MARAŞ MARAŞ DERLER KAHRAMANLIĞIN ADINA/Ahmet Doğan İLBEY

Asırlardır kâfir ayağı değmemişti İslâmların yurdu Maraş toprağına. Fransız ve ellik gâvurunun şeameti kol geziyordu sokaklarında. Semâlarında kara bulutlar dolaşıyordu. Düşman gelip dayanmıştı şehr-i Maraş’ın kapılarına.

Fransız kâfiriyle ellik gâvurunu kovmak için cümle Maraşlı gazâ aşkına, vatan aşkına tutuldu. İstiklâl Harbi’nin ilk kıvılcımı olacaktı Maraş. Dua etti Şeyh Ali Sezai Efendi.
İlk kutlu müjde Uzunoluk’tan geldi. Sütçü İmam, din ü namus üzere sıkmıştı ilk kurşunu kâfirin küstahlığına.

İşgalci kâfirler, bin yıldır Maraşlı İslâmlara, yani Maraşlı Türklere ait olan kalesinden bayrağını indirince, yüreği cihad aşkıyla yandı Maraşlının, ateş topuna döndü ve Ulu Câmii’de saf oldular.

Rıdvan Hoca'nın “Hürriyeti olmayan bir milletin Cuma Namazı kılması câiz değildir” sözü âyet buyruğu gibi yüreklerinin üstünden geçti. Şerbetçi oğlu Mehmet “Sancağı çıkarın, bayraksız namaz kılınmaz” diye ünledi. Bu ünleyiş câmiin içinde ve dışında sayhalaştı, Maraş’ın kalbine oturdu. “Bayraksız namaz kılınmaz” diye bir daha haykırdı Maraşlılar.

İman ve cehdden mürekkep birer hilâl ordusu oldular, sancağın altında toplanandılar. Dillerinde “Allahüekber” nidaları, dillerinde “Uy Maraş Maraş da
bu nasıl Maraş / Kara gözlerinde yaş, bağrında ataş” türküsü… Maraş Kalesi’ne uçmağa gittiler.

Celâdetli ve şuurlu duruşundan dolayı meftûn olduğum gencecik şehit Âşıklıoğlu Hüseyin’in, Fransız komutanın karşısına çıkıp:

“Ben anamdan doğdum kalede bayrağımı gördüm. Ölünceye kadar da göreceğim. Biz bütün Türkler (İslâmlar) böyleyiz. Onu görmemek için ya kör olmak ya da ölmek lâzım. Kör değilim. O halde onu görmezsem öldüm demektir. Bayrak için ölmek biz de şehit olmaktır ve en büyük şereftir. Yalnız ben değil, küçük büyük, kadın-erkek bütün Maraşlı Türkler, her Cuma sabahı uyanınca ilk önce kaleye bakar, bayrağımızı görürüz” nârası bütün Maraşlının yüreğini sarıp cihad ateşine döndürdü.

DİNİNİ SEVEN, VATANINI SEVEN YÜRÜSÜN FRANSIZ KÂFİRİNİN ÜSTÜNE…

Bu kıyamın, bu sönmez ateşin üstünde toplandılar Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde. Başlarında Arslan Bey, Şeyh Ali Sezai Efendi gibi büyükler:

“Arkadaşlar harp başlamıştır. Allah’ın inayeti, Peygamberin ruhaniyeti, din kardeşlerimizin fedakârlığı ile her şey göze alınmıştır. Vatanımız tek kişi kalana kadar düşmana teslim olunmayacaktır. Gayret bizden yardım Allah'tan”

Cihad çağrısını duyan Maraşlılar, “Allahüekber!” nidalarıyla cezbeye kapıldılar. Yüreklerindeki millî öfke Uzunoluk’tan Şeyhâdil’e kadar yayıldı. İçtima oldular din ü vatan üzere. Dinini seven, vatanını seven yürüsün Fransız kâfirinin üstüne dediler.

Hocalar, âlimler, zâbitler ve hoyrat delikanlılar yekpâre oldular gâvura karşı. Yürüdüler Fransız kâfirinin üstüne yüreğini yanında taşıyan Maraşlılar. Maraşlılık neymiş gösterdiler. Şehr-i Maraş’ın şerefini kurtardılar. Târihini ve ulularını utandırmadılar.

Maraş’ta mağrurluk ve öfke var diyenler Maraşlılığı bilmeyenlerdir. Kahramanlık ve yiğitlik şiarındandı Maraşlı Türklerin. Asâleti târihinden geliyordu. Mukaddeslerinin ve imanlarının emrinde oldular hep. Ne İngiliz, ne de Fransız kâfiri Maraşlı İslâmları korkuya ve yeise düşüremedi.

MARAŞ’IN İSTİKLÂLİNE MARAŞ KALESİ’NDEKİ BAYRAK SEVİNDİ ÖNCE

Maraş’ın istiklâline Maraş Kalesi’ndeki bayrak sevindi önce. Ulu Câmii sevindi, Uzunoluk sevindi, Göllülü Yusuf, Çuhadar Ali ve bütün Maraşlı şehitlerin ruhu sevindi. Abdal Halil Ağa “din bahsi” üzere bir daha davul çaldı yüreğinden.

MARAŞLI İSLÂMLAR, YANİ MARAŞLI TÜRKLER FRANSIZI KOVUNCA…

11 Şubat1920’nin soğuk gününde Maraş Maraşlılara gülizâr oldu, kâfire mezar oldu. Maraşlı İslâmlar, yani Maraşlı Türkler Fransız’ı kovunca, Vatan-ı İslâmiye üzerine başlatılan Maraş müdafaası bütün Anadolu’ya yayıldı; Maraş, Anadolu’nun kahramanı oldu. Maraş’ta görülen İstiklâl rüyâsı devlete inkılâp etti.

Şimdiki zamandan sıyrılıp, ruhum ve düşüncelerimle konuk oldum Maraş’ın İstiklâl Bayramı’na. “Maraş Maraş derler de uy amman amman” türküsünün yüreklerden söylendiği 12 Şubat 1920 günü Fransız’ı kovan Maraşlıların arasındayım.

Selçuklu’dan, Dulkadirli’den, Osmanlı’dan bu yana İslâmlaşmış Türkmen yurdu olan Maraş sokaklarında yürüyorum. Üzerinde Maraş işlemeli ahi hırkası olan bir ehl-i Maraş elimi tutuyor ve dolaştırıyor beni.

Târihteki Maraşlıların “Alaüddevle Câmii” dediği Selçuklu mimarisine sahip Ulu Câmiin taşlarında hissettim Maraş Kalesi’ne hücum eden mücâhitlerin ellerini. Giriş cephesindeki mihrabiyelerin içine işlenen bezemeler, kemerler ve içerideki mihrabın çevresindeki kabartmalar İslâm medeniyetinin taşa vurduğu güzelliği yaşattı ruhuma. Taşa ruh verilen, taşın nakış gibi işlendiği ve kabartma bileziklerin sardığı üç bölümlü gövdeden oluşan minaresine vecdle dokundum. Taş Medrese’nin hücrelerinde Maraşlı şeyh efendilerin Maraş müdafaasına katılanlar için hatim indirdiklerini gördüm.

Çarşılarını, hanlarını geziyorum. Harbin üstünden bir gün geçmişti. Bundandır ki, Taşhan’ın, Katiphan’ın daracık meydan ve odaları tenha idi. Selâm alan, selâm veren Maraşlıların hasbıhâl ettikleri Saraçhâne Câmii Çarşısı’nda dinlendi ruhum. Maraş müdafaasının en cesur liderlerinden İbrahim Evliyâ Efendi’nin şehit düştüğü Bedesten’i gezerken hüzün içindeydim. Asırlardır târih rüzgârlarının estiği, Millî Mücadele’nin şiarı olan, kahramanlığından emin şehir Maraş’ın Kanlıdere Yokuşu’ndaki barut ve duman kokan sokaklarında dolaştım. Maraş müdafaasının önünde yer alan, yaralanıp Alman Hastanesi’nde yatırıldığında zehirlenerek şehit edilen Muallim Hayrullah’ın anasının kaldığı, avlusunda dut ağacı olan, kapısı kevgirli ahşap evi ziyaret ettim.

Divanlı sokaklarında kesme taş ve ahşabın hâkim olduğu evlerin gönlüme verdiği târihî duygularla dolaşırken, Kuyucak’ta pusu kuran Fransız elbiseli Ermenilerle göğüs göğüse çarpışıp ardından Kümbet Kilisesi’ndeki çarpışmada şehit düşen Maraş kahramanlarının en gözükarası Mıllış Nuri’nin celâdetli sûretini görür gibi oldum.

Sütçü İmam’ın fahrî imamlık yaptığı, Alaüddevle Bey tarafından yaptırılan Bektutiye (Çınarlı) Câmii bahçesinde 1870’de boy veren bir buçuk asırlık ruhaniyetli “Doğu Çınarı” nın altında mütevekkil Maraşlı ecdâdımla rabıta yaptım.

Evliyâ Çelebi’nin, “Şehrin cümle erbâb-ı ma’ârifi anda cilvelenirler”, yani sohbet ve muhabbet ederler” dediği ve suya Maraş’ta “ol” dendiği Pınarbaşı’na uzandım. Mihmandarım ehl-i Maraş, yönümü Ahır Dağı’na çevirmemi istedi. Sonra elini kulağına atıp “Yörü bre Ahır Dağı / Ne dumanlı başın varmış” türküsünü söylemeye başladı. Uzun hava tarzı bu Maraş türküsünü cezbe hâlinde dinledim.

Ertesi gün 13 Şubat 1920’de mihmandarım ehl-i Maraş, Eski Hükümet Konağı’na, yani Mutasarrıflık Binası’na doğru yürüyeceğimizi söyledi. Mutasarrıf Vekili Cevdet Bey, güneş ve soğuğun bir arada olduğu öğle üzeri Mutasarrıflığın avlusunda, Erzurum 15. Kolordu Kumandanı Kâzım Karabekir Paşa’nın Maraşlılara hitaben gönderdiği kutlama telgrafını okuyordu. Toplanan Maraşlıların arasına karıştım hemen.

“Maraş kahramanlarının Türklüğe (İslâmlara) has olan celâdet ve fedakârlıkları neticesinde sevgili bayraklarımızın yine Maraş üzerinde dalgalandığını haber almakla bütün kolordum en büyük sevinçler duymaktadır. Öldünüz, fakat Türklüğü (İslâmlığı) öldürmediniz. Târih-i milliyemize kanınızla ve hayatınızla emsalsiz bir menkıbe-i celâdet yazdınız. Maraşlıların ve sizin alınlarınızdan öper, kolordumun hissiyat-ı samimesini arz eylerim” diyen vecdli cümleleri yüreğim kabararak dinledim.

MARAŞ’IN ŞÂNI VAR, MARAŞ’IN YÜREĞİ VAR

İstiklâline dokunulamayacağını Fransız Harbi’nde gösteren ve kâfire karşı duran Maraş’ın şânı var, Maraş’ın yüreği var. Ah, kahramanlığın ve yiğitliğin şehri! Bu ne saadet böyle?

Maraş’ın ilk İstiklâl Bayramı’ndan ve elimi tutup beni dolaştıran ehl-i Maraş’tan ayrılırken, arkamda gücünü târihinden ve imanından alan bir şehir duruyordu.

http://www.habervaktim.com/yazar/74654/maras-maras-derler-kahramanligin-adina.html


İKİ KERE İKİ BEŞ EDER / Hasan EJDERHA


çarmıha gerilse söylev, sözler dökülmez, ölmez hiç bir mâna
ne yana baksan sarmaşık, budansa bile asalak hep var
moğollar kadar yalnız kalmadı tarih, ordular ve çizmeleri
dünya durdukça değmez ağaçlar göğe, arılar çiçeğe hovarda
duvarda yalnız başına ağlamakta büyük babam siyah beyaz.

her yaz doğrulup bir daha terlerim ben; şiirde olduğu gibi
tâlibi olmayan düşünceler gelip geçer tarlamda yağmur
mahmur bir sabahı akşama taşısam ne çıkar, açmadan kitabı
iltihabı kurumuşsa yaranın hastane uzak, eczam başucumda
sıcak iklimlere mısralar yeşertebilir oysa yüreğim.

daha doğmadı ay, vayyy gönül kahrına düştü karanlıklar
tüccarlar, seyyar satıcılar ve komşular, iftarda boğulacaklar.
tornacılar isteseler de put yapamazlar, zira darphane tekel
Henry Bergson, Nietzsche ve Heidegger gülüyorlarsa bize ne çıkar
bütün yollar Çanakkale’ye, Anadolu’ya çıkar, Mehmet Akif’e çıkar
aşikârsa hayat felsefe yok; çiçekler var ve kuşlar ve çocuklar...

dert muhabbete değse vefa ona komşu, aşk alt sokakta
yatakta ölmeyen yiğitler tarihe ayna tutar ve kıskanır Hegel
gel eder gelecek, gelmeden buğusu gelir yağmurun
bir yol uzar da önünde âdemin, tarihe doğru gel gel eder
iki kere iki dört etmez, beş eder, on eder, on bir eder.

biçilmezse ekin karıncalara bayram, yaram derindir a dostlar yaram…
affediyorum yakın tarihi ve kuşlar ülkesinin sultanını
sazını almadan yola çıkan ozanları ve okumadan yazanları
affediyorum cümlesini cürümlerin; babam aferin desin yeter
iki kere iki beş eder on eder on bir eder, düşünce yere bider.

dilden beter hangi kurşun var ki atılsın göğe ve yere?
göğsünü gere gere söylesin şairler, şiir değer her yere.



RUHSUZ KURDELE / Fazlı BAYRAM


kurtlar ısırıyordu bir rüyada ruhumu
dağlar arşın arşın yükselirken
yerler fersah fersah uzaklaşıyordu boşluğa
mendil sallıyordum etrafımdaki yolculara
ağzımda kuduz salyaları sövüyordum

lokma lokma boğazımda inliyordu
akrebin bağdaş kurduğu saraylar
yüz bin asır sanki asker asker
süslüyordu perdeleri kaldır örtüyü

sıyrılıyordu uyuyan bir ordu sisten
masal kahramanları dev cüce ne varsa
şirin kalemlerde zambaklaşan korkular
göç ediyordu kerpiç evlerin damında
sırlar sarıyordu aydınlığın iç yüzünü

katil balyoz
ten değiştiren urgan
kan trenine biniyordu bulut ve dünya
düş yakamdan namert usandım elinden



ÇAYIN İZZETİNE SELAM OLSUN! / Memduh ATALAY


Rivayete göre Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri kendisini talebelere dağ çayı toplatmakla itham eden zahir ehline şöyle bir beddua etmiş: "Kim çayın izzetini inkâr ederse ikram bulmasın!" Elhak bulmasın azizim! Bu rivayetlerde asla değil fasla bakılır hikmetince biz dahi fasla bakalım ve çayın izzetini yâd edelim.

Çay izzeti ile artık sohbetin yerini almış durumda. "Gel bir çay içelim" daveti alınmışsa mutlaka bir dostun, bir arkadaşın gönül kapısını aralamanın vaktine besmelenin vakti erişmiştir. Öyle ki biri dolup biri boşalırken bardakların -her bardak bir gönülden kinaye- aslında gönül dünyamızın dosttan aldıkları ve dosta verdiklerine bir remiz yok mudur?

Gurbette, yalnızlığın koyu demlerinde, kalabalık içerisinde bir nokta iken diğer insanlarla aynı olduğumuzu ya ibadet mahallinde ya da çay molasında ifade etmiş oluruz. Belki çoğu özünden saptırılmış müştereklerimize göre bu memlekette çay da ciddi müştereklerimizden biridir.

Soğuk kış günlerinde buharı üstünde bir çaydan başka bir şey midir ev dediğimiz hususi cennetimiz? Şekerin çayda kaybolması, tütünün çayla yekvücut bir vaziyette dimağı tetiklemesi olmasaydı çoğu şiiri, yazıyı okuma imkânımız olabilir miydi?

Tarikat-ı Nakşî’de gizli zikir evla olduğu için kaşık ses yapmasın diye ihvanların arasından şekeri kıtlamalık hale getirmekle vazifeli dervişlerin olduğu kaynaklarımızda var.

Zindanda uykusuz gecelerin, kahırların, dertli türkülerin eşliğinde "Karıştır çayını zaman erisin/Köpük köpük duman duman erisin" diyen zatın kederi kimsenin meçhulü değil elbet.

Anlama çabasının, oluş cehdinin bir araya getirdiği yoldakilerin manevi yakıtı da çaydır elbet. Sohbet ya da zikir anında uyuyana rastlanır elbet ama çay faslında gözler açılır, uyku ve gevşeklik çayın asker selamına mecbur kılar üşengeçleri ve uykucuları da. Sanki "kalk" borusudur çayın kokusu ve kaşık sesleri.

Her meslek, her meşrep, elbette çayın ele, göze, damağa ve dimağa yayılan iksirinden nasiplidir ama çay şehir olarak İstanbul'da içilirse bilhassa güzeldir, uğraş olarak şair ve yazara, hal olarak da aşk ehline bilhassa münasiptir. Merhum Esat Hoca "Irmağı geçerim, denizi geçerim, çayı geçemem" nüktesiyle çaya ayrıca bir rütbe daha takmıştır.

Çay siteme de eşlik eder kimi zaman. "Bir çay bile ikram etmediler" diye sokrananları duyduğumuz olmuştur. Bu ifadede çayı küçümsemeden ziyade ikramın ilk ve en mühim, en asgari sınırını ihmal etmenin kabalığına bir gönderme olduğunu görmek mümkün.

Çayın nasıl demleneceği, hangi çayın kullanılacağı ustalık meselesidir elbet. Her yiğidin yoğurt yiyişi hesabı çay demleyişi de farklıdır. Ancak yiyecekler, içecekler arasında sıcaklıkla bayatlığını gizleyen ender nimetlerin biridir çay. Terminal çayları gibi kötü demlenmiş ve bayatlamış da olsa sıcak su ayıbını örter çayın.

Çay, uykusuz, yalnız, acılı, yaralı gecelerde insana bir yâr gibi sarılması ve insanın içini ısıtmasıyla cidden sohbete ve dostluğa değen nadir bir nimettir. Ramazan gecelerinde iftarın ve sahurun en nazlı, en güzel iki tadından biri çaysa diğeri hal ehline malumdur, tekrar gerekmez. İngiliz’in soğukluğu bizim sıcaklığımız da çayla ilgilidir dersem mübalağa sayılmasın.

Çay hem sese hem sessizliğe uyum sağlar. Ses ise kaşığın ritmini, sessizse keklik kanı görünümüyle çeker dildaşları efsunlu iklimine. Gecenin, gündüzden taşıdığı bulanık hayat suyunu bir çay içimi süresindeki uzlette temizleyelim. Ve yarına insan olarak çıkma umudunun bitmemesi için, çayların gönüllere hakikat içeren sözlerle, iyiliği emredip kötülükten sakındıran dostların kardeş sıcaklığı ile akmasını dileyim.

Üstünlüğünü başkalarının eksikliği üzere kuranlar dışında herkese benden çay,

Çaylar benden, dostlar, arkadaşlar, kardeşler!


GÜÇ VE BELA / Ali Rıza KARAKALE



Gidersen

Bu gecenin ninnisi ağıt olur.
Yazık olur zar zor aydınlanmış gözlerime.
Hadsiz şarkılar elçiliğe soyunur derdime.
Ritimsiz sözlerle uğraştırma beni,
düşman etme kendime.

Gidersen

"Elalem ne der" diye deyimler çıkar halkın dilinden.
Simsiyah mürekkep akar kararan gözlerimden.
Sana şiirler biriktirmek varken ilkokul defterinde
Küfürbaz silahlara kurşun olurum dertlerimden.

Gidersen

İsyan eden hiçbir harfe engel olamam
Tevbelerini kabul etmek bana düşmez bıkanların
Günahkârı olursun silahtan çıkanların
Ve ustasını kaybeder masallarındaki çırakların.


karakale 'm


KIYAMET SENFONİSİ / Gün Sazak GÖKTÜRK


Kıyameti bekler haldeyim...
Nefsimde tüm alametler zuhur etmişken
Vadeliden zamana sekeratta ruhum…

Gözlerin dehşetle açılacağı günün haberi gelmişken
Taşlanası tüm insanlığım! Taşlansa ya!
Ezilse tüm lekeli başlar, damarlardan aksa  şeytan,
Temizlenir mi insan…
Öldürülür mü tanrılaştırılan şeytan…

Ah ahir zaman…
'vakit dar ayaz da öldü mü o 'zaman'…
Artık doğduğu yerden mi batıyor Gün'es..
Zuhur etmedi mi büyük ateş? 
Ölmedi mi ey nefs, deccal denen leş...

Ah ömrümün kıyameti!
Ne zaman?
Gergin biri ipin ucunda, kutsal şehirlere girişim.
Dayanamıyorum huzura ermiyor ruhum.
Sanki kalbim Allah'ı anmaktan mahrum.
Farkındayım, dirilmek için var ölüm!



BU BİR ÇAĞ DIŞILIK ÖZLEMİ YAZISIDIR! / Memduh ATALAY

Sesler, çok karmaşık; sesler, çok korkulu, sesler çok şehvet taşıyor ve ölü kardeş eti çeviren evrâaç misali kararmış, paslanmış ve ürkütücü...

Gel, sükût altın diyen çağa dönelim!

Evrak dolu kucaklar, görüntü budalası olmanın boşluğuna aldırmadan, anneler, nineler, bebekler bile yüzlerce resimle sergilenir, göze nazara bakmadan; mahremiyeti düşünmeden. Her şey gösterilmek için varmışçasına, ya da gösterilmek için yaşanıyormuşçasına bir görüntü fetişizmine duçar durumdayız.

Gel, yarısı yırtık resimlerin üç noktalı mektupların kalbin üstünde taşındığı zamana dönelim!

Felsefesi dünya, hikmeti peşin menfaat olan bir zihniyetin musikisi elbette birtakım seslerin ve aletlerin gürültüsü içerisinde ulvi hüzünleri değil, geçici hazları dillendirir. Kof, kaypak, anlamsız ve hayalsiz bir musikinin gürültüsü, fıtratın iç sesini uyandıran ve bizi saflığa, mistik vicdana çağıran sesin metafizik derinliğine müntakimane saldırıyor.  

Gel, bize hüzün çalan plaklara dönelim! 

Geceyi, gündüzün pahalı şamataları ile kirleten bu doyumsuz hız ve haz çağının ışıkları aslında ruhun ağlamalarını örten bir deccal efsunu. Gece, gündüzden düşen çığ ile, hazzın altında nasıl da ağlıyor bir bilsen. Eller, kadehten, klavyeden, akıllı telefon tuşlarından öylesine bizar ve semaya doğru açılmaya o denli muntazır iken Allah'a açılmaktan uzaklaşmış ve küçük ve ani bir ayartının tahakkümüyle böylesine kapanmışken

Gel, ağlanan, döktüğümüz gözyaşlarından yıldızlar çoğalttığımız, görüntüde karanlık ama içte aydınlık taşıyan gecelere dönelim!

Sevip de diyemeyen, deyip de vuslata eremeyen, her daim yüreğindeki derin mağarada sessiz tufanlar yaşayan bir 'iz’den, böylesi bir 'biz'den; tensel bir koşuya, cazibe yaftalı şehvete dönüşen müşterek sıfatlı hayatların baskısı içerisinde, kahırlı ve kederlisin adaşım.

Gel, çoban çeşmesinin taşına bağlayalım atlarımızı, suyla birlikte akalım dağ tepe demeden! Yalın ayak, atsız pusatsız erlerin ilkelliğine dönelim!

Bu beton binalar, bu soğuk yapılar; kebaptan, piknikten, çocukların okulundan ve inanç ambalajlı kokteylden oluşan apartMAN çıkmazını sunarken senin serazat ruhuna, sen taş yapıların inşadan değil ibadetten mülhem mimarisini minyatürde bile arar durumdasın adaşım.

Gel "evleri balkonsuz yapan mimarların alnından öpmeye" gidelim.

Varlıkta dost, makamda yaren olup da gam ve kederde  "ha o mu ..." diye cümleye başlayıp uzatacağı eli çekmesi bir yana hazır yaftalarla dostunu, arkadaşını, yoldaşını sahipsiz bırakan, paralı ama parasıyla ruhundaki uşaklığı gideremeyen borsacı, arsacı, parsacı ve üstelik bir de hacı zevatın arasında her gün zelil bir örnek daha eklerken hafızaya "Ebubekir'in evinden boş dönmesi uygun olmaz" deyip kafirden ödünç alan ve kardeşini boş çevirmeyen inceliğin hasretinde kahrın belli adaşım.

Gel, onların değer verdiği şeylere Allah bize değer verdirmesin diyen pirlerin dergâhına dönelim!

Evet, bu bir çağ dışılık özlemidir. Reel ve politik olandan, her şeyin yarar ve zarar ekseninde ele alındığı dünya pazarından, piyasadan, siyasadan "SONSUZLUK KERVANI PEŞİNİZDE BEN/ÜÇ ADIMLA GEZEN TOPAL BİR KÖPEĞİM/BASTIĞINIZ YERLERİ TAŞ TAŞ ÖPEYİM" rütbesine eresin be adaşım!

Erelim be adaşım!

ÇAĞDAŞLIĞIN PİAZZASI ONLARIN ÇAĞ DIŞILIĞIN MAĞARASI BİZİM OLSUN!

ÇAĞDAŞLIĞIN SERTİFİKASI ONLARIN ÇAĞ DIŞILIĞIN CAHİLLİĞİ BİZİM OLSUN!



SUYA EĞİLİP AY’I ÖPER ÇOCUKLAR/Hasan EJDERHA


Pınarlar soğutur, soğuk duvarlara akar çağrı
Nerde! Hangi cana mercan sundu ki denizler
Şiir burcu ve hüzzam; bir makam öylesine durur
Ruhumu inletir name; hücrelerime kadar kudurur
Vurur bestelenmemiş ağıtlar kıyılara
Kayalara haramilik hünkârdır dalgalarda
Bir daha, bir daha, sonra ağıtlarda sükût…
Gözler yolcular bekler, eller duada

Ağıdı yaylalarda saklı köylüler
Gurbete gidince niçin ölürler?
Dökülürler yollara, önlerinde bir hayâl
Ağyar bir hayata sürükler ayakları
Yazları hiç göremedikleri köylerini
“Güzeldir köyüm” derler bilmeden
Oysa yarım bir yılda yaşadıkları
Karın üstünde, hasta çekilen döven

Ne çok fotoğrafı var benim ülkemin
Fotoğrafı çekenlerin ve çekilenlerin
Çektiği üzre türküleri söylemedim daha
Kıyısından başlanınca kocaman bir hayata
Daha küçük görünmek mi normali
Hâl-i pür melâli toprak olma ihtimali
Yalnızlıklar mı biriktirir gelmeyecek yolculara.

Birinci parantez içi

(Öyle bir hâl-i pür melâl ki bu;
yokluğu sıcak yer kabuğu,
kıvamı hasret.
Çoğaldıkça acıyı bitiren
geldikçe gidilen, gidince,
güvercinler gibi
seyri eğri bir dal bırakmadan doğrultan hayatın,
arkasından bakıp kaldık ya şimdi
hangi ikindi dönüp de yurduna
aydınlatacak kimliğimizi ve dirliğimizi
ellerimizi
kaldırınca göğe, gelir yüreğimize.)

Melâl çöllerinde sustu ceylan, avcıya ne gerek
Erek, atların nallarında parıldar, aydınlansın dünya
Anadolu dünyanın ortasında bükülmez direk
Şimdi gerçek, gerçekleşmez denilen kutlu rüya.

Bir daha olmamak için olmak nedendir ki?
İkindi sofralarında yalnızlık çağrı mı dostluğa?
Boşluğa koşmak kadar boşsa atılan ok
Hanidir? Hangi sultan yakındır koltuğa?
Yormadan hayatı yorulmaksa çâre
Daha başlamadı ağlamaya şehirler.

Yormadan hayatı yorulmaksa çare
Hikmeti yok, sözüm yok dağlara
Kalsın kâkül yerinde aynalar bîçâre
Gençliğe küpedir açılan her yara.

Sürülünce tarlaya imrenir bider kuşları
Yağışları beklemeden taneyi toplarsa
Neyi kıskanmalı ki çiftçiler ve çocukları?
Kastı, kurt kuş hakkını bilmeden yaşamaksa
Sözü bitmedi yolcuların, çağrıysa yakın
Beklenen kelebekler ve çiçekler ve arılar
Bebeği geldi gelecek dedirten ağrılar…

Tersine tutulan bir kalem yazar mı mîrim?
Ölüm ve dirim üzre yemin ki geleceğim!
Neyse can için cana susamış güneş
Canan için bildim ve bileceğim.

İkinci parantez içi

(Çocukken haykırırdım yüce dağlara bakıp
gençken meşaleler tutardım caddelerde yakıp
hür bir ruhun arkasından gittiğim yıllar kadar
haykırmaya borçluyum şimdi biliyorum.)

Hadi! Yürü! Nârına gark olan âşıklar tökezledi
Darmadağın hâlin, kepçeye ne gam, kaşıklar çarmıh
Mıh mıhı sökse de çekiç örse tamah
Durmadan yürürse, nalbantlara han bâkî
Tâ ki karanlıklar basıncaya kadar.

Yaramaz yarasaları aydınlatınca çakallar
Tavşanlar kadar aydınlığa muhtaç yıldızlar
Kızlar, aynalarınca kaldılar tarlasında burçağın
Denildi ki, adanmış türküleri yarım.

Dolunay ve aydınlık ve kitaplar, harmana bereket
Terk et ruhunun pütürlerini, salıncaklar sallansın
Arkana bakmadan yürüdüğün yıllar, değişmedi
Caddeler, sokaklar, taş kaldırımlar; müze tatil.

Karanlığı korkutmak kadar çılgınlıktır mühür
Hür bir yalnızlığın bakiyesi, mutlu millet
Anadolu’nun her damına yol buradan gider
Milat ne ise, hadi, başlasın başlayacak olan
Bir koyunca birin yanına, on bir eder.

Takvim; ucuz bir yaprak, maliyede evrak
Toplu iğne paslı, yanaşsın gemiler isteyerek
Gerek duymadığın yalnızlıkların yekûnu günlük
Kaç günlük ömre biçildi ki bu cümle hayat.

Kurşun kalem kıskanç, poşet bardakta kahve
Telve olmasa da unutulmaz geçmiş; kimmiş
mesaiye akortlayan sazları? Saat sıfır sekiz
Tek biz kaldık yar, diyar diyar gezmeden konan.

Muhtarlar kadar kim alır hayatı ciddiye
İkindiye tamam senet, bakiye sonraya kalsın
Yıkılmadan yıldı yapıları kentlerin
Derin yaralara çare yazmaz kâğıtlar
Soyları tükenmeden koşsun atlar
Kefili kimdi? Yazmıyor, senetlerin.

Canan! Kaç çocuk, kaç misketi tokuşturur
Kim yakıştırır bizi, muşamba kaplı kondulara
İsterse felek, yakayı yakaya kavuşturur
Tabip bekler ilâç görmemiş müzmin yara.

İşte kanatlandı gelecek, çocuklar bakışır aynalara
Ruhuna dem tutar, kazma-kürekte ahengi babanın
Ekmeği helâl, alnındaki ter en beyazı beyazların
Sahibinin sözünü tekrarlayan papağanlar neden anlamazlar
İki büklüm çapa kazanlara bakıp, sıcağını yazların.

Kim yele yelken biçsin? Direk dikmeden olmaz
Kanadı kırık her serçe, mahkûm mu kedilere?
Bilinir ki, tabiat öcünü kimsede koymaz
Hangi aymaz itiraz etti, tarihine kuşların
Yokuşların hatırı için aktığını ırmakların
Yalnız kuşlar bilir, üstünde uçarken yolcuların.

üçüncü parantez içi

(Çocuklar sokakta, yavruları ağaçta büyür kuşların
Yarın, çocuklar için de, kuşlar için de aynı yarın
Bir taraftan sevincini yaşarken gelecek baharın
Hüznü yüklendikçe yüklenir yaşadığım güzün
Arkasından ırmaklar gibi akarım, koşuşan çocukların
Ve yukarıda telâşla uçuşan kuşların.

Derler ki: “nolacak senin hâlin”
İflâh olmam, bunu ben de biliyorum
Vebalim, günahım, işte şiirlerim ve boynum
Olsun, kendi bağlamındadır her yorum.)

Kilit, kalem kadar tırmanırdı, olsaydı duvar
Bahar gelince ölçülürse yollar, turnalar gelir
Leylekler bir daha unutmazlar yuvalarını
Gelir konarlar, telefon direklerinin zirvesine
Yarını olmayan çocuklara haber iletircesine
Kanat çırparlar, caddelere, dükkânlara bakıp
Oysa kapılarını, kasaları kadar koruyan mağazalar
Bankaları ve kredileri ve paraları kadar yalnızlar.

Bilsem dirilirdim, yalnız kalmazdı tarih müzelerde
Bir hayatçık kahkaha yetmez, gerisi korku ve yalan
Heyecan duyulan ne varsa binek taşlarında hazır
Mazur görülmeden dizilmeli hatalar, iplerine zamanın
Martılar suskunsa uyarmalı deniz;
Haykırmalıyız hepimiz!
Göklerin derinleri duymalı, bulutlar yere inene kadar
Bahar geldi gelecek, istediği kadar yağsın,

Çocuk eğilip öperken suyu, ay ona selâm salar, bebekler uyur
Yeni bir dünya kurulur,
Yeni bir hayat; ortasında hayatın
Denildi ki:
Beklesin yüreği yanında olanlar; beklenen yakın.


YEMİN / Ali Rıza KARAKALE


Misafir gibiyim bu kadar kalabalığın içinde. 
Hiç bir ferdin şahsi malı değil bu hava sahası biliyorum.

Ortak kullanalım diye var edilmiş bu toprak üzerinde,
küresel ısınma gibi dayatmaların, kutup ayısı kadar tedirgin ediyor insanlığı.

Ben senin benim dünyama kararında gönderdiğin güneş ışınlarını sevdim.
Sıcaklığına razı oldum fazlasıyla.

Hatırla ki sen yaklaştığında yakan, ortalamada dayanaksın.
Sırtımı yüzüne dönsem piriketten duvar
Yüzümü gözüne dönsem ahşapsın
Baktığın yerleri alev olup yakacaksın.
Bu kez gözyaşlarınla söndür bu alevi, dayan aksın.

Bak vallahi ilk kez senin haricinde zamir kullanmadım bu şiirde.
Gizliden ve açıktan özneleri de attım.
Tek yüklemle yazıyorum,
Seni seviyorum.

karakale 'm / 16.11.2015


SESSİZLİĞİN ARKA YUVALARI / Ahmet TURAN


Keskin bir kışın akşamında, meydanlığın arka sokakları gibiyim; ıssız ve tekinsiz. Hiç kimseler dokunamıyor bana, ayakaltında duran bir kirpi gibi batıyor dikenlerim onlara. Kendi sessizliğimde boğuluyorum. Bana sığınan ne varsa fısıltısı bile duyulmadan, uzun adımlarla uzaklaşıyor. Benim boş ve iyice derinleşmiş çukurlarıma, aşınmış yollarıma kimse ortak olamıyor. Kimse paylaşmıyor benim sükût dolu topraklarımı.

İlerleyen saatlerde kafaları güzel sarhoşlara bırakıyorum meydanı. Bağırıyorlar alabildiğine sessizliğimi. Yırtıyorlar askıda duran sevimsiz suratımı. Dolambaçlı kollarıma sarılmak, karanlık şakaklarıma uzanmak, başlarını koymak istiyorlar vücuduma. Acıtmıyorum onları, çekinmelerine izin vermiyorum. Açık benim bağrım esrik kokulara, afsunlu gözlere, titreyen bedenlere, üşüyen ayaklara. Onlar benim bir gecelik dostlarım, herkes gibi bir ömür gelip de gün ışımadan kaçan yoldaşlarım. Onlara nasıl sahip çıkmam, nasıl katmam vücuduma?

Ama tek bir isteğim var...

Kendilerine bir çukur yapıp gitsinler ayrılırken benden, biraz daha aşındırsınlar çoktan aşınmış tozlu yollarımı.



UZAK MÜLAHAZALAR –IV- / Gün Sazak GÖKTÜRK

 



Mustafa Günalan’a sevgilerle








Uzak; hiç gitmediğimiz ama her gün acısını içinde hissettiğimiz bir coğrafyadır bizim için… Kıbledir, Selahattin’dir… Serilirken ölüm bir seccade gibi önümüze alnımızın secdeye vardığı yerdir bize uzak…Şairin dediği gibi kendi ücralarına bile uzak olan bizler için uzak ne kadar ulaşılmaz olabilirki…

Kör kedi,
Gün ortasında ağıla dalan aç kurt,
Akbaranin gözyaşları ve yalnızlığımız...
Molozlar denizinde gözü yaşlı annem
Bir ağıtın kaptanlığında Gazze...
Ölüme gülümseyen bebekler
Ölümlü doğan bebekler
Susuz gasiller...
Ömer’e nispet gömülen kız çocukları
Firenk salgınına tutulmuş kıblesi şaşmışlar…

Uzak şairleri tanıdık şiir… mevzu olan şairin mevzu olan mısraları

“Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?  “


(K)ARDAN ADAM/Nurcihan KIZMAZ


Kardan adam nedir senin bu kaderin bu yazın 
Yine soğuklardasın sokaklardasın
Kömür gözlerinden akıyor hüzün
Yine efkârlardasın ayazlardasın

Yok mu senin kimin kimsen yoldaşın
Hani nerde akranın arkadaşın
Üşür mü ellerin ağrır mı başın
Niye yalnızlardasın ıssızlardasın

Kardan adam tenin kadar yüreğin de ak senin
Yarın güneş doğarsa gözyaşların çok senin
Bayramın yok baharın yok yarınların yok senin
Hâlâ umutlardasın niyazlardasın 

HEYECAN/Mustafa SÖLER








Kimileri siyah der kimileri kara
Alnıma yazılmış kara kara
ve ben belki
Rüzgârdan tutuşan gecenin serinliği
Ansızın tutuşan orman misali
Sarp kayalara uğramış gemi reisi…

Halbuki boğazımdan geçmeyen
Boğazımdan düğümlenen
Boğazımdan aşmayan ekmek
Kökleri dalları bir…

Kararır kararır nereye varır?
"Nefret” şu badeye yakışır mı?
Şu dağlara seslen;
Kör düğüm dolaşır, durur…

Kararır, kara!
Kara büyücüler.
Etrafim yiğidi harcar olur.
Sazım sırlarımı söyler,
Ellere gün, bana beni söyler
Beni bırakmaz ellerle
Heyecan,..


YİRMİBEŞ / Meltem KIZMAZ


Allah bilir ya, haddimi bilme çabalarına yenik düştüğüm çoktur. Daha geçen gün danışmanımın nazik uyarı ve ikazlarına aldırış etmeyip, kendimi altından kalkılması hayli çaba isteyen bir işin içinde buldum. Bereket versin, tevhidle başlayan bir işin ötesinin de berisinin de hayır olacağı bilincindeyim. Dayanağım ise yüzyıllar öncesinde şiirleştirilmiş bir müjde:

 Allah adın zikridelim evvelâ
Vâcib oldur cümle işte her kula
Allah adın her kim ol evvel ana
Her işi âsân ide Allah ona

Bir’liğin şüphe ve şekk kabul etmez kesinliği ve ikiliğin kat’i reddiyle başlayıp sonsuza uzanan bir âlemin içindeyim. Ağır ağır fark ediyor ve kavrıyorum ki âlem içinde âlem gizli. Bu âlemlerin önü de sır sonu da. Sır fâş olmaz elbet. Lakin yere göğe sığmayanın sığdığı yerde, yine O’nun izniyle, ilhamlar doğar.

Gönül gözümün görmeye ruhsatı olmasa da görür gözümün şahit olduğu kadarıyla, kâinat muazzam bir düzene tâbi. Dokuz kat merdiveni andıran göklerde on iki burç vardır ve etrafında -eskilerin tabiriyle- şeş cihet. Göklerin altı yedi iklim, yedi deryadır. Bunların da altı yedi kat yerin dibi, cehennem-misal. Yer ve gök arası insanlara bağışlanan güzelliklerle müzeyyen; en önemlisi dört unsur: Hava, su, ateş ve toprak.

Bildiren’in bildirdiği üzere, kâinatı şereflendirmiş yirmi dört bin peygamber, yirmi dört binin eteğine tutunup medet uman yetmiş iki millet, bunlar ve nicelerinin yeri yurdu olsun diye var edilmiş on sekiz bin âlem… Zahir ve batın, yeryüzüne halife olarak gönderilmişlerin şeçilmiş olanlarıyla her daim ma’mur. Nitekim yirmi dört binin göçüp gittiği dünya kırklara emanet edilmiştir. Ve dahi yedilere, üçlere…

Aklın sınırlarında yaşayanlar için zahirin ötesi, gaybdır. Ancak bildirileni bilmek, bildim ve kabul ettim demek iman tekâmülü için şarttır. Nitekim dört melek vardır, dört de kitap. Dördün şerefi melekler ve kitaplardan da ziyade. Bu sayı, âlemlerin sevgilisine sevgili dört mübareği de simgeler: Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali.

Bir artısı ehl-i beyte işaret eder. “Fatma’nın eli” diye bilinir ve kiminin evinin duvarında nazara karşı, kiminin boynunda ziynet olarak asılır. Ancak o parmaklar esasen Fahr-i Alem’dir, Fâtımâ’dır, Ali’dir, Hasan’dır, Hüseyin’dir.

Bu, sevgisi cemalullahı bağışlayan temiz soyun sevenleri için konak olarak yaratılmış, merhamet menbaı olan cennet, sekiz katlıdır. Sekiz ise merhametin timsali. Nitekim yedi kat tamuya karşı heşt behişt yaratılır. Ve Yaradan’ın müjdelerinden bir müjde daha kullarına ulaşır: Rahmetim gazabımı geçti. Böylece cennetin cehenneme üstünlüğü şükür vesilesi kılınır.

Küçük âlem olarak tanımlanan insan da bir ile başlar. Sonra iki gelir, ardından üç… Yedide yetişir, birkaç yıl sonra muhatap kabul edilir. Kırkta olgunlaşır ve sonrasında yetmiş sınırına ulaşır.

Bu âlemler, varlıklar, oluşlar arasında kendimi unutup yaşamı bir savruluşa indirgediğim bir demde gördüm ki; âlemleri yaratan bugünkü takvim yaprağında, şu elinde kalem tutan acize yirmi beşi bağışlamış. Lütfedip Bir’i bilsin istemiş, ikiden sakındırmış.

O halde önce tövbe, sonra mağfiret umuduyla af, acizlik durumunda şükür ve aldığım nefes sayısınca rıza talebi… Ağzıma çalınan bir parmak balda tattım ki sayılar bir tamama ulaşır. Kesret, vahdete gider. Öyleyse bu tamama kavuşmak için sayıları aşarak sonsuza meyledip muhabbet istemek gerek. Bu muhabbet, lütuf ve ihsan hak edilir şeyler değil, amenna. Ancak kul, havf ve reca arası bir duyguya bürünmekle mükellef. Korku ve umut arası bir ince yol ki beşer burada attığı adımdan da, aldığı nefesten de, yan yana sıraladığı kelimelerden de mesul. Bu mesuliyetin altında şu elimde duran kaleme rızaya mugayir bir söz söyletti isem dilim bağlansın.

Estağfirullah…