DİLİMİN UCUNDA/Ökkeş Alper TAŞLIALAN

Gözü kara ol(a)madım henüz. Gözümü karartmaya ise az kaldı gördüğüm karalıklardan. Orandan mıdır yoksa oradan yansımasından mıdır bilmem ama yüze bağlıyorum yakınlığı ve karalık yüzde. Yüzsüzlük desen, değil, yüzde yüz. Yüzeysel bir hâl aldı dünya ve yüzeyindekiler de… Kendi ellisine yüz der, elin binini bir eder olmuşuz birader, kızma. Söylenecek sözler dilimin ucuna kadar geliyor dilimi ısırıyorum. Dudak perdesinden çıkarsa dönüşü yok bunu ben de biliyorum. 

Tülün altından güneşliği çekiyorum.

Dışardan panjuru kilitliyorum.

Panjur kara.

Çivisi pembe.

Kilidi bende.

Anahtarı sende.

İçerim daha kara olsun istiyorum marifet karadaysa.

Uçurumun ucundaki ota giderken telef olan canlılar bildik pek çok özlü sözde. Dil ise en büyük uçurum, ucundaki sözle... Koparmaya giderken söyleyen de düşer, zehir zemberek sözü yiyen de.

Zormuş. İnsan olmak zormuş. İnsan kalmak zormuş. Yaşamak da zormuş, yaşatmak da. İnsan sosyalmiş, sosyoloji diye bilim varmış, hatta bilim başkaca dallarda da varmış. Ne münasebet efendim? Ne insan sosyal ne bunun için sosyoloji bilimi gerek, ne de diğer bilimler dallı budaklı.

Bildiği bütün dillere rağmen insanlık iletişimi kurmayı reddediyor. İletişim kurmak, kuruntudan ibaret. Sen hiç söylemeden; ben, duyduklarıma inanıyorum. Ben daha söylemeden; senin ne anladığını, biliyorum. Bu yüzden konuşmak artık sadece ritüel. Duygusal olunca spiRİTüel. İnanılmaz telepatik noktaya geldik. Biz; İnsanlık.


Hadi canım sende!


ALLAH BİZİ BIRAKMAZ / Bilge Doğan Kepek

Bir kız çocuğu görüyorum markette. Orada çalışan işçilerden bir kız, peşimde dolanıp bana yardımcı olmaya çalışıyor. Dertli olduğunu ima ediyor yüzü her yanından. Çekiyorum kenara. Anlatmaya başlıyor. Babası üvey, bir çocuğu var yaraladığı karısından. Annesi temizliğe gidiyor. Üvey baba her gün anneyi dövüyor. Annenin kafası gidip geliyor. Hem adam, hem kadın kaçmış yakın zamanda. Kalan üvey kardeşi saklıyor çalıştığı marketin bodrum katında. Numarasını alıyorum, bir çare bulur muyum kıvranıyorum. "Adın ne" diyorum. "Ahiret, abla" diyor. Donup kalıyorum, doğunca ölmüş zaten yavrucak. "Allah bizi bırakmaz" diyorum, dünya başıma yıkılıyor gibi oluyor… Etrafımı görmekte zorlanarak hızla uzaklaşıyorum.

Bir odadayız, bir şair var, bir matematikçi, bir de gülen adam. Matematikçi, arada göz ucuyla bize bakıp mütemadiyen soru çözüyor. Gülen adam, şairle benim konuşmalarıma arada yorum yapıp, gülüyor. Ben sorular soruyorum, şair anlatıyor, Mevlâna’dan, Necip Fazıl'dan, İsmet Özel'den; Rilke'den, Valery'den, Goethe'den konuşuyoruz. Şairin çok beğendiğim bir şiirini açıyorum, Mevlâna’nın bir şiirine benzeyip benzemediğini soruyorum. "Bilmem, benzetemedim pek" deyip pencereye doğru uzaklaşıyor. Uzaklara bakıp susuyor. Yaralı ama yüreği hâlâ atan şiir ellerimde kalıyor. Tekrar okuyorum. İçe doğru bin bir acıyla içim eziliyor. Şiirin yaşanmışlığı belimi büküyor. Pencereden baktığı uzaklarda ne görmüş ve ne bulmuşsa şair bir daha konuşmuyor, ona ne hatırlatmışsa şiir susarak onu yaşıyor. "Allah bizi bırakmaz" diyorum, yüreğime sarılıp ben de uzaklaşıyorum.

Bir odadayız, bir kadın var, sıcak bir misafir odasında, kemik karışımı İran porseleninden şahane fincanlarda kahvelerimizi içiyoruz. Benim içim lav denizi. Kadın anlatıyor. Kocası bir ara evi terk etmiş, cinleri olan bir kadın varmış, ona baktırmış, aldatacak gibi olmuş kocası kendini, fettan bir kadın aklını karıştırmış, ama aldatmamış, dönmüş eve, içi tam doğrulmamış kocasına, fettan kadın büyü yaptırmış ama... O anlatıyor benim içim kan ağlıyor. Herkesin iğneden ipliğe her şeyi, acısı da dahil ne kadar kıymetli, bozuk plak gibi aynı yerde takılan ve dönen insanlık. Feryat ediyorum ama kimse duymuyor. Anlatıyor. Detaylar. Detaylar. Ben bir lav denizinde yanıyorum. "Üzülme, geçer, Allah bizi bırakmaz diyorum." Kafamda kapkaranlık bulutlar, yüreğim ağırlaşmış bir şekilde müsade isteyip gidiyorum. 

Bir asansördeyiz, kalabalık bir hastane asansörü. Bir aile; baba, anne, bir erkek ve bir kız çocuğu. Babayla erkek çocuk aynı şalvarı giymiş, çocuk on yaşlarında. Soran gözlerle erkek çocuğuna bakan yanındaki adama anlatıyor baba:"...hısım, bu bizim oğlan kan kanseri olduydu, Kayseri tıpa git gel, üç yıl tedavi gördük, şimdi iyi şükür, Allah'a emanet. Bizim enişte kaza geçirmiş, onu görmeye geldik şimdi..." Çocuğa bakıyorum, parlayan kafasında kuş tüyü gibi azıcık saçı, mahcup ve yorgun gözlerinin üzerinde hafif bir kaşı var. Kendinden bahsedilmesinden dolayı ellerini kollarını nereye koyacağını, nereye bakacağını bilemiyor. Şalvarı ne yakışmış. Bakışlarımla sarıp sarmalıyorum, içimdeki merhamet denizinden muhabbet akıyor yavruya. O da bir kez masumane bir bakış atıyor bana: "Allah bizi bırakmaz, iyi olacaksın" diyorum ve geldiğimiz katta asansörden inip uzaklaşıyorum.

Bir sokak, balkonlarından huzur fışkıran munis bir sokak. Adres soracak dükkân bakınıyorum. Küçücük bir dükkân çarpıyor gözüme, tabelasında "Bisiklet Hastanesi" yazan bir bisiklet tamircisi. Yaklaşıyorum: "Amca, Karanfil Sokağı arıyorum, mahalle ASM'sinin bulunduğu sokakmış..." derken bir çocuk yaklaşıyor yanımıza ağlamaklı. Tam tarif edecekken tamirci amca bana sokağı, çocuğa bakmasını işaret ediyorum tüm vücut dilimle. Beş altı yaşlarında topaç gibi bir çocuk, elinde zar zor sürükleyerek getirdiği bisikleti. "Buyur evladım" diyor tamirci. Çocuğun şikâyeti üzere evirip çeviriyor eski kırmızı bisikleti, çocuğun gözlerinde umut ışıltıları uçuşuyor. "Evladım, bu zincir artık adam olmaz, tümden değişmesi lazım, ayrıca..." Çocuk cebinden birkaç bozukluk çıkarıyor: “Bu kadar param var amca" diyor. Yetmez anlamında başını sallayan tamirci: “Babana deyiver hele, üzülme sen, onunla gel" diye kırmadan yollamaya çalışıyor çocuğu. "Babam yok, hapiste" diyor çocuk başı önünde, bütün mahalle sessizleşiyor birden, kuşlar susuyor, balkonlar içeri kaçıyor, tamirci mahcup oluyor, benim yüreğim yanıyor. Çocuk alıp bozuk bisikleti, yavaş yavaş sürüyerek başı önünde uzaklaşmaya başlıyor. Bana dönüyor tamirci, kaldığı yerden adresi tarif etmeye, bir elimle onu durdurup, bir elimle avucuna biraz para sıkıştırıyorum: “Yetiş amca şu garibanın ardından, sana zahmet gönlünü et. Babası yoksa da yanında, Allah onu bırakmaz ya..." diyerek gönlüm buruk uzaklaşıyorum oradan.

Bir park, bir bank, iki aşık yürek. Kız ve erkek, Âdem ve Havva suretinde. Kız; sürekli ağlamakta, babasından yediği dayaklardan iflahı kesilmiş, fabrika soğuklarında çalışmaktan beli bükülmüş, bir de evlilik tutturmuş şimdilerde babası olacak gavat, hayat zor. Erkek; gözleri sevdiğinin göz yaşlarını sildiği mendilde takılı kalmış, yüreği buruk, çareler çaresiz kalmış, sevdiği kızı babası zorla bir zengine peşkeş kılmış... Kız: “Bir beni dövse, anam, bacım hepsini sıradan geçiriyor ben hayır dedikçe" diye hâli pür melalini inleyip ağlayarak tekrar etmekte. Erkek, sigara üstüne sigara yakmakta, dili lâl olup yüreği taş kesmekte. Ne dese olmuyor, diyecek sözü yok, elde yok, avuçta yok, yok üstüne yok. Ne dese ki sevdiğine. Erkeğin gözleri mendile takılı, konuşacak tek kelam dahi kalmamış, ölmekten gayrı gidecek yol kalmamış. Hiçbir şey diyemiyor, yutkunup zar zor, sigarayı atıyor, son kez sarılıyor kıza, sımsıkı, gizli ve sözsüz bir veda. Anlıyor kız, tütün kokulu bir visalin ardından, son kez gördüğünü anlayarak erkeği, gidilmeyecek yola doğru gidiyor. Karanlık oluyor gökyüzü birden, yağmurlar boşanıyor, bir uğultu kulaklarımda çoğalıyor, her şey sisler içinde kalıyor. 

"Allah sizi bırakmaz..." diye dua ederken bu aşıklara, yere düşen mendili hatıra alıp, hızla uzaklaşıyorum parktan...

Her yanımızdan acı ve düş kırıklığı akıyor. Bakıyorum kendime ve herkese, "Allah bizi bırakmaz" diyorum. Yağmurların içinde yürüyerek kayboluyorum.



MALUMATI MAHKÛM KALAN RUHUNA HİTABEN/ Sadık ÖNKALALI













Gri rengine siyah çalmış hayat. 
Aklıktan yoksun, çaresiz, bir başına, 
Bedelsiz sandığın bu yaşam.
En ağır külfetin, yalnızlık nakşetmiş ruhuna.

Ve kalırken kaderinle bir başına,
Ağlayışlar unutturmaz yaşananları,
Sızın sızmaz oldu ruhuma. 
Hissetmez olduğum kadar seni,
Beldemin sana ayrılan toprağı, 
Hiç olmadığı kadar çorak.

Ne su tutar artık onu ne bir bakmak,
Ne de senin adını toprağa kazmak.
Tutmaz gayrı göğe, dağa, taşa,
Sevgini yazmak.
En makulü bu olur, senin yalnızlığa yaptığın gibi susmak.

Belli, bilirim ki konuştuğunda kelimelerin suskun,
Akan gözyaşın sana vurgun, biraz da yorgun,
Kimsesizliğinle ahvalin durgun, biraz da solgun,

Neydin be ilk zamanlarda da şimdi ne oldun? 
Bunca zaman sustun da sonunda kustun.
Sabra erdikçe muradın da geçinen bir kuldun.
Sen, aslında, yitip bitemediğin engebeli bir yoldun. 

Durduramadığın yasaklarının en büyük kefaletini,
Ödemiş kasvetinde, yalnızlığın bir bir.
Tahminim, tininde yaşadığın sefaleti,
Haris bırakır bir başka kişi,
Var ya o! Hani senin iliklerine işlediğim,
Ruhuna dokuduğum o manevi,
İşte o öyle bir şey ki, asla yoktur eşi,
Sanma ki sakın var benzeri!

Sandığın anda, işlersin bir yasak daha!
Dokursun gri rengine bir siyah daha! 



TUTSAK RUHUM/ Mehlika Rana ARIKMERT











Fevri hareketleri vardır ruhumun
Kimi zaman raks eder
Kimi zaman müebbed kuyularda bulurum onu
Yalvarıp yakarsam da başına buyruk
İki çift kelam etmek isterim
Belki söz dinler diye ama nafile


Şimdi salıyorum onu size kuşlar
Bir lahza olsun ayırmayın gözünüzü
Bileklerinden tutun sıkıca
Gösterin Dünya kaç bucak
Tuttukça kaçmak isteyecek.
Lakin görsün kendindeki azabın mihnet olmadığını.
Başka nefeslerdeki ıstıraplarla Cihanın kül olacağını
Öğrensin.
Gerekirse kıvransın, kıvransın ve sussun.

                                                                                              

BAŞLAMAK / Levent NERGİZ














Bir inziva boşluğunun tam ortasında,
Kimsesizler tarafından yurt edinilmiş bir yörede
Aklıma gelir takatsiz kalışım
Güle bakıp çırpınamayan bir bülbülle,
Yarenlik edip de gönlüme söz dinletemeyişim,
Ukde kalır benliğimin en derininde..

Yeniden başlamak diye başlamayacağım,
Artık hiçbir sözü ben başlatmayacağım
Eski bir şarkıdan bir nota düşse de içime
Kimsesizler şehrinden ayrılmayacağım.
Üzerime serpilen bu ölü toprağını
Bir tılsım olmadan kaldırmayacağım...

30.01.2017 Kahramanmaraş,Türkoğlu

FİYAKALI ŞİİR / Sibel Kök











Bahara adanmış kiraz kuşuyum
Tomurcuk patlasa dalda benim sesim çiçeklenir

Kentin en entel cafesinde bu nasıl şiir böyle
Kuşlu çiçekli
Kiraz kuşu ölsün en iyisi
Tomurcuk patlamadan henüz
Şiire böyle başlamak baştan kaybetmektir
Biraz daha çalışmalıyım
En fiyakalı cümlelerimi
Salıvermeli meydanlara
Mangalda kül bırakmamalıyım
Amerikaya küfredip
Sosyolojik değerlendirmeler yapmalıyım
Muhafazakar kızların eşarp üstü gözlüklerine taş atıp
Kafa göz yarmalıyım icabında

Fikir hamallığına lüzum yok
Bir kaç şair adı bilsem yeter
Filistin, Suriye,direniş söylemleri etkisini yitirdi
Yeni bir söylem tutturmalıyım
şöyle en içlisinden

Sevgilime de bir çift sözüm olmalı elbet
Ey benim,
" Sakalından akan abdest suyunu şalımla silemediğim" sevgilim!
Devir değişti ve biz yenildik
Öyle uzaktan sevmeleri
Yüzündeki göz izine sitemleri bırakalım bir kenara
Ayaklarımız yol ayrımına geldiyse eğer
Düşelim kendi yolumuza
Ne de olsa modası geçmiş bir aşk bizimkisi.

BABAMIN ELLERİ / Ferhat AĞCA











Annemin ıslak mendili 
Dindiremezken ateşimi
Alnımda dururdu 
Babamın elleri

Alevler söndürürdü avuçlarının içiyle
Bazen rengârenk ederdi cami duvarlarını
Biraz işçi biraz memur 
Ama her zaman mağrurdu
Babamın elleri

Pürüzlü beton etlerini yüzmüş
Pürüzleri dolduran buzun yardımıyla
Sargılar sardım parmak parmak
Annemin eşarbıyla

Bu sargılar kaç abdest kurtarır?
Bu eller kaç karın daha doyurur?

Annem nasıl doğurduysa
Doyurdu bizi
Babamın elleri



DAĞ ATEŞİ/Hüseyin GÖK










gönlümün gölgesi
düştü ummana,
yankılandı dalgalarında
sadası

sevdası
döndü çöle,
ateş oldu
dağlarında

naz/ar etmek
yakinleşmekti muradı,
yığılıp kaldı
eteklerine

sardı yeniden
umuduna,
can bularak
cânân’ından..


BİZ BÖYLE GÖRMEDİK/Bilge DOĞAN KEPEK

Bir cızırtı geliyor mutfaktan... Isınan yağa dökülen yumurtanın cızırtısı. Mis bir kahvaltı kokusu yayılıyor ortalığa. Huzurun bir kokusu olsa, hafta sonu ailecek yapılacak olan kahvaltının eve yayılan kokusu olurdu mutlaka... 

Huzurun kokusunu çok duydum o vakit diyebilirim. Ama şu an durum farklı. Hayat farklı bir cephede devam ediyor, ama benim cephemde değil.

Bir cızırtı geliyor evet mutfaktan, yağa dökülen yumurtanın cızırtısı, fakat kokuyu alamıyorum ben artık. Birşey olmuş, tuhaf birşey, mutsuzluk ve umutsuzluk gibi değil. Mutsuzluk ve umutsuzluk geçer . Kalmaz ya. Her doğan gün bin umut atlısı getirir şükür. Efkar gam dağılır gün doğunca. Bu doğan gün ben de bir gariplik var, varım ama yok gibiyim hayatta.

Dünya gitmekte ama ben gölgesinde değilim artık. Ölüm molası vermiş arafta kalmışım. Ne ölmüşüm ne kalmışım. El alem öldüğümü sanmış ama yanlarındayım aslında. Yanlarındayım ama dahil olamıyorum onlara.

Kimsenin göremediği ölümümün elinden tutup, şehrimin en kadim camisine götürüp tuhaf bir cenaze namazı kılıyorum zannıyla namaz kılıyorum. 

Kimse bilmiyor. 

Araftayım.

Yarım kalmışlıklarımla arafta kalmışım.

Anlatacak herşey yarım kalmış.

Kalın duvarlar arasında tüm söyleyeceklerim yarım kalmış. Acele ve hızlı dünyada kalıp yaşamayı ve sevebilmeyi hep denedim, ellerim hep boşlukta yarım kaldı. 

Âh ben âh ben mavi mavi bakardım tüm kainata çoçukken... Şimdi sustuklarım karanlık bir deniz hep içime hep içime akar... Bir düşünüyorum da:

Şimdi:

Avare hallerimin yüreğine dokunabilen, hikayesi içime işleyen kitaplarda bulmaktayım teselliyi. 

Âh.

Yalnızlık:

Bazı vakitler ruha şifa...

Hayat:

Gözlerini kapatıp uyuma numarası yapma, talip olduğum sende değil, zahirde görünür değil...

İnsanlar:

Biraz sessiz olsa, kafamda dönen kalabalık ses sussa, kendimi dinlesem ve iyileşsem.

Umut:

Belki de arafta kalmak yeni başlangıçların kapısıydı... Bekliyorum. Umut atına binip son bir gayret şahlanıyorum maveraya. Çünkü bize mutsuz olmak yakışmaz. Biz böyle görmedik...






DÜKKÂN SIRLANINCA/Ökkeş Alper TAŞLIALAN


Düşünüyordum. Yazsaydım sığ-mayacak kadar, düşünüyor-dum. Üstelik içinde bulun-duğum bu durumu inceden sevmeye başlamışken, içimdeki hava üşümeye başlamıştı. Soğuktu, ben sevgiye yaban-cıydım, yalnızken soğuğu seviyordum, bir de seni, seninle tanışmadık… Ama bu yazmama mâni değil, bu sevgi bana ahir dağından kaldı, sanki ezelden "Hû!" diyen bir Hû’muz vardı, ahir zamandı, modernizme yabancılaştı, hepsi içimde canlandı, dağdaki kar çığ oldu, düşmeden derin bir nefes aldırdı.

Karşımda dağ vardı, dağlara kıyamazdım, içlerinde bizim dağımız vardı, son dağdı, gök kubbeyi yüklendikleri, sinelerini ana kucağı gibi bizlere açtıkları yetmezmiş gibi, bir de dünyanın aşıkları delip geçmişti.

İçimde çöl vardı; son soluğumun rüzgârıyla bir "of!" çektim, çöle yağmur yağdı. Sevgin yağmurdu, yağmur rahmetti, sen bu çöle henüz gelmemiştin, senin geçmediğin her yer çöldü, rahmetin seni hatırlattı, yeşile büründüm. Yeşili sen severdin, bir şansım daha vardı, seherde gül derebilirdim, Şimdi çölde güller açtı.

Yazma fırsatı olmasaydı; gönlümde kopan bu fırtınayı işaret eden dilimdeki dua ve şükür fısıltılarını, ancak hiçbir ses olmadan duyabilirdiniz. Kalbim küçüktü(!), hatta içindeki bir noktaya kâinat sığardı, şimdi bu küçük kalpte sevgin dolaşmaya başladı.

Sevince, dua ediyorum, duamda şükrediyorum, çok şükür. Sevmek, en çok, dua etmeyi öğretiyor. Dua, gittikçe güzelleşiyor ve dua ettikçe sevincim başka, sevgim bambaşka oluyor. Sevgim büyüyüp aşka dönüyor, tastamam “Aşk” oluyorum. Her şeyi anladığımı sanıp büyü(k)leniyorum, büyüden kurtulup küçülüyorum. Sonra benden büyük olan aşkın anlam yükünü, tabiatım gereği, kendimce değerlendirdiğim eşyaya ve tabiata üçer beşer infak ediyorum, üçe beşe bakmadan, üç aşağı beş yukarı. Paylaştıkça bende kalan anlam büyüyor. Tecrübe de ediniyorum, bu kâr cabadan.

Paylaşmaya başlamadan evvel dikkat ettiğim 'hassas bir husus' var; yükte zaten hafif, pahada görece ağır olan dünyalıkları; isteyenlere bırakmayı unutmuyorum. Yazarken fark ediyorum, bir’i terazi yapıyorum, hassasiyet ağır basıyor, husus dünyalıkların tarafında kalıyor.

Paylaşımdan;

Bir fırsatla bulduğum kırmızı renkli bir bam telinin baş parçasını cüzdanıma saklıyorum, kalanına ise Türküdar’ın mızrabı vuruyor… Artık ben söyleyemiyor ve dinleyemiyor olsam da bam telimin bedeni titriyordu, baş bendeydi, çalan türküler başta olmak üzere hepsinde biz vardık. Bu anlam beni, gurbette bile, ehlikeyf yapardı, bam telinin hatırası hâlâ cüzdandaydı.

“Paylaşmak Nasıl?" Mı?

Size bir pay;

Az önceydi, duyduğum tavırda sen vardın, sana sevgim vardı, sevgim bambaşkaydı, bam teliydi, telin başıydı, dağın başındaki karlar yüreğime kaymış, sonrasında yağmur yağmıştı, dağ yerindeydi, tel kırmızıydı. Yüreğimde kırmızı gül demetlenmişti, kırmızı aşktı, türküler yanıktı, soba diğer tarafta yanıyordu. Sobanın üst kapağından ateşten bir kuş çıkıp türküye uçuyordu, Celal’liydi, ben tütüyordum, ateş olmayan yerden duman çıkmazdı, duman çıkmalıydı. Ben tütün sarıyordum, sol yanımızda elektronik sigara vardı, zaman değişmişti ve karışmıştı ama duvardaki saat hep ikiye varıyordu, Ferhat da vardı, önceki gün yüreğimi delmişti, geri kalanlar mecnundu, vecd vardı, herkes derdini, belki de sevdiğini düşünüyordu, gördüğümüz gözümüzle değildi...

Derince bir nefes alırken, her şey farklı görünmeye mi başlıyor? Gerçeği yeni mi fark ediyorum? Bilemedim...

Dalmışım yine rast gelen ilk düşünceye. Döngü yeniden başlamış. Kendime geldiğimde kafamı kurcalayan sorular vardı, tohumunu; işinin ehli, uygulamalarla eğitilmiş bir ziraatçı atmıştı, köyü de vardı mektebi de haşerata karşı korunuyordum ama bu bitki daha zararlıydı ve bu sorular insanı bitkisel hayata sokardı.

"Bütün anlamlarıyla yazabilir miyim?"di.

"Kitaba sığar mı?"ydı.

"Yazsam okunur mu?"ydu.

"Kulağına ismi okunur mu?"ydu.

"İçinde biz olur mu?"yduk.

"Bu kitap sana ulaşır mı?"ydı.

"Satırların arasına gizlensem mi?"ydi.

Cevabım hazırdı...

Gözlerinde bir bende olmaya râzıydım...

Bu satırlar da gözlerinde ben olmaya râzı...

ÜÇÜNCÜ SES/Fazlı BAYRAM














illa bilmeli miyim seni
evet bilmeliyim

seni bidiğimi bilerek
                             ya da bilmeyerek
seni bilip bilmediğimi bilmek bana değil
sana gerek

benim meselem seni bellemek
evet öyle
başka meselem yok


MESELEMİZ / İsmail GÖKTÜRK

 


Mesele hukuk meselesi değil kardeşim. 

Bu ülkede kimin egemen olduğu meselesidir. 

Azınlıklar üzerinden seni yönetememeleri meselesidir. 

Bütün evlatlarını şehit verdiğin vatanının devletinin elinden alınıp, medeniyetini tasviye edenlerden, yüz yıl önce sana diz çöktürenlerden hesap sorma meselesidir. 

Milletine tevdi edilmiş ilâyı kelimetullah vazifeni sürdürüp sürdüremeyeceğin meselesidir. 

Biz geri döndük, nerde kalmıştık deme meselesidir. 

Yolunu gözleyenlere umut, zalimlere korku salma meselesidir. 

Kızılelmanı unutmadığın, kıytırık halk yığınlarına dönüşmediğin, sünepe sürüngen bir hayatı tercih etmediğin, medeniyet kurmuş bir millet olduğunun şuuruna idrakine vardığını gösterme meselesidir.

Oryantalist kavramlarla, sana dayatılan algılarla hayatı anlamlandırmayı öğrenmediğini, medeniyet mefhumlarınla düşünmeye devam ettiğini, gaza ve cihat ruhunu yeniden kuşandığını öğretme meselesidir. 

Kızılelmamız neresi diye sorma meselesidir vesselam.


DİLİMİN UCUNDA/Ökkeş Alper TAŞLIALAN

Gözü kara ol (/a)madım henüz. Gözümü karartmaya ise az kaldı gördüğüm karalıklardan. Orandan mıdır yoksa oradan yansımasından mıdır bilmem ama yüze bağlıyorum yakınlığı ve karalık yüzde. Yüzsüzlük desen, değil, yüzde yüz. Yüzeysel bir hâl aldı dünya ve yüzeyindekiler de… Kendi ellisine yüz der, elin binini bir eder olmuşuz birader, kızma. Söylenecek sözler dilimin ucuna kadar geliyor dilimi ısırıyorum. Dudak perdesinden çıkarsa dönüşü yok bunu ben de biliyorum. 

Tülün altından güneşliği çekiyorum.

Dışardan panjuru kilitliyorum.

Panjur kara.

Çivisi pembe.

Kilidi bende.

Anahtarı sende.

İçerim daha kara olsun istiyorum marifet karadaysa.

Uçurumun ucundaki ota giderken telef olan canlılar bildik pek çok özlü sözde. Dil ise en büyük uçurum, ucundaki sözle... Koparmaya giderken söyleyen de düşer, zehir zemberek sözü yiyen de.

Zormuş. İnsan olmak zormuş. İnsan kalmak zormuş. Yaşamak da zormuş, yaşatmak da. İnsan sosyalmiş, sosyoloji diye bilim varmış, hatta bilim başkaca dallarda da varmış. Ne münasebet efendim? Ne insan sosyal ne bunun için sosyoloji bilimi gerek, ne de diğer bilimler dallı budaklı.

Bildiği bütün dillere rağmen insanlık iletişimi kurmayı reddediyor. İletişim kurmak, kuruntudan ibaret. Sen hiç söylemeden; ben, duyduklarıma inanıyorum. Ben daha söylemeden; senin ne anladığını, biliyorum. Bu yüzden konuşmak artık sadece ritüel. 

Duygusal olunca spiRİTüel. İnanılmaz telepatik noktaya geldik. Biz; İnsanlık.

Hadi canım sende!


***

DÜKKÂN SIRLANINCA


Düşünüyordum. Yazsaydım sığmayacak kadar, düşünüyordum. Üstelik içinde bulunduğum bu durumu inceden sevmeye başlamışken, içimdeki hava üşümeye başlamıştı. Soğuktu, ben sevgiye yabancıydım, yalnızken soğuğu seviyordum, bir de seni, seninle tanışmadık… Ama bu yazmama mâni değil, bu sevgi bana ahir dağından kaldı, sanki ezelden "Hû!" diyen bir Hû’muz vardı, ahir zamandı, modernizme yabancılaştı, hepsi içimde canlandı, dağdaki kar çığ oldu, düşmeden derin bir nefes aldırdı.

Karşımda dağ vardı, dağlara kıyamazdım, içlerinde bizim dağımız vardı, son dağdı, gök kubbeyi yüklendikleri, sinelerini ana kucağı gibi bizlere açtıkları yetmezmiş gibi, bir de dünyanın aşıkları delip geçmişti.

İçimde çöl vardı; son soluğumun rüzgârıyla bir "of!" çektim, çöle yağmur yağdı. Sevgin yağmurdu, yağmur rahmetti, sen bu çöle henüz gelmemiştin, senin geçmediğin her yer çöldü, rahmetin seni hatırlattı, yeşile büründüm. Yeşili sen severdin, bir şansım daha vardı, seherde gül derebilirdim, Şimdi çölde güller açtı.

Yazma fırsatı olmasaydı; gönlümde kopan bu fırtınayı işaret eden dilimdeki dua ve şükür fısıltılarını, ancak hiçbir ses olmadan duyabilirdiniz. Kalbim küçüktü(!), hatta içindeki bir noktaya kâinat sığardı, şimdi bu küçük kalpte sevgin dolaşmaya başladı.

Sevince, dua ediyorum, duamda şükrediyorum, çok şükür. Sevmek, en çok, dua etmeyi öğretiyor. Dua, gittikçe güzelleşiyor ve dua ettikçe sevincim başka, sevgim bambaşka oluyor. Sevgim büyüyüp aşka dönüyor, tastamam “Aşk” oluyorum. Her şeyi anladığımı sanıp büyü(k)leniyorum, büyüden kurtulup küçülüyorum. Sonra benden büyük olan aşkın anlam yükünü, tabiatım gereği, kendimce değerlendirdiğim eşyaya ve tabiata üçer beşer infak ediyorum, üçe beşe bakmadan, üç aşağı beş yukarı. Paylaştıkça bende kalan anlam büyüyor. Tecrübe de ediniyorum, bu kâr cabadan.

Paylaşmaya başlamadan evvel dikkat ettiğim 'hassas bir husus' var; yükte zaten hafif, pahada görece ağır olan dünyalıkları; isteyenlere bırakmayı unutmuyorum. Yazarken fark ediyorum, bir’i terazi yapıyorum, hassasiyet ağır basıyor, husus dünyalıkların tarafında kalıyor.

Paylaşımdan;

Bir fırsatla bulduğum kırmızı renkli bir bam telinin baş parçasını cüzdanıma saklıyorum, kalanına ise Türküdar’ın mızrabı vuruyor… Artık ben söyleyemiyor ve dinleyemiyor olsam da bam telimin bedeni titriyordu, baş bendeydi, çalan türküler başta olmak üzere hepsinde biz vardık. Bu anlam beni, gurbette bile, ehlikeyf yapardı, bam telinin hatırası hâlâ cüzdandaydı.

“Paylaşmak Nasıl?" Mı?

Size bir pay;

Az önceydi, duyduğum tavırda sen vardın, sana sevgim vardı, sevgim bambaşkaydı, bam teliydi, telin başıydı, dağın başındaki karlar yüreğime kaymış, sonrasında yağmur yağmıştı, dağ yerindeydi, tel kırmızıydı. Yüreğimde kırmızı gül demetlenmişti, kırmızı aşktı, türküler yanıktı, soba diğer tarafta yanıyordu. Sobanın üst kapağından ateşten bir kuş çıkıp türküye uçuyordu, Celal’liydi, ben tütüyordum, ateş olmayan yerden duman çıkmazdı, duman çıkmalıydı. Ben tütün sarıyordum, sol yanımızda elektronik sigara vardı, zaman değişmişti ve karışmıştı ama duvardaki saat hep ikiye varıyordu, Ferhat da vardı, önceki gün yüreğimi delmişti, geri kalanlar mecnundu, vecd vardı, herkes derdini, belki de sevdiğini düşünüyordu, gördüğümüz gözümüzle değildi...

Derince bir nefes alırken, her şey farklı görünmeye mi başlıyor? Gerçeği yeni mi fark ediyorum? Bilemedim...

Dalmışım yine rast gelen ilk düşünceye. Döngü yeniden başlamış. Kendime geldiğimde kafamı kurcalayan sorular vardı, tohumunu; işinin ehli, uygulamalarla eğitilmiş bir ziraatçı atmıştı, köyü de vardı mektebi de haşerata karşı korunuyordum ama bu bitki daha zararlıydı ve bu sorular insanı bitkisel hayata sokardı.

"Bütün anlamlarıyla yazabilir miyim?"di.

"Kitaba sığar mı?"ydı.

"Yazsam okunur mu?"ydu.

"Kulağına ismi okunur mu?"ydu.

"İçinde biz olur mu?"yduk.

"Bu kitap sana ulaşır mı?"ydı.

"Satırların arasına gizlensem mi?"ydi.

Gözlerinde bir bende olmaya râzıydım...

Bu satırlar da gözlerinde ben olmaya râzı...



***
UFUK ÇIKMAZI

Çıkmaz sokaklardaki evler bir başkadır. Sokağın girişinden itibaren hepsi bir sayılır. Yol bir taraftan çıkmazda olsa da taşları iki taraftan aşınır. Güneş bir yandan vurur, diğerlerine süzüldüğü gibi.

Rüzgâr esmez.

Fırtınaya tâbîdir.

Sakindir geneli.

Yabancısı en azdır.

Oradan bir ev gerek; arka yüzünde bahçesi olan, uçuk sarı. Sokak girişinin cephesinde evin girişi, sokağın çıkmazı, ortalı kapı, gök mavi demir…

Bahçeye evin ortasından tünelle geçilmeli, tünelde karşılıklı iki kapı… Üst katı olmalı evin. En üstte de çatı katı. Bahçeden girilebilmeli eve, merdiven aşılmalı.

Merdivenler gıcırdayan ahşap… Trabzanlar afili… Çıkarken türkü gibi efkarlı karşılayıp, inerken musiki gibi şinas uğurlamalı.

Bahçenin duvarlarına üçer adım uzağında ağaçlar, akasya, ıhlamur ve iğde. Duvarlar kesme taş… Ağaçlardan beşer adım içerde, tam ortasında şadırvanlı havuz, mermer zemin. Kubbesinde üzüm asması. Asma gülü. Akşam, sefası. Evden tarafında somya. Sağından sıralı iki kenarı şark köşesini oluşturmuş ve şarkı çalan gramafon köşede. Tam da şarka düşmüş köşe. Şaka gibi.

Ruhumuz gibi solunda tabi girişi kamelyanın. Yürekli yer yani. Orda mangal var. Her dem közü üstünde. Cezvesi yanında. Kahveler ömürlük. Fincanlar el emeği, motifler zümrüt yeşili. Orada ağırlanır misafir ve insan yine orada kütlece en ağırdır yer yüzünde.

En alt katta üç oda. Birinde kitaplar; raflarda, birkaç kez okunmuş dost yüzlerle, hasbihalli, tertipli ve duvarda bağlama. Biri atölye; tezgâh, takımlar. Tabii ki zahralık en kuru yer, girişi tünelde değil, merdiven başında.

Orta katta üç oda bir salon, bağımsız.

Mutfak küçük, pişirmelik.

Yemek yer sofrasında olur.

Duvarlarda tablolanmış ebru ve hüsn-ü hat.

Odalardan ikisi hane halkına diğeri misafire.

Çatıda antikalar, çil, çil altı. Çok temiz yok denecek kadar az. Orası düşünmelik.

Bu yol bana çıkar, size çıkmadığına bakmayın.

Ev, benim.

Bahçemden bu salkım.

Son baharında dünyam.




BONCUKLAR DÖKÜLÜR YANAKLARINDAN ÇOCUKLARIN/ Hasan EJDERHA














Hani gün doğmadan ağlardı çocuklar
Boncuklar ne de yakışırdı yanaklarına
Tespihatı bitirir bitirmez anneleri
Gülücükler devşirirlerdi kana kana

Dupduru daneler gül yanaklarından
Bereket olup inerdi her yerine evin
Bir devin soluğu kesilirdi
Çocukları ağlatan bir devin

Sevinin anneler, nineler sevinin
Çocuk ağlamakları değmişse tespihinize
Yükü kalkmıştır üzerinize abanan devin
Sevinin, bereket dolmuştur evlerinize

Dizinize yatırın şimdi, bakın bebeklerinize
Onlar geleceğe baksın sonsuz bir umutla
Siz ise kendi soylu geleceğinize…

Dilinize bir ninni takılmıştır ansızın
Sızım sızım sızlatan bir ağıt ya da
Korkmayın artık gelecek sizin an sizin
Sizi yenecek bir savaş yok dünyada

Ağıtların ateşine dayanan yürekleriniz
Bebek gülücüklerine dayanamaz bilirim
Anneler: Silahını kuşanmış askersiniz siz
Şahit olsun buna Pirim, ölüm ve dirim.

Gün doğunca bir daha doğar bebekler
Zikir haleleri sarmışsa etrafını, büyür
Durmadan geleceğin ipini sağar bebekler
Nine duasıyla emekler, dede duasıyla yürür