AKADEMİSYEN/Hasan EJDERHA

Hikâye










Üniversite mensubuydu babam.
Üniversitede ambar memuru…
Benim üniversite mensubu olmam eskilere dayanır.
Ortaokul, lise yıllarında babamın işyerine, gidip gelmişliğim çoktur; yani bana, anadan doğma üniversite mensubu deseniz yeridir.
Asker bir aileden geliyorum demeyi çok isterdim aslında. Hatta hariciyeci, gazeteci veya babadan dededen parlamenter bir ailenin çocuğuyum; annem ünlü ressamlardan falan. Sonra, şu bazı sözcüklerle biten soyadları var ya! Soyadımın da öyle olması yanında annemin, falan paşanın, bilmem kaçıncı göbekten torunu olduğu gelirdi tabii; buna, ninemin ünlü bir piyanist, halamın balerin olduğunu ekledim mi, nasıl da yakışırdı bana.
Ama olsun, üniversite mensubu bir aileden geliyorum. Bu az şey mi?

Dedim ya, babam ambar memuruydu üniversitede
Ambar memurluğunun önemini bilen bilir.
Üniversite rektörü bile bir tek kalemi, bir parça kâğıdı babamdan istemek zorundaydı.
Tabi babam asil adam; hiç istetir mi bunları rektöre.
Kırtasiye alımı yaparken, o firmalardan, satın aldıklarının dışında eşantiyonlar isteyip, üniversitenin en üst düzey yöneticilerine hediye paketleri sunardı.
Çoğu zaman onların çocuklarını, torunlarını da ihmal etmezdi ki, yöneticilerin eşleri, aileleri de pek severdi babamı.
Ama sonunda babam yapacağını yaptı.
Emekli olunca, onca asaletini bir tarafa bırakıp, köye göçtü.
Göçtü de olan bana oldu.
Az mı çektim evlenirken.
Kızın ailesi soruyor; hangi mahallede oturuyorsunuz?
Falan köyde…
Baba yapılır mı bu bana?
Aileler arası tanışma yemekleri…
Hadi anamı babamı alıp yemeğe geldik kız evine.
Hop, bir hafta sonra bizim eve gelinecek; köye…
Nasıl olacak bu? Çamurun, tezek kokularının içinde…
Kaynanamın, evleneceğimiz kızın ve yanlarında getirdikleri hanımların yüzünün eğrisine dayan dayanabilirsen.
Gerçi babama hak vermiyor da değilim bir taraftan.
Ne yapsındı adam. Büyük babam ölünce tarla takım ortada kaldı. Babannem desen yatalak.
Fakat anlayamıyorum;  koskocaman üniversite ambar memuru, Ökkeş Danagüdenoğlu köye göçtü ve köyde yaşayacak. Üniversitede, Danagüdenoğlu dendi mi, orda durmak gerekirdi; öğretim üyesinden memuruna, daire başkanından rektörüne kadar.
Emekli oldun, güzel…
Şehir kulübüne git, orada otur emeklilerle be adam.
Ne bileyim oyun falan oyna; pipo iç.

Arkadaşlar bana buğuz ediyorlarmış.
Üniversite okurken, şu birlikte kaldığımız arkadaşlar.
Her ne kadar da, üniversiteyi bitirmemde unutamayacağım yardımları dokundu; yüksek lisans, doktora yapabilmem hususunda büyük katkıları oldu ise de, benim gibi ileri görüşlü olamadıklarından dolayı, aramızın açıldığı arkadaşlar.
Aslında onlar arayı açtı.
Neymiş efendim? İmam hatipliliğimden, ekmeğini yediğim cemaatten utanmalıymışım.
Ben utanılacak ne yaptım Allah aşkına. Aslında esas mevzu şu:
Biz bu arkadaşlarla birlikte doktora yaptık.
Beş seneden fazla, doktoralı öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra, ben kadro aldım ve Yardımcı Doçent olarak atandım.
Tabiatıyla çekemediler beni.
Neymiş efendim? Ben fikri yapımdan uzaklaşmışım.
İçkili yemeklere katılmaya, içki içmeye başlamışım; imam hatipliliğimden utanmalıymışım.
Hele bir sabredin; bizim de bir bildiğimiz var herhalde.
Fikri yapımdan biraz uzaklaşmış olabilirim; hele bir bekleyin.
Yardımcı Doçentlik kadrosunu almak kolay mı?
Siz benim ne çektiğimi biliyor musunuz?
Bir de; neymiş efendim.
Yıllardır sözlü olduğumuz dayımın kızı ile evlenmeyip, başka bir kızla evlenmişim.
Yok ya! o kadar da değil; evlenmeyip de ne yapacaktım bu kızla.
Yoksa kadro alma ihtimalim var mıydı? Sorarım, beni eleştirenlere;
Sizin gibi doktoralı öğretim görevlisi olarak kalaydım değil mi?

Sanki benim canım çıkmıyor; Beyza’nın durumuna.
Beyza köydeki dayımın kızı oluyor. Eski sözlüm.
Allah için iyi kız.
Biçki-dikiş, nakış, halı, bitirmediği kurs kalmadı.
Kur-an desen, çocukluğundan beri büyük babam okuttu zaten.
İyi kız, güzel kız ama ben ne yapayım Beyza’yı?
Söylesenize; Beyza ile balolara, kokteyllere nasıl katılabilirdim?
Sorarım size; o balolar ve kokteyllere katılmasaydım nasıl kadro alabilirdim?
Bir de, arkadaşların şu benzetmelerine sinir oluyorum.
Bak hala arkadaşlar diyorum; görüyorsunuz.
Elbette arkadaşlarım.
Neden anlamak istemiyorlar ki beni?
Neymiş efendim? İnsan, inandığı gibi yaşamıyorsa, yaşadığı gibi inanmaya başlarmış.
Kim demiş ben yaşadığım gibi inanıyorum diye?
Yahu bu yaptıklarım benim inandıklarım değil ki.
Sanki ben o balolarda sıkılmıyor muyum?
Bir kısmını, hanımı kırmamak için yapıyoruz.
Diğerlerini de biliyorsunuz; kadroyu kapmak için yaptım. Doçent olana kadar.. İşte, yani…
Artık namaz kılmıyor olmama gelince; o konuda, kim ne dese haklı. İçimde apağır bir yük ki, sormayın. Gittikçe de taşınması güçleşiyor bu yükün. Bir de rahmetli büyük babamın yüzü gözlerimin önüne gelince nasıl utandığımı eklerseniz tüm bunların üstüne; varın siz anlayın halimi ve canımın nasıl yandığını.
İğne vurulurken canımız yanmıyor mu?
Ama sonunda iyileşiyoruz değil mi?
Şimdi canım yanıyor olabilir bazı hususlarda.
Doçent olunca görün siz beni.
Nasıl benzetme yaptım ama? Akademik benzetmem cuk diye oturdu değil mi?
Aslında benim kadro alamam ras gele değil görüyorsunuz.
Bu üniversitede önemli bir akademisyenim ben.
Farklıyım bizim arkadaşlarımdan; akademik bilgi olarak da, kültür olarak da farklıyım.
En azından ileri görüşlüyüm değil mi? Buna sizler de hak vereceksiniz.
İstesem bu konuda onlarca dipnot bile düşebilirim.

Geçen İsmail hocam çağırdı.
Ben de bir şey söyleyecek sandım.
Halbuki onu ne kadar çok severdim. Beni anladığını düşünüyordum.
Ona da kırıldım.
“Gel! Sana bir şey anlatacağım” dedi.
Ben de sevine sevine gittim. Ne bileyim adamın niyetini.
Sana da aşk olsun İsmail hoca!
Yahu ben meşgul bir adamım. Hazırlandığım sempozyumlar var.
Gönderdiğim tebliğ özetlerine olumlu cevaplar aldım mesela.
Anlarsınız; akademisyenlik bilindiği gibi kolay değil.
Onca işimin içinde…
Bakar mısınız adamın anlattığı şeylere…
Bir köy varmış da. O köyün ve her köyün ağası varmışmış.
Abdallar demişler ki.
Abdallar var ya; şu müzisyen vatandaşlar.
Her neyse.
Abdallar kendi aralarında toplanıp, her köyün ağası var, bizim de ağamız olsun demişler.
Giyindirmişler, kuşandırmışlar; kara yağız, en babayiğit bir delikanlılarını, köye salmışlar.
Arkasından da takip etmişler; bakalım tepkiler nasıl olacak diye.
Ağaları köy meydanından geçtikten sonra
Orada oturan kalabalığa sormuşlar:
“Bizim ağa geçti mi buradan?” diye.
Köy meydanında oturanlar:
“Ne ağası?” demişler.
Bu cevaba bozulan abdallar:
“Ağalar etmeyin, nasıl görmezsiniz. Şu boyda, bıyıklı, uzun saçlı, şöyle şöyle elbisesi var.”
Meydanda oturan köylüler:
“Haa! Şu abdal çocuklarını mı soruyorsunuz? Şimdi geçtiler.”
Abdalların ileri gelenlerinden birisi, ağa olarak seçtikleri delikanlıya seslenmiş:
“Gelin lan gelin, herkes tani”
E, bunun benimle ne alakası var da, hoca, bıyık altından gülerek bana anlatıyor.
Yok yok, beni gerçekten çekemiyorlar.

Bu arada bir tanıdık araba gelmedi ya.
Ben de niye bu kadar geç kaldım ki?
Be adam! İşlere dalacak ne vardı o kadar.
Servisi kaçırdın; hadi bakalım tabana kuvvet.
Yahu o kadar yol da yürünmez ki.
Nasıl olsa üniversite tarafından çıkan bir araba gelir.
Üff! Üstüm başım da çamur olmuş
Gene hanımdan kalayı yiyeceğiz.
Tabi çamur olacak.
Çamurda yürüyoruz, elbette çamur olacak.
Ben de, biraz dikkatsiz mi yürüyorum nedir?
Lan hala çoban tarafımdan kurtulamadım.
Akademisyen olduk; hala çoban gibi yürüyoruz.
Dikkatli yürümesini bir öğrenemedim gitti.
N’olurdu güzelim mobileti eve bağlamasaydık.
Neymiş? Hanımefendi utanıyormuş halimden.
Koskocaman öğretim üyesi mobilete binmezmiş.
Bir de yağmurlu günlerde, tepemden bir muşamba çekiyormuşum ki, rezil bir görüntüye bürünüyormuşum. Hatta görüntü kirliliği yaratıyormuşum.
Bak bak! Görüntü kirliliği yaratıyor muşum.
Muşamba çekmeyip de ıslanayım mı?
Sen, bütün bunları, şu ne işimize yaradığını bilmediğim eşyaları alırken düşüneydin.
Neymiş efendim? Koskocaman öğretim üyesinin eviymiş.
Bir araba alaydık ya o kadar paraya.
Eşyaların kredisini ödeyince, sıra arabaya geliyormuş.
Ben böyle zayi olduktan sonra…
Yahu neden bunların hepsine hanım karar veriyor?

Hala bir araba gelmedi ki el kaldırıp binelim ya…
Şu önümüzdeki ay ne yapacağım bilmiyorum.
Üç tane sempozyum var.
Hoca hazırlık yapalım diyor.
Yapalım diyor da, sadece ben hazırlanıyorum.
Ohh! Ben her şeyi hazırlıyorum.
Hoca gidip sunuyor veya yayınlıyor.
Onca hazırlığın köşesinde, kıytırık bir yerinde, adım yazıyor.
Bu kadar işin ortasında, bir de babam:
“Önümüzdeki ay senelik iznini al köye gel” diyor.
Ne yapacakmışım köyde?
Bağların bahçelerin tımar vaktiymiş.
Bağ bahçe budanacak; kazılacak.
Yapma baba, gözünü seveyim; bir de sen etme.
Bir kere yalnız gitsem; “hani karın? Kadın kısmı evde yalnız bırakılır mı?” diyecek.
Hanıma köye gidelim desem.
“İiih! Gidemem ben, o pislik içine; duş yok, banyo yok, tezek kokusu bir yandan.” diyor.
Bunca akademik çalışma beni bekliyor.
Sonra senelik iznimi nasıl alayım?
Akademik takvim buna izin vermiyor ki.
Genelge var: İzinler eğitim-öğretim dönemi dışında kullanılacak.
Hem öyle olmasa bile, yaz tatilini ne yapacağız?
Yazın tatil yapmazsa, ölür bizim hanım.
Hatta önce delirir, sonra ölür.
İyice yanmazsa, nasıl gösterir kollarını, omuzlarını, bacaklarını.
“Bu sene falan yerdeydik şekerim; harika geçti tatilimiz, çok beğendik.
Ayol seneye siz de orayı tercih edin.” Şeklindeki cümlesini nasıl kurar, tanıdığı hanımlara.
Anlamıyorum şu şehirlilerin kapkara yanma merakını.
Oysa bizim köyde, tarlada çalışan kızlar gelinler; yüzlerinin bembeyaz kalması için, tülbentle sararlardı. İyi de yaparlardı. Yanmak bir yana; yüzleri daha da beyazlaşır tazelenirdi.
Bu lafların arasında, Beyza’nın yüzü de nerden gözlerimim önüne geldi ki.
Ne güzel yüzü var Beyza’nın.
Aman Allah’ım o ne güzel kız ya.
Acaba, halâ anama yardım ediyor mudur?
Ya birisi isterse Beyza’yı?
Höst ordan! Elbette isteyecekler, sana ne bundan.
Bilmiyorum. Bilemiyorum n’edeceğimi.
Yanlış mı yaptım yoksa?

Beyza ile evlenseydim nasıl olurdu acaba.
Elbette bu kokteyller balolar, yemekli toplantılar olmazdı.
Akademisyenlik de olmazdı belki.
Beyza’nın formatı uymazdı, bu toplantılara. Hadi uydurduk diyelim.
Uydurmuş olsaydık bile; zavallı Beyza, n’eder, ne konuşurdu ki, o insanlarla.
Hem onun, orada: “Üff, ne ayıııp… Aman Allah’ım günah!” diye, hayretler içinde kalacağı, bir sürü şey olacaktı. Diğer taraftan, şu anda, evde karım yerine Beyza’nın olması; bu kadar pahalı möbleleri almak için kredi borcu altına girmemem demekti. Beyza’nın tutumluluğu sayesinde, araba bile alırdım belki. Sonra, bana yüz çeviren, cemaat evinde ekmeğimizi, harçlıklarımızı bölüştüğümüz arkadaşlarım; eşleri ve çocukları ile bize misafir de gelirlerdi. Oh be! Ne muhabbetler olurdu; gelsin çaylar. Hem o zaman çayı, ince belli narin çay bardağı ile içerdik.

Yahu bu arada şu memur kantini de olmasa, ince belli narin cam bardakla çay bile içemeyeceğiz. Öğrenci kantininde bile kâğıt bardakla satılıyor çay. Hangi odaya gitsen, herkesin maşrapa gibi kupaları… Anlayamıyorum; o kupada çay içmekten nasıl zevk alıyorlar. İtiraf edeyim ben alışamadım. Ne yapalım, banal gözükmemek için mecburen biz de bir kupa edindik.
Beyza ile evlenseydim; anam evime bile gelirdi.
Evet! Evet; kesinlikle gelirdi. Gelince uzun süre kalırdı belki de.
Gerçi, yaz aylarında gelemezdi. Doğacak buzağı falan beklemiyorsa, kış aylarında olsun gelirdi. Gelince de Beyza haline bırakmazdı; bizde kalırdı anam. Beyza olunca, babam da anama: “git ama hemen geri dön” demezdi; kırmazlardı Beyza’yı.


Şu anamla babam, bizim hanımı sevemediler gitti.
Hoş, bizimki sevmelerine izin verdi ya.
Ne o tepeden bakış, o aşağılama?
Bizim apartmanın kapıcısına davrandığı gibi davranıyor babama.
Anama da kapıcının hanımına davrandığı gibi.
Hatta bazı zamanlar, kapıcı ve hanımına bile onlara davrandığından daha saygılı davranıyor.
Emekçi onlar bizim hanıma göre; ama babam emekçi değil…
Halt etmişsin sen!
Yahu ben bu kadınla nasıl evlendim? Vay eşşek kafam vay!
Ama olmazdı ki, nasıl kadro alacaktım?
Canım bizimkilerde idare etsinler biraz
Okumuş gelinleri var işte.
Torunları iyi yetişecek; akıllı olacak.

Akademik kariyer yapmak, o kadar kolay değil; görüyorsunuz.
Hele ki hocam var. Hocam, önemli bir profesör…
Onun da çekemeyenleri var.
Bizde, akademik çevrede; birisi önemli bir çalışmaya imza attı mı, çekemezler.
Dediğim gibi hocamı da çekemiyorlar tabi.
Bilseniz ne dedi kodular, ne dedi kodular…
Efendim, sözüm ona hoca, beş bin sayfa fotokopiyle profesör olmuşmuş da…
Bak bak! Şerefsizliğin, haksızlığın bu kadarı da olmaz.
Daha bununla kalsalar iyi;
Neymiş? Beş bin sayfa fotokopi çekerek sunduğu tez hırsızlıkmış, başka bir profesöre aitmiş de, hatta o profesör de, bilmem hangi Fransız bilim adamının tezinden aşırmış da, da. da…
Yani anlayacağınız, kıskançlık diz boyu; bu bizim akademik çevrede.

Bu günlerde, Beyza ne kadar çok aklıma geliyor böyle?
Sadece aklıma gelse iyi; yüzü, hiç gözümün önünden gitmiyor.
İtiraf edeyim, bu çok hoşuma gidiyor; gidiyor da, hanım aklıma gelince de ,ödüm kopuyor.
Yanlış mı yaptım yoksa?
Olur mu canım en doğrusunu yaptım
Böyle yapmasaydım, doktoralı öğretim görevlisi olarak emekli olurdum.
Bak, ne güzel; önüm açık artık.
Akademik kariyer yapmama hiçbir engel kalmadı.
Hemen konuşsun arkadaşlar…
Aslında şu, Kutlu Doğum Haftası’ndaki toplantılarına gitseydim iyi olacaktı.
Uff! Uf!. Nasıl gideydim; kesin bir gören olurdu beni orada.
Akademik kariyerim mahvolurdu.
Akademik kariyer deyince; yahu şu hocaya açılan soruşturma…
Altı astarı yok ya; ya bir de bilim hırsızlığı ortaya çıkarsa.
Gerçi hoca anlattı; tam olarak bilim hırsızlığı diyemezlermiş.
“Canım bunu herkes yapıyor” dedi.
Tamam da, hoca ayrılırsa ben n’olurum yahu?
Bir sürü proje var; sempozyumlar konferanslar.
Ya kitap? Vay anasını! Önemli bir kitapta hocayla yan yana adım yazılacaktı.
Bak buna da müsaade etmesinler de; olur mu, olur vallaha.
Bir de kursağımızda kalmıyor mu hocayla yayın yapmak.
Acaba, hoca gerçekten hırsız olabilir mi?
Yabancı dil biliyormuş gibi davranıp,  yabancı dil bilmediği doğru.
Bunu ben biliyorum; bizzat gördüm, iki kelime bile edemedi yabancı hocalarla.
Bilim hırsızlığına gelince… Hoca, alanında bir sürü şey biliyor canım.
Sahiden biliyordu değil mi? Tabii tabii canım! Elbette biliyor.
Biliyordur herhalde? Koskocaman profesör; az mı çalışmalar yaptık.
Ama bu çalışmaların hepsini ben yaptım; hoca bir şey yapmadı ki!
Zaten karışık olan kafam bir demlik karıştı ya.
Her neyse canım. Hoca olmasa, benim kaçım kaç kuruş.

Beyza…
Yine beni görünce, öyle bakar mı acaba?
Hem tatlı bir bakış, hem de sitem.
Çok kızmamış gibi duruyordu aslında.
Yoksa ben mi öyle olsun istiyorum?
Kıza da amma ayıp ettik.
Bütün köy; akrabalar, herkes bizi evlenecek diye beklerken, benim yaptığıma bak.
E, ne yapaydım peki; değil mi ama?
N’olacaktı bizim akademik kariyer?
Ah Beyza!
Sen gerçekten iyi kızsın.
Oğlum, Beyza’yı düşünecek zaman değil şimdi.
Sen asıl yarın gelecek misafirleri düşün.
Abi sizin yaptığınız da iş mi şimdi?
Neymiş, efendim; üniversitedeyken kaldığım cemaat evinden abiler, bana ziyarete geleceklermiş.  Hem de üniversitede.
Bir uğrayıp hayırlı olsun diyeceklermiş.
Telefonda söylediniz işte, daha ne demeye geliyorsunuz.
İşin yoksa uğraş şimdi abilerle.
Hayır; normal bir misafir olsa başım üstüne.
Şimdi gelecekler; öğleyin namaz kılmak için yer arayacaklar.
Ben de onlarla namaz kılmak zorunda kalacağım; birisi görecek.
Çık işin içinden çıkabiliyorsan.
Hayır, Allah var severim gelecek olan abileri.
Bende az emekleri yok.
Bir kere, üniversite bitene kadar; hatta yüksek lisansta, doktorada bile burs sağladılar, evlerde parasız kaldım. Bunları inkâr edersem çarpılırım.
Ama onlarla beni namaz kılarken görürlerse gene çarpılırım.
İçlerinden sakallı olanları var. Onlarla görünmem bile problem olabilir.
Beni neden anlamazlar ki?

Bu gün de, tanıdık bir arabanın gelmeyeceği tuttu.
İyi ki şu otobüs durağı var.
Bu arada saat de epey geç olmuş; üniversitede kalan olmuş mudur ki bu saatte.
Acaba yürüsem mi? Peki yağmur! Şemsiyede alamadık bu gün.
Kaldık mı şimdi burda? Hele biraz daha bekleyeyim.
Allah kerim… Niye ürperdim ki şimdi? “Allah kerim” deyince…
Kimse yok etrafımda; yapayalnız bekliyorum, şu otobüs durağında.
Bak bak! Nelere dikkat etmek zorunda kalıyor insan.
“İnşallah”  “Allah Kerim” demeyeceksin; görüyorsunuz değil mi?
Bir de arkadaşlar bana yüz çeviriyor.
Kafanız çalışsaydı, şimdi siz de öğretim üyesiydiniz.
Beyza’nın bakışında biraz sitem vardı aslında.
Ama çok değildi sanırım.
O beni anlıyordur; anlayışlı kız Beyza.
Şu arkadaşlar; Beyza kadar olamıyorlar. Bir de doktoralı insanlar.
Evet! Evet, Beyza’ya ayıp ettik. Adı çıktı kızın.
Kimse talip de olmaz artık. Talip olmasınlar iyi.
Höst dedik lan hadi ordan! Niye talip olmasınlar?
Sana ne Beyza’dan, yazık ettiğin yetmiyor mu kıza.
“İnşallah hayırlı bir kısmetlisi çıkar” demen dururken, senin ettiğine bak.
Talip olan çıkmayacak da n’olacak?
Hadi cevap versene! N’olacak kızcağız?

Babamı kırmamak lazım; zaten bir o kaldı bana kırılmayan.
Önümüzdeki ay bir haftalık rapor uydurmalıyım.
Desene, onca ders ücreti gidecek; hem de, çoğu ikinci öğretim.
Sen boş ver ders ücretini de, hanımı, nasıl razı edip de köye gideceksin?
Yahu bir de, köyden dönünce, tam bir köylüye benziyorum.
Sinirim bozuluyor bu duruma; zaten cılız halimizle köylüler gibiyiz.
Köyde; biraz yüzüm yanıp da, elimi, ağaçları budarken çalılar çizdi mi, elime yüzüme bakılacağı kalmıyor. Zaten el de el değil ki mübarek.
Her neyse de, bunca akademik çalışma kalacak.
Bakalım hoca ne diyecek bu işe.
Gerçi, onun soruşturma ile başı dertte; gözünün önünü görecek hali yok.
Aslında bu durumu iyi benim için. Ben de, şöyle işleri güçleri toparlamış olurum.
Beyza’yı da görürüm herhalde; köye gidince.
Anama kesinlikle geliyordur.
Eskiden Beyza sağardı, bizim ineklerin sütünü.
Buzağıları beraber emzirirdik, Beyza ile.
Siyah beyaz olan buzağı benim; sarı olanı onundu.
O buzağılara n’oldu acaba? Büyümüşler, kocaman inek olmuşlardır.
Beyza’nın aklında mı acaba, hangi buzağının kime ait olduğu?
Acaba hala sahipleniyor mu, kendisine ait olan buzağıyı.
Kim bilir, yolda yolakta görünce seviyordur belki; buzağısı, şimdi kocaman inek olmuştur.
Siyah beyaz olan benimkiydi. Beşiktaşlı.
Beyza, bu “Beşiktaşlı” sözünü ilk duyduğunda: “o da ne?” demişti.
Bende anlatmıştım Beşiktaş’ı.
Anlamış mıydı bilmiyorum.
Beşiktaş deyince… Rektör Beşiktaşlı diye, herkes Beşiktaşlı oldu.
Vay anasını be! Şu bizim, koyu Galatasaraylı, bölüm başkanı bile rektörü görünce: ”Hocam, Beşiktaş şöyle yaptı Beşiktaş böyle yaptı. Falan futbolcuyu alacakmış. Falan takımı kolay yener. Falan maçı da aldık mı, bu sene kesin şampiyon oluruz hocam” diyor.
Bak Bak! Bir de “şampiyon oluruz” diyor.

Dünkü kokteylde, şu asistanla yakınlığımı hanım fark etti mi acaba?
Yok! Yok, fark etmemiştir. Hem, fark etse, evde kıyametleri koparırdı.
Kıyamet koparmaz; başımı koparırdı.
Sanırım biraz fazla kaçırmıştı şarabı; yoksa fark etmemesi imkânsızdı.
Yahu asistan da ne sırnaşık kızmış ha! Hoş da kız hani.
Bu, balolar, kokteyller hoşuma gidiyor biraz.
Daha önceleri, bir hoca gördüm mü, sıkılır, söyleyeceğim şeyi söylemekte güçlük çekerdim.
Balolarda durum bambaşka; bir de iki kadeh içtin mi, tam bir medeni cesaret âbidesi kesiliyorum.
Babam, medeni cesaret demez di de “yırtık adam” derdi.
Gerçi, o tür adamlardan pek hoşlanmazdı; ama sanırım ben içki içince öyle bir adam oluyorum.
Çünkü her istediğimi, her hocaya söyleyebiliyorum o zaman.
Ayıptır söylemesi hovardalık bile ediyorum, kıyısından bucağından.
Bu tür şeylerin, lafını etseler utanırdım eskiden.
Yoksa arkadaşların dediği gibi ben fikri zeminimden uzaklaşıyor muyum?
Ne fikri zeminiymiş ya! Benim hiç fikri bir zeminim olmadı ki?
Cemaat evinde garibanlıktan kaldım. Zaten orada kalmasam; üniversiteyi bitiremezdim.
Yüksek lisans ve doktora yapamam da zor olurdu. “Zor olurdu” ne kelime, asla yapamazdım.
Fikri zemin…
Hayır, hayır! Fikri zeminim var...
Benim fikri zeminim var canım. Var, var…
Yani… Olması lâzım. Ben imam hatipliyim sonuçta.
Büyük babam da, ninem de hacıdır benim. Hacı torunuyum yani.
Aha! Bir araba geliyor… El kaldırayım; inşallah alır. Bak, gene “inşallah“ dedik.

***

O gün, size, otobüs durağında beklerken, anlattıklarım vardı ya.
İki aydan beri n’oldu merak ediyor musunuz?
Asla tahmin edemezsiniz, başıma gelenleri.
Aslında bir noktada iyi de oldu sayılır.
Şimdi anlatınca; “bu ne hız yahu?” diyenleriniz olacak.
“Oh oldu senin gibi kendini bilmeze” diyenler de olacak
Bana, kim, ne dese haklı.
Hani ertesi gün misafir bekliyordum.
Üniversitedeyken kaldığım cemaat evinden, abiler gelecekti ziyaretime.
İstemeye istemeye olsa da kabul ettik. N’edeceksin, abilerimiz sonuçta. Bu noktada gerçekten samimiyim. Gelen abileri çok severim.
Uzatmayalım. Abiler öğleye doğru geldiler. Oturduk hoş beş ettik. Yan masalardan ve komşu odalardan; o, size bahsettiğim, maşrapaya benzer kupalardan ödünç aldık. Çay kahve içtik. Kahve dediysem sözün gelişi; çünkü abiler çaydan başka bir şey içmezler. Daha doğrusu çayı çok severler. İnce belli narin cam bardakla olsaydı daha memnun olurlardı ya; kupalarla mecburiyetten içtiler çaylarını.

Her zaman söylerim. Benim aklıma gelen başıma gelir. Öğleye doğru, abiler mescit sordular.
Üniversitede mescit yok. En yakın cami on kilometre uzakta. Gerçi şoförler odasının yanındaki bir odayı, memurlar mescit olarak kullanıyorlar ya; benim, abilerle oraya gidip namaz kılmam imkânsız. Namaz kılmamdan bahsediyorum. Mecburen abilerle birlikte, biz de namaz kılacağız. O kadar da dinden uzaklaşmadık canım. Neyse ki, bizim bölüm sekreterinin ve bölüm memurunun kendi seccadeleri var. Tam öğle yemeği vakti; hazır herkes de yemekhanedeyken, öğle namazlarımızı kaçak göçek, odada kılalım dedik. Her zaman yaptığı gibi, Mustafa abi demez mi; cemaat olalım. Cemaat olduk. Seccadenin birini, imamlık yapacak olan Mustafa abiye; diğer seccadeyi enine serip, ayaklarımıza gelen yeri de kağıtlarla destekleyerek namaza durduk. Kapıyı kilitlesene be akılsız adam! kapıyı kilitlesene! Halbuki bir ara aklıma da gelmişti, kapıyı kilitlemek. O telaş içinde unutmuşum. Öğle namazının farzının son rekâtındaydık. Arkamızda kalan oda kapısının, pat diye açıldığını duydum. Dizimin bağı çözüldü. Mustafa abi “Allahüekber” dedi mi demedi mi duymadım. Sadece cemaate uyup, secdeye gittim. Sonra da tahiyata oturduk da düşmekten kurtuldum. E, bizim rektör nazik adam. Rektör seçileli altı ayı geçmişti halbuki; odalara teşekkür ziyaretleri hala sürüyormuş. Bizim odaya da, o gün, o saat denk geliyor.

Gerisini anlatmama gerek var mı?
Tahmin edenleriniz olmuştur. Ne olduğuna dair aklınıza gelenlere; “yok canım o kadar da değil” diyenleriniz de vardır muhakkak. Evet; o kadar; tam da tahmin ettiğiniz gibi. Bu tür durumlarda olacak belli aslında. Hem de bilmem ne kadar zamandan beri değil belli olan. Endülüs’ten beri.

***

Çok hızlı sonuçlanan bir soruşturma oldu. Disiplin komisyonu canla başla çalışmış olacak ki, kısa sürede aldım, üniversite mensupluğumu sona erdiren belgeyi. Akademisyenlik bitti yani. Esas önemli gün, bir hafta sonra bizim evdeki gündü. Evet! Evet. Bir hafta sonra: Kaynanam, kayınpederim, yedi göbekten akrabaları, bizim evde iğne atsan yere düşmez.
Karar verdik ayrılmaya. Daha doğrusu, ayrılmamıza karar verdiler.
Kitaplarımı manav Kadir Abinin deposuna bırakıp, iki üç valizle köye geldim.
Babama da adam lazım; zeytinler, kirazlar, elmalar dikmiş; tabi beni ve benim çocuklarımı düşünerek bahçeler yapmış.
Anam olanlara: “neylerse Mevlam eyler, neylerse güzel eyler” dedi çıktı işin içinden.
Şu anama bayılıyorum. Her ne kadar, akademik kariyer uğruna yediğim haltlardan dolayı yüzüne bakmaya utansam da, anama bayılıyorum.

Arkadaşlar acı söylemişler. Okullardan birinde görev verin; ya da bir üniversiteye referans olun diye, bir iki yeri aradım. “N’olur n’olmaz; şimdi alırız, biri, bir kemik sallar, bırakır gider” demişler; kulağıma geldi. Bu zamana kadarki halime bakılınca, haklılar belki ama; çok canım acıdı. Kahroldum.

Güzel bir menkibe var.
Zamanında, hasta yatan Ermenilerden birisi, Hafız Ali Efendi (Maraş’ın önemli alimlerinden)’ye haber salmış. Mübarek geldikten sonra da, Kelime-i Şahadet getirerek ruhunu teslim etmiş. Ölen Ermeninin hanımı feryad-ü figan ederek ağlıyormuş. Hafız Ali Efendi: “Hatun acını anlıyorum ama; niye ağlıyorsun kocan Müslüman olarak ruhunu teslim etti sevinsene” demiş. Kocası ölen Ermeni kadın: “Kocamın öldüğüne ağlamıyorum efendim. Zaten hastaydı. Fakat, İsa (as)’dan yüzden düştü; Muhammet (sav) tanımaz. Arasatta kaldı kocam; ona ağlıyorum” demiş.

Şimdilerde bu menkibe, hiç aklımdan çıkmıyor; tam olarak bana uymasa da. Aslında yediğim haltlara hiçbir menkibe uymaz ya. Anam çok seviniyor eve döndüğüme.
Babam: diplomalı çiftçi iyi olur; keşke ziraat alanında doktora yapmış olsaydın diyor.

Beyza…
Beyza mı?
Beyza iyi kız
Affeder mi bilmiyorum.
Affetse bile, onu hak ediyor muyum, onu da bilmiyorum.
Bundan sonra ne yapacak, ne edeceğim; onu, hiç ama hiç bilmiyorum.
Koskocaman öğretim üyesini görüyor musunuz? Ne kadarda bilmediği şey varmış.
Aklımı, mantığımı, yüreğimi kullanıp, bunları bilmediğimi bilseydim.
Bari bir tane, bildiğim şey olurdu değil mi? Acı bile olsa.
Affeder mi bilmiyorum.
Beyza iyi kız.
Beyza mı?
Beyza…


ATAR DAMAR / Fazlı BAYRAM


hele bir sor
sana camlardan uzanan yol bayırlarında
cuma sünbülleriyle gelen yoncaları
hele bir sor
zinbabve de yalın ayak yarı çıplak
sürdürülebilir sürmeleri
gelip en garip davranışlarınla

sıra kumral akasyaların
keloğlan masallarına geldiğinde
şimdi el aleme bakmadan
ne derlerse takmadan
takunyalarının alınlıklarına
ezilen mürekkep kokularını
ört bas et
saman tozunu 
tuzla tel zımbaların
sakin yanımla ben bunu
uygun zamanda sırmalar
sırlar kumbarasına atar hallederim
elleme sen şimdi

sen şimdi hele bir sor
kaç yüreğe kaç yara düşer buna bakalım.



ŞİİR YÜKLÜ BİR EDEBİYAT DERGİSİ VAKT-İ SÜKÛT / Ali İLBEY (Haber Vaktim)

Hatay’da genç bir grubun gayretleriyle çıkan ve Memduh Atalay ve Hasan Ejderha gibi kıdemli şairleri de bünyesine katmasını bilen Vakt-i Sükût Dergisi (Ağustos 2015 ) 4. sayısı ile okuyucu huzurunda. Her sayısında yüreğe işleyen dokunaklı bir söz okuduğumuz Vakt-i Sükut’ın bu sayısındaki kapakta “Açalım Muhabbet Kapılarını Sonuna Kadar”  sözü, bir mânada şiir ve edebiyat yolundaki hâlis niyetlerini ifade ediyor.

Cemal Safi adlı şairle söyleşi var. Bu sayının şair ve yazarlarının bir kısmı âşina isimlerden oluşuyor: Hasan Ejderha - Yere Üflemek, Memduh Atalay - Bir Memleket Özlüyorum, Bestami Yazgan - Aklın Boynu Bükülür, Tayyib Atmaca – Yalnızlık, Şeyhşamil Ejderha - Refikim ve Rakibim, Hasan Fahri Tan – Kapı, Saliha Güngör - Susmanın Kusuru, Kadir Erdoğan – Gel, Gazi Balci - Kırk Kapısı, Ejder Turan - Bir Yudum Karanlık, Mustafa Mete Yeşiloğlu - Bestelenmemiş Bir Şarkı, Ahmet Menteş - Derman Sızım, Rabia Çabukol - Hücreleme Bakış, Mehmet Yıkılmaz - Varlık ve Toprak, Kadir Soydan -Kapı(l)dım Kapanmayı Dilerken, Adem Tokaç – Ötelerden, Murat Mahya Gürses – Birileri, Muhammet İbrahim Balcı- Bir Alem, Bir Elem,  Ali Parlak – Çiy, Osman Aytekin - Sevgi Çiçekleri, Hasan Konç - Bu Kapıdan Gir de Gör, Hüseyin Üstüntaş - And Olsun, Şule Şahintepe- Ah Mine-l Aşk, Bekir Fuat–Yol, Abdulkadir Şahin- Huzursuz Bir Düşünür "Cemil Meriç", Güven Fatsa - Leyla Kapısı, Adem Çavuşoğlu - Hiçinci Şahıs, Muhammed Emin Metin – Afra, Nursel Tülüce - En Olmadık Adama Sordum, Çetin İdem - Kuş Misali, Rabia Barış- Hâlâ Şair Olamadım, Seda Kuru - Hayat Not(a)ları, Murat Arıcı - Sükût-ı Hayal, Ülkü Güven - Senin Şakağına Düştüm İlkin, Dursun Bulut - Merhaba Gülüm, Feruz Arslan - Edebi/yat,  Abdulbari Karabeyeser - Ah Aşkı Anlayabilsek, Kevser Kılnç - Bir Garip Yolcu/ Bir Garip Hancı, Muhammed İsa Öztürk- Gecenin Gözbebekleridir rüya, Nermin Karakurt – Şehidim, Nida Gülen - Bir Şair, Mustafa Kul - Aç Kapını, Şahin Şanal - $ € , İbrahim Türkhan - Çeviri Şiir: Üzülürüm (Şair Turganbek Cunuşaliyev)


http://www.habervaktim.com/yazar/72688/ac-canavara-hdpkk-tahabbub-iyiligini-degil-istahini-artirdi.html



ARTÇI MISRALAR / Yasin MORTAŞ


1-dilimde binlerce anne çığlığı/ nasılsın, sevinci hüzünlü anne
(yüzünüzde yüz buldum da yüzümü yüz kere sürdüm aşka/yine de içime giremediniz)

2-dilimde ağır bir kelime kokusu: ihtiras olabilir

3-ağzımı yıkadıkça, sözcükler beyaz oluyor: aşk mı dilime mesh ettiğim

4-yüksek bir mana düşüşü gözlerimdeki uçurum: yar sen mi gittin şehrimizden

5-ayaklarım artçı sarsıntı topluyor günaha: sağ ayağım soldan davacı

6-bu aşk kaç kötülük eder kent toplamında: kalabalık çürütüyor aşkı

7-kara kıtalı gelin karartıyor sevincimizi: yeryüzü kınalanmış bir hüzün avuçlarımızda

8-söz söndüren bir kor dudağındaki ateş: küfürlerle iğdiş edilmiş melankoli kelimeler

9-geceye yaslanan bir ay uykusu gibi olsun evimiz: bacasında ısıtan türküler tütsün

10-yarım elmanın yarısı yarım kaldı bıçakta: kabiller, habillerin kanına uyundu

11-yalanı yumuşatan bir dil, kemiğine kadar: dilimin iliğinde dualar kanlansın

12-su sararır mı güz hatıralarıyla: her gün buruşmuş bir akşam düşer aşka

13-günümüz böyle işte: pazar pazartesiye gün çalar: cuma uzun boylu bir sevinç minaresi aynamda


KÜÇÜK KALDIM ALLAH’IM! / İsa Yusuf ÇAĞLAR


Ettiğim büyük laf dağında
İşlediğim günah deryasında
Kırdığım kalp dergâhında
Küçük kaldım Allah’ım!

Şanlı mazinin izinde
Ulu Hakanın özünde
Sultan Fatihin dizinde
Küçük kaldım Allah’ım!

Sultanın kapısında
Kapısının eşiğinde
Kıtmirinin dişinde
Küçük kaldım Allah’ım!

Bir hamalın terinde
Bir fakirin tasında
Bir garibin âhında
Küçük kaldım Allah’ım

Medet!
Ey Sultanım medet
Eyle bana gayri himmet
Uluların sofrasında

Yok mu bana küçük hizmet!

ZAMAN / Süleyman AYDEMİR


Bir ileri bir geri
Kendi çarkında dönen
Hayat eksenli deri
Dedem, torunum ve ben

Hem ileri hem geri
Başımda uğuldayan
Fırtınalı bir gemi

Ne ileri ne geri
Ölümden ömür çalan
Başıbozuk serseri


FİRAKNÂME / Ferhat AĞCA

            “Yara sızılar, yara sızılar bu derdi çeken bilir ne bilsin yarasızlar” böyle diyor Türkü Ahmet abi. Dosttan gelen her telefon ya yarayı sarar ya da bu yaraya tuz basar. Peki, bu yarasızlar ne olacak Ahmet abi. Sıladan gelen her haberle yaramız bir hal alıyor da, bu yarasızların dertsizliği ne olacak?

            Gurbet, gurbet demiştin Ahmet abi. Gurbet; anadan, babadan ve memleketten ayrı kalmakla değil, dosttan ayrı kalmakla, dildaşsız kalmakla oluyormuş. Metropolleşmiş şehrin sakin köşelerinde dost arar, dildaş arar oldum. Yara aradım yarasızlarda, yara aldım bir kez daha… Önce toprakla, çiçeklerle, böceklerle dost oldum; böyle deyince, “madem böceklerle dostsun neden onları öldürüyorsun?” diyebilirsiniz ama bu dahi dostluk üzeredir. Çünkü; bugün ben onların cesetlerini dünyevi menfaatlerimde kullanıyorum, yarın kabir vakti geldiğinde de onlar da benim cesedimi dünyevi menfaatlerinde kullanacaklar. Dostluğun gereği de bu değil mi zaten abi?

            Bu dost ve dildaş arama süreci böyle devam ederken, staj yaptığım bahçenin arka tarafında küçük bir hayvanat bahçesi diyebileceğimiz bir alan vardı. Kazlar, tavuklar, tavşanlar derken.. Baktım bir köpek var. Gel diyorum geliyor, git diyorum gidiyor. Sonra beni anlayacağını düşünerek sizi, hocamları ve dükkânı anlattım. Dostu ve dostluğu anlattım dinlemem demedi. Bu dertsizler ordusunun doldurduğu Şehr-i İstanbul’da bir tek o dinliyordu beni.

            İstanbul bildiğiniz gibi Ahmet abi, sadece zat-ı âliniz değil; bizim, yani genç kuşak için bile afet bölgesi. Her yer kalabalık ve binlerce ses var. Çok şükür benim staj yaptığım bahçe ise bu afet bölgesinin ortasında bir sığınak gibi. Bir tarafında Rum Mezarlığı bir tarafında ise Müslüman Mezarlığı var. Bahçede genel olarak sükûnet hâkim, bunun yanında ilk başlarda çözemediğim tasavvufi bir dinginlik var. Öncelikle bahçede ki hayvanların, çiçeklerin bir intizam içerisinde olması Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli Hazretlerini aklıma getirdi, onun kucağındaki hayvanlar gibi bu bahçedeki hayvanlar da usluca duruyorlardı. Ancak bu tasavvufi dinginliğin başka bir nedeni olmalı diyerek biraz daha araştırdım, bu arayışın sonunda ise karşıma; bahçenin bulunduğu bölgede medfun ve bu bölgeye ismi verilmiş olan Merkez Efendi hazretleri çıktı.

            Merkez Efendi; Kanunî Sultan Süleyman döneminde yaşamış. Halvetî tarikatının şeyhlerinden Sümbül Efendi tarafından kurulan, Sümbülîye kolunun büyüklerinden ve zamanının büyük bir tıp âlimi. Lokman hekim misali, hasta olanlara bitkilerle kür yapıp şifa bulmalarına vesile oluyormuş. Merkez Efendi yine aynı zamanda mesir macununu keşfetmiş, o zamandan beride mesir macununun mucidi olarak biliniyor.

            Merkez Efendi’nin tarikat yoluna girmesi ve bu yolda ilerlemesi uzun ve vecdli bahis… Ancak asıl adının Musa ve lakabının Muslihiddîn olmasına rağmen ‘Merkez Efendi’ olarak anılması ve isminin böyle kalması hadisesi var ki; baş, diş ve kalp ağrısına birebirdir. Bir gün şeyhi Sümbül Efendi, müridân ile birlikteyken birisi gelip: “Falan yere Hızır Aleyhisselam gelmiş, görmek isteyen gitsin baksın” demiş, bunun üzerine herkes o yöne doğru koşarken Sümbül Efendi’nin yanında sadece Musa Muslihiddîn kalmış. Sümbül Efendi ona dönerek:”Herkes Hızır’ı görmeye gitti sen neden gitmedin, merak etmiyor musun?” diye sormuş, bu soru üzerine Musa: “Efendim Hazreti Hızır, benim manevi makamları aşmam ve seyr-ü sülûkumu tamamlamam için memur ve görevli değildir! Benim Hızırım da merkezim de sizsiniz” demiş. Bu hadiseden sonra Sümbül Efendi ona ‘Merkez Efendi’ diye seslenmiş ve ismi de öylece kalmış.

            Benim staj yaptığım bahçe ise Merkez Efendi’nin bu aziz hatırasına Zeytinburnu Belediyesi tarafından; belki de Cumhuriyet doktorlarından ve ecnebi icadı ilaçlardan kurtulmak isteyenler, Merkez Efendi’nin şifa bahçesinden nasiplensinler diye yaptırılmış.

            Bu abd-i abık’ın bir gününün büyük bölümü Merkez Efendi’nin şifa bahçesinde geçiyor Ahmet abi, bu arada yaklaşık bir haftadır Savaş hocanın talebesi İngilizceci Ahmet hoca ile kalıyorum; o bana yoldaş oluyor ben ona; ama Savaş hocanın sırlı olaylarını hâlâ anlattıramadım da ona yanarım.

ABBAK AŞ/Hasan EJDERHA

Öykü

Âdem’i ve Dursun’u gördüm bu gün. Beraber büyüdüğümüz bu iki arkadaşı bir arada görünce, iki minik hikâye, ikisi bir yerden hücum etti gönlüme.

Sokakbaşı’ndan andırın Garajı’na diye inmiştim.

Andırın Garajı falan yoktu yerinde.

Oysa ben Şazi Bey Camisi’nin yanından aşağı inerken.

Sokakbaşı’ndan aşağı, hemen Şazi Bey Camisi’nin köşesinden inince Andırın Garajı’na, nam-ı diğer köy garajına ineceğimi sanmıştım: Şazi Bey camisinin yanından geçerken Aziz Hocayı görüp elini öpeceğimi, orada köyümden Emmilerimi; köyden gelen akranlarımı, tanıdıklarımı göreceğimi; onlarla hasret gidereceğimi ne de çok ummuştum…

Başta da söylediğim gibi Âdem ile Dursun’u tam da orada gördüm. Değişen köy garajında inip, oralara, alışkanlıklarına, dost oldukları esnaflar ile alışveriş etmeye, belki de deftere yazdırmak için oraya gelmişlerdi ki onları gördüm; kucaklaştık hasbihal ettik.

Köyde, yaz aylarının bir akşamüzeri: Davarların ağıllarına, sığırların ahırlarına konulduğu arkasından da Hafız Hoca’nın akşam ezanını okuduğu saatler…

Bir çocuk çağırıyor çardağın ucundan: Ede anam gelsin diyooo! Yememizi yicik! (yemeğimizi yiyeceğiz)

Çağıran çocuktan biraz büyük ve daha oyuna doymamış Âdem cevap veriyor: Siz yen yemenizi ben oynicim!

Çardağın ucundan çağıran çocuk ısrar etmiyor; ancak mini bir hatırlatma yapıyor abisine: Ama abbak aş…

Oyundan kopamayan Âdem cevap veriyor: Tamam geliiim!

Yemekte pirinç pilavı olduğunu anlayan Âdem oyunu bırakarak koşuyor…

***

Aynı köyde yine aynı saatler ve yine bir yaz akşamı

Bir kız çocuğu çağırıyor bu seferde: Dursun edeee! Köfteyi yiyokkk! (Dursun abi köfteyi yiyoruz)

Dursun oyunu bırakarak eve koşuyor…

Ertesi gün, bir sonraki gün; aynı saatlerde hep aynı çağrı: Dursun Edee! Köfteyi Yiyookkk!

Bu hal birkaç gün böyle sürdü. Küçük kızın her akşam aynı şekilde Dursun Ede’sini çağırması anacığımın da dikkatini çekmiş olacak ki; kız bir gün bizim eve bir istek için geldiğinde kıza sordu:
“Kızım her akşam Dursun Ede’ni “Köfti yiyookk” diye çağırıyorsun. Siz her akşam köfte mi yiyorsunuz ki öyle çağırıyorsun?”

Kız mahcup bir halde yere baktı önce. Sonra da utanılacak bir şey olmadığına karar vermiş olacak ki, gayet vakarlı, biraz da komikmiş gibi tebessüm ederek:

“Evet teyze her akşam köfte yiyoruz… Teyzem doğum yaptı ve anam teyzeme bakıyor. Ablam da sadece mercimek köftesi yapmasını biliyor; biz de her akşam köfte yiyoruz…”

Âdem ile Dursun’dan ayrılırken ben yıllar öncesinden bilip de unuttuğum bu mini hikayecikleri, onları görünce hatırlamış; eve varır varmaz yazıp, Ahmet Doğan İlbey ağabeye çok seveceğini düşünerek postalamayı planlıyordum yolda yürürken.