CEVİZ SANDIK/Nurcihan KIZMAZ











dili olsa da konuşsa
şu yorgun duvarların
kimler geldi kimler geçti
bağrından

isli bir lambanın yanıbaşında
asılı dururdu hep
dedemle nenemin resmi
ömürlerinin
en baharından

bir kaç beden büyük gelmiş gelinlik
damat hayli utangaç
zoraki birleşmiş eller
gözlerinde siyah beyaz hayaller

şimdilerde öksüz kaldı
duvarlar
ne buğulu bakışlı
asker fotoğrafları
ne lamba kaldı yadigar

dedemle nenem mi ?
o resim sandıkta şimdi
bir köstekli saat
bir de vasiyetname var.

ŞİİR SAATLERİ / Ferhat ALTUN










19.14

 

insan tercih etmekten ibarettir

sen çiçek olmayı seçtin

ben sakalımı kestim

 

19.18

 

göğe bak

nasıl da aya yakışıyor

asansöre, arabaya ve duvara

inanmayan bir şey oluyor zaman

 

19.20

 

gökkuşağının başladığı yerde saçlarını buldum

bana misâk-ı millî’yi hatırlatıp durdu

medine oldu gözlerin

kurudum

 

19.23

 

ruhlarımızın menbaının bir oluşundandır

aynı şarkıya ağlayışımız

 

19.60

 

ayaklanmalıyım

paslı kılıçlarını topuklarıma saplamadan ölüler

ölüler ki

yalnız beni bekler

 

20.22

 

şiir bitti

gözlerin hâlâ işgal altında


BEREKETLİ ÇOCUKLAR ÜLKESİ/Samet YURTTAŞ








güneş eğilir salkım salkım

Ağrı Dağı’nın dudaklarına .

Tendürek’ten Süphan’dan bir parça,

çığ gibi büyür halkım bembeyaz doruklarda.

Van Gölü’nde taş sektiren

bir çocuk,

dalga dalga büyüyen

kırmızı bir gül halkım

tebessümle açar ülkemde.

 

Zap suyu’nda bir güvercin

arınır günahlarından.

bir yıldız kayar Trakya’dan Cilo’ya,

halkım çisil çisil yağar

Anadolu’ya.

ardından eleğimsağma...

 

dağ, taş, dere, bucak, ova...

son hasattan önce

buğday sarısı Çukurova.

halkım kavis çizer bozkırda,

Ay ve yıldız gökyüzünde.

ülkem

bereketli çocuklara gebe.

 

HÜSEYİN BURAK US VE KAPIYI TEKRAR ÇAL / Hasan KEKLİKCİ

        

Hüseyin Burak Us’un; Bir Çocuk Tutar Ellerimden, Seçkin Şairler Antolojisi ve Kim Geldi Penceresi’nden sonra, kapıyı tekrar çal ismini verdiği şiir kitabı ARK Kitaplarından çıktı. Şair, hikâyeci, romancı Hasan Ejderha dostla, Dostlar Çayevi’nde ziyaret ettik Hüseyin Burak Us’u. Kitabı ilk elden imzalı olarak almak da vardı işin içinde, Hüseyin’in “Tek şeker atsan da şafağın ziyasına/İnce belli muhabbete rağbet yok bu çağda” diye yakındığı, ince belli çay bardaklarının şahitliğinde muhabbet etmek de.

“Kitabı basılan şair, yükünden şimdilik kurtulmuştur.” diyor, Şükrü Erbaş. Fakat Hüseyin’i o kadar dolu gördüm ki, “şimdilik” bir anda gelip geçmiş sanki. Sonra kitabı okuyup bitirince “Basbayağı çocuktum adamlığına bahse girdim” diyen birinin yükü asla eksilmez, dedim kendi kendime. İmkân olsa bile insan çocukluğunda yüklendiği hiçbir yükü bırakamaz çünkü.

Dört bölüm, birbirinden güzel otuz dokuz şiir ve seksen sekiz sayfadan oluşan kapıyı tekrar çal, uzun zamandır özlediğimiz bir şiir kitabı olmuş. Mesela zamane şairlerinin dilinden düşürmediği, okuyucuyu usandıran, her şiirde değilse de iki şiirin birinde karşınıza çıkan, doğru-yanlış kullanıla kullanıla yamalık tutmaz olmuş kelimeler yok kitapta. “Sarı siyah garbi yeliydim Karadere’den evrene ileri” diye başlıyor şiirin yolculuğu; “Gönül saatimize bir şey olur mu/İnce giyinsek Edirne havasında”, “Hesaba katılmazsa İstanbul ağzı/farkı yok müstakil ev kapılarından”, “Bursa’da zaman dursun nal kokularıyla karışık”, “Gurbet gezdik çok tren getirdik Ankara’dan”, “Saydığım günler Niksar yolunda/toparlanıp girmişti koluma” ve “Uzattım Side göğüne aynı yerden ismimi/kararmasın diye babadan kalan baht” diyerek Anadolu’yu geziyor. Sonra “Çocuk kefenleri kurutuyor yerli güneşler Kudüs’ün gadasında”, “Uzaktan seviyoruz Mescid-i Aksa’yı kimse kimseye benzemiyor kucaklaşınca”, “Bak tepeler azalıyor Uhud’da Tur’da Nem aldı ümmet boy vermiyor artık” diyerek Mescid-i Aksa ve Uhud’a, Tur Dağı’na götürüyor okuyucuyu. Ve “Soluyor mu acep gömleğindeki çiçekler/yağmur geç kalınca” diye soruyor.

Ali Haydar Tuğ; ticaret lisesinden sınıf arkadaşımız, kıymetli dost; bile, isteye dünyanın bütün yükünün altına girmiş. Ve tam manasıyla bu yükün altında ezilmiş bir kazazede. Dünyadan erken ayrıldı. Mekânı cennet olsun. Hüseyin Burak Us, Dereboğazı köyünden Ali Haydar’ı unutmamış; “Akşama doğru uyanıp sevilmeye başlayınca/Ne uzun oluyor tuğlu geceler Âli Haydar/Kâğıt kokusuna yatsı ezanına dereler boğazına”

“Güzel eserleri okumak, dinlemek, görmek için hazırlanmak lazım.” diyor, Nurullah Ataç. Kitabın dördüncü bölümünü okumaya üç İhlas bir Fatiha ile başladım. Bu bölümün adı, “berduş çavuş”. Berduş Çavuş elinde bir mendil halayın başında olurdu hep. Halayına dizilen köylü delikanlıları, onun attığı yere adımını atar, kaldırdığı yere kolunu kaldırırdı. Aynı anda dizlerini kırar, yere çökerdi. Ve hep bir ağızdan “atalım, atalım…” Sakal tıraşını ihmal etmezdi. Siyah saçlarını arkaya tarardı, Berduş Çavuş. “Okunaksız yağmur yağıyordu halay çekerken/sınanıp geleceksin sandım yağmur sonrasına/Dolaşmasın diye ayakların eve dönerken/çalılar kaldırdım kapılar açtım sana”. “oy ne ağır kelime/Battı eteğindeki çiçekler alnımdaki harflere“ Gerçekten de şu “oy” ne ağır bir kelime. Öyle ağır ki, onun ağırlığı ancak babası ölenler anlar.

Bu yazı bir kitap tanıtım yazısı veya tenkit yazısından ziyade, çocukluğumuzda aynı köyün havasını solumuş olduğumuz bir kardeşimizin emeğini dillendirme çabasıdır. Çok güzel, olur olmaz noktalamalardan uzak, hatta hiç noktalama kullanılmadan yazılmış güzel bir eser olmuş, kapıyı tekrar çal. Zaten bir kitap, bir insanın kafasına yatıyorsa öyle dilbilgisine, gramerine de çok aldırış etmemek lazım. Desiderus Erasmus, “Sadece gramer bile (buluş olarak) insanoğluna ömür boyunca işkence etmeye yeter.” diyor ve “Gramerci kadar gramer vardır, hatta gramercilerin sayısı gramer sayısını biraz aşar.” diye ekliyor.

Hüseyin Burak Us; tiyatroculuk, senaristlik, hikâyeciliğin yanı sıra kitapları zevkle okunacak bir şairdir. “Bakalım şiirim tüyünü düzüp alasını, sürmesini çekebilecek mi?” demiş, şair A.Kadir Bulut. Hüseyin’in şiirleri o aşamayı çoktan geçmiş, kanatlanmış, kollanmış. Dostlar Çayevi’nde yıllardır şiir tamir eden şaire “şiir ustası” demek lazım aslında. Belki de o bilinen ilk ve tek şiir tamircisidir.

J.D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının kahramanı Holden Caulfield, “Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.” Ne mutlu bize, kapıyı tekrar çal şiir kitabının yazarı her istediğimizde telefonla arayıp konuşabileceğimiz bir dosttur.


ŞAHİN SAVAŞ’IN VAN İLE SÜPHAN ROMANI / Hasan Keklikci

           


“Şahin SAVAŞ. Kahramanmaraş’ta bir evde doğduğu gece, takvimler Mart’ın on dördünü on beşine bağlıyordu. Mahalle mektebine de gitti Ziya Gökalp İlkokuluna da. Sonra Kahramanmaraş Ç.E. Anadolu Lisesini bitirdi, akabinde İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine kayıt yaptırdı. Maliye Bölümünden mezun olduktan sonra…” diye devam ediyor; Şahin Savaş’ın Nisan 2022’de raflarda yerini alan, VAN İLE SÜPHAN adını verdiği ilk romanının Özgeçmişini anlatan sayfası.

Çok güzel bir kitap olmuş. Kitapta her ne kadar “İnsan, yüzüne karşı bu kadar methedilmez.” diyorsa da göz önündeki gerçeği söylemeden geçmek olmaz. Gözü, zihni yormuyor, kitap. Güzel bir cümlenin olmadık bir yerinde sizi hers-marak edecek, çileden çıkaracak anlamsız bir uydurukça kelime çıkmıyor karşınıza. Kaldı ki romanın kahramanları Sakallı ve Burhan da yeni yazarlara şüpheyle yaklaşan insanlar. Her ikisi de daha çok eski yazarların kalburdan, elekten geçmiş kitaplarına rağbet ediyorlar. Evlerinde, kütüphanelerinde bu kitapları bulunduruyorlar. “Esasen bir okur olarak ben de eski yazarları daha çok tercih ediyordum. Sözüm ona yenilerin birçoğunun yazdıklarını okuduktan sonra harcadığım zamana üzüntü duyanlardanım.”  diyor Burhan. Sonra “Yine bazı tanınmış yazarların bir yılda birden fazla kitap çıkarmasını da bir edebi çalışma değil, ticari faaliyet olarak kabul ediyorum.” Ne kadar güzel bir tespit; bu gibi kitaplar olsa olsa meslekî kitap olur. Son yıllarda o kadar çok kitap çıkıyor ki ardından yetişmek imkânsız. Fakat isminin güzelliğine, üzerindeki veya arka kapağındaki resme bakarak aldığımız bir sürü kitap okuyucuyu hayal kırıklığına uğratmaktan öte işe yaramıyor. Hele bizim gibi eline aldığı bir kitabı mutlaka sonuna kadar okuyup bitirmek huyu olanlar için, kitabın yarısına varmadan akıl almaz bir işkenceye dönüşüyor, okumak. Koca koca insanlar, yerine kullanabilecekleri o kadar çok kelime varken birilerinin “para karşılığı” uydurup Türk Dil Kurumuna pazarladığı kelimeleri kullanıyorlar. “Durumu öykülüyor.”, “dönenip duruyor” hele hele şu “devinmek” yok mu, karşısına çıkan normal bir insanı devindirip devirir! Bu dili kullananların bir kısmı serbest, onları okurken insan kendisini ona göre hazırlıyor zaten. Fakat öyle bir grup türedi ki bu grup güya millî, ha, bir de yerli. Kitap yazdığı dille insan içine çıkamaz, konu komşusuyla konuşamaz bu dediğim yazarlar. Denemesi bedava; gidip babalarına, “Baba bugün devindin mi, yoksa akşama kadar evin içinde dönenip duran anamın öyküsünü mü izledin?” diye bir sorsunlar! Bakalım babalarından nasıl bir küfür yiyorlar…

            Birilerine laf saymak için bahane arayan adamlar olur ya, işi oraya getirmeden konuya dönecek olursak, Van İle Süphan son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri. Şahin Savaş’la Ankara’da Mehmet Yılmaz’ın öğrenci evinde tanışmıştık. Yirmi küsur yıldır görüştüğümüz bir dostun kitabının çıkması ve imzalı olarak elimize geçmesi bizi ziyadesiyle memnun etti. Birkaç gün içerisinde; bir kitabı okumadan ziyade kahramanlarının yanı sıra dolaşıyormuş hissiyle, eskilerin deyimiyle taallüm ettim. Her sayfasında, her paragrafında, birçok cümlesinde bir tanıdığa, tanıdık bir şeye rastladım.

“Aşk acısı nasıl geçer, Dede?”  

“Geçmez, oğul!” “… insan yaşarken âşıksa ölürken de âşıktır.” diyor, Dede, yani Sakallı. Ve her ikisi de sevdiğinden uzakta olan iki âşığın macerası bu soru-cevapla başlıyor. Sakallı ile Necibe’nin Bodrum’da yaşadıkları kısa aşkları, Süphan Dağı’nın silueti yansımış Van Gölü’nün kıyısında dile geliyor, kelimelere dökülüyor. Macerayı dinlerken, yani okurken bazen aklıma Yusuf Hayaloğlu’nun Suphi’si geliyor, “Tekneye martılar konardı./Yüreğim Suphi’ye yanardı, ağlardım.” diye geçiriyorum içimden. Bazı cümlelere takılıyorum, tekrar okuyorum, seviniyorum: Gözlerimi üzerinde unutmuştum.”  Sesine yine her şeyi bağışlayıcı bir ton verdi.” “Sonra bu şekilde oturup Süphan’a bakmak noksan yanıma iyi geliyor.” Bazen de hedefini bulan taş çıktığı oluyor yazarın kelimeyle dolu heybesinden. O zamanlar dürüst insanlara idarecilik verildiği olurdu. 

            Savaşta, bir de aşkta hile mubahtır derler.” diyor Nazan Bekiroğlu, buna rağmen asla hileye başvurulmamış bir aşkı anlatmış Şahin Savaş Van İle Süphan’da.

Bu arada, kitabı okuyanların ve naçizane bu yazıya tesadüf edenlerin dikkatinden kaçmayacaktır; Şahin bey özgeçmişini yazarken doğum gecesini yazmış ama tâbiri câizse laf kalabalığına getirip doğum yılını yazmamış. Fakat ben biliyorum! Bir meczup dosta “Kaç yaşındasın Salman Abi?” demiştim. Salman Abi parmakları açık vaziyette iki elini havaya kaldırdı “Melek’in Omarı’ı benim taydaşım, hesapla bakalım” dedi. Hani olur ya merak edenler için, Şahin Savaş da KSÜ öğretim üyelerinden Dr. Mehmet Yılmaz’ın taydaşı…        

Van İle Süphan ARK Kitapları’ndan çıkmış, iki yüz elli beş sayfa. Okuru bol olsun.

TER-Ü TAZE BİR ZAMAN/ Hidayet BAĞCI


Elif’in içindeki samimiyeti anlamlandıran, gözlerine sürmesini çekip ağlatan bir cümle değil. Bu, olsa olsa ter-ü tâze bir şiirdi. Ne rüzgâr getirebilirdi onun kokusunu ne de yağmur dindirebilirdi Elif’in duygularını. Elindeki kasnağın tam ortasına iğneyi batırıp lale motifinin yeşil yapraklarını, nakış nakış işlemeye başladı. Her bir motife, her bir ipliğin sonuna hayallerini sırlıyordu. Başkaları olmaktan ziyade kendince kalmak istiyordu bu dünyada. Peki birçok özelliğe sahip bu kadar insan içinde tek olarak kalmak nasıl olabilirdi?

Elindeki lale motifli kasnağı oturduğu divana bıraktı. Bir süre pencereden süzülen yağmur damlalarında geride bıraktığı zamanları seyretti. Zamanın insanı olmaktan ziyade bu zamanda insanca kalmanın zor olduğunu düşündü. Yağan yağmur da yarınlara akıp yön veren bir yağış şekli olduğu gibi o da insan gibi geçmişten değil bugünden başlıyordu geleceğin duvarlarını inşa etmeye. Bu yüzden toprağa ekilen tohumlar bugünden yağmurunu, güneşini ve zamanını almalıydı.

Günlüğü geldi aklına, ona bugünden notlar düşmeliydi. Aklına gelen her cümleyi değil de her bir seçkin cümleyi nitelikli ifadeler kullanarak yazmalıydı. Odasına gitti, kitaplığının en üst rafına bıraktığı günlüğü her zamanki yerinden aldı ve kaydetmeye başladı.

“ Bugün yıllardan yirmi dokuz… Zaman ilerlemiş ve ben, yaş almışım. Bir zamanlar, yağmurdan kaçıp ağacın yaprakları arasına saklanan serçe kadar ürkektim. Şimdilerde kendimi bir şahin gibi hissetsem de hala o ürkek serçeyim. Şu an bu cümleleri yazarken dahi düşünüyorum. Neyi mi?

-Kaderi…

Kader insana ait sözlü cümlelerden ibaret; çünkü gün gelir her cümle canlanır. Bu yüzden yalana hayır, bu yüzden samimiyete evet… İnsan bu zamanda insanca kalmak istiyorsa dürüstlüğün eşiğinden geçmeli. Dürüstlüğün kapısını tıklamalı, cesaret dolu bir gönülle. O kapının da anahtarı içten bir niyettir. Kapı açıldıktan sonraki durumları yine insanın niyeti belirler.  O anahtar her kimde olursa, dünyada başına gelecek her hallerden de emin olur. Yağan yağmurda görür güneşi, esen rüzgârda duyumsar samimiyetin kokusunu…

Bugün yıllardan yirmi dokuz… Zaman ilerlemiş ve ben, yaş almışım. Kulağıma süzülen ikindi ezanın sesi ne kadar yorgunsa akşam vaktinin gelişi de bir o kadar ter-ü tâze.

Gün bitti…

Kaç şair dile getirdi vaktin dolduğunu?

Kaç şair ifade etti zamanın da bir insan gibi canlı bir varlık olduğunu?

ve, Kaç şair yemin etti zamana?

Bugün yıllardan yirmi dokuz… Zaman ilerlemiş ve ben, yaş almışım. Dışarıda yağan yağmurlar kadar berrak bir zihinle aklıma düşenleri yine yazdım. Belki belirsiz ama hep umutlu…

Kadere iman ile...

Zamana yemin ile..”

ÜRKEK ŞİİR / Nurcihan KIZMAZ









kalın bir kitabın son sayfasında

içli bir şiir idim bir kaç kelime

ne zaman bir göz dokunsa

dizelerime

kanım çekilir

ürperirdim hece hece

 

okundukça okundukça alıştım

geçti gitti ürkekliğim

dillere düştüm

seher vakti turnalara

karıştım

 

ne zaman adım anılsa bir yerlerde

yankılanırım nota nota

karşı dağlarda

 

kimi zaman ninni 

kimi zaman ağıt olurum

düşmeye göreyim

bir nadanın eline

içime kapanır

kağıt olurum.

NÂİME TEYZE'NİN AYNASI/Bilge Doğan

-Merhum ve biricik Nâime Teyzemizin hüzünlü hatırasına

"Hatırlamak ne güzel şey ama ölürdük unutmasak."

İşte Nâime Teyze, bu iştiyakla unutmak istediklerini zaman zaman hatırlamak için bu kadim aynaya bakardı. Bakardı ve maziye güzide yolculuklar yapardı.

Âh Nâime... O bakışlar, derin ve hüzünlü... O ne alım o ne eda. Nâime, hayranlık uyandıran endamı, yüz kadını cebinden çıkaran becerisiyle bambaşka bir kadındı. Ona doyamadı hiçbir insan evladı. Onun yürek acısı ise derin bir muamma...

Bir erkek gölgesinde beli bükülmüştü Nâime Teyze’nin. Onun acıları süslemeye gerek kalmayacak kadar büyüktü. Hangi insanoğlu vardı ki zaten dertten beli bükülmemiş olsun. Nâime Teyze’nin altın kalbi girdiği tüm hayatları yeşillendirip bahtiyar eylemişti ama kendi kırık gönlü gülmek bilmemişti.

Bu ayna, altmış beş yıldır yüzünü eskittiği bu ayna yüreğini de yaşlandırmıştı, acı tatlı bütün hatıralarına şahit olmuştu. Bir de Limon isimli kanaryası yıllardır şahitti ya her şeye, onun da kuşdili anlatmaya kâfi gelmiyordu olanları.

Tatlı ve heyecanlı gençlik anılarını düşünürken, aynanın içinde o günlere gider, yanakları utangaçlıkla pembe pembe olurdu. Sıkıntılar düşüp de aklına baktıkça aynaya, yüzündeki çizgiler kat kat derinleşir, gözleri aynadan açılan kapıyla geçtiği mazinin derinliklerinde kaybolurdu.

Bir mektuba rastladı bu bahar temizliğinde, sahibine ulaşamamış bir mektup ya da bir günlükten bir parça, masal tadında ama sonu hüzünlü. Aldı eline oturdu kadim aynasının karşısına:

"Bir varmış bir yokmuş, vay gönlüm…

Yüreğinde onca merhamet yüküyle dolu bir insan varmış. Savaşlar ve acılarla dolu bir dünyada yaşarmış. Boğazında düğümlenen onca sıkıntıyla elinden geldiğince muhtaç insanlara yardım etmeye çalışır, hiç durmadan koşturur, yüreği yanar da yanarmış. Söyleyemedikleri ile yüreği pare pareymiş. Elinden gelen önünde ama elinden gelmeyen çareler yüreğinde dertle koşarmış oradan oraya. Davasında samimi, kavline sadık yiğit bir insanmış. Dost bildiği yakınlarıyla yaralara merhem olmaya and içmiş. Bu çekilen acının, dökülen kanın sonu gelmeyeceğini bilirmiş bilmesine ama Müslüman kanı dökülüp durdukça Türk-Müslüman kanı taşıyan bu yiğit insana durmak yokmuş. Bir cana derman olabilse, bir yetim evladı mutlu edebilse dahi son nefesine kadar mücadeleye devam etmeye and içmiş.

Bir küçük deli kız varmış masalın öbür yakasında. Nasıl olduysa, devran dönmüş, bu iki insanın yolu kesişmiş. Tüm dışa dönüklüğünün, hoyratlığının yanında aslında naif ve zayıf bir kızcağızmış bu kız. Elleri kalem tutmaya, gözleri kitap okumaya, kulağı musikiye âşinaymış. Kız daha bakar bakmaz görmüş ve tutulmuş adamın içindeki ışığa. Ne diyeceğini ne yapacağını bilememiş. Onca yarayla ve düş kırıklığı ile yaralı ruhu bir cezbeyle dile gelmiş. Bildiği en güzel şiirleri ona okumak istemiş, en sevdiği romanları okusun da o dinlesin istemiş, sevdiği şarkıları o da bilsin istemiş, kalemi onun hikâyesini yazsın istemiş istemiş istemiş... Önünde duramadığı heyecanı onu korkutmuş, hayatın iplerini hep elinde tutan temkinli hâli uçup gitmiş. Onca yaşadığı, onca gördüğünden sonra, artık olgun bir kadın olduğunu, heyecanını kaybettiğini düşündüğü kırgın bir anında bir dokunuş yüreğini cana getirmiş. Ne görmüş, ne bilmiş yüreği de akıp gitmiş acaba. Yüreği yanında olan kız, çaresizliği karşısında yüreğine güvenmekten başka yol olmadığını biliyormuş. Biliyormuş çünkü onun yüreğinin evet dediğini Allah istemedikçe hiçbir şeyi değiştiremezmiş.

Yaralarla dolu iki insan, iki yürek. Biri birine az fazla dokunsa diğeri kâğıt gibi yanıp gidecek. Felek ne türlü imtihan etmek istermiş bunun sırrına varsalarmış keşke. Nasıl yaklaşmalı, adım atmalı; öyle bir dokunmalı ki, sanki küçük bir bebeğe dokunur gibi, kanayan yaraları açmamak ve daha çok kanatmamak için. Durdan anlasa dil, yürek susmazmış. Yürek sussa, tabiat susmaz bir işaret gönderirmiş. Yanmak var işin ucunda bilseler de, akıp yatağını bulacak su gibi kesemezlermiş önünü.

Dilsiz bir nağme uzar gidermiş kızın yüreğinden güzel insana: 'Sana geldim, sana sen olduğun için geldim ve seni sen olduğun için sevdim. Benim için zerrece yolundan saparsan seni sevemem. Beni zerrece yolumdan saptırırsan seni göremem. Ben ben olduğum için beni sevdin, sen sen olduğun için seni sevdim. Yüreğim akıp gelirken yüreğine beklentilerin ve hayallerin ötesinde anlaşılmaz bir bağlılıkla teslim oldu sana. Senden gönlü şâd eden insanî şeyler değil, gönlü şâd eden vicdanî şeyler istiyorum. Mektup yazarım sana, sadık bir gönülle oku isterim mesela. Uzağımda olsan da hiç önemli değil, gönlüme yakınlığını hissettiğim gönlünü isterim. Ağlarsam, gülersem hisset yüreğinde isterim. Sana tutunduğumda kalbimin sesini hisset isterim. Beni incitebilirsin ama dokunurken bana yaralı bir Ceylan'a dokunduğunu bilip şefkatli olmanı isterim. Uzağında olsam da senin yalnızlığında kalırsam yorulurum. Derinliğimizde buluşalım tüm gözlerden ırak, kimseler bilmesin. Gönlün yakın olsun bana, bunu bileyim ömür boyu beklerim. Hoşgörülüyüm, sabırlıyım ama sadık bir yürek isterim. Sevsen beni, yollarıma güller döksen, yıllarca beklesen, yüreğimi hoş etsen, kırk yıl geçse aradan; ya da beni yüzlerce kez kırsan senden vazgeçmem; ama sevgisizlik eşiğini geçersen, bununla vurursan yüreğimi biterim ben. Leyla'yı bekleyen mecnun olmazsan vesselam, aşkımdan ölsem de olmam yanında.

Ben buyum, bu kadarım, gözü karayım ama naifim. Suskun adama bu gönül tutkun. Ya kabul et beni, ya da incitmeden sessizce çekil git hayatımdan...' "

Mektup gözlerinden dolup da usulca akan yaşlarla ıslanır, yüzünde kat kat derinleşen çizgilere esefle bakar. Bir "Âh..." dökülür nağme gibi dilinden, gönlünden neler geçer neler... Bitmeyen ve gönlü kırık hikâyelere şahit kadim aynanın yüreği bilmem kaçıncı kez yine burkulur.

 

Kalenin Dibi / Davut Uysal








Çehremde bir gül koncalanıyorsa şipten

Kıracı yar eden suyu senden

Semâda bir yere değiyorsa yaprakları

Uzanıp göğü delen boyu senden

Yanağımda dinelen yarayı siliyorsa çizikleri

Çiğneyip aş ettiğim dikeni senden

Âhirden bir hatıra yansıyorsa dışarı

Ölümü dar eden gülüşü senden.

VARILAMAYAN / Ferhat ALTUN

 


Arkasındadır dağın beklediğim

-şiire böyle girilmez-

Aç kalacaksam

Kılıcım 

Kınımdadır

Kanımdadır başımın

Çiçekleri seyrelten rüzgarı

-şiire böyle devam edilir-

Oraya varamazsam

Kuruyacağım

Kuruyacağım fakat 

Islanmayacak gavurların kirpikleri

Öyle budayacağım 

-şiire gavur kelimesi böyle yakışmaz-

Alıp sonra

Sînemde büyüttüğüm elifi

Be demeden

He'ye ulaşacağım

İşte o zaman kalbim

Sîn'in dişlerinde bir yusufçuk

Sîn şiirde mezar demektir

hep şiirce konuşacağım

hep seni konuşacağım

Ey dağın ardında bekleyen dâğ

Gerisi vey le kum

 

ÖLÜMÜN ÜTÜSÜ YOKTUR / Samet YURTTAŞ


Sabah gırtlağıma dayanır

Kanımın zırhlı burçlarından

Aksırsak

Ölümün ıslak ellerinde

Okunmaz bir reçeteyiz

 

Artık yaşamak vaktidir

Süvarilerin mızrakları

Ütüsüz gömleğimi delmeden

 

Ağzımı ölümle çalkalarım

Bahçesinde

Çizmeleri delik ırgatların

Şimdi bana

Gelincik soylarından bir kefen

Terzim hangi iğneyi batırmış koluma

Bilemem

 

Artık yaşamak vaktidir

Alnımın çatındaki namlular

Patlamadan

 

Şehrin

İnsafına bırakılmıştır avcılar

Dağların puslu yalnızlığında saçlarım

Ürkek bir ceylan

Attığım her adımda tuzak

Beni karşılar

 

Artık yaşamak vaktidir

Nabzıma takılan sayaç

Bozulmadan

 

MAHSUS MUHAL'E/ Miraç Doğantekin


Evvel zaman içinde

Âşık demine gelsen

İçirsem iç geçiren 

Kuşların dillerini

 

Anlamaz bakarsın hep

Seher vakti doğuya

Karanlığa göç eden

Gölge ay ışığına

 

Karanlık benim suçum

Işık hünerim değil

Ben ki taşırım ufku

Sevenler arasında

 

Sen anlam ararken

Ben umut dağıtırım

En korkunç bulutlarım

Fakirin tarlasında

.

.

Yani şu ki ben kuşsam

Sevmişsem ve konmuşsam

En dikenli dalına

Çiçeğinin yanına

Bulacağım ölümdür

Kaderdeki düğümdür

Zayıflığımdan sanma



Kuşun şarkısı susar

Şiir nehri kurursa

Anlar Leyla güllerin

Her bahar ölenlerin

Şarkısını devralan

Mecnun hikâyesini

SENİN OLSUN BU BAHAR / Nurcihan KIZMAZ


bahar güzelse, senden ötürü
seher vakti yaprakları öperken
çiğ taneleri
güneş senin için doğar
toprak burcu burcu,
akşamları ufuk turuncu

elvan elvan çiçekler senden ötürü
al senin olsun bu bahar çocuk
çünkü en çok sana dokundu soğuk
rüzgar en çok senin yüzüne vurdu

geceler huzursa, senden ötürü
yıldızlar saçlarında güzel
mehtapsa gözlerinde,
deniz yakamoz yakamoz
gülümsediğinde

rüyalar pembeyse, senden ötürü,
bulutlara merdiven varsa
uzanınca dokunuyorsak
gökkuşağına

her şey senin için
her şey senden ötürü
sana yazıldı bu şiirin
her bir satırı.

 

NOTREDAMUS / Samet YURTTAŞ


Notredam’ın kamburundan

Tarihin alçak seğirtmesine bakıyorum

artık Paris’in sokaklarında

Şemsiyeler yok

Topuklu ayakkabılar da

Çağ atlamış Afrika’nın sırtına basa basa

Sinagogdan bir kedi çıkıyor

Ardından çağdaş tankları Hitler’in

Berlin duvarını aşıyorum

Bir mülteci gibi

Elinde çekiçle beni bekliyor Lenin

Tam dövülecek tavdayım ateşli ve kızgın

Ve civa gibi yükselmekteyim

Balzac’ın petrol sızan vadisinden

Geçiyorum

Ölü ceninler yüzüyor

Zambaklar eşliğinde

Yel değirmeninde Cervantes

Beni bekliyor tahta kılıcıyla

Engizisyon’da çan sesleri

Artık beni aklamaz

Ne Martin Luther’in çarmıha gerilişi

Ne Sokrates’in savunması