KAR / Emel KEPOĞLU ARPACI









Kar!
Keşke benim yaşadığım şehre de yağsan…
Uyansam sabah,
Pencerenin buğusunu silsem,
Çocuklar gibi sevinsem seni görünce...
Zaten seni görünce
Hemen çocuk oluveririm ben.
İçimi bir güven kaplar.
Kar yağdığı için
Evde oluverir tüm ailem,
Sıcacık…

Abimler kuş kapanı yapıverirler hemen,
Ben;
İp elimde, pencerenin önünde beklerim.
Ah kar!
Ne kadar sıcak olduğunu,
Güven olduğunu bu şehir nereden bilsin?

Buradakiler seni görmek için dağlara çıkıyorlar.
Ne kadar yavan geliyor bana.
Oysa ben seni yaşamak istiyorum.
Lütfen kar!
Benim yaşadığım şehre de yağ yeniden...

GELİŞİ GÜZEL / Mustafa Alper TAŞ









artık kanım serin bir nehir kıyısında
akıyor elmaların gölgesine karşı

dilimin kıvranışında adının bütün renkleri
gezdirmekten usanmıyorum

çünkü çiçeklerden birini seçmemiz gerekirdi
sorulduğunda varlığının sıcaklığı bizden

bu yüzden güldük sabahının gelişine
yıkarken kollarımızı nehir kıyıları

her şey bir dağ oldu yeryüzünde
dayandığın her şey yıkıldı aydınlığına

geceye doğru seslenen kadınlar
karanlıkta bir bahçe buldular

seni sevmekten ne akşamlar çıkardı
bu yaralı dünya bu korkusuzluk seli



ÖKSÜZ TUTSAKLIK / Mehmet Akif ŞAHİN













Sınanmış bir yürekten çalınan şehrin sırları
Damıtılmış bir akşamın soluğuna saklanıyor
Sokakların acıları süslenmiş gölgelerin surlarına
Kaybolmuş gecenin pusulası
Teğet geçiyor    
Karanlığın kollarına serilen yalnızlık
Öksüz tutsaklığına yapışan kırgın ay ışığını

Bakıyorum
Akşamın duldasına sığınmış çılgınlığa
Sessizce çıkarmışım günün hırkasını
Daha sönmemiş dilini bilmediğim lambalar
Dökülür acıların boğulan sokaklarına
Işıltıları devşirir içimde çırpınan içimi
Aklıma düşer zambakların uyanma vakti
Gözlerinin içinde ergenleşen hüzün
Eritir yıldızlara tutunan şiirlerimi

Kalbime biriken köz
Ömrümün kutsanmış kandillerini yakıyor
Kapanmıyor
Kirpiklerim gökyüzüne gömülü
Tereddütsüz ruhum bedenimden firari
Unutmuşum üflenmiş sözlerin tılsımını

Zonkluyor beynimde 
bir hayatın kaybedilmiş sanrıları
Türküler söylenmiş adanmış günlere
İşliyor sarsak duyguları eşelenmiş tenime
Tedirgin bir zamanın sessizliğinde
Peşine düşer düşlerinin
Eteğine döktüğüm iki büklüm şiirlerim

Kelimenin kalbinde biriken tutkumu
İkiye bölen sözlerin
Bir nehrin bir coğrafyayı böldüğü gibi
Bir yanı mavi sularla örülmüş okyanusa dokunur
Diğer yanı efsunlanan papatyanın gölgesinde uyur
  
Tünemiş zifiri bir sessizliğin dallarına
Korunaksız bekliyor kaybolan sır
Dilek taşlarına kurdele bağlayan beyaz bir el
Şehrin görünmeyen bir yerinde her şeyi hatırlıyor
Mühürlenmiş anılarımı yağmurların yıkadığı vadide
Susuyor şehrin kalbine biriken çığlık

Gömülüyor
Şimdi şarkımızın serüveni
Çiseleyen şiirimin nakaratına
Daha önce sınanmış acılarım
Bir hançer gibi
Bir daha dönüyor saplandığı yerde

Çoğalıyor düşlerimle
Sızılarının doğusuna tutulmuş güneş
Batısında sessiz suların avlusunda biriken zaman
Külleniyor ikimiz için
Gözlerine tutunmuş masal
Ürperiyor tenimde

Sen
Zamanın zırhını fırtınayla paralayan aşk
Hazırsın
Pusuda bekleyen gecenin büyüsüne
Kayıp gün bitmeden çözülmüş duyguların
Saklanıyor düşlerin, dilimin kıvrımında
Kamaşıyor beyaz zırhın yakışmış tenine
Sızlıyor kabuklanmış
Kılıçsız açtığın yaralarım
  
Ben açıklayamıyorum
Öksüz tutsaklığını tutuşturduğun yangından
Yontuyorum çırpınan kalbimi
Ufalanıyor hırpalanmış göz yaşlarım
Okyanusun gözlerini görmemişim
Kederleniyor içime akan soğuk ırmaklar
  
Sen
Günün zulasında biriken bir ayinin kavgası
Bilinmiyor yıldızlara sakladığın fısıltıların
Ufukların eskiyen rüyasından ilham almışsın 
Kehribarı biriktirdin şehrin tenine dokunan
Bu vakte kadar hangi mevsimin atlasında bekledin

Ben
Dinliyorum şarkılarını en ıssız sözlerin gölgelerinde
Kelepçeler dokunuyor gelgitlerimin ellerine
Kenetliyor öksüz çocukluğum
Göğsüme çarpan sözlerin
Düşüyor içime
Beyaz papatyanın kokusuna tünemiş
Başka ırmakların sevdasına kanmış kırlangıcı gözlüyorum
  
Sen
Ruhumda biriken donuk bir baharsın
Başka mevsimlerde topladığın yapraklar
Şiirini okuyor tutsaklığın
Gözlerinde biriken dilsiz resim
Anlatıyor adsız bir masalı
Okyanus yıldızına maviyi vermiş
Bu gece de uyumuyor



BİREYSELLEŞME HASTALIĞININ REÇETESİ: KISSA/Bekir BÜYÜKKURT

21. Asır teknolojik gelişme ve ilerlemenin başları döndürdüğü asır olarak ifade edilebilir. Bu gelişme ve ilerlemenin içtimai hayata katkıları olmakla birlikte, hayatımızdan değerlerimizi de çokça alıp götürmektedir. İnsanoğlunun teknolojik aletlerle kuşatılmışlığı, kalabalıklar arasında kendini yalnızlığa itmekte ve neticede insanlar kalabalıklar arasında yalnız kalmaktadır. Son kertede kendi ürettiği teknolojinin esiri olan insanlar türemektedir.

Her devirde olmak kaydıyla asrımız insanının en büyük çıkmazlarından biri de ahlaki çöküntü ve değerler boşluğudur. Teknoloji bağımlısı insanların sanal ortamlarla sosyalleşme çabaları aksi bir tablo sergilemekte ve bireyselleşme, yalnızlaşma eksenli bir hayat doğmaktadır. Sanal ortamlarla yalnızlığına çare aramak için sosyalleşen, yine sosyalleşen ve hep sosyalleşen insanların halleri; susamış ve tuzlu su ile susuzluğunu giderme çabasına benzemektedir. Tuzlu su ne kadar susuzluğumuzu giderebilirse, sanal ortamlar da yalnızlığımıza o kadar çare olacaktır.

En geniş manasıyla kıssa, değişik maksatlarla çeşitli konulardaki haberleri ve olayları rivayet etmek, geçmiş kavimlerin karşılaştıkları iyi veya kötü durumları naklet­mek, zarif ve nükteli fıkralar anlatmak ya da gerçekle hiç ilgisi olmayan asılsız masallar uydurmaktan ibaret hikâye türü edebî ürünlerden biridir. Buna göre kıssa, tüm nesir çeşitleriyle kıssa rivayet etmeyi ve kıssa diye adlandırıla­bilecek diğer hikâye türlerini de ihtiva eder. Bir edebiyat terimi olarak kıssa, bir olayın anlatıldığı her tür için kullanılır. Bu anlamda kıssa, kavramsal olarak kendi dar anlamında kalmayıp “fıkra”, “öykü”, “masal”, “menkıbe” gibi kavramlara da karşılık gelir.

İslam Medeniyetinde kıssa, genellikle ahlâki öğütler veren, hikmetli konuları işleyen, bunlarla ilgili olayları anlatan, öğretici nitelikte olmuş; bu kıssaları yazan ve anlatan kıssahanlar yetişmiştir. Bu kıssa, edebiyatta romantik ve lirik hikâyenin doğmasına zemin hazırladığı gibi, dini hikâyelere de ilgi çekici bir mevzu ve kuvvetli bir motif olarak girmiştir.
Türk Milleti, asırlar boyunca, “ozan”, “âşık”, “kıssahan” ve “meddahlar” vasıtasıyla hikâyecilik geleneğini devam ettirmiştir. Bu hâl, Türk Milletinin şifahi bir kültüre dayandığını göstermesi bakımından önemlidir. Türklerin İslamiyet’i kabulünden önce ve sonraki hayatlarında, okuma ve yazmanın geç yayıldığı köy ve kasaba halkları için, hikâye anlatma geleneğini devam ettiren “kıssahan”, “meddah”, “ozan”, “âşık” gibi sanatkârların hafızaları adeta kitap vazifesi görmüştür. Onlar, türlü aşk hikâyelerini bugüne kadar yayla, çadır ve köy muhitinde alâkanın canlılığı nispetinde devam ettirmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de zikredilen kıssalar, insan hayatını madde ve mâna planında bütün yönleriyle kapsa­maktadır. Geçmişte yaşanmış ve her devirde yaşayan insanların ders almaları için Allah Teâlâ tarafından geçmişin derinliklerinden seçilen, bazen peygamberlerle sâlih kişilerin örnek şahsiyetlerinde, bazen de inkârcıların ibretlik sonu şeklinde, geçmişten geleceğe yansıyan gerçek ha­yat sahneleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de çeşitli kıssaların nakledilmesinden maksat, Kur'ân'ın indiriliş gayelerini gerçekleştirmektir.
Hz. Peygamber(sav), zaman zaman müminlerin ibret ve öğüt almalarını sağlamak veya birtakım mücerret gerçeklerin daha iyi anlaşılmasını temin etmek maksadıyla Kur'ân-ı Kerîm’in kıssa anlatım hedeflerine paralel olarak, sohbetlerinde tarihî ve temsili kıssalara yer vermiştir. Hadislerde yer alan kıssalar genellikle tarihî, temsili ve Hz. Peygamber'in şahsıyla ilgili yaşanan hadiseler olarak yer almaktadır.

Nebevî kıssalarda, başta Allah inancı olmak üzere itikadî konular önemli bir yer tutmaktadır. Hz. Peygamber'in naklettiği kıssa­larda Allah'ın varlık ve birliği, güç ve kudreti, af ve mağfireti, sadece Allah'a güvenmenin gerekli olduğu, O'nun izni ve dilemesi olmadan hiçbir şeyin meydana gelmeyeceği gibi doğrudan “Allah inancı” ve bu inancın insan hayatındaki etkisi konu edilerek vurgulanmaktadır. Nebevî kıssalarda meleklerin varlığı, peygamberlerin tevhid mücadelesi, Resûlullah(sav)'ın peygamberler zincirinin son halkası olduğu gibi diğer inanç esaslarının da konu edildiği görülmektedir. Diğer taraftan nebevî kıssalarda Allah'a tâzim, emr-i bi'l-ma'rûf nehy-i ani'l-münker, günahlardan tevbe, intiharın haram kılındığı, Allah adına yemin etmenin sorumluluğu, iffet, ahde vefa, borçluya ko­laylık göstermek ve tüm canlılara merhametli olma gibi İslâmî değerlerin ve ahlâkî güzelliklerin eğitici-öğre­tici bir tarzda konu edildiği de görülmektedir. Hz. Peygamber’in anlattığı kıssalarda, insan bir bütün olarak ele alınmakta, bir taraftan beşerî za­afları ortaya konulurken, diğer taraftan onun hayır yönü ve ahlâkî değerlere bağlılığı tarihî hakikatler olarak gözler önüne serilmektedir.

İslam Medeniyetinde sohbetin ve sohbetler etrafında oluşan şifahi kültürün önemli bir yeri vardır. Belli bir ortak kültür oluşturma noktasında sohbet odalarında, cami ve tekkelerde, kıraathanelerde sohbetler yapılır ve buralarda kitaplar okunurdu. Bu tür yerlerde okunan eserlere bakıldığında, bilhassa Osmanlı kültürünün dinî, millî, manevî ve tasavvufî ahlâkının şekillenmesinde ne denli büyük katkı sağladığını görmek mümkündür. “Muhammediyye”, “Envâru’l-Âşıkîn”, “Müzekki’n-Nüfs”, “Delailu’l-Hayrât ve Şerhi”, “Kara Davud”, “Ahmediyye”, “Tenbihu’l-Gâfilîn”, “Şerhu Şir’ati’l-İslâm”, “Tarikatu’l-Muhammediyye”, “Mârifetnâme” gibi eserler İslam Medeniyetinde içtimai hayata dini, milli ve ahlâki katkıları olan eserlerden başlıcalarıdır.

Bu eserlerin büyük çoğunluğunda işlenen konuların, halkın ilgi ve ihtiyaç duyduğu dinî ve ahlâkî konular olması, ele alınan her konunun, halkın anlayış, duyuş, düşünüşüne ve seviyesine göre işlenmiş olması, her bir eserde temas edilen dinî, ahlâkî ve tasavvufî konuların bolca kıssalarla desteklenmiş olması, halkın ve özellikle gençliğin muhayyilesini süsleyen kahramanlık ruhu, cihad, Allah’ın isminin yüceltilmesi, vatan ve millet sevgisi gibi milli duyguların taze tutulmasıyla alakalı duygu ve düşüncelere de yer verilmiş olması gibi etkenler İslam toplumunda, bilhassa Osmanlı’da bu eserlerin başucu kitabı olarak görülmesi, sevilmesi, beğenilmesini sağlamıştır. Bu ilgi ve alakaya son olarak dinî ve ahlâkî konular işlenirken derin edebî, bilimsel ve felsefî yaklaşımlarla değil de, daha ziyade hayatın patriklerine daha yakın, çözümleyici,  daha kolay sonuca ulaştırıcı yaklaşımlarla ele alınmayı söyleyebiliriz.


Ahlaki çöküntü, değerler arayışı, yalnızlığa çare gibi arayışlarımıza yine kendi değer köklerimizde ulaşmak mümkündür. Geçmiş ile gelecek arasında kurulacak rabıtanın günümüz insanlığının dertlerine bir nebze de olsa deva olacağı bilinmelidir. Bu rabıta ise kültür ve medeniyetimizin temellerinden biri olan kıssa ile gerçekleşecektir. Her yaş, eğitim ve kültürel seviyedeki insana hitap edebilecek yelpazede geniş bir tesir etkisine sahip olan kıssa kültürü, insanlara bir çıkış yolu sunmaktadır. Son zamanlarda mesaj iletimi, radyo ve TV gibi iletişim araçlarıyla aktarılan, sanal ortamlarda sıkça beğen-paylaş yaptığımız ama derununa vâkıf olamadığımız kıssaları yalnızca göz ile okumak, kulak ile dinlemek gibi vs. uygulamalarla sınırlı kalmayıp; kıssalara içsel bir bakış ve derinlikli bir hissiyat ile yaklaşmamız gerekmektedir. Ki ancak o zaman kıssaların sırrına vâkıf olabilir ve susuzluğumuzu Medeniyet Pınarının serin, duru ve sadırlarımıza şifa olan suyu ile testimiz ve hissemiz kadar giderebiliriz.

ŞAİRİN GÜNDÖNÜMÜ-2/ Mehmet MORTAŞ





“İnsan! seni savunuyorum; sana karşı!”
Nuri Pakdil






Ateşin denizinden mumdan gemiler ile geçildi. Gerek ateş rüzgârlarının önünde yol aldık, gerek eriyen mum adalarında demir attık. Gözyaşlarını dökmeye hazır bulutlar ile dost olduk, kuşların uzaktan gelen deruni sesleri ile konuştuk. Hay bin yeksan tavrındaydık, yalnızdık, sorguladık başına üveyik tünemiş kelimeyi, yer yer hazan mevsimini bir annenin kucağında avuturken gördük. Selvi ağacının gölgesinden yapılmış evlerde konakladık. Bahar tadında envai sulardan içtik. Şair ile bu yolculukta gündönümüne varmadan ay’ın dolunay haline varması gibi evrildikçe evrildik.
Şair Şiirlerini içi dolu buğday taneleri gibi başı öne eğik mütevazı bir şekilde hazırla. Rüzgâr salladıkça, yüzünün çeperine dokundukça güneşin erdemli ışıkları bir o kadar mütevazı ol. Bilirsin içi dolu başaklar sallandıkça ağır ve netamelidir. Her başakta sayısınca kelimelerin olsun. Her kelime şu kargaşaya bulaşmış, modernizmin keşmekeşliğinde yüreklerdeki boşluğa bir derya olsun. Derya derya içinde bir zaman tünelinde kalp diyarında en mahrem yerinden aşk ile yoğrul. Kelimelerin seni ıstıraba ve ümitsizliğe sürüklemesin. Ateşten denizi, mumdan yapılmış sözcükler ile geçtin. Heybende düş kırıntıları, sonbahar rüzgârı ve güneşin alnından koparılmış rengârenk eleğimsağma. Annelerin yüreğinde yoğrulmuş, iyiliği canlı cansız bütün varlığa anlatacak şekilde çıktın sahile. Bu sahil maddenin dehşetengiz yalnızlığında bir o yana bir bu yana sonbahar yaprakları gibi savrulan insanlar ile dolu. İnsanlar yüreklerinden başlayarak, dilleri, gözleri ve düşüncelerindeki ahenk bozulmuş, anlam beyinlerde en ücra köşelerde barınır olmuş. İnsanların ruhundan çıkan felaket fırtınaları devasa hazırlanmış çarkı döndürmekte. Bu keşmekeş dünyanın fırtınalarında başın dönebilir, sözcüklerin, kelimelerinin yetersiz kaldığını hissedebilirsin. Heybende bahardan kalma bir tutam papatya, sonbahardan kalma sararmaya hazır yapraklar bu çarkı durdurmaya yetmeyebilir. Bir yaprağı öldüren, bir çiçeği ezen bir döngü ile karşı karşıya değil, dört mevsimi mahfeden bir döngü ile karşı karşıyasın. Bu indiğin sahil insanlık tarihindeki hiçbir sahile benzemez. Ateşten denizde mumdan gemiler ile yol almaya hiç benzemez. Her an kelimelerden kasırgalar ile düşüncelerin tarumar olabilir bu sahilde. Farkına dahi varmazsın tarumar sözcükler ile bir kır çiçeğinin mevsimini savunduğun. Düşünceler yobaz bir manivela üzerinde gider gelir denizin çekilmesi gibi. Duyguların zulüm kusan vitrinlerinin önünde başını hafifçe eğmiş hayran hayran bakabilir hayata. Hayatlar hayatların kurdudur bir oranda, insan insanın. Kalpler birbirlerine buğz canavarıdır, düşünceler yüreklerdeki sevgiyi vurmak için bir kurşun. Bu sahilde öğüt yerine alkış toplarsın her akşam kızıllığının alafrangasında. İnsanlık bu sahillerde çok ilerlemiştir ama hiçbir şey görünmez. Yakışıklı kadavralar uzanır sahil boyu. Cehennemin ateşini cebinde taşıyan insanlar. Mal mülk putundan düşünce putu üreten yığınlar ile bir kartopu gibi büyüdükçe büyürsün.
Şair, kalplerin etrafını sarmış bağnaz duvarını delmek için şiiri kullan. Belki bir gedik açılırda kalplerine, şiirden bir demet merhamet fısıltıları bırakırsın. Belki şiir tohumu yeşerir yeşerir de çölde bir vaha olur.
Ey şair, şiir şiirin kurdu değildir.

SOKAK/Derya Bayton

Gölgesi, çelimsiz vücudundan büyük sevimli bir çocuğun ayağının altında çiğnedi, tuğla duvarıyla sağ köşemi boyuna kesen, kırmızı boya ile örülü evin kırık-dökük, balkonun paslı demirleriyle çevrili terasından üzerime boca edilen su kadar soğuktu taşlarım. Ağustos ayı sıcağı haricinde alnımın ateşler içinde yandığını da bilmem. Nisan yağmurlarında ılık olur biriken oluktan akan damlaların bütünlüğü gölcükler. Tıpkı ağlar gibi. Yanağınızdan süzülen, teni yalayıp geçen gözyaşları gibi tuzlu mudur bilmem. İçinde kâğıttan gemi kaydıran çocuklar belki bilir. Dokunsalar anlarlar ana yüreğinde yoğrulan şefkat gibi sarmalayan sıcaklığımı. Dört mevsimi kendi içimde yaşarım. Sadece başıboş hayvanlar bilir, en çok da tekir kedi. Sahipsizliğine gocunması, kasabın önündeki sulu ete işkillenmesinden mi bilinmez. Bir acı miyavlama… Tam şura; nabzımın attığı, kimsenin kimsizliğimi bilmediği orta noktada… Günün sabah saatleri ile güneşin terk edip evine döndüğü saatlerin aydınlattığı bir parçam; sonrası hep karanlık, buhran bir yalnızlık. Kaç adı bilinmeyen siluetler ezip geçer üzerimden. Anlamazlar orada olduğumu, seslerine ses verdiğimi. Derin bir kuyunun içine fırlatılan çakıl taşları gibi havada asılı kalan, uzaklarda bir yankı edası ile sağa sola dövünen sesim. Yitikliğime bir kanıt daha mı?
Geçenlerde uğrak verdi yine bu çelimsiz çocuk. Mutlu gibiydi, ayağının altında ben, tepindi durdu. Tap tap ayak sesi. Günün ikindiyi vurduğu saat, tik tak. Kırmızı boyalı, paslı demirli yıkık evin karşı yakamda bulunan, adı Blum, caz mıdır nedir, müzik yapılan yerden daha güzel bir şarkı mırıldandı boşluğa doğru. Gerçi saksafon sesini severdim. Adına tekerleme diyor. Hep bir ağızdan diğer yaramazlar da eşlik etti. Sahip ve ait olunan soğuk, karanlık, küflü ve rengârenk boyalı duvarlar, tüm varlığımla ritim tuttum. Bilmem onlar anladı mı? Bilmem anladı mı? Mutluydu, ben mutluydum.  Arkadaşım olur mu, yine gelir mi bilinmez. Uzun süren kışın ardından, gebe, kuru ağaç dallarından tomurcuklanan sürgün yeşili yapraklar gibi belki bahara gelir, belki gelmez.
Sürekli adres değiştiren insanlara anlam veremedim, oysa onlar kendi içinde yalnızlar. Çünkü hiçbir yere ait olamamışlar. Aitlik nedir bilmiyorlar. Ben kendi varlığımdan başkasına ait olmadım. Eğer köşesinde sivri çıkıntılarıyla örülmüş tarih kadar eski taşlarım olmasa tanrı var mı diye de sorgulardım. Hani hiç sorgulamamış değilim. Evet, yaptım ve tanrı var biliyorum. O olmasa birilerin takılıp kaldığı derin, kendi iç âlemleri dışında dış dünyayı unutmuş dalgın insanların, kırılmış taşları emanetçi kıldığı çamurlu çukur kuytularım olmazdı. Her iki tarafıma yaslanan renkli dükkânlar, iki ruh birbirine bu kadar yakışamaz ve onlara refakat eden gölgeler, nasıl unuturum ilk ziyaretçilerimi, en son onların veda ettiğini.
Yaşamak için ne çok sebebi var insanoğlunun bir bilseniz, ya ölümü istemek için ne çok acı. Geçenlerde, hani tekirin müdavimi olduğu kasabın bitişiğindeki dar basamaklar ile tırmanılan ahşap döşemelerin gıcırtı senfonisini resmileştirdiği, silik hikâyelerin örüldüğü, sıvası dökük duvarlarıyla yükselen dört katlı otelin arkaya bakan odasından çıkartılan paçavralı ceset, sınırlarım içerisinde dedikodu olmaktan çok uzaktı. Anılar anı olmaya mahkûm edildiğinden beri, insan kalbi dört odacıklı olmaktan çıkmış. Tanrı, şefkat, vefa en önemlisi insanlık unutulmuş. Unutulanları sıralarken fark ettim, anlatılanlar içinde ne çok kendimi unutmuşum. Şimdi hatırlıyorum da sokak...
Sokak benim yalnızlığım.
                                                                                           

EY MESCİD-İ AKSA!/ Muhammet İbrahim BALCI











İslam’ın yürek yangısı
Sen gözyaşları ardında,
Zulme boyun eğmeyip,
Siper ederken kendini
Kan ile beslenen çağın vampirlerine,
Getirilen kelime-i şehadetler
Yankılanıyor gökyüzünden kalplerimize  doğru
Sancılar birikiyor içimizde
Yaralar canlanıyor, dağlanıyor gece ve gündüzde

Ey Mescid-i Aksa!
Anaların doğum sancısı
Yetimlerin, öksüzlerin gözyaşı
Peygamber’in (sav) Miraç’a yükseldiği yer
Hüzün kokuları sarsada etrafını,
Biliyoruz meyus değilsin
Sen ki;
Zaferi bekleyen ümmetin onuru

Ey Mescid-i Aksa!
Masumiyet ikliminin sabreden dervişi
Allah’a adanmışlığın en anlamlı çehresi
Biz acziyeti ile kıvranan kardeşlerin
Dua kapısında senin için beklemekte
Gözyaşlarımız var yakarışa adanmış
Ağıtlar tutarak bulutlar ardında süzülen

Ey Mescid-i Aksa!
Gün aydınlığını yitirdi
Gece zifiri karanlık  içinde
Halimiz ne olur bilinmez
Birtek dualarımız var
Bir de sessizliğimiz
Hakkını Helal et bize
Gözbebeğimiz,
Mahzun bakışların düşlerimizde
Ayağa kalkmayı bekliyor İnsanlığımız.

Ey Mescid-i Aksa!
Allah rahmeti ile örter üzerini,
Gazabı ile sarsar
Sana el uzatan ruhsuzlar alemini,



BİZ BÖYLE DEĞİLDİK NE OLDU BİZE?/ Hasan Konç













Her mecliste KURAN sesleri vardı 
Şaşmayan ölçüler edepti ardı
Hazreti Yaradan en yüce yârdı
Biz böyle değildik ne oldu bize

Aydınlık şafaklar beklerdi bizi
Yaşanan sevdalar aklardı bizi
Gül yüzlü melekler saklardı bizi
Biz böyle değildik ne oldu bize

Bilirdik ki ahı titretir arşı
Mazlumun yanında zalime karşı
Düşmezdi dillerden şehadet marşı
Biz böyle değildik ne oldu bize

Haksızlığa karşı dikti başımız
Sabırdı çileydi cümle aşımız
Akardı Hak için kanlı yaşımız
Biz böyle değildik ne oldu bize

Ümitsizlik yoktu kitabımızda
Enaniyet yoktu hitabımızda
Kula kulluk yoktu hesabımızda
Biz böyle değildik ne oldu bize


HALK ŞİİRİ/Ferhat AĞCA




Ferhat AĞCA'dan "PİYASA ŞİİRİ" tartışmasına "HALK ŞİİRİ" başlığı ile bir TENKİD.







Şiirde, mısralarla edeb durulur
Kâtip yazamazsa gönlüm burulur
Serhat illerde ufuk darılır
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Kimi şiir yazar piyasa der
Şair şiir satılamaz der
Gönül, bu işlere karışma der
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Serbest - nizami, şiir şiirdir
Gönülden akanların hepsi birdir
Yaya kalan yine fakirdir
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Herkes sekiz aya çocuk ısmarlar
Bizimkiler yazı, şiir ısmarlar
Fakir, ancak kebap ısmarlar
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Hasan emmim bakar uzaktan
Siğim siğim akar dudaktan
Gönlün tarafı hep haktan
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

İsmail hocam mükerrem bir zat
Kölesini piyasaya etmiş azat
Günü gelmeden etmezdi hasat
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Dışarıdan bakan görür zifir
Aslında bunlar hep fikir
Fakirin gönlü hep sifir
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

Halkın şiiri hakkın şiiri
Kimileri derki ‘yaktın’ şiiri
Gönülden bakanlar yazdı şiiri
Kâtip arzu halım yaz dostlara böyle

YAZGI VE ÇOCUK/Fazlı BAYRAM










işte bir yazgıdır 
çocuğun sağındaki cesetler
solundaki benim celladım
evvelim de hep bir sızıntı üflemelilere
her gören budur su sesine gelir
yosunların avuç içlerinden çıkarsa bahar
yokum

işte bir yazgıdır çocuğun
sağında cesetler
solunda celladım ve ben
önümüz arkamız toz duman
umurunda değilse dünyanın öbür ucunda
bir kedi sokak kabadayılarını arşınlıyorsa
sessiz gemilerin
gidişinle açılan zindan kapıları kahrolsun
durma çökert başımdaki her marangozu
çınarlardan ört bas edilmiş
eldivenler al eline

ve yine bir yazgıdır
çocuğun sağındaki cesetler
susuzluğumla diğer yanında ben

bir müzik heykeli gözlerin hep
asası yok
ikiye yaracak devri ortasından
kemancı
kunduracı
ayak sesleri işportacıların
ürperen aniden bütün dikenlerin tortusu
ağır bir bombadır
ağır bir imtihan gibi
yalnızlığın ortasındaki atlar
savaşçıların sürdükleri
geceye sürdükleri atlar
tıraşı gelmemiş sakallarıyla eşyanın
kahırlanıp böyle
bu kadar
gidebileceğimi bilmiyordum
öyle bir gidiştir ki bu yangınlığa
geri dönsem kan kusacak kenar mahalle parkları

çocuk yazgı ve ceset
hepsi üç kıta şimdi


KAN PIHTISI / İsmail SAĞIR










Vurmaya hazır kelimeler topluyorum
Gel yoldaş ol diyecek anılarım olmadı
Bilene bilene büyüttüğüm bir sızı
Kimliğimi deşifre edecek kan bıraktım olay yerine.

Hüviyet sahibi olmadığım halde
Adım ve soyadım bilinecek
Tutsak ettiğim merhametten kimsenin haberi olmayacak
Sövdüğüm ihanetler kayıtlara düşülmeyecek.

Bir kan pıhtısında
Adım ve soyadım büyütülecek
Şimdilerde yüreğin izi yok en muhkem eylemlerde
Sokakları kaplayan dumanlar uyutuyor çocukları
Hüznü olmayanlara kolayca kredi veriliyor
Ama her eylemimde kanım damlıyor
Karanlığın en sıcak yerine.


ESKİ – YENİ/ Gazi BALCI








Ben gözlerin olmadan da yaşarım.
Ellerimle yapışırım hayatın yakasına,
Sen olmadan daha bir yürekli savaşırım.
Yağmur altında dolaşırken ıslatırım sensizliği.
Zor da olsa alışmaya çalışırım.

Solan çiçekleri umursamam,
Çalan şarkılara aldanmam.
Bir çay ve bir sigara ile boyarım ufukları.
Gökteki yıldızlara isim takar,
Seyyar satıcı misali yıldız satarım.

Yangınlara esir düşer gönlüm.
Yüreklere nesir düşer gönlüm.
Ellerine kusur düşer gönlüm.
Düşer de büyür gider, içimdeki deli çocuk.
Dizleri kana bulanmış, hırçın gözleri nemli
Ama yine de, gözlerin olmadan da yaşarım.
Hünkârîlerin kanadına sakladığım hayatı eskiciye satar,
Parasıyla simit alır martılara atarım.

Yol oldu uzandı önümde Sırat.
Geçsem olmuyor geçmesem durmuyor.
Bir garip kumpas bu, bir deli girdap…
Kimsenin hayra yormadığı bir düş belki de.
Gecenin karanlığına sormak seni ya da...
Sorduğum sorular cevapsız kalıyor, şaşıyorum.
Ben gözlerin olmadan da yaşıyorum.
Ve sensiz titreten bir ateşte üşüyorum.



YAŞAMAK/Süleyman AYDEMİR












Avuçlar kalkarak göklere doğru
Açılsa…  açılsa bir deniz gibi
Bulutlar diz çöküp bir yere doğru
Kapansa toprağa gölgeniz gibi

Ve bakmak, bir daha, bir daha bakmak
Yarın gördüğünü, düne bırakmak
                                 Tak   tak   tak
                                 Sabırdan bir tokmak

Dövüyor bir balyoz ipek tenimi
Yelkovan sineme bir ok saplıyor
Akrep ki acının tek izlenimi
Her saat ölümü o hesaplıyor

Boyanmışım ben bugün firakına hayatın
Elimde yok bir şey, seferi yakın atın
                                      Tıkır tıkır tıkır
                                      Sessizliği kır

Bin donanma gücüyle dağlara çık haykır
Okyanuslar titresin sesinin heybetinden
O zaman duyacaksın bülbüller nasıl şakır.



İlave Beyan II/Mehmet YILMAZ

"KAHRAMANMARAŞ'ta ŞİİR ÂLEMİNDEN 
DUMANLAR YÜKSELİYOR"
Mehmet YILMAZ'ın Pardon Selcen KÖK Hoc'nın beyanına geçmeden önce minik bir not:
Yukarıda arzettiğimiz başlıkla vermiştik "Piyasa Şiiri" tartışması ile ilgili yazılanları ve dostların birbiri ile zarflaşmalarından sızanları. Tartışmaya hiç ummadığımız dostlarımız da katıldı. Şair Ufuk TÜRK'ten bir manifesto geldi. Hasan KEKLİKÇİ dostum tatışılan konuya tam da denk düşen bir şiir yazmış. Şair Mehmet MORTAŞ "ŞAİRİN GÜNDÖNÜMÜ" başlıklı bir deneme ile ktıldı. Süleyman KILIÇBAY dostumuz "PİYASA ŞAİRİNE" başlığı ile söylemiş bu hususta söyleyeceklerini. Mehmet YILMAZ'dan "İlave Beyan" geldi. Ama Selcen KÖK hocanın söylediklerini aktarmış. Selcen Hoca kavgaya direkt olarak katılmayıp adamlarını göndermiş. Bu arada da bana da sataşmış. Şiir adına her söz başım gözüm üstüne. Selcen Hoca onca çetrefilli bilimsel çalışmalar, dersler arasında şiire dair söz söylemişse; buna Yoldaki Kalemler vesile olmuşsa, ne mutlu bize.  

Daha önce de arzettiğim gibi elbette benim de söyleyeceklerim vardır bu konuda; ama söylemeyeceğim. Taraf olmayacağım. Dostlarımın tartışmalarına, şiiri konuşmalarına ortam hazırlayacağım. Şimdilik şiiri konuşma kıvamından kısmen uzak olunsa da belki bir vesile ile oraya gelinir ve ciddi ciddi şiir konuşulur umudunu taşıyorum.

Aşağıda Mehmet YILMAZ'ın Pardon Selcen KÖK Hoc'nın beyanını arzediyorum efendim.

İlave Beyan II: Piyasa Şiiri Çözümlemesine Selcen Hoca’nın da Katıldığını Beyan Eder

Piyasa Şiiri’ni Yoldaki Kalemler’de okuyan Selcen Kök Hoca da “Piyasa Şiiri” tartışmalarına katıldı. Yaptığı değerlendirmede, “Aferin bu çocuğa, (Mehmet Yaşar) baya baya “antikapitalist şiir yazmış, üstelik dili de kuvvetli. Yakıcı. Ses de var şiirde. Tabi kendisi hitabet sanatçısı olunca şiir de kuvvetli oluyor” dedi.

Selcen Hoca’nın şiir ve arkasından yazılan cevaplarla ilgili değerlendirmelerini şöyle sürdürdü: “Efelendiği kadar olmuş; lafının altında kalmamış, ezmiş geçmiş. Hasan Ejderha Bey’in afalladığı belli oluyor. İma etmiş ama editör olarak itiraf etmekten kaçınmış. Şiire cevap yazması gereken Hasan Ejderha Bey iken cevap Ufuk Türk’ten gelmiş. Ufuk Mehmet Yaşar’ı iyi tanıyor. Şiiri beğenmiş ama kısaca şunu söylemiş: Tamam yazmışsın amma böyle de olmaz ki! Şartlarımız aynı değil diyor, orda şairlik kolay değil diyor. Teşbihte hata olmaz derler, dükkânda keyf edip edebiyat yapıyorsun mu demeye getirmiş acaba. Ama çok kıskanmış; çamur atıyor. Kıskandığı belli”.

Daha sonraki şair olmayanların şiir yazıp yazamayacağı konusundaki serbest şiir denemesi hakkında da konuşan Selcen Hoca, “Hasan Keklikçi Bey’in tespitleri yerinde, Hasan Ejderha Bey yazamamış, ısmarlamış. Burdan açıkça bu çıkıyor. Burda Hasan Bey’den (Ejderha) bir cevap bekliyoruz. Okuyucu olarak yazdıklarından onun da gocunduğunu anlıyorum. Altında kalmasa gerek.” Şeklinde Editör’ün vereceği cevabı merak ettiğini belirtti. Keklikçi’nin şiirinin şiir değeri hakkında da konuşan Selcen Kök,  “Hasan Keklikçi Bey’in tarzına diyecek yok. Humour ve ironi bir arada kullanılmış. Nesnel gerçeklik, yalınlık… ne ararsan var şiirde. Garip hareketi ile ikinci yeni’yi sentezlemiş. Fersah fersah aşmış bu adam. Asıl serbest şiir bu olmalı.” Diye devam etti.

Burda asıl meselenin Keklikçi’nin beslendiği kaynağı tespit etmek olduğunu ifade etti ve “nerden besleniyor azizim bu adam? İlham kaynağı kim?” Diye sordu. Mehmet Yaşar’la Hasan Keklikçi’nin serbest şiirin çok güzel iki örneğini verdiklerini ifade eden Selcen Hanım son olarak:

“Bu Mehmet Yaşar’ın hocası kimdi?” Dedi.

PİYASA ŞAİRİNE/Süleyman KILIÇBAY


"KAHRAMANMARAŞ'ta ŞİİR ÂLEMİNDEN 

DUMANLAR YÜKSELİYOR"


Sen içerdeyken vita kutularında çiçek yetiştirmeye mi şiir diyorsun yetiştirene mi şair. Sen pijamalarını giyip sevdiği filmi izlerken reklam arasında kalem tutup yazılana şiir diyorsan iki çiçekte benim için sula.

Ben şair değilim ama şiiri senle talim ettim şairi de senle tarif. ‘’ yağmurun seçgelleştiği bir akşamda bir meczup sevki tabisiyle dostun bulunduğu zula mekânlara koşanların yüreğinde tutamadıklarıdır şiir’’. Sen söylemiştin yoksa ben bilmem böyle tanımlamalar yapmayı.

Neyse sen yaz şiirlerini kayıt odasında okursun olmaz bir daha okursun tonu uymaz bir daha bir daha ve sonunda 5 tl ye piyasalarda, İki yetim başı da okşa…

Kelime dağarcığın geniştir mütedeyyin muhafazakâr jargondan iki afilli laf da ettin mi haza şairsin hatta panellere bile gidersin.

Mısralarını hatırlamıyorum; hafızam zayıftır bilirsin. Üstadın şiire kafiye çizenlere bir kafiyeli cevabı vardı da demek ki üstadın zamanında şiire piyasa çizen olmamış…

            Ah Ulan Ah Mehmet Abi
            Benimkisi Gevezelik
            Dükkânın Hasreti
            Zarfın Kendisi Yani
            Yakacağım Sigaranın Belirtisi…

                                                                  Batıya giden bir oğul  

.

RENGARENK BİR ÖLÜM / M. Alper TAŞ


küçük bir suyun kenarından
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum
bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır
kırmızılara baktıkça

.

Şeyhşamil EJDERHA / H A Y A L

Köşe başındayım

Bilmiyorum menkıbemin hangi yaşındayım
Yükseliyor apartmanlar etrafımda
Her apartmanın her katında
Çıkılan her basamakla hayal oluyor oyun.

Bir çocuk…
Başını uzatıyor camdan; karanlık zindandan
Bakıyor sokağa: gülümsüyor, özgürlüğe kanatlanıyor yüreği
Hayalinde kıvrılan yollar, arkadaşlar, parklar…
Serap oluyor umutlar, sonra hayal.

Kalın bir ses dolduruyor sokağı:
“Dondurmam Kaymak”
Çocuk kayboluyor camdan
Ses azaldıkça uzaklaşıyor sokaktan
Çocuk tekrar camda; yanında annesi…
“Anne dondurma!”
Boşlukta kayboluyor çocuğun sesi
Başını uzatıyor boşluğa annesi
Ve annesinin sesi, yorgun gözleri, azar dolu sözleri.

Üzüldü çocuk
Bir köşeye büzüldü çocuk
Öfkesini içine attı
Yaşadığı her şey hayaldi
Fakat hayalin acısı içinde kaldı.

Hidayet BAĞCI KÖSE/ SİSLİ BİR VUSLAT


"BENden ve SENden ibaret"

Vuslata yakın bir andı...
ne sen ne de ben vardık o sisli yerde...
toz bulut olmuş bu kış mevsiminde...
bir bulut gibiydi mekân...

benim heybemde binlerce hayal varken,
neden senin yanında hayale dair kelimelerimin elleri üşümüş,
hiçbir şey düşünmüyorlar?

oysa senin varlığında vuslata eren ben,
o sisli yerde neden hiç oldu bilemiyorum...

senin heybende binlerce mutluluk vardı, yaşadıklarına dair;
çünkü sen kendinde beni yaşıyordun...

sisli bir mekandı...
hayalden gerçekten uzak bambaşka bir andı...
orda bir boşluk vardı ki ben o boşluğa bambaşka bir hâl ile düştüm...
sen kimdin ki bu hâle düşmeme sebeptin...

sisli bir yerdi...
bulutlar mı ayaklarımızın altında yoksa şehir mi? söyle hangisi gerçek bunların?
orda binlerce renk var...
gökkuşağı hükmünde dünyama bakıyor ve ben binlerce hayalimi gökkuşağına dilek ağacım diye bağlamışım...

sisli bir hâldi...
ne ben senden haberli ne de sen benden haberliydik...
bakıyorduk kendi dünyamızdan kendimize...
sen benim dünyamı sevemedin kim bilir?
belki de çözemedin bendeki varlığını...
bense kendi dünyamdan senli cümleler kuruyorum...
ne hayalden öte ne de gerçekten ziyade...

söyle! sence vuslat neydi?

bir RIZA-i İLAHİ uğruna sisli bir hâlin varlığında bir serçe misali çırpınmaktaydı... sisli bir hayal içinde...

benim sadece hayallerime hükmüm geçer, yaşadıklarımı zaten Rahman’ın rızasına bıraktım; zamana bırakır gibi...

içimde bir NAR var ki beni ağlattıkça kabuğumu çatlatıyor ve de SEN hayal de olsa BENİM dediğin kendine eşlik ediyorsun...

vuslata saniyeler kala...

"BENden ve SENden ibaret"
***