ŞAİR ATIŞMASI III

                                       ... Gün Sazak Göktürk
                                         / Faruk Ceren 

... hava zaten sıcak peşimde kiralık katiller bir de gözlerin:
Beni ancak morg istiap eder...

 / Teneşir kokan ellerin soğuktur şimdi…

 … minaret önlerinde duaya beklenir sevgili...

/sıcak elleri semaya uzansın diye...

/ Ve dilinde bir kelam " Beni affet yarabbi verdiğin canı aldım"

 seninki düpedüz bir intihar duyurusu hafız... Gel etme... Her şey güzel olacak, bir filmdi bu galiba. Sen bilirsin güzel sonla bitenlerinden...

/Koca bir yalan! Geç kalınmış bir hayatta, ahiret müjdesi bekleyen bedenleriz sadece

 ...her sokak ölüme çıkıyor bu gece mahallende... Gözü dönmüş cellâtlar gibi keskin kılıcın...

 / Ağır bir gece… Giyotinim cebimde. Cellâdım suskun. Ben ölümü düşlerken o ölenleri düşünmekte.

 ...benimkisi bir hayal: Serin bir yaz gecesinde sevgilinin kollarında küçük ölümü tatmak... Cellâtlarım haset içinde... Bıçak gibi acıyı kesen aşk’tır giyotin...

 / Onun hayatının içine meteorlar, geçmişini aydınlatan meşaleler ve huzursuzluklar fırlatmak istemiyorum. Ama yine de seviyorum. Yapamıyorum.

 ..."O" sadece bir zamirdir... Zamirlere özne olma hakkını veren fiillerdir. Sevgi sarayının kapısını çalan her kim ise özne odur...

 / Sevgilinin ihtiras kokan kollarında biriktirdiğim kelimeler vardı; aşk gibi, özlem gibi, ruh gibi.

 / Gizli öznem; eyvallah Hafız ..

…Tüm salalar kelimelerden oluşur "O"da bir kelimeden ibaret... Bir müezzin bul sırma cepkenli yeşim başörtülü, teslim et kelimeleri, sana en güzel salayı okusun...

 / Katiller sala okumaz ve intihar edenlerin cenaze namazı kılınmaz…




ÇEKİMSER FİİL / Ali Rıza KARAKALE














İnsafsız bir yolun sulu şakalarına maruz kalanlar bilirler,
Bilirler, yalnızca yollar insafsız değiller.

Hep bir çoğul eki var can yakıcı fiillerde
Araba lastikleri bile insanın yüzüne tükürmekteler.

Hep iyi gelecek değil ya yağmur,
Biraz da biz istemeden yağsın.
Biraz muzdarip, yağmur biraz mağrur,
Bırak, gökyüzü sütünü, biz istemeden sağsın.

Hatırladıkça kahroluyor insan geçmişte sevdiğini,
Anlamış değilim hâlâ neyin muhasebesi bu?
Sevdiysen ki bir sürü geçmiş zaman eki var,
Şiirlerde çekilen acı, geçmişin en abes fiili.

Her dörtlük, dört dörtlük değil işte sevgili,
Sen varsın diye bu kadar naif yazılarım.
Bu mahcup ülkede sadece sensin bu kadar kafiyeli,
Haricinde yazılanların günahı azalarımın.


ULUPAMİRLİ ABDÜLHAMİD / Mehmet Cihat HALAMAN











Bir Kırgız Türk tanıdım Menzil’de, Ulupamirli;
Samimiydi ve içtendi, adı Abdülhamiddi.
Türklük ve İslamiyet bir insanın üzerinde,
Ancak bu kadar naif ve güzel durabilirdi.

O muydu Ahmet Yesevî torunu yoksa ben mi?
O'na yeniden baktığımda cevabı basitti:
Ben yazıyordum, o ise yaşıyordu, samimi
Söze gerek yoktu, tesirliydi lisan-ı hâli...

NOSTALJİ / Memduh ATALAY

Kerem gibi kül olalım yana yana
Mecnuna dönsün adımız Kays iken
Ferman padişahın diyelim dağlar bizim
Bizi gören markamızdan arabamızdan değil,
Hüznümüzden tanısın.
Son sigarayı son bileti verip ötekine,
Biz yalın ayak çıkalım yollara,
Saçak altından da kovsunlar bizi,
Her yağmurda sırılsıklam,
Her ayrılıkta iki göz iki çeşme,
Tuz basalım her yaraya!

Hozan Beşir ve Neşet Ertaş kardeşimiz olsun;
Biri gelmiş bahar desin Kürtçe,
Neşet Baba Gönül Dağına vursun mızrabı.
Hesapları ödeyemediğimiz için,
Bulaşıkları biz yıkayalım dağca.
Her hain bizi bulsun ihanet için,
Her yolcu bize sorsun adresi,
Halay başı olalım öksüz düğünlerinde,
Bizi arasınlar garip ölümlerinde,
Boş hamal sansınlar kılığımızdan,
Yüklesinler tüm yükleri sırtımıza,
Ne keder ne gam!

Safların en gerisinde yerimiz,
Bazı Veysel'e bazı Emrah'a karışsın sesimiz,
Dünyada hiçbir izimiz olmasın,
Bir siyah beyaz yırtık resmimiz.
Ne rozet ne jüriden nişanımız olsun,
Bu dünyada bir yâr sevdim el aldı misali,
Ayrılıktan köz gibi temiz bir sevda,
Yandıkça kül olsun kalbimiz!
Biz bir tahta bavulla çıkalım şehirden,
Şehir meczup arasın,
Kediler, çocuklar ve turnalar,
Örtsün çaresizliğimizi.
Sevdamız,
Sesimiz,
Kalbimiz,
Karışsın yıldızlara.
Bizden sonra da bize yazılsın hesaplar,
Can dediğin nedir ki,
Karınca da bile var.



İLLA HÛ / Nurcihan KIZMAZ











sen kalem ol ben mürekkep
dizelerde buluşalım
sayfa sayfa kitap kitap 
hep dillerde dolaşalım

sen mehtap ol ben yakamoz
denizlerde buluşalım
azgın dalgalara inat
okyanusları aşalım

sen yağmur ol ben de güneş
topraklarda buluşalım
çiçek olup kucak kucak
sevenlere ulaşalım

sen rüzgar ol ben uçurtma
gök yüzünde buluşalım
gökkuşağına dolanıp
renklerine karışalım

sen türap ol ben de serap
sahralarda buluşalım
kızgın güneşlerde yanıp 
mecnun ile yarışalım

sen elif ol ben lamelif
illa HÛ'da buluşalım
elif lamsız yere düşer
hep el ele tutuşalım.



DUT YETİREN / Hasan KEKLİKCİ

Emmi sana değişik bir mektup yazmanın heyecanı içerisindeyim ki, selamı bile unuttum. Mektubuma başlarkene selam eder; büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim, taydaşlarımın da ellerini sıkarım. Nasılsın iyi misin, iyi olmanı Cenabı-ı Allah'tan temenni ederim. Orada havalar nasıl Emmi, inşallah iyidir. Bizleri de soracak olursan, çok şükür iyiyiz bir yaramazlık yok. Burada havalar iyi. 

Dutlar yetmeye başladı Emmi. "Dutlar" dedim de Emmi, bu mektupla birlikte sana cansız bir resim gönderiyorum. Bak bakalım ne olduğunu bilebilecek misin. Emmi bu bitkiye "Dut Yetiren" derdik biz çocukken. Dut yetiren değişik bir bitki Emmi; say ki hayal otu, say ki rüya bitkisi, say ki umut Emmi. Murat Ali (Allah uzun ömür versin) mahkemede hakimden beraatını istemiş. Hakim kanunen tutuklanması gerektiğini söyleyince; "Türkiye'nin kanunları cücük lestiğine beezer, buradan Angara'ya gadar uzar, bitii sündür" demiş. Yani laf uzun götür gidebildiğin yere kadar Emmi. 

Köyde çocuklar; güttükleri oğlaklarla, kuzularla; diktikleri fidanlarla büyürler Emmi. 

Farkında olmadan büyürler köyde çocuklar, oğlak büyütüyorum derken kendiler büyür. Bazen öyle olur ki, bir yılda bir kaç yaş birden büyüyüverirler. Yaşları beşi-altıyı buldu mu, oğlanlar babalarının, kızlar analarının işinin ucundan tutmaya başlar. Köyde beş-altı yaşına gelmiş bir çocuk, şehirde on-oniki yaşındaki bir çocuğun aldığı sorumluluktan daha fazlasını yüklenmiştir. Ya da şöyle izah edilebilir; beş yaşındaki köylü çocuğu, on yaşındaki şehirli çocuğundan daha büyüktür Emmi.

Emmi oğlanlar büyür, kızlar büyürdü amma, köyde dutlar yetmezdi. Sabah ilk uyanan, kimseye çaktırmadan duta bakardı yetmiş mi diye. Daha sonra oğlak gütmeye gittiğimizde, de gizli gizli dut yetireni aramaya başlardık. En nihayet günlerden bir gün bulurduk Emmi dut yetireni. Biz oğlakları veya piicikleri, (buzağı) o gün hangilerini otlatıyorsak işte, sabah kaçta kalkıyorsak artık; güneş Büğlerin Kayasına indiği vakit otlatmayı bırakıp eve getirirdik. Kırlardan topladığımız ve koynumuzda sakladığımız dut yetiren otunu da hiç kimse görmeden bir dutun dalına asardık. O günden sonra da her fırsatta gidip-gelip bakardık dutlarımız yetmiş mi diye. 

Akşam oldumu yatağa girdiğimizde bile uzun zaman onun hayalini kurardık. Çocukluk bu ya, sabah kalkmışız ki ağ dut yetmiş. Koşarak diğer kardeşlerine haber ediyorsun, "dut yetmiş" diye. Çoğu zaman kurduğumuz hayalin sevincinden yatağın içinde gülerdik. Düşünsene Emmi, serin ilkbahar akşamında yatmışsın; avuçların birbirine yapışık ve bacaklarının arasında ve bacaklarını karnına kadar, boynunu olabildiğince içine çekmişsin. Yani olabildiğince büzülmüşsün, mitil yatağın içinde. Bir anda gülüyorsun. Sanki senin gülmeni bekler gibi, diğer kardeşlerin de gülmeye başlıyor. Herkes biri birine, ne için güldüğünü sorar, ama ilk başta herkes "heeç" der. Sonra da kardeşlerden biri; "ben bir şey biliyorum" der. Diğer kardeşler "ben de bir şey biliyorum" derdi. Sonra da işin aslı ortaya çıkardı. Herkes ayrı bir duta, dut yetiren koymuş. Gerisini bilirsin Emmi çelet (yaramaz) çocuklar gibi boğuşmaya başlardık. 

Sabah uyandığımızda yine yetmezdi dutlar. Bundan sonra eşgere bütün dutlara asardık dut yetireni. 

Bir sabah bakardık ki babam evde yok. Anam, "çadır kazığı kesmeye gitti" derdi. Ve biz oğlakları gütmeye gidecek zaman babam bir yük kazıkla, süvenle (şapta) gelirdi. Tok sesler çıkararak, birbirinin üstüne dökülürdü yeni kesilmiş çam torukları, eşeğin semerinden Emmi. Olsun yine de bir umut her zaman vardı. Belki babam hazırlık olsun diye kesmişti çadır için gerekli ağaçları. Belki de "Andırına giderim fırsat olmaz başka" diye düşünmüştür. 

Yine de sabah oğlakları ağıldan alırken yüzümüzden düşen bin parça olurdu Emmi. Nihayetinde dut yetmemişti. Üç-beş gün içinde de Emir Hasan'ın Durdusu kamyonu çekip gelecekti. Hal bu ki o kadar dut yetiren asmıştık dutların dallarına. 

Çadırdaki ilk akşam, Maraş'ta yediğimiz çarşı ekmeği ve helvanın lafı ile geçerdi. Sonraki akşamlarda ise; "O benim gördüğüm yetik duttu" diye tuttururdu her çocuk. Güya partal yüklü kamyonun en tepesine oturmuş da, dutun en tepesine bakmış da orada beyaz dutu görmüş Emmi. 14.04.2015


KARA BAHT ŞİİRİ / Memduh ATALAY









Şimdi yokluğunda kederim derin
Ateşler buz kesildi sıcaklar serin
Başka bir çiçeğe değmiş ellerin
Baharı neyleyim yazı neyleyim

Sihirli lambanın söndü ışığı
Hasretle beklenir aşkın eşiği
Kalbimi kaplayan bu sarmaşığı
Cilveyi neyleyim nazı neyleyim

Gözümde ırmaklar deryaya taştı
Mecnun çölleri hasretle aştı
Ham ervah bu yolda  çileyle pişti
Nağmeyi neyleyim sazı neyleyim

Yokluk hırkasında nakış olmuşum
Kalbe saf tutturan bakış olmuşum
Yürekten söze akış olmuşum
İçe işlemeyen sözü neyleyim

Mansur yoldaşımdır Hakkın yolunda
Cemalini aramışım kulunda
Gönlü görmezlerin akıl oyununda
Aşktan taşra düşen özü neyleyim

Ruhu meze yapıp bedene dalan
Sevda bir ateştir bu dünya yalan
Cana varamayıp cesette kalan
Göz izi taşıyan yüzü neyleyim

Aşk yolunda bahtımı  kara yazdılar
Mansur gibi beni dâra yazdılar
Sınavım çetindir zora yazdılar
Dünyaya dalan gözü neyleyim

Sivasî olmadı madalyan ünün
Gamla kederle geçti her günün
Ahirette olacak senin düğünün
Dünyalık düğünü toyu neyleyim


HAYAT/Muhammet İbrahim BALCI

 

Hayat;
İki hece,
Bir gece…
Bazıları için “Üzerine Hayâ (k)at”
Bazıları için “Durma Yat”
Oysa
Beyaz duvarlarda
Ömrümden kesitler belirince,
Yeni doğmuş bir bebek gibi
İçimde sancılar hızlı adımlarla büyüdükce,
Dün, ondan önceki gün
Hafızamın yittiği tüm geçmiş zaman,
İşte bu gece…
Anladım ki,
Hayat;
Bir gece…

VAKT-I SÜKÛT/ Hasan EJDERHA

Vakt-ı SÜKÛT Dergisinin 2. sayısı var elimde…

Dakikalardır derginin kapağına (yüzüne demeliyim) bakıp durdum sayfalarına geçmeden önce. Allah’ım bu ne tatlı bir heyecan! Bilirim dergi çıkarma heyecanını. Yazıların şiirlerin toplanması, dosyalanması; yazılar şiirler bir araya geldikçe dergi çıkmış gibi hissetmenin heyecanını bilirim. Sonra dergi yöneticileri arasında geçen şu naif cümle: “Abi aklı başında bir reklam bulsak ya!” Bu, Aklı başında reklam:  Derginin yüzünü kızartmayacak bir iş kolu, derginin basım masraflarını, ikinci bir reklama ihtiyaç duymadan karşılayacak reklamdır. Arka kapak ya da arka kapağın içinde ne de hoş durur gelen reklam parası derginin her şeyine yettiyse. Bu hiçbir zaman olmaz. Sonunda mecbur kalınır cep harçlıklarına… Ama gene de mutludur dergiyi çıkaranlar. Dergi çıkmıştır. Okuyucuya ulaşmıştır. Şimdi yeni bir evlat sahibi olmuş baba duygularıyla oturup çay içilebilir işte; tam zamanı.

Vakt-ı ŞÜKÛT Dergisini çıkaran dostlarımın; ”Tam da bizi anlatmış” dediklerini duyar gibiyim. Ama bu Anadolu’da çıkan dergilerde aşağı yukarı böyle; bu tatlı sergüzeşt sürüp gidecek… Kim bilir beklide tadı burada bu işin.

Vakt-ı ŞÜKÛT Dergisinin güzel kapağı Türk Şiirinin Aksakalı Bahaeddin KARAKOÇ’un kartal edasındaki nurlu yüzü ile karşılıyor okuyucularını. İkinci sayı oldukça zengin: Yazılar, denemeler, Hikâyeler ve şiirler ile dopdolu bir dergi. Ayrıca Bahaeddin KARAKOÇ ile yapılan nefis bir söyleşi…

            Vakt-ı ŞÜKÛT Dergisinin bu sayısının yazarları: Gazi BALCI, İlknur SÖKER, Mehmet YIKILMAZ, Muhammet İbrahim BALCI, Berrin Müzeyyen ALPAY, Şeyhşamil EJDERHA, Saliha GÜNGÖR, Abdulkadir ŞAHİN, Nedim YILMAZ, Ramazan AKYEL, Betül GÜNGÖR, İsmail SAĞIR, Zeynep KIRAÇ, Çetin İDEM, Şahin ŞANAL,Naci YENGİN ve Gülsen Gülbin ALAKAY.

Arka kapakta Bahaeddin KARAKOÇ’un nefis bir şiiri yayınlanmış. Tekrar tekrar okuyup da doyamayacağınız bir şiir:

DÖNÜŞÜM ZİNCİRİNDEN İNCE HALKALAR

Topu topu üç dönümlük buluttu
Serpilip büyüdü gökleri tuttu

Yağmura dönüştü toprak çıldırdı
Dağ-taş, kurt-kuş susuzluğu unuttu
(…)
Hiç kimseyi aldatmadım arlıyım
Yazdığım da çizdiğim de sücuttu

“Karakoç kendini yaktı” demişler
Yaktığım hamlıktı, kırdığım puttu

Bu sayının diğer şairleri: Adem TOKAÇ, Kadir ERDOĞAN, Ahmet MENTEŞ, Ülkü GÜVEN, Abdurrahman BALTA, Muhammet İsa ÖZTÜRK, Hasan KONÇ, Rana İslam DEĞİRMENCİ, Figen DALKIRAN ve Omor SULTANOV’ dan bir çeviri şiir. Şiiri Dilimize İbrahim TÜRKHAN çevirmiş.

Vakt-ı ŞÜKÛT Dergisinin soylu yürüyüşünü selamlıyorum. Nice yeni sayılara inşallah.


ÇIRAK / Enver ÇAPAR










Bir ustaya çırak durdum
Yola koydu işlerimi.
Ben sormadan o söyledi
Hayra yordu düşlerimi.

Eğri odun kalem oldu
Sol yanıma bir köz koydu
Görenler halimi sordu
Diyemedim, yaman oldu.

Konuşmadan dil öğretir
Bakışları gül eritir
Eski, yeni haber verir
Çözemedim hallerini.

Âşık Fanî söz eskitti
Şol kapıya kulluk etti
Sekerek menzile yetti
Diyemedi sırlarını.

SULARDA YAKINAN / Mustafa Alper TAŞ














artık bitiyor güneşin kaygısı
yorgun olmaya başlıyor
kime seslensek
yalnız
yeni bir ağaç gibi kımıldıyor

sonra biz hep birlikte vardık sabaha
ve sofranın serinliği vardı
tutup çocukların ellerinden
böylece kimse korkmadı ölümden
kalbi değirmenlerde ve büyük evlerde sıkışan
herkes gökyüzünü düşündü

geride ay ışığında terleyen
bir hayvan gibi kaldı korkumuz
bizi bir dağ başıyla yıkadılar
menekşeler ve topraklar getirdiler
başkaldırmamız için

yine de sürünüyor arada
tüyleri sımsıcak ve yalandan uykularda
tertemiz bir yelken gibi
ansızın rüzgârda
atılıyor kalbimiz

yoksa biz hepimiz
aya karşı savunmasız
güneşe karşı dosdoğru

SEVDA SARMALI BULUTLAR / Derya BAYTON










Makarada sevda sarmalı bulutlar,
Tarayıp göğün kıskacından güneşe ağrı,
Sızan bulut yağmurunda yıka yalanı.
Ölü meclisinden dışarı,
Aşkın kördüğüm ettiği,
Yağlı urgan ile ipe çekilen şiir;
Dilinin lehçesi kırmızıya çalar.

Kan kokusu kelime yığıntıları,
Kusarsın zindanları.
Lehçen bozuk yağma türküleri,
Islık üstüne ıslık.
Eremediğin gurbet sana yasaklı.

Zırhını giyin, parlat gümüşü,
Gözü kamaşan yalancı karşıda.
Döktüğün her bir kelam yılan gibi dolanır dile,
Kemiksizi sıktığı yerde duyulur atmaca çığlığı,
Bir mahlûkat gölgene dadanalı,
Nicedir ahvalin?

Kimdir bu kimliksiz?
Ruhuna eş musallatın doğumu,
Bu ne biçim kaos!
İsimsizi terk etmiş cümle sevgisi.
Bedenden ağrı terki diyar etse,
Şairin ruhuna mezar nere ki?



SİLAHIMA DÜŞEN GÖLGE / Fazlı BAYRAM


sarmaşıklar
güz laleleri
ter kokusu koltuk altlarının
kurallı kuralsız içimdeki bütün savaşçıların
zafer yankıları
bankalardan arındırılmış helalin
silahsızlandırılmış neferlere
iz düşümü

ya şu karşımdaki cesetler
ya ne demeli aynaların demir pençelerine
ellerimde
sıçramış siyah sprey boya zerrecikleri
kağıda sarılmış çıra parçası masamda
eyvah yine uykuda silahım
eyvah gölgede yine isyanım


RAHMET / Murat TÜRKMRNOĞLU











Rahmetin aksi düşüyor şimdi yeryüzüne
Toprak mutlu
Çiçekler doğrulup
Çeviriyorlar başlarını gökyüzüne
İçiyorlar damlaları kana kana

Yuvasından çıkan bir karınca
İncecik kollarını kaldırıp
Şükrediyor sebebi yaradana
Şuurlu bir eda ile
İman dolu bir yakarış gözlerinde
Ülkenin bir başka köşesinde 

Kuraklık sonrası
Yine aynı rahmetle yıkanan bir köy
Kaplar doluyor, yürekler boşanıyor
Hakkı anan dudaklar duadan aşınıyor

Virane bir konağın ön bahçesinde bir garip serçe
Daldırıp duruyor başını
Kurumuş kuş çeşmesine
Tam ümidi yitirip, selamsız uçacakken
Bir başka menzile kanat çırpacakken
İnletiyor semayı o kudret sahibi
Kendine sığınana veriyor nasibini

Issız bir çöl
Ortasında bir büyük ordu
En ön safta bir yiğit
Yavuz Sultan Selim Han
Hak yolunda bir Hakan
Diyor: "Medet Ya Rabbi!"
"Gaza erlerine yardım et!"
Derken göğün mavisi çekiyor üzerine kara bulutları
Dökülüyor alınlarına matar damlaları.


SIR / Akın Burak SOYLU













Gece nöbetini devrederken sırdaşına
Mehtabı uğurlar iken usulca
Gözü yaşlı, gönlü hüzün dolu
Hep Sen'i dilenirim er-Rezzak'tan

Âlemin hüznünü aralarken güneş
Bir tarafta Sen, ötede nar-ı ateş
Ellerim semada dilim duada
Hep Sen'i dilenirim er-Rezzak'tan

Yıldızlar perdelerini indirirken
Her ne varsa semada ve arzda
Durmaksızın O'nu tesbih ederken
Hep Sen'i dilenirim er-Rezzak'tan

Ressam değilim, fırça boya bilmem
Sazende değilim, nota ezgi bilmem
Fakir bir dilenciyim İlahi Kapında
Hep Sen'i dilenirim er-Rezzak'tan

Kafiye dizemem şair değilim
Aklamam nefsimi, çünkü mücrimim
Ölüme müştakım, çemberdeki akrebim
Hep Sen'i dilenirim er-Rezzak'tan

Ten fani, aşk baki unutma bunu
Edeple kat eder âşıklar yolu
Gönlüm sürur içim ümitle dolu
Hep Sen'i dilenirim er-Rezzak'tan

Rüzgârla Hû zikrine durur ağaçlar
Öter o ağaçlarda elvan türlü kuşlar
Tevekkül ehli sırtını Rabbine yaslar
Hep Sen'i dilenirim er-Rezzak'tan

Ey O'na binit olma payesini
İsminde taşıyan Burak!
Sakın ha! Kalma dergâhtan ırak,
Son demin gelmeden, bitmeden durak

Nasipsizleri de Rızkını Veren'den
Hep AŞKI dilenirim