eLeM / yasin mortaş



Güneş, dedi L, Aşk mıdır?

Gözlerini göğe doğru yoğunlaştırıp, güneşi
 tekrar içine akıtınca M:
 Evet, dedi.
O, karanlığı içen bir aşk ateşidir; bakanı yakar, baktıkça içine dolan kor pişirir ruhu ve o ruh temizlenmiş olarak tekrar baktırır âleme.
O zaman başlar varoluş mülahazası.
İç evindeki dağınıklık o zaman toparlanır, vakit gelir kıvrılır kalbine ve yeni bir bakmak başlar gözlerin olmadan.
Bakmak görmene engel olmayan bir ayna olur ve hep o sır ile bakarsın dünyalara.
Ölmeden önce ölmeyi o zaman bilirsin, dedi ve sustu.
L sustu; susmakta konuşmaktı.
Güneş sustu;susmakta ışıtmaktı
Kuşlar sustu; susmakta uçmaktı.
Kalp sustu; susmakta çarpmaktı.
Rüzgar sustu; susmakta esmekti.
Ve L, gözlerine bakıp M’nin, ne kadar derin bir yağmur saklıyorsun içinde, o yağmur söndürmüyor mu o ateşi, dedi.
M,  önce ruhunu yak ve yok ol içinde; aşk ile piş ve bedenini, taranışlarını,taşlarını, yalanlarını, eşyalarını erit. İşte ondan sonra insan yanlarına değsin yağmur. O, artık bir rahmettir, dedi.
L, suskunluğunu bir tebessümle süsledi.
Göğe baktı.
İçine güneş toplamaya başladı.
Yağmur başladı.
M, toprağın dilini çözmek için kapattı gözlerini...


ÜZÜLME / Nurcihan KIZMAZ



Kirpiklerinin ucunda
Sakladığın ne senin
Ya o boğazındaki
Kırk düğümlü cümleler

Öpsem geçer mi çocuk
Gönül kırgınlıkların
Fırtınayı affeder mi
Eylül rengi saçların

Can katar mı canına
Canımı versem
Giden geri gelir mi
Dünyayı
Ayaklarına sersem

Göğü delen gök mavisi
Gözlerinin
Yaşı diner mi
Sana bir sır versem

Peygamber kucağı var
Yolun sonunda
Ben ağlamazdım
Yerinde olsam.


KAYISI MI GÖZLERİN / Hasan EJDERHA


Onunla her karşılaşmamda, yüzüne yaklaşır “Malatya Malatya bulunmaz eşin”derdim. İlk tanıştığımızda, daha doğrusu sekizinci koğuşa gardiyan eşliğinde geldiğimde, ilk o gelip, bana gösterilen yatağın kenarına ilişerek “hoş geldin” demişti. Sonraları çok sıkı ahbap olmuştuk ve O’na “bana Fethi Ağabeyi anlat bakalım kayısı gözlü kardeşim” dediğimde. “O da kim ağabey demişti yüreğimi cızlatarak. Azarlamıştım adeta. “Hem Malatya’lı olacaksın hem Fethi Gemuhluoğlu’nu tanımayacaksın korkarım sen Battal Gazi’yi de bilmezsin” demiştim. O da “etme ağabey ben nereden bilebilirim. İlkokulu bile dördüncü sınıfından bırakıp, kavgaya başladım ve işte buradayım. Şükürler olsun ki burada Kur-an öğrendim, namaza başladım, kitap okumaya alıştım da adamlığımı öğrendim” demişti üzüntüyle. Geçmiş gün, dostluğumuza dayanarak daha neler sayıştırmıştım bilemiyorum. Epeyce fazla şeyler söylemiş olacağım ki, bana uzun bir süre yaklaşmamıştı.

Bir gün, akşam geç saatlerde, hapis yattığımız koğuşun kapı önune çıkmış, kısa bağlaması ile yakıcı ezgiler çalıyordu. Dayanamadım, iskemlemi alıp yanına çıktım. Yavaşça yanına iliştim. Bana, bir tebessümlü bakıştan sonra, uzunca bir süre daha, yanında kimse yokmuş gibi çalmaya devam etti. Malatya türküleri ve Arguvan havalarından, Sivas türkülerine, oradan Yozgat sürmelisine “Dersini almış da ediyor ezber, sürmeli gözlerin sürmeyi neyler” ve “ziyanın atı” türküsüne başladı: “at üstünde kuşlar gibi dönen yar, kendi gidip ahbapları kalan yar” devamında “ziyamın atını pazara tutun gelen geçen ziyam ölmüş desinler” belki hapis olmanın hüznüyle, bu türkü boyunca daha çok göz-göze geldik. Sonra Kerkük’e geçti “altın hızma mülayim” arkasından “Ayrılık hasreti kâr etti cana, seher yeli sevdiğimden bir haber” dedikten sonra, ikimizde de hal kalmadı. Bir süre sazının üzerine abandı öylece kaldı. Bir dostumuzun gönderdiği çaylar gelince, doğruldu sazın üzerinden. Sessiz sessiz çaylarımızı yudumladık ve birer sigara yaktık. Sonra çayını yere koydu. Sigarasını, tezeneyi tuttuğu elinin parmakları arasına sıkıştırıp, tellere hafif hafif dokunmaya başlayarak “ hadi ağabey söyle bakalım, neyi çalalım?” “Kırmızı gül’ü çalar mısın” dedim. Uzun uzun tavana baktı. Bir süre düşündü kendi kendine ve “Ağabey sen ne diyorsun. Kırmızı Gül ha! Kırmızı Gül dedin değil mi ağabey. Kıyamıyordum, Kırmızı Gül’ü tek başıma çalmaya be ağabey. Onu zedelerim sanıyordum kendi başıma çalarsam. Dayanamam da başıma bir hal gelir diye korkuyordum. Ne iyi ettin ağabey. Çalalım ya. Çalalım ağabey. Seninle dinlenir Kırmızı Gül” diyerek sazın tellerine dokundu. Tabir uygunsa ikimiz de tam manasıyle telef olmuş, yok olmuştuk türkülerle. Dolayısıyla barışmamıza, daha doğrusu, o ilk vakaadan sonra, onun bana yaklaşamamasına sebep olan şeyi aramızdan silip atmıştı türküler.

O çok ilginç biri idi. Sırlarla dolu biri dense yeridir. Beşinci defa hapse girişinde, kendine gelmiş, kendi deyimi ile “adamlığının farkına varmış” kitap okumaya başlamış. O ilk okulu dördüncü sınıfına kadar okuyan insanın, nereye kadar tahsil yaptığını artık bilebilmek imkansızdı ve zaten manası da yoktu kendine göre. Aradığını bulmuştu O. Hatta okumayı öyle ilerilere götürmüştü ki, bir gün bir gazetenin verdiği Kur-an’ı kerim mealinde bir ayeti göstererek. “Ağabey be, şu ayet meali bir türlü içime sinmiyor, Sanki başka bir şey varmış gibi geliyor” demişti. Hapishane kütüphanesinde bulunduğum bir gün, kütüphanede bulunan; Beyzavi’den günümüze kadar birkaç meal ve tefsirde o ayeti bulup baktım. Şaşakalmıştım. Kitapları alıp koğuşa getirdim ve O’na gösterdim. Ayet mealine bakarken “hah, hah işte bu be ağabey” demişti. İkimiz de şaşırmıştık, o gazetenin verdiği mealin müellifine ve hayretler içinde gözgöze gelmiştik. Ben, “sen tekin bir adam değilsin aslanım senden korktum” demiştim de, kastımı anlayarak “estağfurullah ağabey, kim yitirmiş de biz bulalım” demişti tevazzu ile boynunu bükerek.

Bosna ve Çeçenistan’a, dışardaki bütün mallarını satarak gönderilmesini sağlamış, eşine de “eğer beni beklersen on iki yıl, babamın evi sana açık. Bekleyemezsen Allah razı olsun, senden daha fazla fedakârlık isteyemem” demiş, eşi de istediğini yapmıştı. Çok huzurlu bir hapis hayatı vardı. Ayda dört-beş gemi maketi yapıyor ve onları iki-üç memur maaşından biraz daha fazla bir paraya satıyor, üçtebirini kendine bırakarak, diğer bölümünü ailesine gönderiyordu. Tek hayali ve ideali ise; bana, “anlatmayı değmez ağabey” anlatma gereğini duymadığı, bir işten kendisine düşen pay olduğunu söylediği ve dışarıda bir yere (hapishane tabiri ile) zula ettiği, külliyatlı bir miktar altını, bir şekilde bir hayır kuruluşuna ulaştırmaktı. Ama altınlara, sadece kendisinin çıkması ile ulasılması mümkünmüş. Bir süre kaçma ve o işi yapıp geri dönme hayalleri kurdu. Hatta bu hayalle, Cezaevi idaresinin, cezasının çoğunu tamamlamış ve kaçması imkânsız olan mahkumlara, yakında bulunan kum ocağından, devam eden inşaatlar için kum getirtiliyordu. Şartları uyan mahkumlar, zor iş olsa da, dışarıyı görmek için bu göreve gönüllü gidiyorlardı. Sırf oradan firar edip üç günlük bir zamanda bu işi bitirip dönmek için, kuma gitmeye talip oldu. Ancak müdür, benim kefil olmam halinde izin verebileceğini ve bir de herhangi bir kötü niyetinin olmadığına söz vermesini istedi. Kuma gitti ve geri geldi. “Ah ağabey ahh” diyordu. Seni kefil vermeme aldırmıyordum. Çünkü sen biliyordun ne yapacağımı. Ama şu kurnaz adamın söz verdirtmesi yok mu. Yapamadım ağabey. Yapamadım. Bir de -sevdiklerinin ve değer verdiklerin için yemin et- demez mi”

Bazı günler; “Ağabey yum gözlerini ve görmeye çalış. Bir sahabe geliyor... Peygamber-i Ekber oturuyor... Sahabe O ‘na (s.a.v) -Eyy Allah’ın resulü- diye hitap ediyor. Düşün ağabey, gözlerinin önüne getirmeye çalış.” “Tamam getiriyorum” diyordum. Gerçekten de çok müthiş hallere götürüyordu bu rabıta beni. Ama o “hayır ağabey olmuyor. Biraz daha dikkat, ne olursun boyun damarların şişip, yüzün pembeleşmiyor” diyordu. Ben bu rabıta sonunda, halimi düşündükçe, Onu merak ediyordum, acep neler hissediyor diye.
“Ağabey sen nasıl adamsın böyle? beni her görüşünde -malatya malatya bulunmaz eşin-diyorsun. Gözlerinden çok şey okuyorum. Bu koğuştaki başka arkadaşlara da böylesin gerçi ama. Sen Malatya’lı değilsin, nereden geliyor bu ilgi, Gemuhluoğlu Üsdad’dan (Üstadı öyle öğrenmişti ki artık kendisi de üstad demeden konuşmaz olmuştu)mı kaynaklanıyor.” Ben, olur mu canım, kimi sayayım sana, Malatya’yı sevmeme sebep, o kadar kıymetli insan var ki... Bak Orhan ağa da, Cahit bey de Malatyalı değiller. Ama Orhan ağa bir başladı mı saymaya “Kardeşim, İsmet İnönu, Erdal İnönü, Özal kardeşler daha birçok kıymetli insan Malatya’lı nasıl sevmem ben Malatyı.” Sonra, Cahit Bey de Malatya’yı çok sever. O’da Malatya’dan bahsederken “Mübarek şehir kimleri yetiştirmemiş ki Battal Gazi, Fahri Baba, Gemuhluoğlu, Sait Çekmegil ve daha kimler kimler. Memleketimizde çok önemli bir şehirdir Malatya” derdi. “Görüyorsun benim de buna benzer bir sürü sebebim var. Sen Malatya’lısın, Somuncu Baba torunusun, yetmez mi” demiştim de mahcubiyetten pembeleşmişti yüzü.

Bir gün, yedinci koğuştan misafirlik dönüşü beni her gören, Onun ben aradığını söyledi. Çok önemli bir durum vardı ki ortalığı böyle telaşa vermişti. Beni görünce adeta koşarak nefes nefese yanıma geldi. Dehşet heyecan içindeydi. “Hatırladım ağabey hatırladım.” Ben merakla, “hayırdır, neyi hatırladın” dedim. Yarı sevinç yarı heyecandan yüzü kıpkırmızı olmuştu. “Hatırladım ağabey, Fethi Gemuhluoğlu üstadı hatırladım.”

“Ee hani tanımıyorum demiştin, benden bir sürü laf işitmek durumunda kalmıştın, nereden çıktı şimdi bu tanıma işi” Yarı kararsız. “Şey ağabey tanımıyorum şahsen de hatırladım. Şimdi bak ağabey ben bir gün... Çocuktum o zaman, babamla mal pazarına gitmiştik. Beni bir çayhaneye oturtup burada bekle demişti” sözünü kestim. “Yoo olmadı azizim. -mal pazarındayken- dediğin andan itibaren, orada Gemuhluoğlu olamaz.” O yine heyecanla “Ağabey Allah aşkına dinle hatırladım dedim sana. Şimdi bak. Ben orada oturuyordum. Kerim ağabey diye biri vardı. Emekli öğretmen. Mahalli gazetelerde yazı falan yazardı. Etrafına epeyce bir insan toplanmış ve konuşuyordu onlara” Ben dayanamayıp, “Yapma lütfen, zaten üstat daha çok İstanbul-Ankara da kaldı sen yanılıyorsun” dedim. Israrla. “Ağabey Allah aşkına dedim. Hele dinle bir. İşte o anlatıyordu. Boş boş orada oturuyordum ve ben de ister istemez dinledim. Çünkü herkes pür dikkat dinliyordu ve çayevinde çıt çıkmıyordu. Şöyle diyordu - bir gün Gemuhluoğlu üsdad ile Arapgir’den geliyorduk, üsdad yavaşlayan minibüsün penceresinden “işte, işte” diye heyecanla dışarıyı gösterdi. Yoldan bir grup köylü omuzlarında bir hezenle karşıdan karşıya geçiyorlardı. Kocaman bir hezen, uzun mu uzun, on beş yirmi kişi varlardı minibüs durdu ve onları seyretmeye başladık. Hezanin en kalın yerinden bir yiğit tutmuştu ki, ne yiğit, hezenin en kalın yerini uç tarafından kavramış, tınmıyordu bile. Hezenin diğer ucuna doğru gittikçe inceliyordu ve inceldikçe de zayıf, boyu kısa, güçsüz olanlar, sıralanıyordu. Ön tarafta yetmiş-seksen yaşlarında bir ihtiyar elinde bir nacak ile hezen taşıyanların önünde, onlara zarar verebilecek, onları engelleyebilecek çalı-çırpıları, birer vuruşta, temizleye temizleye ilerliyordu. En ilginci de en arkada, hezen taşıyanların en arkasında, yine aynı yaşlarda bir nine. Ama dimdik, tam bir Türkmen anası. Elinde su kapları, omuzunda bir çıkın, belli ki yemek yenen kapları taşıyordu. -işte, işte- diye adeta feryat ediyordu üstat. Bana dönerek -işte bu. bak azizim, bir memleket böyle yönetilmeli. Şu köylülerin burada kurmuş oldukları tabii sistemi kurduğumuz an memleket kurtulmuş demektir. Dikkat et, herkes kendi yapabileceği işi yapıyor. En başarılı olabileceği görevi almış. Bak hezenin en kalın yerini omuzlayanla, en ince yerini omuzlayana bak. Şu ak sakallı ihtiyara bak. Sonra nine, belli ki elindekiler su kapları, sırtına yüklendikleri de buradakilerin yemek kapları. Aman Allah’ım, ne harika bir sistem. Ne harika bir güç birliği. Ne bereketli birliktelik. Şükürler olsun Rabbim sana. Malatya’da, şu köylü kullarının başardığını, okumuş, bilmiş ve memleket yöneten insanlara da nasip et Allah’ım- demişti.”

“İşte bunları dinlemiştim ağabey. Gemuhluoğlu’nun adını o çayevinde, O adam anlatırken duymuştum. Sustun ağabey. Doğru mu orada duyduğum Gemuhluoğlu’dur değil mi?” “Haklıydı O. Gerçekten de bu anlatılan Fethi Gemuhluoğlu olmalıydı. Öyle bir görüntüyü ancak Üstat yakalayabilirdi. Evet azizim üstadın kıyısına kadar yaklaşmışsın. Kabul ediyorum, tanıyorsun Fethi Gemuhluoğlu’nu.” Çok sevinmişti. Şakayla karışık, “İmtihanı geçtim değil mi ağabey. Artık sana göre tam Malatyalıyım değil mi” “Estağfurullah sen zaten yiğit bir Malatyalısın dedim. Artık hapisten çıktığımızda, bunun hatırına mişmişlerimiz senden.” “Başım üzre ağabey ama, hani sen ısrarla kayısı derdin.” “Haksız mıyım peki, şimdi ben sana, kayısı gözlü kardeşim yerine mişmiş gözlü kardeşim desem olur mu” dedim. İkimiz de güldük, hasret ve hüzünle.

Hapisten çıktıktan kısa bir süre sonra, Onu ziyarete gittim. Hapishanede çok kıymetli olduğunu bildiğim için, saz teli de götürdüm. Başgardiyanın odasında, o, ayaküstü, görüşmeden sonra ayrılırken; kısa bir süre hapishaneden kurtulup yapmayı düşlediği işini bildiğimden, kulağına eğilip, muzipçe “ne zaman firar ediyorsun” dedim. Bu defa kendisi kulağıma eğildi ve “Geçen hafta hastaneye yattığımda, gidip-geldim hamdolsun” dedi. Şaşkınlıktan gözlerimin yerinden fırlayacakmış gibi olduğunu görünce, daha bir muzipçe kulağıma tekrar eğildi ve “beş saat evde kaldım, gelirken de kayısı getirdim dostlara” dedi. Çok huzurlu olduğu gözlerinden okunuyordu.

Ne zaman bir Malatya’lı ile tanışsam, aklıma önce üstad gelir, sonra da onu hatırlarım. Her karşılaştığım Malatyalı’ya halâ, Üstadı tanıyıp tanımadığını ve birkaç ünlü Malatyalı’yı sorduktan sonra, şakayla karışık onu da tanıyıp tanımadıklarını sorarım.. Malatya, Battal Gazi’dir, Somuncu Baba’dır, Fahri
Baba’dır ve Gemuhluoğlu ile bir hüzündür bende.


AN / Mustafa Alper TAŞ


Bu soğuk ve demir dünyadan, yalnız camların önünde akan yeşilliklerin ve dağın renginin arada bir bakıldığında hafiflettiği ağırlıktan yavaş, süvari adımlarla iniyor. Kırmızı bir naylon torba var koltuğunun altında, henüz dinmiş yağmurun küçük göller bıraktığı değersiz istasyonun sarılığına katılan ve uzak bir dağa kadar serilmiş ekin tarlalarına bakıyor bir süre. Yanından geçen ihtiyar kadının sepeti sürünüyor ayaklarına; onun çiçekli elbisesinin canlılığına ve kadına karşı gelen çocuğun ıslak telaşına kapılıp bir sevinç dalgası geçiriyor yüzünden. Tanışlık böyle bir şey.

Burası, gurbetle sılanın arasında bir yer. Hayatın ve işte bir belirti olarak nefes alıp vermenin, o nefese bir sigara karıştırmanın en güzel olduğu yer.
 
Daha duraklar kalsa da trenin o demirden hızı, gövdeleri ağırlaştıran fakat hızı, tatlı bir serum gibi damarlarına pompalayan ve akıp giden dünyayı durdurmuşçasına heyecanlar getiren hızı, onu üzerinde birikmiş olan bütün yalnızlıktan ve sahipsizlikten, birdenbire yıldızlı bir gece gökyüzüne bakıvermenin ve şaşırmanın güzelliğine kavuşturacak. Emin; bir sigara daha yakıyor yağmurun henüz kalkmamış serinliğine karşılık.

Evde beyazlık hâkim. Beyazlık özlemine kirecin yakıcı kimyasını daldırıyor insan. Sonra yine kahkahalarla gülen bir çocuğun gözlerinde kımıldayan gölgeler gibi etrafa dağılmış karanfillerin, güllerin, ortancaların alacalı renkleri. Anne beyaz bir örtüden ibaret, yalnız düzeltmek için kaldırdığında hafifçe kınanın karıştığı bir kızıllık olarak nadir anlarda saçının varlığı.

Korunmak için değil de evler, o akşamın bulanık ve pürüzsüz gövdesinde kayan kavuşmak acemiliğine bir örtü olmak belki de sadece karışmak için.

İSTANBUL’A DAİR / Nurcihan KIZMAZ


Elimde olsa
Sıkarım boğazını
İstanbul'un
Geçirmem kimseyi
Ne bu yana
Ne öbür yana

Uzaktan bakıp durmasın
Galata kulesi
Kessin umudunu
Kızkulesinden
Çünkü onun gönlü
Denizden yana

Rahat bıraksınlar
Yakamozları
Cırtlak martılar
Ay ışığından dökülen
Gecenin şiiridir onlar
Dağılıp gidecekler
Sabaha karşı
Sessizce
Her bir kelimesi
Bir yana...



CAN KIRIĞI / Ferhat ALTUN

Parmak uçlarından öptü ölüm,
Dilruba sevgiliyi.
Sunarken ömrünü altın kadehte -bade-i aşk- diye;
Kadeh kırıldı.

Bir pervazdı dans eden
Aşkın ruhuyla,
Eriyen muma aldırış etmeden.
Ve kılıç kılıç doğranırken alev sehpasında;
Ateş kırıldı.

Kaç İbrahim’e
Kaç Nemrut’a
Şahit oldu bu alem ki;
O nigahınla baltasını körelttin uşşakın;
Balta kırıldı.

Ve ey yâr!
Sen ki:
Ruhu bedene,
Kağıdı kaleme,
Canı Canana düşman edensin.
Göz dokunamadı bakışlarına
Ve yürek dudağından öpmedi
Bu hasret-i yar ile
Bu tende can kırıldı..


GAM / Abdurrahim ÖTKÜR (Çeviri: Mustafa Muhammed)



Yaşasam yaşamamın manası yok,
Öleyim desem ölmeme bahane yok.
Günde hayal, günde teşviş*, günde gam,
Derdimi söylesem, derde derman ahbap yok.
                                        *karıştırma , bulandırma


تىرىك دېسەم تىرىكلىكتىن مەنا يوق،
ئۆلەي دېسەم ئۆلمىكىمگە باھانە يوق.
كۈندە خىيال، كۈندە تەشۋىش، كۈندە غەم،
دەردىم ئېيتسام، دەرتكە دەرمان دانا يوق.
-
ئابدۇرېھىم ئۆتكۈر

BEKLE Kİ BEKLE... / Ahmet Özmen KILIÇ



Aklımın ucunda bir şiir,
Düşüncelerimdeki kelimelerle geceyi bitirir.

Uykusuzluk hicranında sürünen fikir,
Parmaklarımdaki dizelerle sabahı bekletir.

His cebimde aşktan kalma bir zikir,
İlhamın vicdanına tesbih çektirir.

Her yolun sonunda koşturan tekbir,
Sonsuzluk asuman çatısında birleştirir.

02.02.2011


GURBETİM / Dilara DEVECİ

Sibel Kök’e












Ben duydukça ismini
Yıldızlı geceleri düşlerdim 
Sen ise mânâ hakkını verir gibi
En yağmurlu günlerde 
Sokaklarda can leyla 

Ellerin umut,
ellerin buğday başağı,
Gülüşünde açılır nergis yaprakları.
Senin sesinde bahar
hem de isyan 
hem âleme ışıksın
hem de nisyan.

Geçen gün bir hasbihâlde
Bana sırlarını açtı leylaklar
“O bizi sever diye açarız bahçelerde,
onun bir bakışı bizi aklar.”

Duydum ki şenliğini katıp heybene,
hasreti bitirecekmişsin.
Bu İstanbul denen viraneye,
lütfundan pay düşürecekmişsin.
Bu avare kız çocuğunun,
gönlünü teselli edecekmişsin

Gel hadi 
Sen yere düşmemiş yağmur damlası
Ben kavruk ve çatlak gurbet toprağı
Geç kaldın
Hadi gel! 



DÜKKÂN MEKTUPLARI-21 / Ahmet Doğan İlbey


Gönül dostlarıyla Somuncu Baba Hazretlerini ziyaret

Gönül dostlarım fakîrin bir şehir münzevisi olduğunu bilirler. Biraz sağlık, biraz mistik mizacım sebebiyle Fikir ve Gönül Dükkânı’ndan, mağaramdan, yâni fildişi kulemden mecbur kalmadıkça çıkmam. Dolayısıyla şehir dışına seyahatim nadirattandır. Mücavir saham mağaramın çevresindeki birkaç mahalledir.

Fakîrin haddi değil Evliya Çelebi üstadın seyahatine imrenmek. Seyahat nasibim o zat gibi açık değil. Ehlinin bildiği hâdisedir. Evliya Çelebi rüyâsında Ahî Çelebi Câmii’nde kalabalık bir cemaat arasında Resûller Resûlü Peygamber Efendimizi görmüş. Huzuruna varınca; “Şefâat yâ Resûlallah!” diyecekken, heyecanla; “Seyâhat yâ Resûlallah!” demiş. Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâmda tebessüm ederek ona hem şefâatini müjdelemiş, hem de seyahat ihsan buyurmuşlar. Orada bulunan Sa’d bin Ebû Vakkas Hazretleri de gezdiği yerleri ve gördüklerini yazmasını tavsiye etmiş. Bunun üzerine cezbeye kapılarak, “Müslümanları kendisine itaat şerefiyle şereflendiren ve bana dünyayı gezip dolaşma kolaylığı veren Allah’a şükürler, şeriatın yapısını kurup peygamberlik temelini sağlamlaştıran Muhammed’e (s.a.v.) selâmlar ve dualar olsun.” diye şükür duası etmiş.

Dostlarım her Cuma günü Fikir ve Gönül Dükkânı’nda küçük büyük seyahatlerinden bahsederler. Bol bol hâtıraları olur ve şapırdatarak anlatırlar. Fakîrin hiç hâtırası olmaz. Dostlarımın dinî ve tarihî mekânlara seyahatlerini melül mahzun bir şekilde dinlerim. Yıllarım böyle geçmiş ve geçmektedir. Senede birkaç kez yurdumuzu doğudan batıya dolaşıp seyahatlerini bir fütuhat eri edasıyla anlatan dostlara imrenmişimdir hep. Seyahat nasibi açık olan dostların yanında sözü olmaz ama birkaç seyahatimi anlatayım:

Vakti zamanında bin miligramlık tasavvuf işi türküler eşliğinde evliyalar diyarı Tillo ve Veysel Karanî beldesi ile her yeri en az bin yıllık sarı taşlardan oluşan eski Mardin ve Hasankeyf ile Diyarbekir, Batman, Siirt ve Urfa olmak üzere yedi gündüz sekiz gece Güneydoğu’yu dolaştım. Amma nasıl dolaştım; yanımda “gak deyince ekmek, guk deyince su” yetiştiren ve bilgileriyle rehberlik eden öğretim görevlileri İsmail Göktürk ve Mehmet Yılmaz adlı iki fikirli dost var.

Yine aynı dostlar vakti zamanında yine bin miligramlık türküler eşliğinde altı ilçe bir vilayet olmak üzere Çukurova’yı bir baştan bir başa dolaştırdılar ve ardından Andırın, Göksun, Afşin ve Elbistan memleketlerini “Anadolu nasıl bir yer?” gezdirip anlattılar.

Üçüncü büyük seyahatim (bu ifademden dolayı fakîre gülmeyin) yine İsmail Göktürk dostumuzun fakîri zar-zor ikna ederek götürdüğü Mevlânâ Hazretlerinin memleketi Konya’dır. Nezdimde çok fikirli bir seyahatti… Anlatmama gerek yok, ehl-i dil bilir nerelere gittiğimi ve neler yaşadığımı… Bin yıllık tarihî ve hüzünlü hülyalara dalıp kendimden geçtiğim Selçuklu başşehrinin bozkırlarını aşıp, yaz sıcağında yamaçlarında kar bulunan meşhur Toros dağlarının zirvelerinden türkü türkü dinleye Akdeniz’in kıyısına eriştik. Bir de baktım önümde masmavi deniz. Deniz görmeyeli belki kırk olmuştu. 

“Ruhumda bir sızı” türküsüyle gönül sultanının mekânına seyahat

Yıllar sonra ömrümün âhirinde aynı dostun rehberliğinde Somuncu Baba’nın, yâni Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerinin (Miladî1331-1412) tasarrufunda bulunan gönüller ve gâziler diyarı Darende’yi ziyarete gidiyoruz. Bu seyahatimi mânevî cihetten anlamlı ve fikirli kılan iki temel ayağı var: Ârif ve ehl-i dil oluşlarıyla, bediî yârenlik ve lisanlarıyla Ali Hocam ve Muzaffer Hocam… Tabiî ki yine bin miligramlık tasavvuf menşeli türküler eşlik ediyor. Şehr-i Maraş’ın çıkışında başladı hüznüm. Hüzün dediysem, öyle arabesk hüzün değil, vehbî hüzün.

Hüzün meşrebimdir. Muzaffer Hocamla ortak türkümüz  “Ruhumda bir sızı” türküsü kalbimden girip bütün âzâlarımı sarıyor. Bir şehir münzevisi olan fakîr “Ruhunda bir sızı” türküsünü dinleye dinleye gönül sultanının mekânına seyahat ediyor.

“Bu nasıl bir derttir dermanı yoktur / Bedenimde değil ruhumda sızı / Görünmez bir yara acısı çoktur / Bedenimde değil ruhumda sızı oy oy…” 

Vecde geçmiştim, arkaya dönüp Muzaffer Hocam’a baktım. Sîmasını çizgi çizgi hüzün ve
dert kaplamıştı. “Aman” ı, “efendim”i ve “sızı” sı bol tekke türküleri peş peşe yüreğimin üstünden geçiyor. Uçtuğumu hissediyorum, hissetme değil, basbayağı uçuyorum. Pozitivistler inanmazlar buna. Vasıtamız gönül sultanı Somuncu Baba Hazretlerine vâsıl olmak için asfaltta değil, yerden yüksekte gidiyor. İster inanın, ister inanmayın; fakîr kendini böyle hissediyordu.

Öteden beri vecd ve cezbe fazlası var fakîrde. Vehbî midir, kesbî midir, orasını Allah bilir. Amma o ânı yaşadığım samimidir. Hocamgilin yanında duygularımı pek dışa vuramam. Hâl ehli oldukları içindir, bâzı nâralarımı veya şathiyelerimi, buna bediî nidalar da diyebilirsiniz, hoş görürler, hattâ tasdik edercesine tebessüm ederler. Bir ara, Muzaffer Hocam’a dönüp, “Hocam uçuyorum!...” diye nâra attım. Tebessüm etti.

Yol gidiyor, biz gidiyoruz, yerde değil, semâda gidiyoruz

Bu şehir münzevisi yıllar sonra dağlar, ovalar, tüneller ve vâdilerden geçiyor. Yol gidiyor, biz gidiyoruz, yerde değil, semâda gidiyoruz, sanki uçmağa gidiyoruz. İster inanın, ister inanmayın, fakîr kendini böyle hissediyordu. Dünyâ değişmiş. Kehf ashabı gibi hissettim kendimi. İki Hocamın yârenliği ve lisanı türkülere karışıyor. Türküler türküler! Gönlümüzden tutup havalandırıyor bizi.

“Seherde bir bağa girdim / Ne bağ duydu ne bağbancı / El sundum güllerin derdim /  Ne bağ duydu ne bağbancı / Bağın kapusunu açtım / Sayın ki cennete düştüm / Yar ile tenha buluştum / Ne bağ duydu ne bağbancı”

Vecd ve cezbe fazlasından başım dönüyor, erenlerden şiirler terennüm etmek istiyorum. Hocamgil var, itidalli olmak gerek. Böyle hâllerde itidal tavsiye eden gönül dostum ve tercümanım Ferhat Ağca yanımda yok.   

Somuncu Baba’nın dervişi olan kayalar ve “Hû” çeken sular

Bozkırı andıran ovalardan hâlden hâle geçerek Somunca Baba Hazretlerinin mekânına yaklaştığımız söylendi. Tuhaftır, düz ovada görünen bir yok. Az daha gidince düzlük birdenbire bitiyor. Dört yanı dümdüz bir ovanın ortasında, kuzey ve doğu cephesi gri ve dik kayalarla çevrili bir vâdinin içinde yeraltı şehrini andıran mistik, fikirli ve mânevîyatlı bir beldenin girişindeyiz. Kayalar azametli, fakat debdebeli ve kibirli değil. Koynunda asırların mânevî faaliyetlerine ev sahipliği yapmış, dış çizgilerinde mânevî esrarlar bulunduran yüksek gri kayaların, korkutucu değil, bilakis emniyet verici duruşları vardı. Oraları mekân tutan gönül sultanlarının ünsiyetinden ve dokunuşlarındandı kayaların bu asil duruşları. Kayalar ve sular Somuncu Baba Hazretlerinden el almışlar. Kayalar “kıyam” hâlinde, sular “Hû” çekiyor.

Hülâsa ifadeyle Darende, yâni Somuncu Baba Hazretlerinin mekânı kayalardan ve kayaların her karesinden akan berrak sularla yemyeşil ağaçlardan mürekkep âsûde bir yer. Aşağı doğru inince sarp ama asil duruşlu kayalardan akıp gelen kar rengi şelâle karşılıyor bizi. Şelâlenin havzasındaki ahşaptan yapılma çay bahçesi gelenleri tebessümle bekleyen bir insan gibi hoş geldin diyor. Tabiî ki hâl ehli olan ve fikirli çayda muhabbet bulanlar için böyledir.

İki hocamın bin miligramlık bediî yârenlikleri

İki Hocamın bin miligramlık bediî yârenlikleri gırla gidiyor. Fakire muhabbet zarfı atıyorlar. Ayaklarım yerden kesiliyor, cezbe hâlindeyim. Ali Hocam “Bir çay daha için” diyor ve Muzaffer Hocama “Hocam, kendinizi belli etmeseniz de siz bu zatlarla aynı merkezdensiniz, dolayısıyla bilirsiniz; kayalar ve sularla veli zatların arasındaki rabıta nedir?” diye soruyor. Muzaffer Hocam “Ben düz adamım, bu sualin cevabını sen bilirsin, sen kendini gizliyorsun, kendini gizleme artık…” diye karşılık veriyor. Kayalar ve ağaçlarla çevrili yolun daha aşağısına doğru gide gide Somuncu Baba Hazretleri Külliyesi’nin girişindeki otoparka durduk. Ücretini vermek için üçümüz hamle yaptık. Görevli kişi şöyle bir baktı, Muzaffer Hocamı göstererek “Hocamın parası bereketli olur, onun parasını alacağım” dedi. Biz üçümüz donup kaldık. Anladık ki adamın gözünde perde yok.

Külliyenin kuzey ve doğu cephesi esrarlı sûretleriyle kıyamda duran kayalarla çevrili. Her köşesinden yine berrak sular akıyor. Tohma Çayı’nın yanına halvethânesini kuran Somuncu Baba Hazretleri miladî 1412’de bu mekânda Hakk’a uçar. Cenaze namazını halifesi Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri kıldırır ve halvethânesinin bulunduğu mekâna defnedilir. Türbeye çevrilen bu mekân câmi vazifesi de görüyor. Türbe mekânında halifeliğini sürdüren evlâdı Halil Taybî Hazretlerinin türbesi de burada.

Ali Hocamın rehberliğinde velî zatların silsilesi hakkında çok şey öğreniyoruz. Ehlinin malûmudur; Yıldırım Beyazıt Han’ın Niğbolu Savaşı’nın kazanılmasına “Allah’a şükür nişânesi” olarak yaptırdığı Bursa Ulu Câmii, Osmanlı Devleti’nin ilk selâtin câmiidir. Çilehânesinin yanına yaptığı ekmek fırınında somun pişirerek çarşı pazar dolaşıp “Müminler, Somunlar” diyerek ekmek dağıtan Şeyh Hamid-i Velî Hazretleri Ulu Câmiin inşası sırasında işçilere ve halka somun dağıttığı ve mânevî yönünü gizlediği için halk arasında “Somuncu Baba” lâkabıyla biliniyor.

Sırrı fâş olan Somuncu Baba yolculuğa çıkıyor

Câmiin açılış gününde Yıldırım Beyazıt Han ilk hutbeyi okuması için Bursa’nın tasavvuf büyüklerinden Emir Sultan Hazretlerini vazifelendirir. Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerini Bursa’da ilk keşfeden Emir Sultan Hazretleri; “Padişahım bu beldede benden daha âlim kimseler var. Onlar aramızda iken hutbe okumak bize düşmez” diyerek bu vazife için Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri’ni işaret eder. Padişahın huzurunda bu vazifeyi reddetmeyen Şeyh Hamid-i Velî, yâni Somuncu Baba Hazretleri hutbede “Fâtiha Sûresi’ni yedi farklı şekilde yorumlar. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Somuncu Baba olarak bildikleri Şeyh Hamid-i Velî Hazretlerinin mânevî büyüklüğünün farkına varır. Mânevî büyüklüğü ortaya çıkan ve kendi ifadesiyle “sırrı fâş olan” Somuncu Baba Hazretleri talebeleriyle Bursa’dan ayrılır. Ulvî aşkın sırlı yolculuğunda “kendi sırrı nerede ortaya çıktı ise oradan uzaklaşır.”

Çilehâne’de “keyif yapmak”

Âlim ve ârif insan Ali Hocam yanımızda olunca gönlümüz ve dimağımız mutmain ve emin… Nasıl davranılacağını, usul, âdap her şeyi o sessiz ve vakur hâliyle öğretmiş oluyor. Ali Hocam Somuncu Baba Hazretlerinin “Çilehâne” sini ziyaret ediyor ve namaz kılıyor. Muzaffer Hocam “Haydi siz de keyif yapın” diyor İsmail’le fakîre. Dünyânın geçiciliğini hissettiren ve daracık bir mağarayı andıran bu mekânda ulvî cihetiyle “keyif yaptık.” Ehli bilir; çilehâne veya halvethâne dar, kapalı ve karanlık bir mekândır.

Somuncu Baba Müzesi, Çilehâne, Hamidiye Çarşısı gibi her mekânı ziyaret esnasında Ali Hocam nükteli ve bediî lisanıyla Muzaffer Hocama zarf atmayı ihmal etmiyor ve “Hocam mübarek zattan harçlığını aldın mı?” diyor ve fakîri hoşnut etmek için Muzaffer Hocamın mânevî vasıflarını nükteli bir üslûpla anlatıyor. Somuncu Baba Hazretlerinin beyaz mermer üzerine nakşedilen hâlnâmesini okurken, metnin sonunda  “Balıkların yaşatılması…” na dair sözlerini okumamı istedi ve “Muzaffer Hocamın balıklarla ünsiyeti bu mânadadır…” dedi. O ânda cezbeye kapıldım. Muzaffer Hocamın, talebelerini ve dostlarını balığa götürmesindeki mânevîyatı şimdi daha iyi anladım. Ali Hocamın anlattığına göre câmi ve çilehânenin yanındaki balıklı kuyulardan çıkan balıklar Somuncu Baba Hazretlerinden “yâdigâr olarak asırlardır varlığını korumakta ve yaşatılmaktadır.” Dik ve esrarlı kayalarla çevrili Tohma Çayı’nı temaşa etmek pek mâneviyatlıydı. Somuncu Baba ve ahfadının ve dahi talebelerinin bu talihli ve bereketli suya dokunan ayaklarının izlerini görür gibi oldum.

İkindi öncesi Külliyenin doğusundaki tepeyi aşarak Hazret-i Peygamber Efendimiz’in soyundan Seyyid Hüseyin Gâzi’nin kardeşi ve çocukken sarı saman kağıtlı kitaplardan destanını okuduğumuz Seyyid Battal Gâzi’nin amcası ve kayınpederi Seyyid Hasan Gâzi Hazretlerinin türbesini ve Şehitlik Anıtı’nı ziyaret ettik. Külliyeye döndüğümüzde Ali Hocam “Çay içelim” diyerek bizi sevindiriyor. Hamidiye Çarşısı’ndaki çayhânede muhabbetli bir çay içtik. Hocamgil ücretini vermek istediklerinde “Parasız” dediler. Muhabbet kaynağı olan çayın parasız olması çayın dostluğuna büyük bir hürmettir. Muzaffer Hocam çay veren kişiye “Somuncu Baba ekmeği var mı?” diye sordu. Kısmetimizde yokmuş ki o gün ekmek çıkmamış.

“Aşk ateşiyle pişen ekmekler”

Ehlinin malûmudur ama yeri gelmişken anlatalım. Emir Sultan Hazretleri, Bursa’dayken Somuncu Baba Hazretlerinin nâmını duyar ve fırınında onu ziyaret eder. Fırında ateş olmadığını görünce bu işin sırrını sorar. O da: “Aşk ateşiyle pişer” diyor. Çünkü bu fırında “ekmekler gönül ateşiyle pişmektedir.”  Asırlardan bu yana “zengine fakire gönülden hediye” babından herkese parasız dağıtılan ekmekler “hediyeleşmeyi ve karşılık beklemeden ikramda bulunmayı” anlatmaktadır. Çarşıdan ayrılırken Muzaffer Hocam Darende hâtırası olarak hepimize hediye aldı.

Velhâsıl, dördüncü büyük seyahatimin zarf ve mazrufu böyle. Bu mânevî mekândan ayrılırken vehbî bir hüzün çöktü içime. Şehre dönüşümüz başlayınca yüreğime sızı düştü… Ulvî bir sızı değil bu, modern-seküler şehrin verdiği sızı… İçimi burkan şehir de, erdemli şehir değil, câhil şehir... İki Hocamın merhametli ve müsamahakâr sîmasına bakarak “Keşke hep buralarda yaşasaydım!” “Keşke hayatım bu ânları ile sürüp gitse!” diye inleyip nâra attım yine. Türküler gittik, türkülerle döndük vesselâm.





A.Ş.K. / Nurcihan KIZMAZ



Candan özge can varmış
Gördüm
Biraz daha
Bakabilseydim
Gözlerine
Cenneti
Görürdüm

Dualar uçurdum
Avuçlarımdan
Yıldızlar şahidim
Ne dilediysem
Erdim

Buğday saçtım
Aç kuşlara
Gönül bağı kurdum
Bilmeden
Onlara tebessüm
Çiçekleri derdim

Şimdi şükür zamanı
Sonsuza dek şükür
Yüz kere
Bin kere şükür
Ölene dek seveceğim
Rabbime
Söz verdim

Adın aşk olsun senin
Şurama, tam yüreğime saplan
Kal orda sonsuza değin...


GAM / Abdurrahim ÖTKÜR













Yaşasam yaşamamın manası yok, 
Öleyim desem ölmeme bahane yok.
Günde hayal, günde teşviş*, günde gam,
Derdimi söylesem, derde derman ahbap yok.   

                                                               *karıştırma , bulandırma


تىرىك دېسەم تىرىكلىكتىن مەنا يوق،
ئۆلەي دېسەم ئۆلمىكىمگە باھانە يوق.
كۈندە خىيال، كۈندە تەشۋىش، كۈندە غەم،
دەردىم ئېيتسام، دەرتكە دەرمان دانا يوق.
-ئابدۇرېھىم ئۆتكۈر

HASRET / Muhammed Ali TEVFİKTürkiye 
Türkçesine Çeviri : Mustafa Muhammet
















Ana yurttan gittim uzağa, yurdum uzakta gamdayım,
Yiyecek aş-ekmek hani? Sıcak-soğukta handayım.

Kaldı el-yurt, kaldı Tarım*, kaldı İli*, Zerefşan*,
Bu vatan gamında benim gönlüm perişan.

Nere gitsem aşağılama,"vatansız"diye sayıldım,
Tutuklanıp her yerde zindanlara atıldım.

Vicdansız hem imansız bey, ağa her yerde var,
Karga, kuzgun* han vatanda, yazda da olmaz bahar.

Göz yaşım akar her gün durmadan,
Yağma-talan olan vatana ben TEVFİK nasıl dayanam?

Ah vatanım, gamgüzarım-mihribanım ana yer,
Alemimde eşsiz Doğu'daki bir gevher.

Her günün geçti bahtsız bu karanlık zulmette,
Fen-bilimi terk edip yattın uyku gaflette.

İs-duman içre kaldı -vatan hali harap,
Fariz değil şarkı-saz bize, satar*,sunay*,dutar*,rebap.

Ah, vatanım zenginliğim, gönül şadı yaylağım,
Ben senin oğlunum, sana feda olsun varlığım.

1930. Yıl


Tarım: Doğu Türkistan'da büyük bir nehir. İli: Doğu Türkistan'da bir nehir. Zerebşan : Doğu Türkistan'da bir nehir. Satar; Kemana benzer uzun telli saz. Sunay: Zurna Dutar: Bağlamaya benzer telli saz.



سېغىنىش
           مەمتېلى تەۋپىق
ئانا يۇرتتىن ئايرىلىپ كەتتىم يىراققا، يۈردۈم يىراقتا غەمدىمەن.
يىگۈدەك ئاش-نان قېنى، ئىسسىق -سوغۇقتا دەڭدىمەن.

قالدى ئەل-يۇرت، قالدى تارىم، قالدى ئىلى، زەرەپشان،
ئۇشبۇ ۋەتەن غېمىدە كۆڭلۈم مېنىڭ پەرىشان.

نەگە بارسام كەمسىتىش، " ۋەتەنسىز" دەپ سانالدىم،
تۇتقۇن بولۇپ ھەر جايدا تۈرمىلەرگە قامالدىم.

ۋىجدانىنى ھەم ئىمانى يوق بەگ، غوجام ھەر جايدا بار،
قاغا-قۇزغۇن خان ۋەتەندە، يازدىمۇ بولماس باھار.

كۆز يېشىم يامغۇر بولۇپ ئاقار كۈندە توختماي،
بۇلاڭ-تالاڭ بولغان ۋەتەنگە مەن تەۋپىق قانداق چىداي؟

ئېھ ۋەتىنىم، غەمگۈزارىم - مېھرىبانىم ئانا يەر،
ئالىمىمدە تەڭداشسىز شەرىقتىكى بىر گۆھەر.

ھەر كۈنىڭ ئۆتتى بەخىتسىز بۇ قارانغۇ زۇلمەتتە،
پەن-بىلىمنى تەرك ئېتىپ ياتتىڭ ئۇيقۇ غەپلەتتە.

ئىس-تۈتەك ئىچرە قالدى، ۋەتەن ھالى خاراب،
پەرز ئەمەس ناخشا-ساز بىزگە، ساتار، سۇناي، دۇتار، راۋاب.

ئېھ، ۋەتىنىم بايلىقىم، كۆڭۈل شادى يايلىقىم،
سەن ئۈچۈن پىدا ئوغۇلمەن، تەغدىم ساڭا بارلىقىم.
1930-يىلى


HÜZÜNLÜ TÜRKÜ / Nurcihan KIZMAZ



Ya sonbahar senden önce gelirse
Ya savrulursa yine
Bütün ümitler

Ya güneş doğmazsa
Viran olursa bağlar
Ya vazgeçerse bülbül
Gülünden

Bir damla yaş düşerse
Bir serçenin
Gözünden

Yolunu şaşırırsa
Bir turna
Bir hüzünlü
Türkü yüzünden

O zaman
Senden bilirim
Düşen her yaprağı
Kışı kıyameti

Kalmaz bende o vakit
Gelecek baharın
Kıymeti...