ÜÇ AYLAR / Hasan EJDERHA

Masal-Çocuk Hikâyesi          












Bir varmış bir yokmuş.
Var yoktan çokmuş.
Bir köy varmış; ama yolları yokuşmuş.
Gene de çocuklar köy yollarında koşuyormuş.
O köyün göklerinde kuşlar uçuyormuş.
Kırlarında her renkten çiçekler açıyormuş.
Köylüler tarlalara tohum saçıyormuş.
Dedeler nineler dua için el açıyormuş.
Bütün köylü yiyeceklerini topraktan karşılıyormuş.
Köylülerin hepsi çok mutlu yaşıyormuş.
İşte bu güzel köyde, üç arkadaş varmış. Aslında bu çocuklar köyün diğer çocuklarıyla da arkadaşmış; ama bu üç çocuk diğerlerine göre daha yakın arkadaşlarmış.
Çünkü bu üç arkadaş; okula birlikte gidiyorlar, okuldan sonra ise köyün, her tarafı ahşap, pencereleri ve kapıları yeşil boyalı, şirin camisine kur-an okuyorlarmış.
Bu üç arkadaşın sarı saçlı olanının adı Recep, kıvırcık saçlı olanının adı Şaban, Siyah ve uzun saçlı olanının adı ise Ramazanmış.
Recep, Şaban ve Ramazan; günün kalan zamanlarında ise Ramazan’ın dedesinin harmanında top oynarlarmış. Çünkü harman, her tarafı bayır olan köyün tek düz yeriymiş. Tarlada yetişen buğdayları hasat edip, buğdayı başaklardan ayırmak için bir düzlük gerekliymiş ve tarlanın bir kenarına bu işler için dümdüz bir alan yapılmış. Bu düzlüğün adı da harmanmış.
Recep, Şaban ve Ramazan ne zaman harmana top oynamaya gelseler, Ramazan’ın dedesi Gazi Dede; evin önünden geçerlerken onları her görüşünde:
    Ne o üç aylar? Gene bir araya gelmişsiniz, top mu oynayacaksınız? Diyormuş.
Onlar da Gazi Dede’nin elini öptükten sonra:
    Evet dede top oynamaya gidiyoruz. Diye saygıyla cevap veriyorlarmış..
Ama Gazi Dede’nin onlara neden “üç aylar” dediğini ise çok ama çok merak ediyorlarmış.
Bazen Şaban, Ramazan’a:
               Ramazan! Bizim adımızı bildiği halde deden bize neden “üç aylar” diyor? Diye soruyormuş.
Ramazan ise:
    Ben de bilmiyorum bize neden “üç aylar” dediğini. Diye cevap veriyormuş.
Ama üçü de Gazi Dede’nin kendilerine, neden “Üç aylar” dediğini çok merak ediyorlarmış.
Bir gün yine, Recep, Şaban ve Ramazan harmanda top oynarken, Ramazanın dedesi onlara seslenmiş.
—Hey! Üç aylar! Hadi koşun bakalım; bahçeden kayısı topladım sizin için demiş.
Onlar da koşarak gitmişler ve Gazi Dede’nin verdiği bal gibi kayısıları afiyetle yemişler.
            Bir başka gün camiden çıktıklarında Gazi Dede ile caminin avlusunda karşılaşmışlar. Gidip Gazi Dede’nin ve avluda oturan cami cemaatinin ellerini öpmüşler. Gazi Dede ise onları teker teker öptükten sonra cüzdanını çıkarmış ve üçüne de ayrı ayrı para verdikten sonra:
    Hadi bakalım üç aylar, bakkala gidip şeker alın da yiyin demiş.
Gazi Dede’nin yanında oturan aksakallı bir dede Gazi Dede’ye:
    Çocukları sevindirdin Ramazan Allah (c.c.)’da seni sevindirsin! Demiş.
O aksakallı dedenin Gazi Dede’ye Ramazan diye hitap etmesi Recep’in çok dikkatini çekmiş ve arkadaşı Ramazan’a sormuş:
— Ramazan! Deden, Gazi Dede’nin adı da Ramazanmış. Peki, o zaman biz ona neden “Gazi Dede” diyoruz diye sormuş.
Ramazan:
— Dedemin adının Ramazan olduğunu biliyorum; ama niye “Gazi Dede” denildiğini ben de bilmiyorum diye cevap vermiş.
Böylece ortaya Recep, Şaban ve Ramazan’ın bilmediği iki soru çıkmış.
Birisi: Gazi Dede’nin kendilerine neden “Üç aylar” diye hitap ettiği.
İkincisi ise: Gazi Dede’nin adının Ramazan olduğu halde, neden herkesin ona “Gazi Dede” diye hitap ettiğiymiş.
Bu iki sorunun cevabını Recep de Şaban da, Ramazan da çok ama çok merak ediyorlarmış.
Günlerdir bu iki sorunun cevabını düşünmüşler.
Aralarında tartışmışlar; ama bir sonuca da varamamışlar.
En sonunda; Şaban’ın herkesin “Pamuk Nine” diye hitap ettiği; yüzü apak, ağzı dualı; yanına gelen her çocuğa, şeker ya da kuru üzümler vererek onları “kuzucuklarım!” diye seven ninesine sormaya karar vermişler.
Hiç zaman kaybetmeden Pamuk Nine’ye gitmek üzere yola koyulmuşlar.
Yola koyulmuşlar ama bu defa da Ramazan’ın kafasına bir soru daha takılmış.
Şaban’a sormuş sorusunu:
    Şaban! Peki, senin ninene neden “Pamuk Nine” diyorlar? demiş.
Recep dayanamayarak:
—Gördünüz mü? Biz iki tane sorunun cevabını sormak için Pamuk Nine’ye gidiyorken karşımıza bir soru daha çıktı. Şimdi bir de Pamuk Nine’ye: “Nine sana neden Pamuk Nine Diyorlar?” diye mi soracağız? Demiş.
Üçü de şaşırıp kalmış olanlar karşısında. Çünkü soru üstüne soru birikiyormuş. Ama kendi aralarında olanlara da kahkahayla gülmeden edememişler.
Fakat bu defa, daha Pamuk Nine’ye varmadan, ona neden “Pamuk Nine” denildiğini aralarında konuşup fikir yürüterek çözmüşler ve buna çok sevinmişler.
Üçü de aynı karara varmışlar. “Pamuk Nine evvela tertemiz bir nine… İkincisi yüzü, elleri ve başörtüsü bembeyaz… Dolayısıyla; her yönüyle pamuğu aklına getiriyor insanın ve herkesin ona Pamuk Nine demesinden tabii bir şey olamaz” diye düşünmüşler. Gerçekten de düşünerek vardıkları sonuç doğruymuş. Bütün köylü Pamuk Nine’ye, apak bir nine olduğu için Pamuk Nine diyormuş.
Bu arada da Pamuk Nine’nin kapısının önüne varmışlar.
Bahçe kapısını çalmadan önce, kapının üzerine çıkmış ve oradan kendilerine bakan, sonra da aniden korkup, “miyavvvv!” diyerek kaçan kediye bakıp, arkasından gülüşmüşler.
Pamuk Nine’nin, bahçe içinde; damı toprak, duvarları kerpiç bir evi varmış. Bu evin bir de toprak ama tertemiz bir avlusu ile avlunun çevresi rengârenk çiçeklerle kaplıymış ve her tarafı burcu burcu çiçek kokuları kaplıyormuş.
Pamuk Nine’nin evinin kocaman bir tahta kapısı varmış. Bu kapı iki kanatlı bir kapıymış. Fakat bu çift kapının bir tanesinin ortasında mini bir kapı daha varmış. Bu kapıdan Recep, Şaban ve Ramazan rahatlıkla geçebilirmiş ama boyu az daha uzun olan bir kişi eğilmeden geçemezmiş. Bu kapının adına “Yavru Kapı” denildiğini Şaban daha önce duyduğu için arkadaşlarına şöyle anlatmış.
— Atalarımız evleri yaparken, kapının içinde bir de “Yavru Kapı” yani küçük kapı yapıyorlarmış ki, bu kapıdan geçen kişi eğilmek zorunda kalıyor; böylece hem girer girmez karşıda görmemesi gereken mahrem bir şey varsa görmemiş oluyormuş, hem de ev sahibine saygıyla eğiliyormuş.
Recep ve Ramazan yeni bir şey öğrendiklerine çok sevinmişler.
Şaban’a verdiği bilgilerden dolayı hem teşekkür etmişler, hem de onu kutlamışlar.
Şaban, arkadaşları Recep ve Ramazan’a kapının üzerinde duran bir küçük, bir de büyük tokmağı göstererek:
    Dikkat ettiniz mi şu kap tokmaklarına? Bunların da anlamı var demiş.
Recep ve Ramazan “hadi anlat1” diyeceklermiş ki, Şaban, onların ricasına gerek kalmadan anlatmaya başlamış:
    Bu büyük tokmak “Tok! Tok! Tok!” diye kalın ses çıkarır. Küçük olan ise “Tık! Tık! Tık!” diye ince bir ses çıkarır. Der demez.
Recep ve Ramazan aynı anda:
    Ee ne olmuş yani öyle ses çıkarmışlarsa demişler.
Şaban onlara gülümseyerek:
— Hiç olur mu; çok önemli bu iki ayrı ses çıkaran tokmak: Evde yaşayanlar büyük tokmağın sesini duydukları zaman anlarlarmış ki eve gelen misafir erkek. O zaman kapıya evin erkeği bakar ve eve bir erkek misafir geleceği için evde yaşayan kadınlar ve kızlar ya odalarına çekilirler ya da karşılamaları gereken bir misafirse gelen; örtünerek onu karşılarlarmış. Gelelim küçük tokmağa: Küçük tokmağın sesi duyulduğu zaman ev halkı anlarmış ki eve, hanım bir misafir geliyor; bu sefer misafiri evin hanımı karşılar ve evde yaşayan erkekler odalarına çekilirler. Demiş.
Recep ve Ramazan’ın bu kapı tokmaklarının yaptığı iş çok hoşlarına gitmişti. Şaban’a tekrar teşekkür ederek kapının büyük tokmağını üç kere tıklatmışlar.
Bir süre beklemişler kapıyı vurduktan sonra. Ama beklerken de çok heyecanlanıyorlarmış. Çünkü hem Pamuk Nine’yi göreceklermiş, hem de Pamuk Nine’den Gazi Dede’nin kendilerine neden “Üç Aylar” dediğini; bir de Gazi Dede’nin adının Ramazan olduğu halde, herkesin ona neden Gazi Dede dediğini öğreneceklermiş.
Nihayet kapı açılmış ve Pamuk Nine görünmüş kapının arkasında.
Pamuk Nine Recep Şaban ve Ramazan’ı görünce çok sevinmiş.
    Gelin bakalım kuzucuklarım. Siz ninenizi ziyarete mi geldiniz bakalım? Demiş.
Recep, Şaban ve Ramazan, Pamuk Nine’yi gördüklerine çok sevinmişler. Çünkü Pamuk Nineyi köyün diğer çocukları gibi, onlar da çok seviyorlarmış. Sıraya geçip elini öpmüşler.
Önce Recep öpmüş Pamuk Nine’nin elini.
Sonra Şaban…
En son da Ramazan öpmüş, Pamuk Nine’nin pamuk gibi ellerini.
Hem Recep, hem Şaban, hem de Ramazan Pamuk Nine’nin önce yüzüne, sonra başörtüsüne bakıp elini öperlerken onun pamuğa benzediğini yakından görüp, ona niye Pamuk Nine dendiğini bir kere daha anlamışlar.
 Pamuk Nine, bir kere daha:
— Kuzucuklarım ninelerine gelmişiler! Maşallah benim kuzucuklarıma, maşallah. Allah esirgesin yavrularımı. Nineniz kurban olsun size. Diye dualar ederem sevmiş onları.
Sonra da bahçedeki üzerine minderler olan tahta sedire sırayla oturmuş Recep, Şaban ve Ramazan.
Pamuk nine ise iskemlesine oturup, gülümseyerek onlara bakıyormuş.
Bir süre sonra Pamuk Nine iskemlesinden kalkarak mutfağa gitmiş ve koca bir tabak kiraz ile geri dönmüş. Kirazı Recep, Şaban ve Ramazan’ın önündeki küçük masanın üzerine bırakarak:
— Hadi bakalım kiraz yesin benim kuzucuklarım. Demiş.
Recep, Şaban ve Ramazan, Pamuk Nine’nin ikram ettiği kirazları yerken; Pamuk Nine de az önce olduğu gibi gene onlara bakıp gülüyormuş.
Bu defa gerçekten üçünün de dikkatini çekmiş Pamuk Nine’nin kendilerine bakıp gülümsemesi.
Ramazan dayanamayıp sormuş:
— Nine neden hep bize bakıp gülüyorsun? Bir kusurumuz mu oldu? Demiş.
Pamuk Nine:
— Hay siz çok yaşayın emi benim kuzucuklarım. Hakkınız var. Size bakıp, sürekli gülümsediğimi siz de fark ettiniz elbet. Diye cevap vermiş.
Sonra konuşmasına devam etmiş. Fakat Pamuk Nine hâlâ gülümsüyormuş onlara bakarak:
— Kuzucuklarım! Sedire otururken öyle bir sırayla oturdunuz ki; Recep baş tarafa oturdu. Ondan sonra Şaban; sonra da Ramazan oturdu. Üç aylar yan yana karşıma gelmiş de durmuş gibi oldu. Demiş.
Recep Şaban ve Ramazan bu duruma çok şaşırmışlar. Nerdeyse kahkahayla güleceklermiş. Ama büyüklerin yanında kahkahayla gülmenin ayıp olacağını hatırlayıp tutmuşlar kendilerini.
— Nineciğim! Demiş Recep. Sonra devam etmiş konuşmasına. Biz de tam bu soruyu sormaya gelmiştik sana demiş.
Bu defa şaşırma sırası Pamuk Nine’ye gelmiş.
— Hangi soruyu? Demiş şaşkın bir halde.
Recep demiş ki:
— Nineciğim Ramazan’ın dedesi, Gazi Dede; bizi her görüşünde: “Gelin bakalım üç aylar” diyor. Biz de Gazi Dede’nin bize neden üç aylar dediğini merak ettik ve sana sormaya gelmiştik ki sen de bize üç aylar diyorsun.
Pamuk Nine neşe ile gülmüş. Pamuk Nine’nin neşesi, Recep, Şaban ve Ramazan’a da geçmiş ve onlar da neşelenmişler.
Pamuk nine, önce Recep, Şaban ve Ramazan’ın yüzüne tebessümle bakmış teker teker. Daha sonra bir süre dalıp gitmiş gibi sustuktan sonra, en tatlı tebessümü yüzüne yayılarak şöyle demiş:
— Gazi Dedeniz ne güzel söylemiş. Sizin adınız; “Recep, Şaban ve Ramazan” üç aylar ediyor. Sizin ne güzel adlarınız var bilseniz. Üç tane ay var ki; bu aylar: Recep, Şaban ve Ramazan; yani sizlerin adı. Üçü de mübarek aylardır. Bu aylara üç aylar deniyor. Allahü teâlâ, kulları için, bazı aylara, günlere ve gecelere kıymet vermiş. Bu zamanlarda yapılacak olan duaları, tövbeleri kabul edeceğini ayetlerden de bildirmiş. Kullarının daha çok ibadet yapması, dua ve tövbe etmeleri için böyle geceleri ayları ise sebep kılmış. Bu gecelerde ve aylarda tövbe edenin günahları af olur. Üç aylar olarak bilinen mübarek ayların ilki olan Recep ayı, hicrî ayların yedincisi ve mübarek üç ayların birincisidir. Recep ayının her gecesi kıymetlidir. Recep ayı Âdem aleyhisselâmdan beri kıymetli idi. Her ümmet, bu aya saygı gösterirdi. Bu ayda savaş yapmak bile günah idi. Recep ayından sonra, Üç ayların ikincisi Şaban ayıdır. Bu mübarek ayın içinde Beraat Kandili vardır. Beraat Kandili gecesini Müslümanlar ibadetle geçirirler ve o zamana kadar işledikleri günahları af olur. Üç ayların üçüncü ve son ayı ise Ramazan ayıdır. Yani oruç tuttuğunuz aydır Ramazan ayı. Ramazan ayında Müslümanlar oruç tutar. Teravih kılarlar, yardımlaşırlar, zengin olan fakir olana yardım eder. Ramazan ayının son on gününde ise Kadir Gecesi vardır. Cenab-ı Allah bu geceyi bin aydan daha hayırlı kılmış. Ne demektir bu? Kadir Gecesini ibadetle geçiren Müslüman, bin ay ibadet etmiş gibi olacak demektir. Ramazan ayında otuz gün oruç tutarız. İbadet edip, Fitre ve zekât veririz. Kimsesizlere ve fakirlere yardım ederiz. Otuz günün sonunda da, sağlıcakla Ramazan orucunu tutabildiğimiz için sevinir bayram yaparız. Demiş.
Sonra da Recep Şaban ve Ramazan’ın yüzlerine teker teker gülücüklerle bakıp:
— Anladınız mı benim kuzucuklarım demiş.
Recep, Şaban ve Ramazan Gazi Dede’nin kendilerine neden “üç aylar” diye hitap ettiğini anlamışlar; üstelik de birçok güzel bilgiler öğrenmişler üç aylar ile ilgili. Ama merak ettikleri bir şey kalmış. O da; Gazi Dede’nin esas adının Ramazan olduğu halde herkesin ona neden “Gazi Dede” diye hitap ettiğiymiş.
Hemen ikinci sorularını sormuşlar Pamuk Nine’ye.
Bu defa soruyu Recep sormuş:
— Pamuk Nineciğim! Gazi Dede’nin esas adı Ramazan olduğu halde, herkes ona neden “Gazi Dede” diye hitap ediyor? Demiş.
Pamuk Nine yine tebessüm edip, bu defa daha uzun süre dalıp gitmiş.
Bizim üç arkadaş, şaşırmışlar Pamuk Nine’nin dalıp gitmesine; ama ses çıkarmadan beklemişler saygı ile.
Nihayet Pamuk Nine konuşmuş:
— Güzel yavrularım benim! He ya Gazi Dedenizin esas adı Ramazan; bu ismi ona doğduğunda annesi ve babası vermiş. Ama gazi ismini kendisi almış; kazanmış yani.
Gazi Dede’nin torunu Ramazan merakla sormuş:
— Nineciğim nasıl kazanmış gazi ismini?
Pamuk Nine yine dalgın dalgın uzaklara bakmış. Bu defa yüzünde tebessümle birlikte hüzün de varmış. Tebessüm ediyormuş ama gülümsemeyle birlikte acı da varmış sanki yüzünde. Bu durumu çocuklar hemencecik fark etmişler.
Pamuk Nine onlara dönüp demiş ki:
— Güzel yavrularım Allah o günleri bir daha göstermesin. Herkes gibi Ramazan Dedeniz de savaşa gitmiş. O zamanlarda Gazi Dedenizin yaşındaki bütün gençleri askere çağırmışlar. Çünkü bütün düşmanlar memleketimizi almak için her yerden saldırmışlardı. Askerlerimizin bir kısmı Yemen’de bir kısmı Çanakkale’de ve daha nice yerlerde memleketimizi korumak için savaştılar. İşte Gazi Dedeniz de Çanakkale’de savaştı. Birçok arkadaşı şehit oldu. Biliyorsunuz değil mi şehit olmak nedir? Söyleyeyim: Din için, Vatan ve namus için savaşan Müslümanlar savaşta ölürlerse şehit olurlar. Cenab-ı Allah şehitler için “Onlar diridirler” buyurmuş ve onları direkt olarak cennetle müjdelemiş; hem de cennete girerken ayrı bir kapıdan gireceklermiş. Vatan için yapılan savaşta şehit olmayıp da memleketine dönenler ise gazidir. Yani Gazi Dedeniz gibi. Onlar düşmanlarımızı yurdumuza sokmadılar ki, bu gün sizler rahat rahat okuyasınız, öğrenesiniz ve mutlu mesut yaşayasınız diye demiş.

Recep, Şaban ve Ramazan, Pamuk Nine’nin evinden ayrılıp kendi evlerine giderlerken çok mutlularmış. “İyi ki Pamuk Nine’ye bilmediklerimizi sormaya gelmişiz. Ne güzel bilgiler öğrendik” demişler. Artık Gazi Dede “gelin bakalım üç aylar” dediğinde onun ne demek istediğini bileceklermiş. Sonra, “Şehit, Gazi” ne demek? Onu da öğrenmişler. Ayrıca da Pamuk Nine’ye neden Pamuk Nine denildiğini kendileri düşünüp, aralarında tartışarak bulmuşlar. Bir de, “Yavru Kapı” ve onun üzerindeki bir küçük, bir de küçük kapı tokmağının ne işe yaradığını öğrenmişler ve çok mutlu olmuşlar.

DERGÂHA YOLCULUK / M. Cihan ALLİŞ


Bir his tarifi çabası 
Olmayan kelimelere muhtacım tuğlasız parmaklıksız
Varlıktan bir mahpustayım.
Varlık;
Aşkının nuruna kadar duvar
Bu nasıl nurdur?
Ateşin bile gölgesi var.
Arza fezaya, varlığa selam olsun
Olsun amma;
Meded dolu her hu var
Uzakta bir ben varmışçasına
Beni umutlandıramaz aciz bir nefes olsun.

Bir yok tarifi çabası
Ben bilmem ki neye muhtacım
Zerresiz sedasız
Açık avuçlardan bir huzurdayım.
Dua;
Kıpırdayamayan dudaklarıma kadar
Yankımdan gayrı bir huzur var.
Bu nasıl bir huzurdur?
Sönen küllerim bile ümitvar
Ruhta vicdanda, yoğun selamı olsun
Olsun çünkü medetlerde,
Bir dolu "hu" var.

Demem o ki:
Yokluk; varın üstüne sinsin
Gerekirse varlık sırtıma binsin
Yeter ki 
Biri bana nefes almayı öğretsin.



IRMAK AKAR ŞALIMDA / Meryem YARDIMCI KÜÇÜK


Şalımda bir nehir akar
Öyle ıssız öyle sessiz
Bir dağ yürür kıyılarında
Bense sarp uçurumlarında
Her gün yaşamı dolarım saçlarıma

Bir bulut belirir
Yağmurlar yüklenmiş gözleri nemli
Ha ağladı ha ağlayacak

Şalımda bozkırlar uzanır
Gezip dolaşsam dört bucağını
Yine varıp gölgende kursam çadırımı
Yağmur ha yağdı ha yağacak

MARAŞ SAATİ / Yasin MORTAŞ

 Fotoğraf: Y. Mortaş

Dağ yürüyüşleriyle aşılmış bu şehrin dilinde kırık bir alfabe
gibi duran yalnızlığı çağırdım
yokuş saatlerinin altından geçen rûzigâr bir Maraş ağrısı sapladı kalbime
ki yüzüm ahir yanlarıma yansıyan bir kent gibi ürperdi içinde
kim çağırdıysa gittim kim gittiyse çağırdım
sözüm aktı durdu o ateşlenmiş buluttan
eğildim insan yansımalarıyla o gölgesiz aynalarınıza
gecenin dokunulmamış rahminden ışıklar topladım

Bu ejder kalesinden sökülmüş aynaların gecesi yok
öyle bir ak su ki ışıkların içinden geçen saat
zamana ayarlanmış yalnızlıktan / bir Maraş bir ağzım yanar
dökülür üzerime o Milcan’ın topladığı rûzigâr
ya vakit durulur içimde ya da ocaklarda saatler kaynar

Dağın ezberlediği ovayı tuttukça betonun esmerliği
soluğu kesilmiş toprak gibi yanar Maraş
hilalin keskinleştirdiği kentlerde yatar güneşin kıvılcımları
zaman döner
söz söner
şehir yürür uçsuz gözlerinin içine

Dağ yürüyüşleriyle aşılmış bu şehir
dilimde
yazılmamış bir alfabe gibi durur


TEMİZLİKÇİ KADIN / Mehmet Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL

Öykü

Nasıl yorulmuşum, bu vücudum iflah olmayacak, bu ne kadar uyumak! Halbuki dün benden çok, temizlikçi kadın çalıştı. Bugün sabah altıda kalkıp çalışmaya gidecekti yine, Allah yardımcısı olsun! Ben akşama kadar çocuğa baktım. Ayakta durduğumdan mı şu eklem yerlerim kopuyor, kopuyor! Kadına yüz yirmi lira verdik. Sağ olsun, akşam yediye kadar çalıştı. Hak geçmesin dedim Fatma'ya, yirmi lira daha verelim. Beşe kadar çalışacaktı normalde. İyi de temizledi, çocuğun örümceğine varana kadar her şeyi arı sili yıkadı. Elinden iş geliyor maşallah, kendini de çok tutuyorlar, boş günü yok. Ramazan’da da çalışacakmış. "zor olmaz mı anam?" dedim. "herif, işe tatil verdi, mecbur..." diyor. Oğlu ilik kanseri olmuş, hastanede yatmış, kocasından ilik nakli yapmışlar. Herifi kelle paçayı filan çok severmiş. Doktor, sende çok ilik var, ne yaptın da böyle oldun demiş. Allah’ın işine akıl sır ermez işte; ona onu sevdirmiş, berikine hastalığı vermiş, buluşturmuş. Kocası eski adliyede çaycılık yapıyormuş. Sonra bu hastalık çıkmış işte, evi satmışlar, çocuğun hastalığına yatırmışlar. Onu da sormadım, sorulmaz ki... Akşam dönerken anlattı zaten. Allah eşe dosta, çorumuza çocuğumuza vermesin; neslimizden uzak eylesin, zor imtihan.

Geçen nisan ayı mıydı, yayla câmîin yanında kanser hastası bir avrada tövbe verme gittiydim. Boynuna bir bant yapıştırmışlardı, acısını azaltıyormuş. Onu sordum. Duruyormuş daha. Ben tövbe verince epey bir ağladı, mahzunlaştı. Dört çocuğuynan oturuyor. On yedi yaşında gelinlik bir kızı var. Ondan büyük bir oğlu var, okuyormuş okulu bırakmış. Çalışıyormuş, annesine bakıyormuş. İki de küçük kızı var, ikiz, on yaşında. Çocukların ayakkabıları yırtılmış, onları yapıştırmaya uğraşıyorlardı. Kalan bende n’apım? Üzerimde kırk lira vardı onu verdim. Kadının teyzesinin kızı da üstünü tamamlayacak ayakkabı alacaklardı.

Kocasını hiç sorma. Avrat kanser olunca herif, başka bir avrat almış. Bu bizim Fatma’ya temizliğe gelen kadının akrabası. Kaynının hanımının bacılarından biriymiş adamın aldığı avrat. Neyse bunlar evlenince, bu kez, bu ikinci aldığı da kanser olmuş. Sonra bu ikinci avratnan adam, şu orman dairesi tarafında bir adam öldürmüşler. Hapistelermiş. Bilmiyorum niye öldürmüşler. Sorulmaz ki... Adamdan hepsi yüz çevirmiş. Nasıl geçinecekler yavrum; zavallı kadının, anası kız kardeşi yanında, onlar bakıyor. Devlet de üç ayda bir bunlara bin lira para veriyormuş. Oturdukları ev kayınbabasınınmış. Yok, çık dememişler, kayınbabası zaten ölmüş. Adamcağız da oğluna küskün ölmüş. Niye sen ikinci hanımı aldın, bunları ortada bıraktın diye o da yüz çevirmiş. İşte büyük çocuk, oğlan, okulu bırakmış, çalışıyormuş. Kadın hastanede, tedavi görüyor ya, hastaneye babası gelmiş oğlanın. Oğlum baban demiş kadın, bir bak. Çocuk "bana baba lafı vermeyin" demiş, yüzünü azdırmış, kalkmış gitmiş. Yavrucak sabaha kadar anasının başı ucunda oturuyormuş. Allah yardımcıları olsun.

Onu da sormadım, ikinci avrat bu herife niye gelmiş, tanrı canını almaya... Ha, evet, temizlikçi kadının kaynının hanımının bacılarından biriymiş. Hastanede bizimkine gelip af dilemiş. Her gün hapishaneden gelip tedavi görüyor ya, bu bizimki de hastanede... Karşılaşmışlar. Bu ikinci gelen avradın bacısı da iki ay evvel sinir krizinden kendini hastanenin üçüncü katından atmış. Temizlikçi, belki duymuşsunuzdur, haberlere çıktıydı diyor. Şu yukarıdaki büyük hastanenin üçüncü katından atmış. Âmin, yavrum, âmin; Allah eşe dosta, çorumuza çoğumuza böyle imtihanlar vermesin. Allah neslimizden uzak eylesin.

Geçen Aynur hanım bana:

“Şu ortalık düzelsin diye bir hatim indirelim.” dediydi.

Aldığım cüzün birini sana versem, olur mu?

On beşinci cüzü veriyorum.

Ayın yirmi altısına kadar okuyacaksın…


GURBET VE HASRET VE VUSLAT / Nurcihan KIZMAZ


Elimi açtım
Bir dua ettim
Dua umuttu 

Bir yıldız kaydı
Bir dilek tuttum
Dileğim tuttu

Bir güneş doğdu
Geceyi boğdu
Sonra sen doğdun

Elini tuttum 
Önce yürüttüm
Sonra sen gittin

Sen gurbettesin
Ben hasretteyim
Gönlüm vuslatta


ADI GÜZEL, KENDİ GÜZEL BİR DERGİ: VAKT-İ SÜKÛT/ Ahmet Doğan İLBEY

“Yoldaki Kalemler” dergisinin sahibi şair ve hikâyeci Hasan Ejderha’dan ilham alan genç şair ve yazarların Hatay’da çıkardığı adı güzel, kendi güzel kültür edebiyat sanat dergisi “Vakt-i Sükût” Haziran-Temmuz 2015, 3. sayısıyla içtimaya çıktı. Dergi başlığının üzerinde sabit duran anlamlı sözü bu kez duyurmak isterim: “Sükût Et! Kopsun Kıyamet!”

Bu sayıda kıdemli şairlerden Yavuz Bülent Bakiler ile Söyleşi var. Derginin bu sayıdaki baş sözü de çarpıcı olmuş: “Kartalları ürküten kanat sesleri ile selâmlıyoruz şiir yurdunu”

Bu sayının şair ve yazarları şöyle: Muhammet İbrahim Balcı: Uyanıyoruz, Ahmet Mentes: Bulutlara İyi Bakın, Hasan Konç: Işığa Aç Yüreğini, Hasan Ulaş: Münzevi, Memduh Atalay : Suskun İkindini Sevdim Bir, Hasan Ejderha : Esmer Öğretmen, Kübra Kaplan: Bilmiyorum, Ejder Turan: Aydınlığa Düşmanlık, Talat Özer: Semaver, Ahmet Aktaş: Cennet Kapısı, Nedim Yılmaz: Tek Başına Dört Mevsim, Bestami Yazgan: Gönül Şafağı, Ali Parlak: Hayalet, Adem Tokaç: Şeb-i Arus, Olsun Bu Gecem, Mehmet Yıkılmaz : Düşünmeyi Eşsizleştirmek, Kadir Soydan: Ey Berraklık, Erdem Bağırmaz: İnci'ye Açık Mektup, Ahmet Yıldırım: Yürek ve Zihin, Hasan Başdemir: Bir Ölünün Şiiri, Feruz Arslan: Belki, Gazi Balcı: Önce ve Sonra, Ali Güdek: Memlûk , Mustafa Kul: Arkadaki Yüz, Kadir Erdoğan: O Yâr, Ahmet Doğan Can: Ben Neler Gördüm, Abdulkadir Şahin: Kitap Kütüphane Tefekkür Medeniyet İlişkisi, Kübra Bozan: İmkansızdan Tohumlar, Güven Fatsa: Vehim, Ramazan Akyel: Kurt Çölde Yaşar mı?, Muhammet Hamdullah Doğan: Mizgince, Onur Çakmak: Aşk Başkaldırmaktır, Berrin Müzeyyen Alpay: Gülbangı Fetih, Büşra Sarcan: Ölüm Dansı, Nermin Karakurt: Diriliş, Faruk Ceren- Gün Sazak Göktürk: Şair Atışması-4, Ülkü Güven: Sazende, Mustafa Mete Yeşiloğlu: Feylesof Şair ve Aşık, Kırgız Gölü: Alıkul Osmonov ( Çeviri: İbrahim Türkhan)

Arka kapakta, Yavuz Bülent Bakiler’in “Sen Sen Sen” şiiri ile iç kapakta “Her Çocuk Ölümünde Cennetten Müjde Var” başlığıyla verilmiş, Mehmet Sabit Özmüş imzalı “Evladın Ardından” şiiri yer almaktadır. Dergi, “Kültür Sanat Köşesi” ve Kitap Tanıtım Köşesi” ne de yer ayırmış.

http://www.habervaktim.com/yazar/71832/alperen-islam-devleti-davasinin-mukellefiyetini-tasiyana-denir.html

YILGIN / Yasemin TALU



Ucun bucağın hüzün senin, 
Varın yoğun keder,
Kimine solgun yüzün
Kimine öfken düşer

İçten bakışın ibadet senin,
Yok olup bitmelerin kader,
Cennetin kapılarını açmak için
Bir rekat gülsen yeter

Gün doğmaz gönlüne senin,
Her günün daha da beter,
Pas tutmuş, işlemez saatin
Zamanın izini nasıl sürer

Beni anla, sevinçlerim var benim,
Gelemem, bu senin kıyametin,
Küllerin savrulur tükenirsen eğer,
Ben unuttuğun yerdeyim

YOLU UZATMA MERASİMLERİ‏ / Metin ACAR


o dala çaput bağlıyorlar 
beni de asıyorlar dileklerimle
dileklerimi başkasının ağrısında
bağlıyorlar bir sancı nasıl bağlanıyorsa
ve kalbim
burada bir çalı, bir çaput ismi değil
kimse kimseye bağlamıyor sancısını
sancı sevgili
burada bir aşk değil
ben de utanıyorum aylak adımlarımdan
ayaklarım burada, burada değil

misafirdim oturduğum o ağacın altında
acı burada çok misafir kalmak gibi
tenini saklıyordu bir çaputun arasında
ten burada saklı kalmış bir zehir değil
gelişimi bekliyorsun
o kentin dış duvarları çaput bağlı değil
sancısnı unutursun bir gümüşçü dükkanında
gümüşçüler burada bir pazar değil
çok kaldım, çok kalabalıkta
kent çocuklarımızın fotoğraflarını masum çekmiyor
bizi bir ağaca bağlamıyorlar
biz burada çok biz değil
derdini asıyor bakıyor çocuklar
atlara binmiyor ya nasip demiyor kızlar
kızlar burada hiç dokunulmamış ten değil

yolumu uzatıyorum
ellerim'i
sıktığım bir bıçaktan henüz bırakmadım
bıçak burada can çıkarmak değil
yalan bir merasime katlanıyorum
çiçekli bir bahçe hayaline su döküyorum
çok çaputlu  sert bakışlı
bir ağaç gölgesinde seni izliyorum
bir sigara yaksam
sigara burada hiç zehir değil
sigara orada da hiç zehir değil
beni de kaybedecekler bir çaputun ağrısında
sevgili o zulüm burada hiç ölüm değil
yolumu uzatıyorum merasimlerle
o donuk bakışlar kal demeliydi bana
aslında çok kal demeliydi bana
çünkü kal demek burada git demek,
değil miydi emanet bırakırcasına gemileri batırmak
evet korktum buradan
çünkü çocuklar fotoğraf çekinmeyi doğarken öğreniyorlar artık
doğdu onlar limanlarına gemi yanaşmayan iskeleler gibi
evet unuttum
unuttum evet epeyce uzaklaştım
kamburu henüz çıkmamış
gövdesi eğri duran bir ağaç kadar
toprağa bağlanabilen bir çaput kadar

bu mirası da as saklı kalsın
sevgili en ince bir dala göm onu
yolu senin geldiğin yöne doğru
gösterdim kendimi bul kendini
diye diye diye bağla beni
yolu bu çıkmaza doğru uzat
çünkü taşlar burada çok ağıt değil
kelimeler burada bir savaş değil
burada ölmek
balığın ağzındaki sigara kadar sulu
ölüm burada hiç ciddi bir uğraş değil
düşünsene beni bağlıyorsun o ince dala
dal burada hiçbir dil değil
her doğan çocukları düşün
hepsinin dilleri aynı değil
süt kokmayan dua kokmayan bir göğüsten süt içiyorlar
ve aşk burada süt kadar beyaz değil
kokusunu arıyorum taze bir gülün
korkma bu sözüm burada hiç sana değil
kokusunu arıyorum taze bir gülün
az argo çok ego birazda sert bir koku
hakkını yemiş olmalıyım kesin
bir taze gülün daha
hak elbette anlarsın sevgili
burada aranılası bir şey değil
tam göğsümden vurdular,
bu sancı sana benden hediye değil
düşünsene devamlı aynı cümleyi kuruyorsun
seni benden başka kimse anlamıyor
bu elbette sevgili
bu da bir ağrı değil
tabiki zayıf bir yolda yoksulluğumu çiziyorum
işim yoktu
terliklerimin yırtılan ucunun yere sürtünmesi
bunu hiç umursamıyorum
yolu senin geldiğin yöne doğru çeviriyorum
gösterdim kendimi bul kendini
diye diye diye aranıyorum


IRMAK AKAR ŞALIMDA / Meryem YARDIMCI KÜÇÜK



Şalımda bir nehir akar
Öyle ıssız öyle sessiz
Bir dağ yürür kıyılarında
Bense sarp uçurumlarında
Her gün yaşamı dolarım saçlarıma

Bir bulut belirir
Yağmurlar yüklenmiş gözleri nemli
Ha ağladı ha ağlayacak

Şalımda bozkırlar uzanır
Gezip dolaşsam dört bucağını
Yine varıp gölgende kursam çadırımı
Yağmur ha yağdı ha yağacak

***
BU ŞEHRİN



Bu şehrin anlından akan nehre
Gözlerimden hüzün diye sen aktın
Bilmedin içimin dehlizinde
Asırlara bedel bir sürgün yaşattın

Bu şehrin avuçlarında güller açarken
Sen yüreğime diken tohumları attın
Görmedin gül yangını ne demekmiş
Alev alev yanışıma odunumu sen attın

YENİDEN BAŞLAMAK / Memduh ATALAY


Her şey bir etkiyle bir araçla geliyor
Sen araçsız, sebepsiz birdenbire geliyorsun
Geliyorsun ve her şeye hâkim oluyorsun
Bilhassa akşam vakitlerinde
Çayı masada unuttuğumda
Kitabın hangi sayfasındaysam geri dönüyorum
Yeniden başlıyorum ama nafile
Kelimeler karışıyor satırlar karışıyor
Elimde sigara varken tekrar yakıyorum
İçimde kabaran bir deniz
Sadece annelerin bileceği bir hüzün dalgası
Ne zaman geleceğin belli olsa sen, sen olmazsın
Ne vakit geleceğini bilsem ben, ben değilim
Bir denkleme de benziyor hani
Çözmek ne mümkün ben beşerim
Yanıp kül olan yıldızlar gibi
Dünyanın dışında söylenir benim hikâyem
Bir gam dağı efsanesi içinde
Erguvanlar şiir saçıyor
Numara ile anılan insanlar arasında
Yine birdenbire sen geldin akşam vakitlerinde
Korkuyorum gelişinden
Gidişin zaten tam korku üzre
-Her daim açık kapıdan giriyorum –
Tövbe!


BİR SEVDADIR TESPİH / Hasan EJDERHA

Bir sevdadır tespih. Yoldur, yoldaştır; sanki sevgiliye götüren bir merdiven basamağıdır her habbesi. Dokuna dokuna, okşaya okşaya, parmaklarınla tespihin habbelerini hissede hissede çekilen bir “Süphanallah” “Elhamdülillah” “Allahüekber”dir. İliklerine kadar Allahüekber. Ciğerlerine, tüm azalarına, ruhuna kadar Allahüekber diyebilmenin tadıdır tespih. Ve o tadı tespihin de aldığını hissetmek, tespihe de o manevi hazzı aldırmak, belki de gibi yapmak. Kendisinin aldığı, tattığı manevi hazzı, tespihine de aldıranlar, tattıranlar gibi yapmak. Sonra bir “Estağfirullah” ile kabuğundan, dünyaya batmış kabuğundan, bir Ağustosböceğinin kabuk değiştirmesi gibi, kabuğu değiştirirken, kaybedilen azaları ve yetenekleri de geri kazanarak eski kabuğundan çıkmak…

Her tespihin habbesinin dokunuş hissiyatı vardır. Birisi diğerinden farklıdır. Tespihin cinsine göre değişir bu farklılık. Kuka, sair ahşap ve çekirdeklerden yapılan tespihler ile bağa, kemik, boynuz, kehribar, yine bir çeşit kehribar olan Oltu Taşı, ele hafif gelen ve taşıması kolay tespihlerdendir. Kehribar ve kuka bunların en hoş olanlarıdır. Mesela eskiden saraylara ve önemli konaklara gelen hekimlerin elinde kuka tespih görülmediği zaman o hekime muayene olmaktan imtina edilirmiş. Kehribar ise, sultanların, paşaların, ağaların tespihi olarak bilinir. Dünyada çoğunlukla Erzurum’un Oltu ilçesinde çıkan Oltu Taşı’nın ise bedenin elektriğini aldığını söylerler. Her birinin kendine özgü zarafeti vardır. Birisi çektikçe parlar, bir başkası çektikçe kokularını etrafa yayar. Her karakterin, her karizmanın ayrı ayrı tespihi olması, her tespihin ayrı ayrı ustaların, tespihdarların elinden çıkmasıyla nam ve değer kazanıyor olması insanın aklına “At sahibine göre kişner” atasözünü getiriyor. Kişinin karakteri, hal-i pür melali nasılsa elindeki tespih de durumu ile doğru orantılıdır çoğu zaman. Tespihdarlar, tespih meraklıları, kolleksiyonerler, Önemli tespih satıcıları, Tespih imalatçıları… Memleketimizde öyle güzel ustalar, tespihdarlar yetişmiştir ki; çoğunun ünü başka başka memleketlere ulaşmış, yaptıkları tespihler dünyaca aranır olmuştur.
Memleketimizde çok sevilir tespih.

Doksandokuzluk, otuzüçlükleri yapılır.

Sonra bir de onyedilisi vardır ki bu da Efe Tespihi’dir.

Çeşit çeşit püsküller yapılır tespihlere, gümüş püsküller; sallamalar, kamçı- kırbaçlar ve kırbaçların ucunda yine gümüş, değerli taştan sallama aparatları. Her biri bir başkasından güzeldir. “Bir tespih alayım kendime” deseniz de bir tespihçide eğleşiverseniz, şaşırırsınız hangi tespihi alacağınızı. Her birinde ayrı bir güzellik, her birinde ayrı bir mana buluverirsiniz. Kimine ise hemen oracıkta bir mana yükleyiverirsiniz de “bana ne oluyor ki böyle?” deyiverirsiniz. Çünkü daha tespihlerden birini almadan, daha bir tespihle dost, yoldaş ve sırdaş olmadan oracıkta yakınlaşıverirsiniz. Tıpkı yıllar öncesinden varlığını bildiğiniz ama ilk defa karşılaşmanın heyecanını yaşadığınız bir akraba gibi gelir tespihler size.

Kuka ve ahşap tespihlerin çektikçe parlayanı ve koku yayanı vardır. Çektikçe her habbenin bir önceki günden daha parlak ve farklı renklere büründüğünü seyredersiniz de şaşırırsınız bir sonraki gün. Zira bir gün önceki tespih değildir artık cebinizdeki, her elinizi cebinize atışınızda sessizce selamlaştığınız tespihiniz. Habbelerin üzerinden parmaklarınızın her geçişinde, kalbinizde zikrin pırıltısı gibi habbeler de parıldamaya başlar. Zikir için tespih habbelerini okşayan parmaklarınızın emeği asla boşa gitmez. Hem kalbinizi, kalbiniz ile birlikte tespihinizi de kalaylarsınız da farkına bile varmazsınız o anda. Sonra bakıverirsiniz ki hem tespihiniz artık farklı bir tespih, hem de kalbiniz farklı atmaktadır.  

Tespihin, her ne kadar külhanbeyi, efe ve delikanlılık tarafı da önemli ise de biz daha çok tespihi, otuzüçlük de olsa, doksandokuzluk da olsa, tespih gibi kullanmak tarafını seviyoruz. Tespih denince; tespihat, zikir akla gelsin istiyoruz. Zira tespih zikir içindir. Hatta öyle ilginç tespihdar büyüklerimiz var ki; onlar tespihi adabınca çekmeyenlere, yani tespihin habbelerini orta parmak üzerine getirerek, işaret parmağı ve başparmakla çekmeyenlere tespih bile vermezlermiş. Makamı, mevkii ne olursa olsun, tespihi eline alıp, parmağında sektirerek döndürenlere, “burada size uygun tespih yok” diyerek kibarca savarlarmış.

Bir de değerli taşlar ve yarı değerli taşlar vardır. Rengârenk taşlar: Zümrüt, Yakut, Safir,
Yeşim, Akik, İnci, Mercan, Ametist (Mor Necef), Turkuaz (Firuze,  Türkuvaz), Zebercet. Kaplangözü, Kuvars, Pembe Kuvars (Gül Kuvarsı), Garnet (Lâl Taşı), Aytaşı, Güneştaşı,  Havlit, Necef, Lapis, Malakit (Malahit), Opal, Topaz, Zirkon. Daha onlarca çeşitli renkte ve değerde taş… Her birinin ayrı özellikleri ve her birinin bir diğerinden güzel renkleri vardır. Kimisi yeşilin en güzel tonlarını sunar size, kimisi sarının, kırmızının ve morun daha önce hiçbir yerde görmediğiniz ışıltılı renk cümbüşü ile temaşası gözlerinizi kamaştırır.

En eski tarihlerden ve toplumlardan bu güne şifalarına inanılır taşların.  Akik taşının ağrılara özellikle baş ağrısına iyi geldiği, Zümrüt’ün bağışıklık sistemini, Yeşim’in zihinsel odaklanmayı güçlendirdiği, Yakut’un kan dolaşımını düzenlediği, Akuamarin Taşının  Solunum yolları rahatsızlıklarına, boğaz ağrılarına, astım, bronşit ve tirotid bezi rahatsızlıklarına iyi geldiği söylenir ve yazılır. Daha neler neler… Değerli ve yarı değerli taşlar olarak adlandırılan taşlar için daha öyle ilginç şeyler söylenir ki hayretler içinde kalırsınız. Bu özellikleri doğrudur, değildir bilemeyiz. Ama biraz bu tür taşlardan yapılan tespihle ilgilenenler, meraklıları bilir ki her birinin özelliği ve hissiyatı farklıdır. Hissiyatı diyorum çünkü her farklı taşa dokununca farklı dokunuş hissiyatları vardır. Meraklısı on beş kadar taşı daha taşa bakmadan, dokununca bilir dokunduğu taşın hangi taş olduğunu.

Tespih nasıl bir sevdaysa, çeşitli taşlardan yapılma tespih, daha farklı bir sevda işidir. Değerli taşların herhangi birinden bir tespihiniz varsa çok nazlı bir sevgilinin nazı ile karşı karşıyasınız demektir. Eğer değerli taşların birinden bir tespih taşımaya karar vermişseniz birçok nazı da göze almışsınız demektir. Bir kere çok ağır bir tespihi çekeceksiniz ve bu ağırlığı hem eliniz, hem de zikir esnasında parmaklarınız hissedecektir. Tespihattan sonra ise parmak uçlarındaki yorgunluğu bütün vücudunuz hisseder. Sonra sürekli ip keser bu tür tespihler. Gene de vazgeçemezsiniz vazgeçmezsiniz zümrüt, yakut, yeşim, akik tespihinizden. Vazgeçmemelisiniz de zaten. Onun nazına katlanırsanız güzel bir tespihi çekebilirsiniz. Eğer nazını çekmezseniz size kırılır, ummadığınız bir anda darma dağınık oluverir de sadece “Aaaa!” diyerek farkına varırsınız ama artık çok geç kalmışsınız demektir. Habbelerini sayısınca bir araya getirmeniz zordur artık. Habbelerin büyük çoğunluğunu toplamış olsanız bile, kaybolanlar için yitik kuzuların kaybına dair bir hüznü yaşarsınız ve bu, kalıcı bir hüzündür artık sizin için. Çaresi yok mudur? Vardır elbette. Değerli taş tespihiniz nazlı olduğu kadar da vefalıdır. Sizden ayrılmak, kopmak istemez. Fakat bunun için dikkatli olmalısınız. Nasıl bir sevgili taşıdığınızı asla unutmamalısınız. Bunca naz kendisini unutturmamak içindir zira. Değerli taş tespihi çekerken, elinizdeki tespihi hissetmekten bahsettik ya birkaç kere! Evet, bu çok önemlidir. Tespihinizi çekerken onun farkında olmalısınız. Parmağınız habbe (tane) aralarına alışmıştır. İşte o aralıklarda hafiften bir genişleme hissettiğiniz an, tespihiniz sizi haberdar ediyor demektir ve bu haberi ciddiye almamazlık edemezsiniz. Size gelen haber, tespihi taşıyan ipin inceldiği ve kopmak üzere olduğudur. “Birkaç tur daha çekeyim” demeden tespihinizi cebinize koymak ve emniyete almak zorundasınız.

Değerli taş tespihleri kırmamak esastır. Kırılırsa dağılır. Size incindiğini haber vermesi ne kadar vefalı ve nezih olduğunu gösterir. Tespihinizin incindiği mesajını almışsanız, nezaket sırası sizdedir artık. Onun size davrandığı gibi siz de nezih bir davranış göstererek, incinmiş tespihinizin gönlünü almalısınız. Hemen ilk iş olarak onu yeniden sağlam bir ipe dizmelisiniz. Zaten buna da mecbursunuz. Çünkü geçici de olsa başka bir tespihi çekemezsiniz artık. Parmaklarınız hep o tespihi arar.

Bir de habbelerin milimetrik özellikleri vardır. Beş milimetreden on iki milimetreye kadar
tespihler vardır. Hatta daha da iri habbelileri… Ama en çok kullanılanları; doksandokuzluklarda dört-altı, otuzüçlüklerde yedi-sekiz milimetre olanlarıdır. Efe tespihleri ise onyedili olduğu için daha iri habbelidir. Otuzüçlük tespihlerde en okkalı olanları ve ele oturanı dokuz ile on milimetre olanlarıdır. İlk bakışta sadece bir araya getirilmiş habbeler olarak görünse de tespihler, bazısı detaylarında gizli, bazısı da dikkatli bakınca görülebilecek belli başlı parçalardan oluşur. Bazı tespihler vardır ki milimetrik özelliğinden, kesiminden ziyade habbeler üzerine işlenmiş nakış, tabii damarlar, renkler önemlidir. Ayrıca hemen hemen tüm tespihlerde bulunması genel kabul görmüş ve tespih dünyasına özgü isimler almış parçalar vardır. Bir de tespihin imame, nişane, Tepelik (Hatime) gibi olmazsa olmazları vardır. Yani tespihi habbelerinden sonra tespihi tespih yapan unsurlar.

Tespihlerde bulunan ilaveler, kırbaçlar, kamçılar, sair püsküller ve onların aparatları ile tespih habbesinin iriliği, ufaklığı, meraklısına ve kullanım alanına göre de değiştiği olur. Doksandokuzlu tespihlerde genellikle kürevî, mercimek kesim çoğunlukta olduğu halde, otuzüçlü tespihlerde kesim çok önemli ve çeşitlidir: Kürevî (tam toparlak), kürevî üstüvane, fıçı, kesme (iki tarafı düz), armudi, sığırcık, arpa, ucu toparlak, yassıca yuvarlak (yumurta), beyzi (söbe), dolgun beyzi, yarım beyzi, şalgami (iki tarafı basık), fasetalı (elmas gibi tıraşlanmış). Tespih habbeleri çekim zevkine göre değişkenlik gösterse de, kürevî ve beyzi kesimin daha çok tercih edildiğini söylenebiliriz.

Her tespihin bir hatırası ve hikâyesi vardır:

Yapan ustanın habbeleri temin edişi, tek tek yapışı, bir araya getirişi, hangi usul ve ilhama göre dizeciğine, dizdiğine dair hikâyeler…

Tespihi satın alanın hangi saikle tespih aldığı, hangi tür tespihe nasıl karar verdiği, nereden hangi ustadan nasıl aldığının hikâyesi…

Bazen de eski bir tespihin sahibi olmak ve onun temin ya da hediye ediliş hikâyesi…

Hiç yanımdan ayırmadığım, gümüş kakmalı bir KINALI KUKA’M var; hikâyesi ise çok ilginç Kınalı Kuka’mın. Yedi sekiz yıl önceydi; hiç tespihlerle alakası olmayan bir dostumla evinin bulunduğu sokağın başında karşılaşıverdik ansızın.

—Çay içelim, hem de konuşuruz biraz dedi.


—Gitmem lazım Salih’im, çok işim var dedim.

—Bak, tespihlerden konuşuruz dedi Salih.

—Senin ne alâkan var ki tespihlerle dedim.

—Ninemin sandığında bir tespih var ki görmelisin. Dedem rahmetli olalı yirmi bir yıl oldu. Ninem, rahmetlinin tespihini yirmi bir yıldır sandığındaki bohçasında saklıyor dedi.

—Şaka yapıyorsun! Dedim

—Şaka değil, çaya gelirsen tespihi de görürsün dedi Salih Hoca.

Bir mayıs ikindisi; limon çiçeği kokusunu içimize çeke çeke girdik Salih Hoca'nın evinin bahçe kapısından.

Dama çıkıp, asmanın altına düzenlenmiş kamelyaya oturuyoruz. Ninesi de orada. Elini öpüp başımıza koyuyoruz. Salih, evdekileri daha önceden telefonla aramış olacak ki oturur oturmaz geliyor çaylarımız. Çaylarımızı içmeye henüz başlamıştık ki:

—Nine diyor Salih.

—Söyle ninesinin kuzusu diyor ninesi.

“Aman Allah’ım bu ne tatlı dil böyle” diye geçiriyorum içimden. Bir yandan da ninenin o doyumsuz tatlı halini izliyorum fark ettirmeden. Yüzü sanki bir ninenin yüzü değil de hüzün abidesi sanki. Neler görmüş, neler yaşamış, nelere şahitlik etmiştir bu yüz kim bilir.

—Nine! Hasan bey tespihi çok seviyor. Ona dedemin tespihinden bahsettim. Getirsen de baksa bir, ne dersin?

Nine tebessüm ederek kalkıyor yerinden ve damdan eve inen merdivene yöneliyor. Çok geçmeden de geliveriyor tekrar. Daha önce oturduğu sedire oturup, yanında getirdiği bohçayı yan tarafına koyarak, bir kuşu okşar gibi açıyor bohçayı. Sonra bir kese çıkarıyor bohçanın içindeki yazmaların arasından ve keseyi bana uzatıyor.

Tir tir titriyorum keseye dokununca. Yavaşça büzgüsünü açarak elimi kesenin içine daldırıyorum. Evet, gümüş kakmalı; gümüş, Osmanlı kırbaç sallama püsküllü; otuz üçlü kuka bir tespihti keseden heyecanla çıkardığım tespih.

Muhteşem bir kınalı kuka…

Bayılmıştım tespihe tam manası ile. Artık koyu kahverengiye çalmış, gümüş kakması kahverengi habbeler üzerinde pırıl pırıl parıldıyordu. Uzunca bir süre ağzımı açamadım. Şaşkınlıklar içindeydim ve bu kadar hayran olacağım bir tespih görmemiştim o ana kadar. Hem bir klasik, hem bir antika, hem de manevi değeri büyük bir tespihti elimdeki muhteşem tespih. Tespihin sahibi rahmetlinin bir de beyzade, ağa ve kabadayı geçmişini hesaba katarak tespih değerlendirildiğinde, tam bir delikanlı tespihine dokunmuş oluyordum.

—Nineciğim rahmetli kaç yıl çekti bu tespihi? Dedim

—Otuz yıldan fazla dedi hüzünlenerek.

Tespihi hayranlıkla inceledikten, okşadıktan sonra tekrar verdim nineye.

Nine aynı özenle tespih kesesini bohçaya yerleştikten sonra tekrar eve inmişti. Salih Hoca’ya sözleri ağzımdan çıkınca pişman olduğum, bana uymayan bir şaka yaptım.

—Salih, ninen göçünce tespihi bana verir misin dedim.

Gülüştük…

*

İki gün sonraydı. Kuşluk vakti okunan sala okuldan duyuluyordu. Personelimden birisi, salanın sonundaki anonsu dikkatle dinlerken,

—Anlayabildin mi Mahmut, kimmiş ölen? Dedim.

Mahmut:

—Salih Hoca’nın ninesi ölmüş hocam. Sonra da ilave etti: Doksan yüz arası vardı ama dinçti nene; demek ki vade dolmuş dedi.

Hep birlikte gittik, Nineyi götürüp defnettikten sonra taziye evine gelip, Kur-an’ı Kerim, Fatihalar okuduk ninenin ruhu için.

Ertesi gün yine taziye evinde otururken Salih gelip yanıma oturdu. Oturur oturmaz da elimi tutarak, kaşla göz arasında avucuma bir şey bıraktı. 

Bu üç gün önce heyecan ve hayranlıkla baktığımız tespihin içinde bulunduğu kadife keseydi. Tespihi ilk gördüğümde “tir tir titredim” demiştim ya! İşte şimdiki titremem ile kıyas edecek olursak o ilk titremeyi; onu titreme sayarsak, şimdiki halim tam manası ile bir vücut depremiydi.

—Hayır, olmaz Salih, alamam bunu dedim.

—Olur, mu gardaş, bunun kıymetini ancak sen bilir ve sen yaşatırsın. Bu tespih bizde zayi olur. Dedi.

“Kınalı Kuka”m, yüzlerce tespihimin içinde en kıymetli tespihim şimdi. O gün, o hafta, başka bir tespihi çekiyor olsam da “Kınalı Kuka”m hep cebimdedir.

***
        
Kimimizin tespihi babasından kalmıştır, kimimizinki dedesinden yadigârdır. Kimimize bizzat hediye edilmiştir bu tespihler, kimimize sevdiği rahmetli olunca ondan hatıra kalmıştır.  Her tespihin hem hikâyesi, hem maddi değeri, hem de manevi değeri bu yüzdendir.

Daha nice tespih hikâyeleri vardır. Nice tevatürler, abartılar, tespih maceraları ve efsaneleri. Tespih hep olsun hayatımızda değil mi? Bir dost olarak, bir yoldaş olarak, sırdaşımız olarak cebimizde dursun tespih.