Dağ Destanı/Mustafa Alper Taş



herşey dağların ortasında oldu
böylece sevindik bir gelenin olmasına
sisler içinde
ormanın hışırtısına
aldanmadık

ya dağ değilse
şu akıp giden nehirlerde
denize doğru

başka bir şeyse gülmemizin nedeni
yeşil kurbağalarsa örneğin
ya da yaslandığında bir ağacın
ölümsüz gölgesine
boynundan aşağı süzülen
teri bir annenin

su dediğin de akmalı
sevinmeli bir şeyin gelmesine
sesiyle önce
sonra acıkmış balıkların gürültüsüyle
uykusuz balıkların gürültüsüyle
içine elma ve ekmek düşüren
ve giden bir şeyi olmalı
suların

yine güzel bir günde
mızraklarla ve uzun demirleriyle cesaretin
her şeyin çimenlerinin üstünde
yenilmek için ölüme

bir dağın ortasını bekleriz

 

BAKKAL MUZAFFER(1951-2017) / Teyfik KARADAŞ

Bakkal Muzaffer kıvırcık saçlı, uzun boylu, siyah gözlüklü bir adamdı. Çocukluk yıllarımdan beri onu hep üzerindeki çizgili gömleği, kareli ceketi ve petrol mavisi pantolonuyla hatırlarım. Köyümüzde başka Muzaffer isimli insan olmadığı halde, köy halkı ona yaptığı işten dolayı Bakkal Muzaffer derdi. Bizim köyde bakkal dense Muzaffer, Muzaffer dense bakkal akla gelirdi. Muzaffer abi hiçbir şeyi kendine dert etmez, en sıkıntılı günlerinde bile yüzü gülerdi. Radyo, televizyon ve gazete haberleri günlük olarak takip eden kültürlü bir insandı. Siyaset başta olmak üzere pek çok konuda söyleyecek sözü olan, bölgemizdeki entelektüel kişilerden biriydi. Köyümüzde yaşayan büyüğünden küçüğüne bütün insanlar onu severdi. O da köy halkının tamamına saygı duyardı. Kısacası Bakkal Muzaffer; giyimiyle, kuşamıyla, fiziki yapısıyla ve sosyal yaşamıyla adam gibi adamdı. Bakkal Muzaffer köyümüzde benzeri olmayan otantik bir insandı.

Muzaffer abi dayısı Kara Hamza’nın evinin alt katındaki dükkânda bakkallık yapardı.  Muzaffer abinin bakkalının sağ tarafında okul, ön tarafında köy meydanı ve sol tarafında cami vardı. Anlayacağınız Muzaffer abinin bakkalı köyün tam merkeziydi. Bakkalın eni üç, boyu on metre kadar vardı. Bakkalın kapısı ve tahtadan yapılmış tarabası açık mavi renge boyanmıştı. Bakkalın rafları da tahtaydı. Bakkaldaki nohutlu, pijamalı, çikolatalı şekerler cam kavanozların içinde saklanırdı. Köyümüzdeki başka yerlerde cam kavanoz olmadığı için dört-beş yaşlarında bakkalın önünden geçerken içi şeker dolu cam kavanozlar dikkatimi çekmişti. Hele tahta kasaların içindeki lokumlar ve şeker sucukları çocukluğumuzda her gün rüyalarımızı süslerdi. Karton kutuların içindeki gofretleri ve kaymaklı bisküvileri gördükçe ağzımız sulanırdı. Elimize yirmi beş kuruş para geçtiği zaman hemen Muzaffer abinin bakkalına koşardık. Muzaffer abi yirmi beş kuruşu alır, bize iki bisküvi arasında bir tane lokum verirdi. Köyümüzün bütün çocukları alış-veriş yapmayı Muzaffer abinin bakkalında öğrenirdi. Muzaffer abinin bakkalından cıncık gülle alarak sokakta gülle oynamak en büyük eğlencemizdi.

O zaman çay sigara gibi tekel ürünleri piyasada pek bulunmaz, kara borsa satılırdı. Muzaffer abi Tekelden aldığı az miktardaki çayı ve sigarayı köyün hepsine eşit miktarda dağıtmaya çalışırdı. Fakir insanların ihtiyaçlarını karşılar, veresiye defterine yazar, hiç kimseyi eli boş çevirmezdi. Borçlu insanların hiçbir zaman onurunu rencide etmezdi. Verenden alır, vermeyenin borcunu belli bir süre sonra silerdi. Köyümüzde kahve, çay ocağı gibi mekanlar olmadığı için köy halkının hepsi Muzaffer’in bakkalında toplanırdı. Köyün su, arazi, telefon gibi bütün sorunları orada tartışılırdı. Köy ile ilgili haberler oradan yayılırdı. Konu komşu arasındaki husumet orda çözülür, barış orda sağlanırdı. Muzaffer abinin bakkalı bazen meclis, bazen mahkeme salonu, bazen haber merkezi olurdu. Şakalaşmalar, iddialaşmalar bile Muzaffer abinin bakkalında vukuu bulurdu. Bir iddialaşma sonunda Avşar Bekir’in iki kilo lokumu tek başına yediğine tanık olmuşluğum vardır. Bu cepheden baktığımızda da Muzaffer abinin bakkalı köyün tiyatro sahnesiydi. Muzaffer abi bakkalına gelen her insanın hatırını sayar, hiçbir surette kimsenin gönlünü kırmazdı.

Köyümüzün gelenek ve görenekleri de güzeldi. Düğünlerde gündüz güreş yapılır, gece sinsin ateşi yakılırdı. Bayramlarda topluca mezarlığa gidilir, yaşlılar ve hastalar ziyaret edilirdi. Büyükler küçükleri sever, küçükler büyüklere saygı gösterirdi. Ufak tefek hukuki sorunlar karakola, mahkemeye gitmeden köyde çözülürdü. Köyümüzdeki bütün insanlar birbirine güven duyardı. Bizlerde böyle güzel, böyle kaliteli sosyal bir iklim içerinde büyüdük. Köyümüzün bütün kültürel ve sosyal zenginliklerini hücrelerimizin içinde hissettik, içinde yaşadık. Ben on beş yaşına geldiğimde lise eğitimi için köyümden ayrıldım. Üniversite tahsili, iş hayatı derken uzun süre köyümden ayrı kaldım. Yaz tatili veya yıllık izin için köyüme her geldiğimde bir sosyal veya beşerî eksiklik olduğunu görmeye başladım. Örneğin bir geldiğimde Döngel Mağaralarındaki şelalenin suyunun kesilerek hidroelektrik santraline verildiğine, bir geldiğimde düğünlerde sin sin ateşinin yakılmadığına tanıklık ettim. Gördüğüm her eksiklik beni derinden derine üzüyordu. Van’da öğretmen olarak çalıştığım yılarda yaz tatiline geldiğimde Muzaffer abinin bakkalı kapatıp, çocuklarını okutmak için şehre göçtüğünü öğrendim. Artık uğruna destanlar yazdığım, suyunu içtiğim, havasını teneffüs ettiğim, içine doğduğum, içinde yaşadığım Döngel Köyü benim için yaşanmaz bir hal almıştı. Belki de annem, babam ve akrabalarım orda yaşamış olmasalardı bir daha Döngel’e ayak basmazdım. Ailemin köyde yaşaması nedeniyle yine de gelip gitmeye devam ettim. Bakkal Muzaffer’in köyden göçmesinden duyduğum üzüntüyü kelimelerle ifade etme imkânım yoktur. Muzaffer’in köyden göçmesi, Biz Ali’nin vefat etmesi gibi bir çok hadiseyle ilgili duyduğum üzüntüleri dile getirmek için “Köyümün Tadı Kalmamış “ isimli bir şiir yazdım. Yazdığım bu şiiri de yıllar sonra Gölbaşında yayınlanan Gölkent Gazetesindeki köşemde yayınlandım. Şiirin ilk dörtlüğü;


                                                                     

‘’Duydum ki ölmüş Hürüce

Biz Ali vardı ki nice                                                

Muzaffer şehre göçünce

Köyümün tadı kalmamış” şeklindeydi.

Cumali dayım Gölbaşı’na ziyaretime gelmişti. Gölbaşından dönerken Köyümün Tadı Kalmamış şiirinin yayınlandığı gazeteden birkaç nüsha alıp köye götürdü. Dayım Gölbaşından Kahramanmaraş’a giderken yolda şiirin ilk dörtlüğünü ezberlemiş. Maraş’a gelir gelmez Muzaffer abinin manav dükkanına giderek benim yazdığım şiirin ilk dörtlüğünü ezbere, diğer dörtlüklerinde gazeteden okumuş. Muzaffer abi şiiri duyunca çok duygulanmış, gözlerinden yaş gelmiş. Dayım köye vardığımda Muzaffer abiyi ziyaret ettiği anda yaşadığı duygusal hikâyeyi bana anlattı. Ben de dayımı dinleyince çok hüzünlendim. Aynı yılın ilkbahar mevsimiydi. Yine köye ailemi ziyarete gitmiştim. Günlerden Cuma, vakit akşam üzeriydi. Muzaffer abi köydeki evinin bahçesinde çalışıyormuş. Benim arabamı görünce birdenbire bahçe duvarından atlayarak yola indi. El kaldırarak benim arabamı durdurdu. Bana hoş geldin hocam dedi.

Ben-“Sağ ol, Allah razı olsun Muzaffer Abi” dedim.

Muzaffer Abi-“Hocam bana beste yapmışsın “ dedi. (Bizim köyde yaşlılar şiire beste derlerdi)

Ben-“ Evet şiir yazdım Muzaffer Abi” dedim.

Muzaffer Abi-“ Ne yazdın hocam” dedi.

Ben de Köyümün Tadı Kalmamış şiirinin ilk dörtlüğünü ezbere okudum. Şiiri okurken “Muzaffer şehre göçünce” dediğim anda Muzaffer Abi göz yaşlarını tutamadı. Bana sıkıca sarılarak “şehre de göçmesem çocukların adını televizyonda okutamazdım hocam” dedi. Bende Muzaffer abinin bu sözü üzerine ağlamaya başladım. Çünkü Muzaffer abinin oğullarından biri özel bir televizyonda çalışıyor, o televizyonun bazı Programlarının sonunda arşiv Eşref Küçük yazıyordu. Muzaffer abinin bu durumdan gurur duyduğunu ifade etmesi beni fevkalade etkiledi. Muzaffer abi beni akşam yemeğine davet etti fakat anamın bana akşam yemeği hazırlamasından dolayı davetini kabul edemedim. Yoluma devam ederek babamın evine gittim. O gün Muzaffer abinin haleti ruhiyesin den nasıl etkilendiğimi anlatamam. Muzaffer abinin diğer çocukları da yükseköğretim görmüş, belediyeci, öğretmen, polis ve avukat olarak vazife yapıyorlardı. Muzaffer abinin çocuklarının başarısından değil Muzaffer abi, köy halkının kahir ekseriyeti gurur duyuyordu.

Büyük çocuklar göreve başlayınca Muzaffer abi tekrar şehirden köye göçtü. On beş yıl kadar bağ ve bahçe işleriyle uğraştı. Köyün sosyal ve kültürel işlerine öncülük etti. Bundan üç yıl önce yakalanmış olduğu amansız bir hastalık nedeniyle fani dünyadan ahirete göç etti. Muzaffer abinin cenaze törenine binlerce seveni katıldı. Cenaze töreninde göz yaşları sel oldu. Arkasından dualar edildi, Fatihalar okundu…

Hayatı ansiklopedi yazacak kadar renkli olan Muzaffer abi atmış altı yıl süren kısa ömründe imkânlar ölçüsünde büyük işler başardı. Arkasında altı hayırlı evlat, kendisini saygıyla yad eden, ruhuna Fatiha okuyan binlerce dost bırakarak bizlere veda etti.

Ruhu şad, mekânı cennet olsun.

Muzaffer abinin yaşamı sizlere örnek olsun.

HAYAT VE KELAM / Hasan EJDERHA








 

I

Gel demek mi, ekmek mi? Oysa darası var kapların

Bilmediğin menzillere doğru yürürken ayakların

Ne hikmetse, hikmete uyarlı saatler durdu; kudurdu para

Yara kabuk olmadan merheme durmaz; buyurmaz gökler

Bebekler bile bir gün siğim siğim ağlamayı bekleyecekler

Anneler: Cümle ipleri, cümle dualarla geleceğe ekleyecekler

İçlerinde biriktirdikleri Ali’ yi, kentlere kaptırmadan şairler

Dağıttılar şehrin çocuklarına ve sevindi Mushaf eri çocuklar.

 

Kâğıt paralar yakar şehrin delileri; rengârenk kâğıt paralar

Naralar duyulur beyninde âdemin arşa yükselen naralar

Sular akar, söğüdün yeşili serinletir dervişleri; onlara yol helâl

Melâl denizinde yolcular, katıldılar çığlıklarına denizlerin

Sizin hangi dağlarda çığlığınız var? Hangi denizdeki çığlık sizin?

 

Hâlâ çağrıya uyarlıysa adımları, yolcuların ve karıncaların

Cezbe içinde belirir hedefleri, alın hizasında ansızın

Kızların ve yıldızların şarkısına meftun bebekler

Göklere ve yıldızlara ve aya bakarak annelerini bekler

Hazırlansın nineler ve kuşlar ve çiçekler ve gök ekinler

Anneler ile bebekleri topladıkları yıldızlarla gelecekler.

 

Kitaba ve çaya doymadan göğe baktı şairler bir daha

Dehâ gerekmez acı türküleri emzirmek için dehâ

Kayboldu bulutlar; kalem ve kâğıt ve kitap sustu ansızın

Sızım sızım sızladı aynalar, mısraların koynunda

Boynunda asılı cüzleriyle yürüdü tarihin çocukları

Boncukları kıskandı tespihler, yollara dizilmiş boncukları.

 

Kentlerde olacaklar için kim suçlar şairleri ve maliyecileri

Dilencileri bile tutmuş yakasından o yüksek binalar

Onlar ki kitapları, sanal kitaplarıyla sınarlar, sınayacaklar

İşte kitaplara posta koyan dev bu, bekliyor çatmış kaşlarını

Gencecik insanlar haykıramadan ölecekler mi göklere aşklarını?

 

II

Ay saçlarını tararken gördü olanları, yıldız bileklerinde süs kızların

Ayak sesleri duyulur âdemin içinden, gönlüne doğru gider yol

Tufan geldi gelecekse yap hazırlığını; tufanın Nuh’u sen ol

Ey İstanbul! İçinde akça kuşların olduğu bir masal oku yetimlere

Sonra okunan hatimlere şahitlik etsin ulu Eyüp Sultan

Gülücükler saçsın âleme kuşlar; rahmet öpsün anlımızdan.

 

Buyurdu sahibi zamanın: ezanın takibi başka, namaz başka

Aldı selamı dervişler yüreklerinde binlerce tazim

Aşka doğru eğildi âdem: “Sübhâne rabbiyel-azîm”

Ya Rab senden gelen her şey lütûftur bana, razıyım

“Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâhil Aliyyül Azîym”

 

Küçüktü, büyüdü, sonra aşkı bekledi âşık Medine

Bir şairin rüyasına girince, ansızın geldi kendine

Vecdine vecd geldi, yolcular kendisine yürüyünce

Kuşlar bulutlarla havalandı birden dağlar irkildi

İnce, ipince bir tel titredi derinden ve insan bildi.

 

Ayet ayet okundu aşkın tarihi, yeniden okundu

Âdemin alnına dokundu aşk; bir daha dokundu

Koydu başını huzura: “Sübhane rabbiyel a'lâ”

Ey gönlümün aşk şelalesi! Çağla şimdi, durma çağla

Âşıklara yol olsun cezben, ser gönül yollarına, yan ağla

İşte yana yana aradığın kapı, şimdi o kapıya dayan ağla

Doya doya iç şimdi bu çeşmeden, susuzluğuna kan ağla

Dost kervanında yol göründü sana, sonsuzluğuna uyan ağla.

 

Ey yar! Ne bahtiyarlıktır cümle ateşlerle yüreğini dağlamak

Ya Rab! Ne büyük bir şifadır sevinçle göklere bakıp ağlamak.

 

 

 


İMTİHAN / Muhammet NACAROĞLU

İmtihan dönemecinde yaşanan ahir
Bütün yollar kapanmış tek çıkış Allah bir

İblisin gözü üzerimdeymiş kimin umrunda
Gönlümün arzusu yalnız cemali aşkta

Ecdadım Âdem olmadı hain
Gözyaşında nurlandı varlığında yarin

Ruhuma yakışmaz nankörlük etmek
İmtihan bu, yardan gelen her şeye amenna demek

Yok olduğumu hiçlik deryasında kavradım.
Şeytanın nefsimde var olma isteğini anladım

Allah’ım bu aciz kulu affeyle
Mülkünde edep ile başım eğildi öne. 

 

Sevmek Çiçekleri / Mustafa Alper Taş


bir rüzgâr esiyor
aylardan haziran
bir bakmışım
ellerin sıcak mı sıcak

en güzel kuruyan
gününde karanfilin

bir hamle geceye
ama yorgunuz
çeşmeler kadar
hepimiz hazirandayız

çaylar daha sıcak
sesinin billur afişi
yüreklerimizde
bir rüzgâr estiriyor

sevinçle uzanılan
kapılarda güzelliğin
yağmurlu bir havuz gibi
çağırıyor uyanmaya

ben de öyle
bilmezden geliyorum
senin ikindilerini


 

Hidayet Bağcı'nın TAŞLARA DOKUNAN SESLER Kitabı / Hasan KEKLİKCİ

Yoldaki Kalemler internet sitesinde yazıları yayınlanan ve şahsen tanıdığım Hidayet Bağcı kardeşimiz, ilk kitabı olan “Taşlara Dokunan Sesler” adlı eserini imzalayıp göndermiş. Nazik düşüncesi için teşekkür ediyorum.

Her ne kadar yazılarının birçoğunu Yoldaki Kalemler İnternet sitesinde, ekrandan okumuş olsak da tüm yazıları baştan sona bir kitapta, kâğıttan okumak apayrı bir duygu. Teknoloji okura; kitabın kokusunu verecek, sayfa çevirmenin zevkini tattıracak bir icat bulamadı hâlâ.

İlâhiyât Yayınlarından çıkan kitap; iki bölüm, on sekiz hikâye olmak üzere toplam seksen yedi sayfadan oluşmaktadır. Edebiyatın başkenti Kahramanmaraş’tan çok güzel eserler çıkıyor son yıllarda. Bunlardan; Hasan Ejderha’nın Sokakbaşı romanı, Ali Avgın’ın Han Duvarları/Kalbe Düşen Kor romanları, Mehmet Gözükara’nın Seyyah Yazar/Gezeken Gördüklerim ve Alın Çıkını, Abdulhakim Eren’in Kendi Penceremden/Beş Ünlü Ozan; Hüseyin Burak Us’un şiir kitabı Kim Geldi Penceresi ilk aklıma gelenler. Tabi ki bunların dışında çok güzel kitaplar da okuyucuyla buluştu şehrimizde.


Kapağı açıldığı andan itibaren araya ayraç konmadan, geri kapatılmadan zevkle okunup bitirilecek güzel bir eser meydana getirmiş Hidayet Bağcı.

Taşlara Dokunan Sesler’i okurken; Ali Ayçil’in Yenilgiden Dönerken, Şükrü Erbaş’ın İnsanın Acısını İnsan Alır, Filibeli Ahmet Hilmi’nin A’mâk-ı Hayâl, Ferîdüddîn Attâr’ın Mantıku’t Tayr’ı gibi kitaplar gelip geçiyor insanın aklından. Nurullah Genç çıkıyor bir anda karşınıza: “Çatlıyor da mezarım dışa vuruyor beni, /Terâzi, rüveydaya divân kuruyor beni…” diyor. Ve “Fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına/bir güvercin uçurup kıtalar arasından…” diye en baştan başlamak istiyorsunuz o an. Bir bakıyorsunuz elinizde doksan dokuzluk bir tespih, bir bakıyorsunuz parmağınızda firuze taşlı altın bir yüzükle şükür tespihi çekiyorsunuz otuzüçlük. 

Tabi ki kitabı baştan sona anlatmak olmaz ama öyle güzel cümleler var ki buraya aktarmadan geçmek haksızlık olur. Sonra; biz bu müstesna cümleleri yazalım ki siz kitaptan okuyunca, daha önce tanışıp sevdiğiniz bir dost bulmuş gibi mutlu olasınız. “Biraz olsun uyumak dinlendirirdi, zihnindeki başı ağrıyan cümlelerini.” diyor Hidayet Bağcı ve bir anda kendinize geliyorsunuz. Başınızı neyin ağrıttığını aslında başınızda ağrıtacak bir şeyin olmadığını, ağrıya sebep olanın “başı ağrıyan cümleler” olduğunu anlıyorsunuz. “Ben de otobüse binerken kalbimin bir cebine evimi diğer cebine ise zamanı aldım. Tek kişilik mi kart geçirmeliyim yoksa üç kişilik mi?” Otobüse kaç kişiyle bindiğinizi çözmeye çabalıyorsunuz bir an. “Kimi camlarda gözyaşı varken mutluluk gelmiş silmiş o hüzünlü lekeyi, kimisi azimle elde ettiği başarıyı diğer camdaki lekelere anlatırken bir diğeri “o kadar sevinme sadece koru başarını!” diyerek takdir ediyordu.” diyor Camdan Hikayelerde.

Camdan Hikayeler; Ferhat Ağca’nın İki Kapılı Bir Otobüs hikayesini hatıra getiriyor ilk anda. Aklınız bir şehirde bir halk otobüsüne gidiyor. Fakat Ferhat Ağca gördüklerini, Hidayet Bağcı düşündüklerini, daha doğrusu hayal ettiklerini kaleme alıp yazıya dökmüş. Henüz yayınlananı görmedim ama inşallah Camdan Hikayeler yazılmaya devam eder ve günün birinde kitap olarak önümüze gelir.

 “Her güzellik dua ile başlar” diyor Taşlara Dokunan Sesler -4’ün başında.

Oradan ilham alarak Taşlara Dokunan Sesler’in okuyucusunun çok olmasını ve yeni kitaplarının bir an önce okuyucusuyla buluşmasını can-ı gönülden temenni ediyoruz.

 

SONBAHARIN İHTİLALİ / Samet YURTTAŞ

Duvağını kaldırmış sonbahar

Bekliyor

Soylu bir yağmurun alnından öpmesini

Karıncaların devleşen adımları

Haber veriyor

Yağmurun ardından kalacak enkazı

 

Güneş ellerini çekiyor yavaş yavaş

Gökkuşağı yaprak döküyor



Titriyor gölgesinde düş kurduğum ağaç

Rüzgar dokundukça tenime 

Vuruyor beynime sarkaç

 

Toprak kabaran bir deniz oluyor 

Silindikçe döşünden insanın ayak izi

Susmuş gökyüzü

İzliyor

Sonbaharın yaptığı ihtilali

 


 

 

HİKÂYE MALZEMESİ DÜKKÂNI (BENİ TANIDIN MI) / HasanKEKLİKCİ


 




            -N’otuyon ede.

            -…

            -Alo.

            -Efendim.

            -Ne var ne yok ede.

            -Sağ olun. İyiyim. Siz nasılsınız?

            -Ooo. “Siz nasılsınız!” Lafa bak. Beni tanıdın mı?

            -Eee. Şey…

            -Tabi büyüdünüz. Tanımazsınız.

            -Lan Maraş’a dükkân açmış diyorlar senin için.

            -Yani bizimki öyle öteberi dükkân gibi değil de…

            -Bir bardak çay içiririm diye korkma aslanım gelmeyiz. Şimdi tanıdın mı?

            -Yaşımız geçti ya biraz, bir de şu Koronavirüsten dolayı evden çıkamıyoruz!

            -Olsun ben de çıkamıyorum. Benim sende telefonum yok muydu?

            -Numara çıktı.

            -Alo! Senin numaranı… Ben seni daha önce de aradım. Kaydetmemişsin demek ki. Şimdi aklına geldi mi kim olduğum?

            -Arayanı kaydederim ama! Bir de küfür…

            -Zengin oldunuz ya. Kaydetmezsiniz oğlum artık. Ede taman sennen aynı mektepte okuduyduk.

            -Haa!.. Hangi mektepte?

            -Kocaseki hukuk üniversitesinde! Arkadaş köyde kaç tane okul var?

            -Sesin yabancı gelmiyor ama.

            -Yahu deden bahçede ikimizi bir dövdüydü ya. Köşkerlilerin kozunun dibinde.

            -Allah. Allah.

            -Hani Fenk’ten bir öğretmenimiz vardı. Kadın. Kadın öğretmendi. Evleri Ceyhan’ın öte geçesindeydi. Senle beni gönderdiydi bir gün. Sabah okulda andımızı okuduktan sonra bizi yanına çağırdı. Önlüklerimizi ve yakalarımızı çıkarttırdı içeri koydu. Seninle ikimiz yolu elimize aldık. Bahar mevsimiydi. ‘Baharı nereden biliyorsun’ dersen, bir gün önce babam şalvarımın cebinde cücük lastiğini bulmuştu. ‘Kuşlar yuva yaparken bu lastik sende ne geziyor, yoksa ağzında yemle yuvasına giden cücüğe lastik taşı mı sıkıyorsun sen?’ diye beni dövmüştü. Anlatmıştım o zaman. Hani benim lastiğin sahtiyanı kopmuştu. Teneffüste beraber yeni sahtiyan yapmıştık. Sen bir tarafından tutmuştun. Ben de sırımla çeke çeke bağlamıştım sahtiyana lastiğimi. İşte o gün akşam yemiştim köteği. Alo. Dinliyor musun?

-Dinliyorum. Dinliyorum. Konuşun lütfen.

-Aboov. ‘Konuşun lütfen!’ Sanki Maraş altında bin dönüm çeltiği sulanan bir ağa ile konuşuyor herifçioğlu. Lan tanımadın değil mi? Tabi aslanım. Büyük adamlarla geziyorsunuz. Artık garibanları tanımazsınız.

-…

-İyi dinle: Okuldan çıktık. Zavraklıdere’den geçip Kızılcıklıesik’e, oradan Yalangozluğun Deresi’nde taşlara basa basa Alhanlı’ya vardık. Koca Demirci’nin düveninin ardından, Tikenliyazı’nın ortasından geçip Küçüksır’a vardık. Giderken sağ kolunun üstünde bir evin kapsalığının dışında bir adam oturuyordu. Adamın önünden geçtikten sonra ‘çüüş geri bas’ diyerek bizi yanına çağırdı. Nereden gelip nereye gittiğimizi sordu. Sonra ‘Kiminle gidiyorsunuz.’ dedi. İkimiz bir gittiğimizi söyledik. ‘Yolda kimi gördünüz.’ dedi. Biz ‘Heeç’ dedik. Bu sefer de ‘Yoldaşınız kim.’ dedi adam… Sen arhan arhan dört beş adım geri gittin, sonra adamın önüne kadar gelip, hazır ol vaziyetine benzer bir şekilde durdun, sağ elini alnına doğru götürdün, ‘Selamünaleyküm Emmi.’ dedin. ‘Hah’ dedi adam; güldü, cep bıçağı -Hartlap bıçağı- ile açılmış kaleme benzeyen bıyıklarının uçlarını tütün sarıyormuş gibi yukarı doğru kıvırdı, ‘Aferin sana. Demek ki neymiş, yoldaşımız selâmmış, gördüğümüz adamlara selâm verecekmişiz.’ Sonra hangi köyden, kimlerden olduğumuzu sordu. Köyümüzü, babalarımızın adını dedik. ‘Adını boş ver babana kim derler.’ dedi adam. ‘Yani babanın lakabı ne.’

-Eee…

-‘Eee’ Ya! Babamın lakabını diyeyim de kim olduğumu bil, sonra da tanıyormuş ayaklarına yat! Beni dinle lafın burası kibar: İçeride kadınlar ekmek ediyorlarmış. Adam kapsalıktan içeri doğru ‘İkişer yumaktan iki tane bazlama yapın da gönderin.’ dedi. Bizi yanına oturttu. Üstü başı temiz bir adamdı. Ayağında tokya -bir çeşit kauçuk terlik- vardı. Kafası makine kırkımı değildi makas tıraşıydı. Belli ki Maraş’ta tıraş olmuş. Hangimizin hangimizi yıktığını sordu. Bizi güreştirmek istedi. Ben, ‘Emmi biz ta Fenk’e gidiyoruz, güreşirsek üstümüz toz olur, belki de gömleklerimiz yırtılır.’ dedim. Sonra babalarımızın lakabını dedik. ‘Bilirim’ dedi adam. Öteden bazlamalar geldi. Saçları meke püskülü renginde, ince ve düz, küçük bir kız çocuğu; eli yanmış olacak ki bazlamaları getirip adamın kucağına atıverdi. Sonra başını adamın omuzuna yasladı. Ve başını yaslarken kendisinden başka kimsenin ağzından çıkamayacak güzellikte ‘ba-baa’ dedi. Gülüştük. Birer ısırık aldıktan sonra, bazlamaları yiye yiye tekrar Fenk’in yolunu tuttuk.  

-Fenk’in.

-Ha Fenk’in. Alo. Usanmış gibi yapma. Nasıl olsa kontör benden gidiyor aslanım.

-Yok, buyur buyur seni dinliyorum.

-Beni dinliyorsun… o zaman kısa keseyim. N’ise Küçüksır’ın köprüsünden geçip Bük’e vardık. Gülme “Bük” diyorum. Hani Yastı Ali Emim biber ekermiş oraya, Ceyhan Nehri’nin kenarında. Öğlene doğru Fenk’e vardığımızda elimizle koymuş gibi bulduk, kadın öğretmenin anasının evini. Zaten Daz Deresi’ne 19 Mayıs’a gittiğimizde karşıdan karşıya göstermişti öğretmenimiz evi. Babası ve bir kardeşi vardı evde. Anası bizi iyice besledi. Karnımız doyunca elimize içinde yiyecek olan iki çıkın verdi. Bir koca tas da taze yağ. Çıkınları ben aldım tası sen. Tas büyüktü çünkü. İki elle ancak götürülüyordu. Geri Küçüksıra gelinceye kadar yağ eridi, senin her yerine bulaştı. Küçüksır’ın mektebin yanında öğretmeni gördük. Küçüksır’ın öğretmenini. Sen tası bir eline alıp öğretmene ‘Selamünaleyküm öğretmenim’ dedin. Öğretmen bizi durdurdu. Sana ‘Ne dedin ne dedin’ dedi. Sen selamı tekrar ettin. Adam elimizdeki öteberileri yere koydurdu, bir sana bir bana sille attı. ‘Sizin öğretmeniniz böyle mi öğretiyor’ dedi. Biz ne edeceğimizi şaşırdık. Öğretmen birer sille daha vurdu. ‘Kaçıncı sınıfa gelmişsiniz, size tünaydın öğretilmedi mi; sabah günaydın, öğleden sonra da tünaydın deneceğini bilmiyor musunuz?’ Öteberileri alıp ördek gibi hızlı hızlı kaçarken öğretmen ardımızdan bağırıyordu daha, ‘Tünaydın, tünaydın eşek herifler tünaydın, öğretmenizi milli eğitime şikâyet edeceğim.’ diye. Nasıl ettik aklım ermedi. Eşeğin anıra anıra kurdun ağzına gittiği gibi yakalandık öğretmene. Hal bu ki biz; jandarma, kolcu ve öğretmen gördük mü kaçardık. Bir de Köroğlu Emmiyi.

-Seni…

-Alo. Patron geldi ben seni sonra ararım.

 

 

NOT: Satılan, anlatılan ve yazılan hikâyeler tamamen hayal ürünüdür. Hiçbir kişi veya kurumla alâkası yoktur. Hiçbir hayvana zarar verilmemiştir.

 

 

AYASOFYA’YA ŞİİR DENEMESİ -3 / Gün Sazak GÖKTÜRK




Ey Ayasofya

Ey Meryem’in gözyaşları…

 

Papazlar verirken kör duvarlara aşkın vaazını...

Vuruşurken kâinatın en yaman Alpleri sinende.

Mekân genişler, zaman zahirden batına döner…

Sığmaz kırat eğri kapılara, sığmaz kına kılıç…

 

İnciler dökülür mermerlerinden,

Ağlayan sütunlarına dokununca ol serdar,

Agah olur dünya, beytül atik olur kıblen…

Ufuklar açılır, boz yakalar mavi kıyıya döner.

 

İsyan gömleğini ateşe verir bir melek,

Er meydanında bir rind vecd içinde,

Bayazıd’ın minaresi rindin göğsünde…

Kuşlar göç eder bir seslenişle bezmi eleste,

Kendi hakikatinden haberdar olur hurufat…

 

Ve işitilir bir nida kırmızı minareden “Allahu ekber”

Açılır yedi gök, altı sema, serilir arz atların toynaklarına,
Kıvılcımlar saçarak ah u zârına

Çekilir minbere yeşil sancak,

Bayrama durur güneş elinde kılıç…

19. gülü devşirilir zehrâvânın…

  

Belki sen duymadın ey mabedi azam

Kardeşlerinin feryadını, biz duyduk ve işittik,

Lale inkılap etti lâl’e

Olympos sükuta durdu

Kör bir efendinin elindeki şeytandan cihana eylerken nida,

Tanrı uludur tanrı uludur…    

 

MEYL-İ DÜNYA / Nurcihan KIZMAZ

 

Şu sinemde yara mısın?
Yar mısın?
Söyle ey dide-i ahu!
Serimdeki
Hare misin har mısın?
Ne gidersin ne gelirsin
Bu fakirde ne bulursu?
Düş yakamdan ne olursun
Gayri sen gerekmez
Leyl-i nehar da.

Hiç meylim olmadı
zerre-i miskal
Yol ver de gideyim
Sen hep baki kal
Ezeldendir bende
Fenafillah hâl
Çiçek olsam açmam
Şol nevbaharda.

 

ÇOCUK KALBİNDE YUNUS / Enver ÇAPAR







Büyümüş de çocuk kalmış

Heybesine kuşlar dolmuş

Hayatı bir masal sanmış

Gerçek düşmüş o uyanmış

 

O’ na(s.a.v.) salat selam etmiş

Çocuklardan cevap gelmiş

Yorumsuz bir rüya görmüş

Saf gönülle aşkı bulmuş

 

Doğru olmuş, düz yürümüş

Dostu düşlerinde görmüş

Çiçeklerden sual sormuş

Irmaklara gönül koymuş

 

Çocuklar haklı, hayat oyun

Ey insanlar siz de duyun

Bir kitabı çok okuyun

Kalbinizden O’nu duyun

 

               

 

DİL EDEBİ / Ali YURTGEZEN


Dil edebi olabildiğince nezaketle davranmayı, şer’i şerif ruhsat verse de selîm aklın, selîm kalbin ve selîm zevkin yerinde ve güzel bulmadığı sözlerden sakınmayı gerektirir.

Kaba, çirkin, muhatapta istikrah uyandıracak lafızları kullanmaktan men eder.

Yunus Emre k.s. bir ilahisine şöyle başlıyor:

“İşidin ey yârenler, aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül misali taşa benzer.

Taş gönülde ne biter, dilinde âğu tüter
Nice yumşak söylese, sözü savaşa benzer.”

Toplum olarak bizler de epeydir dilimizden zehir saçıyoruz. Sözlerimiz savaşa benziyor. Yunus bu itici, incitici, sert, kaba, muhatabı aşağılayan nefret dilini gönül katılığına bağlıyor. Zira kullandığımız dil ile gönlümüzün hali arasında bir irtibat var. Onun içindir ki karşısındakini anlayan, bağışlayan, muhabbet ve merhametle kucaklayan, tatlı, yumuşak, nazik ve yapıcı üslûba “gönül dili” diyoruz. 

Gönül dili, imar edilmiş bir gönlün sohbet, yani dostluk, ülfet, ünsiyet dilidir. Türkçede “dil”e “ifade vasıtası” manası verilirken aynı kelimenin Farsçada “gönül, kalp” manasına gelmesi belki güzel bir tesadüf. Ama “dil yarası”nın hem “gönül yarası” hem de daha ziyade “sözle açılan yara” olduğu bir hakikat. “Kişinin beyan tarzı, onun kalite ve kapasitesini, kim olduğunu ortaya koyar” manasına “Üslûb-i beyân ayniyle insandır” sözü dahi bir yönüyle dil-gönül münasebetine işaret ediyor. 

Anadolu’da eskiden anahtara da “dil” derlerdi. Bu isim aktarması, hem açmaya hem kilitlemeye yarayan bir nesneyle “dil” arasında, sözün söyleniş tarzı ve bu tarzın tesiri gözetilerek kurulan bir benzerliğin neticesi olabilir. İlâhî aşkla nasiplenmiş gönül sahiplerinin dili, muhatabın gönlünü açıp fetheden bir dildir çünkü. Gönlü taşlaşmış olanların sözlerinde ise başka gönülleri kilitleyip kapatan bir tesir vardır.
  
Bir gönül dilimiz olduğunu topluma hatırlatmak ve
bu dili yeniden öğretmek mesuliyeti tasavvuf yoluna
girenlerin omuzlarında.  Dil edebini temsil,
teşvik ve talim, dervişânın kadim mesuliyetidir. 

Unuttuğumuz gönül dili

Gönül dili madem arındırılarak sahibine, yani Cenab-ı Hakk’a tahsis edilmiş bir gönlün rahmet dilidir; tasavvuf ehlinin dilidir. Yahut dervişlik iddiasında bulunanlardan beklenen, söz söyleyecekse eğer, gönül diliyle söylemesidir. 

Bilhassa şu son zamanlarda bu dili unutmuş gibiyiz. Dinî cemaat kisvesine bürünmüş ihanet şebekeleri üzerinden ehl-i sünnet dairesindeki tarikatlar cehalet eseri iftira ve ithamlarla tahkir edilirken öfkemizi yenemiyor, aynı kabalıkla mukabeleden kendimizi alamıyoruz. Söz söyleme âdâbına riayet etmiyor, medyanın yaygınlaştırdığı polemik dilinden vazgeçemiyoruz. 

Bunda tasavvuf terbiyesinden mahrumiyetin veya yeterince nasipdar olamamanın payı büyük. Yine de bizim bir gönül dilimiz olduğunu topluma hatırlatmak ve bu dili yeniden öğretmek mesuliyeti tasavvuf yoluna girenlerin omuzlarında. Bu, ihtiyaca binaen bir defaya mahsus geçici ve yeni bir vazife de değildir üstelik. Dil edebini temsil, teşvik ve talim, dervişânın kadim mesuliyetidir. 

Başlangıcından bu yana tarikatlar “edeb”e büyük önem vermiş, hatta bazı büyükler, “tasavvuf edepten ibarettir” yahut “tasavvufun tamamı edeptir” buyurmuşlardır. Bu meyanda “Âdâb-ı Tarikat” veya “Mi’yar-ı Tarikat” diye bilinen kitaplar tertip edilmiştir. Mi’yar, “tutum ve davranışların ölçüsü, ayarı” demektir. Edep kelimesinin çoğulu olan “âdâb” ise davranışlardaki inceliği, güzelliği, uygunluğu anlatır. Âdâb kavramı bazen ahlâk veya bir tarikata mahsus usûl ve erkân manasında kullanılsa da, bunları aşan ve sadece tarikat bağlılarını değil herkesi alâkadar eden bir mahiyet taşır. Sohbet, hizmet, seyahat, ziyaret, yeme içme, oturup kalkma, komşuluk, arkadaşlık, söz söyleme... Hâsılı bütün muaşeret kaidelerini ihtiva eder. Bunlar temel ahlâk esaslarının ötesinde fazilet sayılan davranışlardır. Fıkhen de dinî bir mecburiyet sayılmadığı için nafile, mendup veya müstehap hükmündedir.

Bugün bize düşen, tasavvuf aleyhtarı herkesi düşman bellemek yerine, bilmediklerini farz ederek onlara gönül diliyle doğruları anlatmayı sürdürmektir.

Akçe’ye “mangır”, altın’a “pul” diyebilmek

İşte tarikatların bu âdâp bahsinde “dil edebi” başta gelir. Bunda yine Yunus’un, “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Yağ ile bal ede bir söz” mısralarında dile getirdiği gibi, sözün tesirinin ve insanlar arasındaki münasebetin büyük nispette söze dayanmasının rolü vardır. 

Fakat asıl saik, söz ile edep arasındaki doğrudan irtibat olmasıdır. Efendimiz s.a.v.’in Türkçeye daha ziyade, “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi en güzel surette yaptı.” şeklinde aktarılan bir hadis-i şerifi mevcut. Bazı tercümelerde “terbiye etti” yerine “yetiştirdi” veya “bilgilendirdi” ibareleri kullanılıyor. Ancak hadis-i şerifin aslındaki ifade “eddebenî” (beni edeplendirdi) şeklindedir ve bu hadis-i şerif Rasulullah s.a.v.’in farklı Arap kabile mensuplarıyla konuşurlarken onlara kendi lehçelerinde, hatasız, güzel ve akıcı bir dil ile hitap etmesinden duyulan hayret üzerine varit olmuştur. “Sözü güzel ve tesirli söyleme sanatı” manasına gelen “edebiyat” kelimesi buradan gelir ki Araplar bugün de edebiyat yerine “edeb” derler.

Tarikatlarda dil edebi öğretilirken yalan, iftira, gıybet, küfür, malayani gibi günahlar asıl müfredata girmez. Çünkü zaten bunlar dinimizin yasakladığı fenalıklardır. Dil edebi, mübah dairesindeki sınırı mekruh istikametinde aşmaya meyyal daha ince meselelerle alâkalıdır. Kişiyi, dünyanın nefse hoş gelen cezbedici metalarına, onların hakikatteki değersizliğini hatırlatan isimler vermeye sevk eder mesela. Bu minvalde şeyh efendiler bağlılarına “Akçeye (paraya) mangır, altına pul diyesiniz” tembihinde bulunurlar. Mangır, nargile tütününü tutuşturmakta kullanılan, tavla pulu şeklinde sıkıştırılmış kömür tozudur ve tıpkı “pul” gibi değersizdir. 

Dil edebi olabildiğince nezaketle davranmayı, şer’i şerif ruhsat verse de selîm aklın, selîm kalbin ve selîm zevkin yerinde ve güzel bulmadığı sözlerden sakınmayı gerektirir. Kaba, çirkin, muhatapta istikrah uyandıracak lafızları kullanmaktan men eder. Dil edebine uygun olan, mesela “eşek” demek yerine, “binek” manasına “merkep” demektir. Mesela edebe uymayan fakat kullanılmasına mecbur kalınan bir ifadeden önce “sözüm meclisten dışarı” veya “hâşâ huzurdan” demektir.

Yine bir imtihandan geçiyoruz

Uğradıkları bunca saldırıya, iftira ve hakarete rağmen tasavvuf erbabından bu kadar nezaket, bu kadar incelik, bu kadar mülayimlik beklemek insafsızlık olmaz mı, diye sorulsa, olmaz deriz. Zira böyle durumlarda dervişlerin tarih boyunca sergilediği dil edebi bellidir. Onlar bugünkünden daha ağır itham ve hakaretlere muhatap oldukları, din adına ret ve tekfir edildikleri, her türlü zulme maruz kaldıkları asırlarda bile kendilerine bütün bunları reva görenleri “zâhid” diye nitelemişlerdir. 

Bu bir tarizdir (söz dokundurma) şüphesiz ama tahkir ve kınama maksadı taşımaz. “Siz, tasavvuf husumetini zühd sanıyorsunuz; iyi niyetli ve samimi bir müslümansınız ama bilmediğiniz için yanılıyorsunuz” ikazı sadedinde bağışlayıcı ve hakikate davet edici bir tutumu yansıtır. Efendimiz s.a.v.’in kendisine eziyet eden Kureyşli müşriklere karşı, “Allahım! Kavmimi bağışla, çünkü onlar (doğruyu) bilmiyorlar!” niyazıyla sergilediği tavrın kuşanılmasıdır.

Öyleyse bugün bize düşen, tasavvuf aleyhtarı herkesi düşman bellemek yerine, bilmediklerini farz ederek onlara gönül diliyle doğruları anlatmayı sürdürmektir. Bir imtihandan geçtiğimizi unutmadan, haklı tenkitlere kulak verip hal ve gidişimize çeki düzen vermektir. 

Yiğitlik, öfkeyle kırıp dökmek değil, öfkeyi yutarak hilm ile muamele edebilmektir. Gönülleri yıkmak kolaydır da yapmak zordur. Dervişlik zora talip olmaktır. 

Yunus’la başladık yine Yunus’la bitirelim. Vazifemizi bize şöyle hatırlatıyor:

“Ben gelmedim dâvi (dâvâ, iddia) için
Benim işim sevi (sevgi, aşk) için.
Dostun evi gönüllerdir
Gönüller yapmaya geldim.” 


AŞKÇA GİDİŞLER / Ahmet Özmen KILIÇ



Sessiz olmalı gidişim,
Sevişim gibi sessiz.
Ne bir metropol hengamesine benzemeli,
Ne de imkânsız aşkların vaveylasına…
Ve nasıl zulamda gizlenmişse aşk,
Ve nasıl duruyorsa içimde öyle sessiz.

Çok değmeden hatıralara,
İmkânsız aşkların ellerine dokunmadan
Püsküren lavları içimde tutarak,
Parıltılı bir şehla bakış atarak,
Son defa bakarak,
Münzevi bir hayata dalarak.

Sessiz olmalı gidişim,
Sevişim gibi sessiz.


22.02.2007



SEYYAH YAZAR MEHMET GÖZÜKARA / Hasan KEKLİKCİ


(Bu Bir Kitap Tanıtım Yazısıdır)
                                                                                                 

Mehmet Gözükara’nın Seyyah Yazar/Gezerken Gördüklerim isimli kitabının 122. sayfasında: “Tekir’i bilirsiniz, sanırım. Kahramanmaraş’ın merkez bucağına bağlı bir yerleşim birimidir. Elbistan’dan Maraş, Adana, Mersin istikametine gidenler içinden geçerler, ister istemez. …” cümlelerini görünce üç-beş yıl önce lokantada yaşadığım bir olay geldi aklıma. Dostların hoşgörüsüne sığınarak: Lokantada biz yemeğimizi yarıladığımız sırada yan masaların arasında; orta yaşlı, orta boylu, kırçıl saçlı, ceketinin altında delme yeleğe benzer bir kazak. Kazağın altında boğazına kadar tüm düğmeleri ilikli beyaz gömlek, ilk bakışta akşamdan yastık altına konup ütülenmiş hissi veren bir pantolon. Ayağında, burunlarında boya ile kapatılamamış taş yarası olan siyah bir kundura bulunan, Kaf Dağını ikiye yarıp ortasından çıkmış; kendinden emin, ömrü boyunca dediği her işi herkese tutturmuş, dert maraz görmemiş, göz hizasından aşağıya bakmayan, hayattan üzerine zerre kadar yük almamış bir adam belirdi. Önemsenmesi gereken biri olduğunu tüm lokantanın yanında, küre-i arzın her milimetresine hissettirircesine etrafına şöyle, “küçümseme” demeyelim de acıma duygusu gibi bir duygu ile bakınıp, Avrupa’da görev yapmış diplomat edasıyla bir masaya kurulup oturdu. Ne arzu ettiğini sormak için yanına gelen garson nazik bir dille “Orası altı kişilik masa, malum öğlen saati sizi şöyle iki kişilik masaya alabilir miyim?” dedi. Adam garsona bakmadan ve sanki oturduğu yeri beğenmemiş de kalkıyormuş gibi bir tavırla kalkıp en yakınındaki iki kişilik masaya oturdu. Garson yanından ayrılınca oturduğu iki kişilik masadan kalktı, etrafına şöyle -şöyle işte canım- baktı; gidip dört kişilik bir masaya oturdu. Yanımdaki dosta “Bu adam Elbistanlı” dedim. Gülüştük.

Sonra ben lavaboya elimi yıkamaya giderken zihnimde kurduğum bir plan üzere, adamın masasına doğru şöyle bir hamle yaptım ve “Af edersiniz sizi Andırın’dan birine benzettim” diyerek geri çekildim. -Aklım sıra adama “Ben Andırınlı değilim, Elbistanlıyım dedirteceğim.- Acıktığından filan değil de işte öylesine yiyormuş gibi ağzına götürdüğü kaşığı elinde bir an tutarak, sanki ayağının altındaki mermere söylüyormuş gibi bir üslupla “Ben Andırınlı değilim” dedi. O kadar…
           
Elimi yıkayıp masaya döndükten sonra beraber yemek yediğimiz dost “Ne oldu abi, adamın nereli olduğunu öğrenebildin mi?” dedi. Hiç tereddütsüz “Elbistanlı!” dedim. Evet, Elbistanlı: Adam benim sorduğum soruya “Hayır ben Andırınlı değilim Elbistanlıyım” demiş olsaydı, Elbistan’ı da Kahramanmaraş’ın veya dünyanın herhangi bir ilçesi durumuna indirmiş olacağı için, aynı cümle içerisinde sıradan bir yeryüzü kazası ile Elbistan’ı bir tutmuş olacaktı. Dolayısıyla sadece ben Andırınlı değilim demesi Elbistanlı olduğuna yeterli bir delildir.

Altmış dört Avrupa ülkesinin neredeyse elliye yakınının, elli dört Afrika ülkesinin yarıdan fazlasının ve on altı Ortadoğu ülkesinin tamamının kullandığı bir yolu ve o yol üstünde bulunan Tekir gibi bir beldeyi “Elbistan’dan…” diye tarif eden bir memleket sevdalısından ve onun yıllarca emek vererek vücuda getirdiği Seyyah Yazar/Gezerken Gördüklerim kitabından bahsedecekken laf nereden nereye geldi. Hal bu ki ben: Mehmet Gözükara’nın, cennet mekân Bahaettin Karakoç’la yaptıkları sohbette “Sararan yaprakların düşmesinin tam vaktiydi oysa. Ömrünün güzüne eren yaprağın, dalından koparak bir akarsuya düşmesiyle yeni bir yolculuğa çıkması arasında saklanan, şiir miydi acaba?” dediğini anlatacaktım sizlere ve Bahaettin Karakoç için “Gönül şehrinin kapısını sözle motifleyip sözle kilitler.” diyor diyecektim. Ve kitaptan iktibas yapacaktım başlık vermeden, sayfa numarası yazmadan. “Sizlere içinden geçip gidemediğim bir ‘güzellikte’ yaşadığım/yaşatıldığım bir başka güzelliği anlatmaya çalışacağım burada, kelimelerimin yettiğince. Kifayetsiz kalırsam, siz, anlatmak istediklerimi anlatamadıklarımdan bulup çıkartırsınız, biliyorum.”  ‘Bu ne alçakgönüllülük’ diyecektim. “Bu bir araya geliş; şiirin şekil, kalıp ve ölçüye hapsedilerek edebî değerden yoksun, gönül ilhamıyla yoğrulup şekillenmeden, ham haliyle söz pazarına çıkarılıp şiir diye sunulduğu laf kalabalıklarının içinden ‘has şiiri’ süzüp çıkaracak şuurda beş şairin bir araya gelmişliğiydi…” ‘Bir birliktelik vesilesiyle gerçek şiirin nasıl olması gerektiğini tarif ediyor, Seyyah Yazar kitabında’ diyecektim.

Dükkân’da (TYB Kahramanmaraş Şubesi) bir akşam sohbet etmiştik. Kahramanmaraş’taki Sanat Okulu yıllarından bahsetmişti Mehmet Gözükara. Konu dönüp dolaşıp Şan Sineması’nın birkaç dükkân yukarısındaki Fidan Lokantası’na gelmişti. Mehmet Bey “Bir tabak kuru fasulye ile bir somun yerdik, her istediğimizde ekmek vermekten usanmazdı lokantanın sahipleri. O günlerin hatırasına, elimiz ekmek tutmaya başlayıp, en lüks lokantalarda yemek yiyecek duruma geldikten sonra da ben Fidan Lokantası’nı bırakmadım, hala Maraş’a her gelişimde yemeğimi orada yer, dostlarımı orada ağırlarım.” demişti.

İnsanın aklına şey geliyor… Verilmiş midir bilmiyorum ama memleketine bu denli âşık olan insanların isimleri yaşadıkları yerlere, yaşarken verilse olmaz mı? Yarın bir gün bu âlemden göçüp gittikten sonra…


eski günler güzel / mustafa alper taş



o eski merdivenlerin orada
bir daha söylenmedi kimseye
küflü nefesini
çekerken yıllar öncesine
o saçları bir bahar yamacı gibi kınalı
büyük kadın
güzel at

işte karanlığı içerken
bir akşamın sürahisinden
dönüp bakmadı gölgesizliğine
zeytinlerin

koşuyor biliyorum
hâlâ hışırtısında
sımsıcak yüreği

beyaz ev
uzun badanalar
ah bir zakkumun renginde bütün sular
akıyor göğsünün büyük günlerine
çağırıyor eski evlerini
büyük kadın
güzel at

korkuyor kirazların görünmesinden