SİYAHI AYDINLIK KAN DAMLASI/Fazlı BAYRAM










yeni çıkmış gün doğumundan
ya da yeni girmiş hiçbir günün doğmadığı karanlığa
yani dut ağacına ıhlamur asar gibi
seni sökemiyorsam duvarlarından mağaramın
seninle yaşamayı öğrenmeliyim demek oluyor bu

sisli havalardan ezberledim
bin yıldır yansımış nefesin
avazımın kör dövüşüne
pecmurde bir kara cevher
Saraybosna bülbüllerine şerh etmiş
alın yazmalarımı
bir el bombası sıkıştırılmış gibi avuçlarıma
bir isyanı bastırır gibi kolluk kabadayıları

***
‘’Şeker almaya geldim
Yari görmeye geldim ‘’
***

yılgın bir aforizmadan sonra
türküden ziyade şekeri de bilirim
şekerden ziyade gül  cemali de
bildiğim bu kadar
Somalı bir yetimim huzurunda
babamın yüzünde nurların en siyahı
Somalili bir yetimim huzurunda
babamın yüzünde nurların en siyahı
Gazzeli bir yetimim huzurunda
babamın yüzünde nurların en siyahı



DAĞLIKLARIM / Mustafa Alper TAŞ










gözlerin için
bir öğle sonu getir
aklında gümüş sarmaşıkları
kavuşmanın
ellerini sürükleyen serinlik

rüzgar hepimizden büyük
ve cesur gövdesiyle
açar omuzlarını bir meleğin

orada gözlerin için
konuş bizimle dağlardan
yeşil karanlığından
gemilerin

bizi böyle biliyorlar
kırılgan billurundan gözlerimizin
tanınmış oluyoruz
kendi toprağımızdan

kimi zaman
seni ferahlığına çağırıyor
çiçekler

GÜL ÇOCUK/Şeyhşamil EJDERHA








Çınlarken kulaklarım gözlerimin yorgunluğunda
Duyuyorum ok atımı uzağa düşen mermileri
Her baş bir taş atarken gün doğumuna
Dinliyorum sessizliğin gölgesinde doğan türküleri.

Su uyur kandil uyanır bir sabah firarında
Ya Berat kandili ya da Miraç ne fark eder ki?
Çocuklar öksüz, aç mı aç sokaklarda
Yetmez mi binlerin sessizliği?

Duvarda bir iz var, altında imza
Ansızın bulutlar şimşeklere varınca
Bir çocuğun gözleri kadar derin
Yükselen bir bahar var silahların altında.

Gözler ürkektir, uzağa bakar belli
Akıllar yitiktir mermilerin gölgesinde, kader mi?
Söyleyin nedir, onca dilde dolaşan
Yoksa, insanlığın elindeki keder mi?

Ah! Çocuk, hayallerin vardı senin
Bir gün batımı kadar gerçek
Çöpten atın, kâğıttan gemilerin
Bir gün doğumu kadar gelecek.

Söyle çocuk: ''Silah nedir ?''
Elinin üstündeki akrep
Başka memleketlerde belli midir?
Savaşa neden olan onca sebep…

Gül çocuk sen yeter ki gül
Sen gülünce açılır bülbüle gül
Mermiye karşı silahı boş ver çocuk
Sen mermiye dön de öyle gül.


BENZİN İÇİRİLEN GENÇLİĞİM/Gün Sazak GÖKTÜRK








Sosyal Türkiye,
Yaşasın devinim ve Ağdere ekmek fırını…

Figüratif sanatlar, abdestli soytarılar…
Ekmeğin çarptığı lanetli söylentiler…
Şeytanla yapılmış antlaşmalar…
Fahişelik sözlükte bir kelime…

Şeref mi? Haşa, ekmekten daha önemli…
Fakat hangisi doyurur seni…
Ekmek mi yoksa ekmeğin bandırıldığı kan mı?
Yeryüzü sofraları…
Şarapla, aşkla, kadınla açılan iftarlar…

Gazayla yoğrulan topraklar
Ölümler, mülteci oruçlar,
Barutla açılan oruçlar
Benzin içirilen gençliğim…
Sahi kardeşkanı oruç bozar mı?

İntihar eyleminde içimdeki çiçekler…
Burada iftarda, sahurda toplar patlar,
Orda gökyüzünde hep bir acı çığlık.
Ya kırlangıçlarda bomba olsa yağsa ülkeme
Sahi mermiler oruç bozar mı?


GAZZE KADAR YALNIZ OLMAK/Akif TAŞ










Gökyüzünden yağmur gibi yağarken
Islatmayan, serinletmeyen
Toprağın o güzel kokusunu esirgeyen
Bombalar altında

Gazze kadar yalnız olmak
Annelerin, babaların, kardeşlerin feryadında
Bir enkazdan çıkan
İki yaşındaki Muhammed’ in cansız bedeninde
Ölümü sevmeyi, ölürken sevdiklerin biteviye

Gazze kadar yalnız olmak
Çaresiz gözlerde, yardım dileyen bakışlara
Neden diye soran ağıtlara aldırmayan medeniyetlerde
Gömmek, tüm insani hasletleri
Kan kusan barut kokan toprağa

Gazze kadar yalnız olmak
Semada birleşirken eller
Yaradanın en kahhar sıfatını çağırırken diller
İmanın en zayıf haliyle buğzlardayken yürekler
Gazze kadar yalnız olmak
Nedir bilir misin sen ey insanlık?

      

KENTLİ İNSANLAR -2-/Bekir BÜYÜKKURT


/Balkonda oturuyorlar/ 

Evlerimiz mahremiyetin timsali olan yerlerdir. Bir milletin evlerinin mimari özelliği; o milletin ahlak, karakter, komşuluk ve örf-adet anlayışlarının da simgesidir. Bugünlerde gönüllerdeki daralmaların temel sebebi; evlerimizin basık, ruhsuz, betonarme ve estetik yoksunu mimari dizaynından kaynaklanmaktadır. Yüksek tavanlı ve genişçe olan evlerde yaşayan insanların ruh dünyaları da elbette geniş olacaktır. Zira mekânın da bir ruhu vardır ve bu ruh insan üzerinde çokça etkiye sahiptir. 

Bir zamanlar, avluyla kuşatılan evlerimiz genellikle tek veya çift katlı olur ve bir tarafı genellikle caddeye-sokağa bakardı. Alt katta kışın oturulan bir oda, mutfak, ambar ve fırın damı bulunurdu. Bu katın emniyet gereği dışarıya bakan penceresi olmaz veya çok küçük bir penceresi bulunurdu. Alt kattan üst kata geçiş evin içerisinden bir merdivenle sağlanır ve üst katta divanhane, haremlik, selamlık ve bazı evlerde de yaz odası bulunurdu. Merdivenle çıkılan ve odalara geçişi sağlayan bu geniş mekâna sofa denmektedir… 

İşte bu odalardan birisinin sokağa bakan ve köşk adı verilen bir çıkması vardır. Sokağa ayrı bir hava katan, estetik bir görünüm kazandıran bu çıkmalar, hane halkının dışarıyı görebilmesi içindir. Üst katlardaki pencereler; cumbalı olup, dışarıdan içerisi görünmeyecek şekilde kafeslidir. Hane halkı buradan, kapıya gelenin kim olduğunu kendisi görünmeden görebilmektedir. Mahremiyetin toplum hayatının her alanına sirayet etmesi, evlerde kendisini cumbalı ve avlulu evler olarak göstermektedir. 

Evlerimizin yapımında kullanılan malzemeler bizim dünyaya olan bakışımızı da göstermektedir. Ağaç, kireç, kerpiç gibi dayanıksız malzemelerden yapılımış evler, her an göç edilecek şuurunu her daim zihinlerde tutan insanların beytleridir. Bununla birlikte camiler, vakıf eserleri ve yıkılmamasını temenni ettikleri devlete ait kurumlar, sağlamlığın sembolü olan taş malzemeyle yapılmaktadır. Burada baki olanın Allah(cc) olduğu ve kıyamete kadar devam etmesi gerekenin de devlet olması gerektiği anlatılmak istenmiştir. Zira milletin mukaddesatının koruyucusu olan devletin varlığı ve devamlılığı herşeyden önemli görülmektedir. Milletin değerlerine yabancı olmayan, bilakis bu değerleri devletin genetik kodları olarak gören bir devlet elbette ebed-müddet devam edecektir. 

Genel itibariyle, diğer tüm alanlarda, modernleşmeyle birlikte geçirilen dönüşüm-bozulma-yozlaşma, mimari alanda da geçirilmiştir. Modernleşme-Batılılaşma gelirken yalnız gelmemiş, beraberinde kendi kent kültürünüde getirmiştir şehir kültürü olan bu medeniyete. Mimarinin birer dış görüntüsü olan balkon, bizim hayatımıza modernleşme süreciyle birlikte girmiştir. Balkon, Batılı ve modern mimarinin simge unsurlarından yalnızca biridir. Bizim yapılarımızda evlerimizin ön kısımlarında balkon değil cumba vardır. Zira balkon ifşa ederken, cumba gizlemeyi, mahremiyeti temsil etmektedir. 

Balkonlar; basık, ruhsuz ve estetik yoksunu, betonarme evlerin bir nebze dahi olsa nefes alabilmek için tasarlanmış apartman çıkmalarıdır. Balkonu kent insanlarına dayatılan birer mimari tarz olarak da ifade edebiliriz. Sezai Karakoç “Çocuk düşerse ölür çünkü balkon/Ölümün cesur körfezidir evlerde” derken kent insanına dayatılan bu mimari tarzın eleştirisini yapmaktadır. Şair, balkonlu evlerde çocukların öldüğünü  anlatmaktadır. Lakin bu ölüm bilinen manada bir ölüm değildir. Güvenlik, trafik gibi kaygılar; yeterli mekânların olmayışı gibi nedenler ve çocukların arkadaşlık kurabilecekleri, paylaşmayı öğrenebilecekleri ortamların olmaması bu çocukları apartman hücrelerinde-dairelerinde diri diri öldürmektedir. Anne-babanın ekonomik sebeplerden dolayı çalışıyor olması ise bu ölümü daha acı bir hale sürüklemektedir. Kişilik ve kimlik gelişimini sağlayamamış çocuklar da neticede birer ölü sayılırlar. 

Çocukları bu karanlık hücreye mahkum eden, aileleri birtakım gerekçelerle kent hayatının şövalyeleri yapan modernlik mefhumundan sıyrılıp asl’ımıza rücu etmedikçe bu cinayetler son bulmayacaktır. 


DÜŞÜNDÜRDÜ SENİ BANA‏/Murat TÜRKMENOĞLU










Gül iken solan sümbül
Düşündürdü seni bana
Yelden gayrı esen bülbül
Düşündürdü seni bana

Dağ başında dertli kayık
Su içinde yolcu balık
Hele köy türküsü yanık yanık
Düşündürdü seni bana

Kapı önleri ayaz ayaz
Kara kış ardından gelen yaz
Nergis kokusundaki o haz
Düşündürdü seni bana

Gecemdeki günüm
Günümdeki gecem
Yavuz otağındaki acem
İlk adımda çıkan hecem
Düşündürdü seni bana


GECEYİ SANA BIRAKMAM/ Gazi BALCI










Geceyi sana bırakmam… 
Bırakırsam eğer,  
Tutuklu kalır hücresinde özgürlüğün esiri. 
Dilinde tamamlayamadığı yarım kalmış nesiri, 
Ağıt yakar çaresizce… 
Bulutların gönlü incinir de ağlarlar sonra! 
İçtiğim nikotin tatsızlaşır, 
Duman duman isyan taşır, 
Ötekileştiremediğimiz diyarlara. 
Yolcular durakta kalır ümitsizce… 
Gölgeleri efkâr basar akşam serinliğinde… 
Bir çığlık haykırır yeryüzüne arsızca; 
Vakti şiire teslim etmenin vaktidir… 
Dayan can parem, 
Çünkü bu bir, dirilme akdidir! 


SENİ UNUTTUK BİZ ÇOCUK/Gün Sazak GÖKTÜRK









Kriz çıkarma özgürlüğümü istiyorum
Bir cumanın öncesinde
Faizler yükselsin
Ekmek fiyatları düşsün ülkemde
Hey çocuk!
Ülkende uçan füzelerden ne haber…

Geçmiş zaman olmasın…
Ölüm haberin gelip duruyor Filistinli çocuk.
Meğer hep yalan hep masalmış ölümlerin.
Biliyor musun?
Biz ekmeğe doyacağız artık…

Gözü yaşlı Amerikalı vaizler
Dededen zengin liberal soytarılar
Siyonun bozkurtları,
Siyasetin beşiğinde uyutulan halkım…
Biliyor musun?
Ey çocuk seni çoktan unuttuk biz…

MARAŞ SANA GELDİM/Salih KURTULMUŞ










Herkes beni sende tanır sanırdım
Unuttun mu beni ne oldu Maraş
Senin hasretinle ben kıvranırdım
Unuttun mu beni ne oldu Maraş

Tekke'den çarşına endim geçende
O eski aşkları bulmadım sende
İştahlarmı söndü noldu bu demde
Unuttun mu beni ne oldu Maraş

Kaldırımda durdum vurdum çınara
Bön bön bana baktı garip fukara
Tanıdın mı diye sordum dağlara
Unuttun mu beni ne oldu Maraş

SALİH'im sinemde hasretin çektim
Hani geldiğimde sen gülecektin
Burda garip gibi boynumu büktüm
Unuttun mu beni ne oldu Maraş..

MÂH-I RAMAZAN/Mehmet YAŞAR











Hak bin devayı bin derde
Sunar mâh-ı Ramazan’da
Şol şeytanlar zincirlerde
Tüner mâh-ı Ramazan’da

Saflar huzûra garkolur
Kalpler sürûra garkolur
Kandiller nûra garkolur
Yanar mâh-ı Ramazan’da

Teravihler Cennet kokar
Zaman bereketle akar
İnsan hayretlerle bakar
Donar mâh-ı Ramazan’da

Güvenme topuza gürze
Sarıl sen sünnete farza
Melekler semâdan arza
İner mâh-ı Ramazan’da

Amellerince herkesin
Verirler berat belgesin
Açar en serin gölgesin
Çınar mâh-ı Ramazan’da

Kişi bakmadan yaşına
Koşarsa ahret işine
Sabr ekmeğin, kurb aşına
Banar mâh-ı Ramazan’da

İtikâf ile zühdetmek
Salih amele ahdetmek
Kem nefse rağmen cehdetmek
Hüner mâh-ı Ramazan’da

Bir dua ki olur bin er
Gönül nefs atına biner
Yazılır bir ecre biner
Biner mâh-ı Ramazan’da

Nice gözün durur yaşı
Pişer her ocağın aşı
Yoksulların pür-telaşı
Diner mâh-ı Ramazan’da

Hakk, İsmâil’i koçlukla
İbrahim’ini hiçlikle
Cümle mü’mini açlıkla
Sınar mâh-ı Ramazan’da

Rahmettir bu ayın başı
Orta, mağfiret güneşi
En son cehennem ateşi
Söner mâh-ı Ramazan’da

Hayat dedikleri rüya
Hayy’dan geldik gerçek bu ya
Bu can inşallah Hû’ya
Döner mâh-ı Ramazan’da




HERŞEY OLMADAN/Mustafa Alper TAŞ










ölme diyebileceğim bir kalbim yok artık
peki sen neden tırnaklarına bakıyorsun
otobüs yarıyor ağaçların serinliğini 
kuşlar gökyüzünü taşıyor şikayetsiz
neyi dert ediyorsun

bir gözeye eğil, ıslansın içindeki bahçe
benim geldiğim yerlere gelmeden önce

şarkılarla açıyorum aramı artık 
büyük atlar inmiyor yamaçlardan 
akıllarına düşen damarlar gün çiçeklerinde  
ben biraz uzak kaldım mermerlerden
soluğum hiçbir pencerenin buğusunda yok
karanlığı daha çok seviyorum

bir çiçeği tut boynundan çevir kendine rengini
menekşeleri ayır hatıramızdan


RAHİM BEREKE EMMİ/Hasan EJDERHA

Programın yapılacağı sanat akademisinin salonunun kapısından girerken kapının önünde bana bakar görmüştüm onu. Ağustos ayına rağmen ceket giymişti. Gerçi Gürcistan’ın ağustosu bizim Anadolu’nun, hele benim yaşadığım Kahramanmaraş’ın ağustosuyla asla kıyaslanamaz; Tiflis en azından akşamları serin... Beyazı siyahından daha çok olan kısa sakalının yeni tıraş edildiği, yani sünnetlendiği hemen belli oluyordu. Başı açıktı ama saçları da yeni tıraş edilmiş olduğu halde diğer zamanlarda başında takke olduğu alnının ve çevresinin güneş yanıklarından belliydi. Çok dikkatli bakışları dikkatimi çektiği halde bana öyle geldiğini sanmıştım önce. Yanından geçerken “Hele eğleş Hasan” demesiyle irkildim adeta. Hem birisi Türkçe konuşuyordu. Hem de bana hitaben konuştuğu gibi adımı da biliyordu. Adımı nereden bilebilirdi bu sevimli ihtiyar? Yanına yaklaştığımda iyice kamburlaşmış belini doğrultmaya çalıştı. Bir miktar belini doğrulmuştu ama bu sefer de belinden doğrulduğu kadar dizlerinden bükülmüştü. Ellerini beline destek vermiş öylece ekliyordu.
O kadar heyecanlanmıştım ki: Heyecandan kalbim yerinden uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydi. Sevinç, merak, heyecan karışık, izah edemeyeceğim bir duyguya kapılmıştım. Heyecanıma bakan da beni uzun zamandır memleketime hasret yaşadığımı sanırdı. Oysa Sarp sınır kapısından çıkalı bir gün bile olmamıştı. “Selamünaleyküm amca” demeye hazırlanmıştım ki kendisi “Selamünaleyküm” dedi.
“Aleykümselâm amcacığım; nasılsın?” dedim.
“Sağ olasın. Sen nasılsın onu de ele. Hoş gelmişsim.” Dedi ellerime sarılarak
“Hoş bulduk amca” diyerek elini öptüm.
Estağfurullah diyerek çekti ellerini ama bırakmadım. Sıkı sıkı kucaklaştıktan sonra sordum: “Amca benim adımı nereden biliyorsun? Daha önce tanıştık mı” dedim.
Gülümseyerek: “Yok tanışmadık; ama bak şurada asılı kâğıtlardan belediyenin camına da asmışlardı. Senin adını orada gördüm” dedi; cama asılı afişi göstererek. Sonra devam etti. “Hasan… Hasan…” diye tekrarlarken. “Çok hörmetli adın var” Ya Acemistandan ya Türkiye’den diye düşündüm. Bir taraftan da Türk olduğunu içime doğmuştu ki öyle de oldu dedi.
Tekrar sıkı sıkı kucakladım amcayı; babam gibi, dedem gibi, Efendi hocam gibi yakın hissettim onu kendime. Adeta Tiflis, Batum, Gori, Poti, İsani ve Gümrü bizim oluvermişti. Bizim oluvermesi bir yana; bu şehirler, bu şehirlerin camileri, camilerin avluları Rahim Bereke emmiyle doluvermişti birden. Hatta onları torunlarının ellerinden tutmuş bayram namazına gelirken bile görüvermiştim. Görüvermiştim de: Rahim Bereke emmilerden birisinin torunu, kurban bayramında namaza giderken benim çocukluğumda dedeme sorduğum gibi soruyordu işte.
“Dede namaza giderken kurban bıçağını niçin cebine koydun?”
Dedesi ona sevgiyle cevap veriyordu.
“Evladım şimdi namaz kılacağız… Dua edeceğiz… Bıçak yanımızda olsun ki dualansın, sonra da kurbanımızı keselim” diyordu.
Rahim Bereke emmiyle uzun uzun sohbet ettik program başlamadan önce. Rahmetli Annesi İranlı, Babası Türk’müş; Ahıska Türkü. “Akrabalarımız Artvin’in köylerindedir” dedi. Çok uzun seneler görüşememişler. Birbirinden haber alamamışlar ama son zamanlarda rahatlıkla birbirine gidip geliyorlarmış. Hatta birkaç tane kız bile alıp vermişler.
Programımızın sıkışıklığı nedeniyle çok istediğim halde Rahim Bereke emminin evine davetine icabet edememiştim. O da çok üzülmüştü ben de. Aslında ben daha çok üzülmüştüm. Gürcistan’da bir Türk köyü görmek, orada dedelerin ninelerin elini öpmek çocuklarla şakalaşmak, yeğenlerimi sevmek istiyordum ama olmadı.
Bizi götürdükleri; dünyanın çeşitli yerlerinde yetişen ağaçlar ile çalı ve çiçek türü bitkilerin bir noktada toplandığı BOTANİK PARKINI gezerken hep Rahim Bereke emmiyi düşündüm. Parkın muhtelif yerlerine yerleştirilmiş gürcü evleri vardı. Oraya yerleştirilen Gürcü köylüleri hem burada yaşıyorlar, hem de binlerce hektarlık parkın bakımı için istihdam ediliyorlarmış. O evlerin önünden geçerken gördüğüm, dünyasından bezmiş yaşlılarla Rahim Bereke emminin hayat dolu halini karşılaştırmadan edemedim. Gariptir ama burada gördüğüm gürcü ihtiyarlarını değerini kaybetmiş, bir tarafa atılmış gibi gördüm ve öyle hissettim. Oysa Rahim Bereke emmi: Yanında el pençe divan duran oğlu, biz konuşurken yanımıza gelen birkaç Ahıska Türkü’nün O’na hürmetlerine bakıp, yaşlandıkça değerinin arttığını hissettim. Histen öte, öz gözümle bizatihi gördüm bu söylemeye çalıştıklarımı.
“Medeniyet farkı” dedim sonra.
Rahim Bereke emmi, votka içerek gününün yarısını sızmış geçiren, ayık olduğu zamanlarda da kendi kendine bağıran, feryat eden bura ihtiyarlarının sahibi oldukları memleketlerinin ortasında esas sahip olarak kendi medeniyetini yaşatıyordu.


LA SESİNİN ANATOMYASI/Fazlı BAYRAM

Kafamın içinde kendi sesim cızırtılı ve tok bir tonla nasihat ediyor. Bazen bir üst perdeden türkü şarkı mırıldanıyor aynı tonla. Dorsesi uzunca bir tırın tekerlekleri içimde asfalt geziyor. Döne döne eziyor içimdeki her siyahlığı. Yani içimdeki kül bahçesini ateşleyecek bir zenginlik yok hiçbir mucitte. Daha güzeli şu kafamda nasihat edip duran çokbilmiş bana, eğilmiş salkım söğütlerin yapraklarından çay demlenilemeyeceğini söylüyor. Bir sürü ottan saptan börten böcekten çay demleniyor da bundan mı demlenmeyecek canım sende. Siyah çaydan –bildiğimiz siyah çay var ya- başkasından çay olmayacağına göre her yeşillik potansiyel çay adayı. Hepsini denerim mahsuru yok.

Şu tam tepemin üstüne denk gelen daldaki serçe bir şeyler ötüyor. Az kulak kesileyim derken tabi ne anlayacağım serçe lisanından, hemen kafamdaki ses uyduruveriyor bir şeyler. Öyle demek istemiyor sen uyduruyorsun bu söylediğin olamaz kendi kendine ötüyor hayvancağız orda bana niye böyle desin “yav bi sus Allah’ını seversen.” Baktım olmuyor bir taş serçenin olduğu dala serçe vınn.

E şimdi bu sesi ne yapacağım bu seferde bana vicdansız diyor niye ürküttün Allah’ın serçesini. Susturmak için ona da çare var ama ben pek dayanıklı değilim. Odunla vursam şimdi canım acıyacak. Duvar…  Pek cazip değil.

Şimdi karanfillerin yanına geldim hani şu vardı ya! Saksıdakiler. Dükkândan fabrikaya getirip diplerine şekerli su verip bir parça yumurta kabuğu bir avuçta zibil koyduklarım. Beş saksı ekmiştim üçü yeşermemişti. İşte bunlar diğer ikisi. Durumları iyi şimdi epey semizlendiler.

Evet, sevgili ses dinliyorum ne yumurtlayacaksın bakalım yumurta demişken.

Çıt yok.

Sesin kalbini mi kırdım ne?

Notaları turşu satıyor hadi uydur bir şeyler. Hadisene yav.

Aslında her ne kadar rencide etsem de bu sesi seviyorum. Bazen da ben ütülüyorum bunun tellerini. Sabırla dinliyor beni. Söylediğim her şeyi mantıklı buluyor. Bana destek oluyor yani. En çok da balgamlı bir gırtlaktan öhü demeden önce çıkan kaba ve yankılı bir tonla bana ‘’nasıl yar diyeyim ben böyle yara’’ türküsünü söyleyişini seviyorum.

Tamam,

Ses hadi ne uydurursan uydur inanacağım karanfilleri söylediğine.




FATİHA / İsmail SAĞIR











Çık dağlara inme ovaya
Zakkumların işgal ettiği toprakta
Gökten kan yağıyor
Kanın doldurduğu yalaklarda
Bin bir yarasa
İğnesiz damarıma zerk edilmiş zehir
Her hücreme yüklenmiş soğuk paslı demir
Tırnaklarımla kazıdığım ruhumun
En parlak, en keskin
Görenin apansız aritmiyle lal olduğu
Kapanmayan yarası
Ruhun sancılarıyla çoktan peyda olmuş
Uçmuş, alınmış kütlemin darası
Kafama dayadığım şiirin tek izi
Otopsimde stampa
Tetiği çeken elimde kan
Öteki elimde bir tutam saç
Hatırla beni, unutma
Kimsesiz mezarımda
Senin nefesinden ihtiyacım
Fatiha !


                                                                                                          


.

RENGARENK BİR ÖLÜM / M. Alper TAŞ


küçük bir suyun kenarından
saldın beni denizlere
sımsıkı tuttum
bir demet papatyanın gölgesini elimde
sol elimdi
hatırlıyorum

önce çok sevdin
hevesli bir turna uçurdun gökyüzümde
ben kırmızısına bakmaktan
unuttum bütün balıkların adını

yaşadım sabahın unutulmuş suları gibi
değmeden hiçbir güneşin uykusuna
koşturdun o baharı
o atları sen sürdün geceye

herşeyden çok senin siyahındır
yakışır ıssız körfezine yalnızlığın

herkesten çok senin adındır
kırmızılara baktıkça

.

Şeyhşamil EJDERHA / H A Y A L

Köşe başındayım

Bilmiyorum menkıbemin hangi yaşındayım
Yükseliyor apartmanlar etrafımda
Her apartmanın her katında
Çıkılan her basamakla hayal oluyor oyun.

Bir çocuk…
Başını uzatıyor camdan; karanlık zindandan
Bakıyor sokağa: gülümsüyor, özgürlüğe kanatlanıyor yüreği
Hayalinde kıvrılan yollar, arkadaşlar, parklar…
Serap oluyor umutlar, sonra hayal.

Kalın bir ses dolduruyor sokağı:
“Dondurmam Kaymak”
Çocuk kayboluyor camdan
Ses azaldıkça uzaklaşıyor sokaktan
Çocuk tekrar camda; yanında annesi…
“Anne dondurma!”
Boşlukta kayboluyor çocuğun sesi
Başını uzatıyor boşluğa annesi
Ve annesinin sesi, yorgun gözleri, azar dolu sözleri.

Üzüldü çocuk
Bir köşeye büzüldü çocuk
Öfkesini içine attı
Yaşadığı her şey hayaldi
Fakat hayalin acısı içinde kaldı.

Hidayet BAĞCI KÖSE/ SİSLİ BİR VUSLAT


"BENden ve SENden ibaret"

Vuslata yakın bir andı...
ne sen ne de ben vardık o sisli yerde...
toz bulut olmuş bu kış mevsiminde...
bir bulut gibiydi mekân...

benim heybemde binlerce hayal varken,
neden senin yanında hayale dair kelimelerimin elleri üşümüş,
hiçbir şey düşünmüyorlar?

oysa senin varlığında vuslata eren ben,
o sisli yerde neden hiç oldu bilemiyorum...

senin heybende binlerce mutluluk vardı, yaşadıklarına dair;
çünkü sen kendinde beni yaşıyordun...

sisli bir mekandı...
hayalden gerçekten uzak bambaşka bir andı...
orda bir boşluk vardı ki ben o boşluğa bambaşka bir hâl ile düştüm...
sen kimdin ki bu hâle düşmeme sebeptin...

sisli bir yerdi...
bulutlar mı ayaklarımızın altında yoksa şehir mi? söyle hangisi gerçek bunların?
orda binlerce renk var...
gökkuşağı hükmünde dünyama bakıyor ve ben binlerce hayalimi gökkuşağına dilek ağacım diye bağlamışım...

sisli bir hâldi...
ne ben senden haberli ne de sen benden haberliydik...
bakıyorduk kendi dünyamızdan kendimize...
sen benim dünyamı sevemedin kim bilir?
belki de çözemedin bendeki varlığını...
bense kendi dünyamdan senli cümleler kuruyorum...
ne hayalden öte ne de gerçekten ziyade...

söyle! sence vuslat neydi?

bir RIZA-i İLAHİ uğruna sisli bir hâlin varlığında bir serçe misali çırpınmaktaydı... sisli bir hayal içinde...

benim sadece hayallerime hükmüm geçer, yaşadıklarımı zaten Rahman’ın rızasına bıraktım; zamana bırakır gibi...

içimde bir NAR var ki beni ağlattıkça kabuğumu çatlatıyor ve de SEN hayal de olsa BENİM dediğin kendine eşlik ediyorsun...

vuslata saniyeler kala...

"BENden ve SENden ibaret"
***