DİLSİZ SECCADEYE GÖÇ / Samet YURTTAŞ



Kargalar doyururken karnını 
Çocuğun renkli eteğinde
Çocuk açar gözlerini
Annesinin dilsiz seccadesinde

Sonsuz ninni bastırırsa saatin sesini
Akrep ve yelkovan sallar beşiği
Zamanın belinde çocuğun ayak izi
Annenin elinde yalnız ve yalnız
Ağaran saçlarından bir gül demeti

Çığlık yankılanır annenin gölgesinde
Sesi titrer annenin 
Toprağın dilinde 
Suyun ayakları kesilir yerden
Anne saklar çocuğu 
Ay'ın çıplak gözünden

Çocuğun saçları sararırsa
Güneşin nefesiyle
Çocuk göğü yırtar kendi sesiyle
Kargalar göç eder
Çocuğun renkli eteğinden
Annenin dilsiz seccadesine


ÜZENGİ / Fatih ÇITA



Her gündüz uyuttum kucağımda geceyi
Bakışlarını aldım içerimde erittim
Yoğurdum yokluğu pişirdim bir heceyi 
Bütün kelimeler buldu aşk ile ritim
Aşk gelince ben yittim

Yapıştı gözüme kanlı yaşım bulandı
Damıttım içinden gül suyunu durulttum
Viranede öttüm bülbül beni bulandı
Ben kendi kendime yabancıyım unuttum
Seni içtim seni yuttum
                                                  
Göğün kuşağına karayı da ekledim
Yağmur temizledi oldu bahtımın rengi
Yıllar geçti gitti neyi neden bekledim?
Mecnun, Ferhat, Kerem kazanamadı cengi
Üzüntü değil üzengi 
                                                 


DÜKKÂN MEKTUPLARI-20 / Mehmet MUHARREMOĞLU

Hastayım Hakim Bey Affımı Talep Ederim *

Muhterem Hakim Bey’e ve Doktor’a…

Yaralandık Ahmet abi. Yaramız gün geçtikçe derinleşiyor. Buradan geçen atlıların yaramıza baktığı da yok. At gözlüğünü atlara takmıyorlar artık Ahmet Abi. Atlılar kendisi takıyor at gözlüğünü: Adı oluyor sanal gözlük.

Hepimiz sanal gözlük takıyoruz. Yedisinden yetmişine her birimizin elinde birer sanal gözlük. İngilizcesini söylemek de havalı. İngilizcesinin baş harfleriyle satılır internette: VR yani virtual reality.  Savaş Hocamın ifadesiyle “doğru yalan”. Savaş Hocam yıllar öncesinden bu günleri görmüş sanki. Gerçekmiş gibi, hem de üç boyutlu ama sanal, yani kuyruklu yalan.
Kimse kimsenin halini sormaz oldu. Daha doğrusu dakika başı soruyoruz. Ama sanal. Komşu komşunun külüne muhtaçken malına sahip çıkmayanlar komşusunu hırsız eder oldu. “Bugün buldum bugün yerim, hak kerimdir yarına/ Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem” diyen kaldı mı Türk Müslüman ülkesinde? Ki büyükler “bunu Bağdat’ın Basra’nın köpekleri de yapıyor” demişler.  “Cümlenin rızkını veren ol gani settar iken/ Yeryüzünün halifesi hünkara minnet eylemem” deyişini dilinden düşürmeyenler elimizden gideli çok oldu. Hayreddin Karaman Hoca, ülkemizde müteahhitlik yapmak isteyen ama işin çeşitli merhalelerindeki bazı işlemlerden dolayı hüküm soran vatandaşa rüşvetin haram olduğunu beyan eden makale serdediyor gazetede bugün.

Koşuşturuyoruz, yuvarlanıp gidiyoruz. Düz vatandaşız biz Ahmet abi. Göbeğimizi de kaşıyoruz, demliği bitirene kadar çay da içiyoruz. Dibini buluyoruz yani. Eskiden masallarımız vardı. Dağların ardını aşmak, kırk kapıdan geçip padişahın kızına iksir yetiştirmek çocukların hülyalarını beslerdi. Nenesi ninni söyler, masal anlatır uyuturdu bebekleri. Akşama kadar dışarıda oyunda ya da işte yorulan çocuklar akşam yemeğini zor yerdi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı. O dönemin son çocukları bizdik Ahmet abi. Belki bizden bir iki nesil sonrakiler de hayal meyal bir ninni hatırlarlar babaannelerinin dilinden. O zaman da düz vatandaştık. Ama ninnilerin, masalların, halk hikayelerinin, son Delta radyolardan çalınan TRT türkülerinin beslediği organik vatandaşlardık. O zamanlar çayın, sohbetin, sofrada tencerenin dibini buluyorduk. Ama neticede her şeyin bir dibi vardı. Dibi görünmeyen sulara da girmezdik. Haram nedir helal nedir öğrenir, bilir ve amel ederdik.

Şimdi çocuklarımız dibini bilmedikleri sulara girer oldu. Her gün baraj sularında, sulama kanallarında akıntıya kapılan fidanlarımızın haberleriyle uyanır olduk. Bir de internet akıntısı var ki onun ne dibini bilen var ne debisini. Bir de 5G çıkacakmış diyorlar önümüzdeki sene. 5G’yi tercümanına sor Ahmet abi. Ürpertici bir tablo anlatıyor bilenler.
Şimdi çizgi filmlerle büyüyor bebekler. Nenesi dizi seyretmeyen bebeler vardır belki bazı defineye malik viranelerde. Ne mutlu onlara. Torununa ninni söyleyen analar, neneler kalmıştır belki kıyıda köşede. Ama kahir ekseriyet böyle. Çocuklar Kaf Dağı yerine labirentleri aşıyor bilgisayarın karşısında sanal terör oyunlarında. Üstelik polis rolünde terörist kovalamıyor, terörist rolü veriliyor ve polisten kaçmaya, hırsızlık yapmaya çalışıyor. Bunları başarırsa oyunu kazanıyor. Yırtıcı hayvanlar falan da var sanırım arada mücadele ettikleri. Yedi başlı ejderha gibi ama şekil olarak zihin bulandırıcı. Eciş bücüş, insan, hayvan, ejderha arası yaratıklar.  Çocukları doğrudan gerçek hayatta tehlikeli faaliyetlere sürükleyen intihara sürükleyen oyunların haberleri her gün televizyonlarda anlatılıyor.

Beş altı yaşından on on beş yaşına kadar bu şekilde sanal oyun oynayarak büyüyor çocuk. Evde tablet, dışarı çıkarsa internet kafe. Sonra bir gün delikanlı oluyor. Arkadaşlarıyla dışarı çıkıyor. Kendisine eğlence arıyor. Her şeyi sanal gerçeklik gözlüğünden görmeye alışmış. Ondan sonra yolda bulduğu kediyi köpeğe parçalatmayı oyun belliyor. Soru soran gazeteciye “seni öldürsem üzülmem, kediye mi üzülecem” diyor.

***

Şimdi siz söyleyin hakim bey, önünüze gelince bu çocuklar nasıl hüküm vereceksiniz? Rahmetli Aşık İmami’nin “Ala Gömlek” deyişini bilir misiniz hakim bey? “Gel danışalım obaya, evlat gıyar mı babaya/Şikayet ettim Mevlaya, garagola demem  seni”.  Evladına kıyan babalara hiç giremeyeceğim. Siz bunların bin mislini biliyorsunuz. Seyhan Nehri’nde kaybolan uyuşturucu bağımlısı gencin annesinin feryadını, yasını hangi savcı duyacak efendim? “Ölüsü çıkarsa şeker dağıtıp davul çaldıracağım” diye feryad-ı figan eden bir ananın çığlığını, yüreğinin yangınını hangi hakimin hükmü söndürecek? Çocuklarımızı zehirleyen çetelerin boynuna yağlı urgan geçirebilecek bir babayiğit yok mudur? Adalet istiyoruz hakim bey! Memleketin dört bir yanında çocuklarımıza kıyan canavarları kimin vergisiyle besleyeceksin hakim bey? Adıyaman’da onüç yaşındaki fidan boylu Hüseyinimize kıyan caniyi babası Sadık ustanın asgari ücretinden kesilen vergilerle mi besleyeceksin hakim beyim? Hangi vicdana hangi adalet anlayışına sığar bu hüküm?

Ahmet abinin bin miligramlık türkülerinden biriyle bir kez daha sorayım: “Uyan Alim uyan uyanmaz oldun/Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun” Hüseyin’in vücudunda da altı bıçak yarası bulunmuş. Sen Ali’yi öldürenden daha insaflıymışsın diye cezada indirim mi yapacaksın hakim bey? Giden canlar seri sonu ürün mü? Ali’nin, Hüseyin’in akan kanı bir damla şurda dursun,  gözü yaşlı anaların gözünün tek damlasının hesabını yarın ruz-ı mahşerde nasıl vereceksin hakim bey?

Peki doktor beyim,  Seyhan nehrine düşüp kaybolan uyuşturucu bağımlısı genç “kurtuldu, asıl bu gün yaşamaya başladı” da, ailelerinin de kendilerinin de hayatını zindan eden bu illetin pençesine düşmüş gök ekinlerimizin tedavisi için hangi reçeteyi yazacaksınız? Yara vücudu sarıyor doktor bey! Hastalıklarımız değişti farkında mısınız doktor bey? Eskiden ince hastalık vardı, kötü hastalık vardı. Devası bulunmazdı. Ağıtları yakılırdı. Maraş’tan gelen haberle Meyriğin yasını tutmaya devam ediyoruz. Ankara’dan “eyolursun diye köye yollanan” Hatice’nin yaralarının trende sarsıldığını, Keskin’e varanda kopan kıyameti Hacı Taşan’ın ağzından gözümüz yaşlı dinlemeye devam ediyoruz. Şimdi söyleyin bana doktor bey, bu bağımlılık illeti ne menem bir hastalıktır? Bu nasıl bir yaradır ki kötü huylu ur gibi vücudumuzu sarar amma kesip atamayız? Amma devası nedir? Hazık hekim değil misin sen? Ursa ur, ince hastalıksa ince hastalık? Ne yiyip ne içmeliyiz? Hangi ilaçları kullanmalıyız sayın hocam? Cerrahi ameliyat mı gerekiyor? Operasyon diyorsunuz ya. Şimdi tıp gelişti, ışınla da kesip biçmeden müdahale ediyormuşsunuz. Yeni aletleriniz bunu tespit ve teşhis edemiyor mu?

 Bizim bildiğimiz Allah rızası için kurban verilir. Hazreti İbrahim, oğlu Hazreti İsmail’i kendisine ilham olunduğu üzere Allah için kurban etmeye götürmüştü. Fakat Rahman ve Rahim olan Allah Hz. İbrahim’in sabrı ve Hz. İsmail’in teslimiyetinin nişanı olmak üzere Hz. İsmail’e bedel olarak bir koçu kurban olarak göndermişti. Ahmet Abi’nin uzmanlık alanıdır İsmail teslimiyeti. Neden bağımlılık müptelası gençlerimiz için “kurban” ifadesini kullanıyorlar? Doktor biz haşa yeni tanrılar edindik de yavrularımızı bu tanrılara mı kurban veriyoruz? Doktor gıdım gıdım ölüyoruz. Doktor hastane önünde incir ağacı kaldı mı bilmem ama artık biz ağıt yakmak istemiyoruz. Gencecik fidanlarımızı bağımlılık illetinin pençesinden kurtar doktor. “Doktor bulamadı bana ilacı” diye ağıt yakmak istemiyoruz artık.

***

Ahmet abi, sahi ağıt yakan kaldı mı acep? Ateş düştüğü yeri yakıyor da bu yangını dile getiren gelecek nesillere aktaracak olan aşıklarımız kaldı mı Ahmet abi? Ölmüşüz de ağlayanımız yok Ahmet abi. Senin bin miligramlık türkülerinin devamı olacak derdimizi hüznümüzü diri tutacak, sönmeye yüz tutan ateşimizi harlayacak ozanlarımız dengbejlerimiz nerde Ahmet abi? Hüzün kaldı mı ülkemizde elimizde, obamızda? Hüzün medeniyetinden gelip “götürün memeleketi”ne gidiyoruz. Görsünler ya da görseller ülkesi de diyebilirsiniz. Dünya ülkeleri arasında 2018 yılında İnstagram kullanımında beşinci sıradayız Ahmet abi. İnternet fenomenlerinin dediklerine göre, instagramdan canlı yayın yapmak kahvaltı yapmak kadar doğal bir şeymiş artık. Mağarandan çık da arada etrafta ne olup bittiğine bak Ahmet abi. Düz vatandaş artık internet fenomeni.

Görsel çağında türkülerimizi söyleyen kalmadı da dinleyen var mı Ahmet abi? İnternette bir video sitesi var. Görsel çağındayız ya basit bir araştırma yapalım. Genel olarak pop şarkılar diye bir tarama yaptığınızda ilk sırada çıkan listenin izlenme sayısı yüz milyon civarında. Türküler diye tarama yaptığınızda ilk sırada çıkan listenin izlenme sayısı iki milyon. Yüz popa karşı iki türkü. Tabi bu listelere tüm dünyadan ulaşılabildiğini hatırlatmak isterim. Özel olarak bazı şarkılar ve şarkıcılar daha fazla izlenme sayısına da sahip olabiliyor. Mesela rastgele tıkladığımız “saz mı caz mı” şarkısı 155 milyon civarında bugün için. Yine rastgele seçtiğimiz “şu karşı dağda kar var duman yok” türküsü 1 milyon civarında. Senin bin miligramlık türkülerinin internette dinlenme/izlenme sayılarını vermeyeyim Ahmet abi.

Vatandaşın günlük hayatından da sözlüğünden de hüzün silindi. Kısa bir zamanda çok hızlı bir şekilde. 5G’den daha hızlı bir çölleşme başladı hayatımızda. Her yerde şiddet hüküm sürmeye başladı. Vatandaş birbirini görmez dinlemez hissetmez oldu. Akıllı telefonlara temas etmekten parmaklarımızın hissetme duygusu köreldi. Bir cilt hastalığı Ahmet abi. Bu da doktorun alanına girer.

Sen mağarandasın abi. Türkülerinle baş başasın. Türkü dinliyorsun başının ağrısı geçiyor. Kulağının uğultusu diniyor. Bizler düz vatandaşız Ahmet abi. Sığınabileceğimiz bir mağaramız yok. Mağara var tamam, ama düz vatandaş mağaraya çıkamaz. Sen eski tüfeksin. Filhakika modernsin, kentli şamansın ama mağaraya çıkma “çellıncını” başarıyorsun. Tercümanına çellınc ne diye sorduğunu duyar gibi oluyorum. Tercümanın bu konuları daha iyi bilir, o daha iyi açıklar. Ama bir cümleyle söyleyecek olursam bahsettiğim video sitesinde gençlerin gevezelik, malayani cinsinden bir şeye dirençlerini test edip video çektikleri bir akım var. Mesela en fazla acı biber yeme çellıncı, komik video izleyip gülmeme çelıncı vesair. Sen başarıyorsun ama düz vatandaş yolda yürümeyi unutmuş. Sen mağaranda yalnızsın. Düz vatandaş sanal gözlüğünün içinde hapis. Tatlı su Müslümanlığı diyorsun ya o devir geçti artık Ahmet abi. Tatlı su mu kaldı ki?

Çeşme başları tarihe karıştı. Üngüt köyündeki son akarsuyun, yün yıkama yerinin de üstüne gönül belediyeciliği yapan belediyelerimiz beton döktü. Çeşme başına giden genç kızların işmarları delikanlıların yüreğini yakmaz oldu. İşmar nedir, bilen kaldı mı Ahmet Abi? “Ayrılık molur harman zamanı” diyor türküde. Harman yerine betondan emekli konutu yapılalı çok oldu Ahmet Abi. Karıncalar yuvasını nereye taşıdı acep bilen var mı?

Köylerimizi şehirlerimizi sel basıyor. Dört G, beş G debisinde seller. Ahmet abi sen afetçisin. Bir salisenin milyonda bir anında bastıran ve başlangıçta 20 megabit iken 5G’ye çıktığında 200 megabite kadar çıkabilecek bir sel. Eğer internet dere yatağını ıslah etmezsek taşkınlar vermeye devam edecek ve çok cana mal olacak Ahmet abi. Hangi afet planı durdurur bu taşkını?

Son bir hususu daha belirtmek isterim Ahmet abi: “Bireysel gibi görünüyor ama, Yemen kadar, Sarıkamış kadar ahaliyi yaralayan derin bir trajedinin içindeyiz. (Hakim beye selamlar olsun). Beri gel Ahmet abi, Yemen’i, Sarıkamış’ı, Çanakkale’yi unutma ama 2008-2016 yılları arasında kaybolan çocuk sayısı 104 bini aşmış. Avrupa’da kaybolan mülteci çocukları da sayalım mı? Yüreğin kaldırmaz, oraya hiç girmiyorum. Şairine “marallar oymağı” şiiri ısmarlamakla, hüzünlü türküler dinlemekle bu meseleyi savuşturamazsın. Biliyorum yüreğin yangın yeri, biliyorum, şimdi gözlerin buğulandı, gözlerini kaçıracaksın benden. Biliyorum ateşin kırk derece ama ateşini düşür artık Ahmet abi. bir parasetamol al, kulak aparatını tak. Dükkanın holüne çık bir hava al, elini yüzünü yıka. Sen afetçisin, bir su dök ateşe, bir iş makinası gönder dere yatağına, mahsur kalanları kurtar. Suyun yönünü değiştir, evleri tahliye et. Ben düz vatandaşım, boğuluyorum. Ahmet abi, bir halat, bir kalas bir yardım eli uzat.

****

Gitmek nasıl bir eylemdir Ahmet abi? Gitmek gerektiğinde kime gidilir? Çarşılarında günaşarı bomba patlayan İdlibliler kime gider Ahmet abi? Kudüslüler İsrail zulmünden kime gitse gerek? Doğu Türkistan kime gider, Arakan, Yemen, Yeni Zelenda Müslümanları?
Yemen cephesi gaibi Mehmet dedeme gidebilir miyim ben Ahmet abi? Yemen cephesinden yedi yıl mektubu gelen dedem yedinci yıldan sonra nereye gitmiştir? Askeri kayıtlara nasıl düşülmüştür?

Daha ne kadar karlar eriyince İran sınırında kar altında bulduğumuz donmuş Afganlı kardeşlerimiz için ağlayacağız biz? Türkiye Müslümanları Suriyelileri geri göndermenin tartışmasını yaparken yürekleri vicdanları yanında mı?

“Ver benim sazımı efendim ben gider oldum
Süremedim lavantamı konsola koydum”

Kader böyleyse ne yapsın eller? Kadere inanmak imanın şartlarından. Amenna ve saddekna. Ama sanal dünyanın kablo kokusundan vatandaşın burnu koku almaz oldu. Dokunmatik telefonları ellemekten birbirimizi hissedemez olduk. Biri gözümüzdeki şu üç boyutlu gözlüğü çıkarsa da lavanta kokusu alsak olmaz mı?

Gençlerimiz lavantayı, miski sürünüp arz-ı endam etsin. Doğu Türkistan’dan Bosna’ya düğün bayram olsun Ahmet abi. Kurban bayramın mübarek olsun.

Bayram üstü limon kolonyası da olur Ahmet abi, yeter ki az ferahlayalım.

4 Ağustos 2019
Tekerek Yolu /Kahramanmaraş.



* Bu yazı içeri gurbetinden Ahmet Abi’ye yazılmış kafası karışık bir mektuptur. Hakim Bey!e ve kıymetli Doktor’a ithaf edilişinin hikayesi kendilerinde saklıdır. Fakat ithafla beraber mektubun bir kısmı da acizane kendilerine hitaben yazılmış oldu. Hüküm ve teşhislerini bekler hürmetlerimi arzederim.

UYAN BABA / Nurcihan KIZMAZ



Bu dışardan gelen sesler ne anne
sana da geliyor mu
bu kan kokusu

Korkuyorum ellerimi tutsana anne
hani ben çok cesurdum
bu ne korkusu
Her yanım titriyor sarsana anne
temmuzun ortasında
ne üşümesi
Sararmışsın aynaya baksana anne
sen hasta değildin
bu neyin nesi
Vakit çok geç oldu
kalksana baba
sen erken uyanırdın
bu ne uykusu...


HER ŞEYDEN ÖNCE / Ferhat ALTUN


Bir duman sessizce ağlatır seni
Bir ateş, kuş gibi çırpınırken ocakta
Aya meftun gözlerin, karanlığa alışmakta

-Düşürülmüş bir meleğin nefreti bu-

Henüz sararmazdan taze ellerin
Gören bendim seni
Dalından bir çiçek gibi koparıldığın gün


MUHABBET / MUHAMMET NACAROĞLU



Kimin ne dediği önemli değil 
Sen ne diyorsun mühim olan
Cesaret mi veriyorsun? Ümit mi
Sevgi mi
Hoşgörü mü
Güç veriyor musun ona
Yanında oluyor musun

Senin ne söylediğin ve yaptığın önemli olan...İnsanlara, canlılara, doğaya, yaşama dair herşeye......

Üretken olarak pozitif yönde bir etkin var mı?

Ve önemlisi tek hesap makamı olan
ve vicdanın bile yaratıcısı Rabbine karşı 
içini huzurla dolduran bir muhabbetin var mi?

Muhabbet yani eyleme geçen sevgi...

Kuru söz de kalmayan...


YOL SORAN / Enver ÇAPAR



Kendimi bulamadım ki
Nasıl kaybolayım bu şiirde
Gözlerim bir ırmak arıyor
Yarım kalan düşlerim kayıp giderken.
Uykuyu gösterip rüyaya razı et beni

Yağmuru çekiyor saçlarım
Düz olsa tarardım, ruhum dağınık
Buluttan haritalar uzayıp gidiyor
Benim yıldızım hangisi

Eğri büğrü sözlerle geldim kapıya
Yapışmıyor dilim bir türlü damağa
Geçemedim eşikten öteye
Düşeyim yollara, sorayım dağlara
Çiçekler açar mı dilimdeki kilidi

Kıvrılan bir yol bulayım kendime
Ne çok yol var, sarmışlar dünyayı
Hangi ip çeker bu rüyayı
Ömür dediğin bir göç hikayesi

Güller halimi sorsa sararır şimdi yüzüm
Kızarırdı eskiden adım anılınca
Boncuk dizilirdi alnıma
Çiğ düşmüş yaprak gibi
Titrerdi kalbim

Kazma-kürek incitmez de insanı,
Ham söz çok yoruyor kalbi.
Kaygan dili örse koyup kırk çekiçle dövmeli.







DÜKKÂN MEKTUPLARI-19 / Hasan EJDERHA

Murat Gilin Ora...
            
Birkaç kuş cumartesi günleri baraj kıyısının tam olarak göründüğü devasa bir çam ağacının dalına sıralanıp, gün boyu oradan ayrılmıyor. Aynı kuşlar, haftanın diğer günleri de aynı yere gelip, kıyıya bakıp bakıp, orman içinde kayboluyorlardı.

Muzaffer Hocamın bir balıkçı ekibi, bir de yazar-çizer ve fikircileri var... Nerdeyse her cumartesi Klavuzlu Barajı kıyısına balığa gidilir... Diğer balıkçıların ve piknikçilerin pek uğramadığı; yukarıda bahsi geçen kuşların kondukları daldan tam olarak görünen, sapa bir kıyıyı mekân tutmuş hocamın balıkçıları. Hocamın reisliğinde: Yunus BARMAN (Balık tutamasa da…) Dr Mehmet CERAN, Tayfun GÖKTÜRK, Mehmet YAŞAR, Enver ÇAPAR, Hacı Ahmet ERALP, birkaç senede bir de olsa Hasan KEKLİKÇİ, Somali’nin Anadolu Yöresinden diye kendisini takdim eden ve Ahmet Doğan İlbey’in tabiri ile Ümmetin numunesi Mahmut Muhammet Şeyh Ali, ara sıra Gaziantep’ten motosikleti ile gelerek balıkçılara katılan Seyfettin ALBAYRAM, Güccük Doktor İsmail SAĞIR, Murat YÜCEL, Murat YÜCEL’in oğlu Muzaffer Hocam’ın ahbabı Ömer, Tayfun’un Oğlu hocamın dostu ve ortağı Abdülrezzak ve… Ve bir daha ve… Hacı İbrahim ARIKMERT. Neden mi ve… Ve… diye yazdım Hacı’nın adını? Balıkçı ekibi için de yazar ve fikirciler için de kıymetli Hacı ARIKMERT… Hacı, balıkta, menemenden kuru fasulyeye kadar yemekler yapıyor ve baraj kıyısında lahmacun yapmayı planlıyor. Plandan öte, proje son aşamalarında bildiğim kadarıyla.

Balıkçı baraj kıyısına Muzaffer Hocamın reisliğinde sıralanıyor… Onlar kıyıda, hocamı seyreden kuşlar kıyıyı tam gören devasa çam ağacının dalında sıralana dursun. Sık çamların bulunduğu kıyıya paralel bir tepecik var… Burada: Hacı Arıkmert yemek hazırlığına girişirken hemen yakınına serilmiş bir hasırın üzerine sıralanmış bir ekip daha var: Ali Hocam, Ahmet Doğan İLBEY, Ben abdi aciz, (sık sık bulunmasam da Hasan KEKLİKÇİ’den çok bulunuyorum) İsmail GÖKTÜRK, bazan, Memduh ATALAY Hoca, Mehmet YILMAZ Savaş KIYAK hocam ve Hacı’ya yemek hususunda yamaklık eden gençler… Bu gençlerin Hacı Ahmet Eralp gibi müdavimleri olsa da zaman zaman değişkenlik gösterdiği de oluyor: Ferhat AĞCA, (Bazı zamanlar böcek toplamakla meşgul olsa da) ALİ; Susan adam, tam bir hizmet ehli, dost ve ehl-i semaver, Çağrı GÖKTÜRK, Şeyhşamil EJDERHA, Memduh GÖKTÜRK, Süleyman KILIÇBAY, Mehmet Can, Yasin gibi gençler…  Bu gençlerin değişkenlik seyri, daha nice gençlerin gelip geçeceğinin habercisi…

Mehmet NARLI, Mustafa GÜNALAN, Cüneyt CESUR, Ufuk TÜRK gibi gurbette olan dostlar da memlekete geldiklerinde bu kıyıda yerlerini alırlar. Belki Dündar KÖK, Durdu GÜNEŞ bile Maraş’a geldiklerinde, cumartesi gününe denk gelmişse bu kıyıda olurlardı herhalde.

Somalili Mahmud Muhammet Şeyh Ali kıyıda ve elinde oltası… Bizim ekipten olmayan iki yaşlı balıkçı yaklaşıyor. Bir süre Mehmud’un bilalî emer çehresini seyrediyorlar. “Herhalde Afrikalı Afrikalı olmasına da ama bizden iyi Türkçe konuşuyor. O zaman bu delikanlı kim ola ki” diye düşünmüş olacaklar ki yaklaşıp soruyorlar Mahmud’a:

“Yeğen sen nerelisin?”

Somalili Mahmud’un cevabı bizim beklediğimiz ve alıştığımız bir cevap: “Maraşlıyım amca.” (Çünkü Mahmud İstanbul’da Yüksek Lisans yaparken bayrama yakın herkes memleketine gidince, “ben de memleketime gideyim bari” diyerek Kahramanmaraş’a gelen bir adam.)

Balıkçılar tekrar soruyor: “Hangi mahalledensin yeğen?”

Mahmud oltası ile meşgulken tabii olarak cevap veriyor: “Karamanlı Mahallesi’nden.”

Adamlar Mahmud’un Karamanlı Mahallesinden olduğuna pek ihtimal vermeseler bile bir daha ağızlarını bile açmadan ayrılıyorlar kıyıdan. Karamanlı Mahallesi’nin içindeki “Kara” ifadesinden dolayı bu durumu şaka konusu yapıyordu Mahmud.

En unutulmaz şakalarından birisi de Kulağı Kutlu Caii’nin önünde her zamanki yerimizde cumayı beklerken karşısına biriken çocuklardan birisi gayrı ihtiyari Mahmud’un eline dokunuyordu ve Mahmud o kız çocuğunun iki yanağını elleri arasına aldıktan sonra çocuğa: “bir saate kadar benim rengimi alacaksın” deyiveriyordu da çocuk oradan ağlamaklı uzaklaşırken bizi muhabbetle gülüşüyorduk.

Hacı’dan ve yemeklerinden bahsettik ya! Hacı gerçekten yemek konusunda çok maharetli: Menemen yapacağı gün yumurta unutmuş.

Bütün nevale hazır yumurta yok.

Yumurtasız menemen olur mu? Olmaz elbette.

Balıkçıların; balık tutamazlar, yemek yapamazlar, ancak konuşurlar, memleketi kurtarırlar diye güldükleri yazar-çizer ve fikircileredir dert…

İsmail hoca yumurta bulmak için yola revan oluyor.

Şura senin bura benim derken bir köye varır.

Bir bakkal ya da evden yumurta alacaklar… Köyde kimsecikler yok. Bir çocukcağıza rastlarlar…

“Oğlum burada bakakal var mı? Nereden yumurta alabiliriz?” diye sevgiyle sorarlar minik kardeşe.

Çocuk dik dik bakar bizimkilere önce. Sonra biraz düşündükten sonra cevap verir.

“Murat gilin orda var” der. Yazımızın başlığını da atar çocuk böylece.

İsmail hoca şaşkın… Yoldaşı ile bakışırlar tebessümle.

“Murat gilin ora…”

İyi de Murat gilin ora neresi? Hülasa-i kelam biraz daha sorarak "murat gilin ora"nın kısmen hangi tarafta olduğunu öğrenirler ve gidip bakkalı bulurlar da menemen yapmak için lazım olan yumurtayı alırlar.

O günden sonra her balığa gidişte unutulan bir şey olduğu zaman: “Murat gilin oradan alırız” deyişi balıkçı termonojisine yerleşir.

Hacı iyi bir aşçı. İyi bir aşçı olduğu kadar da kendisinden emin bir aşçı. Allah aşkına bir aşçı şöyle bir cümle kurar mı?

“Size bu hafta “kısır” yapacağım. Daha önce hiç yapmadım ama benim kadar kimse kısır yapamaz.”

Bu kadar da kendine güven fazla doğrusu.

Nerdeyse ömrünü Kemalizm’in foyasını meydana sermek için araştırmalara ve bu konudaki yazılara hasretmiş Ahmet Bey’e bile, Kemalist bir tatlı yaparak yedirmiştir bizim Hacı. Yemek konusunda hiç ideolojik davranmaz. Yemek konusunda hiç ideolojik davranmaz da yemekten sonra çaylar da içilince şehre dönmek için yola revan olan yazar ve fikircilere laf atmaktan da geri kalmayarak, tarafını da ilan etmiş olur böylece.

Ah Hacı ah! Yıllardır okulda özene bezene, onca fedakarlıklarla yaptığı bulgur pilavını Hocamlara beğendiremedi Yunus. Her pilavdan sonra “Pilav da iyi olmamış” dediler; Yunus’un pilavı olmasa aç kalacakları halde. Yunus’un, salatanın içindeki domatesleri, hepsi eşit bir şekilde küp küp doğraması bile bir işe yaramadı. Bu da yetmezmiş gibi, en iri balığı tutsa bile Yunus balık tutamaz diye arkasından konuşulması da cabası. Ancak bir rivayet var ki Ali Hocamın Adana Kitap Fuarı’na gittiği gün Yunus çok balık tutmuş.

Biz yeniden kıyıya dönelim. Sık çam ormanının bulunduğu tepeden, Kuşların kıyıyı izledikleri devasa çam ağacının tam karşısından kıyıyı izleyelim:

Hocam hazretleri oltasını atıyor… Yavaş ve balıkları incitmemeye çalışarak suyun bir noktasına düşürüyor oltasını. Balıkların çoğu kıyıda etrafına doluşmuş.  Adeta karşısına sıraya dizilmişler. Yem bekleyen civcivler gibi kıpırdaşıyorlar. Mehmet Yaşar Hocamın bulunduğu yere doluşmuş balıklara yan yan bakıyor. İçinden planlar kuruyor: “Şuradan, hocama çaktırmadan, oltamı şıpbadanak atsam da Hocamın karşısındaki balıklardan birkaçını çeksem mi acep?” diye düşünürken edebi galip geliyor ve “hocamın bulunduğu yere doluşan balıkları tutmak olmaz! Sonra onların balık olduğu ne malûm!” diyerek fikrinden vazgeçiyor ve hemen yanındaki Hacı Ahmet’in yanına varıp yere çömeliyor. Tabakasını çıkararak: “Gel sigara sar Hacı” diyor. Bu arada iki kuş Hocamın üzerinden, epey enginden uçarak karşıdaki çam ağacına konuyor.

Hocam ağır ağır çekiyor oltasını. Kıyıya çektiği oltayı havaya kaldırıp,
balıkların hamurdaki diş izlerine dikkatle bakıyor. İçinden: “Sizi keratalar sizi. O kadar da tembihliyorum size gönderdiğim hamuru dikkatli yiyin diye. Sonra kazara oltaya takılacaksınız da canınız acıyacak. Gerçi ben sizi çevremdeki dostlarıma çaktırmadan yeniden suyla buluştururum ama canınız acır kuzularım!” diyor. Herhalde böyle diyordur. Ben niye uydurayım; karşıdaki çam ağacının dalına sıralanmış kuşlar bile biliyorsa bu durumu...  Sonra iri bir alabalık hemen önünde sıçrıyor Hocamın cemalini görmek için.
Doktor Mehmet: “Hocam kocaman bir balık sıçradı gördün mü? Şimdi alıyorum hocam o iri balığı” diyerek oltasını balığın sıçradığı yere attıktan sonra malzeme çantasının bulunduğu yere oturup bir sigara yakıyor.

Hocam bir karşı yamaca, bir suya bakıyor…

Hocam bir suya, bir gökyüzüne bakıyor.

Önce daldan bir kuş kalkıyor, sonra Ahmet Bey ansızın kıyıya bakıyor. Bir şeyler sezer gibi oluyor; fakat bir türlü anlayamıyor, oradakilerin fark edemediği o sırrı.

Gökyüzünde suyu, suda gökyüzünü görüyor Hocam. Aynı anda hem suya hem gökyüzüne gülücükleri yayılıyor. Ahmet Bey aniden doğruluyor yukarı tepecikte zar zor oturduğu hasırın üzerinden. Ali hocam manidar gülümsüyor. Bir şeyler anlamıştır anlamasın da herkes biliyor ki o gülümsemesinin sebebini, Muzaffer hocam ile aralarındaki sırrı bize söylemez. Yeniden bir şeyler sezer gibi oluyor Ahmet bey. Etrafı dinler, gözler gibi bir hale bürünüyor. Gözü ve kalbi gökyüzüne bakarken dili söyleniyor: “Efendim hasırın üzeri hiç ortopedik değil. Diskimiz zarar görecek; ah şuraya bir sandalye getirmeyi akıl eden bir devrimci çıkmadı ki!” diyor.
Hacı devrim peşinde: Patatesleri, soğanları közün içinde nizami askeri birlikler gibi dizmiş pişiren, pişirirken de etrafındakileri de birlikte pişiren Ali Hocamın etrafında fır dönüyor. Hayır, tavaf ediyor adeta. Patatesler, soğanlar cızır cızır sesler çıkararak zikrediyor. Zikir halkası genişleyerek hasırın üzerinde oturanlara yayılıyor ve onlarda da yanma, kavrulma başlıyor.

Hacı cezbeye kapılıyor. Dönüşlerini hızlandırarak: “Pişiyorlar hocam! Pişiyorlar hocam! Şu taraftakiler yanıyorlar mı ne Hocam?”

Ali Hocam: “Yanmazlar! Çok ham olanların çok pişmeleri gerek” diyerek ateşin içinde bir noktayı gösteriyor. Ali Hocamın tam gösterdiği, ham olanların piştiği noktada kendini görüveriyorum. Közlerin içine içine, en korlu olan yerine gömülmek istiyorum. Ben de pişmek istiyorum Hocamın pişirdikleri ile... Ama hocam pişirmeden olmaz; hocam pişirmek isterse pişirir... "Gene de ben korun içine giriversem mi" diye planlar yapıyorum.

Mehmet Yaşar saçının jölesini bozmamaya özen göstererek alnının terini siliyor. Alnının terini silerken, içinde alın teri geçen şiirler, türküler dökülüveriyor gönlüne ve mırıldanıyor gökyüzüne bakıp. Hayretler içinde o da bir gökyüzüne bir suya bakıyor. Arkasından bir Mehmet Narlı şiiri okumaya başlıyor “Ayfon”undan. Sonra da sezdirmeden İsmail hocayı kolluyor yakınında mı diye. Çünkü Narlı şiirine bir şeyler söyleyecektir İsmail Hoca ve Mehmet Yaşar ise hocasına edebinden okuduğu şiire yapılan tenkide cevap veremeyecektir.

Edebinin mükafatını Alıyor Mehmet Yaşar ve bir şeyler görmüş, sezmiş gibi susuyor şiiri bitirince. Telaşını fark eden Hacı Ahmet soruyor “abi noldu?” söyler mi zalım gördüklerini. Der mi iki Hocamların cemallerini hem suda hem gökyüzünde gördüm diye... Demiyor dememesine de Hacı Ahmet de ondan az değil. Şüpheleniyor Hacı Ahmet. O da bakıyor bir suya bir gökyüzüne ve tebessüm ediyor.

Az öteden duyuluyor Tayfun’un sesi: “Aslanım akıllı olun! Siz balığınızı tutup, keyfinize bakın. Büyüklerin işine de karışmayın. Gördüklerinizi kendinize saklayın lan!” diye azarlıyor.

Bu arada Yunus heyecanla oltasını çekiyor… Kocaman bir alabalık… Muzaffer Hocam tebessüm ediyor Yunus’tan tarafa bakıp… Ben heyecanla Ali Hocama: “Hocam Yunus kocaman bir balık tuttu” diyorum. Ali Hocam közleri pişirdiklerinin üzerine çekerken sadece “inanmam” diyor, tebessüm ederek. Enver’in Yunus’un tuttuğu balığa muhalefet eden sesi duyuluyor öteden. “O kadar da büyük değil heri Yunus abi. Bir de hiç kıpırdamıyor, kıyıda buldun da sen mi taktın nettin oltana?” Yunus balık tutmanın keyfi ile duymazdan geliyor Enver’in şakasını. Enver olta atıyor ama gözü tepenin başında… Merak ediyor neler konuşulduğunu. Bir türlü karar verememiş nereye ait olduğuna. Aidiyeti hususunda şüpheleri var. “Balıkçılar içinde mi yer alsam, fikirciler-edebiyatçılar içinde mi?” diye hep ikircikli…

İsmail Hoca huysuzlanan küçük bir çocuk gibi Ali Hocama mızmızlanıyor: “Hocam beni de pişir! Hocam beni de pişir! Beni de pişir Hocam” Hocam etrafında fır dönen İsmail’e bakmadan cevap veriyor: “Daha fazla pişersen yanarsın!” İsmail devam ediyor: “Ateşe at beni Hocam. Yak küllerimi savur istersen Hocam!”  “Vayh” diyor Ahmet Bey öteden. Vayh! işte bu. Bu İsmail GÖKTÜRK işte!

Ferhat elinde file açık alanlarda dolaşırken Memduh ona eşlik ediyor. Ferhat’ın üniversitedeki ödevi için yüz çeşit böcek yakalaması gerekli. Bütün açık alanı dolaştığı halde bir anda böceklerin arkasında gele gele bir noktaya geldiğini fark ediyor. Ormanda bulunan bütün kuş, böcek ne varsa bir noktaya hücum etmişler. Hayretle bakıyor bulunduğu yerden. Oraya ilk geldiklerinde, oradan geçen köylü amcanın atının içlerinden birini görünce, nasıl sevinçle şaha kalkıp, kıkırdar gibi sevinç hareketleri sergilediğini hatırlıyor bir an ve böcekler ile kuşların gittiği tarafı yeniden izlemek üzere oturuyor olduğu yere. “Acemi Ferhat. Hiç böcek yakalayamadın” diyenlere tebessümle karşılık vermeye hazırlanıyor Ferhat.

Doktor Mehmet iri bir balık çeker çekmez beliriyor Savaş Hocam doktorun arkasında. Doktor balığı oltadan çıkarınca Savaş Hocam: “Sen oltanı topla Doktor. Ben balığı yıkayayım, bak toza bulandı yere düşünce” diyor ve balığı alıp kıyıya çömeliyor. Birkaç dakika sonra da: “Aha! Balığı elimden kaçırdım Doktor” diyor. Doktor Savaş Hocamın balık azatçısı olduğunu biliyor. Savaş hocam doktora bakıp gülümsüyor. Hocamın bildiğini Doktor, Doktorun bildiğini hocam biliyor…

İsmail Hoca yanık sesi ile bir Yemen Türküsü tutturuyor.

Muzaffer Hocam kıyıdan öte İsmail’in sesinin geldiği yere doğru nazar edip gülümsüyor.

Hacı yemek ile meşgul olduğu yerden “Breh! Breh! Breeehhh!” diye nara atıyor.

Ahmet Bey ormandan topladığı odunları kırmaya çalışan gençlere nasihat ediyor: “Efendiler odun diz ile kırılır!” derken Yemen Türküsü’nü duyuyor ve eli ayağı birden çözülüyor. Sanki böğründen bir hançer yemiş de tüm kanı oradan boşalmış gibi gelip İsmail Hoca’nın yanına serdiği minderin üzerine oturuyor.

Çağrı ile Şeyhşamil Hacı Ahmet ağabeylerinin talimatına uygun bir şekilde çalıları kırarak sabırla semavere atıyorlar. Semaver harlandıkça yürekleri de harlanıyor. Çay demlendikçe kendileri de demleniyor. Çaydan önce demlenerek semaverin yanında oturan Susan Adam Ali’ye bakıp, demlenince nasıl şekil alacaklarını tecrübe ediyorlar Ali ağabeylerinin yüzünden.

Ahmet Bey’in Süleyman bir tarafında, Güccük Doktor İsmail bir tarafında; ikisi iki yerden sağlam zarflar atıyorlar. Ahmet Bey zarfları alıyor, lakin dikkati İsmail Hoca’nın yanık sesinde.

“Yemen’e gitmiş Ahmet Abi yok burada” diyor Süleyman.

“Askerler terhis oldu. İnşallah yemene gidip de dönmeyenlerin değil, dönenlerin içinde olur Ahmet Abi” diyor Gücük Doktor İsmail.

Ben hâlâ Ali Hocamın “bunlar ham, çok pişmeleri lazım” dediği noktaya gidip uzanma peşindeyim. Ben köze bakarken, Ali Hocam bana bakıp gülümsüyor. Sonra: “Oradaki sigaralardan sigara getir de yakalım birer tane” diyor. Koşarak götürüyorum sigarayı. Birer tane yakarak çekiyoruz ilk nefesleri.

Hocam: “Ateş!” diyor. “Ateş…” “Ateş yakar!” Sigaraya bakarak: “Ateş yakar: Kimisi yanıp duman olur, kimisi çelik… Hamur ateşte pişerek ekmek olur. Odun ateşte yansa n’olur? Kül olur. Sonra rüzgâr esince savrulur. Rüzgâr durunca, su da durulur. Pişen şey fazla yansa kavrulur. Kararında pişerse iyi olur”

Vücudumda bir sıcaklık, daha önce hiç hissetmediğim bir sıcaklık hissediyorum…

Hocam sigarasını bitirip, patateslerin, soğanların, patlıcanların piştiği noktaya maşa ile kor taşırken, ben onlardan çıkan dumanı izliyorum. Bir an ben yanarsam duman mı olurum acaba diye korkuyorum. Sonra kalkıp semaverden bir çay dolduruyorum Hocama getirmek üzere… Çayı getirirken benim vücudumdan da duman tüttüğünü hissediyorum.

Kıyıda Doktor Mehmet oltasını uzak bir noktaya attıktan sonra kendi kendine gülümseyerek: “Herkes beni gerçekten balık tutmaya geldiğimi sanıyor” diye geçiriyor içinden. Bulunduğu yerden Tayfun Doktora doğru bakarak: “Üçkâğıtçı… Yavaş ol! Kendini açık edeceksin” diyor.

Tayfun’un söylediklerini belli belirsiz duyan Yunus: “Bu balıkların hepsi üçkâğıtçı; taktığım yemleri yiyorlar ama oltaya düşmüyorlar. Kesinlikle Hocam öğütlemiştir bunları; Yunus’un oltasına düşmeyin diye…”

Muzaffer Hocam oltasını attıktan sonra sesleniyor etrafına: “Gelin sigara yakın gelin!” diyor; elindeki sigara paketini yukarı tutarak. Doktor Mehmet, Mehmet Yaşar, Hacı Ahmet birer sigara yakıyorlar. Sonra Hocam sigara paketini Hacı Ahmet’e vererek: “Dağıt Hacahmet! Hadi koçum herkese dağıt!” diyor. Hacı sigara paketini alıp, o geniş alanda sigara tutmadığı kimse kalmayana kadar dolaşmak üzere ayrılıyor oradan. Hacıahmet tepede oturan yazar-çizer ve fikircilerin yanına doğru tırmanır tırmanmaz oltasının zili çalıyor. Mehmet Yaşar zil sesine hasret kalmışlığın sevinci ile koşuyor Hacı’nın oltasının bulunduğu yere…

Hasırın üzerinde çay ve sigara eşliğinde memleketi kurtarmaya uğraşan ve hocamın fikirciler dediği bir grup ile kıyıya iniyoruz. Önce Yunus’a “rastgele” dedikten sonra, hemen sağındaki Tayfun’a uğruyoruz. Tayfun’un yanında çeşitli meyveler… Birer şeftali ve birer de salatalık alıyoruz. Hâlbuki tepede eşyaların olduğu yerde poşetler çeşitli meyvelerle dolu. Olsun! Tayfun’u kızdırma ihtimalinin tadı meyveden tatlı. Balık tutmaktan vaz geçip, oltasını orada bırakarak Hasan Keklikçi de bize katılıyor. Hacahmet ile Mehmet Yaşar’ı selamlayarak hemen ötelerinde yeni bir olta bağlamaya uğraşan Muzaffer Hocamın etrafında hilal oluşturuyoruz. Hocam tam hilalin iki ucu hizasında parıldıyor tebessümü ile. “Ne o lan yazarlar-fikirciler! Balıkları kaçırmaya mı geldiniz? Ahmet Bey niye gelmedi?” diyor.

“Yokuşu inip çıkmak, Ahmet Bey’in diskine zarar veriyormuş hocam” diye cevaplıyorum hocamın sorusunu.

“Eee Türkiye’nin durumu ne âlemde? Daha kurtaramadınız mı şu memleketi?” diyor. Hocam.

Hasan Keklikçi söze karışıyor: “Türkiye’nin diski rahatsızmış Hocam!” Hep birlikte gülüşüyoruz. Bu arada Doktor Mehmet’in oltasının zili çalıyor ve “Hocam Türkiye’nin kurtuluşunun zili bu” diyerek oltaya doğru koşuyor.

Süleyman KILIÇBAY Ahmet Bey’e sorular soruyor...

Ahmet Bey: “Uzun bahis efendim, sonra konuşuruz” diyor...

Ali Hocam tabakasını dizinin üzerine koymuş sigara sararken gülümsüyor.
Süleyman tekrar, daha yan bir soru soruyor.

Ahmet Bey: “Önemli bir başlık; ama geniş zaman lazım efendim bu mevzuuyu konuşmamız için” diyor.

Süleyman gene soruyor; ama gene alacağı cevap belli.

Belli ki Ahmet Bey hocamlar eşliğinde ruhunu dinlendirmekte kararlı. Oysa en geniş zamanın içerisindeyiz. Akşama kadar o tepede oturacağız ve hiçbir işimiz yok. Süleyman da akşama kadar sorular soracak ve zarflar atacak; lakin Ahmet Bey kararlı akşama kadar çok hoşlandığı zarflara cevap vermeyecek. O cevap vermedikçe de Süleyman Ahmet Bey’i sıkıştırdığını sanacak ve keyiflenecek.

Öğle namazını kılmak üzere durduğumuz seccadeyi her selam verişimizde düzeltmek zorunda kalıyoruz. Zira biz kıbleye durup namaza başlıyoruz; selam verdiğimizde seccade kayarak başka yöne dönüyor bayırda… O gün Ali Hocam küçücük bir kazma ile yeri kazarak güzel bir namazgâh yapıyor da sonraki zamanlarda orada namazlarımızı kılıyoruz.

Ahmet Bey’in bu kayan zeminde bir namaz kılma hikâyesi var ki burada anlatabilemem. Bu hikâyeyi; Ahmet Bey’in namaz anında seccadenin kaymasına olan tepkisini, usta bir tiyatrocu gibi ancak Hacahmet oynayarak anlatabiliyor.

Öğle namazından sonra Hacı İbrahim Arıkmert Alarm veriyor. Çağrısına gelmeyecek bir babayiğit asla olamaz. Aslında bu tam bir emir. Tam oltasına balık vurmaya başladığı anda Hacahmet ve Mehmet Yaşar bile geliyorlar Hacı’nın çağrıyı yaptığı tepeye. Herkes Hacı’nın emrine amade. Yemek hazır olmak üzere, sofra hazırlığı derken işleri taksim ediyor Hacı. İki küçük delikanlıya da: “Çayı ihmal etmeyin ede! Millet yemeği yer yemez çaya düşer haberiniz olsun. İki demliğe de dem tutun” diyerek çay ile ilgili talimatı da ihmal etmeyerek sofra hazırlığına koyuluyor. Hacı’ya zarf atıyorum: “Hacı sen gerçekten Müdürmüşsün. Ben senin okuma yazma bildiğinden bile şüpheliydim; ama çocuklara talimat verişinden anladım ki sen gerçek müdürsün.” Hacı gülerek cevap veriyor: “Ben müdürü olduğum personele böyle talimatlar vermem ki onlar görevli, işlerini bilmek ve yapmak zorundalar. Bunlar başka; sofi bunlar. Bunların yaptığı görev değil hizmet” diyerek, gençlere bakıyor ve: “Hadi aslanlarım hadi! Elinizi çabuk tutun biraz.”

Ahmet Bey: “Hacı benim elim çabuk ben yapayım yapılacak ne varsa” diyor.

Hacı: “Abi sağ olasın, sen otur keyfine bak” diyor.

Muzaffer Hocam’ın kıyıda oltalarını bırakarak yemeğin yenileceği tepeye teşrif etmesi hepimizi sevindiriyor. En çok da Ali Hocam sevindiğini belli ediyor, Hocama çeşitli zarflar atarak. Bu arada karşıdaki devasa çam ağacından birkaç tane kuş havalanarak orman içinde avlanmaya çıkıyorlar.

Ali Hocam: “Hocam bak Ahmet Bey ne kadar sevindi geldiğinize diyor.”

Ahmet Bey: “Hocam güneşin altında uzak aralıklarla akşama kadar duruyorsunuz kıyıda. Şuraya gelse zat-ı âliniz; otursak, sohbet, etsek de gönlümüz inşirah bulsa!”

Muzaffer Hocam: “Ahmet Bey biz yazarların-fikircilerin işinden anlamayız. Siz ne güzel kurtarıyorsunuz işte memleketi” diye cevap veriyor.

Bir kuş, oldukça enginden, kıyı boyunca uçup, kıyıyı kontrol ederek geri gidiyor. Kıyı geçici olarak boşalınca kuşlar da fırsattan istifade beslenmek için ormanın içinde kayboluyorlar.

Bu arada Hacı Arıkmert Ne konuşulduğuna bakmaksızın: “Hadin bakalım hadin lafınıza sonra devam edersiniz yemek başına. Soğumadan yiyin yemeğinizi babam, hadin bakalım!” diye, kimsenin geri duramayacağı ve herkesi kapsayan talimatını veriyor.

Ali Hocam sofraya otururken Hacı’ya: “Şurada bir lahmacun yapamadın Hacı!” diyor.

Hacı: “Onu da yapacağım hocam!” diyor, kendinden emin bir şekilde.

Ben lafa karışarak: “Menemeni yumurtasız yapan, menemen’e yumurta konulacağını bilmeyen bir aşçı lahmacunu nasıl yapsın hocam” diyorum.

Hacı: “Ede -Murat gilin ora-dan aldık taman yumurtayı… Menemen yumurtasız olur mu? Kim dedi yumurtasız menemen yaptığımızı?”

İsmail Hoca: “Hacı lan! -Murat gilin ora-da lahmacun yok mu ola?”

Hacı: “Yookk! Olmaz, lahmacunu burada yapacağım inşallah” diye kesip atıyor net bir şekilde.

Yemek yenilip, çaylar içildikten sonra yazar ve fikirciler birer birer şeh-i Maraş’a doğru yola revan olacaklar. Hocam’ın balıkçıları bir daha kıyıya sıralanacaklar; ta ki yatsı ezanı okununcaya kadar… Belki de yazar ve fikircilerin ayrıldıkları tepeye gelip, oradan kıyıyı seyredecek kuşlar. Belki de civar köylü emminin atı, evin altındaki direkten bağını kopararak, kuşların baktığı yerden kıyıya bakacak. Belki de Hacahmet Hocamın üşüyen ellerini ısıtması için ateş yakacak. Sonra Hocam, o ateşten daha büyük ateşi balıkçılarının gönlünde yakacak. Oturacak, kalkacak ve yapamayacak; diyecek ki: “Hadi yazar ve fikirciler, gene kıyamadım size” diyerek onların da gönlüne ateşler yakacak.

Kuşlar mutlu mesut ateşe kesecekler durdukları yerde. Bir at kızıl ufuk çizgisinden bir yalım halinde belli belirsiz geçecek: Cüneyt Cesur Yozgat’tan, Mehmet Narlı ve Mustafa Günalan Balıkesir’den, Dündar KÖK Denizli’den ve serhat boylarından Ufuk TÜRK; “ufuk çizgisinde, kızıllıklar içinde, ateş yallımı halinde bir at gördüm; ama üzerindeki süvarinin kim olduğunu söylemem” diyecekler. O, ateşten atların üzerindeki süvarilerin kim olduğunu bilenler, kendilerinden başka bilenlerin de olduğunu hiçbir zaman bilmeyecekler.


15 TEMMUZ'DA NE OLDU? / Ali YURTGEZEN


En uzun gece... 2016’nın 15 Temmuz’unu 16’sına bağlayan gece... Hep böyle nitelendi sonraki günlerde. Bu adla yazılar yazıldı, kitaplar yayımlandı, belgeseller hazırlandı. Gerçekten uzun bir geceydi. Son yüzyılın başlarında Cihan Harbi’yle başlayan on yıllık süreçte yaşadıklarımızı bir kere daha yaşamıştık o gece. İçinde Çanakkale de vardı, İstiklâl Savaşı da... O gece hepimiz Nene Hatunları, Seyit Onbaşıları, Sütçü İmamları dünya gözüyle görmüştük.

Âsım’ın Nesli meydanlardaydı. İman dolu göğüslerini siper ederek o “rezil istilâ”yı, o “hayasızca akın”ı nasıl durdurduklarına şahit olduk. Akif’e İstiklâl Marşı’nı yazdıran yüz yıl önceki millet o gece kıyamdaydı. Din ü devlet, mülk ü millet için, dillerinde tekbir kurşunların, bombaların, tankların üzerine üzerine yürüdüler. Mazluma ümit, zalime korku olma azmimiz yeniden yeşerip boy salsın diye şehitlerimiz o gece yine birer cemre olup toprağa düştü. Millî Mücadele’deki ruh, yüz yıl önceki gibi hepimizi bir ve beraber eylemiş, soylu bir destanın kahramanı yapmıştı.

Unutmadan, unutturmadan anmak

Şimdi o destanın üçüncü sene-i devriyesindeyiz. O destanı unutturmamak, o destanı yaşatan ruhu muhafaza etmek, o geceki birlik ve beraberliğimizi daim kılmak için üç yıldır çeşitli faaliyetler yapılıyor. Şehitlerimizin isimleri okullara, caddelere, meydanlara, parklara verildi. 15 Temmuz’a dair onlarca kitap yayımlandı, yüzlerce şiir yazıldı. Televizyon programları, belgeseller, kısa filmler hazırlandı. Paneller, konferanslar tertip edildi, marşlar bestelendi. Anlaşılan o ki, benzer çalışmalar bundan sonraki yıllarda da sürecek.

Fakat 15 Temmuz’u unutturmamak adına üç yıldır yazılıp söylenenler, giderek 15 Temmuz’da aslında ne olduğunu unutturan bir laf kalabalığına dönüşüyor sanki. Abdullah ibn Übey münafığının çağdaş versiyonu bir şarlatana odaklanmaktan öteye gitmiyor. Onun, harimimizin kapısını kırmak üzere kimler tarafından niçin koçbaşı yapıldığı, kimlere alet olduğu pek dillendirilmiyor. Hakikaten de o gece kimler, neden saldırmıştı bize? Millet neden canı pahasına bu saldırıya karşı çıkmıştı? Neyi ya da neleri korumak için ölümü göze alarak meydanlara yürümüştü? 15 Temmuz, 15 Temmuz’dan mı ibaretti? Bu sorular ya hiç sorulmuyor yahut o gece ne olduğuna dair bir doğruda birleşemediğimizi gösteren çok farklı cevaplarla karşılanıyor. Nefsleri okşayan hamasi söylemler, bir fecr-i kâzip gibi, uzun da olsa gecenin bittiği yanılgısına düşürüyor insanları. Saldırının bertaraf edildiğine, tehlikenin atlatıldığına, selamete çıkıldığına inandırıyor.

Gece henüz bitmedi

Oysa o en uzun gece hâlâ bitmiş değil. İbret alıp tarihin tekerrürüne mani olamazsak eğer, daha da kararıp uzayabilir. Yüz yıl önce Millî Mücadele’yi kazandık. Ama mağlubiyet psikolojisiyle malûl etkili yetkili çevreler, hâlâ mücadele etmeyi bırakıp teslim olmayı tercih eden politikalar dayatıyor. Bunu yaparken daha yumuşak, daha sinsi, daha suret-i haktan görünmeye çalışıyorlar. Nitekim 15 Temmuz’u anmak ve anlatmak adına yapılanlar, yüz yıl önceki gibi, murat edilenin zıddına bir çizgiye evriliyor. Millet-i hâkimenin 15 Temmuz direnişini Batı’nın helvadan putlarını koruma gayretine bağlamakta sakınca görmüyoruz mesela. Demokrasi güzellemeleriyle ambalajlanan seküler bir anlayışa giderek daha çok itibar eder olduk.

Gâvurun içimizden devşirdiği hainler eliyle bile isteye kirlettiği kavramların, hep kirli ve tehlikeliymiş gibi yargılanıp mahkûm edilmesine pek ses çıkarmıyoruz. İslâmî her uygulamayı din istismarı diye yaftalayıp gündelik hayatın dışında tutmayı amaçlayan bir istismarı, İslâm’a saygı zannedenlerimiz var. Son üç yıl içinde cemaat, himmet ve hizmet ehli olmanın affedilmez bir suç, büyük bir kötülük olduğuna inandırılanlarımızın sayısı arttı. Müntesipleri arasında şehitleri ve gazileri olan, 15 Temmuz direnişinin her cephesinde günlerce hizmet veren, ama “o gece biz de oradaydık” deyip övünmekten hicap eden köklü gelenekli cemaatlere, muhtemel 15 Temmuzların potansiyel saldırganlarıymış gibi bakılmaya başlandı.

Hasıl-ı kelam, İstiklâl Marşı’nı söyleyen ama o marşta ifadesini bulan değer ve hassasiyetlerle mücehhez insanlara, Akif’e yaptıkları gibi bu ülkeyi dar eden bir zihniyetin “sabahımız”ı geciktirme ihtimaliyle bir kere daha karşı karşıyayız.

Eski düşman, eski düşmanlık

Öyleyse hamasetle oyalanmak yerine durup dinlenmeden anlatmalıyız ki, o gece bize saldıranlar kadim düşmanlarımızdı! Bunların dün “haçlı ittifakı”, bugün “küresel emperyalizmin egemenleri” diye tanımlanması yahut şu veya bu devlet olması bir şeyi değiştirmiyor. Küfür dün tek milletti, bugün de tek millet. Selçuklu’ya, Osmanlı’ya niçin saldırmışlarsa Türkiye’ye de aynı sebeplerle saldırdılar. Dertleri ülkemizin istikrarı ve güçlenmesi değildi sadece. Yıllar sonra ilk defa bu gücün mazlumları koruyacak bir çatı olması, mümin kardeşliğini inşa etmesi, ümmeti derleyip toparlaması ihtimalinden korktular. Ellerinde daha önce kullandıkları ve netice aldıkları başka aparatlar varken dinî kisveye büründürülmüş bir ihanet çetesini bu yüzden sürdüler cepheye. İşgale yol açacak bir iç savaş çıkarmayı, Suriyeleşmesini umdukları bir Türkiye’nin enerjisini böylece tüketmeyi planladılar.

Planın bu kısmını başaramadılar, evet, ama plan bundan ibaret değildi. Asıl maksat, tarihin her döneminde bizi kardeş kılan, küfür ve zulüm karşısında birleştirip dik tutan müslüman tavrını itibarsızlaştırmaktı. Kırk yıl İslâmî cemaat suretinde besleyip büyüttükleri bir ihanet şebekesi eliyle insanlarımızı vurmakla kalmadılar; İslâmî hassasiyetlerimizi, İslâmî hasletlerimizi de vurdular.

Nitekim dün bir dilim ekmeğini dünyanın öbür ucundaki müslüman kardeşiyle tereddütsüz paylaşanlar bile, bugün gönüllü yardım kuruluşlarının infak davetlerine acabalarla yaklaşır oldular. Mesnetsiz söylentilerle, suizanlarla, müslümanlar olarak birbirimize itimadımızı kaybettik. Hakk’a, hayra, kardeşliğe, muhabbet ve merhamete çağıran dinî yapı, cemaat yahut camiaların din istismarı yaptığına, bir gün devleti ele geçirip aynı alçaklığa tevessül edebileceğine dair vehme kolay kapıldık.

Rızâen lillâh nöbet

Halbuki bir zamanlar Osmanlı askerinin “Din ü devlet, mülk ü millet muhafazası için rızâen lillâh nöbetteyim!” cümlesiyle ifade ettiği nöbet tekmilindeki anlayışı bugüne taşıyanlar köklü gelenekli cemaatlerdi. 15 Temmuz’un gerçek kahramanları bu anlayışla direnişin en ön saflarındaydılar. Yeniden kendilerinin olan devletlerinin bir kere daha küffara peşkeş çekilmesine canları pahasına müsaade etmeyeceklerdi. Dinlerini koruyacak; yalanı, aldatmayı, istismarı, ikiyüzlülüğü, kâfirlere kul olmayı mübah gören bir sapkınlığın üzerine yürüyeceklerdi. Ridde vakasında sahte peygamber ve mürted kâfirlerin üzerine yürüyen Hz. Ebubekir r.a. gibi kararlı olacaklardı. O gece abdestlerini tazeleyip yalın yürek çıktıkları meydanlarda tekbirlerle şehadete koşarken bundan başka maksatları yoktu.

Bu hakikati görmezden gelen, çarpıtan, hatta tehlike sayan bir yaklaşım, 15 Temmuz saldırganlarının planına hizmet anlamına gelir. 15 Temmuz bir kere daha göstermiştir ki gerçek güç tank, tüfek, uçak değil; imandır. Türkiye üzerindeki emellerinden asla vazgeçmeyecek kadim düşmanlarımızın, baş edemedikleri bu gücü zaafa uğratmak için her şeyi yapacakları da aşikârdır. Kullandıkları ihanet örgütünün köklü gelenekli İslâmî cemaatlerle hiçbir ilgisi, hiçbir ortak noktası yoktur. Bu örgütü bahane ederek bu aziz milletin ruh köklerine, nüvesine, mayasına hasmâne bir tavır almak, muhtemel 15 Temmuzlar’da meydanlara çıkanları azaltıp, alışveriş merkezlerine ve bankamatiklere koşanları çoğaltacaktır. Gecenin daha da uzamasından geçtik, sabahı hepten unutmaya kadar varabilecek bir felakettir bu.

İbret almak, bir hadisenin aslını, arkasındaki hakikati görüp ondan istikametimizi düzeltmeye yarayan bir ders çıkarmak demek. 15 Temmuz’da aslında ne olduğunu hatırlayıp ibret alalım. İbret alalım ki, Akif merhumun dediği gibi o meş’um tarihimiz tekerrür etmesin.

http://semerkanddergisi.com/15-temmuzda-ne-oldu