ERKEN YAZILMIŞ AĞIT / Ferhat ALTUN


-Gazi-i nâmdar Şehid-i âlâ İsmail Enver Paşa'ya-






yalın kılıç

düşmanın üstüne bir bayram günü

bir bayram günü vurulup göğsünden

bayramı kendine hayran bırakırsın

hayran bırakırsın göğsündeki kuşları

bak ölüm nasıl kucaklıyor seni

yalın kılıç


AZAR AZAR OLDU / Samet YURTTAŞ

 

Kıraathane’ye girince gözlerim Mustafa amcanın masasını aradı.  Nihayet onu görebilmiştim. Gidip yanına oturdum. Her şey dün bıraktığım gibi. Mustafa amca aynı yerinde oturuyor. Önünde demli çay ve sigarası… Gözleri televizyonda ki türkü programında dalıp dalıp gidiyor. Arada bir of offff sesleri… Birazdan Samet abi, babasının hatrına değiştirmediği mersedesiyle geliyor. Cevizlikte yorulduğu her halinden belli oluyor. Sıcakta tarlada çalışırken yine tansiyonu yükselmiş olmalı.

    -Selamun Aleyküm

    -Aleyküm Selam

   -Tamer abi çay gönder bize.

    Hal hatır sorma faslından sonra konu her zamanki gibi ekonomiye gelmişti. Mazot, şeker, yağ, yiyecek kısacası zam gelen her şey masada enine boyuna tartışılıyordu. Samet abi, gittikçe sinirleniyor. Çaya zam yapmazsa daha çok zarar edeceğinden ve bu şekilde kıraathane’nin devam etmesinin imkansız olduğundan bahsediyordu. Bu hararetli konuşmanın ortasında Değirmen Yeni köyünün hocası geldi. O da boş bir sandalye alarak yanımıza oturdu. Hocayı daha önce yine görmüştüm ancak adını bilmiyordum. Bembeyaz ve toplu bir sakalı vardı. Sakalına bakım yaptığı ve önem verdiği her halinden belliydi.  Önceden de yaptığım gözlemler neticesinde çok konuşmayı sevmeyen bir yapısı vardı. İyi bir dinleyici olabileceğini düşünüyordum. Biz bu arada zamlardan ekonomiden dert yanmaya devam ediyorduk. Aradan beş dakika geçince hoca daha fazla kendini tutamayarak söze girdi:

    -“Ekonomi kötü de biz çok mu iyiyiz?”

    Herkes dondu kaldı. Gerekmedikçe konuşmayan hocadan bu sözü hiç kimse beklemiyordu.

    Hocanın dili çözülmüştü bir kere. Durmaya hiç niyeti yoktu devam etti:

 “-Şükürsüz yaşıyoruz kardeşim. Şükretmediğimiz gibi kazandıklarımızın da bereketi yok. Tuvalet suyu, bulaşık suyu, banyo suyu bütün hepsi aynı kanalda birleşip akıyor. Nasıl bereket beklersiniz bu durumda.”

    Bu sözler mızrak gibi saplanmıştı masada oturan herkese. Sahi hiç düşündük mü-hiç zannetmem- bunları. Neden kazandıklarımızın bereketi yok diye, hiç sorguladık mı? Hocanın söyledikleri benim boynumu eğmeme çoktan yetmişti. Tutunacak sarılacak bir şeyler aradım masada. Gözüm sigara paketimde takıldı. Evet, ben sigara içmedim on beş dakikadır.            Sakinleşmem lazım. Hemen sigaramı çıkararak yaktım. Bir nefes ciğerlerime çektikten sonra rahatladım. Beynimde şimşekler çakıyordu. Hocanın dediklerini neden daha önce düşünemedim. Evet ekonomi kötü, peki biz… Biz de en az ekonomi kadar kötüyüz. Herkes kendini içinde sorguladıktan sonra hoca devam etti:

   “- Önceden böyle miydi kardeşim, yokluk vardı. Paylaşmayı, merhameti, kardeşliği, saygıyı, edebi, şükrü bilirdik. Babamızın yanında ayağa kalkardık. Şimdiki gençler babasının yanında küfür köstek konuşuyor. Ah, Ahhhh… Eskiler olacaktı eskiler. Toplum olarak çok değiştik, bozulduk, yozlaştık… Kanımızı emdiler bizim ne saygı kaldı ne sevgi. Her olayın suçlusunu dışarda aramak yerine bazen kendimize bakmamız lazım. Ortada bir aksaklık, bir sıkıntı varsa önce kendimizi katarak başlayacağız işe.” Hocanın bu sözleri beni çok etkilemişti. Bilmediğim şeyler değildi ama bunu birisinin hatırlatması, tokat gibi yüzüme vurması gerekiyordu. Bunları düşünürken aklıma Arif Nihat Asya’nın “bize bir nazar oldu”  şiirinin şu mısraları geldi:

    “bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu

     Ne olduysa hep bize azar azar oldu”

  Böyle diyordu işte Bayrak şairimiz. Ne olduysa azar azar oldu. Afyon gibi uyuşturdular bizi. Yavaş yavaş kimliğimizi, benliğimizi, özümüzü unutturdular bize. Biz de hiç karşılık vermeden buna müsaade ettik. Hiç direnç göstermedik. Şimdi de bunun bedelini ödüyoruz. Suçluda biziz düzeltecek olan da …

 

*Tütün ve tütün ürünleri sağlığa zararlıdır.

TÜTÜN SERGENİ / Musa YILDIZ


Sabah öksürükten ciğerim dışarı fırlayacakmış gibi bir haldeyken aniden, balkonda saksıda kendiliğinden yetişen incir fidanına bakma arzusu belirdi içimde. Bir kız çocuğunun gamzelerinden su içen serçeleri yemlemek; bir de bedenime giydirilen ideoloji köyneğinden sıyrılarak kalkıp gökyüzüne bakmak geldi aklıma, tan yeri ağarırken.

Veremden bir hastane köşesinde yatan bir genci bir tutam çiçek alarak, geçmiş olsuna gitmek geldi aklıma. Ne yalan söyleyeyim bir cami şadırvanında oturup, çeşmeden akan suya elimi uzatıp saatlerce tutmak geldi aklıma.

Hastabakıcı rezil rüsva etti beni, sormaz olaydım hastanın adını söyledim, hangi odada yattığını sordum. Meğer hastanın refakatçisi ile ağız dalaşı etmiş, hastanın odasından çıkmış koridordan yürürken benimle karşılaşmış. Ağız dalaşından benim haberim olmadı. Olmasına da imkân ve ihtimal yoktu zaten. Etraftaki herkes put kesilmiş bize bakıyordu. Herhalde benim adama küfrettiğimi sandılar, yoksa bu sakin sessiz adam ne diye bağırıp çağıracaktı. Başımı öne eğip ayaklarımın ucuna baktım, sonra başımı kaldırıp “şimdi ben bu adama küfür mü ettim”  diye kendi kendime sormadan edemedim. Hasbinallah deyip uzaklaşmaya çalıştım, etrafımdaki çember hayalimde daraldıkça daraldı.

“kusuruna bakmayın o on beş yirmi gün önce o odada çocuğunun cesedini kendi kucağında morga taşıdı” demişler gibi geldi bana. Belki de ben öyle hissettim. Az önce bana karanlık adamların gözlerindeki karanlık parıltılarla bakan etraf bu sefer beni teskin etmeye çalışıyordu. Öyle şey olur mu ki? Önce insana canını alacak gibi bakmak sonra sakinleştirmeye çalışmak, belki de bu insanların huyu gereği olması gereken şey. İnsanlar öyle mi yaratılmışlardı? Ondan da emin değildim.

Bir gece hastane kapısına bırakılan adı Kader konulan kız çocuğu büyümüş, boy boy onun da kız çocukları olmuş. Belki de annelerinden çikolata, gelin bebek, şeker ve daha neler neler istediler de anneleri onlara verdi. Anneleri onlara bebekken memeler dolusu sütte verdi. Oyuncak bebekte verdi. Mamalarını köşedeki bakkal Nuri amcadan aldı. Bakkal Nuri amca Kadere acıdı mı acımadı mı bilemem. Belki acımış belki de acımamıştır. Kocası tütün fabrikasından sigara istihkaklarını aldı mı almadı mı? Akşam onların yarısını bakkala verip boy boy büyüyen kızlarına mama parası ödedi mi ödemedi mi? onu da bilemem.

Hem kocasının hiç haberi oldu mu Kaderin tek başına kaç kere tren raylarında yürüdüğünden. Kader tren raylarında kaç kere tek başına neden yürür ki?

Benim de hiçbir şeyden haberim olmadığı geldi aklıma. Balkon camına doğru kaçacakmış gibi yürüyen incir ağacının yapraklarını bir bir saydım. İrili ufaklı, canlısı, sararmışı tamı tamına onüç taneydi. En uçtaki yapraklaşmaya başlamak üzere sivri uçlu patlamak üzere olan fasulye biçimindeki yumruyu saymazsak tamı tamına on üç taneydi.

Herkes abdest alırken ben elimi çeşmenin altına tutmuş öylece bekliyordum. Çam katranına, zifte, çamura bulanmış elimden kirler bir türlü çıkmıyordu. Ellerimi saatlerce suyun altında tuttum çıkmadı. Ellerimi hep suyun altında tuttum. “Ne kadarda kirli bir şehir dedim” kendi kendime. Neresine dokunsam kir, pas ve ellerim kirli. Ya şehir kirli ya ben kirliyim, ya da hepten kir.

Sedat’ın boynunun bir tarafında ur gibi bir şişlik vardı. Kafasını bir tarafa döndürdüğünde şişlik biraz dağıldığından küçülür gibi olurdu. Bazı günler daha da büyür daha da belirginleşir Sedat’ı kaygılı günlere sevk ederdi. Sedat çoğu zaman elini boynuna götürür şiş yerini okşar gibi yoklardı. Bazen yazları bile boynuna atkı sarar fabrikaya öyle gider bazen de gömleğinin yakası bile olmaz şişlik herkes tarafından keşfedilecek bir muammaya dönerdi. Sedat Kaderle evlendiğinde de boynunda şişlik vardı ama Kader o şişliği hiç önemsemedi Sedat’la evlenmeyi kabul etti. Kim bilir Kader o şişliği belki de önemsedi de önemsemezmiş gibi yaptı. Belki de önemsediği halde evlendi.

“boynunda bir şiş de ne ki canım, aslan gibi delikanlı, işi gücü var, namusuyla çalışıyor, işte size adam gibi adam. Noolmuş yani, Kader seni şehzadeler mi gelip alacak” diye sokranıyordu için için…

Birden içinden geçenleri ince bir sızıyla geçiriverdi. Ne geçiyordu ki içinden ince bir sızıyla ince bir sızı olacak. Komşunun oğlu Arif’le ortaokul son sınıfta okurken sokaklarınındaki bir yatsı vakti karşılaşma anımı? O alaca karanlıkların yerle gök arasındaki çizgiyi yok etme vaktimi? Uyumak istiyordu uyuyamıyordu.

Uyku da sevgili gibi bir şey beklersin beklersin bir türlü gelmez ya da olur olmadık zamanda gelir seni rezil rüsva eder. Olur şey de değil, olmadık şey de değil.

Her zaman evin yanından geçen tren bugün erken mi geçiyordu? Raylar eve o kadar yaklaşmıştı ki sanki tren evin üstünden geçecek. Kader kalktı odanın küçücük penceresinden buharla ateş fışkıran canavara doğru baktı. Belki de bakar gibi yaptı da biz baktı sanıyoruz. Loş bir ışık trenin arkasından kayaraktan süzülüp gitti. Rayların tıkırtısına karışan kirli bir dumanla hava doldurdu odayı.

“noolmuş Sedat’a” dedi. “işi var gücü var, hem evine çok bağlıymış, baksana babası öldükten sonra anası ölene kadar evlenmek istememiş. Boynunda bir şişlik varmış olsun, kadının kızında da kusur var, olsun, hem evleri tren raylarına bir hayli uzak, belki rahat uyurum”.

Sedat kaderi hayal ederken sarıya yakın kumrala çalan saçlarını hayal ediyor “belki bir çocuğumuz olduğunda onun saçlarını okşar, anlından öperim” diyordu.

Kader tren seslerine değil de ilk çocuğu olduğunda gece çocuğunun ağlamasına uyanıyordu. Çocuğun sesine değil de belki kocasının “sustur şunu Allah aşkına” diye seslenmesine uyanıyordu.

“bu vardiyalı çalışmayı da nerden çıkardılar ki? Ne uyku kaldı, ne denge, birde sendika diye bir şey çıkardılar o da neyse artık, herkes bir ekmek peşinde onlar ne dertte” diye Sedat sokranıp duruyordu. Sonrada belkide onlarında bildiği bir şeyler var diye kendisini teselliye çalışıyordu. “hep gündüz çalışacak bir iş bulsam bir gün durmam, bir on iki de gel yat, bir gündüz üçte gel yat, bir sabah gel yat buna insan mı dayanır”. Sedat yeni girdiği yataktan tekrar kalktı. Acı serin bir havada mutfağa doğru gitti bir sigara yaktı “bu cigaraları biz yapıyoruz bu odun parçaları da nereden girer ki bu meretin içine, çek çek nefes gelmiyor” çektikçe bir öksürük, çektikçe bir öksürük, öksürdükçe boynundaki şiş sanki biraz daha şişiyor ve şişin üst kısmı kırk mumluk lambanın altında parlıyor, ampule nazire yapar gibi sarı bir ışık veriyordu.

Sedat’ın sıkıntısı vardiyalı çalışmaya olan kızgınlığı mıydı acaba? Yoksa başka başka kederlerde, hülyalarda, belki de tasalarda mı yüzüyordu? Karısı da bu gerginliğe bu asabiyete bir türlü anlam veremiyordu.

“Kader sular akmıyor” Sedat’ın bu yüksek tondaki seslenişine uyumakta olan çocuk tekrar uyandı. Öksürükten ağzı dolan tükürüğü, balgamı gitti lavaboya boşalttı.

“sular akmıyor kız” diye tekrar seslendi.

“uyuyan çocuğu tekrar uyandırdın. Lavabonun altında, perdeyi kaldır kovada olacak”

Sedat naylon maşrapayı kovaya daldırdı bir maşrapa suyu aldı lavaboya döktü, bir maşrapa da alıp ağzını yüzünü yıkadı. Uykusu kaçtı gitti salondaki siyah beyaz tek kanallı televizyonu açtı, zaten o zaman bütün televizyonlar siyah beyaz ve tek kanaldı, çoğu zaman da Yunanistan kanalları baskın çıkar insanlar bol bol rumca şarkılar dinlerdi. bir yerler arar gibi yaptı, o saate Türkçe yayın çoktan kapanmıştı. İstiklal marşı bile çoktan okunmuştu. sonra tekrar kapattı. Mutfağa geldi radyoyu açtı.

Hastaneye yürüyerek yaya gitmeye karar verdim. Bir saatte şu kestirme yoldan tarlalardan, bahçelerden hastaneye ulaşırım diye gözüme kestirdim. Ekinler göcek olmuş, sarıçiçekler, kızılgan (gelincik), papatyalar rengârenk çiçekler. Okul defterini kapladığımız şeffaf desenli cilt kapağı gibi ekin tarlalarının üstünü kaplamış, insana dünyadan uzak bir dünya veriyordu. İnsanların tarağı değmemiş o düzgün, birbirine hiç girmemiş saçlarını incitmeden yürüdüm. Papatyadan, gelincikten, sarıçiçeklerden, diğer çiçeklerden tutam tutam yolaraktan, tanrının insansız yarattığı güzelliklerden zevk alaraktan yolduğum çiçekleri koltuğumun altına kıstıraraktan sadece yürüdüm. Sadece yürüdüm.

İkinci çocuğu olduğunda da Sedat karısının saçlarını okşayıp anlından öpememişti. Hastanede bir ara yeltenmiş, odaya hemşire girmişti. “Neyse evde” dedi. İkinci çocukta kız olduğundan Sedat’ın içi burkulmuş, kendisini bir tuhaf hissetmişti, hâlbuki kız çocuklarını çok severdi. Sedat annesini de çok severdi. Karısı tam tersi “oğlan çocuğum olsun” derdi de başka şey demezdi.

“dönüşümlü çalışılacakmış, işi tek vardiyaya düşürdüler, bazılarımıza ücretsiz izin vereceklermiş”

“daha üç yıl önce çift vardiyaydı, işçileri esir gibi çalıştırıyorlardı”

“devlet bu akıl sır mı erer?

“niye memlekette cigara içen mi azalmış?”

“ne bileyim ben, kriz mi varmış neymiş, birçok bölgede tütün ekimi yasaklanmış, sigara içen azalır mı?”

Her tütün, cigara dendiğinde Kaderin aklına babası gelirdi. Ne kadar da çok sigara içerdi. Kader kendisinin bir sabah hastane kapısından alınıp evlat edindiğini öğreneli yıllar olmuştu. Daha genç kızken komşusunun oğlu kendisine kaş göz

ettiği zamanlarda öğrenmişti. Allaha şükür ortalıkta o kadar çok şom ağızlı var ki, gerçekler bir türlü saklanamaz, serilir ortaya bir tütün sergeni gibi. Ama bunu kendisine hiç yüksünmedi, hiçbir şey bilmiyormuş gibi hayatına devam etti, annesi babası da Kaderin bu vakayı öğrendiğini biliyorlardı onlarda hiç oralı olmadan yaşayıp gidiyorlardı.

Çocuklar paytak paytak yürümeye başladılar. Üç dört yaşlarına geldiler. Kaderin babası öldükten sonra Sedat “kira vermeyelim, annen hasta, hem ona bakarız hem de kira sıkıntısı çekmez, biraz rahatlarız, annen gile taşınalım” dedi. Kaderin hiç razılığı yoktu ama şartlar onu gerektiriyordu.

Taşındıktan sonra Kaderin eli hiçbir işe varmıyor, devamlı uykusu geliyor, uyukluyor, uyuyordu. Çocuklar kapı önünde, sokakta tozda, toprakta, çamurda oynuyor bazen de geçen trene el sallıyorlardı. Kaderin annesi koltuk değneğiyle bile zor yüryebiliyordu. Kapı önünde çocuklara göz kulak olmaya çalışıyor bazen de gözüne tren dumanı kaçtığında hiçbir yeri görmez oluyordu.

Kader durmadan kafasında eski defterleri karıştırıyor, dertlerini, sevinçlerini kurcalıyor, kurcaladıkça durulmuş sular tekrar bulanıyor, tekrar duruluyor, tekrar kurcalanıyor, kurcalandıkça tekrar bulanıyordu. Akşamları yemek yapamıyor, çoğu zaman ağlayımsı bir hal alıyor, çocukları sevmeye, okşamaya bile eli varmıyordu. Dahası ilgilenmek bile istemiyordu. Sedat akşam eve gelince olmayan yemek için, çocukların üstünün başının toz toprak oluşuna bağırıp çağırıyor, bütün bunları bahane ederek kapıyı çarpıp evden çıkıp gidiyordu. Annesi her gün aynı saatte hiç aksatmadan öğleden sonra evin sofasına çıkarak ağlama istihkakını ödemekte kusur etmiyor, elindeki küçük bir yumak ipliği sarar gibi yapıp cebine koyuyor, feracesinin eteğiyle de göz pınarları artık kurumuş zar zor göz çukurlarına akan birkaç damla gözyaşını silmeye çalışıyordu. Kader çoğu zaman bu olan bitene bile tepkisiz kalıyordu.

Sedat fabrikadan artan zamanlarda balık pazarında çalışmaya başlamıştı. Niyeti biraz para biriktirip bir motorlu tekne almaktı. Biliyordu fabrikada her geçen gün işler kötüye gidiyordu. Artık sağlığından da endişeleniyordu. Fabrikanın kokusuna, havasına, insanlarına dayanamıyordu. Boynundaki şişlikte boynuna tamamen dağılmış, gitgide büyüyor boynunu zor çevirir olmuştu. Balık tezgahının sahibi balığa çıktığı zaman tezgahta Sedat duruyordu. Balıkçıyı Sedat çocukluğundan beri tanırdı. Motorlu balıkçı teknesini de Sedat’ın kafasın belki de balıkçı arkadaşı sokmuştu. Sedat şarap şişesini tezgahın altına koyuyor fırsat buldukça içiyordu. Sedat şaraba başlamıştı. İçtikçe; “bu merete niye daha önce

başlamamışım, boşu boşuna dünyaya, denize, hayvanlara, köpeklere, çiçeklere, iyilere, kötülülere, usta başına kızıp durmuşum, boşu boşuna onlara düşman olmuşum” sonra da böyle düşüncelerden dolayı utanıyor, bazen de tezgahın arkasında bir tabureye oturuyor ağlar gibi bir yüzle anasını hatırlıyordu. Anası; içki içerse hakkını helal etmeyecekti, kumar oynarsa da hakkını helal etmeyecekti. Sedat ekmeğini alın teriyle kazanmalıydı, çoluk çocuğunu helal ekmekle beslemeliydi. Sonra birden tabureden fırlıyor.

“derye kuzusu bunlar, derya kuzusu” diye bağırmaya başlıyordu.

Sedat Kaderi, en son çocukların ellerinden tutup yetimhaneye teslim ederken, yetimhanenin bahçe kapısında hayal meyal görmüştü. Birde çocuklarını yetimhaneye teslim ettikten sonra çocukların yüzündeki ifadeyi unutamıyordu. Kapıdan çıkarken vücudu sanki çapraz bir fişeklik kuşanır gibi duygusallıkla karışmış, değişik, tarifsiz bir acı kuşanmıştı. Ayaklarını yere sürterekten bahçeden zor çıkmıştı.

Bir sabah herkes işe giderken bazı insanlar tren raylarına doğru koşuyordu. Sedat’ta kalabalığın gittiği yöne doğru yürümeye başladı. Sonra kalabalığın içine girdiğinde bir kadın cesedi gördü. Cesede doğru ilerledi, çömeldi, Cesedin yüzündeki kanlara bulaşmış sarıya yakın kumral saçlarını geriye doğru sıyırarak “ hani motorlu kayık alacaktık” dedi. Sedat’ın gözünden damlayan iki damla gözyaşı Kaderin anlına damladı.

Ben elimdeki tostop edip koltuk altıma sıkıştırdığım çiçekleri etejerin üzerine koyarken hastanın yanındakiler beyaz bir çarşafı gencin yüzüne doğru çekiyorlardı.

2017

 

ANI YÜKLÜĞÜ/Nurcihan KIZMAZ



inci gibi dizilirdi atlas yorganlar

gökkuşağı gibi renkli

şiir gibi ahenkli

 

bir  de sobada ısıtılanı 

soğuk kış günlerinde,

en güzel rüyaların 

müsebbibi

en güzel hülyaların

ev sahibi

 

her birinde ayrı nakış 

her birinde ayrı hikaye,

kiminin adı veremli kız

kimininki maraş gülü

çin iğnesi antep işi

aplike

 

boy sırasına göre yastıklar

herkese yetecek kadar var,

izi çıkar motiflerin 

çiçeklenir yanaklar,

sabaha eğlence çıkar

gülüşür gül yüzlü

çocuklar.

 

Yeni Bir Duvar / Mustafa Alper Taş


o akşama doğru
üşümek vardı günlerin altında


yeşil bir barikattan belki
tüllerle uçuşan aynasında kaderin
elimize bir çocuk gibi baktılar da
bilmedi hiçkimse sesimizin yeniliğini


hepimiz karanfil içindeyiz
bu akşam turnası endişeyle sarkan pencereden
canından bezmiş anneler büyük adamlar ellerinde büyüklüğün işareti
haziran karpuzları ve ışıkların yanmasını bekleyen
yorgun çocukları
hepimiz


bir su akıyor o saatlerde
ev musluklarından
dutlu çeşmelerden
biraz da inanmanın ferahlığıyla
mutlaka bir günün daha olacağına
uyanınca


bilerek unutulan bir şey gibi akşamüstü gitmelerinde
hepimiz bilmekteyiz

 

CEVİZ SANDIK/Nurcihan KIZMAZ











dili olsa da konuşsa
şu yorgun duvarların
kimler geldi kimler geçti
bağrından

isli bir lambanın yanıbaşında
asılı dururdu hep
dedemle nenemin resmi
ömürlerinin
en baharından

bir kaç beden büyük gelmiş gelinlik
damat hayli utangaç
zoraki birleşmiş eller
gözlerinde siyah beyaz hayaller

şimdilerde öksüz kaldı
duvarlar
ne buğulu bakışlı
asker fotoğrafları
ne lamba kaldı yadigar

dedemle nenem mi ?
o resim sandıkta şimdi
bir köstekli saat
bir de vasiyetname var.

ŞİİR SAATLERİ / Ferhat ALTUN










19.14

 

insan tercih etmekten ibarettir

sen çiçek olmayı seçtin

ben sakalımı kestim

 

19.18

 

göğe bak

nasıl da aya yakışıyor

asansöre, arabaya ve duvara

inanmayan bir şey oluyor zaman

 

19.20

 

gökkuşağının başladığı yerde saçlarını buldum

bana misâk-ı millî’yi hatırlatıp durdu

medine oldu gözlerin

kurudum

 

19.23

 

ruhlarımızın menbaının bir oluşundandır

aynı şarkıya ağlayışımız

 

19.60

 

ayaklanmalıyım

paslı kılıçlarını topuklarıma saplamadan ölüler

ölüler ki

yalnız beni bekler

 

20.22

 

şiir bitti

gözlerin hâlâ işgal altında


BEREKETLİ ÇOCUKLAR ÜLKESİ/Samet YURTTAŞ








güneş eğilir salkım salkım

Ağrı Dağı’nın dudaklarına .

Tendürek’ten Süphan’dan bir parça,

çığ gibi büyür halkım bembeyaz doruklarda.

Van Gölü’nde taş sektiren

bir çocuk,

dalga dalga büyüyen

kırmızı bir gül halkım

tebessümle açar ülkemde.

 

Zap suyu’nda bir güvercin

arınır günahlarından.

bir yıldız kayar Trakya’dan Cilo’ya,

halkım çisil çisil yağar

Anadolu’ya.

ardından eleğimsağma...

 

dağ, taş, dere, bucak, ova...

son hasattan önce

buğday sarısı Çukurova.

halkım kavis çizer bozkırda,

Ay ve yıldız gökyüzünde.

ülkem

bereketli çocuklara gebe.

 

HÜSEYİN BURAK US VE KAPIYI TEKRAR ÇAL / Hasan KEKLİKCİ

        

Hüseyin Burak Us’un; Bir Çocuk Tutar Ellerimden, Seçkin Şairler Antolojisi ve Kim Geldi Penceresi’nden sonra, kapıyı tekrar çal ismini verdiği şiir kitabı ARK Kitaplarından çıktı. Şair, hikâyeci, romancı Hasan Ejderha dostla, Dostlar Çayevi’nde ziyaret ettik Hüseyin Burak Us’u. Kitabı ilk elden imzalı olarak almak da vardı işin içinde, Hüseyin’in “Tek şeker atsan da şafağın ziyasına/İnce belli muhabbete rağbet yok bu çağda” diye yakındığı, ince belli çay bardaklarının şahitliğinde muhabbet etmek de.

“Kitabı basılan şair, yükünden şimdilik kurtulmuştur.” diyor, Şükrü Erbaş. Fakat Hüseyin’i o kadar dolu gördüm ki, “şimdilik” bir anda gelip geçmiş sanki. Sonra kitabı okuyup bitirince “Basbayağı çocuktum adamlığına bahse girdim” diyen birinin yükü asla eksilmez, dedim kendi kendime. İmkân olsa bile insan çocukluğunda yüklendiği hiçbir yükü bırakamaz çünkü.

Dört bölüm, birbirinden güzel otuz dokuz şiir ve seksen sekiz sayfadan oluşan kapıyı tekrar çal, uzun zamandır özlediğimiz bir şiir kitabı olmuş. Mesela zamane şairlerinin dilinden düşürmediği, okuyucuyu usandıran, her şiirde değilse de iki şiirin birinde karşınıza çıkan, doğru-yanlış kullanıla kullanıla yamalık tutmaz olmuş kelimeler yok kitapta. “Sarı siyah garbi yeliydim Karadere’den evrene ileri” diye başlıyor şiirin yolculuğu; “Gönül saatimize bir şey olur mu/İnce giyinsek Edirne havasında”, “Hesaba katılmazsa İstanbul ağzı/farkı yok müstakil ev kapılarından”, “Bursa’da zaman dursun nal kokularıyla karışık”, “Gurbet gezdik çok tren getirdik Ankara’dan”, “Saydığım günler Niksar yolunda/toparlanıp girmişti koluma” ve “Uzattım Side göğüne aynı yerden ismimi/kararmasın diye babadan kalan baht” diyerek Anadolu’yu geziyor. Sonra “Çocuk kefenleri kurutuyor yerli güneşler Kudüs’ün gadasında”, “Uzaktan seviyoruz Mescid-i Aksa’yı kimse kimseye benzemiyor kucaklaşınca”, “Bak tepeler azalıyor Uhud’da Tur’da Nem aldı ümmet boy vermiyor artık” diyerek Mescid-i Aksa ve Uhud’a, Tur Dağı’na götürüyor okuyucuyu. Ve “Soluyor mu acep gömleğindeki çiçekler/yağmur geç kalınca” diye soruyor.

Ali Haydar Tuğ; ticaret lisesinden sınıf arkadaşımız, kıymetli dost; bile, isteye dünyanın bütün yükünün altına girmiş. Ve tam manasıyla bu yükün altında ezilmiş bir kazazede. Dünyadan erken ayrıldı. Mekânı cennet olsun. Hüseyin Burak Us, Dereboğazı köyünden Ali Haydar’ı unutmamış; “Akşama doğru uyanıp sevilmeye başlayınca/Ne uzun oluyor tuğlu geceler Âli Haydar/Kâğıt kokusuna yatsı ezanına dereler boğazına”

“Güzel eserleri okumak, dinlemek, görmek için hazırlanmak lazım.” diyor, Nurullah Ataç. Kitabın dördüncü bölümünü okumaya üç İhlas bir Fatiha ile başladım. Bu bölümün adı, “berduş çavuş”. Berduş Çavuş elinde bir mendil halayın başında olurdu hep. Halayına dizilen köylü delikanlıları, onun attığı yere adımını atar, kaldırdığı yere kolunu kaldırırdı. Aynı anda dizlerini kırar, yere çökerdi. Ve hep bir ağızdan “atalım, atalım…” Sakal tıraşını ihmal etmezdi. Siyah saçlarını arkaya tarardı, Berduş Çavuş. “Okunaksız yağmur yağıyordu halay çekerken/sınanıp geleceksin sandım yağmur sonrasına/Dolaşmasın diye ayakların eve dönerken/çalılar kaldırdım kapılar açtım sana”. “oy ne ağır kelime/Battı eteğindeki çiçekler alnımdaki harflere“ Gerçekten de şu “oy” ne ağır bir kelime. Öyle ağır ki, onun ağırlığı ancak babası ölenler anlar.

Bu yazı bir kitap tanıtım yazısı veya tenkit yazısından ziyade, çocukluğumuzda aynı köyün havasını solumuş olduğumuz bir kardeşimizin emeğini dillendirme çabasıdır. Çok güzel, olur olmaz noktalamalardan uzak, hatta hiç noktalama kullanılmadan yazılmış güzel bir eser olmuş, kapıyı tekrar çal. Zaten bir kitap, bir insanın kafasına yatıyorsa öyle dilbilgisine, gramerine de çok aldırış etmemek lazım. Desiderus Erasmus, “Sadece gramer bile (buluş olarak) insanoğluna ömür boyunca işkence etmeye yeter.” diyor ve “Gramerci kadar gramer vardır, hatta gramercilerin sayısı gramer sayısını biraz aşar.” diye ekliyor.

Hüseyin Burak Us; tiyatroculuk, senaristlik, hikâyeciliğin yanı sıra kitapları zevkle okunacak bir şairdir. “Bakalım şiirim tüyünü düzüp alasını, sürmesini çekebilecek mi?” demiş, şair A.Kadir Bulut. Hüseyin’in şiirleri o aşamayı çoktan geçmiş, kanatlanmış, kollanmış. Dostlar Çayevi’nde yıllardır şiir tamir eden şaire “şiir ustası” demek lazım aslında. Belki de o bilinen ilk ve tek şiir tamircisidir.

J.D. Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar romanının kahramanı Holden Caulfield, “Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir.” Ne mutlu bize, kapıyı tekrar çal şiir kitabının yazarı her istediğimizde telefonla arayıp konuşabileceğimiz bir dosttur.


ŞAHİN SAVAŞ’IN VAN İLE SÜPHAN ROMANI / Hasan Keklikci

           


“Şahin SAVAŞ. Kahramanmaraş’ta bir evde doğduğu gece, takvimler Mart’ın on dördünü on beşine bağlıyordu. Mahalle mektebine de gitti Ziya Gökalp İlkokuluna da. Sonra Kahramanmaraş Ç.E. Anadolu Lisesini bitirdi, akabinde İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesine kayıt yaptırdı. Maliye Bölümünden mezun olduktan sonra…” diye devam ediyor; Şahin Savaş’ın Nisan 2022’de raflarda yerini alan, VAN İLE SÜPHAN adını verdiği ilk romanının Özgeçmişini anlatan sayfası.

Çok güzel bir kitap olmuş. Kitapta her ne kadar “İnsan, yüzüne karşı bu kadar methedilmez.” diyorsa da göz önündeki gerçeği söylemeden geçmek olmaz. Gözü, zihni yormuyor, kitap. Güzel bir cümlenin olmadık bir yerinde sizi hers-marak edecek, çileden çıkaracak anlamsız bir uydurukça kelime çıkmıyor karşınıza. Kaldı ki romanın kahramanları Sakallı ve Burhan da yeni yazarlara şüpheyle yaklaşan insanlar. Her ikisi de daha çok eski yazarların kalburdan, elekten geçmiş kitaplarına rağbet ediyorlar. Evlerinde, kütüphanelerinde bu kitapları bulunduruyorlar. “Esasen bir okur olarak ben de eski yazarları daha çok tercih ediyordum. Sözüm ona yenilerin birçoğunun yazdıklarını okuduktan sonra harcadığım zamana üzüntü duyanlardanım.”  diyor Burhan. Sonra “Yine bazı tanınmış yazarların bir yılda birden fazla kitap çıkarmasını da bir edebi çalışma değil, ticari faaliyet olarak kabul ediyorum.” Ne kadar güzel bir tespit; bu gibi kitaplar olsa olsa meslekî kitap olur. Son yıllarda o kadar çok kitap çıkıyor ki ardından yetişmek imkânsız. Fakat isminin güzelliğine, üzerindeki veya arka kapağındaki resme bakarak aldığımız bir sürü kitap okuyucuyu hayal kırıklığına uğratmaktan öte işe yaramıyor. Hele bizim gibi eline aldığı bir kitabı mutlaka sonuna kadar okuyup bitirmek huyu olanlar için, kitabın yarısına varmadan akıl almaz bir işkenceye dönüşüyor, okumak. Koca koca insanlar, yerine kullanabilecekleri o kadar çok kelime varken birilerinin “para karşılığı” uydurup Türk Dil Kurumuna pazarladığı kelimeleri kullanıyorlar. “Durumu öykülüyor.”, “dönenip duruyor” hele hele şu “devinmek” yok mu, karşısına çıkan normal bir insanı devindirip devirir! Bu dili kullananların bir kısmı serbest, onları okurken insan kendisini ona göre hazırlıyor zaten. Fakat öyle bir grup türedi ki bu grup güya millî, ha, bir de yerli. Kitap yazdığı dille insan içine çıkamaz, konu komşusuyla konuşamaz bu dediğim yazarlar. Denemesi bedava; gidip babalarına, “Baba bugün devindin mi, yoksa akşama kadar evin içinde dönenip duran anamın öyküsünü mü izledin?” diye bir sorsunlar! Bakalım babalarından nasıl bir küfür yiyorlar…

            Birilerine laf saymak için bahane arayan adamlar olur ya, işi oraya getirmeden konuya dönecek olursak, Van İle Süphan son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardan biri. Şahin Savaş’la Ankara’da Mehmet Yılmaz’ın öğrenci evinde tanışmıştık. Yirmi küsur yıldır görüştüğümüz bir dostun kitabının çıkması ve imzalı olarak elimize geçmesi bizi ziyadesiyle memnun etti. Birkaç gün içerisinde; bir kitabı okumadan ziyade kahramanlarının yanı sıra dolaşıyormuş hissiyle, eskilerin deyimiyle taallüm ettim. Her sayfasında, her paragrafında, birçok cümlesinde bir tanıdığa, tanıdık bir şeye rastladım.

“Aşk acısı nasıl geçer, Dede?”  

“Geçmez, oğul!” “… insan yaşarken âşıksa ölürken de âşıktır.” diyor, Dede, yani Sakallı. Ve her ikisi de sevdiğinden uzakta olan iki âşığın macerası bu soru-cevapla başlıyor. Sakallı ile Necibe’nin Bodrum’da yaşadıkları kısa aşkları, Süphan Dağı’nın silueti yansımış Van Gölü’nün kıyısında dile geliyor, kelimelere dökülüyor. Macerayı dinlerken, yani okurken bazen aklıma Yusuf Hayaloğlu’nun Suphi’si geliyor, “Tekneye martılar konardı./Yüreğim Suphi’ye yanardı, ağlardım.” diye geçiriyorum içimden. Bazı cümlelere takılıyorum, tekrar okuyorum, seviniyorum: Gözlerimi üzerinde unutmuştum.”  Sesine yine her şeyi bağışlayıcı bir ton verdi.” “Sonra bu şekilde oturup Süphan’a bakmak noksan yanıma iyi geliyor.” Bazen de hedefini bulan taş çıktığı oluyor yazarın kelimeyle dolu heybesinden. O zamanlar dürüst insanlara idarecilik verildiği olurdu. 

            Savaşta, bir de aşkta hile mubahtır derler.” diyor Nazan Bekiroğlu, buna rağmen asla hileye başvurulmamış bir aşkı anlatmış Şahin Savaş Van İle Süphan’da.

Bu arada, kitabı okuyanların ve naçizane bu yazıya tesadüf edenlerin dikkatinden kaçmayacaktır; Şahin bey özgeçmişini yazarken doğum gecesini yazmış ama tâbiri câizse laf kalabalığına getirip doğum yılını yazmamış. Fakat ben biliyorum! Bir meczup dosta “Kaç yaşındasın Salman Abi?” demiştim. Salman Abi parmakları açık vaziyette iki elini havaya kaldırdı “Melek’in Omarı’ı benim taydaşım, hesapla bakalım” dedi. Hani olur ya merak edenler için, Şahin Savaş da KSÜ öğretim üyelerinden Dr. Mehmet Yılmaz’ın taydaşı…        

Van İle Süphan ARK Kitapları’ndan çıkmış, iki yüz elli beş sayfa. Okuru bol olsun.

TER-Ü TAZE BİR ZAMAN/ Hidayet BAĞCI


Elif’in içindeki samimiyeti anlamlandıran, gözlerine sürmesini çekip ağlatan bir cümle değil. Bu, olsa olsa ter-ü tâze bir şiirdi. Ne rüzgâr getirebilirdi onun kokusunu ne de yağmur dindirebilirdi Elif’in duygularını. Elindeki kasnağın tam ortasına iğneyi batırıp lale motifinin yeşil yapraklarını, nakış nakış işlemeye başladı. Her bir motife, her bir ipliğin sonuna hayallerini sırlıyordu. Başkaları olmaktan ziyade kendince kalmak istiyordu bu dünyada. Peki birçok özelliğe sahip bu kadar insan içinde tek olarak kalmak nasıl olabilirdi?

Elindeki lale motifli kasnağı oturduğu divana bıraktı. Bir süre pencereden süzülen yağmur damlalarında geride bıraktığı zamanları seyretti. Zamanın insanı olmaktan ziyade bu zamanda insanca kalmanın zor olduğunu düşündü. Yağan yağmur da yarınlara akıp yön veren bir yağış şekli olduğu gibi o da insan gibi geçmişten değil bugünden başlıyordu geleceğin duvarlarını inşa etmeye. Bu yüzden toprağa ekilen tohumlar bugünden yağmurunu, güneşini ve zamanını almalıydı.

Günlüğü geldi aklına, ona bugünden notlar düşmeliydi. Aklına gelen her cümleyi değil de her bir seçkin cümleyi nitelikli ifadeler kullanarak yazmalıydı. Odasına gitti, kitaplığının en üst rafına bıraktığı günlüğü her zamanki yerinden aldı ve kaydetmeye başladı.

“ Bugün yıllardan yirmi dokuz… Zaman ilerlemiş ve ben, yaş almışım. Bir zamanlar, yağmurdan kaçıp ağacın yaprakları arasına saklanan serçe kadar ürkektim. Şimdilerde kendimi bir şahin gibi hissetsem de hala o ürkek serçeyim. Şu an bu cümleleri yazarken dahi düşünüyorum. Neyi mi?

-Kaderi…

Kader insana ait sözlü cümlelerden ibaret; çünkü gün gelir her cümle canlanır. Bu yüzden yalana hayır, bu yüzden samimiyete evet… İnsan bu zamanda insanca kalmak istiyorsa dürüstlüğün eşiğinden geçmeli. Dürüstlüğün kapısını tıklamalı, cesaret dolu bir gönülle. O kapının da anahtarı içten bir niyettir. Kapı açıldıktan sonraki durumları yine insanın niyeti belirler.  O anahtar her kimde olursa, dünyada başına gelecek her hallerden de emin olur. Yağan yağmurda görür güneşi, esen rüzgârda duyumsar samimiyetin kokusunu…

Bugün yıllardan yirmi dokuz… Zaman ilerlemiş ve ben, yaş almışım. Kulağıma süzülen ikindi ezanın sesi ne kadar yorgunsa akşam vaktinin gelişi de bir o kadar ter-ü tâze.

Gün bitti…

Kaç şair dile getirdi vaktin dolduğunu?

Kaç şair ifade etti zamanın da bir insan gibi canlı bir varlık olduğunu?

ve, Kaç şair yemin etti zamana?

Bugün yıllardan yirmi dokuz… Zaman ilerlemiş ve ben, yaş almışım. Dışarıda yağan yağmurlar kadar berrak bir zihinle aklıma düşenleri yine yazdım. Belki belirsiz ama hep umutlu…

Kadere iman ile...

Zamana yemin ile..”

ÜRKEK ŞİİR / Nurcihan KIZMAZ









kalın bir kitabın son sayfasında

içli bir şiir idim bir kaç kelime

ne zaman bir göz dokunsa

dizelerime

kanım çekilir

ürperirdim hece hece

 

okundukça okundukça alıştım

geçti gitti ürkekliğim

dillere düştüm

seher vakti turnalara

karıştım

 

ne zaman adım anılsa bir yerlerde

yankılanırım nota nota

karşı dağlarda

 

kimi zaman ninni 

kimi zaman ağıt olurum

düşmeye göreyim

bir nadanın eline

içime kapanır

kağıt olurum.

NÂİME TEYZE'NİN AYNASI/Bilge Doğan

-Merhum ve biricik Nâime Teyzemizin hüzünlü hatırasına

"Hatırlamak ne güzel şey ama ölürdük unutmasak."

İşte Nâime Teyze, bu iştiyakla unutmak istediklerini zaman zaman hatırlamak için bu kadim aynaya bakardı. Bakardı ve maziye güzide yolculuklar yapardı.

Âh Nâime... O bakışlar, derin ve hüzünlü... O ne alım o ne eda. Nâime, hayranlık uyandıran endamı, yüz kadını cebinden çıkaran becerisiyle bambaşka bir kadındı. Ona doyamadı hiçbir insan evladı. Onun yürek acısı ise derin bir muamma...

Bir erkek gölgesinde beli bükülmüştü Nâime Teyze’nin. Onun acıları süslemeye gerek kalmayacak kadar büyüktü. Hangi insanoğlu vardı ki zaten dertten beli bükülmemiş olsun. Nâime Teyze’nin altın kalbi girdiği tüm hayatları yeşillendirip bahtiyar eylemişti ama kendi kırık gönlü gülmek bilmemişti.

Bu ayna, altmış beş yıldır yüzünü eskittiği bu ayna yüreğini de yaşlandırmıştı, acı tatlı bütün hatıralarına şahit olmuştu. Bir de Limon isimli kanaryası yıllardır şahitti ya her şeye, onun da kuşdili anlatmaya kâfi gelmiyordu olanları.

Tatlı ve heyecanlı gençlik anılarını düşünürken, aynanın içinde o günlere gider, yanakları utangaçlıkla pembe pembe olurdu. Sıkıntılar düşüp de aklına baktıkça aynaya, yüzündeki çizgiler kat kat derinleşir, gözleri aynadan açılan kapıyla geçtiği mazinin derinliklerinde kaybolurdu.

Bir mektuba rastladı bu bahar temizliğinde, sahibine ulaşamamış bir mektup ya da bir günlükten bir parça, masal tadında ama sonu hüzünlü. Aldı eline oturdu kadim aynasının karşısına:

"Bir varmış bir yokmuş, vay gönlüm…

Yüreğinde onca merhamet yüküyle dolu bir insan varmış. Savaşlar ve acılarla dolu bir dünyada yaşarmış. Boğazında düğümlenen onca sıkıntıyla elinden geldiğince muhtaç insanlara yardım etmeye çalışır, hiç durmadan koşturur, yüreği yanar da yanarmış. Söyleyemedikleri ile yüreği pare pareymiş. Elinden gelen önünde ama elinden gelmeyen çareler yüreğinde dertle koşarmış oradan oraya. Davasında samimi, kavline sadık yiğit bir insanmış. Dost bildiği yakınlarıyla yaralara merhem olmaya and içmiş. Bu çekilen acının, dökülen kanın sonu gelmeyeceğini bilirmiş bilmesine ama Müslüman kanı dökülüp durdukça Türk-Müslüman kanı taşıyan bu yiğit insana durmak yokmuş. Bir cana derman olabilse, bir yetim evladı mutlu edebilse dahi son nefesine kadar mücadeleye devam etmeye and içmiş.

Bir küçük deli kız varmış masalın öbür yakasında. Nasıl olduysa, devran dönmüş, bu iki insanın yolu kesişmiş. Tüm dışa dönüklüğünün, hoyratlığının yanında aslında naif ve zayıf bir kızcağızmış bu kız. Elleri kalem tutmaya, gözleri kitap okumaya, kulağı musikiye âşinaymış. Kız daha bakar bakmaz görmüş ve tutulmuş adamın içindeki ışığa. Ne diyeceğini ne yapacağını bilememiş. Onca yarayla ve düş kırıklığı ile yaralı ruhu bir cezbeyle dile gelmiş. Bildiği en güzel şiirleri ona okumak istemiş, en sevdiği romanları okusun da o dinlesin istemiş, sevdiği şarkıları o da bilsin istemiş, kalemi onun hikâyesini yazsın istemiş istemiş istemiş... Önünde duramadığı heyecanı onu korkutmuş, hayatın iplerini hep elinde tutan temkinli hâli uçup gitmiş. Onca yaşadığı, onca gördüğünden sonra, artık olgun bir kadın olduğunu, heyecanını kaybettiğini düşündüğü kırgın bir anında bir dokunuş yüreğini cana getirmiş. Ne görmüş, ne bilmiş yüreği de akıp gitmiş acaba. Yüreği yanında olan kız, çaresizliği karşısında yüreğine güvenmekten başka yol olmadığını biliyormuş. Biliyormuş çünkü onun yüreğinin evet dediğini Allah istemedikçe hiçbir şeyi değiştiremezmiş.

Yaralarla dolu iki insan, iki yürek. Biri birine az fazla dokunsa diğeri kâğıt gibi yanıp gidecek. Felek ne türlü imtihan etmek istermiş bunun sırrına varsalarmış keşke. Nasıl yaklaşmalı, adım atmalı; öyle bir dokunmalı ki, sanki küçük bir bebeğe dokunur gibi, kanayan yaraları açmamak ve daha çok kanatmamak için. Durdan anlasa dil, yürek susmazmış. Yürek sussa, tabiat susmaz bir işaret gönderirmiş. Yanmak var işin ucunda bilseler de, akıp yatağını bulacak su gibi kesemezlermiş önünü.

Dilsiz bir nağme uzar gidermiş kızın yüreğinden güzel insana: 'Sana geldim, sana sen olduğun için geldim ve seni sen olduğun için sevdim. Benim için zerrece yolundan saparsan seni sevemem. Beni zerrece yolumdan saptırırsan seni göremem. Ben ben olduğum için beni sevdin, sen sen olduğun için seni sevdim. Yüreğim akıp gelirken yüreğine beklentilerin ve hayallerin ötesinde anlaşılmaz bir bağlılıkla teslim oldu sana. Senden gönlü şâd eden insanî şeyler değil, gönlü şâd eden vicdanî şeyler istiyorum. Mektup yazarım sana, sadık bir gönülle oku isterim mesela. Uzağımda olsan da hiç önemli değil, gönlüme yakınlığını hissettiğim gönlünü isterim. Ağlarsam, gülersem hisset yüreğinde isterim. Sana tutunduğumda kalbimin sesini hisset isterim. Beni incitebilirsin ama dokunurken bana yaralı bir Ceylan'a dokunduğunu bilip şefkatli olmanı isterim. Uzağında olsam da senin yalnızlığında kalırsam yorulurum. Derinliğimizde buluşalım tüm gözlerden ırak, kimseler bilmesin. Gönlün yakın olsun bana, bunu bileyim ömür boyu beklerim. Hoşgörülüyüm, sabırlıyım ama sadık bir yürek isterim. Sevsen beni, yollarıma güller döksen, yıllarca beklesen, yüreğimi hoş etsen, kırk yıl geçse aradan; ya da beni yüzlerce kez kırsan senden vazgeçmem; ama sevgisizlik eşiğini geçersen, bununla vurursan yüreğimi biterim ben. Leyla'yı bekleyen mecnun olmazsan vesselam, aşkımdan ölsem de olmam yanında.

Ben buyum, bu kadarım, gözü karayım ama naifim. Suskun adama bu gönül tutkun. Ya kabul et beni, ya da incitmeden sessizce çekil git hayatımdan...' "

Mektup gözlerinden dolup da usulca akan yaşlarla ıslanır, yüzünde kat kat derinleşen çizgilere esefle bakar. Bir "Âh..." dökülür nağme gibi dilinden, gönlünden neler geçer neler... Bitmeyen ve gönlü kırık hikâyelere şahit kadim aynanın yüreği bilmem kaçıncı kez yine burkulur.