TÜRKÜ YAZILARI/ İsmail GÖKTÜRK

Muhterem Hocam Muzaffer GÖZÜKARA'nın 
Türkü Yazıları isimli manzumesine âcizâne bir şerhtir...


Yüreği ağzına kadar doluydu...

Azık olarak çileyi ve aşkı almıştı. Hayatı idâme ettirmenin gerek ve yeter şartı, ekmek su gibi katıksız nimet olan çile ve aşk... "Uzun İnce bir yolda" toza toprağa belendiği yer Anadoluydu.

Yüreği ağzına kadar doluydu. Bir kelam, bir nazar, bir şekil mızrap olup ezgilerin sıkıştırdığı yüreğe dokunmuş olsaydı, ebediyete gerilmiş teller, bir bir kopacaktı. "Bir türkü" diyordu. Şehâdet makamına bir adım kala, gözlerinde "bir yudum su" feryadıyla kıvranan bir yaralının sancısıyla, "bir türkü" diyordu. Kanayan bir yaraydı yürek, bir türküyle dağlanmalıydı. Yumdu gözlerini. Sırılsıklam sevdalı, tutundu bir allı turnanın kanatlarına.

Adı "ana"ydı kadının. Yıllar var ki, bir haber alamamıştı Yemen'e yolladığı yavrusundan. Büyütüp beslemiş, esker eylemişti. Bir döneydi yavrusu elleriyle yedirecekti, tandır kömbelerini. Kaygana yapacaktı, bir tas da ayran. Öpüp koklayacaktı sonra. Dönüp gelebilenler, "bir çift potinle bir de fes", bir ağıtlık nefes getirmişlerdi ondan. Ana, şehâdete duyduğu müebbet ihtiramla yüreğinin ortasına yerleştirdi acısını. Türkülerin hasını yaktı oğluna. Oğluna ve onun şehit dostlarına...

Yüreği ağzına kadar doluydu. Yaranın kanı durmamıştı. "Bir türkü" diyordu, mehterin serhat boylarında vurduğu. Kılıcının şavkıyla aydınlanan delişmenlik çağlarından arta kalan türkü. Üzengiye bastı mı eyere yerleşmeden Tuna'yı aştığı zamanların türküsü. Kadırgaların kalyonlara rampasında denizler çatırdarken bir leventin dilinde titreyen türkü. "Yiğit olan döne döne dövüşür" diyen türkü...

Kan kesif bir halde akmaktadır. Serin demir yarayı dağlayamamıştır. "Toprağa basmalıdır deli gönül" Bazen çöllerde isimsiz bir mezar, bazen sularda kefensiz şehit, bazen çemberde amansız bir yiğit olmalıdır. Yangınlar içinde uzayan çöle, bir yayla pınarı gibi akmalıdır kanı. Sarıkamış'ta "Kar Çiçekleri"ne dönüşmelidir; bir kartal olmalıdır "Dargo"da. Kafkas dağlarını moskof'a zindan etmelidir. Sonra, yönünü çevirdiğin her sınır cephe olmalıdır. Trablusgarp'tan, Mısır'dan, Filistin'den, Suriye'den, Kafkaslar'dan, Balkanlar'dan kan revan içinde düşmelidir, Anadolu'ya. Anadolu, binyılın kalesi, düşmelidir yeniden alınmak için...

Bir yiğittir o. "Adı yiğitlerle okunur". Kıtlığı, seferberlik yıllarını yaşamıştır. Evdeşini ellerinin kınası kurumadan Allah'a emanet edip düşmüştür yollara. Sırtında boyundan büyük mavzeri taşımaktan yorgun düşünce, bağdaş kurup bir küflü ekmek olan tayını yerken "cepheye varmadan şehit olmasam" diye dua etmiştir. Boynu bükük uçmuştur göllerden sunalar ve dönmemişlerdir. Sonra bir kara yılan gibi çöreklenmiştir memlekete zulüm. Gâvur Müslüman bellisiz olduğunda darağaçlarında ıslıklanan rüzgâr garip bir türkü. Gözyaşı bir türkü, hep yaşlı bir türkü, bir gönül türküsü, bir ayrılık türküsü, bir verem türküsü, bir tükeniş, bir ölüm türküsüdür...

Yüreği ağzına kadar doluydu. Kan kesilmek bir yana, şorlamaya durmuştu. "Aman bir türkü" diyordu. Bir âh türküsü. Varılmak istenen varılamayan, olunmak istenen olunamayan, ölünmek istenen ölünemeyen bir türkü...

Yetimlerin yoksulların yurdu olduğu kadar, vurguncuların, yağmacıların da yurdudur Anadolu. "Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul" düşmüştür. Adı, Müslüman Anadolu insanının öteden beri yavrularına vurduğu isimlerden bir isimdir. Yapılan taksimde ona, rızkını el aralıklarında ahır temizleyerek, itilip kakılarak kazanmak düşmüştür. Ayak yalın baş açık çobanlık yapan kardeşinin kavalında, anadan yetim, babadan yetim, bayramda eli öpülecek kimsesi olmayan bir türkü çalar...

Anadolu'nun çehresi değişmiştir. Drama köprüsü nerdedir bilmez çocuklar ama Hasan'ı tanır. Silahlar oyuncakçıda satılır, ama Hasan'ın "martini" satılmaz. Tuna'nın inadı kırılmıştır, artık akmam diyemez. Sivastopol önündeki "Yıkık Minare" ne olmuştur kimbilir. Kağnılar, Çete Bayramlarında asfalt yollardan geçirilir. Çetelerin, efelerin, zeybeklerin türkülerinde ezgisi vardır kağnı gıcırtılarının. Koca bir hüzün medeniyetinden geriye, kala kala türküler kalmıştır. Bu yarayı hem kanatan, hem dağlayan, hem onacak olan türküler. "Ne şirin dert bu, dermandan içeri"...

Dün olduğu gibi insan, bizim insanımız, türkü, bizim türkülerimizdi. Bu sazın telleri hüzne, gurbete, hasrete, aşka akortluydu. Yani insana özgü değerlere. Ama kan hiç durmadan akıyordu. Yara belki kurşun yarasıydı, belki sevda yarası, belki yoksulluk, belki bir söylenmez, adı anılmaz yara. "Bir türkü diyordu." "Harmanı yanan bir ihtiyarın yoksulluğunca yanan" bir türkü. Köyünden toprağından kopup üç kuruşluk helal lokma ya da üç kuruşluk tahsil uğruna şehirlerde yokluk perişanlıkla türlü hastalıkların pençesinde can veren "Celal oğlanların" türküsü. Kuru yerde yatan, ayağına dikenler batan, soğuk sularla yunulan bir türkü...

Kan durur gibi olmuştu. Saz durmamalıydı. "Benim sadık yarim" diyerek toprağa yürümeye vurmalıydı. Bir mezar türküsü vurmalıydı, üzeri otlar kaplı, bir Fatiha'ya muhtaç, bir duâya hasret olmanın türküsünü vurmalıydı...

Kan durmuş, yürek yorulmuştu. Mızrap sazın son telinde Anadolu'yu ve Anadolu insanını anlatıyordu. "Bir türküyüm ben, adı sanı bilinmeyen, dillere hiç düşmeyen, sazı sözü olmayan, hiç olmayan bir türkü..."



TÜTÜN/Mehmet YAŞAR

Abi selamun aleyküm aşağıdaki rubai m.yaşarın kendi ağzından serdedildi. 
Yol'umuza arz ederim. Hem de bunu bir çaşıt edası ile bildirmekten dahi imtina etmeden.
Fazlı BAYRAM




Bakmazlar kalplerinde haset mi var kin mi var
Ey tütün toprakta senden hoş ekin mi var
Ey sigara senle ben ateşsiz olamayız
Esrarını ki aşkın yanmadan bulamayız


KARANFİLLİ YAZILAR/Mustafa Alper TAŞ

Kim vardı elbette kapıların arkasında herkes vardı
Sessiz bir menekşenin düşüncesini bölüşüyorlardı

Kimsenin ilk gününü bilmediği pazarlarda gezdirilen tütsülerin içinde ve pazartesine inanan başka günleri de ona bağlayan tacirler, süt satıcıları, eski şeyleri alanlar, madenler içinde en çok bronzu tutanlar, tezgâhtaki balıkların temsil edebileceği, hatırlatabileceği kadar denizi biliyorlardı yalnız. Oysa az ötede gemilerin taşırdığı gürültüsüyle deniz, herkesi akşama teslim ediyordu. 

Burayı mide bulandırmaya elverişli bir parfüm kokusuyla böldüler. Menekşeden habersizdiler.

Ağır kadife bir perdeyi çekmenin hazzıyla kediler, sahipleri, bir dağ köyünün kararan sokaklarını özleyen işçiler, yaktı tütününü geceleri örtünmenin. Bakışlarında, kendi kanını soluyan balıklar vardı karanlıkta avlanmış. Sabırla biçiyorlardı kumaşları, yepyeni örtüler ölçüyorlardı onlardan. Sabah, hiç kimsenin umurunda değildi.

Ben bir karanfil oyarak başlıyorum duvarlardan, bilekleri üşümüş kadınlardan, ayaklarının üzerinde duran çocuklardan. Usta bir karanfil oluyor gittikçe, geceyi üzerime çekerken bunu söylüyorum kendime, atların keskin ölümlerini seyrederken, susuz uyanıp çeşmeleri düşünürken. Hızlı bir karanfil oluyor, anne çocuğun düşlerine henüz eğilmeden koşup kurtarıyor dünyayı yalanlanmaktan, bir kez daha her şey yerli yerinde duruyor. Sevinin.

Bütün karanfillerin yolu menekşeden mi geçer,
bir menekşe karanfile hüznüyle mi, neresiyle benzer?


İSLAM MEDENİYETİ VE YÖNETİM/Bekir BÜYÜKKURT


‘Kendi ahlakıyla bir millet ölür, yahut yaşar!’
Mehmet Akif ERSOY

GİRİŞ:
Bazı mefhumları anlayabilmek için birtakım olaylarla karşılaşmış olmak veya birilerini tanıyor olmak gerekmektedir. Hz. Ömer(ra)’in ismi ile adalet ve vakar mefhumlarının özdeşleşmesi örneğinde olduğu gibi. Hatta bahsi geçen mefhumların idrakini bu kişi veya olaylara bağlayabiliriz. Yönetim, idare, ticaret, aile, insan, ahlak, vicdan, merhamet, adalet gibi mefhumlar İslam medeniyetiyle aslına rücu etmiştir. Hayatı, değerler etrafındaki kaidelere göre şekillendiren ve Nebevi(sav) çözümler dışında hareket etmemeyi kendisine şiar edinen, devlet politikalarını, gelişen durumlara adapte ederek, değerler temelli politika amaçlayan bir devlet elbette bu mefhumları kendi bünyesinde toplamıştır ve bu mefhumlara sadık bir şekilde yaşayacaktır.
MEDENİYET NEDİR?
Medeniyet, bazı kimselerin yanlış bir yaklaşımla ileri sürdüğü gibi ilim, fen, sanat, icat, teknoloji, mimari ve siyasi hayat programlarından oluşan bir olgu değildir. Bütün bunlar medeniyetin hakikati değil; ancak onun meyve ve sonuçlarıdır. Mevdudi’ye göre herhangi bir medeniyetten bahsederken ve onu değerlendirirken bir takım suallere verdiği cevapları göz önünde bulundurmak gerekir.
MEDENİYETİN YAPITAŞLARI OLAN SUALLER:
Bu temel suallerden ilki dünya görüşüyle ilgilidir. İnsanın dünya hayatıyla ilgisi nedir ve dünyadan yararlanma isteği hangi yöndedir? Onun dünya hayatı hakkındaki düşüncesi nedir, insanın oluşturduğu medeniyetin yeri nedir? Dünya hayatının düşünülmesi sorunu, derece ve insan fiilleriyle ilişkisi bakımından en önemli olanıdır. Çünkü bu düşüncenin değişmesi, medeniyetin de değişmesi sonucunu doğuracaktır.
İkinci sorun hayatla ilgilidir. Hayat nedir? İnsanın yaşama amacı ve bu hayattan beklentileri nelerdir? İnsanın devamlı olarak arzuladığı ve bütün çalışmalarını üzerinde yoğunlaştırdığı temel amaç nedir? Yaşamın amacı hakkında sorulan bu sualler, insanlığın kurtuluş ve başarı yolunda ilerlemesi için zorunludur.
Üçüncü sorun ise; medeniyetin meydana gelmesi için esas olan düşünce ve inançların neler olduğudur. İnsan aklına yön verecek ölçü ve onun zihninde oluşacak düşüncelerin içeriği nedir? Belli bir amaca ulaşmak için insanın takip ettiği yol ve onu harekete geçiren unsurlar nelerdir? Şu bir gerçektir ki, insanın fiillerinin oluşması onun düşünce yapısına bağlıdır. Tüm insanların davranışları ancak insanlardaki kalbi saran esas düşüncelerden sonra oluşur. Bir inanç sistemi ve temel bir düşünce yapısına sahip olmayan hangi medeniyet neyle kendini muhafaza edecek.
Dördüncü sorun ise; medeniyetin insanı eğitme sorunudur. İnsana mutlu bir hayatı kazandıracak manevi terbiyenin ve sağlam düşüncenin içeriği nedir? Bir eğitimden sonra hemcinslerine karşı durumu ne olacak? İnsanın her yönüyle yetişmesi için nefsi özellikler ve huylar nelerdir? Şüphesiz toplum hayatının oluşmasında medeniyetin amaç ve özünü görmek mümkündür. Fertler medeniyetin oluşmasında, tıpkı bir binayı ören tuğlalar gibidir. Medeniyetlerin de temel taşları fertler olduğuna göre, medeniyetin sağlamlığı ve uzun ömürlü oluşu kendi düşünce sistemine göre eğitilmiş fertlerden oluşup oluşmadığıyla ilgilidir.
Son olarak; toplumu oluşturan fertler ve gruplar arası ilişkilerin düzenlenmesi sorunudur. Fertler arası ilişkiler hangi temel üzerine kurulmalıdır ki, hayatta başarılı olunabilsin? Grupların ilişkileri ne derecede olmalıdır?  Bu medeniyetin insanlar arasında uyguladığı nasıl bir hukuktur? İnsan davranışlarının sınırı nedir?  Bütün bu sorular ahlaka, topluma, siyasi hayata ve hukuk düzenine ilişkin sorulardır.
İSLAM MEDENİYETİ:
Bugün batıda, İslam Medeniyetinin kendinden önceki medeniyetlerden esinlenerek oluştuğu yönünde yanlış ve sakat bir düşünce hâkimdir. Bu sakat düşüncenin İslam toplumları içerisinde de oluşması meselenin daha vahim olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Özellikle İslam Medeniyetinin Roma, Yunan ve İran medeniyetlerinin maddi servetinden yararlanarak yeni bir oluşumla Arap toplumu özelliklerine göre doğduğunu ispatlamaya çalışıyorlar.
Elbette bu düşünce sakattır ve aldatmacadan başka bir mana içermemektedir. Medeniyetlerin birbirinden etkilenme ve bu şekilde gelişme arz ettikleri hakikatini unutmamakla birlikte; İslam Medeniyeti özü ve içeriğiyle yalnızca İslam’dır ve ona İslam dışı hiçbir düşünce girmemiştir.
İSLAM MEDENİYETİ VE YÖNETİM:
Cenab-ı Hak, Hz. İsa'yı idarî işlerle vazifelendirmemişti. Bu sebeple İsevi’likte devlet idaresine dair hiçbir hüküm yoktu. Sadece imanî ve ahlakî esaslar bulunuyordu.
Fakat papazlar İncil'de varmış gibi göstererek, iktidarı ellerine almalarını sağlayacak hükümler uydurdular. Bunun için de örflerden ve eski mukaddes kitaplardan sosyal kurallar ve siyasî prensipler çıkararak İncil'e ilave ettiler. Yani Hz. İsa'nın tebliğ ettiği dinde değişiklik yaptılar. Bundan sonra Hıristiyan halkı papazlar idare etmeye başladılar. Böylece “papazlar devleti” ortaya çıktı. İşte bu idare şekli de “teokrasi” olarak isimlendirildi.
 Teokrasi idaresi “Ruhbanlara (papazlara) kayıtsız şartsız teslimiyet ve körü körüne taklit” anlayışını getirdi. Daha sonraları ise, “papazların ve ruhani reislerin riyaset ve tahakkümleri (baskıları)” şekline döndü.
 Görüldüğü gibi teokrasi, Ortaçağ papazlarının idaresidir. İslâmiyet'te ise böyle bir idare şekli kesinlikle yoktur. Onun tebliğ ettiği devlet ve idare şeklinde istibdadın, zulüm ve baskının eserine bile rastlamak mümkün değildir. İslâm'ın kabul ve tatbik ettiği idarî sistem “cumhuri”dir. Seçimle iş başına getirilen idarî bir heyet ve teşekkül vardır. Asr-ı Saadet bunun en açık misalidir. Yalnız Asr-ı Saadetin “Cumhuriyet” anlayışı, yalnız isim ve resimden ibaret değildi. Hakiki “Dindar Cumhuriyetti”. 
Zaten Peygamberimiz (asm.) Hz. İsa gibi sadece ahiretle ilgili olan imanî ve ahlakî esasları değil, dünya ve ahiret hayatını beraber tanzim eden imanî, ahlakî ve siyasî hükümleri birden tebliğ buyurmuştur. Bu hususlarda en ince bir noktayı bile bildirmiş, bizzat tatbik ederek de göstermiştir. Dolayısıyla, İslâm'da diğer dinlerde olduğu gibi, din bir baskı unsuru olarak kullanılmamış, insanların her türlü maddi ve manevi saadetine vesile olmuştur.
 İslâm tarihi boyunca hiçbir hoca veya hiçbir din âlimi, devlet idaresinde hak iddia etmemiştir. Sadece idarecilerin icraatlarının İslâmiyet'e uygun olup olmadığı hususunda görüşlerini bildirmişler, fikirlerini söylemişlerdir.
İSLAM MEDENİYETİ VE YÖNETİCİ:
Kur'an-ı Kerîm'in ihtiva ettiği ayetler ve İslamiyet'in mahiyeti, insanların birbirleri ile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gerekli kıldığından; Hz. Peygamber (asm), teşekkül ettirdiği İslam cemiyetini yönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine'ye hicretten itibaren varlık kazanan İslam devletinin ilk başkanı olmuştu. Hz. Peygamber (asm)'de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andan itibaren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tabilerini kendisine kayıtsız şartsız bağlama imkânına rağmen, Peygamber Efendimiz (asm) devlet yönetiminde cahiliye döneminin aksine, tebaası üzerinde tahakküm kurma cihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında bir inkılâp gerçekleştirmiştir.
Cahiliye döneminde Araplar kendilerini temsil ve idare eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarak, haklı haksız her hususta ona itaate mecbur tutulur ve reisin emir, fiil ve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. Peygamber Efendimiz (asm) ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişareyi kabul etmiş, Cenab-ı Hakk'tan emir almadığı her hususta mutlaka ashabıyla istişare ederek durumu onların müzakeresine açmıştır.
İslâm'da idarecinin her sözüne kayıtsız şartsız teslim olmak ve onu körü körüne taklit etmek yoktur. Müslümanlar halifeye hesap sorabilirler, anlamadıkları hususların izahını isteyebilirlerdi. Hz. Ömer'in bu hususta pek çok uygulaması vardır. Müslümanlar idarî bakımdan en üst seviyede olan bu zata, “Hak ve hakikatten ayrılırsan, seni kılıcımızla doğrulturuz.” diye ikazda bulunabilmişlerdir. Hz. Ömer ise bu çeşit ikazlara memnun olmuş, onlara karşı minnettarlığını belirtmiştir.
Yönetici gurura kapılırsa, kötü idare ederse, derhal ikaz edilirdi. İkaz eden belli bir şahıs veya kurum değil, Allah’a kulluğun şuurunda olan her Müslümandı. O idareciler de hatalarında inat etmezler, hemen vücutları Allah korkusundan titrer ve yanlışlarını kabul ederlerdi.
MEDENİYETİMİZE GÖRE YÖNETİCİDE BULUNMASI GEREKEN VASIFLAR:
- Akl-ı selim sahibi olmak: İdareci iyiyi-kötüyü farkedip, insana hak ve hakikati takip eden ve takip ettiren düşünceye sahip olmalıdır.  Aklıselimin alameti, kişinin, Allah’ın razı olacağı ameller yapması, Allah’ın gazap edeceği, gazabını celbedeceği kötülüklerden sakınmasıdır.
- Kabiliyet: İdarecilik çok üstün bir kabiliyet ister. Kabiliyeti olmayan kişilerin böyle bir işe talip olmaması gerekir.
- İlim: Yöneticiler öncelikle yapacağı işi, dini ilimleri, tarihi, toplumun örf ve adetlerini, fert ve toplum psikolojisini, sosyolojiyi, içinde yaşadığı çağın siyasî, iktisadî, sosyal, kültürel yapısını, dünyada meydana gelen olayları çok iyi bilmeli, değerlendirebilmeli ve tam zamanında etkin tedbirler almalıdır.
- Adalet: Adil olmayanlar, yöneticiliğe asla layık değillerdir. Adaletin icrasında ırk, akrabalık, zenginlik, fakirlik gibi hususlar etkili olamaz. Hangi inançtan, hangi ırktan, hangi kesimden olursa olsun haklı olanın hakkı, zalimden alınıp kendisine iade olunmalıdır. İdareci hem adil olacak, hem de adaletin icra edilmesine yardımcı olacak, bu hususta asla tavizkâr davranmayacaktır.
- Cesaret: Yönetici cesur olacaktır. Gerektiğinde risk altına girmekten asla çekinmeyecektir. Ancak tehevvür, yani aşırılıklar, taşkınlıklar cesaret ile karıştırılmamalıdır.
- Basiret-Feraset: Yöneticiler basiret ve feraset sahibi olmalıdır. Yani hakikati kalbiyle hissedip anlayabilmeli ve anlayışlı olmalı, bir meseleyi çabuk sezip çözüm üretebilmelidir. Bön ve ahmaktan yönetici olmaz. İdareci, muhatabının beden dilini çok iyi anlamalıdır. Kelimelerle ifade edilemeyen, ya da kelimelerin arkasına gizlenen pek çok gerçekler, azaların sergilediği tavırlardan okunur ve anlaşılır.
- Dürüstlük: Yalancı, sahtekâr, insanlara karşı dürüst davranmayan, sürekli aldatan kişilerin iş başına gelmesi, o millet için büyük bir felakettir. Doğruluk, dürüstlük; kalpte niyetin, dilde sözün, azalarda amelin aynı olması demektir.
- Sabır-Sebat: Yöneticilik çok büyük sabır isteyen bir iştir. Aceleci, istikrarsız kişiler, böyle ağır işlerin, ağır yüklerin altından kalkamazlar. Sabır, bir kararlılık ve dayanıklılıktır. Kararlı ve dayanıklı olmayan kişiler sabredemez, doğrular üzerinde, hak üzerinde sebat gösteremez.
- Affetmek: Affetmek çok büyük bir ahlaktır. O bakımdan yöneticiler gerektiği zaman affetmesini bilmelidirler. Özellikle şahıslarına karşı yapılan bir hatayı, hakareti affetmesi, büyük bir fazilet ve meziyettir.
- İstişare: Yöneticiler istişareye ne kadar önem verirler ve ehli ile istişare ederlerse, yönetimlerinde, kararlarında, icraatlarında o kadar isabetli olurlar.
YÖNETİMDE İNSAN FAKTÖRÜ:
Başarının ve başarısızlığın temelinde insan faktörü vardır. Mübarek Osmanlı’nın bugün hayırla yâd edilmesinde bu insan faktörüne verdiği önem yatmaktadır. İnsana bir meta olarak değil, yalnızca insan olduğu için değer veren devletler, geçmişten günümüze adını hayırla beraber ifade ettirdikleri gibi, gelecekte de hayırla yaşatacaklardır. Devletlerde; tek tipleştirme, dayatma, karşıdakini yok sayma ile tornadan çıkmış insan tiplerinin türemesine uygun bir zeminin olması, bu sistemi uygulayan devletlerin çokta uzun ömürlü olmayacağını göstermektedir.  Tarihin tozlu sayfaları, bu gibi kısa ömürlü devletlerle doludur.
İnsan, kendini hakikate adadığı, ruhunu O(cc)’na açtığı ölçüde insandır. Bu ölçünün farkında olan ve yine bu ölçünün yılmaz savunucusu olmayı kendisine şiar edinen İslam Medeniyetinin güzide temsilcileri, adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır. İnsanın bozulmaya yüz tuttuğu bir toplumda, diğer bozulmalardan bahsetmek yersizdir. Çünkü insanı bozulmuş bir devlet her türlü çabaya rağmen yıkılmaya ve yok olmaya mahkûmdur.
BİR MANEVİ ZENGİNLİK ÖRNEĞİ; SOSYAL MÜESSESELER:
Bir devletin yönetim alanında başarılı olabilmesi, sosyal kurumlar bakımından zengin olmasıyla doğru orantılıdır. Bu durum Türk, İslam ve Türk-İslam devletlerinin tecrübelerini bir bütün olarak bünyesinde toplayan Mübarek Osmanlı için zirve konumundadır.
Osmanlı döneminde, devletin siyasî ve malî kudretinin inkişafına paralel olarak gelişip artan vakıfların, ilk kurucusu Orhan Gazi'dir. Orhan Gazi, İznik'te ilk Osmanlı medresesini kurarken, onun idaresi için, yeterince gelir getirecek gayrimenkul vakfetmiştir. Bu vakıfları, çeşitli konularda kurulan diğer vakıflar izlemiştir.
Fakir, dul, öksüz ve borçlulara para yardımı yapmak; halka meyve ve sebze dağıtmak, çalışamayacak derecede yaşlanan kayıkçı ve hamalların bakımını sağlamak, çocukların emzirilmesini sağlamak, evlenecek genç kızlara çeyiz hazırlamak, kâse ve bardak gibi kap kacak kıran hizmetçileri, efendilerinin azarlamalarından korumak; kuşlara yem vermek, çocuklara oyuncak almak, yolcuların ihtiyaçlarını karşılamak, yetimleri büyütmek, talebelere burs, kalacak yer temin etmek, işsizlere iş bulmak, çırak yetiştirmek, müflis ve borçlulara yardımcı olmak, bekârları evlendirmek, hayvanları himaye etmek; cadde ve sokakların temiz tutulmasını sağlamak, sokaklara atılan tükürük ve benzeri maddelerin üzerine kül döktürmek gayesiyle görevliler tayin etmek; su kanalları, su kemerleri, çeşmeler, buzlu su veya şerbet dağıtılan sebiller, kuyular, medrese, hanlar, hamamlar, camiler, yollar, kaldırımlar, köprüler yapmak ve bunların finansmanını sağlamak maksadıyla çok sayıda vakıf kurulmuştur.
Ayrıca hastaneler, vakıflar aracılığıyla hizmet vermiş, doktorlar ücretlerini vakıflardan almışlardır. Vakıf hastanelerinde her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerekirse ücretsiz ilâç veriliyor, doktor temin ediliyordu. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir-iki öğün yemek veriliyordu.
KORKU VE TEHDİT DEVLETİ YERİNE MİLLET DEVLETİ:
Devletin asıl vazifesi, tebaasının; din, dil, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin hangi inanç değerlerini yaşadığını bilmesi ve bu değerleri en rahat bir şekilde yaşaması için gereken düzenlemeleri yapmasıdır. Milletin değerlerini yok sayan, milleti tehdit olarak algılayan devlet, millet devleti değil; ancak korku ve tehdit devletidir.
İslâmî naslara ve Müslüman toplumlardaki tatbikata bakarak şunu ifade etmek mümkündür ki, anlaşmalara riayet ettikleri, fitne ve fesadın merkezi olarak kullanmadıkları müddetçe bütün gayri müslimlerin mabetlerine saygı gösterilmesi ve korunması Müslüman idareciler için bir vecibe sayılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in ve Sünnet-i Seniyye’nin belirlemiş olduğu ana esaslar, hulefâ-i râşidîn başta olmak üzere İslâm’ın ahkamını kendilerine rehber edinmiş bütün Müslüman idareciler tarafından tatbik edilmiştir. 
Emevîler, Abbâsîler, Fâtımîler, Selçuklular, Osmanlılar vd. Müslüman devletler her daim kendi tebaası olmayı kabul etmiş gayri müslimlerin mabetlerine ve dinî yaşantılarına saygı göstermiş, dinî hürriyetlerini her türlü tecavüzden korumuşlardır. Hususen Osmanlıların takip ettiği dînî müsamaha sayesinde bugün de pek çok Osmanlı şehrinde cami, kilise ve havrayı bir arada görmek mümkündür. Tarihte yaşanan bazı küçük ve istisnaî uygulamalar bir tarafa bırakılacak olursa, farklı din mensuplarınca kutsal mekân olarak kabul edilen mabetler ve dinî mekânlar hep korunmuş ve zarar görmelerine müsaade edilmemiştir.
Müslüman bir ülkede yaşayan gayri müslimlere / zimmilere, din ve vicdan hürriyeti meşrû dairede tanınmış ve tatbik edilmiştir. Osmanlı hukukunda zimmîlerin dinleri ile başbaşa bırakılmaları, İslâm'dan alınan temel bir prensiptir. Fâtih'in Sırp Kralı Brankoviç'e Macar Kralı'nın “Sırbistan'ın her tarafında Katolik kiliseleri tesis edeceğim, Protestan kiliselerini yıkacağım” dediğini bile bile, "Eğer devletime itâat ederseniz, her camiinin yanında bir kilise inşâ edilecek; buralarda herkes kendi Hâlıkına ibâdet edecek” cevâbını vermiştir.
Bütün bu hoşgörüye rağmen gayri müslimlerin ibadet özgürlüklerine kısmî kısıtlamaların getirildiği bazı konular da vardır. Bu kısıtlamalar çoğunlukla ibadet zamanında çıkarılan seslerle ilgiliydi ki bunların başında çan çalma yasağı gelmekteydi.

Çan çalmanın, Müslümanlar tarafından İslâm’ın üstünlüğüne bir saldırı olarak görüldüğü için yasaklandığı belirtilmektedir.
Bununla birlikte bu yasak, zimmilerin hiçbir şekilde çan çalamayacakları anlamına gelmiyordu. Mabetlerinin içinde, çevresindeki Müslümanları rahatsız etmeyecek bir ses tonuyla ve namaz vakitlerinin dışında çan çalabiliyorlardı. Ayrıca çan yerine tahta çalma geleneği de zaman zaman şikayet konusu oluyordu. Kayseri’deki Rumların çan yerine tahta çalmalarından dolayı çıkan seslerden rahatsız olan Müslümanlar şikayetçi olmuşlar, bunun üzerine Rumların tahta çalmaları yasaklanmıştı. Fakat daha sonra tahta çalmaları konusunda Rumlara izin verildiği görülmektedir.

Ayrıca beratlarda gayri müslimlerin âyinleri esnasında çıkan seslerin yüksekliğini istismar ederek zimmilere gereksiz şekilde müdahale edilmemesi de özellikle vurgulanmaktaydı.
EN İYİ YÖNETİM; HAKLILARIN GÜÇLÜ OLDUĞU YÖNETİMDİR!
Haklı-haksız ve güçlü-güçsüz bağlantısında elzem olan, haklıların güçlü olduğu bir yönetim modelidir. Aksi durumda ise; yani güçlünün haklı olduğu bir sistemde, yönetim modelinin adı her ne olursa olsun; o yönetimde adalet, liyakat ve merhamet mekanizmaları tefessüh etmiştir.
‘NASIL OLURSANIZ, ÖYLE YÖNETİLİRSİNİZ!’
Yüce Allah: ‘Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz.’ (Rad) diyor. Eğer bir toplum sahip olduğu yüksek manevi değerleri korursa Allah Teâlâ onları çöküşten korur. O halde yapılacak şey Müslüman toplumun kimliğini oluşturan manevi değerleri geliştirmek ve sağlamlaştırmaktır.
Acaba yöneticiler iyi ve dürüst olunca mı toplum sağlıklı ve iyi olur, yoksa millet iyi ve dürüst olunca mı yöneticiler adil ve ehliyetli olur? Bu sorunun cevabı yönetici millete göre, millet de yöneticilerine göre olur. Her ikisi de birbirini olumlu ve olumsuz yönde etkileyebilir.
İnsanlar her zaman layık oldukları yönetim tarzıyla yönetilirler, kendileri iyi olurlarsa yöneticileri de iyi olur, kötü olurlarsa yöneticiler de kötü olur. Zira yöneticiler halkın içinden çıkarlar ve onların bir parçasıdırlar.
Yüce Allah: ‘Davranışları sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer kısmına yönetici yaparız.’ (En’am) buyuruyor. Kötü toplumun yöneticisi kötü olur.
Ahirette cehenneme gönderilecek olan zalim ve kafir halk liderlerini, liderler de onları suçlayıp birbirlerini lanetleyeceklerdir. (bk. A’raf, 7/39; Şuara, 26/99; Ahzab, 33/67)
Beyhaki, Ka’b’ın şöyle dediğini nakleder: ‘Allah her dönemin hükümdarını milletin kalbine göre gönderir. Onları düzeltmek isterse, Salih birini; helak etmek isterse kötü birini hükümdar olarak gönderir.’ (İsra)
Halkın kötü yöneticileri iş başına getirmeleri Allah’ın onlara gazab etmekte olduğunun, iyi yöneticileri iş başına getirmeleri ise onlardan razı olduğunun işaretidir.
Müslüman’ın görevi toplumları ayakta tutan değerleri, özellikle ahlak kurallarını ve Allah korkusunu, hak ve hukuka saygıyı tabana yaymaktır. Toplumu düzlüğe çıkarmanın yolu budur. Düzelen bir toplumda ister istemez, yöneticiler de düzelecektir.

Toplumdaki kötülüklerin, haksızlıkların ve yolsuzlukların sorumlusu olarak sadece yöneticileri ve aydınları görmek yanlıştır. Kötü gidişattan herkes sorumludur. Zira bunda genel olarak herkesin az ya da çok payı vardır. İyileşmenin ve düzelmenin şerefi de hem yönetenlere, hem de yönetilenlere aittir. Zira toplum yöneteni ve yönetileni ile bir bütündür.
Mü’min, toplum ve onun durumu konusunda iyimser olur. Geleceğin hayırlara vesile olacağını düşünür. Din bâkidir, diye inanır. Din düşmanları ne kadar çok, ne kadar zalim ve gaddar olurlarsa olsunlar zorbalıkla dini yok edemezler. Çünkü dinin sahibi ve koruyucusu Hak Teâlâ’dır. Mü’min en kötü şartlarda bile Allah’tan ümit kesmez, karamsarlığa düşmez.
SON SÖZ:

Netice itibariyle lâyık olduğumuz üzere yönetiliyoruz! Şu veya bu şekilde ülkeyi yönetenler gökten zembille inmiyor, yönetilenlerin yani bu toplumun içinden çıkıyor! Toplum olarak adalet, kanaat, dürüstlük ve merhamete layık bir kıvama erişemediğimiz müddetçe bizi yönetenlerden de bu vasıfları bekleyemeyiz! Yani idarecilerimizden Hz. Ömer(ra) adaletini bekliyorsak, öncelikle Hz. Ömer(ra) dönemindeki insanlar gibi olmamız gerekmektedir.

ZEYTİN GÖZLÜ BİR ÇİÇEK GÖLGESİ/Fazlı BAYRAM










ak saçlarının yanı sıra bir de cümbüş...
helvası ve yemenden kalma yası...
çivilerce bir platonik acının
tahtaya iz düşümleri

bana kalan dünyaların
son deliğinde zurnalarının
mızrap değmemiş bağlamalar
saçlarından salınır
kar beyaz yaprakların
orta yerinden kesilen bir beden
bana demeden sakın gitme
ne diyeceksen de ölümle burun burunayım
intihar kokuyor baktığım her şey

bana kalan dünyalardan avareyim
havralardan ve kiliselerden sonra
yine sana bakar şaşı gözlerim
harmanlara serdettim sularımın sırlarını
bana kalan dünyalarda işim yok

‘’gel otur yanıma benim sevdiğim
ayrılık mı olur harman zamanı’’

ıslanmamış rüzgarlar var sırtımda
kahrolsun etten kemikten putlar
bana kalan dünyaları sana sunmuştum
sana ne desem boş
acıma hissin olmasa belki
yalvaran gözlerle bakmayacağım artık
sövdükçe kınıyor seher yelleri tahsilimi
çağırsan da gelmem dağlarına
platonik bir merhamet kıssası bu çünkü
ne sabır var içinde
ne bir eğer; uçarı atlarının
ne de hurma diye sunulan cellatların
ecel sevdaları
sonra davullar
bavul dolusu davullar
çengilere bayram bu gün
“aptal aptal bakmayın oynayın hadi”

diyorum ki sana söyle bir şeyler
söyleme anasını sattığımı
söylemezsen söyleme
ben de söylemem artık
ne olacaksa söyleyince sanki.

kahrolsun etten kemikten putlar
reddolsun bana kalan dünyalar
imreniyorum intihar edenlere

       

KELAMSIZ KELAMLA SÜKÛTA VARDIM/ Şeyhşamil EJDERHA












Susardım, sessizliğimi içime atardım
Tartardım konuştukça, yine de batardım
Bilmem düşünsem ne cümleler kurardım?
Hangi şiirde, hangi hayale dalardım?

Ben bir devdim!
Her şeye yetecek gücü sevdim.
Sevdim;
Güneşi, ayı, yıldızı sevdim.
Ben kendimi yıldız bildim
Lakin hep yerdeydim
Yerildim, yenildim, kendimi bildim

Büküldüm yerlere kadar, eğildim
Eğildikçe yükseldim, yükseldikçe eğildim
Ben, beni, O'nunla bildim
Kelamdan sükûta açıldım
İnsandım yolumu şaşırdım.

Batıydım; imkân olsa Ay'ı satardım
Katardım bin bir zulme, zulüm katardım
Doğuydum; zulmü gül sanırdım
Güle, dikene, bülbüle yanardım
Cana, canana, tatlı söze kanardım
Ben insandım, mahlûkattan yanaydım
Kelamsız kelamla sukuta vardım.

                                                    


EY CAN/ İsmail SAĞIR













Ey can!
Sana sır olan,  bana ufuk değil ise
Elinin yettiği yer, bana doruk değil ise
Daha olmamışım… Dokun yanayım.

Ey can!
Tuttuğum ateş sana sönük ise
Onardığım sur sana dökük ise
Daha olmamışım… Dokun yanayım.

Ey can!
Benim aydınlık sandığım sana zifiri ise
Öldürdüğüm sesler sana dipdiri ise
Daha olmamışım... Dokun yanayım.


TÜTÜN KAĞIDI KABUĞU ŞİİRLERİ XI/Fazlı BAYRAM

          


         /gittin sanmıştım/





ah fantin
ah yüreğimin yangını
bir nar çiçeği vermeliyim belki de sana
parmaklarımın arasından bu kaçıncı kaçışın
gözümle görsem inanmazdım bu kadar geldiğini

kırlangıçlar senin ağzından bir şiir akıttı içime
duymuyorum sanma fantin

gözlerine bakınca kalbinde yanar oldum bu sıra
delirmeye de hazırım
hırsızın çaldığı saat günde iki dakka kaytarıyordu
şimdi kaçı gösterir bilmem
bir türkü sür bu yaraya
mahşere kadar kanasın

"BİTKİLERLE SOHBET-Durdu Güneş" / Bekir BÜYÜKKURT

Dünya hayatının cümle insanlık için gurbet olması Hakk’tan ayrılmayanları hüzne gark etmektedir. İşte bu hal, gurbette olmanın farkında olan Müslümana, asl’dan habersiz olmanın işareti olan gülmeyi ‘gaflette olma’ hali olarak ifade ettiği için, hiçbir zaman yakıştırılmamıştır. Bununla birlikte vakarı muhafaza ederek gülmek insanda var olan bir haldir. Yani gülme hali büsbütün yasaklanmamıştır.

Medeniyetimizde haddi aşmamak, alaya sebebiyet vermemek, karşıdakini hafife alıp küçük görmemek ve uydurma şeylere mahal vermemek kaydıyla mizaha ve şakaya izin verilmiştir.
Ali Yurtgezen Hocam ‘mizah’ mefhumunun genel itibariyle amacını ve hangi ölçülerle yapılması gerektiğini şu şekilde ifade buyurmuşlardır: ‘Ölçülerimize uygun mizahın sadece ve özellikle “güldürmek” gibi bir hedefi de yoktur. Her şeyde olduğu gibi bunda da ulvî bir fayda gözetilmelidir. Gergin bir ortamı yumuşatmak, muhatabı rahatlatmak, mesajı bir nükteyle daha tesirli vermek, söylenmesi gereken ama söylenmesinden çekinilen bir hakikati şakaya vurarak ifade etmek, zulme karşı bir direnişi canlı tutmak asıl gayedir.’

Ve devamında ise nasıl bir mizah olması gerektiği ile alakalı şöyle buyurmuşlardır: ‘Büyüklerimiz bu inceliği, bu hassas ölçüyü anlatmak üzere bizim gibi laf kalabalığına tevessül etmemiş; mizah, şaka, espri, nükte yerine “latife” diyerek meseleyi tek kelime ile çözmüştür. Arkasından da belki bu kavram kargaşası içinde latifenin de ölçüsünü kaçırabiliriz endişesiyle şu hükmü koymuşlardır: Latife latif gerek. Yani yaptığımız şaka, mizah, espri, ince ve derinlikli olmalı. Bir güzelliği ve hoşluğu yansıtmalı. Bayağılığın, kabalığın, hayâsızlığın, müstehcenliğin yakınından bile geçmemeli. Muhatabı kırıp incitmemeli, bilakis bir “lütuf” taşımalı ona. Ve mutlaka gönülden kopup gelmeli.’

Mizah genel itibariyle meşrep ve maharet meselesidir. Durdu Güneş; hikmet ve nükte yüklü, incelikli ve derinlikli ‘Bitkilerle Sohbet’ adlı eserinde nebatatı konuşturmuş, mizah ile alakalı ne kadar mahir olduğunu ve mizahın meşrebine uyumsuz olmadığını, medeniyetimizdeki mizah anlayışıyla örtüştüğünü eseriyle ortaya koymuştur.

Durdu Güneş, ‘Bitkilerle Sohbet’ adlı eserini yazma amacını eserinin önsözünde şöyle ifade etmiştir: ’Ben insanların bitkilere verdiği anlamlardan yola çıkarak onları konuşturmak ve düşünce dünyamıza küçük küçük pencereler açmak istiyorum. Böylelikle dünyamıza güzellik katan çiçekler, hayata huzur katan orman, soframızı süsleyen meyve ve sebzeler düşünce dünyamızda da konuşarak yeni roller alacaktır.’

Modern kentlerin betonarme yığınlarıyla yeşile savaş açması, her şeyin sahtesinin üretildiği bu dönemde, çiçeklerin dahi sahtesinin üretilmesi, insanlığın bitkilerle sohbetten mahrum kalmasına sebep olmaktadır. Hâlbuki bitkilerde de tabiattaki her şeyde olduğu gibi bir dil vardır ve yalnızca bu dili anlayabilenler o bitkilerle konuşabileceklerdir. Hakiki manada işitme melekesini kaybetmemiş olanlar bu varlıkların söylediklerini anlayacaklardır.

Yazar kitabın son sayfasında biz okurlar için de yer ayırmış ve bir bitkiyle de bizim sohbet etmemizi istemiştir. Acaba nebatatın dilini biliyor muyuz? Son sayfada bunu hepimiz kendimiz adına göreceğiz. Tabi konuşacak bir bitki bulabilirsek! 

BİR ÇUVAL TAŞ SIRTIMDA/ H. Ahmet ERALP

 
Bir çuval taş sırtımda, cehennemden birer kor hepsi.
Bir çuval taş sırtımda, cennetten birer gül hepsi.
Müjdem olmuş her biri, ağırlık değil hafifleten birer umutla.
Bir çuval taş sırtımda, korlaşıp yakmaya dursalar yanmaya yüzüm yok.
Bir çuval taş sırtımda, gül olup kokularını yaysalar dikene sözüm yok.

Bir çuval taş sırtımda, düğümünden kelepçelenmiş bileklerime; kaçsam benimle, koşsam benimle, kalsam benimle.
Bir çuval taş sırtımda, birer birer terk edip sonra çuvalımla kelepçelelenmiş yüreğime.

Bir çuval taş sırtımda, gezdirmedikleri diyar kalmadı beni; konaklatmadıkları tek bir han kalmadı, ne hanlarda lezzet var ne hancılarda.

Bir çuval taş sırtımda, hangi dostun kapısını çalsam bir taş daha ekleyip kapatıyorlar kapılarını yüzüme bile bakmadan.

Bir çuval taş sırtımda, Sahibimdedir bu kelepçenin anahtarı; açsa da bayram açmasa da . . .

TÜTÜN KAĞIDI KABUĞU ŞİİRLERİ-X/Fazlı BAYRAM












cehennemden de bahsetmek gerekir belki
bu feryatların yaprak uçlarında
kaval çalan çobanların
ıhlamurların ve çıbanların
alın yazısı bozması ipliklerinde
bir ülke düşerek gergeflere

ve köşe taşları
camdan torbalar
sarmaşıklar sonra acının renginde
sahi neydi acının rengi
                          /her neyse bağışıklık sistemi unutur bunu/

militarist bir sabır seccadeleyin
uzansa saatler
saatlerce sürse zürafanın tırnaklarında
sonra bir sabah
cehennemden de bahsetmeli belki
cennet fışkırsın saçlarından diye
dalgalı kumral saçlarından


SESSİZCE/Metin ACAR










Sessizce mi ölsek?
Evet, sessizce ölünmeli
Kargaşa çıkarmadan
Kimseler duymadan
Ve yoldan çıkmadan
Sessizce mi ölsek?

Kendimi kandırıyorum ustaca
Benden sonra dünya yaşamaz sanıyorum
Ben yoksam dünyayı koyarlar bir poşete
Sokaklara hiçbir renk konmaz
Çünkü insan bir kere solar, iki kere dirilir.

Sessizce ölmemiz gerek
Kuytu bir köşede Müslüman mahallesinde
Sonra sokaklar ölmeli ben ölünce
Nisan yağmurları da kendini alıp götürmeli
Ve topraklar işte o topraklar
Benim hamurumun yoğrulduğu
İstanbul da ölmeli...

Sessizce mi ölsek ne dersin?
Biz orta kuşak iklim çocuklarıyız
Bilmiyorum ne kadar sessiz ölünebilir
Ya da bir ölüm ne kadar sessiz geçebilir
Bizim kuşağımızdan...

Beline bağla şimdi kemerini
Şimdi sessizce uçmanın vaktidir
Kargaşa çıkarmadan
Kimseler duymadan
Yalnız bir türkü eşliğinde
Yaşamanın vaktidir şimdi...


AĞAÇ ALTI ŞİİRİ/İsmail SAĞIR













Bir ağaç altı şiiridir bu
Firezlerin, adı bilinmez çalıların, yassı taşların ortasında
Elimden kâğıdımı almaya çalışan rüzgâr var yanımda
Ama yine de estikçe rengârenk kokular hediye eder bana.

Şehirden köyüne dönmüş duygular var yanımda
Bir göl, karşımda… Kurumuş ama minik kuşları susuz bırakmayan
Ellerime izi çıkan ana toprağı, otları, taşları
Uzaktan seslenen bir çeşme, dertli; gözleri yaşlı.

Dönemem ben o şehirlere, hafakanlara
Özür borcum var burada sapan sıktığım kuşlara
Bir bisküvi, bir de su koy yine heybeme nineciğim
Kat  ala kızların, sarı kızların ardına; gideyim dağlara.

HAYAT BU BİLİRSİN.../Hilal EJDERHA












Çek bugün acıları kıyına
Otur, denizi al karşına
Bir taş fırlat bütün umutlara
Gemi yap hüzünlerini, sakla yarınlara

Sonra dersin
Hayat bu bilirsin
Gökyüzü kadar karanlık
Yanan ışıklar kadar sahte
Buğulu camdan seyreder durursun.

Bütün kapıları aç ardına kadar
Sesinin çıktığı kadar bağır
Ve ağla
Ağla ki masum görünsün en deli duyguların
Yıldız yıldız dök gözyaşlarını yüreğine

Uyan bütün bu rüyalardan
Bu gökyüzü
Bu deniz
Bilindiği gibi hayaller
Her zaman maviye boyanmıyor
Her şey olduğu gibi görünmüyor

Akıl erdiremediklerine 
Yor bir aklını
Sonra gir çıkmaz sokaklara
Anlarsın çaresizliği
İşte o zaman
Kaldırım taşlarının soğukluğunu duyarsın...



BEN BENDE DEĞİLİM/Mustafa SÖYLER













Sinemi çiğnedi
Yıktı viraneleri geçti
Ah viraneler viraneler
Her gecenin sabrında
Tesellin yetmiyor...

Kör düğüm bu
Aşılması zor
Başka derdine benzer mi bu?
Çok ağırım,
Çok karışık
Dolaşık beynim
Beynimden vurulmuş gibiyim
Her yaptığını yer yutar gibiyim?
Ben 'sen' desem
Çatar kaşlarını
Nağmeleri döksem nafile

Sana sesleniyorum
Bütün aşkın ilacını veren tabip
Güzel konuşan tabip
Gönlümde çoşan tabip
Kalbim! tabibini bil
Bir gün olursan aşık.



.

RENGARENK BİR ÖLÜM / M. Alper TAŞ


küçük bir suyun kenarından
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum
bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır
kırmızılara baktıkça

.

Şeyhşamil EJDERHA / H A Y A L

Köşe başındayım

Bilmiyorum menkıbemin hangi yaşındayım
Yükseliyor apartmanlar etrafımda
Her apartmanın her katında
Çıkılan her basamakla hayal oluyor oyun.

Bir çocuk…
Başını uzatıyor camdan; karanlık zindandan
Bakıyor sokağa: gülümsüyor, özgürlüğe kanatlanıyor yüreği
Hayalinde kıvrılan yollar, arkadaşlar, parklar…
Serap oluyor umutlar, sonra hayal.

Kalın bir ses dolduruyor sokağı:
“Dondurmam Kaymak”
Çocuk kayboluyor camdan
Ses azaldıkça uzaklaşıyor sokaktan
Çocuk tekrar camda; yanında annesi…
“Anne dondurma!”
Boşlukta kayboluyor çocuğun sesi
Başını uzatıyor boşluğa annesi
Ve annesinin sesi, yorgun gözleri, azar dolu sözleri.

Üzüldü çocuk
Bir köşeye büzüldü çocuk
Öfkesini içine attı
Yaşadığı her şey hayaldi
Fakat hayalin acısı içinde kaldı.

Hidayet BAĞCI KÖSE/ SİSLİ BİR VUSLAT


"BENden ve SENden ibaret"

Vuslata yakın bir andı...
ne sen ne de ben vardık o sisli yerde...
toz bulut olmuş bu kış mevsiminde...
bir bulut gibiydi mekân...

benim heybemde binlerce hayal varken,
neden senin yanında hayale dair kelimelerimin elleri üşümüş,
hiçbir şey düşünmüyorlar?

oysa senin varlığında vuslata eren ben,
o sisli yerde neden hiç oldu bilemiyorum...

senin heybende binlerce mutluluk vardı, yaşadıklarına dair;
çünkü sen kendinde beni yaşıyordun...

sisli bir mekandı...
hayalden gerçekten uzak bambaşka bir andı...
orda bir boşluk vardı ki ben o boşluğa bambaşka bir hâl ile düştüm...
sen kimdin ki bu hâle düşmeme sebeptin...

sisli bir yerdi...
bulutlar mı ayaklarımızın altında yoksa şehir mi? söyle hangisi gerçek bunların?
orda binlerce renk var...
gökkuşağı hükmünde dünyama bakıyor ve ben binlerce hayalimi gökkuşağına dilek ağacım diye bağlamışım...

sisli bir hâldi...
ne ben senden haberli ne de sen benden haberliydik...
bakıyorduk kendi dünyamızdan kendimize...
sen benim dünyamı sevemedin kim bilir?
belki de çözemedin bendeki varlığını...
bense kendi dünyamdan senli cümleler kuruyorum...
ne hayalden öte ne de gerçekten ziyade...

söyle! sence vuslat neydi?

bir RIZA-i İLAHİ uğruna sisli bir hâlin varlığında bir serçe misali çırpınmaktaydı... sisli bir hayal içinde...

benim sadece hayallerime hükmüm geçer, yaşadıklarımı zaten Rahman’ın rızasına bıraktım; zamana bırakır gibi...

içimde bir NAR var ki beni ağlattıkça kabuğumu çatlatıyor ve de SEN hayal de olsa BENİM dediğin kendine eşlik ediyorsun...

vuslata saniyeler kala...

"BENden ve SENden ibaret"
***