ÇOĞALIYORSUNUZ EY DOST!/Ahmet Doğan İLBEY














Fikir Dükkânından üniversiteye çoğalıyorsunuz ey dost!
Genç dimağlara ilim, fikir ve edebiyat dâvamızı anlatmak için…
Üdebanın ilmiye ile, şuaranın urefa ile buluşması gibi…
Buluşuyorsunuz bir adreste…
Irmağın ırmakla, yıldızın yıldızla
Buluşmasındaki kuvvet ve ışık gibi…
Hayırlı vak’a buna denir…
Gurbete gidende,
Yanıbaşımızda olanda
Buluşurmuş sabredince.
Aynı dili konuşanların, yâni benzerlerin buluşması bu…
Benzerler arasında cazibe ve kuvvet vardır.
Cazibeleri aynı Fikir Dükkânından,
Aynı yolun yolcusu oluşlarındandır.
Fütuhatın yol açıcısı İsmail Göktürk’tür.
İlk onunla başladı Fikir ve Gönül Dükkânını üniversiteye taşımak…
Yücel Ayrıçay onunla buluştu.
Tam da ihtiyaçken Hasan Ejderha fütuhata katıldı.
Birkaç mevsim sonra
Mahmut Yardımcıoğlu, Mehmet Yılmaz ve Mehmet Yaşar
Üniversitenin fethine ulaştılar. 
Sonra Memduh Atalay dâhil oldu…
Mustafa Günalan geldi yetişti bu fetihe…
Her bir dost Fikir Dükkânının gözü, kulağı, dili olacak.
Dükkân dili yayıldıkça üniversitede, fakir bahtiyar olacak.
Ah! Şair-i âzamım Mehmet Narlı,
Bahtını gurbetlerde arayan Cüneyt Cesur,
Söz âfetinden münezzeh Dündar Kök de
Gelselerdi ne güzel olurdu.




GÜZ MEVSİMİNİN BAHÇIVANI/Adem YAĞMUR

Geldiğin mevsimin sonu kışın habercisi idi. Kışın ortasında gül mü yetiştirilir hocam?
Bahçeler dikenli çalılarla dolu. Eğer çalı varsa, bu toprak gül de yetiştirir; bahçıvan olmasını bilmeli. Güz mevsimleri sabır ister, bedel ister. O beklenen nevbaharların müjdecisi sen olmalıydın.

Toprağın bağrına ne sundun da kabul etmedi. Mütevaziliğin, toprağı kıskandırıyordu. Dikenlerin meyvesi gül olmalı, kokusu sen olmalıydın.

İlk tanışmamız saçlarımdaki ellerinle olmuştu, sonra o ışıltılı gözlerin... “Bir mumun ışığı ne kadar ışıtır ki?” demişlerdi. Sen diğer mumları yakmak için geldiğini söylüyordun. Ne kaybedeceksin ki ateşinden, nar-ı beyza sen olmalıydın.

Bir dünya vermiştin kalbinin haritasından, o haritanın sınır boylarını arşınlamaya çalışıyorum hâlâ. Ardında bıraktığın uçsuz bucaksız bu dünya sen olmalı, sonsuzluğun çizgisini sen koymalıydın.

Büyük projelerin yoktu belki ama sermayesi sevgi olan ummanlar gibi engin bir yüreğin vardı. Gözlerinden, yüreğime akan ince bir sızın vardı. Sensizliğinde cansızdım ama can sızım sen, sen olmalıydın.

İlmek ilmek dokunan bir nakış gibi gönlüme dolan onulmaz bir akış vardı. İşlenen gergefin kasnağında nadide bir bakış vardı. Adı sendin, sen olmalıydın.

Yakana bir gül takarsın sen gül olur, gül kokarsın ama sen bir bahçıvan olmalı her bahçeye bir gül olmalı, bütün alem gül kokmalıydı. Fikirlerinin kokusunda sarhoş olmuştum, ben bu yüzden öğretmen olmuştum.

Ne güzel günlerdi seni dinlemek; bazen hissiyatına kement vuramıyor gözlerinin bendi yıkılıyordu. Hep sağlığında söylediğin gibi ‘’okşanmamış bir baş, alınmamış bir gönül kalmasın’’ diyordun. Sana gelmek istiyorum, gönlümü okşaman yeter. Yüreğinden bir parça ver de şu ten kafesim hamallıktan kurtulup hissiyatını taşısın.

Seni gören gözlerle görüşüyorum bazen, bilmediğim ayrıntı hatıraları dinliyorum. “Herkese selam verirdi’’ diyorlar. İlk defa görenler, tanımayanlar onunla biraz hasbihâl edince “sizi bir yerlerden tanıyor gibiyim’’ derlerdi. Senin de, benim de tanımadığımız birisi cenaze defnedildikten sonra orada bulunan birkaç kişiye şöyle diyordu: ‘’Hocam vefat edinceye kadar onu tanımamıştım, ne kadar büyük bir insan olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Ben köyde yaşıyorum, maddi durumu iyi birisi değilim hatta veliler toplantısına geleceğim zaman bile sıkıntıya giriyordum. Benim öğrencime velilik yaptı, her ihtiyacında çocuğum onu aradı ama onunla bizzat tanışmak cenazesine gelmemle mümkün oldu.’’

Ey kutlu yolun yolcusu; hâlâ gezdiğin sokaklarda ayak izlerini arıyorum, üzerinden seneler geçmiş olsa da bıraktığın izlerin derinliğinde yol alıyorum, onları kimse kolay kolay silemez. Yol yordam bilenler bulabilir o izleri.


Gül kokusu ellerinden öpüyorum öğretmenim.


SÜRGÜN YAZILAR / Mehmet MORTAŞ

Başlangıç
Hayatın sıfır noktasında sözün darasının alındığı; mevsimlerin saatleri, saniyeleri, hüzün denizine istiflediği bir çemberin içindeydim. Bu çember bir haleyi andırıyor katman katman soyut zamanlardan oluşuyordu. Her katmanın arası binlerce yıl acı çekilmiş bir hüznün yolculuğu, yokluk ile varlık arasında uçsuz bucaksız sözcüklerin sıralandığı bir çember… Zaman çemberin etrafında dönüyordu, acıların kaypaklaşmış mahrem anıtların çatlaklarından sızıyordu ağıtlar. Çemberin bir ucunda sözün sıfır noktasında mevsimler yok olurken ayazın tonlarında, diğer noktasında hayaller çemberin dışına çıkmaktan haya ediyordu. Hayal ile gerçek sonbahar hüznü gibi yazın çehresine çarpıp suskunluğu tercih ediyor, suskunluk sessizliği iç çekişlerle gecenin gündüzün üstünü örtmesi gibi örtüyordu. Hayallerimin ötesinde gerçek alev alev yanıyor, hayatın sıfır noktasında etrafıma çevirdiğim soyut çemberin nüansları bir başka hayale evriliyor, gecenin katı rengi etrafta kanat çırpan gün ışıklarının üzerine konuyordu. Suskunluğun sıfır noktasındaydım kaynamaya hazır sesler çarpıyor, dağlanıyor, donuk bir ses olarak düşüyordu gök kubbeme. Özellikle içinde bulunduğum soyut çemberinin suskunluk katmanı, seslerin bir bir istiflendiği, anlamsız cümlelerin korku tünelleri oluşturduğu bir zamana gidip gidip geliyordu. Etrafımda uzak iklimlerin çöl rengindeki sessiz bahçeleri dönüyor, döndükçe sessiz bahçeler çemberin hiçlik tarafı artıyor aklın anlamayacağı kış rengine dönüyordu.

 Acının sıfır noktasındaydım, hüzünler yüreklere pazarlanmış gök kendi kubbesinde tarumar edilmiş, yenilmiş bir bahar mevsimi olmuş yanı başlarında.

Yüreğin mevsiminden gecenin rengini dağlandığı ve karanlığın mengeneyle sıkıldığı acının damla damla düştüğü yerdeydim. Rüyalardan kurduğum şehir etrafımda sokakların bilinmez yürek atışları bir balyoz gibi vuruyor beynime. Hiçliğin nehri geçiyor gün boyu hazan gölüne dökülüyor bir bir umutlar. Acının sıfır noktasında çemberin etrafında dalgalanıyor sarıya dönüşmüş hazan gölü. Ve avucumda getiriyorum bütün denizleri yer ile göğün sıfır noktasından bırakıyorum yıldızlara, düşüncelerim hüzne çalan sıfır noktasında mevsimler acının rengiyle soluyorlar.

Korkularım çember etrafında dönüyor.

Hayaller aynalarda yüzyıllık bir anı ile tortulaşıyor.

Aynalarda münzevi şehirler kuruluyor fakat kırık aynalar gibi yıkık dökük.

Kendi benim hiç açılmamış kitap gibi durağan suskun ve korku üreten modernizmin uzağında bir ipek böceği gibi yaşayan ben.  Soyut ülkenin anlaşılmaz kelimelerinde hayat, ayaz vurgunu yaz gibi dönüyor etrafımda. Hayat tahterevalli gibi bir gidiyor bir geliyor hiçliğe doğru, varlık direniyor gölgelerin ülkesinde kaybolmanın dehşetengiz hissine. Ve ben gerçek zannettiğim gölgelerin darasını alırken eksi artı modern ölümlerin kıyısından yaralanarak hüznün gözlerinden geçiyorum. Gölgeler etrafımı çeviren soyut çemberimin pencerelerine çarpıp çarpıp ölüm sesi çıkarıyorlar. Yalnızlığımın derin kuyularına konmak istiyor fakat gölgeler bir ölüm kuşu gibi pencereme çarpıp duruyor. Pencereme çarpan gölgeler hayal ile gerçek arasında içinde bulunduğum soyut çemberin duvarlarına varlık ile yokluk arasında ölüm düşleri kuruyor. Yalnızlığın karanlığını korkularıma sığınarak bir yorgan gibi örttüm üstüme bu nedenle yalnızlığımı çoğalttıkça çoğalttım, alacakaranlık rüyalar biriktirdim, çölde bir kum tanesinin üzerinde sabahladım yılların yorgun yüzüyle.

Hayaller yetiştirdim gün boyu, dokunamaz, hissedemez, hayali dahi kurulamayan hayaller.


Mevsimi olmayan rüyalar yetiştirdim korkularımın etrafını çevirmiş kendi kendimin içinde. Kendime kaçtıkça yalnızlığım çoğaldı suskunluğun susuz çöllerinde, ay kırıkları topladım gecenin renginde bir gümbürtüyle yıkıldı aydedenin karanlık yüzü. Saatler yenilgimin sıfır noktasında saniyeler biriktirdi hayatın karanlık yüzüne karşı. İğne uçlu kelimeler biriktirdim gerçek zannettiğim gölge hayatlara karşı. Kendimin sıfır noktasındaydım hüzün yağmurları biriktirdim gök intihar mevsiminden geçerken. Bu nedenle aydınlık çarpınca pencereme hep karanlık kusuyorum, etrafımda dönen alışagelmedik karanlığın habis yerilmiş karanlığını kusuyorum. Yalnızlığın dünyasından saçları taranmamış gökdelenlerin devasa günahları vurdu pencereme. Adım atmak kıyısız uçurumlara kalbimize pranga gibi vurulmuş kapılardan, adım atmak anıların sıfır noktasından gerçeğin dikenli yollarına, adım atmak kalbimizin hüzün mevsiminden aklımızın babacan tavrına doğru bir esir kuş gibi çıkmak etrafımı çevreleyen soyut çemberin dışına ve bu yolculuk nereye ey kalbim diyebilmek başlangıç. 

CİRİT / Fazlı BAYRAM

                /memduh atalay’a/









özgür dünlerden
hür yarınlara taşınacak
gençliğimiz sırtında şair
karanlık kör kuyulara atılmış gönüller
aydınlık düzlüklere kavuşacak ellerinde
ellerin Ergenekon destanı

sesini iyi akord etmelisin
her vuruşunda külüngü kalplere
menkıbeler
sonra her kulun
kendi menkıbesi

TANE TANE / Mehmet Akif ŞEN



Ferhat Ağca'ya






semada dikilmiş kefeninin her bir ilmiği
rahmetle bezenmiş kumaşının her bir ipliği
güneş gözlerini kısmış ay secdede 365’inde de
yer gök arasındakiler sükût etmiş
her biri eşsiz misafir olan şirin meleklere
kefen elbisesi tane tane giydirilmiş arzın üzerine
şimdi haşr olmayı beklemededir yeniden gökyüzüne
yerin yüzü göğe, göğünki yere...
bir de gönlüme düşse...


ZAMANDA YOLCULUK: BURSA / Murat TÜRKMENOĞLU

 Hava yarı aydınlık… İnce ince bir yağmur, bir rahmet yağıyor dua ile korunan o ulu şehre, Ulucaminin şehrine.

Bursa Ulucami, tüm islam coğrafyasının beşinci en önemli ibadetgahıdır. Bunun çeşitli sebepleri olsa da, tarihi caminin üç girişinin herhangi birinden girip içerdeki havayı solumak, hissetmek size her şeyi anlatır; yirmi adet kubbesi, kalın duvarlara, on iki adet yığma fil ayağa bağlı kemerlere ve pandantiflere dayanır. Özellikle tek bir çivi çakılmadan, birbirine geçirilerek inşa edilmiş ahşap oyma minberi gerçek bir şaheseridir. Minberin bir yüzünde Güneş sistemi , diğer yüzünde ise samanyolu galaksisi tasvir edilmiştir. Caminin tam ortasındaki şadırvan müminlerin abdest almaları için yapılan ve kışın sıcaklık; yazın serinlik veren etkileyici bir yapıdır.

Hikaye odur ki, zamanın hükümdarı Yıldırım Beyazıt Han Niğbolu seferinden zaferle dönmesi durumunda Bursa' ya yirmi tane cami yaptırma sözü verir. Seferden zaferle dönünce de bu sözünü tutmak ister, fakat zamanın alim ve velilerinden Emir Sultan (k.s) hünkâra şu öneride bulunur:

“Keşke yirmi ayrı cami yaptırmak yerine yirmi kubbeli tek bir Cuma selamlığı yaptırsanız hünkarım.”

Bu fikri uygun bulan Yıldırım Beyazıt Han inşaanın başlaması emrini verir. Öncelikle caminin yapılacağı arazide yer sahibi olanların topraklarının kamulaştırılması gerekir. Bu amaçla cami için uygun görülen arazi üzerinde, o beldede  kimlerin yeri varsa izin istenir. Müslüman imtihan üzeredir, elhamdülillah bunu bilen bir ümmetin nesliyiz. Bir rivayete göre on altı köşeli o meşhur şadırvanın olduğu yerde bir gayrimüslim kadının evi vardır. Kadın yerini vermek istemez. İkna edilir denilerek inşaata başlanır. Bu sırada kadına paralar teklif edilir, ikna edilmeye çalışılır, fakat o bir türlü ikna olmaz. Bir taraftan da inşaata devam edilmektedir ve şadırvanın olduğu yer boş kalmıştır. Sonra bir gece o kadın rüyasında mahşer meydanını görür. Onlardan birinin önünde vakur bir şekilde yürüyen Emir Sultan hazretlerini görür ve tanıdığı herkesin de onun pesinden gittiğini… Kendini Emir Sultan'a göstermeye çalışır, ona yanaşır; fakat Sultan ona dönüp bakmaz. Bunun nedeni olarak da şu sitemde bulunur:

“Sen bize bir cami yerini çok gördün der.”

Kadın uyanır uyanmaz Emir Sultan hazretlerinin yanına gelip rüyasını anlatır ve şöyle der:

“Ben yerimi vakfetmeye hazırım ve eğer kabul ederseniz bunun için bedel de almayacağım.”
Osmanlı Devletinin bu kadar uzun süre ayakta kalmasının sırlarından en önemlisi belki de tebaasına gösterdiği adalettir ve din kurallarını uygulamada gösterdiği hassasiyettir. Evet işte burada da bunun en güzel emsallerinden birine şahit olunur.

Kadının bu sözleri üzerine toprağı kabul edilir ve parası da ödenir. Lakin hassasiyeti belli etmek adına o bölgeye şadırvan yapılmasına karar verilir. Maksat şudur ki, gönülsüz verilen yerde en azından namaz kılınmaması, secde edilmemesidir. Aynı rüyada olduğu gibi kadın nasıl suda temizlendiyse buraya gelen müminler de burada abdest alsın ve temizlensin istenir.

Evlerin kocaman gözleri tek tek yanarken gökyüzü kara yorganını üzerimize çekiyor şimdi. Evler ışıkla aydınlanır da, insanlar nasıl haya eder, nasıl aydınlanır? Zahiri olan karanlıktır belki, lakin Şeyh Hamid-i Veli gönüller için bir ışıktır.

Hikaye odur ki, Şey Hamid-i Veli hazretleri Bursa'dan ayrılırken ,bugün dua çınarı denen yerde ona yetişir Molla Fenari. Molla Fenari , Şeyh Hamid-i Veli' ye şehirden ayrılmaması için rica eder ve çok yalvarır; ama Somuncu Baba kararlıdır, sırrı faş olduğu için Bursa’daki görevinin bittiğine inanmış ve yola öyle çıkmıştır. Molla Fenari ne kadar dil döktüyse ikna edememiştir onu. En nihayetinde şöyle der:

“Madem gitmekte kararlısınız o halde Bursa’mıza dua buyurunuz.”
Somuncu Baba bunun üzerine Bursa' ya yönünü dönerek feyizli, bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için dua eder. Bugün Bursa'da bu çınarın bulunduğu yere “Dua Çınarı” denir.

Bursa, güzel Bursa, yeşil Bursa, canım Bursa. Bu şehir toprağında ecdadı, kutsalı, tarihi barındırır. Eski Bursa’nın sokaklarında gezerken geçtiğiniz her yerde, bastığınız her toprakta içiniz bir duygu selinde gezinir. Ruhunuz bazen Osman Gazinin adına hutbe okutup beyliğini ilan ettiği gün gibi coşkuludur, bazen onca fethe mazhar olup da gururun zerresini göstermeyen Orhan Gaziyi anlamaya çalışır, bazen o büyük cengâver, korkusuz hünkâr Yıldırım Hanın Emir Sultana gösterdiği tevazu altında ezilir, kimi zaman kanatlanır bir kuş olur nöbet tutar Çelebi Mehmet’ in Yeşilinde, kimi zaman çıkar bir Hüdavendigar mamur olur şehr-i Bursa gibi. İçinize bir sakinlik çöker, manevi bir huşuya bürünüp huzur bulursunuz.



SEVGİLİM / Mustafa GÜNALAN

















Sen ölmeden önce sevgilim
Oturmamışken hayatın merkezine
Döviz kurları ve borsa
Ve Pavlov’un zilleri
Anadolu şehirlerinin
İşçiler tevekkül içinde
Devirirken proleter devrimi
Ben bir haylaz çocuktum
Dağ başlarında gezer
Göğe kül savururdum

Sen ölmeden önce sevgilim
Açarken gözlerini bir anne şefkatine
Dar sokak aralarında
Beyaz badanalı, mavi pervazlı evlerde
Küçük kızlar ve küçük erkekler
Büyürken kalem hışırtısı
Ve kitap kokusuyla
Benim ağzımda büyük laflar
Sakalım yeni yetme
Belimde tahta kılıç
Karşımda bir şövalye

Sen ölmeden önce sevgilim
Sevgilim demeye utanırken ben daha
Çatlamamışken
Ar damarı sokakların
Ve atlar parkurlarında hipodromların
Mutluluk endeksleri biçare
Karşısında yorgun ama güleç
Bıyıklı babaların
Sen oysa o kadar uzak
Başım hep dizlerinde
Gözlerim kapanacak
Sakın ninni söyleme

Sen ölünce sevgilim
Ben ansızın büyüdüm
Ve içimde bir yetim
Kalakaldım keşmekeş bir şehrin ortasında
Sakallarım uzadı
Sen bunu göremedin
Şimdi başım, çaresiz, dizinde katilinin
O ince parmakları saçlarımda gezdikçe
Konstantin var aklımda
İşkariyot’tan önce

                                    02.01.2017

                        Havran/Balıkesir

ikinci ses / fazlı bayram














ses demir
kalp demir
aşk demir sen merhametin
ta kendisi
seni insanların tanrı edindiklerinden de ayıran bu
sen merhametsin merhametin ta kendisi
para gaddar
makam acımasız
kadın âfet
şöhret kirli

bir taayyün önce hiç idim âlemi bilmez idim
bir tenezzül sonra âlem oldum
âlem ben oldu bende doğdu
seni taşır sana taşınır oldum
tut alnımdan iki elinle tut bırakma
ister kıldan ince olsun
ister kılıçtan keskin farketmez
bin yıl da fazladan yürürüm yeter ki vardığım ol
sana gelemezsem o kötü
yardımın gerek

bu sesler bu alın yazısı sesleri
bu duyduğum duymadığım besteler
akıl
kalp
ruh
bildiğim bilmediğim her ses
şarkını söyler elleme
seni söyler sana söyler sen beğensen yeter
sana âşık olmak eşya kârı
aşk olup yok olmak insana düşer yol göster

bu sesler bu ikinci ses
adını söyler
adın ki sığmaz üç boyuta
adın ki en ağır hediye dağ kaçar taş korkar
şımarıklığıma say ben taşırım zayıfım evet
ben gayret edeyim
sen yardım et
hele ki merhametin olmasa
bu ne cüret evet öyle
bu bir seni anlama cüreti hoş gör

adın ki kalbimde çıkar açığa
adına mihmandar olmak kalbime düşer
tut kalbimi bırakma
merhamet sana düşer



YASIMIZ VAR/Miraç DOĞANTEKİN


Şehitlerimize

Irgat bir toplumun şairiyim ben
ve binlerce sultanın...
sözün ve sedanın kalbine doğan
eğri bir güneşim ben...
benim dünyamda
insanlar evler kadar da olabilir
güneşin içine uçan kuşlar kadar da
adımın baş harfini çizdiler yıllarca
özgür birer kuş niyetine
benim dünyamda
ağlayan çocuklar olmadı hiç
ellerinden anne babaları tutuyordu
çünkü yoktu benim dünyamda
ateş yaradılışlı uçan şeytanlar
şeytanın karanlık bulutları
gölgenin ruhu değil 
adı bile anılmazdı
uçun güvercinler
AĞLA/YASIMIZ VAR!


HALEP SOKAKLARI / Sadık ÖNKALALI













Yabancıydı mutluluk halep sokaklarına. 
Sıcak evlerinden muzdarip,
Nerde bir sıcak lokma ?

Evlerinde yanmaz sobaları,
İçlerinde tutuşmuş sobanın korları,
Ağlar minikler  çocukluk  uğramaz oralara.

Annesini kaybetmiş küçüğün gözyaşları,
Feryat mı? Figan mı?  Anlatılmaz yaşadıkları .
Kelimeler yitirilmiş oralarda,
Hayatına köşe kapmaca oyunları,
Döner durur Halep sokaklarında.

Ne yapacağını bilmez oranın halkı,
Kırmızı renge bürünmüş Halep sokakları,
O renge mühür olacak ay-yıldız !
Çıkartılacak bir bir  mazlumun ahı. 

Kökünden kopacak maşayı mesken tutan el
Dayan mümin kardeşim dayan,
Halep’in belinden çıkacak o yel .
Subhane rabbiyel aliyyil alel vehhab nidalarıyla duanı et .
Kulların yalvarır Yarab Halep'e Rahmet.
Kulların yalvarır Yarab Halep'e Merhamet.


ÇOK MU YAĞDI KAR? / Enver ÇAPAR














Şehit anasının bağrında kül olan kar,
Sizi üşütmüş çok mu?
Ateş düşen evlerin kapısına yağan kar,
Yollarınızı kapatmış çok mu?

Yoksulun yorganı, fakirin harmanı olan
Bekleyenin penceresine perde olan kar
Arabalarınızı kaplamış çok mu?

Uçsuz bir çöle düşen, bulutlarda kaybolan
Yorulup uykuya dalan  
Garip çobanı, sessizce örten kar
Ekranları dondurmuş çok mu?

Rızık arayan nasırlı ellerde, kavrulan
Kararan kar
Yüzünüzü kızartmış çok mu?

Kapısız ve bacasız, üç çocukla çaresiz
Mülteci bir çadıra komşu olan kar
Okulları kapatmış çok mu?

Ulu dağların beyaz sarığında parlayan
Güneşi dağa çeken boynu bükük kardelen
Fotoğrafınızdan daha güzel çıkmış iyi mi?

Yuvasını kaybeden, aradıkça kaybolan
Acıktıkça şükreden kara esir hayvanlar
Dile gelmişler  çok mu?


BEYAZ KELEBEKLER / Şeyhşamil EJDERHA














Ellerim üşüyor çocuk
Gözlerim beyaz tenine değdiğinde
Yıldızlar bir bir avucuma diziliyor
Ay yanağından öpüyor o vakit

Ellerim üşüyor çocuk
Gecenin kirli rengi uzanıyor önümde
Sen tararken ağaçların saçlarını
Taşıyamıyor yüreğim
Toprağa usul usul boyun eğişini

Ellerim üşüyor çocuk
Uzaklardan bir türkü
İlişiyor dudağıma
Dokunurken çayın
Kimsesiz dumanına
Çocuk, ellerim üşüyor
Bak, dışarıda beyaz kelebekler
Uçuyor.



“KİM GELDİ PENCERESİ” / Hasan EJDERHA

“KİM GELDİ PENCERESİ” Bu zamana kadar okuduğum en güzel şiir kitabı adı…

Şiirin penceresinden kitabın sayfalarına baktığımızda bu isim, insanda müthiş çağrışımlar uyandırıyor. Daha kitabın muhtevasını oluşturan şiirleri okumadan kafanızda bir yığın öykü, hatıra, geleneğimize dair film şeritleri gözlerinizin önünden geçerek tarihi canlanıveriyor gönlünüzü harekete geçiriyor. İçinize oyuklanıp gidiyorsunuz adeta.

Kitabın adının çağrışımından yola çıksak, kitabı, muhtevasını, şairini, yayıncısını, unutup, yol alıp gideceğiz. İyisi mi biz kitabı önce bir tanıyalım:

 “KİM GELDİ PENCERESİ” Hüseyin Burak US’un ikinci şiir kitabı. İlk kitabı, İnsan Saati Yayınları’ndan çıkan “Bir Çocuk Tutar Ellerimden” kitabı ile okuduk şairin şiirlerini ilk defa. Hüseyin Burak US’un bu ikinci kitabı “KİM GELDİ PENCERESİ” İstanbul Yayınları’nın 56. Şiir serisinin 33’sü olarak Birnokta kitaplığından Ekim 2016’da çıkmış. Editör olarak Bünyamin K. İsmi, “Okuyun dostlar bu kitabı, okuyun!” diye el ediyor. Nefis bir kapak tasarımı ve şiir kitabına uygun müthiş bir hacim ile “Açılmaktan utanan oruçlar tutuyorum/Yorganım yok oğlum/ayağımı kafama göre uzatıyorum” arka kapakta bu üç mısra ile Hüseyin Burak Us Şiirlerinin kapısını aralıyorsunuz.

Arka kapaktaki üç mısra ile Hüseyin Burak US’un şiirlerinin kapısını aralıyorsunuz dedik ama söz gelimi dedik. Şiirlerin kapısını aralasanız, kapıdan içeri girseniz de şiire ulaşabilme imkânınız yok; şiire emek vermez, mısralarla hemhal olmaz/olamazsanız şiirlerden zırnık koklayamazsınız.

Hüseyin Burak Us Zaten aykırı bir şair; şiirler de o kadar aykırı ve zaman zaman entelektüel, zaman zaman şaşıracağınız kadar yerli. Fakat her yönü ile evrensel mısralar ve evrensel söylemlerden müteşekkil nefis bir şiir kitabını okuyacaksınız.

Kitap, Kar Yaprakları ve Annem Şair Olmamı İsteyince olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Birkaç şiirin başlığını okuyunca neden aykırı bir şair dediğimi anlayacaksınız. Rahat Şiir, Huzurun Ni Hali, Kırmızı Yalnızlık, Medar-ı Maişet, Ruhun Düğmesi ve Sızının Gurbeti gibi aykırı, ezber bozan, hoş şiir başlıkları var kitapta…

Kalabalık Ç Şiiri ile Hüseyin Burak US’un; bir yıl boyunca içeride kapalı kalmış atın, bahar gelince bozkıra bırakılması ile delice koşması gibi coşmuş şair. Açmış da bütün gönül kapılarını ve gönül pencerelerini bütün kuşları salmış adeta. Gönlünü hiçbir kurala, kaideye hapsetmeden gönlünce, estiğince söylemiş sözünü. Şiiri söyleyince de bütün gönlü ve gönlündekiler şiire çıkmış.

(…)
“Kimimizin Fevzi vardı kimimizin uğurları
Seyirtip sıtmalı sözler yazardık peçetelere
Saçlarımızı dağıtıp ısıtmalı günlerde
C şıkkı gibi gerinirdik
Her şeyin ortasıydı. Bölüşülürdü
Biz görürdük şehir de görürdü”
(…)

“Biz görürdük şehir de görürdü” mısraı sarstı beni. Şiirin şairi için neye tekabül ediyor? Şair bunu söylerken aslında ne söyledi bilmiyorum. Esasında bu okuyucunun da umurunda olmamalı. Okuyucu, mısraın kendisinde neye değdiğine, neye tekabül ettiğine ve kendisinde neyi harekete geçirdiğine bakmalı. İşte bu manada Hüseyin Burak US şiiri sizi hiç ummadığınız, öngörmediğiniz mecralara taşıyabilir. Hatta sizde bir şiirin, yazının, öykünün kapılarını açıp, sizi edebiyatın ortasına küreleyebilir.

Şu musralar da Kar Yaprağı şiirinden:

“Hangi aynadan yekindirdiysem kendimi
Tufan olup koptu koçanından/moralimin ahsen-i takvimi.”

Bu şiirdeki “ahsen-i takvim” ifadesi ilginç. Mısraın önü sonu itibariyle de ilginç. Kar Yaprağı şiirinin de finali bu ifade.

Ahsen-i Takvim’e bakalım: Bu tabir, Tîn sûresinin 4. âyetinde geçmektedir. Âyette; "Andolsun ki biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvîm) yarattık" denilmektedir. Bu tabirde geçen "takvîm", eğriyi doğrultmak, kıvama ve nizama koymak, kıymet vermek ve kıymetlendirmek; "ahsen" ise en iyi, en güzel demektir. "Ahsen-i Takvîm" ifadesi insanın; ruh ve bedeni ile en mükemmel şekilde yaratıldığını, boyunun düzgünlüğünü, endamının eşsizliğini, dileyen, isteyen, düşünen, konuşan, yazan, anlayan, anlatan ve sanat kabiliyeti olan; hakkı bâtıldan, güzeli çirkinden, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hayrı şerden, tatlıyı acıdan ayıran akıllı bir varlık oluşunu ifâde eder.
Ali Yurtgezen hocam ise “ADAM OLMAK” yazısında şöyle diyor:

İnsanın vazifesi “beşer” olarak kalmamak, beşeriyetini âdemiyetinin emrine vererek, başlangıçtaki, meleklerin secde kıldığı kâmil hâlini kazanmaya çalışmaktır. Bu hâl “ ahsen -i takvîm”dir .  Eğer insan beşeriyetine yönelir, âdemiyetini ihmâl ederse “ esfel -i sâfilîn”den olur.  Hazret-i Âdem'in Kur'ân-ı Kerîm'de hikâye edilen macerası, bütün insanlar için bir misâldir. Hazreti Âdem, meleklerin dahi ta'zimde bulunduğu bir mevki'de iken beşeriyetinin galip gelmesiyle ahdini unuttu, Şeytan'ın iğvâsına kapıldı, kemâlâtını kaybedip rahat bir hayattan, zorluklarla dolu dünya hayatına atıldı. Fakat İblis gibi günahında ve isyanında diretmeyip tevbe etti. Allah da onun tevbesini kabûl ederek onu seçkin kullarından yaptı, kendisine nebî, yeryüzüne halîfe kıldı. Bu, “Âdem'in çocukları da beşeriyet ile âdemiyet arasında imtihan olduklarını unutmadan Şeytan'ın ardı sıra gitmezler, sürçmeleri hâlinde tevbe ederler ve Elest Bezmi'ndeki ahitlerine sâdık kalırlar ise meleklerin secde ettiği Âdem mevkiine yeniden çıkabilirler” demektir. 

Tekrar şiire dönecek olursak “Hangi aynadan yekindirdiysem kendimi/Tufan olup koptu koçanından/moralimin ahsen-i takvimi” diyor Hüseyin Burak US. “Şairin ne dediğine bakmayın. Siz gönlünüzde neye tekabül ettiğine bakın” diyen bendim az önceki paragrafta. “Moralimin ahsen-i takvimi”  derken şair aslında ne demek istediği üzerine hem Hüseyin Burak US okuyucularının hem de bu yazıyı okuyanların biraz düşünmesini istedim. Bu hususta bu kadar mıdır söyleyeceklerimiz? Elbette değil. Hatta hem Hüseyin Burak US’u hem de “KİM GELDİ PENCERESİ” kitabını dövebiliriz istersek. Ama niyetimiz bağcıyı dövmekten ziyade üzüm yemektir.

Hüseyin Burak US şiirlerini okurken, her şiirde, hatta her mısrada şaşıracağınız ifadelerle karşılaşacaksınız. Daha doğrusu ezberinizi bozan ifadelerle… “Aaa! Bu ifade mısrada kullanılınca ilginç olmuş!” diyecek, belki de bazı ifadeler için; “olur mu canım! Bu ifade şiirde nasıl hazmedilir?” deyivereceksiniz. Kimi okuyucu tenkit edecek, kimi okuyucu ise; “hah işte tam bana göre” diyecek. Zaten edebiyat âleminde eksik olan da bu değil mi? Her şair ve yazar, ağzını açınca: “Efendim tenkid müessesemiz gelişmedi bir türlü!” demez mi? Bu arada bir hususta kim kimi tenkid etse onun düşmanı oluvereceğini da bir tarafa not etmeliyiz.

Liman şiirinin “ikinci perde”si:
Sahi biz ne kadar da iki kişiyiz
Sabah namazı kadar iki kişiyiz
Kapanıp durma bir topak et bu tarafım
Canım şerre yoruldu damarlarıma müren gerek
Kimseye sormadan arttı gençlik fotoğrafım
Kaba olurdu bu çağda kısa boylu iman etmek

“KİM GELDİ PENCERESİ”ni okurken bazı şiirleri çok sevdim. Liman şiiri de onlardan birisidir. Hele bu “ikinci perde” gerçekten bana değdi. Çarptı gönlümün kapılarına… Gönlümüze gelen misafir ne getirecek, neyi alıp gidecek şimdilik bilemiyoruz. Bakacağız…

Hüseyin Burak US’u gönülden tebrik ediyorum. Her şeye, her türlü ortama rağmen şiirde ısrar ediyor, şiir ile sürekli hemhal oluyor. “KİM GELDİ PENCERESİ” güzel bir şiir kitabı olmuş. İnşallah okuyucusuna ulaşır. En önemlisi de mısralar okuyucusuna ulaşır. Kitaplarına çok ilginç isimler bulan şairin üçüncü kitabının adını şimdiden merak etmeye başladım bile.

Kitabın son şiiri olan “Uzun Kaldırımlarda Yaşanmış Bir Aşktan” şiiri ile biz de yazımızı tamamlayalım.

Bir yıl daha uzaklaşıyor giderek
Ömrün yorgunluğuna yığılıyor anılar

Hikâyeyi dinlemeden üzülmeye hazırlanıyorum
Kuşların söyleştiği dallarda
Bir sanrı gibi yırtan kabuğunu
Erken açan tomurcuk ağaçlarda
Öptü de bizi kana kana yanaklarımızdan
Yıldızsız geceler ortasında kalakaldık

Örtülmeyen kapılar arkasındayız
Renkli düşün, uçarı düşün kimsesizliğinde
Med cezirle baş kaldırmış hâlim
Uzun kaldırımlarda yaşanmamış aşktan
-söyleşirken-
Örtülmeyen kapılar arkasında
Kalakaldık