ÖZLEM SAATİ / Büşra DEMİRAL
















Acayip bir şey şu özlem saati
Yelkovan akrebin ayaklarını kesiyor sanki, sonra da kendi ellerini.
Ellerini kesiyor gece vakti, karanlık kana bulanıyor.
Dehşet bir şey!
Dehşet ki kulağıma zil sesleri geliyor.
Gerçi sahiden zil sesi mi bilmiyorum,
Ama acıyı hışımla uyandırıyor bu ses.
Sonra;
Elleri ile Güneş'e değiyor akrep,
Ayakları artık birer koltuk değneği...

Gözlerim açılıyor, gözlerim kamaşıyor, gözlerim acıyor.
Niye bitmiyor bu saklambaç?
Güneş bir tek benimle mi oynuyor?
Sonunda...
Bitiyor yorgunluğuma değen savaş, sobeliyorum Güneş'i.

Savaş ve oyun.
Ben savaş diye bilmiyordum oyunu,
Ama silahları var, görüyorum.
Toprağı anlatıyor taş, taşı dinliyor su.
“Saklambaca devam.” diyor biri,
Sahiden kimdi?

Taşın dibindeki papatya saate dönüşüyor.
Zamanı koparıyorum,
Geçiyor, geçmiyor, geçiyor, geçmiyor...
Yoruluyorum,
Hayır, yorulmuyorum aslında.
Merak ediyorum sonumu.
Güzel bitecek umuduyla oynuyorum saklambaç oyununu.
Ama sıkmaya başlıyor artık,
Neden ebe hep benim?

Sayıyorum,
Bir, yelkovan elleriyle kesiyor akrebin ayağını,
İki üç, yelkovan elleriyle kesiyor zamanı ama durduramıyor.
Dört yelkovan zamana çelme takıyor, yere düşüyorum.
Beş, altı, yedi zaman ben miyim yoksa?

Bilmiyorum.
Durmadan koşuyorum oysaki, zaman ise yerde sürünüyor.
Sekiz, yelkovan ellerini kesiyor, benden yardım istiyor,
Dokuz, yardım ediyorum istemsizce.
On, Güneş! Kayboldun, karanlığa alıştı artık gözlerim.

Görsem de sobelemiyorum.
Sağım solum gece, hiç bitmesin bu bilmece.

CAN KUŞUMUZU AHRETE UÇURACAK NEFESİMİZ VAR MI? / Ahmet Doğan İlbey


Tasavvuf düşüncesinde kuşlar, uçmaları sebebiyle cennetle dünya arasında irtibat kuran varlıkları sembolize eder. “Ruh kuşu” mânasına gelen bir teşbihtir bu. “Ruhu kuş gibi uçmak” misâli bundandır. Bu mânadan dolayıdır ki “can” kuş motifiyle ifade edilir.

Kuş, ruhun ölümsüzlüğüne kinayedir. Vakti geldiğinde can, yâni ruh, kuş gibi ahrete uçup gider. Bir insan vefat ettiğinde “can kuşu uçtu” denir.

Ali Yurtgezen hoca, kuşun “can” mânasına geldiğini, bedene üflenen ilâhî soluk olduğunu yazıyor:                                                                                                         
“Tasavvufta kuş ile kastedilen muhteliftir. ‘Can’ yahut ‘ruh’ olabilir. Ağaç ‘beden’i, kuş ise bu bedene üflenen ‘ilahî nefha’ yı ifade eder. Nitelenen beden ‘kafes’e, ruhun da bu kafesteki ‘kuş’a teşbihi yaygındır. Cennetin tasvir edildiği bir hadîs-i şerif’te de müminlerin ruhlarının ‘yeşil kuşlar’ şeklinde cennet ağaçlarının dallarında tutundukları beyan buyurulmuştur. ‘Başa kuş konması, Mecnûn’un başına kuşların yuva yapmasına telmih olunabilir. Böylece ‘Senin başına kuş konmamış’ demek, o kişinin aşksızlığına işaret olur. İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri kuşun, husûsen de güvercinin ‘kemâl-i efâl’ remzi olduğunun söyler. Yâni ki güvercinler ve turaçlar Sâlih amellerdir, güzel işlerdir, hayır hasenâttır. Nitekim kuşların nasiplenmesi dahi ağaç için bir sadakadır. Ağaca kuş konmaması infaktan imtinadır, bencilliktir, aç gözlülüktür; uzamak, süslenip bezenmek hırsının neticesidir.” (Gider idim ben yol sora, Gülbang dergisi, sayı: 4, 1999)

Niyazî-i Mısrî Hazretlerinin “Can kuşun her zaman ezkârıdır vâridat / Akl u hayâlin hemân efkârıdır vâridât” mısralarını okumadan, canın, kuş gibi bedenden zikir çekerek uçup gideceğini cezbeli bir aşkla idrak edemeyiz. 

Şerhini okuyalım: Vâridât (hatıra gelen, içe doğan şeyler) her zaman can kuşun zikirleridir ve kulun gayreti olmaksızın gaipten (Hak’tan) kalbe gelen mânalardır.

Her şeyden önce, Resûller Resûlü Efendimiz’in, Uhud Savaşı’nda şehit olan Müslümanlar için “Allah’ın onların ruhlarını yeşil kuş sûretinde şekillendirdiğini” buyurması, ruh kuşunu havasız, yâni ilahî aşktan mahrum bırakan biz modern zaman insanlarına bir müjdedir, bir ümittir.

Ol vakit bugünden tezi yok, Hz. Mevlânâ’nın “Ey ruh kuşu! Günahlarından temizlendin, nefsinin kafesinden kurtuldun, mâna kanatların açıldı. Haydi, geldiğin yere, kendi vatanına doğru uç…!” sözünü dinleyip hamlıktan olgunluğa, kuruluktan yaşlığa erişip can kuşumuzu ahrete uçurabilmek için tâlim yapalım.


ASLAN AVŞARBEY İLE DURDU GÜNEŞ’İN ATIŞMASI












A.AVŞARBEY
Durdu abi duydum resti çekmişsin
“Eyy Aslan! Bir şiir yaz da görelim!”
Fırtına biçersin; rüzgar ekmişsin
Voltaire’i geç; kendin bir söz de görelim!

D.GÜNEŞ
Büyük sözü bilir, büyük söz etmem
Küçükler hikmeti pozda bilirler
Dengim olmayana nefes tüketmem
Onlar yüksekliği tozda görürler

A.AVŞARBEY
Haddimi bilirim, denklikten geçtim
Seni abi diye muhatap seçtim
Bak sana ne güzel bir ayak açtım
Mısrayı uyaklı diz de görelim

D.GÜNEŞ
Uyaklı mısrayı marifet sanma
Sözün şehvetine sakın aldanma
Söylenecek nice sözler var amma
Korkarım ki kazı kozda görürler

A.AVŞARBEY
Zannımca bir sözde ya ülfet olur
Ya da kızar insan hep nefret olur
Anlamadım sözde ne şehvet olur?
Yerini söyle de biz de görelim

D.GÜNEŞ
“Sözü bir yerinden anlamak” vardır
Zihin almıyorsa kabınız dardır
Geniş düşünmekte cahil naçardır
Arifler sözcüğü özde görürler

A.AVŞARBEY
Durdu abi vurma belden aşağı
Gününü gösterir elin uşağı
Şimşir tarak yokmuş buldum kaşağı
Taradım saçını, boz da görelim

D.GÜNEŞ
Üslübul beyan aynı ile insan
Yürek kirli ise bozuktur lisan
Dilini terbiye etmezsen Aslan
O dili alevde közde görürler

A.AVŞARBEY
Kah şu şunu demiş, kah da öbürü
Anlamam ben hendeseyi cebiri
Lütfen Durdu abi, bırak kibiri
Kızıyorsan doğru kız da görelim

D.GÜNEŞ
Kafiye bulmayla şair olunmaz
Kalbini, algını temizle biraz
Gerçi öğüt ile geçmez bu maraz
Kokmuşlar kusuru tuzda görürler

A.AVŞARBEY
Abi küseceksen oynamayalım
Yüzün asacaksan oynamayalım
Ahkam keseceksen oynamayalım
Bize doğru rota çiz de görelim

D.GÜNEŞ
Mizansenin yerini gerçek alsın
Gönlümüz bir güzel sevgiye dalsın
Tüm dostlara bizden tebessüm kalsın
İnsanlar neşeyi yüzde görürler

A.AVŞARBEY
Mizansen güzeldir, gerçek acıdır
Mizah bu gerçeğin tek ilacıdır
Tüm dostlar Aslan’ın başı tacıdır
Haklısın; neşeyi yüzde görelim


DUA / Teyfik KARADAŞ















Bölmek istiyorlar güzel vatanı
Bu güzel vatanı böldürme Ya Rab
Haçlı zihniyeti tekrar hortluyor
Ecnebiyi bize güldürme Ya Rab

Dalgalansın kalelerin burcunda
Bizleri bayraksız bırakma Ya Rab
İslam vardır bu milletin harcında
Bizleri Kuransız bırakma Ya Rab

Okunsun ezanlar minarelerden
Bizlere çan sesi dinletme Ya Rab
Bu toprakta şühedanın kanı var
Vatanı düşmana çiğnetme Ya Rab

Hain olanları helak et gitsin
Allah diyenleri şehit et Ya Rab
Vatan için savaşan tüm güçlerimize
Cennete girmeyi nasip et Ya Rab

Anadolu İslam’ın son kalesidir
Lütfeyle bu kale düşmesin Ya Rab
Her karış toprakta şehit kanı var
Kafirin eline geçmesin Ya Rab

Bin yıllık kardeştir Türkler ve Kürtler
Kardeşi kardeşe vurdurma Ya Rab
Aramızda on binlerce fitne var
Şeytanın şerrine uydurma Ya Rab

Bu bebek katili tüm canileri
Toprak et taş et yaşatma Ya Rab
Gitsin ülkemizden it sürüleri
Huzursuz günleri uzatma Ya Rab

Şehit verdik Dağlıca’da Iğdır’da
Bu son olsun başka gösterme Ya Rab
Kahraman Mehmetçik verdi cevabı
Rüzgârı tersinden estirme Ya Rab

Kıyamete kadar kalsın ayakta
Bu kutsal vatanı devirme Ya Rab
Şair Teyfikiyem aciz bir kulum
Duamı kabul et çevirme Ya Rab


KÂMİL UĞURLU’NUN KAHRAMANMARAŞ ŞEHRENGİZİ / Hasan EJDERHA


Kahramanmaraş Şehrengizi -BİR MARAŞ GÜZEL-LEMESİ- Kâmil UĞURLU'nun nefis kitabı… Kıymetli dostum Teyfik Karadaş vasıtasıyla ulaştım kitaba; kitabın tanıtım gününde imzalatmış Kâmil UĞURLU’ya. Üç yüz elli sayfa kitabı birkaç günde okudum. Aslına bakılırsa bir solukta okunacak bir kitap değil, oldukça hacimli bir kitap; ama dili o kadar hoş, muhteva o kadar güzel sıralanmış ki kitap zevkle okutuyor kendisini.

Şehr-i Maraş'ın tanınmasına gerçek manada katkı sağlayacak olan Kâmil UĞURLU’nun Kahramanmaraş Şehrengizi kitabı Türk Edebiyatı Vakfı yayınlarının 213. Kitabı olarak çıkmış. Kâmil UĞURLU daha önce de Konya Şehrengizi, Karaman Şehrengizi ve Eskişehir Şehrengizi kitaplarını da çıkarmış. Biyografisinden; Deneme, Biyogrefi, Şiir ve mesleki kitaplarının da olduğunu öğreniyoruz.

Kitap; cildi, baskısı ve muhtevası açısından oldukça güzel olmuş. Çok güzel Maraş fotoğrafları yer alıyor. Her konu başlığında daha önce hiçbir kitapta nerdeyse rastlamadığınız fotoğrafları göreceksiniz. Şehr-i Maraş ile ilgili okuduğunuz her sayfada gözünüzün gayrı ihtiyarî kayacağı, muhteva ili ilgili fotoğraflar mevzuyu anlamanıza ışık tutuyor. Hülasa-i kelam Kahramanmaraş ile ilgili her şey var kitapta. Adı üstünde Kahramanmaraş Şehrengizi diyeceksiniz. Evet ama genellikle bu tür çalışmalar boğucu akademik bir havada olur. Bu kitapta bir nevi Kahramanmaraş’ın kültür envanterini sıkıcı olmayan bir dil ve güzel hikâyat edilmiş üslupla okuyacak, kitabı elinizden bırakamayacaksınız.

Kâmil UĞURLU’nun Kahramanmaraş Şehrengizi kitabını bazen bir öykü tadında, bazen bir belgesel tadında; tatlı, darasız bir dil zevkini tadarak okuyacaksınız.


GÖRDÜĞÜM EN GÜZEL GÖZLER ONDADIR / Kadir ALTUN



Hakk nasib eyledi sırrına erdim
Gördüğüm en güzel gözler ondadır
Bir Mecnun gözüyle bakınca gördüm
Leyla'da bulunan izler ondadır

Sevdası aklımı başımdan alır
Gönlüm söylenmemiş türküler bulur
Omzundan dökülen saçlar tel olur
Mızrap bendeyse de sazlar ondadır

Maşukluğa dair halleri çoktur
Yüreği sevgiden gayrıya toktur
Şirin'den Aslı'dan eksiği yoktur
Gönlümü yandıran közler ondadır

Kader ağlarıyla sarmış, kuşatmış
Ona beni, bana onu aratmış
Mevlam ne kadar da güzel yaratmış
Türlü marifetler uzlar ondadır

Gönül bahçem ondan evvel kıraçtı
Girdi yüreğime damlalar saçtı
Viran bağlarımda çiçekler açtı
Baharlar ondadır yazlar ondadır


Geçit / fazlı bayram



benimki ideojik bir serüvendi
taki yoluma çıkana kadar sen
çırıl çıplak olduğumu anlayınca karşında
hiçbir deli gömleğine itibar etmez oldum memnunum
evet
cesurca söylüyorum deli gömleği
bütünü ideolojilerin
çoban aldatan

***

ardından nefes nefese kalbim

***

sen şimdi tam da ülkemin ortasında İstanbul’dasın
yamacında ben aç gözlerini
gördüğün görmediğin
bildiğin bilmediğin her şeyde ellerim acınım
sevincin olmak da var işin içinde görmedim sanma
aslında ideolojik bir serüvendi benimki
şimdi sen varsın
ben istanbulum
ve kollarımdasın


ZARFI AÇILMAMIŞ MEKTUPLAR / Gümüş SİMYA


Bu yazımın içeriğini zihnimde tasarlamadım ancak her şeyden evvel başlığını belirledim. “Zarfı Açılmamış Mektuplar” yazısı aslında bir nevi teşekkür mahiyetinde olacak ama benim için yüreklendirici ve onur verici bir hadiseden ibarettir. Dilerim sizler de bu yazımda kendinizden bir parça bulursunuz.

İlk yazım Lisedeki Edebiyat köşesinden kâğıda yansıdığında ailemden hiç kimse benim ne Şiir’i ne de Edebiyatı sevdiğimi bilmiyordu sadece hayatımın kitaplardan, sınavlardan olduğundan haberdardılar. Babam Şiirle ilgili ilk deneme yazımı okuduğunda eve gelmiş benimle onur duyduğunu ifade etmişti ki bu beni daha da yüreklendirmişti. Sonrasında birkaç derginin düzenlediği Şiir yarışmalarında derece almamla birlikte çevremdekiler de öğrenmişti, Şiir’i ve Edebiyatı sevdiğimi…

“Peki biz insan olarak neyi kimden saklıyoruz?”

Üniversiteye başladığımda kendimi okulumuzun kütüphanesinde bulurdum. Bir kitaptan diğerine dokunurdu kelimelerim, sonrasında yazılarım da şekil almaya başladı. Türk Dili ve Edebiyat dersi hocamız Öğretim Görevlisi (Şair) Şaban Sözbilici fark etti yazılarımdaki üslubu ve yıllar geçti hiç unutmadı adımı ve kendisine huzurlarınızda teşekkür ediyorum.

Şahsıma ait açtığım bir sayfaya gün yüzüne çıkmamış kendi dünyamı kendimce yazıyordum. Kahramanmaraş’ın yeni bir dergisi genç kalemlere yol gösterir olmuştu ve hala da devam ediyor. Bu dergiyi yöneten Şair-Yazar “Hasan EJDERHA” hocamızdı. Ben bu isme deneme yazılarımdan birini gönderdiğimde beni tanımadan ve hiç tereddüt etmeden “YOLDAKİ KALEMLER” dergisinde yayınlayacağını söyledi. Bir süre Yoldaki Kalemler dergisine aralıksız yazılarımdan gönderdim sonrasında tam 5 yıl benden ne bir deneme yazısı ne de bir şiir düştü e-posta kutusuna. Arada bir Google’da adımı arattığımda –yıl 2018 olsa da- yazar Ahmet Doğan İLBEY beyefendi’nin köşe yazılarının içerisindeki yazılarının birinde Yoldaki Kalemler’deki Kahramanmaraş’ın genç şair-yazarlar listesinde geçiyordu adım.

“Bu onurlandırıcı bir durumdu ve ben hala kendi kabuğumda saklanmayı seçmiştim.”

3 ay önce kadar okulumuzun kütüphanesine her gidişimde kapının önündeki bankta oturan Hasan EJDERHA hocamıza çekingen bir selamla, kütüphane kapısından içeri girer beğendiğim kitabı alır kapıdan öylece çıkar giderdim. Bir gün selam kelimesi tüm cesaretini topladı ve kendini tanıttı. Yıllar boyu Yoldaki Kalemler dergisinde yazan o adın sahibinin ben olduğumu söylediğimde Hasan EJDERHA hocam çok şaşırdı. Bu zamana kadar hiç tanışmadan e-posta kutusuna yazı gönderen o sessiz ismin ben olduğumu söylediğimde hem sevindi hem sitem etti.

“Yazılarım neden sessiz bir köşeye çekilmişti?”

Şimdi Yoldaki Kalemler’de bana yeni bir sayfa verdi, Hasan EJDERHA hocam. Kendisine öncelikle bu nazik davranışından dolayı çok teşekkür ediyorum. Bu müstear ismin arkasına saklanarak iyi mi yapıyorum kötü mü yapıyorum bilemiyorum ama bu isimle burada olmak da güzel…

Eğitimci-Yazar Ramazan AVCI hocama ve Şair-Yazar Semiha KAVAK hanımefendi’ye yazılarıma göstermiş oldukları -bu isimle yazmamı uygun bulmasalar da- ilgiden dolayı çok teşekkür ediyorum…

Evet lisedeki Edebiyat köşesinden Yoldaki Kalemler dergisine uzanan uzun bir teşekkür yazısını okudunuz… Bu sessiz duruşumu aşağıdaki şiirle noktalamak istiyorum. Bir sonraki yazımda görüşmek temennisiyle…

Hoşçakalın…

“Zarfı Açılmamış Mektuplar
Cümleler tedirgin,
Duygular bulutların gölgesinde…
Yağmur yağdı yağacak.
O zaman yeşil için kırılacak tohum!
Ve gökyüzünden mektuplar düşecek yeryüzüne…”




NİSAN YAĞMURU / Enver ÇAPAR













Kutlu bir doğuma hazırlanan yeryüzünü
Arındıran Nisan yağmuru
O gün aldı adını.
Rahmet olup yağdı
Alemlere sağnak sağnak
Irmaklar ve denizler
Sırılsıklam oldu
Yeşeriverdi çöller.
Bu gelişle yeniden dirildi dünya.


NEREYE GİDİYORSUN? / Muhammet NACAROĞLU


Gözlerini kapamamıştı bütün gece boyunca. Evin karanlığını pencereden içeriye vuran ayışığı deliyordu. Ağaçların dallarının gölgesi odanın duvarına vuruyordu. Gözlerini gölgelere dikti. Onların dışarıdaki rüzgârın etkisiyle oynaması dikkatini çekmişti. Ne garipti tıpkı hayatı gibi… Dalları yaşamın yollarına, rüzgârı da kendisini oradan oraya sürükleyen kaderine benzetti. Peki kendisi kimdi? Gölge miydi yoksa…

Uyuyamamıştı bütün gece... Tan yerinin ağarmasını bile fark etmemişti. Sadece duvara bakıyordu. Gölgeler kaybolunca gözlerini uzun süredir ayırmadığı duvardan kaydırdı. Büyük bir ağırlık vardı üzerinde. Bir an gözünü kapattı. Birkaç saat geçmişti galiba. Ne de olsa gözlerin dinlenmesi gerekliydi ve gözler bunu iradeleri dışında yapmıştı. 

Annesinin sesiyle uyandı.

-Oğlum daha bakkala niye gitmedin

Kardeşi cevap verdi

-Ya bu sefer abim gitsin hep ekmek almaya ben mi gideceğim.

Bir an sinirlendi. Bu kardeş de çok oluyordu. Zaten canı sıkkındı. Hiç anlamıyordu bu kardeş kendisini. Zıttılar ama ne kadar sinirlendirse de çok severdi kardeşini. Keratayı daha ilk doğduğunda ona gösterilen sevgi karşısında kıskanmıştı ama kucağına aldığında ise onu ne çok sevmişti ve alnından öpmüştü.

Yine kızdı ona ama şikayetini de es geçmedi. Kalktı yataktan.

Seslendi.

-Tamam anne ben giderim bakkala zırlatma şu çocuğu.

Aslında içinden kardeşini düşünerek söylemişti ama şımarık küçük ”sen zırlama” demesin mi. 

Sustu cevap vermedi. Ama kırıldı biraz küçüğe. Aslında son günlerde çok alınganlaşmıştı. Belki gidecek olması onu gerginleştirmişti. Evet gitmek; ayrılacaktı evden, annesinden babasından ve haylaz küçükten. O yüzden mi fedakârlık yapma isteği vardı. Ayrılık düşüncesi değerlerinin mi artırmıştı. Yoksa değerlerini mi hatırlamıştı.

Söylendi 
-Oğlum iki gün sonra gidiyorum o zaman ekmeğe paşa paşa gidersin.

Kardeşi birden ona baktı manalı. O da abisini çok severdi aslında. Onun kendisin için hayatının tehlikeye atacağını daha bir hafta önce iki serseri ile kavga ederken yardımına koşmasında görmüştü. Ama bir cevap vermesi gerekliydi. Aklına öylesine geldiği ilk şeyi söyledi.

-Ne güzel işte Muğla ya gidiyorsun hava atma, gel keyfim gel, Bodrum, Marmaris gezeceksin dimi.

Kardeşinin sözüne karşı ne diyeceğini bilemedi birden... “ne alaka oğlum biz oraya iş için gidiyoruz” dedi. Ve ekmek almak için bakkalın yolunu tuttu.

Fakülteden sonra birçok sınava girmişti ama kazanamamıştı. Bir yıldır hep ders çalışmıştı. Fakülte bittiği halde yine ders çalışıyordu. Sonunda memurluk sınavını kazandı. Muğla ili Kavaklıdere ilçesine çıkmıştı tayini. Biraz hüzünlüydü o yüzden gidecekti iki gün sonra. Geçim derdi ve hayata atılmak düşüncesi zorluyordu onu gurbete gitmeye. Artık ailesine yük olamazdı. İstemeyerek olsa gidecekti. Gitmeliydi.

Son kahvaltılarından birini ailesi ile birlikte yapıyordu. Yüzlerine baktı teker teker aile fertlerinin. Annesi, babası ve küçük birader hepsi gülümsüyorlardı. Bir tek kendisi somurtuyordu. Birden acaba gitmeme seviniyorlar mı diye düşündü…

Babasına sitemli 
-Kurtuluyorsunuz benden değil mi?

Babası 
-ne demek o şimdi, biz seviniyoruz oğlumuz artık iş sahibi oldu diye 

Tamam baba dedi kusura bakma biraz canım sıkkın da.

Babası: “niye canın sıkkın oğlum para kazanacaksın bundan böyle hem evde oturmak zorunda kalmayacaksın. Iş bulmak kolay mı öyle, ne güzel sınavı kazandın onca kişi arasından. Hala kös kös oturuyorsun, biraz şükret ve mutlu ol.”

Sustu bizimkisi ve babasına muhabbetle baktı... İçinden "Sizin içindir durgunluğum be, akıllılar ne çok seviyorum sizi bilseniz." diye geçirdi

Son hazırlıklarını yaptılar ve garın yolunu tuttular. Arabada bir suskunluk vardı. İçindeki sıkıntı daha da artıyordu bu suskunluk karşısında ama bir kelime de edemiyordu.

Garaja geldiklerinde az bir zaman kalmıştı otobüsün hareketine, o an annesine baktı kadın gözyaşlarına boğulmuştu. Sessiz haykırış ve hıçkırıklar içinde atladı kucağına annesinin –anneciğim ne olur üzülme dedi ve tutamadı artık o da kendini bıraktı –iki çay buluşmuştu bir gözyaşı gölünde

Arada gözleri kendilerini izleyen kardeşine kaydırdı. Küçüğün gözleri de dolmuştu. Bu manzara karşısında. Yavaşça ana kucağından istemeyerek ayrıldı. Sanki iki ciğer kopmuştu birbirinden. Gözleri dolan küçüğün kolundan çekti birden ve sardı onu bedenine sıkıca 
-Oğlum bak bu ihtiyarlar sana emanet dedi kulağına

Kardeş; 

-Merak etme sen, sen kendine iyi bak asıl diye fısıldadı erkekçe

İki erkek olmuşlardı ayrılığın bu yaman acısında birbirlerine samimi ve güvenle baktılar.
Babasına döndü sonra, ilk defa bu halde görüyordu babasını, o dağ gibi adam erimişti sanki, gözleri nemliydi babasının, ama babası kendini tutuyordu, Her zaman ki gibi yine dağ olması gerektiğini hatırlayarak doğruldu. Elini uzattı. Öptü o eli bütün saygısıyla genç adam. -Hakkını helal et babacığım dedi. 

Babası dimdik duran görüntüsünün altında ağlamaklı bir çocuk sedası ile –helal olsun yavrum, arada mesafe olsa da hep yanındayız, Allaha emanet ol dedi bütün muhabbetiyle.

-Haydi kalkış vakti otobüse binin artk diye sesi geldi muavinin, duygusuzca

Genç adam otobüsün basamağına doğru ilerlerken arkasını döndü ve bir kez daha baktı onlara doyasıya...
-varınca ararım sizi dedi 
Bindi otobüse ve koltuğuna hüzünle oturdu. Otobüs hareket etmeye başlarken camdan dışarıya el salladı o yürek parçalarına doğru…Ve yavaş yavaş arkada kalıp gözden kayboldu o pırlantalar…

Maraş’tan Muğla 17-18 saat çekiyordu. Sabaha doğru varırım oraya diye düşündü. Mesafe ne çoktu. Hafta sonu bile gelemeyecekti. Üstüne üstlük bir de aday memurdu ve bir yıla kadar da izni bile yoktu. Bir üzüntü çöktü. Onlar gelir diye teselli bulmaya çalıştı içinden….

Otobüste bir türkü çalmaya başladı. Şoför bilerek mi koymuştu bu şarkıyı. İnceden inceye “Ah aman ayrılık yaman ayrılık, her bir dertten öte yaman ayrılık “hüzünlendi birden, tekrar, göz damlaları yanaktan akmaya başlamıştı. Yanındaki yolcu kederli baktı ona galiba o da uzun süreli bir ayrılığa gidiyordu…ya bir askerdi ya da ailesinden yeni ayrılan bir öğrenci. Kim bilir. Aynı duyguları paylaştığı her halinden belliydi. Bir kelime etmediler ikisi de birbirine. Sadece birbirlerini çok iyi anladıklarını gösteren bakış attılar … 

Otobüsünden camından dışarıya sabit bir şekilde bakıyordu. Düşündü bütün geçmişini. Ailesini, okul yıllarını, hayata atılma mücadelesini... Ve önündeki geleceğe baktı. Rızık için yol alıyordu gurbete doğru. Heyecan ve hüzün iç içe girmişti.

Uykusunun geldiğini fark etti. Bu duygu yüküne göz kapakları fazla dayanmamaya başladı ve daldı kendiliğinden uyku alemine...

-Hey sen nereden gelip nereye gidiyorsun…

Kaldırdı başını, sesin geldiği yerin kaynağını aradı. Her yer karanlıktı göremedi kimseyi. Yinelendi ses .;”arkadaş nereye böyle dalgın dalgın” …Şaşkınlıkla başını sağa sola çevirdi. Ortam çok mu karanlıktı. Yoksa gözlerine perde mi inmişti. Korkmaya başlamıştı yavaştan. Sonunda bu esrarengiz havayı dağıtırcasına koridordan ayak sesleri gelmeye başladı. Karanlığın içinden uzun boylu bir adam belirdi. Sanki kendini aydınlatıyordu bir ışık olmadan. Ürktü biraz genç adam bu kişiden. Çok uzundu siyah bir palto giymişti. Gözleri seçilemiyordu. Upuzun saçları vardı. Sesi ağır ve etkileyiciydi…

-Bana mı söylediniz dedi genç adam.

Tuhaf kişi
–Tabi ki sana söylüyorum, başka kim var burada dedi….
Genç adam etrafına baktı. Kimse yoktu gerçekten. Herkes nereye gitmişti. Niye her taraf böyle karanlıktı. İyiden iyiye korkusu arttı. Neler oluyordu.

Bırak şimdi bu şaşkınlığı soruma cevap ver nereye gidiyorsun dedim.
Şey dedi genç adam 
-Şey…Muğla’ya gidiyorum. Görev dolayısıyla…

Tuhaf kişi
-Onu demek istemedim. Kalbine soruyorum. Nereye gidiyorsun diye. Kalbine soruyorum…

Genç adam doğrulmak istedi, Doğrulamadı. Elini kımıldatmak istedi. Kımıldatamadı. Aniden uykuda olduğunu anladı uyku içerisinde…

Çocukluğundan beri vardı bu garip haller. Ne zaman sıkıntılı olsa sanki uykusunda ruhu uyanır, ama bedeni bir süre uykulu ve hareketsiz kalırdı. Birkaç kişiye anlatmıştı bu halini. Karabasan demişlerdi onlar. Birçok kişide görülürmüş. Yine öyle bir halde olduğunu anladı. Sıktı kendini uykusunda Beyni uyanmak için çırpınıyordu. Sonunda ter içinde uyanıverdi. 

Hızlı nefes alışverişlerini ve heyecanlı halini gören yol arkadaşı 
–İyi misiniz? diye sordu.

Genç adam 
–Derin bir soluk alarak. İyiyim sağ olun dedi ve muavinden bir su istedi. Gerçekten duygusal bir durumdaydı. Ruhen etkilendiği uykusunun bu şekilde bölünmesinden de anlaşılıyordu.

Camdan dışarı baktı. Akşamın karanlığından yolun kenarından bir şey görünmüyordu. Sadece camdan yansıyan kendi düşünceli bakışları ve otobüsün karanlığın içinde farların cılız ışığıyla yol alışı...
Bilinmezliğe doğru .......


YENİLGİ / A. Enbiya UZDİL



Sen
Bitmeyen gönül yenilgim
Kaçıp kaçıp efsunlu gözlerine gelirdim
Hayallerimde
Ela gözlerinle göğüme bakardın
Ela gözlerin göğüm olurdu
Uçan kuşları
Kavga eden martıları izlerdim
Vapur yolculuklarında
Sen denizde kaybolur giderdin
Şakaklarımdan damla damla boşanırken Marmara.
Yağmurlar yağar
Güneşler açar
Tabiat tekrar yeşillenirdi
Bense dört mevsim üşürdüm
Seni görünce

Böyle titremeyi seni severken öğrendim
Seni severken kayboldum
Bildiğim bütün yollarda
Çıkmaz sokakların bir ötesi sen
Elimi uzatsam kaçardın biliyorum
Bir sözüm sonum olurdu
Dudaklarımda sakladım
Bir sözün sonum olurdu
Dudaklarında saklı kalsın istedim.


KAHRAMANMARAŞ İSTİKLÂL ÜNİVERSİTESİ / Hasan EJDERHA


Kahramanmaraş bu günlerde ikinci bir üniversitenin heyecanını ve sevincini yaşıyor.

İstiklâl Üniversitesi…

İsabetli bir isim.

Ne güzel olurdu rektörlük binası eski konaklarımızda birisi olsa. Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bölümleri şehrin muhtelif yerlerinde restore edilerek lokanta yapılmış konaklara serpiştirilse; yani İSTİKLÂL RUHU bu vesile ile şehrin her yerinde, yeni nesle hissettirilse. Şehr-i Maraş’ta İSTİKLAL RUHU yeniden harekete geçerek hep canlı kalsa. Hatta bu İSTİKLAL RUHU halesi yeyıla yayıla büyüse.

Elbette yöneticilerimiz ve devlet büyüklerimiz de bu şekilde düşünmüşlerdir ve muhtemelen de böyle yapacaklardır. Üniversitenin adının KAHRAMANMARAŞ İSTİKLÂL ÜNİVERSİTESİ konulması da devlet büyüklerimizin milletin gönül tellerinin nasıl vurduğunun farkında olduklarının işaretidir. Bu ne güzel şey böyle: Devlet büyükleri de halkı gibi düşünüyor. Eskiden böyle olmazdı. Devlet büyükleri ayrı telden çalar halk ayrı telden çalardı.

Evvela yeni üniversitenin adından dolayı kutlamalıyız bu ismi koyan devlet büyüklerini. Sonra da İSTİKLAL RUHU’nu canlı tutmak için atacakları adımlar dolayısıyla şimdiden alkışlamaya hazırlanmalıyız.

“Kahramanmaraş İstiklâl Üniversitesi’nin Rektörlük binası ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bölümlerine kifayet edecek konak mı var ki şehrimizde” diye haklı bir soru akla gelebilir. Elbette çok zengin değiliz eski konaklarımız açısından; ama mevcutların yanına ilave binalar diğer illerde olduğu gibi aynı mimari ile yapılabilir.

Kahramanmaraş İstiklâl Üniversitesi’nin Rektörlük binası ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bölümleri ile bu ruh şehrin muhtelif yerlerine yayıldıktan sonra üniversitenin fakülteleri istenilen her yere kurulabilir. Hatta her ilçemize bir fakülte bile kurulabilir ilçelerimizin gelişmesi için.

Emeği geçenleri bir kere daha kutluyorum.



“YOL KESEN DÖRT KUŞUN” BAŞINI KESELİM / Ahmet Doğan İlbey


Modern zaman insanları olarak nefsimize yenik mi düşüyoruz? Hırs ve makam içimizi mi kemiriyor? Kibir ehli miyiz? Bu suallere samimiyetle “evet” diyorsak, yapacağımız ilk iş “Yol Kesen Dört Kuş” menkıbesini okuyup ders çıkarmak…

Tasavvufî anlayışa göre, yol kesen dört menem kuş, insanların gönlünü yurt edinmiştir. Allah’a dost olmak isteyen insan evvela onların başını kesmelidir. Böylelikle Hak yolunda engeller kalkmış olur ve ruhun yolu açılır.

Yol kesen bu kuşlar kaz, tavus, karga ve horozdur. Bunlar insanda dört huyu temsil eder. Kaz, hırstır. Horoz, şehvettir. Tavus, makam ve kendini beğenmektir. Karga, insanda bitmek bilmeyen uzun emellerdir.

Dört kuşu birden kesmek her insanın harcı değil elbette. İnsan-ı kâmillerin işidir. Nihayetinde her müminin yapması gereken nefsini tezkiye, temizleme eylemidir.   

Öyleyse er kişi olduğuna inanan herkes gönlünü istilâ eden, kalp ve nefsinde hâkimiyet kuran bu dört manevi kuşu kesmeyi denesin bakalım kaçını kesebilecek?



itiraf / fazlı bayram



baktım ki bahar gelmiş
açılmış çiçekler eşyayı manayı ve zikri
neyse ki şairim
yarin yarası baş tutmaz bende

sonra nemli gözlerin doldurur etrafı
üşürüm yanarım
sabrın mimarı şaşırır bana

üsküdar
hep o özlediğim şehir
seni ben onun yerine
onun gibi özlerim
hadi şurdan gidip iyi bir şiir yazayım
içimdeki seni acıtırım diye
yanamıyorum tadıyla madem
sen kalbim ol
kül olayım geriye kalanımla ben


SULTANIM / Teyfik KARADAŞ



Ayırmazdım gözlerimi gözünden
Haz duyardım dinledikçe sözünden
Ayrı düştük bir zalımın yüzünden
Kavuşmamız zora düştü Sultanım

Akşamları hayalinle yatardım
Sabah kalkar yollarına bakardım
Kahve içer falımıza bakardım
Yollarımız ayrı düştü Sultanım

Gün boyunca ayrılmazdım başından
Sen kalkınca tel arardım saçından
Sen bilmezsin neler geçti başımdan
Umudumuz suya düştü Sultanım

Hasta idim gözlerinin rengine
Eş sayardım ben hep seni kendime
Nasıl düştüm o hainin fendine
Başım birden dara düştü Sultanım

Çok az şahit tarih böyle aşklara
Aşkın ile yem atardım kuşlara
Adını yazardım beyaz taşlara
Hülyalarım boşa düştü Sultanım

Toprak sürülmezmiş gelmezse tava
Benim bahtım zaten doğuştan kara
Gönül bu aşktan alınca yara
Ayaklarım yola düştü sultanım

Bana mesken artık dağların başı
Sel olup akıyor gözümün yaşı
Baharda yaşadım en ağır kışı
Hayallerim buza düştü Sultanım

Alamadım bu dünyanın tadını
Aşk koymuşlar ızdırabın adını
Unutmuşsun belki benim adımı
Şair Teyfik kora düştü sultanım