TARHANALIK YOĞURT / Hasan KEKLİKÇİ


Profesyonel tarhanacılık icat oldu olalı, tarhanalık yoğurdun kaçtan gittiğini de unuttuk Emmi. Hatta bu tarhana üretimi öyle bir hal aldı ki; köylerde bile sabah erken kalkan tarhana yapıp, firik satmaya başladı. Geçenlerde belediye otobüsü ile şehre gelirken, -bu cümleyi istersen bir daha oku Emmi- “belediye otobüsü ile şehre gelirken” Bizim Ahmet’le; koridorun sağ tarafındaki koltukta o, sol tarafındaki koltukta ben olmak üzere, yan yana oturarak geldik Maraş’a. “Oturarak” da önemli, çünkü otobüslerde oturacak yer bulmak herkese nasip olacak türden bir şans değil.

Uzun lafın kısası Bizim Ahmet de evde tarhana yapıp satıyormuş. “Bizim Ahmet” kim mi? Adı Ahmet olduktan sonra ne fark eder, bütün Ahmet’ler bizim değil mi?

“Tarhanalık Yoğurtlar Kaçtan Gidiyor Ehmede” –Ahmet Abi- dedim: Köyde 2,25 TL (YalnızİkiTürkLirasıYirmibeşKuruş), şehirde ise 1,75 TL (YalnızBirTürkLirasıYetmişBeşKuruş) olduğunu söyledi. Köyde normal yoğurt 2,50 TL (YalnızİkiTürkLirasıElliKuruş)’tan alıcı buluyormuş. 50 kg döğmeden, 47 kg tarhana çıkıyormuş. Ha, sen götürür adama 50 kg döğme, istediğin kadar yoğurt, istediğin kadar kekik teslim edip, “al bunları bana tarhana yap” dediğin zaman, Ahmet senden 300 TL (YalnızÜçYüzTürkLirası) para istiyormuş. Şimdi diyeceksin ki; ne gereği var bu kadar rakamın, hesap bilgisinin? Var… Hem de çok gereği var Emmi. Hani “Dünya dua üstüne” derler ya, aynı zamanda dünya rakamlar üstünedir de. Dünya 1 (Bir) sarı öküzün boynuzları üstünde durmuyor mu?

Dünyanın sarı öküzün boynuzlarının üstünde durduğu zamanlardı Emmi. Köyde kesilen kurbanların ve binde bir de olsa, kurban dışındaki küçükbaş hayvanların derileri yüzülürken çok aşırı özen gösterilirdi. Deride en ufak bir delik olmaması gerekirdi. Deriler, hayvanın boğazından kasığına karnı yarılarak değil de komple tulum çıkartılırdı. Hayvanın derisi, etinden daha değerliydi senin anlayacağın.

-“Kalkın… Kalkın… Üstünüze gün gelir şimdi.” Anamın sesini duymamla üstümden yorganı atmam bir oldu Emmi. Gözlerimi açtığımda ortalık hala karanlıktı, koyakları aydınlatan ne bir ay ve ne de güneş ortalıkta yoktu. Esasen anam ne kendisinin ne de bizim üstümüzde hiçbir zaman güneş görmemişti. Onun için güneşin ayaklarımızdan mı, başımızdan mı geleceğini bile bilmez. Ama bu sabah erken kalkmamız gerektiği için, biraz daha erkence davranmıştı. Bizim evler genelde bir katlıydı, yerden yapma senin anlayacağın, çullarımız direkt toprağın üzerinde seriliydi Emmi. Kışın; akrepler, yılanlar, omarcıklar –tarantula- ve fareler bir şekilde bir yerlere gider kaybolurdu ama yaz geldi mi, yılanlar toprak damı havada tutan ağaç ve çapkıların -ağaçların üzerine konan ortalarından yarılmış odun parçaları- arasında fare arar; kerpiç duvarların ve toprak zeminin hemen her yerinden bir zehirli böcek çıkar; çoğu zaman bir fareye saldıran yılan hedefi şaşırtıp yere, çulların üstüne düşerdi.

Ben akşam dedemgilin çardağında uyumuş, sabah yine dedemgilin samanlık damının üstünde uyanmıştım. Yaz boyu anam yataklarımızı oraya sererdi, nerede uyursak uyuyalım kucaklayıp yatağımıza getirirdi. Samanlık damı, yüksek bir yer olmamasına rağmen bizim evin içinden daha güvenliydi çünkü.

Çorba leğeninin başına oturup tahta kaşıklarımızı elimize aldığımızda babam eşekleri yemlemiş, yaylaya götürülecek eşyaları ve içi yoğurt dolu yannıkları, hayvanlara yüklenmek üzere hazır etmişti bile. Güneş?.. Güneş hala ortada yok Emmi. Anam bizi uyandırırken hep “şimdi güneş doğar” derdi fakat güneş hep biz kalktıktan sonra doğardı. Her gün güneş bizden çok uyurdu. Birkaç gün önce ayı yutan evren, –büyük yılan- kim bilir bugün de güneşi mi yutmuştu? O zamanlar ay tutulduğunda ay’ı bir evrenin yuttuğu söylenir, büyükler evlerdeki dolu silahları havaya doğru sıkar, biz çocuklar ise, boş tenekelere değneklerle vurarak gürültü yapardık. Bizim gürültümüzü duyan evren korkup, ay’ı bırakıp kaçardı... Öyle…

“Yannık” dedim de Emmi o laf yarım kaldı. Bin bir özenle elde edilen hayvan derileri önce tuzlanır, üzerindeki kılların kolay çıkması için birkaç gün bekletilir. Artık ne zaman elle yolunacak duruma gelirse, derinin yüzeyini kaplayan kıllar bir güzel temizlenir ve daha sonra; çul, çuval, çorap, kolan, örme –sırtta yük taşımaya yarayan kalın ip- gibi eşyaların yapımı için saklanır. Derinin temizleme işi bittikten sonra ayakları ve kıç tarafı; bal mumuyla mumlanmış köşker ipi ile, biz –deriyi delmeye yarayan ucu sivri demir- ve özel olarak yapılmış olan yannık iğnesi ile dikilir. Dikilmiş olan ayaklar geriye doğru katlanarak tekrar dikilir veya sağlam bir şekilde bağlanır. Bu şekilde yapılıp sadece boğaz kısmı açık kalan deri, kimi köylünün yannık, kiminin tulum, kiminin tuluk dediği, senin “kırba” diye bildiğin içinde sıvı muhafaza edilen kaplar haline getirilir.

Bahar gelip keçilerin sütleri çoğalmaya başladığı zaman, herkes adeta evdekilerin boğazından keserek, yapmış oldukları yoğurdun büyük bir bölümünü bu tuluklarda biriktirirdi. Yannık ya da tuluğa yoğurt koymak da öyle kolay bir iş değildir Emmi: Evvela kurumuş olan tuluğun ağız kısmı suyla ıslatılır. Sonra sıkıca bağlanmış olan ipi çözülür, tuluğun içindeki havanın bir anda çıkıp, içerideki yoğurdu dışarı atmaması için bir elle ip çözülürken, öbür elle dışarı çıkacak hava miktarı ayarlanır. Hava çıktıktan sonra yoğurdun yüzünde birikmiş olan su, yoğurt bulandırmadan dışarı akıtılır, tuluk sol kolun altına alınıp, köylünün boğazlağa dediği, huni tuluğun ağzına yerleştirilir. Evdeki en küçük tasla o gün evden artan yoğurt tuluğun içine boşaltılır ve tekrar şişirilip havası kaçırılmadan ağzı bağlanıp yerine yatırılır. Böylece hemen her gün suyu alınarak yoğunlaştırılan yoğurdun hem bozulması önlenmiş olur ve hem de küçük bir kapta daha çok biriktirilmiş olur.

Yaylaya gidecek herkes toplandı. Babam içi yoğurt dolu dört yannığı iki eşeğe, yiyecekleri ve yaylada yayılacak ayranların konacağı boş yannıkları da bir eşeğe yükledi. Kalan son eşeğe bibim bindi. Yahya’yı ve Elifi de kucağına aldı. Eşekler önde biz arkada, günü henüz ışımamış bir sabah vaktinde yaylanın yolunu tuttuk. Hep güneşten şikâyet ediyorum da Emmi; bizim köyde güneş ışıklarını batıdan gönderir üzerimize. Güneşin ilk ışıklarını karşı dağlar alır, sonra dağın tepesinden ta aşağıya Ceyhan Nehri’ne kadar iner. Oradan tekrar bizim köye yukarı çıkar.

Biz; Orta Belen’i geçip, Belen’deki Konak Taşı’nı geçinceye kadar, karanlık dağılmaya başladı ve yolumuz da iyice seçilir duruma geldi.

Dikkat edince bir şeyi daha seçtim Emmi; büyükler birbirine fark ettirmeden, bir bahane ile dönüp tekrar Konak Taşı’na baktılar...


AŞKI TATMAK / Hatice ÇİMEN


Gece, güneşin yokluğunda içinde kaldığımız derin karanlık. Gündüzün hırsla atılan adımları bitmiş, doymak bilmeyen açlıkları biraz olsun dinmişti. Düşünmeden konuşulan sözler artık susmuş, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Şimdi dinlenme vaktiydi. Günün kimi acı, kimi tatlı bütün yaşananlarını silip atma vakti!

Hayır, hayır!

Aslında silinemezdi o yaşananlar, derin hatıralar olarak kaydedilmek üzere biriktiriliyordu. Uykumuz bunun için kısa bir dinlenceydi. Hiçbir ses, hiçbir görüntü, hiçbir sezgi unutulamazdı. Aksine bazen sadece küçük bir anı olarak kalıcı yerini alır, bazen de zihnimizde çılgınca birleşerek dans eder. Öyle olur ki uykuya dalınca dinleneceğimizi zannederken gece boyu o gösteriyi seyrederken yorulmuş buluruz kendimizi. Üç saniyede üç bin âlem gezeriz. İçinde bizim de oynadığımız kendi kısa filmimiz, rüyalarımızdan bahsediyorum.

Her gece istisnasız gördüğümüz söylenir. Kimini unuturuz, kimini hatırlarız. Kimini de hatırlamayı çok isteriz ama bir türlü gelmez aklımıza. Uyanınca akıl hatırlamaz, çünkü yetkin değildir. Sadece hissettiklerimiz kalmıştır. Ne kimseye anlatabiliriz ne de hissettirebiliriz. Damağımızdaki o mayhoş tatla kalakalırız. Erik gibi mi desem, limonlu çay gibi mi? Öyle bir tat işte… Çay, evet çaya benziyordu tadı! Şekersiz çaya!

-Çaylar hazır!

Mutfaktan gelen bu sese kulak verdi. Tepsiye dizilmiş sıra sıra bardaklar. Bir tepsiye ne kadar sığdırılabilirse o kadar doldurulmuştu. Sinirlendi, niye bu kadar çok bardak vardı ki? Üstelik dudak payı da bırakılmamıştı. Nasıl dökmeden taşıyacaktı bu tepsiyi? Kim dolduruyor bu çayları diye düşünerek semaverin başındaki kişiye bakmak için eğildi. Buna bile fırsat verilmeden tepsi tutuşturulmuştu eline. Uzun ve ince bir koridordan salona doğru yavaş adımlarla yürüdü. Tüm dikkatini çaylara vermişti. O sırada tanıdık bir ses çalındı kulağına… Öyle bir ses ki başka alemlere taşıyan bir makamdan. Yaklaştı o sese doğru. Yaklaştıkça terledi, terledikçe titredi. İçinde tomurcuklanan bu hayranlık kim içindi? Alnında biriken damlacıklar çaylara düşüyordu, engel olamadı. Makam mı terletmişti onu yoksa çayların yüzüne vuran sıcağı mı?

Bu kadar çayı taşıması kolay değildi. Kaynamış çayın buharı gözlerini bulutlandırmıştı. Sakince salona girdi. Salonun girişinde, tam karşısındaydı neyzen! Ciğerinden gelen nefes, nasıl yüreğinden akabiliyordu? Parmakları ahenkle açılıp kapanırken, eğilmiş başıyla incitmekten korkar gibi öpüyordu neyini. Gözlerinin bulutundan neyzenin yüzünü seçemedi. Bu kadar dikkatli bakmamalıydı. Zor da olsa bakışlarını indirdi. Defin sesini yeni fark etmişti. Ney ve Def… Aşina olduğu bir eserde birleşmişlerdi. Ötme Bülbül… sözlerine kulak verdi.

“İsmi Sübhan virdin mi var
Bahçelerde yurdun mu var
Bencileyin derdin mi var
Garip garip ötme bülbül”

Kanatlarında gökkuşağını taşıyan o yanık sesli bülbül de gelmişti. Pencerenin pervazında esere eşlik eder gibi ötmeye başladı. Bu musikiyle demlenirken elindeki tepsiyi hatırladı. Sahi çayları kime getirmişti? Kafasını kaldırdığında bir dergâhın dost meclisinde olduğunu fark etti. Vakarla taşıyarak çayları uzattı. Ama heyecanını gizleyemiyordu. Elleri titriyor, tepsideki bardakların şıkırtısı duyuluyordu. Kalbinin ritmi Defin ritmine karıştı.

“ Yunus vücudun pak derken
Cihanda mislin yok derken
Seher vakti Hakk Hakk derken
Bizi de unutma Bülbül”

Bülbülün garip sesi, neyin yanık sesiyle birleşti. Kalbi her çırpınışta Hakkı zikrediyordu. Günahlarına derin bir pişmanlık duydu. Kırdığı kalpler, şimdi kendi kalbini kanatıyordu. Ateşle doldurduğu heybesini hatırladı. Gözlerinin buğusuyla mutfağa koştu. Kaçmak istedi günahlarından, ama olmadı. Hıçkırıklara boğuldu. Gözlerinden akan yaşlar kalbini yıkadı, yıkadı… Affedilmeyi istedi.

Çaylar… Çayları unutmuştu. Telaşla doğruldu ve tekrar bir tepsi çay aldı eline, yarı koşar adımlarla ilerledi. Dervişlere çay yetiştirmeliydi. Dost olmak için dosta hizmet gerekti. Hacer misali umutla gitti geldi, gitti geldi. Daha kaç defa mutfakla salon arasında koştu bilinmez. Artık son makamda üfledi neyzen;

“Bilirim âşıksın güle
Gülün halinden kim bile
Bahçedeki gonca güle
Bir de sen dert katma Bülbül “

O ince koridorda yürürken neyi üfleteni görmeden neyzene hayran olmuştu. Neyzenin gülü zannetmişti kendini. Defin sesiyle irkilip dost meclisin görünce, kalbine düşen derdin neyzenin aşkı olmadığını anladı. İçinde tomurcuklanan gül, bülbülün aşkıyla büyüdü, büyüdü… Dikenleri kanattıysa yüreğini, gönül gözü açılmıştı artık. Bu gözlerle bülbülü tekrar görmek istedi ve başını pencereye çevirdi. Ama güçlü bir kanat sesiyle birden irkildi.

Sırılsıklam olmuştu yastığı. Gözyaşları terine karışmıştı. Kulağında ezan sesi, yüzünde seher vaktinin serinliği vardı. Damağında garip bir tat, tuzlu, limonlu çay tadı. Kalktı yatağında doğruldu. Hatırlamaya çalıştı rüyasını, ama yok! Aklı kâfi gelmiyordu. Hiçbir şey görmemiş olamazdı. Peki ya hissettikleri? Ezelde sorulan o soruyu düşündü.
 “Ben Sizin Rabbiniz Değil miyim?”
“Evet! Şahit olduk ki Sen bizim Rabbimizsin!”

       Kuran’ın bildirdiğine iman etti ve muhabbetle yanan yüreğiyle secdeye kapandı. “Onlar (o muttakiler ki kesinlikle ve içtenlikle) gaybe (görmedikleri ama varlıklarından asla şüphe etmedikleri gerçeklere) iman edenlerdir, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”      (Bakara Suresi 3. ayet )





MEHMET GÜLSU VE O'NUN GÜLDEN YÜREĞİ / Hasan EJDERHA


Hani birini tanırsınız ve neden daha önce tanımamışım bu ağabeyi dersiniz ya! İşte Mehmet Gülsu hocam tam o adam. Tepeden tırnağa kadar bir gül adam ve tepeden tırnağa kadar ihtişamlı bir dağ. Gül yüzü, gülden yüzü ile yiğitliğin duruşunu birlikte taşıyan ve cümle güzel hasletlerin en çok yakıştığı adamdır Mehmet Gülsu. Esasına bakarsanız hocam derken, Mehmet Gülsu ağabey ifadesi de beraber geçiyor yüreğimden. Çünkü O tam bir ağabey, bir dost, bir kardeştir de hocalığının yanında.

Onu tanıdığımda Kahramanmaraş’ın meşhur Kara Lisesinin edebiyat öğretmeniydi. Ben onu zarif yüreği, bağlaması ve ilk defa ondan duyduğum türkülerimizle tanıdım. Fikir, kültür, sanat, edebiyat, dervişlik ve gönül talimi dersleri aldık ondan. Lisede hocam olmadı ama; sokakta, kültür mahfillerinde ben ve akranlarımın gönül talimi hocasıdır O.

Gönlümüze değen, Müslüman türkün şah eserlerinin ve şah metinlerin uzmanı ve gönülden gönüle taşıyıcısıdır O. Eski bir dergide çıkmış bir şiiri veya nefis bir denemeyi saatlerce oturup konuşabilirsiniz onunla ve vaktin nasıl geçtiğini bilemezsiniz bile. Meselâ tarihî ya da edebî bir romanda geçmişte okuduğunuz bir bölümü veya diyaloğu o günkü heyecanı ile yeniden konuşabilir, uçacakmış gibi olabilirsiniz. Daha da ötesi mesela ikimiz bir araya gelip, geçmişte okuduğumuz herhangi bi romandan veya Mustafa Necati Sepetcioğlu’nun romanından, Yıldırım Beyazıt’ı, Doğan Bey’i, Alanur kızı, Kılıç ustaları ve Alpleri coşup çağlayacakmış gibi konuşup, sonra da bir gece yarısı sultanın haçlı ordusunun ortasından geçip, kalenin burcunda bekleşen kale sakinlerinin burnunun dibine kadar gelip; “Bire Doğan! Bire Doğan!” diye seslenmesini dillendirip, sonra da Doğan Bey’in “Sultanım ne işiniz var burada tek başınıza” demesiyle sultanın; “Alanur gelinden bir çorba alacağım vardı onu almaya geldim” bölümünü de dillendirdikten sonra oturup ağlayabiliriz. Ya da “Sular başın vurur taşlara” ve “Daha senden gayrı âşık mı yoktur” türküsünü dinleyip coştuktan sonra, adeta çıkıp gökyüzüne, bulutların üzerine oturup, gözyaşlarımızı bulutların yüklendiği yağmurlara karıştırıp, gönderebiliriz tekrar yere. Hülasa-i kelam. Ben gönlümü yenilemek istediğim zamanlarda, onun geçmişte altını çizmiş olduğu, vurguladığı bir diyaloğu hatırlarım. Hatırlayınca da ne kadar kirlendiğimin farkına varır kendimi o metinler ile yur, aklanıp paklandığımı hissederim.

Edebiyat hocalığından emekli oldu Mehmet Gülsu hocam. Lakin türküden, kitaptan emekli olmadı. Hâlâ türkü ile hemhal. Kitap ile hemhal ve nefis edebi metinlerle hemhal.  Biliyorum ki o ne türküsüz, nede kitapsız yapamaz. Derviş bir gönülle güzel kitapların sayfalarında gezinmek ne güzel. Sokakların kirlendiği, insanların maddi menfaatlerin peşinde koştuğu, en umulmadık yerlerde bile insanların borsa, para, altın, döviz konuştuğu bir ortamda kitaplarla türkü ile hemhal olmak nasıl bir yiğitliktir…

Mehmet Gülsu hocam esasında Ali Hocam ve Muzaffer hocamların ahbabı; bize onlardan yadigâr. Onların vesilesiyle tanıdık bu güzel adamı. Şimdilerde bin iki yüz kadar türküyü bir araya getirmiş ve “bu türküleri sizlere ulaştırmam lazım” dedi de bir telefon konuşmamızda; hepimiz heyecanlandık Mehmet Gülsu Hocamın seçtiği türküleri bir an önce dinlemek için.

Fakirin yazdığı bütün hikâyeler ve romanlar, onun bize kazandırdığı hassasiyet ve bakmayı öğrettiği o nezih pencereden bakarak yazılmıştır. Bizim insanımızı, bize dair olanı yazma hassasiyetini Mehmet Gülsu hocanın o coşkun ve hassas yüreğinden talim ettik biz. O’nun bize kazandırdığı güzellikler hep var olacak ve bizden sonra gelecek nesillerde de yaşayacaktır. Ömrüne bereket Mehmet Gülsu hocam. İyi ki varsın ve iyi ki sen bizim Mehmet Gülsu Ağabeyimizsin.




HASRET / Fatma Yasemin Sarı



Gönül bağımın goncası
Oğulların ortancası
Hasretliğinin sancısı
Elime sazı aldırdı

Sen gideli halim nice
Dağlanırım gündüz gece
Adın dillerde üç hece
Aşığı meşke daldırdı

Tadın bal ile tartılmaz
Kokun parayla satılmaz
Kelâm ile anlatılmaz
Sözü kenara kaldırdı

Hüsnü ahlakına hayran
Yaradan mevlaya kurban
Yokmuş ayrılığa derman
Lokman'a saçın yoldurdu

Arada gel yüzün görem
Şol yareme merhem sürem
Gülüşünden güller derem
Bülbüller çile doldurdu

Ben yazayım sen tellendir
Garip gönlümü dinlendir
Ne geliyorsa O'ndandır
Ol deyince Hâk oldurdu




ÇEŞM-İ AHU / Sefa DOĞAN



Gözlerin kalbimin karanlığına doğan bir şems misali
Bahr-ı safaya daldıracak kadar derin
Mah-ı nev misali aydınlığını esirgemez
Tesiri bin yıl doğmasa da geçmez
Ey benim canışikar mahbubum

Sen yok musun ey canhıraş
Kirpiklerinle parçaladın yüreğimi
Bahr-safya daldım diye övünürken
Baran-ı belaya dalmışım dilhanem
Neva etmez olmuşum sevinircesine

Bana sen olmuşsun bir mifatu kalb
Nihanca seni seven  biriyim
Seni sevdiğimi ifşa-i arz edemez haldeyim
Sana karşı üftade bir kul olmuşum
Kalbimdeki taht-ı gaht ta
Vuslatım dar-u ukbeye kalmasın...



KARTAL FATMALI YOLUNDA -II / Hasan KEKLİKCİ

"Keklik seken kayalar sokaklara düşmesin
Örtün sokakları, örtün üşümesin"
Hasan Ejderha/

Elimizde bir kürek ağzımızda envai çeşit lafla tekrar yol ayırımına doğru inerken, akla hayale gelmez bir iş oldu Emmi: Bir an duraklayıp yoldaşımla birbirimize baktık, kar ve tipinin müsaade ettiği ölçüde. Fakat dikkat edince gördüğümüzün gerçek olduğuna inandık. Görünen şu ki; Zeytindere Köyü tarafından bizim olduğumuz tarafa doğru bir kepçe geliyor. Gerçi buna “geliyor” demekten ziyade, “gelmeye çalışıyor” demek daha doğru olur. Öyle ki önündeki kova on metrede doluyor, onu bir tarafa atıp tekrar ilerlemeye çalışıyor.

            Fatmalı yol ayırımında kepçenin operatörü bizi fark etti. Canımızı kaptık Emmi. Bir koşuda makinenin yanını bulduk. Birimiz bir tarafından, birimiz öbür tarafından açılan kapılardan içeri girdik. Hâl hatır sorma faslından sonra: “Sabahtan beri Kale’den buraya kadar ancak gelebildim. Mazotum azaldı. Belediyeye gidip tekrar mazot alacağım. Beraber gidip gelelim.” dedi operatör arkadaş. “Hay hay.” Bu tepenin başında, bu tipinin önünde durmayalım da neresi olursa olsun bizim için.

            Öğlen on iki yarım gibi Kale’ye doğru yola çıkmıştık. Geri bulunduğumuz yere saat üçten sonra ancak gelebildik Emmi. Kepçenin gelirken açtığı yolun birçok yeri geri kapanmıştı. Ve biz hem giderken ve hem de gelirken yolu aça aça gidip geldik. Belki okuyuculardan “Çok yoğun bir karda üç küsür saatte gidilip gelinen, hatta kepçeyle gidilen bir yol iki cümle ile mi anlatılır, bu kadar zaman nasıl geçti.” diye aklından geçiren, merak eden olur. Bu şekilde düşünen dostların da merakını gidermek için, merak etmeyen dostları sıkmadan kısaca anlatıp bitirelim o üç saatlik zamanı da Emmi: Kale’ye varınca operatör arkadaş, “Ben gidip yakıtı alayım siz de bizim evde bir müddet dinlenir, üstünüzü kurutursunuz.” derken daha lafını bitirmeden, yol kenarında bir evin önünde durdu. Bir iki düdük çaldı ve pencereden bakan birine bizi işaret edip gitti. Kapıyı açan ev sahibinin “Üzerinizi içeride temizlersiniz.” demesine rağmen, içeri girmeden kapının dışında üzerimizdeki karları silkeleyip temizledik. Dört oda bir salon; dış duvarları boyasız, iç duvarları kireç badanalı, yerleri karo döşeli evin ilk odasına girdik. Paltolarımızı ceketlerimizi çıkartıp sobanın başına getirilen sandalyelere serdik. Sonra gösterilen yer minderlerine oturduk. Bir müddet sonra önümüze bir sofra serildi. Az sonra da evin hanımı içerisinde; yağda yumurta, yoğurt, pekmez, yeşil soğan ve yufka ekmek bulunan bir siniyi sofraya; yeryüzüne indirilen bütün tebessüm, memnuniyet, huzur, kerem, cömertlik, hürmet, saygı, izzeti de odanın boşluğuna bırakarak bir kenara çekildi. Yoldaşımla birlikte ev sahiplerinin yüzlerindeki memnuniyet ve göstermiş oldukları izzet ikramla rahatlamış olarak, gıylı gıpılı oturduk sofranın başına…

Şimdi diyeceksin ki iki tabak yemeğe bu kadar temenna neyin nesi? Tabii ki Allah’ın verdiği nimeti övmek lazım ama ben yemeğe temenna etmekten ziyade sana; ev sahiplerinin güzelliğini anlatmaya çalışıyorum Emmi. Ama gel gör ki bu güzelliği anlatacak ne kelimem ne de getirecek dilim var. Sen de bilirsin ki nice insanların önüne nice kaymaklar, ballar konmuş, ağızlarından yedikleri burunlarından getirilmiştir.

         Evde geçirdiğimiz yarım saat kırk dakikayı saymazsak, üç saattir kepçenin içerisindeyiz. Fatmalı yol ayırımından şehir tarafına doğru elli metre ancak gelebildik. Telefonum çaldı. Arayan Halil Abim. Esasen sabahtan beri en az on defa görüştük. Maraş’ta gitmediği yer aramadığı daire kalmadı. Ama bu son telefon bizi tekrar hayata bağladı. Anlattığına göre kendisinin ve şehirdeki “salâhiyetli” dostların gayreti ile bir greyder bulmuş. Kendisi de Doktor Mehmet’le greyderin arkasına düşmüş bize doğru geliyorlarmış. Önsenaltı’nı geçmişler. Greyder bir kürek vurup geliyormuş. “Çok sürmez.” dedi.

Sonra da öylesine soruyormuş gibi

“Üşüyor musun.” dedi.

Tipinin sabahtan beri durmadığını ama biz aracın içinde olduğumuz için rahat olduğumuzu söyledim, bundan önce her aramasında söylediğim gibi.

           
         Saat akşam beşe doğru yolun mezarlığı ikiye böldüğü yerden bir ışık göründü. O anda da telefonum çaldı. Arayan Halil Ağa. “Karşımızda b.k böcüğü gibi kar loğlayan –yuvarlayan- karartı siz misiniz?” dedi gülerek. Kapatırken de “Ede üşüyor musunuz?” demeyi ihmal etmedi.

          Üşüyoruz abi. Yaklaşık dört saattir her yanı demir olan bu iş makinesinin içerisindeyiz. Her an, her saniye, her dakika içeri rüzgâr giriyor. Üzerine bastığımız zemin aşağıdan aldığı soğuğu ayakkabılarımızın tabanına, o çoraplarımıza, o ayaklarımıza, o da iliklerimize kadar gönderiyor. Makinenin arka tarafı ön tarafına göre daha açık, dışarıdan aldığı rüzgârı, paltolarımıza, o ceketlerimize, o ... iliklerimize kadar gönderiyor. Makinenin içi bir kişinin oturup sağında ve solunda bulunan levyelerle önde ve arkada bulunan kepçeleri hareket ettirerek taşıma, kaldırma ve iteleme işleri için tasarlandığından operatör dışında, traktörlerin büyük tekerleklerinin üzeri gibi bir başkası için oturacak yer yok.  Ayakta durduğumuz yerin yüksekliği, ortalama bir insan boyundan belki de kısa insanların bile boyundan kısa olduğu için; ya dizlerimizi, ya belimizi, ya da boynumuzu bükerek ayakta duruyoruz. Bir tarafımızda levyeler bulunduğundan, bir yerlerden tutmak için birer elimizi kullanabiliyoruz yoldaşımla. Tam dengeli durma imkânı olmadığı için, araç kovasını doldurup geri çekildiğinde çoğu zaman kafamızı tavana çarpıyoruz. Zaman zaman diğer elimizi aracın tavanı ile başımız arasına koyduğumuz da oluyor. Ancak elimizi ateşe sokmuş gibi hemen geri çekiyoruz. Çünkü tavan hem rüzgâr alıyor ve hem de üzerinde bulunan karlar donmuş durumda. Ve makine müthiş derecede gürültü çıkartıyor.

      Saat beşte gördüğümüz ışık hala yerinde duruyor gibi. Bizde de bir ilerleme yok; üzerinde bulunduğumuz aracın arka tarafını aydınlatan lambanın ışığında, tamamı karın altında kaybolan kartalın leşine dikmiş olduğumuz küreğin, dışarıda kalan bir karışlık yerine bakıp duruyoruz. Ve üşüyoruz. Ben neyse yetmiş beş kilo civarındayım, seçim öncesinden kalma bir miktar yağ bile var vücudumda. Yoldaşım. Darasını almadan kaputuyla, ceketiyle tartsan bile elliyi bulmaz. O benden daha çok üşüyordur. Derisine gelen soğuk; kemiğine, oradan direkt iliğine işliyordur.

        Ve telefonum çalıyor. “Üşümüyoruz abi.” diyorum.

     Saat altı gibi beş saattir başında dikildiğimiz dostla vedalaştık. Herhangi bir kazaya meydan vermemek için greyderciye kartalın gömülü olduğu yeri gösterdik. İçerisinde Çorum kaloriferi çalışan araca bindik.

        Çenemizi kontrol edip konuşamıyoruz, tüm vücudumuz zangır zangır titriyor.

         “Örtün sokakları örtün, üşümesin.” Emmi.


  


KALDIRIMLAR ÜSTÜ BEDEN / Musa YILDIZ



Hüzünler kirli efkârlar yalancı bugün
Palyaço ağlamıyor nedense bu akşam
Kaç kardeş katiliyle güldüm
Kaç geceye tuzak kurdum.
Ceviz kokusu rehavetinde
Kitapsı sevgililerle
Kurulu darağacının altında
İpini ben çektim,
Son masumiyetimin.

Bir oyma sandığın ışıltılı nakışlarında
Şavkın yorarken gözlerimi
Uyku sersemliğinde
Yargının son kelimesini sıkıyorum
Kaldırımlar üstü bedenime

Şarap mevsimi geçti diyor Ferhat
Bir çay kokusu/reyhası girerken nefsime
Sorguluyorum
Zamanın uç noktasını
Tatlı bulaşmış ellerimde


Nisan / 2000 / DENİZLİ




HAYAT MACERAM / Ali Küçükkürtül


Karac'oğlan'a selam...












İlkönce ruhumu yarattın beli,
Ademin gözünden gördüm ezeli,
Havva anam idi cennet güzeli,
Onlarla dünyaya indirdin beni.

Yurdum oldu dünya denilen küre,
Nuh'un gemisinde gezdim bir süre,
Babamın belinde oldum usare,
İkinci cennete gönderdin beni.

Anama yük oldum dokuz ay boyu,
Ebenin elinden dökündüm suyu,
Karnımı doyurdu ak sütlü kuyu,
Cevizden beşiğe bindirdin beni.

Emrin ile zor yürüdüm tembeldim.
Akıl verdin benden büyük laf bildim,
Anamdan, babamdan gamları sildim,
Onlarla sevgiye kandırdın beni.

İkisinde koşar oldu dizlerim,
Beş yaşında meşhur oldu sözlerim
Sekizinde gurbet gördü gözlerim,
Gariplerle bile andırdın beni.

On ikide sıla özlemim bitti,
On üçte sabilik elimden gitti,
Zalim nefis ruhum perişan etti,
Gençliğin tahtına kondurdun beni.

On dokuza varıverdim habersiz
Maişet yükünü çektim semersiz,
Frengistan'da hasta oldum umarsız,
Gösterdin hatamı sindirdin beni.

Yirmi üçte dünya evine girdim,
Yirmi beşte evlat sevgisin derdim,
Yirmi yedi oldu Sultan'a erdim.
İkinci gençliğe bandırdın beni.

Otuz üçüm cennet misali ettin,
Otuz beşte yetimliği bellettin,
Kırka kadar boz dağları yol ettin,
Yirmi yıl köylerde sündürdün beni.

Kırkında peygamber yaşına erdim,
Kır birinde Medine Mekke'yi gördüm,
Kır beşinde ömrüm yoluna serdim,
Yağdırdın, sel ettin, dindirdin beni.

Ellide altmışta sürer hizmetler,
Altmış üste insan ölümü bekler,
Bilinmez ömüre belki kırk ekler,
Kader çıkrığında döndürdün beni.

Yetmişinde torun torba belledim,
Sekseninde akranlarım yolladım,
Doksan oldu erkekliği külledim,
Ateş ettin, yaktın söndürdün beni.

Yüz yaşında kuzu dişler hoş oldu,
Tatlı canım yüksek uçan kuş oldu
Serildi kefenim sırrım fâş oldu,
İmamın kayığına bindirdin beni.

***

TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİ KAHRAMANMARAŞ ŞUBESİ
NOTER TESPİT TUTANAĞI / Ali KÜÇÜKKÜRTÜL

Ali Hocam bugün gayba karışmış,
İstanbul’da Semerkand’a danış’mış,
Sultanlar kitabı ne de yakışmış
Bal yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Ahmet Bey, Maraşlı, fakir-i Hartlap,
Pekmez içemezse düşüyor bitap,
Allah ona vermiş bir ince hitap,
Tül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Orkestra şefimiz Hasan Ejderha,
Gönle giren tebessümle güler ya,
Gülün dirhemini bağlamış narha,
Gül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

İsmail Bey huma, yüksek uçuyor,
Şahlar şahına da divan açıyor,
Gönlüm ona şehit donu biçiyor,
Al yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Tayfun Bey nefsine hendek atlatır,
Kıvrak zekasıyla nükte patlatır,
Gayret-tevekkülü şeytan çatlatır,
Kul yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Ozanımız zarif, türküdar Tolga,
Türkülerde olmuş, bir yüce bilge,
Acep ediyor mu sazıyla kavga?
Çal yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Raşit’in mekanı hiç belli değil,
Kaleme hükmet de vahiye eğil,
Tedbir et, takdire tam mütevekkil,
Ol yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Mehmet Yaşar şiirlerin ustası,
Bu meclisin olmuş onmaz hastası,
Sigaradan onun hayat pastası,
Kül yevmiye, mühür, imza, dosyala.

Çayın emaneti Ahmet Eralp’e,
Kir pas girmesin ha nazargah kalbe,
Allah’a en yakın halimiz secde,
Kıl yevmiye, mühür, imza, dosyala.




GÜNYÜZÜ / Ömer Faruk GÜNAY


Dışarıya adımını atar atmaz, eve varıncaya kadar sırılsıklam olacağını yağmurun şiddetinden anlamıştı. Paltosuna sarıldı. Vakit henüz ikindi olmasına rağmen, havayı dehşet verici bir karanlık kaplamıştı. Vardiyası biten işçiler, şehrin kıytırık sokaklarına dağılmak üzere koşar adım uzaklaşıyor, yerlerini yine koşar adım gelen meslektaşlarına bırakıyorlardı.

Delikanlı başını eğerek yürümeye başladı. Bugün bolca toz yutmuş, bolca rasyon sigarası içmişti. İçinde bir tiksinti hissediyordu. Üstelik çok yorgun ve uykusuzdu. Çevresinde ıslanan her nesneyi ölü gözlerle süzerek uygun adım ilerliyordu. Onun için yaşamak buydu işte: Her gün aynı sıkıntılardan yakınmak, her gün aynı makinanın köleliğini yapmak, her gün aynı insanlarla aynı şeyleri konuşmak, her Allah’ın günü aynı yollardan geçip aynı yatakta debelenmekti. Uzun zamandan beri tüm bilincini saran bıkkınlık, onu ruhi bunalıma sokmuştu. Kendini en son ne zaman iyi hissettiğini hatırlamıyordu. Nitekim dikkati çabucak dağılıyor ve kendini bir takım karanlık duyguların içine saplanmış buluyordu. Tüm bunları bir kenara itmek, hayatı aç gözlerle izlemek, tüm anlarını kayda değer geçirmek istiyordu. Fakat her gücünü topladığında üstüne çullanan sıkıntılar onu büsbütün karamsar yapmıştı. Yine benzeri düşüncelere kapılmış yol alıyordu bugün de. Daha şimdiden sırılsıklam olmuştu. Kuvvetle üşüdüğünü fark etti. Bir anlık duraksamadan sonra yönünü değiştirerek yürümeye devam etti. Adımlarını sıklaştırdı. Boğazkesen’deki sahafa uğrayabilir, sıkıcı birkaç kitap alabilir, böylece yağmur dinene kadar orada bekleyebilirdi.

Elindeki kitabı durmadan açıp kapayan bir adam, telaşlı telaşlı sahafa bir şeyler anlatmaktaydı. Delikanlı daha yeni gelmiş, bir köşede olan biteni seyrediyordu. Meseleyi anlamaya çalıştı ilkin. Adam elindeki kitabı ısrarla sahafa satmaya çalışıyor (galiba epey paraya sıkışmış); sahaf ise belirttiği fiyattan bir kuruş fazlasını veremeyeceğini söylüyordu. Adamsa bir-iki lira daha fazla kopartmak için boyuna övüyordu kitabı. Sahafın artık sinirlendiğini fark eden delikanlı sırf meseleye son vermek için adama doğru yaklaştı ve: “Ne kadar istiyorsunuz?” Dedi. Kitaba en sonunda bir müşteri bulan adam bu fırsatı kaçırmak istemedi. “90 lira istemekteyim. Fakat emin olunuz hak ediyor beyefendiciğim. Müellif hanımefendi uzaktan akrabam olurlar. Ah, bilseniz ne kadar içten sayfalar yazmış. ” Dedi. (Gerçekten fazla istiyordu.) “50 veririm” dedi müşterisi ve başını yanındaki rafa çevirdi: “Fakat vermiyorsanız hiç pazarlık etmeyin.”

Yağmurdan kaçışı bir günlük yevmiyesine mal olmuştu. Adam çıktıktan sonra masanın altından bir iskemle çekti ve kuruldu. Kitabı incelemeye başlayınca el yazısı olduğunu fark etti. Sahafa dönüp “Ne iş?” der gibi baktı.  “Bir kızınmış” dedi sahaf. ”Hasta bir kızın güncesi. Ara sıra iyi kitaplar bulur getirir bana. Ama böylesi yaramaz işime. Hem onu incitmekten çekiniyor hem de paramı heba etmek istemiyordum. Bu aralar durumlar fena malumunuz. (sesini alçaltarak) Sıkıyönetim kimsede mecal bırakmadı.  Hele en son olanları işittiniz mi bilmiyorum? Mersin’de ….” Sahaf uzun bir yakınma konferansına başlamıştı. Delikanlı sahafın öksürük nöbetine tutulduğu bir boşluktan istifade ederek müsaade istedi ve ayrıldı oradan.

Yağmur hâlâ atıştırıyordu. Fakat eski şiddetini yitirmişti. Bulutlar yavaş yavaş dağılıyor, Akçatepe’nin eteğine kurulmuş pencereler günün son ışıklarına göğüs geriyordu.

Delikanlı eve vardığında hava tamamen kararmıştı. Alnında biriken ıslaklığı yenine sildi, sabah çıkmadan evvel doldurduğu sobaya ateş attı, elbiselerini kurularıyla değiştirdi sonra neredeyse buz kesilmiş koltuğuna kuruldu. Haddizatında bir defter olduğu anlaşılan kitabı evirip çevirdi elinde. Okumaya hiç niyeti yoktu fakat yapılacak başka bir şeyin olmadığının da farkındaydı.

“12 Mart” dedi sesli düşünerek: “Bu babamın.. öldüğü tarih.” Defterin ilk yazısına atılan bu tarih, delikanlının tecessüsünü uyandırmıştı.

Yine de isteksiz başladı okumaya. Fakat birkaç sayfadan sonra doğruldu, kaşlarını çatarak mücadeleye devam etti. Habire sigara yakıyor, zamanın nasıl geçtiğini bilmiyordu. Uzun zamandan beri hissetmediği, acı, sevinç, aşk duyguları içinde depreşiyor ve gittikçe bağlanıyordu kitaba. Fazlasıyla etkilenmişti yazılardan. Okuyuşu nihayete erdiğinde de ağlamaktan kendini alamadı. Kapatıp dizine bıraktı defteri. Onca kitap karıştırmış hiçbirinde bu mertebe etkilendiği olmamıştı. Günlüğün müellifi kadın, ardı arkasına gelen talihsizliklerden bitap düşmüş en sonunda ince hastalığa yakalanmıştı. Kadınının hislerini döktüğü sayfalarda delikanlı kendinden geçiyor, kadının yaşadığı tüm hisleri, kendi hislerine benzetiyor ve resmen kendini görüyordu sayfalarda.

Kadın başkentte tedavi gördüğü Verem-Savaş ocağında, mütemadiyen kendisiyle ilgilenen doktora âşık olmuş fakat bu aşkı karşılıksız kalmıştı. Üstelik eşi benzerine az rastlanır bir aşktı bu. Sıkıntı çekmekten genişleyen ruhunu tüm benliğiyle bu aşka adamıştı. Doktoru öyle kuvvetli sarsıntılarla seviyordu ki, onu gördüğünde tüm vücudunun sarsıldığından söz ediyor, gözleri yanıyor, sırtına ağrılar saplanıyor, sesini işittiğinde Züleyha misali tutuşuyordu. Kadın sonradan iyice kötüye gidince uzak akrabaları tarafından memlekete getirilip şehrin tek Verem-Savaş ocağı olan Günyüzü’ne yatırmışlardı. Delikanlı muhakkak görmeliydi bu kadını. Hatta gece yarısına aldırmadan çıkıp gitmeyi bile geçirdi aklından. Mamafih sabahı beklemek zorundaydı.

İşten çıkar çıkmaz Günyüzü’ne koştu. Delikanlının onca kibar ısrarına rağmen hasta yakını olmadığı için malumat veremeyeceklerini söyledi hasta bakıcı kadın. Olsun en azından yaşadığını biliyordu; buradaydı işte! Hemen şu duvarın arkasında bir yerlerde. Ertesi gün tekrar gitti. Hastabakıcı kadın tanıdı delikanlıyı.

“Söylediniz mi görüşmek istediğimi?” Kadın başını iki yana salladı.

“Belki kabul eder, niçin sormuyorsunuz? Hem böyle bir hakkınız yoktur. Söylemek zorundasınız!” diye çıkıştı kadıncağıza.

“Dün gece fena halde rahatsızlandı.” Dedi hastabakıcı.

“Yoğun bakıma alınmak üzere hastaneye sevk edildi. Şimdi orada yatıyor, garip kızın kimi kimsesi de yok başında, dün geceki halini görseydiniz içiniz acırdı vallahi.”

“Hangi hastane?” diye çıkıştı delikanlı. Öğrendiğinde telaşla ayrıldı oradan.

Devir Hastanesi şehrin arka çevreyoluna tertip edilmiş, büyükçe bir tepenin kuzey yakasındaydı. Allah’tan bir aksilik olmazsa yarım saate varırlardı. Fakat delikanlı bir anda karar değiştirip bindiği taksiyi durdurdu. İnip meydana doğru koşmaya başladı. Bir şeyler yapmalıydı. Kadını ölmeden mutlu edebilecek her ne varsa, her ne olursa olsun yapmalıydı. Büfeden kâğıt-kalem ısmarladı. Derhal yazmaya koyuldu. Doktorun dilinden kadına mektup yazacaktı. Hem kadın, doktor hakkında sürüsüne malumat vermişti günlükte. Yolda görse tanırdı doktoru.

Kâğıdı katlayıp zarfa yerleştirdi. Alladı pulladı, birazda gürgen masaya sürüp yıprattı zarfı. Hastaneye vardığında kadını bulmakta hiç zorlanmadı. Kadın ünitenin içinde ilaçlarla uyuşturulmuş öylece yatıyordu. Başı duvar tarafına düşmüş, ince boynundaki sinirli damarları gözüküyordu. Sağ eli bileğinden itibaren yataktan sarkmış avuç içini delikanlıya gösteriyordu. Alelade bir kadındı görünüşte. Lakin göğüs kafesinde sallanan o deryayı kim görebilirdi? Kim her nefeste bıçak yarası gibi saplanan acıyla senelerce yaşayabilirdi?

Hava karardıktan sonra açtı gözlerini kadın. Göz çukurları neredeyse simsiyah, baştan tırnağa sapsarı uyandı.

Eline bir mektup tutuşturdular.

Ağır ağır kaldırdı başını, halsizce şaşırdı. Doktordan gelmişti mektup. Hemşireye okuması için rica etti. Mektup bittiğinde sol gözünden iri bir damla süzüldü yanaklarına. Ardından mektubu eline aldı ve göğsüne bastırdı, uzun bir uykuya daldı.

Delikanlı olan biteni camın arkasından yan giriş kapısının sütununa yaslanmış izliyordu.

Ertesi gün geldiğinde yatağında bulamadı kadını. Uzun uzun boş yatağı seyretti. Hemşireler dün gece yarısı onun çok daha uzun bir uykuya daldığını söylediler.


BAKIŞINA / Ferhat AĞCA













Her gelişin bir bahardır
Bilmem kaç çiçek açtırır her bakışın
Sonra toplar avuçlarında tutarsın
derdiğin çiçekleri
Bazen renk renk güller
bazen bir top nergis
Sen bakışını koklarsın aslında
Bakışların kokuya evrilir ellerinde

Senin bakışın bir bulut gibi
abdestli gözlerden iner yeryüzüne
Sineler dayanamaz buğulu gözlerine
toprak gibi yumuşar en şedit taşlar
Sen tutmasan 
kubbeler çökertir haykırışlar

Öyle bir ağlasam damlasa yaşlarım
baktığın yerlerde çiçek olsa 
Çocukların ağlak
annelerin çaresiz olduğu dünyada
müjdeler versem her bakışına..



KARTAL FATMALI YOLUNDA -1- / Hasan KEKLİKCİ


“Kalk yolcu yol zamanıdır   
                                                                                                                      Kervan sürmeliyiz”
                                                                                             Hasan Ejderha

   Aksu Köprüsü’nden geçip, Hacımustafa Çiftliği’nden kasaba yoluna döndüğümüzde; evden çıktık çıkalı bir yağıp bir duran kar da kararını bulmuştu. Önümüzde uzanan ovanın her yerine aynı hız ve aynı irilikte iniyordu kar taneleri. Yalnız, arabanın ön camına; şeker topağına üşüşen bal arıları gibi biraz daha hızlı ve biraz da çok düşüyordu.

            Bir iki Deliçay civarında, bir iki de Önsenaltı’nda karşımızdan araba geldi. Kurtlar’a doğru ilerledikçe ne karşımızdan ne de arkamızdan araba gelmez oldu. Yokuşu bitirip Kurtlar’a gelirken araba karda bir sağa bir sola gidip geldi. “İstersen dönelim” dedim. “Bu kar ne ki başkanım biz çok daha fazla kar yağan günlerde gidip geldik. Bir de yolun sonunda baraj olduğu için bu yol sürekli açık olur. Hem önümüzdeki belediyelerin ve hem de barajın kepçeleri var.” dedi, az önceki yalpalamadan hiç etkilenmemiş gibi görünen kartal şoförü. O yüzde gördüğüm kendine güven ve kararlılığa itimat ederek “sen bilirsin” dedim.

            Fatmalı’nın Mercimekler Mahallesi’ni çıktık, mezarlığı geçtik tepenin başında bir anda arabaya bir şeyler oldu ve bir kar yığınının içine daldık Emmi. İleri gitmenin imkânı olmadı, geriyi denedik yok! Olduğumuz yerde çakılıp kaldık bir anda. Birimiz sağdan, birimiz soldan indik: Manzara korkunç, tekerleklerin yarısına kadar kara gömülmüşüz. Ve arabanın dışında durma imkânı yok: Biraz önce ovada gördüğümüz o sakin, bal arılarına benzeyen kar orada kalmış buraya rüzgâr; hiddetli, vurduğunu devirmeye çalışan, değdiği yeri delip geçmek için seğirten zalim, eşkıya yapılı; zehirli iğnesini paltodan, ceketten geçiren eşekarıları gibi bir kar getirmiş.

            Aynı anda şoför de ben de kendimizi arabanın içinde bulduk Emmi. İçeriden görünen manzara da dışarıdan çok farklı değil. Kar arabanın ön camını neredeyse kapatmak üzere. Bir iki dakikalık şaşkınlıktan sonra şehirde, elinde büyük salâhiyet bulunan bir müdür dostu aradım. Bu ve bunun gibi müdür dostlarla tanışıklığım, belediye işine girmeden önce çalışmış olduğum firmadan kalma dostluklardan dolayıdır Emmi. Çoğu zaman bu arkadaşlar fakir fukaraya yapmış olduğu yardımlara bizim firmadan da kaynak sağlayarak, yazılacak sevaptan şirketin de pay almasını sağlarlardı. Dolayısıyla hemen hepsini direkt telefonlarından arayacak kadar samimiydim. Aradığım “salâhiyetli” kişi, “Kayseri yolu kapalı, birçok ilçelerde millet yolda kalmış.” dedikten sonra, “Ne işin var bu karda kışta kasabada, evinden su mu çıktı?” diye şakayla karışık paylamayı da ihmal etmedi sağ olsun.

Bulunduğumuz yer bir tepenin başı, sınırdaki evleri birbirine çok uzak olmayan iki mahallenin ortası. Burada yırtıcı hayvan olmaz. Fakat bu rüzgâr ve bu kar olduğu müddetçe ne kurda ne başka bir vahşi hayvana da gerek yok. Kurt bizi dışarıda parçalar fakat bu rüzgâr ve karın meydana getirdiği soğuk arabanın içinde de öldürür. Tehlikenin büyüğü şu ki; rüzgârın bulup getirdiği karlar her dakika arabayı kaplamaya başladı, kapılar yavaş yavaş beyaz duvarla örülüyor. Dünyada her şeyi düşünüp bitirmiş olan direksiyon başındaki yoldaşım, düşünüyor gibi durmasına rağmen hiçbir şey düşünmeden, bugün işe alınmış ve ilk defa o koltuğa oturmuş gibi emanet bir oturuşla oturuyor. Beni sorarsan Emmi; ben henüz düşünülecek şeyleri düşünüp bitiremediğim için, birçok şeyi aynı anda düşünmeye ve çözüm bulmaya çalışıyorum. Yoldaşımdaki o sakinlik, bendeki bu hengâme arasında verilecek kararı buldum:

“Kalk yolcu yol zamanıdır”   

            Arabada bizi soğuktan koruyacak ne varsa aldık. Paltolarımızın yakalarını kaldırıp, börklerimizi kulaklarımıza kadar indirdik. En yakın barınak Fatmalı Belediye binası. Önümüzde fazla yokuş olmayan bir buçuk iki kilometrelik bir yol var. Fakat bu rüzgârın küre-i arzın en soğuk yerlerinden toplayıp, olanca hızıyla suratımıza çarptığı kar oraya ulaşmamıza müsaade eder mi bilinmez Emmi. Emmi bu nasıl bir kar? Şairlerin ipeğe, kelebeğe, meleğe benzettikleri kar değil bu herhalde. Bu saniyede bilmem kaç kilometre hızla suratımıza çarpan; şehirde montlu, bereli, çizmeli ve ellerinde eldiven bulunan çocukların üzerinde oynadığı, adam yaptığı ve kucaklayıp birbirlerine attığı kar değil Emmi. Bu olsa olsa köyde; ayakları yalın, sırtlarında; yıllardır giyile giyile kolları bileklerine yukarı çıkmış, alt tarafı göbeklerinden aşağıya inmeyen eski bir gömlek veya kazakla kışı çıkartmak zorunda olan çocukların ayaklarını, bacaklarını kemiren kızıl kızıl kanatan beyaz canavardır.
  
            Üç beş defa kapıyı çalmamıza rağmen açan olmadı. Açan olmadığı gibi, içeride insan olabileceğine ihtimal uyandırabilecek bir emare de göremedik. Belediyenin içinde ne bir ses ne bir davış yok Emmi. Belediye “Kar Tatili”ne girmiş. “Bir de okula bakalım.” dedik. Evet, okulun bacasından boz bir duman tütüyor. Bir solukta okuldayız. Kapısı kapalı. Çaldık. Bir müddet sonra bir adam çıktı. Bildiğin adam. Kapıda verdiğimiz selamı salonda aldı. Hatta iade etme usul olmuş olsaydı, iade edip bizi dışarı atacakmış gibi bir edayla aldı selamımızı. Adam arkamızda biz önde ilk açık kapıdan içeri girdik. Gördüğümüz en yakın sandalyeleri alıp sobanın başına geçtik. Bir yandan çoraplarımızın içinden pantolonlarımızın paçalarını çıkartıp, ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı kurutmaya çalışırken, bir yandan da kendimizi tanıtmaya koyulduk. Kime mi Emmi? Sobayla, açık bulunan kapı arasında –kapıya daha yakın- zebella gibi dikilen, yüzünün şekli bizimle her an kavga etmeye hazır, hatta kavga etmek, zıtlaşmak için bahane arar gibi duran; insanlığını ve kişiliğini yapmak istediği role kaptırmış olan; çandır, tülek, mahmuza çıkartmış, çam yarması, zangoç bozuntusu bir insan taklitçisine.
     
            -Okula benden başka kimse gelmedi. Ben de kapatıp gideceğim. Herkesin enayisi ben miyim? Sobadan mı, duvarlardan mı geldiği belirsiz bir ses. Fakat bir an düşününce sesin kaynağı belli oldu. Bu, on beş dakikadır beraber olduğumuz adamın selamdan sonra kurduğu ilk cümlelerdi. Üç cümlenin her kelimesi, her harfi bir küfür gibi, tükürük gibi odanın içini kaplamış, çinke çinke yüzümüze gözümüze yapışmıştı.

            -Seni tutan mı var emmioğlu? Biz zaten bir kürek arıyoruz. İki dakika da üstümüzü başımızı kurutalım dedik. Karagün yoldaşım benden önce atılmıştı Emmi… Ve ikimiz aynı anda hazırlanmaya başladık. Pantolonlarımızın paçasında ufak tefek senelmiş –tam kurumamış- yerler olsa da çoraplarımız, börklerimiz ve ayakkabılarımız kurumuştu nasıl olsa.

            Elimizde bir kürek, ağzımızda elvan-i çeşit lafla tekrar kartalın bulunduğu Fatmalı yolunu elimize aldık...


Devam Edecek