BÜYÜYEN ORMAN/Mustafa ALPER TAŞ











yeterince insan değilim bak gelip geçiyor uzaktan yolların
sabah aynasında yok yüzümün ırmağı
akan başka bir şey doğrulduğumda
bu sarsılan ben değilim

bulutlar kurtarmıyor artık
gökyüzü daha da ötede biliyorum
keşke bir menekşeyi tutuyor olsaydım
yamaçlar boyunca
ama bir çiçek görmekten ölesiye korkuyorum

içimde direnen bir ciğer var
kül ve çocuk yüzleri arasında
bütün gayretim
yenilip düşüyor toprağa
canlanıp yürüyor sonra
bir ateş yatağı
bir mevsim uçurtmasına
şaşırmıyorum

karanlık bir yer biçiyor
aralıklarımızdan
bahçe olduğumuz günler geçiyor


sen kuşlarla haberli
duruyorsun yokluğunda





İÇİM ACIYOR / Derya BAYTON

Uzun cümlelerle yoruyorum kendimi.

Noktası virgülünden uzak iklimleri seyre dalıyor aklın meal kokan hücrecikleri. 

Noktan değdi, beyazın ağdı kalbime, karalar giydiriyor. Damarlarımı boyadığım mürekkebe dalan divitin ucu hançer gibi sine de paralanıyor. Şarapnel parçaları gibi saçılan virgüllere kızgın cümleler uzadıkça uzuyor, anlamlar kargaşa, çöp yığıntıları heyelan cümleler, ruhun boynuna attığı kement ile göçüğün damsız bıraktığı akrebin dansı gibi kıvrılıyor.

Çilekeş ruhun isyanına, harlanmış alevde eriyen yağa misal zamanda çürüyen et; kilit vurduğu kapısından cümle âlemin kelime şarabından yeterince kanmamak biryana; fikrin anahtar deliğinden saçılan ışık huzmeleri gibi tüm benlik âlemine doğması bu kadar sancılıyken ve yetinemezken sözlerim yol gibi kıvrılmış şahsımın umurunda mı sanırsınız?

Bir gün daha deyip kemiksiz dilimle, bir gün daha siliniyor ömür küremden.
Tam böğürümde keskin bir yalnızlık ağrısı nefesimi kesiyor.
Sen çaresizmişsin?

Bir fısıltı…

Gece yarısı tam da kulak zarımda titreşen uğultu; göğsümü sökercesine pâreleyen kurt ulumaları…  Pençelerimi dayayıp yalnızlığın duvarlarına zorluyorum kaderimi, tutup nabzından, zamanın can çekişini sayıyorum ruhumun. 

Sayıyorum bir ve birden sonrası hatırlamıyorum.

Sonunda yırtıp rahmini karanlığın yazıyorum uzun uzadıya… 

KAR / Muhammet Hamdi BÜYÜKTAŞ










Kara kaplı bir defterdi karalamalarım.

Karalar bağla(r)dım ardından diye ağlardı.

Karanlıktı ve de ıssız. Dar geçit ve de sessiz. Uğultular irkiliş vesilesi idi. Beyaz yemenisi kulaklarının ardında perçemi alnına yılların getirdiği yorgunluk ile düşmüş, pencerenin kenarında üşümüş elleri ile kim bilir neyin serzenişinde söyleniyordu.

Alacakaranlık kuşağından kalma bir sahne gibi… Sanki az sonra ortalığın sessizliğini bozacak bir hadise yaşanacak gibi… ya da kim bilir kıyamet kopma öncesi sessizlik…

Gıcırtılar ve düşen kar. Mevsimin kış olduğunu belirtir iz taşıyor. Savurganlık gibi harcadığımız mevsimler birbirini kovalarken kış gelip, çatmıştı kaşlarını. Bu hâli gelin bilirdik, yeryüzünün gelinliği derdik; ama birilerinin gerginliği oluverirdi kış mevsimi ne hikmetse…

“AŞKIN ELİF HÂLİ”/Hasan EJDERHA


“Aşkın Elif Hâli” İnci OKUMUŞ Hanım’ın şiir kitabının adı. Kitap, Kumrum Yayınları arasında çıkmış. Muhteşem bir kapak, muhteşem bir ebat ve muhteşem bir kâğıt seçimi ile tam bir şiir kitabı… İnci OKUMUŞ’un “Aşkın Elif Hâli” şiir kitabı 117 sayfadan oluşuyor. Tercih edilen kâğıt, 117 sayfaya rağmen kitabı nefis bir ebat’a getirmiş. Hülasa-i kelâm hacimli bir şiir kitabını disipline edilmiş sayfalarından, güzel bir sayfa düzeni ile okuyacaksınız İnci OKUMUŞ’un şiirlerini.

Kitapta 45 şiir yer alıyor. Ancak Aşkın Elif Hâli’nin sayfalarını çevirince sizi “Tegannî” ve “Sunuş”  mısraları karşılıyor.

“kalemimi ilhamınla donat ki,
sözümü güzelliğinle söyleyeyim.
her talep,
şüphesiz ki katında değer bulur.
sevdan ki;
dilimde yarımsa, aşkımın liyakatsizliğindendir.
affola vesselam.”

Bu teganni daha şiirleri okumadan, şiirlerin ve şairesinin aidiyeti hakkında bilgilendiriveriyor sizi ve anlayıveriyorsunuz nasıl şiirler okuyacağınızı.

Ayrıca kitap üç bölüme ayrılmış. Birinci Bölüm: AŞKIN ELİF HÂLİ. İkinci Bölüm: SANA AŞKIMIN YOKTUR İZAHİ. Üçüncü Bölüm: ŞİİR DÖNDÜ LEYLA’YA. Bölüm başlıkları ile bölümlerde sınıflandırılan şiirler uyumlu halde tanzim edilmiş.

Kitabın adı “Aşkın Elif Hâli” ya! Daha ilk sayfalarda yoğun bir aşk ve sevda şiirleri halesine kapılmış buluyorsunuz kendinizi. Bizim ıstılahlarımızla, bizim medeniyetimize ve inanç dünyamıza uygun kelimeler özenle seçilerek söylenmiş mısralar… Bu mısraların sahibi Kim? Kimdir İnci Okumuş? Soylu Dolunay yürüyüşünün sadık taliplerinden bir şaire… Şiire, kelimelere, ıstılahlarımıza, inançlarımıza, medeniyetimize, medeniyet kodlarımıza, sanatımıza ve estetiğimize asla ihanet etmeyecek bir duruşun neferleri arasında yerini almış, hanım bir şair.

İşte bu çerçevede sevda şiirleri okuyacaksınız “Aşkın Elif Hâli”nden.

iki ayrı nehir üstüne kurulu iki namazgah gibi
can kafesimde çınlayıp duran bir ah gibi
hiç inmemecesine kalbin kıblesinden
hiç düşmeden firkatin bir hecesinden
öylece sevdim seni

Nasıl sevdin’e böyle cevap verilir herhalde. Sonraki mısralar içinse nara-i sevda demeliyiz belki de…

ey gönlün galibi, sevdanın kaybedeni
ey ebede hükümlü sevgili, hüzünlerin yedivereni
ey uykusuz ateş, cenneti fısıldayan aşk nehri
ey özlemlerin sesleyeni,ırakların bekleyeni
çölde nefes nefese koşan hacer gibi
asırlar boyu gönlü sırılsıklam, yüreği terli
öylece sevdim seni

Aşkın Elif Hâli şiiri ile buluşturuveriyor kitabın elli dördüncü sayfası sizi. Okuduğunuz onlarca sevda şiirinden sonra çok önemli bir durağa geldiğinizin farkına varıyorsunuz. Kitaba adını veren şiirdesiniz artık. Yeniden bir toparlanıştan sonra okumaya başlıyorsunuz Aşkın Elif Hâli şiirini.

elif gibi uza yüreğime
acıyla yansam da
seni üzmeyeceğim
çölde her şey sudur, burada ateş
gözyaşının sere serpe indiği derin ırmaklara
elif diyeceğim.

zindanındayım yusuf’un
yüreğmden sızı sızı
sökülen ipliğin
adı: elif olsun

elif gibi uza yüreğime
acıyla yansam da
seni üzmeyeceğim
mazimin adı Elif
istikbalimin adı Elif
dertlerimin tadı Elif
asıldığım dalın tadı Elif
aşka sürgün giden kalemin
adı: elif olsun.

“Aşkın Elif Hâli”  kitabının sayfalarında ilerlerken bir başka ve bambaşka bir durağa daha getiriyor sayfa çevirişleriniz sizi. Gül Efendim I, ve Gül Efendim II şiirleri ile birden aşk merdivenlerini tırmanışınızda farklı bir basamağa erişiveriyorsunuz. Bu iki şiiri buraya bilerek almadım. Ucundan da olsa koklatmayacağım bu yazımın okuyucularına. Zira şiir kitabını satın almalısınız. İnci OKUMUŞ’un Aşkın Elif Hâli kitabından gerçekten bir tane alın ve kütüphanenizde, hatta elinizin altında bulunsun.

Şaire İnci OKUMUŞ Hanım’ı gönülden tebrik ediyor ve “kitabının okuyucusu bol olsun” duasıyla selamlıyoruz.   

YOKUŞA AKAN IRMAK/Yasin MORTAŞ










Allah’ım                                                                    geceye boy vermiş güneş gibiyim
yol bu yol değilmiş                                                 boyumun kısalığı/günahımdanmış
uzun bir rüzgârmış boynumu eğen bu rant            ve sana yaslanmak/senden 
                                                                                      utanmakmış

Allah’ım                                                                       sesini içmiş taş gibi/sükûtum
gök kapalı ve yer yersiz                                              dişlerimdeki sızı/haramdanmış
canım- kanım-sevgilim değilmiş bu bahçe                ahların harflerini dahi unuttum


Allah’ım, yalanlarım                                                  damarımı akak sanmış ırmak gibi/kirli
aşk tutanaklarım karalanmış defter gibi                    ve titriyor aşkın kalemi
kan içirilmiş nehirlerim bulanık                                 kezzapla yıkadılar mülevves elbisemi


ağzım açık                                                                  arıyorum dilimin derin kuyularını
arıyorum ben’i                                                           ve kalp gözüyle Allah’ı







“ZULMÜ ALKIŞLAYAMAM, ZALİMİ ASLA SEVEMEM”/Bekir BÜYÜKKURT


“Mısır, Suriye ve diğer zalim idarelerin gölgesinde
 zulme rıza gösteren âlim taifesine ithaf olunur(!)”



Her dönemde örnekliğini görebi- leceğimiz Rabbani âlimler insanlık namına risk almış, talan edilen millet malının hesabını sormuş, zalim idarecilerin zulümlerine geçit vermemişlerdir. Ulema kirli ittifaklar içinde yer alanlara, küresel güçlerle birlikte hareket edenlere karşı ümmetten yana olmuş, bu uğurda kimi görevden azledilmiş, kimi kırbaç yemiş, kimi de şehit olmuştur. Ama hiçbir zaman Hakk’ın koyduğu kuralları kendi çıkarları için aşmamıştır. Tuğyan eden sultanları, adaletten sapan kadıyı, hakkına razı olmayan halkı âlimler ikaz etmiş, âlimler mütecavizleri itidale çağırmıştır. O âlimler, güçlülerin haklı olduğu düzene karşı koyup; haklıların güçlü olduğu bir içtimai ve siyasi düzenin tesisi için, lüzumu halinde kendi canlarından dahi vazgeçmişlerdir. Zorba siyasal iktidara karşı kılıf uydurmaktan Allah’a sığınıp, tüm idari mekanizmayı Hakk’a ve adalete davet eden bir hali kendilerine uygun görmüşlerdir. Zalim iktidarlara güç katan değil; zalimlerin zulmünü yüzlerine çarpan âlimler olmuşlardır. İktidarın desteğini almak için değil, yanlış yolda olan ya da yanlış yola girme tehlikesi olan idarecileri, yalnızca Allah rızası için tenkit etmişlerdir.
Rabbani âlimler küresel sömürgeci güçlerle birlikte olan, millet malını şahsı için harcayan ya da adalete uygun olmayan kararlar veren devlet adamlarını, yargıçları minberden ikaz etmiştir. Hasbilik onlarda o derece ileri düzeydedir ki, bakışlarıyla olduğu gibi sözleriyle de insanları etkilemiş, idarecilerin mağrur bakışları onların önünde yere düşmüştür. Rabbani âlimler İmam İzz b. Abdüsselam gibi, zalim idarecilerin türlü dünyalık tekliflerini bir kenara itip; “Dünya senin olsun, ben gidiyorum, yarın Rabbim’in huzurunda görüşürüz.” demiştir. Kur’an’ın bütün zamanların ortak hastalığı olarak dikkat çektiği; devlet adamlarının Firavunlaşması, servet sahiplerinin Karunlaşması ve ulemanın belamlaşması temayülüne karşı agâh olmaya çağırmışlardır. Rabbani âlimler; Daru’n Nedve’nin kapısında tekbir getirdi, kırbaç yedi fakat insanların alın terini sömürenlere ‘yuh olsun’ demekten de geri durmadı. Allah Resulü ashabına haksızlık karşısında susmamayı telkin etmiş, konuşması gereken yerde susanı da ‘dilsiz şeytan’ olarak nitelemiştir.
Rabbani Bir Âlim Örneği; İmam-ı Azam(ra)
İmam Âzam lâkabıyla bilinen, Ebû Hanife künyesiyle meşhur Numân b. Sâbit b. Zevta mutlak müctehid ve fıkıhta Hanefi mezhebinin imamıdır. Kufe’de Hicri 90’da(699) doğar. Ebu Hanife, küçük yaşta Kur'an'ı ezberlemiş ve Arapça'nın o zaman tasnif edilmekte olan sarfnahivşiir ve edebiyatını öğrenmiştir. Gençlik yıllarında sahabeden Enes bin Malik(ra)’i, Abdullah bin Ebi Evfa(ra)’yı, Vasile bin Eska(ra)’yı, Sehl bin Saide(ra)’yi ve en son hicri 102’de Mekke’de vefat eden Ebu’t Tufeyl Amir bin Vasile(ra)’yi görmüş, bunlardan hadis dinlemiş olduğundan tabiinden sayılır.
Numan b. Sabit ilme meraklı ama aynı zamanda tüccarlıkta yapmaktadır. Çarşı-pazar dolaşır ve Kufe dışına da seyahatler yapar. Bir gün Şa’bi kendisindeki cevherin farkında olarak onu yanına çağırır ve ‘Böyle yapma, senin ilimle uğraşman ve âlimlerin yanından ayrılmaman gerekir.’ der. Numan bu sözler karşısında adeta çarpılmış ve ticaretten de tamamen kopmadan kendisini ilme vermiştir. Ticareti ise vekili aracılığıyla idare eder. Kufe’nin tek büyük camisindeki derslere devam eder. Hammad bin Ebi Süleyman’a yaklaşık yirmi yıl talebelik eden Numan b. Sabit, Cafer-i Sadık’la iki yıl beraber kalır ve ona da iki yıl talebelik eder.
 İmam-ı Azam Ebu Hanife, sadece akaid ve fıkıhta değil; aynı zamanda devrindeki siyasî çekişme ve baskılara karşı tavrıyla da öne çıkmış Nebevi doğruluğu kendisine şiar edinmiş bir imamdır. Zulme boyun eğmeyecek derecede yüksek bir şahsiyeti vardır. Zamanında meydana gelen siyasi çekişmeler ve çalkantılar karşısında, ilminin ve kemâlatının gereği yiğitçe tavırlar sergilemiş, fikirlerini ve düşüncelerini muarızlarına karşı çekinmeden savunmuştur.
İmam-ı Azam’ın zühdü, takvası ve ilmî otoritesi yanında, insanları etkileyen bir başka yönü de mantık ve kıyastaki gücüdür. Çok çabuk anlama ve analiz etme melekesi ile çözülmez sanılan meselelere çözümler üreten İmam, döneminin âlimlerinin gıpta ile bakmasına vesile olmuştur. Kelâm ilminin zirveye ulaştığı Basra’ya en az yirmi defa gidip-gelerek oradaki Mutezile, Haricî ve diğer bid’at ehli gruplara karşı Sünnet-i Muhammedî yolunu savunmuş, akıllara takılan suallere cevaplar vermiş, müminleri ehl-i sünnet çizgisinin dışına çeken akımlara karşı set çekmiştir.
Devrin büyük âlimi Hammad(ra)’ın ders halkasına katılarak İslâm Hukuku’nda derinleşen İmam, bu hocasından yaklaşık yirmi yıl ders almıştır. Kırk yaşlarında zorlu bir eğitim devresi geçirmiş olarak hocasının vefatıyla boşalan kürsüsünün vârisi olmuştur. Yaklaşık otuz yıl boyunca bu kürsüden verdiği derslerle, sonraları kendi adına izafeten “Hanefîlik” adı verilecek olan fıkıh ekolünün temellerini oluşturmuş, sekiz yüz öğrenci yetiştirmiş, binlerce hukukî meseleyi çözüme kavuşturmuştur. Bu süre içinde devlet makamlarından uzak durmayı kendine şiar edinen İmam, resmi makamların dini şekillendirme ve egemenliklerine araç olarak kullanmalarına da fırsat vermemiştir.
Zulme Karşı Haklının Yanında
Emevi halifelerinin ve atadıkları valilerin keyfi tutum ve uygulamalarını doğru bulmayan Büyük İmam, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da kurtulan tek oğlu İmam Zeyd’in halife Hişam b. Abdülmelik’in tahrik ve küfürlerine karşı ayaklanması sırasında, “Eğer insanların, Hz. Hüseyin’i terk etikleri gibi onu da yarı yolda bırakmayacaklarını bilsem ona katılırdım. Çünkü hak imam odur!” diyerek tavrını oradan yana koymuş ve İmam Zeyd’e on bin dirhem maddî yardımda bulunmuştu.
Gerçekten de İmam Zeyd, babası Hz. Hüseyin gibi Kûfe’liler tarafından yalnız bırakılarak ihanete uğramıştır. Ebu Hanife Hazretleri bu tavrıyla güvenilmeyecek insanlarla yola çıkılamayacağını gösterdiği gibi, Ümeyyeoğulları’nın saltanatına da açık bir tavır koymuştur.
Emeviler’in son Irak Valisi Ömer İbn-i Hübeyre bu ünlü hukukçuya şu teklifte bulundu:
“Hâkimler Meclisinin başına geç. İmza koymadığın hiçbir kanun yürürlüğe konmayacak, sen izin vermeden devlet hazinesinden kuruş çıkmayacak!” Bu, büyük ve itibarlı bir görevdi. Ama İmam bu teklifi hiç tereddüt etmeden reddetti. Vali tarafından zindana atılarak kırbaçlanmaya başlandı. Ulemadan bazı kişiler devreye girerek “Kendine yazık etme, biz nasıl istemeyerek, kerhen kabul ettiysek, sen de öyle yap.” dedilerse de onun verdiği cevap şu oldu:
“Eğer vali benden Vasıt Mescidi’nin kapılarını saymak gibi sıradan bir iş istesin, yine kabul etmem. O bir insanın katline hükmedecek, ben mühür basacağım ha? Allah’a yemin ederim ki bu mümkün değil! Bu dünyada kırbaç yemek ahirette ceza görmekten daha iyidir. Valinin beni öldürmeğe gücü yeter fakat tekliflerini kabul ettirmeğe asla!”
İmamı elde edemeyeceğini gören vali tepkilerden çekinerek onu serbest bırakır ve İmam da Kûfe’yi terk ederek Mekke’ye hicret eder.
Hakk’a Tabi Olanların Yanında
İmam-ı Azam, çoğu insanı cezb edecek dünyevî makam ve zenginlikleri işkencelere rağmen reddetmiştir. İsteseydi emrine verilen imkânları ‘dava’sı için kullanabilirdi. O biliyordu ki, zalim idarecilerin tekliflerini kabul ettiği an, fiili olarak haksızlıklara ortak olacak, zalim idare meşruiyet kazanacak, hakikat ve adaletin yanında olan muhalefet parçalanacak, diğer âlimler de o örnek gösterilerek susturulacaktı. Böylece sistemin tefessüh etmiş kurumları bu hakikat insanının ismiyle yeniden meşrulaştırılmaya çalışılacak, iktidarın ömrü uzayacaktı. Şöhreti dünyaya yayılmış insan, şöhretinden faydalanılmasına izin vermemiş ve hicreti tercih etmiştir. Onun hicretinden bir süre sonra da Emevi saltanatı tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştır.
Hilafetin tekrar Peygamber(sav) soyundan olan Abbasiler’e geçmesi onu son derece sevindirmiştir. Bu konuda şunları söylemiştir: “Bu iş (hilafet) Peygamberimiz(sav)’in yakınlarına geçerek hak yerini buldu. Bu Allah’ın lütfü ve keremidir. Ey âlimler; bunlara yardım etmeye en layık olan sizsiniz! Size istediğiniz kadar ikram ve ihsan var. Halifenize biat ediniz. Biat ahirette sizin için emniyete kavuşmaya vesiledir. Allah’ın huzuruna biatsız çıkarak hüccetsiz ve delilsiz kalmayınız.”
Yeni seçilen Halifeyi ziyarete gittiğinde söylediği sözler onun takip edeceği çizginin ipuçlarını veriyordu: “Allah’a hamdolsun ki, hakkı Nebi’nin yakınlarına verdi ve üzerimizdeki alçaltıcı zulmü kaldırdı. Ve yine hamdolsun ki dilimize hakkı söyletti. Allah’ın emri üzere sana biat ettik. İşine vefa gösterirsen kıyamete kadar ahdimizde vefâkarız.” Büyük İmam’ın bu sözleri yeni idareye, hak ve adaletin yanında olmak şartıyla, kendileriyle birlikte olduğunu söylüyordu. Kendilerine de Resulullah(sav)’ın yakınları olduğu için saygı duymakta ve biat etmektedir. Lakin adalet ve hakkaniyet çizgisinin dışına çıkarlarsa bu zulme ortak olmayacağını ifade etmektedir. Ta ki Hazreti Resul(sav)’ün yakını olsalar dahi.
Büyük İmam’ın korktuğu kısa zamanda başına gelmiştir. Saltanat sahipleri Emeviler’e karşı zulme girişerek geçmişin intikamını alma sevdasına düştüler. Kendilerini durdurmaya çalışan ulemayı da öldürmeye başladılar. Abbasiler’in bu hareketi karşısında İmam Muhammed ve kardeşi İmam İbrahim ayaklandılar. Bu ayaklanmayı devrin meşhur âlimleri desteklediler. Bu âlimlerin arasında İmam-ı Azam ve öğrencileri de bulunuyordu. İmam-ı Azam zulme karşı direnen bu insanları maddi ve manevi açıdan desteklediği gibi, hilafet orduları başkomutanı Hasan b. Kahtaba’yı İmam İbrahim’in üzerine gitmekten caydırmıştır. Bu durum Abbasi Halifesi Mansur’un dikkatinin İmam üzerinde yoğunlaşmasına sebep olur.
Halife doğrudan İmamı hedef almanın riskli olduğunu bildiği için onu kazanmayı ve yanına çekmeyi teklif eder. Sık sık hediyeler gönderir. İmam-ı Azam bu hediyelerin amacını sezdiği için bunları münasip bir üslupla reddeder. Halife, hediyelerinin niçin kabul edilmediğini sorduğunda, idarecilerin devlet malını bol keseden kullanmalarına tenkit babında, şu cevabı alır: “Şahsi malınızdan bana hediye gelmedi ki onu kabul edeyim. Siz bana milletin hazinesinden aldığınızı yolladınız. Oysa milletin malında benim hakkım yok. Ben silah altında asker değilim. Fakir de değilim ki, hazine ödeneğinden yararlanayım. Yolladığınız şeyleri bundan dolayı alamazdım.”
Şart Allah’ın Olunca
Büyük İmam teklif edilen baş hâkimlik makamını kabul etmemiştir. Neticede Musul halkının isyanını bahane ederek isyancıların katli için fetva isteyen halifeye tarihe altın harflerle yazılan şu cevabı verince, halife adeta çılgına ve şaşkına dönmüştür:
Bu konuşma şu şekildedir:
Halife:
“- Allah Resulü, ‘müminler verdikleri söze sadıktırlar.’ demiyor mu? Musul halkı bana karşı gelmeyecekleri konusunda söz verdikleri halde şimdi ayaklandılar. Üstelik vergi memuruma karşı koydular. Onların kanı helaldir!”
İmam-ı Azam:
“- Onlar sana, kendilerine bile helal olmayan bir şeyi, yani kanlarını şart koşmuşlar. Hâlbuki İslâm bu hakkı ne size, ne de onlara tanır. Mesela bir kadın kendi rızasıyla bir erkeğe kendini teslim etse, o kadının namusu o erkeğe helal olur mu? Yine bunun gibi bir adam, birisine ‘gel beni öldür’ dese ve diğeri onu katletse acaba bu caiz olur mu? Bunu yaparsa diyet gerekir. Müslüman’ın kanı üç şekilde helal olur: Cana karşı can, imandan sonra küfür, evlendikten sonra zina. Bunların hiçbiri bu işte olmadığına göre, Musul halkını bırak. Onların kanını dökersen zulmetmiş olursun. Allah’ın şartı, uyulmaya kullarınkinden daha layıktır.”
Zulüm ve Adaletsizliğin Karşısında Bir Ömür
Büyük İmam, her hali ile zalim idarecilerin tepkisini çekmesine rağmen; mal, evlat ve dünyalık kaygısı gütmeden, imanının verdiği sorumluluğu yerine getirmekten bir adım geri durmamıştır. İdare, İmam’ı çıkarların çarkına çomak sokan biri olarak görmüş ve onu ortadan kaldırılması gereken bir unsur olarak değerlendirmiştir. En sinsi entrikalarla İmam’ın üzerine gitmeye devam etmiş ve bu konuda kendine tabi olmuş ulemayı kullanmaktan geri durmamıştır. Devrin Kadısı ve iktidara yakın diğer ulemanın kıskançlıkları bazı bürokratların ihtirasları ile birleşince, İmam’a karşı entrika cephesi büyümüştür. Sonuçta Halife Mansur, kabul etmeyeceği tekliflerle onu sıkıştırmaya başladı. Yapılan bütün dünyalık cezb edici teklifleri reddedince, İmam zindana kapatılarak kırbaçlanmaya başlanmıştır.
Kırbaç altında iken şöyle diyordu:
“Allah’ım beni kudretinle onların zulmünden ve fıskından uzak kıl!”
On kırbaçla başlayan ceza katlanarak yüz ona geldiğinde, Büyük İmam acılar içerisinde ruhunu teslim ederek şehit oldu.
Büyük İmam vasiyeti ile de zalimlere ve cümle adaletsizliklere karşıdır:
“Beni gasp edilmemiş bir toprak parçasına gömün!”

Zalimlerin karşısında ve mazlumların yanında, sahip olduğu ilmin ticaretini yapmadan, hakikati her ne olursa olsun ifade ederek, milletin içinde olarak ve zulme ortak olmadan bir şerefli ömür süren Büyük İmam, Efendimiz(sav)’in “haksızlık karşısında susmamayı” telkin eden, konuşması gereken yerde susanı da “dilsiz şeytan” olarak ifade eden Hadis- Şerif’ini kendisine rehber edinmiştir.

NESİN? / Gazi BALCI













Elif dergâhındayım tutturmuşum bir zikir.
Senden sonra yok mantık firar eyledi fikir…
Seni buldum nihayet yüce mevlaya şükür!
            Kardelen çiçeğim mi yahut kara kış mısın?
            İmkânsızı bilip de yine aldanış mısın?

Eskidendi yorgunluk kan deli akar şimdi!
Gönlüm pek ferah değil hasretin yakar şimdi.
Fırtınalar yıkamaz hasretin yıkar şimdi…
            Bilmiyorum be gülüm bu cana yoldaş mısın?
            Dertsiz başımda ağrı, sen bana uğraş mısın?

Neden, nasıl, niçin yok soruları sil gitsin.
Üzmek değil amacım uğrunda dünyam yitsin.
Her şey senle başlıyor yine seninle bitsin…
            Feleğin yedirdiği zehirli bir aş mısın?
            Uzun yollardan sonra sonsuza varış mısın?

Son yudum çayımda sen sigaramda duman sen…
Rüyada bile olsa ah yanıma bir gelsen.
Ben beni bilmiyorum bana beni bildirsen!
            Yüreğimi yakarken sade bir bakış mısın?
            İçteki yanardağa can veren yakış mısın?

BEKLENEN ‏/ Murat TÜRKMENOĞLU









Derin bir özlemin izindeyim bu aralar,
Yangınıma dumanı tütüyor evlerin,
Aklımın ziline basıp basıp kaçıyor kelimeler,
Ha bugün, ha yarın gelecek diye beklerim.

Kimliğim gibi onu yanımdan hiç ayırmazdım,
Hatta kimliksiz kalır, onsuz kalmazdım,
Bilmiyorum neyledim, ne kabahat işledim de
Yırtılmıyor perdesi onu gören gözlerin.

Bu ayrılığı sana olan sevdam çeker mi?
Ya sorarım sana:
Senin gözünde ham meyva on para eder mi?
Bırak da yaksın beni bu ateş, olgunlaşayım,
Nesillere aşkı öğreten bir el olayım.

Çağırmaz mı artık karanlık beni yanına?
Lambası titreyen ışık yoldaş olmaz mı bana?
Kahredemem beni saran güzelliğin esaretinden,

Lakin vazgeçemem nazım ümidimden.

KÖRÜN TAŞLA İMTİHANI‏ / Metin ACAR










tepeden bak, uzayan uzağa bak şimdi
biliyordum yoktu orada sivri bir tepe
yeriyse burası imdi söyleyeyim
tepeden bak kaya yuvarlanıyor
benim bulunduğum alan karıncalı çekiyor
dünyam,
orada bir köyün olmaması kadar uzakta
gitmem, görmem, kalmam köy benim köyüm
beni de o köyün
kara tahtasına yaz sevdiğim
urganı mı sağlam yağla
susmam, söylerim, gülmem urgan benim urganım

tepeden bak taş yontuyorlar ayak uçlarına
sor bakalım ne istiyormuş bu içten
beni beklesin demiştim kıştan
sevdiğim beni imdi anlat o manzaraya
tepeden yuvarlanan kayaları görme
ayağına değen
yosun tutmamış taşları sevme
sevdiğim, beni anlat o yeltendiğim dallara
ve sor
yaprağını dökeceksen
niye tekrar açıyorsun...

kim kurtardı bu kuruyan yüzeyleri
kim döşedi katı mermer taşlarını duvarlarına
bu işin meselesi görmek idiyse seni
ben görürdüm görmek hâlâ böyle yazılıyorsa

biliyordum yoktu orada sivri bir tepe
olmayan bir tepenin gözlerini karıştıramam
karıncalı çeken ilgi alanlarımın yarasına
itlerin bile güldüğünü imdi sana anlatamam
koy o sofraya misafirler içinde bir tas daha
taş bağlasın gerekirse metropol valileri
ağzını bulamadıkları günlerde karınlarına

susmadım
söyledim
gülmedim
urganımın peşi sıra ağaç dalları
tenimin sıcaklığını yokladım
hava berrak çalacak seziyorum
imdi bu mektubu sevdiğim sana
sivri bir tepenin hayali ile yazıyorum
kayaların içinde gülün bittiği
bir kedinin hureyre'yi gördüğü gibi
yazıyorum alnımın kalıbı gözüne değdiği
taşların kalbine Rab diyerek indiği
gitmediğim
görmediğim
kalmadığım
o renk tonunu su ile hayal ile yoğurduğum
imdi olmayan  sivri tepede yaşlandığım
çocuk olduğum,
evlat sahibi yar sahibi olduğum
imdi o yerden yazıyor
ve soruyorum.

tepeden bak uzayan uzağa bak şimdi
imdi o ağacın dallarını
sen de görüyor musun?



ŞAİRİN GÜNDÖNÜMÜ-3 / Mehmet MORTAŞ

Kardeşler! ' deseydim 'Kardeşlerim! ' 
'Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan 
'Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan 
Bakın yaklaşıyor…' 
yazık, şairler kadar cesur değilim 
İsmet Özel

Ah şair bu yaşamlar sahile vuran irin dalgaları ile besler kendini. Cehenneme ulaşmanın en meşru yolu, kin ateşi ile kin bahçelerinde naralar atarak dolaşmak. Bu nedenle teninde altın rengine boyanmış yazdan kalma güneş izini bulamazsın. Gözlerinde kırağı çalmış mevsimleri öyle ki hiç bulamazsın. Girdin şehrin en zayıf noktasından. Fakat yel değirmenlerine karşı koyan bir Donkişot değil halin bilesin. Krala karşı mücadele eden robin hood hiç değil. Mekanik medeniyetin hayal üstü kahramanı Süpermeni hiç aklına dahi getirme. Ki modern medeniyetin kahramanları seni öldürmeye gelebilir, hayallerini, ruhunu, şiirlerini işgal edebilir. Anlaşılmaz bir trans haline girersin heybendeki azığın tel tel dökülebilir. Eğer şiirlerin, kelimelerin gücün yetmiyorsa, modernizmin kahramanları, yaşam alanını, ruh dünyanı, değer verdiğin her şeyini tarumar etmek istiyorsa aşağıdaki kıssayı dinle.
Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: “Ey kavmim, elçilere uyun” dedi.
“Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.”
(Yasin: 20-21)

Bakırdan gökyüzünün üstünde altın rengine boyanmış güneşin ışıkları, irinden dalgaların kavislenerek linç edilmiş deriden giydirilmiş evlere vurduğu sahildeydik. Kelimeler çuvala konan mızrak gibi sığmıyordu heybemize. Rahatsızlıklarını her halükârda belli ediyorlardı, debeleniyorlardı baharı gören bir kısrak gibi. Seninde yüreğin okyanuslar gibi debelensin şair. Kendini okyanusta bir damla olarak gör ve mütevazi ol kibrinden debelenen kelimelere aldırma. Okyanusu bir bardak suya hapsetsen dahi kendini büyük görme. Gir korkusuzca irinden sahile sırtını dayamış şehre. Gir şehrin en zayıf noktasından yani ölümün istatistiği verilere dayanmayan yerinden. Batıya hayran hayran bakan taşeron beyinler gibi olma. Heybendeki kelimeler yüreğini çepeçevre çevirsin. Her türlü görsel ve işitsel saldırılara karşı korusun tarumar olmaktan. Hani ateşten denizi mumdan gemiler ile geçmeden önce hazırlamıştın kendini. Derin mi derin bir kelimenin hayaline düşmüştün. Günlerce çile çekmiş, ham olma halinden kurtulmuş gönüllerde pişirilmiş sözcükler hazırlamıştın da heybene koymuştun. Sözcüklerinle güneş gibi ol şair, şehrin buz gibi havaya bürünmüş sokaklarında kusurlara bürünmüş hayatlara karşı gece gibi. Burada zaman her gökdelenin en kuytu yerinde pusudadır. Aniden çıkan kuzey poyrazı gibi vurur seni sırtından. Eğer vurulursan camekânların zalim yüzüne yavaş yavaş dipsiz bir kuyunun önünde duruyorsun demektir. İnsanları vahşi cazibesi ile çektiği gibi senide çeker hayalden kurulmuş bir zevk ve eğlenceden olan devasa çarkına. Şiirlerin ile öğüt vermeye geldin gönülleri fethetmeye ama burada öğütte şiirde peri perişan. Çöplüklerde tonlarca kelimeler yığılıdır. Kimisi pas tutmuş mekânsız caddelerde yuvarlanır anlaşılmaz sesler çıkararak, kimisi kitapların anlaşılmaz yerlerinde gezinir kitap yüklü arabalara binerek, kimisi ve de en önemlisi yığınların beyinlerini meşgul eder patlamaya hazır bir saatli bomba gibi. Gökdelenlerin gölgesindeki kadavralar tıbbi terimlerin bilmecesidir. Kin ateşi ile yaşar insanlar suskun bakışlar arasında. Bu öyle bir kin ateşi ki hiçbir medeniyet barınmaz, hiç bir şehir ayakta duramaz yerle bir olur bütün yaşamlar. 


YÜRÜDÜĞÜM ZAMAN / Şeyhşamil EJDERHA












Yürüdüğüm zaman
Hızlanıyor rüzgârın adımı
Belki, koşuyor ardım sıra
Hiç bilmediğim ülkelerden geçerek
Sürgün olduğum gözyaşlarıma inat
Yüzünde bir parça ay ışığıyla
Sarıyor, silahlarını kuşanarak hayalimi

Yürüdüğüm zaman
Hızlanıyor bir bebeğin kalbi
Sanki en onulmaz yarama derman
Bir gülümseyiş... Süzüyor gözleriyle beni
Issızlığın, sessizliği bir nefese emaneti gibi
Yollarımın en sarp noktasında çıkıyor
Karşıma bir sükûtun serinliği

Yürüdüğüm zaman
Bir ben oluyorum
Durduğum zaman ben/siz...
Aklımdaki tüm sorular gibi
Bende bir merak
İnsan yürümeden durabilir mi?

Yürüdüğüm zaman
Unutuyorum her şeyi
Bilmiyorum... Ne zaman başladım?
Bir, iki yaşındaydım sanırım
Bir elim annemde, diğeri babamda
Ve attığım ilk adımım...

Yürüdüğüm zaman
Rüzgârla doluyor kanatlarım
Karşımdaki kollara karşı
Yürüyorum...
Kanatlarım yok benim
O kollar kimin?
Yoksa senin mi Leyla
Mecnun'a uzattığın bir gülümseme gibi...


ŞİŞİK DALAK/ İsmail SAĞIR


Bu tabir birçok can sıkıcı, iç gıcıklayıcı; memleketin ve Müslümanların meseleleriyle yüz yüze geldiğim anlardan birinde; beynime bırakılan iki kelimelik, on harflik, biraz da komik gelen bir tamlamadır değerli okur. Bu alengirli giriş cümlesinin ardından seni neyin beklediğini bilmeyerek muhtemelen kaçık olduğumu düşünüyorsun, olsun. Bu tamlamayı uzun yıllardan beri duyarım fakat niye dalak şişer hiç bilemedim adam akıllı.

Tıbbiyeye başladıktan sonra dalak neden şişer anladım; fakat onun adı ve patolojisi farklı… Ben sana sabah kuşağında cümle hastalıkları ve tedavisini açıklayan süper doktorlar gibi buradan ahkâm kesmeyeceğim dalak niye şişer; tedavisi şöyledir efendim diye. Hele hele tereyağı konusunda asla ağzımı açmayacağım, başka mevzuumuz kalmamış gibi. İnsanın insanca mevzuları yok olmaya başlamışsa, artık ağızlara alınmıyorsa bir evde, mahallede, şehirde, ülkede delirmeye müsait demektir ortam. Üstüne bir de modernizm eklenmişse işin içine, önce dalak, sonra siz şişmeye başlarsınız. Müslüman mahallesinde salyangoz satmayı bırakın toptan o mahalleyi istimlak edip gavura rezidans diksin diye yer açarlarsa yahut artık sadece birbirine yakın gelir düzeyine sahip insanlar aynı alanda otursunlar diye tokileştirirseniz, koskoca bir BİZ olan mahalleyi, insanın canı sıkılır dalağı şişer sonra sevgili okur.

Kutsalı ve kutsiyetin neye ait olduğunu bilmeden önüne gelene dağıtan kişinin Müslümanın vakarını unutuşuna kızar, yine dalağınız şişer.

Gayrı safi milli hâsılamızın her geçen gün yükselip ahlakın düştüğü, ne idiğü belirsiz gençlerin yetiştiği ve Müslüman bilincinden ayrılıp, gâvur kafa yapısını kendimize rehber edindiğimiz şu vakitlerde; ekonomiyi put haline getirip, daha evvel şu kadardı, şimdi bu kadarcılığa endekslenmiş hayatı görünce de dalağınız şişer.

Sanattan, estetikten hiç bahsetmeyip, her yeri modern zamanların putları binalarla doldurup sonra da muasır medeniyet denilen zırvalığa yelken açtığımız müjdesini verenleri gördükçe de dalağın şişer sevgili okur.

Arkada okkalı bir fon müziğiyle, hafif hüzünlü ses tonuyla menkıbeler anlatıp milleti hüzne boğan mübarek gün ve ay hocaları; hatip ve oğlunu görünce de dalak şişiyor.

Sanat ve sanata dair işler yaptığını ifade edip her türlü fuhşiyatı sergilemekten utanmayanları görüncede dalak şişiyor sevgili okur.

Tasavvufu ve Allah dostlarını istismar edip, kapitalist değirmene su taşıyıp ortalıkta derviş kılığı ve edasıyla gezen yazar-şair(!) taifesini görünce de haliyle dalak şişiyor.

İçinde vatan-iman kelimesi geçen iki-üç tane kitap çıkarıp kendini garip dostu ilan eden; ama kendini dinlemeye gelen misafirine tespih fırlatıp küfreden, incelikten nasipsiz paçozlarda tansiyon yükseltiyor aziz okur.

Daha evvel dava diye ortalığı yıkıp güce ve paraya ulaşınca –amaaaan canım, bu işler böyle yürüyor-culara bu dalak şişmesin de ne yapsın.

Her daim üstad Necip Fazıl’ın şiirleriyle gürleyip alanlarda, üstadın çilesi ve hayatı olmuş gençliğe ve türkün bu topraklardaki gâvura çalımının en silinmez imzası olan Ayasofya meselesinde hala gâvur sözü dinleyenleri görünce dalağın da şişer kan da beynine sıçrar sevgili okur. Daha dalak şişirecek, kalp krizi geçirtecek çok mesele var ama bu vücut buna dayanır mı bilmem. Bekleme de ve duadayız şimdilik, şişik dalağımız patlayana dek. Bu ülkede niteliğin nicelikten önemli olduğunu, demokrasi treninden halen inmeyip uyuyakalan ve aksarayı da geçen kardeşlerimizin anlaması duasıyla… Vesselam

                                                                                                                      

YIKILIR / Hasan KONÇ








Fani olana aldanma
Dünyadan gidene yanma
Saltanat hep kalır sanma
Yıkılır dostum yıkılır

Gözü dönmüş kör şeytanlar
Dünyaya malik Karun’lar
Merhametsiz Firavun’lar
Yıkılır dostum yıkılır

Bin yıl yanan meşaleler
Zulümle kaim kuleler
Yıkılmaz denen kaleler
Yıkılır dostum yıkılır

Aç gözünü görmek dile
Ol kudret ol demek ile
Nemrut sivrisinek ile
Yıkılır dostum yıkılır

YİTİK RESİM/Derya BAYTON

Gözler dış dünya açılan perdeler. Uyanıp da gözlerimi diktiğim ilk gerçeklik, tavanın ortasında pervasızca sallanan avize oluyor. Seyre dalıp da benim için hiçbir anlam ifade etmeyen, boş bakışlarımdan nasibini alan bu oda ve diğer tüm eşyalar düşüncelerim kadar manasız, zihnimdeki boşluk kadar derinlerde. Dünyada kendime biçtiğim değer oranında değersiz onlar. Sanki odayla ve diğer tüm eşyalarla ruh bütünleşmiş, kendi hayatıma olan bakış açım onların değeriyle ölçülür olmuştu. Hayatta benliğimin var olma amacı kadar onların varlık amacı şekilleniyor, kısaca ‘insan nasıl düşünürse öyle görüyordu.
 
Annemin küçük Keriman’ı, bütün tatlılığı ile güneşin aydınlattığı o bukleli altın sarısı saçlarını savururken, karış karış talan ettiği sokak, izbe bir köşesinde gölgesiyle yaladığı bu yıpranmış fotoğrafın siyah beyaz renkleriyle gözlerini buğulamasıyla, kime ait olduğunu tasvir edemediği simayı bizlere tanıtmak amacıyla, cebine koyduktan sonra günü, akşamın ilerleyen saatlerine kadar sokaktaki diğer çocukların şen şakrak cıvıltılarıyla harmanlayarak geçirmişti. Ta ki yorgun argın eve döndüğünde, resimdeki yabancıyı evin sakinlerine takdim etmesi kurulu yemek safrasına nasip olmuştu. Meraklı bakışlarla el değiştiren, mekân ve yabancı hakkında yapılan birkaç yüzeysel tartışmalardan sonra yıpranmış bu eski fotoğraf ev ahalisinin ilgisini uzun süre üzerine de barındıramadı. Gündelik telaşların rutine bağlanmış cümlelerle her zaman ki ağız yordamıyla sıradanlaşan muhabbet akşamlarını, aynı hayatın yeni bir gününe uyanmak üzere ilerleyen saatlerin gecesinde, derin bir uykuyla sabah alacasına bırakıyordu.

‘Heybetli bir dağın tepesinde bir rüzgâr gibi eserdi tanrının siyaha boyadığı saçlarında dalga dalga güneşin rengi. Alabildiğine derin, bir atmacanın çığlıkları kadar keskin mavilikte ki ‘dış dünya’ya açılan penceresi’ gözleri ummanlar gibi dipsiz ve dingin.

Görünenin ötesinde sarıp sarmalayan bu bakışlar anlamsız bir ürperti ile titretiyordu insanın vücudunu. Bu sert hatlara inat, ömründen silinen yılların yüzünde bıraktığı çizgiler yaşanmışlığın verdiği hüzünlü ağırlıkla bütünü tamamlayan köklerin yazgıları gibi okunmaktaydı dillendirilmesi tarifsiz acıları.  İhtiyar bir delikanlının siyah beyaz fotoğrafı, bir dostun samimi anısı, bir kadının kocası, bir çocuğun babası dahası bilmediğim ve tahminim onun da teferruatlarını unuttuğu bir tarihin silinmiş, saniyelerin ucuz bir hamura hapsolduğu, bana göre elimde ki bir bilinmezin karelerini şimdiki zamana gelişinin tahminleriyle kelimeler dünyasında kendimi boğmaktaydım. Bu anlık zaman yolculuğundan kurtulup, tekrar kendi saatlerime irkilerek uyandığım dakikalarda insanoğlunun geçmişi ile geleceği arasında ki uçurumun farkına varan ilk şahidi benmişim gibi şaşkın bir edayla seyretmekteydim bana ait olan bu zamanın yabancı misafirini’.

Ertesi sabaha baharın hoş kokularıyla uyandığım saatler de ayakucunda duran bu yitikliği parmaklarımın arasına kilitlediğim de resmin, ruh’a çaktığı şimşeklerle, sessizliği delip geçen bu keskin bakışların tesiri altında beyin zarımda yeni fikir kümecikleri oluşuyordu. Ekili şüphe tohumlarının filiz veren gölgesinde acaba mı? diyen fısıltılar eşliğinde tatlı bir uyuşukluğa teslim olan benliğimin adı ‘hiç’lik yaftasından kurtulup, şüphe denizlerine doğru çoktan yol alıyordu. Hiçte yabancısı olmadığım bu surete bakışlarım derinleşmişti.

‘Kar tanelerinin kırağı toprağı sarması gibi sarmıştı saçlarını beyazı, tıpkı ölümü kefenleyen hüzün gibi gözleri ufukta görülmeyen uzakları kilitleyip kayboluyordu bakışları. Zihninde saklı hatıraların ruhu ile bütün olmasıyla başlıyordu içindeki yolculuklar. Bu gitmelere artık yollarda yetmiyordu. Saf çocukluğu, günahkar gençliği ile ruha giydirdiği pişmanlığın ihtiyarlık oluyordu son durağı. Asırlık çınarlar gibi heybetli bedeni şimdilerde iki büklüm gezinmekteydi kaldırımlarda. Seken bir ayağında sürüdüğü gölgesiyle uzayıp gidiyordu köşeyi gören kırık beyaza boyalı evin sokağına. Alnında, çatık kaşlarıyla izlediği hayatın yığılmış katları ve göğsünü delercesine aldığı nefesiyle soluyordu keskin havayı. Adım adım tüketiyordu evinin güllerle çevrili bahçesinden görünen kapının arkasındaki yalnızlıkla örülü boş odanın menzilini. Titreyen yorgun bedeniyle sabitlediği orta noktayı ağrılı boyun hareketleriyle, sırtında taşıdığı kamburuyla ve uzun zamandır giydiği siyahlarla seyre dalmaktaydı ‘derin çatlakların kaynaşıp, beyazımsı badana’nın pul pul yüzünü döktüğü, küf kokan yeşilimsi duvarların içini dolduran bu ağır kasvet kokusunu. Derin bir iç çekti. Sürüdü ayağını tam köşeyi gören aynada ki solun bir yanı kırık, renginin ise ne olduğu tam olarak anlaşılmayan koltuğun yanına. Boşluğu dolduran çuval edasıyla, çıtırtılar eşliğinde sarmaktaydı koltuğu beden kitlesi. Seslerin bu yıllanmış varlıkların hangisinden geldiği ise bu saatten sonra pekte anlaşılmıyordu’. 

Tüm bu olanları kirin buğuladığı bir pencere camından ‘kulağımda’ ben istemediğim halde ürkekliğime ritim tutan kalbin resitali eşliğinde izlemekteydim. Mahallenin diğer çocuklarıyla oynadığımız bir sokak oyunun sonunda bakışlarımıza şüpheli gelen bu ihtiyarın sessiz adımlarla hergün yokuşu tırmandıktan sonra gizemin süslediğini düşündüğümüz bir edayla evini arşınlaması, belki de sevimli bir yavrucağın saçlarını dahi okşamamasından da olacak ki uyandırdığı körüklü meraka birlikte eşlik eden yarı alaycı tavırlarımızla takibe almıştık. Ne büyük tesadüftür ki şimdiler de gençliğine ait bir parça yatak odam da masanın üzerindeki manasız boşluğu doldurmaktaydı.

Bu yitik ‘an’ gerçekte neydi? Ben on iki yaşında ki bir çocuğun hayal dünyasına giden yolun sokaktaki önemsizmiş gibi görünen resmin, siz farkına varmasanız da işlenmesi gereken cevherlerin ütopyasına açılan bir kapı olduğunu anlatmalıydım. Bir zamanlar herkes gibi gençliğin şerbetini tatmış bu gizem şimdiler de yaşadığım evin iki sokak arkasında oturan kimsesiz yaşlı bir adama aitti. Sıradan bir öykü gibi görünüyor olsa da bir yabancıya ait avucumda saklı anı, geçmişle yüzleşmek istenmediği için atılmış olabilirdi. Kim bilir? Henüz on iki yaşındaydım fakat kalbim ve duygularım dünyayı anlayabilecek büyüklükteydi. En azından ben öyle sanıyordum. Yinede beni şaşırtan yılların insanlara nasıl acımasız davrandığıydı. Gözlerimi boşluğa diktiğim bu saatlerde hayatı daha fazla nasıl farlı kılabilirim diye fikirler kovalarken, aklımın bir köşesi resimde ki ihtiyara takılıyordu. Merak ediyorum benim anılarım da pis bir sokak köşesinde yitirilip, yabancı evlerin yemek sofrasından geçip evin küçük çocuğunun zihninde hayat bulabilecek miydi? Maceram tıpkı bu bilinmezin heyecanıyla kıvrandıracak çocuk ruhu bulabilecek miydi? Bu kadarını düşlemek dahi bana ayrı bir haz sunuyordu. Anlıyorum ki hayatta hiç bir şey önemsiz diye geçiştirilmemeliydi. Küçücük görünen ayrıntı, insanlıkta büyük fark yaratabiliyor. Çocuk bedenim siz olgunların dünyasına ait olduğunda ki ruhum sizin dünyanıza asla ait olmayacak; Hayatımda bir kez olsun kadeh kaldırma ayrıcalığına sahip olursam farklılıkların, bilinmeyenin, ayrıntıların ve unutulmaya yüz tutulmuşların şerefine olurdu. İşte tam da bu yüzden ruhumu kâğıtlara karalıyorum. Belki bir gün ihtiyacı olanın hayatına küçük dokunuşlarla ayrıcalık katabilirim diye…


MİLLÎ BİR SANCININ ROMANI: “KAYIK TEPE OPERASYONU”/Durdu GÜNEŞ

Hasan Ejderha’nın yazdığı Kayık Tepe Operasyonu romanı, Kahra- manmaraşlı Sadık Çavuşun Türkiye-Irak sınırındaki teröristlerin en çok sızdığı Kayık Tepe’de şehit olmasıyla sonuçlanan serencamı anlatır.

Borges bir söyleşisinde “Ben uzayın derinliklerinde geçen bir öykü yazsam bile o öyküde Arjantin var.” der. Tıpkı onun gibi romanı okurken H. Ejderha’nın yaşadığı köyün içinde dolaşıyorsunuz sanki. Yazar köy çocuğu olması hesabıyla köyde geçen olayları, konuşmaları dışarıdan gözlemci bir olarak değil, onların içinde yaşamış biri olarak anlatmaktadır. Onun için romanın gerçekçi, doğal, ve samimi bir anlatımı vardır. Roman okuyucu sıkmayan sade bir ve akıcı bir üslupta yazılmıştır.
Yazar Ejderha aynı zamanda bir şairdir. Farkında olmadan bazı kısımları bir şiir üslubuyla yazmıştır. “Gece ilerliyor…/Gece bembeyaz./Çalılar bembeyaz./ Ağaçlar bembeyaz./Her yer bembeyaz.” Yine romanın bir yerinde özleme vurgu yapar. “Oğlunu özledi./Zelha’sını özledi./Huzuru özledi./ Ekmeği özledi.”

Sadık Çavuş’un eşine yazdığı duygusal mektuplarda ayrılık acısını, safiyeti, umudu hissediyorsunuz. Yazar roman kahramanıyla duygularını o kadar özdeşleştirmiş ki, roman üslubuyla mektup üslubu arasındaki farkı hissedemiyorsunuz.

Roman sadece Sadık Çavuş’un içimizi burkan hikayesini anlatmıyor. Aynı zamanda köy hayatında bağ kültürünü, büyüklerin sosyal hayattaki yerlerini, sosyal ahlakın ne kadar önem taşıdığını da resmediyor. Romanda sadece köyün görünen güzel yüzünü değil, aynı zaman sosyal bir yara olan kan davası gibi çirkin yüzünü de anlatıyor. Ancak o çirkin yüz içindeki açmazları, insanların sosyal cenderede çaresiz kaldıklarını öyle anlatıyor ki, “aynı şartlarda ben de yaşasam belki o süreçleri yaşayabilirdim” diyebiliyorsunuz. Yazar kan davası gibi kötü toplumsal alışkanlıkları bile insani bir açıdan değerlendirerek, bizim o insanlarla empati kurmamızı sağlıyor.

Roman kurgusallık hissedilmiyor. Roman köy hayatını, askerliği, terörle mücadeleyi, şehit olmayı tam bir gerçeklik içinde anlatıyor.

Hasan Ejderha’nın Kayık Tepe Operasyonu romanı (Sage Yayıncılık, Ankara, 2014) okunmaya değer bir kitaptır dostlara tavsiye olunur.


.

RENGARENK BİR ÖLÜM / M. Alper TAŞ


küçük bir suyun kenarından
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum
bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır
kırmızılara baktıkça

.

Şeyhşamil EJDERHA / H A Y A L

Köşe başındayım

Bilmiyorum menkıbemin hangi yaşındayım
Yükseliyor apartmanlar etrafımda
Her apartmanın her katında
Çıkılan her basamakla hayal oluyor oyun.

Bir çocuk…
Başını uzatıyor camdan; karanlık zindandan
Bakıyor sokağa: gülümsüyor, özgürlüğe kanatlanıyor yüreği
Hayalinde kıvrılan yollar, arkadaşlar, parklar…
Serap oluyor umutlar, sonra hayal.

Kalın bir ses dolduruyor sokağı:
“Dondurmam Kaymak”
Çocuk kayboluyor camdan
Ses azaldıkça uzaklaşıyor sokaktan
Çocuk tekrar camda; yanında annesi…
“Anne dondurma!”
Boşlukta kayboluyor çocuğun sesi
Başını uzatıyor boşluğa annesi
Ve annesinin sesi, yorgun gözleri, azar dolu sözleri.

Üzüldü çocuk
Bir köşeye büzüldü çocuk
Öfkesini içine attı
Yaşadığı her şey hayaldi
Fakat hayalin acısı içinde kaldı.

Hidayet BAĞCI KÖSE/ SİSLİ BİR VUSLAT


"BENden ve SENden ibaret"

Vuslata yakın bir andı...
ne sen ne de ben vardık o sisli yerde...
toz bulut olmuş bu kış mevsiminde...
bir bulut gibiydi mekân...

benim heybemde binlerce hayal varken,
neden senin yanında hayale dair kelimelerimin elleri üşümüş,
hiçbir şey düşünmüyorlar?

oysa senin varlığında vuslata eren ben,
o sisli yerde neden hiç oldu bilemiyorum...

senin heybende binlerce mutluluk vardı, yaşadıklarına dair;
çünkü sen kendinde beni yaşıyordun...

sisli bir mekandı...
hayalden gerçekten uzak bambaşka bir andı...
orda bir boşluk vardı ki ben o boşluğa bambaşka bir hâl ile düştüm...
sen kimdin ki bu hâle düşmeme sebeptin...

sisli bir yerdi...
bulutlar mı ayaklarımızın altında yoksa şehir mi? söyle hangisi gerçek bunların?
orda binlerce renk var...
gökkuşağı hükmünde dünyama bakıyor ve ben binlerce hayalimi gökkuşağına dilek ağacım diye bağlamışım...

sisli bir hâldi...
ne ben senden haberli ne de sen benden haberliydik...
bakıyorduk kendi dünyamızdan kendimize...
sen benim dünyamı sevemedin kim bilir?
belki de çözemedin bendeki varlığını...
bense kendi dünyamdan senli cümleler kuruyorum...
ne hayalden öte ne de gerçekten ziyade...

söyle! sence vuslat neydi?

bir RIZA-i İLAHİ uğruna sisli bir hâlin varlığında bir serçe misali çırpınmaktaydı... sisli bir hayal içinde...

benim sadece hayallerime hükmüm geçer, yaşadıklarımı zaten Rahman’ın rızasına bıraktım; zamana bırakır gibi...

içimde bir NAR var ki beni ağlattıkça kabuğumu çatlatıyor ve de SEN hayal de olsa BENİM dediğin kendine eşlik ediyorsun...

vuslata saniyeler kala...

"BENden ve SENden ibaret"
***