CEPHE/ İsmail SAĞIR














Bana bir cephe aç gardaşım
Kılıcım şiir, gürzüm yazı olsun.

Biri deyince vatan, bayrak, iman
Altı yönden altı ses
Feryat, figan, ah, isyan
Hepsi süngü yemiş yüreğimize dolsun.

Sesimize ses vere gardaşlar
Duamıza âmin diye dindaşlar
Ceddimize rahmet okuya yoldaşlar
Kerkük, yemen, Çanakkale, Medine, Belgrat dile gele
Şehitlerden haber sorar ise
Boynun bükük, yüzümüz eğik olmaya gardaşım.

Şimdilerde
Nicedir Fahreddin paşanın Medinesi
Ya Gazi Osman paşanın plevnesi
Koca sultanın ulu hakan payesi
Düştük gardaşım, düştük
Biz yaman yaman derde düştük
Hani bir vakit uzaktaki mazluma
Hatırla, Muhammedî düştük.

Noldu, nasıl oldu diye sorma bana
Tut şu davanın eteğinden Allah aşkına
Sönmüş ocağımız
Birlik davamız yeniden harlana
Hak noksanımızı tamam eder
Mümine can, kâfire keder
El-Müntekim’in kılıcı ol ki yeter.


TÜN / Yasin MORTAŞ

       
bir yüzüm 'kor'
diğeri 'kül' dür benim 







ben tin
zeytin yüklü yüzümün
yeminlerine çıkarım her gün

yağmura iliklenen gök
duygularımın arkasıdır
şimşekleri kırıldıkça aşkın
ışıkları hıçkırır günümün

benim tirajsız tarihim
talihsizliğim ve soy kırımım
kaygılar üstlenmiş aşım
kanıma karışmış ne acı

bu ikindi de estetik değilim
tün yüzlüm
çok üzgünüm

algılarımı düzleyen
aynaya da gece çöktü
saçlarına ay toplayan
ırmak kadar yorgunum

ben her gece
kasvetle dökülürüm
bilincin çağlayanından

yine buharlandım
aşk yüzlüm
          çok üzgünüm


TUTUNMUŞUM BİR MISRAYA RUHUMU GEZİYORUM/Hasan EJDERHA

Karanlıkta deniz sokaklar
yürüyorum
yüreğimde sen özlüyorum
her yerimi kaplıyor sevdan
an be an boğuluyorum
“sevdadan boğulmak ha?”
diye soruyorum sonra
utanıyorum
ağlıyorum…

Karanlık soğuk
üşüyorum
üşüdükçe seni düşlüyorum
bir şarkıya başlıyorum
olmuyor
bir türkü tutturuyorum
yürürken
şaşırıyorum
kendi türkümü
tutturmuş gidiyorum.

Biliyorum
bir daha dönmemeye
gidiyorum
gizliyorum
sanki bir sırı
ama sırrımı
bilmiyorum.

“Dönsem” diyorum ansızın
gitmeyi özlüyorum
bende olmayan
bir şeyleri seziyorum
bir mısraya tutunmuş
ruhumda geziyorum aylak
ağlayarak anlıyorum ki
ancak yüreğim kurtarır beni
hasretten kanadı
kanayacak
biliyorum
yüreğim kurtarır beni
yüreğim
ancak.

ADIMIM/ Muhammet İbrahim BALCI














Hangi günün ardından biter
Bu hayatın koşturmacası
Üzerimde hâkimiyet kuran gözler
Ne zaman çekilir kendi göz kapaklarına

Sorular sorunlara dönüşmekte ne kadar ısrarlı…
Ben duygularım saflığında taşıyorum gözyaşını
Ellerim kurak topraklara uzanıyor
Yürüyorum avuçlarımda saklı kelimelerim
Her adımımda bir tepe
Evler kurulmuş taş kalıplardan
Uzak durmalı gölgesini sakınan ağaçlardan.

GÜL ÜŞÜR BÜLBÜL ÜŞÜR/Nurcihan KIZMAZ










Rüzgâr eser, dal sallanır, yaprak düşer
Düşer ya düşmesine
Yaprak dala, dal yaprağa küser

Mevsim hazan
Yürekte hüzün
Durum pek hazin
Böylece gökyüzüne
Ağlamak düşer

Çile mevsimidir hazan
Gül üşür, bülbül üşür
Dağlar yollar
Hep üşür

Tek yaprak değil savrulan
Kimine ölüm, kimine ayrılık düşer

Kara kışın, boranın
Habercisidir hazan

Böyle yükü
Yüreciği zor taşır
Ondandır hırçınlığı 
Her şeyi savurduğu 
Değil mi ki bahar yaz
Onun öz kardeşidir


BİR DERDE TUTULMUŞUZ Kİ.../ Halit UĞUR

ABDULKADİR- GEYLANİ (KS) KADAR SÖZLÜ, 
ŞAH-I NAKŞİBEND-İ (KS) KADAR HİMMETLİ, 
MEVLANA CELALETTİN (KS) KADAR HİKMETLİ, 
CÜNEYD-İ BAĞDADİ (KS) KADAR YÜREKLİ 
ŞEYH EBÜ’L VEFA


Şeyh Ebü’l-Vefa,  Konya da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1490 tarihinde İstanbul’da ismi verilen Vefa semtinde kendi adıyla anılan caminin avlusunda metfun.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un manevi büyüklerinden birisi olan Ebü’l- Vefa hazretlerini ziyarete gitmek ister. Yanına arkadaşlarını alır ve Ebü’l-Vefa'nın ev ve dergâhının bulunduğu semte gelir. Ebü’l-Vefa'nın evinin önüne gelen Fatih, içeri girmek için kapıların açılmasını bekler. Fakat hiç beklenmeyen bir şey olur. Ebü’l-Vefa'nın evinin kapıları kapanır. Fatih ve etrafındakiler hayret içindedirler. Avludaki talebeler de hayretler içindedirler. Bir şey anlayamazlar. Sultan Fatih'e kapılar kapanır mı? Cihanı titreten koca Fatih, Ebü’l- Vefa'nın kapısında sessizce beklemektedir. Lakin bir anlam da verememektedir. Fatih kapıda, gözlerini göğe doğru çevirir. Gözlerinden akan yaşlar atının yelesini okşar. Dışarıda Fatih, içeride ise Ebü’l- Vefa ağlamaktadırlar

Fatih'in dudaklarından şu cümleler dökülür. "Katillere, canilere, hırsızlara kapanmayan bu kapı bize niye kapanır ki! Zağanos Paşa, bizim suçumuz nedir? Biz canilerden daha mı günahkârız. Vefa sultan niçin bizi kabullenmez?" Fatih bu tavrın sebebini merak etmektedir, Zağanos Paşa bir an hamle yapar. "İçeri girip bunu öğreneceğim" der. Lakin Fatih büyük bir edep içinde; "Hayır, Zaganos" der. "Ebü’l Vefa hazretleri bizi kabul etmiyorsa elbet bir bildiği vardır. Demek ki huzura kabul edilecek duruma gelmedik henüz" der ve atının yularını çekip sarayına döner.

Fatih’in döndüğünü öğrenen Ebü'l-Vefa hazretleri, akan gözyaşlarını eliyle silerek; Merakla bekleyen talebelerine,“inanıyorum ki, benim ona olan sevgim ve onun bana olan ihtiyacı, bize asıl vazifemizi unutturacak kadar fazladır. Sonunda dayanamayıp padişahlığı bırakmak isteyecek, Şimdi anladınız mı? Niçin kabul etmediğimi, eğer o tahttan inerse İslam ümmeti çok şey kaybeder. Hâlbuki biz isteriz ki Fatih bütün ümmetin Fatih'i olsun, sadece bu dergâhın değil. İşte onun için biz Sultan Fatih’e dergâhımızın kapısını bunun için açmadık " der.

Yarım asra yakındır biz bir derde tutulmuşuz. Öyle bir nefsanî, maddi hastalığa yakalanmışız ki, doğudan batıya bütün İslam âlemi olarak, fedakârlığı, birbirimize sevgimizi, affediciliğimizi, velhasıl güzel olan bütün alışkanlıklarımızı hoyratça harcamışız. Özü unutmuşuz, unutturmuşlar, temel sarsıntı geçirmekte, zemin kaymaktadır.

 Reçete bizim dine bakışımızda düğümleniyor. Biz, Kur’an’ın ve Hz. Peygamberimizin  (s.a.v.) anlattığı dini değil, diz çöktüğümüz yerde bize anlatılan dini esas kabul etmişiz.

Onun için; geniş yürekli, her kelime-i tevhidi getireni kucaklayan, tasavvufun mahfiyet damarına yaslanmış, Fatih gibi duranlar,   Ebü’l- Vefa gibi yüreklileri bulamamaktan mahzundurlar.

Biz de, şu cümleyi hiç unutmamalıyız. Hazreti Peygamberimizin  (sav) çok sevdiği kızı Hazreti Fatıma 'ya şöyle fısıldıyordu: "Kızım Fatıma! Muhammed'in kızıyım diye rahat olma. Namazına dikkat et. Vallahi baban Muhammed mahşer gününde senin için hiçbir şey yapamayabilir."

Ne dersiniz, bundan öte bir söz olabilir mi?  Rabbim bize merhamet etsin ve yüreklerimizi Hazreti Peygamberimizin yüreğine benzetsin...

KOŞARKEN YIKILAN İÇİN / Mustafa Alper TAŞ

ben uzak bir bıçağım size
kararmış ağaçlarda bilenirim
yeşil oluncaya kadar yüreğimin rengi
sonra her şey güzel ölmek filan boğazında bilmem kimin soğanıyla her pazartesi
o çocuk vardır kapayın perdelerinizi
dallardan bakmıştır
denizlerden bakmıştır
doya doya boyunuza posunuza

atlar hep bir uçuruma doğru
kış yağmurlarında daha çok koşar
bitmesin isterim bu koşunun teri
sonsuz matemler gibi yerine hiç kimse konulamayan kimseler gibi
atlar koşar uçurumlardan başkaldıran ağaçlar için

bu rüzgâr değiştiriyor yerini
alıyor aklımdan
başka bir ağaç olmanın güzelliğini

çok çocuk olmaktan mıdır nedir
ellerim yoruluyor her şeyden önce

SAKLI ÖZLEM / Nuh ÇOLAK














Hülyalı sözlerle süsleme lafı
Özlemin içinde onu bilirim
Arada bir yapıyorsun gafı
Hasretin içinde onu bilirim

Ede sanma ki saklı gizli yaşarsın
Farkında olmadan dışa taşarsın
Onu anlatırken kendini yaşarsın
Sen ne acılar çekersin onu bilirim

Oysa sen kendi haline bir can idin
Bahar mıydı güz müydü nasıl tanıdın
Son zamanlar yaprak döktün eridin
Rengin hazana döndü onu bilirim


HAYRET! SÜKÛT NE DE GÜZEL YAKIŞIYORMUŞ BANA/Şeyhşamil EJDERHA


       İçimde nice kelimeler, nice cümleler biriktirmiştim. Kütüphaneye gelir gelmez belki o heyecanla çıkmıştım, amcama görünmeden yukarı. Ya karşılaşırsam, ya kendini ihbar ederse düşüncelerim karşımdakine... İşte, böyle bir heyecan vardı içimde.
   Şimdi tam vaktiydi konuşmanın. İşim bitmiş, öğle yemeğimi yemiştim... Niyetim, amcamın yanında bir çay ve biraz sohbetti. Böyle adımlamıştım koridoru ve kapıya böyle varmıştı bendeki ben.
Kapıdayım... Hayret! Ne kadar da heyecanlıyım. Ve yüreğimin ısrarı üzerine çaldım kapıyı. Ama böyle yapmamalı nefsime yenik düşmemeliyim ve yüreğimi ait olduğu yere, kafesine hapsedip çektim kapısının sürgüsünü. Sustum... Kendimi bir halt sanıp önce ben konuşmamalıydım.
          Biraz sohbet ettik. Havadan sudan...
           Ve çaylarımız tazelendi.
            ''Sağol Mehmet Abi...''
           Acaba dilimden çıkan sözü Mehmet Abi hissetimi? Bilmem... Neyse...
          Çay da bitti. Amcam masanın üzerinden bana bir kâğıt uzattı. Ali Hocam'ın yazısıydı. ''Bu Zamanda Derviş Olmak''...
            -Sen bunu okuya dur ben öğle namazını kılıp geleyim.
            -Tamam. Olur amca.
         Okudum ve bir kere daha anladım, dervişlikten ne kadar da uzaktım. Oysa ben kendimi hep derviş sanmıştım. Belki de şiiriyeti bölen beşeriyet buydu. İnsanın içindeki nefsi…
         Epey vakit geçti. Kapı çalındı. İçeriye İsmail Hocam ve Mehmet Yaşar Abim girdi.
      İşte şimdi çay demlenmeliydi. Sohbetin belki de en güzel vaktiydi. Bunu bendeki ben tekrar bilmeliydi. Gittim iki çay alıp geldim. Biraz olsun kalbimdeki ocağa çay koyduğumu bildim ve sustum, bekledim. Ne sordularsa ona cevap verdim fazlasına değil. Fazlası zaten benim haddim değildi.
        Bazı insanların söylediği sıradan beşeri sözler, insan hayatında o kadar çok yer kaplıyor ki, en ufak söz ilahî kapının sınırına varıyor hem de insanın hiç hissetmediği bir demde.
         Mehmet Yaşar Abim...
      Ben bir gün öyle bir haldeydim ki... Biliyorum asıl söylemek istediğin bu değildi. Ama insan işte, bir söz başka bir yere yama oluyor gönlünde. Neyse... Ben bir gün öyle bir haldeydim ki... Belki nefsimin pençesindeydim. Karar vermiştim biraz gevezelik edecek, sükûtun ikrarını terkedip yeni şeyler deneyecektim. Belki de yeni bir şiir, belki de bir deneme, belki de bir roman... Boyumdan büyük bir gevezelik… Ulaşamadığım o sükûtu tekrar terk edecektim. O gün içimde böyle bir arzuhâl vardı benim. Ve sen yine diyeceğini dedin. Neredeyse yere düşecektim. Kimseye fark ettirmedim. Söylediğin söz sadece tek hece, belki de önemsiz bir kelime... Ama bazı sözler öyle bir ana denk gelir ki, ne kadar önemsiz olsa da nedir ''Taşı gediğine koymak'' tam da böyle bir şeydir. Benim yüreğimi kaplayacak kadar büyük tek söz... '' Sus Şamil!'' Böyle demişti Mehmet Yaşar ağabey.
     İşte ben o hafta dilimde sadece bu kelimeyi zikrettim. Ne kadar çok konuştuğumu bilmiştim. Dilimle de belki, ama en çok nefsimle...
        -Ne okuyorsun şimdi. Okuduğun bir şey var mı? Ya da sırada bir kitap? Aklımdan geçen onca düşünceye dalmışım sonradan fark ettim Mehmet Yaşar Abim'in sûalini. Ben ne okuyordum ki...
       Bir an hatırlamadım. Terbiyesizlik yaptığımın farkındayım sustum. Onca düşüncenin arasında dağılmışım.
          -Cahit Zarifoğlu, abi... Hikâyeler...
            -Onu nasıl okuyorsun... Ben ona dayanamadım. Yirminci sayfada bıraktım.
            Haklıydı... Her zamanki gibi, yine...
            - Öyle abi, ilk hikayeleri farklı. Ama çok zevk aldığım hikâyeleri de var.
            -Peki, ne yazıyorsun? Yazdığın bir şiir var mı?
      Gözlerimi önce odanın içindeki sadeliğe, daha sonra bilgisayarın başında bir mail göndermeye çalışan İsmail Hocam’a ve karşımda oturan amcama çeviriyorum.
            -Hayır abi bu aralar şiir yazmıyorum.
            Ve sözü amcam alıyor, dilimden.
            -Mehmet, Şeyhşamil bu aralar öykü yazıyor.
            Mehmet Yaşar Abim şaşkınlığın arkasına, ben de yeni bir benliğin içine gizleniyorum. Çünkü yine yapacağını yapmıştı Mehmet Yaşar Abim.
      Allah'ın hikmetinden sûal olunmaz. Sen ne kadar da büyüksün Rabbim insanın benliğinden ayrılmak üzere olduğu bir noktada onu öyle bir hâle sokuyordun ki, içindeki benlik ile nefs çizgisinin sınırında kendisini unuttuğu bir vakit, yine kendisinin kim olduğunu hatırlatıyordun o kişiye. Belki de yine, benim nefsin aleyhinde o kadar ettiğim sözden sonra bilmeyerek geldiğim bu çizgide bana Mehmet Yaşar Abi'yi göndermiştin.
            -İnanmam Hasan Emmi. Şeyhşamil öykü yazamaz.
            -Niye? Yazmış işte hem de bir gör, dükkanda okuyacağın bir öykü.
       -Hasan Emmi, Şeyhşamil öykü yazamaz. Şeyhşamil ya susar şiir yazar, ya da çok konuşur roman yazar. Ama Şeyhşamil öykü yazamaz.
          Bu söz bana yetmişti ''Sus...'' dediği gibi Mehmet Yaşar Abim yine bana beni bildirmişti. Yine gevezelik yaptığımı acaba nereden bilmişti. Yine çok konuşmuş, kendimi unutmuş, roman yazmaya başlamıştım, bir haftadan beri. Mehmet Yaşar Abim işte yine beni bilmiş içimde gezen, kimseye söylemediğim o sûale bir noktada kendi eklemişti.
        Noktalar... Noktalar... İnsana ne ifade edebilirdi ki. Sıradan bir insana ama bir de o noktanın koyulduğu insana sorsanız noktanın değerini. Mesela bir deprem altında dakikalar geçirmiş birine. Hayatına noktanın koyulduğunu hissettiği bir zaman önüne yeni bir yol çizilen birine. Televizyon haberleri çeker artık dikkatini onun, deprem bize bir şey ifade etmezken, haberi gördükten saniyeler sonra değişen kanal ve onun gözlerinde çizilen çizgi... İşte noktanın değeri!
         İnsanın hayatı tek noktayla değil, üç noktayla sınırlandırılmış. Kısa bir ömre sığan üç nokta... Her nokta insan için dinlenecek, kendisine nereden geldiğini bildirecek bir durak. Ama bir de o noktaların her birinin içinde mikroskoplarla görülen noktalar vardır değil mi? İşte benimki de böyle bir nokta belki. Ölüm mü? Ölüm nedir ki yâre açılan güzel bir oyma kapı. Sen hiç yaşayan birini gördün mü?
          Bazen, inadına artistlik yapıp böyle küçük ayrıntılara takılasım geliyor. Ne gereği var, üç nokta dururken tek bir noktayı laboratuara sokmaya. Ama işte, öyle değil... Tek noktanın içinde gizlenen ayrıntılar bir insan için ne ifade edebilir ki. Son nokta gelmeden önce...
            Ve ben...
           İçimde nice kelimeler, nice cümleler biriktirmiştim. Kütüphaneye gelir gelmez belki o heyecanla çıkmıştım amcama görünmeden yukarı. Ya karşılaşırsam, ya kendini ihbar ederse düşüncelerim karşımdakine... İşte, böyle bir heyecan vardı içimde.
       Şimdi tam vaktiydi konuşmanın. İşim bitmiş, öğle yemeğimi yemiştim... Niyetim, amcamın yanında bir çay ve biraz sohbetti. Böyle adımlamıştım koridoru ve kapıya böyle varmıştı bendeki ben.
         Kapıdayım... Hayret! Ne kadar da heyecanlıyım. Ve yüreğimin ısrarı üzerine çaldım kapıyı. Ama böyle yapmamalı nefsime yenik düşmemeliyim ve yüreğimi ait olduğu yere, kafesine hapsedip çektim kapısının sürgüsünü. Sustum... Kendimi bir halt sanıp önce ben konuşmamalıydım.
    ASLINDA BEN HEP SUSMALIYDIM. GÜN GELİR BEN DE BİR ŞEYLERE SUSARDIM...

ÖZGÜR RUH / Derya BAYTON










Geceye zincirli bileğim, aşkla mühürlü.
Siyah bir kısrağım evim yıldızların altı.
Kara yarasa yoldaşım.
Baykuş gözü, kurt ulumasıyım dolunaya.
Dörtnala ıssızlığa koşarım.
Fısıldayan rüzgârla olur derin muhabbetim.
Gönül meclisim ufkun son noktasına kurulur.
Ulu ağaçların, bodur otlakların bağrında yatağım.
Kopan fırtına, ulu gök gürültüsü eşlik edin;
Karanlığın içine doğru deli gibi çığlık çığlığa dalalım.
Ayağımın altında parçalanan şarapnel parçaları
Böğüre böğüre ağlayalım, kimse işitmesin sesimizi.
Kulaklara mil!
Göğsüme parsellenen ayaz;
Keskin ve kesik kaburga altında.
Gecenin öptüğü nehir!
Selini coşturarak taş üstüme kaynaş senim.
Zirve bakir toprağa teslim edilen ruhum.
Artık et, nefsiyle kokuşmuş.
Sonbaharın nezdi kuru odun altında.
Çırçıl, çıplak eti sar!
En derin yerine çektiğin içinden dışarı
Göğe doğru fışkırır, isyan okunurum.
Dört bir yana mutlak hâkimiyet
Köklerimi saldım.
Her şey ben!
Ben her şeyim.

BİR HOCAM, BİR DAĞ, BİR ŞEHİR / Ferhat AĞCA

Bir dağa çıktı Hocam; âhir dağına, dağları tutmaya… Yemeğini yedi ve belki de bırakmadan önceki son sigarasını yaktı. Omuzlarını birbirine yaklaştırıp, elini siper ederek yaktı sigarasını. Çekti içine dumanını, Üfürdü Şehr-i Maraş'a doğru, gözlerini kıstı dumandan korurcasına.

Baktı Şehr-i Maraş’a. Şehre inen melekleri gördü. Beton yüzeyin yeşil yaması gibi görünen mezarlığa baktı. Acı çekenleri, gülenleri gördü sonra. Adana yolundan şehre giren son otobüsü gördü Hocam. İçinde isyan şarkıları çalan, sılaya varan, gurbete çıkanların olduğu… Sonra; başını cama yaslamış özlem sancısı çeken talebesini gördü. Gülümsedi, bir nefes daha çekti sigarasından… Kayseri yolundan, asfaltı yerinden kaldırırcasına gelen TIR’a baktı.  “O kadar büyük araba nasıl böyle gidebiliyor” dedi.

Sonra içinde çalan türküye eşlik etti, bir nefes daha çekti sigarasından. “Daha senden gayrı âşık mı yoktur” Hocam mı türküyü söyledi, türkü mü Hocam’ı?

Göle baktı Hocam, balıklarını düşündü. Mevsim kıştı, yemleri yoktu, aç olduklarını düşündü. Sonra bir balık; sırtını güneşe tutup selam verdi Hocam’a. Güneş ışıltısıyla, iyiyim dercesine. Hocam güldü, bir nefes daha çekti sigarasından… Antep yolundan giden ambulansı gördü Hocam. İçinde ağlayan anneyi gördü, gözyaşı ile ıslattığı tülbendini; şoförün çabasını gördü, memurun gerginliğini…

Bir nefes daha çekti sigarasından. Hastanedekileri gördü Hocam; inleyen hastaları, kalorifere yaslanmış uzun uzun düşünen refakatçileri; altı saatlik ameliyattan çıkan cerrahın iştahla çay karıştırışını; düğün planlarının yapıldığı hemşire odasını gördü.

“Vayh dünya!” dedi içinden, bir nefes daha çekti sigarasından...

Şehir merkezine baktı Hocam: Yarış atlarının telaşıyla giden insanlara baktı; sahte gülücükler atan siyasetçileri, işgüzar patronları, makam uğruna birbirinin kuyusunu kazan memurları, derdi ekmek olanların çektiği sıkıntıları gördü. Yüzü gerginleşti, bir nefes daha çekti sigarasından…

Apartmanlar arasında kalan birkaç metre karelik parkları gördü Hocam. Egzoz dumanında, korna sesleri içinde oynayan çocukları gördü.

“Kılavuzlu kenarında çelik değnek oynayanlar daha mutluydu” dedi.

Sonra topu yola kaçan çocuğun koşuşunu gördü. Acı bir fren sesi duydu, gözleri büyüdü, kafasını sağa çevirdi birden. Hele ki korktuğu olmadı; zarar gelmedi çocuğa. Sakinleşti ve hiçbir şey olmamış gibi:

“Gene bizi doyurdun Ali; yedirdin, içirdin” dedi.




NENEMİN GİDİŞİ / Nurcihan KIZMAZ












Kıpır kıpır dudakları hep dua ederdi nenem
Bir tespih eksik olmazdı elinden
Bir de fersiz gözlerinde nem
Dalıp giderdi uzaklara, uzun uzun
Yüreğindeki zindanın penceresinden
Hiç görmedim güldüğünü
Bakışlarından anlardım akşam olduğunu
Bir akşam vermedi geri aldığı nefesini
Bir de avucundaki 
Babamın buruşmuş resmini

SAKLI ÖZLEM / Nuh ÇOLAK















Hülyalı sözlerle süsleme lafı
Özlemin içinde onu bilirim
Arada bir yapıyorsun gafı
Hasretin içinde onu bilirim

Ede sanma ki saklı gizli yaşarsın
Farkında olmadan dışa taşarsın
Onu anlatırken kendini yaşarsın
Sen ne acılar çekersin onu bilirim

Oysa sen kendi haline bir can idin
Bahar mıydı güz müydü nasıl tanıdın
Son zamanlar yaprak döktün eridin
Rengin hazana döndü onu bilirim


***

ONA GİDERSİN

Hayallere dalma öyle boş yere
Aklından doğruca ona gidersin
Kendince varmak için bir yere
Ayaklarınla doğruca ona gidersin

Nerde adın duysan açılır yüzün
O senden ne istese bir olur sözün
Kalmaz yüzünde ne tasa ne hüzün
Sevincinden doğruca ona gidersin

Herkesin aklında vardır bir şeyi
Kimininki makamda kimi âhirî
Leyla mıdır nedir bilinmez zahiri
Gönlün de saklanır ona gidersin

Yürekten delice tutkunsun ona
Ondan başka şey görünmez sana
Beyninde süslediğin güzel âna
Hayalinle doğruca ona gidersin

MİSKET/Âdem YAĞMUR

Yaz tatilinin başlamasıyla yatılı okullardan köye dönen çocukların sevincine diyecek yoktu. Köy meydanında kırmızı iki buçukluk ford minibüsten inenler; ellerindeki üzeri deri kaplamalı tahta çantaları taşımakta zorlananlar, çantayı tam kapatamadığı için bir kolu dışarıda kalan grileşmiş beyaz gömlekler, şehrin havasını köye getiriyorlardı.

Akşamı, evlerin arasındaki boşluklarda oturarak geceye doğru bağlayan yeni ergenler, günün yorgunluğuyla yurtlardaki ranzalardan azade anne yataklarını özleyenler hepsi de dünyanın bugününü yaşamaya çalışıyorlardı.

Renkli misketlerin birbirine çarpmasıyla çıkan sesler, çocukların neşesini bir kat daha artırıyordu. Yuvarlanıp giden her misketin başka bir miskete çarpması veya diğer miskete değmeden yanından uzaklaşması çocukların içindeki neşe ve hüzün duygularının canlanmasına neden oluyordu.

Hüzün dediğimiz şey aslında o günün akşamına kalan, yarını olmayan çocuksu masum hüzünler. Misketlerin yuvarlanması gibi kenarları keskin olmayan daha yuvarlak duygular, hüznü de sevinci de kimseye ve hiçbir şeye zarar vermeyen yuvarlak köşeli duygular.

Çocukça umutların, arkasından yuvarlandığı misketler; rengârenk, sade, beyaz, etkileyici alev gibi kıpkırmızı…

 Köy meydanında, yaz tatilinin tadını doyasıya yaşayan çocukları, köyün emekli öğretmeni caminin önünde oturmuş izliyordu. Büyükler ona “Muallim Efendi” derlerdi. Çocukların da kimisi “muallim”, kimisi de “muallim amca” diye hitap ederleri.

Çocuk sesi, bulunduğu her mekâna ayrı bir tat ve bereket getirirdi. Ağlaması, gülmesi, konuşması her evin neşe kaynağı olan çocuklar.

Muallim Efendi çocuklara doğru yöneldiğinde, onun yaklaştığını fark eden çocuklar biraz mahcubiyet içerisine girmişlerdi. Zîra bu tür oyunlar bazıları tarafından hiçte hoş karşılanmıyordu. Muallim Efendi onların rahatsızlığını farkedince;

         --- Gençler bende misket oynamak istiyorum ama bana ödünç verirseniz.

Çocuklar böyle bir yaklaşım tarzı üzerine biraz rahatlamışlar ama tereddütlü bakışlarını saklayamıyorlardı. Muallim amca bu konuşmasına şaşkınlıkla ve  kısık sesle kikirdeyenler de olmuştu.

         --- Bana iki tane ödünç misket verin bakalım ama oynamasını da pek bilmiyorum.

Verip vermeme konusunda tereddüt ederek birbirine bakan çocuklar muallim amcanın elinin kendilerine doğru uzandığını görünce;

         --- Muallim amca, muallim amca buyurun!

        --- Muallim amca benim yerime oynayın.

        --- Muallim amca benim misketlerim daha çok kaybetseniz de önemli değil.

Çocukların bu yaklaşım tarzının sebebi belki de bu zamana kadar hiçbir büyüğün kendileriyle misket oynamamasıydı.

Köy meydanının en düz yerleri seçilmiş, çukurluklar toprakla özenli bir biçimde doldurulmuş. İzleyenler hafif tümsekli yerleri mesken tutmuşlar. Oyuncular içerisindeki yerlerini alacaklar zamanı hızlandırmak istercesine, yaşları henüz küçük olanlarsa meraklı bakışlarla oyunun kurallarını iyice öğrenmeye çalışıyorlar.

Muallim amca, iki misket ödünç alarak, oyunun kurallarını sordu. İçlerinde oyunu en iyi bilen eline büyükçe bir çivi alarak önce yere küçük bir üçgen çizilerek her köşeye bir bilye konuldu, yaklaşık iki metre ileride bir başlama çizgisi belirlendi.

İzleyenler biraz saygı biraz da olacakları merak ettiklerinden sessizliklerini korumaya çalışıyorlar. Etraftan olup biteni şaşkınlıkla gözleyen yaşlı amcalar, pencereden bakan genç kızlar, elleriyle yazmalarını ağzını ve burnunu kapatacak şekilde tutan orta yaşlı anneler.

Üçgenin yanından başlama çizgisine doğru bilyeler atıldı. Bilyesi çizgiye en yakın olan oyuna başlayarak, bilyeleri üçgenin dışına çıkarmaya çalışacaktı.

İlk başlayan Emre, ikinci muallim amca, üçüncü Mustafa olmuştu. Oyun devam ederken çocuklardan birisi;

     --- Muallim amca! Misket oynamak günah mı, biz eğlencesine oynuyoruz?

           Hemen bir diğeri;

     --- Muallim amca, biz birkaç bilye kazanıyoruz, buna kumar diyorlar ama biz eğlenmek için oynuyoruz.

     --- Çocuklar şimdi bilyelerimizle oynayalım, eğlenelim, bunları oyun bitince konuşuruz.

Her misket tanesi, yuvarlandıkça büyüyen kar tanesi gibi oynayanların neşesini daha da katlıyordu.

Üç dört oyun oynandıktan sonra, Emre’nin hiç bilyesi kalmamıştı. Oyun da artık Mustafa ile Muallim amca vardı.

Emre kaybettiği için diğer çocukların yanına mahzun bir halde oturmuştu. Biraz önce neşe içerisinde eğlenirken, şimdi elinde hiçbir şeyi kalmamıştı.

Onun maksadı sadece azıcık eğlenmekti lakin oyunun kuralı böyle idi, biri kazanacak diğerleri kaybedecekti.

Mustafa oyuna devam etmek istiyordu fakat Muallim amca bu durumda devam etmek istemiyordu. Elinde altı tane bilyesi vardı.

Emre’nin yüzünden düşen bin parça, kızgınlığını saklamaya çalışıyor fakat beceremiyordu. Onun üzgün olması oyunun devamına imkân vermiyordu. Karşısındaki mahallenin Muallim amcası, kendisi bir çocuk ne diyeceğini ne edeceğini bilemiyordu.

Muallim amca Emre ye yaklaştı eli ile çenesinden tuttu hafifçe yanaklarını okşadı sonra diğer çocuklara dönerek;

         --- Arkadaşlar biraz eğlendik artık bana müsaade. Aliciğim şu iki bilyeyi senden ödünç almıştım, tekrar borcumu ödüyorum

Ali, Muallim amcanın elindeki bütün bilyelere sahip olmayı beklerken verdiği iki bilyeyi biraz da olsa hayal kırıklığı ile almıştı.

         ----  Kalan dört bilyenin ikisini de senden kazanmıştım, Mustafacığım bunlarda senin al bakalım.

Orada bulunan herkes olup biteni acaba Muallim amcamız ne yapmaya çalışıyor diye merakla izliyordu. Emre de heyecanlanmıştı, gözlerini ister istemez Muallim amcasına doğru çevirdi.

       --- Emreciğim al bakalım bu ikisi de biraz önce senindi zaten.

 Kaybettiği bilyelere kısa bir süre sonra tekrar kavuştuğu için çok sevinmişti.

      --- Evet çocuklar, biz bu oyunu eğlencesine oynamıştık zaten; bilyeler eğlence sonunda tekrar sahiplerine verilirse bu bir oyundur ama verilmezse kumardır.

Çocuklar bu olaya dikkat kesilmişti, içlerinden birisi;

      --- Tamam! İşte şimdi anladım Muallim amca dedi.

HAYAT VE KELAM/ Hasan EJDERHA











I
Gel demek mi, ekmek mi? Oysa darası var kapların
Bilmediğin menzillere doğru yürürken ayakların
Ne hikmetse, hikmete uyarlı saatler durdu; kudurdu para
Yara kabuk olmadan merheme durmaz; buyurmaz gökler
Bebekler bile bir gün siğim siğim ağlamayı bekleyecekler
Anneler: Cümle ipleri, cümle dualarla geleceğe ekleyecekler
İçlerinde biriktirdikleri Ali’ yi, kentlere kaptırmadan şairler
Dağıttılar şehrin çocuklarına ve sevindi Mushaf eri çocuklar.

Kâğıt paralar yakar şehrin delileri; rengârenk kâğıt paralar
Naralar duyulur beyninde âdemin arşa yükselen naralar
Sular akar, söğüdün yeşili serinletir dervişleri; onlara yol helâl
Melâl denizinde yolcular, katıldılar çığlıklarına denizlerin
Sizin hangi dağlarda çığlığınız var? Hangi denizdeki çığlık sizin?

Hâlâ çağrıya uyarlıysa adımları, yolcuların ve karıncaların
Cezbe içinde belirir hedefleri, alın hizasında ansızın
Kızların ve yıldızların şarkısına meftun bebekler
Göklere ve yıldızlara ve aya bakarak annelerini bekler
Hazırlansın nineler ve kuşlar ve çiçekler ve gök ekinler
Anneler ile bebekleri topladıkları yıldızlarla gelecekler.

Kitaba ve çaya doymadan göğe baktı şairler bir daha
Deha gerekmez acı türküleri emzirmek için deha
Kayboldu bulutlar; kalem ve kâğıt ve kitap sustu ansızın
Sızım sızım sızladı aynalar, mısraların koynunda
Boynunda asılı cüzleriyle yürüdü tarihin çocukları
Boncukları kıskandı tespihler, yollara dizilmiş boncukları.

Kentlerde olacaklar için kim suçlar şairleri ve maliyecileri
Dilencileri bile tutmuş yakasından o yüksek binalar
Onlar ki kitapları, sanal kitaplarıyla sınarlar, sınayacaklar
İşte kitaplara posta koyan dev bu, bekliyor çatmış kaşlarını
Gencecik insanlar haykıramadan ölecekler mi göklere aşklarını.

II
Ay saçlarını tararken gördü olanları, yıldız bileklerinde süs kızların
Ayak sesleri duyulur âdemin içinden, gönlüne doğru gider yol
Tufan geldi gelecekse yap hazırlığını; tufanın Nuh’u sen ol
Ey İstanbul! İçinde akça kuşların olduğu bir masal oku yetimlere
Sonra okunan hatimlere şahitlik etsin ulu Hazret Eyüp Sultan
Gülücükler saçsın âleme kuşlar; rahmet öpsün anlımızdan
Buyurdu sahibi zamanın: ezanın takibi başka, namaz başka
Aldı selamı dervişler yüreklerinde binlerce tazim
Aşka doğru eğildi âdem: Sübhâne rabbiyel-azîm
Ya Rab senden gelen her şey lütuftur bana,  razıyım
Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâhil Aliyyül Azîym

Küçüktü, büyüdü, sonra aşkı bekledi âşık Medine
Bir şairin rüyasına girince, ansızın geldi kendine
Vecdine vecd geldi, yolcular kendisine doğru yürüyünce
Kuşlar bulutlarla havalandı birden dağlar irkildi
İnce, ipince bir tel titredi derinden ve insan bildi.

Ayet ayet okundu aşkın tarihi yeniden okundu
Âdemin alnına dokundu aşk; bir daha dokundu
Eğildi doğrulmuşken: “Sübhane rabbiyel a'lâ”
Ey gönlümün aşk şelalesi! Çağla şimdi, durma çağla
Âşıklara yol olsun cezben, ser gönül yollarına, yan ağla
İşte yana yana aradığın kapı, şimdi o kapıya dayan ağla
Doya doya iç şimdi bu çeşmeden, susuzluğuna kan ağla
Dost kervanında yol göründü sana, sonsuzluğuna uyan ağla.

Ey yar! Ne bahtiyarlıktır cümle ateşlerle yüreğini dağlamak
Ya Rab! Ne büyük bir şifadır sevinçle göklere bakıp ağlamak.