VARILAMAYAN / Ferhat ALTUN

 


Arkasındadır dağın beklediğim

-şiire böyle girilmez-

Aç kalacaksam

Kılıcım 

Kınımdadır

Kanımdadır başımın

Çiçekleri seyrelten rüzgarı

-şiire böyle devam edilir-

Oraya varamazsam

Kuruyacağım

Kuruyacağım fakat 

Islanmayacak gavurların kirpikleri

Öyle budayacağım 

-şiire gavur kelimesi böyle yakışmaz-

Alıp sonra

Sînemde büyüttüğüm elifi

Be demeden

He'ye ulaşacağım

İşte o zaman kalbim

Sîn'in dişlerinde bir yusufçuk

Sîn şiirde mezar demektir

hep şiirce konuşacağım

hep seni konuşacağım

Ey dağın ardında bekleyen dâğ

Gerisi vey le kum

 

ÖLÜMÜN ÜTÜSÜ YOKTUR / Samet YURTTAŞ


Sabah gırtlağıma dayanır

Kanımın zırhlı burçlarından

Aksırsak

Ölümün ıslak ellerinde

Okunmaz bir reçeteyiz

 

Artık yaşamak vaktidir

Süvarilerin mızrakları

Ütüsüz gömleğimi delmeden

 

Ağzımı ölümle çalkalarım

Bahçesinde

Çizmeleri delik ırgatların

Şimdi bana

Gelincik soylarından bir kefen

Terzim hangi iğneyi batırmış koluma

Bilemem

 

Artık yaşamak vaktidir

Alnımın çatındaki namlular

Patlamadan

 

Şehrin

İnsafına bırakılmıştır avcılar

Dağların puslu yalnızlığında saçlarım

Ürkek bir ceylan

Attığım her adımda tuzak

Beni karşılar

 

Artık yaşamak vaktidir

Nabzıma takılan sayaç

Bozulmadan

 

MAHSUS MUHAL'E/ Miraç Doğantekin


Evvel zaman içinde

Âşık demine gelsen

İçirsem iç geçiren 

Kuşların dillerini

 

Anlamaz bakarsın hep

Seher vakti doğuya

Karanlığa göç eden

Gölge ay ışığına

 

Karanlık benim suçum

Işık hünerim değil

Ben ki taşırım ufku

Sevenler arasında

 

Sen anlam ararken

Ben umut dağıtırım

En korkunç bulutlarım

Fakirin tarlasında

.

.

Yani şu ki ben kuşsam

Sevmişsem ve konmuşsam

En dikenli dalına

Çiçeğinin yanına

Bulacağım ölümdür

Kaderdeki düğümdür

Zayıflığımdan sanma



Kuşun şarkısı susar

Şiir nehri kurursa

Anlar Leyla güllerin

Her bahar ölenlerin

Şarkısını devralan

Mecnun hikâyesini

SENİN OLSUN BU BAHAR / Nurcihan KIZMAZ


bahar güzelse, senden ötürü
seher vakti yaprakları öperken
çiğ taneleri
güneş senin için doğar
toprak burcu burcu,
akşamları ufuk turuncu

elvan elvan çiçekler senden ötürü
al senin olsun bu bahar çocuk
çünkü en çok sana dokundu soğuk
rüzgar en çok senin yüzüne vurdu

geceler huzursa, senden ötürü
yıldızlar saçlarında güzel
mehtapsa gözlerinde,
deniz yakamoz yakamoz
gülümsediğinde

rüyalar pembeyse, senden ötürü,
bulutlara merdiven varsa
uzanınca dokunuyorsak
gökkuşağına

her şey senin için
her şey senden ötürü
sana yazıldı bu şiirin
her bir satırı.

 

NOTREDAMUS / Samet YURTTAŞ


Notredam’ın kamburundan

Tarihin alçak seğirtmesine bakıyorum

artık Paris’in sokaklarında

Şemsiyeler yok

Topuklu ayakkabılar da

Çağ atlamış Afrika’nın sırtına basa basa

Sinagogdan bir kedi çıkıyor

Ardından çağdaş tankları Hitler’in

Berlin duvarını aşıyorum

Bir mülteci gibi

Elinde çekiçle beni bekliyor Lenin

Tam dövülecek tavdayım ateşli ve kızgın

Ve civa gibi yükselmekteyim

Balzac’ın petrol sızan vadisinden

Geçiyorum

Ölü ceninler yüzüyor

Zambaklar eşliğinde

Yel değirmeninde Cervantes

Beni bekliyor tahta kılıcıyla

Engizisyon’da çan sesleri

Artık beni aklamaz

Ne Martin Luther’in çarmıha gerilişi

Ne Sokrates’in savunması

 

ÖMRÜM TÜRKÇE DERDİM ÇOKÇA / Enver ÇAPAR


Türkçe düşünemeyen Türk olabilir mi? Ya da şöyle soralım: Türkçe konuştuğumu zannediyorum ama Türkçe düşünemiyorum. O halde ben neciyim? İnsanın ayırıcı vasfı düşünmekse var olma alameti de dildir diyebiliriz. Bir anlaşma ve konuşma aracı olmaktan ziyade dil, fikir ve zihin dünyamızla bir bütün olarak bir anlam ifade eder. Düşünemediğin dil senin değildir diyerek konuya giriş yapalım.

 Yazının başlığı D. Mehmet Doğan’ın “ Ömrüm Ankara” kitabından
mülhem. Bir temenniyi de ifade ediyor bu başlık aynı zamanda. Elli küsur yıldır Türk diline ve kültürüne yaptığı katkılardan dolayı Kültür Bakanlığı yazara bir armağan kitap çıkarsa ve adını da Ömrüm Türkçe koysa güzel bir vefa örneği olmaz mı? Kadir kıymet bilen devlet ricali kaldıysa bu temennimiz bir gün gerçekleşir diye umuyoruz. Ömrünü güzel Türkçemize adayan D. Mehmet Doğan ın “ Türkçe Düşünmek Türkçeyi Düşünmek” adlı eseri Eylül 2021 tarihinde Yazar Yayınları tarafından neşredildi. Bu yazıyı kaleme almamızın sebebi de bu kitap. Bu kitaba atfen de yazının başındaki soruları sorduk. Türkiye de dil denilince aklımıza ilk gelen kişilerden biridir D. Mehmet Doğan. Aynı zamanda bir sözlük yazarıdır kendisi. Doğan Büyük Türkçe Sözlük kelimelerin Osmanlıca yazılışları ile birlikte yeniden yayınlanarak daha kullanışlı hale geldi bu arada. Başlı başına bir dil hazinesi olan bu eser vazgeçilmez bir kaynak olarak dil ve kültür hayatımızdaki yerini almış durumda.

 Aydınların içinde yaşadıkları topluma karşı mesuliyetleri vardır. Kültürü geliştirmek, dili zenginleştirmek, eski ve yeni arasında bağlar kurmak, yeni eserler vermek gibi. Bu mesuliyet duygusuyla hareket ediyor Doğan. Kırk küsur yıldır dil diye diye dilinde tüy değil ağaç bitti adeta. Göz göre göre dilimiz ölüp gidiyor diye feryat ediyor. Derdi davası Türkçe ve yıllardır bu davayı savunuyor. Sesini duyanlar var elbette ama onların da durumu değiştirmeye gücü yetmiyor. Esas devletin icra makamında olanlar bu sese kulak verip gerekeni yapmalı ama maalesef onlardan böyle bir şey beklemek şimdilik imkânsız gibi görünüyor. Doğan işin o kadar hayati olduğunu anlatmak için Türkçe ile ilgili yazdığı bir kitabına “Yüzyılın Soykırımı” adını verdi. Bir diğer kitabının ismi “ Türkçenin Cenaze Töreni “ .İstiyor ki geç olmadan uyanalım ve dilimizi yok olmaktan kurtaralım. Çünkü dilimiz yok olursa bizden de eser kalmayacak.

Bugün, daha önce sömürgeyken bağımsız olmuş ülkelere bakın. Aradan kaç yıl geçmiş hala bir millet olamamışlar. Neden? Çünkü dilleri kendi dilleri değil. Birbirleriyle anlaşamıyorlar. Ülkelerinde sömürge devletinin dili hakim. Bu yüzden milleti millet yapan değerleri de kendi dilleriyle birlikte yok olmuş. Kültür ve medeniyet oluşturamadıkları için var olma iddiaları da ortadan kalkıyor. Dilimiz ortadan kaybolursa bizim durumumuzda onlardan farklı olmayacak.

İnsan hayatı anlamlandırmak ister. Bir anlam dünyası inşa eder kendine. Tabii bunu kelimelerle yapar. Kökleri olan çağrışımları olan bağ kuran kelimelerle. Biz kelimelerimizi, manamızı, ruhumuzu kaybediyoruz. “Dil bayramı dedikleri gün aslında Türkçenin cenaze töreni icra edilmiştir” diyor Doğan. Kelime kıyımı yapılmış bu dönemde. Dilimize kültürümüze mal olmuş anlam dünyamızda yer edinmiş kelimeler katledilmiş. Gerekçeleri ise güya bu kelimeler yabancıymış bunların yerine öztürkçe kelimeler kullanılmalıymış. Katledilen kelimelerin yerine vasıfsız uzmanlar tarafından yeni kelimeler uyduruluyor. Anlamsız ruhsuz saçma sapan kelimeler. Dil devrimi adı altında zengin bir dil yok edilip yerine sentetik bir dil inşa edilmek isteniyor. “ İnsanı uzun bir süre içinde yok etmek onun kültürel manevi varlığını yok etmekle sağlanabilir” yazar bu ifadesiyle dil devrimine neden yüzyılın soykırımı dediğini de açıklamış oluyor.

Dil yaşayan bir varlıktır ve yapısı gereği çok çabuk etkilenir. Dillerin birbirinden etkilenmesi kelime alışverişinde bulunması da gayet tabiidir. Uzun yıllardır dilimize yerleşmiş olan bazı Arapça ve Farsça kelimeler hayatın içinde kullanılarak artık bizim olmuştur. Bu kelimeleri yok ederseniz onun toplumdaki anlam dünyasını ve kültür birikimini de yok etmiş olursunuz. Büyük diller kelime hazinelerinin zenginliğinden belli olur. Farklı dillerden kelime alırlar ve onları kendilerine mal ederler. Bizim dilimiz bir imparatorluk dili idi. Bin yıllık birikimin dili. Dil bünyesine uymayan kelimeleri zaten kabul etmez. Osmanlı’da divan edebiyatında kullanılan bazı kelimelerin millette bir karşılığı yoktu belki. Bu tür kelimeler için dilde bir sadeleştirmeye gidilebilirdi. Ama bunun yerine eskiyi yani İslami kültürü çağrıştıran bütün kelimeler katledilmek istendi dil devrimi adı altında.

Burada esas amaç dili sadeleştirmek değildi. Laik cumhuriyetin kurucuları ve sözde aydınları harf inkılabı ve dil kurultayı ile milletin geçmişi ile olan dini ve kültürel bağlarını koparmak hedefindeydi. Esas gaye buydu.  Bunu büyük ölçüde de başardılar. Dil kültürün taşıyıcısıdır. Medeniyeti oluşturan en önemli yapı taşı dildir. “ Dilimiz, kültürümüz, edebiyatımız, sanatımız yüzyıllar içinde var ettiğimiz manevi vatanımızdır. Manevi vatanımız saldırı altında, milli varlığımıza kastediliyor. Bu saldırı içeriden.” Doğan burada manevi vatan ifadesini kullanarak işin hayatiyetini vurguluyor. Evet, insanın topraktan müteşekkil maddi vatanı olduğu gibi bir de manevi vatanı vardır diyor. Bizim manevi vatanımız yüzyıllardır Türk İslam medeniyeti ile yoğrulmuştur. Bunu dilimizle ve verdiğimiz eserlerle ispatlıyoruz.

 Bütün kadim medeniyetlerin kaynağının din olduğunu herkes bilir. Medeniyet onun etrafında şekillenir. Türkler Müslüman olduktan sonra gerçek bir medeniyet kurmuşlar ve devam ettirmişlerdir. Laik cumhuriyetçiler dilden kelimelerden değil bu durumdan rahatsızdı. Kelimelerin arka planındaki dini ve kültürel anlam dünyasından rahatsızlardı.

Cumhuriyet devrimlerini öven zavallılara soralım. Savaştan yeni çıkmış bir devletin yapması gereken nedir? Ekonomisini düzeltmeye çalışmak, milletinin moralini yüksek tutacak işler yapmak, geçmişinden dersler çıkarmak, kültür ve medeniyet birikimiyle yeniden ayağa kalkmak vs. Peki biz de iş böyle mi oldu? Tam tersi devrim adı altında milletin kılık kıyafetiyle uğraşıldı. Millet ötekileştirildi. Hatta düşmanmış gibi davranıldı ona. Şapka giymediği için insanlar idam edildi. Harf inkılabıyla millet cahil konumuna düşürüldüğü gibi Türk İslam dünyası ile ortak yazı dilimiz yok edildi. Dil devrimi adı altında dilimize soykırım uygulaması yapıldı. Türk müziğinin yasaklandığı bir dönem bile var. Gerisini siz düşünün. Öyle bir travma yaşıyor ki millet, bugün bizim halen kültürel anlamda bir şeyler üretmemiz gerçekten bir mucize.

Peki, devlet milletin dili, dini, kültürü ile uğraşmak yerine iktisadi olarak kalkınmaya önem verseydi. Askeri olarak güçlenseydi. Milleti millet yapan değerleri öne çıkarsaydı. Ne olurdu? Şu olurdu: İkinci Dünya Savaşına gelindiğinde Türkiye iktisadi olarak kalkınmış askeri olarak güçlenmiş bir ülke olurdu ve Batı birbirini boğazlarken biz on iki adayı, Musul Kerkük’ü hatta Suriye ve Irak’ı topraklarımıza katardık. Batı’ nın bu duruma itiraz edecek gücü ve durumu yoktu o şartlarda. Oralardaki halk da bizdendi zaten isteyerek bize katılmaya razı olurlardı.

 Dil meselesi bizi nerelere getirdi. Aslında iyi de oldu böylece meselenin sadece manevi vatanımızla değil maddi vatanımızla da ilgisini görmüş olduk.  Bu konu üzerinde ayrıca bir çalışma yapılmalı.

 

Sahibinden satılık, az kullanılmış çok parlatılmış Bilim Dili. İlanı garipseyebilirsiniz ama bu ilanı görünce sevinecek ve hemen alalım diyecek tipler var bu ülkede. 28 Şubat döneminin emir erlerinden biri olan o zamanın YÖK başkanı Kemal Gürüz şöyle bir şey zırvalamıştı hatırlarsanız. “Türkçe bilim dili olamaz” O zaman belli kesimler buna tepki göstermişti. Sözüm ona bilim yuvası olan üniversitelerin bağlı olduğu bir kurumun başkanı nasıl böyle bir şey derdi falan gibisinden birtakım itirazlar yükselmişti. Şimdi düşünüyorum da Gürüz haklı gibi sanki. Siz dili katlederseniz yerine sentetik bir dil uydurursanız tabi ki o dille bilim olmaz.

 O zaman da öyle idi şimdi de öyle Türkiye’de en yüksek puanla öğrenci alan ve en iyi olduğu söylenen üniversiteler yabancı dille eğitim verenler. En iyi okullar bu işi en iyi bildiğine göre bütün okullarda öğretim dili İngilizce olmalıydı o zaman. Gürüz’ün esas söylemek istediği şeylerden biri bu idi. Zımnen şunu da demek istiyordu: Evet sonunda başardık. Dil devrimi ile Türkçeyi ortadan kaldırdık. Ölü bir dille bilim olmayacağına göre öğretim ana dilimiz ve bilim dilimiz İngilizce veya başka bir dil olsun. Ana sınıfından üniversiteye kadar okullarda İngilizce zorunlu tutuluyor günümüzde. Gelin görün ki üniversiteden mezun olan genç iki cümle İngilizce konuşamıyor. Bütün okullarda öğretim dilini İngilizce yaparsak durum ne olur artık anlayın siz.

İnsan dilini önce ailesinde öğrenir daha sonra okulda geliştirir ve zenginleştirir. Bizim eğitim sistemimiz dil konusunda o kadar maharetli ki çocuklar okuduklarını anlayamıyor. Bugün biz meselenin ciddiyetinden, dilimizi kimliğimizi kaybetmekten bahsediyorsak bunun esas sebebi milli eğitimin dilimizi öğretememesi veya öğretmek istememesi.

D. Mehmet Doğan aydın mesuliyeti taşıyan bir yazar olarak dili döndüğü kadar Türkçemiz günden güne eriyor diye feryat ediyor. Yatıp kalkıp dil diyor, Türkçe diyor. Sadece tenkit edip köşeye çekilmiyor. Tenkit ve tahlilden sonra teşhis koyuyor ve çözüme dair bir takım reçeteler sunuyor. Dilimizin başına gelen bunca soykırım ve katliama rağmen Doğan umutsuz değil. Çünkü Müslüman hiçbir zaman umudunu kesmez Üzerine düşeni yerine getirmeye çalışıyor. Konuya muhatap kişi ve kurumlardan da bunu bekliyor. Kitaptaki yazı başlıklarından biriyle her zaman bir umut ışığı olduğunu da göstermiş oluyor bize.“ Türkçe Şiirle Kurtulacak” bu yazısında yazar, sentetik, uydurma kelimelerin şiire nüfuz edemediğinden bahsediyor. Bu uydurma kelimelerle edebiyat yapılamayacağından dem vuruyor. Güncel edebiyat dergilerinden örneklerle şiirlerde işlenen dilin Türkçemiz için umut olduğunu söyleyerek sahih dilimizle beslendiğimiz sürece kültür varlığımızın devam edeceğini vurgulamış oluyor.

Hiçbir mesele çözümsüz değildir. Yeter ki samimiyet ve gayret olsun. Dil meselesi ve çözümleri ile ilgili bütünü ihtiva eden bir Türkçe şurası yapıldı 26-27 Kasım 2021 tarihinde. 2021 yılı Yunus Emre ve Türkçe yılı ilan edilmişti malumunuz. Bu münasebetle Türkiye Yazarlar Birliği, Yunus Emre Enstitüsü, Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi ve Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği müşterek olarak bir Türkçe Şurası tertip ettiler. Tyb Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan da bu tertip heyetinde idi. Bu şurada, dilimizin dünü, bugünü ve yarını konuşuldu. Ve bir sonuç raporu yayınlandı. Meselenin çözümüne dair teklifler, tavsiyeler ve uygulama ile ilgili görüşler sunuldu. Umarız devletimizin icra makamında yer alanlar bu şurayı dikkate alır ve çok geç olmadan dilimizin daha fazla erozyona uğramadan sahih bir şekilde zenginleşerek varlığını sürdürmesi konusunda gereken hassasiyeti gösterirler. Dilimizi kaybedersek kim olduğumuzun, nerede ve ne için yaşadığımızın bir önemi kalmayacak.

ÂSUDEM / Fatma Yasemin SARI









Cennet kokun misk-ü anber kokusuyla yarışır

Gül cemalin seyreyleyu duru zihnim karışır

Bilmem bugün kandilmidir açılmış gök kapısı

Hem gök ehli yer ehliyle zanneylerim karışır

 

Hamdeleyle salveleyle okşar isem başını

Şol yaradan ibadete denk getirir işimi

Kuru ekmek olsa rızkım gam eylemem nedendir

Cemaline nazar etmek bal eyleyu aşımı

 

Firdevsi alaya talip bir günahkar fakirim

Seni bilmem amma   cânım benim kendi fikirim

Hak Teala halk'ed-ü ben böyle insü meleği 

Ol dem olur gece gündüz sübhanallah zikirim

 

Mahlasımda bundan gayrı Mahzun yazar bilesin

Dilerim ki her dem mevla bizi mahzun etmesin

Ey günahsız Âsudem bu duama amin et

Et ki rabbim rahmetinden bizi mahrum etmesin.

 

 

Aynalık / Mustafa Alper Taş


yüzünde
günün ılık ırmağı büyür
ağaçlara çağırır
bakışını rüzgar
 
dağlarda yolculara yetişen
bir ses gibi uzak
yankılı
uykusunda dünyanın
adın çeşmeler getirir
 
ve hep
göğün altında bir karanfil
aramızda yeşil
acıklı gövdesiyle
gezdirir
karanlığını

senden uzakta
kendiyle karşılaşmış bir şehir gibi
dünya
durur
 


GÜL KOKULU TOPRAK/Hidayet BAĞCI

Cennet mekân annesinin yokluğu içinde, dünyayı küçücük omuzlarına yükledi. Yürüdü, yürüdü ve ilerledi. İnananların dünyasında mekânsal bir ruh olacağını bilmeden toprağa dokundu. Küçücük avuçlarındaki toprak, parmaklarının arasından yere doğru bir damla edasıyla süzülürken gül kokmaya başladı. Gül kokulu toprak, ahh gül kokulu toprak! O’nun dokunmasıyla tabiatı bir anda değişti. O’nun uğruna yaratıldığını ve O’nun adına kendisine dokunan her fidanının yeşereceğini o anda öğrendi.

O, küçücük ama dünyalar kadar geniş kalbiyle annesizliğin hüznünü yaşadı. Gül cemâl annesinin elleri yoktu artık minik avuçlarında. Şimdi saçlarını kim okşasa da anne sıcaklığını hissettirse ve yeniden canlansa bedeni. Ancak O, ileriki yaşlarında bu hüzünlü zamanlarını unutmayarak bir yetimin başına dokunmanın mutluluğunu kutlu bir cümleyle ifade edecekti.  

"Bir kimse sırf Allah rızası için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona sevap vardır". (Ahmed ibni Hanbel, Müsned, V, 250.)

Bu kutsal cümle çağlar aşıp, kim bilir hangi öksüzün yanmış yüreğine su serpecek ve hangi yetimin saçlarını cennet edecekti? Ama O biliyordu, kendisini görmeden iman eden bir neslin bu kutsal cümleyi iki dudak arasında bırakmayacağını. Bu nesil O’nun müjdeci olduğunun farkındaydı. Onlar, her bir yetimin cennet için bir fırsat olduğunun bilinciyle hareket edecekti.

Peki şimdi yetim kim, öksüz kimdi? 

Bir yetim olarak O’nun dünyasında gülmek ve ağlamak iki ayrı duygu gibi dursa da birbirine candaştı. Her ikisinin de bam teli başka başka olsa da ikisinin de asıl kaynağı candı, insandı. Bazen ağlamak insanda en kirli duyguları temizleyen olsa da aşırı kullanıldığında kalbe zarar verirdi. Keza gülmek de ağlamak gibiydi. Gül kokulu toprak, O’nun kendisine dokunmasıyla ne ağlayabildi mutluluktan, ne de gülebildi. Sadece onun bir simyacıdan da öte toprağa dokunması, içindeki madenlere anlam kazandırmıştı. O daha küçücük çocuktu, ama toprak için ondaki gül kokusu tohuma umut olmuştu. İşte O da yıllar sonrasında söylediği kutsal cümlesinde bir yetimin başını okşamanın onun dünyasındaki tüm değerlere anlam kazandırdığını ifade edecekti. Bir yetimin başını okşamak sadece onun saçlarına dokunmaktan ibaret olamazdı. Bu olsa olsa ilgilenmekti. Aslında bu cümle ile ifade edilen yanı başınızdaki bir insana dokunun ve kendinizi iyileştirin demekten başka karşınızdaki bir insanı insan olduğu için değerli bulun, dünyanızı cennete çevirin, bakış açınızı sağduyulu olmaya davet edin ve kendinizi mutlu edin demek olabilirdi. Toprak toprakken gül kokuyorsa, anlam ve değer buluyorsa, değil mi ki bir yetimin başını okşayan el onun gül kokusundan izler almasın?

Artık gül kokulu toprak O’nun gül kokusunu hep içinde saklayacaktı. Can olacaktı bakımı yapılan fidanlara. Belki de bu sırrı O’nun gül kokusunu hissedenler yaşayacaktı. O’nun toprağa dokunması bir nesnenin işlevini değiştirse de bir insanın hayata olan bakış açısına da yön verecekti.

Cennet mekân annesinin yokluğu içinde, dünyayı küçücük omuzlarına yükledi. Yürüdü, yürüdü ve ilerledi. İnananların dünyasında mekânsal bir ruh olacağını bilmeden toprağa dokundu.

Ve yağmur!... Bir vâhiy edasıyla toprağa düşğünde gül kokusunun toprakta olduğunu tüm kainâta hep ifşa edecekti.

Ve insan!... O’nun varlığına bir kez daha inanacaktı…

 

DİŞLERİMİN ARASI DOLU SAFLARIN ARASI BOŞ /Samet Yurttaş


Dişlerimin arasındaki doluluktan

Safların arasındaki boşluğa

O Dünya işlerinin büyük boşluğuna

Bırakıyorum kendimi

Ölmemeliyim

Şimdi telaşlı bir kalkışmaya çağırıyorlar bizi.

Sağ Cebimde unutmuşum

Sarraftan çıkarken hassas teraziyi

Kıyamda biraz altın tartıyorum

Biraz da sevabımı

Rükûya eğiliyoruz hiç kimse görmüyor

Sol cebimden eşit kollu teraziyi çıkarıyorum

Tartıyorum kendimi

Çok kilo almışım

Hayır, hayır...

Günahım benden daha ağır

Secdeye gidiyoruz

Düşüyor dolar, düşüyor borsa...

Çuvaldızı acımasızca batırıyorum imama

İğneyi yanımda uyuklayan adama

Kendime ne çıkar bilmiyorum

Cüzdanımı evde unutmuşum

Bir dilenci saldırıyor vicdanıma.

Ah, bir hatırlasam

özenle koyduğum ayakkabılarımın yerini

Arkama dönüp baksam

Yakalar birisi

Bozmamalıyım

Bin kez bozduğum tövbemi

Kaçıncı rekâttayız şimdi

Rastgele okuduğum duaların sırası neydi

bilmiyorum

Bu sesi bir yerden hatırlıyorum

Tekelin toptancı arabası geldi.

 

YALNIZLIK / Muhammet NACAROĞLU


Anladığınızda

Gerçeği hissettiniz mi hiç iliklerinize kadar
ve ağladınız mı anlatamadığınız bir duyguyla ansızın
anlaşılamama ile garip bir yalnızlık başlar
en yakınlarınızda bile umursamaz tavırlar

Dünyada

yalnızlık tek başına kalmak değil katımda
benim hissettiğim yalnızlık hüzün verici
benliğimin ve gerçeğin yok sayılmasında
yalnızlığı yaşıyorum anlaşılamamakla

Lütufla

önemsendiğimi ve anlaşıldığımı hissettiğimde,
bir odada tek başıma kalsamda bedensel olarak
yalnızlık bitiyor dostların olduğunu bildiğimde
umut şevk ile gökte ve yerde

Dua

Alllahım yalnız kalırım beni önemsemediğinde
Mezarda yanımdaki zebaniler yalnızlığımı gidermez
Uzaklardan gelen af fermanı bir sevgi ile gönlüme girse,
anlaşılma sadece cemalini mahşerde görme ile
Yalnızlık biter anlatabilme ile
Anlaşılma ile