ÇOCUK KALBİNDE YUNUS / Enver ÇAPAR







Büyümüş de çocuk kalmış

Heybesine kuşlar dolmuş

Hayatı bir masal sanmış

Gerçek düşmüş o uyanmış

 

O’ na(s.a.v.) salat selam etmiş

Çocuklardan cevap gelmiş

Yorumsuz bir rüya görmüş

Saf gönülle aşkı bulmuş

 

Doğru olmuş, düz yürümüş

Dostu düşlerinde görmüş

Çiçeklerden sual sormuş

Irmaklara gönül koymuş

 

Çocuklar haklı, hayat oyun

Ey insanlar siz de duyun

Bir kitabı çok okuyun

Kalbinizden O’nu duyun

 

               

 

DİL EDEBİ / Ali YURTGEZEN


Dil edebi olabildiğince nezaketle davranmayı, şer’i şerif ruhsat verse de selîm aklın, selîm kalbin ve selîm zevkin yerinde ve güzel bulmadığı sözlerden sakınmayı gerektirir.

Kaba, çirkin, muhatapta istikrah uyandıracak lafızları kullanmaktan men eder.

Yunus Emre k.s. bir ilahisine şöyle başlıyor:

“İşidin ey yârenler, aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misali taşa benzer.

Taş gönülde ne biter, dilinde âğu tüter
Nice yumşak söylese, sözü savaşa benzer.”

Toplum olarak bizler de epeydir dilimizden zehir saçıyoruz. Sözlerimiz savaşa benziyor. Yunus bu itici, incitici, sert, kaba, muhatabı aşağılayan nefret dilini gönül katılığına bağlıyor. Zira kullandığımız dil ile gönlümüzün hali arasında bir irtibat var. Onun içindir ki karşısındakini anlayan, bağışlayan, muhabbet ve merhametle kucaklayan, tatlı, yumuşak, nazik ve yapıcı üslûba “gönül dili” diyoruz. 

Gönül dili, imar edilmiş bir gönlün sohbet, yani dostluk, ülfet, ünsiyet dilidir. Türkçede “dil”e “ifade vasıtası” manası verilirken aynı kelimenin Farsçada “gönül, kalp” manasına gelmesi belki güzel bir tesadüf. Ama “dil yarası”nın hem “gönül yarası” hem de daha ziyade “sözle açılan yara” olduğu bir hakikat. “Kişinin beyan tarzı, onun kalite ve kapasitesini, kim olduğunu ortaya koyar” manasına “Üslûb-i beyân ayniyle insandır” sözü dahi bir yönüyle dil-gönül münasebetine işaret ediyor. 

Anadolu’da eskiden anahtara da “dil” derlerdi. Bu isim aktarması, hem açmaya hem kilitlemeye yarayan bir nesneyle “dil” arasında, sözün söyleniş tarzı ve bu tarzın tesiri gözetilerek kurulan bir benzerliğin neticesi olabilir. İlâhî aşkla nasiplenmiş gönül sahiplerinin dili, muhatabın gönlünü açıp fetheden bir dildir çünkü. Gönlü taşlaşmış olanların sözlerinde ise başka gönülleri kilitleyip kapatan bir tesir vardır.
  
Bir gönül dilimiz olduğunu topluma hatırlatmak ve
bu dili yeniden öğretmek mesuliyeti tasavvuf yoluna
girenlerin omuzlarında.  Dil edebini temsil,
teşvik ve talim, dervişânın kadim mesuliyetidir. 

Unuttuğumuz gönül dili

Gönül dili madem arındırılarak sahibine, yani Cenab-ı Hakk’a tahsis edilmiş bir gönlün rahmet dilidir; tasavvuf ehlinin dilidir. Yahut dervişlik iddiasında bulunanlardan beklenen, söz söyleyecekse eğer, gönül diliyle söylemesidir. 

Bilhassa şu son zamanlarda bu dili unutmuş gibiyiz. Dinî cemaat kisvesine bürünmüş ihanet şebekeleri üzerinden ehl-i sünnet dairesindeki tarikatlar cehalet eseri iftira ve ithamlarla tahkir edilirken öfkemizi yenemiyor, aynı kabalıkla mukabeleden kendimizi alamıyoruz. Söz söyleme âdâbına riayet etmiyor, medyanın yaygınlaştırdığı polemik dilinden vazgeçemiyoruz. 

Bunda tasavvuf terbiyesinden mahrumiyetin veya yeterince nasipdar olamamanın payı büyük. Yine de bizim bir gönül dilimiz olduğunu topluma hatırlatmak ve bu dili yeniden öğretmek mesuliyeti tasavvuf yoluna girenlerin omuzlarında. Bu, ihtiyaca binaen bir defaya mahsus geçici ve yeni bir vazife de değildir üstelik. Dil edebini temsil, teşvik ve talim, dervişânın kadim mesuliyetidir. 

Başlangıcından bu yana tarikatlar “edeb”e büyük önem vermiş, hatta bazı büyükler, “tasavvuf edepten ibarettir” yahut “tasavvufun tamamı edeptir” buyurmuşlardır. Bu meyanda “Âdâb-ı Tarikat” veya “Mi’yar-ı Tarikat” diye bilinen kitaplar tertip edilmiştir. Mi’yar, “tutum ve davranışların ölçüsü, ayarı” demektir. Edep kelimesinin çoğulu olan “âdâb” ise davranışlardaki inceliği, güzelliği, uygunluğu anlatır. Âdâb kavramı bazen ahlâk veya bir tarikata mahsus usûl ve erkân manasında kullanılsa da, bunları aşan ve sadece tarikat bağlılarını değil herkesi alâkadar eden bir mahiyet taşır. Sohbet, hizmet, seyahat, ziyaret, yeme içme, oturup kalkma, komşuluk, arkadaşlık, söz söyleme... Hâsılı bütün muaşeret kaidelerini ihtiva eder. Bunlar temel ahlâk esaslarının ötesinde fazilet sayılan davranışlardır. Fıkhen de dinî bir mecburiyet sayılmadığı için nafile, mendup veya müstehap hükmündedir.

Bugün bize düşen, tasavvuf aleyhtarı herkesi düşman bellemek yerine, bilmediklerini farz ederek onlara gönül diliyle doğruları anlatmayı sürdürmektir.

Akçe’ye “mangır”, altın’a “pul” diyebilmek

İşte tarikatların bu âdâp bahsinde “dil edebi” başta gelir. Bunda yine Yunus’un, “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ede bir söz” mısralarında dile getirdiği gibi, sözün tesirinin ve insanlar arasındaki münasebetin büyük nispette söze dayanmasının rolü vardır. 

Fakat asıl saik, söz ile edep arasındaki doğrudan irtibat olmasıdır. Efendimiz s.a.v.’in Türkçeye daha ziyade, “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi en güzel surette yaptı.” şeklinde aktarılan bir hadis-i şerifi mevcut. Bazı tercümelerde “terbiye etti” yerine “yetiştirdi” veya “bilgilendirdi” ibareleri kullanılıyor. Ancak hadis-i şerifin aslındaki ifade “eddebenî” (beni edeplendirdi) şeklindedir ve bu hadis-i şerif Rasulullah s.a.v.’in farklı Arap kabile mensuplarıyla konuşurlarken onlara kendi lehçelerinde, hatasız, güzel ve akıcı bir dil ile hitap etmesinden duyulan hayret üzerine varit olmuştur. “Sözü güzel ve tesirli söyleme sanatı” manasına gelen “edebiyat” kelimesi buradan gelir ki Araplar bugün de edebiyat yerine “edeb” derler.

Tarikatlarda dil edebi öğretilirken yalan, iftira, gıybet, küfür, malayani gibi günahlar asıl müfredata girmez. Çünkü zaten bunlar dinimizin yasakladığı fenalıklardır. Dil edebi, mübah dairesindeki sınırı mekruh istikametinde aşmaya meyyal daha ince meselelerle alâkalıdır. Kişiyi, dünyanın nefse hoş gelen cezbedici metalarına, onların hakikatteki değersizliğini hatırlatan isimler vermeye sevk eder mesela. Bu minvalde şeyh efendiler bağlılarına “Akçeye (paraya) mangır, altına pul diyesiniz” tembihinde bulunurlar. Mangır, nargile tütününü tutuşturmakta kullanılan, tavla pulu şeklinde sıkıştırılmış kömür tozudur ve tıpkı “pul” gibi değersizdir. 

Dil edebi olabildiğince nezaketle davranmayı, şer’i şerif ruhsat verse de selîm aklın, selîm kalbin ve selîm zevkin yerinde ve güzel bulmadığı sözlerden sakınmayı gerektirir. Kaba, çirkin, muhatapta istikrah uyandıracak lafızları kullanmaktan men eder. Dil edebine uygun olan, mesela “eşek” demek yerine, “binek” manasına “merkep” demektir. Mesela edebe uymayan fakat kullanılmasına mecbur kalınan bir ifadeden önce “sözüm meclisten dışarı” veya “hâşâ huzurdan” demektir.

Yine bir imtihandan geçiyoruz

Uğradıkları bunca saldırıya, iftira ve hakarete rağmen tasavvuf erbabından bu kadar nezaket, bu kadar incelik, bu kadar mülayimlik beklemek insafsızlık olmaz mı, diye sorulsa, olmaz deriz. Zira böyle durumlarda dervişlerin tarih boyunca sergilediği dil edebi bellidir. Onlar bugünkünden daha ağır itham ve hakaretlere muhatap oldukları, din adına ret ve tekfir edildikleri, her türlü zulme maruz kaldıkları asırlarda bile kendilerine bütün bunları reva görenleri “zâhid” diye nitelemişlerdir. 

Bu bir tarizdir (söz dokundurma) şüphesiz ama tahkir ve kınama maksadı taşımaz. “Siz, tasavvuf husumetini zühd sanıyorsunuz; iyi niyetli ve samimi bir müslümansınız ama bilmediğiniz için yanılıyorsunuz” ikazı sadedinde bağışlayıcı ve hakikate davet edici bir tutumu yansıtır. Efendimiz s.a.v.’in kendisine eziyet eden Kureyşli müşriklere karşı, “Allahım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar (doğruyu) bilmiyorlar!” niyazıyla sergilediği tavrın kuşanılmasıdır.

Öyleyse bugün bize düşen, tasavvuf aleyhtarı herkesi düşman bellemek yerine, bilmediklerini farz ederek onlara gönül diliyle doğruları anlatmayı sürdürmektir. Bir imtihandan geçtiğimizi unutmadan, haklı tenkitlere kulak verip hal ve gidişimize çeki düzen vermektir. 

Yiğitlik, öfkeyle kırıp dökmek değil, öfkeyi yutarak hilm ile muamele edebilmektir. Gönülleri yıkmak kolaydır da yapmak zordur. Dervişlik zora talip olmaktır. 

Yunus’la başladık yine Yunus’la bitirelim. Vazifemizi bize şöyle hatırlatıyor:

“Ben gelmedim dâvi (dâvâ, iddia) için
Benim işim sevi (sevgi, aşk) için.
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.” 


AŞKÇA GİDİŞLER / Ahmet Özmen KILIÇ



Sessiz olmalı gidişim,
Sevişim gibi sessiz.
Ne bir metropol hengamesine benzemeli,
Ne de imkânsız aşkların vaveylasına…
Ve nasıl zulamda gizlenmişse aşk,
Ve nasıl duruyorsa içimde öyle sessiz.

Çok değmeden hatıralara,
İmkânsız aşkların ellerine dokunmadan
Püsküren lavları içimde tutarak,
Parıltılı bir şehla bakış atarak,
Son defa bakarak,
Münzevi bir hayata dalarak.

Sessiz olmalı gidişim,
Sevişim gibi sessiz.


22.02.2007



SEYYAH YAZAR MEHMET GÖZÜKARA / Hasan KEKLİKCİ


(Bu Bir Kitap Tanıtım Yazısıdır)
                                                                                                 

Mehmet Gözükara’nın Seyyah Yazar/Gezerken Gördüklerim isimli kitabının 122. sayfasında: “Tekir’i bilirsiniz, sanırım. Kahramanmaraş’ın merkez bucağına bağlı bir yerleşim birimidir. Elbistan’dan Maraş, Adana, Mersin istikametine gidenler içinden geçerler, ister istemez. …” cümlelerini görünce üç-beş yıl önce lokantada yaşadığım bir olay geldi aklıma. Dostların hoşgörüsüne sığınarak: Lokantada biz yemeğimizi yarıladığımız sırada yan masaların arasında; orta yaşlı, orta boylu, kırçıl saçlı, ceketinin altında delme yeleğe benzer bir kazak. Kazağın altında boğazına kadar tüm düğmeleri ilikli beyaz gömlek, ilk bakışta akşamdan yastık altına konup ütülenmiş hissi veren bir pantolon. Ayağında, burunlarında boya ile kapatılamamış taş yarası olan siyah bir kundura bulunan, Kaf Dağını ikiye yarıp ortasından çıkmış; kendinden emin, ömrü boyunca dediği her işi herkese tutturmuş, dert maraz görmemiş, göz hizasından aşağıya bakmayan, hayattan üzerine zerre kadar yük almamış bir adam belirdi. Önemsenmesi gereken biri olduğunu tüm lokantanın yanında, küre-i arzın her milimetresine hissettirircesine etrafına şöyle, “küçümseme” demeyelim de acıma duygusu gibi bir duygu ile bakınıp, Avrupa’da görev yapmış diplomat edasıyla bir masaya kurulup oturdu. Ne arzu ettiğini sormak için yanına gelen garson nazik bir dille “Orası altı kişilik masa, malum öğlen saati sizi şöyle iki kişilik masaya alabilir miyim?” dedi. Adam garsona bakmadan ve sanki oturduğu yeri beğenmemiş de kalkıyormuş gibi bir tavırla kalkıp en yakınındaki iki kişilik masaya oturdu. Garson yanından ayrılınca oturduğu iki kişilik masadan kalktı, etrafına şöyle -şöyle işte canım- baktı; gidip dört kişilik bir masaya oturdu. Yanımdaki dosta “Bu adam Elbistanlı” dedim. Gülüştük.

Sonra ben lavaboya elimi yıkamaya giderken zihnimde kurduğum bir plan üzere, adamın masasına doğru şöyle bir hamle yaptım ve “Af edersiniz sizi Andırın’dan birine benzettim” diyerek geri çekildim. -Aklım sıra adama “Ben Andırınlı değilim, Elbistanlıyım dedirteceğim.- Acıktığından filan değil de işte öylesine yiyormuş gibi ağzına götürdüğü kaşığı elinde bir an tutarak, sanki ayağının altındaki mermere söylüyormuş gibi bir üslupla “Ben Andırınlı değilim” dedi. O kadar…
           
Elimi yıkayıp masaya döndükten sonra beraber yemek yediğimiz dost “Ne oldu abi, adamın nereli olduğunu öğrenebildin mi?” dedi. Hiç tereddütsüz “Elbistanlı!” dedim. Evet, Elbistanlı: Adam benim sorduğum soruya “Hayır ben Andırınlı değilim Elbistanlıyım” demiş olsaydı, Elbistan’ı da Kahramanmaraş’ın veya dünyanın herhangi bir ilçesi durumuna indirmiş olacağı için, aynı cümle içerisinde sıradan bir yeryüzü kazası ile Elbistan’ı bir tutmuş olacaktı. Dolayısıyla sadece ben Andırınlı değilim demesi Elbistanlı olduğuna yeterli bir delildir.

Altmış dört Avrupa ülkesinin neredeyse elliye yakınının, elli dört Afrika ülkesinin yarıdan fazlasının ve on altı Ortadoğu ülkesinin tamamının kullandığı bir yolu ve o yol üstünde bulunan Tekir gibi bir beldeyi “Elbistan’dan…” diye tarif eden bir memleket sevdalısından ve onun yıllarca emek vererek vücuda getirdiği Seyyah Yazar/Gezerken Gördüklerim kitabından bahsedecekken laf nereden nereye geldi. Hal bu ki ben: Mehmet Gözükara’nın, cennet mekân Bahaettin Karakoç’la yaptıkları sohbette “Sararan yaprakların düşmesinin tam vaktiydi oysa. Ömrünün güzüne eren yaprağın, dalından koparak bir akarsuya düşmesiyle yeni bir yolculuğa çıkması arasında saklanan, şiir miydi acaba?” dediğini anlatacaktım sizlere ve Bahaettin Karakoç için “Gönül şehrinin kapısını sözle motifleyip sözle kilitler.” diyor diyecektim. Ve kitaptan iktibas yapacaktım başlık vermeden, sayfa numarası yazmadan. “Sizlere içinden geçip gidemediğim bir ‘güzellikte’ yaşadığım/yaşatıldığım bir başka güzelliği anlatmaya çalışacağım burada, kelimelerimin yettiğince. Kifayetsiz kalırsam, siz, anlatmak istediklerimi anlatamadıklarımdan bulup çıkartırsınız, biliyorum.”  ‘Bu ne alçakgönüllülük’ diyecektim. “Bu bir araya geliş; şiirin şekil, kalıp ve ölçüye hapsedilerek edebî değerden yoksun, gönül ilhamıyla yoğrulup şekillenmeden, ham haliyle söz pazarına çıkarılıp şiir diye sunulduğu laf kalabalıklarının içinden ‘has şiiri’ süzüp çıkaracak şuurda beş şairin bir araya gelmişliğiydi…” ‘Bir birliktelik vesilesiyle gerçek şiirin nasıl olması gerektiğini tarif ediyor, Seyyah Yazar kitabında’ diyecektim.

Dükkân’da (TYB Kahramanmaraş Şubesi) bir akşam sohbet etmiştik. Kahramanmaraş’taki Sanat Okulu yıllarından bahsetmişti Mehmet Gözükara. Konu dönüp dolaşıp Şan Sineması’nın birkaç dükkân yukarısındaki Fidan Lokantası’na gelmişti. Mehmet Bey “Bir tabak kuru fasulye ile bir somun yerdik, her istediğimizde ekmek vermekten usanmazdı lokantanın sahipleri. O günlerin hatırasına, elimiz ekmek tutmaya başlayıp, en lüks lokantalarda yemek yiyecek duruma geldikten sonra da ben Fidan Lokantası’nı bırakmadım, hala Maraş’a her gelişimde yemeğimi orada yer, dostlarımı orada ağırlarım.” demişti.

İnsanın aklına şey geliyor… Verilmiş midir bilmiyorum ama memleketine bu denli âşık olan insanların isimleri yaşadıkları yerlere, yaşarken verilse olmaz mı? Yarın bir gün bu âlemden göçüp gittikten sonra…


eski günler güzel / mustafa alper taş



o eski merdivenlerin orada
bir daha söylenmedi kimseye
küflü nefesini
çekerken yıllar öncesine
o saçları bir bahar yamacı gibi kınalı
büyük kadın
güzel at

işte karanlığı içerken
bir akşamın sürahisinden
dönüp bakmadı gölgesizliğine
zeytinlerin

koşuyor biliyorum
hâlâ hışırtısında
sımsıcak yüreği

beyaz ev
uzun badanalar
ah bir zakkumun renginde bütün sular
akıyor göğsünün büyük günlerine
çağırıyor eski evlerini
büyük kadın
güzel at

korkuyor kirazların görünmesinden



YOLUN BAŞINDAKİ MUTLULUK/ Hidayet BAĞCI

“…Her niyet aslını temsil eder ve özü güzel olursa güzelliğine mutluluk katar…”

Toprak suyla birleşince suyun mu yoksa toprağın mı bilemediği bu koku, toprağın içinde kendince yol alan bir su misali anılarına yol alıp uzayıp gidiyordu, Ayşe Sultan’ın hatıraları arasında. Önce en son yaşadıkları düştü zihnine sonra dört yaşındaki çocukluğu onu mutlu etmeye çalıştı, karpuz tarlasında oturup yediği bir dilim karpuzla… Oysa önündeki meyve tabağının içinde sadece dalından yeni koparılmış birkaç tane incir vardı ve düşündü: “Neden bir dilim karpuz geldi aklıma?”

Aslında insanı mutlu etmek, en küçük ayrıntılarda saklansa da teselliler gibi en sona kalır. Önce en acı durumları hatırlarsın, yalnız kalırsın ve sonrasında toparlanmak için mutluluk kuyusuna inersin. Orada gördüğün ilk yere oturursun. Kuyu kendini doldurmaya başladıkça birkaç mutlu anı varsa kuyunun duvarlarında, onlara bakarsın. Ayşe Sultan’ın yaşadığı bu hal dişlerinin arasında ezilse de hatırladıkları da onu ezmişti. Sonra ağzındaki incirin incir olduğunu, anılarının bir dilim karpuzla mutlu olduğunu fark etti. Şehre gitmek için yol kenarında annesi ve babasıyla otobüs bekledikleri bir gün bir su kaynağının başında oturmuşlardı. Toprağın içindeki su kaynağı berrak olduğu kadar ağızda şekerimsi bir tat bıraksa da Ayşe Sultan o zamanlar da mutluydu. Çok uzakta bir tarla gördü, toprağın üzerinde binlerce irili ufaklı koyu yeşil toplara benzeyen cisimler vardı. Onları görünce eteğinin ucundaki ziller dile gelip şarkı söylese de bekledikleri otobüs her an gelebilirdi. Ayşe Sultan’ın dudaklarından gözlerine bir yay edasıyla kıvrılan gülüşü babasının da içini ısıttı. Hilmi Usta da gözleriyle olur şeklinde izin verdi, Ayşe Sultan’ın karpuz tarlasına gitmesine. Toprak o kadar yumuşaktı ki Ayşe Sultan koştukça ayakları toprağın içine gömülüyor gibiydi.

“…İnsan toprağa basmalıydı ki aslını bulduğunda kendini bulmalıydı…” diyerek anılarının arasına koştu Ayşe Sultan. İkinci inciri yediğinde mutluluk kuyusundaki o küçük kız çocuğu karpuz tarlasındaki küçük koyu yeşil karpuzlara dokunmuştu ki babası Hilmi Ustanın sesiyle kendine geldi.

“-Kızım otobüs gelmek üzere haydi gidelim.”

Oysa o burada kalıp bu gördüğü toplarla oynayacaktı. Ama ona onların birer top olmadığını anlatacak birileri olmalıydı. Ancak tarlanın bir diğer ucunda oynayan yedi yaşındaki küçük şalvarlı Akif Emre onu ikna edebilirdi. Akif Emre tarlaya koşan küçük kızın kim olduğunu bilmese de önündeki küçük karpuzların içlerini oyarak oyuncak yapsa da karpuz çekirdekleri isteklice toprağın içine düşüyordu, gelecek seneye yeniden karpuz tarlası olabilmek umuduyla. Ayşe Sultan’ın peşi sıra gelen Hilmi Usta toprağa diz çökerek kızının mutluluk kahkahası atan bakışlarını incitmeden anlatmalıydı, gördüklerinin birer top olmadığını….

“-Kızım, gördüklerin hafif değil onlar çok ağır ve içleri çok dolu.”

Dakikalarca dil dökse de Hilmi Ustanın kızı inatla bastığı yerde durdu, dimdik. Akif Emre’nin babası durumu uzaktan gördü. Oğlunun elinden tutup Ayşe Sultan’ın durduğu toprağın köşesine yaklaştı ve elindeki bıçakla karpuzlardan birini kesti. Nereden bilsin Akif Emre’nin babası, bu inatçı kız çocuğunun kirpiklerinin ucunda asılı kalan birer su damlasının tutunduğu yerden sonbaharda düşmeye hazır bir yaprak gibi kopacağını.

“-Baba, mutluluğum kesildi…”

“-Kızım, mutluluk hayal ettiklerin olsa da gerçeği görmek için yaşamak da bir mutluluktur…”

Ayşe Sultan valizini toparlarken o gün otobüse yetişmek için elinde bir dilim karpuzla babası Hilmi Usta’nın kucağında koştukları günü anımsayarak gülümsedi. Akif Emre’nin karpuzdan yaptığı oyuncakları gördüğünde o bir dilim karpuzun top olmadığına o kadar çok sevinmişti ki, şimdi Ayşe Sultan herhangi birinin hikayesinde kötü olarak gördüğünün başkasının hikayesinde iyi olabileceğini kavramıştı.

 

GECELER/ Ahmet Doğan İLBEY








Dostsuz, dildaşsız geçen gecelerimi

teselli etmeye çalışıyorum

teselli olmuyor geceler... 

her gece bir yalnızlık

bir dost hüznü çökünce

bir gönül ağrısı ve dükkân hikâyesi

tâ yüreğime iniyor

bir sancı, bir hasret sarıyor her yanımı

geceler ah geceler!

AYASOFYA’YA ŞİİR DENEMESİ -2- / Gün Sazak GÖKTÜRK


İZABEL, MAVİLİKLERDE BİR KUĞU…









Ah izabel...
O an oradaydık hepimiz,
İnkâra yol açan tedirgin yamaçlarda...
Hepimiz şahittik katledilişine taş duvara kazınmış insanlığın…

Sen maviliğin, eserisin izabel...
Sana bakınca güzelleşiyor dünya...
Ne bileyim izabel tuhaf oluyor insan...
Duyunca izabellerin öldürüldüğünü..

Benim hala umudum var içimde yeşeren...
Eşkin bir ot gibi, vuslatın aşkımı öldürecek izabel,
Sana yaralar kuşanırım ben kılıçlar yerine...
Benden uzak olmalısın.. .İzabel
Sen kimseyi sevemezsin, sevmeyeceksin...

Uysal gecede şeytanlara çobanlık yapan kadın...
Kan göllerinin ürkek kuğusu...
Acının içinde açan bir çiçeksin sen...
Sana çiçeklenesim var ey hayal...
Rüyalar gerçek olmak için vardır...
Ve sen benim uyanıkken gördüğüm düşsün izabel

Beni bir avuç suda boğmaya çalışan
Zehir soluyan düşmanlarım değil
Belli ki sofrasını açıp beni doyurmaya çalışanlar öldürdü...
Sığınılası bir limansın sen bana İzabel...
Senin bir gülüşüne vurulurum ben...

Hayırlı cumalar izabel...
Ölemedim sana geldim.
Kaç kere vurdular beni,
Kaç yerimden bıçaklandım ihanetin lanetiyle,
Bana yaşama hakkı ver yeniden...
Bohçamda sana gül dalı baharlarla geldim izabel...
Serkeş ve oldukça haz dolu bir nehirde yıkanalım senle...
Beni vaftiz et göğsün arasından akan şarap dolu nehirlerde izabel...
Belli ki kıyamete vakit var, bekleyebilirdim seni...
Ama bir kuş ölür düşümde, göğsümde mezar taşları yükselir...
Senin bereketli göğsünde büyür benim tutkum izabel...
Belki bu baygın sevdaların adamı değiliz bize ağlamak düşer...
Tam düşecekken o aşk denilen vahşi kısraktan, izabel
Tutuğum ellerin olmalı derin pişmanlıklarla.

Yolumu gözleyen dalga dalga sallanan patikalarda
Kıvrımlanan yamaçlarında bir baharla kol kola...
Çürümüş Selviler gövdesine yaslanmış yaşlı kızlar...
Dört yanımda kızıl selviler...
Bir bilen var mı adını...
Sen bir aşkın sınırısın,
Mevsimin en soğuk günüsün belkide...
Ey bin parçaya bölünen karanlığı yüzümden söküp,
Uluğ bir otağ kuran göğsümün kır çiçekleriyle süslü örenlerine...
Seni bir tanıyan bir bilen var mıdır?

İçimde karlı bir gece yaşanırken tenim kor ateşlerde... izabel
Sen mürekkebe bulanmışsın sonsuzluk denizinde...
Yaslanıp göğsüne, masallar dinleyesim var senden izabel...

El yordamıyla yalpalayan bir âmânın hislerine rehberdir,
İçimde dörtnala sana doğru koşan atlar İzabel...
Aşkından kör olmuş bir adamım ben...
Ve sana yazdığım şiirleri ancak körler duyabilir...

Sen siyahlar içindeki beyaz kadınsın...
Senin iyimserliğin cennetten yeryüzünü seyre dalışındır...
Sen benim kaçıncı yıkılışımsın bu asırda...
Nasıl alışırsa bir kuş mavi göğü yitirmeye
Bende öyle alıştım insanlığımı yitirmeye...
Haz aldığım tek an ve tek yer senin huzurun ey sevgili...
İçimde bin bir hikâye hangisini sana anlatsam bilemedim izabel...
İzabel kan akan nehirlerin sahibi...

“Kırk yaşıma kadar hep intiharı düşündüm ama kırk yaşımdan itibaren insanların intihar etmeye değmeyeceklerini düşünmeye başladım." İ.Özel...
Aslında tamda böyleyiz hepimiz, bende değmeyeceklerini düşünüyorum... Çünkü kırk yaşındayım ve bakirelerin lanetinden korkmuyorum izabel...


kırıp ateşleme / fazlı bayram



gelip giderken bu geçtiğimiz
alıp satıp saçtığımız etrafa

insan başına gelenlere göre davranır
kendi sorumluluğunu almaya cesareti olanlar
ağlayanlar gülenler
hepsi bir başka
sen başka

beceriklisin
bu senin ahlaklı olduğun anlamına gelmez
dikkat et
cemiyetinin başarılı çocuklarıyla
akrabalarının haytalarını bir tutma
kırılan kalbi yaksan kar etmez


BU ŞİİRDE PARÇA BÜTÜNLÜĞÜ YOKTUR / Ferhat ALTUN


-Emre Hacıarap’a-











Gönül isterse ateş olur
İstemezse ağaç

Seni parçalayıp alsınlar göğsümden
Vazgel
Ey!
Gönlüm yarası
Bahtım karası
Kapital şarkılar söylemekten

Ki insan putunu yüzünde taşır
“Kalmadı kaşımda kırılmadık put”

Bu asır canına zehir bırakır
Canımın arabı susar öylece




ER YARIN HAK DİVANINDA BELL'OLUR / T. Ziya Ergunel


Gaflet ile Hakk’ı buldum diyenler
Er yarın Hak divanında bell’olur.
Ahret tedarikin gördüm diyenler
Er yarın Hak divanında bell’olur.

Kimi sofi kiminin adı derviş
Derviş isen kardaş takvaya çalış
Gizli yollardan sen Mevlâ’ya eriş
Er yarın Hak divanında bell’olur.

Devletliyim deyu fakire gülme
Gülüp denlü denlü kem nazar kılma
Ölüm vardır yahu sen gafil olma
Er yarın Hak divanında bell’olur.

Derviş Yunus söyler Kâlû Belî’den
Mûcizat Nebî’den, mürvet Ali’den
Biz de bunu böyle duyduk uludan
Er yarın Hak divanında bell’olur.

(Yunus Emre)

Yunus Emre’nin bu ilahisi ona ait yazma divanların hiçbirinde yer almıyor. İlahi Yunus’un mudur, Yunus isimli başka bir dervişin midir; yoksa halk irfanı, adı sanı belirsiz bir Hak âşığının mısralarını Yunus’a mı mal etmiştir, bilemiyoruz. Bildiğimiz; mevcut yazmalarda bulunmadığı halde Yunus Emre’ye atfedilen böyle pek çok ilahi olduğudur.

Fakat bu önemli değil. Önemli olan kim tarafından dile getirilirse getirilsin hakikatin kendisidir. Kaldı ki gönlünü beytullah kılmış dervişler, kendilerinden sâdır olan sözlerin ilahî ilhamla Allah tarafından söyletildiğinin farkındadırlar. Nitekim Yunus Emre, “Ey sözlerin aslın bilen / Gel de bu söz nerden gelir?” sualiyle başladığı bir şiirinin ilerleyen mısralarında şu cevabı verir: “Söz karadan aktan değil / Yazıp okumaktan değil / Bu yürüyen halktan değil / Hâlik âvâzından gelir”.

Öyleyse biz söyleyene değil söyletene bakalım ve hususen tasavvuf ehli dervişler için önemli ikazlar ihtiva eden bu ilahide ne söylendiğini anlamaya çalışalım.

“Er” ifadesiyle kastedilen dervişlerdir. Dervişler, dünya gurbetinden sılasına dönmek, Mevlâ’sını bulmak, O yegâne “var”a kavuşmak için seyr u sülûk denilen bir sefere çıkmışlardır. Bu meşakkatli yolculuk Elest Bezmi’ndeki ahitlerine sadakatin iktizasıdır. Ahde sadakat da, Cemâl-i Mutlak olan Allah Tealâ’ya ulaşmak için dünyadan geçmek de er kişilerin harcıdır. Fakat erlik yahut dervişlik laf ile, iddia ile, öyle görünmek ile olmaz. Dervişlik taslamak başka, derviş olmak başkadır. Hakkıyla derviş olmadığı halde kişi kendisini öyle zannetse, yahut başkaları onu öyle bilse, bu bir fayda sağlamayacaktır. Zira hakikat hesap gününde ortaya çıkacak, er yarın Hak divanında belli olacaktır. Gizli saklı hallerimizin de âşikar edileceği o dehşetli günde mahcup olmamak için fırsat elde iken nefsi yenmenin, kalıbımızdan evvel kalbimizi derviş eylemenin yoluna koyulmalıdır. Bu yolda yürürken de er kişilere, gerçek dervişlere yakışmayan hallerden sakınmalıdır ki ilahimizde böyle haller mevzu edilmiştir.

Bunlardan birincisi ve ilahide işaret edilen diğer mezmum hallerin kaynağı, “Ben Hakk’ı buldum, erdim, oldum” iddiasıdır. Gafletin, yani bir aldanma halinin eseridir. Başta İmam-ı Rabbânî k.s. olmak üzere pek çok kâmil mürşidin dikkat çektiği bu tehlike, umumiyetle sâlikin yaşadığı manevî hallerin sarhoşluğuyla bunları büyük makam zannedip yetinmesinin ve daha ilerisi için gayret göstermemesinin neticesidir. Bilhassa yolun henüz başında bulunanların yaşadıkları cezbe hali böyle bir tehlikeyi barındırır. Bu tehlikeden kurtulmak, Mevlâ’ya giden yolu selâmetle kat etmek için, kâmil ve mükemmil bir şeyhin murakabe ve talimatına tâbi olmak şarttır.

Peki, “Hakk’ı buldum, yolun nihayetine vardım” iddiasının bir aldanma halinin ifadesi olduğu hükmüne nasıl varabiliyoruz? Sâlik, kâmil bir mürşid rehberliğinde yolu tamamlayıp gerçekten Cenâb-ı Mevlâ’ya ulaşmış olamaz mı? Elbette olur; olur ama, vuslat hali kâle imkân vermez. Tasavvuf uluları, marifet iddiasının, marifet eksikliğinden kaynaklanmıyorsa eğer, Allah’ın mekri olabileceği ihtimaline dikkat çekerler. Yine bu sebepledir ki mesela İmam-ı Gazalî rh.a. gibi âlimler, “bütün hal ve makamları geçip şühûd haline ve kurb makamına vasıl olarak Hakk’ı müşahede ettiklerini” söyleyenlerin bir kısmının bu hal ve makamları aslında yaşamadıklarını, sadece lafız olarak bildiklerini söylemişlerdir.

Böyle bir kuruntu kişiyi ahiret hayatına dair ölçüsüz bir emniyete sevk edebilir. Nefsin ve şeytanın pusuda beklediğini, ayağının sırat-ı müstakimden her an kayabileceğini unutturur. “Ahret tedarikini gördüm” diyenlerin bu tehlikeli rahatlığı, “oldum, erdim” iddiasından başka, bazen taat ve ibadetinin kendisini cennete sokmaya yeteceğine inanmasından kaynaklanır. Bazen de ibadetlerini aksattığı halde sırf istikamet sahibi kâmil bir mürşide, sağlam bir kapıya bağlanmakla kurtulacağı vehmine kapılır. Havfın, yani korkunun eşlik etmediği bir ümit halidir ki çok tehlikelidir. Kulluk vazifelerimizde laubaliliğe düşmeye ve yarın Hakk’ın divanına yüzümüz kara varmaya sebeptir.

İlahide sakınılması gereken bu türlü tehlikelere dikkat çekilirken bir yandan da ne yapılması gerektiğine işaret ediliyor. Deniyor ki, sizin sofi veya derviş diye çağırılmanız, yahut kendinizi böyle adlandırmanız yetmez. Derviş iseniz eğer takvaya ulaşmak, gizli yollardan Mevlâ’ya kavuşmak için gayret etmeniz gerekir. Gizli yollardan maksat nafileler ve zikirdir. Hadis-i kudsîde “Kulun Rabbine nafilelerle yaklaşacağı” beyan buyurulmuştur. Kulun Hak Tealâ ile vuslat mekânı olan kalp ise ancak zikirle tasfiye edildiğinde ilahî tecelliyata mazhar olabilmektedir. Nafile ibadetlerin gizli yapılması ve zikrin hâfî olanı, hem riyadan alıkoyduğu hem de yürüyüşü hızlandırdığı için daha makbul sayılmıştır.

“Devletliyim” böbürlenmesi, “Hakk’ı buldum, ahret tedarikin gördüm” rahatlık veya emniyetinin sebep olduğu kibir halini ifşa eder. “Ben ilim irfan sahibiyim; en yüksek makama eriştim, ebedi saadeti kazandım, ulu devlet buldum” demektir. Böylelerinin nazarında, kendilerinde vehmettikleri nailiyetlerden mahrumiyetleri sebebiyle herkes maneviyat fukarası birer zavallıdır. Onlara kem nazarla tepeden bakar, istihza ile “denlü densüz” güler. Eski Türkçede “yerli yersiz, olur olmaz yer ve zamanda” manasına “denlü densüz” diye bir tabir var. İlahide “denlü denlü” şekline dönüşmüş olmalı. Şifahî kültürde dilden dile nakledilirken böyle değişikliklerin çokça meydana geldiği ehlinin malumudur. Her ne ise biz yine ilahiye dönelim.

Fakire; yani iddiasız, gösterişsiz, belki malumatı kıt, tevazu sahibi sofilere kem nazarla bakmak, onları cahil, hor ve hakir görmektir. Onların hata ve kusurlarını bulmaya çalışmak, tevazularını zillet zanneylemektir. Halbuki defineye mâlik nice viraneler vardır ve “aba altında er yatar” sözü meşhur meseldir. Derviş, kapı eşiğidir. Kimseyi kendi nefsinden daha aşağı görmemelidir. Ölüm vardır, ahiret vardır, hesap vardır ve elbet yarın Hak divanında kimin gerçek er olduğu, kimin olmadığı ortaya çıkacaktır.

Yunus’un veya bir başka Hak âşığının bütün bunları “kâlû belî”den söylemesi, Elest Bezm’indeki mîsak mucibince söylemesidir. Zira Rabbimizi yegâne ilah bileceğimize dair ahd ü peymanımız “emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker”i, yani iyiliği emir, kötülükten sakındırma vazifemizi de ihtiva eder. Öte yandan teşvik edildiğimiz her iyilik veya sakındırıldığımız her kötülük bir yerde Alem-i Ervâh’taki sözümüzü hatırlayıp tutmaya vesiledir. Esasen kâinat yaratılalı beri cümle enbiya ve evliyanın söylediği de emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker’den ibarettir ki Kâlû Belî’den beri söylenegelmektedir. “Biz de bunu böyle duyduk uludan” mısraı biraz bunu, biraz da Mevlâ’ya ulaşma yolunda şahsî hislere değil, yolun ulularına kulak vermek gerektiğini anlatır.

İlahinin bu son kıtasının benzerine başka şairlerin şiirlerinde de rastlıyoruz. Mesela buradaki “Mucizat Nebî’den, mürvet Ali’den” mısraı, başka şairlerde “İhsan Muhammed’den, mürvet Ali’den” veya “Kerem Muhammed’den, mürvet Ali’den” gibi ifadelerle geçiyor. Bu değişik ifadeler, Efendimiz s.a.v.’den şefaat talebini, Hz. Ali r.a.’dan da er’lik öğrenilmesi tavsiyesini taşıyor. Mürvet, mürüvvet veya Arapçadaki orijinal telaffuzuyla “mürûet” aslında “insanlık, erlik, adamlık” demek. Adamlığın iktizası olan “yiğitlik, cömertlik, vakar” gibi haller, zamanla bu kelime ile karşılanır olmuş. Hülasa, “mürvet Ali’den” ibaresi, er kişi olacaksanız Hz. Ali r.a.’ı kendinize örnek alın manasına geliyor. Hz. Ali r.a., Rasulullah s.a.v.’in adeta er kişi nasıl olur bilinsin diye bizzat yetiştirdiği model bir şahsiyet.

Öyleyse tutulacak yol belli: Yarın Hakk’ın divanında er kişiler arasına dahil olmak için “erdim, buldum” iddialarından imtina ile Rasul-i Ekrem s.a.v.’in mirasçısı âlimlerin terbiyesine girmek!



şişman câhil / fazlı bayram



sonra en inanılmaz şeyi yaptılar
ekmeğin en önemli yeri hamurun suyuydu
zehir kattılar
bir kere gözüme baksaydın
bana bir kere
ne ekmeğe yanlış olurdu ne de sana
başta yapılanlara inanıyorduk
biz inançlıydık
inançlılar alınca sazı korkup kaçtık
ekmeğin gözle görülür zerrelerine tutunurduk
gözlerimiz millendi
göllerimiz kirlendi
ya da kim aldı elimizden
sen bana bir gözüme baksaydın
gelseydin
ne ekmeğe ayıp olurdu ne göklere
ne de ağyarına gözlerinin
ekmeğin sancısı olmasaydı üzerimizde
sen bize doyamazdın
biz kâmil insanlarız
kalp kırdığımız pek görülmez

ekmeğin başında açılan kahve
uysaydı bize farklı takılırdık
meselâ kızlar cahildir
bakmazdık yüzlerine
fakat cahil olmak bu devirde çok nadir
keşke cahil olsaydık
herkes bizi kurtarırdı biz kurtarırken
kimseyi
boğulmazdık
ekmeğin başında kayılan ateş
önce bizi yaktı
herkes kendi çocuğunu kullanmadı
başka çocukları eskittiler
kendi yakasını kurtaran kaçtı
sonra herkesin egosu kalktı


ALTIN ÇIKINI / Hasan KEKLİKCİ


“Peki, sen bir soluk da mı okudun?” derseniz el cevap hayır, ama bir solukta okunacak bir kitap; Mehmet Gözükara’nın Anadolu’dan Hikâyeler/Altın Çıkını kitabı. Ben sindire sindire okudum. Nasıl bir solukta okuyayım ki daha ilk hikâye Kurtlar Sofrası’nda; “Derin bir iç geçirerek, ‘İşte bu da son düğüm’ diyerek ağaca bağladığı Eşe’nin gözlerine baktı.” diye başlıyor. İlk hikâyenin ilk paragrafındaki “Eşe”yi gördükten sonra dalıp gitmişim. Bildiğim tanıdığım ne kadar Eşe varsa hepsi tek tek geldi geçti gözümün önünden. Hayatımızda ne kadar da Eşe varmış meğer. Kimi anamız mesabesinde, kimi gelinbacı, kimi dezze -teyze- ve kimi de bibi. Her birinin bir lakabı vardı bizim Eşe’lerin ve türlü türlü hikâyeleri. Bibercik Eşe, Murat Eşe, Gelinbacım Eşe, Ramadan Eşe, Şerfali Eşe… 

Sonra Ahmet’in Eşe’ye ağıtı: 
… 

“Eliminen çama sardım. 
Korkarım babalda kaldım 
Eşe’mi kurtlar dalamış 
Kimse edememiş yardım.” 

Türküde geçen “eliminen”, “babal” ve “dalamak” kelimeleri o kadar eski ve güzel kelimeler ki insan yıllar önce kaybettiği dostlarını bulmuş gibi seviniyor okurken. 
… 

Elbistan’ın Sesi ve Kaynarca gazetelerinde yazılarını ve şiirlerini zevkle okuduğumuz “Kalem Halk
Şairi” Mehmet Gözükara, istirhamımız üzere yeni çıkan iki kitabını imzalayarak adresimize yollamış. Önce Altın Çıkını’nı ve sonra -daha sonra lafını vermeyi düşündüğüm- Seyyah Yazar/Gezerken Gördüklerim nam kitaplarını okudum. Altın Çıkını; Ramazan Avcı, İsmail Kutlu Özalp ve dostluğuyla övündüğümüz Durdu Güneş’in güzel yazıları ve birbirinden kibar on beş hikâyeden oluşmaktadır. 

Hikâyelerin düz ve sade oluşu ve ayrıca aralarına serpiştirilen şiirler kitaba ayrıca bir güzellik katmış. Hemen her hikâyede babalarımızın, dedelerimizin konuştuğu birkaç kelime çıkıyor karşımıza. İnsan kendi kendine “He ya Tazı diye bir hayvan vardı” diyor. Karemet Kandan Beter Hikâyesinde, Zarif Ağa “Kara Ali’lerin koyununu çıkarmışlar…” demiş. “Çıkarmışlar” veya “sürmüşler” denir. İşin aslı Kara Ali’lerin koyunlarını çalmışlar. Fakat “çalmak” çirkin bir kelime olduğu için Anadolu insanı o kelimeyi telaffuz etmez, ağzına almaz. Yazılmayan Mektup Hikâyesinde köyün ağası, eşi Yarpızlı Fadime’yi misafir âşığın yamacına oturtur ve şiiriyle onu övmesini ister. Kadını çirkin bulan âşık: 
… 

“Sizde böyle mi karılar 
Güzelim diye zırılar 
Yal(ı)nız dişleri parılar 
Arap diyen kimdir sana. 

… 

Gözükara’m bir kez baksan 
Nazar olur dışar(ı) çıksan 
Kalbur keklik bocun noksan 
Çingen diyen kimdir sana.” 

Ağa sonuna kadar dinlemiş âşığı ve “Âşık, diline sağlık. Bizi çıkmaz boyayla boyadın.” demiş. 

Elimizin altında bulunan elektronik araçlarla, gerekli gereksiz her türden bilgiye ulaşmanın çok kolay olduğu bu devirde, farkında olmadan kendimizi bir bilgi kargaşasına sürüklemekteyiz. Kafamızı meşgul eden bunca yükten kurtulmanın en kolay yolu kitap okumaktır. “Bizi” anlatan kitaplar ise kafamızdaki onca doğru-yanlış bilgiyi imbikten geçirir gibi süzerek, duru düşünmemizi sağlayacaktır. 

Mehmet Gözükara’nın Anadolu’dan Hikâyeler/Altın Çıkını; okuyan herkesin bir pay alacağı, kendinden bir şeyler bulacağı “bizim” kitaplardan bir kitap olmuş. 

Okunması umuduyla… 





MODERNİZMİN YALNIZLAŞTIRMASINA KARŞI DOSTLUĞA SARILIN / Ahmet Doğan İlbey


Modernlerin dostu yoktur, “partner”leri, yâni ruhsuz hayatlarının ortakları vardır. “Tanrılarından” koptuklarından bu yana dostluğu ve dost olmayı unuttular. Ulvî olanı terk ettikleri içindir ki modernler birbirlerine dost değildir. Homoekonomikus, yâni ekonomik insan anlayışıyla bir aradadırlar.               

Modernizm yalnızlaştırıcı, menfaatçi ve bölücüdür. Dostluğu ve yakın olmayı engelliyor ve öldürüyor. Bu sebeptendir ki asrın büyük âfetlerinden biri olan modernizme mağlûp olmamak için dost ve dostluğa sarılın. Dost olamayanlar, dostu olmayanlar kalben malûldür. 
                                                               
Yalnızlaşma, yalnızlaştırılma, yalnızcılık modern bir tehdittir. Modernliğin kıskacına düşen insan yalnızlaştığı gibi, yalnızlaştırıcı bir tavır takınıyor.  Yalnızcılık, fertleri ve toplumu içten çürüten modern-kapitalizmin doğurduğu bir davranış, bir yaşayış biçimi. Aslında bir hastalık. Günümüzde çığ gibi büyüyen modernliğin saldırılarından biri olan yalnızcılık, yalnızlaştırma, ferdiyetçilik sosyal bir tehlike olarak toplumu ve fertleri çürüten bir hayat görüşü olarak hızla yayılıyor. 
                                                                      
Modernizmin “özgürlük” ve “bireyselliği” bir ideoloji gibi öne çıkarması gelenekli ailevî değerleri tahrip ettiğini izaha gerek yok. Daha kötüsü mesuliyetten kaçan, kendi başına bir hayat yaşamayı arzu eden fertler yaratıyor ve diğerkâm olmayan, bencil fertler üretiyor. Fertlerin yalnızcılığı tercih etmesi gittikçe sosyal yalnızlığa doğru gidiyor. Tüketim ve hazza hitap eden modern-kapitalist sistem, “düşenin dostu olmayacağı”, yâni dostluğun gereksiz bir zaman kaybı olduğu düşüncesini yerleştirdiği gibi dostluğu, arkadaşlığı, akrabalığı anlamsız hâle getiriyor.                                                                        

Dostluk insanı kalbinden tutup diriltiyor
                                                                                                                               
Dost ve dostluk ne sıcak kelime; insanı kalbinden tutup diriltiyor. Dine dayanır, dinden alır gücünü. İnsanlığın kurtuluşu dost ve dostluktadır. Çün­kü kal­bi vardır; bölücülüğe, sevgisizliğe, ayrılığa karşıdır.

Dost ve dostluk derece derecedir; vehbî olanı var, kesbî olanı var. İstikâmet dost olmak ve dostluk akidesine sarılmaksa kesbî de olsa güzeldir. Bunun içindir ki dostluk üstüne tâlim yapmak gerek.  Dostluk, Allah’a kul olmaktır, sonra da kuluna muhabbet. Kendini bilmek ve diğerine gönülden hissedilen ihtiyaçtır. Bu sebepledir ki Müslümanın vasfıdır dostluk. Tasavvuf terbiyesinde dostluk insan olmanın en temel ölçüsüdür.
                                                                                          
Bu ülkenin insanları Yunus Emre Hazretlerinin âhiret vuslatı için söylediği “Düştü özüme hubbü’l-vatan / Gidem hey dost deyu deyu / Anda varan kalır heman / Kalam hey dost deyu deyu” mısralarını gönlüne çeke çeke ve “Gel gidelim dosta doğru türkülerini” dinleye dinleye millet oldular. Dahası bu topraklar bin yıldır dostluk akidesiyle vatan kılındı.                                          
Dostluk akidesine sarılmak                                                                  

Bütün peygamberler ve veliler dost olmayı öğretmek için geldiler. Dostluk akidesini yaşatanlar, insanı kâmillerin öğrettiklerine sâdık kalanlardır. Dostuyla dilleşince sürur ve şifa bulanlar, dostluk akidesine sarılan bahtiyarlardır.   Dostluğun amentüsünü Efendimiz aleyhisselâtüvesselâm buyurmuşlar: “Ruhlar âleminde birbirleriyle tanışmış olanlar, dünyada da birbirleriyle uyuşurlar. Kişi dostunun dîni ve ahlâkı üzerinedir.”  
                                                                       
Hz. Ali Efendimizin “Dost edinin, onlar sizin için dünya ve âhiret sermayesidir” sözüne inananlar, dünyada ve âhirette rahat etmek istiyorlarsa dostlarını çoğaltmalıdırlar. Dünya imtihanını savuştururken ekmek ve su gibi dostu olan kârdadır. Bundandır ki, üç çeşit dosttan gıda gibi olanı tercih edin, diyor âlimler: “Bir dost vardır; gıda gibidir, insan onu her gün arar. Bir dost vardır; ilaç gibidir, gereğinde aranır. Bir dost vardır; hastalığa benzer, o seni arar.”                                                                                                                                      

Bir nasiptir dostluk, hesaba gelmez                                                 

Hesap yaparak falan kişiyle dost olmak istiyorum derseniz dost olamazsınız. Bir nasiptir dostluk, hesaba kitaba gelmez. Çevrenin, akrabanın, maddî münasebetlerin tayin etmediği kalbî bir emekle, gönül ve meşrep benzerliğiyle neşvünema bulur.
                                                                                                     
Hesapta olmayan biriyle dost olunabileceğini İmam-ı Gazâlî asırlarca önce söylemiş: “Bâzan iki kişi arasında sûret ve ahlâkta güzellik olmadığı halde ülfet ve ünsiyeti gerektiren bâtınî bir münasebet sebebiyle en kuvvetli samimiyet rabıtası da kurulabilir.”  (İhyau Ulumiddin, Cilt:2, s. 404)                                                  

Bir dostlukta ter dökülmüşse o dostluk helâldir               

Dostluk zorla olmaz; kerhen yürünecek bir yol değildir. Hâlini sorduğumuz, her dem yüreğimizi yolladığımız, birbirimizin derûnunu paylaşıp cezbeye kapıldığımız, hasbıhalinden huzur bulduğumuz, olmazsa olmaz dediğimiz, varlığına kalben “râzı” olduğumuz, yâni gönül yoluyla tanış olup gönlümüze ayna olan insan dostumuzdur. Bir dostlukta ter dökülmüşse, o dostluk helâldir, hilesizdir, hak edilmiştir.                                                                                     

“Kâinat dostluk üzere halkedilmiştir”                                               

Dostsuz insan taş misâli kupkuru ve soğuktur. Vaktin de bir eceli var, vakit geçip gidiyor. Vakit geçmeden dostluk ateşini yakmak, hayatı dostluk üzere kurmak istiyorsak, dostluğun pîri Fethi Gemuhluoğlu’nun “Dostluk Üzerine” kitabından dostluk akidesini tâlim etmek gerek:                                                        

“Dost, ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatan, O’na Şâh-ı Velâyet denir. Dost, ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr’dır. Kucağındaki mübârek bir emanet vardır: Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Oradan Ebûbekr’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır. Önce yoldaş, sonra yol. Ezelde aşk vardı. Demek ki kâinat aşk üzere, dostluk üzere halkedilmiştir. Fikre dost, ağaca dost, komşuya dost, insana dost, dosta dost olunuz.”
                                                                                                                
Yanan yüreğimizle bir daha söyleyelim: Gemuhluoğlu’nun dostluk akidesince yargılananlardan, gönül üstüne kavilleşmiş olduğu dostlarını terk edenlerden olmayın. Dostlarını terkedenler, âhirette dostluk üstüne sual vereceklerdir. Dost ve dostluk sualini veremeyenlerden olmak ne hazin!                                               

Modern hayatın, paranın ve konforun fayda vermeyeceği zamanlar gelmeden önce dost olmak, dostluğu çoğaltmak gerek. Bezm-i elest’te tanış olup dünyada da dostluğunu devam ettirenlerden olmak bahtiyarlıktır. Yunus Emre Hazretlerinin sözüyle “Dost yüzünü göremezsem, bu gözlerim nemdir benim” diyen gönül olmalı. Dosttan gayrı gönle şifa var mıdır?