ÖMÜR / Şeyhşamil EJDERHA










Sonbaharın adımlarını hissediyor her yanımız
Yapraklarımız birer birer dökülüyor
Yeni bir ömrün başlangıcında
Tıpkı bir türkünün eşiğine diz çökmek gibi
Sessiz sessiz büyüyen
Ve sonra
Sükûtun olanca kuvvetiyle
Susan ve tekrar susan insanlar
Henüz hayatın kıyısında
Yol uzun dostlar
Hayatı biraz kıyısından yaşamak gerek
Bir atın terkisinde geçen ömür
Kim bilir
Bizi kimden soracak


DEMİRDEN KABUK BAĞLAMIŞ KELİME/Mehmet MORTAŞ

Bir kelimenin etrafında dolanıp duruyorum, fakat hiçbir anlam veremiyorum. Anlam veremediğim gibi hiçbir tarafı kendini ele vermiyor; ben yazı yaşarken o kışın en şiddetli zamanında kendi ile cebelleşiyor. Ben geceye aşina olmaya çalışırken o gündüzün ateşten hayatıyla dans ediyor. Anlam veremiyorum ki bir türlü benim ruh halimle onun bana verdiği ruhsal anlamsızlık çatışıyor.

Bir türlü demirden kabuğunu kıramıyorum.

Giremiyorum.

Ne âlemler saklı içinde göremiyorum.

Ay’ın dünyanın etrafında dönmesi gibi dönüyorum durmaksızın.

Sonra bir bakıyorum o benim etrafımda dünyanın güneş etrafında dönmesi gibi dönüyor. Kendime gelmeye çalışıyorum fakat başım dönüyor; mevsimlerin değişimlerine dayanamıyorum. Sadece bir kelimenin etrafında kuyrukluyıldız gibi dönme mesafesinde anlamanın kıyametini yaşıyorum. Ne kadar anlamıyorum o kadar kıyametim artıyor, arttıkça yüz hatlarım ele veriyor kendini. Kaçamıyorum gecenin sessiz sakin ve bir o kadarda karanlık hengamesinden. Kaçamıyorum ay kırıklarının bir ok gibi saplanmasından zamanın yediği yüz hatlarıma. Hüzünlerimle saldırıyorum demirden kabuk bağlamış kelimeye, hatta dünyanın bütün hüzünlerini topluyorum ve vuruyorum çiğ düşmüş taraflarına güneşin renklerini kamufle ederek. Acılarımla saldırıyorum demirden kabuk bağlamış kelimeye, bütün annelerin acılarını topluyorum; çocukların ağıtlarını da yanıma alarak ve vuruyorum en mahrem yerine kelimenin. Acı tarlasına diktiğim sabrı aldım yanıma, daha olgunlaşmamıştı; yürümeye bir çıvgının yüreğinden başlamıştı; üveyikler konmamıştı dallarına, rüzgâr yapraklarını okşamamış, güneş yakmamıştı gün ortasında savurgan ışıklarını. Fakat yine de aldım sabrı yanıma, ucunu önce aşkın zehirliği sarmaşığı ile sardım, zehrin bir damlası uzun bir düşü devirecek kadar güçlüydü. Gökdelenleri devirecek kadar sarıp sarmalayacak kolları vardı ve ancak yetti sabrın ucuna dünyanın kendi ekseni etrafında dolandırmama rağmen. Daha toy olan sabır ele avuca sığmaz, halden anlamaz, konuşması dahi bir kekemenin yanında lal kalırdı. Demirden kalıp bağlamış kelimeye sabır ile bir delik açacaktım anlayabilmek için, anlamına ulaşmak için türlü türlü yollar denedim, denedikçe kıyametim oluyordu yollar, kan rengine dönüşüyordu ırmaklar.

Acı tarlasında daha olgunlaşmamış sabrın dayanma kapasitesi ne kadardı, hangi ölçü birimi ile ölçmem gerekti. Yoksa güç formüllerini mi kullanmam gerekecekti, watt gücü temsil ediyordu soyutlanmış formüllerin arasında. Ya sabrın dayanma gücü, olgunlaşmamış hali güç formülüne göre ters orantılıysa, ya sabır dediğimiz olgunlaşmasını beklediğimiz şey hayat ile ters orantılıysa. Demirden kabuk bağlamış kelimeye sabrı her vurmamda güç formülleri hayatımın dışında belli belirsiz hareket eden düşsel vurdumduymazlıksa. Hem ne anlardı ki bu formüller bir gelinciğin hüznünü, bizi hayaller âlemine götüren güllerin büyüsünü ve ne anlardı ki kelimenin bağrında harlanan anlamını kavrayamadığım duygu selini. Vurdum sabrı, demirden kalıp bağlamış kelimenin en zayıf hassa yerine. Vurdum fakat adını sanını bilmediğim, daha önce görmediğim duygularım kıvılcımlar saçarak döndü bana. Fecrim döndü bir akşam kızıllığında, yüzükoyun döşendim karanlığın üzerine, rüzgârın renginin değiştiğini gördüm, atların yelelerinden kuzey poyrazının uçup gittiğini… Sonra kafamda karanlık içinde bir karanlık gördüm, süzülüp gelen masal kahramanlarını… Hüzünlerimin üstüne otağ kurmuş dünya kelimesini gördüm, suskunluğun nehrinde akan ne acılar gördüm. Durdum ve demirden kabuk bağlamış kelimeyi yeniden yorumladım, kendimi yorumladım gök kubbenin mavi rengini bir tarafıma alarak. Ne kadar hırsla, kibirle, bilinçsizce saldırılırsa demirden kabuk bağlamış kelimeye o kadar sertleştiğini gördüm. Kendi kafamın etrafında kabuk bağlamış hurafeleri, bilinçsizlik ateşinde yanan kendimi, saldırdığım kelimenin sabahında gördüm. Durdum ve bekledim, gök bekledi tekrar kendi rengine boyandı, yeryüzü kendi mecrasında yoluna devam etti, her yağmur damlası merhaba diyerek geçti hayat denen nehrin üzerinden. Aydınlık ışığı bağrına bastı, ağaçlar kuşları misafir etti. Durdum ve anladım saldırdığım anlamaya çalıştığım o kelime kendimdim/Nereye gidersem gideyim kendi ışığım kadar yol alan bendim. Kendi kendimle mücadelenin kıyametini yaşıyordum; ruhuma yerleşen hurafeler denizinin tufanlarını. Demirden kabuk bağlamış kelimeydim, kalbimde üveyiklerin yuva yapmadığı çorak bir yerdim. Durdum ve hayata tekrar baktım.

Rüzgârın önüne kattığı bir gemi gibi yol aldım hayatın suları üzerinden.

Hayat denizinin içine daldım.

Tuttum nefesimi, tuttum yunus balığının kalbini kendimi içinde buldum.

Tuttum göğün alnından, yerin ayaklarından ikisi arasındaki yaşananlardan.


Tuttum kelime olan kendimi ve anladım ki her şeyin anlamı bende başlar bende biter. 

HA DÜŞTÜ DÜŞECEK KALBİMİZ/ Hüseyin GÖK









dağ
bizi sever
biz de dağı
b/akışımız
‘sükut sûreti’nde
tutuşur gönlümüz
hüzzam makamı’nda
aşktan özge
ne var ki
soyunuruz gayrisini
bir bir

kesiliriz
pür dikkat
rikkâtle
'sarkacın kalbi’nde
bir o yana
bu yana bir
salınıp dururuz
ha düştü
düşecek
kalbimiz;
dem’indeyiz artık
soylu eylem'i

ÇOCUĞUN GÖZÜNDE BULUT / Enver ÇAPAR













Çocuklar için yaşarken dünya
İnsanlık ölüyor her yer Kerbela
Halepli bir çocuk gözleri ela
Nedir başımızdaki görünen bela?

Kader deyip geçme
Bir kelime söyle
Ölmek için geldik bunu bilirim
Ne zaman bitecek dünya oyunu?

Doyamadık çocukluğa bir türlü
Yağmur bereketti, bizi sel aldı
Kırık oyuncakta gözyaşı kaldı
Yıkılan evimiz fotoğraf oldu.

Son defa
Korkuya sarılan anneler
Ağlamadan uyudu
Bulutlar karardı
Çocuk kayboldu.


                   

BİR ZAMAN / Nurcihan KIZMAZ










Şu yalan dünyayı baki sanırsan
Her su vereni sen saki sanırsan
Günahını kervan yükü sanırsan
Sürüm sürüm sürünürsün bir zaman

Kanma sakın feleğin oyununa
Yar diye yılanı sokar koynuna
Bir de halka geçirdi mi boynuna
Sürüm sürüm sürünürsün bir zaman

Gümüş tasta ağuları içirir
Ayağını yerden keser uçurur
Ruhun duymaz prangayı geçirir
Sürüm sürüm sürünürsün bir zaman

Doğruyu yanlışı ayırt etmezsen
Ana ata nasihatı tutmazsan
Yemeğine alın teri katmazsan
Sürüm sürüm sürünürsün bir zaman

Mahlasım yok benim sözüm bu kadar
Tutarsın tutmazsın senindir karar
Üç gün beş gün değil mahşere kadar
Sürüm sürüm sürünürsün bir zaman


BİR GECE VAKT İ /Musa YILDIZ











Bir gece vakti astılar gölgemi
Dalları kurumuş bir ağaca
Havada adamın elleri
…………………..

İşte ben o zaman
parmaklarımın ucundan soluyordum
hayatı
ölmüş ruhların bataklığında
Gırtlağıma kadar hafiflik
havada ellerim
Ve akciğerlerim
parmaklarımın ucunda
İşte ben o zaman
Parmaklarımın ucundan soluyordum
Karanlığı
Havada adamın elleri

Sallandırdılar gölgemi
Hem de bir gece vakti
Dalları kurumuş bir ağaca

İşte ben o zaman
Parmaklarımın ucundan soluyordum
Ölü ruhların çoğulculuğunda
Gırtlağıma kadar hafiflik

Havada adamın elleri
Ve avuçlarında ciğerleri



BİZ, BİRİZ... / H. AKBEY
















Kıblemiz aynı, muradımız tek
Türk’ü bilir, türkü dinleriz
Ne görünür, ne gerçek
Yok, aslında farkımız biliriz biz

Birkaç yüzyıl oldu
Türk-Kürt diye küffar çizeli hududu
Hem Lozan’ı hem Skyes Picot’u
Birlikte yırtar atarız biz

İhanet eden, ne sizdendir ne bizden
Tevhid yolunda giden erenleriz 
Allah için âleme nizam veren
Aynı ordunun erleriyiz biz

Bir yanımız Selahaddin Eyyübi, bir yanımız Alparslan
Hak yolunda verilir can
Batıla çanak tutan
Yüzlere tükürürüz biz

Halid B. Velid, Fırat’ı kalkan eyledi
Dedi, bu diyarlar, bundan böyle İslam yurdu
Ve dahi kutsal mızraklı!* küffar yenildi
Anadolu’da şahlandı İslam milleti
Biliriz elbet, 15 Temmuzu, Fırat Kalkanındaki ruhu

Bakmayın siz, resmi ideolojide bilinmeyiz, hiçbirimiz
Anadolu’nun derininde sır gibiyiz
Sığ düşünüp, yormayın, üzülürüz biz
Aynı tastan çorba içenleriz
Sanmayın ki, yok olur gideriz
Hep biriz, biliriz, bir oldukça güçleniriz

*Bazı adlandırmalar tesadüfi değildir. Eylül 2016’da Fırat Kalkanı başladığı sıralarda, ABD tarafından Kutsal Mızrak Operasyonu başlatıldı. Aktarılanlara göre,"Longinus’un Mızrağı" olarak da ifade edilen "Kutsal Mızrak", çarmıha gerili olan Hz. İsa’nın göğsüne saplanan mızraktır. Sahibine mucizevi yetenekler kazandırdığına inanılan bu mızrak Halid B. Velid karşısındaki Sasani, Doğu Roma ve Hristiyan Arap ittifakına öncülük eden generalin elindedir. Ve savaşı kaybetmeyeceğini düşünmektedir…


birinci ses/fazlı bayram














çağlar ötesinden sesleniyorum sana
bu bildiğin isyanlardan değil
bu bir isyan da değil aslında
serzeniş hiç değil
yakarış belki
belki yalvarış

dört kıta yedi iklim haykırıyor adını
gördüğüm göremediğim her şeyde resmin
ya ses ver sesime kırılsın aynalar
ya çağrıma kulak ver al ellerimi

daha bir bağırıyorum şimdi elaya çaldı gözlerim
iç sesim henüz la’yı geçemedi inâyet et
açılın perdeler
daha bir beterim
yandığım sensin
geldiğim sen
gittiğim senin sesin
gurbet gurbet çoğalarak düştüm haritalarına
asırlarına
satırlarına
gecelerine sığmaz oldu kalbim
serseri bir kilimim
desen desen özlemlerinim
her renkte bir âlem eşkâllerinim
mor deme sakın
bak onu
ezbere bilirim 


K/öz / Memduh ATALAY














Hayır güneşi değil kalbimi istedi o Hintli bilge
Biz olmasak güneş doğmayacaktı  Hint'te bile
Hem Yesevi hem Yunus nefesi eşliğinde
Dağa yönelen de bizdik
Dağca yalnızlığı sırtında taşıyan da
Eksik yaşadık yarım kaldık gün oldu yanlış yerde kaldık
Güzel sevdik
İnandık sevginin saf ateşine
Taşa eğildik kendimize atmak için
Ateş çattık kendimizi yakmak için
-Siz günahsızdınız suçlu arıyordunuz-
Sokaklarınızdan geçerken
Ve kaldırımlarda yürürken
Yapayalnızdık

Şiir sayfalarında altı çizili üç mısra
Sever gibi öldüm
Ölür gibi sevdim
Başkalaşma savaşında değişmedi rengim

Yeni bir kuyu yeni bir kılıç
Belki bin Kasım tuttu çetelemizi Mollasından
Nereye koştumsa kader benden önce
Neyden kaçtımsa kör talih tutmuş yolu
Seni söylemeden şiirini okumadan
Biz yine hüzün açacağız yine ah
Geçmiş zaman her yerde hazır
Bir hüznün biraz daha hüzün oluşu
Turna bakışlarına vurgunluğumdandır
Aşk varılası menzil değil
Adı Leyla ise Mevla görülür
Adı Mevla ise Leyla görülür
'Gel hâldaş olalım Dost'a gidelim gel'


fıstık ağacı / fazlı bayram














adam ya şalvarı yitirmiş
ya kolundaki kartalı
bulduğu aşk değil belli ki
zira aşk yakar
gök çöker
yer kalkardı bulsaydı
aşkın kendisi olurdu bulsaydı adam
aşk olurdu
toz olurdu
yok olurdu
olmadı

adamın asabı oldukça bozuk olmalı
yalancılardan
sahtekarlardan
hokkabazlardan
en çok da
ağzından çıkanları ..çından çıkanla karıştıranlardan
çok çekmiş belli ki

adamın kaşları yerden yukarda duruyor
ya kınında kılıcı yok
ya baş kumandanı ordusunun
zira narası yarardı geceyi
adam durmalı oysa
her daim durulurken durduğuna
kıyam durmalı

adam yorum yapmaz oldu artık
ya hiçbir şey bilmiyor
ya anladı hakikati
ya da bildikleri yetmiyor yanıldıklarına

durma sen al voltanı yabancı
adamın gözü başka şeyde bu sefer


SONBAHAR / Ufuk TÜRK








Ben şimdi kalbi kırık bir akşamda
Aşk içerken gözlerinden
Kuş olup konarsın ulu bir çınar dalına
Kalbim ağrır, güller dererim gözlerinden.

Sonra gözlerinden Sidelya, tutuşur dünya
Karanlık basar denizlerin dehlizlerini
Yaşamak isterim dağlar kadar
Sen Sidelya sürerken hükmünü içimin coğrafyasında.

Nem kaldı yoksul bir sabahtan başka
Ne hüznün rengi kaldı ne kelimeler
Kâr etmez sonbahar yaprakları
Sidelya saçlarından bahar derelim gel.

Sokağımızda bir alaca yağmur yağsa
Çiçekler parlar güneşe nispet yapar
Sidelya tutar kollarımdan
Saçları dolanır bileklerime
Sanığım gözlerine, gereği müebbet.
Öyle sakin olduğuma bakma

Sidelya Fırtınalar kopuyor avuçlarıma
Bir çiçek belki de beni avutuyor
Kalbimin her yerinde adın duruyor.

Sidelya,
Ben şimdi hangi toprağa ölsem de
Karılsam çamuruna...


YAĞMUR YAĞAR MEHMET NARLI ISLANIR/Hasan EJDERHA








Yağmur yağar
Ertelenir balık, aslında muhabbet
Ve mehmet narlı ıslanır
Hocam oltayı sağar
Demir paslanır.

Bir daha,
Bir daha dağa bakar ihtiyar
Bulutlar uslanır
Haykırarak ufuklara, doğrulur da ihtiyar
Güneşe yaslanır
Ve Yağmur yağar
Mehmet Narlı ıslanır.

Şimdi varlar yok
Yoklar kadar var yok
Yiğit görmeden nasıl yiğitlik taslanır
Gençlik… Ah gençlik…
Hangi kaynaktan beslenir?

Gel gel eder serviler
Gün boyu ırgalanarak bana seslenir
Ben giderim yol kayar
Yolum beni rengine boyar
Bir bilebilsek giden yolcular
Nerede nefeslenir
Yağmur yağar
Mehmet Narlı ıslanır.

Onca cürüm işledim
Hepsi de boğazımda şimdi
Geçmişim bunlarla süslenir
Ben işlemişim cümlesini cürmün
Hani kim üslenir?


SEVİNİYORUZ ÇIKAN HER YENİ KİTABA/AH, KİTAPLAR! /Ahmet Doğan İlbey

“Her kitap, tılsımlı bir saray” diyordu âmâ üstad Cemil Meriç. Bu sarayda, yâni kitapların vaaz ettiği bir mabette yaşadığını söylüyordu. “Kütüphane bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu” diyordu…
Haddimiz değil, bu kadar derinden bu kadar yükseklerden duygular taşımak… Fakat içimizde kitap müptelalığı var bir miktar… Kendi seviyemizde, kendi dünyamızda kitaplarla dostuz. Seviniyoruz çıkan her yeni kitaba… Elbette bizim değerlerimizi, edebiyatımızı, şiirimizi, rüyalarımızı, millet ve medeniyet dâvamızı hâsılı bizi anlatan kitapları seviyoruz.
Elimizde yeni yayınlanan birkaç kitap var. Onların şimdilik adlarını yâd etmekten kendimi alamadım. Kitapseverlik böyle bir hâl işte.
Ali Yurtgezen hocanın “Evin Mahremi Olmak- Beyit Şerhleri” kitabı Semerkand Yayınlarında çıktı. İlm-i-hâl bilgisinin ardından Her Müslümanın okuması gereken bir kitap bu. Divan Edebiyatının en seçkin beyitlerinin şerhlerinden meydana gelen bu güzide kitap gönlümüzü, dilimizi ve fikrimizi abad edecek, güzelleştirecek, edepli kılacak mâna ve bilgilerle dolu.
Ali Yurtgezen hocadan gönül diliyle bu kitabın çabuklaşmasını isteyen ve yazıları bizzat derleyip Semerkand Yayıncıları doğrudan irtibata geçerek bu işe baş koyan ve imrenilecek emeğinden dolayı bu kitap İsmail Göktürk’e ithaf edilmiş. Hemen belirtelim ki, bu muhterem kitabın yayına hazırlanıp okuyucu huzuruna çıkmasında, Semerkand Yayın Grubunun kitap tasarım ve tashih
heyetlerinde görev alan, Mostar Dergisi eski yayın müdürü ve yazarlarından Mehmet Raşit Küçükkürtül’ün muazzam emek ve gayretini söylemek, böyle bir kitabın özlemini çeken edebî çevreler için önemli.
Bu kitapta Osmanlı asırlarının büyük irfanını meydana getiren şair- velilerin, şair-dervişlerin beyitleri şerh edilmiş. Her şerh gönül tâlimi yatırıyor ki, defalarca okuyup meşk etmeden tadına varılmaz, tesiri anlaşılmaz. Şairlerin büyük atası Hz. Fuzûlî’den Yunus Emre Hz.lerine kadar onlarca derviş ve ulu şairlerin beyitlerinin şerhi, modern cehaletten, kalbi ve gönlü olmayan pozitivist soslu sözde İslamcılık öğretilerinden bizi yeniden gönlü yumuşak ve irfanla abad olmuş bir güzel Müslüman olmamıza değer katacak.
Bu kitap veya benzeri tasavvuf menşeli beyitlerin şerhini okuyup fikir ve gönül tâlimi yapmayan, hakikati Allah (c.c.) bilir ki, gönlü ve dili kupkuru bir insan olarak kalır. Dahası var; “ Evin Mahremi Olmak” kitabın mündericatındaki şerhleri meşk etmeyen, modern algıların hızlandığı bu çağda, ideolojik kalıplar içinde ancak İşid tarzı ve Selefi anlayışlı kaba saba bir İslâmcı tipine kayabilir.
“Evin Mahremi Olmak” ne “demek? Ne mânaya geliyor?”
Bunu anlamadan, meşk etmeden ve okumadan Mevlâna, Yunus gibi gönül çağlayanı, merhametli, aşk sahibi, tasavvufla edeplenmiş bir Müslüman olmamızın bir yanı eksik olacağını sanıyorum. Şimdilik şu birkaç cümleyi verebilirim ancak:
“…şiirlerde kendi içinde mâna bütünlüğü olan en küçük bölüme ‘beyit’ denir. Beyit ‘ev’ demektir. Nasıl bir evin hakikatini, içine girmeden, sadece dıştan bakarak anlayamazsanız, bizim şiirimizi de çoğu zaman zâhirî görüntüsüyle kavrayamazsanız. Evin mahremi değilseniz o eve giremezseniz. Hakikate vâkıf olmak istiyorsanız evin, yani sözün, şiirin, beytin mahremi olmanız; bunun için de zâhirdeki sözlerin birer sembol olarak nereye kapı açtığını bilmeniz gerekir. (…) Evmizi özlüyor, medeniyetimize dönmeyi, yeniden ehl-i beyt olmayı istiyorsak, böyle bir akletme tarzına ihtiyacımız var.”
Millet ve fert olarak bir yığın meselemiz ve dâvamız var. Bu kitap bize “Evin Mahremi olmayı” öğretiyor. Bu muhterem kitap hakkında müstakil bir yazı yazmak boynumuzun burcu.
Elimizde yine Semerkand Yayınlarından çıkan bir şirin kitap daha var: “Sokakbaşı.” Anadolu’da bir şehrin semti ve insanları roman diliyle anlatılıyor. Bu semtin köylü-şehirli karışımı insanların bazen acıklı, bazen nükteli, ama içinde her insanın yaşadığı içi içe ve yana yana olan hadiselerin roman diliyle anlatılması okuyan herkese kendi mâzisinden ve yaşadıklarından kareler
gösteriyor, geçmiş hâtıraların bir film şeridi gibi gönünün canlandırıyor. Hastalıklı modern romanların bize göstermediklerini gösteriyor.
Şehri- Maraş’ta bir semtin romanı bu. Romanın adı: “Sokakbaşı.” Şair ve hikâyeciliği ile tanınan ve bilinen Hasan Ejderha’nın saf, arı duru Türkçesiyle ve yer yer Anadolu insanın mahalli ağzıyla yazdığı ve gerçeklerden hareketle kurgulanmış insan hikâyeleri yan yana. Bir roman bütünlüğünde süren olaylar akıcı bir dille bizi eski sokaklarımıza, unutulan köy hayatının güzellik ve yoksulluğuna, sonra şehre yani Maraş’taki Sokakbaşı semtine götürüyor.
Saf aşktan, köyün aksakallarına, çocuk dünyasından hayatın çetinliğine kadar her şeyi yaşatıyor okuyana.
Köyünü çok seven, fakat Maraş’a okumak için gelen ateşli bir çocuk olan İhsan’ın hikâyesi bu. Romanın başkahramanı İhsan üzerinden Sokakbaşı’nda semtinde nasıl bir mekân, insan tipler ve etraf bilgisi veriyor kitap. İyi, kötü her insan var etrafında. İhsan’ın görüp yaşadıkları hepimizin hikâyesi.
Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı D. Mehmet Doğan’ın Yazar Yayınlarından çıkan son iki kitabını da başucumuza koyduk. “Neden Klasiklerimiz Yok?” ve “İki Yol Açıcı: Nureddin Topçu ve Necip Fâzıl.”
Bir başka kitap var elimizde. Şule Yayınları’ndan çıkmış bir şiir kitabı: “Dünya Hatırası.” Şair Mustafa Köneçoğlu’nun ikinci şiir kitabının olduğunu öğreniyoruz. İlk kitabı Hece yayınlarından çıkmış. Kendine has bir şiir tarzı ve dili var. Kitap iki bölümden oluşuyor: Birinci bölümün serlevhası çok ilginç: “Tanışmak İnsanı Yorar.” İkinci bölümün başlığı, kitaba adını veren “Dünya Hatırası.”
Köneçoğlu’nun kitabını bütünüyle okumadık henüz. Arka kapak yazısından bu kitaptaki şiirin dili ve maksadı hakkında herkes kendi anlayışınca bir anlam çıkartabilir: “Ne hayatta pişti oldum ben ne eküri ne yaşadım fifty fifty / kelimelerime karşılık bulamadım üzgünlüğüm ondandır / meğer eli sopalı bir öğretmenmiş benim acı diye bildiğim / meğer babamın daraltılmış ömrünü giymek oğulların kaderi…”
“Semerkand Yayınlarından bir güzel kitap daha var: Semerkand Dergisinin derviş ve medrese ehlinden, yayıncı yazar, sohbet ehli bir güzel insan olduğu anlatılan Ali Sözer’in hocanın “Kırk Mektubu” nu okuyacağız. Mürşidlerin, âlimlerin, ulu kişilerin, mübareklerin elinde çıkmış “Kırk Mektup” duruyor önümüzde…
Habervaktim.com yazarı Cemal Nar hocanın, daha önceki bir yazımda duyurduğum son kitabı “İslam’da Irkçılık Ulusçuluk Milliyetçilik” isimli kitabı
çıktı, fakat telâşemizdan kitabı henüz temin edemedik. Bugün en çok öğrenilmesi gereken problemli bir sahaya dair başlık atmış bu kitap. Daha önce onlarca kitap yayınlayan Cemal Nar hocanın bu kitabının bir önceki ayağı var ki, önce onu okumalı: “İslâm’a Göre Irkçılık ve PKK Ekseninde Kürt Sorunu.” Fakir, bu kitabı okuyup faydalanmıştır.
Türkiye’nin mizah dalında en yerli yazarı hukuk müşaviri Durdu Güneş, mizahın kalitesiyle dolu kitaplarını yeniden SAGE kitap ve matbaa’dan yeni yayınlamış mizah meydanına yeni bir kitap daha eklemiş: “Mizah Atölyesi.” Yenilenen kitapları bir daha hatırlamış olalım: “Hayatın İçinde Fıkralar”, “Ben Hakimim Masum Bey”, “Bitkiler Üzerine Espriler / Bitkilerle Sohbet”, “Memur Olduğumu Kimseye Söyleme”, Emekli Mehmet Efendi’den Fıkralar/ Nükteler / Dersler / Sohbetler.” , “Hayvanlığın Âlemi Var”, “Aşk İnsanı Komik Yapar.”
Erzurum TYB Şube Başkanı Hanifi İspirli’nin iki kitabı da önümüzde: “Hiçkimse” (şiir) ve Yusuf Kotan’la birlikte yayınladığı “Hatıralardaki Erzurum.”
Kitaplar böyle işte! İnsana can verir, moral verir. Kitap sevmeyenler nasıl insandırlar acaba?




BİR KÜÇÜK ESMA KIZ / Mehlika Rana ARIKMERT










Bir küçük Esma'yı gördüm bugün
Arşı Cihanı umutlandıracak gülüşü aradım yüzünde
Her yeri aynı
Kepenkleri indirmiş mutluluğa
Bir dünya sorumluluk üstünde
Gül, eğlen, sevin çocuk
Çünkü zalimler seni böyle görmeyi hak etmiyor
Sen gül ki şehit babanı öldüremediklerini bilsinler
Sen her güldüğünde baştan aşağı titresinler
Senin kim olduğunu bilsinler
Senin yetim olduğunu bilsinler