MİLLETİN NÜMUNESİ SOMALİLİ MAHMUD/Ahmet Doğan İLBEY

Somalili Mahmud’un Fikir Dükkânımızdan, yâni Cuma Kapımız’dan ayrılıp tahsil gurbetine çıkışıyla dostperest yüreğimden bir parça daha koptu gitti.

Fikir ve gönül tâlimi yapılan bu mekândan nice dostlar maddî gurbet, askerlik gurbeti, tahsil gurbetine çıktılar. Her giden yüreğimden bir parça koparıp gitti. Her gurbetçimiz gibi onun gidişiyle de Fikir Dükkânının dostluk divanından bir mâna, bir karakter, bir dostluk âbidesi eksildi gitti.

Kendini Şehr-i Maraş’tan sayardı. Kurban Bayramı öncesi Yüksek Lisan müracaatı için
İstanbul’da iken, “Herkes memleketine gidiyor, sen Somali’ye mi gideceksin” diye sorduklarında “Bayramda mânevî ve fikrî memleketim Maraş’ta olacağım…” demiş.

Bu sözü üstüne ümmet ve millet şuuruyla kıvrandım. Bin yıllık millet ve ümmetdaşlara hâmi oluşumuzun muhteşemliğini böylece bir daha idrak ettim. Ümmete hâmi oluşumuz dimağ ve yüreğimi sardı ve cezbeye kapıldım “Ah, Mahmud bize tarihî mesuliyetimizi hatırlattığın için sana minnettarım!” dedim.

Şehr-i Maraş Sütçü İmam Üniversitesi’nde tahsile başladığında tanımıştım onunla. Fikirli insan kaynağımız olan İsmail Göktürk’ün talebesiydi. Keşfetmiş ve elinden tutup Fikir Dükkânına getirmişti. Bir Hocam’a ve dost meclisine takdim etmiş, ilminin ve gönül dünyasının derinliğinden bahsetmişti.

Somalili Mahmud simsiyah teni ve sîmasıyla nur ve aydınlık saçıyordu dost meclisimize. Göbek adı dedesinden tevarüs ettiği Şıh Ali Muhammed olan Mahmud’un, Cenabı- Hakk’ın ne güzel halk ettiği simsiyah çehresine saatlerce bakıp bakıp doyardım.

Cenab- Hakk’ın, simsiyah teninden nur yaydığı, aydınlık saçtığı güzel Mahmud, şirin Mahmud zâhiri ve bâtınî her yönüyle hâlisiyet ve samimiyet âbidesiydi. Gönlüme otağ kurmuştu. Her gördüğümde kalbime mânevî şifa gelirdi.  Kalbî şifa buluşumu hâl üzere olan bilir ancak.

 Her sohbet meclisinde onun simsiyah nurlu yüzünü temaşa eder, anlattıklarını vecd ile dinlerdim. Birinci Harb’deki Sudanlı Zenci Musa’nın ahfadına ve Somalili İslâm mücahidlerine nasıl da benziyordu öyle.

Ümmeti ve milleti tastamam Mahmut’un sîmasında görüyordum. Dost meclislerinde ve beraber bulunduğumuz her toplulukta “Somalili Mahmut, milletin ve ümmetin nümunesi…” diye tanıtırdım. Bu hakikati söylerken, Allah şahittir ki kalben ve fikren inanarak söyler ve büyük bir mutluluk duyardım.

Sîması, ahlâkı, edebi, yâni her şeyiyle Sahabe-i Kiram’ın asrımızdaki duruşunu temsil ediyordu nezdimde. Ecdadımızın “İ’lâ-yı Kelimetullah” dâvası Somali’ye kadar ulaştığı içindir ki, Rabbim, yirmibirinci asırda Mahmud’u Türk Ülkesi’nde bizimle buluşturdu ve dost kıldı.

Kültür ve medeniyet programlarında Mahmud’un Kur’an-ı Kerim okuması, dinleyenleri cezbeye sokardı. O gün kalp saadetim tamam ve gönlüm sürur bulmuş olarak dönerdim. Diz çökerek rahlede Kur’an okumasıyla başlayan her kültür programı gözlerimden bin yıllık yaşlar akıtan, yüreğime ulvî sızılar veren muhteşem programlardı.


“Nerelisin” diye soranlara vecd ve iman ile “Anadolu’nun Somali kasabasındanım” derdi. Bu ifadesini defalarca duymak için can ve kalp kulağımı açar, kendimden geçerdim.

Kendini böyle tanıtmasının tarihî derinliğini düşündükçe, nezdimde son yıllarda duyduğum ve okuduğum yazı başlıkları da dâhil en mânalı ve tedaisi bin miligram olan bu ifadesinin üstüne bir hikâye yazmayı düşünmüştüm. 

“Son tüten ocak” Anadolu’nun ümmet nezdinde ne kadar değerli oluşunun hikâyesi olacaktı. Kahramanı Somalili Mahmud olan bu hikâye millet ve ümmetin hâmisi Âl-i Osman Türklerine olan teveccühü anlatacaktı aynı zamanda.

Fikir ve Gönül Dükkânının edebî ve nükteli aleyh ve zarflarını kavramış, hususen bu fakire şirin Türkçesiyle “Bu hafta elimde iyi aleyhler var…” dediğinde dost meclisinde o an her söz ve ziyaretçi görüşleri durur, Mahmud dinlenilirdi.

Kısa müddet içinde kültür ve medeniyet değerlerimize vâkıf olmuştu. Dükk3an müdavimlerinden daha fazla bu değerler hakkında fikir sahibiydi. İslâm büyüklerinden bir vak’a, bir kıssa aktarırken, ardından Somali’den dinî kıssalar, menkıbeler aktarırdı.

Eş dost meclislerinde aşk ve vecd ile “Ey Maraşlı Türkler! İşte size hakiki bir Türk ve ümmet nümunesi! Ona bakıp Türklüğünüzü görün. Müslüman Türklüğünüze onu ölçü alın…” derdim. Mahmud’la yanyana olmaktan ve görünmekten fikrî ve ulvî bir haz duyardım.

Ah, Türkiye!” dedim,  “Ümmetdaşlarını, hele de siyah tenli dindaşlarını yabancı sanan, hor gören Ulusalcı ırkçıların vesayetinde kaldığın dünkü karanlık yıllara dönmezsin bir daha” diye çok nâra attığım oldu.

“Mahmud, Somali’de Ali ismi çok mudur?” diye sorduğumda sükûnetli Türkçesi ile “Somali’de her beş isimden biri Ali ve Peygamberimizin mübarek ismi Muhammed’dir” derdi. Somali’ye döndüğünde, Ali Hocam’dan neşet eden muhabbetle Ali isminde gördüğün her Somalilinin elini sık ve bu fakirden selâm söyle” dediğimde Allah’ın nurlandırdığı simsiyah siması, bembeyaz gözleri öyle güzel tebessüm ederdi ki, kelimelerle ifade edemem.

Vedalaşırken bembeyaz nurlu gözlerinden yaşlar döküldü. “Ah, Mahmud, ah, gurbet ve millet!” dedim.

Ey güzel Mahmut! Yüreğimize kazıdığın dostluğunu, milletdaşlığını, nüktelerini aleyhlerini, zarflarını ahrete unutmayacağım.




İSTİKLÂL MARŞI DERNEĞİ BUGÜNE KADAR NE YAPTI? / Mehmet Raşit KÜÇÜKKÜRTÜL


Bu soruyu öteden beri türkiye siyasetini bilen gören bir ağabeyim sordu bana. İlk başta bunun aramızdaki nükteli sohbete istinaden atılmış bir zarf olduğunu düşündüm. Esbâb-ı mûcibesi bundandır, cevap verirken de böbürlenir edâ takındım. İstiklâl marşı derneği'nin onlarca faaliyeti olduğunu söyleyip. Konferans, panel, tartışmalı konferanslar, millet mektebi ictimaları, televizyon ve radyo programları, basın toplantıları, sergiler ve belgeselden söz ettim. Neşir vadisindeki bülten, internet portalı, 18 sayılık çelimli çalım dergisi, kitapçıklar, TİYO tavassutuyla çıkan kitaplardan söz ettim. Hicrî takvim çalışmasını, islâm harfleriyle okuyup yazmak için gösterilen çabaları anlattım. Bendeniz böyle sayıp dökünce suali tevcih eden ağabeyim durdu düşündü, mahcup oldu. Meğer bunların hiçbirinden haberi yokmuş. Bu kez de ben şaşırdım. Çünkü karşımda ağabeyimin ismet özel okurluğu, en az benim yaşım kadar vardır. Dikkatli bir ismet özel okuru olduğunu bilirim. Demek ki bir yerden sonra dikkatini ve takibini kaybetmiş.

Bu ağabeyimle aramda geçen konuşmanın benzerlerini daha evvel de yaşadım. Bugüne kadar herkesin her şeyden haberdâr olduğunu düşünerek hareket ettim. Yine de öyle hareket edeceğim. Fakat insanların kendi dünyalarına neredeyse gömülü hâlde yaşadığını da kendime kabul ettirmem gerek. Herkesin kendi efkârınca bir sebebi var. Kimisi artık yeni bir merak ve dikkat çabasına gerek görmeyecek kadar kendini doymuş, yukarıda bir yerde sayıyor. Kimisi zihin dünyasını bilhassa tecrit vaziyette tutuyor; yeni dünyalara, yeni bilgilere açılmak için yorgun bir zihin taşıyor çünkü. Kimisi sosyal şartların tecridine râzı oluyor: sırayı bozmuyor, dönüp arkasına bakmıyor ve hayata taşra düşüyor. Manukyan'ın vergi rekortmeni olduğu günlerden sonra doğan çocuklar ise bir harika! Birbirlerine "videolu cevap"lar gönderiyorlar. Her meseleyi, televizyonda geceleri çıkan ve gâvurcası "talk show" olan gırgır şamata "seyirlik"lerinin kıvamına getirmeyi başarıyorlar. Her şeyin özetini arıyorlar. Aslında onların trajedisi pi sayısını sabit almakla ve mikroskobun nasıl çalıştığını "şöyle uzaktan bir görmek"le başlıyor. Onlar da istiklâl marşı derneği genel başkanının televizyonda söylediği "çok ilginç" sözlerin ne mânâya geldiğini soruyorlar. Merakını, dikkatini yitirenlere, "şiirlerini okudum ama nesirlerini okumadım." diyenlere ve renkli, çok kanallı bir televizyonun olduğu evlerde büyüyen çocukların sathî tavrına rağmen yine de birkaç cümle kuralım, birkaç bilgi verelim.

İstiklâl marşı derneği'nin tertip ettiği konferansların bazılarının başlığı şunlar: 
* türk tarihin neresinde?
* türkiye niçin vatan
* kâfirlerden kaçırılmış metin: istiklâl marşı
* istiklâle ilave olmak veyahut istiklâli ilave etmek
* bir zamanlar türkiye'de şiir
* türkiye şiirin neresinde?
* ne kaçaklara, ne de oturaklılara marş gerektir
* istiklâl marşı'nın hayatımızdaki yeri

Yine derneğin tertip ettiği panellerden bazılarının başlığı şunlar: 
* millî pazar olmadan, millî birlik olmaz
* bir çağın başlangıcı olarak istiklâl marşı
* istiklâl marşı: abide milletin kaidesi
* bir ideoloji olarak istiklâl marşı
* harç bitti yapıya devam
* kendini bilen rabbini bilir
* git vatan kabe'de siyaha bürün
* istiklâl marşı ile asrın idrâki 

İstiklâl marşı derneği, türkiye'nin istiklâl marşı'nın yazıldığı şartlara geldiğini görerek hareket ediyor. Ehemmiyetli mesele olarak da istiklâl marşı'nın da kendisiyle kaleme alındığı kur'ân harflerinin tekrar câri hâle gelmesi olarak görüyor. Eğer kendi hurûfâtımızla okuyup yazmaya tekrak başlarsak türkçenin yok olma vetiresini de durdurmuş olacağız inşallah. "erzurum" yazıp erzurum okuyan insanlardan, "arz-ı rûm" yazıp erzurum okuyan insanlar hâline gelebilirsek... Yani ne söylediğini bilen insanlar... 

Teklif şu: temiz kal, agâh ol, aklına mukayyet ol. "hicrî takvime geçecek olursak banka ve borsa işlerini nasıl yürüteceğiz?" diyen insanları bir kenara bırak; seni ihyâ edecek işlere koyul: takvimini, yazını, hâsılı cümle unsuruyla hayatını almaya bak. Allah'ın vaadi muhakkaktır ve doğacaktır sana o gün, sen ona lâyık olmaya bak. 

Pk.46 kahramanmaraş


SIZI / Mehlika Rana ARIKMERT









Bak şu çevrene
Baktığını değil gördüğünü söyle
Vicdanı olmayan taştan kalıpları
Kulak ver etrafına
Uzaktaki sessiz çığlıklara
Bir kez olsun hissettin mi?
Gördüğünde dayanamayacağın acı içinde bedenleri
Hiç içine çektin mi çaresizlik kokan havayı
Sen ki sıcak yuvanda oturan insan evladı
Bütün bunlara kayıtsız kalan bir kulsun

Acılı bir annenin sessiz çığlığı
Dayanılmaz acı içinde kıvranışı;
ona sessiz kalan bizler mi yaşıyor
şimdi bu dünyada?
Hissizlik bir hastalık olmuş
Merhamet yok
Yetmezken kelimeler anlatmaya
Boğazımda bir düğüm
Bir sızı kalbimde
Hissizlere mi üzgünüm
Umutsuzlara mı?

Yine bir haber çıktı
Öncekinden farkı yok
Yine bir sızı girdi
Kimsenin haberi yok



OCAK / Hasan EJDERHA


Fatin Rüştü KAYIRAN’a



Dudaklarımıza tütün kadar yakındı türkülerimiz, marşla- rımız. Yüreğimizde karadeniz çırpınırdı. Ceddimizin kanını pompalardı damarlarımıza bu marşlar ve türküler. Şehrin ucuz binaları olurdu ocaklarımız. Kucaklarımız kitap, dergi dolu olsa da o kadar çok okumazdık. Zira vatan bekliyordu kurtarılmak için ve önceliği olmalı değil miydi vatanın? Lisede gönüldaşlar dövmüşlerdi, eğleşmek de nenin nesiydi kitabın başında. Hoş, sonradan anlaşılsa da kavganın mahallenin kızı yüzünden çıktığı, olsun gene de biz dava için dövmüştük lisenin kötü çocuklarını.

Hepimiz birer fedakârlık abidesiydik, aynı zamanda da habersizdik bu hasletimizden. Fedakârlık abidesi ağabeylerimizin fedakârlıklarına bakarak, bir gün ocağın gençlerine o ağabeyler gibi ağabeylik etmenin hayalini kurardık. Hiç olmayan ama bazı zamanlar cebimizde nasıl oluverdiğine şaşırdığımız okul harçlıklarımız dava için harcanırdı. Ocağın kirası, elektrik, su faturasını ödemeye asla yetmeyecek harçlıklarımızın boynu büküklüğünün yanına bir esnaf ya da memur birkaç ağabeyin katıverdiği bize göre çok paralar ile nasıl şenlenirdi harçlıklarla toparlanan para. Berekete keserdi de ağabeylerin katkısıyla; ocak kirası da, elektrik su faturası da ödeniverirdi. İşte o zaman o şehrin en ucuzu olan ocak binamız bir kere daha bizim oluverirdi. Hanlar hamamlardan müteşekkil mülkleri olan zenginlerden daha zengin oluverirdik.

Vücudumuzun, zihnimizin çalışması için çay diye bir yakıta ihtiyacı vardı. Yani çaydı vücudumuzu çalıştıran makinenin yakıtı. Bir ağabeyin alıp ocağa getirdiği sıcak pideler, hele bir de zeytin de varsa yanında… Daha ileri gideyim. Ocağın çay ocağında biber varsa zeytinin biberleneceği. İşte bu bizim lüksümüzdü o yıllarda. Biberli zeytinin üzerine zeytinyağı dökmeyi de söyleyecektim ama buna yüreğim dayanamazdı. Bir de çok lüks olacağı için, o yılları yaşayan gönüldaşlarım “hadi ordan!” diyebilirlerdi haklı olarak.

Hepimiz akranlarımızdan on-on beş yaş daha büyük olurduk tavır ve sorumluluk itibariyle. Edamız, büyüklere saygılı davranışımızdaki hâl hareket bile ocaklı olmayan çocuklardan kat kat farklı olurdu. Hürmet ettiğimiz büyüğümüze saygılı davranışımızı çevrede bulunanlar bile fark edebilirdi. Bir ocaklı genç bir büyüğe hürmet ediyorsa, o büyüğe çevreden bunu görenler de rahatlıkla hürmet edebilirdi. Zira o büyüğün kalitesi tescillenmiş olurdu adeta. Mahallemizdeki, okulumuzdaki akranlarımız evlerine çekilip ödevlerini yaparken biz ocağa gidip dava, fikir konuşmazsak öleceğimizi sanırdık.

Çoğu zaman kendi fikrimizin çerçevesinde kurulan partilerimize bile asî olurduk. Ailemizden, Anadolu irfanından süzülerek bize kadar gelmiş bir ferasetimiz vardı ve o feraset ile başında doğru görünse de bize ters gelen her şey karşı çıkar, en azından asî davranışlar gösterirdik. En sonunda gönlümüze uymayan o şeyin yanlış olduğu anlaşılırdı da “biz demiştik” bile demeden devam ederdik yolumuza.

“Oğlum memleketi kurtarmak size mi düştü? Olaylara karışmadan okulunuza devam edin” diye azarlayan babalarımız, karakola, hapse düşünce “kaldır bakalım başını. Neden yere bakıyorsun? Sizin gibi yiğitlerin yolu mapusa da düşer ara sıra” derdi de ailelerimizin, akrabalarımızın, komşularımızın, mahallemizin aslında belli etmeden bizi desteklediklerini anlayıverince şaha kalkmış atlar gibi olurduk bir anda.

Ocakta yetişip, sonra da ocaktan nüfuz hırsızlayıp başka mahfillere istikbal peşine giden arkadaşlarımız gittikleri o yerin motor gücü olmuşlardır da ocaklar hep garip gelmiş garip kalmaya devam etmiştir. Öylesine itibarın, yiğitliğin içinde garip kalmak, o hüzünlü garipliği yaşamak başka dünyalardan bakan gözlerce anlaşılmadı ve asla da anlaşılamayacaktır o sır;  o hüzünlü sır. Sır diyorum, çünkü dünyada kabul edilen eğitim ve pedagojik sistemlerin hiç birine uymayan; ama devletlerin de (Özellikle ülkemizin) tam da bu minval üzre bir gençlik yetiştirmek için olmadık manevralar yaparak planlar hazırladıkları, en azından arzuladıkları halde; ülkesine bağlı, yerli, milli, dini bütün, zorluklar karşısında yiğit ve gözünü budaktan sakınmayan, ülkesi dara düştüğünde canını ortaya koyan bu gençlik nasıl yetişiyor?

Bu sistematik nedir?

Kimler hangi pedagojik sistemi kullanıyor da böylesine sağlam bir nesil yetişiyor?

Bu nesil genellikle hangi çevreden gelen gençlerden müteşekkil?

Umurunda bile değil kimsenin.

Bunun böyle olması gerekiyor herhalde. Böyle olunca, iddiasız, karşılıksız sevilince vatanı daha bir anlamlı oluyor.

Lisedeyken biz ocaklıların da üniversite hayalleri vardı ebette. Ama peşinen biliyorduk ki çoğumuz için bir meslek yüksekokulunu bitirip memur olmak bile sevinilecek bir sonuçtu. Önemli şehirlerde önemli fakülteler kazanarak oradaki cepheleri tutan arkadaşlarımız ise kıymetlilerimiz olacaktı.

Öyle bir zaman geldi ki: İş yapmak, ihale almak, lüks araçlara binmek, bir sürü iddiaları olan insanların bile heveslerini kabarttı Türkiye’de. Hatta normal bir hale geldi de bu işler, dünya malı için hiç umulmayan değerleri feda etmeler dikkatleri bile çekmediği gibi, birçok yürekleri bile yaralamadı. Bu hal içinde bile ocaklar misyonlarına olduğu gibi devam etti. Ocakta yetişip de çeşitli parti ve benzeri kuruluşların en önemli adamları olan ocaklılara bile kızmadan, ocakların yitik kuzularıymış gibi inceden bir muhabbet fedâkarane bir şekilde sürdü gitti.

Zayıf düştüğü zamanlar oldu ocakların.  Muhsin Başkan’ın şehadetinden sonra süvarisi ölen atların garipliği ve hüznü çöktü ocakların üstüne. Merhumdan sonra davayı çekip çevirecek elbette birisi çıkacak diye umutlar sürdü gitti. Lakin bünye gittikçe zayıf düşüyordu. İşte o zayıf düştüğü anlarda nöbet yerini terk etmeyen fedakâr ağabeyler var ya! Hah işte o ağabeyler, o fedakârlar bu ülkenin sivil hayatın içinde herkes gibi yaşayan ama bilinmeyen birçok zor cephede savaş kazanmış paşaları ve önemli yiğitleridir bu davanın. En güzeli de o yiğitlerin payesini onlara veren, emir alacakları hiçbir yerin olmamasıydı. Devletlerinin bekasından başka bir sevdası olmayan bu yiğitlerin, çoğu zaman devletini yöneten büyükleri tarafından bile fark edilmemesi bu sevdayı kara sevdaya dönüştürdü de; “derdimi seviyorum” anlayışından hareketle sevdalarından vaz geçmediler.

Davanın başka partilerden milletvekili olma çabası veren bir zamanların büyük ağabeyleri orada mücadelelerini vere dursunlar. Hâlâ Anadolu’nun bağrından, kendi genetik kotlarından, âdemiyetinden, davasından zerre kadar taviz vermeyecek garip ve yüzü hüzünlü gençleri yetişmeye devam etmekte ve ocaklarında türkü eşliğinde çay ve cuvara içmeyi sürdürmektedirler. Önemli üniversitelerde önemli fakültelere giremeyenleri polis, özel harekâtçı olarak vatanlarını resmi görevli sıfatıyla beklemenin de yolu açılmıştır ki ölümüne ülkesinin sınırlarına koşan ocaklılar, devletinin bekasına zarar verecek her türlü hücuma göğüslerini siper etme yaşına gelmişlerdir artık.

Elinizdeki kâğıtta yazılı adresi aramak için yarı metruk bir iş hanının merdivenlerinden çıkarken, yüreğinize işleyen bir türkünün, tırmanmakta olduğunuz merdivenlere kadar gelen payınızı aldığınız anda, yolunuzu türkünün geldiği yere doğru çevirip girin içeri ve soluklanın bir bardak çay ve türkü eşliğinde. Çünkü orada hâlâ bağlama çalan bir genç vardır ve etrafında yeni terlemiş bıyıkları hilal olmaya yüz tutmuş memleket sevdalısı gençler, cümle imkânsızlıkları içinde vatan-millet nöbeti tutmaya devam etmektedirler.


DİL KAPISI / Ahmet Doğan İlbey

Dil Kapısı, Tûr Dağı’dır. Hz. Musâ’ya Allah’ın tecellisi bu Kapı’da gerçekleşir. Yusuf, Dil Kapısı’ndan girip çıktı, sabırla vardı Mısır’a... Züleyha, Dil Kapısı’nda sınandı. Ateşlerin, yâni ten aşklarının içinde... Yusuf’un aynasında gözleri kamaştı, eşiğinden adım atamadı içeri... Sonra kurtuldu teninden, geçip gitti Dil Kapısı’ndan... 
      
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri, “dil nazargâh-ı Hûda’dır sâf kıl kim dola nûr” derken Dil Kapısı’ndaydı. Diyor ki mübarek veli: Dil, yâni gönül Allah’ın baktığı yerdir. Orada durup saf tutanların, sebat edenlerin içine nur doğacaktır.

Tasavvufun bir kapısı da Dil Kapısı’dır. Ehl-i dil olan edip ve şairler dilin sûretini aradan çıkarıp dilin mânası üstüne tâlim yaparak giderler hakikat yoluna... “Dili var dilden dile...” mısraı bu anlamdadır.

DİL KAPISI FÂNİDİR, UÇMAĞA GİTMEKLE BİTER

Şüphesiz Dil Kapısı fânidir. Fânilikle başlanır, uçmağa gitmekle biter. Sonra bu Kapı’nın hafif, orta ve ağır eşiklerinden geçebilene derece derece Mescid-i Aksâ ve Kâbe’nin kapısında yürümek nasip olur.

Bâzı hâllerde bir meyhanedir; aşk şarabına bürünmüş kelimelerle sarhoş olunur. Halktan Hakk’a, kesretten vahdetin sırrına, halvetten Mâşuka varılır bu Kapı’da. Hallâc-ı Mansûr’un başına gelenler misâli kimi hâllerde Dil yakar insanın dil kanatlarını... Kapı’dan vecdle girip çarçabuk geçenlerin imtihanıdır bu.

Asırlar önce Hayâli üstadın dediği üzere: “Şol gönül (dil) kim görecek zülfünü cân etti fedâya / Ermedi dârda Mansûr Onun payesine.” 
       
Dil Kapısı’nın en şedit, en yaman müdavimi Mansûr, Dil Kapısı’nın kurallarını bile lüzumsuz eğleşme olarak görüp, dilin sûretini delerek ötelere geçince, yani Dil Kapısı’nın idrâkini aşınca dâra çekildi.

Mâna ustası Ahmet Yüksel Özemre,“Cenâb-ı Allah, bazı kullarına kendi esrarıyla hakke’l yakîn yaşama imkânı verir. Böyleleri verilen bu durumlarını, ses ve söz kalıplarına dökemezler, intikal ettiremezler. Kitaplara dökülenler, dedikodu ve felsefe olur” diyor.  
       
Âmenna. Doğrudur. Fakat tasavvufun zirvesinde durmak kimin harcı? Dilin masivası nerede başlar, nerede biter? Peygamberlerin haricinde her kulun iç evini tutuşturan ateşten bir sual...

KELİMELERİ TARÎK EDİNELERİN ATEŞTEN İMTİHANI
                                                                                           
Dil Kapısı’nda duranların dâvası yalnızca uhrevîleşmek değil, dünya gurbetinden asıl vatana uçmak için kelimeleri kanat yapmaktır. Bu târifin muhatabı olup da malâyanîlikten kurtulan Dil Kapısı’nın müritlerinden olmaktır gâye.

Muhakkak ki hurufata dökülenlerde malâyanîlik, dedikodu ve benlik vardır. Lâkin kelimeleri tarîk edinenler peşinen ateşten bir mâvera imtihanına hazır mistiklerdir. Uşşakî şeyhinin dediği gibi “söz canın kokusudur.”

Zikirlerini mısralarla yapmak, iç evlerinden fışkıran söz kalıplarını sayhalaştırarak hurufata dökmek ve derece derece ulviliğe giden yolun yolcusu olmaktır muradımız...

Şüphesiz Dil Kapısı’nın tâlimleri arasında vehbî olan da var, kesbî olanda... İlhamla gelen kelimeler aldatabilir de, mânaya ulaştırabilir de... 




MERMİYE TOKAT ATMAK / Hasan EJDERHA







Kuşların kanadı acıtır rüzgarı
silinir göğün yazıları
sızıları yüreğinde annelerin
kıpır kıpır dudakları
göğe açılmış eller
gelecek çağrıyı bekler
bebekler suskun
göğe bakmakta dedeler

gecenin ortasında
ses bıçak
kanatır
yerin bağrını
yarını çizer duaları
ninelerin
cümle erlerin
yürüyüşü başlar
itler bırakılmış
bağlı taşlar.

Başlar dik
Şehadete yarış ederler
Bilirler ki
Resul-ü Ekber’e komşu giderler
*
O günün ikindisi
Enginlerden süzülen uçaklara baktı anne
Çocuklarına işaret ederek
“Ne güzel değil mi? İşte bu bizim.
Öpesi geliyor insanın
Düşmana korkudur bu
Çocuklarım siz korkmayın”

Henüz bitmeden o gün
Sonik bir ses bebeklerin uykusunu böldü
Kendi bombalarımız
Kendi yüreklerimize gömüldü
Anadolu yiğitleri öldü
Anneler öldü
Bacılar öldü
Ve cümlesi şehadete yürüdü
Silahlarımızı kapan hainler tarihe gömüldü.

“Milletimi ülkemin meydanlarına davet ediyorum”
Dedi ulûl emir
Davrandı silahına Ömer Halisdemir
Ömer olup, Sütçü İmam olup,
Halis bir yürekle demirden iradesiyle
Dokundu tetiğine silahının
İl kurşunu sıktı alnına hainin
Otuz kurşun birden müjdeledi şehadetini
Mesuttu, devirmişti baş hain itini.

Türk Devleti yenide doğdu o gece
Türk Milleti düşmanını boğdu o gece
Halk hainleri kovdu o gece

Vuruşunca yiğitler erce
Gece muştularla aydınlandı sabaha
Nice kahramanlar ve yığınla dehâ
Ortaya çıktı beklenmedik yerlerden
Gönülden rızaya yürüyünce insan
Yardım gelirmiş meleklerden.

Hain vurdu er haykırdı
Tankı yumruğuyla kırdı

Bir gecede devlet kuruldu
Kâfirin aklını burdu

Mermiye tokat attılar
Tankın önüne yattılar

“One Minute!” diye
Millet gürledi bu sefer
Bayrağı kapıp yürüyen yiğitler
Tarihe “dur!” dediler.

KALBİN KALEMİ KIRIKTIR / Nigar YAĞCI









Ne ararsın?
Terki viran bağımda...
Mühürlenmiş kalbin esamesi okunmaz!
Anlamaz mısın...
Kurak çöllerde su arar gibi
İnadına yelken açarsın sevda denizine
Bilmez misin ki...
Kalbin kalemi kırıktır,
tek bir cümle yazmaz!


SAZLAR KÜSMEZ / Ferhat AĞCA


Ali, dönen büyük kapıdan girdi, X-raydan geçti, “gelen müşteriye arama yapılır mı? Bu nasıl zihniyet yahu” diye söylenmeden edemedi. Kitabı alacağı yere varmadan, gördüğü her şey sinirini bozuyordu. Çünkü orada satılan her şey, insanlara ihtiyaç olarak gösterilmişti televizyonda.
Neyse ki daha fazla sinirlenmeden kitapçıya geldi. Etrafta kitapları görünce “bu fikir düşmanı binada nefes alabilecek, en azından kitapların çok olduğu bir yer var Allah’tan” diye düşündü. Bu düşüncenin kaybolması çok uzun sürmedi, çünkü bu kadar çok kitap olmasına rağmen, Mustafa abinin yirmi metrekarelik sahaf dükkânı gibi kitap kokmuyordu. Bu konu üzerinde de fazla düşünmeye gerek duymadı, netice itibariyle kitapçı da olsa müzik aletlerinin satıldığı yerde olsa bu “avm” dedikleri kibirli binanın içindeydi. Bir an evvel alacağını alıp çıkmak geldi aklına ve aradığı kitabı bulmak için işe koyuldu. Bu arada içerisinin biraz sakin olduğunu fark etti. Sadece satılık enstrümanların olduğu köşede, birkaç gencin olduğunu ve birinin elinde saz; bir şeyler çalmaya çalıştığını, diğerlerinin de etrafında onu izlediklerini fark etti.
Raflara bakarak yavaş adımlarla ilerlerken içeri giren bir dede ile toruna gözü ilişti. Torun istediği şeyin yerini biliyordu, adeta dedesini sürüklercesine “işte orada dede” diyerek o yöne doğru elinden çekiştiriyordu. Beyaz sakallı dede, tipik bir Anadolu insanıydı; ayağında şalvar, başında takke, üzerinde bir avcı yeleği. Bir an “dede senin burada ne işin var seni dışlar bu modernistler” dedi içinden. 4 – 5 yaşlarında ki çocuk muhtemelen çizgi filmlerin yayınlandığı televizyonlarda gördüğü, yapboza benzer bir oyuncağı eline almış dedesine gösteriyordu. Dedesi de eline alıp incelemeye başladı. Köşede bağlama ile gevezelik yapan gençler onun da dikkatini çekmişti. Onlarla ilgilenecekmiş ama kendini tutuyormuş gibi bir hali vardı. İç dünyasında yaşadığı gelgitler dışa yansıyordu, daha fazla dayanamadı ve gençlerin oraya doğru yöneldi.
Ali bu arada kitabı unutmuş, nedenini bilmeden takıldığı bu dedeyi hala takip ediyordu ve gençlerin yanına gidip “saz çalmak ve dinlemek haramdır” falan diyeceğini düşündü. “Eyvah” dedi içinden, “tamam, gençler işin ciddiyetinde değiller gevezelik yapıyorlar ama yine de onları müzikten soğutacak bir şey demese bari” diye devam etti. Dede, gençlerin arasına ani bir giriş yaparak ve içinde bastırdığı duyguların birden dışa vurulması şeklinde bir tavır ile soluk almadan “evlat akort bozuk, bu türkü “Do” kararda çalınan bir türküdür alt teli tam olarak “Re” ye çekmen lazım” dedi. Ali şaşkınlıktan elindeki kitabı düşürdü.
Gençler; dedenin ne dediğini anlamayı bırakmış, adeta bulundukları durumu çözmeye çalışıyordu. Bir yandan dedeyi baştan aşağı süzüyor, bir yandan da cami avlusundan fırlamış bu ihtiyarın avm’de ne aradığını, bu müzik markette ne işi olabileceğini, haydi bunlar oldu, kendilerinin müzik keyfi ile neden ilgilendiğini ve son olarak da bu müzik bilgisinin bu adamda nasıl olabildiği? Gibi soruların bir an da cereyan etmesiyle birlikte gençlerin ağızları açık kalmış, ne diyeceklerini bilememişlerdi. Orada bulunanların tamamının dikkatleri ister istemez oraya yönelmişti. Torunu ise yapbozun diğer çeşitlerine dikkat kesilmiş, orada olanlardan haberi bile yoktu. Ali yere düşen kitabı yerine koyduktan sonra orayla çokta ilgilenmiyormuş gibi yaparak dedenin ve gençlerin olduğu köşeye doğru yöneldi. Dede, kendini tutan şeyden kurtulmuş, artık gençlerle uğraşmaya başlamıştı bile. Elinde bağlama olan genç cevap verme konumunda olduğu için şaşkınlık halini diğerlerine göre erken atlattı ve biraz artistik bir edayla “akort aletiyle yaptım dayı bunun akordunu” dedi. Ses tonunda, “sen ne anlarsın bundan” demek istediği anlaşılıyordu ama dedenin söylediği şeyin iyi bir müzisyen tarafından söylenebileceğini de biliyordu. Ali bu gençten hoşlanmadı ve “elindeki enstrümanın nezaketi hiç tesir etmemiş bu çocuğa” diye düşündü. Gencin bu çıkışının üzerine dede fırça atmaya başladı. “O aleti de kim başımıza bela ettiyse, onun yüzüne kulağın gelişmiyor işte böyle saçma sapan ses çıkartarak müzik yaptığınızı sanıyorsunuz!” Dede sinirlendiğini ve çocuğun kalbini kırabileceğini düşünmüş olacak ki bir sonra ki cümle de ses tonunu düşürmüş, hafiften öğüt verir gibi devam etmişti. “eskiden diyapazon vardı ‘Y’ şeklinde, onu dizimize vurur uç kısmını kulağımızın arkasına dayardık, sonra en alt teli ona göre ayarlar oradan yukarı doğru çıkardık, böyle böyle müzik kulağımız gelişti, bak ben beş metreden biliyorum akordun bozuk olduğunu ama sen, elinde çaldığın aletin yanlış ses çıkarttığını anlamıyorsun” dedi.
Gençler hala ağzı açık dedeyi dinlerken Ali, olayın keyfini çıkartmak için biraz daha yaklaştı oraya doğru. Dedenin her anlamda tecrübeli biri olduğu belliydi. Elini uzatarak sazı istedi ve gencin yerine oturdu. Bir müddet saza baktı, daldı, sanki aniden bir yerlere gitti geldi sonra tek hamlede istediği ayarı verdi. Dedenin sazı tutuşu, bu işte uzman olduğunu ortaya koyuyordu. Yavaş yavaş çalmaya başladı. Ali artık olaya uzak kalamayacağına karar verdi, yanına kadar geldi. Çünkü artık Türkü devreye girmişti bir yabancı gibi uzaktan bakamazdı, hatta bu dertli dede ile de tanışması gerektiğine karar verdi. Dede artık sazı çalmaya başlamıştı, mızrabı vuruşları Neşet Ertaş’ı hatırlatıyor, Ali Ekber Çiçek gibi ara perdeler kullanıp tek başına orkestra kalabalığında ses çıkartıyordu. Artık küçük bir şaşkınlar grubundan oluşan dinleyiciler ve takkeli Türküdar’dan oluşan bir konser ortamı oluşmuştu. Dede sazı vücudunun herhangi bir uzvu gibi kullanıyordu. Ali kendinden geçecekti neredeyse, dede sazın teline vurdukça vuruyor, oradakiler Türkü’nün nasıl bir şey olduğunu adeta ilk defa keşfediyordu. İki, üç dakikalık bir taksimden sonra dede esere girdi ve okumaya başladı. Aman Allah’ım o nasıl bir ses…! Ali cezbeye kapılmış ellerini silkeliyor, parmaklarını ısırıyordu. Dede sazı çalmadaki ustalığını sesinde de kullanıyordu, üstelik yanık bir sesi vardı, dedenin kendisi ise bu dünyadan çıkmış başka bir boyuta geçmişti. Ortalık yanıyordu sanki şaşkınlar grubu, kendinden geçenler gurubu olmuştu. Dede, hem koyun gibi meliyor, hem çoban gibi oradakileri güdüyordu. Dede, Neşet Ertaş’ın “küstürdün gönülü, güldüremedim” türküsünü söylüyordu. Ali, kendinden geçmiş vaziyette “Kapitalizmi Neşet Babanın türküleriyle çökerteceğiz” “bu mabedinizi türkü sesleri başınıza göçürecek” diye naralar atıyordu. Dede türkünün sonunu getirir getirmez sazı bir kenara bıraktı. Eliyle gözünü biraz ovuşturduktan sonra etrafına baktı. Orada bulunan herkes son on dakika içerisinde neler olduğunu algılamaya çalışıyordu. Bir yandan alkışlayanlar, bir yandan gözünü silenler derken, Ali hiç tereddüt etmeden cebinden tabakasını çıkarttı ve dedeye tütün ikram etmek için tabakayı dedenin önüne tuttu. O an dede, orada halinden anlayan biri olduğunu hissetti. Ali de böyle bir yerde böyle güzel bir insan bulduğu için mutluydu. Dede tabakadan bir tütün aldı. Ali ile göz göze gelip burada tütün içemeyeceklerini hatırladılar ve türkü söylerken ki yanık sesiyle torununa “sen burada oyalan ben geliyorum” dedi ve ilginç bir pratiklikle Ali ile birlikte oradan, avm’nin dışına sigara içme alanına geldiler. Yol boyunca hiç konuşmadılar. Ali cebinden çıkardığı muhtar çakmağı ile dedenin tütününü yaktı daha sonra kendininkini yaktı ve ikisi de derin birer nefes çektikten sonra sohbet başladı.
Adın ne senin yeğenim?
 Ali.
Alii… Ahh Ali. Ben de Avusturya’dayken almıştım muhtar çakmağından çok hediye etmişliğim var dostlara. “Öyle her çakmağa benzemez zahmet ister” diye de tembihlerdim verirken.
 Bana da bir abim hediye etti bu tabakayla birlikte o da sizin gibi türküdardır.
Dinleyişinden belliydi zaten türkü ile bir ünsiyetin olduğu…
Estağfirullah… Sizin isminiz?
Nevzat.
Hep müzikle mi uğraştınız? Yani ne iş yapıyorsunuz?
Ben uzun yıllar Avrupa’da çalıştım ne iş olsa yaptım. Kimseyle ne dille anlaşabildim, ne de gönülle. Tüm hayatım boyunca da sazım dostluk etti bana onla dertleştim durdum. Memlekete gelince de dostlarımız oldu onlarda türküden anlamadılar, “yaşlı başlı adamsın hala çalgı çengi işiyle uğraşıyorsun” falan dediler, hacca gittik geldik derken sazı sattım, işte uzun zamandır almıyordum elime. Saz bana küstü diyordum ama yine de onun dostluğu insanlarınkinden daha sağlammış, küsmemiş bize...
Bir müddet sessizce tütünlerini içtikten sonra Dede;
-          Var olasın yeğenim tütünün güzelmiş. Torun yukarıda yalnız, ben bir an evvel yukarı çıkayım dedi.
Tütününü söndürdükten sonra oradan ayrıldı. Ali tütünü söndürürken, tütünden son çektiği nefesi de üfledi “doğru söylüyorsun Nevzat amca, sazlar küsmez” diye söylendi.

Her şey bir yana “Kapitalizmin mabedi” olarak tanımladığı mekânda bir “amcadan” Neşet türküsü dinlemek, onun için unutamayacağı bir hatıra olmuştu.

GECEYİ ISTIRAP GEÇE/Muhammet İsa ÖZTÜRK

                  










I.Geceye ıstırap kala

Aşıklar öldükçe, örtüsü eskir masumiyetin
Öyle sessiz ve divane
Bir de ekşiyen siması var dünyanın
Öldükçe bir çocuk

Bilmem mi yetim hayatını;
Yakan nehrin iniltisi gibi
Canı acıyarak
Ah ben!
Ben, acısı sağalmayacak laflarla büyüdüm

Kıskanırım ırmakları
Akabilsem derinden çığlık çığlığa
Seyretsem gökyüzünü
Bir okyanus genişliğinde

Tembellik hafiftir azizim!
Kolay götürür uçurumlara
Savurur en ağır çukurlara
Yol almak zor
Dehrin saçlarını okşamadan

II. Geceyi ıstırap geçe

Ve gece; en ağır imbatlarla
Boğazında kalır umutlarımın
İyi geceler diliyor zaman
Yetimin kursağında kalan sözcüklere

Gece, saat aşkı haykırış geçiyor
Biçiyor taşa özenen duygularımı her kelime
Korkunç dehlizlerini öptüm
Çilesi bitmemiş sözcüklerin
Her harf, devrim olur dudaklarıma

Gece, saat aşkı ıstırap geçiyor
Kafasına sıkasım var acılarımın
Her kül, bir vedaydı dallarımdan
Eylül’ün busesiyle yaprak döker sancılarım
Huzurun pak sütünü emmek için

Gece, saat aşkı müjde geçiyor
Örümcek ağına girmiş gibi gözyaşlarım
Küflü ve kırık bir kayık gibi yanaklarımda
Bir dehrin destanını işler gibi
Yanışımı örüyor ayet ayet hayallerime

Gece saat aşkı o geçiyor
Gece saat aşkı ben geçiyorum
Gece saat aşkı uykusuzluk geçiyor



ÂŞIKLAR YANDI “GOZ” ENVER AĞADA GALDI/H. Ahmet ERALP

Bu metin, bir akşam bir grup yazışmasından H. Ahmet ERALP tarafından derlenmiştir

Aylardan ağustos gelmiş, günlerden Cuma olmasına sadece saatler kalmıştı…

Mavi gök altında, bereketli toprakların değişik yerlerinde bulunan ve birbirine ezelden bağlı olan dostlar ‘’Bir hocam’’ı ve dükkanı düşünüp özleyerek nefes alıp vermeye devam ediyorlardı…

Payitaht’ta ikindi ezanı yeni okunmuş, Oflu Süleyman sırtını Ayasofya’ya yüzünü Sultan Ahmed’e dönüp ‘düşmüşem elden ayaktan tut elimden kaldır beni dost’ diye gönlünden geçirirken karşısına Savaş Hocamın yigeni çıkmıştı tamda o anda,

Aynı saniyelerde mesaide olan Dr.Mehmet Ceran’ın odasına Savaş hocamın başka bir talebesi giriyordu: ‘’ Amerikaya gitsem gene bir akrabası çıkar Savaş hocam’ın’’ diyordu,

Ferhat Ağca: Süleyman ilk gördüğün 60 yaş üzeri Adamı çevir. Talebesi çıkar’’ diye ekledi,

Yine aynı vakitlerde çalışmakta olduğu kütüphanenin girişinde bulunan ve kor muhabbetlere kor gibi yürekleri ile koşa koşa gelen gençlerle birbiri ardına yakıp içtikleri tütünlere mekan olmuş merdiven basamaklarına doğru giden Hasan Ejderha şöyle diyerek eşlik etmişti Süleyman’ın sevinçle karışık hüznüne:’’ Niye şasırdın ki Süleymanım Afrika'dan Yoldaki Kalemleri takip eden birine bakıyoruz ki şavaş hocamın talebesi. Bir şey daha; o kadar uzakta olduğu halde hocamdan korkuyor adam.’’

Memleketi Somali’den çok çok ‘yakınlara!’ okumaya gelmiş ve bulunduğu üniversite kampüsünde peşinden elinde fotoğraf makineleriyle koşmakta olan kalabalığa dönüp: ‘’lütfen telaşe etmeyin hepinizin flaşlarının benim için patlamasına fırsat vereceğim’’ diye konuşarak hayranlarını sakinleştirmeye çalışan Mahmut’ta sahne programlarından arta kalan vakitlerde arada bir gördüğü bu dostlara şöylece eşlik etmişti: ‘’Birkaç kez yolda kalmıştım biri çıkıp nereye gideceğim sordu, gideceğim yere söyledim arabada hasbi hâl ederken ben savaş hocamın telebesiyim dedi, yine bir gün o duruma düştüm bindiğim de direk sordum evet savaş hocamın telebesiyim dedi. Birgün de sınava neredeyse kaçırıyordum İsmail hocam yetişti. ‘’

Mahmut’un bu sözleri üstüne Tayfun Göktürk:’’ Sonuncusu iyiymiş, keramet bende savaş hoca da değil diyorsun yani’’ demiş ve Mahmut’a zırhlı zarfını yollamıştı,

Mahmut:’’ Yok ağabey yanı ismail hocamın yetişmesi, savaş hocamın bir mesajı vardı orada ve şöyle buyurdu hocam " artık tanıdıklarını gönderiyorum". İlk iki kişi tanımıyordum. ‘’ diyerek devam etti,

Tayfun Göktürk: Bu iş çok su götürür,

M.Raşit Küçükkürtül: Tayfun abi sen bu işten ne anladın sonuç olarak biz tedbiren Mahmut'tan da korkalım mı yani?

Tayfun Göktürk: Ben şahsen korkuyorum

Mahmut: Estağfurullah, Haşa ve kella tayfun ağabey, zatıaliniz ile karıştırmayın. Fakir normal yaşam sürdürmek istiyor.

Vakit Yatsı ezanına hazırlanıyorken her hafta dükkan meclisinde de yaptığı en güzel ve en ilmi faaliyetini en fikirli şekli ile yapmakta olan Enver Çapar, ilme verilmeye çalışılan bu zararı engellemek maksadı ile bir uyarıda bulunacak ama bu uyarının engellemekten çok körükleme olduğunun farkında olmadan şöyle diyecekti:’’ Arkadaşlar sizin hiç işiniz yok mu? İki gündür goz çırpmak tan kolum koptu.’’

Bu engelleme niyetli cümleye Hasan Ejderha hemen ceylan derisine sardığı kayayı atarak cevap verdi: ‘’Hani ki goz çırpasın, ellerine sağlık enverim’’

Maksadını daha sonraları aşikar edecek olan Uzman Mehmet Yaşar: ‘’Çağır da yardım edelim Enver Abi ‘’ diyerek dahil olmuştu muhabbete,

Enver Çapar hemen Mehmet Yaşar’ın bu karanlık zarfına düşmemiş ve: ‘’Siz gelene kadar iş biter’’ gibi yumuşak bir geçişle sıyrılmaya çalışmıştı’’

Hasan Ejderha yeğenlerine kıyamamış ve: ‘’Enverim bari kavlatma işinde yardım etsin arkadaşlar; hem firik de getirirler... ‘’ diyerek bir küçük taş daha atmıştı,

Eniştesinin etkisinde kalarak kurduğu cümle ile sohbete yeniden dahil olan Ferhat Ağca: ‘’Mehmet Yaşar koz yemek için "yardım" kozunu kullanıyor gibi’’ dedi,

Hasan Ejderha: Eee Ceyhanlıyı hemen anladım ben. Ama bunu enver de yemez.

Mehmet Yaşar :’’Abi ben de seni hem bizim yer fıstığı hem de Mübarek devletlu sultan Hz. Kayınbabamın antep fıstığı hasadında yardıma çağırırdım, ödeşirdik’’ diyerek yumuşak geçişlerle ikna çabasına devam ederken,

Ferhat Ağca: ‘Şimdi de "kayınbaba" kozu mu?’ cümlesi ile ortalığı kızıştırmaya çalışıyordu

Enver Çapar: ‘’Goz çok yemek serbest’’ gibi pekte inandırıcı olmayan bir cümle ile yüreklere hafif bir su sermeye çalıştı ama daha tebessüm için yanaklarda gamzeler bile beliremeden ‘’yalnız ,şehirlileri delisi tutar’’ dedi,

Pek anlamadığımız bi soru ile Hüseyin Aksu muhabbete dahil oldu: ‘’Goz reçeli yapıyor musunuz enver abi’’

Hasan Ejderha: ‘’Harikasın Mehmet Yaşar. Bu Andırınlı’nın hahından ancak Ceyhanlı pardon Antepli gelir. Af buyur se nereliydin Mehmet? ‘’

Ferhat Ağca: ‘’Daha çok Kayseri gibi Emmi’’

Hasan Ejderha: Gayın babasının bağındaki fıstığı Enver'e goz olarak kullanmak gerçekten Kayserililik yeteneği.

Mehmet Yaşar hala denenecek birkaç şansım vardır heyecanıyla: ‘’Enver abi garpıza da çağırrım ha’’ diyerek çabalamaya devam etti,

Muhabbetten pek keyf almış olduğu anlaşılan Hasan Ejderha : ‘’Ohooo!!!Mehmet Yaşar’a bak; iyice kuşatıldı Enver. ‘’ cümlesi ile ortalığı kızıştırmaya devam etti,

Mehmet Yaşar mevzuyu şiir ile tatlandırıp Enver Çapar’ı farklı bir yoldan ikna çabasına girmiş ve yüksek sesle Âşık Kara Mehmet’in ‘Karpuz’ isimli şiirini okumaya başladı:

Bu sene bir karpuz ekdim Ceyhan’a
Satmak için her tarafa bildirdim
Acep daha ham mı yetti mi diye
Bir yanını matkap ile deldirdim

Kabak dalı gibi çiçekler açtı
Salladım birinden bin arı uçtu
Kökeni beş tarla öteye geçti
Irgat tuttum uçlarını yoldurdum

Güzel karpuz verir bizim burası
İnanmayan gelsin karpuz sırası
Birisi yarılmış aktı şiresi

Suyu ile dokuz varil doldurdum

Satın almak için çok tüccar geldi
Kırkı ortak olup beş karpuz aldı
Birisini oyduk bir cami oldu
İçinde bir hafta namaz kıldırdım

Birisini kesdik yetti bir köye

Bir dilim hediye gönderdim beye
Çok korkdum yerinde kalacak diye
Vinç getirdim teker teker kaldırdım

Sattım Kara Mehmet ikili birli
Gene zarar ettim çıkmadım karlı
Doksan bekçi tuttum eli mavzerli
Ne fayda ki bir tanesin çaldırdım

Mehmet Yaşar’ın şiir ikramı ortalığı hafifçe sakinleştirmişken Hasan Ejderha: ‘’Bu arada İsmail hoca akşam düğünde nasıl konuştu Yücel hocam'ın aleyhinde. Neymiş efendim. Şu yiğit özel kuvvetler komutanımız var ya şehit Halisdemir'in komutanı Erzurumluymuş. Aleyh neresinde bunun?

İsmail hoca diyor ki: "Nerde Erzurumlu iyi adam varsa sahip çıkıyor. Halbuki Erzurum'dan çıkan kötü adamlar da var"

Uzun ve uzak gurbetten Memlekete ve mağaraya dönüş hazırlığı yapan Mustafa Günalan : ’’Çıktım erik dalına/ Anda yedim üzümü/ Bostan ıssı kakuyup/ Der ne yersin kozumu’’ diyerek muhabbete katıldı,

Mehmet Yaşar goz uğrunda olan hevesini yitirmişçesine Hasan Emmi’ye cevaben: ‘’Amma Emmi Alvarlı Efe Hz. "Erzurum kilidi mülk-i İslam'ın" diyerek mevzuyu kapatmış ne diyek.’’ dedi ve belki de Enver abi bu Moğollar gibi 3-5 tanecik gozunun peşine düşmüş dükkancılardan tamda sıyrılmıştı ki ilme vurulan darbenin verdiği mahmurluktan olsa gerek

‘ Çıktım gozun başına

Kıramadım taşınan’ diyerek tamda meclisin ortasına goz çuvalını attı ve devam etti:

‘Galli aldı götürdü

Yağmur gibi döküldü’ dedikten sonra ilim mahmurluğu geçmiş olacak ki

‘’Erzurum nereden çıktı’’ cümlesi ile atom bombası gibi meclisin ortasına attığı goz çuvalını unutturmaya çalıştı ama nafile,

‘’Fıstık para etmiyor diyorlar Mehmet ‘’ cümlesi ile de farklı bir goz unutturma operasyonuna girişse de artık atom bombası gibi gelen goz çuvalı her bir dükkancının iştahını fazlası ile kabartmıştı,

Hasan Ejderha: ‘’Şiir iyiydi Enver hocam. Hele içinde "GALLİ" geçmesi... ‘’ cümlesi ile Enver hocayı yumuşatmış birazdan kopacak fırtınaya hazırlama çabasına girmişti,

Vakit artık bi hayli geçmişti, yatsıyı kılıp dolma ve tatlı talimlerini yapanların yatacağı süre de dolmuş ve peşinde fotoğraf makinası ile koşuşturan hayranlarına verdiği ‘hepinizin flaşı bu siyah tenimi aydınlatacak merak etmeyin diyen Somalili Mahmut’ta sözünü tutmuş olmanın sevinci ile evine gelip rahatça koltuğa kurulmuş şöyle bir dostlara da selam edeyim bari edası ile: ‘’GOZ nedir diye takıldım, yoksa ben de iki uç beyitlik yazardım.’’ diyerek teknik kılıflı bu soruyla muhabbete girmişti,

Hasan Ejderha:’’ Mahmut bunu sana Enver ya da Raşit ‘’

Tayfun Göktürk: Cevize goz derler bizde

Hasan Ejderha: Gördünüz değil mi mollayi dört kelimede anlattı. Raşit bir paragraf izah yazardı.

Mahmut: Anladım tayfun ağabey, sözlüğe bakıyorum bulamadım.

Somalili Mahmudun yoğun geçen gün sonrası sorduğu teknik sorusu da cevaplanmıştı,

Ferhat Ağca Enişte asimilesinden sıyrılmış olacakki yazdığı şu dörtlükle cümle dükkancılara çok tahrikkar bir ayak verdi:

‘Kullandı kozları Mehmet Yaşar ikili birli
Yer mi kozları Enver Çapar dili sifirli
Bize nükte lazım olsun fikirli mikirli
Gursaktan geçmeyen gozu nedim yesin galliler’

Hasan Ejderha: Yaşa ferhat

Mehmet Yaşar: Hıh Ferhat diline sağlık

Hasan Ejderha: Mahmut GOZ'un diğer manasını Raşit anlatsın sana

Mahmut: Tamam Emmi

Artık Enver Hoca Gozları kurtarmak için çok geç olduğunun farkına varmış ve usul usul sözlerini ballamaya başlamıştı: Yol üstünde kilitli sandık, Mahmut

Mahmut: Eyvallah Enver hocam,

Ferhat Enver hocanın bu yılgın düşmüşlüğünü fırsat bilerek tekrar vurdu teline tanburunun:

‘ Yol üstünde kilitli sandık
Enver abi de yedirir sandık
Tarhanayı bekmeze bandık
Hele de Uyu Enver ağa galliler girsin rüyana’

İsmail Göktürk’te bu selamlaşmaya dahil olacağı şu dörtlükle selam etmişti muhabbete :

’ Bir küçük galli olsam
Enverin gozlarını alsam
Paketleyip mahmuda salsam
Goz nedir ögrense derim’

Enver hoca artık gozlardan geçmişliğin verdiği ağlamaklı sevinçle daha bir de tebrikler yağdırmaya başladı: ‘’Maşallah in var Ferhat ‘’

Hasan Ejderha: Aldı aşık ismail

Mustafa Günalan: Bu galliler emperyalist olabilir mi? Enver abinin kozlarını alıyorlar. Britanya da da Galliler var ya:) dedi ve devam etti: Şu sıcak havada soğuk espri iyi gider:)

İsmail Hocam sazı eline almıştı birkere bırakırmı hiç:

‘Dündar da olmuş müdür
Mahmudun gözleri kömür
Dostlara dilerim uzun ömür
Gozun geri elimizde olsa derim’

Ahmet Eralp: Emmi Ferhat bu tarz espiriler konusunda ustadır, eniştesinden dolayı, bir iki örnekleme sunsa gurubu kapatmak zorunda kalabiliriz

Mustafa Günalan: Geri aldım o zaman, uyarıyı anladım dedi ve bir facia kısa sürede bertaraf edilmiş oldu,

Enver hoca devam ediyordu hemde her tür gıdadan olmak üzere:

‘Çürük çıktı yarısı
Yumurtanın sarısı’

Hasan Emmi artık daha fazla dayanamamış ve tesbihdar parmaklarını vurmuştu tele:

’Gozlar düşmüş yola
Dündar da enstitü müdürü mü ola
Enver gençlere goz yedirmezse
Seneye hepsini galliler yola’

Mahmut yorgunluktan ötürü geç alıyordu zarfları ve cevabı veriyordu bir ara: ‘’Eyvallah ismail hocam,

Benim mısralarım geri çektim’’

Mustafa Günalan da dahil olmuştu atışmaya artık:

‘Gozun geri zor çıkar
Gozu ustası çırpar
Müdürlük zor iş emmi
Allah ola sana yar’

Aldı İsmail Hocam:

 ‘Dündar olmuş myoda müdür
Mustafa marasa gelir gürül gürül
Enver andırında goz çırpar
Birazı dükkana dökülür’

Ve Enver Hoca artık muhabbetin efsununa kapılmış goz derdini unutmuştu:

‘Geri çıktı elime
Kemer taktım belime’

Hasan Emmim eyice keyiflenmişti:
‘Enver andırında goz çırpar
Memmet ona göz kırpar
Dündar'ın myo sekreteri eyi değilse
Dündar Müdürün kafasında kıyamet kopar.’

Aldı Ferhat :

‘Galliye de goz mu gabil
Hocam kuş olsun adı babil
Olur Mahmud'a o zaman herşey sebil
Bu fakiri de bir duyun derim’

İsmail Hocam vurmaya devam ediyordu sazın teline:

‘Yücel istanbulda geziyor
Fakir hayattan beziyor
Dükkana bir halbur goz gelecek
Dükkancılar bunu seziyor’

Mahmut medyatikliğini ve şöhretini Uzman Mehmet Yaşar’a sataşarak unutturmaya çalışıyordu: ‘Mehmet yaşar abi, piyasa şiirin nerede bugünlere gerek sana. ‘

İsmail Hocam Ferhat’ın klavyeye atacağı imla hatasını gözden kaçırmamış ve vurmuştu yine sazın teline yukarıdan:

‘O kuşun adı bir kere ebabil
Koz oymayı bilir mi şeyhşamil
Eskiden bıçak taşırdım
O kadar kozu oymak ne kabil’

Hasan Ejderha yokluğunu hissettiği yoldaşını artık anmalıydı ve başladı söylemeye:

‘Amanın enver de dükkana goz getirir mi

Hacı da onu herkese yetirir mi
Acep keklikçi de dükkana gelse
Gozları çalıp götürür mü’
Dündar Kök geldi meydane:
‘Myo sekreteri benzer galliye
Acemi müdür goz gorünür gözüne
Garibim bilmez goz maraşın gozudur’

Hasan Ejderha: Aha Dündar da geldi Gönlüne bereket

Aldı Hasan Ejderha:

 Aşık Hasan der ki noldum nolayım
Enver goz getirmezse keklikçinin gozunu yolayım’

Ahmet Eralp’te yetişmişti muhabbete:

‘Dündar abim olmuş müdür
Haydi gel goz yüzleri güldür
Gelen gozu herkese yetirrim
Bana derler mesul müdür’

Enver Çapar:

‘Tarhana sız goz molur

Bahar geçer yaz olur’

Mustafa Günalan dönmüştü tekrar muhabbete:

‘Babil kulesinden attım gozu
Ferhat'ın gözüne kaçtı tozu
Denizlililer anca bilir horuzu
Dündar Emmim hepisinen baş eder’

Gün cumaya dönmek üzereydi, senelerdir kendi memleketinde, ana baba evinde dükkan gurbeti, mağara hasreti çeken Oflu Süleyman’da girdi aşıklar sözüne:

‘Aşık vurur sazin teline
Pirler almış sözü eline
Hani benim sadık arkadaşım Nerede’

İsmail Hocam devam ediyordu:
‘Bu gozun piri de memmed yılmaz
Goz çırpılınca oturup sayılmaz

Bir halbur dükkana dökmeden
Gozun kabuğu soyulmaz’

Mehmet Yılmaz goz diyarının az bulunan gönül insanı olarak aldı sazını eline:

‘Çıpkıcı bulamadım başında galdı gozum
Bertiz gabarcığı derler adına bir üzüm
Dündar müdür olmuş diyorlar
Hayırlı olsun iki gözüm.’

Hasan Ejderha: Var ol süleyman

Ahmet Eralp:

‘Duyulmadı mı sesimiz Payitahttan
Payımıza sâkilik düşer saltanattan
Gozun bahtı garadır ezelden
Firikte gelse yerdik tezelden’

Hasan Ejderha: Aldı sazını aşık hacı

Ve Yücel Ayrıçay’hocamda uzaklardan selam etmeye başladı hikmetli sözleri ile:

‘Aksakallı gozum var benim
Aleyhe de sözüm var benim
Erzurumlum amma
Maraş'ta özüm var benim’

Siyah tenli beyaz adam halen şöhret afetinden kurtuluğunu ispat çabasında aldı fotoğraf makinesini eline ve bastı denklanşöre:

‘Yücel hocam payitahta hoşgelmiş

Gözlerimiz yolarda kaldı
Aksakallı komutan da Erzurumluymuş
Ne güzel komutan gözlerinden öpülesi’

Hasan Ejderha: Gönlüne bereket yücel hocam

Mehmet Yılmaz İsmail hocama mutlak seslenmeliydi:
‘Anamızı acile götürmüşsün
Lafı da bana getirmişsin
Hele bir soluklan
Emmi geçmiş olsun’

Aldı İsmail Hocam:

‘Firik dedin narlı geldi aklıma
İki çedene goz düşsün hakkıma
Bir cift goz paylasmışlığım var
Yücelin de gelir mi ola aklına’

Ve Serhad’dan duyuldu Türk’ün sesi

Ufuklarda görülmemiş böylesi
Şiirleri göz dağlar yürek yakar
Ama afişlerde yoktur bir isimlik yeri:
‘Büyükler toplanmış ederler muhabbet
Bize düşen gurbette müebbet
Gozlardan yemek bize de nasip olur elbet
Sabret gönül sabret.’

Aldı Oflu Süleyman:

‘Elim yavaş elinden
Dilim yavan dilinden
Selamını almışım yadigar-ı Fatihten

Hasan Emmi pek sevinmişti Ufuk Türk’ün meclis gelişine: Yaşa Ufuk

Aldı Dündar Kök:

Bertizde bulduyduk gozun iyisin
Amanında dutmuştu hacı ağabeyi bir zaman delisin
Bulup da verseniz Mehmet Yılmaz’a kötüsün
Gene de hayırlı olsun der iki gözüm’

Hasan Ejderha en keyifli cümlelerinden birini kuracaktı:

’ Amanın goz olsa da kırsam
Keklikçi grupta olsa da vursam’

Mustafa Günalan’da duayı unutmamıştı İsmail Hocamın annesine:

Anamızın duasını almıştık
O çileli ellerinden öpmüştük
Allah acil şifalar versin
Bize goz kırsın da yedirsin’

Aldı Mehmet Yılmaz:
‘Gozlar olmuş çıpkıcı gerek
Gavladak da dama serek
Haftaya Ankaraya gidiyom
Aleyhçilere lafı biz verek’

Aldı Hasan Ejderha:

‘Narlı da Dündar da olmuşlar müdür
Hocamlar da emekli olmuş pınarbaşında oturur
Onlara da mırt mırt bakar bu fakir
Çok dertliyim enver goz getir’

Hasan Ejderha:

‘Keklikçi yok ismail hoca. Keyf ile aleyhinde konuşabiliriz. Sövücüm de hocam görür

Mustafa Günalan Keyif ile devam ediyordu:

‘Birazdan yatsıyı kılar yatarım
Herhalda rüyamda goz gırarım
Yarın akşam Cuma kapısından girince
O kozları firiklere sararım’

İsmail Hocam sordu: Mesul müdür keklikciyi niye eklemiyor ?

Ferhat Ağca: Teknolojisi yeterli değil sanırım Hocam

Ahmet Eralp:

‘Keklikçi emmimin akıllı telefonu yok
Girse guruba heç muafiyeti yok
Hasan emmim dört gözle bekler
Keklikçi guruba eklense diller neler söyler’

Ahmet Eralp sordu meclise: Ali hocamı ekleyeyim mi ne der dükkan ahalisi?

Hasan Emmim Keklikçi yoldaşının yokluğundan olsa gerek ceylan derili taşlarını atmaya devam ediyordu:

Memduh hocam da yatsıyı kılıp yatmış
Ejderha da Keklikçi'ye laf atmış
Aslında telefonu vardı da Keklikçi'nin
Tatlı almak için satmış’

Hasan Ejderha: Hocam eklenmedi mi?Ben hoca var diye keklikçiye sövemedim

Oflu Süleyman metropolde kendine bir kaldırım ve sokak lambası aramak üzere divane geziniyor ve söylemeye devam ediyordu:

‘Bu goz beni deleyledi
Cigaramı kül eyledi

Sultan Ahmet’te gezer iken savaş hocamı görür oldum
Şubeye döner iken dükkana varır oldum’

M.Raşit Küçükkürtül de gelmişti yeniden meclise başlamıştı söylemeye :

‘Hasan abi keklikçiye sövemez
Firik, goz olmadan yenemez
Söz vadisinde gezinme boşuna raşit
Muzaffer hoca olmadan yahşi söz söylenemez’

Hasan Ejderha: Varol Raşit

Hasan Emmim sadık arkadaşımla aramıza bir taş daha atmak istemiş: Süleymanım sende halk şiiri damarı var. Hacı kıskanabilir

M.Raşit Küçükkürtül: Ferhat nereye kayboldu, beni çağırdı, kendi kayboldu.

Hasan Ejderha: Ferhat namaza durdu herhalde

Oflu Süleyman:

Emmim bana selam etmiş
Mesul müdür noter olmuş
Hocamgili sorar olmuş
Keklikcisiz hasan olmaz
Bu goz beni epey yakar
Hocamgilsiz dükkan olmaz

Hasan Ejderha: Diline bereket süleyman

Ferhat Ağca:

‘Bugünlük kalmadı verecek ayak
Sabah olsun hele bir bahak
Aşıklar aldı sazı bizden
Kaldık öyle yalınayak’

Hasan Ejderha: İkinci mısranın kafiyesi "DAYAK" olsa iyi olurdu Ferhat

Ahmet Eralp: ‘Ali hocamı eklerim guruba

Herkes ondan sonra tehennili ola

Klavyede harf bulunmaz o vakit

Diller susar eller yazmaz bir beyit’

Hasan Ejderha: Hacı,Rasit!Ferhat'tan şöyle başlayan bir mısra beklenir değil mi? "Ah yine gece oldu gönlüme hicran doldu

Hasan Ejderha: Has şiiri Hacı yazdı. Çünkü içinde hocam geçiyor.

M.Raşit Küçükkürtül: Öyle şiiri ümit yaşar veya mehmet yaşar yazar, biz de öyle bayat mısra olmaz.

Enver hoca gozlardan olduk olmaya, bari ilmimize daha fazla darbe vurulmaya diyerekten :

‘Sabah erken kalkılacak
Çok iş var tutulacak
Avaralar kalacak
Ben artık yatacak.

Hasan Ejderha: Mehmet yaşar şimdi şu türküyü söylüyordur: "Kendim ettim kendim buldum"

Hasan Ejderha: Cümleten hayırlı geceler

Ferhat Ağca dertlerin en büyüğünün ahtılatılması üzerine bugün kalmadı artık dediği dizeleri ardarda sıralamaya devam etti:

‘Yine gece oldu gözüm dolunayda
Ses etmemişsin deli gönül ne fayda
Gelip geçti böyle bu baharda
Anama ayakkabı alsamda gız ohici derler ‘

Hasan Ejderha: Ooo ferhat/hadi artik git yat

Ferhat Ağca:

‘Gece oldu uyku demlenecek
Bu söylenenleri kim derleyecek
Hocam duysun bakalım ne diyecek
Yarın cumadır kapıya herkes gelecek ‘

Her zaman olduğu gibi Tayfun abi, izlemiş dinlemiş ve noktayı koymuştu geceye:

‘Herkes olmuş şair
Yazmışlar goza dair
Köreltmiş nefsini fakir
Zuhuratta böyleymiş zahir’

Tercüman vazifesini unutmamış ve gün dönüp cumayı bulmuş olsa da eklemişti:

İşit Ahmet abi tercüman sözü
Bir hocamdır bu sazın virtüözü
Aşıklar yandı kaldı size közü
Bunu bilmeyenin nârı beyhude imiş