tepesine devasa bir haç diken Hırvatların komutanı ile görüşme yapan Aliya’ya komutan, tehdit havasında dağın tepesine dikilen devasa büyüklükteki haçı göstererek “Bak, biz haçı nasıl diktik. Şimdi sizin hilâlden daha yukarıda bir haçımız var. Bunu kaldırmaya gücünüz yeter mi?” diye manalı bir soru sorar. Aliya İzzetbegoviç bu söz karşısında meseleyi gülümseyerek geçiştirir, “hele bir gün geceye dönsün” der. Akşam karanlığı basınca da onu dışarıya davet edip şahadet parmağını göğe kaldırarak tüyleri diken diken eden şu sözleri söyler: “Sayın komutan, şimdi sen de bir semaya bakıver! Şu hilâli ve yıldızı görüyor musunuz? Senin onları yok etmeye gücün yeter mi? Ne kadar yükseklere haç dikseniz de onu geçemezsiniz ve asla onu oradan da indiremezsiniz. Onlar semada olduğu müddetçe biz de inşallah varlığımızı devam ettireceğiz!..”

İnsanlarımız farkında olmasa da, çekildiğimiz topraklarda kimliğini bizim düşmanlığımız üzerinden inşa eden ve egemenliklerini görgüsüz, kaba bir gösterişle devasa haçlar dikerek göstermeye çalışan bir zihniyet var. Bize meydan okumanın kibriyle orada bıraktığımız insanlarımıza zulümler yapılıyor. Balkanlardaki kültür mirasımız yok edilmeye çalışılıyor, birer mühür mahiyetinde olan eserlerimiz birer birer ortadan kaldırılıyor. Balkanlarda kalan insanlarımız sancak nöbeti tutan Mehmetçiğimiz gibi bu zulümler karşısında dimdik durarak dilimizi, inancımızı, kültürümüzü devam ettiriyorlar. Bu haç, Üsküp yakınlarındaki 1040 metre rakıma sahip Vodno Dağı'nda yükseliyor. 66 metre yüksekliğindeki haç, Makedon Ortodoks Kilisesi tarafından finanse edilip 2002 yıllarında yapımına başlanmış, 2008 ile 2010 yılları arasında Avrupa ülkeleri tarafından da finansal destek görerek devam edilmiş ve 2011 yılında açılmış olan Milenyum Haçı’dır. Oraya ulaşmak için teleferik sistemi de yapılmıştır.

Ertesi gün Üsküp çarşısını dolaşırken öğle ezanları başlıyor. Çarşı içinde bulunan Kapan Han tıpkı Saraybosna’da bulunan Moriçe Han’a benziyor. Üst katları imam hatip okulu olarak kullanılıyor. Ezanların başlaması bizi duygulandırıyor. Merkezi sistem olmadığı için biri bitince biri başlayan ezanlar bizi çocukluğumuza götürüyor. Ezan-ı Muhammedî bizim sürekli daha ilerilere gitmemizi gerektiren ilâ-yı kelimetullah idealinin müşahhas ifadesi. Ezan-ı Muhammedîyi duymak bize tarihî varoluş gayemizi hatırlatır. Yahya Kemal Üsküp’te ezanla ilgili hatırasını şöyle anlatır: “O yaşlarımda ben, Üsküp minarelerinden yükselen ezan seslerini duyarak, içim bu seslerle dolarak yetişiyordum. Ezan-ı Muhammedi başladığı zaman evimizde ruhanî bir sessizlik olurdu. Galiba Üsküp’ün sokaklarında da böyle bir rüzgâr dolaşır, bütün şehri bir mabet sükûnu kaplardı. Annemin dudakları ism-i celâlle kımıldardı. 1300 sene evvel, Hazret-i Muhammed ’in Bilâl-i Habeşî’den dinlediği ezan, asırlarca sonra hem dinî hem millî sedamız olmuştu. O anda semamızın mağfiret âleminden gelen ledünnî bir sesle dolduğunu hissederdim. Lâkin bu sesler, beni bütün ömrümde bırakmış değildir. Müslüman Türk çocuklarının dinî ve millî terbiyesinde ezan seslerinin büyük tesiri olduğuna inanırım. Paris’te iken bile, hiç münasebeti olmadığı hâlde, kulaklarımda Üsküp’teki ezan seslerinin aksettiği anlar olmuştur.” Öğle namazını Kapan Han’dan çıkıp hemen çarşıda bulunan tarihî Murat Paşa camiinde cemaatle eda ediyoruz. Öğrendiğimiz bir bilgi ise, Üsküp'ün tarihi Türk Çarşısı'nda bulunan Murat Paşa Camisinin, ibadete açıldığı 1463 yılından bu yana ülkede kesintisiz olarak Türkçe vaaz verilen tek cami olma vasfı taşıdığı. Türkçe vaaz geleneğini bugün de teravih namazları öncesinde, cuma namazı hutbelerinde ve her pazar ikindi namazı sonrasında devam etmekteymiş. Ezanlar ve Yahya Kemal bir arada anılınca ister istemez “Ezansız Semtler” yazısını hatırlıyoruz.

Yahya Kemal “Ezan-ı Muhammedî” şiirine “Emr-i bülendsin ey Ezân-ı Muhammedî / Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî” beytiyle başlar. Şiirin son beyti medfun olduğu Üsküp’te İsa Bey Camii haziresinde ziyaret ettiğimiz merhume annesi Nakiye hanıma bir Muhammedî hediyedir. “Üsküp'de kabr-i mâdere olsun bu nev-gazel / Bir tuhfe-i bedî' ü beyân-ı Muhammedî”. Bugün Üsküp’te her şeye rağmen ayakta kalabilmiş Hünkâr Camii olarak da anılan Sultan Murat Camii, Mustafa paşa Camii, Murat Paşa Camii, İshak Bey Camii, İsa Bey (Alaca) Camii, Yahya Paşa Camii gibi camilerimizden ezanlar yükselmeye devam ediyor. Sultan Murat Camii şehre hâkim bir tepede bulunuyor. Sultan I. Murat, Kosova Savaşı sonunda savaş alanını gezerken şehit düşmüş ve naaşı gömülmek üzere yola çıkıldığında ilk gece bu tepede konaklanmıştır. I. Murat anısına 1436 senesinde inşa edilen caminin yeri bu şekilde belirlenmiştir.

Makedonya yönetimi. Üsküp’ün bir Müslüman Türk şehri vasfının ağırlığı altında ezildiğini gösterir gibi her yeri heykellerle doldurmuş. Vardar şehri ikiye bölerek akıyor. Vardar’ın sol yanı, doğusu asudeliği, çarşıları, evleri ve ezanlarıyla tarihî Türk Üsküp. Batısı ise gelişmiş modern binalarıyla Makedon Üsküp. Şehri bir birine bağlayan, şimdilerde Taş köprü olarak zikredilen Fatih Sultan Mehmet köprüsü. I. Murat döneminde yapımına başlanmış, Fatih döneminde tamamlanmış 12 kemerli köprü. Köprünün batı taraf girişinin hemen sağında hemen köprünün yanı başında bulunan, minaresindeki yiv işlemelerden dolayı ''Burmalı'' şeklinde isimlendirilen, Karlızade Mehmed Bey tarafından 1494 yılında yaptırılan Burmalı Camii, 1925 yılında zamanın Sırp rejimi tarafından yıktırılarak yerinde orduevi yaptırılmıştır. Caminin yıkımı Türk İslam eserlerine vurulan en ağır darbelerden biri olmuştur.

1963 yılında, 2000 civarında insanın öldüğü Makedonya Depremi'nde Üsküp'ün büyük kısmı hasar görmüş. Köprünün batı tarafında, eski Burmalı Cami civarında bulunan Halveti tarikatına bağlı tekke, sosyalist yönetim tarafından, deprem bahane edilerek yıkılmış. Hasar gören tarihi eserlerimiz onarılmamış ademe mahkum edilmiş. Burmalı camii yerine şimdilerde bir otel inşaatı yapılıyor. 2002’de köprü tadilata alınmış ama köprü üzerinde bulunan namazgâhın mihrabı güya dikkatsizlikle Vardar’ın serin sularına düşüp parçalanmış. Leyla Şerif çıkardığı köprü dergisine soru işareti eklemiş ve mihrabı sürekli gündeme getirmiş. “intihar görünümlü cinayet” olarak bahsetmiş. Köprünün kitabesi de kaldırılmış. Ta ki 2006 yılında Üsküp’ü başbakan olarak ziyaret eden Cumhurbaşkanımız, kendisine eşlik eden Makedonya başbakanı ile köprüyü ziyaret edip, köprü üzerindeki mihrabı sormasına kadar. Leyla şerif, ben Cumhurbaşkanımızın hemen arkasındaydım. Köprüde sürekli mihrabı sorun, mihrabı sorun diye sesleniyordum” diyor. Cumhurbaşkanımızın mihrabı sorması ile Makedonya başbakanı orijinal taşların yerine yerleştirileceği sözünü veriyor. Yahyâ Kemâl’e göre, vatan hiç bir zaman bir nazariye değil, bir toprak’tır. Sanâyi-i nefîse nâmına ne yapılmışsa, onun sergisidir. Yani bir yeri vatan kılan köprüdür, onun namazgâhındaki mihraptır, camidir, minaredir, türbedir… Namazgâhın mihrabını görünce aklıma Âşık Çelebi’nin Tuna için söylediği beyit geliyor. “Kişver-i kâfirden îmân ehline akup gelür / Kıbleye tutmış yüzini bir müselmândur Tuna”. Çevremdekilere beyti söylüyorum ve Vardar da Müselman. Zira kıbleye akıyor diyorum. Evet Vardar Kıble istikametine akışına devam ediyor. Köprü üstünde yerine yerleştirilen namazgâh mihrabı onun Müslümanlığına şahitlik ediyor. Üsküplü İshâk Çelebi, Üsküp’ü öven bir gazelinde, şehrin ortasından geçen Vardar nehrini de anar. Üsküplü şair, Vardar’ı, cennet nehirlerinin yüzü suyu diye tanıtır: “Enhâr-ı cennetün yüzi suyı degül midür / Farzâ ki öğmedün tutalum Vardar’ını”

Ben Âşık Çelebi’yi anınca Leyla Şerif onun da Üsküplü olduğunu söyleyerek bilgi veriyor. Türbesi Üsküp’ün meşhur Gazi Baba tepesinde, zaten Gazi Baba da ismini Şair Âşık Çelebi’den almıştır. Kendisi kadılık görevinde olduğu için ona “Kadı Baba” denilmiş, zamanla Kadı Baba, Gazi Baba olarak değişmiş. 1963 depreminde türbesi yıkılmış, 2012 yılında şairimizin ilk görev yeri de olan Bursa büyükşehir belediyesi ile Üsküp’ün Çayır belediyesi türbeyi yeniden inşa etmişler. Yahya Kemal’in dediği gibi “Üsküp ki Şar Dağında devamıydı Bursa’nın, bir lale bahçesiydi dökülmüş temiz kanın”. Şair Ravzî de bir beytinde aynı duyguyu dile getirmiştir: “Temâşâ eyle Üsküb’i ne zîbâ şehr olur ol kim / Münâsibdür eger dirsem aña Rûm’uñ Burusa’sı”. Hep muhaceretle anılmış Balkan coğrafyasında Ziyaret ettiğimiz ve çay sohbeti yaptığımız, gençlerin eğitimiyle ilgili çok değerli hizmetler yapan Ensar Kültür Yardımlaşma ve Eğitim Derneği’nin tarihî mekânını da Bursa belediyesi tefriş etmiş.

Yahyâ Kemâl, “Hasan Rızâ’ya Sesleniş” şiirinde “Ey Rûmeli’nin Hasan Rızâ’sı / Yâdında mı Üsküb’ün fezâsı / Yâhut Kalkandelen kazâsı / Vardar ve uzakta karlı dağlar / Üsküp bir Müslüman şehirdi / Binbir türbesiyle müştehirdi / Vardar’sa önünde bir nehirdi / Her an tekbirlerle çağlar” diyerek vatanın Müslümanlaşmasını dile getiriyordu. Yine onun ifadesiyle, “Türklük Avrupa’ya doğru cezr ü meddi biten deniz gibi o dağlardan çekilmiş, lâkin tuzunu bırakmış. Bütün o toprak Türklük kokuyor.” Bir başka ifadesinde de şöyle der: “Üsküp’de doğduğum için iftihar ederim. Çünkü Üsküp, Rumeli’de Türklüğün tekâsüf ettiği yerdir. O kadar Türktür ki her taşında milliyetimizin rûhu şekillenir”.

Osmanlı- Türk Üsküp’ü değiştirmek adına, Makedonya Hükümeti, Üsküp Büyükşehir ve Merkez Belediyesi, 1963 depreminin izlerini silmek iddiasıyla, 2010 yılından beri, Makedonluk ve Ortodoks Hıristiyanlık dışında tüm etnik ve dini unsurları yok sayan ‘Üsküp 2014’ isimli bir projeyi hayata geçirmeye çalışıyor. Vodna dağına yapılan devasa haçla beraber, özellikle Fatih Sultan Mehmet Köprüsü çevresi ve Üsküp şehir meydanı, ilgili ilgisiz devasa boyutlarda heykellerle doldurulmuş vaziyette. Gerek Yunan ve Bulgarların tarihlerine ait kahramanları kendilerine mal ettikleri gerekçesiyle, gerekse ülke içindeki insanların zaten geliri az olan ülkenin kaynaklarını israf ettiği gerekçesiyle muhalefetine rağmen bir Makedon kimliği ve Ortodoks mezhebi temelli sunî bir tarih oluşturma çabası adına bütün meydan ve şehir heykellerle donatılmış. Proje kapsamında antik görünümlü yaklaşık 20 devasa bina inşa edilmiş ve kırktan fazla devasa heykel topluluğu (anıt) yapılmış. Taşköprü'nün doğu girişine antik mimariyi taklit eden bir arkeoloji müzesi yapılmış. Yine Taşköprü civarında başka bir yaya köprüsüne ihtiyaç olmadığı halde Sanat Köprüsü ve Göz Köprüsü isimlerinde üzerleri çeşitli heykellerle dolu iki köprü daha yapılmış. Hemen her yere serpiştirilmiş irili ufaklı, hatta devasa boyutlu bu heykellerin en büyüğü 22 metre yüksekliğinde bir anıt heykel topluluğuyla beraber yapılmış “Atlı Savaşçı” isimli korku salan Büyük İskender heykelidir. Diğerleri ise Makedonya Kralı Büyük İskender’in babası II. Filip, Doğu Roma İmparatoru I. Justinian, I. Bulgar İmparatoru Çar Samuil, Kiril alfabesini bulan Kiril ve Methodius kardeşler, Rahibe Teresa, Nikola Karev, Gotze Delçev, Pitu Guli ve ellerinde bıçakla, kılıçla canlandırılan Osmanlı’ya isyan eden ne kadar Bulgar eşkıyası, haydut varsa onların da heykelleri her yanı doldurmuş vaziyettedir.

Projeye sonradan Nexhat Agolli, Josif Bageri, ve Pjetër Bogdani, gibi Arnavut kökenlilerin tasvirleri ile Sanat Köprüsü ve Skanderbeg Meydanı'nın inşası da eklendi. Malum bir de Arnavutların Osmanlıya isyan eden Skender beyleri var. Onun da heykeli eksik bırakılmamış. Rusça mütercimlik-tercümanlık okuyan oğlum Memduh’a Kiril’in kim olduğunu biliyor musun diyorum. Öyle ya yıllarca Kiril alfabesiyle bir dil talim ettin. Ona anlatıyorum Kiril’in kim olduğunu. Kiril ve Metodi kardeşlerin Üsküp’te heykeli olduğunu. Yunan asıllı bu kişilerin Slavların Ortodokslaştırılmasında misyoner olarak çalıştıklarını, Kiril alfabesinin temel alındığı Glagolitik alfabeyi geliştirdiklerini, onların hocalarının ismini vererek Kiril alfabesini geliştiren iki talebesinin de Üsküp meydanında, Vardar kenarında heykelleri olduğunu. Yine Aziz Kiril ve Metodi adına Üsküp’te bir üniversite olduğunu. Oğlum bana şöyle diyor, Ruslar bile hiç ciddiye almamış da onlara ne oluyormuş, ben hiç Kiril’in kim olduğundan bahseden bir şey okumadım duymadım diyor.

Devletimiz var olsun. Her yerde olduğu gibi, Makedonya’da da koordinasyon ofisini açan TİKA (Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı) Türk mimarî kültür eserlerinin onarılıp ayağa kaldırılmasında, Müslüman-Türk kültürünün yaşatılıp muhafaza edilmesinde her türlü çalışmayı yapmaktadır. Yine Yunus Emre Enstitüsü ve Maarif vakfının çalışmaları bu amacı gerçekleştirmek için sürdürülmektedir. Üsküp bir yazı ile anlatılıp bitirilecek bir şehir değil. Söze Üsküplü Yahya Kemal’in dizeleriyle nihayet verelim.


Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.


Soluk soluğa / İsmail Göktürk

https://youtu.be/MwmHEAqp-zI


 -D. Mehmet Doğan ağabeye-

 








Biz muhabbetin neşvesinde bulmuşuz gam tiryakını

Demli çaylar içtiğimiz, tütünler sardığımız ondandır.

Elest meclisinde aldığımız aşk sabâkını

Zikr-ü ezberle meşgulüz, efkârımız ondandır.

 

Siri derya’nın, Horasan pınarlarının suyunu

Vardar’a, Tuna’ya, Buna’ya akıtmışız

Paşa Yiğit Beyim Üsküp’e kurmuş üssünü

Biz pir kemendin burçlara, Yâ Hay deyip fırlatmışız

 

“Ömrü biten gider” deyip ayrılmışız bir bir

Başa tâc etmişiz nakş-ı kadem-i şerîfi

Harameyn’e hâdim olmuşuz iftiharımız ondandır

Bizi Allah’a ısmarlamış Yesi’li bir Pîr

Kalbe nakş etmişiz esmâyı ilahîyi

Tâc-u teberle yürümüşüz şiârımız ondandır

 

Buyruk bize salınmış, sancak bize edilmiş tevdî

Roma’nın kadîm izbe taş yollarını

Soluk soluğa koşan atlarla geçtiğimiz ondandır

Uğrunda “Ne cân endişesi, ne nân ümîdi

İki âlemde bir cânân ümîdi”

Şehâdeti keskin pusatlarla içtiğimiz ondandır

 

Zalimle yaman kavgaya girip cevvâl olmuşuz

İncitmemişiz emanet bilip Rahman’ın kullarını

Biz bu şehirler içre nice bir sultan olmuşuz

Gün gelmiş, felek adüvle işret’bâz olup zevâl bulmuşuz

Dillerde destan iken, kıyl-ü kâl olmuşluğumuz ondandır

Üç kıtada cevelân iken, kûşe-i uzlette kalmışlığımız ondandır

 

Ustam nevâ’ya akort etmiş gönül telini

Melâmî meşrebiz derbederliğimiz ondandır

Yolcu olmayan ne bilsin yolun hâlini

Kızılelma’ya cehdetmişiz, seferberliğimiz ondandır.

 

büyük söz dönümü / fazlı bayram

 


sonra geçip içimden akıp gittiysen

alaca karanlık aldıysa solduysa benzin

dönüp ardına sendeleme sakın

daha geride omuzumda dünya cesetlerim

savrulduysa bunun için küle bir daha dönme

 

sana bir bahardan bir yazdan ağardım eskiden

gelip oturunca ayrılık orta yerine bağrımın

anladım

ben de anladım

yaşamak sandığımın gün gün ölmek olduğunu

şimdi ne durup gözlerine bakarım

ne de saplanırım mızrak olup kalbine

 

saçma sapan bir ayrılık benimkisi

kavuşanı olmamış olan

gök yüzü yarılıp elin içine daldıysa üzülme

toprağa karışıp avunursun

her şeyin vakti var

bu sene de hümâlar uçar bende

sen de takılır gidersin kanadına kırlangıçların



Bir Duruşu Olmalı İnsanın / Halit Dilipak


Bir duruşu olmalı insanın. Hayata durup baktığı bir yer olmalı. Omuzları dik olabilmeli insanın şu dünyada. Değerlerinden taviz vermeden eğilip bükülmeden, amalara, fakatlara, lakinlere sığınmadan, ödünsüz dimdik durabilmeli. Acaba dememeli insan. Kişilikli bir yoksulluğu, kişiliksiz bir varsıllığa tercih edebilecek yüreğe sahip olabilmeli. Muhabbeti huzur vermeli, varlığı güven telkin etmeli insanın. Yoksulluğunda bile tebessümüyle cömert olabilmeli insan. Tiryakilerin sigarasıyla dostluğu gibi bir nefesle dertlere ortak olabilmeli. Özlenmeli yokluğunda, aranmalı, hasret duyulmalı. Bir yudum çaydaki sıcaklığı hissettirebilmeli ve çayla birlikte anılmalı insan.Değerleri olmalı herkesin bildiği. Özlemleri, hasretleri, hüzünleri, sevinçleri, öfkesi, nefreti velhasıl Allah’ın insana ihsan ettiği insanî özellikleri olmalı insanın. Aşkı, sevgiyi, muhabbeti bilmeli. Öyle ki, onun kalbi bir gün duracaksa aşkının, muhabbetinin, sevdasının ziyadesinden duracak denmeli. Öyle sevebilmeli birini. Öyle bir an gelmeli ki kalp yerinden fırlayacak gibi olmalı. Kalbin ritmine zaman yetişememeli. Cezbesi olmalı insanoğlunun dostlar. Hani o Allah dostları, Peygamber efendimiz aleyhisselat ü vesselamın adı zikredildiği zaman kalpleri öyle bir aşka ve şevke gelirmiş ki, mâzallah kalp yerinden fırlamasın diye sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak teskin ederlermiş ya. İşte öyle.

Bir yol olmalı, bir yolda olunmalı, bir yolu olmalı insanın. Bazen düz, bazen engebeli, bazen dik bir zirveye çıkan, bazen de dik bir inişi olan. Bazen bir ovadan geçmeli, bazen kurak bir çölden, bazen ormanlıklar içinden, bazen zifiri karanlık, bazen aydınlık. Bu yolda, bazen çöl güneşinin kavurucu yakıcılığı olmalı, bazen kutup soğuğunun donduruculuğu. Boran olup fırtına kopmalı yolda, ama ılık bir meltemin bir buse kondurur gibi yanağına esmesi de olmalı.

Yolda yürüyebilmektir önemli olun. Onca müşkülü, engeli katlanabilir kılan bir gaye, bir amaç, bir hedef olmalıdır. Kızıl elması olmalıdır insanın. Hiçbir zaman ulaşılamayacak ama her zaman hayali kurulan, mücadelesi verilen bir amaç. Ulaşıldığı hevesi ve ümidine kapılındığı anda gelinen yolun daha başlangıç olduğu şuuru idrak edilebilmeli. Onca emeğe ve zahmete rağmen bir "of" bile diyebilinmeyecek kadar yüce bir amaç

Başarıya giden her yol mubah olmamalı. Değerleri olmalı, manevi değerleri insanın. Elde edebilmek uğruna feda edilenlerle, elde edilenler karşılaştırılıp maneviyatın mihengine vurulabilmeli. Elde ettiğini zannettikleri ne kazandırdı, feda ettikleri ne götürdü. İnsan neyi önemsiyorsa önceliği ona verir. İnsanlar vardır, ailesi için gece gündüz çalışır ama ailesinden bîhaberdir. Bazıları vardır "dindar" olan ama hayatı dine göre değil; dini hayata göre yaşayan. Bir özü olmalı insanın. Özü köklerinden kopanın ömrü kısa olur.

Kaybedilenin acısı çok olur. İnsanın kaybetmekten korktuğu değerler olabilmeli. Kaybedince düzenin çarkları içerisinde çiğneneceği bilmeli. Bir değerler silsilesi olmalı insanın. Hiçbir sınır zorlanmamalı. Sınırlar aşıldığı an ar damarı çatlar insanın. Ar damarı çatlayan insanda ne hayâ kalır ne utanma.

"Ar etme" diye bir deyim vardı bir zamanlar. Ar ve arsız kelimelerinin manaları vardı. Arsız kelimesi az kullanılırdı. Çünkü bu özellikte kişi az çıkardı. Arsızların bile bir ar damarı vardı. Çünkü toplumun ar damarı daha çatlamamıştı. Bir yerde çatlak veya kaçak varsa orayı onarmak gerekir. Eğer dikkate alınmıyorsa o çatlak büyür ve tamiri mümkün olmaz

Öncelik, ne olman gerektiğinin farkına varabilmek galiba. Bize kim veya ne bu imkanı sağladı? Kimine göre Allah, bazılarınca tanrı, bazılarınca doğa, bazılarınca tamamen tesadüf. Eğer Allah diyebiliyorsa gönül, bir kapının eşiğine gelmiş oluyor insan. O kapıdan girebilmek teslimiyet gerektiriyor. Sorgulayarak gelinen kapıdan içeri girildiği zaman teslimiyet hırkasıyla örtünmek. Sormak ama sorgulamamak gerekiyor. Derununa inebilmek, cevabını bulduklarına tam teslimiyetten geçiyor. Teslimiyet zordur. İnsan çocuğuna, malına, mülküne, makamına teslim olarak huzursuzluk ve kölelik sisteminin bir ferdi olabiliyor. Ama yaratıcısına tam teslimiyetle sonsuzluk âleminin bir neferi olamıyor...

Toplumun da bir tasavvur evreni, ortak bir düşüncesi olmalı. Onu millet kılan değerlerini yitirmemeli. Ortak kutsalları, saygıları, sevgileri olmalı. Görüş farklılığı olsa da vatan, millet, din, iman gibi dokunulmazları olmalı. Birine olan kin, öfke ve nefret adaletten şaşırtmamalı. Ya da birine olan sevgi, muhabbet gözleri kör etmemeli. Ortak değerler ve kutsal kaybedilmemeli...

Kutsallarımız vardı. Değerlerimiz, ortak bir noktada hep birlikte mutlu ve huzurlu olabiliyorduk. Mutluluk ve huzur denilen kelimelerimiz vardı. İçten gelen, samimi, göstermelik olmayan kelimeler. Manevi bir atmosfer vardı. Ortak düşünebiliyorduk. Mesela ekmek kutsalımızdı. Yere elimizdeki somunu düşürsek anında panik olurduk, çok büyük bir günah islemişçesine. Onu alır üç defa öper başımıza koyarken içimizde pişmanlık, acizlik fırtınaları kopardı. "Ben ne yaptım, nasıl böyle bir gaflette bulundum" hissiyatı. Çünkü öyle öğrenmiştik. Ekmek nimetti ve Allah'ın verdiği her nimet kutsaldı. İbadette, taatte geri kalmış, günahkârımızın bile manevi değerlere saygısı vardı. Büyükler sayılır ve sevilirdi. Yolda bir büyükle karşılaşılırsa baş öne eğilir en masum ve saygılı hâl alınır, edepsizlik edilmekten sakınılırdı. Baba beklenirdi dört gözle. Rahmetli babam gelince tüpte satırla su ısıtılırdı. O suyla rahmetli başını yıkardı. Rahmetlinin başına su dökmek bizim için bir mutluluktu. Biraderimle o suyu tasla dökebilmek için sen ben kavgası yapardık. Her şeyimiz yoktu ama mutluyduk.

Asırlardır İslam’ın bayraktarlığını yapmış ve Türk demenin Müslüman demek olmasına sebep olmuş, bu uğurda hiçbir dünyevi gayesi olmadan hedefine kızıl elmayı alarak Allah rızası için mücadele etmiş atalarımızdan Allah razı olsun. Mekânları cennet, yerleri önderimiz, liderimiz, yol göstericimiz, bize İslam’ı tanıtan, anlatan Allah ile olan bağımızı kuran, Allah’ın kulu, Resulü, sevgilisi Hz. Muhammed s.a.s efendimizin sohbet halkası olsun. İslam uğruna can almış ve can vermiş cümle Muhammed ümmetine Allah rahmet etsin. Onlara yaraşır bir nesil olabilmeyi Allah bizlere nasip etsin. Allah’ına kul, Peygamberine ümmet, atalarına yakışır torunlar olabilmek nasibimiz olsun.

 

MÜNEVVER BİR TÜRK ZABİTİ “RIDVAN BEY” / M. Rıdvan GÖKÇE



Rıdvan (Bey) 1886 yılı Nisan’ında [1303 Recep] Adana’da doğdu. Babası, Ulu Camii müezzinlerinden Ali Efendi’dir. Annesi, bir Kadiri şeyhi olan Abdullah Hoca’nın kızı Elif Hatun’dur. Rıdvan (Bey) eğitim çağı gelince mahallesinde bulunan sıbyan mektebine kaydedilmiş, mektepte elifba, ilmihal ve hesap dersleri görmüş, aynı zamanda üdeba ve fuzalâdan olan dedesi Ahmed Efendi’den kur’an, hatt ve hadis dersleri taallüm etmiştir. Sıbyan mektebini bitirdikten sonra kendi arzusu ile askerî rüştiye imtihanına girmiş ve imtihanı kazanarak Bursa Askerî Rüştiyesi’ne kaydolmuş, İstanbul Askerî İdadisi’nde tahsiline devam etmiş ve 1906 yılında mülazım-ı sani rütbesiyle Kara Harp Okulu’ndan mezun olmuştur. Dedesi Ahmed Efendi’nin de etkisiyle çocukluktan itibaren şiirle haşır neşir olan Rıdvan Bey ilk şiir zevkini de dedesi Ahmed Efendi’den edinmiş, çocuk yaşta Arabî ve Farsî şiirler öğrenmiş ve yazmaya çalışmıştır. Ancak tahsil hayatı için İstanbul’da bulunduğu yıllarda farklı edebi mahfillere girip çıkmış ve Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan, yine kendisi gibi münevver bir Türk zabiti olan Ömer Seyfettin, ayrıca Refik Halid (Karay), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu) ve Ziya Bey (Gökalp)’den etkilenerek Milli Edebiyat Akımı içinde bir edebi anlayışı benimsemiştir. Bu dönemde kaleme aldığı eş’arını tab ettirmemiş, edebiyat meclislerinde dinleyici olarak bulunmuştur. Yine bu dönemde ortaya çıkan Jön Türkler’e intisap ederek Namık Kemal’in bazı eserlerini el yazısı ile çoğaltmak suretiyle, gizlice neşretmiştir. 1913 yılında 2. Balkan Savaşları’nın başlaması üzerine Osmanlı Ordusu ile Meriç Nehri’ni geçip Bulgarlar’a karşı yapılan mücadelelere katılmış, Kırklareli ve Edirne’nin geri alınmasının ardından tekrar İstanbul’a nasb olunmuştur. Cihan Harbi ve İstiklal Harbi zamanlarında taşradaki görevleri haricinde İstanbul’da bulunmuş ve gerek askeri yönden gerek Milli Mücadele’yi destekleyen matbuatın intişarı yönünden büyük yararlılıklar göstermiştir. Rıdvan Bey İstiklal Harbi’nin kazanılıp cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra kendisini edebiyata daha fazla vermiştir. Rıdvan Bey’in askeri idadi yıllarından itibaren güzele ve güzel olan her şeye iştiyak duyduğu ehibbasınca maruftur. Buna rağmen ömrü boyunca evlenmeyen Rıdvan Bey, Genç Kalemler dergisi etrafında Milli Mücadele Edebiyatı’na destek verdiği dönemde Atiyye isminde genç bir hanımla gönül sergüzeşti yaşamış ve evlenmeye niyetlenmiştir. Bu maksatla Atiyye Hanım’ın babası Yunis Bey’in Sarayburnu’ndaki evine bir akşam misafir olmuş ve müstakbel kayınpederi Yunis Bey ile teşerrüf etmişlerdir. Yunis Bey Trabzon eşrafından olup, Posta ve Telgraf Kalemi Mahsus Müdürlüğünden tekaüde ayrılmıştır.   Evin bahçesinde boğaza nazır kurulan masada kısa bir tanışma faslından sonra taraflar edebiyat üzerine koyu bir sohbete dalmışlardı. Memuriyet yıllarından itibaren edebiyata ilgisi bulunan Yunis Bey’in edebi anlayışı ve zevki Servet-i Fünun mektebi çerçevesinde şekillenmişti. Edebiyatla alakadar iki şahıs arasında derin bir sohbet gerçekleşmekte bu sırada suyu hususi olarak Taşdelen pınarından getirilen, portakal odunu kömüründe pişirilmiş Yemen kahvesi eşliğinde sohbet iyice koyulaşmaktaydı. Rıdvan Bey aynı anda zihninin bir köşesinde bu sohbetin kendisine sağlamış olduğu ülfete istinaden Atiyye Hanım ile mutlu bir izdivaç ve gelecek tasavvur ediyordu. Yunis Bey de memnuniyetinin ifadesi olarak, misafirini izaz etmek maksadı ile kızı Atiyye Hanım’a tazelenen kahvelerin yanında -sadece hususi günlerde misafirlere ikram edilen- nane likörünü masaya getirmesini istedi. Hacı Bekir tarafından imal edilen çifte kavrulmuş lokumlar, rafine bir zevkin ürünü olan kahveler ve nane likörü eşliğinde devam eden sohbet esnasında müstakbel kayınpederin, Cenap Şahabettin “Terane-i Mehtab” şiirini terennüm ederken şiirde geçen “saat-i semen-fam” terkibi üzerine edebi bir münazara başladı. Rıdvan Bey “saat-i semen-fam” terkibinin zorlama bir terkib olduğunu, dili ve sanatı yozlaştırdığını ifade edince edebi münazara, edebi münakaşaya sonra da –içilen nane likörünün de etkisiyle- düpedüz tartışmaya döndü. Müstakbel kayınpeder ve damadın eleştirileri artık şahsileşmeye ve hakaret derecesine varmaya başladı. Bu esnada Yunis Bey’in, Rıdvan Bey’in Jön Türkler’e intisabına telmihle sarf ettiği “senin gibi serkeşe verecek kız mız yok bende” sözü yaşanan tartışmayı bıçak gibi kesti ve bahçe tekrar eski sükûnetine kavuştu. O gece Rıdvan Bey’in Atiyye Hanım ile olan izdivaç hayali tahakkuk edemeden Sarayburnu’nun soğuk ve karanlık sularına gömüldü. İleriki yıllarda ehibbası Rıdvan Bey’e birkaç kez münasip zevce adayları önerse de Rıdvan Bey’in bu bahisleri derhal kapattığı mervidir.

            Rıdvan Bey’in şiir sayılabilecek kıymetteki manzumeleri olsa da bunları tab ettirme cihetine gitmediği anlaşılmaktadır. Rıdvan Bey 2 Mayıs 1926’da Erenköyü’ndeki evinde, tıpkı münevver Türk zabiti Ömer Seyfettin gibi genç sayılabilecek bir yaşta vefat etti. Kendisi daha ziyade istikbaldeki üdeba ve şuaraya destek olmuş ve yol göstermiştir. Bununla birlikte bazı eş’arını “Mecmua-i Hayatım Yahud Dil-i Şikeste” adı altıda 28 sahifelik bir risale halinde neşretmiştir. Mahdud sayıda basılan bu eserin maalesef günümüze intikal eden nüshası mevcut değildir. Ehibbasının daha önce evinde gördüğünü rivayet ettiği yüzlerce sahifelik şiir müsveddelerinin de hurda kağıt niyetine eskiciye satılmış olması muhtemeldir. Yine de dudaklarda kalan:

“Bir bahar rüzgârıymış ömür, tenime değip geçen

Düşmese de hissemize bir kam, hayali yeter”

mısra-i bercestesi şaire kafidir.

ELMA / Nurcihan KIZMAZ

Gelincik baş kaldırdı rüzgara
Hakkıydı çünkü bahar
Ne yağmur umrundaydı
Ne güneş
Onun heyecanı
Bayram çocuklarına eş

Önce kelebek öptü
Titrek yapraklarını
Sonra arı
Onun da meramı başkaydı
Kısa günün kârı

Cesaret aldı kuşlar
Tomurcuklardan
Sen varsan ben de varım dedi
Papatyalar
Seviyor sevmiyor demeye
Çoktan hazırdılar

Merhamete geldi toprak
Açtı kollarını
Yumuşamıştı bağrı çoktan
Gök gürültüsüne inat
Yeşillendi kainat

Geldiği gibi geri gittiler
Soğuk ülkelerine
Soğuk soğuk
Kardan adamlar

Haydi çocuklar
Meydan sizin
Gülücüklerinizi takın
Elma dersem çıkın.

 

ÖLÜMSÜZ GÜLÜŞLER / Samet YURTTAŞ


Ömer öfkesinde anneler

Ebabil bakışlı çocuklara gebe

Kefenlerde ölümsüz gülüşler

Yıldızlardan gelen kutlu müjdeye

 

Kudüs kanayan ince sızıdır

Suskun dünyanın gönlünde

İri yarı adamlar titrer olmuş

Taş ve sopaların imanlı yürüyüşünde

 

Plastik mermiler ,göz yaşartıcı gaz

Bombalar , füzeler, ters kelepçe...

Ölümsüz gülüşler bütün çehrelerde

Güneş doğacak elbet

Beyaz güvercinler şehri Kudüs de


CAN MERYEM / Miraç DOĞANTEKİN


Duvarı yumruklarım kanım akıtır
İntikamını komaz bir avuç çakıl
Suya nefret kusarım, alır
Gençliğim boğazımda iki düğüm
Umudum kursağımda kalır
Kaybolmak kaybetmekten de ağır

Genç ölüm mü geç ölüm mü iyidir bilmem
Akasya kokusunu sevmem musallada
Hoca şaşırırsa gülerim
İster safta olayım ister tabutta

Hiddetim zıddıyla var oldu bende
Büyüdü katlandı içimde karanlık
Yitirdim sukuneti cam kenarında
Uyurum hüzün ve ölüm başucumda
.
.
.
Bir çiçeğin kollarında hayat bulur
Sarp bir yamaçta
Dağ rüzgarlarına bağlanırım
Bu aşılmaz engellere küfürler yağdırırım

Yalnızca iki kişinin bildiği bir dilden çıkar yalnızlık
Ve iki sonsuzun birleştiği yerde erir
Bu ölmek mi diler kafir kayalık
Küfrüme küfürle karşılık verir

HANGİ DİLDE SÖYLENSE ADIN / Ahmet Şirin

Değerli ağabeyim Osman Nalbant'ın evinde duvarda asılı çerçeveli el yazısıyla yazılmış bir Kudüs şiiriydi bu. O dönem akıllı telefon olmadığından resmini çekemedim tabi ama kalem kâğıt alıp yazmıştım. Yayınlanmış mıdır bilmem. İzin de almadım. Ama paylaşmadan olmazdı. Vesselam.
İsmail Göktürk


"Cebrail aleyhisselama sunulmak üzere Osman Nalbant Ağabeye..."








I.

Yetim peygamberin miracına tanık

Yetim bir ahir zaman ümmetinin

Yetim şehri

El Kuds-ü Şerif

Ömer'in hediyesi, zaferisin Selahaddin'in

Hangi dilde söylense adın

Sen elbette ve her zaman bizim Kudüs'sün


II.

Musa'nın rüyası

Payıtahtısın Hazret-i Süleyman"ın

Makam-ı İbrahim'sin

Harem-i Meryem'sin

Şehr-i Cibril-i Emin'sin

Kalbisin bütün şehirlerin

Ey nebiler şehri

Kalbimizsin


III.

Kanımızın rengini aldı yüzümüz

Kurtar bizi, bu mahcubiyet yeter

Çağır artık mesihini gelsin

Hangi dilde söylense adın

Jerusalem, El Kuds-ü Şerif....

Sen elbette ve her zaman bizim Kudüs'sün


14.Ocak.1998

Bakanlıklar

MEKTUP (Çağlar Ötesine) / Ali Rıza Karakale


Bugün on bir aylık yolculuğunun sonunda kapıma kadar gelişinin bayramını kutlayacağım. Hediyelerini aldım, kabul ettim. Allah’ın da benim kulluk vazifelerimi kabul etmesi niyazıyla huzurundayım. 30 gün, 30 yaşımın bana verdiği olgunlukla, 7 yaşımın bana verdiği masumlukla, 10 yaşımın bana verdiği emirle, 18 yaşımda bile; sana olan sevgimle karşıladım seni. Tuttum; ‘tut’ emredildi diye, sözümü de tutmuş oldum. Çocuk yaşlarım ki o zamanlar anamdan babamdan aldığım gelenek olarak gördüğüm imanımla seni sevmeyi denemelerim vardı.  Geleneğin ötesindeki arayışlarımın sonunda sonsuz kudretine teslim olduğum ve kabul buyurulursa gerçek manada iman ettiğim, ‘eşhedü’ dediğim zamanlardan geldim ben de sana. Ben sana, Allah’ın Adem oğullarından yani onların sırtlarından veya sulplerinden zürriyetlerini çıkardığı, kendilerini nefislerine şahit tuttuğu ve onlara, ‘’Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’’ diye hitap ettiği, onların da “evet SEN BİZİM RABBİZSİN” dediği Bezm-i Elest’te söz verdiğim Rabbimin; “Ey iman edenler !Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı” emriyle geldim. EN SEVDİĞİMİN (sav) öğrettiği gibi sevdim seni, öylece tuttum orucumu. ‘Ed-dînü’l-kayyim’ tabiriyle anılan Hak dinin, biz insanların fıtratına tevdi edildiği değişmeyecek temel özelliğimle yaşamaya çalıştım seni. Ben de epeyce yol katettim. Bilir misin babamın adı Ramazan, annemin adı Bayram’dır benim. Seni henüz ben doğmadan önce de sevebilmem için El-Bari ismiyle tecelli etmiş, ihsanda bulunmuş. Senle mazimiz çağlar ötesine dayanır AlimAllah. 

Bugün onbir aylık yolculuğunun sonunda kapıma kadar gelişinin bayramını kutlayacağım. Hanemi sana misafir, hane halkıma mescid ettim. Bir musibetle imtihandayız ki, coşamadık teravihlerinde, koşamadık mescidlere, birlikte aşk ile övemedik de teravih aralarında Efendimizi (sav). Kendi halimizde; Habibimiz Muhammed’e Salat ile Selam gönderdik, çocukken meleklerin saf saf indiği saf aralarından aşina olduğumuz naatlar sessiz kaldı evlerimizde. Firkatin acısıyla gayet acılara gark olduk.

Bugün onbir aylık yolculuğunun sonunda kapıma kadar gelişinin bayramını kutlayacağım. Buhranımda burhan oldun ey mah-ı gufran. Ben bu sene vardım. Sen ebedisin... Olur da bir daha kavuşamazsam sana, kavuştuğumuz mahşerde şefaatini umarım. Sen yakma yine de gönlümü firakınla… 

Gündüzüme saim, geceme kaim olan; Elveda Ya Şehri Ramazan El-veda …


Ayrılırken ağlamalarım bundandır. 

Sensiz yaşantım daim buhrandır.

Tebessüm yalnızca geldiğin andır.

Bugün bırakıp gittiğin kadarız artık…

 

Ben bir gayret eyledim,

Geldin, yoldaşlık eyledim,

Eyledim nefsimi feda,

Elveda canımın canı El-veda…

 


BOSNA’DA BİR MARAŞ KÖYÜ: MİROŞEVİÇ / İsmail Göktürk


Avrupa’nın ortasında onlarca defa insanlık dışı katliamlara maruz kalma pahasına Ayyıldızlı İslâm sancağımızı dalgalandırmaya devam eden Bosna, Türkleri ilk olarak Akıncı Beyi Paşa Yiğit Beyin, Kur’an-ı Azimüşşan’da “andolsun” diye yemin ifadesi ile anılan, “soluk soluğa koşan”, “toynaklarından kıvılcımlar çakan”, “tozu dumana katarak düşman topluluğunun ortasına pervasızca dalan atlarıyla” gelen yiğit akıncılarıyla tanıdı. Onların gelişi Sırpların, Nemçelinin dilinde “Türkler geliyor!” nidasıyla korku hissi uyandırırken, Katolikliği de Ortodoksluğu da benimsememiş, bunun için sürekli ezilmiş, mağdur edilmiş Bogomil mensubu Bosnalıların dilinde bu nida, zulümden kurtuluş ve sevinç anlamına geliyordu. Zira bu gelenler, insanın insana zulmüne, kulun kula kulluğuna son veren, adalet getiren, korku nedir bilmeyen yiğitlerdi. Bogomil oldukları için ilk defa birileri onları aşağılamıyor, ezmiyor, hor görmüyordu. Bilakis, bu gelenler kimsenin inancıyla, görünüşüyle ilgilenmiyor, zalimlerin zulmüne engel olmak, mazlumun elinden tutmak için geliyordu. Çağlar içinde çok büyük zulümlere maruz kalmış Bogomil köylüleri için Türklerin gelişi gerçek bir özgürlük anlamına geliyordu. Bosna’ya Türk akıncılarının ilk olarak 1386 yılında ayak bastıkları yazılı kaynaklarda bilinmektedir. Osmanlı askerleri Kosova tarafından 1386 yılının sonbaharında Neretva Nehri kenarına kadar gelmişlerdir.

1389'da Sırp Knezi Lazar'ın komutasındaki Bosna askerleri Kosova Savaşı'na katılmışlardı. Savası Osmanlıların kazanmasıyla Sırp Knezligi, Osmanlı hâkimiyetini kabul etmek zorunda kalmıştır. 1392'de Üsküp'ün fethi Sırbistan ve Bosna'nın durumunda önemli değişikliklere yol açmıştır. Bölgede bir hareket üssü meydana getiren Paşa Yiğit Bey zamanında Bosna'ya önemli akınlar gerçekleştirilmiş, 1428-1429 yılları arasında Osmanlılar tarafından Bosna Krallığı haraca bağlanmıştır.

1414 yılında Osmanlı ordusu Vrbas’a kadar ilerlediler. Ordu Bosna Skoplyesinde durdu. (Donyi Vakuf civarında bir yer). 1415 yılında Lasva, 1416 yılında ise Hum (Hersek) yakınlarında Osmanlı akınları sürdü. Bu yıllardan itibaren Osmanlılar devamlı olarak Bosna’da kalmaya başladılar. O yıllarda, Foça, Plevlye, Çayniçe ve Nevesinye ele geçirildi. 1418 yılında İshak Bey Vişegrad ve Sokol’u aldı. II. Murat zamanında 1424 ve 1425 yıllarında, Osmanlı Ordusu Bosna’da bulunuyordu. 1428 yılında Hodidyed ve Vrhbosna ele geçirildi. 1436 Srebrenica ve Zvornik alındı. Böylece, Bosna’yı resmen fethetmeden önce, Osmanlıların elinde Sarayevo ile beraber, Nevesinye, Gacko, Zagorye, Foça, Ustoklina, Podrinye, Plevlye, Çayniçe, Vişegrad, Sokol, Srebrenica, Zvornik ve Vrhbosna gibi yerler Osmanlı denetimine girmişti. Önce Saraybosna, ardından Banaluka akıncı üssü haline getirildi.

Ragusa (Dubrovnik) halkının Macaristan kralı Sigismund’a yazdığı bir mektupta “Bütün Bosna


tüm bölgeleri ile Türklere yıllık haraç ile itaat ediyor” denmekteydi. Ragusa’dan kral Sigismund’a yazılmış mektuplardan Macaristan kralının Bosna’yı, Osmanlı’ya karşı bir savaş meydanı olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Nitekim 10 Ağustos 1415 senesinde Hersek Hrvoje Vukçic’i destekleyen Evrenesoğlu Gazi İshak Bey’le Macaristan kralı Sigismund karşı karşıya geldiler. Tarihe Doboy Savaşı (Dobojska bitka) olarak geçen meydan savaşında Gazi İshak Bey ve akıncıları, Sigismund’a karşı büyük bir zafer kazandılar. Ondan sonra Bosna tamamen akıncıların sahası oldu.

Bosna Krallığının toprakları Fatih Sultan Mehmed döneminde, 1463 yazında bizzat Fatih’in katıldığı bir seferle fethedilir. Bu fethi hızlandıran ise Bosna kralı Tomasaevic’in (1461-63) Avrupalı müttefiklerine güvenerek Osmanlı Devleti’ne haraç ödemeyi reddetmesidir.

Son Kral Tomaşeviç, papaya gönderdiği elçiler ile ilettiği mektubunda; “…Türkler benim krallığımda birkaç kale inşa ettiler ve onların tarafına geçen herkesin özgür olacağına dair köylülere söz vererek onlara sıcak davranıyorlar. Köylülerin basit akılları bu sahtekârlıkları anlayamıyor ve sonsuza kadar özgür olacaklarını düşünüyorlar. Eğer benim senin desteğinle güçlendiğimi görmezlerse insanlar kolayca bu hilelere aldanıp beni yüz üstü bırakacaklar ve soylular da köylüler tarafından terk edilen şehirlerinde uzun süre dayanamayacaklardırdiye yazmıştı. Oysa elbette bu bir hile değildi. Bunun bir hile olmadığının en güzel örneği Bosna’da, Foynica Kenti’ndeki Fransisken Kilisesi’nin duvarında asılı duran, Fatih Sultan Mehmet Han’ın fermanı, ahitnâmesidir.

“Nişân-ı hümâyûn oldur ki, Ben ki Sultân Mehemmed Hân'ım, cümle havâss u avâma ma‘lûm ola ki, işbu dârendegân-ı fermân-ı hümâyûn Bosna râhiblerine mezîd-i inâyetim zuhûra gelüp buyurdum ki; Mezbûrlara ve kilisalarına kimesne mâni‘ u müzâhim olmayup ihtiyâtsız memleketimde duranlara ve kaçup gidenlere emn ü emân ola ki gelüp bizim hâssa memleketimize havfsız sâkin olup kilisalarında mütemekkin olalar ve yüce hazretimden ve vezîrlerimden ve re‘âyâlarımdan ve memleketim halkından kimesne mezbûrlara dahl ü ta‘arruz etmeyüp incitmeyeler. Kendülerine ve cânlarına ve mâllarına ve kilisalarına ve dahi yabandan hâssa memleketimize âdem getürirler ise yemîn-i mugallaza ederim ki, yeri ve göğü yaradan Perverdigâr hakkı içün ve ulu Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallâhu Te‘âlâ aleyhi ve sellem hakkı içün ve yedi Mushaf hakkı içün ve yüz yirmi dört bin peygamberler hakkı içün ve kuşandığım kılıç içün bu yazılanlara bir ferd muhâlefet eylemeye, mâdâm ki benim hıdmetime ve emrime mutî‘ olalar.” (Tahrîren fî 28 şehr-i Mayıs / gurre-i Muharremü'l-Harâm sene 883 Be-yurd-ı Kal‘a-i Drac [4 Nisan 1478], Başbakanlık Osmanlı Arşivi. Düvel-i Ecnebiye Defteri 14/2_1)

Bosna’da ilk olarak XIII. yüzyılın sonunda görülen Fransisken rahipler, heretik kabul edilen Bogomillere karşı Papalık tarafından Bogomil/Bosna Kilisesini Katolikleştirerek Vatikan’la birleştirmek misyonuyla görevlendirilmişlerdi. Bogomil Kilisesine karşı koyma, onlarla mücadele etme ve onlara karşı misyonerlik faaliyetlerini yürütme görevi verilen Fransisken rahiplerin birçoğu Bosna engizisyon mahkemesinin üyesi olarak da atanmışlardı. İlk olarak 1291’de Bosna’ya geldikleri ve ilk manastırlarını 1340’ta inşa ettikleri söylenilen rahipler, İngiliz, Alman, İtalyan ve Aragone Fransiskenleriydiler.

Fatih Sultan Mehmet’in Kiselyak’taki otağında Bosnalı Fransiskenlerin manevi lideri Fra Andeo Zvizdoviç’e verdiği, 28 Mayıs 1463 tarihinde Milodraj’da yazılmış olan bu ahitname Fojnica şehrinde yüksek bir tepe üzerinde inşa edilmiş bulunan Katolik manastırında 550 yıldır korunmaktadır. Aynı manastırda Fatih Sultan Mehmet Han’ın bir kaftanı ve o dönemden kalmış dört bine yakın Türkçe el yazması eserimiz de bulunmaktadır. Bu ahitname, 1999 yılında BM Barış Gücü çerçevesinde orada görev yapan Türk birliğinin komutanını ziyaret eden bir Katolik rahibin talebiyle ortaya çıkmıştı. Birliğimiz, orada tahrip edilmiş Türk eserlerinin tadilatını da yaptırmaktaydı. Komutanımızı ziyaret eden Katolik rahip, Fojnica kentinde bulunan manastırın da onarım programına alınmasını, zira manastırlarının Türkler için çok önemli olan bazı belge ve eşyalara yüzyıllardır ev sahipliği yaptığını söylemekteydi. Fojnica'daki Katolik manastırına giden Türk komutanlar gözlerine inanamadılar. Karşılarındaki duvarda Fatih Sultan Mehmet Han’ın 536 yıl önce verdiği bir ferman asılıydı. Yine  Fatih'in aradan geçen beş asra rağmen gayet iyi durumda bulunan bir kaftanı ve kilisenin kütüphanesinde 4 bin civarında Türkçe elyazması kitap bulunuyordu.

Fojnica manastırındaki müzede muhafaza edilen emanetler arasında, III. Selim’den bir manastırın onarımı için aldıkları mermer bir lahit üzerine nakşedilmiş izin belgesi, Rahiplere ve diğer Katoliklere verilen insan haklarıyla ilgili 1483 tarihli Sultan İkinci Bayezid fermanı, Rahiplerden nikâh resmi alınma yasağı ile ilgili 1545 tarihli bir hüccet, Bosna Sancak Beyi olan Mihaloğlu İskender Bey’den 1486’da Prusac’da yine fra. Andeo Zvizdovic’in aldığı hareket ve eylemlerinde Fransiskenlere özgürlüğü garanti altına alan buyruk (Skender-pacha Bujrultija),  Sultan IV. Murad tarafından 1626’da İstanbul’da verilen Katolik kiliselerinin korunması ve Fransiskenlerin özgür hareket etmelerine dair Berat-i Şerif, aynı doğrultuda 1648 tarihli Sultan IV. Mehmed’e ait ferman, Fransisken rahiplerine verilen insan haklarını tespit eden 1621 tarihli Sultan Osman fermanı, Mostar Manastırı'nda bulunan 1553/54 tarihli Mostarlı Çeyvan-kethüda'nın vakfiyesi ve daha pek çok belge bulunmaktadır. Günümüzde Bosna Fransisken yönetimine (Bosna Srebrena) bağlı 21 manastır bulunmaktadır. Bunların biri Sırbistan, biri Kosova, ikisi Hırvatistan ve 17 tanesi de Bosna Hersek’tedir.

Fatih Sultan Mehmed Han tarafından verilen ferman, İslâm’ın bütün dinlere ve insanlara gösterdiği hoşgörü ve değerin bir örneğidir. Bu emannâmelerin sadece Osmanlı tarihinde değil, bütün bir İslâm tarihinde sayısız örnekleri vardır. Zira yüce dinimizin bir gereği olan bu uygulama Efendimizle başlamıştır. Cahit Tanyol’un dediği gibi: “Senin bayrağın gök olsun, senin bayrağın ateş / Senin bayrağın altında batmasın güneş /  Ve senin gölgende / Kamu mezhepler dinler / Korunsun haşre dek / Ayrı dillerle göklere kalkan eller / Elin ak, yüzün ak, işin ak / Gölgenin düştüğü yerde, bölüşülmez toprak / Sen hem işçi, hem hükümdar / Berhudar ol, berhudar ol, berhudar”.

Fatih Sultan Mehmet’in verdiği ahitnamenin üzerinden 326 yıl geçtikten sonra Fransız İhtilali olmuş (1789) Fransız İnsan ve Yurttaş hakları Bildirgesi yayınlanmıştır. 485 yıl gibi bir süre geçtikten sonra Birleşmiş Milletler öncülüğünde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) yayınlanmıştır. Avrupalının gözünde “insan”, sadece kendi vatandaşıdır. Hatta kendi vatandaşı bile olsa örneğin bir siyahî, bir Müslüman, bir Asyalı aslında insan kategorisine girmeyi hak eden bir varlık hiç olamamıştır.  1800'lerin sonu ve 1900'lerin ortalarına kadar Avrupa'da ve Amerika'da sömürgeleştirdikleri dünyanın dört bir yanından getirilen masum “yerliler”, "insan hayvanat bahçesi" adı verilen alanlarda kafeslere konulup "hayvan" gibi sergileniyorlardı. Batılının insan tasavvuru, sadece kendisini o kategoriye koymaktaydı ve el’an öyledir. Aliya’nın ifadesiyle, Batı hiçbir zaman uygar olmamıştır ve bugünkü refahı; devam ede gelen sömürgeciliği, döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.

Bu fermanın verildiği yerin ismi olan “Milodraje”, “sevimli hediye” anlamına geliyormuş. Ahitnameden dolayı bu ismi almış. Kiselyak yakınlarında vadilerin arasında yüksekçe bir yerde olan bu köye Fatih Sultan Mehmet Han bir de camii yaptırmış. Camiin imamı olarak orada İslâm’ı öğretmesi için yanında götürdüğü bir Maraşlı ailenin büyüğü görevlendirilmiş. Balkan topraklarına akıncılarımızdan önce Anadolu erenleri ulaşmıştı. Sarı Saltuk Baba gibi Horasan erenleri halkın gönlünü kazanmış, gönüllerini İslâm’a açmıştı. Fatih Sultan Mehmet’in Bosna seferine giderken yanında kırk derviş götürdüğü söylenir. O dervişlerden biri de Manisa’da şehzadeliği döneminde yakından tanıdığı Ayvaz Dede’dir. Bosna’da her yılın haziran ayının son haftasında Bosna Hersek’in Donyi Vakuf şehrinin Prusac kasabasına yedi-sekiz kilometrelik bir mesafede (Prusac Boşnak dilinde Akhisar anlamındadır ki Ayvaz Dede’nin memleketinin adıdır), Ayvaz Dede’ye ait bölge halkının Müslüman olmalarına vesile olan menkîbede geçen, ortadan ikiye ayrılan kayanın da bulunduğu bir ormanlık alanda bulunan Ajvatovica’da Ayvaz Dede Şenlikleri yapılır. Bu şenlikler, Bosnalıların millî kimliğini tahkim için, Müslüman olmalarının yıldönümü kutlaması olarak yapılmaktadır. Ayvaz Dede bayramı olarak ifade edilir.

Boşnaklar, Fâtih Sultan Mehmed’in Bosna seferi sırasında, 1463 yılında Yayçe ovasında 30.000’i aşkın kişinin katılımı ile İslâm’ı topluca kabul edince, Fatih çok memnun olmuştu. Onlar Fatih’ten kendilerine dinlerini öğrenmeleri için mektep açmalarını, mevcut toplum düzenlerini sürdürmeleri için izin vermesini ve çocuklarının devşirilmeye devam ile Osmanlı’ya hizmet etmeye devam etmelerini talep etmişlerdi. İşte İslâm’ı öğretmesi için Fatih’in Bosna’ya götürdüğü o büyüklerden biri de Maraşlı bir âlimdi. Ahitnâme’nin verildiği yer olan Milodraj’da Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı camiin bahçesinde kendisinin ve eşinin mezarı bulunan bu büyük zâtın çocukları, bu bölgeye yukardan bakan bir tepede bir köy kurmuşlar, o köyün adı Miroşeviç, yani Maraşlıoğulları. Her ne kadar haberdar değilsek de orda bir köyümüz var. O köyü Osman Nalbant ağabey ve Ali Yurtgezen hocamla ziyaret ettiğimizde savaş döneminde büyük tahribata uğradığına şahit olduk. Birkaç ev yenilenmişti. Evlerin çoğu boş ve harabeydi. Ufuk odur ki o köyü Maraş’ın civar köylerinden farklı görmemek ve oraya bir şekilde ulaşabilmektir. Kahramanmaraş elbette bunu yapmaya muktedirdir. Lakin bunu yapacak ufuk ve cehd lazımdır. Orada İslâm sancağını dalgalandırmak için binlerce kilometre uzaktan kalkıp giden büyüklerimize bir vefa gereğidir bu aynı zamanda.

2015 yılında ziyaret ettiğimizde TİKA hem savaşta zarar gören camimizi, hem camiin çok geniş olan haziresini tadilat yapmıştı. Ziyaretimizde TİKA Fatih Camiin bahçesine Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin bir makam türbesini inşa etmekteydi. Fatih Sultan Mehmed'in Bosna fethi sırasında, batıda ulaştığı en uç noktada ordusuna toplu bir şekilde cuma namazı kıldırdığı Sanski Most kentindeki Musalla meydanında, her yıl Temmuz ayının ilk cuması toplu halde cuma namazı kılınarak bu hadise yâd edilmeye devam etmektedir.

İşte batının son ucunda Maraş’ımızın bir civar köyü olan Miroşeviç’ten çektiğimiz görüntülerin yer aldığı kısa video: Bosna'da bir Maraş Köyü - Miroşeviç (video: İsmail GÖKTÜRK):


https://www.youtube.com/watch?v=a8vWWZovl48