15 TEMMUZ DESTANI / Enver ÇAPAR









Vatanın anası, her Türk kadını
Duyurdu dünyaya asil adını

İlk kurşunu atan yiğit Astsubay
Mevzu vatan ise işimiz kolay

Milyonlar dikildi tankın önüne
Gazamız mübarek hem ölümüne

Bir gecede destan yazan milletim
Düşünmez sonunu, der : Allah kerim

Vatan ve bayraktır tek hazinemiz
Ayrı gayrı yoktur, ortak derdimiz

Alçaklar kaleyi içten kuşatmış
Hainler vatanı dolarla satmış

Tarihte görmedik böyle ihanet
Köpekler kudurmuş tam bir melanet

Adsız kahramanlar yine sahnede
Korkak hainler de para derdinde

Bir kere ölürüz vatan namustur

Mehter marşlarıyla meydanı coştur.

Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi'nden Kamuoyuna Duyuru


OHAL kapsamında çıkartılan kanun hükmünde kararnameyle FETÖ'cü yapılanmayla irtibatlı çeşitli kurumların, derneklerin kapatılmasına başlandığı kamuoyunun mâlûmudur. 23 Temmuz 2016 Cumartesi günü ilk operasyonlarda kapatılan dernekler arasında tavrı ve faaliyetleri her bakımdan açık ve net olan Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi de maalesef yer almıştır. Ancak yapılan yanlış derhal fark edilmiş ve aynı gün hatta aynı saat içerisinde kayıt altına alınan tutanak iptal edilerek derneğimizin kapatılmadığı bildirilmiş ve çeşitli medya kuruluşlarıyla resmî gazetede yayınlanan listede sehven yer aldığı ifade edilmiştir. Hem kurumsal olarak Türkiye Yazarlar Birliği ve Şubelerinin, hem de derneğimizin değerli mensuplarının devlete, millete zarar verecek herhangi bir ihanetle ve şerefsizlikle ilgisi olmamıştır, olamaz. Şubemiz üyesi yazarların gerek telif faaliyetleri gerek sosyal medyadaki yayınları iddiamızın en açık kanıtıdır. Türkiye Yazarlar Birliği kırk yıllık şerefli mazisinde olduğu üzere devletinin ve milletinin hakkının, hukukunun, değerlerinin yanında olmuştur ve olmaya devam edecektir. Kahramanmaraş Şubesi de FETÖ'cü yapılanmaya karşı, sürecin başından itibaren en net karşı tavrı ortaya koyan kurumdur. Bu terör örgütünün her türlü faaliyetinin, milletimizin kökleri ve değerleriyle taban tabana zıt anlayışının, zihniyetinin tasfiye edilmesini canı gönülden destekliyoruz.

Bizler devletimizle, milletimizle bağı her daim kavi ve gönülden olan insanlarız. Bu süreçte bu anlayışla mücadele ediyoruz. Şunu da ifade edelim ki kadim köklerimize olan bağlılık şuuruyla bize atılan iftiranın izale olacağına inancımız tamdı. Kaldı ki aynı saat içerisinde sehven yapılan bu hatadan dönülmüştür. Bu hatanın arkasında, bu yapılanmaya en net karşı tavrı koyan kurumumuza yönelik herhangi bir komplo var ise bunun hukukî takipçisi olacağımızı ve bu şerefsiz elle gerekli mücadeleyi, devletimiz ve milletimiz adına yapacağımızı kamuoyuna saygıyla duyururuz.

Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı
İsmail Göktürk


Osman Nalbant: “Bosna’ya, Boşnaklara Borçlu Olduğumuzu Düşünüyorum”

 Mülâkât: Ferhat Ağca - Mehmet Raşit

-          İkinci Bölüm -

Osman Nalbant ile sohbetimizin ikinci bölümünü sizlere takdim ediyoruz. Sohbetle alâkalı birkaç notu daha ilâve etmek istedik: Görüşmelerimiz Osman Abi’nin evinde, onun kıymetli misafirperverliğinde geçti. Sohbet müddeti içeresinde Osman Abi bizlere merhum Erdem Bayezıt’tan şiirler okudu, sohbetin vuku bulduğu 2016’nın Ocak ayında dinlediği İran müziğinden bize de örnekler dinletti. Bu sohbet, esasında, 2015 güzünden beri çeşitli vesilelerle bir araya gelişlerimizin hasılâsı oldu. Bosna-Hersek milletvekillerinden Mirsad Topçagiç’in iki ayrı Kahramanmaraş seyahatinde ve daha başka birkaç vesile ile Ali Yurtgezen, Ahmed Doğan İlbey, Hasan Ejderha, İsmail Göktürk, Mehmet Ceran, Mehmed Yaşar, Hacı Ahmet Eralp, Ferhat Ağca, Mehmet Raşit Küçükkürtül gibi Yoldaki Kalemler’in âşinâ olduğu kişiler Osman Abi’nin evine misafir olmuşlardı. Bu misafirliklerdeki sohbetin, ünsiyetin neticelerinden biri olarak bu mülâkâtın ortaya çıktığını söyleyebiliriz.        

Mehmet Raşit:Osman abi siz Bosna’ya nasıl alâka duydunuz? İlk defa ne zaman gittiniz? İlk intibalarınız nasıl oldu? Bu alâkanız nasıl derinleşti?
Osman Nalbant: İlk gidişim Kültür ve Turizm Bakanı ile.
Mehmet Raşit: Ne sebeple gittiniz, böyle düşünceler var mıydı?
Osman Nalbant: Hayır.
Mehmet Raşit: Gitmeden önce zihninizde ne vardı?
Osman Nalbant: Bosna’yla ilgili 90’lı yıllardaki savaş dışında hiçbir şey bilmiyordum. Bütün Türkler gibi Edirne ile Kars arasında bizim ne güzel vatanımız var. Edirne Kars dışındakiler bizim düşmanımızdır. Herkes Türklerin düşmanıdır. Türklerin dostları sadece Türklerdir… Bu anlayışla eğitildik, böyle yetiştik.
İsmail Göktürk: Kültür bakanı kimdi?
Osman Nalbant: Bakan Erkan Mumcu’ydu. Ben de Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü görevindeydim. Küçük bir heyet olarak gittik Bosna’ya. Protokol görüşmelerinden sonra, akşam yemeği için bir lokantaya davet edildik. Bu yemeği organize edenlerden bir tanesi de sözünü ettiğimiz Amina Şilyak. Bir tanesi, oranın iyi bir sanatçısı Burhan Şaban ve Leyla Jusic olduğunu daha sonra öğrendim.
Mehmet Raşit: Özür dilerim, tarih kaçtı?
Osman Nalbant: 2003. Bir yandan yemek yiyoruz bir yandan müzik programı devam ediyor. Amina Hanım ve eşi Tarık Bey ve diğer ev sahibi konumunda olan Boşnaklar; Türkiye’den gelenlerle tek tek ilgilendiler. Son derece alâkalı, gösterişten uzak ve nazik bir şekilde, heyettekiler arasında bir ayrım yapmaksızın ilgilendiler. Yani, “önemli olan Bakan” deyip sadece bakanın etrafında halkalanmadılar. Bizde nasıl olur?
Mehmet Raşit:  Bütün teveccüh bakana olur.
Osman Nalbant: Evet, daha sonra çarşı-pazarı gezdik, Moricahan’da oturduk. Çeşitli
insanlarla muhatap olduk. Herkes davranışlarında, bakana ve heyete ilgisinde, iltifatında gayet ölçülü davranışlar sergilediler. Savaş sonrası bütün evler ve kamu binaları yara almış, duvarları kurşun yaralarıyla sarat gibi delik deşik olmuş olmasına rağmen ve insanlar savaşta her şeyini yitirmiş olmalarına rağmen kimseden şikâyet cümleleri duymadık. Herkes güler yüzlü, alnını karıştıran kimse yok. Cebinde on kuruşu olan ikramda bulunmaya çalışıyor. Bosna ile ilişkim bu seyahatle başladı. Bu seyahatte gördüklerimden çok etkilendim. Erkeklerinin yarısını savaşta şehit vermiş, bütün varlığını savaş yıllarında bitirmiş, resmi rakamlarla nüfusunun %48’inin, gayrıresmi rakamlarla %65’inin işsiz, işi olanların da çok mütevazı bir gelirinin olduğu bir toplumun, nasıl bu kadar moralli, güler yüzlü, gözü gönlü bol olabildiği, beni çok etkiledi. Maricahan'da oturuyorsunuz, garson gelip sizi selamladıktan sonra, siparişinizi soruyor. Siz de “ Kahve” diyorsunuz. Birazdan garson tepsiyle geliyor. Tepside cezve, fincan, fincanın kenarında bir lokum, bir sigara bir de yanında kibrit. Kahvenizi sigaranızı yakarak keyifle içiyorsunuz. Ama boşalan tepsiyi kaldırmıyorlar. Dört saat orada otursanız, yeni bir sipariş vermediğiniz müddetçe “boş” u kaldırmıyorlar. Masanızın boş görünmesini istemiyorlar. Türkiye’den giden arkadaşlar, burada gösterilen inceliği göremedikleri için “burada hizmet diye bir şey yok. Ne biçim garson bunlar! Türkiye’de olsa bir gün bile çalıştırmazlar böyle adamları, hemen işine son verirler” diye. İşte aramızdaki temel farklardan biri daha. İsmail NoviTravnik’e gittik değil mi?
İsmail Göktürk: Evet.

Osman Nalbant: Novi Travnik nüfusunun yarısı Hırvat olan bir küçük şehir. Daha doğrusu ilçe. Orada kilise var fakat cami yoktu. Sonradan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın katkılarıyla ama çoğunlukla kendi halklarından topladıklarıyla çok şirin bir cami yaptırdılar. Çocukların cami ile barışık büyümeleri için bitişiğine kreş, cami avlusuna oyun alanı yaptılar. Caminin giriş bölümüne bilgisayar, dil ve Kur’an öğrenme sınıfları yaptılar. Abdest alma mekânları caminin alt katında. Abdest alıyorsunuz, kurulanmak için küçük havlulardan birini alıp kullanıyorsunuz, sonra kullanılan havlular bölümüne atıyorsunuz. Havluların yanında ambalajıyla deste deste çoraplar. Çorabı kirli olan ya da yırtık olan, oradan çorap alsın giysin de camiye öyle girsin diye. Çoraplar ücretsiz ama ihtiyacı olmayan kimse oradan çorap almıyor. Bütün bunları gördüğünüz zaman, 150 yıllık asimilasyondan sonra bile, hâlâ; şimdi ancak hatıratlarda okuduğumuz o güzellikleri yaşatan bu insanlara büyük sevgi ve saygı duyuyorsunuz. Ve bunlar gerçek Osmanlı, ya biz kimiz diyorsunuz?
Mehmet Raşit: Peki Osman Abi, gidip geliyorsunuz görüyorsunuz, insanlarla tanışıyorsunuz. “Bosna için bir şeyler yapmam gerek.” diye kendi iç dünyanızda bu cümleyi ne zaman kurdunuz? Ve sonraki süreç nasıl gelişti?
Osman Nalbant: Emekli olduktan sonra İstanbul’da “MOSTAR” adında bir kültür-medeniyet dergisi çıkartmaya başladık. Dört yıl müddetle ilk sayıdan itibaren derginin yayın yönetmenliğini yaptım. Derginin adının da Mostar olması nedeniyle, mutlaka bir Bosna özel sayısı hazırlamamız gerektiğine ilgilileri ikna etmeye çalıştım. Belki bu özel sayı vesilesiyle, insanımıza Bosna’yı bir nebze olsun anlatma imkânı doğar diye düşündüm. Nitekim öyle de oldu. Bu özel sayı vesilesiyle çok değişik çevrelerden olumlu tepkiler aldık. Gazetelerde değerlendirme yazıları çıktı, bazı üniversite hocalarının dikkatinin çektiğini için öğrencilerine bu özel sayıyı temin etmelerini istediklerini ve derslerinde Bosna’yı konu edinerek, Bosna’yı anlattıklarını öğrenmek bizi mutlu etti.  Böylece Bosna konusunda ilk somut adımı atmış olduk. Daha sonra her yıl yaz aylarında Bosna’dan evime öğrencilerden misafirler aldım. Her yaz; bazen 5, bazen 8-10 öğrenci misafir ediyordum. Çocuklarım onlara İstanbul’u gezdiriyorlar ve onlarla kardeşlik bağlarını güçlendiriyorlardı. Bu durum, dergiden ayrılıp, Bosna’ya üniversiteye girişime kadar devam etti
Mehmet Raşit: Hangi üniversite?
Osman Nalbant: Uluslararası Saraybosna Üniversitesi. Rahmetli Aliya İzzet Begoviç’in Recep Tayyip Erdoğan Bey’e  kurulması için vasiyet ettiği daha sonra şimdiki başbakanımızın (Ahmet Davutoğlu) da mütevellisinde bulunduğu üniversitede.
İsmail Göktürk: Genel sekreter.
Osman Nalbant: Genel sekreter yardımcılığı yaptım. Daha önce Sosyal işler Daire Başkanlığı.
Mehmet Raşit: İki yıl orada mı kaldınız?
Osman Nalbant: İki yıl orada kaldım.
Mehmet Raşit: Hangi yıllar abi?
Osman Nalbant: Hangi yıllar oğlum.
Yuşa Nalbant: 2009-2010 muydu?
Osman Nalbant: 2009-2010’muş. Orada kaldık. Bu süre içerisinde zaten benim daha fazla...
Mehmet Raşit: Derinleşti.
Osman Nalbant: İstanbul’da kaldığım ve Mostar Dergisi’ni çıkardığım yıllarda, yaz aylarında da Şile’de oturuyordum. Bosna’dan gelen dostlarla kışın İstanbul’da, yazın Şile’de bulunup, muhabbetleşiyorduk. O dönem, sağlığı şimdiki durumundan daha iyi olduğu için, savaşın komutanlarından biri olan Mehmet Foçiç sık sık Türkiye’ye geliyordu. İsmail iyi tanır onu.
İsmail Göktürk: Srebrenica’da tanışmıştık. Şehitlikte, öğle namazında bize imamlık yapmıştı.
Mehmet Raşit: Mehmet Foçiç ile 2009-2010’da mı tanıştınız?
Osman Nalbant: Hayır, çok daha önce tanıştım. Bosna özel sayısını çıkartmak üzere gittiğimizde tanıştık.
Mehmet Raşit: Peki, şu an siyasetle mi uğraşıyor orada?
Osman Nalbant: Hayır, şu an kendisinin sağlık problemleri var. Ama ASDA partisinin ciddi destekçilerinden. Tarihine, medeniyetine, inanç sistemine daha bağlı bir parti ASDA. Bir bakıma onlar için tam Osmanlı diyebiliriz. İşte o partinin milletvekillerinden biri, inşallah yakında Maraş’a gelecek, misafirimiz olacak. İsmail onu da iyi tanıyor.
Mehmet Raşit: “Mirsad” diye bahsettiniz.
Osman Nalbant: “Mirsad” evet “Mirsad Topcagiç.” Kendisiyle hukukumuz epey eski. Bir ara, Şile’ye Mehmet Foçiç, ASDA Partisi’nin genel başkanı ve aynı zamanda Cazin Belediye Başkanı Nermin Ogreseviç ile beraber geldiler. İstanbul Şile Belediye Başkanı Can Tabakoğlu’da çok güzel bir arkadaş. Gelen misafirlerle ilgilendi ve aralarında samimi dostluklar oluştu. Bu dostlukların halklar arasında da oluşmasına vesile olur düşüncesiyle iki Belediye arasında “kardeş belediye” protokolü imzalandı. Bu anlaşmadan sonra iki belediye arasında ilişkiler daha anlamlı hale geldi, karşılıklı ziyaretler gerçekleşti, karşılıklı heyet gidiş gelişleri sıklaştı. Onlar hemen hemen her gelişlerinde misafirimiz oluyorlardı. Bosna’yı konuşuyorduk, Bosna’nın sorunları ve bu sorunlara bizim katkımızın ne olabileceğini tartışıyorduk. Ama onların, Türkiye’den beklentileri çok yüksekti.
Mehmet Raşit: Evet oraya da geleceğiz ama ne tür faaliyetler oldu, ne tür projeler oluştu. Sizin üzerinizden ne tür irtibatlar oldu? Bunları tamamlayıp onların Türkiye algısı üzerine konuşalım.
Osman Nalbant: Savaş sonrası Bosna’nın ekonomisi çok kötü. İşsizlik resmi rakamlara göre %48, gayrı resmi rakamlara göre %65. Toplam nüfus 4 milyon. 2 milyonu Boşnak, diğer 2 milyon Sırp ve Hırvat. Hırvatları ekonomik olarak Hırvatistan ve Almanya, Sırpları da Sırbistan ve Rusya destekliyor. Aslında hem Hırvatları hem Sırpları, Hıristiyan olmaları nedeniyle, ekonomik olarak tüm Avrupa destekliyor. Dolayısıyla gayrı resmi rakamlara göre işsizlik %65 ama bu ortalama bir rakam. Hâlbuki gördükleri destekler nedeniyle, Hırvat ve Sırplar arasında işsizlik %65’ten daha azken, Boşnaklar arasında işsizlik oranı %65’ten daha yüksek. Nüfus az 4 milyon. Kişi başına düşen gelir oldukça düşük. Yönetim problem. Ticaret rejimi karmakarışık. Bu durumda hiçbir kapital sahibi gidip oraya yatırım yapmıyor, yapmak istemiyor. Oysa bizi, Anadolu’yu, 500 yıl şehitler vererek bekleyen bu insanlar, savaş sonrası düştükleri durumdan kurtulmanın yolunun, Türkiye’den gelecek yatırım ve desteklere bağlı olduğuna inanıyor, ne de olsa aynı medeniyetin, aynı devletin iki parçasıyız. Dün bu insanlar bey idiler. 150 yıldır asimile ediliyor olmalarına rağmen, 500 milyon nüfuslu Hıristiyan dünyanın ortasında olmalarına rağmen, hâlâ dimdik biz Müslümanız diye bangır bangır bağırıyorlar ve adeta tüm Hıristiyan dünyaya meydan okuyorlar. Peki, bizim üzerimizde en azından 1463’ten 1872’ye kadar, kardeşlerini, eşlerini, oğullarını şehit vererek bizi bekleyerek, hakkı olan, borçlu olduğumuz bu insanlarla cebimizdekini, gönlümüzdekini paylaşmak zorunda değil miyiz? Kapital sahipleri, kârlılığı görmediği hiçbir yere, hiçbir alana yatırım yapmaz. O zaman en azından gönül ve minnet borcu olduğunun idrâkinde olanların bu yatırımları yapması gerekmez mi?
Mehmet Raşit: Tıpkı kolonizatör Türk dervişlerinin vakti zamanında, buraya gelip onlarla kurduğu hukuk gibi.
Osman Nalbant: Evet o dervişlerin yaptığı gibi. Ama sahiden derviş olanlar Bosna’yı tanımıyor, tanıyan dervişlerinde kapitalistlerden pek farkı yok. Ne yazık, aslında hepimiz biraz kapitalist olmuşuz. Kapitalist bir ruhla yaşıyoruz. Kapitalist bir zihniyet taşıyoruz. Ekonomik bir kavram olarak kapitalist; para sahibi olan anlamını taşıyor. Ama kapitalistlik aynı zamanda kapitalin oluşturduğu bir ruh, bir düşünce, bir yaşam biçimi doğuruyor. O nedenle, sahip olduğumuz kapitalin miktarı hiç de önemli değil. İster on ister on bin hiç farkı yok. Sahip olduğunuz kapitalin, sahip olduğunuz zamanın en azından bir kısmının, diğer insanlara ait olduğunun idrâkinde değilseniz ve bunun gereğini yapmıyorsanız, siz kapitalin şekillendirdiği ruha sahipsiniz demektir. Miktar hiç önemli değil, siz batılı anlamda bir kapitalistsiniz. Bu gün ne yazık ki farkında olalım ya da olmayalım, insanlarımızın büyük bir yüzdesi kapitalist bir ruh taşımaktadır. Diğer geride kalan az bir yüzde de, nereye ulaşsın? Somali’ye mi, Filistin’e mi, Suriye’ye mi? Balkanlar’a mı?  Birincisi Bosna’nın önemi yeteri kadar kavranmadığı için, ikincisi; duyarlı Müslümanların el uzatmaları gereken Müslüman toplulukların sayılarının çokluğu, belki üçüncüsü Boşnakların hiç de yardıma muhtaç görünmedikleri için Bosna’ya gerekli katkıyı veremiyor. Gerekli ilgiyi gösteremiyoruz.
İsmail Göktürk: Ağlamıyorlar çünkü.
Osman Nalbant: Evet o önemli. Saraybosna’da çarşıda gezerken, insanların giyim kuşamlarına baktığımızda, onların; Maraş’ın en merkezi caddesi Trabzon Caddesinde gezenlerden çok daha şık ve bakımlı olduklarını görürsünüz.  Türkiye’den Bosna’ya gidenler. Bosna’da cadde ve sokaklarda gördükleri insanlara baktıklarında, kendilerinden çok daha şık ve zarif giyinen insanları gördüklerinde, onların bu durumlarını, kendilerinden daha zengin olduklarına yorumluyorlar.
İsmail Göktürk: Ağlayan dilenen yok. Dilenci de yok değil mi?
Osman Nalbant: Dilenci sadece Çingeneler var. Bir Boşnak asla dilenmez, asla.
Mehmet Raşit: Peki daha sonra irtibatlarınız oldu. Senatörlerle, milletvekilleriilebelediye başkanlarıyla, siyasilerle...
Osman Nalbant: 2012’de bir kalp krizi geçirmiştim. Şile’deydim. ASDA Partisinin Genel Başkanı ve Cazin Belediye Başkanı Nermin Ogreşeviç, Milletvekili MirsadTopcagiç ve savaştaki komutanlardan birkaçı ziyarete geldiler geçmiş olsun için. Aradan üç ay kadar geçmişti. Maraş’a geldim. Bir gün Ahmet Dere, ciğer kebabına davet etti. Kebap bahane, muhabbet için buluştuk. Konu Bosna’ya geldi. “Abi daha henüz rahatlamadın ama çok sıkıntı olmayacaksa bir kere beraber gidelim Bosna’ya” dedi. “Hemen mi?” Dedim. “Hemen” diye cevap verdi. Eve gelip valizlerimizi alıp akşamdan İstanbul’a, ertesi sabah İstanbul’dan Saraybosna’ya uçtuk. Bir hafta kadar gezdik. Dönmeden, ameliyat sonrası ziyaretime gelen dostlara iadeyi ziyaret yapalım istedik. Aradık dostları Cazin’e ziyarete geleceğimizi bildirdik. Onlar, Zenica’da parti kongresinde olduklarını, kongreden sonra gece, “vezirler şehri” Travnik’te buluşabileceğimizi belirttiler. Gece geç vakitte, kongreden dönen kalabalık bir grupla, Travnik’te buluştuk. İçlerinden çoğunu tanımıyordum, orada tanıştık. Uzun sohbetler sonrasında ayrılma vakti yaklaştığında -savaş komutanlarından biriymiş- hüzünlü bir eda ile “biz çocuklarımızın Türkçe öğrenmesini istiyoruz, Yunus Emre’ye de başvurduk fakat dilekçeye cevap bile alamadık.” siteminde bulundu.
Mehmet Raşit: Yunus Emre Enstitüsü
Osman Nalbant: Evet. Bunu üzerine ben; “Eğer siz bunda kararlıysanız ben de sağ
kalırsam, sağlığım elverdiği sürece yazın ben gelip çocuklarınıza Türkçe öğreteceğim. Fakat bana en geçMayıs ayında haber etmeniz gerekiyor ki ben ona göre programımı yapayım.” dedim. Kış mevsimindeydik. Ocak ayı, her taraf bembeyaz kar. Vedalaştık. Ertesi sabah Türkiye’ye dönüyoruz. Akşam toplantıda olan ve benimle beraber Türkiye’ye gelecek arkadaşla haber yollamışlar. Travnik’ten ayrıldıktan sonra, sabah ezanı vakti Cazin’e ulaşmışlar, grup dağılmadan toplantı yapıp, Türkçe kursu ile ilgili kararlarını vermişler. Arkadaşa da; “Osman beye selam söyle, biz Mayıs ayını beklemedik, şimdiden kararımızı verdik, yazın kendisini bekliyoruz.” demişler. Cazin’li dostlarımız vardı ama ben o bölgeye hiç gitmemiştim ve o bölgeye dair hiçbir bilgim yoktu. Saraybosna’da ki dostlara sordum. Dediler ki o bölgenin iki temel özelliği var. Birincisi; akşamdan sonra bile kapılarını çalan bir yabancıyı misafir ederler. Onlar çok misafirperverdirler. İkincisi; onların lügatinde “korku” kavramı yoktur, “korku” nedir bilmezler. Bu özelliklerine, ancak o bölgeye gidince vâkıf olacaktım. Malkoçoğlu’nun o bölgenin insanı olduğunu, Malkoçoğlu ailesinin hâlâ o bölgede yaşadığını, yazın Türkçe öğretmeye gittiğimde öğrendim. 1 Temmuz itibariyle Türkçe kursuna başladık. Belediye başkanı, meclis salonunu bize tahsis etmişti. 79 öğrenci kaydını yaptırmış. Onlar Türkçe bir kelime bilmiyor, bende Boşnakça... “Bismillah” dedik başladık. Dil yetenekleri inanılmayacak kadar güçlü. Kendilerine çok güveniyorlar. İlk gün tanışma toplantısında bir öğrenci, en başarılı olanın, ödülünün ne olacağını sordu. Ben de “bir hafta Türkiye’de tatil” dedim. Sevindiler. İki ay sonra, öğrencilerin birçoğu Türkçe konuşabiliyordu. Diğerleri ise en azından ne dediğinizi anlıyordu. Vedalaşma toplantımızda, aynı öğrenci “tatili kim hak etti” dediğinde benim, öğrenciler arasından bir öğrenci seçmem gerekti. Ama en iyi öğrenenler arasından kimi seçsem, diğerleri kendilerine haksızlık yaptığımı düşünecekti. O yüzden, bir öğrenci değil, tam 14 öğrenci seçtim. Sömestr tatili Ocak ayında. Beş öğrenciyi Şile Belediyesi misafir etti. Dokuz öğrencimi de ben kendi evimde misafir ettim. Dokuz öğrencim iki gün boyunca, Maraş’ın adeta altını üstüne getirircesine gezdiler. Çok mutlu olmuşlar. Cazin küçük bir kent. Dilden dile, öğrenciler Türkiye tatillerini birazda ballandırarak anlatmış olmalılar ki, geçen yaz gittiğimde tam 191 kişi kayıt yaptırmış. Beş gruba ayırarak Eylül’e kadar kursa devam ettik. Sömestr tatillerinde, yine öğrencilerimizin en başarılı olanlarından 34 kişiyi Türkiye’de 12 günlük tatille ödüllendirdik. 4 kişiyi Şile Belediyesi misafir etti. 30 öğrenciyi Maraş’ta misafir ettik. MADO (Atilla Kanbur) 10 öğrencimizin bütün masraflarını karşılayarak en güzel şekilde ağırladı. Gelen öğrencilerle 12 gün boyunca ilgilenmeleri için iki personel görevlendirdi. 9 öğrencimizi Onikişubat Belediyesi (Hanefi Mahçiçek) tüm masraflarını karşılayarak, ilgilenmeleri için de üç personel görevlendirerek ağırladı. 11 öğrencimizin masraflarını Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Daire Başkanlığı, BİLSEK’teki arkadaşların hazırladıkları proje çerçevesinde karşıladı. BİLSEK’teki arkadaşlar da 12 gün boyunca, misafirler için ellerinden gelen ilgi ve alakayı gösterdiler. Her üç grupta, gelen Boşnak öğrencilerimizin Maraşlı ailelerle tanışmalarını, Maraşlıhemşehrilerimizin de Boşnak kardeşlerini tanımalarını temin için, onların akşam yemeklerini ve arkasından sohbet etme imkânlarını sağlamak için Maraşlı aileler organize ettiler. Bu organizasyonlardan hem aileler ve hem de Boşnak öğrenciler ve öğrencilerle ilgilenen gençler son derece keyif aldılar.
Mehmet Raşit: Bu Yurt dışı akraba toplulukları ile ilgili meseleyi siz söyleyince; bazı girişimleriniz oldu, oranın küçük ölçekli ekonomik anlamda katkı olabilecek mahiyette bazı girişimlerimiz de olmuş. Onlarla biz konuştuk. Fakat genel çerçeve çizilirse bu manada, oranın ekonomik durumuyla alakalı ve buradaki insanların çok büyük sermaye gitmez diye konuştuk ama gitmesi orada siyasi açıdan engelle karşılaşılabilecek anlaşılan?
Osman Nalbant: Üç tür kanton var. Boşnak, Hırvat ve Sırp kantonları. Her kanton ayrı bir hükümet, devlet gibi. Milletvekilleri, Bakanları, Başbakanları var. Ayrıca Başkent Saraybosna’da ortak bir hükümet var, dönüşümlü yönetilen. Her Bakan için üç Bakan, üç Başbakan. Yetmiyor bir de Birleşmiş Milletler Temsilcisi.
Mehmet Raşit: Yüksek Temsilcisi.
Osman Nalbant: Evet. Dolayısıyla problem bir yönetim şekli! Hiçbir sermayedar, böyle kaotik bir yönetimi olan ülkeye girmek ve orada iş yapmak istemiyor, haklı olarak. Ancak,  kâr düşüncesinden çok Boşnak kardeşlerine destek olmayı düşünen sermaye sahipleri, en azından Boşnak kantonlarında küçük ve orta ölçekli, -onlara da ortaklık tesis ederek- yatırımlar yapabilirler. Türk iş adamlarından bekledikleri yatırımlar yapılmayınca, en azından Krayna bölgesinde, özellikle Cazin’de aileler bazında ne yapılabilinir, buna dair alternatifler düşünüldü. Arıcılık, Sütçülük, Seracılık gibi kurslar açıldı. 20 kovan arının vereceği balın, 3 ineğin vereceği sütün, 200 metrekare serada yetişen ürünün bir aileyi geçindireceği hesaplandı. Bu birimlerin maliyeti yaklaşık 15.000 TL. Yani 15.000 TL’ lik bir yatırımla, bir Boşnak ailenin ekonomik yapısı, kendi kendine yeterli hale gelebiliyor. Çünkü onlar bizim gibi lüx’e meraklı değiller. Gerçekten ihtiyaç duymadıkları şeylere dönüp bakmazlar. Onlar için önemli olan: 1. Giysileri. Yoksul görünmemek için, giyimlerine son derece önem verirler.  2. Evleri; yine yoksul görünmemek ve hatta zengin görünmeye çalışmak için, evlerine, özellikle evlerinin dışından görülen kısımlarına büyük önem gösterirler. Yedikleri içtikleri, evlerinin içlerinde ki eşyalar son derecede mütevazıdır. Bir takım kurumlar, dernekler, vakıflar Bosna’ya gidip şov yapıyorlar. Mesela 5 bin kişiye iftar veriyorlar. Giderken en az 15 - 20 kişiyle gidiyorlar. Bir iftar vermek için akıl almaz masraflar yapıyorlar. 15 - 20 kişinin uçak paraları, otel masrafları, erzakların nakliyeleri vs. Hâlbuki bir iftar programına yapılan masrafla 30 - 40 hânelik bir köyün, ekonomik problemleri kökünden çözülebilir. Ama bunda şov yok. Oysa biz şovu severiz, hamasete bayılırız. Hatırlarsanız, birkaç yıl öncesine kadar, gazetelerde, TV programlarında, haberlerde “zengin”, “mübarek”, “muhterem” zenginlerimizin ne hayırlar işlediklerini. Bir kamyona yükledikleri yağ, un, şeker vs’den oluşan kolileri, kamyon üzerinden toplanan kalabalığa nasıl attıklarını! Ne büyük hayırsever olduklarını cümle âlem de bilsin diye, TV kanallarından muhabirler çağırıp, röportajlar verdiklerini. Ne çirkin bir manzara! Ne iğrenç bir yardım şekli! Zenginlerimiz bunu sadece Türkiye’de yapmadı. Aynı çirkin tabloyu; Filistin’de, Somali’de Myanmar’da ve dünyanın her yerinde sergiledi. Bu kadar çirkini değil ama benzer versiyonu Bosna’da da yaptılar fakat son derece bu muhtaç olanlar bile, böyle bir tablo karşısında, aç kalmayı yeğledi. Bosna’nı Afrika’dan farklı olduğunu bilmediler bizim, “muhterem”, “mübarek” hayırseverlerimiz. Çocuğunu, eşini ya da babasını, kardeşini savaşta şehit veren bir kadının, cenaze önünde, insanların ortasında, gözyaşı dökmenin bile onurunu örseleyeceğini düşünen bir yapıya sahip olduğunu bilemediler. Onların en az bin yıllık kentli, 600 yıllık kentli Müslüman olduklarını bilmeden gittiler Bosna’ya. Bu ve benzeri kabalıklar, özellikle üniversiteye giden Türk öğrencilerin yaptıkları haylazlıklar ve ahlaksızlıklar, Boşnakların bizlere olan muhabbetlerini örseledi. Önceki yıllarda, Türkiye’den gelen birine, Evlâd-ı Resul gelmiş gibi adap tutan, öyle muhabbet duyan insanlar, tüm bu kabalık, haylazlık ve ahlaksızlıklara şahit olduktan sonra, artık eskisi gibi davranmıyor. Öğrencilere evini kiraya vermiyor. Bizim gerçek, şovmen olmayan hayırseverlerimizin Bosna için yapabileceği çok hizmet alanları var. Savaş sonrası her alan boş. Küçük -küçük yatırımlarla- aile işletmeleri kurulmasına vesile olunması gerekiyor. Mesela bir çorap atölyesi. Onlar çoraplarını ya İstanbul’dan ya da İtalya’dan alıyor. Bir çorap atölyesi kurmak için çok büyük paralara gerek yok ki. Yahut havlu. Herkes bunu kullanıyor. Maliyeti ne ki?

(devam edecek)


Osman NALBANT: “BOSNA’YA, BOŞNAKLARA BORÇLU OLDUĞUMUZU DÜŞÜNÜYORUM”

 Mülakatı Yapan:Ferhat AĞCA - Mehmet Raşit

- İkinci Bölüm -

Osman Nalbant ile sohbetimizin ikinci bölümünü sizlere takdim ediyoruz. Sohbetle alâkalı birkaç notu daha ilâve etmek istedik: Görüşmelerimiz Osman Abi’nin evinde, onun kıymetli misafirperverliğinde geçti. Sohbet müddeti içeresinde Osman Abi bizlere merhum Erdem Bayezıt’tan şiirler okudu, sohbetin vuku bulduğu 2016’nın Ocak ayında dinlediği İran müziğinden bize de örnekler dinletti. Bu sohbet, esasında, 2015 güzünden beri çeşitli vesilelerle bir araya gelişlerimizin hasılâsı oldu. Bosna-Hersek milletvekillerinden MirsadTopçagiç’in iki ayrı Kahramanmaraş seyahatinde ve daha başka birkaç vesile ile Ali Yurtgezen, Ahmed Doğan İlbey, Hasan Ejderha, İsmail Göktürk, Mehmet Ceran, Mehmed Yaşar, Hacı Ahmet Eralp, Ferhat Ağca, Mehmet Raşit Küçükkürtül gibi Yoldaki Kalemler’inâşinâ olduğu kişiler Osman Abi’nin evine misafir olmuşlardı. Bu misafirliklerdeki sohbetin, ünsiyetin neticelerinden biri olarak bu mülâkâtın ortaya çıktığını söyleyebiliriz. 

Mehmet Raşit: Osman abi siz Bosna’ya nasıl alâka duydunuz? İlk defa ne zaman gittiniz? İlk intibalarınız nasıl oldu? Bu alâkanız nasıl derinleşti?
Osman Nalbant: İlk gidişim Kültür ve Turizm Bakanı ile.
Mehmet Raşit: Ne sebeple gittiniz, böyle düşünceler var mıydı?
Osman Nalbant: Hayır.
Mehmet Raşit: Gitmeden önce zihninizde ne vardı?
Osman Nalbant: Bosna’yla ilgili 90’lı yıllardaki savaş dışında hiçbir şey bilmiyordum. Bütün Türkler gibi Edirne ile Kars arasında bizim ne güzel vatanımız var. Edirne Kars dışındakiler bizim düşmanımızdır. Herkes Türklerin düşmanıdır. Türklerin dostları sadece Türklerdir… Bu anlayışla eğitildik, böyle yetiştik.
İsmail Göktürk: Kültür bakanı kimdi?
Osman Nalbant: Bakan Erkan Mumcu’ydu. Ben de Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü görevindeydim. Küçük bir heyet olarak gittik Bosna’ya. Protokol görüşmelerinden sonra, akşam yemeği için bir lokantaya davet edildik. Bu yemeği organize edenlerden bir tanesi de sözünü ettiğimiz AminaŞilyak. Bir tanesi, oranın iyi bir sanatçısı Burhan Şaban ve Leyla Jusic olduğunu daha sonra öğrendim.
Mehmet Raşit: Özür dilerim, tarih kaçtı?
Osman Nalbant: 2003. Bir yandan yemek yiyoruz bir yandan müzik programı devam ediyor. Amina Hanım ve eşi Tarık Bey ve diğer ev sahibi konumunda olan Boşnaklar; Türkiye’den gelenlerle tek tek ilgilendiler. Son derece alâkalı, gösterişten uzak ve nazik bir şekilde, heyettekiler arasında bir ayrım yapmaksızın ilgilendiler. Yani, “önemli olan Bakan” deyip sadece bakanın etrafında halkalanmadılar. Bizde nasıl olur?
Mehmet Raşit: Bütün teveccüh bakana olur.
Osman Nalbant: Evet, daha sonra çarşı-pazarı gezdik, Moricahan’da oturduk. Çeşitli
insanlarla muhatap olduk. Herkes davranışlarında, bakana ve heyete ilgisinde, iltifatında gayet ölçülü davranışlar sergilediler. Savaş sonrası bütün evler ve kamu binaları yara almış, duvarları kurşun yaralarıyla sarat gibi delik deşik olmuş olmasına rağmen ve insanlar savaşta her şeyini yitirmiş olmalarına rağmen kimseden şikâyet cümleleri duymadık. Herkes güler yüzlü, alnını karıştıran kimse yok. Cebinde on kuruşu olan ikramda bulunmaya çalışıyor. Bosna ile ilişkim bu seyahatle başladı. Bu seyahatte gördüklerimden çok etkilendim. Erkeklerinin yarısını savaşta şehit vermiş, bütün varlığını savaş yıllarında bitirmiş, resmi rakamlarla nüfusunun %48’inin, gayrıresmi rakamlarla %65’inin işsiz, işi olanların da çok mütevazı bir gelirinin olduğu bir toplumun, nasıl bu kadar moralli, güler yüzlü, gözü gönlü bol olabildiği, beni çok etkiledi. Maricahan'da oturuyorsunuz, garson gelip sizi selamladıktan sonra, siparişinizi soruyor. Siz de “ Kahve” diyorsunuz. Birazdan garson tepsiyle geliyor. Tepside cezve, fincan, fincanın kenarında bir lokum, bir sigara bir de yanında kibrit. Kahvenizi sigaranızı yakarak keyifle içiyorsunuz. Ama boşalan tepsiyi kaldırmıyorlar. Dört saat orada otursanız, yeni bir sipariş vermediğiniz müddetçe “boş” u kaldırmıyorlar. Masanızın boş görünmesini istemiyorlar. Türkiye’den giden arkadaşlar, burada gösterilen inceliği göremedikleri için “burada hizmet diye bir şey yok. Ne biçim garson bunlar! Türkiye’de olsa bir gün bile çalıştırmazlar böyle adamları, hemen işine son verirler” diye. İşte aramızdaki temel farklardan biri daha. İsmail NoviTravnik’e gittik değil mi?
İsmail Göktürk: Evet.
Osman Nalbant: NoviTravnik nüfusunun yarısı Hırvat olan bir küçük şehir. Daha doğrusu ilçe. Orada kilise var fakat cami yoktu. Sonradan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın katkılarıyla ama çoğunlukla kendi halklarından topladıklarıyla çok şirin bir cami yaptırdılar. Çocukların cami ile barışık büyümeleri için bitişiğine kreş, cami avlusuna oyun alanı yaptılar. Caminin giriş bölümüne bilgisayar, dil ve Kur’an öğrenme sınıfları yaptılar. Abdest alma mekânları caminin alt katında. Abdest alıyorsunuz, kurulanmak için küçük havlulardan birini alıp kullanıyorsunuz, sonra kullanılan havlular bölümüne atıyorsunuz. Havluların yanında ambalajıyla deste deste çoraplar. Çorabı kirli olan ya da yırtık olan, oradan çorap alsın giysin de camiye öyle girsin diye. Çoraplar ücretsiz ama ihtiyacı olmayan kimse oradan çorap almıyor. Bütün bunları gördüğünüz zaman, 150 yıllık asimilasyondan sonra bile, hâlâ; şimdi ancak hatıratlarda okuduğumuz o güzellikleri yaşatan bu insanlara büyük sevgi ve saygı duyuyorsunuz. Ve bunlar gerçek Osmanlı, ya biz kimiz diyorsunuz?
Mehmet Raşit: Peki Osman Abi, gidip geliyorsunuz görüyorsunuz, insanlarla tanışıyorsunuz. “Bosna için bir şeyler yapmam gerek.” diye kendi iç dünyanızda bu cümleyi ne zaman kurdunuz? Ve sonraki süreç nasıl gelişti?
Osman Nalbant: Emekli olduktan sonra İstanbul’da “MOSTAR” adında bir kültür-medeniyet dergisi çıkartmaya başladık. Dört yıl müddetle ilk sayıdan itibaren derginin yayın yönetmenliğini yaptım. Derginin adının da Mostar olması nedeniyle, mutlaka bir Bosna özel sayısı hazırlamamız gerektiğine ilgilileri ikna etmeye çalıştım. Belki bu özel sayı vesilesiyle, insanımıza Bosna’yı bir nebze olsun anlatma imkânı doğar diye düşündüm. Nitekim öyle de oldu. Bu özel sayı vesilesiyle çok değişik çevrelerden olumlu tepkiler aldık. Gazetelerde değerlendirme yazıları çıktı, bazı üniversite hocalarının dikkatinin çektiğini için öğrencilerine bu özel sayıyı temin etmelerini istediklerini ve derslerinde Bosna’yı konu edinerek, Bosna’yı anlattıklarını öğrenmek bizi mutlu etti. Böylece Bosna konusunda ilk somut adımı atmış olduk. Daha sonra her yıl yaz aylarında Bosna’dan evime öğrencilerden misafirler aldım. Her yaz; bazen 5, bazen 8-10 öğrenci misafir ediyordum. Çocuklarım onlara İstanbul’u gezdiriyorlar ve onlarla kardeşlik bağlarını güçlendiriyorlardı. Bu durum, dergiden ayrılıp, Bosna’ya üniversiteye girişime kadar devam etti
Mehmet Raşit: Hangi üniversite?
Osman Nalbant: Uluslararası Saraybosna Üniversitesi. Rahmetli Aliya İzzet Begoviç’in Recep Tayyip Erdoğan Bey’e kurulması için vasiyet ettiği daha sonra şimdiki başbakanımızın (Ahmet Davutoğlu) da mütevellisinde bulunduğu üniversitede.
İsmail Göktürk: Genel sekreter.
Osman Nalbant: Genel sekreter yardımcılığı yaptım. Daha önce Sosyal işler Daire Başkanlığı.
Mehmet Raşit: İki yıl orada mı kaldınız?
Osman Nalbant: İki yıl orada kaldım.
Mehmet Raşit: Hangi yıllar abi?
Osman Nalbant: Hangi yıllar oğlum.
Yuşa Nalbant: 2009-2010 muydu?
Osman Nalbant: 2009-2010’muş. Orada kaldık. Bu süre içerisinde zaten benim daha fazla...
Mehmet Raşit: Derinleşti.
Osman Nalbant: İstanbul’da kaldığım ve Mostar Dergisi’ni çıkardığım yıllarda, yaz aylarında da Şile’de oturuyordum. Bosna’dan gelen dostlarla kışın İstanbul’da, yazın Şile’de bulunup, muhabbetleşiyorduk. O dönem, sağlığı şimdiki durumundan daha iyi olduğu için, savaşın komutanlarından biri olan Mehmet Foçiç sık sık Türkiye’ye geliyordu. İsmail iyi tanır onu.
İsmail Göktürk:Srebrenica’da tanışmıştık. Şehitlikte, öğle namazında bize imamlık yapmıştı.
Mehmet Raşit: Mehmet Foçiç ile 2009-2010’da mı tanıştınız?
Osman Nalbant: Hayır, çok daha önce tanıştım. Bosna özel sayısını çıkartmak üzere gittiğimizde tanıştık.
Mehmet Raşit: Peki, şu an siyasetle mi uğraşıyor orada?
Osman Nalbant: Hayır, şu an kendisinin sağlık problemleri var. Ama ASDA partisinin ciddi destekçilerinden. Tarihine, medeniyetine, inanç sistemine daha bağlı bir parti ASDA. Bir bakıma onlar için tam Osmanlı diyebiliriz. İşte o partinin milletvekillerinden biri, inşallah yakında Maraş’a gelecek, misafirimiz olacak. İsmail onu da iyi tanıyor.
Mehmet Raşit: “Mirsad” diye bahsettiniz.
Osman Nalbant: “Mirsad” evet “MirsadTopcagiç.” Kendisiyle hukukumuz epey eski. Bir ara, Şile’ye Mehmet Foçiç, ASDA Partisi’nin genel başkanı ve aynı zamanda Cazin Belediye Başkanı Nermin Ogreseviç ile beraber geldiler. İstanbul Şile Belediye Başkanı Can Tabakoğlu’da çok güzel bir arkadaş. Gelen misafirlerle ilgilendi ve aralarında samimi dostluklar oluştu. Bu dostlukların halklar arasında da oluşmasına vesile olur düşüncesiyle iki Belediye arasında “kardeş belediye” protokolü imzalandı. Bu anlaşmadan sonra iki belediye arasında ilişkiler daha anlamlı hale geldi, karşılıklı ziyaretler gerçekleşti, karşılıklı heyet gidiş gelişleri sıklaştı. Onlar hemen hemen her gelişlerinde misafirimiz oluyorlardı. Bosna’yı konuşuyorduk, Bosna’nın sorunları ve bu sorunlara bizim katkımızın ne olabileceğini tartışıyorduk. Ama onların, Türkiye’den beklentileri çok yüksekti.
Mehmet Raşit: Evet oraya da geleceğiz ama ne tür faaliyetler oldu, ne tür projeler oluştu. Sizin üzerinizden ne tür irtibatlar oldu? Bunları tamamlayıp onların Türkiye algısı üzerine konuşalım.
Osman Nalbant: Savaş sonrası Bosna’nın ekonomisi çok kötü. İşsizlik resmi rakamlara göre %48, gayrı resmi rakamlara göre %65. Toplam nüfus 4 milyon. 2 milyonu Boşnak, diğer 2 milyon Sırp ve Hırvat. Hırvatları ekonomik olarak Hırvatistan ve Almanya, Sırpları da Sırbistan ve Rusya destekliyor. Aslında hem Hırvatları hem Sırpları, Hıristiyan olmaları nedeniyle, ekonomik olarak tüm Avrupa destekliyor. Dolayısıyla gayrı resmi rakamlara göre işsizlik %65 ama bu ortalama bir rakam. Hâlbuki gördükleri destekler nedeniyle, Hırvat ve Sırplar arasında işsizlik %65’ten daha azken, Boşnaklar arasında işsizlik oranı %65’ten daha yüksek. Nüfus az 4 milyon. Kişi başına düşen gelir oldukça düşük. Yönetim problem. Ticaret rejimi karmakarışık. Bu durumda hiçbir kapital sahibi gidip oraya yatırım yapmıyor, yapmak istemiyor. Oysa bizi, Anadolu’yu, 500 yıl şehitler vererek bekleyen bu insanlar, savaş sonrası düştükleri durumdan kurtulmanın yolunun, Türkiye’den gelecek yatırım ve desteklere bağlı olduğuna inanıyor, ne de olsa aynı medeniyetin, aynı devletin iki parçasıyız. Dün bu insanlar bey idiler. 150 yıldır asimile ediliyor olmalarına rağmen, 500 milyon nüfuslu Hıristiyan dünyanın ortasında olmalarına rağmen, hâlâ dimdik biz Müslümanız diye bangır bangır bağırıyorlar ve adeta tüm Hıristiyan dünyaya meydan okuyorlar. Peki, bizim üzerimizde en azından 1463’ten 1872’ye kadar, kardeşlerini, eşlerini, oğullarını şehit vererek bizi bekleyerek, hakkı olan, borçlu olduğumuz bu insanlarla cebimizdekini, gönlümüzdekini paylaşmak zorunda değil miyiz? Kapital sahipleri, kârlılığı görmediği hiçbir yere, hiçbir alana yatırım yapmaz. O zaman en azından gönül ve minnet borcu olduğunun idrâkinde olanların bu yatırımları yapması gerekmez mi?
Mehmet Raşit: Tıpkı kolonizatör Türk dervişlerinin vakti zamanında, buraya gelip onlarla kurduğu hukuk gibi.
Osman Nalbant: Evet o dervişlerin yaptığı gibi. Ama sahiden derviş olanlar Bosna’yı tanımıyor, tanıyan dervişlerinde kapitalistlerden pek farkı yok. Ne yazık, aslında hepimiz biraz kapitalist olmuşuz. Kapitalist bir ruhla yaşıyoruz. Kapitalist bir zihniyet taşıyoruz. Ekonomik bir kavram olarak kapitalist; para sahibi olan anlamını taşıyor. Ama kapitalistlik aynı zamanda kapitalin oluşturduğu bir ruh, bir düşünce, bir yaşam biçimi doğuruyor. O nedenle, sahip olduğumuz kapitalin miktarı hiç de önemli değil. İster on ister on bin hiç farkı yok. Sahip olduğunuz kapitalin, sahip olduğunuz zamanın en azından bir kısmının, diğer insanlara ait olduğunun idrâkinde değilseniz ve bunun gereğini yapmıyorsanız, siz kapitalin şekillendirdiği ruha sahipsiniz demektir. Miktar hiç önemli değil, siz batılı anlamda bir kapitalistsiniz. Bu gün ne yazık ki farkında olalım ya da olmayalım, insanlarımızın büyük bir yüzdesi kapitalist bir ruh taşımaktadır. Diğer geride kalan az bir yüzde de, nereye ulaşsın? Somali’ye mi, Filistin’e mi, Suriye’ye mi? Balkanlar’a mı? Birincisi Bosna’nın önemi yeteri kadar kavranmadığı için, ikincisi; duyarlı Müslümanların el uzatmaları gereken Müslüman toplulukların sayılarının çokluğu, belki üçüncüsü Boşnakların hiç de yardıma muhtaç görünmedikleri için Bosna’ya gerekli katkıyı veremiyor. Gerekli ilgiyi gösteremiyoruz.
İsmail Göktürk: Ağlamıyorlar çünkü.
Osman Nalbant: Evet o önemli. Saraybosna’da çarşıda gezerken, insanların giyim kuşamlarına baktığımızda, onların; Maraş’ın en merkezi caddesi Trabzon Caddesinde gezenlerden çok daha şık ve bakımlı olduklarını görürsünüz. Türkiye’den Bosna’ya gidenler. Bosna’da cadde ve sokaklarda gördükleri insanlara baktıklarında, kendilerinden çok daha şık ve zarif giyinen insanları gördüklerinde, onların bu durumlarını, kendilerinden daha zengin olduklarına yorumluyorlar.
İsmail Göktürk: Ağlayan dilenen yok. Dilenci de yok değil mi?
Osman Nalbant: Dilenci sadece Çingeneler var. Bir Boşnak asla dilenmez, asla.
Mehmet Raşit: Peki daha sonra irtibatlarınız oldu. Senatörlerle, milletvekilleriilebelediye başkanlarıyla, siyasilerle...
Osman Nalbant: 2012’de bir kalp krizi geçirmiştim. Şile’deydim. ASDA Partisinin Genel Başkanı ve Cazin Belediye Başkanı Nermin Ogreşeviç, Milletvekili MirsadTopcagiç ve savaştaki komutanlardan birkaçı ziyarete geldiler geçmiş olsun için. Aradan üç ay kadar geçmişti. Maraş’a geldim. Bir gün Ahmet Dere, ciğer kebabına davet etti. Kebap bahane, muhabbet için buluştuk. Konu Bosna’ya geldi. “Abi daha henüz rahatlamadın ama çok sıkıntı olmayacaksa bir kere beraber gidelim Bosna’ya” dedi. “Hemen mi?” Dedim. “Hemen” diye cevap verdi. Eve gelip valizlerimizi alıp akşamdan İstanbul’a, ertesi sabah İstanbul’dan Saraybosna’ya uçtuk. Bir hafta kadar gezdik. Dönmeden, ameliyat sonrası ziyaretime gelen dostlara iadeyi ziyaret yapalım istedik. Aradık dostları Cazin’e ziyarete geleceğimizi bildirdik. Onlar, Zenica’da parti kongresinde olduklarını, kongreden sonra gece, “vezirler şehri” Travnik’te buluşabileceğimizi belirttiler. Gece geç vakitte, kongreden dönen kalabalık bir grupla, Travnik’te buluştuk. İçlerinden çoğunu tanımıyordum, orada tanıştık. Uzun sohbetler sonrasında ayrılma vakti yaklaştığında -savaş komutanlarından biriymiş- hüzünlü bir eda ile “biz çocuklarımızın Türkçe öğrenmesini istiyoruz, Yunus Emre’ye de başvurduk fakat dilekçeye cevap bile alamadık.” siteminde bulundu.
Mehmet Raşit: Yunus Emre Enstitüsü
Osman Nalbant: Evet. Bunu üzerine ben; “Eğer siz bunda kararlıysanız ben de sağ
kalırsam, sağlığım elverdiği sürece yazın ben gelip çocuklarınıza Türkçe öğreteceğim. Fakat bana en geçMayıs ayında haber etmeniz gerekiyor ki ben ona göre programımı yapayım.” dedim. Kış mevsimindeydik. Ocak ayı, her taraf bembeyaz kar. Vedalaştık. Ertesi sabah Türkiye’ye dönüyoruz. Akşam toplantıda olan ve benimle beraber Türkiye’ye gelecek arkadaşla haber yollamışlar. Travnik’ten ayrıldıktan sonra, sabah ezanı vakti Cazin’e ulaşmışlar, grup dağılmadan toplantı yapıp, Türkçe kursu ile ilgili kararlarını vermişler. Arkadaşa da; “Osman beye selam söyle, biz Mayıs ayını beklemedik, şimdiden kararımızı verdik, yazın kendisini bekliyoruz.” demişler. Cazin’li dostlarımız vardı ama ben o bölgeye hiç gitmemiştim ve o bölgeye dair hiçbir bilgim yoktu. Saraybosna’da ki dostlara sordum. Dediler ki o bölgenin iki temel özelliği var. Birincisi; akşamdan sonra bile kapılarını çalan bir yabancıyı misafir ederler. Onlar çok misafirperverdirler. İkincisi; onların lügatinde “korku” kavramı yoktur, “korku” nedir bilmezler. Bu özelliklerine, ancak o bölgeye gidince vâkıf olacaktım. Malkoçoğlu’nun o bölgenin insanı olduğunu, Malkoçoğlu ailesinin hâlâ o bölgede yaşadığını, yazın Türkçe öğretmeye gittiğimde öğrendim. 1 Temmuz itibariyle Türkçe kursuna başladık. Belediye başkanı, meclis salonunu bize tahsis etmişti. 79 öğrenci kaydını yaptırmış. Onlar Türkçe bir kelime bilmiyor, bende Boşnakça... “Bismillah” dedik başladık. Dil yetenekleri inanılmayacak kadar güçlü. Kendilerine çok güveniyorlar. İlk gün tanışma toplantısında bir öğrenci, en başarılı olanın, ödülünün ne olacağını sordu. Ben de “bir hafta Türkiye’de tatil” dedim. Sevindiler. İki ay sonra, öğrencilerin birçoğu Türkçe konuşabiliyordu. Diğerleri ise en azından ne dediğinizi anlıyordu. Vedalaşma toplantımızda, aynı öğrenci “tatili kim hak etti” dediğinde benim, öğrenciler arasından bir öğrenci seçmem gerekti. Ama en iyi öğrenenler arasından kimi seçsem, diğerleri kendilerine haksızlık yaptığımı düşünecekti. O yüzden, bir öğrenci değil, tam 14 öğrenci seçtim. Sömestr tatili Ocak ayında. Beş öğrenciyi Şile Belediyesi misafir etti. Dokuz öğrencimi de ben kendi evimde misafir ettim. Dokuz öğrencim iki gün boyunca, Maraş’ın adeta altını üstüne getirircesine gezdiler. Çok mutlu olmuşlar. Cazin küçük bir kent. Dilden dile, öğrenciler Türkiye tatillerini birazda ballandırarak anlatmış olmalılar ki, geçen yaz gittiğimde tam 191 kişi kayıt yaptırmış. Beş gruba ayırarak Eylül’e kadar kursa devam ettik. Sömestr tatillerinde, yine öğrencilerimizin en başarılı olanlarından 34 kişiyi Türkiye’de 12 günlük tatille ödüllendirdik. 4 kişiyi Şile Belediyesi misafir etti. 30 öğrenciyi Maraş’ta misafir ettik. MADO (Atilla Kanbur) 10 öğrencimizin bütün masraflarını karşılayarak en güzel şekilde ağırladı. Gelen öğrencilerle 12 gün boyunca ilgilenmeleri için iki personel görevlendirdi. 9 öğrencimizi Onikişubat Belediyesi (Hanefi Mahçiçek) tüm masraflarını karşılayarak, ilgilenmeleri için de üç personel görevlendirerek ağırladı. 11 öğrencimizin masraflarını Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Daire Başkanlığı, BİLSEK’teki arkadaşların hazırladıkları proje çerçevesinde karşıladı. BİLSEK’teki arkadaşlar da 12 gün boyunca, misafirler için ellerinden gelen ilgi ve alakayı gösterdiler. Her üç grupta, gelen Boşnak öğrencilerimizin Maraşlı ailelerle tanışmalarını, Maraşlıhemşehrilerimizin de Boşnak kardeşlerini tanımalarını temin için, onların akşam yemeklerini ve arkasından sohbet etme imkânlarını sağlamak için Maraşlı aileler organize ettiler. Bu organizasyonlardan hem aileler ve hem de Boşnak öğrenciler ve öğrencilerle ilgilenen gençler son derece keyif aldılar.
Mehmet Raşit: Bu Yurt dışı akraba toplulukları ile ilgili meseleyi siz söyleyince; bazı girişimleriniz oldu, oranın küçük ölçekli ekonomik anlamda katkı olabilecek mahiyette bazı girişimlerimiz de olmuş. Onlarla biz konuştuk. Fakat genel çerçeve çizilirse bu manada, oranın ekonomik durumuyla alakalı ve buradaki insanların çok büyük sermaye gitmez diye konuştuk ama gitmesi orada siyasi açıdan engelle karşılaşılabilecek anlaşılan?
Osman Nalbant: Üç tür kanton var. Boşnak, Hırvat ve Sırp kantonları. Her kanton ayrı bir hükümet, devlet gibi. Milletvekilleri, Bakanları, Başbakanları var. Ayrıca Başkent Saraybosna’da ortak bir hükümet var, dönüşümlü yönetilen. Her Bakan için üç Bakan, üç Başbakan. Yetmiyor bir de Birleşmiş Milletler Temsilcisi.
Mehmet Raşit: Yüksek Temsilcisi.
Osman Nalbant: Evet. Dolayısıyla problem bir yönetim şekli! Hiçbir sermayedar, böyle kaotik bir yönetimi olan ülkeye girmek ve orada iş yapmak istemiyor, haklı olarak. Ancak, kâr düşüncesinden çok Boşnak kardeşlerine destek olmayı düşünen sermaye sahipleri, en azından Boşnak kantonlarında küçük ve orta ölçekli, -onlara da ortaklık tesis ederek- yatırımlar yapabilirler. Türk iş adamlarından bekledikleri yatırımlar yapılmayınca, en azından Krayna bölgesinde, özellikle Cazin’de aileler bazında ne yapılabilinir, buna dair alternatifler düşünüldü. Arıcılık, Sütçülük, Seracılık gibi kurslar açıldı. 20 kovan arının vereceği balın, 3 ineğin vereceği sütün, 200 metrekare serada yetişen ürünün bir aileyi geçindireceği hesaplandı. Bu birimlerin maliyeti yaklaşık 15.000 TL. Yani 15.000 TL’ lik bir yatırımla, bir Boşnak ailenin ekonomik yapısı, kendi kendine yeterli hale gelebiliyor. Çünkü onlar bizim gibi lüx’e meraklı değiller. Gerçekten ihtiyaç duymadıkları şeylere dönüp bakmazlar. Onlar için önemli olan: 1. Giysileri. Yoksul görünmemek için, giyimlerine son derece önem verirler. 2. Evleri; yine yoksul görünmemek ve hatta zengin görünmeye çalışmak için, evlerine, özellikle evlerinin dışından görülen kısımlarına büyük önem gösterirler. Yedikleri içtikleri, evlerinin içlerinde ki eşyalar son derecede mütevazıdır. Bir takım kurumlar, dernekler, vakıflar Bosna’ya gidip şov yapıyorlar. Mesela 5 bin kişiye iftar veriyorlar. Giderken en az 15 - 20 kişiyle gidiyorlar. Bir iftar vermek için akıl almaz masraflar yapıyorlar. 15 - 20 kişinin uçak paraları, otel masrafları, erzakların nakliyeleri vs. Hâlbuki bir iftar programına yapılan masrafla 30 - 40 hânelik bir köyün, ekonomik problemleri kökünden çözülebilir. Ama bunda şov yok. Oysa biz şovu severiz, hamasete bayılırız. Hatırlarsanız, birkaç yıl öncesine kadar, gazetelerde, TV programlarında, haberlerde “zengin”, “mübarek”, “muhterem” zenginlerimizin ne hayırlar işlediklerini. Bir kamyona yükledikleri yağ, un, şeker vs’den oluşan kolileri, kamyon üzerinden toplanan kalabalığa nasıl attıklarını! Ne büyük hayırsever olduklarını cümle âlem de bilsin diye, TV kanallarından muhabirler çağırıp, röportajlar verdiklerini. Ne çirkin bir manzara! Ne iğrenç bir yardım şekli! Zenginlerimiz bunu sadece Türkiye’de yapmadı. Aynı çirkin tabloyu; Filistin’de, Somali’de Myanmar’da ve dünyanın her yerinde sergiledi. Bu kadar çirkini değil ama benzer versiyonu Bosna’da da yaptılar fakat son derece bu muhtaç olanlar bile, böyle bir tablo karşısında, aç kalmayı yeğledi. Bosna’nı Afrika’dan farklı olduğunu bilmediler bizim, “muhterem”, “mübarek” hayırseverlerimiz. Çocuğunu, eşini ya da babasını, kardeşini savaşta şehit veren bir kadının, cenaze önünde, insanların ortasında, gözyaşı dökmenin bile onurunu örseleyeceğini düşünen bir yapıya sahip olduğunu bilemediler. Onların en az bin yıllık kentli, 600 yıllık kentli Müslüman olduklarını bilmeden gittiler Bosna’ya. Bu ve benzeri kabalıklar, özellikle üniversiteye giden Türk öğrencilerin yaptıkları haylazlıklar ve ahlaksızlıklar, Boşnakların bizlere olan muhabbetlerini örseledi. Önceki yıllarda, Türkiye’den gelen birine, Evlâd-ı Resul gelmiş gibi adap tutan, öyle muhabbet duyan insanlar, tüm bu kabalık, haylazlık ve ahlaksızlıklara şahit olduktan sonra, artık eskisi gibi davranmıyor. Öğrencilere evini kiraya vermiyor. Bizim gerçek, şovmen olmayan hayırseverlerimizin Bosna için yapabileceği çok hizmet alanları var. Savaş sonrası her alan boş. Küçük -küçük yatırımlarla- aile işletmeleri kurulmasına vesile olunması gerekiyor. Mesela bir çorap atölyesi. Onlar çoraplarını ya İstanbul’dan ya da İtalya’dan alıyor. Bir çorap atölyesi kurmak için çok büyük paralara gerek yok ki. Yahut havlu. Herkes bunu kullanıyor. Maliyeti ne ki?


(devam edecek)

Osman NALBANT: “BOSNA’YA, BOŞNAKLARA BORÇLU OLDUĞUMUZU DÜŞÜNÜYORUM”


                                                                     -Birinci Bölüm-

Osman Nalbant’ı tanıyanlar onun Bosna’ya ne kadar kıymet verdiğini bilirler. Türkler Balkanlardan çekildikten sonra Türkiye’nin gündemine tekrar 1992-1995 yılları arasındaki savaş ve Srebrenica Katliamıyla girmiştir Bosna. Elbette gündemi işgâl edişi de gündelik siyasetin parantezinde vuku bulmuştur. Osman Nalbant’ın Bosna’ya ilgisi ve bu konudaki görüşleri bu aktüel parantezin dışına çıkan ve tarihî bir perspektife yönelen bir mahiyet taşıyor. Kendisi yayıncılık tecrübelerine rağmen eline kalem almaktan kaçındığı için görüşlerinin dert sahiplerine ulaşması maksadıyla bu mülâkâtı yaptık.
Osman Abi’nin hoş, nükteli ve bol târizli sohbetiyle gerçekleşen bu mülâkâtın tarihe düşülmüş önemli bir not olduğunu düşünüyoruz. Osmanlı devrinde teşekkül eden şehirli kimliği ile Boşnaklar arasında kurduğu bağdaştırmalarla Türkiye-Bosna münasebetlerine önerdiği modelin Bosna’ya ilgi duyan herkesin haberdar olması gerektiğine inanıyoruz. Şerh düşülmesi gereken bir nokta ise Osman Abi’nin kullandığı “Osmanlılık” ile, Tanzimat sonrası üretilmeye çalışan “Osmanlı olmak” arasında bir irtibat yok. Nükte ehli için de şu notu düşelim: İsmail Göktürk ile Mehmet Raşit, Osman Abi’nin Türklere yaptığı taarruz ve târizlere karşı durmaya çalıştılarsa da pek başarılı oldukları söylenemez!  
Bu mülâkâtın ortaya çıkmasında Ferhat Ağca, Ahmet Akçadağ, Çağrı Göktürk’ün ve Mehmet Raşit’in gayretleri oldu. Hepsine emekleri için teşekkür ediyoruz.


OSMAN NALBANT :1951 Yılında Kahramanmaraş’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. 1971 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi’ni kazandı. 1976 Yılında buradan; Sosyoloji Yüksek Lisans Diploması ile birlikte yan dal olarak Eğitim Psikolojisi ve Felsefe - Mantık Sertifikalarıyla mezun oldu. Aynı yıl Hacettepe Üniversitesi’nde “Sosyoloji Asistanı” olarak çalışmaya başladı ve 1981 yılında çeşitli nedenlerden dolayı bu görevini bırakmak zorunda kaldı. 1981 - 1990 yılları arasında ticaretle meşgûl oldu. 1990 Yılında Kültür Bakanlığı Kahramanmaraş İl Kültür Müdürlüğü görevine atandı. 1994 Yılında Kültür Bakanlığı Klasik Türk Müziği Topluluğu Müdürü olarak görevlendirildi. 2003 Yılının Ocak ayında Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü görevine vekâleten atandı. 2004 Yılının Ekim ayında emekliye ayrıldı. 2005 Yılının Mart ayında Kültür ve Medeniyet dergisi olan Mostar’ı çıkarmaya başladı.  Ayrıca Semerkand Yayın Grubu bünyesinde çeşitli kitapların editörlüğünü üstlendi. 2008 yılında Mostar’daki görevini devredip Uluslararası Saraybosna Üniversitesi Sağlık Sosyal ve Sportif Aktiviteler Daire Başkanlığı görevine başladı. 2009 Yılının Ekim ayında aynı üniversitede Genel Sekreter Yardımcılığına atandı.

Çalışmaları
-          1973 - 1976 EDEBİYAT DERGİSİ - Yayın Kurulu üyeleği, editörlük
-          1975 “Aşiret Yaşamının Sosyo-ekonomik ve Sosyo- kültürel Kökeni (Harran Örneği)” (Yüksek Lisans Tezi)
-          2002 “GÜLÜN ÇAĞRISI I - II - III” - Müzik Albümü Prodüktörlüğü
-          “BEKTAŞÎ NEFESLERİ” - Müzik Albümü Prodüktörlüğü
-          2003 “MUM KİMİN YANAN KERKÜK” Kerkük Türküleri - Müzik Albümü Prodüktörlüğü
-          “KARACAOĞLAN TÜRKÜLERİ” - Müzik Albümü Prodüktörlüğü
-          “PİR SULTAN ABDAL TÜRKÜLERİ” - Müzik Albümü Prodüktörlüğü
-          2005 - 2008 MOSTAR DERGİSİ Genel Yayın Yönetmenliği
-          “ACEMBUSELİK MEVLEVİ AYİNİ” Albümü (Ahmet Avni Konuk Bestesi) Sanat Yönetmenliği


Mehmet Raşit: Bosna mevzusuyla alakalı bir konuşma, genel çerçeve oluşturduktan sonra belki sadece bir  Bosna meselesi bile bizim bir oturumumuzu kuşatacak nitelikte. Biz bir medeniyet, musiki falan bunları da konuşacak olursak bunlara ikinci, üçüncü oturumlar yapmamız lazım.
Osman Nalbant: Başka zaman inşallah. Bir medeniyetin üzerine inşâ edildiği sacayakları vardır.
Mehmet Raşit: Evet
Osman Nalbant: Bugün o ayakların, sütunların kırıldığı, onun üstüne inşâ edilen değerlerin, kurumların ve ilişkilerinde çökerek enkaza çevrildiği bir dönemi yaşıyoruz. Bir medeniyetsizlik bunalımı yaşıyoruz. Bu konuyu başka bir zaman daha detaylı konuşuruz. Bugün Bosna’yı konuşacağız. Benim sık sık Bosna’yı gündeme getirmemi, Bosna’dan bu kadar çok söz etmemi yadırgıyorsunuzdur. Neden Irak, Suriye, Yemen, Afganistan, Somali vs. değil de sürekli Bosna diye. Şüphesiz ki bütün Müslümanlar bizim kardeşlerimiz. İster Osmanlı coğrafyasında olsun, ister o coğrafyanın dışında. Hepsi önemli, hepsi kıymetli. Hepsine karşı, belli sorumluluklarımız ve görevlerimiz var.
Fakat Bosna tüm Müslüman ülkelerden ayrı üç önemli özellik taşır..
Birincisi; Edirne'den doğuya doğru hareket ettiğiniz zaman ta Çin'e kadar bütün Müslüman ülkelerin yanındaki, sağındaki, solundaki ülkelerde Müslüman. Ama Bosna 500 milyonluk Hıristiyan dünyanın ortasında yapayalnız Müslüman bir ülke. Sağı - solu, arkası - önü Hıristiyan. Üstelik nüfusunun (toplam 4 milyon), %49 u da Hırvat ve Sırp yani Hıristiyan.
İkincisi; Bosna, yüzyıllardır yerleşik hayat yaşayan bir toplum. Osmanlı döneminde Boşnakların %90’dan fazlası kentlerde yaşıyor. Kırsalda yaşayan çok küçük bir yüzdelik, onlarda göçebe değil yerleşik. Bu oldukça önemli bir özellik. Kentte yaşayan bu insanlar, medreseleri kuruyor, öğrenim görüyorlar. İslam’ı bütün incelikleriyle yaşıyorlar. Tekkeler, zaviyeler, medreseler, hanlar, hamamlar… Edebiyat, sanat, müzik, mimari, vakıflar… Medeniyetin tüm unsurlarını inşa edip, İslam’ı en medeni biçimde yaşıyorlar. Ama, Anadolu dâhil, tüm İslam ülkelerinde düne kadar nüfusunun çok büyük kısmı kırsalda yaşıyor ve bunların çok büyük kısmı da konar - göçer bir hayat sürüyordu. Benim, ortaokul okuduğum dönemde, 1960’lı yıllar Türkiye’deki nüfusun sadece %15’i kentlerde yaşıyordu. Kaldı ki, bu %15’in büyük çoğunluğu da Cumhuriyet döneminde kırsaldan kente göçenlerdi. Dolayısıyla, Anadolu’da nüfusun çok az bir kısmını barındıran kentler ve belli önemli yerleşim merkezleri dışında, İslam’ın tüm kurumlarıyla yaşandığını söylemek mümkün değil.
Anadolu’da kentlerde gerçekten İslam bütün kurumlarıyla inşâ edilmiş ve gerçek medeni bir İslam toplumu oluşmuştur. Ancak, daha öncede belirttiğim gibi, belki bu toplum ülke nüfusunun %10’u kadardır. Buna bir örnek olarak kendi şehrimizi gösterebiliriz. Maraş’ın nüfusu I. Dünya savaşı öncesi yaklaşık 14.500 dür. Bunun 7.000 e yakını Ermeni ve Yahudi’dir. Kalan 7.000 küsuru Müslümandır. O dönemde tekkeler, vakıflar, hanlar, hamamlar, camiiler, medreseler, yani Maraş o dönemde medenî bir kent olmanın bütün yapı taşlarına sahip. O dönemde Maraş’ta sadece 30’un üzerinde Mevlevi dergâhı var. (Bugün bir tane bile yok) Ayrıca, Kâdiri, Nakşî ve diğer dergâhlar var. İnsanlar, her türlü İslami bilgi ve terbiyesini alma imkânlarına sahip.
Mehmet Raşit: Birinci Dünya Savaşı öncesi.
Osman Nalbant: Evet. Birinci Dünya Savaşı öncesi. Yani devr-i Osmanlı’da, otuzun üzerinde, sadece Mevlevî dergâhı var.
Mehmet Raşit: Diğerlerini saymıyoruz bile.
Osman Nalbant: Evet diğerlerini saymıyoruz bile. Kaldı ki, halk arasında Kadirîliğe ve Nakşîliğe müntesip olanların sayısı, Mevleviliğe müntesipli sayısından daha fazladır. O dönemde Maraş'ta, Konya'da da, Sivas'ta da, Kayseri’de az sayıda nüfus var. Ama bu nüfus medreseler, tarikatlar kanalıyla İslam inanç ve ahlak sistemini hakkıyla öğrenmiş ve öğrendiklerini yaşamına geçirmiş bir kentli nüfus. Nitekim o zamandan kalma evlere, sokaklara, hanlara, hamamlara, bağlara, bahçelere baktığımız zaman bu inanç ve ahlak sisteminin, kenti nasıl şekillendirdiğini görürüz. Şimdi koruma altına alınıyorlar değil mi birçoğu?
Mehmet Raşit: Evet.
Osman Nalbant: Peki daha sonraya, bugüne baktığımızda, sokaklarda, caddelerde, evlerde, çarşılarda, aynı sadeliği ve güzelliği görebiliyor musunuz?
İsmail Göktürk: Estetiği olan.
Osman Nalbant:  Nüfusun çok büyük bir kısmının (%90) kırsalda ve göçebe ya da, yarı göçebe olarak yaşadığı Anadolu’nun, çok az bir nüfusun yaşadığı kent merkezlerinin dışında medenî bir coğrafya olmasından bahsedilir mi? Osmanlı medeniyetinin tüm kurumlarıyla var olduğu bu coğrafya, Balkanlardır. Balkanlar, Anadolu’dan farklı olarak hep yerleşik hayatta olmuştur. Bosna en azından Roma İmparatorluğundan bu yana yerleşik hayattadır. Boşnakların %90’ından daha fazlası yüzyıllardır kentte yaşamaktadır. %5 - 6 gibi bir yüzdesi kırsalda, toprak sahibi olarak yaşamaktadır. Marabaları Sırplardır.
Mehmet Raşit: Bu dediğinizle alakalı bir soru soracağım ama...
Osman Nalbant:  Evet
Mehmet Raşit:  Üçüncü şıkkı…
Osman Nalbant: Üçüncüsü; Bosna’nın ödediği bedel. Tüm Müslüman ülkeler ve halklar, İslam için, İslam medeniyeti için bedeller ödedi. Suriyeliler, Iraklılar, Afganlar, Pakistanlılar, herkes. Ama İslam için özelde “Osmanlı İslam Medeniyeti” için hiç kuşku yok ki, en fazla bedel ödeyen Bosna’dır, Boşnaklardır. Bosna, 1463’den bu yana Osmanlı İslam Medeniyetinin en batı ucudur. Yani orası İslam’ın batı sınırıdır. O nedenle batının, Hıristiyan dünyanın Osmanlıya, İslam’a yönelik her saldırısında, göğüslerini siper eden Boşnaklardır. Türk toplumu olarak biz onları ne yazık ki, 90’lı yıllardaki savaşla tanıdık. Erkek nüfusunun yarısını inançları uğruna şehit verdikleri savaşla. Oysa onlar yüzyıllardır, inançları ve medeniyetleri (Osmanlı - İslam Medeniyeti) uğruna, her dönem böyle şehit veriyorlardı. Ama Boşnaklar hiçbir zaman yılmadı, yıkılmadı. 1463’ten bu yana, Fatih Sultan Mehmet Han’ın kendilerine verdiği muştuyu hiç unutmadılar. Onun verdiği muştuya “amentü” gibi inandılar ve gereğini yerine getirdiler ve yerine getirmeye devam ediyorlar. 1463’ te savaş sırasında verilen şehitleri gömmek için yer tayin edilirken, şehitleri oldukları yerlere değil de, iç kısımlara gömmenin daha doğru olacağı, zira ordu İstanbul’a döndükten sonra sınıra yakın bölgelerin yeniden düşman eline geçme ihtimalinin olduğuna dair görüşler ileri sürülmüş, fakat Fatih Sultan Mehmet bir müddet murakabeden sonra “hayır, şehitlerimizi buraya defnedin zira bu topraklar kıyamete kadar, Müslüman kalacaktır” muştusunu vermiş. İstanbul’a o coğrafyadan çekilmek zorunda kalındığından bu yana Bosna, 500 milyonluk Hıristiyan dünyasının ortasında iki milyonluk nüfusuyla bugün bile hala dimdik ayakta,
Mehmet Raşit: Evet, 1878’den bu yana...
Osman Nalbant: Evet, Bu kadar zulme, bu kadar asimilasyon teşebbüslerine bu kadar bedel ödemelerine rağmen Fatih Sultan Mehmet Han’ın muştusu, onları dimdik ayakta tutmaya devam ediyor. Geçen üniversitede ki konuşmamda da söyledim, özellikle bu Krayna bölgesinde hâlâ Cumanın farzından sonra imam ayağa kalkıyor, cemaatte ayağa kalkıyor  ve imam cemaate dönerek Fatih Sultan Mehmet zamanından bu yana uygulanagelen “fetih duası”nı okur, cemaat “âmin” deyip yaratıcıya açılan ellerini yüzüne sürer, daha sonra Cumanın son sünnetine geçilir. 1878’den bu yana Avrupa’nın Hıristiyan dünyanın ortasında bir avuç Müslüman olarak yapayalnız kalmış olmalarına, o günden bu yana gerek Avusturya - Macaristan, gerekse Yugoslavya dönemlerinde akla, hayale sığmayacak zulümler görmüş olmalarına rağmen, 1463’te Fatih Sultan Mehmet’in Bosna’ya gelişindeki olayların, her yıl, yıl dönümlerinde anma programları gerçekleştirilir.
1990’lı yıllardaki savaştan sonra, savaştıkları insanlarla beraber, iç içe yaşıyor olmalarına rağmen, Müslüman, dolayısıyla Osmanlı oluşlarının 500. yılı kutlama programı düzenlediler. Bütün Sırpların, Hırvatların hatta bütün Hıristiyan dünyanın karşı çıkmasına rağmen. Saraybosna’da ki şehrin futbol sahasının hem tribünlerini hemde yeşil sahasını doldurarak, büyük sahnede 250-300 sanatçıyla ilahi ve Kur’an tilavetlerinden oluşan 3-4 saatlik program yaptılar. Moj ummete (benim ümmetim) programın adı. Biz Boşnakları yeteri kadar tanımıyoruz. Onların ne menem yiğit Müslümanlar, gerçek Osmanlılar olduklarını bilmiyoruz. Biz sadece kendimizi tanıyoruz ve şöyle kahramanız, böyle yiğidiz diye hamaset yapıyoruz. Ben diyorum ki; Boşnakları ülke nüfusunun %49’u dün savaştıkları Hırvat ve Sırp olmasına, Hıristiyan dünyanın ortasında toplam iki milyoncuk nüfus olmalarına rağmen Müslüman, Osmanlı oluşlarının 500. yılını kutlama törenleri yaptılar. Maraş’ın %100’ü Müslüman. 79 milyon ülkemizin de en az %95’i Müslüman. Maraş 1517’de Osmanlı oldu. Haydi, yiğitseniz, Maraş futbol sahasında önümüzdeki yıl Osmanlı oluşunun 500. yılını kutlayalım.
Mehmet Raşit:  Peki biraz mevzuyu açalım diye diyorum. 2015 yılındayız miladi takvime göre. 2001 yılında 11 Eylül' de bir hadise oldu. İkiz Kulelere bir saldırı düzenlendi ve bunun akabinde bir dizi işgal, sömürü, İslam dünyasına saldırı. Bunun medya ayağıyla tutun işgaller, savaşlar peş peşe hepimizin bildiği şeyler ve üretilmiş suni bir İslamofobi var vs. vs. Bütün bunlara bakarak bu bahsettiklerinize dair tarihî bir perspektif çizdiniz. 2015 yılındayız üç tane özelliğiyle ayakta duruyor. Bunun için özel ve önemli. Bugün Müslümanlara modellenebilecek bir hayat tarzı, görüş, bir şehirli olmaları hasebiyle medrese vs. Bosna’dan sunabilir misiniz? Sunulabilir mi Müslümanların önüne bir model olarak?
Osman Nalbant:  Hayır. Müslümanların önüne bir model olarak sunulamaz. 1878 den bu yana, dininden, inancından, geleneklerinden, göreneklerinden koparılmak için zulmedilmiş. 500 milyonluk Hıristiyan dünya, kendi coğrafyasının ortasında iki milyon Müslümanın varlığından rahatsız olmuş, onları kendi özünden koparmak için yapılabilecek bütün zulümleri yapmış. Bundan da azımsanmayacak ölçüde başarılı olmuşlar. Ama tüm bunlara rağmen, büyüklerimizin anlattıkları ya da hatırlattıkları, okuduğumuz, kaybetmenin acısını yaşadığımız birçok özelliği onlarda görmemiz mümkün.
İsmail Göktürk: Yirmi beş yıl kadar tekke ve zaviyeleri kapatılmış.
Osman Nalbant: Tekkeler kapatılmış, din eğitimi yasaklanmış, alfabeleri değiştirilmiş, çocuklara  Müslüman isimleri verilmesi yasaklanmış, Müslüman isimleri verilenler bir takım devlet imkânlarından mahrum edilmiş. Kışın gelen misafirlerimiz vardı. İsmailciğim de onları tanıyor. İsimleri neydi?
İsmail Göktürk: Abdürrahim
Osman Nalbant:  Biz erkeğin adını Abdürrahim, hanımın adı Meryem diye biliyorduk. Uçak biletlerini alacağım zaman, pasaport fotokopilerini istedim. Pasaporttaki isimleri farklıydı. Sorduğumda, o garip isimlerin, Yugoslavya döneminde kendilerine verilen isimler olduğunu söylediler. Ama “biz artık bize verilen isimleri kullanmıyoruz, tüm dostlarımız bizi Abdurrahim ve Meryem olarak çağırırlar” dedi ve Yugoslavya döneminde Müslüman Boşnaklara yapılan zulümleri anlattı. Hırvatlarla, Sırplarla zorla evliliklere zorlandıklarından, devlet dairelerinde istihdam edilmediklerinden, polisin ve askerin kötü muamelelerinden söz etti.
Mehmet Raşit: Buna rağmen dinlerinden dönmüyorlar.
Osman Nalbant: Buna rağmen. Bütün bu asimilasyona rağmen...
İsmail Göktürk:  Medeniyetin nezaheti kalmış.
Osman Nalbant: Evet.
İsmail Göktürk: Cenaze törenlerinde bile bunu görebiliyoruz. Bembeyaz giysiler giyiyorlar. Ağlama yok, ağıt yok, hiçbir aşırılık, taşkınlık yok.
Osman Nalbant: Vakar var.
İsmail Göktürk: Vakar var, evet.
Osman Nalbant: İslam cenaze adabında cenaze sahiplerinin dövünmelerine, ağıtlar yakarak, yaka parçalayarak, bağırıp çağırarak dövünmek adeta bir âdet. Ama Bosna’da bu Şaman âdetine rastlayamazsınız. Onlar, acılarını içlerine gömerek, mütevekkil, onurlu bir duruş sergilerler en acılı durumlar karşısında bile. Mostar dergisini çıkarttığımız yıllarda, Bosna ile ilgili “Medeniyetimizin Batı Yakası Bosna” isimli bir özel sayının son hazırlıklarını yaparken Bosna’dan 2003’te tanıştığımız sonrada hukukumuzun geliştiği, yazar, şair, Türkolog ve akademisyen olan Amina Şilyak Hanım bizim ofise geldi. Hâl hatır sormalardan sonra, Amina Hanım’dan, yer ve insan isimlerinde bir yanlışlık olmasın için, kontrol etmesini rica ettim. Daha yazıyı okumadan, gözü sayfadaki fotoğrafa ilişmiş olacak ki, hemen bana döndü, rengi atmış, hüzünlü bir ifadeyle, “Osman bey, lütfen bu fotoğrafları değiştirin, zira hiçbir Boşnak kadını gözyaşıyla kimseye görünmek istemez” dedi. Yazı Srebrenica katliamıyla ilgili, fotoğraflarda şehitlikteki çocuğunun mezarı başında dua ederken, gözünden iki damla yaşın yanaklarına döküldüğü iki annenin fotoğrafı. Oysa ben Boşnakların bu hassasiyetini bildiğim için, onun üzerine not düşmüştüm grafikçiye tekrar göndermek üzere. Bu fotoğrafı değiştirin diye. Amina Hanım’a notu gösterince rahatladı, yüzünün rengi yerine geldi ve yeniden o cümleyi tekrar etti “Hiçbir Boşnak kadını gözyaşıyla kimseye görünmek istemez!
Musiki ruhu terbiye eden önemli bir araç ve musikinin kalitesiyle, toplumun kalitesi arasında paralellik vardır. İnsanların ruhunu hangi kalitede bir musikiyle beslemişseniz, o kaliteye uygun davranışlarla karşılaşırsınız. Boşnaklar, savaş günlerinde bile bu önemli ruh terbiye aracından vazgeçmediler. Orkestra, savaş öncesi normal dönemde, hangi günler prova yapıyorlarsa, savaş sırasında da sığınaklarda provalara devam ettiler, hangi günler konser veriyor idiyseler, savaş döneminde o günlerde, sığınaklarda konserlerini verdiler. Orkestradaki savaşçılarında birçoğunun ya eşini, ya kardeşini, ya çocuğunu, ya da bir yakınını şehit vermiş olmasına rağmen.
İsmail Göktürk: Müziğe devam.
Osman Nalbant: Evet müziğe devam. Bu ne metanet, bu ne ilkeli duruş, bu ne ahlak! Bu ne medeniyet!
İsmail Göktürk: Yani nekrofili değil.

Ferhat Ağca: Yani ölü bir  medeniyet seviciliği değil canlı olarak yaşayan...


Devam edecek