İNCEDİR ÖLÜM YA DA NİCEDİR/Fazlı BAYRAM








bir çocuk
kız çocuğu
babanın gözlerinden
akıyor toprağa
çıtlık tohumu gibi
dinamit lokumu gibi

yiğittir bu yükün hamalları bu devirde
kefir mayasından kezzap sancısına
her eczada hurmalı çikolata savaşçıları
hurmaları bombadan bombaları hurmadan

seni kim çağırdı çocuk
durmadan gelir oldun tozlu yollardan
...geceye
… güne
kurşun gövdelerine
ecelimizle ölmek yakışır mı bizlere artık
seni kim çağırdı çocuk
sıyırıp avuçlarından alın yazmalarını

rahat yatak
yumuşak yastık
def olun gözüm görmesin sizi
her vakte sığar
her vakte yeter acın

namlunun ortasında kaldın çocuk
bu benim… Yüzümden biliyorum
be her sevdaya çırak
çıra çakmak çivi serptinde kalplere
yine rahat uyudu etten kemikten taşlar
şimdi mezarlıklar mahşeri bekliyor



ÖLÜM RABITASI / Şeyhşamil EJDERHA








Zamanın ince gergefiyle örülmüş ömrüm
Her yanım sancıyor
Ben çoktan ölmüşüm, namazım kılınmış
Naaşım
Bir öğle vakti eve taşınıyor
Babamın gözünde yaş
Annemin dilinde ağıt
Kardeşlerim suskun,
Belki konuşmayacaklar bir daha…

Bir öğle vakti kaldırılıyor naaşım
Gökyüzü kabrim
Ve üzerimdeki toprak
Ağlıyor sanki gözünde nem
İmam biraz eğilseydi başucumda
Duyacaktı dilimden çıkan birkaç kelimeyi
“Ben pişmanım.”
“Keşke yapmasaydım”
“Bir daha yapmayacağım”

KARATÜN/Derya BAYTON









Kilitli bak avucuma zamanın mührü,
Haber ver ötelerden, zamanın da ötesinden.
Çığlık mıdır döven boşluğun duvarını?

Geleyim;
Kırılan mührün nanköre satılan boyasından,
Arta kalan son meteliği sayan sandalcıdan.
Suskunluğum;
Saldırdığım dilin rengi zifir.
Belki bir gece buluşmak için sıfır iyi bir vakit.
Nahoş ayrılıklara vermez ise aman,
Dalmak için nehrin mükemmel gece.
Nehir balıkları sırtına siyah benek mührü!
Sen gelin! Giyme beyazı gecemi giyen teni yakar.
Telef etmek midir niyetin balıklarımı?
Bilmez misin kabrim de taşım kara,
Işık mı sızar topraktan sol yana, tam şuraya.
Varın kıssası, geceler de seyyahım,
Karanlık rast gelmez erin uzununa.
Âlemim;
Cümle bahtın teni kara,
Aydınlığı ver elin arayanına.
Sen beyazın gelini kulağıma eren çığlık,
Giyme ışığı gözler yokluğun âmâsı.
Uzuvlar gölgene saklı. 
Sen kokladığım dipsiz kuyular nem!
Ben gölgeler aşığı, Romeo’su
Sen beyaz kadın Şirinim.
Kavuşmalar küçük hesabın sabahına mı kalır gebe?

Yeter! Gecelerime gel.

Ben ölümü düğün bilir ıssızlığımla cenaze şenliği beklerim,
Beklediğim sorgu sual katrana bulanan saçlarında nihayet.

Karanlığım ile feda olayım.
Nazarına bir garip köle oturttum,
Görmez misin eğri büğrü durur.
Divanın da pençe, el ne fark eder?
Diyor beyhude çırpınış son beyitler.
Noktayı koyma vakti.
Gece aydınlığın karanlık silahıyla cenk saati.
Sen! Bilmenin zehriyle lânetlemiş sevgili,
Karanlığa sevdalı olan olur mu ışığa,

Ya maşuka pervane?


 (02.08.2013) 

PİYASA ŞİİRİ/Mehmet YAŞAR











Koltuklar
Takım elbiseler içinde yürüyen dilsiz uşaklar
Üstüne az gelişmiş mesai bitimleri
İple çekilen cumartesiler, pazarlar
Bizim çektiğimiz miladî Cuma, hicrî Cumartesi akşamları
Ne çekiyorsak, çektiğimiz bundan değil mi zaten
Sonra mı?
Sonrası biraz küfür, biraz iman
                              
“Bir dikili taştan gayrı nem galdı”

Bürokrasinin çiçekleri dolaşıyor parke taşlarında
Formal kokular sızlatıyor direğini burnumuzun
Telgrafın telleri
Aaaah telgrafın telleri
Kuşlar unutalıdan beri
Hatta Lozan’dan beri
Neyse…
Unutmak için sakladığımız dünleri
Sırtındaki çuvalda biriktiriyor bir adam
Kişisel erişim noktamızı açmamızı bekliyor belki de
Sonra mı?
Sonrası biraz şiir, biraz türkü

                               “Bir akılsız baştan gayrı nem galdı”

Ayın 15’i, iki nokta üst üste, mübarek gün
Viski şişelerinden içtiğimiz sular
Ve Gazze
Ve bir kısa mesaj
Ve 5 TL
Damlaya damlaya dağılan vicdanımız
Ne uykulardan geçtik de geldik oysa biz
Nice yürüyen merdivenler katettik
Sonra mı?
Sonrası biraz Çeçen ağrıları, biraz Urumçi sızıları

                               “İki damla yaştan gayrı nem galdı”

Pardon!
Biraz fikir alabilir miyim
Şöyle ortaya karışık
Az açık oturumlu, bol gözyaşılı
Biraz da hamaset serpiştirin üstüne lütfen
Niğbolu’dan ya da Malazgirt’ten olsun
Durmasın babaanneler ‘Yasin’ okusun
Kimse oturmasın yerime
Kimliğimi kaptırdığım bankamatiklere
Bir saygı duyup geliyorum hemen
Ve gecelerimi çalan tasarruflu ampullere
Sonra mı?
Sonrası biraz ilave yazı, biraz yer bildirimi

                               “Bir yaralı döşten gayrı nem galdı”

Not: Şiirdeki siyah puntolu olan mısraları editör düzenlemiştir.

BİR ÇOCUK GÖRDÜM/ Muhammet İbrahim BALCI










Bir çocuk gördüm
Yalnızlaşan dünyanın
Issızlaşan sokakların
Yitirilmiş duyguların
Tebessümün terk ettiği suratların
Hüküm sürdüğü bir  yerde.

Çocuk ağlıyordu içten içe
Yanağı gözyaşına bulanmış
Kaçırdı gözlerini benden
Saklamaya çalıştı gözyaşını
Yaklaştım hızlı adımlarla
Tuttum ellerinden

Sessizlikler içinde
bir çocuk ağlıyorsa
Kimsesizliğine...
Sakladığı gözyaşını
Yanaklarına dokunarak
Bir sileni yoksa olmayacaksam
Ben nasıl bir hayat yaşamaktayım.

Ey çocuk!
Küçük kalbine sığdırma hüzünleri
Sende saklı yarınlara dair umutlar
Sakın yalnızım deme
Seni en güzel kokularla süsleyen
Bir yaradan var.


TÜRBEDAR/Gazi BALCI








Ben türbedarım…
Ucu bucağı gözükmeyen bütün hayallerime rağmen,
Gönlünde darım…

Uçar semada kumrular, minarelere doğru.
Bu benim kârım…

Hece hece tamamlanır belki, 
başıboş dolaşan tüm sözcükler, 
lakin;
Ruhum bir yarım…

Buzullarla yarışır içindeki serinlik,
Ben yakan nârım…

Yokluklarla örülü, menfaat boyalı dünyalarınıza inat,
Ben daim varım…

Gönül dergâhında sabır zikri çeken,
Tek türbedarım!...
Tükenmez zarım…

KUM TANELERİ/ Hilal EJDERHA













Kum taneleri saçılıyor etrafa
Sağım aydınlık
Solum karanlık
Puslu kalmış doğruluk

Hayatın ucunda tüm mutluluklar
Ortasında kalıyor yaşanan umutlar
Susuyor her adımda sokaklar
Aslında yalan oluyor hayatlar

Sararan yapraklar gibi
Uçuyor ellerimizden hayaller
Geriye mum ışığı ve kumdan taneler
Gökyüzü çaresiz
Ağlamaktan utanıyor bulutlar

Kum taneleri
Güneşe yansıyor rengi
Tutuyor ellerimden sanki
Şiire vuruyor zaman belli
Gönüller okyanus olmuş
İçinde yüzüyor bu kum taneleri

AL BUNU, BU İHTİYAÇ/İsmail SAĞIR

Bir soru, bir fikir ve yeniden doğuş. Kızıla boyanmış dünyanın şafağında bir ses yükseltmek. İnsanca yaşamanın onuruna talibiz, güzele ve güzeli yaradana talibiz. Bu dünyanın efendilerine, yaşamlarını mazlumların sırtından sağlayan kan emici asalakların karşısındaki siperdeyiz. Dilimizde Halil İbrahim türküsü, elimizde tüfek mevzimizin bekçisiyiz. Mevzideki yoldaşlara, gardaşlara, dildaşlara, gönüldaşlara selam olsun!
Çağımız insan olmanın giderek zorlaştığı bir çağ. Her yanın demirle, naylonla, teknolojiyle sarıldığı bir günde, insan tüm bunların merkezinde; ama mumya! Sanki tüm bunlar biz güneşi görmeyelim, yağmurda ıslanmayalım diye icat edilmiş varlıklar. İnsana hele ki müslümana giderek baskının arttığı, yaşama hakkının tanınmadığı bir dünyada tüm bu olumsuzluklara rağmen Müslüman nerde duruyor acaba? Bize dayatılan, tüketmemiz istenen ihtiyaçlar(!) karşısında fikrimiz nedir? Ya da bir müslüman ihtiyaç kelimesinden ne anlamalı? En son herhangi bir şeyi alırken ne vakit sorduk kendimize bu bize lazım mı diye? Amacım alışverişinize, ticaretinize çomak sokmak değil. Sadece kafanıza bir soru işareti bırakmak, şartların tenkidini yapabilme kabiliyetine yeniden milletçe varabilmek.
Bugün dünya üzerinde batının hüküm sürdüğü bir gerçek ve bu hükmün şaşmaz kuralları var. Batı önce bir şey imal eder sonra bunu pazarlayacak bir pazar arar kendisine. Modern dünyada artık ilk pazar insanın düşünce dünyasında kuruluyor. Akşam evlerimizde karşısına geçip sızdığımız kutular bize ilk tohumu atar genelde. Ya da farklı kanallardan, bizi bizden çok düşünen bankalar, markalar ürünlerini zihnimizde piyasaya sürer. Bunun yanında ocağımıza bir de incir ağacı hediye edilir, yılbaşında ise çam ağacı. Bu öyle lanet bir sistemdir ki sizin elinizdeki üç kuruşa dahi göz dikmiştir. İnsafı, vicdanı olmayan bir sistem yüzünde yalancı bir gülümseme ile sizi alabildiğine sömürmeye niyetli. Eğer siz bu canavara karşı duracak olursanız size piyangodan bir demokrasi çıkar hemen. Her şeye ve her soruna birebir olan bir kurtarıcı: demokrasi(!). Tüm bu hücumların karşısında siperde değilseniz şayet göğsünüze bir kurşun yemeniz an meselesidir.
Öldürmeyen ama esir eden bir kurşun.
Güya insanlığın hizmetine sunulan her yeni aleti, eşyayı, teknolojiyi, ilacı ihtiyaç gibi hissedip onu almaya programlanmış bir zombi oluverirsiniz. Hatta göğsünüzdeki o zehirli kurşunla övünç bile duyabilirsiniz sair barlarda, publarda, diskolarda. Bu mekânların giriş kartıdır bir nevi çünkü.
Ben sizlere gemisini kurtarmış bir kaptan olarak değil, aynı suda boğulmamak için direnen bir yolcu olarak sesleniyorum. Konumuzu daha da açık kılacak bir örnekle mevzuyu kapatmak istiyorum, şöyle ki: Çok şükür beni benden daha fazla düşünen bir banka var hayatımda, öyle ki her gün arayıp ısrarla açmamama rağmen yavrusunu sırtlanlardan koruyan kaplan misali tüm kötülüklere can siperane saldırdı. Sonunda ben pes ettim ve telefonu açtığım da bana dünyanın ne kadar yaşanmaz bir yer olduğundan dem vurup hırsızların ve kapkaççıların banka hesabımı boşaltma korkusunu içime enjekte etmeye başladı her cümlesiyle ve sonunda bana bir ilaç sundu; tüm bu risklere karşı sigorta…
Bankada bulunan üç kuruş parayı sigortaya alıp; üç kuruşun iki kuruşunu esen yele savurmamı pardon sigortaya vermemi istedi telefonun diğer ucundaki kapitalizmin temsilcisi bayan. Kalan bir kuruşla alakalı herhangi bir fikir beyan etmedi Allah var. Ama artık bana nur topu gibi bir ihtiyaç vermişti; parayı parayla korumak!
Evet bu öyle bir ihtiyaçtı ki bunu temin etmezsem nefes alamaz ve uykularım bölünürdü.
Sunulan fikrin özetiydi bu, sistemin bir parçası olmamın imzalı mühürlü belgesi. Velhasıl önümüze her ihtiyaç diye sunulan, bu olmazsa olmaz denilen metanın, fikrin kölesi olmayalım kardeşler. Kol kola bent olalım bu hayâsızca akınlara, müslümanca bir duruşla ölelim, ölmenin dahi parayla olduğu dünyada!


                                                                                                          

SABIR / Murat TÜRKMENOĞLU

 
Sanki hep oradaymışsın
Yanıbaşımdaymışın gibi
Yıkık dökük hayallerin ardından geldi aşkımız

Perdesine sığındım penceremin
Ay misafir oldu bana
Geldi oturdu yanıma
Sobam ısıtıyordu belki evi
Fakat hasretlik titretiyordu geceyi

Zamansız bir çölde kaybolmuştuk
Su ne arar, ses bile yok;
Aşkın hayaline kul olmuştuk
Yar ne arar, ten bile yok

Deliler sarmıştı dört bir yanımı
Anlamıyorum, anlamıyorum anlattıklarını
Zihnimde bir sis perdesi var
Yok, olmayan yar gölgesi var

Hakikatmiş meğer bu toprağa değen eller
Boncuk boncuk alnımdan dökülür terler
İşte o an aralanır sis perdesi
Kıpırdanır ufak ufak akıl zerresi

Kilit kırıldı, us açıldı artık
Bak havalandı ruhum pencereden
Bilinmezliğin kırıntısı bile yok artık
Bırak şu miskinliği tez elden

Aç ellerini semaya
Ve gönülden yakar Allah'a:
Sabır ver Yarabbi!
Sabır ver Yarabbi!

TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN SON GÖZYAŞI/Cüneyt CESUR

Ötüken Günlüğü
       Bugün Nevzat Kösoğlu'nun ölümünün birinci sene-i devriyesi. Allah rahmet eylesin.
Ben Nevzat Hocayı “Kitap Şuuru” isimli kitabı ile tanıdım. Ramazan aylarında Sultan Ahmed Camii avlusunda ramazan aylarında düzenlenen kitap fuarının 6.sında aldığım kitabını o günden beri elimden hiç bırakmadım.
Kitabı neden nasıl aldığımı da şimdi hatırlamıyorum. Bir dost mu, abi mi tavsiye etmişti bilmiyorum. Ama ben kitabı alırken Nevzat Kösoğlu’nu tanımadığımı iyi biliyorum. Daha sonra öğrendim ki kitabın ilk baskısı 1984 yılı imiş ve daha önce de başka bir kitabı yayınlanmamış. Kitabı aldıktan sonra büyük bir muhabbetle bağlandım ve en hissi anlarımı “kitap şuuru” ile paylaştım. Evime gelen misafirlerime ki gelenlerde hep fikir dostlarımdı zaten, bu kitaptan denemeler okumaktan büyük keyf aldım.
Bu denemelerle tabiri caizse ülkücülüğümüzü tazeledik.
Kafamız ülkücülükle çakır keyf oldu.
Özellikle “687. Yılın ardından Ertuğrul Gaziye Haber” başlıklı yazı ile çaresizliğimizi kimsesizliğimizi atamıza şikâyet ettik.
“Fetih ve Zaman”la o meşhur İstanbul fethinin uğultusunu bıkmadan usanmadan dinledik.
“Zaptiye Ahmet” ile dostluğun, vefanın ve adanmışlığın hazzını yaşadık.
“Nesillerin Yalnızları” ile ülkücülüğün zaten yalnızlık olduğunu ve bu yalnızlığın ne mübarek bir kuşanmışlık olduğunu hissettik.
1986 yılında okuyucusu olduğum ve ondan sonra da bütün kitaplarını okuduğum Nevzat Kösoğlu’nu canlı olarak ancak 2012 yılında gördüm. Kahramanmaraş Türk Ocaklarının davetlisi olarak katıldığı sohbetinde dinlediğim Nevzat Kösoğlu’nu biraz yorgun görmüştüm ama hasta olabileceği hiç aklıma gelmemişti.
Yakın zamanda yayınlanan, “Nevzat Kösoğlu’nun Ardından” isimli hatırat kitabının ilk sayfasındaki resmi görünce zihnim Maraş’ta ki sohbete gitti. O günkü hali bu fotoğraftaki gibiydi ve o an anladım ki bu güzel insan hasta imiş ve aslında uzun yıllar emek verdiği insanlarla ve yine bütün hayatını müdafaa ettiği vatan coğrafyası ile veda gezisine çıkmış. Çünkü o sıralar Kösoğlu, birçok vilayette sohbet toplantılarına katılıyordu ve bu benim çok duyduğum bir hal değildi. Hatta zaman zaman bu insan niye sohbet toplantılarına katılmıyor diye düşünmüşümdür. Yine belirtmeliyim ki o sohbeti dinlerken de niçin bu işler daha evvelinden yapılmamıştır diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Şimdi hissediyorum ki sohbet etme, nutuk atma işin bahanesi idi ve rahmetli öleceğini bildiği için hayatını vakfettiği, uğruna uzun yıllar mücadele verdiği memleket ve bu memleket davasında omuz omuza yer aldığı insanlarla hem iade-i muhabbet, hem iade-i ziyaret etmiş hem de helalleşmek istemiş. 
Biz onu çok sevdik.
Yaptıklarına bakınca ve onsuz geçen bir yılın ardından düşündükçe şimdi Nevzat Kösoğlu kim diye sorulursa o bir Türk'tü ve ömrünü Türklüğe vakfetmiş bir vakıf insandı ve bunun içindir ki Türk milliyetçiliğinin son gözyaşı idi demek isterim...
Şimdi muhtemelen Tanrı dağının zirvelerinde vazifesini yapmış olmanın verdiği huzur ile Atsız ata ile beraber türkü halkası kurmuş oturuyorlardır. Tanrı bizi de o güzel insanlarla o halkada buluştursun...
Ruhu şad olsun...
     

MUHTEREM HOCAM ŞİİRİ /Âşık Zây'i










Sana malum olur suların dibi 
Balık kaynar senin göllerin Hocam 
Yeşilbiber, soğan, patates gibi 
Bizi de pişirir küllerin Hocam 

Yağmurda, çamurda, boranda, karda 
Yolumuz şaşırıp kalınca darda 
Balığa giderken patikalarda 
Tutsun kolumuzdan ellerin Hocam 

Yumuşak söylersin seher yelince 
Mesajlar verirsin inceden ince 
Şurdan bir taleben çıkıp gelince 
Açılır yüzünde güllerin Hocam 

Geceden sehere seferimizsin 
Son derece ulu önderimizsin 
Işıldağımızsın, fenerimizsin 
Aman ha bitmesin pillerin Hocam 

Ramazanda Hocam dilin çözülür 
Sohbetinde nice âlem gezilir 
Ramazan gidince yâran üzülür 
Nedendir lâl olur dillerin Hocam 

Sende akıl, fikir, proje çoktur 
Bunlarla beslendik karnımız toktur 
Filolog olmuşsun üstüne yoktur 
Ard arda gelir hep fillerin Hocam 

Bizi yetiştirip hasat eyledi 
Lahmacun işini kesat eyledi 
Nice namazları fesat eyledi 
Oltaya takılan zillerin Hocam

Kursaksızlık bizi sofrandan etti 
Dağ tavuğu bitti, tarhana bitti 
Bir gecede kışlık zahiren gitti 
Böylece kırıldı bellerin Hocam 

Âşık Zây'i der ki sözü uzatma 
Bu bir iyiliktir Hocam unutma 
Ruhsatın yok diye saymadım amma 
Daha nelerin var nelerin Hocam



BU, ALLAH`IN LÛTFUDUR/Mohamud Mohamed Sheikh Ali

Farklı bir şekilde hacdan bahsetmek istiyorum.
Tabii fıkıha dalamam çünkü haddim değil. Hacın faziletlerinden de bahsetmeyeceğim çünkü hepimiz biliyoruz.
Size Abdullah Bin Mübarek hazretlerinin bir kaç kıssasından söz edeceğim. Her şeyden önce Abdullah Bin Mübarek hazretleri büyük tabiinlerinden biri, Darul Fena’ya hicretin 118’inde geldi ve 181 de Darul Beka’ya irtihal etti.
Abdullah Bin Mübarek hazretleri Hem âlimdi hem de zahid, hem zengindi hem de cömert. Rivayetlere göre o bir sene hacca giderdi, bir sene de illahi kelimetullah’a (Cihad) giderdi. Abdullah Bin Mübarek hazretleri hac esnasında olan üç tane kıssayı size nakletmek isterim.
Birinci Kıssa: Günlerden bir gün Abdullah hazretleri Arafat’ta, dua ediyor ama sesli sesli Allaha yalvarıyordu. Yorulur ve kendini tutamaz hale gelir. Bir süre sonra da uykuya dalar. O haldeyken bir rüya görmeye başlar… Rüyasında iki melek konuşuyor…
Meleğin biri diğerine sorar: “bu sene hacca gelen sayısı kaç?” diye.
Diğer melek cevap verir: “Altmış bin hacı geldi” der.
Melek yine sorar: “Bunlardan Allah kaçını kabul buyurdu?”
Diğer melek yine cevaplar: “Altısı kabul buyurdu” der demez Abdullah Bin Mübarek hazretleri ağlayarak, korkarak uyanır.
Yine olduğu gibi, ağlaya, ağlaya dua etmeye devam eder. Bir süre sonra gene yorulur ve yine kendini tutamaz uykuya dalar. Yine rüya…
Melekler konuşmalarını devam ediyorlar…
Meleğin biri soruyor diğeri cevap veriyor: “Peki Allah diğer hacılara ne yaptı?” diye soran meleğe diğer melek şöyle cevap verir: O altı kişiden dolayı Allah diğer hacıların günahlarını af edip, haclarını kabul buyurdu. 
Bu, Allah’ın bir lütfüdür. 
İkinci Kıssa: Başta söylediğimiz gibi Abdullah Bin Mübarek hazretleri bir sene hacca giderdi, bir sene de cihada, o sene hacca gitme zamanıydı. Hazırlığını yapmak üzere beş yüz dinar ile deve almaya gider, yoldayken elinde kedi olan bir kadın görür.
Kadına dönüp sorar: “O kediyi yapıyorsun? der. 
Kadın da şöyle cevap verir: Dört kız çocuğum var. Babalarını yeni kaybettik. Çocuklarım yetim ben dul kaldım. Bu gün dördüncü günümüz bir şey yemedik, bu kediyi almak zorunda kaldım.
Abdullah Bin Mübarek hazretleri bunu duyar duymaz kahrolur ve kendisini suçlu hisseder. Elindeki bütün parayı da o muhtaç kadına verir.
O yıl hacca gidemedi. Sonra hac mevsimi bitti, hacılar gelmeye başladılar. Mahalle sakinleri hacıları karşılamak için yola çıkarlar, aralarında Abdullah Bin Mübarek hazretleri de bulunuyordu. Abdullah Bin Mübarek hazretleri onlara “Allah kabul eylesin” dedi. Hacılar Abdullah Bin Mübarek hazretlerine “seninkini de Allah kabul etsin, falan yerde görüşmüştük yanlış hatırlamıyorsam, herkes  öyle diyordu. Abdullah Bin Mübarek hazretleri çok şaşırdı. Eve döndüğünde hala şaşkın ama geçe uykuda, Resulullah (s.a.v) geldi ve Abdullah Bin Mübarek hazretlerine şöyle dedi: “hiç şaşırma garibana yardım ettiğin için ben de senin için Allaha dua ettim. Senin suratın bir meleğe vermesi ve senin yerine haccı eda etmesi için. 
Bu, Allah’ın lütfüdür. 
Üçüncü Kıssa: kardeşim bunu ben sana anlatamam, ya kalemi koyar bırakırım ya da Abdullah hazretleri bizzat kendileri anlatsınlar. Bence de anlatsınlar.  Abdullah Bin Mübarek hazretleri şöyle anlatıyor:
Hacca gitmek için yola düştüm, yol esnasında siyah bir şey gördüm, bir dönüp bakmak istedim meğerse yaşlı bir kadındı. Ona “selamun aleyküm dedim.”
O da سلام قولا من رب رحيم (onlara merhametli Rabb`in söylediği selam vardır.)yasın suresi 58.ayet.
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Burada ne yapıyorsun? 
Yaşlı Kadın: سبحان الذي أسرى بعبده ليلا من المسجد الحرام (Bir gece, kendisine ayetlerimizi gösterelim diye kulunu mescidi haramdan, çevresini mübarek kıldığımız mescidi aksaya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir, o gerçekten işiten ve görendir.) el-isra1.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Ben de anladım Beytullah’tan geldiğini mescidi aksaya gideceğini. Ne kadar zaman burada kaldın? 
Yaşlı Kadın: ثلاث ليال سويا(üç gün üç geçe)Meryemsüresi10.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: yanında da yemek yok ne yiyorsun peki?! 
Yaşlı Kadın: هو يطعمني ويسقين(beni yediren, içiren o`dur)şuara suresi 79.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Neyle abdest alıyorsun? 
Yaşlı Kadın: فلم تجدوا ماءً فتيمموا صعيداً طيبا (su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin…) Maide suresi 6.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Yanımda yemek var yiyecek misin? 
Yaşlı Kadın: ثم أتموا الصيام إلى الليل (sonra akşama kadar oruç tamamlayın) Bakara suresi 187.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Ama bu ay ramazan ayı değil!! 
Yaşlı Kadın: ومن تطوع خيراً فإن الله شاكر عليم (Her kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa şüphesiz Allah kabul eder ve yapılanı hakkıyla bilir) Bakara suresi 158.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Yolculuk haldeyken bize iftar mubah kılındı. 
Yaşlı Kadın: وأن تصوموا خيراً لكم إن كنتم تعلمون (Eğer bilirseniz “güçlüğüne rağmen” oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır) Bakara suresi 184.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Benim konuştuğum gibi neden konuşmuyorsun? 
Yaşlı Kadın: ما يلفظ من قول إلا لديه رقيب عتيد (İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın) Kaf suresi 18.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Cevaplarına hayran kaldım, sen kimlerdensin? 
Yaşlı Kadın: ولا تقف ما ليس لك به علم إن السمع والبصر والفؤاد كل أولئك كان عنه مسئولا ( Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.) İsra suresi 36.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: af edersiniz yanlış yaptım 
Yaşlı Kadın: لا تثريب عليكم اليوم يغفر الله لكم ( Bugün sizi kınamak yok Allah sizi affetsin!) Yusuf suresi 92.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Benim deveye bin hemen kafileye yetişelim 
Yaşlı Kadın:  وما تفعلوا من خير يعلمه الله(Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir)Bakara suresi 197.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Onun binmesi için Deveyi oturttum 
Yaşlı Kadın: قل للمؤمنين يغضوا من أبصارهم (Mümin erkeklere, gözlerini “harama” dikmemelerini…, söyle..) Nur suresi 30.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Gözlerimi kapattım, ama deve binmek istediğin de deve hareket etti ve elbisesi de yitirildi ve şöyle dedi: وما أصابكم من مصيبة فبما كسبت أيديكم ( Başınıza gelen musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.) Şura suresi 30.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Biraz bekle ben halederim 
Yaşlı Kadın: ففهمناها سليمان ( Süleyman’a biz anlatmıştık) Enbiya suresi 79.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Deveyi çözdüm bin dedim 
Yaşlı Kadın:  O da binerken şöyle dedi سبحان الذي سخر لنا هذا وما كنا له مقرنين وإنا إلى ربنا لمنقلبون ( Bunu bizim hizmetimize vereni tesbih ve takdis ederiz, yoksa bunlara güç yetiremezdik, biz şüphesiz rabbimize döneceğiz.) Zuhruf suresi 13.ve 14.ayetler. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Yola çıktık ben önde gidiyorum bağırarak ve hızlı bir şekilde 
Yaşlı Kadın: واقصد في مشيك واغضض من صوتك ( Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt) Lokman süresi 19.ayet. 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri:  Hızımı kestim yavaş, yavaş gitmeye ve şiir okumaya başladım. 
Yaşlı Kadın: فاقرؤوا ما تيسر من القرآن ( Artık kur`andan kolayınıza geleni okuyun) Müzzemmil süresi 20.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Sana pek çok hayır verilmiş 
Yaşlı Kadın:  وما يذكر إلا ألو الألباب ( Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar) Bakara suresi 269.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Biraz yürüdükten sonra eşin var mı? Diye sordum 
Yaşlı Kadın: ياأيها الذين آمنوا لا تسألوا عن أشياء إن تبد لكم تسؤ كم ( Ey iman edenler! Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın) Maide suresi 101.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Sesim kesildi kafileye ulaşana kadar  onunla konuşmadım. Sonra kafileye ulaştık kimlerin var diye sordum 
Yaşlı Kadın:المال والبنون زينة الحياة الدنياً ( Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür) Kehf suresi 46.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Onun oğulları olduğunu fark ettim hacda ne işi vardı dedim 
Yaşlı Kadın: وعلامات وبالنجم هم يهتدون (Daha nice alametler. Onlar yıldızlarla da yollarını doğrultular ) Nahl  suresi 16.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: bende fark ettim onun çocukları bize yakın olan kafilede oldukları ve adları ne? Diye sordum. 
Yaşlı Kadın: واتخذ الله إبراهيم خليلاً (Allah İbrahim`i dost edinmiştir) Nisa suresi 125.ayet.                   
وكلم الله موسى تكليما  (Allah Musa ile gerçekten konuştu) Nisa suresi 164.ayet 
يايحى خذ الكتاب بقوة ( Ey Yahya kitab`a vargücünle sarıl) meryem suresi 12.ayet 
Abdullah Bin Mübarek hazretleri: Bende anladım ki onun çocuklarının adları İbrahim, Musa ve Yahya olduğunu. Ve onları çağırdım, hemen koşarak iki genç geldi. Hep birlikte oturduk, sonra  Yaşlı kadın فابعثوا أحدكم بورقكم هذه إلى المدينة فلينظر أيها أزكى طعاماً فليأتكم برزق منه (şimdi siz, içinizden şu gümüş paranızla şehre gönderin de, baksın, hangi yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak getirsin) Kehf suresi 19.ayet. Sonra gençlerden biri çıktı ve yemek getirdi, benim önümde koydular ve bana şöyle dedi  كلوا واشربوا هنيئاً بما أسلفتم في الأيام الخالية (Geçmiş günlerde işlediklerinize “iyi amellerinize” karşılık, afiyetle yiyin, için.) Hakka suresi 24.ayet  Ben de onlara anneniz neden böyle yaptığını anlatacağınıza kadar yiyemeyeceğimi söyledim. Onlar da şöyle dediler annemiz kırk yıldır kuranı kerim dışında konuşmadı, rahman bana kızmasın diye, günaha düşmemek için böyle yapıyor.  
Ben de bunu duydum de  ذلك فضل الله يؤتيه من يشاء والله ذو الفضل العظيم (Bu, Allah`ın lütfüdür. Onu dilediğine verir. Allah büyük lûtuf sahibidir.) dedim. 
            Tabii bu da Allah`ın lütfüdür.  



.

RENGARENK BİR ÖLÜM / M. Alper TAŞ


küçük bir suyun kenarından
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum
bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır
kırmızılara baktıkça

.

Şeyhşamil EJDERHA / H A Y A L

Köşe başındayım

Bilmiyorum menkıbemin hangi yaşındayım
Yükseliyor apartmanlar etrafımda
Her apartmanın her katında
Çıkılan her basamakla hayal oluyor oyun.

Bir çocuk…
Başını uzatıyor camdan; karanlık zindandan
Bakıyor sokağa: gülümsüyor, özgürlüğe kanatlanıyor yüreği
Hayalinde kıvrılan yollar, arkadaşlar, parklar…
Serap oluyor umutlar, sonra hayal.

Kalın bir ses dolduruyor sokağı:
“Dondurmam Kaymak”
Çocuk kayboluyor camdan
Ses azaldıkça uzaklaşıyor sokaktan
Çocuk tekrar camda; yanında annesi…
“Anne dondurma!”
Boşlukta kayboluyor çocuğun sesi
Başını uzatıyor boşluğa annesi
Ve annesinin sesi, yorgun gözleri, azar dolu sözleri.

Üzüldü çocuk
Bir köşeye büzüldü çocuk
Öfkesini içine attı
Yaşadığı her şey hayaldi
Fakat hayalin acısı içinde kaldı.

Hidayet BAĞCI KÖSE/ SİSLİ BİR VUSLAT


"BENden ve SENden ibaret"

Vuslata yakın bir andı...
ne sen ne de ben vardık o sisli yerde...
toz bulut olmuş bu kış mevsiminde...
bir bulut gibiydi mekân...

benim heybemde binlerce hayal varken,
neden senin yanında hayale dair kelimelerimin elleri üşümüş,
hiçbir şey düşünmüyorlar?

oysa senin varlığında vuslata eren ben,
o sisli yerde neden hiç oldu bilemiyorum...

senin heybende binlerce mutluluk vardı, yaşadıklarına dair;
çünkü sen kendinde beni yaşıyordun...

sisli bir mekandı...
hayalden gerçekten uzak bambaşka bir andı...
orda bir boşluk vardı ki ben o boşluğa bambaşka bir hâl ile düştüm...
sen kimdin ki bu hâle düşmeme sebeptin...

sisli bir yerdi...
bulutlar mı ayaklarımızın altında yoksa şehir mi? söyle hangisi gerçek bunların?
orda binlerce renk var...
gökkuşağı hükmünde dünyama bakıyor ve ben binlerce hayalimi gökkuşağına dilek ağacım diye bağlamışım...

sisli bir hâldi...
ne ben senden haberli ne de sen benden haberliydik...
bakıyorduk kendi dünyamızdan kendimize...
sen benim dünyamı sevemedin kim bilir?
belki de çözemedin bendeki varlığını...
bense kendi dünyamdan senli cümleler kuruyorum...
ne hayalden öte ne de gerçekten ziyade...

söyle! sence vuslat neydi?

bir RIZA-i İLAHİ uğruna sisli bir hâlin varlığında bir serçe misali çırpınmaktaydı... sisli bir hayal içinde...

benim sadece hayallerime hükmüm geçer, yaşadıklarımı zaten Rahman’ın rızasına bıraktım; zamana bırakır gibi...

içimde bir NAR var ki beni ağlattıkça kabuğumu çatlatıyor ve de SEN hayal de olsa BENİM dediğin kendine eşlik ediyorsun...

vuslata saniyeler kala...

"BENden ve SENden ibaret"
***