YAŞAYAN MARAŞ: ALİ YURTGEZEN / Söyleşi: Sibel KÖK


Ali Yurtgezen’i kime sorduysak, aynı cümleyle karşılaştık: “Ali Yurtgezen hal ehli biridir.”
Bu cümleyi açıklamak isteyenler, “Halden anlar demek istiyorum” diye eklemeyi de unutmadılar. Hocamızla yaptığımız söyleşinin tamamını sizlerin de istifadelerine sunmak istedik, iyi okumalar dileriz.

Sibel KÖK: Hocam konumuz Kahramanmaraş. Sizden Maraş'ı dinlemek istiyoruz. Onun öncesinde, okuyucularımızın da birinci ağızdan duymaları için Ali Yurtgezen kimdir, ne gibi faaliyetlerde bulunmuştur diye sorsak, neler söylersiniz?

Ali YURTGEZEN: Bendeniz, çok küçük yaşlarda iken biri babasını Yemen’de, diğeri hem anne hem babasını Rus ve Ermeni işgalindeki yurtlarından kaçarken muhaceret yolunda kaybetmiş iki ümmî dedenin torunuyum. Kendimi böyle tanıtıyorum çünkü ben çocuklara anne babadan ziyade dede ve ninelerin şahsiyet ve istikamet kazandırdığını yahut kazandırması gerektiğini düşünüyorum. Daha geniş bir tecrübeyi, milli kültürün daha özgün halini böyle tevarüs edebiliyorsunuz. Benim neslim büyük ölçüde dedelerimizin ümmiliği sayesinde devletin estirdiği tereddi rüzgârlarıyla savrulmaktan kurtuldu. Bu topraklarda kök salıp boy atmıştık ama yine aynı ümmilik sebebiyle meyveye duramıyorduk. Kendimize has bir inşanın imkânlarını kaybetmiştik. Gençlik yıllarımızdan itibaren her birimiz kendi meşrebi, mesleği, kabiliyeti çerçevesinde yeniden böyle bir inşanın çabasına koyulduk. Ne gibi faaliyetlerde bulunduğumu soruyorsunuz. 70’li yıllarda gençlik hareketlerinin içinde aktif olarak yer alırken de 40 yıla varan öğretmenlik hayatımda da hasbelkader çeşitli mevkutelerde yazıp çizerken de yapıp ettiğim, kırık dökük bir iştirakle de olsa bu kendimize has inşa gayretinin bir ucundan tutmak olmuştur.   


Sibel KÖK: Maraş'ın tarihi ve sosyal yapısıyla ilgili bizi biraz bilgilendirir misiniz?

Ali YURTGEZEN: Maraş’ın talihsiz bir tarihi var. Burası Dulkadirli Beyliği’nin merkezi bildiğiniz gibi. Dulkadirli Beyliği, iki asırlık ömrü boyunca bazen Osmanlı’nın bazen Memlûklerin himayesine girmek zorunda kalmış. Hatta bunu ayakta kalabilmek için bir nevi temel politika haline getirmiş bile denilebilir. Fakat işte bu yüzden, “gölgede duranın gölgesi olmaz” fehvasınca Maraş beklenen seviyede bir imardan, dolayısıyla bu imarın sağlayacağı ilim ve edebiyat zemininden yeterince nasiptar olamamış sanki. Buna rağmen önemli âlimler, şairler, devlet adamları yetiştirmişse de kabul edelim ki Maraş, o tarihler için adını bir çırpıda sayabildiğimiz ilim ve kültür merkezi şehirlerden biri değil. Ama bu bir nakısa da değil. Dulkadirlilerin Osmanlı ve Memlûkler dışında Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Safevilerle, hatta bazen Karamanoğlu veya Ramazanoğlu Beylikleriyle giriştiği, hâkimiyet sahasını muhafaza maksatlı ardı arkası kesilmeyen savaşlar hesaba katılırsa bu kadarı bile takdire şayan bulunabilir.

Eyalet statüsüyle Osmanlıya bağlandıktan sonra ise, Dulkadirli hanedanının gücünü kırmak için Yavuz’un Doğubayazıt’tan getirtip buraya yerleştirdiği Beyazıtlılar ile Dulkadirliler arasındaki iktidar mücadelesi sebebiyle yine ihmale uğrar. Cumhuriyet döneminde de devlet yatırımları bağlamında neredeyse unutulan bir şehir Maraş. Galiba taleplerimizle ilgili ifade, takip ve ısrar noktasında yeteri kadar becerikli değiliz. Devleti yönetenler yetmiş yıldır buraya geliyor, gururumuzu okşayan övgü dolu sözlerle gönlümüzü alıyor ama bir şey vermeden dönüp gidiyorlar. Doğrusu, bundan da hoşnut gibiyiz. Maraş’a özgü meşhur fıkradır: Merkebine yüklediği odunları satmak üzere köyden şehre getiren delikanlı, “Ağanın oğlu, odunu kaça satıyorsun?” diye soran bir müşteriye odunları para almadan verir. Dönüp geldiğinde durumu anlattığı babası ise, “Sana böyle hitap eden bir adama hayvanı niye vermedin peki?” diyerek çıkışır oğlana. Öyle ya, ağalık vermeyinendir. Ben yine de maddi mahrumiyetine rağmen insanımızın bu beylik yahut ağalık istiğnasını kıymetli buluyorum. Kınanması gerekenler bu hali istismar edenler olmalıdır.

İletişim teknolojisinin, bireyselleşmenin yaygınlaştığı; çok farklı kültürlerden etkilenmenin kolaylaştığı şu son zamanlarda herhangi bir şehir ahalisinin artık ortak bir sosyal yapıya sahip olduğunu zannetmiyorum. Çağın zorladığı bütün değişim ve dönüşümlere rağmen Maraş’ın belli bazı şehirlere nazaran daha yerli, milli, muhafazakâr ve mütedeyyin tavrına vurgu yapılabilir belki. Bir de zor zamanlarda 7’den 70’e, berduşundan âlimine kadar her Maraşlının kuşandığı “din bahsi” hassasiyeti var.

Sibel KÖK: Bugünden farklı olarak çocukluk ve gençlik yıllarınızın Maraş'ı nasıldı?

Ali YURTGEZEN: Bu kadar kalabalık ve geniş değildi tabii. Merkez ilçede 70 bin nüfus olduğu zamanları hatırlıyorum. 60’lı yıllardı ve hemen herkes birbirini tanır, tanıyamadıklarına “kimlerdensin” diye sorarlardı. Komşuların yardımlaştığı birbirini gözettiği, imkânlarını paylaştığı dönemlerdi. Esnaf sabah namazından çıktıktan sonra dükkânını açar, akşam ezanı okunmadan kapatırdı. Namazlarımızı mahalle camiinde hoporlörsüz imamların ardında kılardık. Şehri boğan yüksek yapılar da yoktu, trafikten kaynaklanan gürültü kirliliği de. Yazı yaz, kışı kıştı. Sokak satıcılarından bulgur, döğme gibi göz kararı bir miktar zahirelik karşılığında “gaza, yarpuz, ıspatan” yahut mevsimine göre “çağla, alıç, at alması, can eriği” alınırdı. Bakkaların hayli kalın birer veresiye defteri olurdu. Televizyon yoktu ama babalarımız pek izin vermese de sinema, özellikle de vurdulu kırdılı Yeşilçam filmleri revaçtaydı. Büyükler radyodan ajans dinler; daha yakınımızdaki feci olaylara, sokaklarda “kaidesiyle” okunarak satılan destanlar aracılığıyla muttali olurlardı. Bizler küsküç oynar, deveme döndürür, cücük lastiği ile avlanırdık. Daha hayta olanlarımız Atlas sinemasının aralığında gülle oynar, basak basar, fır atardı. Ne kadar uzakta olursa olsun mektebe yürüyerek gider, yaz tatillerinde “ohuma”ya devam ederdik. Nenelerimiz bize Osmanlı elifbasıyla yazılmış Mızraklı İlmihal, Ahmediyye, Muhammediyye, Tûtiname gibi kitaplardan bölümler okur, biz de dedelerimize Latin harfli Hz. Ali cenklerini okurduk. Elbette o zamanlarda da türlü sıkıntılar vardı. Ortalık güllük gülistanlık değildi. Kendilerine akıl danışılan büyüklerin telkiniyle bir şekilde problemler çözülür, sıkıntılar aşılırdı. İnsanlar mütevvekildi. Hesabî değil hasbî idiler. Psikolojileri sağlamdı; şimdiki gibi olur olmaz her meselede bozulmazdı.

Sibel KÖK: O yıllarda da Maraş'ta kültürel mekanlar var mıydı? Yazarların buluştuğu, gençlerin gelip onları dinlediği mekanlar... Buralara kimler gelirdi, o günlerden ne gibi hatıralar kaldı?

Ali YURTGEZEN: Kültür, sosyoloji terimi olarak bir toplumun kendine özgü, yaşayış, duyuş ve düşünüş tarzı demek. Bir pratik halinde tevarüs edilmesi gerekiyor. Kültürel mekân derken böyle bir pratiğin ve tevarüs imkânının ortamı kastediliyorsa eğer, evleri, meydanları ve sokaklarıyla bütün bir şehir sathı kültürel mekân olmak zorundadır. Böyle değilse, kültürel mekânla birkaç özel yapı kastediliyorsa, koskoca şehrin geri kalan kısmında millî kültürün yaşanmadığı yahut ihmale uğradığı itiraf edilmiş olur ki maalesef hakikat de budur. Sizin bunu sormadığınızın farkındayım ama yeri gelmişken işaret edeyim dedim. Siz yazarlarla mülaki olunan, kültürün nazariyatının konuşulduğu mahfilleri soruyorsunuz. Bu çerçevede yine 70’li yıllar için Milliyetçi Öğretmenler Derneği, Büyük Ülkü Derneği ve önce MTTB iken sonradan Akıncılar Derneği olan dernekleri sayabilirim. Buralarda haftalık düzenli seminerler oluyor; zaman zaman da bazı yazar ve şairler misafir ediliyordu. Mesela bendeniz rahmetli Abdurrahim Karakoç’la ilk defa Milliyetçi Öğretmenler Derneği’nde vicahen tanışmıştım. Öğretmenler Derneği adı sizi yanıltmasın; buradaki sohbetlere dinleyici olarak katılanların tamamı neredeyse talebeydi. Bir de bu dernekler şöhretli yazarları şehre getirtip sinema salonlarında konferanslar verdirirdi ki çok yoğun ilgi görürdü. Necip Fazıl ve Mustafa Yazgan’ın konferanslarını hatırlıyorum.

Sibel KÖK: Çocukluğu ümmî bir annenin anlattığı kıssalarla geçmiş biri olarak merak ettiğim husustur şifahî kültür. Şifahî kültür geleneğinin insan, toplum ve kültür açısından önemi nedir, Maraş'ta bu kültürün hala devam ettiği söylenebilir mi?

Ali YURTGEZEN: Önce şunu tasrih edelim: Şifahi kültür, söze dayalı kültür değil; nesilden nesile sözle aktarılan kültürdür ve ümmî topluluklar için zaruri bir usuldür. Dolayısıyla hem bu sebeple hem de sözle aktarılan kültür unsurlarının temelde bir tecrübeye veya metne dayanması sebebiyle şifahi kültürün yazılı kültüre nazaran daha iptidai, daha yetersiz olduğu kabulünü pek doğru bulmuyorum. Nasıl aktarılırsa aktarılsın kültürün hayatiyet bulmasıdır esas olan. Sizin ümmî bir anneden dinlediğiniz hikâyelerin, menkıbelerin, kıssaların, darb-ı mesellerin, kendileri bilmese de yazılı bir kaynağı vardır muhakkak. Sözlü kültür ile yazılı kültür farkını, okuyup okumama değil; okuma usulü belirler bu yüzden. Şifahi nakil; başta Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler olmak üzere, bu temel kaynaklar çerçevesinde kaleme alınmış ve asırlar boyu Anadolu insanını mayalamış muhalled eserlerden ahz edilen hikmetlerin sadırdan dile dökülmesidir. Usulüddin çerçevesindeki belli eserlere ait muhtevayı sadırlardan sadıra aktarmanın, nesiller arasında bir dil, duyuş, düşünüş ve müktesabat birliğini temin yanında, hakikat zemininde ilmi “ziyadeleştiren”, yani hakikate vukufiyeti artıran bir tesiri vardır. Halbuki neyin nasıl okunacağına ölçü koymadan okumayı kutsayan bir yaklaşım, ekseriya hakikat zemininden kopardığı ilimle beraber, kendi kültürüne yabancılaşmış, cehl-i mürekkeple malul, okumuş cahilleri de “çoğaltmakta”dır. Cemil Meriç, İslâm’ın şekillendirdiği bizim kadim kültürümüze “kültür” demek yerine “irfan” demenin daha isabetli olduğu görüşündedir. Meseleye bu zaviyeden bakarsak irfanî tavra okumuşlarımızdan ziyade, sayıları azalsa da hâlâ ümmilerimizin sahip olduğunu söyleyebiliriz. Kaldı ki ümmilik zannedildiği gibi cahillik de değildir. Fıtrattaki safveti, yaratılıştaki en güzel kıvamı muhafazadır. Cahillik alameti sayılan tahsil yoksunluğu yahut okuma yazma bilmeme halinin, resmî eğitim öğretimin insanı kendine ve değerlerine yabancılaştırdığı bizim gibi ülkelerde çoğu zaman fıtratı muhafaza adına bir avantaj sağladığı bile iddia edilebilir. Ol sebepten ağzı dualı ümmî anaların fem-i muhsininden dökülen sözlerine kıymet vermek gerekir.   

Bir kültür unsurunu talim, terbiye, telkin, tavsiye veya nasihat maksadıyla sözle ifade ederken halin muktezasını gözetme keyfiyeti, millî kültürün aktarılmasında şifahi usulü daha tesirli kılmaktadır. Yine türkü, şarkı ve ilahi ezgilerindeki bize özgü seslerin tevarüsü de şifahi usulle mümkündür. Bu ve benzeri başka sebeplerle şifahi kültürü yaşatmak zaruridir diyeceğim ama teknoloji bu usulü zehirledi. Sohbeti unuttuk. Aynı ailenin fertleri bile birbirleriyle değil televizyonla, tabletle, bilgisayarla, cep telefonuyla ünsiyet ediyor. Ana dilimizi dahi epeydir analarımızdan değil dizilerdeki dublaj Türkçesinden öğreniyoruz. 

Sibel KÖK: K.Maraş, her ne kadar şiirin başkenti olarak kabul edilse de edebi yönü yeteri kadar bilinmiyor maalesef. Bir de Maraş'ın ilmi yönü var. Sizden Maraşlı ya da Maraş'ta yaşamış mutlak bilinmesi,araştırılması , okunması gerekir dediğiniz ilim adamlarını dinlemek isteriz. Bunlar kimlerdir, neler yapmışlardır?

Ali YURTGEZEN: Maraşlı âlimler konusunda Yaşar Alpaslan hoca ile Serdar Yakar kardeşimizin çok güzel yayınları var. Üniversitemizdeki akademisyenlerimiz de Saçaklızâde gibi geçmişte yaşamış bazı âlimlerimizin eserlerini neşrediyorlar. Bilhassa biyografik çalışmaların okunması bu ilim adamlarını tanımak kadar, onların yaşadıkları dönemi, ilim tahsili için gösterdikleri fedakârlıkları,  katlandıkları zorlukları öğrenmek için de önemli. Böylece bu büyük insanlarla övünmekle yetinmeyip onların bıraktığı yerden devam etmek gibi bir sorumluluk devşirebiliriz. Elbette hepsinin layıkıyla bilinmesini, minnetle yad edilmesini, eserleriyle hemhal olunması isterim. Ama hususen tanınıp okunması gerektiğini düşündüğüm iki isimden bahsedebilirim. Biri meşhur tarihçimiz Mükrimin Halil Yinanç. Selçuklu ve Beylikler tarihine vukufiyeti yanında ilmi hakikatlere sadakati namus bilen bir adamdır. 1932’de tarihî gerçeklerin hilafına, resmî ideolojinin belirlediği Türk Tarih Tezi’nin kotarılacağı 1. Türk Tarih Kongresine tebliğ sunmak üzere davet edilir. Doğruları söylemesine izin verilmeyecektir. Bir yalana ortak olmayı da ilim namusuyla bağdaştıramaz. Kongrede konuşma yapmak zorunda kalmamak için 12 dişini birden çektirir. Mükrimin Halil’in yine tarih ekseninde ama bugün yaşadığımız problemlerin çözümüne ışık tutacak pek çok makalesi de vardır.

Bir diğer isim olarak 1965’te Maraş’ta çok kısa bir süre müftülük de yapan Fikri Tuna hocaefendiyi zikredebilirim. 2017’de İstanbul’da vefat etti ve geçen yıl da hatıraları yayınlandı. Fikri Tuna’nın kendisi, Göksun’un bir köyünden bütün İslâm âlemine uzanan bir ümmet bilincinin tecessüm etmiş halidir demekle yetineyim. Gerisini merak edenler araştırıp öğrensin artık.

Sibel KÖK: Şehir-kültür, şehir-düşünce, şehir-ilim ilişkisini irdelemenizi rica etsek neler söylersiniz?

Ali YURTGEZEN: Kültür, bir topluluğun kendine özgü, onları diğerlerinden farklı kılan yaşayış, duyuş, düşünüş tarzı demiştim. Bu kendine özgülük durumunu, büyük ölçüde o topluluğun tarihi ve coğrafyası belirler. Şehirler de sonuçta belli bir coğrafyada, ortak tarihe sahip kitlelerin yaşadığı yerleşim birimleridir. Dolayısıyla şehirle kültür arasında, millî kültür bağlamında değil ama mahallî kültür bağlamında doğrudan bir münasebet var. Bir şehre özgü düşünce tarzı veya ilim geleneği de bu mahalli kültür çerçevesine dâhildir. Örf adetleriniz, ezgileriniz, şiveniz, mutfağınız gibi düşünceniz, hassasiyetleriniz, ilim imkân ve iştiyakınız da farklı oluyor. Geçinmelerine yetmeyen bir coğrafyada yaşayan insanlar okumaya, tahsile daha çok yöneliyorlar mesela. Sürekli koşuşturmak zorunda kalınan kalabalık ve gürültülü beldeler tefekküre imkân vermiyor. Karacoğlanın dolaştığı topraklarda yaşıyorsanız şiirle haşir neşir olmanız bir yerde kaçınılmaz hale geliyor. Bununla birlikte hususi bir gayretle temayüz eden bir âlim, mütefekkir, şair veya yazar, bir model şahsiyet olarak örnek alınmak suretiyle mevcut şartlara rağmen o şehrin alamet-i farikası olabilecek farklı bir çığır da açabiliyor.

Sibel KÖK: Sizce de Kahramanmaraş edipleri, ilim adamlarını besleyen, büyüten bir şehir midir?

Ali YURTGEZEN: Kahramanmaraş âlimleri, edipleri doğuran bir şehir ama onları besleyip büyüttüğü konusunda emin değilim. Bunu tariz olsun diye söylemiyorum. Çünkü besleyip büyütmek bir imkân meselesi. Yüksek tahsil ve tekâmül imkânı Cumhuriyet’ten önce İstanbul’daydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında bilhassa ilim öğrenmek isteyenler Mısır’a veya Şam’a gitmek zorunda kaldılar. Şimdilerde yine İstanbul revaçta. Tanınmış âlim ve edebiyatçılarımızın hayatını incelediğimizde daha ziyade bu merkezlerde neşv ü nema bulduklarını görürüz. Fakat şunu da göz ardı etmemek lâzım: Onların neredeyse tamamının ilim ve sanatlarıyla müstakim bir çizgiden ayrılmamalarında, çocukluk yahut gençlik çağlarında Maraş’ta soludukları kültürün büyük payı vardır.

Sibel KÖK: Kahramanmaraş'in ruhunu taşıyor diyebileceğiniz mekanlar var mı? Bunlar, sizce nerelerdir?

Ali YURTGEZEN: Sakin bir zamanını kollamak kaydıyla Saraçhane Çarşısı ile eski mahallelerin sokak aralarındaki sade, küçük ve asude eski camileri.

Sibel KÖK: Edebiyat kenti olarak nitelendirilen Maraş'ın dergicilik yönünü merak ediyoruz. Şehrin edebi ve kültürel açıdan aynası konumunda olabilmiş dergilerden söz etmek mümkün mü? Hangilerini dahil edebiliriz?

Ali YURTGEZEN: Taşra şehirlerinde dergicilik zordur. Baskısından finansmanına, dağıtımına kadar her aşamasında sıkıntı yaşanır. Buna rağmen Maraş’ta bir hayli dergi neşredilmiş fakat bunların bahsettiğim sıkıntılar sebebiyle çoğu zaman aksayan periyotlarla sürdürdükleri ömürleri pek de uzun olmamıştır. Şehrin edebi ve kültürel açından ne kadar aynası olabilmişlerdir bilmem ama bu dergilerin diğer taşra şehirleriyle kıyaslanamayacak bir edebiyat tutkusunun tezahürü olduğu muhakkaktır. Bunlar arasında bir okul dergisi olmasına rağmen Nuri Pakdil’in lise talebesiyken yönettiği Hamle Dergisi’ni, Yedi Güzel Adam’ın nüvesini teşkil etmesi bakımından önemsiyorum. Türkiye çapında bir ilgiye mazhar olmuş İkindi Yazıları ve Dolunay dergilerini de ayrı bir yere koymak gerekiyor. Yalnız Ardıç, İnsan Saati, Edebiyat Yaprağı, hatırladığım diğer edebiyat dergileri arasında. Halen yayınlanmakta olan Alkış dergisinde Maraş’ın mahalli kültürüne dair yazılara yer verildiğini biliyorum. Şimdilerde e-dergi olarak yayımlanan Tayyip Atmaca’nın Hece Taşları Dergisi bütün bir Türk dünyasına hitap ediyor. Fikrî sahada Haki Demir’in son derece ciddi, tutarlı ve derinlikli bir medeniyet tasavvurunu inşaya matuf yazılara yer verdiği ve yine e-dergi olarak neşrettiği Terkip ve İnşa Dergisi ise Türkiye’nin şahsında İslâm âleminin en temel problemine çözümler sunuyor.

Bu söyleşi Evelāhir dergisi için yapılmış ve ilk önce Evvelâhir dergisinde yayınlanmıştır

HENÜZ / Mustafa Alper Taş


suların ve aşkın güvencesinde
uyur bir güneşin döngüsü
hepimizin öğleninde

evler daha aydınlık böylece
atlar yalnız kendi sesleriyle
çoğalır yeşil

buğulanan bir dağın gölgesinde
bütün konuşmalar
kimseler duymadan

bu su böyle akar
ben bildim bileli
yani kırmızı bir düğmemi düşürdüğümden beri
içindedir ellerim
ne gölge ne ölümsüz balıklarla evine dönen adam
yitirmiştir insan bir yerde sevinmeyi

bu dağ böyle durur
ben bildim bileli
rüzgâr da eskiyor



ÇİLİNGİR BİLMECESİ / Samet YURTTAŞ









Şimdi

Sıyrılarak hayatın kavgasından

Yangının çemberinden

Bir pay çıkarmak kendine

 

Şimdi

Sorgu ve sual bütün meselelerde

İçimde binlerce kapı

Bir bilmeceyim çilingirin ellerinde

 

Şimdi

Soluk soluğa kaldığım bu yolda

Bana yalnızca yaşamak

Yaşamak umarsızca

 

Şimdi

Sadece susmak

Gökyüzüne açılan pencerede

Susmak

Aklımı yitirircesine



 

ALTI ÜSTÜ ŞİİR / Nurcihan KIZMAZ











Altı çizilen cümleler
Bir gün üstü de çizildiğinde
Gider bir kenarda
Sıralanır
Şiir olur

Cemre cemre düşerken
Kaleminden katreler
Yuvarlanır ılık ılık
Dizilir şiir olur

Tutsak kalmış kelimeler
Çıkış yolu ararken
Penceresiz kalplerde
Duman olur
Buhar olur
Bir yol bulur
Şiir olur.

EY MASUMİYET / Halit Dilipak

 

İnsanların muhabbeti, sevgisiyle ısınan evler, eşyanın taşlaşmışlığıyla daha da soğudu. Soğuyan, taşlaşan evler anaların da yüreğini taşlaştırıp soğuttu. Onlarca insanın muhabbet ve sıcaklığı birkaç kişiyle doldurulmaya çalışıldı. Küresel iklim değişimi gönüllerde başladı. Gönül iklimi buzul çağında. Devasa buz kütleleri halini alan yüksek, geniş evler. Bir zamanlar iki göz odaya onlarca yürek sığabiliyorken, şimdi devasa evlere dört beden sığmaz oldu. Odalar ısındı ama kalpler buz kesti. Yoku tadan varın değerini bilir. Yokluğu tanımayan varlık içerisinde ne kıymet ne değer bilir.

Sonra evler büyümeye başladı. Evler büyüyüp yükseldikçe gönüller küçülüp alçaldı. Geniş ve çok katlı gönüller yerini yavaş yavaş çok katlı ve geniş taşlaşmış evlere bıraktı. Betonlaşmış binalarla birlikte gönüller de betonlaşmaya başladı.

Çocuktuk, yaşımız küçüktü ama gönlümüz kalbimiz büyüktü. O kalbe neleri sığdırmadık ki? Sevgiyi, muhabbeti, dostluğu, arkadaşlığı, sevdayı, edebi, adabı, saygıyı sığdırmıştık. Küçücük iki odalı evin buz gibi odasını sevgiyle ısıtmıştık, muhabbetle ısıtmıştık. Yoklukta paylaşabilmenin hazzıydı soğuk duvarları ısıtan.

Küçücük bir odaya sığıyordu onca beden. Çünkü bedenleri kalbe sığdırabiliyorduk. O daracık mekânı gönüllerdeki muhabbet, saraylara dönüştürebiliyordu. Sığıyorduk, özlüyorduk, bekliyorduk. Bir gün misafir gelmese yetim kalmış gibi hisseder, mahzunlaşır, hüzün kaplardı içimizi.

Bayram öncesi alınan bir çift pabucun sıcaklığıymış çocuk saflığı. Bayramları özlemekmiş. Bayramların sıcaklığı, onca akrabanın kutu gibi bir evde toplanabilmesiymiş. Onlarca kişinin bir evde toplanabilmesiymiş geniş yüreklilik. O analarmış sevgiyi, şefkati, hoşgörüyü, fedakârlığı aşılayan körpe kalplere. Onca insan hep bir arada şen şakrak, muhabbet edebilmiş o anaların yürekleri sayesinde.

Paylaşabilmekmiş insanı insan yapan. Birliktelikmiş hayata zevk katan.
İçini dökebileceğin bir gönülmüş huzurlu bir hayata sebep.

Çocuktuk sevgilerimiz, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, aşklarımız vardı. Her şey ve herkes çok masumdu. Çünkü biz masumduk, saf ve temizdik. Kirlenmemiş, kirletilmemiş bir ruhumuz vardı. Aklımız ermezdi. Evet aklımız insanların kirlenmişliğine, art niyetliliğine, arsızlığına, ikiyüzlülüğüne ermezdi. Çünkü kötülüğün manasını bilmiyorduk.

Acaba bu özlem yaşlılığın alameti mi dostlar. Yoksa samimiyetsiz, menfaatçi, çıkarcı bir dünyaya evrilmemizden mi? Çocukça bir saflıkla sevebilmek ve bakabilmek hayata. Saf duygularla saf olabilmek. Dünyanın kirliliğini çocuk saflığında eritebilmek. Bir başka bakmak, ümitvar olmak. Başka âlemlerde yaşamak, kirletilmemiş tertemiz bir âlemde. Gönülden bağlanabilen, menfaatsiz bir bağ kurabilmek. Bir şekerle mutluluğa ulaşabilmek. Bir salıncakta gülebilmek. Saf duygularla isteyebilmek. Çocuk saflığına sarılmak galiba insana sebepsiz bir haz veren. Onun gülüşündeki, bakışındaki masumiyet insanı cezbeden. Allah Teala’nın huzuruna çocuk saflığında çıkabilmek nasibimiz olsun.

Dokunmak istersin, hissetmek, ruhunu huzura erdirmek istersin. Gözlerine dokunursun gözlerinle, bakışlardaki sıcaklık ruhunu ısıtırken. Başka âlemlerden gelen bir huzur kaplar bedenini. Anlamsız, nedensiz, bilinmeyen bir rahatlık. Zaman geçmesin dursun istersin. O anı kaybetmekle benliğini kaybedeceğin hissine kapılırsın. Anlık bir saadet gözlerde yakalanıp zerrelere kadar hissedilir.

Çocuk olabilmek, çocuksu duygularla saflaşabilmek, riyadan, küçük hesaplardan uzak, beklentisiz, günahsız, bir saflıkla sevebilmek. Yeryüzüne ilk geldiğimiz gibi saf ve temiz olabilmek. Kirletmemek ruhu ve bedeni. Tüm ihanetlere rağmen saflığı koruyabilmek.

Bazen çocukça bir saflıkla "bana ne, küstüm ben oynamıyorum" demek geliyor derinlerden bir yerlerden.

Ey huzuru ve saflığı arayan kalbim. Gecenin zifiri karanlığında kendinle baş başa kalınca için için, hıçkıra hıçkıra ağla. Gözlerinden bir damla yaş akmasın. Ruhunla, gönlünle ağla. Boran kopsun, sıtmaya tutulmuşçasına titre ey ruh! Hasrete ağla, sevgiye ağla, muhabbete ağla, bahşedilene ağla, ağla ki ruhun da, kalbin de, gönlün de temizlensin, paklansın. Rahatla ey ruh! Rahatla. Gam çekme, tasa etme, var edene sırtını daya, O'ndan iste, O'na ağla.

Bundan Sonrası / Mustafa Alper Taş


usul bir akşam
sevgiyle ve mutlak hayranlıkla
vurulmuş
hayvanlar gibi
soluyor içimde
bir başka gün

senin yırtılan suların sesine
düştüğün

sıcak ve terli
bir ırmak kıyısı
geçti aramızdan evlerle
ölüme şaşıran
kadınların ağızları gibi
doldu dünyalar
yerine
kırmızı bir güneş belirdi

senin sıkıntıyla eğilip
karıştırdığın

çok sabahlar sevdik
diri ve taze gevrekliğinde
vaktin
artık gelmiş ve gitmeyen
sevincinde annenin

senin usanmadan
şaşırdığın


“Nurettin TOPÇU” ve VAROLMANIN MEKTEBİ/ Hidayet BAĞCI


“Mektep, öğrenme yeridir.”
diye tanımlama yapan Nurettin Topçu’ya göre “İnsan iradesine takip edeceği istikameti gösterir ve birliğe götüren her hareket gibi ruhu sonsuzluğun sevgisine kavuşturur. Bu sebepten denebilir ki mektep, mâbeddir.Milli ve kutsal değerlerin toplandığı bir mekânı ifade eden bu mektep tanımı ile birlikte bazen bir kalbin etrafında toplanan gençlerin varlığı ile kalp de bir mektep olabiliyor. Topçu’ya ait bu cümleler ışığında o mektebin sınıfı, sırası, yazı tahtası, masası bir kalp olurken kapısının niyet ile açılabilecek güçte olduğunu da anımsatıyor.

Peki bu mektebin muallimi kim?

“En iyi muallim, en büyük üstat, şüphesiz ki hayattır.”

Eğer ki yaşanılan hayattan bir şeyler öğrenip tat almak istiyorsa hayatın da bir mektep aynı zamanda muallim olduğu kanaatinde varoluş, iradeyi kullanma sanatını öğrenme mutluluğuna erdirecektir. Behemehâl bu sanat ile yaşanılan hayat daha iyi idrak edilecek ve öğretici güçlerin aktardığı bilgi daha iyi kavranacak hale gelecektir. Her bilgiden ziyade, irade ile seçilen bilgiler düşünce terazisinde tartımı gerçekleştikten sonra harekete geçtiğinde insan bu mektep içerisinde sırasına oturacak ve muallimini dinleyecektir.

“Alınmamış, benimsenmemiş, benliğe mal edilmemiş bir ders, iyi bir ders sayılmaz.” Bunun için muallimin kalbinin etrafını kapsayan ve orada daireselleşen bir damla damlaya damlaya büyük bir damla olur. Bu mana ile anlamını bulur. Derste muallimin her halini sadece gözleri hareket ettirerek izlemekten ziyade duyuları kendi kontrolünde çalıştıran aklın da harekette olması lazımdır. Bu sebeple iç âlemin ve dış dünyanın da muallimlerle dolu olduğu kanaatine varılabilir. Filozof Kant diyor ki: “ Bana hayret veren iki şey var: biri başımızın üstündeki yıldızlı gökyüzü, öbürü de içimizdeki vicdan.” Buradan şu anlaşılabilir: aklın da vicdan gibi bir muallimden ders aldığını ön görüsü…

Peki bu hayat dediğimiz mektep içerisinde her şeyi öğrenmek insanı en üst noktaya taşır mı?

Aslında insanın kapasitesi her şeyi öğrenme ve hafızada tutma eğiliminde değildir. Ne zaman ki insan her şeyi öğrenme eğiliminden ziyade sadece iradesini kullanarak fıtratına aynı zamanda mizacına göre hareket ettiğinde hayattan en üst noktada istifade edebilir. İnsan, mualliminden dinleyerek öğrendiği dersleri uygulama noktasına eriştiğinde ve onu başardığında kendisini bir üst sınıfa kaydettirecektir. Hayattan öğrenilen dersler yaşayarak öğrenildiğinde zorluk verebilir ama her zorluk beraberinde mutlaka bir kolaylığı da mutluluğu da getirir. Bu minval üzere düşünmek insana huzur verdiği gibi yaşayarak öğrendiği bu mektepte yağmura yağmur olduğu için bakmaz. İnsan, suyun bulunduğu yerden buharlaşmasıyla oluştuğunu idrak ettiğinde bu döngüsel hareketin bereket olduğunu kavrar. Şuurun enerjisi nasıl ki dikkat ve uyanıklığı beraberinde getiriyorsa her işte ve durumda kıvraklık beraberinde algıda seçiciliği insanın hizmetine sunar. “Her bilgide bir câzibe vardır. Bilmek, harekete hazırlanmaktır.” Bu yüzden insan algıda seçiciliği harekete geçirecek düşünceler içinde olma sanatını öğrenmelidir.

Behemehâl bir ressam edasıyla renkleri tanımalı, bir şair inceliğinde kalp ile kelimelere mana vermeli ve bir zanaatkâr gönül ile çalışarak üretmenin mutluluğuna ermelidir, mektep olan hayatta.

 

DEDEMİN SARIKSIZ FOTOĞRAFI / Hasan EJDERHA


Babamın askerlikten kalma bavulundan dedemin bir fotoğrafı çıktı. Askerlikten terhis olalı altmış yılı geçtiği halde babamın bavulu hâlâ durur; hem de evin en güzel köşesinde ve içinde en kıymetli eşyaları saklamak üzere muhafaza edilir. Kıymetli eşya dedimse; bizim evde öyle sayfa sayfa tapular, senetler olmaz. Genellikle bir gün lazım olacağı düşünülen devlet kağıtları; makbuzlar, ne için koyduğunu babamın bile unuttuğu kağıtlar vs. Bavulda hiç mi kıymetli bir şey yok? Var. Dedemin bacağından çıkarılan bir tarafı ezilmiş bir kurşun… Bavulda olabileceğini düşündüğü bir elektrik makbuzunu ararken bavulun dibinde, arka tarafı bavulun içinin kaplandığı kâğıda yapışmış, siyah beyaz bir fotoğrafını buldu dedemin.

-Al! Deden rahmetlinin fotoğrafı! Dedi.

Cemil Meriç’in Niçe’den bahsederken “Deliydi hazret!” demesine benzetirim babamın dedemden bahsettiği anları. Gaziydi dedem. Birkaç cephede savaşmış ama ailemiz en çok “Medine Müdafi” olmasından iftihar eder.

Sert mizaçlıymış dedem. Sert mizacına bir de tez canlı olması eklenince oğulları; en küçüğü ve dedem rahmetli olana kadar kendisiyle birlikte oturan babam başta olmak üzere emrindeki askerler gibi davranmasından çok şikâyet ederlerdi. Ama amcalarım ve babamın içinde şikâyet ve yakınma da barındıran, dedemle ilgili hikâyelerine bayılırdım. Zira şikâyetleriyle birlikte çok güçlü bir muhabbeti de sezerdim.

Mesela babamın “Deliydi rahmetli!” diye başlayıp anlattığı hikâyelerden birisi rahmetli dedemin nasıl da ölene kadar asker olarak yaşadığının adeta kanıtıdır.

Bir defasında babam eve bir iki kilometre mesafedeki bağımızı kazarken, çocuklardan birini gönderip babamı çağırtmış. (Hemen belirtmeliyim ki “git falanı bana çağır” diye bir yumuş buyurduğu zaman buna “hayır” diyecek bir çocuk, bir genç olamazdı bizim köyde.) Babam bağı kazmayı bırakıp, onca yolu gelmiş.

Meselenin hepsi şu:

-Oğlum şu çiviyi şuraya çak!

Babam çiviyi çakıyor…

Dedem:

-İşine gidebilirsin!

Bu kadar.

Net ve kati.

Babam evden ayrılıp bağa doğru gerisin geri yürürken “Ben senin karakoldaki candarman mıyım? Bu çiviyi işimi bitirip akşam eve gelince çaksam olmaz mı?” diye söyleniyor elbette.

Biz yeniden dedemin siyah beyaz fotoğrafına dönelim.

Fotoğraf tam da yukarıda anlatmaya çalıştığımız dedem; sert bir duruş, sert ve ciddi bir bakış…

Bir şey dikkatimi çekti ve babama sordum:

-Baba dedem sarıklıydı. Fotoğrafta neden sarığı yok?

Babam bavulu kapatıp, halının üzerine bağdaş kurup oturdu ve hüzünle tebessüm etti.

-Ha! Bak bu ilginç. Ben de vardım bu fotoğraf çekilirken. Sana hiç anlatmadım değil mi bunu?

-Hayır baba anlatmadın!

-Vay! Dedi başını yukarı aşağı sallayarak gülümsedi. Amcan, deden, ben Maraş’a beraber gitmiştik o gün. Ne içindi hatırlamıyorum şimdi. Geçmiş gün, dedene bir fotoğraf lazımdı; devlet dairelerinden birinde lazımdı yanlış hatırlamıyorsam. Vilayetin arka tarafında bir şipşakcı vardı; ona gittik fotoğraf için… Adamın makinesi, karşısında bir iskemle o kadar. Gidip karşısındaki iskemleye oturuyorsun, şipşakcı başını siyah bezin altına sokuyor ve çekiyor fotoğrafını. Hani eski filmlerde var ya! Onun aynısı. Deden de oturdu şipşakcının iskemlesine fotoğraf çekilecek. Şipşakcı başını siyah bezin altına sokmuş tam rahmetlinin fotoğrafını çekecekken; oradan geçmekte olan siyah elbiseli, fötr şapkalı bir adam bastonunu uzatıp, dedenin sarığını başından ittiriverdi. Rahmetlinin başından çıkan sarık tam düşecekken kucağında yakaladı. Ben eyvah dedim. Deden öyle bir hışımla kalktı ki yerinden anlatamam. Adamın elindeki baston öylece uzattığı gibi kaldı. Deden adama döndü: “Eğer bu sarığı yakalayamasam da yere düşseydi seni öldürürdüm!” dedi. Adam dedenin gözlerinde ne görmüş olacak ki gerçekten çok belli ettiği korku ile: “Efendi ben fotoğrafı kabul etmezler diye yapmıştım!” diyebildi sadece. Adamın sesi soluğu kesilmiş ve nasıl tırstığı bakışlarından belli oluyordu. Yapardı deden. Gerçekten adamı oracıkta öldürebilirdi. Zaten kamasız gezmezdi. Kendisine; bıçak, hançer ve kama arası bir şey yaptırmıştı Hartlap’ta. Bu günkü tabir ile tasarımı tamamen kendisine ait bir şeydi. Tepeden tırnağa deliydi rahmetli. Din, iman, haksızlık, mezunda aniden deliriverirdi.

Dedem rahmetlinin bavuldan çıkan siyah-beyaz o fotoğrafına ilk baktığımda sarıksız halini çok yadırgamıştım. Daha önceleri başını çıplak olarak sadece abdest alırken mest ettiğinde görürdük; onun dışında hep sarığı sarılı olur, sadece yatarken takkesini giyerdi ve yine başı kapalı olurdu. Fotoğraftaki başı çıplak hali anlaşılınca derin bir nefes aldım.

-Adama bir şey yapmadı değil mi baba? diye merakla sordum. 0

Babam:

-Yok! Adam özür üstüne özür diledi. Üstelik de adam vali yardımcısıymış. İyi ki bir hadise çıkmadı diye sevindik amcanla. Az daha başımıza fena bir bela alıyorduk. Ama deden bela çıkacakmış diye bir şey düşünmezdi rahmetli. Allah gani gani rahmet eylesin hadiseler karşısında sonucu hesaplayıp öyle hareket etmezdi. Önce hareket eder, sonucu sonra hesaplayan bir yapısı vardı.

Ben de rahmet dileyerek “fotoğraf benim olsun mu baba?” dedim. Babam başı ile onaylayınca dedemin sarığını muhafaza altına alıyormuşum duygusu ile fotoğrafı cüzdanıma koydum.




sana kim olduğunu/bana kim olmadığımı/söylemek / Fazlı Bayram








bak sana en kıymetli zamanımdan ayırıyorum

çocuklarıma ayırmam gerekenden yani

bunu anlamalısın ey şiir

sen biraz söylediklerimden

kendin anlam çıkarmalısın ben özeti veriyorum

özünü yani

yani bir çok şeyin özünü

biraz da kendinden anlamalısın

anlamıyorsan zaman ayır

ben çocuklarımınkinden bir miktar ayırdıysam

sen de başka bir ara bul

yoksa ne ben anlatabilirim ömür yetmez

ne sen anlayabilirsin asıllar ölmez

sana kim olduğunu

 

ey şiir ey bir de

olur olmaz yerlerde yorma beni

ne seni taşıyacak bir yudum su

ne bu bende o hal var umduğun

 

şiir bak güzel kardeşim

eşim de dostumda yolumda

ey anlaşılmaz bilmece

şiirden bir anlam dünyan yoksa

bir kelimene sığıyorsa bin âlem

ve ben anlatamıyorsam bunu

ya sen anlamıyorsan

ne fark eder

ne sen yorul bu saatten sonra

ne benileyin yorma

şiir bak sana tekrar söylüyorum

biçimime aldanma sesim yüce

sesime de aldanma içimde nice sen var ip ince

geçip karşıma hele hiç gülme

bunları sana ben öğrettim demeyeceğim

ama sen de şunu bil

ne ben önemliyim senden

ne sen değerlisin benden

ikimizde parçasıyız bir yakutun

ya bok sineğinde olsaydı pazarımız

o zaman ne sana şiir derlerdi

ne bana şair çıkardı yolundan hem evvel hem ahir

ikimiz de daha doğmadan ölmez miydik

bu soru değil cevap

iyi de

doğup yaşaman inandırıcı değil mi sana

bak gel yormayalım ikimiz bir

iş güç

ev aile

kelle teşkilat

daha ne gerekmez bir sürü iş

sen buna gerekmez mi diyorsun

gerekmez dediğin büyük iş

sen de boş laftan başka değilsin mi demeliyim o zaman

ne dersin

nerede ne diyeceğimi pek alâ bilmez değilim hem kürsüde bile

bana kim olmadığımı

 

şiir bir de

masal anlatanlar var ideolojik serüvenler

duygusal hiper aktiviteler hipnozlar narkozlar

onlar da hep aslında kendini anlatıyor

ne çok bildiklerini sanıyorlar değil mi

bunu ben ne zaman anladım biliyor musun

hiçbir şey bilmediğimi biliyordum bilir gibi yaparken

sen de biliyorsun ama şiir merak ettiğim sende

hiçbir şey bilmeden nasıl uyduruyorsun

bu yüzden inanan yok sana

sana kimse inanmaz sen inanmadan

bilmeden konuşma sus artık sana da şiir

bana kim olmadığımı

 

ya buna ne diyeceksin

biz kırmızı gömlek giymeyiz

kanı sıçrarsa vurduk mu bir av üstümüze bunu âlem görür

pislik zaten olmaz abdeste sülük

içimiz dışımız ortada

üstümüz açık

göğü dost bilir ne yere boynu eğik

ne yüreğe bir davet

ne görenin içi erir de biz yine yola gideriz şiir

ardımızdan gelene gerek yok

önümüz önde gidende

biz de kör değiliz elimizde her ömür var

beğendiğini yaşa şiir ama

yanıldığın bir şey var kim bilir

sen de bilmişsindir belki de fakat yanılgı çoktur bu işte

söylemek

onu bilse bilse o bilir

 

gel bunu bundan sonra sadece ona soralım

çünkü herkes yanıldığını cevap diye verirken

o

bildiğini

yanılma diye verir

 

şiir işte en büyük şiir

o sen bu değilsin

git kim olduğunu

sana orda göstersin

 

birinci başlık

sana kim olduğunu

bana kim olmadığımı ikinci

üçüncüsü ise

söylemek

doğru söylemek

bari

s/us/ta bunu bana o söylesin

 

YÜREĞİM BİR KUŞ SÜRÜSÜ / Seher ZENGİN









Ayaklarıma pranga vurduğun günden beri

Sana nasıl koştuğumu anlatamam

Nerede hangi kavşakta nefesimi ensende

Bir korkuyla birlikte hissedeceksin

Arkana bakmaya cesaretin olmayacak

 

Gözlerimde sağdığım bulutları

Kendi gözlerine davet edeceksin

Kendi topraklarını bereketlendirmemi

Kendi yalnızlığını avutmamı isteyeceksin

Beni kendi korkularınla baş başa bırakarak

 

Gönül bahçemin çiçeklerinde

Bir bal arası gibi dolaştı içindeki sevgi

Kanatlarına çiçek tozlarını toplamadan

Yüreğinin duvarına petek örmeden

Nasıl oluyor da oğul vermek istiyorsun

 

Avuçlarım durmadan terleyip duruyor

Bana sensizlik hastalığı bulaştırmış olmalısın

Dermanımın gözlerinin bebeğinde saklı olduğunu

Bakınca yüreğimin bir kuş sürüsü gibi uçtuğunu

Söylememi bekliyorsan aşk olsun

 

 

VAR MI Kİ AĞYARA NAR? / Hasan EJDERHA











Gel de çağır şimdi var mı ki ağyara nar?
Güneş her ikindi doğar mı dağlara yar?

Nice kışlara katlandım da gelmedi bahar
Bekliyorum gelmeni aşk ile leyl-ü nehar

Cümle çağrıya gelmedi onca ağlayanlar
Ağlamaklarımıza bakıp da gülenler var

Gelmesin çağrımızı duyup da koşmayanlar
Gözleri yaşlı yola düşüp de coşmayanlar

Gözyaşınla sulansın bereketli ovalar
Ovalar ki ancak bizim yüreğimiz kadar

Yanıp aktıkça ram olacak sana kıtalar
Göğe el açtıkça tam olacak inkıtalar

Yangın yangın yandıkça sen yanacak ocaklar
Tüm dünyayı senin rengine boyayacaklar

Yürüme talimleri yapan küçük çocuklar
Gelecekte bir gün bayrağı taşıyacaklar




“Nurettin TOPÇU” ve VAROLMANIN ŞUURU/ Hidayet BAĞCI


Nurettin TOPÇU’yu okumaya başladığımdan beri bu zamana kadar düşündüğüm her ne varsa hepsini hafıza listeme sıraladım; amacım bir yerden başlayarak yeni düşüncelere yer açmak… Bunu nasıl yapabilirim ki?  Tabi ki hafıza listemde olmaması gerekenlerin üstünü çizerek. Düşündüğüm her ne olursa olsun  düşüncelerim belli bir noktadan sonra harekete dönüşüyor ve gerçekleşiyor. Bu yüzden düşünce dünyamda güzel düşünmek önemli ve güzel olmayanları, işe yaramayanları silmek en güzel hareketti.

Yaşanılan ferah veya buhranlı günlerim varsa bunların temel kaynağı düşüncelerimdir. Peki hafızamda kök salan bu düşüncelerimin ana kaynağı nedir? Öncelikle Nurettin TOPÇU gibi, millet olarak bunun sebebini ve kaynağını kültür ve maarif sahasında aramalıyız diye düşünüyorum. Tabi ki bu minval üzere hareket ancak ilimde, sanatta, iktisatta üstad, ahlakta önder nesiller yetiştirerek milletin kalbine hakikat aşkının mukaddes tohumlarını serperek milli düşüncelerimizi kuvvetlendirebiliriz ve böylece düşünceden harekete, hareketten güzel yaşanmışlıklara doğru nesiller boyu yol alabiliriz diyesim geliyor. Nurettin TOPÇU aslında “Milli mektebimiz ne medresedir, ne de çeşitli kozmopolit unsurların karışığı olan bügünkü mekteptir. Müslüman Türk’ün mektebi, maarif, metafizik ve ahlak prensiplerini Kur’an’dan alarak Anadolu insanının ruh yapısına serpen ve orada besleyen, insanlığın üç bin yıllık kültür ağacının asrımızdaki yemişlerini toplayacak evrensel bir ruh ve ahlak cihazı olacaktır.”  bu cümlesiyle bizleri idrak noktasında tefekküre davet eder. Cihazımız ilimdir ama ilim de başlı başına bir fazilet değildir. Ancak bu cihazı ustalıkla kullanış tarzımız bize fazilet kazandırıyor. Bu yüzden düşünce dünyamızdaki varlıklarımızı yerinde ve zamanında kullanış yöntemimiz önem arz eder.

“Gençlik, geleceğin tohumudur. Bu tohumun özüne bakarak yarınımızı keşfetmek müşkül olmayacaktır. Her devrin gençliği, kendi enerjisini harcayabildiği âlemde yaşıyor.” Bu cümlede bireysel olarak geleceğime yaptığım yatırımların neler olabileceğini düşünüyorum. “Düşünüyorum” diyorum, hafıza listeme yaptığım temizlikten sonra elde kalan düşüncelerim ile baş başa kalıyorum. Kaç tanesini harekete geçirdiğimi bilemediğimi kendime dahi itiraf etmekten korkarak sıvışıyorum zihnimde soru işareti gibi duran bu ışıktan. “Bu ışık” diyorum, çünkü bu ışık yine her şeyin düşünmekten olduğunu ifade ediyor benim için.

Peki bu düşünceler nasıl yerleşti zihnime?

Düşünce insanı insan yapan bir değerken, inanç gerçek ve yaşanmış bir bilgi olup düşüncelerimin hareketim ile bağım olduğunu ifade ediyor. İman ise bir inancın devamı, sürekliliği ve uzantısı olduğunu fısıldarken “İmanın içselliği ve derinliği nisbetinde gençlik değerlidir, verimlidir, takdirlere layıktır. Her cemiyet, kendi gençliğinin çehresinde değer kazanır. Milletin hayatı içinde bütün gençliğinin varlığı barınmaktadır. Tarihin satırları altında her devrin gençliğinin çehresi seziliyor.” TOPÇU’nun bu cümlesiyle geleceğe attığım tohumlar, düşüncelerimin inancımla sulanıp filizlendiğini söylüyor. “Gaye, muvaffakiyet emelleri arasında kaybolmaktır.” Ve bu minvâl üzerine vârolmanın aşısıyla gençliği yenilemek, vârolmanın acısıyla bu sızıda düşünmek ve vârolmanın şuuruyla düşüncelerimizi harekete dönüştürmek elbetteki vârolması gereken bir mevzudur. Tabi ki düşünce gen haritama en güzel düşünceleri kodlayarak gelecek vadetmeliyim. Bu yüzden tarihi ve zamanı unutmayarak geleceğe vârolmak için önce düşüncelerimden başlamalıyım, vârolmanın acısıyla.

 

KIZ BABASI OLMAK... / Memduh ATALAY


Kız babası olmak nedir?

‘Bir gün’ diye ertelediğin, başkalarında görünce seyirci yüzeyselliğinde derinliğine vakıf olamadığın, sıra sana geldiğinde dün beşikte gördüğün dünyanın en masum ve saf bakışı olan bir çift gözün ve kahramanı olduğun bir prensesin bir ömür adayacağı başka bir kahramana beyaz bir kelebek gibi uçarken eşikten atlayışını;


Atladı geçti eşiği
Sofrada kaldı kaşığı
Bugün bir kız gelin oldu
Büyük evin yakışığı

Geleneksel türküsü eşliğinde yaşamaktır. Eve her girdiğinde bir yerden çıkacak ve “Babacığım!” diyecek sesin kendi kaderinde uzaklarda başka insanlara yankılanmasını gizli gizli ağlayarak kabul etmektir!

Kız babası olmak nedir?

Seni terbiye eden, evdeki yabancılaşmaya maverâdan yakınlık taşıyan, insanî kayıplar ve yenilgiler sonrasında onun babası olduğun için, içine her bakışta dayanma ve direnme, kimi zaman da katlanma gücü aşılayan, günde üç kez, beş kez değil her baktığında, her duyduğunda, her dokunduğunda şifa bahşeden bir iksiri yeni ve töresel şartları üzerinden kabul etmeye çalışmak ve bunu sır gibi saklama keyfiyetine erişmektir.

Kız babası olmak nedir?

Çocukluğunda, gençliğinde eksik bıraktığın, ihmal ettiğin bir kıymete hasret kaldıkça geçmişte ertelenen her alâka ve sevginin bir ok olup kalbine saplanmasına tahammül edebilmektir. Gelin arabasına bindiğinde, geride kaldığında yangın yerine dönen bir kalp ile ağlamamak becerisini gösterip konuşamamaktır.

Kız babası olmak nedir?

Kızın her adımında, her yaşında ve sonunda yuva kurduğunda elinden uçan bir turnanın her türküde çağıldayan sesiyle saatlerce yürümek ve yorgun argın eve döndüğünde evdeki eksiğin ne olduğunu fark edip mevcut durumu kabul etmekten başka çare olmadığını anlamak ve özlem dolu bakışlarla gökyüzünde turna aramaktır.

Kız babası olmak nedir?

Yenilen her lokmada, içilen her yudumda onun hâlini düşünmek ve günün hafta, haftanın ay, ayın yıl olabileceğini hissetmektir.

Kız babası olmak onu düşünerek annesine karşı tüm yelkenleri indirmek ve vaktinde sana karşı katı ve sert olan kayınbabayı anlayıp olan her şeyi unutmak ve affetmektir.

 

Bu yazı Memduh ATALAY’ın KIRIK AYNA romanından alınmıştır.

TESBİH ÇEKENLERDEN MİSİNİZ? / Ahmet Doğan İlbey

“Tesbih bir kere tutulunca kolay kolay bırakılmayan bir sevdadır” diyenlerden misiniz? “Bir sevdadır tesbih” diyenlerin meşrebleri çeşitlidir. Ham ervahtan olanlar, ehl-i irfandan olanlar var. Tesbihi magandalık sembolüne dönüştürenler var. Adam gibi, mümin gibi tesbih çekenlerden olmak gerek.

Oltu, kehribar, gümüş, lületaşı fildişi, abanoz, sedef, akik, firuze gibi maddî kıymeti olan tesbihlerden koleksiyon yapanlar, acaba tesbihin İslâmî geçmişi ve dua halkasından olduğuna dair mâna zenginliğiyle de hemhâl oluyorlar mıdır? Yüzlerce çeşit tesbihi olanlar, yaptıkları tesbih koleksiyonunu evlerinde ve bürolarında sergileyenler, ulvî istikamette tesbih tâlimi yapsalar, süs gibi biriktirdikleri tesbihlere bakışları değişecek midir? Tesbih mütehassısı ve sevdalısı şair Hasan Ejderha’ya sorsam acaba ne der?

Bir kitaptan okumuştum; yol boyunda elindeki tesbihi ile tesbihat yapan bir derviş, kucağında elma olan bir kızcağıza rastlamış. “Nereye götürüyorsun bunları” demiş. “Tarlada çalışan nişanlıma götürüyorum” demiş. Derviş, “kaç tane” demiş. Kızcağız, “insan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” deyince, derviş elindeki tesbihi usulca kırmış.

Ehl-i irfanın dediği gibi, tesbih çekmek “öyle hesaba falan gelmez, kâr-zarar hesabıyla tesbih çekilmez.” Öyle ki, tesbih çekmek ciddî bir ameliyedir.

“TESBİH ÇEKEN AYRI, TESBİH SALLAYAN AYRIDIR”

“Parmaklardan gönüllere tesbih açan tesbih gönüllülerine”, tesbih muhibbi olanlara, efelik ve fiyaka olsun diye tesbih çekenlere şu mısraları takdim ederim: “Tesbih, sabır terbiyecisi hayatın tane tane öğreticisi / Künhüne vakıfsan emanet et nefsi zay etmezsen bir tanesini.”

Ehl-i irfana göre tesbih, “çekmesini bilenlerin kalbine mânevî bir ilaçtır.” Âriflerin dediği gibi, “Tesbihin taşlarını bir şıkırdatma vasıtası değil, dua taneleri” yapanlardan olmak gerek. Elinde süslü tesbih tutanlara derim ki: Allah’ın doksan dokuz esmâsını tesbih edenlerden olun. Âciz nazarımda en kıymetli tesbih şüphesiz namazdan sonra çekilen tesbihtir.

Siz hangi mânada tesbih çekenlerdensiniz? “Taklidî tesbih çekenlerden mi?”Yoksa “Tahkikî tesbih mi?”

“Taklidî tesbih” çekmek, Allah’ın çeşitli lafzını tekrar etmek ve şuuruna ermek için yapılan tesbihattır. “Tahkikî tesbih” çekmek ise, insanın söylediğinin şuuruna ve mânasına ermiş olarak yaptığı tesbihattır. Tesbihat sırasında Allah’ı birçok mânasıyla, ilham ve keşf yoluyla anlamaya çalışan ehl-i irfanın yaptığı tesbihattır.

CEDDİMİZ, “İKİ BİN, ÜÇ BİN DÜĞÜM ATILMIŞ TESBİHLERİNİ ÇEKİP BİTİRMEDEN UYUMAZLARDI”

“Esmâ’yı tesbih etmek, yiğitliğin, müminliğin harcıdır” diyor ehl-i dilden bir zat. Alışkanlık olarak elinde tesbih taşıyanlar, malayânî olarak tesbihle vakit geçirenler tez elden tesbihat tâlimine girmelidirler. Müslüman ceddimiz, “geceleri iki bin, üç bin düğüm atılmış tesbihlerini çekip bitirmeden uyumazlardı.” Bu fakirin anacığı eğer hastalığı artmazsa ömrü tesbihatla geçen bir tesbih ehlidir ki, çok zaman tesbihine attığı düğümü tamamlamadan yattığı vâki değildir.

Tesbihin tanelerinin ipe dizilip elde dolaştırılmasına bidat diyen zâhir âlimlerinin, Hasan-ı Basrî Hazretlerine “Siz bu yüksek şânınıza ve yüce makamınıza rağmen yine de elinizde tesbih mi bulunduruyorsunuz?” demesi üzerine, “Biz bu yolun başında iken bunu kullandık ve onun sebebiyle yükseldik. Şimdi işin sonuna gelince onu bırakmaya tahammülümüz yoktur.”

Tesbihin faziletleri çoktur. İmam Rabbânî Hazretleri, “Namazda kusurlar, çekilen tesbih ile örtülür” diyor. Hz. Peygamberimiz, yaşlı bir kadının, tesbihleri çekirdeklerle saydığını görmüş, fakat yasaklamamıştır. Efendimiz (s.a.v)’in bu tavrı, ibadete ait tesbihatı taşla, çekirdekle ve ipe dizilmiş maddî şeylerle çekmenin câiz olduğunu gösteriyor.

Namazlarda tesbih çekenlere Efendimiz (s.a.v.)’in müjdesi var: “Kim namazın ardından otuz üç kere Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber derse affolunmuştur.”

“KEHRİBAR TESBİHLE DÜŞMANA KARŞI DURUYORUM”

“Tahkikî Tesbih” yâranlarından İsmail Göktürk tesbih çekenlerle ilgilendiğimi bildiği içindir ki, yazar Mustafa Nezihi’nin “Kehribar Tesbihle Düşmana Karşı Duruyorum” yazısını, gurbetten dönen bir dostun gelişini müjdeler gibi dosthaneme postalamıştı. Yazının daha başlığını okur okumaz, “bu yazıyı yazan, fakirin hâl yoldaşıdır muhakkak” dedim. Kelimelerinden anladım bunu. Gönüllere şifa niyetiyle takdim ediyorum:

“Bir tesbihiniz olsun sizinde. Allah’a yaklaştıran, modernizmden uzaklaştıran bir tesbih. Tesbih iyidir demiştim, bir sarı kehribar tesbih elime geçtiğinde. Beni zikre zorluyor, Sübhanallah diyorum; eksiklikten münezzeh Allah’ı anıyorum. Elhamdülillah diyerek O’na şükrediyorum. Elim bu tesbihe her gittiğinde, bana bu tesbihi hediye eden zat sebebiyle Nakşî silsilenin ulularını hatırlıyorum. Özellikle Cumhuriyet döneminde Müslümanlara reva görülen eziyetler boynumu büküyor. Bilincimi tutuyor bu tesbih. Beni artistlik yapmaktan alıkoyuyor. Diyelim ki otobüste ayaktayım. Kitap okumak çok zor. Elim cebime dalıyor, o sarı kehribarı kavrayıp çıkarıyorum. Dilim dönmeye başlıyor. Lâ ilâhe illallah… Ortamdan kopuyorum. Sıkıntı ve zorluğun etkisi azalıyor. İnsanlar flulaşıyor. Dışarısı güzelleşiyor. Bir mübârek zatın elinden elime bir kehribar tesbih düşmüşse, bu tesbih inanılmaz bir zikr ü tesbihat bereketi getirmişse, o tesbih iyidir. Bu tesbih için Allah’a şükredilir. Fahri Baba bir tesbih uzatıyor. Zeytin çekirdeği 99’luk. Her birinin çizgileri birbirinden farklı bu doksandokuz tanenin sırlarını anlatıyor bana. Esmâ’ül- Hüsnâ diyor, 99 diyor. Bu tesbihi çektikçe her bir esmânın tecelligâhı oluyor mürid. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmış oluyor. Kemâl mertebelere uruc ettikçe zeytin çekirdeğinin izleri kayboluyor. Yani o tesbihi çektikçe esmâ ile bütünleşiyorum. Parmaklarım her taneye değdikçe bir halkanın, bir dairenin verimli dönüşüne katılmış olacaksın. Lâ ilâhe illallah dedikçe yaşadığınızın farkına varacaksınız. Bu tesbihte inanılmaz lezzetler var. Derin anlamlar var; niyetiniz sahih olursa. Bir tesbihiniz olsun sizin de. Fazla modern olmazsınız böylece. Modernizme küçük bir meydan okuma olabilir o 33 tane. Hele bir de Allah dedirtiyorsa.”

“AKILLI, AKILSIZ BÜTÜN VARLIKLAR ALLAH’I TESBİH EDİYOR”

“Allah’ı, eş ve çocuk edinmek gibi noksan sıfatlardan tenzih etmek” mânasına gelen “Sübhan” kelimesi tesbih kökünden türeyen bir kelimedir. Tesbih kelimesi, “Allah’a ibadette hızlı davranmak” mânasına geldiği gibi, sözlü ve fiilî ibadetleri ihtiva eden bir kavram olarak da ifade ediliyor. “Hamd” kelimesi de tesbih kökünden gelen kelimelerle birlikte kullanıldığında “Allah’ı tazim ederek ve yücelterek övmek” mânasınadır.

Kâinattaki bütün akıllı, akılsız varlıkların kendilerine mahsus bir dille Allah’ı tesbih ettiği âyetlerle sabittir. İsrâ Sûresi 44. âyetinde “Yedi göğün, yerin ve her şeyin O’nu överek tesbih ettiği; fakat insanların bunu anlamadığı” buyruluyor. Âyetin tefsiri şöyle: “Göklerde ve yerde bulunanların, kanatlarını çırparak uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmedin mi? Her biri kendi duasını ve tesbihini bilmiştir. Allah, onların ne yaptıklarını bilmektedir.”

Nûr Sûresi 41. âyetinde “Bu varlıklardan her birinin kendine mahsus bir dua ve tesbih tarzının olduğunu…” okuduğumda tesbihata alâkam arttı ve tesbih âdabını eksik bildiğime üzüldüm. Neml Sûresi 16. âyetiyle ilgili bir tefsirde “Hz. Süleyman’la konuşan hüdhüd, bülbül, tavus gibi kuşların ötüşlerinin ‘tesbih etmek” mânasına geldiğini öğrenince, tam mânasıyla tesbih çekmeyi bilmediğimi fark ettim.

Tesbihle ilgili âyetlerin tefsirinin hülâsası olan şu ifadeler, tesbihi mânasıyla öğrenmeme yetmişti: “Her Şey, kendisini meydana getiren Allah isminin mânasının ortaya çıkışına vesile oluşu yönüyle her ân, daimi olarak O ilahî mâna çevresinde dönüp durmaktadır ki, işte bu durum o varlıkların sürekli tesbihidir. Yani ‘Her Şey’ kendisini meydana getiren ‘İsmi’ tesbih ederek kulluğunu ifa eder.”

“Kurbağaların öldürülmemesini, çünkü onların vıyaklamasının tesbih olduğunu” tembih eden Efendimiz (s.a.v), bir mezarlıktan geçerken iki mezarın üzerine, bir yaş hurma dalı alıp ikiye bölmüş ve bu mezarların üzerine dikerek şöyle buyurmuş: “Umulur ki, bu iki dal kurumadıkları sürece onların azabını hafifletir.”

Âlimler bu hadisi, “Bu iki dalın yaş oldukları sürece tesbih edeceği, böylece mezardakilerin azabını hafifleteceği, dallar kuruduğu zaman ise, tesbihlerin kesileceği…” şeklinde şerh ediyorlar.

Ebu Zer Gıfârî Hazretlerinin, “Hz. Peygamberin eline aldığı çakıl taşlarının, arı vızıldamasına benzer bir şekilde tesbih ettiklerini” rivayet ettiği mâlûmdur. İbni Arabî Hazretleri, “Hz. Peygamberin elinde taşların tesbih ettiğini bildiren hadisle ilgili ‘taşların günümüzde de tesbihe devam ettiğini, fakat bunun bütün insanlar tarafından duyulmadığını, ancak kulakları (kerâmet vasıtasıyla) zâhiri aşma kabiliyetine sahip olanların bu tesbihi duyabildiğini” naklediyor.

“SU, AKTIĞI MÜDDETÇE TESBİH EDER”

Okuduklarımın içinde kalbimi tesbihata yönlendiren kuvvetli bir nasihatte şuydu: “Hiç biriniz, hayvanını, öküzünü ayıplamasın. Çünkü her şey Allah’ı hamd ile tesbih etmektedir. Toprak ıslakken tesbih eder, kuruyunca tesbihi bırakır. Yaprak ağaçta iken tesbih eder, kuruyup yere düşünce tesbihi bırakır. Su, aktığı müddetçe tesbih eder. Elbise yeni iken tesbih eder, eskiyince tesbihi bırakır. Vahşî hayvanlar ve kuşlar bağırdıkları zaman tesbih ederler, susunca tesbihi bırakırlar. Suyun şırıltısı, kapının gıcırtısı tesbihtir.”

Âyet ve hadislerden hareketle âlimlerin şu yorumuna ağyar kalanlar ne kadar hamdır: “Varlıkların hepsi farklı dillerde Allah’ı tesbih etmektedir; fakat onların tesbihini kalp kulakları açık olanlardan başkası duyamaz ve anlayamaz.”

Demek ki, âlemdeki birçok varlığın tesbih ettiğini ancak keşf erbabı anlıyor. Ehl-i Sünnet âlimleri “Cansız varlıklar için tesbihin mümkün olduğunu”, mutasavvıflar ise, “Sıradan insanlarla keşf ehli arasında; zâhir ehliyle keşf erbabı arasında, varlıkların tesbihini anlama konusunda farklar bulunduğunu” belirtiyorlar.

Hâsıl-ı kelâm, elimizde tuttuğumuz tesbihi sıradan bir eşya gibi görmemek, Kur’ânî mânasını elden bırakmamak lâzım.