KAHRAMANMARAŞ’TA ŞİİR ÂLEMİNDEN DUMANLAR YÜKSELİYOR / Hasan EJDERHA

            
            Kahramanmaraş’ta şiir hep gündemdedir. Her sahada, her mahfilde şiirin ayak sesini duyar, farkına varmadan şiirin huzur verici halelerinden birinin içine düşüverirsiniz. Hesaplamadığınız o halelerden birinin içinde siz de huzur bulur, şiirle alakanız olmasa bile, bir de bakarsınız ki; biriktirdiğiniz güzel kelimelerinizden siz de mısralar oluşturmaya başlamışsınızdır bile. Bir anda kendinizi şair olarak şairler meclisinin ortasında buluverirsiniz.
           Yazımın başlığını neden “KAHRAMANMARAŞ’TA ŞİİR ÂLEMİNDEN DUMANLAR YÜKSELİYOR” diye attığımı az sonra anlayacaksınız.
            Kısa bir süre önce Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şubesi (Dükkân- ‘gönül dükkânı’) müdavimi bir grup dost her zaman olduğu gibi üniversiteye ziyaretime geldiler. İşte orada bir tartışma çıktı. Tartışmanın konusu SERBEST ŞİİR… Tartışmayı başlatan Mehmet YAŞAR’ın tabiri ile piyasa şiiri…
            Mehmet YAŞAR; “Günümüz serbest şiirinden oturup, bir buçuk saatte onlarca yazarım” deyiverdi. Bu sözden sonra ortalığa bomba düştü. Ya da benim başıma düştü bomba…
Önce tebessüm etti odada bulunanların tamamı. Mehmet YAŞAR her zaman olduğu gibi, sohbet başlatmak için şaka yapıyordur diye düşündük. Sonra iş uzadı ve tartışma büyüdü.
Mehmet Yaşar dostumuza; “Azizim yapamazsın. O iş öyle bildiğin gibi değil. Şiir yapmaya kalksan bile, sen sahnede yoğun bir şekilde şiir okuyan, şiir ile hemhal birisin. Öyle bir şeye kalkışsan bile, dağarcığında biriktirdiğin kelimelerle oluşturduğun şiir, serbest şiir oluverir çıkar. Biz de zaten ona serbest şiir diyoruz dedik.”
            Mehmet YAŞAR dostumuz ısrar etti. “Biraz dolap, oda, cadde ve sokak, biraz Filistin, Gazze, Urumçi v.s. ekledin mi işte sana serbest şiir deyiverip çıktı.”
            “Sana bir buçuk ay mühlet, yaz bir şiir de getir. Ancak yazdığın şiirde sen farkına varmadan çok güzel mısralar kuracaksın” dedik ve dostumuzun taammüden yazacağı, hatta yapacağı şiiri beklemeye koyulduk.
Mehmet YAŞAR dostumuz tam da bir buçuk ayda, zar zor bitirerek getirdi şiirini. (Bu mesele üzerine çok söyleyeceklerim var ama bu yazı Yoldaki Kalemler’de yayınlanacak. Genel Yayın Yönetmeni olarak tarafsızlığımı korumak zorundayım. Yukarıdaki sözlerim ise, okuyucunun meseleyi tam olarak anlaması için bir girizgâhtır.)
            Bahse konu şiiri arz ediyorum efendim. (Başlığa Bakın!)

***
            PİYASA ŞİİRİ/Mehmet YAŞAR

Koltuklar
Takım elbiseler içinde yürüyen dilsiz uşaklar
Üstüne az gelişmiş mesai bitimleri
İple çekilen cumartesiler, pazarlar
Bizim çektiğimiz miladî Cuma, hicrî Cumartesi akşamları
Ne çekiyorsak, çektiğimiz bundan değil mi zaten
Sonra mı?
Sonrası biraz küfür, biraz iman
                       
“Bir dikili taştan gayrı nem galdı”

Bürokrasinin çiçekleri dolaşıyor parke taşlarında
Formal kokular sızlatıyor direğini burnumuzun
Telgrafın telleri
Aaaah telgrafın telleri
Kuşlar unutalıdan beri
Hatta Lozan’dan beri
Neyse…
Unutmak için sakladığımız dünleri
Sırtındaki çuvalda biriktiriyor bir adam
Kişisel erişim noktamızı açmamızı bekliyor belki de
Sonra mı?
Sonrası biraz şiir, biraz türkü

                        “Bir akılsız baştan gayrı nem galdı”

Ayın 15’i, iki nokta üst üste, mübarek gün
Viski şişelerinden içtiğimiz sular
Ve Gazze
Ve bir kısa mesaj
Ve 5 TL
Damlaya damlaya dağılan vicdanımız
Ne uykulardan geçtik de geldik oysa biz
Nice yürüyen merdivenler katettik
Sonra mı?
Sonrası biraz Çeçen ağrıları, biraz Urumçi sızıları

                        “İki damla yaştan gayrı nem galdı”

Pardon!
Biraz fikir alabilir miyim
Şöyle ortaya karışık
Az açık oturumlu, bol gözyaşılı
Biraz da hamaset serpiştirin üstüne lütfen
Niğbolu’dan ya da Malazgirt’ten olsun
Durmasın babaanneler ‘Yasin’ okusun
Kimse oturmasın yerime
Kimliğimi kaptırdığım bankamatiklere
Bir saygı duyup geliyorum hemen
Ve gecelerimi çalan tasarruflu ampullere
Sonra mı?
Sonrası biraz ilave yazı, biraz yer bildirimi

                        “Bir yaralı döşten gayrı nem galdı”

            Şiirde her şey görülüyor elbette, yine söyleyecek çok sözümüz var ama söylemiyoruz diyerek Şair Ufuk TÜRK’ün şiir için yayınladığı MANİFESTO’sunu aynen aktaralım. (Bu arada bir bilgi: Mehmet Yaşar dostumuz bahse konu Piyasa Şiiri’ni bütün dostlarına zevkle okuyor ve beğenilmesinden de çok hoşlanıyor.)

***

ŞİİR SATILIK DEĞİLDİR/Ufuk TÜRK


Şiir'e "Piyasa" çizenlere
Şair Ufuk TÜRK'den 
MANİFESTO

Şiir satılık degildir.
Az gelişmiş bir ülkeden sesleniyorum. Az gelişmiş, çok kalabalık. Böyle diyor batılılar bize 'az gelişmiş'. Ankara İstanbul'dan daha batıdadır. Şiire piyasa çizenler en batıda. Doğuluyum ben doğunun oğlu. Açarım ellerimi Allah'a yalvarırım, Batıya değil.
Artistik şiirler yazamam ama uyarım alnımdaki yazanlara.
Şiir satılık değildir. 
Şiir, ciğer yakar, hançer saplar. Malazgirtte şehit olursun bazen, bazen bir sokak lambasında sabahlar. Kaleminden kan akar mürekkebi değil. Mücahit olursun Kafkas dağlarında Urumçi'de uygar(!) dünyaya meydan okuyup tertemiz bir Uygur olursun.
Şiir piyasada olmaz, dost meclisindedir şiir.
“Vurulup vurulup kıvranmaya tiryaki” olmaktır şiir.
Dost vurur gül biter kurşun girer ah etmezsin.
Biz de bekliyoruz o Cumaları biz de. Ama olmuyor Cumalar burda oralar gibi. Telgrafin tellerine kuşlar konar konmaz bir kara tren geçer içimin damarlarını söke söke. Ama sen bilmezsin. Sen parke taşlarını görürsün, biz taşların taş olmadığı söyler bağırdaki taşları görürüz. Biz çiçek görünce Yârin ellerindeki demetler gelir aklımıza, sen bürokrasiyle çiçeği aynı cümlede kullanabilirsin bile.
Sen yerini bildirenleri görürsün biz tayyi mekan yapanlara bakarız.
Sen ampul dersin, tasarruf dersin; biz yolumuzu aydınlatan kandillere bakarız. Sen şâir olursun, biz; çaycı, hamal.
Konu ile ilgili Şehr-i Maraş ve şehirdeki şiir mahfilleri ve dolayısıyla şiir âlemi toz duman iken, Hasan KEKLİKCİ ortaya çıkıyor ve “ŞAİR OLMAYAN ŞİİR YAZAMAZ /YA DA ŞAİR OLMAYAN ŞİİR YAZAMAZ MI?” başlığı ile aşağıda sunacağımız metni kaleme alıyor.  Yarı mizah, yarı tenkid bir metin ama kime çattığını gene fark ettirmeden sözünü söylüyor Hasan KEKLİKCİ.
Hasan KEKLİKCİ’nin metni ile bitireceğim sözlerimi ve ondan sonra sözü okuyucuya bırakacağım.

ŞAİR OLMAYAN ŞİİR YAZAMAZ /YA DA ŞAİR OLMAYAN ŞİİR YAZAMAZ MI?/Hasan KEKLİKCİ

Geçen hafta bir tartışma vardı
Hayır,
Hayır, ruhumun derinliklerinde
değil.
Bu mübarek mecliste.

"Şiir..." dedi bir kısım dükkancı
"Öyle her babayiğidin harcı değil"
Bir kısım dükkancı da:
"Ya ne var ki,
Şimdiki şairlerin yazdıklarında"

Hangi tarafı tutacağımı
bilemedim işin başında,
İki tarafın da iki kulağı var
çünkü başında.
Daha beyaz kıl yok
şair olmayanların başında.

Ya bu da oldu mu bilemedim
Yazıldı mı daha önce, kıllı şiir
Kimseden dinlemedim.

"Bir şaire bakalım
Şimdi,
Bir de şiirine.
Bir şair olmayana bakalım
Bir de onun şiir sayılmayan şiirine"
Demeyi ne kadar isterdim.
Ama yok
Yok
Ne şairim ben,
Ne anlarım şiirden?

Fakat
Şairlerin gönlü bol olur,
elleri sıkı.
Siz hiç bir şairin evinde
Elbistan ameleleri gibi;
yan yana dizilerek,
diz dize oturarak,
suluya ekmek batırarak,
dolmaları, yufkalara yatırarak...
şiir yazıp şiir dinlediniz mi?


Bu gece daha mı karanlık şehir,
Daha mı soğuk odam...
Sessizliğin çığlığı kulaklarımda
Geçiyor sokaktan bir adam.

Esine de Garip Hasan'ım esine,
"Şairim" diyenler gelsin sesime.

Lakin yedek asker gibi,
yedek şair de olmalı.
Hadi seferberlik ilan edilse,
"Eli kalem tutan gelsin" dense
O zaman salonlar dolmalı.
Yedekler, şairlerin yüküne
omuz vermeli
ortak olmalı.

Olmadı,
Hadi bir misafir gelse,
aniden bir şiir lazım olsa.
kime gidip, kimden istemeli.


İLAVE ŞİİR

Bir Türk çıkmış Ufuk'tan
"Artistlik şiirler yazamam..." demiş
"Şiir satılık değildir" demiş.
"Hançer" demiş
"Hamal" demiş
Amenna.
Bir de;"Vurulup vurulup kıvranmaya tiryaki" demiş.
Yanlış demiş
Oyuna gelmiş.

Vurulup vurulup kıvranan,
kıvranıyordu hele,
kendi diyememiş,
ısmarlamış.

Ey Türk titre... diyecektim ama, hava yeteri kadar soğuktur serhatta.
Zaten titriyorsundur. 24.10.2014
                               




KALP ÇIRPINTISI/Âdem YAĞMUR

Sabah namazının dingin- liğinin, ruhumun renklerini belirgin- leştirdiği demlerdi. Caminin kapısından yeni bir günün aydınlığına adımlarımı atıyordum. Merdivenleri bir bir inerken, lâhuti âlemlerin derinliğine iniyor gibiydim.
Birkaç basamak daha inince, yemyeşil bir bahçede buldum kendimi. Kırağının beyaza bürüdüğü çiçeklerin rengi adeta bir başka âlemdendi.
Bahçeden eve doğru hiçbir şey düşünmeden ilerliyordum, olabildiğince kısa olan adımlarımın sessizliğini duyuyordum.
İncitmekten sakındığım; üzerinde ellerimi gezdirmeye kıyamadığım, yemyeşil atlastan zemini ayaklarımla ezerken, ayaklarımın altına sereni düşünerek yürüyordum.
Gecenin, elindekileri sabaha teslim etme vakti gelmişti. Havada biraz sis var lâkin yıldızların iyice sönükleşmesi zar zor göz kırpması, güneşin doğacağının habercisiydi.
Belli belirsiz bir hışırtı, adımlarımı bu sesler durdurdu. Gözlerim bu sesi aramaya koyulurken, kulaklarım bu sesin bir kanat çırpması olduğunda ısrar ediyordu ama gözlerim sesin sahibini görmeden kalbim tatmin olmayacaktı.
Boyları bir parmak kadar uzamış olan otların arasında, iyice yayılmış olan kanatlarına dayanarak durmaya çalışan bir kuş, hem de Atmaca. Siyahın kahverengide fena bulduğu bir renge bürünmüş yavru atmaca, yavrucak…
Ürkütmek istemiyorum lakin uçamayan bu kuşu nasıl yakalayabilirim.
Sırtı bana dönük ama korku dolu gözleriyle geriye doğru bakmaya çalışarak beni takip ediyor.
Korkma desem, sana yardım edeyim desem, inanır mı acaba?
Korkma! Korkma, yavru kuş.
Kısa ve alabildiğine sessiz bir adımla biraz yaklaştım. Ellerimi şefkatle açarak bir seferde kaçırmadan tutmak istiyordum. Sağ elimle kanatlarına dokunduğum anda birden, korkunun telaşa bulandığı bir can havliyle ileriye doğru atıldı zira ellerimi, kendi dünyasındaki acımasız pençelere benzetmiş olabilirdi.
Zarar vermek istemediğimden kaçmasına izin vermiştim, vazgeçer gibi bir hal içerisinde sırtımı dönüp uzaklaşmak istedim. Adımlarım geriye doğru dönse de, vicdanım onu bu halde bırakmaya el vermedi. Sabahın ilk yemeği olarak bir kediye yem olabilirdi.
Tekrar ona yöneldim.
İkinci hamlede yakaladığımda kalp atışlarını avucumda hissedebiliyordum. Sesi çıkmasa da avucumun içindeki küçük bedenin titrek ve ürkek yüreğinin küt küt diyen atışlarında korkusunu dillendiriyordu. Başını çevirerek, bana bakmak istiyor lakin pek mecali de yoktu. Sonunda kendini biçare halde ellerime bırakmak zorunda kaldı.
Ellerimin arasında katlanmış kanatlarıyla, sonsuza değin kendi dünyasından ayrıldığını düşünüyor olabilirdi ama iyi bir tedaviye ihtiyacı vardı. Belki de bir umuttur deyip salıverdi kendini, bulunduğu halin ağır şartlarına. Gökyüzünü arşınlayan bir çift kanada bir devin ellerinde ağır kelepçeler takılmıştı.
“Ölüm ne uzak ne yakındır bize” terennümlerini duyar gibiydim.
Ellerim ıslanmıştı, nemli otların arasında bütün tüylerine nüfus eden kırağıdan nasibimi almıştım.
Biraz beklemelisin, birazdan aydınlık…
Sevgili kardeşim Bekir Bey’i çağıracağım. Senin derdinden en iyi o anlar, sen derdini anlatamasan da.
Bekir Bey, kasabamızın tek veteriner hekimi, sadece hekim değil bir gönül insanı aynı zamanda. Hafta sonları da hayvanat bahçesiyle çalışıyor. Ama korkma, seni oraya, demir kafeslerin ardına mahkûm etmeyeceğiz, iyi bir hekimdir kendisi.
Hava iyice aydınlanıp ısınmaya başlayınca, Bekir Bey çağrımı kırmayıp geldi:
— Hocam bir şeyi yok, biraz korkmuş, uçamıyor sadece. Biraz zaman geçerse toparlar kendini.
İnsan da korkarsa, kırılır mı kanatları? Çöker mi olduğu yere? Kalır mı kendi ağırlığının altında?
— Hocam, sabahın ilk saatlerinde havanın karanlığında uçarken önünü göremeyerek bir duvara çarpmış olabilir ve büyük ihtimalle bu yüzden paniklemiştir.
Atmaca ama henüz yavru, büyüyemeden bir duvara çarpmanın ne olduğunu anlayamamış olsa gerek.
Her zaman karşına duvarlar çıkmaz, keşke bir daha deneyebilsen uçmayı. Bir de kanatlarını alabildiğine açabilsen, bak o zaman neler oluyor.
Duvarları tanıyamadan uçmayı öğrenmiştin. Özgür gökyüzünü mesken tutanlarla, gökyüzüne inat semanın burçlarına doğru duvar örenler çoğaldıkça, kanadı kırılmadan, hevesleri kırılanlar da olacaktır elbette.
— Hocam, şu tedirgin bakışlar ve tir tir titremeler aslında korkunun değil masumiyetin karinesidir.
— Doğru söylüyorsun.
— Üniversite sıralarında; yırtıcı kuşların hayatlarını vahşi yaşam diye adlandırırdık. Oysa şu yavruları, hele hele de yuvalarındaki minicik yavrucakların masumane bekleyişlerini gördükçe, onlarında aslında sevgiye, şefkate ne kadar muhtaç olduklarını görüyoruz.
— Evet, yırtıcı kuşların da bir anne olduğunu ve gün boyu yavruları için çalışarak, ağzında getirdiği börtü böcekleri kendini düşünmeden, önce onların ağızlarına bırakmalarına ne demeli!
                                                                       ***
            Balkona bıraktığımda hala kanatlarını kırılmış zannediyordu zira kendini daha toparlayamamıştı. İki kanadının arasındaki küçücük bedeninin tüyleri iyice kabarmış ve titriyordu. Biraz uzaklaştım ama hala aynı, bir türlü kendine güvenemiyor olduğu yerde kalakalmıştı. Başını sağa sola çevirerek etrafı kolaçan ediyordu.
            Beyhude yere kendini yorma, sıkıntı etme, önünde görünmez duvarlar yok. Her şey bir kanat çırpmana bakıyor.
            Bir süre daha böyle kaldı. Yaklaştım, onu ellerime alıp gökyüzüne bırakmak istedim. Böylece inanabilirdi önünde yıkılmaz duvarların olmadığına.
            Ellerimi uzattığım anda, korku dolu çırpınışlarla birkaç adım atarak zıplayıverdi ve balkonun ucuna kadar varabildi. Demir korkuluğun altından bir aşağıya bir de ileriye doğru baktı ve nihayet açabildi kanatlarını boşluğun sayfalarına.
            Bu kanat çırpıntısı, kalbindeki çarpıntılara merhem sürer gibiydi. Birkaç kanat çırpmasıyla inandı uçabileceğine ve nihayetinde uzaklaştığı yerden geriye doğru dönerek, başımın üzerinden süzüldü.
O, gözden kaybolduğunda, ben, bedenimdeki her daim kanat çırpan bir kalp taşıdığıma inandım.
Kalp ağrısı, kalp çarpıntısı ve şimdi fark edebildiğim kalp çırpıntısı…


İÇİM ACIYOR / Derya BAYTON

Uzun cümlelerle yoruyorum kendimi.

Noktası virgülünden uzak iklimleri seyre dalıyor aklın melal kokan hücrecikleri. 

Noktan değdi, beyazın ağdı kalbime, karalar giydiriyor. Damarlarımı boyadığım mürekkebe dalan divitin ucu hançer gibi sine de paralanıyor. Şarapnel parçaları gibi saçılan virgüllere kızgın cümleler uzadıkça uzuyor, anlamlar kargaşa, çöp yığıntıları heyelan cümleler, ruhun boynuna attığı kement ile göçüğün damsız bıraktığı akrebin dansı gibi kıvrılıyor.

Çilekeş ruhun isyanına, harlanmış alevde eriyen yağa misal zamanda çürüyen et; kilit vurduğu kapısından cümle âlemin kelime şarabından yeterince kanmamak biryana; fikrin anahtar deliğinden saçılan ışık huzmeleri gibi tüm benlik âlemine doğması bu kadar sancılıyken ve yetinemezken sözlerim yol gibi kıvrılmış şahsımın umurunda mı sanırsınız?

Bir gün daha deyip kemiksiz dilimle, bir gün daha siliniyor ömür küremden.  

Tam böğürümde keskin bir yalnızlık ağrısı nefesimi kesiyor.

Sen çaresizmişsin?

Bir fısıltı…

Gece yarısı tam da kulak zarımda titreşen uğultu; göğsümü sökercesine pâreleyen kurt ulumaları…  Pençelerimi dayayıp yalnızlığın duvarlarına zorluyorum kaderimi, tutup nabzından, zamanın can çekişini sayıyorum ruhumun. 

Sayıyorum bir ve birden sonrası hatırlamıyorum.

Sonunda yırtıp rahmini karanlığın yazıyorum uzun uzadıya… 


HOCAM/Tayyip ATMACA

Tayyip Atmaca'dan 
"Âşık Zâyî'nin MUHTEREM HOCAM" şiirine nazire.






Ne yorum yazayın şaşırdım kaldım
Dükkandaki geçen günlere daldım
Koltuğa oturup şöyle kaykaldım
Kavurur sinemi küllerin Hocam 


NEFS GÜVELERİ/Mehmet MORTAŞ

 

anlamsızlığın kurutulmuş ölmüş tanrıları
bir çağ eğilişinde
korkudan titreyen zeytin karası kelimeler
puhu kuşu gözlerinden yapılmış korkularınız
kalplerinize yapışmış şehir
köpek ulumalarında adanıyor
alnındaki çöp çatan şeytan

kaç yudumdu ölümün nihayetsiz sanrıları
kaç bölümdü kendine biçtiğin alafranga rol
kaç bedendi ülkelerin suretinde göründüğün
kızgın bir ateş topu
dalaştın rüzgara sırtını dönerek
kızgın bir yüz vardı sende baharları eriterek
hangi ölümün bahçesinde
kobay olarak kullanıldın
hangi duygu sepkeni kesmez
acımtrak neşeli günleri
içini her an kirletiyor
nefs güveleri

derviş kırılmaları var yüzünün her çizgisinde
kaderi sanrı sandın
gölgede kımıldayan kelimeler sanrısal
gözlerini kapattın
tenine yağmurdan bir ırmak düşer
ateş saatinde budar bahçıvan
günahlarında birikmiş
meymenetsiz tebessümü
bu tebessüm biliyorum
eğilmiş çağın nefesinden
bu tebessüm biliyorum
dizlerindeki dermansız lavanta merasiminden
biliyorum
aynalarda ajan gibi dolaşan
nefs güvelerinden

aşiyanda ısınan nazenin hıçkırıkları kartopu baharda
yankı dünyaya haykırdığın sanrılamak hal sanma
çağıldayan nilüfer çehresinde gök gürlüyor semazen
matem yazıtlarından bir bir indiriliyor bu hengamede
hem de
sızıyor kalbimizin namahrem uzletine
nefs güveleri

"SÖZ AÇARI"/Hasan EJDERHA

            Mehmet GÖZÜKARA ve Tayyip ATMACA’nın atışmalarını epeydir izliyordum. Çeşitli yayınlarda, çok güzel atışmalarını okudum. Nefis zarflaşmalar, sataşmalar vardı. Zaten atışma da bu değil mi? Atışmalarıyla kültürümüzü gelecek nesillere aktarma açısından bir hizmeti de yapmışlar böylece.
            İşte bu atışmalar KİTAP olmuş. İki imza ile remz bir kitap.
SÖZ AÇARI (Atışma-Şiir) Mehmet GÖZÜKARA-Tayyip ATMACA. Kitap, BERİKAN Yayınları arasında çıkmış. Editörlüğünü Mehmet Gözükara, Kapak tasarımını Mehmet Fidancı, kitap yayına hazırlanırken son okumaları da yine Tayyip Atmaca yapmış. Sonunda ortaya zevkle okuduğum bu güzel kitap çıkmış.
Kitabın girişinde güzel yazılar var, Kültürümüze ve halk edebiyatımıza dair. SÖZBAŞI’nı Ali AKBAŞ yazmış.
“(…)Atışmada âşıklar, daha roman ve hikâyenin olmadığı devirlerde bir vezin ve kafiye disiplini içinde halk irfanının yansıması olan hikmetli bir söyleyişi sergilerlerdi. Estetik planda dilin imkânlarını zorlayarak bir zekâ ve bilgi yarışmasına girişirlerdi. Güreşteki er meydanı gibi aşık kahvesinde de bir söz meydanı kurulurdu (…)” şeklinde aşıklık edebiyatımızın geleneğini anlatmış AKBAŞ Hoca.
SÖZ AÇARI kitabının “TAKDİM” yazısını, Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü hocalarından Yrd. Doç. Dr. İbrahim ERŞAHİN yazmış.
Ramazan AVCI, “GELENEĞİ YENİ ŞARTLARINDA SÜRDÜRME ÇABASININ MEYVELERİ” başlıklı yazısında edebiyatımız ve Halk Edebiyatı geleneğimizi irdelemiş; hatta dünden bu güne güzel fotoğraflar sunmuş bize.
 “SÖYLEŞME” başlığıyla güzel bir giriş yazısını da Adem KONAN yazmış.
Kitabın son giriş yazısı “Gözükara-Atmaca” ortak izmzası ile yazılmış. “ATIŞMA HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ” Halk edebiyatımız, Kahramanmaraş’ta halk edebiyatı geleneği ile kitabı oluşturan atışmaların hikayatını aktarmışlar bir nebze. Kitabın nasıl oluştuğu hakkında kısaca bilgilendirmişler okuyucuyu.
 Mehmet GÖZÜKARA ile Tayyip ATMACA’nın “SÖZ AÇARI” ortak imzalı kitabı 176 sayfadan oluşuyor. Son üç sayfasının birer sayfası şairlerin özgeçmişlerine, bir sayfasında ise yayınlanmış eserlerinin tanıtımına yer verilmiş. Kitapta kırk bir atışma var. Atışmaların her biri “kırk bir kere maşallah” dedirtecektir okuyucuya.
Tayyip Atmaca ile Mehmet Gözükara’nın atışmalarından Halk edebiyatımızın birçok örneğini son derece üst düzey bir disiplin içinde okuyacaksınız. Bu iki şairi yakından tanıyan okuyucularsa daha çok zevk alacak atışmalardan. Zira onların hallerini, kişiliklerini, dostluklarını bilenler zaman zaman tebessüm edecekler.
SÖZ AÇARI kitabında, şairlerden birisi söz açıyor, bir diğeri cevap veriyor. Birbiriyle hem halleşiyorlar, hem zarflaşıyorlar; bu arada da gelenekli disiplinden şaşmadan halk edebiyatımızın redif dâhil, çok çeşitli örneğini vererek atışıyorlar. Zaman zaman birbirine dokundukları; gümüş kamanın ucunu batırdıkları oluyor ama kesmeyecek, acıtmayacak şekilde. Azıcık acıtsa da yaralamayacak şekilde batırıyorlar.
Mehmet GÖZÜKARA’nın lütfederek bir arkadaşla elden gönderdiği kitabı zevkle okudum doğrusu.
Benim tattığım zevki Yoldaki Kalemler-KİTAP okuyucularının da tatmaları için kitabı buradan aktarmak bile isterdim. Ama bu hem mümkün değil, hem de temin edip okusunlar canım! Fakat birkaç atışmayı aktararak, atışmalar ve kitabın muhtevası hakkında fikir sahibi olmanızı sağlayacağım.
Hadi ATIŞMA okuyalım:

Atmaca:
Ayı armut görse hemen bayılır
Katırlara atlar dayı sayılır
Kazın cücükleri güzün sayılır
Yapsınlar hesabı kalandan yana

Gözükara:
Ayı nöbet tutar suyun başında
Kuzgun düğün eder toyun başında
Kırk dolap dönüyor, oyun başında
Şartlar evriliyor dalandan yana

Atmaca:
Tavşanlar atarken avcılar tutar
Kediler fareyle birlikte yatar
Eşekler atları yarışta satar
Anırır, ağnanır palandan yana

Gözükara:
Uyanık bellidir saflar bellidir
Karınca misali saflar bellidir
İltifat edilen laflar bellidir
Öfke beş vaktini kılandan yana

***
Gözükara:
Pervanenin döne döne düştüğü
Kanadını yakan nârda aşk vardır
Kadim-i kelam’da var görğştüğü
Musa’nın çıktığı Tur’da aşk vardır.

Atmaca:
Sevgilinin mancınıktan düştüğü
Alevin içinde nârda aşk vardır
Üstüne bir ağ bulutun düştüğü
Şam’a yola çıkan turda aşk vardır.

En sevdiğim mısralarla sonlandıralım yazımızı. Zira sonu yok bunun. Kitabı okumaya başladınız mı; sonuna kadar götürüyor sizi. Merak içinde kalıyorsunuz atmaca ne demiş? Gözükara ne cevap vermiş diye.

Atmaca:
Bir düzen vermedin gittin sazına
Taş atıp başını yardığın yeter
Sabah akşam polenlerin yüzüne
Baktım, peteğini ördüğün yeter.

Gözükara:
Felek gam düşürdü gönül sazıma
Taş atıp başımı yardığım ondan
Yar’da yarda kaldı benim yüzüme
Uçuruma duvar ördüğüm ondan


KIRGINIM/Dila DOKUMACI












Kırgınım...
Dağlar, ovalar, bitmeyen yollar kadar
Bekleyen bir kalem kadar kırgın, dargın
Bir sessizlik içimdeki, yalnızlığa kırgınım
Sana yazamadığım şiirlere, mısralara kırgınım
Ağlayamam, gözyaşına kırgınım
Misal-i meczubum, akla kırgınım
Koklanmayı bekleme boynu bükük lale!
Sana bile kırgınım
Rengarenk bir kırgınlık benimkisi,
Siyaha rastlarım
Ok yemiş yaralı ceylan sana değil,
Avcıya değil
Ben oka kırgınım
Ey aşk!
Ben sana değil gönlüme kırgınım...

BİR BİLGENİN NEHİRLE ANLAŞAMAMASI‏/Metin ACAR

                                  



                                  ve
                                  insan
                                  sevmediklerine de 

                                  benzeyebilir bazen

bu akan nehirde felsefe yapmak gibi bir derdim yok
çoğu zaman yıkandım
Musa'nın asası yere vurur on iki yerinden bölünür toprak
sonra tekrar ve yine tekrar
nehrin dışındaydım henüz kurumamıştı çamaşırlarım
kirlenmeyi yakaladım çağırmadan

şimdi ise
o akan nehre, büyüyen fidana
ve denizlerde yüzen kara parçalarına
öyle bağırılmaz
böyle çağırılır

bulutların cismine herkes gibi ben de at resmi çizerim
benim nalsız giden bir at hayali
(içimde) kuruyorum sanırım

noktaları avuç içime alıyorum
döküyorum damlaları yollarına
dudak kıvrımlarına çoğalıyorum kuş tüyleri kadar
akan bir nehir kadar
işte bu kadar
büyüyor göz bebeklerim

ben şimdi bir nehir kadar bir kafesin içindeyim
bir kafesin içindeyim
belki büyüyordur, göz bebeklerin
kuş kanadı gibi çoğalıyordur
bu geçtiğim yollar
sana da yol oluyor mudur?

ve
insan
sevmediklerine de benzeyebilir bazen

ve
insan
bir mezarlığa da benzeyebilir bazen
nehre çağırıyorsa seni bir bilge
bir bilgeye de benzeyebilir insan
kalahari çölüne su getireceğim diyorsa
bir bilgeye de oy verilebilir

ah sarmalandığım nehir yokluğu
sarmalandığım kavga
harmanlandığım yuvam
ben ona aşk dedim
o bana kentlilerin kasrını anlattı

ve sanıyor ki musa nehri ikiye bir daha bölemez
ve sanıyor ki titanic bir daha batmaz.


ŞİİR SATILIK DEĞİLDİR/Ufuk TÜRK

Şiir'e "Piyasa" çizenlere
Şair Ufuk TÜRK'den 
MANİFESTO


Şiir satılık değildir!

Az gelişmiş bir ülkeden sesleniyorum. "Az gelişmiş, çok kalabalık." Böyle diyor batılılar bize 'az gelişmiş'. Ankara İstanbul'dan daha batıdadır. Şiire piyasa çizenler en batıda. Doğuluyum ben doğunun oğlu. Açarım ellerimi Allah'a yalvarırım, Batıya değil.

Artistik şiirler yazamam ama uyarım alnımdaki yazanlara.

Şiir satılık değildir! 

Şiir, ciğer yakar, hançer saplar. 

Malazgirtte şehit olursun bazen, bazen bir sokak lambasında sabahlarsın. Kaleminden kanı akar mürekkebi değil. Mücahit olursun Kafkas dağlarında Urumçi'de uygar(!) dünyaya meydan okuyup tertemiz bir Uygur olursun.

Şiir piyasada olmaz, dost meclisindedir şiir.

“Vurulup vurulup kıvranmaya tiryaki” olmaktır şiir.

Dost vurur gül biter kurşun girer ah etmezsin.

Biz de bekliyoruz o Cumaları biz de! Ama olmuyor Cumalar burda oralardaki gibi. Telgrafin tellerine kuşlar konar konmaz bir kara tren geçer içimin damarlarını söke söke. Ama sen bilmezsin. Sen parke taşlarını görürsün, biz taşların taş olmadığı söyler bağırdaki taşları görürüz. Biz çiçek görünce Yârin ellerindeki demetler gelir aklımıza, sen bürokrasiyle çiçeği aynı cümlede kullanabilirsin bile.

Sen yerini bildirenleri görürsün biz tayyi mekan yapanlara bakarız.

Sen ampul dersin, tasarruf dersin; biz yolumuzu aydınlatan kandillere bakarız. Sen şâir olursun, biz; çaycı, hamal...


İNCEDİR ÖLÜM YA DA NİCEDİR/Fazlı BAYRAM








bir çocuk
kız çocuğu
babanın gözlerinden
akıyor toprağa
çıtlık tohumu gibi
dinamit lokumu gibi

yiğittir bu yükün hamalları bu devirde
kefir mayasından kezzap sancısına
her eczada hurmalı çikolata savaşçıları
hurmaları bombadan bombaları hurmadan

seni kim çağırdı çocuk
durmadan gelir oldun tozlu yollardan
...geceye
… güne
kurşun gövdelerine
ecelimizle ölmek yakışır mı bizlere artık
seni kim çağırdı çocuk
sıyırıp avuçlarından alın yazmalarını

rahat yatak
yumuşak yastık
def olun gözüm görmesin sizi
her vakte sığar
her vakte yeter acın

namlunun ortasında kaldın çocuk
bu benim… Yüzümden biliyorum
be her sevdaya çırak
çıra çakmak çivi serptinde kalplere
yine rahat uyudu etten kemikten taşlar
şimdi mezarlıklar mahşeri bekliyor



ÖLÜM RABITASI / Şeyhşamil EJDERHA








Zamanın ince gergefiyle örülmüş ömrüm
Her yanım sancıyor
Ben çoktan ölmüşüm, namazım kılınmış
Naaşım
Bir öğle vakti eve taşınıyor
Babamın gözünde yaş
Annemin dilinde ağıt
Kardeşlerim suskun,
Belki konuşmayacaklar bir daha…

Bir öğle vakti kaldırılıyor naaşım
Gökyüzü kabrim
Ve üzerimdeki toprak
Ağlıyor sanki gözünde nem
İmam biraz eğilseydi başucumda
Duyacaktı dilimden çıkan birkaç kelimeyi
“Ben pişmanım.”
“Keşke yapmasaydım”
“Bir daha yapmayacağım”

İÇİM ACIYOR / Derya BAYTON

Uzun cümlelerle yoruyorum kendimi.

Noktası virgülünden uzak iklimleri seyre dalıyor aklın meal kokan hücrecikleri. 

Noktan değdi, beyazın ağdı kalbime, karalar giydiriyor. Damarlarımı boyadığım mürekkebe dalan divitin ucu hançer gibi sine de paralanıyor. Şarapnel parçaları gibi saçılan virgüllere kızgın cümleler uzadıkça uzuyor, anlamlar kargaşa, çöp yığıntıları heyelan cümleler, ruhun boynuna attığı kement ile göçüğün damsız bıraktığı akrebin dansı gibi kıvrılıyor.

Çilekeş ruhun isyanına, harlanmış alevde eriyen yağa misal zamanda çürüyen et; kilit vurduğu kapısından cümle âlemin kelime şarabından yeterince kanmamak biryana; fikrin anahtar deliğinden saçılan ışık huzmeleri gibi tüm benlik âlemine doğması bu kadar sancılıyken ve yetinemezken sözlerim yol gibi kıvrılmış şahsımın umurunda mı sanırsınız?

Bir gün daha deyip kemiksiz dilimle, bir gün daha siliniyor ömür küremden. 

Tam böğürümde keskin bir yalnızlık ağrısı nefesimi kesiyor.

Sen çaresizmişsin?

Bir fısıltı…

Gece yarısı tam da kulak zarımda titreşen uğultu; göğsümü sökercesine pâreleyen kurt ulumaları…  Pençelerimi dayayıp yalnızlığın duvarlarına zorluyorum kaderimi, tutup nabzından, zamanın can çekişini sayıyorum ruhumun. 

Sayıyorum bir ve birden sonrası hatırlamıyorum.

Sonunda yırtıp rahmini karanlığın yazıyorum uzun uzadıya… 

***

KARATÜN










Kilitli bak avucuma zamanın mührü,
Haber ver ötelerden, zamanın da ötesinden.
Çığlık mıdır döven boşluğun duvarını?

Geleyim;
Kırılan mührün nanköre satılan boyasından,
Arta kalan son meteliği sayan sandalcıdan.
Suskunluğum;
Saldırdığım dilin rengi zifir.
Belki bir gece buluşmak için sıfır iyi bir vakit.
Nahoş ayrılıklara vermez ise aman,
Dalmak için nehrin mükemmel gece.
Nehir balıkları sırtına siyah benek mührü!
Sen gelin! Giyme beyazı gecemi giyen teni yakar.
Telef etmek midir niyetin balıklarımı?
Bilmez misin kabrim de taşım kara,
Işık mı sızar topraktan sol yana, tam şuraya.
Varın kıssası, geceler de seyyahım,
Karanlık rast gelmez erin uzununa.
Âlemim;
Cümle bahtın teni kara,
Aydınlığı ver elin arayanına.
Sen beyazın gelini kulağıma eren çığlık,
Giyme ışığı gözler yokluğun âmâsı.
Uzuvlar gölgene saklı. 
Sen kokladığım dipsiz kuyular nem!
Ben gölgeler aşığı, Romeo’su
Sen beyaz kadın Şirinim.
Kavuşmalar küçük hesabın sabahına mı kalır gebe?

Yeter! Gecelerime gel.

Ben ölümü düğün bilir ıssızlığımla cenaze şenliği beklerim,
Beklediğim sorgu sual katrana bulanan saçlarında nihayet.

Karanlığım ile feda olayım.
Nazarına bir garip köle oturttum,
Görmez misin eğri büğrü durur.
Divanın da pençe, el ne fark eder?
Diyor beyhude çırpınış son beyitler.
Noktayı koyma vakti.
Gece aydınlığın karanlık silahıyla cenk saati.
Sen! Bilmenin zehriyle lânetlemiş sevgili,
Karanlığa sevdalı olan olur mu ışığa,

Ya maşuka pervane?


 (02.08.2013) 

PİYASA ŞİİRİ/Mehmet YAŞAR











Koltuklar
Takım elbiseler içinde yürüyen dilsiz uşaklar
Üstüne az gelişmiş mesai bitimleri
İple çekilen cumartesiler, pazarlar
Bizim çektiğimiz miladî Cuma, hicrî Cumartesi akşamları
Ne çekiyorsak, çektiğimiz bundan değil mi zaten
Sonra mı?
Sonrası biraz küfür, biraz iman
                              
“Bir dikili taştan gayrı nem galdı”

Bürokrasinin çiçekleri dolaşıyor parke taşlarında
Formal kokular sızlatıyor direğini burnumuzun
Telgrafın telleri
Aaaah telgrafın telleri
Kuşlar unutalıdan beri
Hatta Lozan’dan beri
Neyse…
Unutmak için sakladığımız dünleri
Sırtındaki çuvalda biriktiriyor bir adam
Kişisel erişim noktamızı açmamızı bekliyor belki de
Sonra mı?
Sonrası biraz şiir, biraz türkü

                               “Bir akılsız baştan gayrı nem galdı”

Ayın 15’i, iki nokta üst üste, mübarek gün
Viski şişelerinden içtiğimiz sular
Ve Gazze
Ve bir kısa mesaj
Ve 5 TL
Damlaya damlaya dağılan vicdanımız
Ne uykulardan geçtik de geldik oysa biz
Nice yürüyen merdivenler katettik
Sonra mı?
Sonrası biraz Çeçen ağrıları, biraz Urumçi sızıları

                               “İki damla yaştan gayrı nem galdı”

Pardon!
Biraz fikir alabilir miyim
Şöyle ortaya karışık
Az açık oturumlu, bol gözyaşılı
Biraz da hamaset serpiştirin üstüne lütfen
Niğbolu’dan ya da Malazgirt’ten olsun
Durmasın babaanneler ‘Yasin’ okusun
Kimse oturmasın yerime
Kimliğimi kaptırdığım bankamatiklere
Bir saygı duyup geliyorum hemen
Ve gecelerimi çalan tasarruflu ampullere
Sonra mı?
Sonrası biraz ilave yazı, biraz yer bildirimi

                               “Bir yaralı döşten gayrı nem galdı”

Not: Şiirdeki siyah puntolu olan mısraları editör düzenlemiştir.

.

RENGARENK BİR ÖLÜM / M. Alper TAŞ


küçük bir suyun kenarından
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum
bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır
kırmızılara baktıkça

.

Şeyhşamil EJDERHA / H A Y A L

Köşe başındayım

Bilmiyorum menkıbemin hangi yaşındayım
Yükseliyor apartmanlar etrafımda
Her apartmanın her katında
Çıkılan her basamakla hayal oluyor oyun.

Bir çocuk…
Başını uzatıyor camdan; karanlık zindandan
Bakıyor sokağa: gülümsüyor, özgürlüğe kanatlanıyor yüreği
Hayalinde kıvrılan yollar, arkadaşlar, parklar…
Serap oluyor umutlar, sonra hayal.

Kalın bir ses dolduruyor sokağı:
“Dondurmam Kaymak”
Çocuk kayboluyor camdan
Ses azaldıkça uzaklaşıyor sokaktan
Çocuk tekrar camda; yanında annesi…
“Anne dondurma!”
Boşlukta kayboluyor çocuğun sesi
Başını uzatıyor boşluğa annesi
Ve annesinin sesi, yorgun gözleri, azar dolu sözleri.

Üzüldü çocuk
Bir köşeye büzüldü çocuk
Öfkesini içine attı
Yaşadığı her şey hayaldi
Fakat hayalin acısı içinde kaldı.

Hidayet BAĞCI KÖSE/ SİSLİ BİR VUSLAT


"BENden ve SENden ibaret"

Vuslata yakın bir andı...
ne sen ne de ben vardık o sisli yerde...
toz bulut olmuş bu kış mevsiminde...
bir bulut gibiydi mekân...

benim heybemde binlerce hayal varken,
neden senin yanında hayale dair kelimelerimin elleri üşümüş,
hiçbir şey düşünmüyorlar?

oysa senin varlığında vuslata eren ben,
o sisli yerde neden hiç oldu bilemiyorum...

senin heybende binlerce mutluluk vardı, yaşadıklarına dair;
çünkü sen kendinde beni yaşıyordun...

sisli bir mekandı...
hayalden gerçekten uzak bambaşka bir andı...
orda bir boşluk vardı ki ben o boşluğa bambaşka bir hâl ile düştüm...
sen kimdin ki bu hâle düşmeme sebeptin...

sisli bir yerdi...
bulutlar mı ayaklarımızın altında yoksa şehir mi? söyle hangisi gerçek bunların?
orda binlerce renk var...
gökkuşağı hükmünde dünyama bakıyor ve ben binlerce hayalimi gökkuşağına dilek ağacım diye bağlamışım...

sisli bir hâldi...
ne ben senden haberli ne de sen benden haberliydik...
bakıyorduk kendi dünyamızdan kendimize...
sen benim dünyamı sevemedin kim bilir?
belki de çözemedin bendeki varlığını...
bense kendi dünyamdan senli cümleler kuruyorum...
ne hayalden öte ne de gerçekten ziyade...

söyle! sence vuslat neydi?

bir RIZA-i İLAHİ uğruna sisli bir hâlin varlığında bir serçe misali çırpınmaktaydı... sisli bir hayal içinde...

benim sadece hayallerime hükmüm geçer, yaşadıklarımı zaten Rahman’ın rızasına bıraktım; zamana bırakır gibi...

içimde bir NAR var ki beni ağlattıkça kabuğumu çatlatıyor ve de SEN hayal de olsa BENİM dediğin kendine eşlik ediyorsun...

vuslata saniyeler kala...

"BENden ve SENden ibaret"
***