HÜZÜNLÜ DEĞİLİM BEN / Meryem SAVUN











I.
Hüzünlü değilim ben
Kelamım konuşur kaleme
Haykırır yüreğimin sesini bir bir

Hüzünlü değilim ben
Gözlerimden dökülen seslerle
Yüreğimin sesi bütünleşir

Beklentiler… Bekleyişler…
Bir bir dökülür yapraklarım
Tıpkı gözyaşlarım gibi
Bir bir kaybolur umutlarım
Bir bir kaybolurum; yok olurum

Diyorum ya hüzünlü değilim ben
İçimdeki, gökyüzünü parçalayan zamanı
Çıkarırım meydana

Sorarım gökyüzünü parçalayan zamana
Mısralarıma anlatıyorum seni
Demek ki hüzünlüyüm ben.

II.
Ey dost anlamadılar beni
Gözlerimdeki ışığı görmediler
Kelebeğin kanat çırpışı gibi
Kalbimin atışını görmediler

İki adım öteme gelip de
Bana bir selam vermeden
Geçip gittiler yanımdan
Ey dost bakmadılar bana

Feryadımı duymadılar
Bir çocuğun annesinin
Arkasından bakakalıp
Ağlayan çocuklar gibi
İçimden ağladı gözlerim

Ey dost içimdeki gözler anlattı beni
Hüzünlü olmadığım şiirleri…



KAPI ŞİİRİ / Fazlı BAYRAM

                     /açken aç, susuzken susuz olmayan adama
İsmail Göktürk hocama/










cümlesi yer ile yeksan olsa
kök ucu sana çıkar bütün ideolojilerin
çetrefilli sualler bağrında arar sürurunu
ya bu cehenneme bir damla su dök söndür
ya da kor yığınlarından tapınaklar yaparım

yoksa
zümrüt bahçesi bir yeşilliğin
karşı yazgısının son bahar olmadığı belli
enine boyuna boynuna bu sundurmanın
pınarlarından ırmaklar akar bunu gördüm
her pınar İsmail’dir
züleyhadır çerçevelerin çevirdiği çarşıların

oysa
yer ile yeksan olsa cümlesi La esef
içimdeki cehennemlere su dök yoksa biliyorsun
olmazsa
bir ordu İsmail’le gelir
ne varsa yığarım kapına 


HALİM ARZUHALİMDİR BENİM/Şeyhşamil EJDERHA









Halim arzuhâlimdir benim
Bakmayın siz göğe
Göğün ne çektiğini yalnız ben bilirim

Bulutların kalp atışını 
Gönlümde hisseder de dirilirim
Halim arzuhâlimdir benim

Siz bilmezsiniz
Yıldızların bir gün bitimine 
Ne kadar üzüldüğünü
Ya da bir kayanın kalp atışını...
Ben bilirim
Bir çift göz uğruna ölen bedenlerin ruhunu
Siz bilmezsiniz
Nereden bileceksiniz
Halim arzuhâlimdir benim

Söyleyin... Hadi... 
Çekinmeyin söyleyin...
Mesela gün batımından firar eden bir rüzgârın
Kulağınıza emanet ettiği türküyü
Ya da kalp atışınıza eşlik ederek
Zikrettiğiniz ismi
Söyleyin çekinmeyin
Gece vakti ansızın karanlıkta beliren sureti
Ve o surette vuku bulan firkati
Ölçebilir misiniz?
Siz...
Evet siz...
Elmas yağmurunun değerini
Nereden bileceksiniz...

Merak etmeyin...
Seher vakti, ansızın gelir
Ve bozar kurduğunuz hayali...
Lütfen sessiz olun efendim.
Bakın güneş uykuda düşler uyanık
Ve dinleyin
Efendim... Dinleyin...
Gün batımına adımlayan her gün gibi
Siz...
Benim neler çektiğimi nereden bileceksiniz.
Halim arzuhalimdir benim...


ZAMAN/ Abdurrahman SALTALI











Ben düşüncelerimin esiriyim
Zaman, zaman pençesine düşerim
Yıkmak için içimdeki bendi taşarım
Ah! Ayrılıklar, ayrılıklar…
Zincire vurulmuş gibi sımsıkı bağlı

Vurulmuş pranga, ayaklardan
Sımsıkı bağlanmış, zikkelere
Koparılmaz çekmekle zincirler
Kırılır kollar, ayaklar
Kır gönlümdeki zincirleri, prangaları

Zaman öyle kahpe ki yarışılmaz
Ne yana baksam aşılmaz yollar
Taşları kırmaya gücüm yetmez
Ne olur volkanlar püskürüp yansın dağlar
Sen bırak gönlün yansın, ateşi viran olsun 

SARHOŞLARIN ŞİİRİ/Memduh ATALAY









İki sarhoş çarpıştı 
Birinde şarap şişesi kırıldı
Diğerinde eşya
Birinci kalktı yoluna salına salına
Diğeri düşen eşya ile birlikte yok olmuştu

İki sarhoş çarpıştı
Birinin elinde kadeh yarası
Diğeri can evinden vurulmuştu
Birinci tekrar şişeye döndü
Diğeri unvan altında kaybolmuştu

İki sarhoş çarpıştı
Biri karasevda üstüne türkü çağırıyordu
Diğeri ben çıkmazında kaygılı ürkek
Bahtına lanet yağdırıyordu

İki sarhoş çarpıştı 
Biri “ben bir hiçim abi!” diye ağıtlar yakıyordu
Diğeri pay almak için Firavunlardan
Piramitlere mermer taşıyordu



GEL ÖLELİM/ Ali Rıza KARAKALE











Güneş tam yerinde bugün, gel ölelim.
İzinsiz yalnızlıklarımızın gölgesi vursun zemine.
Tahrip gücü yüksek kelimeler olsun sebebi
Olmazsa olmazlarımız kayıtsız kalsın bu ölüşe.

Gece tam siyah bugün, gel ölelim.
Vaktin önemine binaen, siyaha beyazla yazalım şiirimizi.
Yalnızca sabahçı kahvelerindeki berduşlar okurlar hem.
Hem sabah olunca ifşa etmemiş oluruz bitmişliğimizi.

Güneş tam sabahlık bugün, gel ölelim.
Duymaz hiç kimse şehrin gürültüsünden.
Salına salına gideriz beraber kimseciklersiz.
Anlamaz kimse son şiirimiz olduğunu.

Gece tam kimsesiz bugün, gel ölelim.
Şairi ölmüş bir memleket umursamaz bizi.
Belki üç gün sonra üçüncü sayfa haberiyiz.
Ama sadece belkili bir ömrümüz var işte.


Ve güneş tam doğmadı bugün, ölünecek an, gel ölelim.
İşte tam zamanı sensizliğin…
Ki sensiz bir ömre yakışan olur soluşum.
Ben bir şiirim, şair katilim.

KAYIP RUHLAR/Derya BAYTON

İsim ve anlamsız lakaplardan sıyrılmış olmanın yaşattığı rahatlamayla tüy gibi hafif hissediyordu kendini. Her şey aynı zamanda hiçbir şeye ait olmamış gibi bir rahatlama emaresi simasında belirginleşen, solgun bir tenin giydirdiği zayıf bir bedenden ibaret olsa da daha fazlasını arzulayan kayıp bir ruhtu öncesinde. Öyle bir vakit ki artık yol alma vaktiydi bilinmeyene doğru. Pipo dumanın çizdiği yüz hatları ile karanlık sokakların korku beslediği yuvalarını gezinmekte avare düşlerin en uç noktalarına yükseldiği saatin gecesinde. Melon bir şapkanın terk edilmiş sokakların yıkık evlerinden, kokuşmuş duvarlarına doğru uzayan gölgesi, üst kısmının geniş olmasındandı. Alt kısmının fötr şapkalar gibi geriye doğru kıvrılmasında etrafında oluşturduğu devasa dairenin altında ezik bir kafa görüntüsü sergileniyordu. Pardösüne sıkı sarıldı. Tanrının nefesi rüzgâra doğru ağır aksak yürümesinde uçuşan yaprakların arada bir yüzünü yalamasından olacak ki uçsuz bucaksız yollarda zikzaklar çizmekte, sıska serseri sokak köpekleri bile kokusunu alamadığı bu varlık önünden kuytu gölgelere kaçışmaktaydı. Boş tenekelerin geceyi dövdüğü bu dakikalar da boşlukta gezinen bedenlerin varlıkları üstlerindeki lüzumsuz kıyafetlerin sınırları ile çizilirken adımlayan ayakların geceye imzası olan gölge, gerisin geriye doğru adına bir nebze dahi taş sokaklara resmedilememekte. Kayıp bir ruhun isimsiz ruhların avına çıkışını hikâye etmekte acizliğin verdiği arayışların etiketi vardı. Sonu bulunmaz merakın süslediği tavır sinmiş, üzerine arşınlamakta terk edilenlerin durağını yoklamada belki el yordamıyla belki göz ucuyla.
Birinci ruha rastladı kimsesizlerin sokağında bir siluet. Lime lime olmuş dizleri, paçavrasından akan kirler ete kemiğe bürünmüş çirkin bir maske ruhunda. Yamuk ağzında yalanlar saçılırken zehir gibi etrafa, düşmüş sağ göz kapağının altında delip geçen kaçamak bakışlar nazarında tiksinti kıvılcımları çakmakta.  Kaygan bir zemin üzerinde durucasına parçalara ayrılıp tekrar tekrar vücut bulmaktaydı. Sağa sola doğru saçılan çürümüş et, vücuda bürünüp yeniden parçalanırken neşter ile anestezist kesilen hatların gerginliğinde teller nağme yapar, yürekler paralanırdı. Fakat ne biçare olunur ikiyüzlü yalancı ruhun yalanlarına ne de dur denebilirdi kötülük âleminde kurduğu krallığına. Ruhuna şeytanı elbise diye giydirmiş bu zavallının laneti zevklerin esiri olduğunda can bulmuştu kokuşmuşluğa. Bakıp ta gördüğü gerçekten uzaklaşırken burnunda sadece tiksinti kokuları, inceden etrafa yayılmaktaydı. Adeta boşlukta süzülüyor asla yürümüyordu. Sapa bir köşkün hayaletiydi yalnızlığı. Ne bir adres kaydedilmiş fihriste. Sorarsan adını yoklukta can bulurdu. Ararsan onu ya aynalarda yüreğinin olduğu yere bakarsın ya da boşluğa kapattığın gözlerin karanlıkla buğulandığı zamanlarda nefesini yüzünde hissederdin. Kendi varoluşunu anlatmaya çalışırken kim bilir daha kaç tane bilinmeyen adreslerin sokağından karanlığın içine doğru süzülmüştü.
Aniden irkildi. Bir varlık, omzunda eli “dur” dedi ikinci ruh. “Kayıp gitme avuçlarımdan sen de bir adım daha öteye. Gittiğin yer aranan değil, yokluktan geri. Orada kelimeler tükenir. Sadece doldurulmayı bekleyen yığıntı boşluklar hevesin olur. Hatırlarsan eğer yaşanmışlığa dair güzel bir anı zikretmek ne mümkün! Diller de asma kilitler, gözler siyah şeritli, bedenler çıplak. Yalnızlığa dahi hasretliksin. Acımaz hiçbir yanın, acıyı özlersin. Hissetmek yok, sınırlar da yok, tarifsizlik çığ gibi büyür. Koca bir dağ gibi yüreğine oturur, nefes alamaz boğulursun bir inilti işitmez kulaklar mil çekilmiş gözler gibi sağır işitir; lal olur dillerin.”
O kelimeler döküldükçe fısıltıdan, yol gösterici aydınlatıcı bir ruhun sesiyle şenleniyor ruhu. Seyrine daldığı bu güzellik konuşmuyor adeta şarkılar mırıldanıyordu.
Daha önce hiç duymadığım bir müzik esintisi.
Kalbi huzurla çarpıyor.
Etrafa saçılan ışığında kamaşan göz bebeklerine rağmen başka yöne çevrilmiyor bakışlar. Bir huzur sıcaklığı kaplıyor ilikleri. Korku bedenden bir kaç beden uzakta.  Beyazlığın dibini bulmuş renkler, başka tona lüzum yok. Aydınlığı’nın sardığı sokağın da cennet bahçesi kokuları; en çok da karanfillerin kokusu sarmalıyor teni. O dönemeçte sanırsın âlem içinde bir başka âlem yaşanıyor. Gitmesin hep yanında kalsın istiyor. Diğer yolunu kaybetmişlere hiç benzemiyor. Tutup sürüklediği kolundan başka yönlere doğru savuruyor. Sonra o durduğu yerde kalıyor. Giden ruh fakat terk eden o oluyor.
Sonsuzluk gibi geliyor yaşadığı zamanlar. Kim bilir daha kaç asırlık dakikalar köreltiyor kaldırımların soğuk nabzında. Savrulduğu ne kadar köşe varsa vazgeçiyor artık saymaktan. Yorgun düşmüş bir bedenden firarı sonrası arayış içindeki ruh, umudun harcandığı bu boş mahalleler sokağında son direnişi. Nefesinin kesildiği anlarda şekillenen gayelerin verdiği burukluk, silsileler halinde sıralanırken son nefesini veren cesetler gibi katılaşmaya yüz tutmuş uzuvların, akılda bıraktığı kıvranışlar, yeniden kasarken vücudunu, uyanışa çağıran üçüncü ruhun sesi işitilir tüm yer ve göklerde.
Hayatın en zor işini yapan bir işçi, teninden süzülen terler gibi gözeneklerinden akıttığı kan gölcükleri içerisinde yatarken, hafif geriye doğru çevirdiği başıyla, sesin sahibini daha iyi görebiliyordu. Diz çöktü başucunda, şefkatli eller saçının arasında dolaşıp alnını okşamaktaydı. Korkma diyordu. Gözler dolu dolu… Sanki yaşadığı bu muhteşem acıları kendi omzuna yüklemek ister gibi sıkı sıkıya sarıldı ellerine. Tutup kaldırdığı yere ayak basınca yeşerdi kuru toprak tanesinin olmadığı bu yerde. Fırtına dinmiş, artık uçuşmuyor etrafta solgun yapraklar. Islak elbiseler kurumuş üzerinde. Kemikleri sızlamıyor. Tıpkı ona benziyor ve hayranlıkla izliyordu kendine benzeyen bu şifacıyı.
Zaman donmuş.
Asırlar, yüzyıllık yalnızlık.
Son noktasını koyuyor sayfaya.
Onların zamanı değil geri çekilme vakti geldi der gibi.
İsimsiz mezara girmeye bir nebze var iken kendini buldu çoraklaşmış yüreğinin derinlerinde. Diğer ruhlar ile şifacı çember oluştururken etrafında tiksindiği ya da aydınlatıcı varlıkların yüzlerini şimdi daha iyi seçebiliyordu.
Ruhundan parça parça kopup yolunu kaybeden bu zerrelerde kendini aradığını anlamıştı.
Sadece varlık sahibini arıyordu.


SANCAK ŞEHİR/Gazi BALCI














Saatin tiktakları kulağımda bir çığlık.
Meydan okur geceye dudağımdaki ıslık!

Ellerin ceplerinde adımla sokakları,
Sana yoldaşlık etsin çirkin bir koca karı.

Kent meydanı düz ve boş, anlamsız ve suratsız.
Köprü sanki bir nefer, lakin kalmış pusatsız…

Nehir isyanlar şahı tersine akar durur,
Sessiz çağıldar ancak bazen apansız vurur !...

Sokaklar hep dargeçit sonu bir başka dünya.
Ne gerçektir ne hayal, gece uykunda rüya…

Minareler kalemdir gökyüzüne hat çeken,
Hattat ise bir çiftçi, sabırla niyaz eken.

Dağda fikir birleşir yürekler cıvıldaşır.
Yük indirir gemiler hamallar sevgi taşır !...

Asırlık çınarlarım bilgece muhabbette,
Ettikleri her kelam mana yüklü elbette…

Bu şehir sancak gibi gökte dalgalanmalı!...
Her dalgada harlayıp cayır cayır yakmalı!...


GÖNÜL DENİZİ / Hilal EJDERHA













Yüreğimin derinliklerinde
Gizlenen acı bir hüzün...
Yansıyor yüzüme ayna karşısında
Ve...
Gözlerim doluyor söylenen her türküde

Bir feryat kaplıyor içimi
Çığlık çığlığa haykırıyor
Bir çare gerek diyor...
Yosun tutan bu gönül denizi
Bütün dertleri kıyısına çağırıyor

Kitaplara uzanıyor ellerim
Dokunamıyor sayfalara yüreğim
Olduğu gibi susuyor kelimelerim
Bir çare gerek diyorum
Yaradan’ıma sığınıyorum

Sonra...
Bir hüzün kaplıyor gökyüzümü
Karaya çalan hayallerim üzgün
Ağlama, ıslanmasın cennet yüzün
Çare bulunacak elbet
Unutulacak, gözyaşıyla ıslanmış bu günlün...

Ve...
Sana mutluluğu borç bildim can özüm
Pamuk gibi saçların avucumda süsüm
Yüreğine attığın her bir düğüm
Dualarla çözülecek, açacak bahçende elbet son gülün...

ŞÜKÜR YERİNE / Nurcihan KIZMAZ











Hoş geldin bebek
Hoş geldin evimize
Ocağımıza kucağımıza
Hoş geldin yüreğimizin en orta yerine
Başımızın gözümüzün
Gönlümüzün üstüne
Biz annenle babanız
Bundan böyle hep yanındayız
Allah biliyor ya
Senden sonra gelir canımız
Pamuk ellerinden
Yumuk gözlerinden aldık
Meleklerin selamını
Geldiğin yer kadar güzel olmasa da dünya
Yaşadığın her yeri
Cennet kılsın sana Mevla

ÇANAKKALE / İbrahim TOPALDEMİR











Önce yurt biçtiler ortada dar bir alana
Asya bozkırlarına sığmayan küheylana
Çifte yiyenin tümü dayandı boğazına
Bu da imtihandı hep zora talip olana

Kara gecede ufukta dumanlar yükseldi
Denizden karaya binlercesi akın etti
Kanlı sırta adını veren tam bir vahşetti
Destanını yazan bir daha yazdırtma dedi

Kalmadı hiçbir iz elli yedinci alaydan
Onların da farkı yok kırk çerili kürşaddan
Yok edipte kendini sağ olsun diye vatan
O yoklukta gönlümüzde hep var olan

Çok cenk ettik ama Çanakkale en keşmekeş
Ne destanda ne hüsranda yoktur sana eş
Püskürttüğün ordu sanki çığ gibi kor ateş
Kanı damlıyor toprağa yaşı henüz on beş


BAĞIŞLA BENİ! / Memduh ATALAY









Her kuyuya düştüm, her korkuda ben varım
Bu yüzyılın renginde değilim belli
Buğdaya babamdan beri bir kötücül meyil
Cennetten kesmesem de umudu
İçmesem de sofrasında bulundum tüm sarhoşların
Kollarına girdim türkülerini dinledim geceler boyu
Tüm dilencilerin ve yolda kalmışların adres sorduğu
Yakışmıyor bunları söylemek doğrusu
Günahları gösteren lambayı kıstım
Küntü türaba ikliminde gezerim günde beş vakit
Çoğunlukla geçmiş gelecekle düş gibi
Tek kanatlı kuş gibi
Silik bir yazı gibi mesela
Bir yok olan bir kalbime ağan bulut gibi senin yankın
Aşkın okunmaz kıyılarında
Kimi sevdimse senin için sevdim
Sana inandığım için kullarına inandım
Ölümü öğreten o yalansız güneş
Ey sonsuz merhamet
Mürvetini gördüğüm bu kalp senin
Bağışla beni!
Bağışla beni
Baharda naz başlasın
Ölümler düğün olsun
Acılar yavaşlasın

Ellerim uzanırken kadim memnu meyveye
Başa dönen çaresizliğim bin bir sırat
Düştüğüm kuyularda adın muskamdı tutundum ona
Gece nöbetlerinde yarı sayrı yarı deli
Neron değilim ateşim de yok Roma için
Her sevdada kendimi yaktım belli
Uykusuz gecelerden savrulan dumanlardan
Mahzun bırakılan dert ortağım çaydan
Kaçan namazdan –ok saplanır sanki –
Eşya gölgesinden dünya tozundan
Görünme hevesinden teknik putlardan
Dile gelmesi mümkün olmayan susunca anlaşılan
Kederlerimin son durağından
Umutla geldim bağışla beni!
Bağışla beni
Baharda naz başlasın
Ölümler düğün olsun
Acılar yavaşlasın.



GÜMÜŞ ADAM/Fazlı BAYRAM













bir gün açığa çıkacaktı
bunun böyle olmadığı

çünkü çün kuşatmıştır
sâhilden fışkıran yaprak cesetlerini
ve iç içe olduğumuz gönül parabollerini
hangi şarabı içersen, içe gider tahammülün

durdu, gülümsedi ve tuttu adam
ilk tutan o oldu yâr elinden;
ilk o çıktı yüreğindeki dağlara

bir gün açığa çıkacaktı
bunun bir hayal olduğu
ilk gören o oldu
süvarilerin ilk akan ırmağı…

TÜRKÜLERİMİZ VE ACILARIMIZ BAĞLAMINDA BİZ/Memduh ATALAY


Müzik sanatlar içerisinde en milli olanıdır. Şiir başka dile tercümesi zor olan bir sanat olduğu gibi müziğin de coğrafyanın sesine doğduğu /coğrafyanın sesinden doğduğu için ancak kendi dilinde tadına varılabilen bir sanattır. 

Bizim tek sesli müziğimiz “tek Tanrı” inancımızla ilgili olduğu gibi Batı müziğinin çok sesli olması elbette “teslis” inancıyla ilgilidir.

Âşık Veysel “düğünlerde bayramlarda Türk’üz türkü çağırırız” derken bizim iç sesimizin keyifte ve kederde türkü formunda ifade edildiğini söylemektedir.

Dünyanın ortak kelimesi olan “musıc” mesele bize döndüğünde millileşmekte ve karşımıza türkü çıkmaktadır. Sonundaki mensubiyet ilgisini hatırlarsak Türk’e ait olan demektir! Değerlerin hızla aşındığı gövdenin sesten çok önemsendiği vasatta coğrafyanın sesini aramak bir yana ahlaki değerleri yok sayan dil ve düşünce içermeyen sözlerin sanat eseri sayılması garabetini bir yana bıraksak da görümsetme (klip) rezaletinin ayrıca teşhire dönüşmesi tam bir yıkım aracına dönüştürüyor müziği. Bu durumda hasretin, gurbetin, yalnızlığın, yoksulluğun, ölümün insanî atmosferinden çıkıp” bandır bandır ye beni” edepsizliğine,”yakalarsam “ teşhirciliğine ,”kız hepsi senin mi”aymazlığına duçar oluyoruz! “Bizim musikimiz bizim romanımızdır.” Diyen Şair milli öykümüzün sesinde doğan bizim sesimizi anlatmak istemiştir. Bu ses Orta Asya’dan Rumeliye, Anadolu‘dan Yemen’e uzanan hüzünlü bakiyeleri olan Müslüman Türkünün sesidir. Belki de sesimize bize ait olmayan sesler karıştığı için yankımızı bulamıyoruz ve coğrafyamızın çağrısından bihaberiz! “Nedir yezit ne Kızılbaş/Değimliyiz hep bir kardaş/Bizi yakar bizim ataş/Söndürmektir tek çaresi” diyen Veysel Usta’nın Alevilik açılımına çizdiği yol haritasını atlamadan oturmak lazım masaya. “Bitlis’te beş minare beri gel oğlan beri gel/Ciğerim dolu yâre/Beri gel oğlan beri gel” mısraları havasıyla birleştiği zaman ayrılan kardeşlerin acısına bir destan olmaz mı? Mahremiyetin yok sayıldığı teşhirciliğin sanat muamelesi gördüğü bu vasatta” A benim ahtı yârim/Kaderde tahtı yarim/Yüzünde göz izi var/Sana kim baktı yarim” manisi bir edep ayarı vermez mi? Benliğin bir puta dönüştüğü bu çağda yine içimize söylenen sesi bulmak mahviyetin sınırlarına çekilmek için” Gel ha gönül havalanma/Engin ol gönül engin ol/ Dünya malına güvenme/Engin ol gönül engin ol” türküsünün derviş çağrısını duymak zorunda değil miyiz? 

Kendi sesimiz Çanakkale’den Yemen’e, Rumeli’den Asya’ya bu coğrafyanın çağrısında yani yürek sesimizde toplayacaktır bizi. Bu coğrafyanın malı olmayan ithal fikirler nasıl perişan olmamıza neden olduysa bize ait olmayan kutsal hüzünlerimizi ifade etmeyen karışık sesler anaforunda kendi sesimiz sanarak bir uğultuda siyasi kavgalarla ve kamplaşmalarla yem olmak zorunda kalacağız!

Bizim sesimizde hasret var, aşk var, birlik var, ölümlülük düşüncesi var, dostluk var, dil yarasının dinmeyen acısı var, dostun attığı gülün yarası var, Ali var, Muhammet var bin yıllık maceramız ve hüzünlü bakiyemiz var! Coğrafyanın sesi coğrafyanın kaderidir! Sesimize dönelim medeniyet bir yorgan gibi üstümüze örtülmeden!

ÖLÜLER ŞEHRİ / Gün Sazak GÖKTÜRK













Ölüler şehrinde bir ikindi vakti
Papatyalar gibi saçılmış hayallerim
Kan nehirlerinde kinden köprüler
Hayaller viranelerde hayalet

Dağlara kızıl çarşaflar gerilir
Melekler iyi geceler dilerken karanlığa
Hızla uzaklaşırken ufka doğru
Yanımda bir kadın varmış gibi…
İçimde çanlar ölümümü ihbar eder

Akvaryum içinde ölümlü denizler,
Duygusal balık, hırçın köpeğe havlar…
Dillenir bebeler dilbaz şarkılara
Kiliseler, korolar, şarkılar, ölümlüler
Ölüler şehrinde çoktan akşam olmuş…
Bir geç kalmışlık türküsü dillenir…