DOĞU BEYİNE…/ Ferhat AĞCA


Bize bir hüzün koy beyim! demli olsun
Dumansız olmaz ateşi dostluk olsun
Çekelim içimize gönlümüz fikir dolsun
Çalalım bir hüzün türküsü zikir olsun

Bir Cuma akşamı otururken yine yüz yüze
Gurbet türkülerini söylerdik birbirimize
Gurbetten kalan hatıraları saçarken önümüze
Sılada olmanın huzuru işlerdi özümüze

Artık gurbet fısıldayan atlar gelse bile tanrı dağlarından
Mağaraya düğümlenmiş gönlümüz dönüp bakmam
Mağaranın dışı gurbet der haykırırdın ya kent meydanlarından
Sırtımız değdi bir kere ayrılmaz mağara duvarlarından

Irmağından çok hüzün topladım beyim helal et
Gazze’de korkan çocuklar hüznüne sarılır kabul et
Töreyi çiğneyen adamlar hüznüne takılır idare et
Ne zaman tutulsam bir kahkaha tufanına hüznüne sığınırım

Hüznün alırken aklımızı başımızdan, başka neler götürdü
Sen acı acı yutkunurdun türkü dinlerken
Bense el ederdim boğazından geçen hüzün gemilerinden
Sonra dua olur açılırdım gökyüzüne ihtiyar ellerinden

Tercümanınım ancak hüznüne değil
Yetişemez yüreğim biliyorum az değil
Saba makamındaydı gülüşün rast değil
Tamamı gönlümden bu sözlerin nakil değil...


MEŞHUR İĞDE KOKUSU / Ali Rıza KARAKALE


Sürüklenir her düşlediğin iğde kokan yaz yolunda.
Acısı, ilkokulun zorunlu aşı uygulaması kolunda.
Aşkı en iyi anlatan Cemal Safi'dir bence.
O da şiirin başlangıcında ve sonunda.

Tüm ağırlığını işaret parmağıma verdiğim dert çantasında
Tek parmağıyla fiyaka satan bir adamdan
Sırtının acıdığını kalbinin ağrıdığında anlayan
Dolaylı, saçma ama seni unutamayan...

Şair gibi ama biraz deli
Sanırım bu deli yalnızca seni sevmeli...



AMERİKAN SAATİNE GÖRE UYUYAN TÜRK MÜNEVVERİ: GÖNÜL BEYİMİZ AHMET DOĞAN İLBEY

 Memduh ATALAY

Kalbinden her saniye yüzlerce turna havalandığını ve turnaların her birinin bir türküye konu olduğunu bilenlerdenim. Ancak bizi müşküle düşüren onun dünyasında turnadan çaya, dernekten saza, türküden şiire aynı anlamların dışında bir anlam dünyasına sahip olmasıdır. Bu anlam dünyası henüz açıklanamadıysa her an” budur” dediğimizde “bağlam” yardımıyla bambaşka bir yere götürebileceğindendir.

Elbette şifreleri meçhulümüz değil. Fakat sayılarda bile Ahmet Abinin “bağlamı” geçerli olduğu için soyut ve kavramsal düzeyde insan büsbütün zorda kalıyor. Mesela ikiyi bir sayan bir matematiği vardır. “Bir hocam” adlandırmasında Bir’in iki olduğu takipçilerinin meçhulü değil. Zaman olur ki bir hocamızdır kaynağı zaman olur ki öbür hocamızdır. Fikirde “Ali” olunca hâlde de bağlamına göre  “Muzaffer” olabilir. Biz fakir takipçileri Ahmet Abinin hangi kaynağa bağlı olduğunu tam belirleyemeyiz. Ancak yazılarını “ALİ” mahlasıyla yazması bir ipucu verse de mutlaka “bağlamında” ele alındığında farklı bir anlam çıkabilir. “Benim yazılarım Muzaffer bir ruhun yazıları” bağlamıyla hocalarımız karışabilir. Matematiğin bile anlayamayacağı Bir’in iki oluşu veya ikinin bir oluşu mevzu da göstermektedir ki esrarengiz bir insanla karşı karşıyayız.

 Bir şifresi de ”Ateş dilli kelamcı” sıfatıyla maruf İsmail’dir ki burada da müşküllerle karşılaşırız. İsmail imanla irtibatı olan bir öfke taşır ama “Kemalist Cumhuriyet” yazılarından biliriz ki Kemalizm’in Ahmet Abileyin bir hasmı cumhuriyet tarihinde görülmemiştir. Bu ateş dillilik yazılarını takip edenlerce de bilinen inkârı kabil olmayan bir husustur. Hatta bu satırların yazarı ve dahi başka eşhas hayrette kalmaktadır ki beşeri münasebetlerde bu kadar ince ve naif bir adamdan bu satırlar nasıl sudur etmektedir? “Hayat bilgisi” hususunda alabildiğine ince metotlara sahip olan Ahmet Abinin “Bir hocam” düzeyinde ikazlara rağmen dilinin ateşini dinlendirmek bir yana daha da artırdığı ayrı bir vakıa olarak kayda değer. Hatta” bir hocamın” bile artık modası geçen Kemalizm yazılarından başka alanlardaki yazıları beğendiği çoğu dost meclisi yazıları olan “ek yazılara” baktığı da rivayetler arasında. Her hâlükârda Ahmet Abi gibi bir insanın bile hala öfkesi dinmediyse Kemalist Cumhuriyetin kurucu kadrosu da, bugünkü takipçileri de cidden Esfeli Safilinde demek mümkündür. İnsanın zaman zaman şaşırdığı nokta başkaları ile ilgili  adlandırmalarının aslında kendisine bakan bir yönünün olmasıdır.

 Ahmet Abinin bir diğer özelliği” refakçılığı” dır .Hastane ve hekim bilgisi  çok eskilere dayanır.Hastene personeli ile ahbaplık kurmak, çay içilecek yakın bir yer bulmak, aynı zamanda hastayı ihmal etmemek sıradan şeylerdir ama Ahmet Abi bunları kendine has metotları ile yapar ki refakatçılığı sırasında dost olduğu hastalar,hekimler,hasta yakınları, hemşireler  bile hastalıklarına üzülmekten mesai yorgunluğuna hayıflanmaktan ziyade Ahmet Abiyle tanışmanın kazanımı ile sevinirler. Bu satırın yazarı bizzat bir refakat sırasında Erdal Sarı diye şimdi imam olan öğrencimin Ahmet Abiyle tanışıp Ahmet Abiden cumhuriyetin ettikleri ile ilgili mini bir seminer dinlediğine şahidim.   Hekimliği ise ayrı bir bahis konusudur. Ahmet Abiye göre iyi hekim ancak” Haklısınız Ahmet Bey sizin teşhisiniz çerçevesinde izninizle diyebilirim ki…” diye başlayan hekimlerdir. Sevdiği, gönlüne koyduğu her eşya, her varlık, her insan gibi onun hastalığı da bu gönül koruyuculuğundan, Ahmet Abiye özgü olmaktan nasibini alır. Denebilir ki hekimlerin Ahmet Abiden olur almamalarının nedeni hastalığı tıp literatüründeki hastalıkla bir tutup o hastalığı Ahmet Abinin gönül koruyuculuğu çerçevesinde “Ahmet Abinin hastalığı” olarak anlayamamaları ve adlandıramamalarıdır.

  Ahmet Abinin bir diğer özelliği ikram ediş biçimidir. Kahramanmaraş’ın herhangi bir yerleşkesinde ona sigara, çay, yemek, sandalye duruma göre herhangi bir ikram ve jestte bulunma şansınız yok demektir. Ya Ahmet Abinin eski mekânıdır, ya eski mahallesi, ya çocukluğunun ya da gençliğinin geçtiği mekândır dolayısıyla ikram hakkı, gönülleme hakkı ona aittir. İnsanı dili ile nezaketi ile en azından kendine nispet eden sahiplenmesi ile madde üstü ikramın da piridir. Birini severken aynı anda iki kişiyi sevdiği de olur. Sesimiz ve sözümüz olan Mehmet Yaşar’ı İsmail ekolüne katarak toplu açılıştan ilhamla toplu adlandırma ile nispetler ile sevebilir. Bu sebeple “Dut Yetiren ”in yazarı Keklikçi Hasan’ı severken köylüsünü, Mollayı severken Eralp’i, Fazlı’yı severken beni de Fatin başkanı da topluca sevmiş olur.

 Bir diğer özelliği “muarızlar” meselesidir ki bu mevzu Ahmet Abiyi anlamada tarihi ” Boğazlar Meselesi” kadar önemlidir. Bu muarızlardan birisi ile “Ötüken” den seslenen zat ile “paralel” olduğumu söyleyebilirim. Ancak muarızlarından iktidar partisinin eski yöneticilerinden Hunu nam bir zat var ki Ahmet Abinin de bu satırların yazarının da kötü hatıraları ve siyasi baskılara maruz kaldığımız hastane ve dükkân kayıtlarında mevcuttur. Ancak Ahmet Abinin korktuğu fakat dile getiremediği bir muarızı var ki “Annesi Savaş adını verdiği için ölene dek mücadeleden vazgeçmeyecek “ Bir Hocam övgüsüne mazhar zatın muarızlığıdır ki zaman zaman Bir Hocamlardan yana ya da onlardan aldığı ilhamla Ahmet Abiye muarız olduğuna tanıklıkta ifade değiştirerek onu zorda koyduğuna şahidim. Ancak her kelimede, her kişide, her eşyada farklı bir bağlam ile ilgi kuran Ahmet Abinin muarız kelimesinde de “ Sen benim ifadem ve hızımsın/Beyaza kara lazım bana sen lazımsın” anlamı kendini belli eder.

Ahmet Abinin en mühim özelliği “Dükkancılığı” dır ki burada ne satılır, müşteri kimdir, dükkâna kimler girebilir, kimler giremez hâl ehline malumdur. Siyasilerin bir zamanlar özel izinle ve siyaseti dışarda bırakarak dükkâna alındıklarına şahidim. Ancak şimdilerde eski ilkelerin gevşediği, kısmen buharlaştığı çaşıtlarca dillendirilmektedir. Bunun baş aktörü de ecnebi memleketlerine gidip ilim öğreneceği yerde bu yazının başlığına ilham olan ”AHMET ABİ AMERİKAN SAATİNE GÖRE UYUYOR” bilimsel tespiti ile dönen muarızı Hunu ve İktidar Partisi idarecilerinden Hacınam zatın ve ateş dilli kelamcının siyasi tavırları olduğu da söylenmektedir. Ancak Ahmet Abi iktidar partisine yakın dursa da eski ilkelerin hala cari olduğu en azından Bir Hocamın ve dükkânın mollasının şeriatın ana ilkeleri çerçevesinde siyasete kapı aralamayacağı hatta Ahmet Abiye bu anlamda iftara edenlerin bizatihi partici oldukları da tevatürler arasındadır.

Ahmet Abinin de zaman zaman müşkül vaziyette kaldığı cümle ehli dükkânın malumudur. Şairler meselesinde benim şairim dediği Narlı’dan, Sivas’ın soğuğu tesmiyesiyle andığı bu fakirden, Temiz kelimelerle temiz şiir yazan Hasan Ejderha arasında seçimde zorlandığı, Bir Hocam mevzu olduğunda şahitlikten içtinap ettiği, üstadım diye vasfettiği İsmail ile Tanrı’nın Türkleri arasında kalmaktan da sıkıntı duyduğu çünkü bu durumda adil olamadığı da bilinen gerçekler arasındadır.

Ahmet Abinin insanı tebessüme getiren bir vasfı da felaketzede oluşudur. Felaket derken öyle kıtlık, sel, savaş deprem sanılmasın. Ahmet Abinin özel lügatinde mesela arabadan, eşyadan, tarhanalık yoğurt piyasasından, seçim sonuçlarından bahseden biri ile mülaki olması, akademisyen ağırlıklı sempozyumlara katılmak zorunda kalışı mesela arabasının tekerinin patlaması, torununu okula götürürken yağmur yağması da felaket kapsamına girebilir. Apartmanın asansörünün bozulması ise felaketlerin büyükleri arasındadır.

Yine tarih meraklıları ve Ahmet Abi takipçileri onun türkü sevdasının dumanlı ve karanlık mahfillerde Kâh Neşet Ertaş kâh Mahsuni Şerif dinleyerek mest olduğu zamanlardan kaldığına dair izlere rastlamışlarsa da yine bu zamanlar da bile ”vatan kurtarma” çabasını inkâr edememişlerdir. Türkünün onda nerdeyse ilahi bir vecde dönmesinde Bişri Hafi samimiyetinden izler olduğunu mestliğin, kafadaki dumanın derviş imanına döndüğü aşikârsa da bunda hangi hocanın hak sahibi olduğu yıllarca açıklığa kavuşamamıştır. Neticede eski Türklerin haram olmayan bir “mai” ile sarhoş oldukları bilim adamlarının bunu bulması gerektiğine dair bir Ahmet Abi felsefesine yol verdiği de ehlinin malumudur.

Ahmet Abinin en belirgin özelliği ise abiliğidir. Abilik ülkemizde belli simalara nasip olmuştur ki hepsi de belli vasıflara bizden özelliklere sahip kimselerdir. Sezai Karakoç’tan, Muhsin Başkan’a; Fethi Gemuhluoğlu’ndan Bahaettin ve Abdürrahim Karakoç’a ve Ahmet Abiye gelen çizgide Ahmet Abinin şefkat ve merhamet cevheri ile mücehhez olduğuna bu satırların yazarı bin kez tanık olmuştur.

Her güzelin bir kusurunun olması gibi Ahmet Abi de Amerikan saati ile uyuyormuş ey azizan! “Geceleri uykusuz kalanların yolundan çekilin” diyen Nietzsche’ yi bilmeyen bazı iktidar yanlısı eşhas buradan Ahmet Abi aleyhine bir şey çıkarmaya çalışsa da sonuç hüsran olacaktır! Haza insan, haza derviş, haza  abi!

Bu cıvayı kalbimize kimler döktü Ahmet Abi?
           



KSÜ - KÜLTÜR VE MEDENİYET TOPLULUĞU - TYB KAHRAMANMARAŞ ŞUBESİ ŞİİR ŞÖLENİ

Şölende Yoldaki Kalemler şairlerinin bazılarının da yer alıyor olmasından Yoldaki Kalemler olarak iftihar ediyoruz.

SEVDA İLE TÜTÜN / Burak KARLANGIÇ

    


Meczuplar, Cezbeliler ve Deliler hürmetine,






Izdırap çekerek
Kıvranırken duygularım
Yine bir gün daha bitiyor
Ve umutlar sevdaya düşmüş
Yitirip aklımı
Beynimde karıncalar fing atarken 
Yine gelmedin.

Sevdaya düştü mü bir kere gönül
Dermanı tütündür.

Kaldıramaz yüreğim yükünü
Yangın düşmüş bir kere, limelenmiş
Prangalar vurulurken 
Bir of bile dememiş
Medet dilenip sahibinden
Dilencilik yapar sağlığına
Fani bedenim.

Selam geldi yardan
Viran oldu sevdam
Hoyrat rüzgârlar estirip
Harladıkça alevleri
Benzin gibi gelir yağmur
Dumanında boğar kendini
Kurudukça gönlüm
Hoşuma gider sevdanın acısı
Hele bir de ayrılık düştü mü sevdaya
İşte o zaman
Kalem de düşer elimden  
Dedim ya Meczup!
Sevdaya düştü mü bir kere gönül
Dermanı tütündür
İçtikçe sevdan dumanlanır
Dumanlandıkça
Hasretlik azalır...


KISA DÜNYA TARİHİ / Memduh ATALAY


Anlamanın eşiğinde yüklenirken ağır yükü
Abdestsiz namaz kılan hafız gibi mesela
Kalbimi yıkamadan en derin sularda
Aşktan bahsettiğim için  beni bağışla

Üşüyen bir şehirdi Roma Neron'un ellerinde
Mustafa saltanat kurbanıydı Süleyman mülkünde
Aşk eşya arasında küskün ve kahır dolu
Neron ,ben ,Süleyman  benzedik birbirimize

Şehir kül, Şehzade ölü, aşk kayıp
Celladın gözlerinden geçtik masumane


VEL ASR / Memduh ATALAY


Güneşi değil kalbimi istedi o Hintli bilge
Hıncını sağaltmak için kalbimi istedi
Ben o bilgeye kalbimi vermeseydim eğer
İnsan kalmayacaktı Hint’te bile
Şafaktan başlayan yolculuklar olmasa
Nehirde külleri toplar mı o Hintli bilge

Bütün kör kuyularda biz, kör bakışlar bize
Bağışlayan biziz tüm günahkârları
Biraz faşist, biraz radikal, biraz kökten
Gibi sevimsiz, gibi korkutucu, gibi bilgisiz
Bir resim gibi çizdiler tüm resmimizi
Ateşi güle çeviren saf bakışlarımız için
Bir de çirkinleşmeyen yüzümüz hatırına
İkindi yağmurları yağar lekesiz

Eksik yanım budur itiraf ediyorum
Camla değişmişsem lütuf kokan rozeti
Plaketleri atmışsam en azgın köpeklere
Kırılıyor çünkü camın kalbi var
Sonra dağlarda türkü söylediğim
Eşkıya öyküleri dinlediğim
Aşktan ölümden yana şiir okuduğum üzre
Ne söylenirse doğrudur
Kimi zaman saklamışsam bir turna hasretini
Tankın altında kalan her müminden sonra
Yakmışsam birer birer kelimeleri
Sarmışsam tütünün en delisini
Çekmişsem içime derin derin
Yağmur yağıyorsa hala gözlerine şairin
Bilin ve bildirin nice mümin var yeryüzünde
Keder o ki hasret o ki sultanım
“İyi adamlar iyi atlara binip gittiler”
İyi atlara binip gelseler dayanamazlar
Bizim de hasretimiz derinleşir ham ervah arasında
Ey zamanın sahibi
Vel asr!


EVVEL ZAMAN/ Nurcihan KIZMAZ


Yeniden çocuk olmak vardı,
Yaşanmayanları yaşamak,
Aşılmayanları aşmak.
Yeniden sokaklarda koşmak vardı.

Eve geç kaldığında
Azarlanmak olsa da işin ucunda,
Tadını çıkarmak sokakların
Düşüp dizini kanattığında
Ağlamakla saklamak arasında kaldığında
Bir şey uydurup boşaltmak gözyaşlarını…

En güzel bahane Kemalettin Tuğcu kitaplarıydı.
'Oy benim yufka yürekli kızım' derdi babam
Bir de üstüne saçlarımı okşadı mı
Yarabandı olurdu diz kapaklarıma.

Babası olmayan bir komşu kızı vardı:
Öksüz Fatma
Düşünürdüm aklım almazdı
Babasız yaşar mı insan?
Oysa o da bizim gibi yer, içer, oynardı
Kim bilir belki de biz uykudayken
O gece boyunca ağlardı.

Şimdi benim yaptığım gibi
Belki rüyamda görürüm diye
Erkenden yattığım gibi.



KAPI / Fazlı BAYRAM

               


 ali dost’a








kapı
kutlu bir Cuma kapısı
kalu belada verdiği sözde bir adam
eşiğinde kapının
eşik dediysem iç eşik
eşiğin içerlek yanı
içilmiş çaylar belli ki vurulmuş söze
vurulup vurulup düşülmüş söze
Ali külü kalbime düşecek sigaranın unutma öyle sirkele

gölgemdir aydınlanan zemheri izli yüzünde
saçların incir yapraklarında yonca bile bile
öyle bir susuyorsun ki ali dost
patlayan kulaklarımızı karıncalar kemiriyor
parça pinik içimizdeki putlar sesinle
helvalar tuz kesiyor
sarp dağlılar
ve sevdalar kalıyor tertemiz
ellerin bunca müjdenin

beni tanımla gönlünde zerre olayım
nazar et en yok edici
ki var olayım
kutlu Cuma kapılarında
kendi sesim ol hüznünde erit gözlerimi

yankısı kördüğüm bu modernizmin
bu sana yalnız bana meydan boşlukları
sırma sahifeli mushafı bu mabedin
ya bas bağrıma bağrındaki kor yangını yanayım
ya bulduğum ıssız yollardaki her cevheri sen sanayım



ACININ TILSIMINA BAŞKALDIRMIŞ KARDELEN/Dr.Mehmet Akif ŞAHİN


Zamanın son rekatında
Aşkın ıskalanmış bir düşündeyim
Yitirdim 
El değmemiş tutkularımı
Güz gelmiş burçların ılık nefesine
Yağmuru yaralıyor
Elime bulaşan muştuların

Uzak bir denizi seriyor rüzgâr
Süzülüyor martı sesleri damıtılmış duygularımda
Sessiz bir gece
Öylesine bir gökyüzü
Bir vaktin artık saatlerinde
Gözyaşlarıma incinmiş bir mısra birikiyor

Günün değil
Gecenin kalbime bıraktığı boşluğu düşünüyorum
Güneşin göçebe ihtirasları ellerimde dimdik
Eğiliyor
Önümüze saçılmış bir mavi
Diz çöküyor
Akşamın gürültülü vaktine

Çıt
Düşse çığlığıma
Ürperirdi Kar yağan saçlarımın asaleti
Eşiğine dökülmüş
Kör vaktin daralmış ilmeğinde
Esrarını bağlıyordu gözlerim

Dayanıyor her gece
Keskin dudakların titrek soluğuma
Kargışlıyor ruhumun iklimlerini
İntiharımı besleyen rüzgârın ıslak soluğu
İlmek ilmek çoğalıyor

Yitik bir simyanın ağına düştüm
Örülüyor kederin kelepçeleri
Acı tınılarla birikiyor yazgımın ellerine
Umutlarımı kapatan bulutların fırtınaya karşı duruşu
Utanıyor gözlerinde
Şiirimi okyanusa mahpus eden
Kiralık bir hüzünle hücremde bekliyor aşk

Tutkularım
Düşmüş eşelenmiş yüzünün kuyusuna
Çakıl taşlarını sürükleyen gözlerinin buğusu
Hırpalıyor
Sırlara bulaşmış titrek ellerimi
Çarpıntıyı çağırıyor
Kırlangıcın dayanılmaz ıslığı
Tenha bir zamanın kıyısında bekliyorum

Kardelendir
Acının tılsımına başkaldırmış gözlerin
Karanlığı hançerleyen ışığın kıvılcımıyla
Özgür edilirdi aşklarım


ŞEHİR / Muhammet İbrahim BALCI


Şehir can taşırken avuçlarında
Çocuk yüzlü bir matem geziniyor
Kaldırımların özenle örülmüş saçlarında
Bir mezarın gölgesinde biriken toprak
Pınarların gözünden doğan suya hasret

Dağları sarstık güvensizliğimizle
Taş duvarlarla ağlaşır olduk
Ağaç dallarında kuşları sorar olduk
Heykeller büyüttük kendi ellerimizle
Sessiz ürkek bakışlar ile boyadık aynaları

Sözlerimiz gökyüzü boyunca hırçın
Yıldızlara haber salınmış durmayın kaçın!
Bir vakit doğdu yeryüzünde
Şehir can taşıyordu insan sızlıyordu
Şimdi bir karıncanın adımları gerekliydi
Şimdi bir damla su yeterliydi.
                                  

BEBEK GÜLÜCÜKLERİ/Hasan EJDERHA

 

Bir daha ağlamadan yorulmalı sana
Sonra bir sevda türküsü tutturmalı
Şam düşerken toplanacak ya melekler
Gıdıklayacaklar cümlesini bebeklerin
Gülücüğe kesecek sema ve yer.

Bir Ayasofya bir Kudüs
Durmadan uçacak güvercinler
Çizmenin içinde bir telaş
Vıngır vıngır kaynayan kurtlar
Birden açığa çıkacaklar.

Ve kokuyor, boğuluyor mu ne Avrupa?
Çizmeden akan irine bulanmış
Roma, Paris, Berlin ve Londra

Daha olmadı olacak olan, olmadı daha
Kahkaha içinde kalınca böğürür ya insan
İşte batı bu; duyulan en son kahkaha
Yoklasan yüreğini resim sana da açık
Anlayacaksın bu resmi kendini biliyorsan
Kalk şimdi! Masaya tekmeyi vur ve çık!

EL İZLERİ İLE HAVARYA / Hasan EJDERHA


El İzleri ile Havarya kardeş; ikiz kardeş.
“Havarya” Şiir Kitabı,
“EL İZLERİ” ise deneme…
Cafer KEKLİKÇİ’nin bu kitaplarına ikiz kardeş dememin sebebi; ikisinin de yayın tarihi Nisan 2015 olması. “ÜLKE Edebiyat” yayınlamış. “EL İZLERİ” 136 sayfa ve 45 yazıdan oluşuyor. “HAVARYA” ise 107 sayfa ve 32 “Cafer Keklikçi şiiri” var kitapta.

HAVARYA’da 32 “Cafer KEKLİKÇİ şiiri var” derken, bir şeyi vurgulamak istedim. Cafer KEKLİKÇİ’nin remz duruşunun şiirleridir yazdığı şiirlerin cümlesi. Farklı ve kendine has denilebilecek bir şiir poetikası var. Dolayısıyla da çok dikkati çekiyor şiir yapısı. Özellikle imgelerinin kendine has anlamları var. Kullandığı imge, genel olarak neyi çağrıştırıyorsa çağrıştırsın, asıl önemli olan o imgeye Cafer KEKLİKÇİ’nin yüklediği manadır. Kullandığı ıstılahlar tamamen bizden ve yerli; ama zaman zaman yeni söyleyişler, yeni şiir kurgusu ve imgelerindeki anlamların bütününün bize söylediği, yer yer şiirimizde ilk defa rastlanan, hatta aykırı denilebilecek ufuklarda kanat çırptığını, delişmen taylar gibi ufuklara doğru uçarcasına koştuğunu görürüz Cafer KEKLİKÇİ’nin.

Genç yaşında, gibi yapmadan, kimsenin taklidi olmadan kendi şiirini oluşturan bir şair Cafer KEKLİKÇİ. Mart 2004‘te TANINMA KORKUSU-Şiir (Şule Yayınları), Ocak 2007’de YASAK BÖLGE-Şiir (Lamure Yayınları), ve TAHAMMÜL ŞERİDİ-Şiir ise 2010 yılında Timaş yayınları arasında çıkmıştı. Şiirlerindeki söyleyiş çoğu zaman serttir, aykırıdır, dikinedir; belki zor okunabilir; zor anlaşılabilir ama hiç batmaz, rahatsız etmez. Anlaşıldığı zaman ise, tıpkı çıtırık cevizlerin uğraşa uğraşa çıkarttığınız içi gibi nefis tatlar ve rayihalar bırakır dimağınızda.

Cafer KEKLİKÇİ’yi çok yakından tanıyan birisi olarak şunu söyleyebilirim ki; Keklikçi inadına kendi farklı poetikasını ve şiir tarzını oluşturmuş bir şairdir. Bir sürü taklitçi, yalaka, kapçık şairlerin at sürdüğü bir sahada elbette dikine yürümeliydi. Elbette kendi ıstılahlarını oluşturup, imgelerine kendi manalarını yüklemeliydi… Mecbur olduğu bu hal, tepeden tırnağa derviş bir şairin vitrinini aykırı şiirlerin şairi görünümüne bürüdü. Ben Cafer Keklikçi’nin hal-i pür melali doğrultusunda açtığı bu yolu, aykırılığını, hatta öfkesini bile gönülden destekliyorum. Cafer Keklikçi beyazlara yaltaklanıp, onların gölgesine tenezzül etmedi. Zaten bu samimiyeti de kendi yolunun ve kendi şiir tarzının oluşmasına vesile oldu.

Cafer KEKLİKÇİ’nin “HAVARYA”sında nefis şiirler okuyacaksınız. Bir HAVARYA edinmelisiniz bence…

Gelelim EL İZLERİ kitabına: Bir şair nesir yazarsa, yoğun bir şekilde şiir mısraları ile karşılaşacağınız ve şiir tadını alacağınız bir yazıyı okursunuz. Cafer KEKLİKÇİ’nin “EL İZLERİ” kitabı tam olarak böyle… Bir solukta okudum kitabı. Sonra bazı yazılara yeniden dönüp tekrar tekrar okudum. Denemelerden birini burada paylaşmaya karar verdim ama “GÜNAYDIN TÜRKİYE” yazısında bir bölüm var ki canımı aldı doğrusu. Kıskanmadım ama çok imrendim Keklikçi’nin bu zept-ı rapt’ına. Bahse konu bölüm: “Günaydın cemaatin en yaşlı küçükleri; höbelekler, büyüklerin ayağını gıdıklayanlar, caminin avlusunda ezan okuyanlar” diye başlıyor ve  “ebcet ezberleyenler, elifba CD’si soranlar, on yaşında Yasin okuyanlar” diye devam ediyor. Sonra da yapacağını yapıyor Cafer KEKLİKÇİ.  Bir çocuk duasını yakalıyor. Çocukluğumuzda ettiğimiz yalın duaları; belki biraz köylü çocuklarının ettikleri duaları. Sonra şöyle bitiriyor: “Allah’ım bana bir kamyon ver diye dua edenler.” Canım çıktı, tam manası ile canım çıktı. Burayı “Allah’ım bana bir kamyon ver” ifadesini okuduğum an. Sanırım kalbim bir miktar durdu; fakat ne kadar süre durdu bunu bilmiyorum. “Allahım bana bir kamyon ver” Ne kadar tatlı, ne kadar büyük bir dua çocuk için; istenebileceklerin en zirvesi. Yanındaki çocuk cemaatten biri duysa belki şöyle itiraz ederdi: “Oğlum hemen o kadar büyük şeyler istenir mi?” İstenir. Kamga (çam kabuğu) yontarak araba yapan çocuklar, kocaman kamyonu Rabbinden ister.

EL İZLERİN’nde su gibi denemeler var, çetrefilli olanları da hatta Cafer KEKLİKÇİ’nin aykırılığını, öfkesini, cezbesini aynen yansıtan kelimelerin çoğunlukta olduğu cümlelerden müteşekkil denemeler de… Ama tamamını da okuyunca “ne iyi ettim de okudum” diyeceğiniz denemeler, yazılar, Hatta öyküler... Kitaba adını veren yazıyı sunarken, Cafer KEKLİKÇİ’yi de gönülden kutluyorum.

EL İZLERİ

Geçmiş çağlardan kalma; dağların yalçın yamaçlarında yer alan kayalardaki izleri bilirsiniz. Hiç değilse çocukluğunuzdan kalma bir anıda gözlerinizin puslu bakışlarında belirir; nefesinizin açıldığını hissedersiniz. Hayalinizde ne büyük kayalar yükseliyordur şimdi. Hele bir de üzerine çıkıp mavi gökyüzünü seyretmişseniz ya da bir nehrin geniş görüntüsünü ruhunuza işlemişseniz bu 'hayal' büyüdükçe büyür... Ama benim sözünü edeceğim bu değil! Sosyal yaşamdaki el izimizin izini sürsek nereye çıkarız acaba?

Elimiz nereye değse buruşuyor; sararmış dakikalar çıkıyor karşımıza. Yaşanmış bir andan yaşanmamış anlara zikzaklı geçişimiz sadece yanılsamadan ibaret değildir kanaatimce. Girintili çıkıntılı çizgide bir atmosfer dağılıyor her prizmaya. Her oluş bir çentik bırakıyor akıp giden zamana. Kalıcı veya geçici... Önemli olan çentik... İnsan için, kalıcı olması esas ve esaslıdır. Cirmi kadar. Her tarafı yakan ateşten ziyade bir kalbe düşen çıngı... Kendiliğinden mükemmel... Derin muzdarip...

İnsan seslerinden oluşuyor hayatımız. Bir ıssız sokakta ıssız bir ses akıp gidiyor; geniş bir zaman emiyor arsızca. Zaman emdiğini geri verse, ister miyiz? Bu çılgınca bir soru. Şu duvar emdiği sesleri kussa acaba ne çıkar ortaya. Taşların dili olsa da konuşsa der gibi oldu, ama öyle değil mi. Derin izler bırakıyoruz arkamızda seslerden yapılma. Bir kütle. İçi sarmaş dolaş. Veya salaş bir yüzey cızırdıyor. Parmaklarımızın arasındadır bazen öfke. Çıktı çıkacak. Hayır bastıralım. Elimizi öfkemize koyup bastıralım. Elimizi abdeste koyup bastıralım. Namaza duralım, isteklice. Hayatın namazına. İçimiz gümbür gümbür. Yeter ki sesimiz olsun. Rengimiz gelecektir arkamızdan. Özgün bir renk; çağla yeşili gibi. Ama nasıl?

Elimizin izinde renklerimiz de saklı değil mi. Her sesin bir de rengi vardır. Renksiz ses olmaz. Renklerin dili diyor maddeci bakış. Hayır, renklerin sesi demeliyiz. Ya da seslerin rengi. Tekil olacak. Sesimin rengi nasıl güzel kardeşim, örneğin. İçimizin ısısını veriyor mu? Isı ne şimdi?

Sosyal yaşamdaki bütün davranışlarımızın ayrı ayrı ısısı var. Her konuda. Isı olmasa tanımadığımız bir çocuğu nasıl sevebiliriz annesinin kucağındayken. Nasıl gülümseyebiliriz sokağımızdan geçen nur yüzlü aksakallı bir ihtiyara. Nasıl yol verebiliriz karşı karşıya geldiğimizde karşı cinsimize. Burada bir ısı var. İnsanlık ısısı. Bitimsiz cevher; hürmet uyandıran her noktacıklarında. Saygı demedim bakın, hürmet diyorum. Hürmet saygıdan daha sıcaktır. Hürmet ettiğimiz insanı aynı zamanda severiz. Saygıda zorunluluk var. Sevme olmaz çoğunlukla. Haliyle resmiyet söz konusu. Resmiyet ikiyüzlülüktür bir bakıma. Gerçeğini değil kabuğunu sunuyorsun karşındakine. Kabuk, yani çöp sepeti sermayesi… Sermayedarların ısı yoksunluğu bu 'sepet'ten kaynaklanır. Kabuğa yüz tutarlar. Kabuğa yüzsuyu dökerler. Oysa kabuk kabuktur sonuçta. Alınır satılır bir şey. Ticari hendese. Ama hürmet canlılıktır. Alınamaz ve satılamaz. Muhkem.

Her tarafı kabuk bağlamış birinden korkarız. Isı yoksunluğu soğuk akımda -cereyanda- kalmamıza neden olur. Nezle olmamız kaçınılmaz hale gelir; hastalanabiliriz maazallah. Kış günlerinde bunları söylemek bile, hem söyleyeni hem de dinleyeni üşütebilir. Ceketlerinizi iyi giyinin insan ısısızlığına karşı. Ceket sözcüğü bana hep sıcak gelir nedense. Mevsimlerden ilkbahardır her zaman. Şiir boyutu var galiba...

Elimizin izinden büyük kayalar yapabiliriz; sesimizdeki renge boyut verip ısıyı temellendirdiğimizde. İçimize bir koridor ayırdığımızda yaşamdan. Çitleri kaldırmadan ama yeni çitler icat etmeden hayata. Hepimiz bir duruma bağlıyız çünkü. Bir bağı olmadan yaşamanın 'ipi kopmuşluk' olur adı. Zeminsizlik. Derinleşememe hadisesi. Oysa önce zeminimiz olmalı; derinleşme arkadan gelecektir. Çitleri kaldırmadan derken, putları kırmama anlaşılmamalı bu. Ön koşulu kaldırırken yeni bir ön koşul konmamalı önümüze. Yaptığımız putları yeme komikliği... Yiyeceksek hiç yapmamalıyız. Çit bir korunakken, put bir tapınaktır. Maddeye ulûhiyet yüklenemez. Bizim, yalın bir hissedişle mesut olma göstergesi, bahse konu ettiğimiz. Sıcak bir el izi her şeyden önce. Tarihsel gerçekliğin 'sahne'sinde yer almak istiyorsak. Ki istiyoruz değil mi. İstemek, atılacak adımın ilk metresinin ilk santimidir. Cetvel ne peki, yani ölçüt; ses, renk, ısı; bütün bunlardan meydana gelen kütle; el izimiz...

Sokağa çıktığınızda el izinize dikkat etmelisiniz; belki de beni saran bu sıcaklık, sizin hayata kattığınız seslerin renkleriyle oluşuyordur. Kim bilir;  elinin izini geleceğe bırakanlardan biri de sizsinizdir. Ya da, bizim, geleceğe bıraktığımız el izlerimizin hayatıyla mukayyettesiniz. Bütün mesele yücelik görgüsüdür.



ÖZRÜM BİR ASA / Memduh ATALAY

 

Gece birdenbire ruhumu kaplar
Açılır önümde eski hesaplar
Nereye dönsem kıyamet uğultusu
Can telaşında can dostlar
Dünyanın bir çember gibi çevrildiğinde
Özrüm bir asa gibi tutunduğum
Denizi ikiye bölemesem de

Yaşamak ölüm gibi düşer biz neyiz biz
Her denemede aynı hüzün her kuyuda aynı ses
Çarşı pazar bir marka güvencesinde
Niçin üzerinden çekip alamıyoruz
Bu modern etiketi
İster çocuk ister kadın ister anne
Çiçekleri kuponlara değiştiler
Dolar gözlüm diyen genç aşığın
Hangi sureden hangi hatimden sonra
Takılırdı kalbi yerine

Kalbi bir beygir gibi sağa sola
Kadeh değil kalkan kalplerde eşya yükü
Şaraptan kaçtığınca sarhoşa lanet yağdırdığınca
Keşke konuşsaydık aşktan
Belki yazgısına bir vaha düşerdi ömrümüzün
Bir hırka giyerdik üstü nakış nakış
Baştan sona aynı kitaptan
Aynı soruların yer aldığı
Tekasürün ateş çemberinden
İçimizdeki kurumuş ölülerden geçebilirdik
Bir de gül büyütürdük
Anne toprağında burcu burcu
Peygamber terinden


MUSTAFA KUTLU ”TAHİR SAMİ BEY’İN “ ÖLÜMÜNDEN SORUMLUDUR! /Memduh ATALAY

Herkesin bir hikâyesi vardır, bir hikâyecisi de… Benim hikâyem “Ya Tahammül Ya Sefer” di. Biz bir fikre sevdalanmış Anadolu çocukları olarak “Dava Delisi Kerim”in samimiyetiyle coşuyor, ”ocağımızdan” yetişip de sıfatlarıyla mağrur, sıfatlarıyla mahkûm olan büyüklerimizin(!) davaya bel vermemelerinden dolayı “Murat Ağabeyin” o ulvi hüznünü yaşıyorduk.

Tahammül mülkünün viran olmaması için “Hem Tahammül Hem Sefer” çağrısıyla mukavemetimize yeni bir yol bulma çabasındaydık. Bulduk aslında yolumuzu: ayrılan, yalnızlaşan, acıları çoğaltan ama sürüden olmamanın gizli gururunu yaşayan zenci çocuklar olarak kaldık. Ta ki “mücahitlerimizin” iflah olmaz müteahhit, alperenlerimizin kara siyasa mağdurları olmalarını görene kadar. Vaktaki bu hezimeti yaşadık, bizim mukavemet alanlarımızda su almaya başladı. ”Hayatımızı Hakk’a uydurmamanın” yenilgisiyle tuzlu su içenlere mahsus susuzluğumuz; çok tevilli ricatlarla cephe gerisine çekilmenin sancısıyla sözden hayata şavkımayan kör ve bereketsiz bir kandilin loş ortamında kurduğumuz vatanların bir yanı istila edilmiş, bir yanında ise Osmanlı tuğrası asılı duruyordu.

Murat Ağabey’in yol arkadaşlarından umudu kesip tıkanıklığı yemek kitabıyla aşmaya çalışmasındaki hüzün, belli bir davası olanların millete ümit ettiği feyzi görmeyince ne denli mahzun, ne denli perişan kaldıklarına tanık olmakla tanıklığın acısına da giriftar olduk ki şairin dediği hale duçar olduk:”her tanığın iki yarası var şair iki yarası/bir anlamanın bir tanıklığın” hesabı bir hesaptı, bizim dürülen dava adamlığı defterimiz!

Şimdi Mustafa Kutlu’nun “Huzursuz Bacak”la geldiği noktada memleket meselelerinden sancılanan kahramanına yine toprağı göstermesi çok manidar. ”Bana rahmet yerden yağar“ diyen şairin hikmetine yol açan bu soyutlama Mustafa Kutlu hikâyeciliğinin ana noktasıdır.

Mustafa Kutlu her hikâyesinde soyutlama içerisinde, sade ve içten bir dille mesajı metne sindirerek okuyucuyu “hayatın içindeki” dile çağırır bu dille baş başa bırakır. Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı yine bu soyutlama başarısı içerisinde bana taşrada yaşayan sanat edebiyat tutkunlarının akıbetine çok uygun geldi. Oluşturduğu kütüphanesinin, bekârlığının, yalnızlığının, dergiciliğinin makes bulmaması kahramanımızın ölümüyle noktalandı. Taşrada nice sanat edebiyat sevdalısı var ki büyük şehirlerin eşiğinde beklediği büyük ve üstad bildiği sanatçılardan biri olmak istediği ve dahi bu istidadı taşıdığı halde yankısını bulmayan sesiyle muzdarip olarak şu fani dünyadan göçen az sanatçı yok herhalde.

Mustafa Kutlu da bir derginin başındadır. Az mektup almamıştır taşralı sanat tutkunlarından. Belki de tek şansızlığı taşralı olmak olan bu sanatçılar az şiir ve yazı göndermemişlerdir büyük dergilere.

Neticede okunmadan, karşılık bulmadan, elinden tutulmadan, yol gösterilmeden “sanatçı enflasyonu” tahkirine mahkûm olarak aynen cevapsız kalan Tahir Sami Bey gibi yalnızlıklarında boğulan, kendi sesini taşıyamaz hale gelen, bahtına küsen, yankısını bulmayan, sesinden bunalan nice taşralı sanatçıların ölümü Kutlu ve emsali dergicilere uzak değil. Bu sebeple benim hikâyecimi ihbar ederek dergi sayfalarının bu sanat tutkunlarının çalışmalarına da yer verir hale gelmesini temenni etmekteyim.