DİSPLASTİK TİP / Teyfik KARADAŞ


Üniversite birinci sınıfta okurken ”Eğitim Psikolojisi” adında bir dersimiz vardı. Dersimize adını söylemek istemediğim “Azman” lakabıyla tanınan bir hoca girerdi. Hocamız yaklaşık bir doksan boyunda, yüz yirmi, yüz otuz kilo ağırlığında iri yapılı, heybetli bir insandı. Kıvırcık saçlarına, aklar düşmeye başlamış, alnı kırışık, kaşları çatıktı. Fiziki görüntüsünün böylesine heybetli olmasının yanında suratı da kelimenin tam manasıyla mahkeme duvarı gibi asıktı. Merdivenlerden çıkarken hafif şiddetli deprem olmuş gibi yer sallanırdı. Dersine saatinde nizami olarak gelir, ders saati bittiğinde de sınıftan sessizce çıkar giderdi. Ders saatinde veya ders saati dışında hiçbir öğrenci ile konuşmaz, teşriki mesai etmezdi. Ders saatinin tamamında dersin konusunu anlatır, güncel konulara girmezdi. Onun dersinde hiçbir öğrenci konuşmaya cesaret edemez, laubalilik yapamazdı. Hoca dersi televizyondan naklen yayın yapar gibi anlatırdı. Öğrencilerin derse iştirak edeceği soru-cevap gibi yöntemleri hiç kullanmazdı. Bizim sınıfımızın mevcudu atmış altı kişi olduğu halde Azman’ın dersinde tekrara kalan öğrencinin çok olması nedeniyle sayımız yüzden fazla olurdu. Derse geç kalan öğrenciler oturacak yer bulamazlardı. Hocanın ders için tavsiye ettiği herhangi bir kaynak kitabımız yoktu. Kendisi dersi irticalen anlatır, biz de hocanın anlattıklarını not tutardık. Dersimiz her hafta böyle verimli ve disiplinli bir şekilde devam eder giderdi.

Ben ise derslikte orta sıraların ön tarafında otururdum. O zaman boyum bir seksen beş, ağırlığım doksan beş kilo civarındaydı. Sınıfın en iri yapılı öğrencisiydim. Liseler arası güreş müsabakalarında ağır sıklette güreştiğim için adım Teyfik olduğu halde arkadaşlarım bana “Pehlivan” diye hitap ederlerdi. Arkadaşlarımın Pehlivan diye hitap etmelerinden rahatsız olmadığım gibi, bilakis mutlu olur, gurur duyardım. Ayaklarım büyük olduğu için kırk yedi numara ayakkabı giyerdim. O zamanlar kırk beş numaradan büyük ayakkabılar mağazalarda satılmazdı. Ben de memlekette yaptırdığım kırk yedi numara ayakkabı kalıbını yanımda taşır, ayakkabılarımı ayakkabı imalatçılara yaptırırdım. Ayakkabı kalıbını yanımda taşımam imalatçıların hoşuna gider, fiyat konusunda bana azda olsa ıskonto yaparlardı. Bizim sınıfın haricindeki okulumuzun diğer öğrencileri benim gerçek adımın Pehlivan olduğunu sanırlardı. Öğrencilik günlerim yoksulluk içinde ama mutlu bir şekilde geçiyordu

Okulumuz eğitime başlayalı yaklaşık iki ay olmuş, sınıfımızdaki arkadaşlar kaynaşma merhalesini tamamlamıştı. Herkes iyi kötü birbirinin huyunu suyunu öğrenmişti. Derslerimize giren hocalar hakkında da kısmen özel bilgiler edinmeye başlamıştık. Eğitim Psikolojisi Dersimizin olduğu bir gün zilin çalmasıyla birlikte Azman sınıfa girdi. Biz topluca ayağa kalktık ve hocanın işaretiyle yerimize oturduk.

Hoca; “Bu günkü dersimizin konusu, Beden Yapısına Göre İnsan Tipleri” dedi ve başladı anlatmaya,

“Arkadaşlar! Beden yapısına göre insan tipleri dörde ayrılır.

Bu tipler:

1-Piknik Tip: Bunlar genellikle orta ve kısa boylu, tıknaz, yuvarlak karınlı toparlak tiplerdir. Piknik tüpüne benzedikleri için muhtemelen piknik tip demişlerdir. Yaşamayı seven, temiz kalpli, neşeli insanlardır.

2-Astenik Tip: Bunlar uzun boylu, zayıf insanlardır. Genellikle içine kapanık ve idealist insanlardır.

3-Atletik Tip: Bunlar adaleleri gelişmiş, kalçaları dar, ince belli tiplerdir. Temel kişilik özellikleri içlerine dönük, soğukkanlı insanlardır.” dedi ve hoca dördüncü tipi söylemeden, açıklamadan, bana yönelerek; “Ayağa kalk bakalım, sen bu tiplerden hangisine giriyorsun?” diye sordu.

Ben :( biraz düşünüp, değerlendirme yaptıktan sonra) Hocam, ben bu tiplerden hiçbirine girmiyorum; fakat siz hangi tipe giriyorsanız ben de o tipe girerim” diye cevap verdim.

Ben sözümü tamamlar tamamlamaz sınıfta bir kahkaha tufanı koptu. Arkadaşların bazısı gülmenin heyecanıyla sırasından düşerken, birçoğunun da gülmenin etkisiyle gözlerinden yaş geldi. Ben ise neye uğradığımı, ne yapacağımı şaşırdım. Bugüne kadar Azman’ın dersinde bizim sınıfta bir kimsenin değil gülmesi, tebessüm ettiği dahi görülmemişti. An itibariyle tılsım bozulmuş, cin şişeden çıkmış oldu. Hocanın morali bozuldu, yüzü pancar gibi kızardı, şakaklarından soğuk terler akmaya başladı. Sınıftaki kahkaha, gırgır, şamata beş dakika kadar sürdü, beş dakika sonra kendiliğinden sona erdi.

Hoca çok bozulmuş olmasına rağmen ciddiyetinden taviz vermeden devam etti:
4-Displastik Tip: Bunların dışında kalanlara displastik tip denir. Anlayacağınız tipsiz insanlardır diyerek ve benim odasına gelmemi söyleyerek jet hızıyla sınıftan ayrıldı.
Ben de istemeyerek de olsa hocanın peşi sıra odasına gittim. Kapıyı çaldım. Hocanın “gel” sesini duyduktan sonra ceketimi ilikleyerek içeriye girdim ve kapıyı kapattım. Hocanın gösterdiği yere oturdum.

“Hocam buyurun” dedim

Hoca: “Sen niye bana, sizinle aynı guruba giriyorum diyerek öğrencileri bana güldürdün” dedi.

Ben: “Sınıfta sarı saçlı, mavi gözlü, atletik tipli bir sürü öğrenci var. Siz soruyu niçin onlara sormadınız da bana sordunuz hocam” dedim.

Hoca: “Ben sana bir daha soru sormayacağım. Sen de benim dersimde konuşma. Dersi geçmende sorun olmaz tamam mı? Dedi.

Ben: “Tamam hocam “dedim.

Hoca: “Senin adın ne?” dedi.

Ben: “Teyfik Karadaş hocam” dedim.

Hoca: “Nerelisin Teyfik” dedi.

Ben: “Kahramanmaraşlıyım hocam” dedim.

Hoca benim adımı ve memleketimi bir deftere yazdı. Görüşmemiz tamamlanınca hocanın odasından ayrıldım. Kapıdan çıktığımda benim yakın arkadaşlarımdan üç kişinin koridorun sonunda beklediğini gördüm. Arkadaşlarım hoca ile aramızda bir nizaa, kavga, gürültü çıkarsa bana yardımcı olmak için gelmişler. Arkadaşlarımın gösterdikleri bu davranış beni çok mutlu etti. Beni bekleyen arkadaşlarımla birlikte sınıfa gittik. Sınıf arkadaşlarımın hepsi hoca ile benim kavga edeceğimi düşünmüşler meğerse. Ben sınıfa neşeli bir şekilde girince sınıfın hepsi hayal-î hüsrana uğradı. Arı kovanından çıkan oğul misali başıma toplanarak, hoca ile ne yaptığımı sordular. Ben de aramızda geçen konuşmayı anlatmadan çay içtik, sohbet ettik diyerek vaziyeti idare ettim. Arkadaşlar verdiğim cevaptan çok tatmin olmadılar ama yapacakları başka bir şey de yoktu. O hoca seni bu okuldan mezun etmez diye kara propaganda yapan arkadaşlar olduğu gibi, “helâl olsun Pehlivan” diye bana coşku verenler arkadaşlar da vardı. Ben bunların hiçbirine de itibar etmiyor, içten içe gülüyordum. Hadise okulun her tarafında duyuldu. Abartılı şekillerde anlatıldı. Benim kısa sürede okul genelinde tanınmama vesile oldu.
Hiçbir öğrenciyi muhatap almayan Azman lakaplı hoca ile benim aramda bu vesileyle bir dostluk oluştu. Hoca okulun farklı yarıyıllarında benim farklı derslerime girdi. O günden sonra hocamla hiçbir sorun yaşamadım. Muhabbetimiz de okul bitinceye kadar devam etti.
Ne zaman sınıf arkadaşlarımızla bir araya gelip, öğrencilik yıllarımızı konuşacak olsak bu benim “displastik tip” anısı gündeme gelir, anlatırız dakikalarca güleriz. Böylelikle de iyi insanmış diyerek hocamızı da saygıyla yad ederiz.


ROBOTİK GÜLÜMSEYİŞLER / Samet YURTTAŞ



Tükürsem 
Acziyetimin doruklarından
Ar damarı çatlak şehre
Tiksinir
Gözlerine mil çekilmiş evler
İçinde sarhoş sevgilerle

Fabrika yapımı insanlar
Robotik gülümseyişler içinde
Yalan yüklü gemiler bırakır
Şehrin ürkek gözlerine
Bütün ruhsuz cesetler 
Aynı gökyüzüne bakar
Maddenin dağılgan gölgesinde.

Şehre mahrem dudaklar dokunur
Alafranga esintiyle
Her ilkel öpüşle
Yörüngesinden çıkan şehir
Robotik gülümseyişler bırakır 
İnsanın yüzüne.



SÖZ UÇTU YAZI KALDI / Nurcihan KIZMAZ


Altı üstü küçük mavi bir sandıktı, çok gizemli gelirdi bize o zamanlar. Bazı günler babam o sandığı açar, içinden bir kâğıt bir kalem çıkarır uzun uzun düşünüp bir şeyler yazar, sonra itina ile sandığı kilitler, anahtarı köstekli saatinin zincirine iliştirip ceketinin iç cebine yerleştirirdi. Sandığın her açılışında bir bahane ile babamın yanına yanaşır onun uzaklara bakarak derin düşüncelere dalmasına sebep olan o kâğıtta ne yazdığını görebilmek için şekilden şekile girer bir türlü amacıma ulaşamazdım.

Küçük mavi sandık her daim babamın yatağının başucunda durur, üzerinde de bir çalar saat bulunurdu. O saati İstanbul’dan getirmişti. Ortasında mütemadiyen yem yiyen bir tavuk figürü vardı ve sabah ezan vakti o saat uzun uzun çalar ev halkını -en büyüğünden kundaktaki bebeğe kadar- herkesi uyandırır, bu önemli görevini ifa ettikten sonra sandık bekçiliğine kaldığı yerden devam ederdi.

Babam yazıp çizmeyi pek severdi, not tutmayı, önemli günlerimizin tarihlerini yazmayı hiç ihmal etmezdi. Her bayram özenle süslenir püslenir o zamanlar kentin tek fotoğrafçısı olan foto Yaşar’da aile fotoğrafı çektirirdik ve o fotoğraf her birimiz için tap ettirilir; evlendiğimiz zaman özel belge, karne, diploma gibi şeyler ile birlikte teslim edilmek üzere mavi sandıkta yerini alırdı. Bilumum evraklar; sağlık karnelerimiz, nüfus cüzdanlarımız da bu sandıkta reşit olacağımız günü beklerdi. Günü geldiğinde yuvadan uçurduğu her yavrusuna güzel nasihatler ve duygu dolu sözler eşliğinde o sandık açılacak ve o belgeler sahibini bulacaktı. 

Günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Babam sağlığını kaybetti, gözlerindeki ışığı kaybetti; ama o mavi sandık gizeminden hiçbir şey kaybetmedi. O kâğıtta ne yazıyordu? Neden ona bir şeyler yazarken babamın bal sarısı gözleri bulutlanıyordu? Kâğıdı katlayıp tekrar yerine koyarken göz göze geldiğimizde neden ürperiyordum bilmem. Sorsam söylerdi ama sormayarak belki boş yere ben gizemli kılıyordum o sandığın içinde olanları. Hem ne diyecektim ki, "baba o kalem neden mürekkebini ciğerinden alıyor?" mu diyecektim. Sormadım. Soramadım. Çocuklar soru sormazdı. Bilhassa kız çocukları... Babam da gözlerimden anlamadı, anlasaydı kesin söylerdi. Halbuki ben onun gözlerinden hayatı okumuştum; bakışlarıyla eğitmişti hepimizi. Ağzından çıkan kelimelerden çok gözündeki ışıktan görmüştük yolumuzu. Acıklı bir çocukluk yaşamış; daha doğmadan babasını kaybetmiş olması ona babalığı öğretmiş, eksikliğini hissettiği her şeyi kendisi tamam etmiş, olgunlaşmış hayata hazırlanmıştı. Ama ömür bu işte. Onun da bir nihayeti vardı ve emaneti sahibine teslim etme vakti gelmişti. Babam göz bebeklerindeki son tecrübeyi de tek tek gözlerimize bıraktıktan sonra bir daha açmamacasına kapattı ışıklarını.


MAUN / Miraç DOĞANTEKİN


Sazımın sesinde rüzgârın sesi
Sazımın sesinde bin yıllık ağaç
Belli belirsiz ilerleyen bir gemi
Köpüğünün ne işi var bu dağ başında
Ey deniz
Gençliğinin bu en hoyrat yaşında
Sazımın sesinde sarp bir yamaç
Ruhumu pay eder vahşi kuşlara
Dinledikçe dinlenen bir kuytu orman
Güzel arıyorsan derinliğinde
Bilge arıyorsan karanlığında
Şimdi ne söylesem yerli yerinde
Turna göğe aşık gözü yok kuğunda
.
.
Aşığın bağında sesim duyanlar
Bir garip heyecanla ürperirler
Gözleri en olmayacağım yerlerde
Korkak
Dudakları kıpır kıpır eşlik eder
Beni bilenler sesimi bilmezler
Bir ben duyarım kötü ne varsa
Bir ben duyarım gülün koparılışını
Taşıdığım bu acı benim değildir
Yaşını gecelerden alan gözlerim
Bir maden gibi gözlerinde erir
Gözlerini tenzih ederim aynı kelimelerden
Sazımın sesinde bir çocuk ağlar
Sazımın sesinde bir genç kız güler
Bahtiyarlığını bitmekten alan türküler
Yâre yazılınca yarım bırakılır
Sazımın sesinde benim sesim var
Hanende olmayanlara sır


ANKARA / Ahmet Özmen KILIÇ













Ankara,
Yanmış bir şehir otobanı gişesi,
Sevgili,
Gişedeki görevli…

Her girişimde sesim ürker, içim titrer,
Sırılsıklam donarım.
Sevgili, Ankara’da,
Çok uzaklardayım.

Her kar yağdığında fikrimden geçer,
Ateşli bir aşktan üşür aklım.
Sevgili, Ankara’da,
Yollara düşer başım.

Sevgili, Ankara’da,
Ankara karlar altında yanmakta,
Buz gibi yanarım.

Ankara,
Yanmış bir şehir otobanı gişesi,
Sevgili,
Gişedeki görevli…


01.05.2008

GÖK YÜZÜNE SERENAD/ Hidayet BAĞCI


 “…Umuda dair her şeye…”








Gökyüzünün rengine boyasam saçlarını
Her bir telinden damlasa yağmur
Sırılsıklam ıslanan da toprağım olsun…
Karanfiller dile gelsin seninle birlikte
Bir ömürlük “Canın” sağ olsun…

Saçlarının her bir telinden kaysa yıldızlar…
Yıldızlara diyorum.
Hani karanlık gecede,
Kara taşın üstündeki siyah karıncayı,
Söze getiren “kutsal”, kıyameti koparırsa…
O yıldızlar,
“Canının kalbine” kaymasın istiyorum…

Aynaya baktığın her anda,
Saçlarının her bir teline karlar düşer...
Zamanın o sinsi yüzü söze gelir.
“Sonbahardım, “kardan bir zamansın” karşımda…
Şimdi sen baharı bekliyorsun,
 “Canına” dokunan pencere kenarında…”

Güvercinler konar her bir telin ucuna.
Anne güvercinin gagasında yem olur,
Saçlarındaki düşünceler…
Yüzbinlerce kelime, binlerce hikâye,
Bir şairin dünyasında tek “Canın” olur…



DUA / Teyfik KARADAŞ


Anamın söylediğine göre sağlıklı bir çocuk olarak dünyaya gelmişim. O yıllarda çocuklara uygulanan bütün aşıları vurulmuşum. Ben dünyayı tanıdıktan sonra da çocukluk günlerim gayet sağlıklı geçti. İlkokul ve ortaokul okuduğum yıllarda da meşakkatli bir hayat yaşadığım halde sağlık bakımından ciddi bir rahatsızlığım olmadı. Soğuk algınlığı, grip ve nezle mevsim değişikliklerinde her insanın yakalanabileceği hastalıklardır. Ben de bu hastalıklara zaman zaman yakalandım. Soğuk algınlığı, grip ve nezle gibi rahatsızlıklarımı da ilaç kullanmadan limon ve portakal gibi C vitamini içeren meyveleri yiyerek atlattım. Gel gelelim Lise son sınıfa okuduğum senenin ortalarında sağ kolumda şiddetli ve sürekli bir ağrı başladı.

Sağ kolumdaki ağrı o kadar şiddetliydi ki, ağrı başladığı anda bağırarak, hüngür hüngür ağlıyordum. Ağrının şiddeti bazen beni uyurken uykudan uyanıyordu.  Babamın anamın sağlık güvencesi olmadığı için benimde sağlık güvencem yoktu. Sağlık güvencem olmadığı için okul idaresinden öğrenci hasta sevk belgesi alarak Orta Seki Sağlık Ocağına gidiyordum. Orta Seki Sağlık Ocağında güreşçileri seven İsmail Kılıç isimli bir doktor vardı. Bu doktor beni her gittiğimde muayene ediyor fakat kolumun ağrısıyla ilgili kesin bir teşhis koyamıyordu. Muayene sonunda da kolumdaki ağrıyı dindirebilmek için kendi odasında buluna promosyon ilaçlardan bir ağrı kesici, bir kas gevşetici hap vererek beni okula gönderiyordu. Doktor benim ekonomik durumumun iyi olmadığından ilacı alamayacağımı bilirdi. Doktorun verdiği ilaçları kullandığım zaman kolumdaki ağrı beş altı saat süreyle kesilir, sonra yeniden devam ederdi. Doktor İsmail Bey baktı olmayacak beni Devlet Hastanesi Ortopedi Polikliniğe sevk etti. Ortopedi doktoru film çektirdi, tahlil yaptırdı ama o da kolumdaki ağrıya bir teşhis koyamadı. Çünkü kolumda kırık, çıkık, çatlak gibi bir emare yoktu. Ben kolum ağrıdıkça ağrı kesici ve kas gevşetici hap kullanmaya devam ettim. Kolumdaki ağrının geçmesi için piyasada satılan her çeşit merhemi alarak koluma sürdüm, koluma aylarca masaj yaptırdım, defalarca hamama gittim fakat bir çare bulamadım. Beş altı ay uğraştığım halde kolumdaki ağrının ne teşhisi konuldu ne de tedavisi bulundu. Bu arada okul bittiği için ben köye gittim. Köyde de kim ne dediyse hepsini yaptım. Koluma yağlı hamur vurdurdum. Isırgan otunu kaynatıp sardım. Sabun ile yumurta akını karıştırıp sürdüm. Koluma keçe sardım ama bu tedavilerin de hiçbiri derdime derman olmadı. Ben kolum kangren olur keserler diye korkmaya başlamıştım. Atalarımız “ağlarsa anam ağlar, başkası yalan ağlar” diye boşa dememiş. Benim kolum ağrıdıkça, anam da benimle birlikte göz yaşı döküyordu.

Bizim köyde Gençlik ve Spor Bakanlığına bağlı Döngel İzcilik Kamp Tesisleri ile Döngel Piknik Alanı olarak bilinen turisttik bir yer vardı. İzcilik Kamp Tesislerine birer haftalık dönemler halinde yurt içinden ve yurt dışından izci gençler gelirdi. Gelen izciler çadır kurma, kamp ateşi yakma, dağa tırmanma gibi etkinlik yapardı. Bizim köyün gençleri de izcilerin yaptığı faaliyetlerden etkilenir, izcilik hakkında bilgi sahibi olurlardı. Köyümüzdeki piknik alanına ise yaz mevsiminde Maraş, Antep, Adana başta olmak üzere yurdumuzun dört bir yanından günlük olarak yüzlerce piknikçi gelirdi. Piknik alanı yaz mevsiminde çok kalabalık olurdu. Köyümüzün halkı ise gelen piknikçilere üretmiş oldukları sebze, meyve, yoğurt ve tereyağı gibi ürünleri satarak para kazanırdı. Köyümüzün konumunun güzel olması köyümüzün halkına maddi ve kültürel olarak önemli derecede katkı sağlıyordu.

Bir gün evimizin ihtiyaçlarını tedarik etmek için Maraş’a gitmiştim. Maraş’ta yakinen tanıdığım aile dostumuz Süleyman abi ile karşılaştık.

Süleyman Abi: “Teyfik Döngel’de bir hafta kalacak kiralık bir ev bulabilir miyiz?” dedi.

Ben: “Kiralık evi ne yapacaksın abi?” dedim.

Süleyman Abi:” Urfa da bir tanıdığım arkadaş var, o kalmak istiyor” dedi.

Ben:” Amcamın boş evi var, kirada istemez, gelsinler abi “ dedim.

Süleyman Abi ile görüşmemizden iki gün sonra Urfa’dan Bekir isimli otuz yaşlarında öğretmen bir abi ile lise son sınıf öğrencisi sekiz tane genç bizim köye geldiler. (Bu gençler bir gün Kayseri gezisinden dönerken Döngel Mağaralarını görmek için bizim köye gelmişler. Bizim köyde İzcilik Kamp Tesislerinde kalan öğrencileri görmüşler, bu öğrencilerden etkilenerek Döngel’de tatil yapmaya karar vermişler.) Amcamın evinde bir hafta, on gün kadar kaldılar. Bizim köye gelen Urfalı gençler Üniversite sınavında başarılı oldukları için öğretmenleri Bekir Hoca tarafından ödüllendirilmiş oluyorlardı. Gençlerin hepsi de mütedeyyin insanlardı, vakit namazlarında köyün camisine topluca giderek, kimi müezzinlik, kimi imamlık yapıyordu bu geçlerin camide beş vakit namaz kılmaları köy halkının fevkalade hoşuna gidiyordu. Bundan dolayı Döngel halkı bu gençlere kendi hayvanlarından elde ettiği tere yağı, yoğurt gibi süt ürünleri ile bahçelerinde ürettikleri sebze ve meyveleri ücretsiz olarak getirip ikram ediyorlardı. Esasen bu gençler Urfa’nın hali vakti yerinde ailelerin çocuklarıydı, maddi yönden hiçbir sıkıntıları yoktu ama köylülerin kendilerine vermiş olduğu kıymet nedeniyle onlarda ziyadesiyle mutlu oluyorlardı. Bu gençler bizim köydeki programları tamamlanınca, bizimle helalleşerek göz yaşları içinde memleketlerine yani Urfa’ya gittiler.

Bekir Yetkin Hoca gidecekleri gün bana:” Önümüzdeki günlerde bu evde Urfa’dan ailemi getirip on günde onlarla kalabilir miyim?” dedi.

Bende: “İstediğiniz kadar kalabilirsiniz abi” dedim.

Bekir Hoca gidişlerinden iki gün sora, annesi, babası, abisi, yengesi, ablaları, enişteleri ve yeğenlerinden oluşan kalabalık bir grupla köye yeniden geldi. Gelen insanların bindikleri arabalar ve giydikleri kıyafetler maddi yönden zengin kişiler olduklarını anlatmaya yetiyordu. Hoş geldiniz demek ve eşyalarını taşımaya yardım etmek için yanlarına gittiğimde; Bekir Hoca beni annesiyle, babasıyla, kardeşleriyle ve enişteleriyle tanıştırdı. Bekir Hoca’nın babası toprak ağası, abisi eczacı, eniştesinin biri mobilya mağazası sahibi, biri iş adamı ve siyasetçiydi. Bu insanlar Urfa’nın tanınmış simalarından oldukları halde mütevazilikleri de lisanı hallerinden anlaşılıyordu. Bekir Hoca iki günde beni ne kadar anlattı ise misafirlerin hepsi de adımı biliyordu. Bana on beş yıl önce kaybettikleri kardeşlerini bulmuş gibi yakınlık gösteriyorlar, iltifat ediyorlardı. Yapılan iltifatlardan mutlu olduğum halde, bende bulunmayan bazı hususların şahsıma mal edilmesinden rahatsız olduğum anlarda oluyordu.

Bekir Hoca tarafından ailesinin ihtiyaçlarını tedarik etmek ve yapılacak gezilerde rehberlik yapmak üzere görevlendirildim. Bunların ihtiyacı olan et, ekmek gibi ihtiyaçları ben Tekir’den tedarik ediyordum. Süt, yoğurt, meyve ve sebze ihtiyaçlarını ise bizim köyün halkı hediye olarak getiriyordu. Bekir hocanın anası İsmet Teyze hediye getiren her insana kendisi de mutlaka bir hediye veriyordu. Örneğin bir sepet üzüm getiren bir kadına eşin giyer diyerek kaliteli bir gömlek takdim ediyordu. Günlük olarak çiğ köfte yapıyorlar, yaptıkları çiğ köfteyi bütün komşulara dağıtıyorlardı. Bu geniş aile kısa bir sürede bizim köyün halkıyla kaynaşıp, hemhal oldular. Ben bu kıymetli misafirleri sabah kahvaltısından sonra her gün Yeşil Göz, Ilıca, Tekir, Fırnız gibi köyümüze yakın mesire alanlarına götürüyordum. Bizim yöredeki muhteşem güzellikleri gören misafirlerin mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Urfa’ya iş icabı gitmesi gereken misafirlerimiz, Urfa’ya sabah erken saatlerde gidiyorlar, Döngeldeki bu güzel ortamı kaçırmamak için aynı gün akşam geri dönüyorlardı. Köyümüzün halkı da misafirlerden memnun oldukları için, onların Urfa’ya gitmesini hiç istemiyorlardı. Bekir Hoca’nın ailesi on gün kalmak için geldiği Döngel’de bir aydan fazla kaldılar. Misafirlerimizi gitmeleri gereken zorunlu bir durum nedeniyle otuz iki gün sonra üzülerekten memleketlerine gönderdik.

Bekir Hoca’nın annesi ve ablaları bizim köyden ceviz almak istiyorlardı. Kendiler giderken de cevizler hasat edilmemişti. Bekir Hoca giderken bana ceviz alıp Urfa’ya götürmem için bol miktarda para verdi.  Bu nedenle; cevizler çırpılıp kurutulunca kaliteli ve güzel cevizlerden on bin tane ceviz aldım. Ceviz alırken, cevizde çürük ve kovuk olmaması için büyük çaba sarf ettim. Cevizleri ince eleyip, sık dokuyarak satın aldım. Cevizlerde bir özür olması durumunda bana sınırsız güven duyan dostlarıma mahcup olabilirdim. Böyle bir durumun tezahür etmemesi için ne gerekiyorsa, onu yaptım. Cevizleri biner biner sayarak çuvalladım. Kayseri’den gelip, Urfa’ya giden Devran Otobüsleri Tekir’de mola veriyordu. Ceviz çuvallarını bir motosiklete Tekir’e götürdüm. Okulların açılmasına iki hafta vardı. Ben Urfa’da bir gece kalıp dönmeyi düşünüyordum. Tekirdeki acente telefonundan Bekir hocayı arayıp geleceğimi haber verdim. Ceviz çuvallarını Devran Otobüsünün bagajına yükledim. Otobüse binerek Tekir’den Urfa istikametine doğru hareket ettim.

Otobüs Tekir’den hareket ettikten sonra Döngel’den Su çatından, Şadalak’tan Ali Kayasından çam ormanlarının arasındaki kıvrım kıvrım yolardan geçerek bir saat sonra Kahramanmaraş Otogarına ulaştı.  Kahramanmaraş Otogarında otobüsten bazı yolcular indi, bazı yolcular bindi. Yeni binen yolcuların biletleri muavin tarafından kontrol edildikten sonra Otobüsümüz Gaziantep’e doğru hareket etti.

Otobüs Kapı Çam’ı geçip Maraş’ın evleri görülmez olunca içimi bir hüzün kapladı. Çünkü ilk defa tek başıma başka yere, gurbete yolculuk yapıyordum. Otobüsümüz Narlı Ovasını geçerken, yoların kenarındaki pamuk ve biber tarlalarında çalışan ırgatlar dikkatimden kaçmadı. O sıcak havada, güneşin altında binlerce insan bir parça ekmek için mücadele veriyordu. Rızıklarını helal olarak kazanıyorlardı. Narlı ovası bitince Karabıyıklı rampasına tırmandık. Karabıyıklı rampasında yolların dar olması nedeniyle arabalar adeta birbirine sürtünerek geçiyorlardı. Bu yolculukta Güneydoğu Anadolu Bölgesini Antep’i, Urfa’yı ilk defa görecektim. Maraş’ın çıkışında hüzün dolan içimi heyecanda kaplamaya başladı. Karabıyıklı Köyünü geçtikten biraz sonra Gaziantep il sınırına girdik.

Gaziantep İl sınırına girer girmez iklim, bitki örtüsü ve arazi yapısı hemen değişti. Kahramanmaraş’taki düz sulu ovalarının yerini engebeli araziler, yeşil gür çam ormanlarının yerini fıstık ağaçları alırken, sıcaklık yavaş yavaş artmaya başladı. Aktoprak’tan Başpınar’dan geçip Dülük Baba ormanlarının arasından Gaziantep şehrine ulaştık. Gaziantep’teki binaları yapısı, caddelerin genişliği, insanların kalabalıklığı ilk etapta metropol bir kente geldiğimizi anlatmaya yetiyordu. Gaziantep Otogarındaki yüzlerce yolcu otobüsü, Gaziantep’teki hareketliliği farklı bir şekilde ifade ediyordu. Simsarların Diyarbakır, Van nidalarıyla kulaklarım çınlıyordu. Otogardaki seyyar satıcıların bağırtılarından Maraş ile Antep arsındaki ağız farkı kolayca anlaşılıyordu. Otobüsümüz Gaziantep Otogarındaki indir-bindir işlerini tamamlayınca Urfa’ya doğru yola revan olduk.

Otobüsümüz Gaziantep şehir merkezini çıkıp Nizip ilçesine doğru ilerlerken yolun sağındaki ve solundaki uçsuz bucaksız araziler, bu araziler üzerindeki zeytin bahçeleri ile üzüm bağları nazarı dikkatimi celp ediyordu. Arada bir mercimek ekilen tarlalarda gözüküyordu. Yolun kenarındaki köyler, köylerdeki evler bizim yöreye göre büyük farklılıklar arz ediyordu. Otobüsümüz kendi rotasında aheste aheste ilerlerken, ben de çıplak gözle gördüğüm yerleri hiçbir ayrıntısını kaçırmadan hafızama kayıt etmeye çalışıyordum. Otobüsümüz Gaziantep’ten hareket ettikten bir saat sonra Nizip’e ulaştı. Nizip’in güneyinden geçen ipek yolunun etrafındaki zeytin yağı, sabun ve mercimek fabrikaları Nizip’in gelişmiş bir ilçe olduğunu haber veriyordu. Nizip’i geçtikten on dakika kadar sonra otobüsümüz Fırat nehrinin batı tarafında yer alan Mirkelam Tesislerinde ihtiyaç molası verdi. Mirkelam Tesislerinde ihtiyaç molası veren onlarca otobüs, bu otobüslerden inen yüzlerce yolcu, tesis alanını panayıra çevirmiş durumdaydı. Yolcuların bazıları lokantada yemek yerken, bazıları dışarıda çay içiriyor, bazıları dükkândan oyuncak satın alırken, bazıları ise mescitte seferi olarak namaz kılıyordu. Gelen yolculara hoş geldiniz, gidenlere hayırlı yolculuklar dileyen anons sesleri gürültü kirliliğine neden oluyordu. Otobüsümüzün vermiş olduğu ihtiyaç molasının süresinin bittiğini yapılan anonsla öğrendim. Otobüsümüz Güneydoğu Anadolu Bölgesinin kurak topraklarından, Mezopotamya’ya doğru bir ip gibi uzayan ipek yolundan, hedefe atılan bir ok misali Urfa’ya doğru hareket etti. Irak’tan İskenderun’a akaryakıt taşıyan binlerce tanker ipek yolunda tren katarı gibi arka arkaya hareket ediyorlardı. İpek yolunda hareket eden diğer küçük araçların yakıt tankerlerini sollama şansı yok gibiydi.

Mirkelam Tesislerinden hareket ettikten üç-beş dakika sonra yurdumuzun en büyük akarsuyu olan Fırat Nehrine ulaştık. Fırat Nehri aynı zamanda Gaziantep Urfa il sınırını teşkil ediyordu. Otobüsümüz Fırat Nehrini Birecik Köprüsü üzerinden geçerken gördüğüm ırmağın heybeti karşısında vahamete kapıldım. Hatırıma birdenbire “Şu Fırat’ın Suyu Akar Serindir” türküsünün sözleri geldi. Köprüyü geçer geçmez Urfa’nın Bilecik ilçesine varmış olduk. İpek Yolunun sağ tarafında, Fırat Nehrinin doğusunda kalan kayalıklardaki Kel Aynak kuşları Birecik’ten gelip-geçen yolcuları nokta nöbeti tutan bir asker edasıyla selamlıyor gibiydi. Otobüsümüz ilerledikçe çıplak gözle gördüğüm arazinin genişliği artıyordu. Köylerin, kasabaların bazen ortasından, bazen kenarından geçerek ilerleyen otobüsümüz Suruç’un kuzeyinden bir teğet çizerek yarım saat sonra Urfa Otogarına intikal etmiş oldu.

Bekir Hoca ve bizim köyde kalan öğrenciler ile daha önce görmediğim bazı insanlar beni Urfa Otogarında coşkuyla karşıladılar, bağırlarına bastılar. Otogarda gördüğüm kadınların giydiği rengarenk elbiseler, erkeklerin giydiği şalvarlar ile başlarına bağladığı örtüler kültürel zenginlimizin bir parçası olarak ilk defa karşıma çıkıyordu. Urfa kalesinin tepesindeki gönderde dalgalan devasa Türk Bayrağını görünce gayri ihtiyari gözlerimden yaş geldi. Beni karşılayan dostlar otobüsün bagajından ceviz çuvalları indirildikten sonra beni şehir merkezindeki bir misafirhaneye götürdüler. Misafirhanede biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için Bekir Hoca’nın annesinin evine gittik. İsmet Teyze beni öz evladı gibi karşıladı. Yemek sofrasını anlatmaya gerek yok, sofrada kuşun sütü eksik diyemiyorum, hatırlamıyorum ama belki de kuşun sütü bile vardı. Karnımızı doyurup, sohbetimizi ettikten sonra Bekir Hoca’yla kalacağım misafirhaneye gitmek için arabayla yola çıktık. Yolda giderken Bekir Hoca’ya,

-“Abi dershanelerin açılması yakın, ben yarın memlekete gideceğim, otogardan biletimi alalım” dedim.

Bekir Hoca: “Teyfik kardeş, gelmek senin elinde ama gitmek senin elinde değil, seni on günden önce gönderemeyiz. Senin için on günlük gezi planı yaptık” dedi.

Ben: “Abi dershane için hazırlık yapacağım, kıyafet alacağım, kitap alacağım, gitmem lazım…” dedim.

Bekir Hoca: “Aceleye gerek yok, gerekirse buradan alırız “ dedi.

Ben : “ Ailem kaygı eder” dedim.

Bekir Hoca: “Ailene yarın haber verecekler” dedi.

Ben :(Çaresiz kalınca)” Tamam abi” dedim.

Bekir hocayla Urfa’nın ana caddelerinde arabanın içinde muhabbet ederek misafirhaneye geldik. Bekir Hoca benim için hazırlanan on günlük taslak gezi planı hakkında bana kısaca bilgi verdi. Planda on gün süreyle hangi evde, hangi otelde kalacağım, hangi gün hangi mekanları gezeceğim, hangi öğün nerede hangi yemekleri yiyeceğim ve hangi tarihte bana kimin refakat edeceği en ince ayrıntısına kadar yazılmıştı.  Bekir Hoca gezi planını açıkladıktan sonra;

-“Abi bu kadar programa, israfa gerek yok” dedim.

Bekir Hoca bana: “Sen kırk kişinin kahrını kırk gün çektin, biz de senin kahrını on gün çeksek bile hakkının yüzde birini bile ödemeyiz. Sesini çıkartma, itiraz etme mübarek” dedi.

Bekir Hoca’nın ısrarı üzerine Urfa’da bir hafta kadar kalmaya karar verdim. Bir Kamu Kurumuna ait misafirhanede benim için ayrılan odada yattım. Sabahleyin erkenden gün doğmadan kalktım. Camilerin minareliden okunan her biri farklı makamdaki ezan sesleri ruhumu dinlen diyordu. Bizim köye gelen öğrencilerden Mahmut beni almak için güneş doğar doğmaz gelmişti. Mahmut’la misafirhaneden ayrılıp, pişmiş patlıcan ve biberle bir fırında kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıdan sonra Urfa’daki ziyaretimize Balıklı Gölden başladık. On gün boyunca Balıklı Göl, Urfa Kalesi başta olmak üzere, Urfa’nın bütün camilerini, çarşılarını, hanlarını, hamamlarını, türbelerini, velhasıl bütün tarihi ve turisttik yerlerini karış karış dolaştık. Urfa’nın ciğer kebabı, lahmacunu, patlıcan kebabı gibi dünyaca tanınmış bütün yemeklerinin en kalitelisinden doya doya yedim. Künefe, kadayıf gibi tatlıların en özellerinden tattım. Urfa’nın en güzel misafirhanelerinin, en lüks otellerinin süit odalarında yattım. Urfalı dostlarım kelimenin tam anlamıyla beni krallar gibi ağırladılar. Bende genç yaşta felekten on gün çalmış oldum. Urfa da geçirdiğim her gün çeşitli insanlarla tanıştım, değişik hikayeler yaşadım. Ancak bunlardan bir tanesini sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim.

Urfa’da kalışımın üçüncü günü Fatih isimli bir arkadaşla Hazreti Eyüp Peygamberin Sabır Makamını ziyarete gitmiştik. Sabır Makamına vardığımda caminin şadırvanında güzelce bir abdest aldım. Oradaki görevli Sabır Makamına kadınları ve erkekleri sırayla alıyordu. Sabır Makamının bulunduğu külliyenin içinde binlerce insan vardı. Bu insanların bazıları elindeki bidonlara şifalı su doldururken, bazıları seyyar satıcılardan hediyelik eşya alıyorlardı. Kimileri de Sabır Makamını ziyaret etmek için sıra bekliyordu. Ben de Sabır Makamını ziyaret edip iki rekât namaz kılmak için sıraya girdim. Yarım saat kadar bekledikten sonra sıra bana geldi. Merdiven basamaklarından hızlıca inip Sabır Makamı denen mağaraya girdim. Sabır makamında iki rekât nafile namaz kıldım. Namazdan sonra ellerimi gök yüzüne doğru kaldırıp sıtkı bütün bir imanla Yüce Rabbime “Ey! Yerleri, gökleri, nebatatı ve hayvanatı yaratan Büyük Allah’ım! Eyüp Peygamberin bu mübarek makamında huzuruna geldim. Eyüp Peygamberimize verdiğin şifadan bana da ver Yarabbi “şeklinde dua ettim, niyazda bulundum. Sabır Makamından oranın adabı mahşer et kuralları çerçevesinde ayrıldım. Bana mihmandarlık yapan Fatih isimli arkadaşla Eyüp Camiinde öğle namazımızı kıldık ve ziyaret programımızın tamamlanmasından sonra çarşıya gitmek için külliyeden ayrıldık. Külliyeden ayrılırken göz yaşlarımı tutamadım. Fatih’le arabaya bindik, arabaya biner binmez benim sağ kolumda kuvvetli bir kaşıntı başladı. Sol elimle sağ kolumu kaşırken, kaşıdığım yerden kanlar akmaya başladı. Rahatsızlığımı Fatih’e söyledim.

Fatih: “Eczacı Şeref Yetkin abinin yanına gidip gösterelim, o ne olduğunu anlar “dedi.

Ben: “Tamam “dedim.

Fatih ile birlikte hızlıca Şeref abinin Bahçeli Evler mahallesinde bulunan eczanesine gittik. Ben kolumu Şeref abiye gösterip, kaşıntının vahametini anlattım. Şeref abi kolumu eliyle yavaşça bir muayene ettikten sonra “buradan çıban çıkıyor, korkacak bir durum yok” dedi. Kalfadan bir tüp kara merhem istedi. Kalfanın getirdiği kara merhemin bir miktarını koluma sürdü, üzerine bez bağladı, artanını da bana verdi. Fatih’le birlikte öğle yemeğine gitmek için eczaneden ayrıldık ve Fatih’in babasının iş yerine giderek öğle yemeğimizi yedik. Çayımızı kahvemizi içtik. Fatih beni rahatsızlığım nedeniyle kaldığım otele götürdü. Otelde duş alırken kolumdaki çıban birdenbire patladı. Kolumdaki çıbanın patlamasıyla rahatladım. Dünyalar benim oldu. Bir yıldan beri şiddetli şekilde ağrıyan ve tedavisi bulunamayan sağ kolumda ne bir ağrı ne bir sızı kaldı. Şükürler olsun Yüce Rabbim duamı karşılıksız bırakmadı. Şifamı verdi. İnşallah sizlerin de şifasını versin.

Urfa’da kaldığım on gün içerisinde Urfa’nın gezilecek, görülecek her yeri gezdim gördüm. Urfa’nın bütün yemeklerinden yedim, sularından içtim. Kolumdaki rahatsızlığıma derman buldum. En önemlisi, en güzeli de Peygamberler Şehri Urfa’dan kıyamete kadar devam edecek dostluklar edindim. Onuncu günün sonunda beni uğurlamaya gelen onlarca dostun göz yaşları arasında Devran Otobüsüne binerek köyüme döndüm.

Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen Urfa’daki kadim dostlarımızla ailecek irtibatımız devam etmektedir. Urfa’daki dostlarımız ne zaman bizim bölgeden yolculuk yapsa bizim köye uğrar, beni bulamazlarsa bile kardeşlerimin yanına uğrar, babamın hayır duasını alır yollarına öyle devam ederler.

Bende her fırsatta kadim dostlarımı ziyaret etmek için Urfa’ya gider, Eyüp Peygamberimizin Sabır Makamı başta olmak üzere, Urfa’nın manevi zenginliklerinden feyz almaya devam ederim.


BEN GÜNEŞİN DOĞUMUNA ŞAHİDİM / Samet YURTTAŞ



Ben güneşin doğumuna şahidim
Her vuruşunda alnıma yalnızlığımı
Düğümlenir bileklerim
Toprağın baharda kabaran döşüne
İniyor demir pençelerim

Ben güneşin doğumuna şahidim
O ilk sancıdaki yakarış
Duyulurken karıncaların kulaklarında
Cebimde altın rengi buğdaylar
Son hasattan kalma

Ben güneşin doğumuna şahidim
Yeşil deniz karşılarken güneşi saygıyla
Düşüyor çiy damlaları yanaklarıma
Beynimde davul çalan çekirgeler 
Karışıyor sımsıcak kanıma
  


Bahçeler İçinde / Mustafa Alper TAŞ














bir gün çekiliyor aramızdan
bizler güneşin yorgun bir at gibi geçtiği şehirlerde
yağmurdan söz ediyoruz
uzun duvarlarında bir akşam evinin
gözlerimiz

neye dokunsak nereye otursak
büyük ve tuzlu bir deniz
çevirmiş dört yanını
sırtında üşüyen boynuzları gece hayvanlarının
ama üzülmeyen bir şeyler var

kan var
yeşil bir nehrin boşluklarına
akıyor yaralı balıkların üstünden
sevgimizin üstünden
akşama güzel bir karanlık var

sen soğuyan bir elma gibi duruyorsun orada
güneşi yorulan ömürlerin ışığında


BEKLEYİŞ / Musa YILDIZ














Hangi kurşun kime değecek
Bilir mi ki gündüz düşleri?
Irmağın taşlara çarptığı günü
Tapınak kapısında bulunabilir mi?
Çarmıha gerilen Meryem’in oğlu
Ve heykeli
Elleri
Çarpar mı ölü canlara?

Gelmedi mi daha?
Epenek oynayan çocuklar
Büyümüş dünyalarından
Kanatsız kuşlar bile geçti Fırat’ı
Haber yok mu daha?
O güzel atlardan.

Bir yörük çadırı
Bir yüzük saklar
Göçen bir obanın
Ocak küllerine.



TALAN DÜNYA / Nurcihan KIZMAZ



Kusura bakma çocuk
Eskiden buralar gül bahçesiydi
O ayaklarına batan dikenler
Hep bizim yüzümüzden
Hepsi bizim suçumuz
Biz kopardık dalından
Goncaları
Bir hiç uğruna

Hepsi bir yana da
Talan ettik dünyayı
O gidiyor ağırıma

Belki de bülbül intizar etti
Ahını aldık belki bir karıncanın
Kim bilir kimin hakkı geçti
Günah defterimize
Yazıklar olsun
Beyhude geçen
Ömrümüze

Viran ettik gülistanı
Yağmaladık yakıp yıktık
Vah bize vahlar bize
Kusura bakma çocuk
Çok yazık ettik size...


KAPTANIM! -İnecek Var- / Emre Hacıarap


“-ne zamandır içinde bir alevi taşımaktasın!
-anlat bana, anlat ki bu sürgünün beni sana ait kılsın; oysa bilirsin, insanın ait olmaya ne denli büyük bir özlemi vardır.’’
001-01.00


işte bu aşklar;
ölümün ince ipinden beni sıyırıversin, bir solukta çıkayım bu çekimser acıdan
çek!
çek kurtulayım beni var eden her sancıdan
tanrının gazabından kurtulayım
komşuların gözünden

mutlak bir acıdan alıkoy beni

set çek!
her dalganın ürpertisinden uzaklaştır
özlemimi gider, ölüleri bir kenara koy

iplerimi ger
.
..
...
ve yolcuyum artık
her bucağım boğulsun bu güvertede

derin koylara indir beni
vakti geldi
eşsiz mavilikler göreyim ölmeden

DÜKKÂN MEKTUPLARI-32 (YOL) / Sükûti Ceziroğlu


Ahmet Ağabeye arzuhalimdir
Dükkâna mektup yazacak kadar mâhir değilim












Yıllar var, bekledim
dinmedin
ki hâlâ ateşsin
halbuki
dilenciyim dedim
dinletemedim
beni sen Yusuf ettin
şimdi bildim
kelime avcısı değilim
lâkin
“hangi suyun sakasıyım”,
ne bilsin dilim
bildirmedin ki bileyim
“ah kalbim”
madem bunca direndin
ömrüm yetsin
sana söz,
‘çün sahtiyân olana dek beklerim
14.06.2020







KARA YILAN / Teyfik KARADAŞ

Çocukluk yıllarımda ailem hayvancılıkla uğraşırdı. Biz kış ve ilkbahar mevsimlerinde Döngel Köyünde otururduk. Davarlarımız Yeşil Göz yakınlarındaki Kurt Yurdu mevkiinde kışla adını verdiğimiz sabit barınakta kalırdı. Yaz ve sonbahar mevsiminde Keş dağı yöresindeki yaylalara göçerdik. Mart ayı gelip keçiler doğurduğu zaman anam da davarların yanına gider, ben ve kardeşlerim okula gittiğimiz için köyde nenemin (baba anne) yanında kalırdık. Ortaokul ikinci sınıfta okuduğum sene mart ayının ortasında anam kışlaya davarların yanına gitmişti. Ben Tekir köyünde okurdum. Yeşil Gözdeki kışlamızla, Döngeldeki evimiz Tekir’e aynı mesafedeydi. Ben havanın güneşli olduğu zaman cuma günleri bazen kışlaya anamın yanına giderdim. Yağmurlu günlerde yol çok fazla çamur olduğu için kışlaya gitme şansım olmazdı. Mayıs ayının ilk haftası cuma günü okuldan doğruca kışlaya anamın yanına gitmiştim. Babam akşam yemeğini yedikten sonra bana “Teyfik oğlum, yarın davarı sen güt de çoban istirahat etsin” dedi. Ben de “baş üstüne babacığım” dedim.

Sabah erkenden gün doğmadan evvel kalktım. Anam, yengem, amcamın kızları keçilerin sütünü sağıp, oğlaklar anasını emdikten sonra davar sürümüzü Keş dağı istikametine hareket ettirdim. Azık bezini belime bağlayıp, sürünün peşi sıra yürüdüm. Davarı hareket ettirdikten üç-dört yüz metre sonra hedefine saplanmış bir hançer gibi ardıç ormanlarının içine daldık. Ormanların sıklığından elli metre geriden bakan bir insan üç yüz başlık sürüden bir tanesini bile görmezdi. Ancak keçilerin boğazındaki çanların sesini duyabilirdi. Ardıç ormanların arasındaki tesbi, kara çalı gibi bodur ağaçların yaprakları hayvanların iştahını kabartıyordu. Mevsimin ilkbahar olması nedeniyle ormanların arasındaki boşluklarda yetişen otlar yeşilin renk kartelesi gibiydi. Ağaçtan ağaca uçan ardıç kuşları cik, cik, cik diye koro halinde çıkarttıkları seslerle insanların sabah neşesine ayrı bir renk katıyordu. Hayvanlar ormanların içinden ilerlese de ben yaylalara giden patika yolda normal bir hızla yürüyordum. Arada bir hey hey hey! diye ses çıkartarak hayvanlara asayişin berkemal olduğu mesajını veriyordum. Böyle güzel bir atmosfer içinde hareketimizden on beş dakika sonra Ekicilikteki Küçük Osman’ın çadırına ulaştık. Osman amcanın hanımı Fatma teyze ekmek sahibi, cömert bir insandı. Ben çadıra bir kurşun atımı mesafeden geçerken çadırın önündeki tümseğin üzerine çıkarak:

“Teyfik, kuzum bir çayımı içmeden gidemezsin” diye bağırdı.

Ben de ”geliyorum Fatma Teyze” dedim ve  hemen çadıra doğru yürüdüm.  

Çadıra vardığımda gördüğüm manzarayı kısaca anlatmak istiyorum. Fatma Teyze çadırın önüne çamurdan kemer bir ocak yaptırmış, kemer ocağın içine meşe odunlarıyla ateşi yakmış, meşe közünün üzerinde mavi renkli bir çaydanlıkla çayı demlemiş, ocağın bir tarafında sacın üzerinde kızları tarafından çökelek börekleri yapılıyordu. Çadırın arka tarafındaki yüklükte yorganlar, döşekler yastıklar bir plan dahilinde düzgünce dizilmiş, kaplık adını verdiğimiz rafta tabaklar, kaşıklar tencereler temiz bir vaziyette yerini almıştı.  O dağın başında, o temizliği, tertibi, düzeni görünce hatırıma "Aslan yattığı yerden belli olur.” Ata sözümüz geldi. Çadırın içi yağ döksen yalanacak kadar temizdi. Fatma teyze bana bir bardak çay ile bir çökelek böreği ikram etti. İçtiğim çayın da yediğim böreğin de tadı damağımda kaldı. Fatma teyzenin ısrarına rağmen davarları kaybederim korkusuyla ikinci bardak çayı içemedim. Fatma teyzeye teşekkür ederek yoluma devam ettim.

Ekiciliğin arka tarafındaki Yassı Mağara bütün ihtişamıyla Tekir ovasına el sallıyordu. Binlerce yıldan beri insanlara ve diğer canlılara sahiplik etmenin gururunu yaşıyordu. Ekicilikten Başlamışa doğru giderken hem kıvrım kıvrım yollardan ağır ağır ilerliyor hem de davarımızın nerede olduğunu kontrol ediyordum. Gittiğimiz yolun dik ve yokuş olması zaman zaman benim nefesimi kesiyordu. Kendileri görülmese de yüksek kayaların başından öten kekliklerin sesi kulağıma bir ninni gibi geliyordu. Gittiğim yolun karşısındaki Ağılkaya ve Nedirli Pınarı yurtlarındaki çobanların söylediği Karacaoğlan türküleri ruhumu dinlendiriyordu. Benim yakınlarımdaki duyduğum çoban sesleri o korkunç coğrafyadaki cesaretime cesaret katıyordu. Ağaçların arasındaki, yaban lalelerinin, nevruzların, sümbüllerin, çiğdemlerin, kekiklerin kokularının güzelliğini kelimelerle anlatma imkânı yoktu. Gittiğim yoldan yavaş ilerleyerek usta çobanların mola yeri olan Oturak Ardıcına kavuştum. Oturak Ardıcı civarındaki çiçekli bitkilere konan bal arıları vız, vız, vız diye sesler çıkartarak Yüce Mevla’yı zikrediyordu. Oturak Ardıcından kıbleye doğru baktığımızda Yeşil Göz çayının çıktığı yer bir bardak su gibi görünüyordu. Kahramanmaraş- Kayseri kara yolundan, aşağıdan yukarıya- yukarıdan aşağıya geçen bütün araçların sesleri duyuluyordu. Yeşil Göz köyünün bütün evleri ayağımın altında kalmış gibiydi. Oturak Ardıcında biraz soluklanıp nefesimi topladıktan sonra, oturduğum yerden yavaşça kalkarak hareket ettim. Gökyüzünde uçan şahinler, kartallar, atmacalar yakın bir yerde ölen hayvan leşinin habercisiydi. Başlamışın başına çıktığımda çobanlık yapan Adnan ve Hüseyin isimli iki arkadaşımla karşılaştım. Ben o kadar rampa yolu çıkıncıya kadar aşırı şekilde susamıştım. Başlamıştaki yaz pınarından doya doya su içtim. Arkadaşlarımla ayak üstü biraz muhabbet ettikten sonra yola revan olduk. Şaş Oğlanın mağarasının önünden, Göv Boyunun altından geçip, Aşağı Eşmenin Yazısına ulaştık. (Bizim yörede düz olan yerlere yazı denir.)              

Aşağı Eşme; yaklaşık yüz dönüm genişliğinde düz bir alan olup çevresi dağlar çevrilidir. Bu düzlükte ağaç bulunmayıp, her tarafı kenger ve geven denen bitkilerle kaplıdır. Aşağı Eşmenin ortasında küçük bir dere bulunmaktadır. Derenin sol tarafından Keş Dağı istikametine giden patika yol devam etmektedir. Biz Aşağı Eşmedeki patika yolda en önde Adnan’ın köpeği, onun akasında Hüseyin, Hüseyin’in arkasında Adnan ve en arkada ben olmak üzere sohbet ederek yürüyorduk. Bu arada kuşluk vakti olmuş, hava epeyce ısınmıştı. Önümüzde yürüyen köpek havlayarak bize doğru koşmaya başladı. İleri doğru bakınca, bir de ne göreyim; patika yoldan kocaman bir kara yılan başını kazma sapı kadar kaldırmış uçarak bizim üzerimize doğru geliyordu. Tam benim baktığım anda, yılan köpeği yakalayarak üzerine atladı. Köpeğin beline sarıldı. Bu sırada köpek kıvrak bir hareketle kendini derenin içine attı. Yılan kengerlerin üzerinden sıçrayamadığı için köpeğe hamle yapmakta geç kaldı. Ben yılanı gördüğümde korkudan dizimin bağı çözüldü. Adnan’ın “yılan” diye bağırmasıyla yaşadığım şoku atlatarak, geriye dönüp kaçmaya başladım. Elli metre kadar koşup geriye döndüğümde Adnan’ın da kaçtığını, Hüseyin’in kaçmadığını olduğu yerde donuk bir vaziyette beklediğini gördüm. Hüseyin’in anlattığına göre köpek derenin içinde karşı atağa geçerek yılanı başından yakalayarak boğup öldürmeye çalışmış, yılan bir fırsat bularak başını köpeğin ağzından kurtarmış. Benim döndüğümde köpek ile yılan arasındaki mücadele şiddetli bir şekilde devam ediyordu. Köpek derenin içindeki kumsal alanda ayaklarıyla kendine mevzilenecek çukur kazmaya çalışıyor, yılan ise köpeğin beline hareket yapmak istiyordu. Köpeğin ilk hamlede yılanı başından yaralaması, yılanı korkutmuş gibiydi. Köpek havladıkça yılan geri çekiliyordu. Yılan ile köpek arasındaki mücadele beş dakika kadar sürdü. Bu arada üzerindeki korkuyu atan Adnan elindeki av tüfeğiyle boş bir alana, içi saçma dolu bir mermi sıktı. Silahın sesini duyan yılan, bir fırsat bularak gerisin geriye kaçmaya başladı. Yılan ”S” çizerek kaçarken, silah sesiyle kendine gelen, üzerindeki heyecanı atan Hüseyin yılanı taşlamaya başladı. Yılan canını kurtarmak için kaçarken, o küçücük köpeğin havlama sesi dağları yankılandırıyordu. Ben ve Adnan’da Hüseyin’le birlikte taş atarak yılanı kovalamaya başladık. Yılan kürek sapı kalınlığında, üç metre uzunluğunda vardı. Yılan kendi kendini kurtarmak için bir çağılın içine girdi.

Ben:” gidelim yılanı öldürmeyelim “dedim.

Adnan:” bu yılan yaralandı, öldürmezsek, buradan geçen başka insanlara hayvanlara zarar verir” dedi.

Benden üç dört yaş büyük olduğu için Adnan'a itiraz etme şansım yoktu. Bunun üzerine çevreden bir ster kadar ardıç odunu toplayarak, çağılın üzerine ateş yaktık. Ateşin etkisiyle çağıldaki taşlar ısınmaya başlayınca yılan girdiği delikten geri geri çıkmaya başladı. Adnan yılanın çıkan kısmına iki tane ucu sivri sopa geçirerek yılanı öldürdü. Hüseyin’de yılanı sürükleyerek patika yolun kenarına uzattı. Biz yoldan geçenlerin bizi görmeyeceği bir kayanın gölgesinde azığımızı yemeye başladık. Biz azığımızı yerken çobanlık yapan iki arkadaşımızın yılanın ölüsünden korkarak kaçtığını gördük. O günkü çocuk aklımızla, arkadaşlarımızın yılanın ölüsünden korkarak kaçmasından mutlu olduk ve dakikalarca güldük. Azığımızı yedikten sonra koşar adımlarla giderek Keş Dağı yaylasında sürülerimize yetiştik. Şükürler olsun ki, biz yılanla uğraşırken ayı, kurt gibi vahşi hayvanlar sürümüze zarar vermemişti. Sürüyü Keş Dağından çevirip Karlık ve Mağaralı yaylaları üzerinden eksiksiz olarak evimize götürdüm.

Yaşadığımız olayı akşam anama ve babama anlattım. Anam” oğlum iyi ki yılan seni sokup öldürmemiş, bir fakire sadaka verelim” dedi. Babam da başımıza bir iş gelmediği için sevindi. Bir gün sonra, bizim öldürdüğümüz yılanı görmek için Aşağı Eşmeye onlarca insanın gittiğini öğrendim. Yılanın boyu üç metre kalınlığı kürek sapı kadar olduğu halde, yılanın haberi komşu köylerde boyu on metre, kalınlığı soba borusu kadar olarak gitmişti. Pazartesi günü Tekir’e okula gittiğimde insanların yılanla ilgili değişik yorumlar yaptığını duydum. Öldürdüğümüz yılanın hikayesi bir efsane gibi senelerce dilden dile dolaştı. Aradan kırk yıl geçti. Bizim yörede halen yılan üzerine bir muhabbet olsa “Teyfik hocanın öldürdüğü yılan kadar vardı” diyerek mukayese yapılır. Ben ise zaman zaman bu abartılı konuşmaları kendi kulağımla duyduğum halde, itiraz etmeden içten içe gülerim. Yılandan aşırı derecede korkarım ama o yılanın öldürülmesine yardım ettiğim için aradan kırk yıl geçmesine rağmen hâlâ üzülürüm.

Yılanda olsa, akrepte olsa, kaplumbağa da olsa her canlının yaşama hakkı vardır. Size zarar vermediği sürece hiçbir canlıyı öldürmeyin. Yaptığınız bir hatadan dolayı benim gibi, ömür boyu üzülmeyin.