BİR GELİŞLE GELDİN Kİ… / A. Enbiya UZDİL










Gözlerinin en koyu yerinden
Göğ(s)ümü yakan bir bakışı var sessizliğinin
Ben ki bu kadarlık yaşımla bile
Kapanmayan bir yarayım

Diken tarlasının orta yerinde
Yapraklarını dikenlerin parçaladığı
Boynuna sırnaşık bitkilerin dadandığı
Bir çiçeğim yalnız ve korkusuz
Kendi halinde

Bir gelişle geldin ki
Gurbet sızısı çeken bir gönül bıraktın gerinde
Artık ben bir gurbetim/gurbetliğim
Gözlerinse bir sıla
Bir ev ki en huzurlusundan
Gökyüzü bir başka
Korkak kediler bir başka
Sonbahar esintileri
Sokak lambaları bir başka

Dengi bulunmazlardan değilim
Yahut boşluğu doldurulamaz bir parça
Yokuş yukarı tırmanarak geldim
Bir çift gözden ibaret kapına
O yüzden bilirim kan tere batmanın ne demek olduğunu

Çok konuştum biliyorum
Bunca yıllık sükutuma ver
Bağışla.




YAŞAMA İNADI / Gün Sazak GÖKTÜRK











Bilmiyorum!
Lügatte yokluk kelimesinin karşılığıyım ben
Şimdi işte şu hain köşe başında,
Göğüs kafesim akşamcı bir sancı...
Ölüm sıkacak sanma göğüs kafesimdeki kuşu...
Hoş kaç zamandır mihrap önünde dillendiririm ölüm isteğimi...                       

Kastım yaşamaktı,
Lakin soluk soluğa bir katil peşimde,
Hayal perde, hayat bir oyun,
Darağaçları da yeşerir elbet bereketli topraklarda,
Yağlı urganları ateşe verse, sehpadan inse ya insan...
Öldürse ya ölümü zahiren, doğursa ya yeniden hayatı…


LEYLA'DAN SERZENİŞLER-3/Bilge Doğan Kepek

             


 - Kahraman'ın gidişine 









Tüm dualarımızı edelim, doya doya ağlayalım
Anlatmak bile yasak bize mağduriyetlerimizi
Leyla diye yüreği okşanan kadınlar, artık metruk birer kalıntılar 
Koru onları Sen koru, aslında yapayalnızdır onlar...

Kızdıklarında dalgalar coşardı tüm haşmetiyle,
Ancak nefret etmeyi bilmezlerdi, öğretilmemişti bu duygu onlara,
Denizin köpüğü gibi dalgalar durulunca sönüp giderdi kızgınlıkları,
Geriye tüm duygularından arınmış saf kadın kalırdı.

Onca aşağılanmışlıklara rağmen sabırla susan Rıza'nın adıydı kadın
Aynı zamanda en girift yalanların mimarı
Mekanları ve zamanları değiştirip güzelleştirme gücüyle beraber 
Usta bir oyuncudur kötülük filmlerinin sahnelerinde 

Bir parça mutlu olsalar, tüm evreni yeşillendirmeye yeterdi güçleri,
Doğuştan mağduriyetleri yetmezdi aklamaya kalpleri,
Allah vergisiydi, ellerinin değdiği yerde can bulurdu oysa herşey,
Dillerde kabul edilen kıymetleri gönüllere inemedi.

Tırnağına zeval gelse dayanamayacakları evlatları olmasa arkada,
Dağları deler, dünyayı dize getirir bir güçleri vardı oysa,
Durması gerektiği yer demek ki burasıydı yazgıda,
Bitmeyen gönül acısını görse de idrak edemiyordu dünya.

Susarak haykırıyor, çaresizce içten içe ağlıyor,
Doğruların toptan yanlışa evrildiği günlerde yaşamaktan yoruluyor,
Diktiği fidanların yeşermesine umut bağlıyor,
Güzel günlerin geleceği müjdesi onu oyalıyordu,

Öyle bir gidiyor ki kahraman, dünyalar  başına yıkılıyordu.
Onu bekliyordu günlerce, ama o bilmiyor, hissetmiyordu 
Zamanın farklı bir boyutunda gibi yakın ama uzak sesini duymuyordu
Kadın geceyi libas gibi örtüp üstüne mateme duruyordu 

Sevildikçe güzelleşir her kadın solar yoksa bir gül gibi-katil kim-
Güzel rüyalar göremeyeceğini bildiği gecelere dalıp
Gün ışığının bir daha aynı doğamayacağı günlere uyanıp duruyordu 
Dilinde Hicaz makamı bir nağme, dünya dönüyor dönüyor dönüyordu 


SUDAN’DAN İSTANBUL’A / Sudanlı Yusuf Musa

(Birinci Yazı)

Tarihçilerin, tarih felsefecilerinin yorumlarını geliştirdikleri hatt-ı hareketi takip edenler" tarihin değişimindeki kişinin müessiriyeti” söz konusu olduğunda yorumcuların iki gruba ayrıldıklarını müşahede eder. Onların ekseriyetle "kişinin rolüne” aşırı derecede anlam yüklediği ve değişimde milletin çabasının, başarısının bir kişiye isnat ettiği görülmüştür. Milletin haklarını öne çıkarmaya çabalamalı fakat kişinin büyük rolü gözden düşürülmemesi gerektiğini düşünüyorum. Lider kişinin rolünün yeryüzünde Sünnettullah’ın bir icabı olarak ortaya çıktığını düşünerek insanlara liderlik yapabilen, onların içindeki potansiyeli harekete geçiren ve değişimi gerçekleştiren kişilerin sayıca az nispette yaratıldığı kanaatindeyim.

Kimse milletin değişimdeki rolünü inkâr edemez ancak akla gelen soru şu: Milleti değişime, terakkiye sevk eden kim? Milletin olumlu ve verimli hâle gelmesini kim sağladı? Fedakârlık ve gayret göstermelerine kim vesile oldu? Bunların amaçlarını ve yollarını kim tayin etti? Evet, tarihimiz sayıya gelmez, hamiyetperver kişiler ile süslüdür. Hz. Ebubekir (Allah ondan razı olsun) bunun misallerinden biridir. Hadis-i Şerif’te şöyle buyurulmuştur: “Eğer Ebubekir’in imanı, bütün halkın/insanların imanı ile muvazene edilse/karşılaştırılsa Ebu Bekir’in imanı daha ağır gelecektir.” Hz. Ebubekir ise yardım isteyen komutanına söylediği sözle böyle hamiyetli kimselerin örneğini çoğaltır: “Ben sana dört adam gönderdim ki her biri, bin askerin yerini tutar. Onlar şunlardır: Mikdad bin Amr, Ubade bin Samit, Zübeyir bin Avvam ve Ömer bin Hattab.” (Allah hepsinden râzı olsun)

Bu kısa girişten sonra bugünün İslam dünyasına bakarsak hayal kırıklığı ve umutsuzluğun şiddetinden ötürü bazı fikir sahibi, dava sahibi kimseler bir millet gerçeği, hikâyesi yokmuş ve sanki tarihsiz, geleceksiz olduğumuza inanmaya başlamışlardır. Hâlbuki Hak Teala’nın rahmeti her zaman gazabına galiptir. Bütün bu ahvale rağmen milletin kurtulması, tekrar ayağa kalması için Cenâb-ı Bârî’nin bir hamiyetperveri istiklâle ve istikbâle yol açıcı olarak bizler arasında yaratacağına inanmaktayım.

Benim çocukluğum tesevf** olan bir ailenin içinde geçti. Büyük dedem Ticani* tarikatının önde gelenlerinden biriydi. Sudan’ın en uzak bölgelerinden, eğitim imkânlarından mahrum bir yerde olmasına rağmen ilim sahibi bir kimse ve ufku geniş bir hocaydı. Dünyaya üç kızdan sonra geldiğim için beni çok severdi ve sohbetlere beni götürürdü. Hâlâ aklımda, halkın çoğu bize en yakın şehirleri bile bilmezken dedem bize Kahire, Şam ve İstanbul’dan bahsederdi. Bu şehirlerin İslam’a hizmet ettiğini ve Müslümanlara koruduğunu söylerdi. Çok kahraman yetiştiren bir yer olarak İstanbul aklımda kaldı. Dördüncü sınıftayken hocamız gelecekte nereye gitmek istediğimizi yazmamızı istedi, bir kompozisyon ödevi verdi. İstisnasız bütün öğrenciler Mekke ve Medine’ye diye yazdı, bense İstanbul’a diye yazdım. Hoca şaşırarak yanıma geldi, niye İstanbul’a yazdığımı sordu. Ben de korktum, Mekke ve Medine yazılmayınca günaha girildiğini sandım. Günah olduğunu bilmediğimi söyledim. Tekrar sorduğunda dayımın İstanbul’da olduğunu açıkladım. On yıl sonra, Allah nasip etti, İstanbul’a geldim. İstanbul’a ve Türkiye’ye bakarak İslam dünyasının beklentilerinin cevabının Türkiye olduğuna ve olacağına inanmaktayım. (Devam Edecek)


*Ticanî Tarikatı: Ahmed b. Muhammed Ticânî (Allah sırlarını artırsın) tarafından Cezayir’de kurulan Halvetî tarikatının bir kolu. Ahmed Ticânî 1815 senesinde vefat etmiştir. Ticânî nisbesi “Ticane” kabilesinden gelmektedir.

**Tesevf: Sufi. Ehli Tarik. 


من السودان الي اسطنبول
 يلاحظ المتابع لحركة المفكرين والمؤرخين الي انهم ينقسمون  حول دور الفرد في تغيير  حركة التاريخ الي مجموعتين حيث يتفق اكثرهم إلي ان هناك مبالغة في تعظيم دور الفرد وينظرون الي ان التغيير نتيجة لحركة المجتمع او الشعب ثم يترأسه فرد وينسب له اليه هذا النجاح1

     هذه الرؤية وان كانت تحرص علي ابراز دور وحقوق المجتمع او الشعب إلا ان للفرد ايضا دورا كبيرا لايمكن إغفاله ,وهذا اعتبره سنة من سنن الله في الكون حيث خلق بعض البشر القليلين الذين لهم قدرة عالية علي قيادة الجموع ويستطيعون تحريك الطاقات
الكامنة في داخل كل انسان فيحدث التغيير .
    كذلك لا يغفل أحد عن دور ومشاركة الكثيرين في التغيير لكن من الذي دفعهم الى المشاركة وحولهم الى ايجابيين ومنتجين ومن الذي دفعهم الى التحية والبذل ورسم لهم الطريق وحدد لهم الاهداف انه الفرد الموهوب وتاريخنا حافل بالامثلة ( لو وزن  ابي بكر بكفة والامة بكفة  لرجح ابي بكر )2  او كما قال (لصوت القعقاع في الجيش خير من الف رجل) 3   (اني قد امتدتك باربع الاف رجل على كل الف رجل منهم رجل مقامه الالف )4 وهم المقداد بن عمرو وعبادة بن الصامت والزبير بن العوام ومسلمة 

بعد هذه المقدمة القصيرة اذا نظرنا الى الامة الاسلامية اليوم لا تغني عن سؤال حيث اثار الكثير من النافذين مشاعر الاحباط والياس ووصل الامة الى درجة ظنون البعض باننا امة تاريخ بلا واقع وسلف بلا خلف ، ولكن مع كل ذلك نجد هناك متفائلون بان الله سيبعث  من يقود هذه الامة الى بر الامان ويجعلها قدوة لكل الانسانية ) "لَا يَزَالُ مِنْ أُمَّتِي أُمَّةٌ قَائِمَةٌ بِأَمْرِ اللَّهِ لَا يَضُرُّهُمْ مَنْ خَذَلَهُمْ وَلَا مَنْ خَالَفَهُمْ حَتَّى يَأْتِيَهُمْ أَمْرُ اللَّهِ وَهُمْ عَلَى ذَلِكَ

"منذ صغري نشات وسط اسرة صوفية حيث كان الجد الاكبر رئيس الطريقة التجانية وكان عالما مثقفا ذو نظرة بعيدة وسط منطقة ينتشر فيها الجهل و هي تبعد مئات الكيلومترات عن اقرب مركز حيوي لها بحكم انى ذكرت جئت بعد ثلاث بنات كان يحبى شديد وياخذنى الي دورسه اليومية ومما اتذكره  عندما كان عمري سبع سنوات كان يحدث  عن  والتاريخ الاسلامي واسباب تفرق المسلمين...  على الرغم من ان الناس لا يعرفون عن اقرب مدينة لهم باستثناء مكة المكرمة والمدينة المنورة كان يحدثهم عن القاهرة بغداد الشام و اسطنبول وما قدمته هذه المدن للامة الاسلامية فمدينة اسطنبول يحكي  ان رجالها  كالاسود وقفود سدا منيعا امام هجمات الاجانب لميئات السنوات عنها ورسخ كلامه هذا في ذهني و انا ابن الرابع من الابتدائية وحين طلب منا  استاذ الانشاء بكتابة تعبير عن مدينة نود زيارتها في المستقبل بلا استثناء كل التلاميذ كتبوا عن مكة المكرمة والمدينة المنورة الا انا كتبت عن اسطنبول عندما قرا الاستاذ تفاجا  وجاء مسرعا يسالني لماذا اسطنبول بطريقة مستغربة  ومتعجبة فشعرت بالخوف وبدات اسال نفسي داخليا عجبا هل ارتكبت خطاءا ؟ هل قول اسطنبول ذنب يحاسب عليه التلميذ؟ وماذا اقول له ؟ وفجاة خطر ببالي ان اقول له ان خالي كان في اسطنبول وتغير لون الاستاذ متاثرا وبدا هو الاخر يحدثنا عن اسطنبول وبعد 11 سنة بتوفيق الهي جئت الى اسطنبول فخطر ببالي يا ليت جدي كان حاضرا حتى اعيد له ما رايته عن اسطنبول واخيرااااااااا منذ ثلاث سنوات وانا في تركيا والتقيت بالشعب التركي بالوان وافكار مختلفة واستطيع القول بكل ثقة ان اسطنبول بما فيها من قوة  وارادة من شعبها تستطيع ان تعيد للامة الاسلامية مجدها بما يتوفر لها من قائدات ذات البعد البعيد  بمعنى كمافي المقدمة حركة التغيير تحتاج الي شعب واعي وقيادة راشدة وهذا يتوفر الان في تركيا   ................
يوسف موسى   15


            


İÇ YENİLGİ SONRASI/Memduh ATALAY











Hayır, aforizma döşeli meclislerinizin huzur yastıklarında
Dini törenlerinizin emin sohbetlerinde
Mitinglerinizin yaşa ve kahrol ekseninde de değil
Hiçbir yerinizde ve her köşenizde
Kırık bir cam, kesik elle tutulan bıçak gibi
Var oldum en kuytu köşelerde!
Hâlâ korkuyor şu öksüz çocuk
Hâlâ titriyor bu etnik
Ya da mezhepsel azınlık
Kalbinin nurunu yansıtmayan gözlerinizden!
Allah bu kadar yakın en günahkâra varsa günahsıza
Siz bu kadar bencil bu kadar kösnül arzular sonrasında
Kaplayın cenneti doldurun doldurun
Bir köşede ağlayan Ebubekir hürmetine
Ateşe yakın düştük biz suya hasret yine biz
Diğer kullara yer kalmasın diye belki
Sıddık oldu ve şanı idi Sıddık
-La havle vela  kuvvete –

Kaç disiplin hıçkıran bir çocuktan daha iyi anlatır
Kaç uzman anlar kafası yerde bir babanın toplumsal söylevini
Kaç anketörünüz var kalpleri ve gece yakarışlarını ölçecek
Kaç kale, kaç köprü bir insan eder?
- Elhakümüt tekasür/ Hatta zürtümülmekabir-

Şimdi bir güneşten bir beyaz daha düştü
Çok yağmur, çok İsrafil, çok çoban
Çok koca karı imanı gerek bana
Tutamıyor gökteki öfkeli taşları
Tutamıyor her kanadı bir filodan daha kuvvetli
Öfkeden göğe değiyor kanatları
-Ve ersele aleyhim tayren ebâbîl-

Dünya onların ahret bizim derken
En Emin en Adil’e
Basa basa yürümeyi öğrendik biz
Cesetlerin üstüne
Oğullarımız İngilizce biliyor kızlarımız piyano
Eşlerimiz mutlu aile seminerlerinde başköşede
Aile mi sahi bir kedi, bir köpek, bir araba, bir çocuk
Dedeler, nineler yaşlı bakımevlerinde
- İnnel insane le fi husr-

Takım galip, parti birinci
Yine mağlup dönüyoruz seferden!



ZİNDAN / Bilge Doğan Kepek


"Hayat devam ediyor"



Adım Farah, beni içtenlikle dinleyecek bir dosta ihtiyacım var.

Yaşamıma bakıp bir göz gezdirdiğimde, heybemde acı tatlı bir sürü hatıranın biriktiğini görüyorum. Bitmek tükenmez şikayetlerimizin ne kadar yersiz olduğundan dem vurmak isterim. Bazı mutsuz günlerimi, en mutlu günlerime değişmem misal. 

Yaşadığım bütün acıları yeni bir başlangıcın, yeni bir doğumun sancıları kabul edip sabırla bekledim hep; yalan, vefasızlık, riyakarlık tiksindiğim hasletler oldu. Ama güzel insanlar vesilesiyle hep kaç kez tükenmenin eşiğinden geri dönme lüksüne de sahip oldum.

Hep valizimi toplayıp gidebilme özgürlüğünü hayal etmekle geçti ömrüm. Ama bu fırsat elime geçse de sorumluluklarımdan kaçarak asla mutlu olamayacağımdan, gitmeyeceğimden eminim. Yine de "gitme" hayali hep beni rahatlatan bir hayal olmuştur, belki de gidip de göremediğimden hiçbir zaman. 

Nelerden nelerden bahsetmek istiyor insan kalemi böyle eline alınca. Büyüklerimizden kimi "Dünya Hâli" diyor, kimi "Ömürlük Yara". İşte biraz dert, biraz mutluluk ekmeğimize katık yapıp eritiyoruz zamanı sabır süzgecinde. Mutluyum hem de çok mutlu, kuluyum işte yeter diye teselli edip güç buluyorum her düştüğümde.

Kalemi elime almak mı dedim az önce. Ağız alışkanlığı. Kalemi elime alamam. Ben söylüyorum dostum yazıyor. Ben yazamam çünkü bedenim zindanım oldu, geçirdiğim kazadan sonra kıpırdayamıyor, kaskatı yatıyorum, konuşmamı bile güç anlıyorlar.

Mutluyum, çünkü yalnız ve çaresiz günlerde Allah'ı düşünecek daha çok vaktim oldu. Zindanım haline gelen şu beden bana gereksiz bir yığınmış gibi geldi ilk günlerde. Sonra duruma yavaş yavaş alıştım. Donuklaştım, kafamın içi boşaldı, sanki bütün bildiklerimi unuttum, isyanın kıyısında dolaştım dolaştım. İçinde bulunduğum durumun aslında çaresizlik değil benim kabul etmem gereken aslî durumum olduğunu anladığımda sorgulamayı ve belki de isyanı bıraktım.

Yatağa mahkûm olmadan önce de bedenim zindandı aslında bana. Şu an sadece bunu tefekkür edecek boş vaktim var. Evet, ayakta koşturuyorken, günü kurtarırken de bedenim bir zindandı, sadece daha süslü, bakımlı ve şımartılan bir zindan. Aslımı bulmama bir vasıtaydı sadece. Ruhuma dönüp bakmayı ihmal ettiğim günlerde de bu beden benim zindanımdı. Hepsi geçecek, özgür olacağım günler yakındır.

Mutluyum çok mutlu hem de. Macera dolu ve güzel insanlar arasında şahane bir çocukluk geçirdim misal. Anne babamı kaybetmedim. Bir yetimhanede geçmedi misal çocukluğum. Tecavüze uğramadım bir yetimhanede onlarca kez çok şükür. Toplanıp organ mafyasına satılan sokak çocukları arasında da olmadım. 

Mutluyum, çünkü sevdiklerim yanımda. Kaybolup gitsem de arada fırtınalarda az ama öz insanlar vardı yanı başımda. Gönlümü açıp sevdiğim onca insan oldu, ben de çok sevildim, ihanet edenler denizde damla gibi kaldığından unutup geçtim onların üzerinden. Acılar hemen geçip gitmese de sağlam yoldaşlarım oldu, mutluyum çok mutlu.

Bedenimi bana zindan yapan o kaza, acı haberi alıp yola fırlayışım, bu kadarına dayanamam dediğim o an, işte bu kaza ve bu yatağa mahkûm oluş, kaldıramayacağım hayattan O'nun beni çekip almasıydı aslında. Bitti dediğim an yeniden başlamak oldu size şu an durağan gelebilecek olan bu durumum.

Çok mutluyum, bana hiçbir şeyin kendinden büyük olmadığını hatırlattı hayatımın her aşamasında. Çok sevdim dediğim kahramanların zaaflarını bir bir gördüm. Kırıldım, yenildiğimi ve aldatıldığımı düşündüm önce, sonra anladım ki burası dünya yeriydi ve kimse kahraman olamazdı, herkesin zaafları vardı.

Mutluyum. Aslında kızmayı beceremeyen yufka yürekli bir insan olmama rağmen, iyiliği ve nazikliği anlamayan insanlara gerektiğinde haddini bildirecek sivri dilim vardı.

Hikayelerim oldu, iyi kötü çirkin, hepsinden sonra sıkıntılarımı alacak bir şifa kaynağı yolladı bana, bu yüzden de mutluyum.

Bu halimden rahatsız oldum bazen veya rahatsız olanlar olmuştur. Polyanna demişlerdir biraz iyi niyetliler, biraz daha kötü niyetliler ise enayi. Ne yapayım tabiatım böyle, en öfkeli halim beş dakikaya geçiyor, mutluyum, mutlu olacağım çok şey var.

Sevgili dostum, hayli yazdırdım, yordum seni de…

Yatağımdayım, gözlerimden başka kımıldayacak hiçbir organım yok, tüm vücut felçli haldeyim, hastane kokusu ve yalnızlık yoldaşım, uzaklara uzaklara bakmaktan başka yapacak hiçbir işim kalmamış gibi. Zindanım olan bu bedenden kurtulup aslıma kavuşmak için yalvarıyorum sadece. Henüz günler geçmemiş, ben bu hâle düşmemişken, içinde bulunduğumda kıymetini bilemediğim, güzel günlerimi hayal ediyorum. Çocukluğumla yetişkinliğim arasında gidip geliyorum, gidip geliyorum, gidip geliyorum. Hayatımın bir ilk bölümü olan güzel çocukluğum, bir de son bölümü olan sisli ve yarı karanlık yetişkinliğim arasında gidip geliyorum. Son bölümün aydınlığa kavuşması için, ilk bölümde kaybettiğim anahtarı arıyorum, gidip geliyorum.

Anlatacak çok şey var… (Devam edecek)


BİR HÜZNÜ BIRAKIYORUM ÇÖLLERE/Sabahatdin ÖZCAN

Yalnızlığa teslim olup, çocuk oluyor düşlerim. Saadet devrinin selvi boylarında yatanlarda düşlerim. Büyümeyi bekleyen bir hüznü bırakıyorum çöllere. Öznesi olmayan cümlelerle çıkıyorum yola, İddialı kelimeleri bir cümle içerisinde kullanmadan, içe dönük adımların ayak sesleri aralıyor sisle kaplanmış, umutla var olmak isteyen, arayışıma yönelen yürek yaralarımı…

Mekan; boş betonlarla kaplıyken, ruhuma üflenen geçmişimden biriktirdiğim hayaller bütün aykırılığı ile kıyam ederken İçi görünen apartmanların sığlığından kaçıyor düşlerim. Mahrem yüreklere dokunmak için bunca kıvranışım. Gerçekliğin nesnelliği olmadığı soyut bir zeminde neyi ne zaman ne şekilde kaybedilişini anlamadan, derinliksiz bir kavrayışla arkası hiç bitmeyen diziler ara verdiğinde, reklamlarda sloganlara teslim ediyoruz aklımızı! Başlangıcı olmayan ve sonu gelmeyecek olan cümleler, alanlarda haykırılan naralarla renksizleşiyor. Gösteriş duvarına kafiyeli cümleler yazılırken tarihe şahitlik ediyor yabanıl çiçekler. Derdini unutmaya yönlendirilmiş asillerin isyanları, derdinden nefret etmeyi tavsiye ederken derdini sevmeyi unutmuş olanlar,  ‘bu da gelir, bu da geçer, Aldırma’ demeli mi sükûnetle! Zorlukları kabullenerek, teslim olmanın sabır olduğunu anlatanlar, aslında sabrın bir direniş olacağını düşlerde yer almasını istemezler.

Sahne hazır, dekor kusurlu, istenilen rollerin paylaşıldığında herkesin ve her şeyin farklı gerekçelerle beklenen performansı göstermeleri, bağımsız bir fiilin harekete geçmemesi, aynı bir koro gibi beraber hareket etmeleri, çıkan seste ruh var mı ya da kimin ruhuna dokunduğu üzerinde durulacak bir mesele değil. Büyükçe bir kara delik, her an daha da içine çekiyor. Afyon çeken beyinlerin ruhları arızalı iken, gözlerimizi süsleyen demir perdeler kapanıyor! Aşılmaz duvarlar inşa ediliyor, kendi zindanlarımıza! Mültecisi oluyoruz yeryüzünün, kapılar kapatılırken! Kalbe dokunmayan neye yarar ki!  Bir ömür yastıkta kocarken büyütemediğim sağ yanım,  gurbet oluyor, hasret kokuyor. Mühendisliğin müteahhitliğe teslim olduğu betonların arasında anı yaşarken, toprak olan, çam kokan evlerin samimiyetini arıyoruz. Kavramlar üzerinden zihinlerde oluşturulan kargaşaların bile yenildiği, mistik bir serzenişle karanlığa doğru atılan her adım, gün görmemiş bebekler için bir umut oluyor, kurutulmak için her türlü kimyasala maruz kalan coğrafyalara zehir ihraç ediliyor. 


Geçmiş, geçmiyor… Geleçekse, hep yitiren bir çizgi, benim eğrim. ‘Kaybeden Kazanır. Kazanan kaybeder’ idi. Sahi ne yitirilmişti? 


tuhaf astar (ters ve tuhaf şiir) /fazli bayram













bin yıl daha beklerim
kan kokun etrafı sardı bu senin ayak seslerin
geliyorsun eserim artışına
kahinler bilmez bana sor
tam da hasretim ayılmalara

öykülerde sabahlamışsın belli
demir kollu yaylı göl başı kanatlıları
cuma rüzgarı deseni dizelerin
cefası bir ömür omuzların
atlı karınca kumbarası
menekşelerin hasta
okunmamış bir dolu kitap
klanlar duymasın arındığını akrebin
bin yıl daha beklerim desem de inanma
ben beklesem sen dayanamazsın
ezbere bekliyorum
ezbere gülüyor
ezbere üşüyorum
bilmesem geleceğini
kendi öz ellerimle binerim atına
cana minnet


TAHTA SEDİR / Hilal EJDERHA








Yazılıyordu tüm şiirler sayfalara
Gizliyordu hüzünlü türkülerin çizgileri göklere
Yanan bir yüreği taşıyordu dağlar yeryüzünde
Ağlamak çare değildi böyle bir derde

Sokak lambalarının yanardağı kızgınlığı yüzümde
Karanlığın sessizliği ayak izlerimde
Yürüdükçe kayboluyordu taş sesli evler gölgemde
Ben yapayalnız bu yerde

Tahta sedir ağlıyor halime
Çekip gidiyor geçmişim benden
Kalbim paramparça ellerde
Kimsesiz çocuk gibi dalmışım hayallerime

İçimde bıraktılar bembeyaz bir hayali
Katili kimdi yüreğimin?
Oysa düşlediğim bir hayat vardı avuçlarımda
Kayboldu damla damla yağan yağmurda

Tüm bu sorular belirsiz gökyüzünde
Tahta sedir biliyor her şeyi aslında her haliyle
Ağlamasa anlatacak, olacak bir çare
Hala aynı köşede…
Ve hala hüzün var gövdesinde