ÇANTA / Fazlı BAYRAM












yüzünü dönerken benden
yüzünü döndüğün yerde ellerim
kaçarken ellerimden kaçtığın benim
bu yerlerde kaçılır benden
bu yerlerde bana kaçılır
kaçan da kaçılan da bendir
bendedir
ne günah ararsan
bendedir

neyse mevzu bu değil
çanta mevzusu
çanta
çantalar
gençlerle rakamlar arasından
geçerek duman gibi
salvolar vurup modernizme
yani fermuar oluyoruz
sonra odalarına doluyoruz çantaların
bilmem kaç çanta olup sonra
hamalı oluyoruz çanta sahibinin
bilmem kaç çanta sonra
bir çanta

içinden ne çıkar sence
bence bir mecmua
bin yıllık bir mecmua belki

Ferhat’ın taşıma tarifine bir göz atalım:
“bak bu çanata şöyle taşınır abi;
al kolunun altına
el böyle bak
göğüste tutacaksın
karnını içerde tutacaksın
sorumluluklarını üstünden atıp
çıkmışlar gibi işin içinden
mağrur ve sahte…”
bence manyaklık
bu suniliğin bir üfürük ömrü var

ama bir olduğumuz çanta öyle değil
hakikat var içinde
asalet sızıyor tahtalara
kalburlar gem ısırıyor
etraf pür dikkat
şölen var bayramdan bu güne
avuçlarımız açıldı mavi renkli kan
sıra sende peşin para aldık bu işe
vermeliyiz kendimizi ömrümüz
uzun nasılsa
upuzun ömrümüz
ölüm yok nasılsa (!)
haşa, sümme haşa


***

SOFRA / Fazlı BAYRAM

denizlere yağmur gibi eller damlar geceden
topuz yapıp iklimleri bağla bu sefer saçlarınca
biz harcandık kemiksiz etler misali
kuru bir havanda
sen bari sesimize gelen hurmalardan
kaç kurtul
öptüm o güzel gidişini ardından
bana masallar anlatan ayak izlerini de
bak buna aldırma
bir ilyada destanı değil bu bizimkisi

***
kuruldu şimdi sofradaki baş köşeye
ırmaklar gibi çağıldayan göz yaşları
aynı çığlık hep bir ağızdan bu sefer
baba diye biri vardı hanede
verdiler toprağa
rüzgar yılgını yüzlere yansıyan başka bu sefer

***
sana bir lale kopardım
yaban atlarının ensesinden
kopardım getiremedim


SOHBETLE SAHÂBE OLANLARIN MİLLETİNDENİZ/Ahmet Doğan İLBEY



Sohbet ehli misiniz? Sohbet eder misiniz yahut sohbetlerin müdavimi misiniz? Sohbet yoldaşınız yoksa, sohbetlerden gıdalanmıyorsanız içiniz kupkuru, diliniz kekredir.


Modernizme mağlup olanlar, sohbetin gıdasını tatmadıkları için televizyonların, sokak dilinin tartışmalı, gürültülü bağırtılarını sohbet sananlar nadânlardır.

Sohbetsiz insan olur mu? Müslümanca dili ve dünyası olmayanların sohbeti olmaz. Sohbetin gönle, fikre, dostluğa ve hayata şifa verici gücü bilinseydi, sokaklarda, evlerde ve türlü mekânlardaki gürültü kirliliği yapan bağırtılı, tartışmalı, laklak kabilinden konuşmalardan eser kalmazdı.

Bir Hocam, “utmak için sohbet edilmez” dediğinde anlamıştım sohbetin mânasını. Sohbette menfaat, hırs ve tartışma olmaz. Oluyorsa, onun adı sohbet değildir.

Sohbetin esası edeptir. lisânî hâldir, kalpten kalbe, gönülden gönüle irtibatı sağlar. Sohbette feyz vardır. Sözle de olabilir, hâl üzere de… Sözlü eğitim de, hâl eğitimi de yapılır.

Sohbet, Müslümanca dilleşmedir, hasbıhaldir, yârenliktir, yan yana ve lisân-ı hâl üzere olmaktır, dost meclislerini paylaşmaktır. Sohbet meclislerinde mânevî alışverişler vardır. İnsan ruhunun ihtiyacı olan fikrî ve mânevî gıdalar ikram edilir, gönüller sürur, kalpler huzur bulur.

İslâm toplumunun ilk tezahürü ashab’la yâni sohbet edicilerin sohbetleriyle başlamış. Efendimiz Aleyhisselâtüvesselâm İslâm’ı sohbetle yaymış, ilk Müslümanları sohbetle irşad edip kazanmıştır. Huzurlarında toplanıp sohbet edenler mânasına gelen ashab İslâm toplumun çekirdeğidir. Sohbetleriyle terbiye ve irşad olan Ashâb-ı Kiram yâni “sohbetle olgunlaşanlar” ın usulü ve yolu da daima sohbet olmuştur.

SOHBETSİZ MEKTEP, SOHBETSİZ TEDRİSAT

İslâm medeniyeti ve toplumunun temeli sohbettir. Din, sohbetle yayıldı ki, dinimizden neş’et eden medrese eğitiminin temeli sohbettir. En ağır dersler dahi sohbet usulüyle anlatılırdı. Eğitimin bir parçası olan dergâhlar zaten bir baştan bir başa sohbete kesilmiş terbiye mekânlarıydı. Tasavvuf geleneğimizde sohbet, müridin gönül tâlimi ve aynı topluluğa aidiyeti artırmak için en elzem yollardan birisidir.

Modern mekteplerde sohbet mümkün mü? Tasavvuf ve hikmetten zerre kadar nasipsiz seküler, yâni zihnî malûlüliyete sebep olan eğitimlerle yetişip toplum önüne çıkan sosyologlar ve ruhiyatçıların talebelere ve hastalarına sohbet edin, dediğini duyan var mı? İlköğretimden üniversiteye kadar hiçbir eğitim kademesinde gençlere sohbet usulüyle ders verildiği vâki değildir.

Bu sebeptendir ki, Modern ve seküler devletin dayattığı eğitim tarzından, istisnalar hâriç, gönlü mutmain, dili güzel, muhabbet etmeyi bilen nesiller yetişir mi? Çoğu, sohbet lisânını bilmeyen, ağız kalabalığı yapan, yâni cafcaflı üslûpla konuşan marazlı bir nesil… Bu nesil, sohbetsiz mekteplerin kurbanlarıdır…

Müslüman, kendini emin görüp, âriflerin, fâzıl âlimlerin sohbetinden geri kalmamalı. Sohbetin, kalbi cilalayıp, ilmi artırdığını unutanlar gaflettedir. Öyle ki, ilmine güvenen âlimler ilmiyle kibirlenip âriflerin, ehl-i dil olanların sohbetlerini kendilerine lüzumsuz görürlerse kalplerinde kuruluk başlamış demektir ki, bu onların daha ham olduğunun işâretidir.

İmam Rabbani Hazretleri, Mektubat’ında, sohbetlerden doyuma ulaştığını sananlar için, doyuma ulaştığını söyleyen kişi aslında hiçbir yere ulaşmamıştır, diyor. Mâneviyat yolcuları kendilerini beğenerek sohbetleri küçümsememeli. Sohbetten çabuk ayrılanlar bilmelidir ki sohbetten maksat, faydalı olmak ve fayda görmektir. Bu iki özellik bir mecliste bulunmazsa, o meclisin bir değeri yoktur. 

MÜEKKED SÜNNETLERDEN OLAN SOHBET GÖNLE ŞİFADIR

Sohbete doydum, diyenler samimi değildir. “Aşk şarabından içtim ve doydum” diyenlere, “Ben ise yedi denizi içtim hâlâ dilim dışarıda daha yok mu diye yalvarıyorum” diyen ehl-i mutasavvıfın sohbet yolunu tutmayan Müslümanların çoğalması fenâ! Yemeğe, uykuya doyulur; sohbete doyulmaz. Doydum diyen başka hazlar, başka meşguliyetler edinmiştir.

Sohbetin müekked bir sünnet olduğunu söyleyen hikmet ve mâna ehlinin sözleriyle, sohbet, insanın iç âleminin gözlerini açar, hadiselerin hakikatini kavratır. Öyledir ki, Efendimiz Âleyhisselâtaüvesselâm’ın yapılanmasını buyurdukları tekidli Sünnetleri arasında sohbet de vardır.

Bundandır ki, ârifler nükteli bir üslûpla sohbetin kazası olmaz, demişler. Sohbeti terk eden, üstadları da terk etmiş olur. Yatsıyı kılıp üstüne tatlı yiyerek yatan, ulvî sancısı olmayan Müslüman sohbetin şifasından mahrum biridir. Müslümanca yüreği ve mânevî sızısı olan için her sohbet yeniden diriliş ve güçleniştir.

“YOLUMUZUN ESASI SOHBETTİR”

Sohbetle sahâbe olunan Müslüman toplumunda, sohbetle yeniden millet olmanın ehemmiyetini Ali Yurtgezen hocadan dinleyelim: 

“Bizim irfanımızda sözün hayır gözetilerek söylendiği, muhataba tesir ettiği, tarafların birbirini yenme hırsıyla malûl olmadığı konuşma tarzına ‘sohbet’ denir. Sohbet, ‘aralarında ünsiyet olan insanların bir araya gelip tekellüfsüz mükâleme etmesi’ gibi bilinse de, tıpkı konuşma gibi söz söylemekten ibaret değildir. Dostluk demektir, muhabbet demektir, yekdiğerine arka çıkıp sahip olmak demektir. Bütün bunlar sözsüz de olabilir. Sohbetin dilimizdeki ‘muhabbet etmek, halleşmek’ gibi karşılıkları da göstermektedir ki söz esas değildir. Sohbet, velev söz söylemek suretiyle yapılsın, zihnî olmaktan ziyade kalbî bir iletişimdir. Öyle olduğu içindir ki saatler süren tartışmalara, sayfalar dolusu itirazlara rağmen inadından şaşmayan nice insan sohbetlerde bazen bir kelime, bazen bir nazar yahut tebessümle bir çırpıda ‘lâ’ deyivermiştir. (…) Büyükler, “Yolumuzun esası sohbettir’ derken, uzletten kaçınıp topluma karışmak, hiç kimseyi ötekileştirmemek yanında, cedelden uzak durmayı da kastetmişlerdir. Çünkü sohbette cedel olmaz. Olursa sohbet olmaz.” Hâsıl-ı kelâm; sohbetle sahâbe olunan tarikin, yâni yolun yolcuları çoğaldıkça aslını havi bir millet olmanın önündeki engellerden biri kalkmış olacaktır.


BİR YÜREK İKİ SEVGİ / Murat TÜRKMENOĞLU









"O benim yavrumun yavrusu"
Dedi ve gözleri nemlendi
Uzun uzun dalıp gitti
Dünyamın kıyısız sahiline

İçinde bir anne ürkekliği uyandı
Küçücük bir nefese hassasiyet
Hele bir de inleyecek olsa
Dağları yerinden oynatacak

Sen benim arkadaşımsın
Sırdaşımsın dedi sonra
Aklının derinliklerinden
Anılarını döküverdi
Kabaran yüreğini
Dostun sözüyle dindirdi

Hangi ruh düşer yüreğe böyle
Onunkinden başka
En karanlık anda bile
Sevgiyi söylemekten aşınır dudakları

Şimdi sorsalar bana
Ne götürmek isterdin diye
Yanında her gittiğin yere
Yavrusuna bakıp da
Gözlerinin içi gülen
Annenin sevgisini
Derdim usanmadan.


ÂŞIKSAN / Ali Rıza KARAKALE













Âşıksan

Bakabilirsen bu şehrin eşsiz yerlerden hediye edilen gece süslü yeline
Hissedebilmen kaç şiire şahitlik ettiğine bağlı

Âşıksan

İstanbul sahillerindeki palmiye ağaçlarının birbirlerine benzeyen ahenkleri gibi
Başkaca yerlere planlı serpilmiş çınar ağaçlarımızın aynı topraktan olduğunu anlarsın

Âşıksan

Uyumaya çalışma,
Uykusu tutmayanlar şair oldular.

Kaç gün döndü geceden sabaha Pınarbaşı'nda
Kaç demlik çay devrildi masalarda
Bir de muhabbet aşk olunca
Şâhidi de çok olur ya!
Başlar şair olanlar mısraları ağlamaya
Dönmesi umut edilenlerin hatırına
(Özrünüze sığınır şair bir de sigara yakar)

Âşıksan

Kabul görülür ahali tarafından bağrışmalar
Bilirler buralarda bağımlılık şiiredir.
Şiir sessiz haykırılır, acı çünkü ciğerdedir.
Kimine göre Leyla'ya kimine göre Şirin'edir.
En çok da dönmesi umut edilenleridir.
(Özrünüze sığınır şair bir yudum çaylanır)

Âşıksan

Bir kabak kemane tercüman oluyorsa hislerine
O da sözsüz şairdir kimilerine göre
Üflerken rüzgâr kavakların tellerine
O da Ney’in sesi olur âşıkların hürmetine
(Allah'a sığınır şair koyar başını secdeye)

MAHFÎ MEKTUPLAR - II / Sibel KÖK











Efşâ...

Kalbime; hüznün ve sevincin, gurbetin ve sılanın, ağlamanın ve gülmenin, kısacası insan olmanın her halini bahşeden lütufkâr dost...

Bu kez mektubumu bir zafer gecesinin gölgesinden yazıyorum. Şehre yine yağmur yağıyor. Gün boyunca biriken kiri pası temizlemek için olsa gerek bu kez akşamı bekliyor yağmur. Ellerini tutabilmek, yağmurla hasbihâl edebilmek umuduyla atıyorum kendimi sokağa. Kalbim, yağan her damlaya bir dua düşürüyor. Şah damarım sızlıyor göğe doğru uzandığında başım. O ve sen ve yağmur... Dört başı mamur cümleleri takıyorsunuz peşim sıra... "Dostu yağmur altında görmeli ", "Allah yağmurları ve nergisleri korusun", "Hiçbir yağmura şemsiye açmadım" mısraları koşuşturuyor zihnimin bir köşesinde. Sokağı dönüp caddeye vardığım vakit irkiliyorum şehrin sevinç çığlıklarından.

Bütün şehir cezbeye gelmiş de Hazret'in gönül iklimini aydınlatan Şems'inin dönüşünü bekliyor sanki. Yunus'un kalbine kalbini bağlamış da kabul gününün sevincini yaşıyor. Sanki bağrından koparılan kutlu insanı, yıllar sonra hem de elinde kapılarının anahtarıyla dönen muzaffer bir komutan olarak karşılayan şehrin o muazzam ve haklı sevincini taşıyor. Şaşırıyorum. Her sokak başını tutuyor sevinç çığlıkları, zafer naraları, şükür ıslıkları!

En son neye bu kadar sevindiğimi hatırlamaya çalışıyorum: 
Bayramlık elbiselerim... 
Kırmızı pabuçlarım... 
İlkokul günüm... 
Ya yüreğimin menzilini işaret eden rüya... 
Rüyamdaki gül kokusu... 
O gül kokusunu, bahçesi gül dolu bir köyde ciğerlerime çektiğim gün... 

Zihnimin, gözlerimin önünden geçirdiği hiçbir hatıra şehrin cezbeli sevincini duyuramıyor içimde. Utanıyorum Efşâ... 

Bütün sevinçlerimin toplamının sokaklara dökülen insanların malum takımın zaferini kutlayan sevinci kadar etmediğini anladığım vakit hem de hiç olmadığı kadar çok utanıyorum. Sonra "Allah haddi aşanları sevmez" ikazını hatırlıyor ve ferahlıyorum. Annemin sevincini taçlandıran gözyaşları ve şükür secdeleri tutuyor ellerimden. 

İnsanı itidalden uzaklaştıran iki hâlden biri sevinç anı. Peki bu insanlar neye sevindiklerinin farkında mı Efşâ?

Bu nasıl bir hâl ki insanların söylemlerine, davranışlarına ve kalplerine nüfuz ediyor? Bir takımın zaferi insanları nasıl böylesine sokaklara döküp haddi aşan söylemlere sevk ediyor onları?

Ömrümüzün cevaplanamayan sorular kısmına bunları da ekleyelim Efşâ.

Biz geçici sevinçleri bir kenara bırakıp ilâhî kudretin bize lütfettiği bütün güzelliklere gözyaşıyla şükredelim ve süsleyelim alnımızı secdeyle Efşâ.

Haydi, açalım ellerimizi sesimizi kuyularda bırakmayana, her sıkıntının ardından ferahlık bahşedene. 

Lebbeyk dendiğinde "buyur" diyene, hayr ile ettiğimiz her duaya icabet edene, açalım ellerimizi Efşâ:

"Ey yeri ve göğü yaratan Leylâ
  Ey lütuf ve kerem sahibi Leylâ
  Burdasın
  Uyanıksın 
  Varsın ya! "











YOLA DÜŞEN SÖZLER / Enver ÇAPAR













Yolumu ararken düştüm dağlara
Başımı uzattım yağan karlara
Alnımın ateşi suyu kaynatır
Ahvalim anlatmaz bir  iki satır

Yağmuru görünce sel gibi coştum
Toprağa sarılıp denize düştüm
Kelimeler çekti beni hizaya
Bir kutlu yolculuk yönü Hira’ya

Aklımı satıp da pazardan geçtim
Kaynağı bulunca gözünden içtim
Sabır deryasına sırlar sakladım
Kalbin durağını bir bir yokladım

Dönüp dolaşıp geldim kendime
Irmaklar taşıdım aşkın bendine
Muhabbetin tadı ruhu doyurur
Bulanık su gibi gönül durulur

          


SIRÂT /Fazlı BAYRAM



/Vahdet Saygılı’ya yine/









babasız kız çocuğu nedir bilir misin abi
bir babasız kız çocuğu
çocuk
kız
babasız
babasız kız çocuğu
büyüyüp nasılsa meydana gelecek
dönüp arkasına avcılara sövecek

***
bir demlik çayım var
balkondayım
havalandırılmış bir tabaka tütün
tütünle birlik olup çay
biri yakarken biri söndürecek hüznümü
çay benzine dönüyor bazen ama
ama insaflı genelde
genelde söndürüyor yangını

***
ağlamak için şiire gerek var mı ki abi
sanırım ağlanabilir her şey yüzünden
her şey için ağlanabilir sanırım
ağlanabilir
ağlayalım şimdi biraz daha
hadi sinemaya gidelim gibi oldu
olsun
böyle karşı duralım nihilizme
ya da böyle katılalım
birer çizik de bizden olsun

şimdi dur bak kıt aklımla
ilk defa aşkı tarif etmeye cüret edeceğim
diyeceğim ki:
‘sevdiğin şey de yok olmanın adıdır aşk’
ne dersin diyeyim mi?
damdan düşer gibi
şimşek çakar gibi
gülesim geldi bak bu sefer
ney de yok olursan ol
aslında yok olduğun O değil mi
nasıl yok olunur ki öyleyse abi
varlık sancısı mı bu sence
yok olmadan nasıl var olunur ki
olunur mu?

***
sızım sızım sızlayan yaprakların damarlarına
damar damar sair abonelikler
yer kürenin etrafı tok göklere sümbül döşemeye
lüzum yok ağrılı acılık kar cellatlarının
merhametine
kan sunmaya
kızını toprağa gömmüş bir baba olacak
olmuş olacak bir tahammül
kimde var abi ama affoldu biliyorsun

kız çocukları babasız
kınalarını kime gösterecek arife günü
ya babalar
sakallarını kim silecek toprağa bulaşınca
kan durdu damarda
kalp söndü
babalar kimsesiz kaldı bu sefer



YÜREKLERİNDE ANNE ATEŞİ SÖNMEYEN İKİ ŞAİR:

Ahmet Doğan İlbey 


Batı’nın, yâni modernlerin tertip ettiği “günlere” meylim yok.  “Anneler Günü” nü de modern düşünce mahsulüdür. Batı’nın, insanları sınıflara bölüp sanayi cehenneminde ezdikten sonra sözde gönül almak için çeşitli “günler…” tertip ettiği malûm. Hâsılı, gönlümüze analarımızı düşüren iki şair dost var, bu bize yeter: Hasan Ejderha ve Memduh Atalay.  

İki şair de anacıldır, analarının yüreğiyle yaşar,  “ana” mevzu olunca yürekleri titrer ve sıla duygusunun en ileri derecesi neyse, bu iki şair de analarından öylesine çokça bahsederler. En yüreksizlerin bile yüreğine titreme gelir.  

Öyle ki, şair Memduh Atalay, dostluğumuzun nişânesi olarak “O benim anam gibidir” demesinde bile ana ateşinin onda hiç sönmediğini anlarım. Şu birkaç mısra ile Memduh Atalay’ın nasıl bir anacıl olduğunu, analarını unutmayanlara ithaf ederim:  

“Gözü yaşlı bir annenin yüreğinde büyüdüm / Hüznü giyindim ezgilerinde / Beni yalnız anlayanlar sevdi / Anladıklarımı sevdim ben de / Gözü yaşlı bir annenin kalbinde büyüdüm / Gurbeti giyindim ezgilerinde” 

Şimdi sıkı durun, şair ve hikâyeci Hasan Ejderha’nın, memleketin bütün mekânlarına tablo gibi asılması gereken “Hasta Anneler Ülkesi” adlı şiirini okuyacaksınız. Yüreğiniz bulutlanırsa bulutlansın hüzünce. Analar için akan gözyaşlarınız nasıl da çoğalacak, analar için eriyen kalbinizde muhabbet nasıl da kabaracak, coşacak ve güzelleşecek; okuyun da yüreğiniz merhametten titresin.  

Hastası anasından ayrılamadığı için Efendimiz Aleyhisselâtüveselâmı görmeye fırsat bulamayan, fakat bu âli mazeretine rağmen “Üveysi” unvanını kazanmış Hz. Veysel Karanî’yi yâd edin bir daha… 

“ (…) 

Çığlığı üşümüş anneler, sıcak dualarla ısıttı yavrularını
Karnı burnunda kurduğu hayal gerçek şimdi
Aşermiş gibi yakın, toprağa ve yaprağa ve ağaca
Onca yalnızlığın sonunda, kalabalık serviler uğuldar
Çok aşk, tarla bereket, zümrüt yeşili yaprak
Korkarak attığım adımlarıma yol süvari
Cümle sahabe, o kadar sabi, kalabalık ortasında annem
Bir görsem en derin rüyalarda yari
Havari kesilir, beynimi yol eden düşünceler

Bir kere, bir kere daha haykırıyorum anne gel
Geceler yolculuk, ardınca karanlık bırakmayan dervişlere.

(…)
   
Hasta anneler ülkesinde yetimdir yüreğim
Üşüyeceğim anne baksana yüzüme
Ellerim ve yüreğim ve aklım üşüyecek
Düşleyecek ne varsa düşledim.

Şimdi hasta anneler ülkesinde bir prensim
Dersim, annemin gözlerini ezber etmek

Okumak ne varsa orada

Ankara’da bir hastane avlusunda
Biriktirdiğim gözyaşlarıma karıştırmak okuduklarımı
Dilekçemi sunmak, uyuşan dizlerimden çekilen kanla
Canla başla biriktirdiğim umutlarıma bir yenisini katmak
Haykırmak içimin derinliklerine sonra
Annemin elinden öptüğüm duaların üstüne
Tüm bunların üstüne umutlarımı, gözyaşlarımı koymak
Doymak, anne bakışlarının en derinine
Zayıf ferine aldırmadan gözlerinin, bebekliğimi görmek orada

Bir tebessümle büyüyüp, aldığım şefkati iade etmek cömertçe

Mertçe yaptığım sokak kavgaları dönüşü ve bir bisikletten düşüşü
Dizimdeki yara ile anneme sunduğum acıların;
İleriki yaşlarda çektiğim sancıların, anne şefkatiyle tedavisinin,
Bedelini öder gibi, sunmalıyım kat kat şefkati.
Bayati bir şarkıdan alınmış bir mısraı, ya da hüzzam bir faslı
Dinler gibi geçmeli çocukluğum gözlerimin önünden.

Hasta anneler ülkesinde ölmekten korkarım
Her yer soğuk donarım
Lakin yüreği sıcak, ıpılık bakar gözleri annemin
Ninemin saçlarını mı almış ne! Apak

Korkarak bakışımdan, ben bile ürkerim, saçlarına annemin
Ninemin gidişi gibi el sallamakta beyazlığı
“Saçları ak olunca nine olur anneler
Nine olunca ölür anneler” diye bir söz duymuştum
Hayır! ben uydurmuştum; yok böyle bir söz
Öyleyse içimdeki köz, neden yanar ha bire?
Sedire uzanmış babam neden kaygılı ve üzgün?
Dünyanın bütün anneleri hasta gelir bana
Dayana dayana biriktirdiğim acılar ve sancılar
Birlikte saldırır bütün azalarıma
Neden acı çekilince bitmez? Dayandıkça birikir?
Zikir çeken dervişler gibi kaplar ruhumu cezbe
İzbe bir köşesinden odanın, ağlarım göklere ve yere
Annelere adanmış şiirler söylemeliyim ve bebeklerine hasret annelere.
(…)
Hasta anneler ülkesinde çocuk olmaktan korkarım
Oyuncaklarım ne ki annem olmadan

Annem olmadan artık çocuk olamam ben
Ney gibi inleyen sesi annemin

Ah anne... Hep üzerimde olsun isterim ellerin
Türkülerin en acıtan yerinde
Sen gelirsin aklıma

Duaların kaplamalı varlığımı
Kanımı dondurmalı ikazla bakınca gözlerin
Sözlerini takıp kulaklarıma, yollar aşmalıyım.

Hasta anneler ülkesinden gelmekten korkarım
Yanımda olmadan annem, çıkamam hiçbir yola
Her şeye hasta annemin gözlerinden bakarım
Korkularım cam kırığı, bir aşure tası kadar bereketli

Umutlarıma koşmalıyım, haykırmalıyım sonra habbe habbe
Tesbihi arşınlayan parmaklarım akmalı zamana
Çocuk oluversem, biliyorum annem taze gelin olacak
Salıncak, oyuncak hepsi emrime sunulacak
Annem hasta olmayacak.

Yeniden öğrenecek olsam da cüzü
Gecelerinden korktuğum gündüzü
Annemle yaşamak vardı
Geçirdiğim güzel günlerin hepsi
Annem kadardı.

Mevsimler;

Annem hastalanınca kış,
Annem iyileşince bahardı.
(…)”
----------------------------------------- 

FİKİR DÜKKÂNI’NDAN… 

Ey azizan! 

Başımdan geçenleri anlattığımdan dolayı, fakiri yadırgamayın ve vecdine bağışlayın. Ağır maişet mekânınızda akşam sonrası, kafanız efkârlı, gönlünüz dost diline olan gurbetle buruk, diliniz, halkın arasında ahraz olmuş haldeyken, birkaç dostunuz çıkıp gelince dünyalar sizin olmaz mı? Gönlünüz şifa bulup, diliniz açılmaz mı? 

Fakir, böyle bir hâli ayniyle yaşadığı için bu hafta da bahtiyardır. Bir Hocam’ın “Evliya adayım” dediği, gönül dostum M. Âkif Şen, beraberinde Mehmet Yaşar, H. Ahmet Eralp, Derviş Ali Yıldırım ve Ahmet Yıldız’la kucaklarında su şişeleriyle ağır maişet mekânıma duhul ettiler. 

Âkif Şen, Dükkânın türküdarı şair Fazlı Bayram’la bir olup, fakire götürülebilecek en fikirli hediye olarak, büyüklü küçüklü birkaç pet şişelere Türküdar Fazlı dostun, dergâh ve İstiklâl Marşı dediğim cinsten bin miligramlık türkülerimizi okuduğu suları doldurmuşlar ve şişelerin üzerine kuşak şeklinde sanatkârane bir şekilde “TÜRKÜSU” ismini yazmışlar. Ve  “Suyun içindekiler”  başlığında: Yemen Türküsü, Kırmızı Gül Türküsü, Seher Yeli, Aslanım Eller, Celâl Oğlan, Hümâ Kuşu gibi on kadar aziz türkülerimizin ismi yazılı. Şişenin kuşağında, yâni şeritte, en şedit edebiyatçının dahi kıskanacağı, su ve türkü üstüne bedii ve anlamlı kısa bilgiler var. Şeridin ortasına bağlama resmi konmuş. “Türküsu’nun adresi şöyle: Türkü mah. Türkü sok. Türkü Apt. Kat: Türkü, No: Türkü, Türküşehir / Türkiye… 

Hâsılı, “Türksu’nun hikâyesi böyle… Türküsu’ya,  şahsî mağaramın, yâni odamıns insan yüzlü sâdık bekçileri olan  başucu kitaplarımın yanına kaidesi ile yer verdim.  
Bu meselenin elbette bedii ve fikrî yânı var, yani mazrufu… Dostlar bu mazrufa bir zarf yapmışlar ki, hiç de malâyânilik yok. “”Türküsu” şişesi bir madde bir zarftan ibaret sanmayın. Fakirin nezdinde derini hüzünlü ve fikirli mânası var.  

Size, böylesine anlamlı bir hediye getiren oldu mu demek yakışık alır mı bilmem. Özü şu: Türkü ve su kelimesi yan yana, terkip olmuş. Türküdar tarafından okunmuş Hz. Su,  yüreğimizin nağmesi aziz türkülerimizle dost olmuş, bir olmuş… Şerhi uzundur. O dostlardan râzıyım,  fakiri gönlünü tasavvufâne şenlendirdiler.

www.habervaktim.com/Ahmet Doğan İlbey

GECE VE GECE/Mehlika Rana ARIKMERT



Ay ışığı vurdu gecenin karanlığına
Boş, 
      Sessiz, 
              Loş sokaklara
Orada unutmuşum kendimi
Işığın vurduğu sokak gibi aklım
Kayboluyorum aklımın içinde
Daldıkça derinleşen denize
Bulmak, 
            Yaşamak 
                          Anlamak istiyorum
Benle büyüyen hislerin her birini
Çekip çıkarıp kurtarmak istiyorum
Denizde boğulan fikrimi


DARAĞACI /Fazlı BAYRAM



/vahdet saygılı’ya/











elli metre olurdu abi
şiirin
müsadeyi önce verseydin
güller açmadan koparılmadı ama abi
açtı
koparıldı
gazeteye bilerek sarıldı
ben kağıdı
sen güllere gibi

çözüldü sonra bağı dizlerimin
kalbin ve aklın secde edişini öğrendim senden
sınırlarımda çatlak

***
üç nefer bir siper
sipere giren kurtulacak
her halde üçümüz de
ölüm yazardık kendi ellerimizle bahtımıza

***
getirdiğin her mecmua bir alem abi
mezarlıklar hayat kusuyor
sen hemen de yeter diye
biri bit meden soruların
biri başlıyor

evet
tuz gölünün kıyısına
sürülmeden önce yürümüşüz
cam kırıklarının üstünde
yalın ayak
ve her ırmak bir yüzünü senin gözünden akıyor
öbür yüzünü benim kalbime

bu kalbi varya abi
günlük kesiyorum
baltayla tahrayla
gürzle eziyorum kimi zaman
sonra yıkayıp tuzlu suyla
aklın çukurlarına salıyorum
her çukur bir girdap
bu aralar motorda yok ki kafamın içinde
kaçalım dağlara atlayıp cümle başlarında

***

üç nefer bir mızrak
akıl ruh kalp ve mızrak
kapan kurtulacak
kesin bu sefer ölüm
saplardık bağrımıza üçümüzde

***
laleler  gül açtı bu yıl deseler
nasıl diyecek mecalim yok
getir üç nüsha mazeret izni de
kâlû belâdan kalma
kehribar birer de tespih
rahat yürüyelim tuzlu yollarda
nasılsa kalbimizde kesik
ayaklarımız kan içinde olsa ne ki
yürürüz
yürümüyormuyuz

***
dördüncü denklem:
bu da eklem yerlerinde patlamaları aklın
her yolu deneyince sığınılan sundurma
müsadenle abi gideyim
belki yar beni bekler