GAZZE ŞİİRİ / Ufuk TÜRK













Gözlerime nehirler yapan Gazze
Bir kuşluk vakti ruhumun derinliklerinden duydum adını
Sabah gün ağarmadan yola çıkanlar gibi
Azığıma katık ettim adını

Bir çocuk ölür şimdi Gazze’de
İçimin duvarları yıkılır birden
Ezer geçer bir tank ayaklarımı

Gazze, gözyaşlarıyla kurtulan gemi
Nuh’un gemisi.
Gazze, iyi insanların şehri
İstanbul’un, Bağdat’ın, Bosna’nın kardeşi…

Gözlerim doluyor, evime beton yığınları
Gazze toz bulutu bombalardan
Oturur yüreğime cam kırıkları
Tehlikelidir dünyada Gazze çocukları.
Ellerde taş, ağzına kadar dolu cesaret

Onlar insanlığın direniş temsilcileri.

İNCİ TANELERİ/Adem YAĞMUR



Ay ve yıldızlar birbirine muhalefet etmeksizin meskûn bir mekânda henüz yerlerini almışken; koyu eflatun rengini giyinmiş semanın altında kaldırımları arşınlıyordum. Karanlıklar, gökyüzüne yeni sayfalarını henüz çekiyordu. Yeryüzü, sessiz sade ve telaştan arınmış bir halin huzurunu taşıyordu.

Gece yolcuları, semadaki taştan kandilleri görmeksizin hep önlerine bakarmış. Bu asude zaman dilimleri, zifiri karanlık olmayı isterler miydi acaba? Gecelerin sessizliği aslında muvakkattir. Gündüzler daha bir aydınlık olmalı; gecenin karanlık sayfaları, her daim gündüzlere açılıyor hem de bu sayfalar çok sesli okunuyor. Gecenin bundan haberi olsa, kendini bu kadar karartmazdı herhalde.

İnsan, yola koyuluncaya kadar yolculuğunun varacağı noktayı da hesap edebilmeli. Bu gece çok hesap yapmamıştım. Daha önceleri de olduğu gibi dalgalı denizde küçücük bir sandal misali savrula savrula yol alıyordum. Düşüncelerimi toparlamaya çalışırken, yolları karıştırmaya başlamıştım.

Ellerimde, inci taneleri düşüncelerim vardı. Onların ışıltılarıyla adımlıyordum dehliz gibi yolları. İnsan düşünceleriyle yol alıyordu galiba. Ayağıma pranga olmayan düşüncelerim bir de umutlarım. İnsan, yüklendiği umutlarla yaşarken, umduğunu bulamayınca, bir o kıyıya vuruyor bir bu kıyıya… Kendini deryalara salamayınca ömür törpüsü oluyor o kıyılar.

Yürümeli hayata, hem de beklentisiz bir şekilde, geçtiği yollara bir şeyler bırakarak yürümeli. Ardından kimsecikler gelmese dahi, ayak izlerinin seni takip ettiğini bilerek ve hayıflanmadan yürümeli… İnsan öncelikle kendisine yetmeli ve sonrasında gökyüzünde bir yıldız misali, her karanlıkta aydınlatabilmeli. Şu beli bükülmüş zaman içerisinde, kayan bir yıldız, bilmeli ki; artık güneşin, kendisi için bir anlam ifade etmediğini, önce kendisi olmayı bilmeliydi.

Ne kadar yol aldığımı fark etmeden yürüyordum, mezarlığın derinleşen koyu karanlık yollarında. Yolların sağı solu; çatısız, daracık, iki sütunlu haneler ve sessiz sakinlerinden ibaretti. İnsan silueti taşları niçin bu kadar büyük yaparlar, gece geçenler korksunlar diye mi? Bu düşünceyi dillendiren, ellerimdeki incilerden  sadece bir tanesiydi. Açılan  bu perdeyle birlikte diğerleri de eşlik etmeye başladılar; Eğer aydınlık olsaydı bu gül bahçeleri, korkmazlardı bahçıvanları. Soğuk mermer taşlarından yapılan bu kafesler, üşütmüyorlar mıydı içindekileri? Hayır! Diyordu bir diğeri; zira üşütmezdi mezarlar içindeki misafirleri. Evet evet misafirdi onlar; hem de büyük bir padişahın misafirleri, şimdilik kısa bir müddet sadece bekleme salonunda bekliyorlardı, hiç üşütür müydü padişahımız onları. Bir diğeri, daha öbürü derken hepsi konuşuyordu; nice sevdalıları ve güneşin dahi kıskandığı nice gökyüzlü güzelleri, bu kara toprak mı saklıyordu? Kavuşamayanlar, yerin altındaki saklı kentlerde mi bir araya geliyorlardı?

Sanki bir cenaze törenine hazırlık yapar gibi provadaydım. Ellerim titremeye başlamıştı, nefes alıp vermelerim, daralan bir pergel gibi beni sıkıştırıyordu. Takatim ölgün bir renge bürünmeye başlamıştı ve derken hep birlikte kayıverdi inci taneleri ellerimden, birbirlerine çarparak, mezar  taşlarının aralarında dağılıverdiler. O anda suda boğulmaktan kurtulan biri gibiydim, rahatlamıştım. Ben mi elerimden atmak istemiştim, onlar mı  düşmek istemişlerdi yoksa bilmediğim bir neden miydi onları azade eden?

Özgürlüğü doyasıya yaşamak isteyen inci taneleri…

Etrafıma bakındığımda sadece bir kaç tanesi ışıldıyordu, diğerlerini göremiyordum. Saklanıyorlar mıydı, benimle göz göze gelmekten mi korkuyorlardı bilemiyordum yoksa onlar benim  düşüncelerim değil miydi?

Toprağı ve de sakladıklarını, incitmemek için usul usul basıyordum. Ellerim ise toprağın üzerinde, sanki nazenin bir ölüyü yıkıyor gibi geziniyordu. İnci tanelerini bulmalıydım. Kısa mesafelerle aralıyordum ayaklarımı zira şu an ayaklarımın altındaydı düşüncelerim. Bir tanesini buldum galiba, farkında olmadan ezmiştim bir diğerini şimdi parçalanmış haliyle ellerimdeydi. Birçoğu gibi o da artık etrafına ışık saçmıyordu. Diğerlerini de bu nedenle bulamamıştım.

Bütün bu olanlara mezar taşlarının düzensizliği sebepti. Onların dağınıklığı saklamıştı incileri ve beni buralara bağlayanda yine onların dağınıklığıydı. Onları kaybettiğim yerlere gelir gider arardım, zira inci taneleri ruhumu aydınlatan düşüncelerimdi. Hep bu yüzden geceleri geçerdim mezarlıkları.


GEÇTİM/Gün Sazak GÖKTÜRK













Geçtim ademiyetten, bir lahza nefes,
Bir siyahi kölelikte kaht-i rical yeter

Geçtim çölde Yesrib’ten, Medine’den,
Bir kurak iklimde Anadolu yeter.

Geçtim Bedir’den halef aslanlardan
Bir kapıda kıtmir yeter.

Geçtim üveyslerden, tahirlerden
Kıraata durmuş şehadetlerden,
Bir garip derviş yeter

Geçtim bağrımdaki hicran okundan,
Sırtımdaki kardeş hançerinden,
Bir yalan gülümseme yeter.

Geçtim tahtı revandan
Bir katre ölüm yeter...
Hande-i camda bir renk kızıl yeter...

SÜRGÜN MÜ HÜZÜNDE HÜZÜN MÜ SÜRGÜNDE?/Burak KARLANGIÇ









Sevmek
Emaneti bilip korumak
Çevresi ateşe verilen akrebin ızdırabı
Hanedandan sürülmüş şehzade misali
Hangi kalpte taht kurulur tekrar
Amansızca geçen zamanın içinde

Güller açar, kelebekler uçar, kuşlar öter
Çürüyen sadece beden ve batıl
Hiç düşündün mü daldan kopan yaprak
Cemiyetinden ayrılınca ne yapar
Artık kimden alır gıdasını
Sararıp solup gidecek

Toprakla bütünleşeceğiz bir gün
Söylesene
Senden dünyaya kalan ne?
Üç beş çaput parçası mı?
Ne bu kazanma hırsı
Gerçi onlarda toprak olacak ya
Bunun farkında olan birkaç deli

Sahi deli miyiz biz dost
Birlikte çay ve sigara içecek dost edinmemişsen
Niye yaşarsın biçare insan
Sahi
Gönül dostu görmeden

Göz başka bir şey görür mü? 

TÜRKMEN KALESİNE BAYRAĞIM GELMİŞ‏/Mustafa SÖYLER













Yolum uzun, yüküm ağır
Biri der; sevdan, yükünden de ağır!
Vazgeçme, şimdi ilerle ağır ağır!
Türkmen kalesine bayrağım gelmiş

Kaç yıl, kaç bucak var hedefe?
Dağ, taş, ova bir bilse gittiğim hedefe!
Serhat boylarından, Türk illerinden
Türkmen kalesine bayrağım gelmiş

Bozkurtlar insin ovaya;
Şeref versin Türkün bayramına
Düğünümüz olsun, neşe yanında
Türkmen kalesine bayrağım gelmiş

Alparslan’ın atını sevmişim
Yoluma İmanımı ve yüreğimi adamışım!
Ömrümü vatanıma, milletime adamışım
Türkmen kalesine bayrağım gelmiş

Biri der; yolun sonu geldi
Er yiğitler, koca yiğitler geldi
Ve biri yine dedi ki;
Türkmen kalesine bayrağım gelmiş


HIZIR VE EHLİYET/Şeyhşamil EJDERHA








''Hikmeti gayet çok, amma rüya zor
Kanım donuyor bakınca, esrarın rüyana denk bir müşamba
Korkmadan tırmanmak kelimelerin ortasına
Buyruklar karanlığa düştü, kül düştü il düştü gün ortasına
Şimdi şafak yalnız, bahara daha çok, ansızın uçacak kuşlar''

Son mısrayı söylerken gökyüzüne baktı ve tekrar etti sesini yükselterek: '' Şimdi şafak yalnız, bahara daha çok, ansızın uçacak kuşlar''
            
Gökyüzü bugün çok güzel görünüyordu. Dağların yükselişiyle birleşmiş, açık mavi rengiyle ağaçların yeşilliğine uyum sağlamıştı. Manzara gerçekten çok güzeldi.
            
''Evet Şimdi şafak yalnız bende yalnızım. Bahara istediği kadar vakit olsun yeter ki sen yanımda ol'' dedi. Karısına dönerek. Ve devam etti:
           
'' Alkışlar, yalvarışlar, bin içimlik su kırbamda
Hadi, kumanda et de göreyim dil, aya
Bin aya kadar bayram uzak, hedef şurada
Hurdam sevda yüklü, çirkin ne varsa kırık dökük 
Aşk, kırılgan bir Meryem, sırrı bir gerçek
Sevecek ne varsa bakir bir dolunay, çiçek daha uzak''
           
            
''Aşk, kırılgan bir Meryem..'' dediğinde karısı gülümsemişti. Bir kez daha artmıştı ona olan sevgisi.
            
Yüzünü tekrar ileriye döndürdü. Gözlerini kapattı, bir süre öyle durdu. Sonra açtı ileriye baktı, gördü, izledi... Sanki baktığı her şeyi hafızasına kaydetmek istiyordu. İlerideki iki kavak ağacını, aşağıda boylu bayunca uzanan Sır Barajını, dağların gökyüzüyle olan ahengini, güneşin içine girdiği bulutu, güneşi sanki beynine resmetmek istercesine baktı, her şeye... Sonra tekrar kapadı gözlerini karısına döndü, açtı. '' Hikmeti gayet çok,  amma rüya zor/ Kanım donuyor bakınca, esrarın rüyana denk bir müşamba ''

''Meryem '' dedi karısına. '' Rüyanın... Rüyaların hikmetleri gerçekten çok ama gel gör ki o rüyadaki esrara bakınca kanım donuyor. İşte o zaman, o rüya insana nasıl zor geliyor biliyor musun?''
            
Karısı yine gülümsedi ona ve elinden tuttu: '' Bilmem '' dedi. Başını kocasının omzuna yaslayarak... ''Anlatsana''

            
Kocası gözlerini barajın üzerine çevirdi. Sanki barajın üzerinde bir şey görmek istiyordu. Gözlerini bir noktada sabitledi. Sanki baktığı şey barajın üzerinde dalgalanan su değil de gözlerinin içinde akan geçmişiydi.
Ve anlatmaya başladı:
            
'' Bir gün köyde nenem gilin evine gitmiştim... Evde bir kardeşim Fazlıalp vardı. Annem, nenem ile birlikte eşki kesmeye gitmiş. Fazlı da evde televizyon izliyordu. Beni gördüğünde  '' Abi tam zamanın da geldin ben de çay demlemiştim. Artık birlikte içeriz '' dedi.
            
Ben de : '' Tamam '' dedim. '' Hele bir elimi yüzümü yıkayayım birlikte içeriz.''
Elimi yüzümü yıkadıktan sonra evin yan tarafında bulunan toprak dama vardım. Buraya nenem gil ayaz dam diyorlardı.
            
Nenem gilin evi köyün diğer evleri gibi iki katlı, altı ahır üstü evdi. Ayaz dam ise alt katta bir oda fazla bulunmasından kaynaklanıyordu. Nenem de burayı bir nevi balkon olarak kullanıyordu.
            
Ayaz dama vardığımda Fazlı çayımı doldurmuş beni bekliyordu. Sandalyeyi çektim masaya oturdum. Rüya hali işte tam masadan çayı alıp arkama yaslanacaktım ki bir kurşun kulağımın dibinden geçip masaya saplandı. Kurşunun geldiği tarafa çevirdim yüzümü o anda evin penceresinde lise arkadaşım Elif'in elinde tuttuğu silahın namlusunu bana çevirip ateş ettiğini gördüm hemen eğildim neyse ki yine kurşun masaya denk geldi, gerçi masaya değil de bana isabet etseydi kurşun bir şey olmazdı ya, sonuçta bir rüyaydı ama rüyanın hikmeti değişir miydi bilmem? Neyse, ben hemen kaçmaya başladım bir anda kendimi nenem gile giden yokuşun ucundaki köprüde buldum. Arkama bakmamla bir kurşunun, köprünün taşlarına saplanması bir oldu. Ben hemen köprüden aşağı atladım ve koşmaya başladım birden hava karardı, derenin içi bana yabancılaşmaya başladı. Elif ise hâlâ beni takip ediyordu elindeki tabancayla. Ben koştum, kaçtım, yoruldum bir anda Elif'in arkamda olmadığını fark ettim hemen ileride sarmaşıkların arasına saklandım. O anda Elif'i elinde silahla beni aradığını gördüm. Ve bir sarsıntıyla gözlerimi açtım. Gözlerimi açtığımda nenem gilin çardağında yatıyordum... ''

*  *  *
         
Gözlerini açtığında kendisini odasında buldu. Saat sekize on beş vardı. Okullar kapandığından beri ilk kez bu kadar erken kalktığını fark etti, gülümsedi. Pencereye gidip dışarı baktı. Karşı evin duvarındaki delikte kendilerine yuva yapmak isteyen serçelerin çabasını izledi, bir süre sonra gözlerini kapadı serçelerin söylediği türküyü, ana caddeden geçen bir arabanın sessini,  annesinin evin içindeki adım seslerini, kapı gıcırtılarını dinledi. Ufak tefek seslerin dışında şehirden, başka ses gelmiyordu kulağına. Bir an, yaz boyunca şehrin kendisiyle aynı anda uyuyup, uyandığını düşündü. Gözlerini açtığında aklına iki gün önce köyde gördüğü rüya geldi. Lise arkadaşının kendisini bir silahla kovalayışı ve kendisinin kaçışı... Rüyanın hikmetini çözmeye çalıştı. Ama olmadı.
''Hayırdır inşallah '' dedi.
           


HATA NEREDE ACABA?/ Mohamut Mohamed Sheikh Ali

Yıllardır aynı şeyi söyleyip duruyorlar. 1991’de Somali’de askeri iktidarın sona ermesi ile kargaşa başladı. Devlet hazinelerini ailece paylaştılar, grup grup, aşiret aşiret, cemaat cemaat, ükeyi param parçaya böldüler. Herkese haklı olan sensin dediler. Biz biliyoruz ki Somali bağımsızlığını 1960 yılında kazandı gibi görünse de fikir ve zihni olarak sömürgeciler devam ediyorlardı.
Nasıl mı?
Dünyada az ya da bu zamanda hiç bulmazken Somali gibi bir ülke, yanı şöyle diyelim aynı din, aynı mezhep ve aynı dil bir arada olan Somali halkı neden birbirleri ile anlaşamadıklarını anlamış değilim. Geçmişi gözden geçirirsek Somali’nin bu durumu i.ö dokuz bin yılarına kadar uzanıyor.
Eskiden beri Müslüman olan bir ülkedir Somali. Ashabi Resululahı (sav) ilk Habeşistan topraklarına hicrete giderken Somali’nin bazı bölgelerini de geçtiler,  geçerken de İslamı yaydılar; yanı biz Medine-i münevere o zaman ki adıyla Yesrip. İslam daha Yesrip’e ulaşmadan Somali Müslüman olmuştu. Ecdadımıza bakarsak gazi İmam Ahmet Gürey. O zamanki Somali’yi sömürmek isteyen Abbisinyalarla, Burtıgıslerle mücadele etmedi mi? Sayıd ve şairimiz Mohamed Abdulle Hasan onun ve derviş ordusuyla İngilizlerle mücadele etmediler mi? Çanakkale’de verilen bir savaşın, bir benzeri, Somali dervişleri İngilizlere karşı verildi. Şeyh Hasan Barsane bu ülke için canını feda etmedi mi? Birinci dünya savaşında Osmanlının yanında yer aldı Somali. Emperyaliste karşı verdiği çetin mücadeleden dolayı hiçbir zaman sömürge devleti olmadı. Afrika kıtasında batılı sömürgesi olmayan tek Müslüman ülke Somalidir. Bu duruşundan dolayı hala saldırılıyor ve bunu acısını hem geçmişte hem de bugün çok kötü şekilde çekiyor.
İngilizler 1920 yılında karadan, havadan ve denizden Somali’yi bombalamaya başladı. Müslümanlara, Osmanlı devletine ait ne kadar tarihi eser var ise yok edildi.  Bildiğimiz üzere Afrika’da sömürge altında kalan diğer ülkeler bağımsızlıklarına ulaşmaları için hep birlikte mücadele vermedik mi?  Bize Afrika aslanları diye adlandırmadılar mı? Hiç düşündünüz mü? Neden sömürgeciler diğer Afrika ülkelerini sadece İngiltere sömürge yaptı ya da sadece Fransa veya İtalya? Lakin Somali’ye geldiğimizde bir sömürgeci değil binlerce sömürgeciler Somali’yi sömürmeyi istediler, mesela güney Somali’de İtalya, kuzeyde İngiltere ve kıyı bölgeleri ise Fransızlar işgal etti. Bu da yetmezmiş gibi Portekizliler sömürmeye kalkışmadılar mı? Bunu sebebi nedir? Şöyle ifade edeyim: Eski Firavun memlukları Somali’ye geldiklerinde o kadar hediyeler verdik ki hata bu toprak tanrının toprakları kendi inançlarına göre ya da ecdadımızın toprakları demişlerdi? Öncelikle Somali anlamı “zu,malin” mal sahibi anlamına gelmiyor mu? Afrika boynuzu olarak adlandırılan Somali, kıtadaki en uzun sahil şeridine sahip… Arazisi genel olarak platolar, düzlükler, dağlar ve yaylalardan oluşur. Kadim dünyanın en önemli ticaret merkezlerinden olan Somali, günümüzde halen aynı özelliğini korumaktadır. Tarihi İpek Yolu'nun Afrika kolu Somali'den geçiyordu. Bu kadar sömürgecilere hep birlikte mücadele verdik, gördüğünüz üzere şimdiki Afrika ülkelerine bakarsak resmi dilerini ya Fransızca ya da İngilizce değil mi? Somali olarak kendi öz dilimizi kullanmıyor muyuz? Bu da emek vererek ulaşılan bir mücadeledir.
O zamanlar böyleydik de şimdi hata nerede?
“Bir kardeş insanin omuzu gibidir” diyen atasözümüz unuttuk mu?  El ele kol kola birlikle beraberlikle yan yana kardeşçe bu dinimiz için ülkemiz için aynı hedefe koşturan ecdadımızın emanetlerine neden sahip çıkmıyoruz?
Acaba hata nerede?
Birlikle dostça hareket etmemiz lazım. Allahu Teala bize şöyle buyuruyor: “kafirler birbirlerinin dostlardır! Böyle yapmasanız yeryüzünden fitne ve büyük fesad çıkar” (enfal süresi 73 ayet).
Bahsetmeme gerek duymuyorum ama bir örnekle yetinmek isterim. Bütün İslam âlemi hemen hemen gördüğümüz gibi Müslüman, Müslüman kardeşine öldürmesi,  her bir taraf “allahü ekber” diyip birbirlerini vuruyorlar. Nerede birliğimiz? Herkes dini adına belirli bir amaca ulaşmak istiyor. Burada Resullullahı, (sav) hadisini hatırlayalım “iki Müslüman savaşırlarsa ölen ve öldüren cehenemede” demedi mi?
Şimdi 1991-94 yılında neden 34 ülke Somali’ye saldırı düzenledi ona bakalım. BM ve ABD 34 ülke ile Somali’ye müdahalede bulundu. Çünkü Somali’nin yeniden İslamcıların eline geçmesin diye… Ayrıca ABD meşhur Hollywood her zamanki gibi Somali’ye de el attı ve “black howk down” filmini çekti. Böylece zihinler de yine Somali ile ilgili olarak bu filmin bıraktığı kırıntılar kaldı.
Ve son olarak kesinlikle onlardan örnek almamızı gerektiğini düşünüyorum, Somali’nin bağımsızlığına ulaşması için 1940’lı yıllarda gencecik 13 kişiden oluşan  (çoğu da okumu, tahsil görmüş değildi) Onlar o halleri ile çalışırken Allahın izniyle, onların takdiriyle, bugünlere geldik ve eminiz ki oların hedefi iktidara gelmek, iktidar nimetlerinden faydalanmak değildi başkaları gibi. Onların hedefi istiklali getirmekti. Önemli olan ülke için güzel bir şey yapmaktır, iktidara gelmek değildir. Tüm sevgili gençlere buradan sesleniyorum. Sözüm her ülkedeki Müslüman gençlere. Biz de onlar gibi olmalıyız, fedakârlık yaptılar biz de yapmalıyız. Bugün bize ne oldu?
Bir yerde bir hata var.
Acaba hata nerede?!
Son sözüm de İsmail GÖKTÜRK hocamın ifadesiyle son nokta koymak isterim:
 “biz medeniyet çocuklarıyız”
              Saygılarımla

              Buleer83@hotmail.com

KIRIK SİLAH/Fazlı BAYRAM


Leylaların bizi Mevla’ya ulaştırmadığı sürece bir anlam ifade etmeyeceğini bilmeyeniniz yok değil mi baylar? Mevla’ya ulaştıysanız eğer Leyla misyonunu tamamlamış olmalı değil mi? Mevla’ya ulaşamadıysanız ya Leyla’da sorun var ya da sizin mekanizmalarınızdan birinde bir tuhaflık… Bu halde Leyla lüzumsuz öyleyse; kendini mecnun sanmak ise kepazelik…

Eskiden evlenip de giden ağabeyler vardı. Tam onlara alışıyordu gönül yaramız ki birden bire zamanın elinde ağabeyler oluverdik. Giden ağabeylerden kimisi kendine işten Leylalar edindi. Kimi bu Leyla’nın Mecnun’u değildi zaten. Hatta yağmur altındaki tuz gibi eriyenler bile vardı para sevdasıyla, meslek kavgasıyla. Kalan ağabeylere,  gitmeyen ağabeylere sözüm hiç olmadı olamaz. Sanırım kalmak yürek işi. Kalanlardan olmaya gayret edişimin daimiyetini, daim istemeye gayret etmeye çalışanlardanım. (Bence de biraz çetrefilli bir tanım oldu. İddia sahiplerinin nasıl kepaze olduğunu görünce insanın temkinli konuşası geliyor.) Evet, evlenip de giden ağabeyler vardı. Leylalarını Mevla’sıyla karıştıran pejmürde ağabeyler. Şimdi biz ağabeyler olduk.

Cemiyetçilikten dilime tad değeli on beş yıl geride kaldı. Çayı Sigarayı Türküyü dostlarımdan sayalı on beş yıl. Tam da gidenlerden aldığımız yaralar kabuk tutuyordu ki evlenip de giden kardeşlerimiz olmuş yanı başımızda.

 – arkadaşına hangi menfaati gözeterek borç verdin. Onun sana borç vermesine bir gün ihtiyacın olur diye mi? Vermezsen onunla arkadaşlığınız biter endişesiyle mi? İlla bir menfaatin vardı değil mi? Yoksa o parayı borç olarak değil de geri almamak üzere verirdin değil mi? En azından verdiğin parayı geri alma menfaati gütmüşsündür.

Evlenip de hatta evlenmeden bile işi gücü yoluna koyup altı kuruyunca suya sabuna dokunmayan kardeşler yetişip kapıya dayanmışlar ağabey sandıklarımızın ardından. Sorsan dünya böyle diyecekler. Hasan ağabeyin, ceza evinde sigara ikram ederken garibanlara  ‘’hocam o sigaraları bana alıyor sanıyordum’’ dediğini duyuyorum. Kardeşler evlenerek ya da evlenmeyerek bir şekilde işi gücü yoluna koyup altı kuruyan kardeşler. Gitmeyin orası bataklık. Yol yakınken dönün. Asıl altınız kuruyunca iş görür hale geldiniz. Üzerinizdeki emanetleri sizden sonraya teslim edin. Aldığınız selamı, tebessümü, sevdayı, misliyle sonrakilere iade edin lan. Ardınızdan gelenlere geri istememek üzere para vermeden mi gideceksiniz.  Duvar dibindeki behlüle bir paket sigara almadan mı gideceksiniz. Hepsi size düşmez kazandıklarınızın. Siz onu kazanacak hale yalnız mı geldiniz ki yalnız yiyeceksiniz.

Derken kapı çalar. Anahtarsız kelepçesiyle “das kapital” girer içeriye. Kollarımızı mankurt gibi uzatırken,  yanlış Leyla’nın, adamı Mevla’ya götürmeyeceğini en baştan biliyor olmanın pişmanlığı, bir pençe gibi vurulur bağrımıza.

Parayı Leyla edinenler
Mesleğini Leyla edinenler
Makamını Leyla edinenler
Arabasını Leyla edinenler

“Titre ve kendine dön” cümlesini “Ağlayın ve Kitaba dönün” olarak değiştirip öyle bırakıyorum. Aman üstünüze alınmayasınız.


GECE VE İLAÇ/Gazi BALCI










Kalem oldu çaresiz,
Dile geldi yıldızlar.
Yürek kalmaz yâresiz.
Dert çalmasın hırsızlar
Geceye çöker duman ,
Sertten eser bir rüzgâr.
Ayrılığın pek yaman,
Bu dertte de bir giz var!

Tebessüm olsun silah,
Muhabbetler mitralyöz!
Her mermide kopsun, ah!
Sana gelen birkaç söz…
Ayrılık dedikleri,
Yeni başlayan sürgün…
Yumruklayıp ilkleri,
“sona” koşarım her gün.

Ah! Bu zaman pek fena!
Dinlenmek nedir bilmez.
Günlerim dursun yana,
Dakika bile silmez.
Saka başı nerdedir?
Susuz kalmasın yürek…
Bil ki deli serdedir,
İçmeye iman gerek.

Ellerim yara bere,
Canın elbet yanacak!
Gözün koştuğu yere,
Akıl mutlak kanacak.
Karanlık bazen ilaç,
Zannedersin bir perde.
Giy ceketini ve kaç!
Şifa olsun tüm derde…
17.06.2014


CANLI TAVUK ANKETİ/Ferhat AĞCA

Seçim dönemlerinin başladığı ve adayların açıklandığı sırada dünya çapındaki anket şirketleri, anketörlerini salar Anadolu topraklarına. Bu anketörler yoldan geçen herkesi yolundan çevirir ve “bir dakikasını alabilir” daha sonra sonuçlar açıklanır, analizler yapılır ve televizyona çıkan birkaç amca bu sonuçları saatlerce değerlendirir.

Anketler sadece seçim anketlerinden ibaret değildir. “Türkiye’de doğal yaşam oranı” , “Ailelerdeki mutluluk oranı” , “Türkiye’deki dindarlık oranı” gibi gerekli gereksiz birçok anket yapılır. Bir sohbet ortamında, toprağa ve yeşilliğe hasret kalındığından bahsedilirken, lise öğretmeni olan Muzaffer hocam sınıfında yaptığı küçük bir anketten bahsetti. Bu ankette bir soru var ve el kaldırılarak cevap veriliyor. Fakat hocamın sorduğu soru o kadar derin ki bütün anket sistemlerini, anketörleri ve anket şirketlerini çöpe atacak cinsten.. .

Soru aynen şöyle: “Canlı tavuk gören kaç kişi var? Söylesin bakalım!”

Bu soru; tavuğun sabah yumurtasını, öğlen dönerini, akşam ise haşlamasına yiyen içi dışı tavuk olmuş bir nesle tam da sorulacak soru. Bu anketin sonucu ise “Türkiye’deki doğal yaşam oranı”nı belirtecektir. (ki bu soruya parmak kaldırmayanların sayısı sınıfın yarısına yakınmış.)

Anketörler bu sorunun önemini düşünedursun, felsefe, matematik, orman ve ziraat fakülteleri bir bölüm altında bu soruyu incelemesi gerekirken, kentsel dönüşüm adı altında toplu konut projeleri yapan çevre ve şehircilik bakanlığı, bulvarların ve apartmanların arasına çocuk parkları sıkıştıran belediyeler bu soruyu duvarlarına yazması gerekiyor.

Anketörler, neden böyle bir kitleye böyle bir sorunun sorulduğunu analiz etmesi gerekirken, felsefecilerin bu sorudaki ironiyi incelemesi gerekiyor.

Bu sorudan hareketle; peyzaj mimarlarının diktikleri ağaçlarda neden sincap dolaşmadığını, diplerinde neden tavukların yayılmadığını kendilerine sorması gerekiyor.

Bakanlıkta çalışanlar, duvarlarına yazdıkları bu soruyu her okuduğunda; çocuk oyun alanları ve tavuk kümesi bulunan bahçeli evlerin neden kentsel dönüşmediğini düşünmesi gerekirken, belediye çalışanları şehir merkezlerinde neden doğal yaşam parklarının olmadığını düşünmesi gerekiyor.

Televizyon stüdyoları arasında koşan ve bir sürü masrafla yapılan yeni anketlerin nöbetini tutan yorumcular, hocamın sorusunu yorumlaması gerekiyor ama program öncesi, en yakın köye gidip bir tavuk kümesi görmeleri şartıyla…

Evet. Hocam böyledir, az konuşur ama öz konuşur.

Sahi, canlı tavuk gören kaç kişi var?

BEN YANARIM/ Şeyhşamil EJDERHA









Halim yamandır, vakit tamamdır
Kim ağlasa kim söylese ben yanarım
Bilinmez hangi dertte hangi derman vardır
Kim ölse kim kalsa ben yanarım

Söylerse dost doğru söylesin
Düşman elini gül eylesin
Aşık maşukunu böyle bilsin
Söylenen kötü sözden ben yanarım

Bir dağda bir adam varmış
Aşkı büyük gönlü yüce dağmış
Gücü az imanı fazlaymış
Aşılmayan engelden ben yanarım

Aslan güçlü ceylan hızlıdır
Sevenin gönlü çok nazlıdır
Bülbülün ömrü gül kadardır
Diken varsa yoksa ben yanarım

Söyle yar sen nerdesin
Seni görmeyen göz neylesin
Sana bakan yollar meyletsin
Uzaktan yakından ben yanarım

Mevlam ne dediyse dinledim
Aşk yoluna fidanlar ektim
Ne ettiysem kendime ettim
Kimi bilir kimi bilmez ben yanarım



BİR ŞEHİR AKIYOR GAZZE'YE/Mehmet MORTAŞ










şehirlerin ruhunu tehcir için gönderdiler
dünyanın kalbine karanlık habisleri ile geldiler
samirinin nefesinden sanrılarla talan için beklediler

yüzlerinde dipsiz kuyudan yapılmış napalm sivilceleri
nasılda belli ediyor bin yıllık sinsiliği

fosforlu bombalar ateşten boyalı
gözlerindeki kinden bataklıklar barut kokarken
dünyanın fani hırsından yapılmış tanklarla
talmutta bahsedilen zulüm için geldiler
alkışlarla attıkları her bombayı yüreğimize
ateşini körüklüyorlardı arzın zebaniler
calut simalı insanların
kangrene dönüşmüş kavminden
kendi cehennemleri ile geldiler
öldürürken kahrolası dili gibi mermilerle
bebeleri
annelerin yüreğindeki gazzeyi talan ederek geldiler
mazlumun arşa yükselen feryadı üzerinde
taştan ve betondan medeniyetleri ile yeryüzüne serildiler

onlar
dünyanın her yerinde lanetlenmiş kelimeleri ile

onlar
kalpleri taş  vicdanları talmutta yazılı nilden fırata kadar

yeryüzünde bozgunculuk yapmayın dendiğin zaman
hümanist çılgın putlar ile geldiler

yeryüzünün zulmedilen mazlum halkları
elbet beklemekteyiz
o günü
o saati
ecel rüzgarları ansızın zalimleri
dizlerinin üzerine çökerttiği zaman
sükutun gözlerindeki kıvılcım
ebabil kuşları gibi geldiği zaman
silahların gölgesinden yapılmış tanrılar
musanın asası ile kahredildiği zaman
gazze de ölüm mazlumun ahı ile tartıldığı zaman
işte
ey yeryüzünün acı çeken halkları
anla artık
gazze senin hikayen

kopan bir yaprak gibi düşüyoruz gazzeye
avuçlarımda yanıyor çocukların yanmış yüzü
hangi sözcükleri kullansam merhem olmuyor yarama
kendimi sarıyorum cennetten kundaklara

bir şehit
işaret parmakları ile karşı koy arken tanklara
vurur şakaklarıma kurşun gibi gözyaşı
altımdan çekilir şehirler tarih olur filistinde
vicdanlarımız dolaşır çölleşmiş yüreğimizde
sokakların ölüm kusan saatinde
parçalanmış bir hayat sanma ki kolları bacakları
bize acıyorlar görmüyor musun konforlu mekanlarımıza
bir bir düşüyor mermiye el sallarken bebekler annelerine
cennet kundakları ile sarılıyor dünyadaki amelleri

ey lanetlenmiş zihniyetin modern temayülü
mazlumların üzerinde kurduğun kan ve gözyaşından
ah ederek rablerine yalvaran bitap yüreklerin feryadı
tek başına kalsa da taş atan çocuk
gök  deniz ve toprak şahit olacak
soğuk  merhametsiz ve kanser gibi yayılan zulmün
zamanda kara lekeler olarak
vaat edilmiş  vakte kadar
bumerang gibi seni vuracak

ayaklarımın altından bir şehir kayıyor gazzeye
her damlasında okyanuslar barındıran gözyaşlarımız akıyor
benim memleketimin sararmış başaklar gibi
yanık insanları
korkudan titreyen çocuğun kuş yüreğinde
nazlı gökkuşağı gibi zamansız bir kelimeye
gözyaşları süzülür acının en matemli yerinde
bir bulut geçer rahmet rüzgarından yapılmış helva ile
kalbinde çağıldayan ırmaklar
kelimenin hak için sancak açmış neferi gibi
yeryüzünün zulmedilmiş halkları adına
boynu bükülmüş yetimler adına
zalimlere göğüs geren yiğitler adına
yüreklerinde ağıtlar anadolu diyarından
analar bacılar
güneşte kavruk kavruk yanmış oğullar
maraş akıyor gazzeye
istanbuldan kudüse diyarbakıra
anadolu doğuyor Filistin de gögermiş sabah kızıllığına
akıyor halk edilmiş halk
kanıyla cenneti alanların diyarına


BİR TUTAM SAÇ AĞACI/Metin ACAR‏










biliyorum
var orada bir şey
sen oradan geçer misin
baktığım yerden

saçların birbirine karışmış
bu adam bana benziyor
taşların önüne oturmuş
fakat devlet taşralı bu adam diyor
bu adam gökyüzüne bakıyor
eminim bundan ben
mesafeleri takmıyordur
kampanyalara da inanmıyordur
hele meclis TV'den hiç haberi yoktur
bir tutam saç kadar işte
bir ince dal kadar

biliyorum sevdiğim
bazı çocuklar isimsiz doğar
bazı çocuklar doğmadan isimli

mecburi bir çember şuram
ismi konulmamış bir ağaç gibiyim
sahi ya,
ismi konulmamış bir ağaç nedir ki
bir tutam saç ağacı olabilir
bir tutam saç ağacı
şuram,
buram buram tütüyor buram
kölelikten azat edilmiş Müslüman
kadar sevinçliyim
modaya ayak uydurmaya çalışan
geleneksel bir terzi kadar parça parça

biliyorum,
çocuklar kilit vurmaz gözlerine
biliyorum ki
susmak inceden ayara çekmektir
fiyakalı bir hayatı ucuza satmaktır
kuşların uçmadığı bir ağacı düşün sevdiğim
bir tutam saç ağacını
biliyorum,
toplumsal mesaj bana göre değil
bayram çocuklarına
toplu kısa mesajlar yazmak
bir tutam saç ağacından
dünyayı değiştirmek saçmalamaktır
farkındayım gözlerime kepenk kapattığımın


ÇAĞRILAR GÖKLERDE YANKILANIR/Hasan EJDERHA



“Bomba attılar, evimizi yıktılar;
babam öldü,
yüzü kanadı annemin,
biz ağladık.”



Duman duman yükselen gözyaşları
Emziremez gökleri ve yeri
Yağmur düştü düşeli
Değeri muşambada teşekkül etmiş insan
Hangi lisan üzre sınandı?
Ve hangi çağrıya gelmemişliğiyle yandı?
Kapandı annelerinin eteklerine çocuklar
Bir zelzeledir sarsar dünyayı aniden
Yeniden önceki günden kalan bir çığlık
Ilık bir sıvı şakaktan aşağı
Nedir olanlar, neden olanlar
Çocuklar anlamadı
Zaten anlayamasınlardı
Sorular, sorular… Ateşten sorular
Soruları doğradı uçakların kanatları.

Ölmekle sınandı müslüman
Dünya kan, kan olan yerde müslüman
Bir çağrıya durmuş ki âdem
Ya her şey yeni başlamış, ya da son dem
Kendi ateşiyle yandı müslüman
Hangi sır aşikâr, hangi gelecekte güman?

Bir daha akşam oldu; yine aştı gün dağların ardından
Kahrından haritalara yaslanan adamlardan
Ve dağlardan, haykırmalar devşiren
Binlerce nine daha ağıtlarla doldurdu yüreğini
Yelkeni denizlere sığmayan yiğitlerin dümeni
Şaşırdı şimdi menzilini, pergellerin iğneleri gibi
Denizin dibi; ana gibi, yar gibi gördü olanları
Dağları ve ovaları suvaracak ne bereketler devşireceklerdi oysa
Doysa da doymasa da yetim, umuru değil dünyanın
Rüyanın tersine bir yorum gerekiyorsa
Dervişler yolda ve tamam zikir
Birikir yetimlerin açlığından neşet ağıtlar
Yetimlerini doyurmak için topladığı kâğıtlar
Savrulur göklere ve yere ve denizlere
Toprak kabarır, denizler utanır ve gök ağlar
Ve yankılanır göklerde çağrılar.

Cümle tirenler, cümleten kalktılar yine istasyonlardan
Hüzün satmak için gelen adamlar ve kadınlar
Neden bizim gurbetin kapısına dadandılar
Yola çıkan yolcular hüzün tacirlerine aldırmadılar
Acılarını kuşanıp silahlandılar çığlıkların inadına
Bomba seslerinden sağır olan ihtiyarlardan yana
Sessizlikler sınadı, sessiz müslümanları ve cümle insanları
Varları ve yokları ile ölümler sunuldu zalimlerce
Zalimce naralar yükseldi uçakların arkasından
Binlerce yiğit binlerce kere haykırdı göğe, yiğitçe, erce
Çocukların korkmasından, annelerin yasından
Daha acı izler çıkmayacaktı şimdi haritalardan.

Nergisler satılık hastane avlusunda, yağmur olmasa ne ki!
Haki bir elbise uymaz yatağa, çağırsan da uzak annen
Dinleyene söylev, uzatmalı delisi kürsüde dünyanın
Nabız tükenince hastanın, Birleşmiş Milletler uyanmaz
Duymaz nadan senin çığlığını; çağrına çare uzak
Tuzak kurmuş bekleyene inat, Anadolu umut
Yürüdü yürüyecek ordular, artık verilmiştir kut
Geldi gelecek rahmet, bulutlar yağmur getirecek ekinlere
Yetimlere yakın şimdi büyükbaba, kaç baba kaldı Yemen’de?
Çanakkale’de, Sarıkamış’ta ve bereketi kesilmiş döven üstünde

Namusu İsrail'in namusu kadar işte dünyanın beş ahlaksızı
Sızı bizim, haydutluk-soysuzluk sizin
Hangi denizin korsanı olursanız olun
Ölüm yencek sizi, şehadetimizi muştulayınca melekler
Yol bize yasak, yok ki kırbamda su
Kapladı şimdi cümle azalarımızı hasretin buğusu…
Öyleyse alnımızın hizasınca gider yolun doğrusu
Şahadete dönüştü ölümle sınanma korkusu.



SİYAHI AYDINLIK KAN DAMLASI/Fazlı BAYRAM










yeni çıkmış gün doğumundan
ya da yeni girmiş hiçbir günün doğmadığı karanlığa
yani dut ağacına ıhlamur asar gibi
seni sökemiyorsam duvarlarından mağaramın
seninle yaşamayı öğrenmeliyim demek oluyor bu

sisli havalardan ezberledim
bin yıldır yansımış nefesin
avazımın kör dövüşüne
pecmurde bir kara cevher
Saraybosna bülbüllerine şerh etmiş
alın yazmalarımı
bir el bombası sıkıştırılmış gibi avuçlarıma
bir isyanı bastırır gibi kolluk kabadayıları

***
‘’Şeker almaya geldim
Yari görmeye geldim ‘’
***

yılgın bir aforizmadan sonra
türküden ziyade şekeri de bilirim
şekerden ziyade gül  cemali de
bildiğim bu kadar
Somalı bir yetimim huzurunda
babamın yüzünde nurların en siyahı
Somalili bir yetimim huzurunda
babamın yüzünde nurların en siyahı
Gazzeli bir yetimim huzurunda
babamın yüzünde nurların en siyahı



.

RENGARENK BİR ÖLÜM / M. Alper TAŞ


küçük bir suyun kenarından
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum
bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır
kırmızılara baktıkça

.

Şeyhşamil EJDERHA / H A Y A L

Köşe başındayım

Bilmiyorum menkıbemin hangi yaşındayım
Yükseliyor apartmanlar etrafımda
Her apartmanın her katında
Çıkılan her basamakla hayal oluyor oyun.

Bir çocuk…
Başını uzatıyor camdan; karanlık zindandan
Bakıyor sokağa: gülümsüyor, özgürlüğe kanatlanıyor yüreği
Hayalinde kıvrılan yollar, arkadaşlar, parklar…
Serap oluyor umutlar, sonra hayal.

Kalın bir ses dolduruyor sokağı:
“Dondurmam Kaymak”
Çocuk kayboluyor camdan
Ses azaldıkça uzaklaşıyor sokaktan
Çocuk tekrar camda; yanında annesi…
“Anne dondurma!”
Boşlukta kayboluyor çocuğun sesi
Başını uzatıyor boşluğa annesi
Ve annesinin sesi, yorgun gözleri, azar dolu sözleri.

Üzüldü çocuk
Bir köşeye büzüldü çocuk
Öfkesini içine attı
Yaşadığı her şey hayaldi
Fakat hayalin acısı içinde kaldı.

Hidayet BAĞCI KÖSE/ SİSLİ BİR VUSLAT


"BENden ve SENden ibaret"

Vuslata yakın bir andı...
ne sen ne de ben vardık o sisli yerde...
toz bulut olmuş bu kış mevsiminde...
bir bulut gibiydi mekân...

benim heybemde binlerce hayal varken,
neden senin yanında hayale dair kelimelerimin elleri üşümüş,
hiçbir şey düşünmüyorlar?

oysa senin varlığında vuslata eren ben,
o sisli yerde neden hiç oldu bilemiyorum...

senin heybende binlerce mutluluk vardı, yaşadıklarına dair;
çünkü sen kendinde beni yaşıyordun...

sisli bir mekandı...
hayalden gerçekten uzak bambaşka bir andı...
orda bir boşluk vardı ki ben o boşluğa bambaşka bir hâl ile düştüm...
sen kimdin ki bu hâle düşmeme sebeptin...

sisli bir yerdi...
bulutlar mı ayaklarımızın altında yoksa şehir mi? söyle hangisi gerçek bunların?
orda binlerce renk var...
gökkuşağı hükmünde dünyama bakıyor ve ben binlerce hayalimi gökkuşağına dilek ağacım diye bağlamışım...

sisli bir hâldi...
ne ben senden haberli ne de sen benden haberliydik...
bakıyorduk kendi dünyamızdan kendimize...
sen benim dünyamı sevemedin kim bilir?
belki de çözemedin bendeki varlığını...
bense kendi dünyamdan senli cümleler kuruyorum...
ne hayalden öte ne de gerçekten ziyade...

söyle! sence vuslat neydi?

bir RIZA-i İLAHİ uğruna sisli bir hâlin varlığında bir serçe misali çırpınmaktaydı... sisli bir hayal içinde...

benim sadece hayallerime hükmüm geçer, yaşadıklarımı zaten Rahman’ın rızasına bıraktım; zamana bırakır gibi...

içimde bir NAR var ki beni ağlattıkça kabuğumu çatlatıyor ve de SEN hayal de olsa BENİM dediğin kendine eşlik ediyorsun...

vuslata saniyeler kala...

"BENden ve SENden ibaret"
***