ÂŞIKLAR YANDI “GOZ” ENVER AĞADA GALDI/H. Ahmet ERALP

Bu metin, bir akşam bir grup yazışmasından H. Ahmet ERALP tarafından derlenmiştir

Aylardan ağustos gelmiş, günlerden Cuma olmasına sadece saatler kalmıştı…

Mavi gök altında, bereketli toprakların değişik yerlerinde bulunan ve birbirine ezelden bağlı olan dostlar ‘’Bir hocam’’ı ve dükkanı düşünüp özleyerek nefes alıp vermeye devam ediyorlardı…

Payitaht’ta ikindi ezanı yeni okunmuş, Oflu Süleyman sırtını Ayasofya’ya yüzünü Sultan Ahmed’e dönüp ‘düşmüşem elden ayaktan tut elimden kaldır beni dost’ diye gönlünden geçirirken karşısına Savaş Hocamın yigeni çıkmıştı tamda o anda,

Aynı saniyelerde mesaide olan Dr.Mehmet Ceran’ın odasına Savaş hocamın başka bir talebesi giriyordu: ‘’ Amerikaya gitsem gene bir akrabası çıkar Savaş hocam’ın’’ diyordu,

Ferhat Ağca: Süleyman ilk gördüğün 60 yaş üzeri Adamı çevir. Talebesi çıkar’’ diye ekledi,

Yine aynı vakitlerde çalışmakta olduğu kütüphanenin girişinde bulunan ve kor muhabbetlere kor gibi yürekleri ile koşa koşa gelen gençlerle birbiri ardına yakıp içtikleri tütünlere mekan olmuş merdiven basamaklarına doğru giden Hasan Ejderha şöyle diyerek eşlik etmişti Süleyman’ın sevinçle karışık hüznüne:’’ Niye şasırdın ki Süleymanım Afrika'dan Yoldaki Kalemleri takip eden birine bakıyoruz ki şavaş hocamın talebesi. Bir şey daha; o kadar uzakta olduğu halde hocamdan korkuyor adam.’’

Memleketi Somali’den çok çok ‘yakınlara!’ okumaya gelmiş ve bulunduğu üniversite kampüsünde peşinden elinde fotoğraf makineleriyle koşmakta olan kalabalığa dönüp: ‘’lütfen telaşe etmeyin hepinizin flaşlarının benim için patlamasına fırsat vereceğim’’ diye konuşarak hayranlarını sakinleştirmeye çalışan Mahmut’ta sahne programlarından arta kalan vakitlerde arada bir gördüğü bu dostlara şöylece eşlik etmişti: ‘’Birkaç kez yolda kalmıştım biri çıkıp nereye gideceğim sordu, gideceğim yere söyledim arabada hasbi hâl ederken ben savaş hocamın telebesiyim dedi, yine bir gün o duruma düştüm bindiğim de direk sordum evet savaş hocamın telebesiyim dedi. Birgün de sınava neredeyse kaçırıyordum İsmail hocam yetişti. ‘’

Mahmut’un bu sözleri üstüne Tayfun Göktürk:’’ Sonuncusu iyiymiş, keramet bende savaş hoca da değil diyorsun yani’’ demiş ve Mahmut’a zırhlı zarfını yollamıştı,

Mahmut:’’ Yok ağabey yanı ismail hocamın yetişmesi, savaş hocamın bir mesajı vardı orada ve şöyle buyurdu hocam " artık tanıdıklarını gönderiyorum". İlk iki kişi tanımıyordum. ‘’ diyerek devam etti,

Tayfun Göktürk: Bu iş çok su götürür,

M.Raşit Küçükkürtül: Tayfun abi sen bu işten ne anladın sonuç olarak biz tedbiren Mahmut'tan da korkalım mı yani?

Tayfun Göktürk: Ben şahsen korkuyorum

Mahmut: Estağfurullah, Haşa ve kella tayfun ağabey, zatıaliniz ile karıştırmayın. Fakir normal yaşam sürdürmek istiyor.

Vakit Yatsı ezanına hazırlanıyorken her hafta dükkan meclisinde de yaptığı en güzel ve en ilmi faaliyetini en fikirli şekli ile yapmakta olan Enver Çapar, ilme verilmeye çalışılan bu zararı engellemek maksadı ile bir uyarıda bulunacak ama bu uyarının engellemekten çok körükleme olduğunun farkında olmadan şöyle diyecekti:’’ Arkadaşlar sizin hiç işiniz yok mu? İki gündür goz çırpmak tan kolum koptu.’’

Bu engelleme niyetli cümleye Hasan Ejderha hemen ceylan derisine sardığı kayayı atarak cevap verdi: ‘’Hani ki goz çırpasın, ellerine sağlık enverim’’

Maksadını daha sonraları aşikar edecek olan Uzman Mehmet Yaşar: ‘’Çağır da yardım edelim Enver Abi ‘’ diyerek dahil olmuştu muhabbete,

Enver Çapar hemen Mehmet Yaşar’ın bu karanlık zarfına düşmemiş ve: ‘’Siz gelene kadar iş biter’’ gibi yumuşak bir geçişle sıyrılmaya çalışmıştı’’

Hasan Ejderha yeğenlerine kıyamamış ve: ‘’Enverim bari kavlatma işinde yardım etsin arkadaşlar; hem firik de getirirler... ‘’ diyerek bir küçük taş daha atmıştı,

Eniştesinin etkisinde kalarak kurduğu cümle ile sohbete yeniden dahil olan Ferhat Ağca: ‘’Mehmet Yaşar koz yemek için "yardım" kozunu kullanıyor gibi’’ dedi,

Hasan Ejderha: Eee Ceyhanlıyı hemen anladım ben. Ama bunu enver de yemez.

Mehmet Yaşar :’’Abi ben de seni hem bizim yer fıstığı hem de Mübarek devletlu sultan Hz. Kayınbabamın antep fıstığı hasadında yardıma çağırırdım, ödeşirdik’’ diyerek yumuşak geçişlerle ikna çabasına devam ederken,

Ferhat Ağca: ‘Şimdi de "kayınbaba" kozu mu?’ cümlesi ile ortalığı kızıştırmaya çalışıyordu

Enver Çapar: ‘’Goz çok yemek serbest’’ gibi pekte inandırıcı olmayan bir cümle ile yüreklere hafif bir su sermeye çalıştı ama daha tebessüm için yanaklarda gamzeler bile beliremeden ‘’yalnız ,şehirlileri delisi tutar’’ dedi,

Pek anlamadığımız bi soru ile Hüseyin Aksu muhabbete dahil oldu: ‘’Goz reçeli yapıyor musunuz enver abi’’

Hasan Ejderha: ‘’Harikasın Mehmet Yaşar. Bu Andırınlı’nın hahından ancak Ceyhanlı pardon Antepli gelir. Af buyur se nereliydin Mehmet? ‘’

Ferhat Ağca: ‘’Daha çok Kayseri gibi Emmi’’

Hasan Ejderha: Gayın babasının bağındaki fıstığı Enver'e goz olarak kullanmak gerçekten Kayserililik yeteneği.

Mehmet Yaşar hala denenecek birkaç şansım vardır heyecanıyla: ‘’Enver abi garpıza da çağırrım ha’’ diyerek çabalamaya devam etti,

Muhabbetten pek keyf almış olduğu anlaşılan Hasan Ejderha : ‘’Ohooo!!!Mehmet Yaşar’a bak; iyice kuşatıldı Enver. ‘’ cümlesi ile ortalığı kızıştırmaya devam etti,

Mehmet Yaşar mevzuyu şiir ile tatlandırıp Enver Çapar’ı farklı bir yoldan ikna çabasına girmiş ve yüksek sesle Âşık Kara Mehmet’in ‘Karpuz’ isimli şiirini okumaya başladı:

Bu sene bir karpuz ekdim Ceyhan’a
Satmak için her tarafa bildirdim
Acep daha ham mı yetti mi diye
Bir yanını matkap ile deldirdim

Kabak dalı gibi çiçekler açtı
Salladım birinden bin arı uçtu
Kökeni beş tarla öteye geçti
Irgat tuttum uçlarını yoldurdum

Güzel karpuz verir bizim burası
İnanmayan gelsin karpuz sırası
Birisi yarılmış aktı şiresi

Suyu ile dokuz varil doldurdum

Satın almak için çok tüccar geldi
Kırkı ortak olup beş karpuz aldı
Birisini oyduk bir cami oldu
İçinde bir hafta namaz kıldırdım

Birisini kesdik yetti bir köye

Bir dilim hediye gönderdim beye
Çok korkdum yerinde kalacak diye
Vinç getirdim teker teker kaldırdım

Sattım Kara Mehmet ikili birli
Gene zarar ettim çıkmadım karlı
Doksan bekçi tuttum eli mavzerli
Ne fayda ki bir tanesin çaldırdım

Mehmet Yaşar’ın şiir ikramı ortalığı hafifçe sakinleştirmişken Hasan Ejderha: ‘’Bu arada İsmail hoca akşam düğünde nasıl konuştu Yücel hocam'ın aleyhinde. Neymiş efendim. Şu yiğit özel kuvvetler komutanımız var ya şehit Halisdemir'in komutanı Erzurumluymuş. Aleyh neresinde bunun?

İsmail hoca diyor ki: "Nerde Erzurumlu iyi adam varsa sahip çıkıyor. Halbuki Erzurum'dan çıkan kötü adamlar da var"

Uzun ve uzak gurbetten Memlekete ve mağaraya dönüş hazırlığı yapan Mustafa Günalan : ’’Çıktım erik dalına/ Anda yedim üzümü/ Bostan ıssı kakuyup/ Der ne yersin kozumu’’ diyerek muhabbete katıldı,

Mehmet Yaşar goz uğrunda olan hevesini yitirmişçesine Hasan Emmi’ye cevaben: ‘’Amma Emmi Alvarlı Efe Hz. "Erzurum kilidi mülk-i İslam'ın" diyerek mevzuyu kapatmış ne diyek.’’ dedi ve belki de Enver abi bu Moğollar gibi 3-5 tanecik gozunun peşine düşmüş dükkancılardan tamda sıyrılmıştı ki ilme vurulan darbenin verdiği mahmurluktan olsa gerek

‘ Çıktım gozun başına

Kıramadım taşınan’ diyerek tamda meclisin ortasına goz çuvalını attı ve devam etti:

‘Galli aldı götürdü

Yağmur gibi döküldü’ dedikten sonra ilim mahmurluğu geçmiş olacak ki

‘’Erzurum nereden çıktı’’ cümlesi ile atom bombası gibi meclisin ortasına attığı goz çuvalını unutturmaya çalıştı ama nafile,

‘’Fıstık para etmiyor diyorlar Mehmet ‘’ cümlesi ile de farklı bir goz unutturma operasyonuna girişse de artık atom bombası gibi gelen goz çuvalı her bir dükkancının iştahını fazlası ile kabartmıştı,

Hasan Ejderha: ‘’Şiir iyiydi Enver hocam. Hele içinde "GALLİ" geçmesi... ‘’ cümlesi ile Enver hocayı yumuşatmış birazdan kopacak fırtınaya hazırlama çabasına girmişti,

Vakit artık bi hayli geçmişti, yatsıyı kılıp dolma ve tatlı talimlerini yapanların yatacağı süre de dolmuş ve peşinde fotoğraf makinası ile koşuşturan hayranlarına verdiği ‘hepinizin flaşı bu siyah tenimi aydınlatacak merak etmeyin diyen Somalili Mahmut’ta sözünü tutmuş olmanın sevinci ile evine gelip rahatça koltuğa kurulmuş şöyle bir dostlara da selam edeyim bari edası ile: ‘’GOZ nedir diye takıldım, yoksa ben de iki uç beyitlik yazardım.’’ diyerek teknik kılıflı bu soruyla muhabbete girmişti,

Hasan Ejderha:’’ Mahmut bunu sana Enver ya da Raşit ‘’

Tayfun Göktürk: Cevize goz derler bizde

Hasan Ejderha: Gördünüz değil mi mollayi dört kelimede anlattı. Raşit bir paragraf izah yazardı.

Mahmut: Anladım tayfun ağabey, sözlüğe bakıyorum bulamadım.

Somalili Mahmudun yoğun geçen gün sonrası sorduğu teknik sorusu da cevaplanmıştı,

Ferhat Ağca Enişte asimilesinden sıyrılmış olacakki yazdığı şu dörtlükle cümle dükkancılara çok tahrikkar bir ayak verdi:

‘Kullandı kozları Mehmet Yaşar ikili birli
Yer mi kozları Enver Çapar dili sifirli
Bize nükte lazım olsun fikirli mikirli
Gursaktan geçmeyen gozu nedim yesin galliler’

Hasan Ejderha: Yaşa ferhat

Mehmet Yaşar: Hıh Ferhat diline sağlık

Hasan Ejderha: Mahmut GOZ'un diğer manasını Raşit anlatsın sana

Mahmut: Tamam Emmi

Artık Enver Hoca Gozları kurtarmak için çok geç olduğunun farkına varmış ve usul usul sözlerini ballamaya başlamıştı: Yol üstünde kilitli sandık, Mahmut

Mahmut: Eyvallah Enver hocam,

Ferhat Enver hocanın bu yılgın düşmüşlüğünü fırsat bilerek tekrar vurdu teline tanburunun:

‘ Yol üstünde kilitli sandık
Enver abi de yedirir sandık
Tarhanayı bekmeze bandık
Hele de Uyu Enver ağa galliler girsin rüyana’

İsmail Göktürk’te bu selamlaşmaya dahil olacağı şu dörtlükle selam etmişti muhabbete :

’ Bir küçük galli olsam
Enverin gozlarını alsam
Paketleyip mahmuda salsam
Goz nedir ögrense derim’

Enver hoca artık gozlardan geçmişliğin verdiği ağlamaklı sevinçle daha bir de tebrikler yağdırmaya başladı: ‘’Maşallah in var Ferhat ‘’

Hasan Ejderha: Aldı aşık ismail

Mustafa Günalan: Bu galliler emperyalist olabilir mi? Enver abinin kozlarını alıyorlar. Britanya da da Galliler var ya:) dedi ve devam etti: Şu sıcak havada soğuk espri iyi gider:)

İsmail Hocam sazı eline almıştı birkere bırakırmı hiç:

‘Dündar da olmuş müdür
Mahmudun gözleri kömür
Dostlara dilerim uzun ömür
Gozun geri elimizde olsa derim’

Ahmet Eralp: Emmi Ferhat bu tarz espiriler konusunda ustadır, eniştesinden dolayı, bir iki örnekleme sunsa gurubu kapatmak zorunda kalabiliriz

Mustafa Günalan: Geri aldım o zaman, uyarıyı anladım dedi ve bir facia kısa sürede bertaraf edilmiş oldu,

Enver hoca devam ediyordu hemde her tür gıdadan olmak üzere:

‘Çürük çıktı yarısı
Yumurtanın sarısı’

Hasan Emmi artık daha fazla dayanamamış ve tesbihdar parmaklarını vurmuştu tele:

’Gozlar düşmüş yola
Dündar da enstitü müdürü mü ola
Enver gençlere goz yedirmezse
Seneye hepsini galliler yola’

Mahmut yorgunluktan ötürü geç alıyordu zarfları ve cevabı veriyordu bir ara: ‘’Eyvallah ismail hocam,

Benim mısralarım geri çektim’’

Mustafa Günalan da dahil olmuştu atışmaya artık:

‘Gozun geri zor çıkar
Gozu ustası çırpar
Müdürlük zor iş emmi
Allah ola sana yar’

Aldı İsmail Hocam:

 ‘Dündar olmuş myoda müdür
Mustafa marasa gelir gürül gürül
Enver andırında goz çırpar
Birazı dükkana dökülür’

Ve Enver Hoca artık muhabbetin efsununa kapılmış goz derdini unutmuştu:

‘Geri çıktı elime
Kemer taktım belime’

Hasan Emmim eyice keyiflenmişti:
‘Enver andırında goz çırpar
Memmet ona göz kırpar
Dündar'ın myo sekreteri eyi değilse
Dündar Müdürün kafasında kıyamet kopar.’

Aldı Ferhat :

‘Galliye de goz mu gabil
Hocam kuş olsun adı babil
Olur Mahmud'a o zaman herşey sebil
Bu fakiri de bir duyun derim’

İsmail Hocam vurmaya devam ediyordu sazın teline:

‘Yücel istanbulda geziyor
Fakir hayattan beziyor
Dükkana bir halbur goz gelecek
Dükkancılar bunu seziyor’

Mahmut medyatikliğini ve şöhretini Uzman Mehmet Yaşar’a sataşarak unutturmaya çalışıyordu: ‘Mehmet yaşar abi, piyasa şiirin nerede bugünlere gerek sana. ‘

İsmail Hocam Ferhat’ın klavyeye atacağı imla hatasını gözden kaçırmamış ve vurmuştu yine sazın teline yukarıdan:

‘O kuşun adı bir kere ebabil
Koz oymayı bilir mi şeyhşamil
Eskiden bıçak taşırdım
O kadar kozu oymak ne kabil’

Hasan Ejderha yokluğunu hissettiği yoldaşını artık anmalıydı ve başladı söylemeye:

‘Amanın enver de dükkana goz getirir mi

Hacı da onu herkese yetirir mi
Acep keklikçi de dükkana gelse
Gozları çalıp götürür mü’
Dündar Kök geldi meydane:
‘Myo sekreteri benzer galliye
Acemi müdür goz gorünür gözüne
Garibim bilmez goz maraşın gozudur’

Hasan Ejderha: Aha Dündar da geldi Gönlüne bereket

Aldı Hasan Ejderha:

 Aşık Hasan der ki noldum nolayım
Enver goz getirmezse keklikçinin gozunu yolayım’

Ahmet Eralp’te yetişmişti muhabbete:

‘Dündar abim olmuş müdür
Haydi gel goz yüzleri güldür
Gelen gozu herkese yetirrim
Bana derler mesul müdür’

Enver Çapar:

‘Tarhana sız goz molur

Bahar geçer yaz olur’

Mustafa Günalan dönmüştü tekrar muhabbete:

‘Babil kulesinden attım gozu
Ferhat'ın gözüne kaçtı tozu
Denizlililer anca bilir horuzu
Dündar Emmim hepisinen baş eder’

Gün cumaya dönmek üzereydi, senelerdir kendi memleketinde, ana baba evinde dükkan gurbeti, mağara hasreti çeken Oflu Süleyman’da girdi aşıklar sözüne:

‘Aşık vurur sazin teline
Pirler almış sözü eline
Hani benim sadık arkadaşım Nerede’

İsmail Hocam devam ediyordu:
‘Bu gozun piri de memmed yılmaz
Goz çırpılınca oturup sayılmaz

Bir halbur dükkana dökmeden
Gozun kabuğu soyulmaz’

Mehmet Yılmaz goz diyarının az bulunan gönül insanı olarak aldı sazını eline:

‘Çıpkıcı bulamadım başında galdı gozum
Bertiz gabarcığı derler adına bir üzüm
Dündar müdür olmuş diyorlar
Hayırlı olsun iki gözüm.’

Hasan Ejderha: Var ol süleyman

Ahmet Eralp:

‘Duyulmadı mı sesimiz Payitahttan
Payımıza sâkilik düşer saltanattan
Gozun bahtı garadır ezelden
Firikte gelse yerdik tezelden’

Hasan Ejderha: Aldı sazını aşık hacı

Ve Yücel Ayrıçay’hocamda uzaklardan selam etmeye başladı hikmetli sözleri ile:

‘Aksakallı gozum var benim
Aleyhe de sözüm var benim
Erzurumlum amma
Maraş'ta özüm var benim’

Siyah tenli beyaz adam halen şöhret afetinden kurtuluğunu ispat çabasında aldı fotoğraf makinesini eline ve bastı denklanşöre:

‘Yücel hocam payitahta hoşgelmiş

Gözlerimiz yolarda kaldı
Aksakallı komutan da Erzurumluymuş
Ne güzel komutan gözlerinden öpülesi’

Hasan Ejderha: Gönlüne bereket yücel hocam

Mehmet Yılmaz İsmail hocama mutlak seslenmeliydi:
‘Anamızı acile götürmüşsün
Lafı da bana getirmişsin
Hele bir soluklan
Emmi geçmiş olsun’

Aldı İsmail Hocam:

‘Firik dedin narlı geldi aklıma
İki çedene goz düşsün hakkıma
Bir cift goz paylasmışlığım var
Yücelin de gelir mi ola aklına’

Ve Serhad’dan duyuldu Türk’ün sesi

Ufuklarda görülmemiş böylesi
Şiirleri göz dağlar yürek yakar
Ama afişlerde yoktur bir isimlik yeri:
‘Büyükler toplanmış ederler muhabbet
Bize düşen gurbette müebbet
Gozlardan yemek bize de nasip olur elbet
Sabret gönül sabret.’

Aldı Oflu Süleyman:

‘Elim yavaş elinden
Dilim yavan dilinden
Selamını almışım yadigar-ı Fatihten

Hasan Emmi pek sevinmişti Ufuk Türk’ün meclis gelişine: Yaşa Ufuk

Aldı Dündar Kök:

Bertizde bulduyduk gozun iyisin
Amanında dutmuştu hacı ağabeyi bir zaman delisin
Bulup da verseniz Mehmet Yılmaz’a kötüsün
Gene de hayırlı olsun der iki gözüm’

Hasan Ejderha en keyifli cümlelerinden birini kuracaktı:

’ Amanın goz olsa da kırsam
Keklikçi grupta olsa da vursam’

Mustafa Günalan’da duayı unutmamıştı İsmail Hocamın annesine:

Anamızın duasını almıştık
O çileli ellerinden öpmüştük
Allah acil şifalar versin
Bize goz kırsın da yedirsin’

Aldı Mehmet Yılmaz:
‘Gozlar olmuş çıpkıcı gerek
Gavladak da dama serek
Haftaya Ankaraya gidiyom
Aleyhçilere lafı biz verek’

Aldı Hasan Ejderha:

‘Narlı da Dündar da olmuşlar müdür
Hocamlar da emekli olmuş pınarbaşında oturur
Onlara da mırt mırt bakar bu fakir
Çok dertliyim enver goz getir’

Hasan Ejderha:

‘Keklikçi yok ismail hoca. Keyf ile aleyhinde konuşabiliriz. Sövücüm de hocam görür

Mustafa Günalan Keyif ile devam ediyordu:

‘Birazdan yatsıyı kılar yatarım
Herhalda rüyamda goz gırarım
Yarın akşam Cuma kapısından girince
O kozları firiklere sararım’

İsmail Hocam sordu: Mesul müdür keklikciyi niye eklemiyor ?

Ferhat Ağca: Teknolojisi yeterli değil sanırım Hocam

Ahmet Eralp:

‘Keklikçi emmimin akıllı telefonu yok
Girse guruba heç muafiyeti yok
Hasan emmim dört gözle bekler
Keklikçi guruba eklense diller neler söyler’

Ahmet Eralp sordu meclise: Ali hocamı ekleyeyim mi ne der dükkan ahalisi?

Hasan Emmim Keklikçi yoldaşının yokluğundan olsa gerek ceylan derili taşlarını atmaya devam ediyordu:

Memduh hocam da yatsıyı kılıp yatmış
Ejderha da Keklikçi'ye laf atmış
Aslında telefonu vardı da Keklikçi'nin
Tatlı almak için satmış’

Hasan Ejderha: Hocam eklenmedi mi?Ben hoca var diye keklikçiye sövemedim

Oflu Süleyman metropolde kendine bir kaldırım ve sokak lambası aramak üzere divane geziniyor ve söylemeye devam ediyordu:

‘Bu goz beni deleyledi
Cigaramı kül eyledi

Sultan Ahmet’te gezer iken savaş hocamı görür oldum
Şubeye döner iken dükkana varır oldum’

M.Raşit Küçükkürtül de gelmişti yeniden meclise başlamıştı söylemeye :

‘Hasan abi keklikçiye sövemez
Firik, goz olmadan yenemez
Söz vadisinde gezinme boşuna raşit
Muzaffer hoca olmadan yahşi söz söylenemez’

Hasan Ejderha: Varol Raşit

Hasan Emmim sadık arkadaşımla aramıza bir taş daha atmak istemiş: Süleymanım sende halk şiiri damarı var. Hacı kıskanabilir

M.Raşit Küçükkürtül: Ferhat nereye kayboldu, beni çağırdı, kendi kayboldu.

Hasan Ejderha: Ferhat namaza durdu herhalde

Oflu Süleyman:

Emmim bana selam etmiş
Mesul müdür noter olmuş
Hocamgili sorar olmuş
Keklikcisiz hasan olmaz
Bu goz beni epey yakar
Hocamgilsiz dükkan olmaz

Hasan Ejderha: Diline bereket süleyman

Ferhat Ağca:

‘Bugünlük kalmadı verecek ayak
Sabah olsun hele bir bahak
Aşıklar aldı sazı bizden
Kaldık öyle yalınayak’

Hasan Ejderha: İkinci mısranın kafiyesi "DAYAK" olsa iyi olurdu Ferhat

Ahmet Eralp: ‘Ali hocamı eklerim guruba

Herkes ondan sonra tehennili ola

Klavyede harf bulunmaz o vakit

Diller susar eller yazmaz bir beyit’

Hasan Ejderha: Hacı,Rasit!Ferhat'tan şöyle başlayan bir mısra beklenir değil mi? "Ah yine gece oldu gönlüme hicran doldu

Hasan Ejderha: Has şiiri Hacı yazdı. Çünkü içinde hocam geçiyor.

M.Raşit Küçükkürtül: Öyle şiiri ümit yaşar veya mehmet yaşar yazar, biz de öyle bayat mısra olmaz.

Enver hoca gozlardan olduk olmaya, bari ilmimize daha fazla darbe vurulmaya diyerekten :

‘Sabah erken kalkılacak
Çok iş var tutulacak
Avaralar kalacak
Ben artık yatacak.

Hasan Ejderha: Mehmet yaşar şimdi şu türküyü söylüyordur: "Kendim ettim kendim buldum"

Hasan Ejderha: Cümleten hayırlı geceler

Ferhat Ağca dertlerin en büyüğünün ahtılatılması üzerine bugün kalmadı artık dediği dizeleri ardarda sıralamaya devam etti:

‘Yine gece oldu gözüm dolunayda
Ses etmemişsin deli gönül ne fayda
Gelip geçti böyle bu baharda
Anama ayakkabı alsamda gız ohici derler ‘

Hasan Ejderha: Ooo ferhat/hadi artik git yat

Ferhat Ağca:

‘Gece oldu uyku demlenecek
Bu söylenenleri kim derleyecek
Hocam duysun bakalım ne diyecek
Yarın cumadır kapıya herkes gelecek ‘

Her zaman olduğu gibi Tayfun abi, izlemiş dinlemiş ve noktayı koymuştu geceye:

‘Herkes olmuş şair
Yazmışlar goza dair
Köreltmiş nefsini fakir
Zuhuratta böyleymiş zahir’

Tercüman vazifesini unutmamış ve gün dönüp cumayı bulmuş olsa da eklemişti:

İşit Ahmet abi tercüman sözü
Bir hocamdır bu sazın virtüözü
Aşıklar yandı kaldı size közü
Bunu bilmeyenin nârı beyhude imiş



ADEM’İN KEKLİĞİ VE CHOPIN KİTABI/Hasan EJDERHA


“Adem’in Kekliği ve Chopın” Mustafa ÇİFTÇİ’nin nefis hikâye kitabının adı. ÜLKE Edebiyat’ın 26. Edebiyat Dizisinin 7. kitabı olarak Haziran 2012’de çıkmış.
Kitabın 2. Baskısı İLETİ- ŞİM Yayınları’ndan çıkmış yakınlarda. İletişim baskısını görmedim. İlave Hikâyeler var mı bilmiyorum.  
Raşit Küçükkürtül getirdi ÜLKE Edebiyat yayınlarından çıkan kitabı bana. Zevkle okuyuverdim bir solukta. Kendi çocukluğumu, köyümüzü, köydeki evimizi, tarlamızı takımımızı,  köyden şehre gelişimizi okudum aslında. Onlarca yüzlerce “Biz”i okudum. Ne kadar bizden bir kitap. İçinde ne kadar çok “biz” var. Ayrıca çok tatlı bir dili var kitabın…
            Üniversite kütüphanesindeki odamda (Ahmet Doğan İlbey’in tabiri ile “Dergâh yayın bürüsu”nda) Ferhat AĞCA ile sohbet ederken dert yanmıştı Ferhat. “Ağabey önümüzdeki dönemlerin Mustafa KUTLU’sunu yetiştiremeyecek miyiz?” demişti. Mustafa ÇİFTÇİ’yi okuyunca Aklıma Ferhat’ın bu sözü geldi ve okuyucuya müjdeliyorum işte bir Mustafa KUTLU daha.
            Kitapta 15 hikâye yer alıyor.
            “Adem’in Kekliği ve Chopın” hikâyesi kitaba adını veren hikâye. Kitap bu hikâye ile başlıyor. Başlıyorsunuz da bırakamıyorsunuz. Okurken gülüyor musunuz ağlıyor musunuz fark edemiyorsunuz. Kitabın yarıya yakınını evde sesli okudum. Odada bulunanlar da sebeplensin istedim. Ben kitabı kısa sürede bitirince odada bulunanlar kitabı okumak için sıraya girdiler. Hafta sonu boyunca gece-gündüz mesai yaptı kitap evde bulunanlara.
ADEM’İN KEKLİĞİ VE CHOPIN :“Galeride İpek Abla var. Bora’nın sekreteri, ona soracak oldum. Sorarken ter sırtımdan aktı. Gülümsedi İpek Abla
– Ah Adem Usta keşke bilsem de söylesem ama buraya akşama kadar kaç kişi gelir sen de bilirsin...
Bilirim ya bilmez olayım, bilirim de...
Anlaşılan o ki adını bile öğrenemeyeceğiz.
Eh o zaman ben de “kekliğim” derim, “Adem’in kekliği” derim, “kekliğim” diye severim...
Kekliğim dedim başka bir şey demedim. Resmin karşısına geçip yine günlerce bekledim. Bir gün aklıma geldi, şu resmi ben alsam. Fiyatını İpek Abla’ya sordum. Benim altı aylık maaşımdan fazla.
Para gözün kör olsun.
 Resmi alamadım.
Epeyce baktım sadece. Nasıl olduysa aklıma geldi, çıkardım cep telefonunu resmin fotosunu çektim. Yüreğim daraldıkça çıkarıp cep telefonundan resme bakıyorum. Sonra dedim ki bu galeride her daim bir müzik çalar, o müzik benim telefonda da çalsa. Hemen İpek Abla’ya gittim. Allah razı olsun “Tamam,” dedi “atarız senin telefona bu müziği”.
– At tabi abla at tabi, kendisi yok adı da yok, bari müziği olsun kekliğimin.
Gece oluyor, yatağa uzanıp açıyorum telefonu. Bir yandan resme bakıyor bir yandan müziği dinliyorum. Müzi- ği çalan adam yaşamıyormuş, eskilerden bir adammış, adı da Şopenmiş. Adamın kendi yok burda, Allah’ı var iyi çalı- yo, dertli çalıyo, belli ki o da sevdalık çekmiş. Söz yok, sadece müzik var. Sabaha kadar dinliyorum, ne zaman uyuyorum bilmiyorum. Kekliğim rüyama gelsin diye dua edip uyuyorum...
            Gelelim “ESE DAYI” hikâyesine…
            “Ankara’ya dönünce dedim ki hayırdır Ese Dayı benimle ne işin var?
Elinde incecik bir kitap
-Bak bu neymiş dedi.
-Kur’an rehberi, Ali Haydar Elif Ba’sı
-Abdest al da gel
Abdest alıp diz çöktüm Ese Dayı’nın önüne. ‘Rabbi yesir’ okuttu önce.
-Bu ne ki Ese Dayı?
-Rabbim kolaylaştır zorlaştırma, demek”
(…)
“Sonra elini uzattı ‘bak bu Elif’ dedi
‘Bak bu Elif’
(…)
“Bu Elif de ne güzelmiş arkadaş. Şöyle incecik. Yazan da ustaymış ha, baksana hiç saptırmadan nasıl da güzelce yukarıdan aşağı çekmiş. Ben inşaatçı adamım. Düzgün iş benim hoşuma gider. Baksana şu Elif’e dal gibi, fidan gibi. Ne güzel incecik.
Elif’le kalmadık. Cim’e kadar geldik
Ese Dayı her gün bir harf belletiyordu.”
(…)
Tavşan gibi “Mim” kamburca “Dal” derken hepsini öğrendim. O yaz sonunda kur’an’a geçtik ki sorma, sevincimden deli olacağım.Vay ese Dayı, kölesi olduğum Ese Dayı. Oğlum Üsüyün kim derdi ki sen Yozgat’tan çık gel, inşaata bekçi dur da orada birisi çıksın sana Elham öğretsin.’“Elif’ desin ‘Be’ desin’ ”
Eee bu kadar. Hikâyenin burdan ötesinden zırnık koklatmam. Hazır yeni baskısı da çıkmışken herkes kendisine bir “Adem’in Kekliği ve Chopın” alsın.





AŞKINA YANDIĞIM / Mevsim Vesile !/Alirıza KARAKALE










Korkuluklardan seyrediyorum evreni.
İmkanım kısıtlı , görüş açım dar.
Bir ses anlamaya yetiyor beni,
Vakit seher,
Semada tefekkür havası var.

Bu esen Rabbim mükâfatın mıdır ?
Ki merhametin aşikâr , rahmetin belli.
Bu doğan Rabbim bize fırsat mıdır?
Dokunsun kalbime filizlensin mi... ?

Kurumuş dudağım susuzluktan,
Müjdenden mi Yâ Rabbi mahmurluğum?
İnsan sadece yaşıyor , habersiz yalnızlıktan
Haberin mi Yâ Rabbi ?
Anlamıyorlar, anlamıyorum.

Ufacık bir sebep kalbimin mezarını deşer,
Unutturma kul olduğumu sana varayım.
Kan çekiliyor bedenlerden anlamıyor beşer.
Aşkına ulaştır, korkundan ve sevginden yanayım.

Bu mevsim susuz kalırsam anlar mıyım hallerini,
Göster ki Yâ Rabbi dirayetim artsın
Yetime, öksüze uzatayım ellerimi,
Nasibime ver Yâ Rabbi,
Sen sebep eyleyen Yârsın.

Nefsin azaba değil , dizgine ihtiyacı var.
İzinden Yâ Rabbi ayırma kulunu.
Gönlüm aşkınla dolu yanar ha yanar,
Bu har mükâfat ;
Sebep ile, affeyle kulunu.

Ellerimle, gözlerimle vs. oldum haddi aşan.
Affının büyüklüğüne sığınırım Rabbim.
Nefsim mi , ben mi bilmiyorum şeytanlaşan ?
Salih bir kul eyle elinde ve izinde kalbim.

Şerefli Ay hürmetine eyleme kalbimi med cezir
Gelsin ve sende kalsın kulunun yolu.
Evrenin padişahı sensin , emrinde vezir.
Leyli Kadr ‘de af istek ve şükür dolu.

Velhasıl

İnna enzelnahu fi leyletil kadr


SECCADEM / ESRA BALCI









Bir yaş günü hediyesi
Sekiz yaşımdan beri
Günün beş vakti
Okşarım seccademi.

Namaz kılan çocukları
Allah çok seviyormuş
Melekleri yolluyormuş
Sevgili peygamberimiz
Rüyalarına giriyormuş.

İyi ki namaza kılıyorum
Peygamberimi görüyorum
Allah beni seviyor
Seccadem can yoldaşım.
Kahramanmaraş 5 Nisan Ortaokulu



HAYAT YAVAŞTI YAVAŞ YAŞARDIK ESKİDEN

Ahmet Doğan İlbey
Hayat yavaştı yavaş yaşardık modern olmadan önce. Hız nedir bilmezdik. Yavaş yaşandığı için dünya eskiden güzeldi. Hızlı yaşandığı için modern dünya çirkin ve gürültülü.

Yavaş yaşamalıydı Müslüman. Dinimiz emrettiği için ceddimiz yavaş yaşardı. Çünkü yavaş hayat Müslümanca hayattı. Gün doğumundan gün batımına kadar Allah’ın her gününü yavaş yaşadıkları için âsûde ve huzurlu olurlardı.

Yunus Emre yetmiş iki millete bir göz ile bakmayı, gönüller yapan dervişliğini yavaşlığın dergâhında kazandı.

Hacı Bayram-ı Veli yavaş hayatın huzur ü sükûn ikliminde yetiştirdi müridlerini.

Mimar Sinan yavaş yaşadığı için hayâl ve tasavvur etti yavaşlığın ve sükûnetin muhteşem eserlerini…

YAVAŞ YAVAŞ ÖLMEK İSTİYORUZ

Hızlı, yâni modern hayat kanserden daha öldürücü bir düşman; insanı insanlıktan çıkarıyor. Bir insan düşünün, ağır maişet mesaisine yetişmek için hızlıca kalkıyor, def-i hâcetini hızlıca yapıyor, hızlıca giyiniyor, yemeğini çok hızlı yiyor, dolayısıyla her defasında hıçkırık tutuyor. Dakikalar bitmek üzere, asansör her defasında olduğu gibi geç geliyor. Yola iniyor, fakat karşıya geçmesi gerek. Caddede hızlıca seyreden arabalar kafilesinin ardı kesilmek bilmiyor. Tükenen dakikalar napalm bombası gibi beynine beynine iniyor. Adam, “ah, bol zaman!” diyerek inliyor ve olduğu yere çöküyor…

Bu insanı ne kurtarabilir? Yavaş hayat…

Modernliğin başımıza belâ ettiği hız kültüründe yavaşlığa yer yok. Hazret-i insan olarak biz yavaş yaşamak, yemeği yavaş ve telâşsız yemek, def-i hâcetimizi yavaş yapmak, abdestimizi yavaş almak ve yavaş yavaş ölmek istiyoruz…

HIZLI HAYATIN KALBİ VE İRFANI YOK

Hızlı hayatın kalbi ve irfanı yok. Hız toplumu durup düşünen, dinleyen, sâkin bir toplum değil, sükûnetini yitiren asabi ve bencil bir güruh…

Batı medeniyetinin ürettiği modern hız toplumu hızla büyüyor. Yeni bir hastalık ve tehlikeyle karşı karşıyayız. Bu canavar tıpla, tüfekle durdurulacak bir canavar değil. Devlet ve toplum çapında başlatılacak yavaş hayat inkılâbıyla yok edilebilir ancak. Çâre: Yavaşlığın ve sükûnetin sesi İslâm medeniyeti...

HIZLAN ACELEMİZ VAR!

Küresel hız hayatımızın her karesini kuşattı artık. Hâne halkıyla görüşmeler hızlı, akraba ziyaretleri hızlı. Tâziye ve hasta ziyaretlerimizi hızlıca yapıyor, bir başka yere yetişiyoruz. Câmiden olabildiğince hızlı çıkıyor, namazın sünnetleri tehir ediliyor, zamm-ı sûreler bire indiriliyor, tesbihat olmasa da olur. Çünkü acelemiz var.

Dijital haberleşme araçlarıyla ferman buyurduğumuz lokanta yemeği en hızlı şekilde ulaştırıyor. Çünkü yemek en hızlı şekilde gelmeli ve yenmeli. Acelemiz var! Ecdâdımızın “yavaş yavaş yiyin” nasihatini bilmiyor hız çağının nesli…

Hız çağının mabudu reklâmlar hızlı olmayı telkin ediyor: “En hızlı arabaya, en hızlı cep telefonuna sahip olmak için hızlı davran!” Ne kadar hızlı olursan o kadar çok kazanma şansın var. Yavaş davrananlar, yavaş mekânlar hızlı hayatın saldırısıyla defterleri bir bir dürülüyor…

Modernizmin çocuğu teknolojiden sâdır olan hızlı hayata göre hızlı olan verimlidir. Hız ağının dışında kalmak fırsatları kaçırmaktır. Bundandır hız kültürünün ifsad ettiği toplum fazla verimlilik için daha da hızlanıyor, ruhunu dinlemekten, tefekkür etmekten kaçıyor.

Hız çağı yavaş konuşana da izin vermiyor, her şey hızlı konuşulmalı! Atalarımızın, zihnî ve ruhî ahengimizi sağlayan “Tane tane konuşun” öğüdünü silindir gibi ezip geçti hızlı hayat.

“HIZ BİR UYUŞTURUCUDUR”

Prof. Dr. Kemal Sayar, “Yavaşla!” kitabında daha hızlı sloganlarına kulaklarımızı kapatmamızı, hızın bir uyuşturucu olduğunu, ruhumuz için yavaşlamamızı, ahlâkı, merhameti, vicdanı hayatımıza katmak için hızlı olan her şeyi reddetmemizi, şifayı durup dinlenmekte, yavaşlıkta aramamızı söylüyor.

Ali Yurtgezen hocanın “Namaza Durmak” yazısının idrakleri sarsıcı kelimesi “Durmak” fiilini hayatımızın bütününe teşmil etmeliyiz: “Durmak gerek, durmayınca durulamazsınız.” Durmak, insanın fıtratına yaraşır müthiş bir fiil. Ah, durmak!

Hayatının her karesinde hız bağımlısı olan Müslümanın ders çıkaracağı bu yazısında “tevakkuf etmeyen”, durmayı unutan insanı târif ediyor ki kendimiz, biziz bu insan:

“Modernizm veya ‘çağdaş uygarlık’ tüketmeyi, kazanmayı, bunun için durup dinlenmeden koşturmayı gerektiren bir anlayış. Modernizmin inşa ettiği insan tipi, mütemadiyen hareket ederek, telaş ve endişe ile oradan oraya koşturarak, kendini çağın hızına kaptırıp sürüklenen, nefes nefese koşuşturmaktan ‘Peki ya sonra?’ diye sormaya fırsat bulamayan, hiç durmadan çalışmak, kazanmak ve tüketmek zorunda olan bir makine.”   
                                                                                                                                
HIZLI HAYATTA GÖNÜLLER YAPMAĞA VAKİT YOK

Hız çağının yok ettiği mukaddes bir kıymet: Vakit... Kimsenin vakti yok. Modern teknolojinin en hızlı arabalarıyla daha hızlı gitmemiz gerek. Çünkü vaktimiz az, işimiz çok! Oysa Müslümanca hayatın sırrı ve gayesi sükûnettir, yavaşlamaktır…  
                                                                                                                                          Hızlı hayatta gönüller yapmağa vakit yok. Hızlandıkça birbirimizden kopuyor, daha da parçalanıyoruz. Hayatımız daha da seküler hâle geldiği gibi, ruhî yabancılaşma artırıyor, mensubiyet şuuru zayıflıyor.

Yüz yüze olmayı engelleyen de bu musibettir. İnsanlar birbirinin gözüne bakmadığı, birbirini yeterince dinlemediği için muhabbet hâsıl olmuyor, herkes birbirine nesne gibi bakıyor.

Yavaş hayatı özledik. Telâşsız ve acelesiz hayat nerede, bilen var mı?







ŞİMDİKİ ZAMAN KANAMALARI/Fazlı BAYRAM










yanlış anlama aşkın ta kendisi bu benimkisi
renk değiştirdim çarmıha çıkarken çünkü
cennet bakan gözlerde sevdayı ararken
sen kokulu çöl kartalı getirdi ellerinden
ellerin değdi

sen çakıl toplardın o sıra
benine ateş sarardı ta benin
seni çok övdüm kirli ağızlarımla ağrılarımla
sevdaya çağırdım kaç kere
gelmedin
ten değiştirdim toprağa sıçrarken

‘’at değiştirdim dere geçerken’’
gözlerin değişse ne ki
görmezden gelip yönünü dönsen ne ki
can değiştirdim dünyaya gelirken
alışkınım

çekiç çalardın örslere o sıra sen
altında ben çekicin
sırma saçlarını fırlatırdın geceye
okun ucunda bağrım
o sıra sen yirmili yaşlarda
güven tazelerdin güzelliğine
kırklı yaşlar başka

‘’günaydın çocuklar’’diyen öğretmene
çelme takardım
çocuktum daha
aleme bakıp bir daha bakıp bir daha bir daha
gül değiştirdim
şimdi kırmızıyı seçiyorum
aşk da kırmızıyı seçerdi
seçmiş

durup dururken ‘’neyin peşindesin’’ dedin
sen dedim
duydun
şimdi sorsan gene sen derim
hep sen
çocuk da değilim aklım yetiyor artık
sen derken titreyip kan değiştirdim
şimdi kırmızı
daha vakit varsa beklerim
amma gel dersen yüzüm karadır benim

keşke desen gel diye
usandım beklemekten
ya da sen gelsen keşke
seni bir kez görmüş olmak için yaşıyor olsam dahi
boşa yaşamış sayılmam
gördüm
buna değdi
hemde bin kere değdi


IŞILTILI GÜNEŞ/ Senanur ÇAM












Güneş dağın başından el sallamış
O ışığıyla etrafa mutluluk saçmış
Sabahleyin kırmızı güller açmış
Güzel güneşim mutlu güneşim.

Evimizi aydınlatmış
Yüzümde gülücükler açtırmış
O güzelliğiyle beni sarmış
Güzel güneşim mutlu güneşim.

Akşam oldu batacaksın
Ama sabah doğacaksın
Mutlu yüzünle açacaksın
Güzel güneşim mutlu güneşim.
                                 5 Nisan Ortaokulu-Kahramanmaraş


ELVEDA / Alirıza KARAKALE









Şimdi gidiyorsun ...

Ey kaybettiklerimi geri kazanmama vesile
Hem oruç, hem Kuran hem namaz ile
Gönlümün en buruk en hazin haliyle

Şimdi gidiyorsun

Bıraktığın hoşgörü aşk ve muhabbet ile
Yüzlerde tebessüm nur şevk ile
Sevenin sevdiğine zakirliğiyle

Şimdi gidiyorsun

Sabrınla doyurduğun fikirler ile
Şükürle yücelen fakirliğimle
Elhamdulillah diyen şakirlerinle

Şimdi gidiyorsun

Gözlerde geceden kalma mahmurluk ile
Akşamlara yansıyan sevinçler ile
Sabır,sebat, şükürler ile

Bırakıp gidiyorsun bizi...

Doğacak güneş yeni günlere
Yine beklenecek o günler özlemle
Ha bu gün ha yarın diye diye
Bekledik bekleyeceğiz günlerce
Dualarla ulaşalım Ramazan-ı Şeriflere


İKİ HOCAMIN BİRİ DÜŞÜNCE PİRİ: ALİ YURTGEZEN

Memduh ATALAY
İlk Tanışma: Şair, yazar Mehmet Narlı ile aynı okulda okumuş olmam hasebiyle Kahramanmaraş’a tayinim çıktığında, 1990 yılının aralık ayında Mehmet Narlı” Seni bazı arkadaşlarla tanıştırayım, onların tarzı sana uyar.” diyerek Hasan Ejderha’dan başlayarak kendi has ve misyon ismiyle “dükkan ehli” ile tanıştırdı beni. O zamanlar Dolunay dergisi ve Türk Ocağı ve Kamu Çalışanları vakfı ekseninde bir araya gelen gönüldaşların oluşturduğu ve hâlâ da devam eden ehli dükkânın o zamanlar buluştuğu yerin adı ise Fotoğrafçı Mehmet Abi’nin Firavun Mezarı adı verilen stüdyosuydu. Kimler yoktu ki: Bahaeddin Karakoç, Muzaffer Gözükara. Ahmet Doğan, Hasan Ejderha, Mehmet Narlı, Savaş Kıyak, Hasan Keklikçi, Merhum Durdu Ergüven, Yunus Barman, Ejder Odunkıran, İsmail Göktürk, Fatin Başkan, Cüneyt Cesur namı diğer Başbuğ, Murat Yücel, İbrahim Arıkmert, Tayfun Göktürk , Engin Tuncay daha onlarca isim gelir giderdi.
İlk dikkatimi çeken şey koyu bir mizah havasının hâkim olmasıydı. Öyle ki saat sıfır üçlere kadar çoğu zaman üşüyerek oturulur ama Muzaffer Hocam üzerinden Ali Hocamın katkıda bulunduğu siyasi mizahlarla vakit erişirdi. Ahmet Doğan ağabey de o vakit daha “demokrat derviş” modunda değil “faşist bir muvakkitti” Geç gelen, erken kalkan hain muamelesine maruz kalırdı.
Sonra çok ciddi meselelerin tahlil ve terkibinin de yapıldığı bir fikir ve düşünce ekseni olduğuna dükkândan geçen herkes şahit olmuştur. Bazen ülke gündemi daha önce dükkânda mizahi olarak ele alınan bir noktaya gelirdi. Ve bu fikir, düşünce, milli ve manevi değerler merkezini, yazar, şair pozundaki insanların kalabalığından koruyan kesinlikle sigara ve çay olmuştur. Yazarlar Birliği unvanı sebebiyle müdavim olmak isteyen” acemi oğlanlar” bir gelir hem Ahmet Abinin faşist muvakkitliği hem sigara ve çay tesiri ile bir daha uğrayamazlardı.
Ali Yurtgezen hocam bu toplulukta ince yazı misali herkesin, ilk girenin hemen fark edemeyeceği bir hususiyete sahipti hâlâ da öyledir. Bendeniz bu toplulukta “Sivas’ın soğuğu” namına erişmiş bir fani olarak önce anlamaya çalışıyordum kim kimdir diye. Bir nesli İsmail vardı tüm kederlerimizin sembolü bir hocam vardı, Molla vardı, Savaş Hocam vardı, Tanrı’nın Türk’ü vardı. Unutulan çayların sahibi Mehmet Narlı vardı. Yani herkes kendi ismi dışında kişilik hususiyetine göre bir isme sahipti ki bu isimler çoğu kez Ahmet Abi tarafından verilirdi. Hâsılı kelam Ali Hocam tüm bu oluşun mimarı, kendini gizleyen bir ince yazıydı.
Öğretmenliği: Yaklaşık bir on beş yıl birlikte çalıştık. Kadriye Çalık Lisesinden Beyza Lisesine hem aynı zümre olarak hem de öğretmen müdür ilişkisi ile eğitim camiasında birlikte olma şerefine sahibim. Şahsen bu fakirin öğretmenliğinin harcında Ali Hocamdan çok iz vardır. Öğretmenin çapını anlar, eksiğini veya iyi yönlerini fark eder. Buraya kadar normal ama arızayı, eksiği giderme tarzı tam bir ahlakilik içerir. Eğer öğretmende eksiklik fark etmişse kendi hazırladığı notları verir ki öğretmen eksiğini gidersin, öğrenci mağdur olmasın. Birlikte çalıştığımız dönemde birkaç istisna isabet etmediği öğrenci olmamıştır. Bir öğretmenden öte bir inşacıdır. Öğrenci yazılı sorularından tut vakit hassasiyetine değin kültür ve medeniyet değerlerimiz bakımından yetiştirilir ama farkında bile olmaz. Ben Ali Hocamdan hareketle stajyerlik meselesinin doğru işletilmediğine çok hayıflanmışımdır. Belki eğitim sendikaları tayin terfi işinden eski öğretmenlerle yeni öğretmenleri bir araya getirip alternatif üniversite olma fonksiyonu üstlenirse bu arzum gerçekleşmiş olur.
Öğretmenliği sadece ders ve öğrenci ile sınırlı bir şey değildir. Yakınında olan herkesin zamanla düşünme, yorumlama, fark etme, farklı açılardan bakma gibi meziyetler kazandığı ise ehline malumdur.
Müdürlüğü: Müdürlüğü üzerine Muzaffer Hocam ile benim söylediklerimin ortasını almak gerekir herhalde. Derse geç girmek, erken çıkmak, hastalanmak, boş ders keyfi yaşamak mümkün değildir. Dersi çok olan bir öğretmenini hastalandığında saat beşten sonra hususen doktora götürdüğüne daha tehlike yokmuş şimdi ameliyata gerek yok diye hastayı rahatlatıp dersin boş geçmesini engellediğine bu satırların yazarı birinci elden şahittir.  Yılsonunda üç beş şiş kebap yedirse de bunun sene içinde hastalanmamak, geç gelmemek, dersi düzgün işlemek için okunmuş etlerden verildiğine hiç şüphe yoktur. Öğrenciyi milli hazine gören anlayışı ile nezaketi birleştirebilmesi bir emri ikinci kez tekrar etmeyi hem kendine hem muhatabına hakaret sayması ayrı bir özelliğidir.
Arkadaşlığı: Dışardan bakan birinin bu kişi ile Ali Bey’in ne ilgisi vardır diye düşündüğü kişilerin tamamında belirgin bir meziyet olduğu aşikârdır. Arkadaşlığı daha çok Savaş Hocam, Muzaffer Hocam, İlker Bey, merhum Durdu Ergüven hoca ile görünür. Onun dışındaki kimselerde Ali Yurtgezen kelimenin tam anlamıyla Hoca’dır! Muzaffer Hocam ve Savaş Hocam ile olan arkadaşlıklarına tanıklığımız nispetince söyleyeceğimiz şeyler var muhakkak. Savaş Kıyak hocam ile Ahmet Doğan abi doğrudur, dürüsttür, cesurdur, samimidir ama mesele Ali Hocam ile Muzaffer Hocamın arasında geçen bir mevzu ise ikisinin de adaleti şaibelidir. Öyle ki Muzaffer Hocam artık çınardan, ardıçtan, demirden kısacası nebat ve cemattan tanıklara mecbur kalmaktadır. Kendine hak bildiği her şeyi önce arkadaşına layık gören tasavvufi bir derinlik içeren bir arkadaşlıktır onlarınki. Ve öyle yakışırlar birbirlerine ki biri olmadan diğerini düşünemeyiz bile.
Öğrencileri: Elbette her yaştan, her meslekten öğrencileri vardır. İlk keşfi Muzaffer Hocama ait olmakla beraber dükkânın bir yerinden geçenler bilir ki Ali Hocamın talebesi İsmail Göktürk ‘tür. Muzaffer Hocamın gerekirse kavgaya koşacak celadeti ile Ali Hocamın her hasma mukabele edecek fikir tarafı İsmail’de tecessüm etmiş gibidir. Muzaffer Hocamın kızarak, huylanarak dairesine aldığı öğrenciler nasibi varsa bir şekilde dükkânda kalır Mehmet Yaşar olur, Fazlı Bayram olur, Ahmet Eralp olur. Tayfun’dan Ahmet Abi ve büyük hocalarımıza değin türküden, çaydan, vatandan, milletten, İslam’dan, Türk’ten öyle bir kimlik inşa eder ki her biri bir uç beyi olup çıkar. Bunun lise ayağında Muzaffer Hocam, üniversite ayağında İsmail Göktürk vardır ki Ali Hocamın Semerkant ve Mostar yazılarının varlığı inkâr edilemez. Diyarbakır’dan Somali’ye, Bosna’dan Trabzon’un Of ilçesine uzanan bir gönül coğrafyası nakışıdır ortaya çıkan uç beyleri!
Fikir Adamlığı: Günlük olanın, siyasal olanın cazibesine takılmayan ender insanlardandır. Tefsir ve hadis okumalarında, sahih kaynakları hatmetmekte önemli bir şahsiyettir. Söz kendine gelinceye kadar ilk bakışta konuşup konuşmayacağı hususunda bile tereddüt uyandıran biri izlenimi bırakırken söze başladığında kendisinden önceki konuşmaları lafu güzaf derecesine düşürüp kendinden sonrakileri de “Ali Bey’in dediğine katılıyorum.”  noktasına getirir. Muhakemesi zaman zaman hocamın sade mizahlarından müstefit ise de Ali Yurtgezen milli, islami edebi kaynaklarımızın yerini, misyonunu, günümüze uzanan kısmını doğru tarif eden sade bir düşünürdür.
Beşeriyeti: Dostlarının, talebelerinin, akrabalarının kederine, sıkıntısına ortak olan biridir ama kendisine ait kederleri saklı tutar. Muzaffer Hocam ile paylaşır mı bilmem ama ben on beş yıllık mesaidaşlığım ve yirmi altı yıllık arkadaşlığımda kendine ait bir problemi dile getirdiğine şahit olmadım. Verdiği zaman rahat eden biridir. Zaman zaman basit ikramlara misliyle mukabele ettiğine şahidim. Bayramlarda Savaş Hocamdan başlayarak gurbette yaşayan arkadaşlarını ziyaret etmek gibi bir inceliğin de sahibidir.
Hasan Ejderha dostumuzun araştırmaları ile folklardan da anladığını biliyoruz. Resim, güzel yazı, mizahi hece şiirleri, karikatür gibi maharetleri usta bir nasir oluşunun yanında gölgede kalsa da yok sayılamayacak seviyededir.
Muzaffer Hocamın Türkiye’nin her sorununa Ali Hocamı bir çare olarak sunması dikkate değer bir husustur. Evet,hocamın dostları ile ilgili bir tutuculuğu vardır ama Ali Hocam hususunda gerçekçi olduğuna Tayfun’u, İsmail’i, Başbuğ’u, Narlı’yı, Keklikçi’yi, Ejderha’yı, Fazlı’yı, Mehmet Yaşar’ı, Murat’ı, Musa Abiyi, Fatin Başkan’ı, Eralp’i, Ferhat’ı, Mustafa Hançer’i, Hacı İbrahim’i, Doktor’u ve ismini anamadığım genç kuşak dükkan ehlini şahit gösteririm. Savaş Hocam ile Ahmet Abi’yi hariçte tutuyorum çünkü onların Ali Hocamla ilgili adalet anlayışlarında şaibe olduğu tevatür derecesinde gerçektir.
Sözü şiire bırakalım:
Ali
Keskin bıçaksın Ali
Biz tutamıyoruz seni
Sen çıbanlarımızı kes!
Harlı ateşsin Ali
Biz yaklaşamıyoruz
Ama sen kuru yanlarımızı yak
Kül et bizi!
Dalgalı denizsin Ali
Biz boğulmaktan korkuyoruz
Sen yıka bizi!
Madem Ali’sin
Sev bizi
Anla bizi
Çoğalt bizi!
Herkese bir Ali düşer
Bakışı derin, kılıcı keskin!
Biz de Ali’ye sayılırız,
Töremiz
Tuğramız,
Hocamız
Sevgimiz Ali!