LEYLA'YA İSYAN /Dilara DEVECİ



Bazı geceler hiç tahammülüm kalmıyor
Bağırmak, kendimi sokaklara atmak istiyorum
Bir ağacın tepesine çıkıp,
Yanıma da bir kedi alıp,
Ağlamak istiyorum.
Elimdeki tek saç telime ağıt yakmak istiyorum
Çok ayıp bir şey söyleyeyim mi ?
Tüm sancılarıma okkalı küfürler etmek istiyorum
Bir kadına ait yüzüme bakıp bakıp iç geçiriyorum
Ben acı çekerken bile zarifleşemiyorum

Hayalimde koca bir tokmak, tüm kapıları kırıyorum.
Yolların başını elimde büklüm büklüm burup,
Koca bir şehri ayaklarımın dibine çekiyorum.
Yüzüme vuran soğuk havaya aldırmayıp,
Sıcacık yatağının başına eğiliyorum

Geldim biliyorum cesaretim takdire şayan değil
Ama bak geldim ne önemi var kim olduğumun
Ne olmuş adımı Leyla koymuşlarsa benim.
Ne olmuş uzatmışlarsa zülüflerimi yıllarca.
"Bak benim saçlarımda uzun"
Ne olmuş yanağımın çukuruna mezar demişlerse.
"Ben onu senin baharının çiçeği bildim"
Varsınlar ok desinler kirpiklerime ne çıkar!
"Bırak gölge edeyim güzel yüzüne"

Perde açmam yasakken dışarıya çıkarak
Şimdi günah işliyorum kapında durarak
Tamam Leyla desin onlar aldırmıyorum
Sen tut elimi adımı İsyan bilerek.

ŞAİRSİZ CİHAN’IN BEŞ KITA’SI/ Batuhan Can KALIN








Şüphesiz ki zaman oyun oynadı bizimle,
Kalemler kırıldı beyaz fillerin altında.
Ölüm karıncalarla geldi yırtıcı bir azimle;
Kaçacak yer bulamadım üstat senin katında.

İndim merdivenleri usul ve titrek adımlarla,
Bir sel gibi aktı avuçlarımdan kelimeler.
Yedi kez döndüm etrafında yalın korkularla,
Bîçare omuzlarım bir kez daha indiler.

Zemine ulaştığında balçığıyla Vuslat’ın;
Dağlanmış gözleri zincir oldu, kırıldı.
Toy göğsünün alaca tayları, kitabın
“Yüksel çukurundan.” Mısralarıyla anıldı.

Dirilişin şahididir sarı sayfalı dergiler,
Uzaktan uzağa çağırır sonsuz arşa.
Ne mukaddes yük Allah’ım ağır fikirler
Yıkılan dizlerim hazır bu iniş ve çıkışa.

Kalemler açılın, açılın gemilerin yandığı sulara;
Dayanmıyor yüreğim bu meclisin kaybına.
Bırakın kamburunuzu havzası açık sulara,
Ve yükselin derinlerden Allah aşkına.
“ VUSLAT”



LEYLA'DAN SERZENİŞLER-II/Bilge Doğan Kepek




 -Şairin erken ölüşüne









Bir masalın içinden bin kez dünya gerçeğine düşmüştü Leyla,
Ekonomi, savaş, stres derken ömrü geçip çürümüştü dünyalıklarla,
Ya sabır çektikçe bela denizinde yüzmüştü,
Şeytan giyip eskitmişti tüm libaslarını,
Diz çöktürmüştü, yüreğini yormuştu dünya sevgili Leyla'nın,
Hasta mı olmuştu acep Leyla, üzgün gölgeler görüyordu her yanda,
Taşın gölgesinde, bulutun dalgasında,
Avuçları gökyüzüne açık öylece kalakalmıştı...

Unutmak ve dingin denizinde huzur bulmak istiyordu,
Gözleri nemli, yüreği yaralı, içli bir ney gibi inleyip mahzun duruyordu,
Bile isteye aldatılmıştı, dünya vurmuştu sillesini,
Gaiplerden bir ses: “Unut onu..." diyordu,
Gönlünü alacak ve yüzünü güldürecek bir neşe yeniden hoş eder miydi onu,
"Ben seni çok sevdim" deyip, bunu anlatamamanın sancısıyla kıvranıyordu,
Anlatamasa da hüzünlü sessizliği dünyayı ağlatıyordu Leyla'nın...

Leyla gündüzlerden kaçıp gecelerce rüyalara sığındı,
Eyledi gönlünü gönül alan hayallerle,
Geceye gülümsedi, şükretti geçici de olsa rüyalarına, 
Aldı, verdi, bahtiyar oldu, her şeyi gönlünce yaptı rüyalarda,
Sonra sabahlara uyandı da gördü gerçeği,
İşte Leyla, bir masalın içinden böyle dönüp dönüp yine düştü...

Şair bir anlamlı hikaye yazma sancısıyla gözünü Leyla'ya dikmiş;
Yüreği ağzında bir güzel kadın Leyla'yı seyreylemekte,
Olanca güzelliği lakin hüznüyle işte Leyla gelmekte,
Şair, Leyla'yı bir güzel masal sanmıştı da yazmaya kalkmıştı, 
Oysa Leyla o masalın içinden bin kez düşmüştü,
Âh Leyla!
Mecnun "mecnunluk"tan çıkmıştı,
Dünya belini bükmüştü Leyla'nın, 
Bildiklerine dayanamıyor bilmedikleri içini kanatıyordu,
Yaralı yüreğini neresinden tamir etse başka tarafından yara alıyordu,
Lâl olmuş dilleri, arafta kalmış gönlüyle tevekkül gemisine biniyordu,
Amma velakin olmuyordu gönlü mutmain...

Her şey değişmiş, değişmişti tüm dünyayla Leyla da...
Arabası, evi, kat kat elbiseleri olmuş amma ruhunun yıldızı sönmüştü,
Güzelliğine aldığı iltifatlar Bağdat'a yol olmuş, lakin bir nefes sıhhati kalmamıştı yüreğinde,
Her taraf karaydı kaderi gibi,
"Gitmek" isteğine kapalıydı yollar,
Yakıp yıkan rüzgarlar savurmaktaydı Leyla'yı,
Güneş hangi yönden batmıştı da doğmak bilmiyordu,
Zulmet hangi vakit geçecekti,
Beli bükülmüş, gönlü çökmüş, arafta buldu bugün Leyla kendini,
Şaire dönüp baktı,
Şaire yazacak bir şey kalmamıştı, 
Leyla'nın gönlü yaş'lanmıştı...

Bir araf hâli ki yakıp yıkmakta kâinatı,
Bir araf hâli ki kül etmekte sâfiyeti,
Bir araf hâli ki âfakî bırakmakta her şeyi,
Bir araf hâli ki tüm bilinenleri yalan çıkarmakta,
Bir araf hâli ki Leyla'nın gönlüne kara çalmakta,
Bir araf hâli ki Mecnun'u türlü oyunlarla helak kılmakta,
Araf araf araf...

Şair şaşkın,
Şair suskun,
Şair küskün,
İşte şimdi anlıyoruz: 
Şairin gidişine, 
Şairin erken ölüşüne, 
Şimdi gıptayla bakıyoruz...


ULU DİVAN / Nurcihan KIZMAZ










Boynuma sarıldı elimi öptü
Hakkını helal et dedi ve gitti
Sandım ciğerimden bir parça koptu
Savulun hainler civan geliyor

Bu neyin davası bu neyin öcü
Nedir bu adavet bu neyin hıncı
Yollara döküldü yaşlısı genci
Tatlı canı hiçe sayan geliyor

Selalar okundu minarelerde
Tekbir sesleri çınladı her yerde
Şehadet hevesi olunca serde
Cihat çağrısını duyan geliyor

Tarih bir kez daha tekerrür etti
Düşman bir kez daha el aman etti
Kimi şehit kimi kahraman gitti
Düşmanı yurdundan kovan geliyor

Vatan bayrak millet meselesi bu
Türk'ün müslümanın temennisi bu
İlahi adalet tecellisi bu
Bir kez daha ulu divan geliyor




BİZİM BOSNA VE SIRPLAR/İsmail GÖKTÜRK

Bosna’da bize mihmandarlık yapan merhum Muhammed Ayet abi anlatmıştı. Bosna savaşı bilindiği gibi sivil masum insanların katledildiği avrupanın ortasında yaşanan bir vahşetti. Tıpkı birinci dünya savaşının Bosna’nın ortasından akıp giden Milyeska nehrinin üzerindeki köprülerden birinde bir sırp genci tarafından avusturya-macaristan veliaht prensinin öldürülmesiyle başladığı gibi; yine bir köprü üzerinden geçmekte olan Sueda Dilberoviç isimli masum genç kızımızın sırp keskin nişancısı tarafından vurulmasıyla Bosna savaşı başlamıştı. Bosna savaşı başladığında aynı şehirlerde birlikte yaşadıkları sırp, Hırvat kökenli komşularının bir anda masum boşnaklara karşı katliam ve vahşetler sergilemelerine şahit olan Boşnak gençler Hacı Hafız Halit Efendiye giderler. Hacı Hafız Halit Efendi Muliç 2011 aralık ayında 96 yaşında vefat etmiştir. Bosna-Hersek’te mesnevihanlık geleneğini sürdüren Halit Efendi için Saraybosna at meydanı bakır baba camii avlusunda Bursa belediyesi ve TİKA bir türbe yaptırmış ve geçtiğimiz günlerde açılışı gerçekleştirilmiştir. 

Gençler Hacı Hafız Halid Efendiye masumane sorarlar. “komşularımız bizi neden öldürüyor?”. Hafız Halid Efendi gençlere şöyle söyler: “Bir sırpa sorun size neden ateş ediyor. Bir nişliye sorun. Onlar neden size ateş ettiklerini çok iyi bilmektedirler. Onlar sizi “Türk” olduğunuz için öldürüyorlar. Onlar çok iyi biliyor ama siz unutmuşsunuz” der. 

Savaşın komutanlarından Mehmet Koçiç şöyle ifade etmişti: “bizim Allah’la aramız açılmıştı. Savaş bizi kendimize getirdi. Allah’ın yardım eli bize uzandı ve savaşın sonunda galip ordu bizim ordumuzdu”. Avrupanın ortasında bir İslam ülkesi istemeyen haçlı zihniyeti savaş sonunda Aliya’nın barış masasına eli zayıf otursun diye perdeyi bir katliamla kapatmayı uygun buldu. Serebrenitsa katliamını yapan katile güya güvenli bölge olan birleşmiş

Milletlerin namusuna şerefine emanet edilmiş silahsız masum insanlar, haçlı zihniyetinin tiynetini ortaya koyacak çapta bir vahşetin kurbanı olsunlar diye Birleşmiş milletler askerlerinin sözde komutanı Hollandalı thom Kerreman tarafından kadeh tokuşturulup kutlamalar yapılarak sırp kasap radko mladiçe teslim edildiler.

Bilinen sekiz bin üçyüz yetmiş iki masumun, bilinmeyen daha nice insanın hunharca katledildiği Serebrenitsa’ya girerken sırp kasap mladiç sırp tvlerine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “İşte sırp şehri Srebrenica’dayız. Büyük bir sırp bayramı arefesinde iken bu şehri sırp milletine armağan ediyoruz. Nihayet, bu topraklarda Türkler’den intikamımızı alma vakti geldi” sırp kasabın sözünü ettiği “bayram”, yahut “aziz vitus günü”, vidovdan bayramı denilen gün, 1389’da 1.Kosova savaşının zaferimizle neticelenmesinden sonra savaş meydanını gezerken Sultan Murad Hüdavendigar’ın bir sırp asilzade olan miloş obiliç tarafından sinsice şehit edildiği gündür. Aslında savaş, bir sırp prens olan Lazar komutasındaki haçlı ordusunun hezimetiyle sonuçlanmıştı ama Hünkarın şehadeti onlara yetiyordu.

Cemil Meriç merhum der ya: “Bütün Kur'an'ları yaksak, bütün camileri yıksak, avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani İslam. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın! Avrupa, maddeciliğine rağmen Hıristiyandır. sağcısıyla, solcusuyla Hıristiyan. Hıristiyan için tek düşman biziz”. sözün özü, küfür tek millettir ve inanıyorsanız üstünsünüz.


LEYLA'DAN SERZENİŞLER-I/Bilge Doğan Kepek










Tanıdık bir ses, muhabbet dolu gönüller arasında
Bin yıllık aşinalık yorgun, hüzünlü dimağlarında 
Su misali akan kalabalık yalnızlıklarda,
İki ruh, kavline sadık, birbirine âşina ezelden
Dursa zaman,
             dinse hüzün,
                                sussa dünya,
Bir lahza daha dinlese kadın adamı,
Adam anlatsa…
                      bilinen ve bilinmeyeni tüm masalsılığıyla
Muhabbet, doyulmaz bir lezzet, tütün kokan visal anında
Kadın serzenişlerde bulunur adama:
"Senden ne istiyorum?
Bir eş mi istiyorum?
Gönlümü eyleyecek bir oynaş mı istiyorum?
Bir dost mu istiyorum?
Hepsine hayır!
Leyla-meşrebim ben, başına bela olurum...
Sevgisi ve ilgisi bana ömür boyu yetecek dostlarım var ama aşkımı taşıyacak bir insan yok, onu arıyorum...
Gönlümü meftun eyleyen aşkımı verecek ve aşkını alacak bir yâr istiyorum...
Narına yanacağım Yusuf'umu arıyorum.
Aşkına büryan olacağım Kerem'imi bekliyorum.
Kavline sadık kalacağım Mecnun'umu istiyorum."

Adam, muhabbetin ağırlığıyla hoş hem de korkmakta 
Kadın, o an dili lâl olmuş adama şaşmakta
Gönülleri böylesi şad olmuşken ölmenin vakti diye düşünmekte her ikisi de...


MÜZMİN AĞRI / Memduh ATALAY













Dağdan geldim yanlız geldim
Keşke cepheden döndüm zamanlarında yaşasaydım
Kopan bacağımı kesilen kolumu
Bir de nemli gözlerimi gösterseydim
Belki daha erkek daha trajik
Ama mutlaka daha çok yakışırdı adıma
Belki o vakit
Gözlerin değneğim olurdu
Sesin kolumu tutardı kim bilir
Yetişirdi bir çaresiz aşk
İmdadıma

Bir yalnızlıktan geliyorum
Kırçıl bıyıklarım
Onlarca altı çizili mısra ve cümle
Keşke bir inzivadan geliyorum deseydim
Yani olsaydı yeryüzünde bir inziva imkanı
Saçlarıma bakar ağlardın kim bilir
Tahin pekmez yağ bal dürerdin sıcak ekmeğe
Ye de kendine gel çabasında
Bir ağaç en kuru damarından su alırdı o vakit
Dökerdi kuruyan tüm yaprakları
Yeniden dalgalanırdı kim bilir saçlarım da

Dünyanın tam ortasından geliyorum
Onlarca ses yüzlerce zımbırtı
Bir lokma bir hırkadan gelmek yakışırdı adıma
Yokluğun ve varlığın ötesinde bir ahenkle
Hiçlik makamında mesela
Ya da anne duasındaki
İtin oldum ürüyorum Ya Rabbi makamında
O mahviyet içerisinde
Bilmeden tasavvufi remizleri
Koca karı imanında kalarak
Dünyayı dünyalıkları dünyaya sığmayanlara bırakarak
Bir sepet içinde elma değil çay dolu
Bir yanında sepetin
Rayihalı tütün dolu
Paket mesajlar
Hazır gıdalar
Kiralık roller arasında
Bu hayal ile çalıyorum kapını
Hangi mavilik hür
Hangi belde bir nehri dur ile mahdut bilmem
Bildiğim
Dünyadan geliyorum
Eyvah
Vayh
Vayh
Vayh!

LEYLA'YA İSYAN / Dilara DEVECİ










Bazı geceler hiç tahammülüm kalmıyor
Bağırmak, kendimi sokaklara atmak istiyorum
Bir ağacın tepesine çıkıp,
Yanıma da bir kedi alıp,
Ağlamak istiyorum.
Elimdeki tek saç telime ağıt yakmak istiyorum
Çok ayıp bir şey söyleyeyim mi ?
Tüm sancılarıma okkalı küfürler etmek istiyorum
Bir kadına ait yüzüme bakıp bakıp iç geçiriyorum
Ben acı çekerken bile zarifleşemiyorum

Hayalimde koca bir tokmak, tüm kapıları kırıyorum.
Yolların başını elimde büklüm büklüm burup,
Koca bir şehri ayaklarımın dibine çekiyorum.
Yüzüme vuran soğuk havaya aldırmayıp,
Sıcacık yatağının başına eğiliyorum

Geldim biliyorum cesaretim takdire şayan değil
Ama bak geldim ne önemi var kim olduğumun
Ne olmuş adımı Leyla koymuşlarsa benim.
Ne olmuş uzatmışlarsa zülüflerimi yıllarca.
"Bak benim saçlarımda uzun"
Ne olmuş yanağımın çukuruna mezar demişlerse.
"Ben onu senin baharının çiçeği bildim"
Varsınlar ok desinler kirpiklerime ne çıkar!
"Bırak gölge edeyim güzel yüzüne"

Perde açmam yasakken dışarıya çıkarak
Şimdi günah işliyorum kapında durarak
Tamam Leyla desin onlar aldırmıyorum
Sen tut elimi adımı İsyan bilerek.


***
DURAK




Bütün itirazlarım sana kadar bilirdin
Bildim dedin peki doğru mu?
Sen dur, ben yalan söyledim
Seni orda yel üşütse
Pişmanlıktan ciğerimi sökerdim
Evet yalancının biriyim
Yalanına dahilim.

Ben uçan kuş
Kendine derdin kafes
Oysa sen gök,
Sen nefes
Benden değil
Bildiğinden de etmedin mi esef

Dediler ki kaderdir
Senin bu halin sana hem kader
Hem lütuf
Hem kederdir
Söyle inat edebilir misin kadere?
Ağır mı yoksa görmez misin lütfu?
Razı mıdır o taş, o bina kedere?

Yalnız karanlıkta değil
Aydınlıkta da görünmüyorsun.


KILIÇ, KALEM VE ŞİİR/Alirıza KARAKALE









Olur,
Bir şiir yazılır inanınca kavgaya.

Kimileri kılıçlarını çeker, kimileri kalemlerini.
Her dava, geçer savunmaya kendi alemlerini.

Bir şiir yazılır inanınca kavgaya.

Kiminin hakkı batıl görünür,
Kiminin batılı hak.
Kuşanırlar doğrularını meydanlarda,
Çıkar yüreklerden yorgun bir ah,

Ben bir tek doğruya inanırım o da Allah!

Olur,
Yazılır bir şiir inanınca kavgaya

Çıkarılır konur masalara düşünceler.
Kim kimin duygularına yazarsa şiiri,
Bu da siyasetin en mucizevi sihri.

EVET, Yeni şeyler söylemek lazım cancağzım.
karakale 'm

dördüncü ses/Fazlı bayram











seni anlatmak zordu
şiiri seçtim
kırmızı ve yeşilin körüyüm
renk körüyüm
tıp böyle diyor
aslında görebiliyorum her rengi
beyaz en sevdiğim
seninki mor biliyorum
yanılıyor olabilirim
olabilir sorun değil

seni anlamak zordu
müziği seçtim
şimdi her sesin sen olduğunu görüyorum
evet görüyorum
her duyduğum sestesin sesin ne güzel
sessizlikse en güzel besten
seni her sesten tenzih ederim
her sessizlikten tenzih ederim seni
bana yolumu göster
senin sevdiğin
istediğin yolu göster
dikenli de olsa olur
senin dikenlerini gül diye saplarım kalbime


SÜRGÜN YAZILAR / Mehmet MORTAŞ


“Uzun yola çıkmaya hüküm giydim”
İsmet Özel  

Yolculuk
  

Kendi iç dünyamdan imgelenmiş dış dünyaya doğru, sözcüklerin çoğaltıldığı fakat anlamın anlaşılmaz hale getirildiği bir dünyaya yolculuk. Hayatın sıfır noktasından gölgeler dünyasına sürülmeye hüküm giydim. Az mısranın çok şey anlatmasından, çok mısranın az şeyler anlatmasına sürülmeye hüküm giydim. Bir yanımda dolunay hüzün şeklinde kıvrılmış gecenin karanlığına, bir yanımda güneş gün lekelerinin esareti altında sessizliğin ülkesinden gülen yüzlerin arkasında saklanan hançerlerin olduğu beldeye sürgün olmaya hüküm giydim. Merhamet çapulculuğunun arkasına saklanan, karanlıktan oluk oluk akıtılmış siyah renklerden insan görünümlü deriye dönüştürülmüş maskeler. Yüzlerinin derisi ile koltuklarının rengi aynı, masumiyetlerinin arkasında ateşten mızraklar saklayan insanlar. Hayatın hain noktasında devasa binaların içine saklanan, etiketlerin tanrısına boyun eğen secdeye kapanan insanlar. Yolculuk bir uçurumun kenarından sırtında masmavi gökyüzünün bütün ağırlığı, sağ cebinde rüzgâr sol cebinde nehirler hain ve dumura uğramış ruhlar arasında ağır aksak yolculuk. Geldiler karanlıktan yapılmış mızraklarla etiket tanrılarının üzerine binmiş karanlığın içinde döllenmiş insan yüzü suretli maskeler. Geldiler ve beni kendi karanlık dünyalarının bulutlarında ağırladılar. Günlerse birbirini yiyor hayatın aşina olan sözcükleri arasında. Suskunluk koyu sese dönüşüyor, etrafımızı koyu simsiyah bir ateş sarıyor. İnsan cesetlerinin üzerinde binalar bulutları esir almış yükseklikte. Sokaklar benliğin pazarlandığı camekânların arkasında devasa alış veriş merkezi arenalar. Sözün sıfır noktasından, kelimenin dondurucu ayazından, vaktin alacakaranlığına hayatın keşmekeş kaosunun çeyreğine doğru yolculuk.

İçi dışı bir olmayan İçinde yaşadığım soyut çemberin kırılgan yüzünden çıktım, sürüklendim güneyden kuzeye esen rüzgâr gibi hayatın hain taraflarına. Deriden maskeleri takmış birçok yüz arkasına karanlığı almış koltuklarında, evlerinde, koca koca binalarda oturuyorlardı. Acının ilk çeyreğinde, soyut zamanın ilk sessiz gölgesinde, kendi benimin uçsuz bucaksız dalgalı sahilinden, etrafımı çeviren soyut çemberin kırılgan yüzünden, gökyüzünün acı çekmiş renklerine doğru, kuş seslerinin makinelerin seslerine yenik düştüğü yerdeydim. Sürüye uyanların cennet garanti ahlaksal tavırlarını takındığı, kuzey poyrazının sert ve yüzümüzü çalan esintilerinin olduğu yerdeydim. Orada binbir surat hayatın içinde iyiliğin, güzelliğin, merhametin arkasına saklanmış hain yüzler, kendi medeniyetlerinde insan derisinden maske yapılan fabrikalar. Kibir maskesi fabrikası, iki yüzlülük maskesi fabrikası, kapitalizmin obur yüzlü maske fabrikası ve yeryüzünün çehresine giydirilmiş ilk defa duyduğum yeni yüzler için maske fabrikaları. Maskesiz çıkmak tavır almak demek değilmi, eleştirmek, kral çıplak demek ruhları viraneler ülkesi olmuş yürüyen cesetlerin içinde. Pramidin üst katmanlarından aşağı doğru maddeciliğin inanç haline gelmiş duygularının aktığı yerdeydim. Kendi iradeleri dumura uğramış, kelimeleri kalmamış içleri boşaltılmaktan, kıyamet kelimelerinden haberi olmayanların yığınların olduğu yerdeydim. Kendi soyut çemberimin dışına sürüklendiğimde kendi yüzümle çıktığımda hayatın ilk çeyreğine gördüm camekânlar önünde secdeye yatan kavimler, yüzleri alışveriş merkezleri ile cilalanmış sahte kişilikler. Gördüm; hayatın sıfır noktasından çıktığımda şehrin ve binaların tanrısının önünde kelimelerinin içleri boşaltılmış, demir ülkesinin gürültüsünden kalplerinin sesini duymayan insanlar gördüm. Gördüm koltuklarının yanına kabilin gözlerinden ateş gibi fışkıran kelimelerinden alınmış muskalar asıldığını. İç dünyalarının alafranga sahillerinde birbirine inanç pazarlayan insanlar gördüm, dinin suskun ve heybetli mevsimlerini parselleyen gruplar meşrepler topluluklar gördüm. Ne maskeler gördüm içi vesvese karanlığı ile doldurulmuş, dini jargonların arasına sinsice gizlenmiş. Ne maskeler gördüm aydınlık titrek bir mum gibi sallanırken karanlığın ucunda, çocukların yüreği akıl erdiremiyordu insan şeklinde olan kibir tahtında oturanlara .  Hangi maske alacakaranlık kuşağında renk değiştirir ne kadar da teknolojik.


Ey kalbim yolculuk nereye. Geride bıraktığın kendi dünyamın dışında bir çeliği delecek gibi duran hain yüzler arasından, yeryüzünü bozguna uğratan moderizm hastalığının yanından sessizce ruhum talan edilerek geçtim bir nefeslik bir yıldızın göz kırpmasına bakarak.

İNTİZAR / Memduh ATALAY












Öyle bir sev beni ki güvercinler kıskansın
Çiçek açsın en kuru ağaç bile
-Ki kalbimdir kuruyan ağaç-
İster tufan ol ister fırtına
Kadersizim diye severdi annem beni
Ey huzur tekkesi sev beni
Kaderim ol!

Yetim düşlerim göğe uzansın
At beni ateşe
Kerem misali
Ey benim Ötüken ormanım
Sevdanla koru beni
Bazı sürgün gibi sev
Bazı bir sürgünün
_Muhacir derdik eskiden_
Vatanını sevdiği  gibi sev
Ben yalnız adamım!

Balıkta gafleti arayan Hocanın
Dünyaya sığmayan ruhunu
Suda araması gibi ara beni
Olta at yem olmasa da düşerim ağına
Balık bizim Yunus'tan
Karakoç abimizden bu yana
Sırrımıza aşina!

Şimdi işim mi benim
Tarhanalık yoğurt
Yükselen dolar
Bir kalbe sarılmak varken
Bir şiir dinlerim Mehmet Yaşar'dan
Ne kayıp umrumda ne kazanç


Hem şiddet hem şefkat ol
Bağlamı olmasın beni sevmenin
Fırtına gibi zemheri ayazı gibi
Sivas'ın soğuğu gibi
Yak, kavur
Öyle sev işte
Keklikler nasıl ve niçin öterse
Buğday ve alıç nasıl biterse
Öyle sev
Hem himmet
Hem bereket ol!


AKŞAM DÜŞÜNCELERİ / İsmail GÖKTÜRK

25 yıl öncesinden kalma düşünceler. dostlarla paylaşmak istedim. muhabbetle.*







Bu akşam bana kimse ud çalmadı
Ne saçlarımı okşayan annemin eli
Ne sazların ruhumda yankı bulan teli
Bu akşam hüznüm nağmelere karışıp dağılmadı

Rıhtımları kim yangına verdi
Sevdâ gemileri uzaktan geçer
Bahar, bir hüseynî fasıl gibi gelirdi
Şimdi yasemen kokulu şarkıları
Hangi iklimde hangi sevdalılar içer

Bu akşam da her akşam gibi uğramadı
Gözlerimizi umutsuz, ufka kilitleyen nâzenin
Uzak ilhamlardan gelen yüreğime
Genç kızlar hissiyatını ısmarlamadı
Itrî’nin, Hacı Arif Bey’in, Dede Efendi’nin

Dudaklarında Tamburî Cemil Bey’in hicaz ninnisi
Bebek değildir beşiklerde sallanan
Şefkatin sevginin gölgesi
Annemin hiç eksilmedi duâlarından
Oğlunun büyük adam olacağı temennisi

Dinlerim, her kuşluk yeniden bestelenir
Hatip Zâkirî Hasan Efendi’nin
Hüseynî cenaze salâtı
Her akşam annelerin yüreği yeniden örselenir
Serin selviliklerden esen bâd-ı sabâ
Asırlardan getirip asırlara götürür bir ağıtı

Bu akşam bana kimse ud çalmadı
Vefâsız şimdi uyurken derin uykularda
İçim içimi yer serâzâd duygularda
Doldu yürek, sabra tahammüle yer kalmadı


20.04.1992

ÖLENLERİ GÖRMEZ MİSİN? / Âşık Ali CÜCE











Sana derim insanoğlu
Hak yarattı bilmez misin?
Gelen göçüp gider burdan
Ölenleri görmez misin?

Güvenme paran puluna
Gel gidelim Hak yoluna
Mevlamı getir diline
Ölenleri görmez misin?

Gelip geçti nice sultan
İndirdiler onu tahttan
Var mıdır gelip de kalan
Ölenleri görmez misin?

Nice veli gelip geçti
Doldurup badeyi içti
Bu dünyadan öyle göçtü
Ölenleri görmez misin?

Garip kul oldum yazarım
Dünyayı gafil gezerim
Kendimi ağlar üzerim
Ölenleri görmez misin?

Not: Kahramanmaraşlı âşık ALİ CÜCE'nin gün yüzüne çıkmamış pek çok şiiri vardır. âşığın şiirlerinden başka örnekleri ve biyografisini yoldaki kalemler'de neşretmeyi düşünüyoruz. 

BAHAR, NERGİS, BABAM VE BİZ/Nurcihan KIZMAZ











Bir demet nergisle gelince babam
Bilirdik bahar gelmiş
Gönlümüz şenlenirdi
Bu böylece sürüp gitti bir zaman
Bir bahar
Ansızın
Kesiliverdi

Bekledik bekledik gelmedi bahar
Bir demet nergis getiren olmadı
Kaç zamandır 
Nergis kokmuyor evimizde
Anladık
Nergis götürme sırası
Bizde.