kırbaç / fazlı bayram



biz yüreği kanayanlar
kanayarak yaşayıp ölecek olanlar
sezarı hiç selamlamadık
pariste büyülenip lüks sofralarda belenmedik
aşka düştük
yer de yetmedi gök de feryadımıza

atları nehire tuttuk
ardımızdan yürüdüler

kaleme düştük
kainat da yetmedi cesedimize
yazı yazımız şiir alnımız oldu




Bir Kamyon Hatıra / Mustafa Cihan Alliş


Elektriklerin kesildiği akşam çocuklar yerde oturup sehpanın üzerindeki mumun ışığında gölge oyunları yaparken büyükler de muhabbete başladı. Bizim belki hayal bile edemeyeceğimiz günlerden, elektriğin olmadığı zamanlardan hatıralar saçılmaya başladı ortalığa. Karanlık bir yolda babaanneme bisiklet çarpmasından, akşam ezanını minarede okumak için nasıl yarıştıklarından, kamyonun farını yakıp komşuların bizim avluda nasıl kurban kestiklerinden bahsettiler.

Sonra kişiler, olaylar sataşmalar birbirine tutuşturulup akıp gitti.

“Ne yaptı o?”

“Sağ mı daha? Adı batsın!”

“He askere gittiydi de geri dönmediydi oğlu…”

“İki kızı da kocaya kaçmış amma yalan, yokluktan düğün edecek halleri yok.”

“Demir-çelik yapılırken köydeki herkesi fabrikaya çağırdılar da muavin gitti deden akıllılık edip gitmedi. Güya patron ya kamyonunda…”

Başından beri sadece dinleyen, kamyon lafı geçince kafasını öne eğen dedem bu sefer cevap verdi:

“Patrondum tabi. Koca kamyon...”

“Aman, patronmuş. Senden güccük adam senden on yıl evvel emekli oldu.” dedi babaannem. Ortalık kızışacakken memur olan amcam tatsız ama işime gelen bir müdahalede bulundu:

“Ana dur hele, keyfimizi kaçırma. Otantik bir ortam bak, dışarıda yağmur, soba yanıyor, mum ışığındayız…”

Babaanneme böyle denir mi? Bunlar hep rezillik ona oysa.

“O muavinle Suriye’ye mi gidiyodunuz ne baba?”
“Ha ya. Az yol gitmedik onlan. Sonra demir-çelikti, sigortaydı, maaştı deyip gittiydi. Allah razı olsun çok yükümüzü çekti.”

Kamyoncunun hatırası bitmez. Hele bir de bizimkiler gibi aile boyu kamyoncularsa; aynı kamyonla aynı yollarda ayrı ayrı yük çektilerse birbirlerini kataraktan bir ton hatıra çıkarıverirler ortaya. O sonu olmayan yolların sonuna varıp da geri dönerler de hatıra biter mi? Oraya kadar götürüp getirirler valla. Getirmezlerse iş kötü. Suriye, Irak, İran bahsi neyse de İstanbul’a varılınca mesele Türkan Şoray’a, Kadir İnanır’a, adamına göre Müjde Ar’a geliyor. Her kamyoncuyu İstanbul’da Yeşilçam oyuncularından biri karşılamış oluyor çünkü.

Kazalar, şirketler, yolun her türlüsü, yük için girilen kuralar ve dedemin hakkı olmasına rağmen “ayıp olur, ihtiyacı vardır, akrabadır” deyip kaptırdığı kıymetli yükler, yükü geciktirince yenilen dayaklar… Derken babam geç kalıp dayak yememek için dilini nasıl ısırıp nasıl dinç durduğunu anlatmaya başladı. Dilini mumun aydınlığına doğru çıkarıp gösterdi. Dedem de torunlarına bakıp “eee” diyerek gösterince torunları olarak gülüştük. Gerçekten de dilleri lime limeydi. Ha bir de demli çayın yanında Gripin ağrı kesicisi. İki saat daha yolda götürürmüş uykusuz adamı.

Ben son kamyonumuza yetiştim. Hatta küçükken yola gitmişliğim bile var. Dotç AS 900. Kırmızı. Motor kaputunun yanlarında, ucunda birer top olan demirden süsleri vardı. Bir metal yığınında ne kadar süs olabilirse işte.  

Bu arada oğulları tonajıyla, yatağıyla, yokuşuyla AS 900’ü övmekle bitiremezken dedem hiç konuşmadı. Satıldığı günü tekrar yaşıyormuş gibi bir hali vardı. O ânı kimse görmemişti. Ben ise balkondaydım. Evin önünden kamyonu alıp gittiklerinde dedem bir süre arkasından bakmış sonra oldukça sert hareketlerle sığırlıktan peguat mobiletini çıkarıp kamyonunun peşinden gitmişti. Çocukça korkularla ve terliklerimle ardından koşmuştum. Değirmenin orada ana caddeye çıkmadan mobiletten inip, hareketsizce kamyonunun gidişini seyretmişti dedem.

Yanına varamamıştım.

Seslenememiştim.

Öylece kalakalmıştım ben de.

Dedemin gözyaşları akmaya hazır beklerken kamyonun hurdaya ne kadara verildiği konuşuluyordu. Dedemin iyice hüzünlendiğini fark eden babam:

“Onun parasına da Toros mu aldıydık ne?”

Dedem titreyen sesiyle mücadeledeyken:

“Etmediydi bile!” diyerek başını bir yere vurmuş gibi birden geriye çekilip burnunu çeke çeke göz yaşlarını sessizce bıraktı.





YERE ÜFLEMEK / Hasan EJDERHA

Evin kapısından çıkıp, otoparkta, arabasının başında durana kadar, havanın nasıl olduğunun farkına varamadı. Hatta düşünmedi, gökyüzüne bile bakmadı. Oysa dışarı çıkar çıkmaz gökyüzüne, çevresine bakardı.
Aklı kızında kalmıştı.

Kızı Ceren’i düşündü: “Allah’ım! Parmak kadar kızımı elin kadınına bırakıp gidiyorum. Yedi aylık bebemi başka birine bırakmayı değer mi çalışmak?” diye düşündü. Ama İşini, üniversiteyi, öğrencilerini düşününce biraz teselli oldu. Sonra, Beden Eğitimi hocası olmak için sınavlara nasıl hazırlandığını, ne emekler verdiğini aklından geçirdi bir an… Arabanın başında düşüncelere daldığının farkına varıp, arabanın otomatik kilidini açan uzaktan kumandaya bastı; ancak vazgeçip yeniden kumandaya bastı ve arabayı kilitleyip anahtarı cebine koydu.

Okula yürüyerek gitmeye karar verdi. Yıllar var ki evden okula kadar birkaç kere, Ayet-il kürsü, ihlâs ve Fatiha okumayı alışkanlık haline getirmişti.

“Arabayla çabucak okula varıyorum; doya doya, sindire sindire okuyamıyorum, en iyisi yürümek” dedi kendi kendine.

Okumasını bitirdikten sonra sağına soluna, önüne arkasına, yukarı ve yere üfleme alışkanlığını hatırlayınca gülümsedi.  Kendi içinden geçen “böyle olur mu? Üflemeye gerek var mı?” gibi düşüncelerine tekrar kendisi cevap verdi. “Olsun! Ben üflerim. O taraflardan gelecek kazalara, tehlikelere karşı korunurum inşallah” dedi.

Ev ile okul arasındaki iki kilometreye yakın yolu yarılamak üzereydi ve birkaç keredir Ayet-il kürsü’den Fatiha’ya gelmiş, bütün yönlere üfledikten sonra yeniden okumaya başlamıştı. Okudukça hafiflediğini, hafifledikçe yüreği pır pır etmeye başlamıştı.

“Bugün hava ne güzel” dedi gökyüzüne bakıp; prıl pırıldı gökyüzü ve yolun sağında solunda çiçeklerin açmış olduğunu yeni fark etti. “İyi ki arabayla gelmedim; bu çiçeklerin, havanın farkına bile varamayacaktım belki de” dedi. Fatiha’yı okurken temiz havayı da ciğerlerine çekti. Yeniden evde bakıcı kadına bıraktığı kızı aklına geldi ve bir kere daha keyfi kaçtı. “Kızımın mimiklerinin, tavırlarının, tepkilerinin değiştiği anları göremiyorum. Kim bilir belki de bakıcı teyzenin tepkilerini alıyordur.” Bir an bunaldı. “Aman Allah’ım! Benim gibi değil de bakıcı teyzenin tepkilerine göre mi tepkiler kazanacak kızım?” dedi. İki ay sonra okulun tatil olacağını ve bütün yazı kızı ile geçireceğini hatırlayınca da kuş gibi hafiflediğini hissetti.

Oğlu Eren’de de öyle olmamış mıydı? Kendisi şimdiki okulunda çalışırken eşi başka şehirde çalışmıyor muydu? Oğlu, o zamanlarda birçok farklı duygular yaşamıştı babasına dair. Ama babası tayinini alıp geldiğinde çocuk çabucak kendisini toparlamıştı.

“Evet evet” dedi. “Yazın kızımla beraberiz bu açığı kapatacağız Allah’ın izni ile. Hiçbir sıkıntı kalmayacak” dedi sevinç içinde. Küçük bir kız çocuğu gibi zıplayarak, seksek oynayarak yürümek geçti içinden ve etrafına bakıp kendi kendine gülümsedi. “Acaba seksek oynayarak yürüsem ne düşünür etraftaki insanlar” dedi içinden. Sonra devam etti: “Eh! Yapmaz deli de değilim ama iki çocuk annesi bir kadına, üstelik üniversitede hocalık yapan bir kadına yakışmaz elbet” dedi.

Okulun olduğu caddeye girmişti. Ayetleri içinden hızlı hızlı okumaya başladı. Bir kere daha okuyup üfledikten sonra okula girmeyi planlıyordu. Okulun giriş kapısının bulunduğu sokağa girerken Fatiha’yı bilmem kaçıncı kere bitirdi. Önce sağına, Sonra soluna; yürümeye devam ettiği halde sağ omuz başından arkasına, önüne ve yukarıya üfledi. Yere üflemeyi aklından geçirdiği anda aklına; “yerden ne tehlikesi gelebilir ki?” Diye bir fikir geldi geçti. Aslında, yıllardır alışkanlığı olduğu, yere üflemekten vazgeçmemiş olduğu halde, bir an böyle bir fikir geliverip geçti kafasından işte. Tam o anda başını kaldırıp karşıya baktı. Bakmasıyla da gözleri fal taşı gibi açıldı. Siyah, kocaman bir köpek kendisine doğru geliyordu. Hayvanlardan çok korkan birisi değildi aslında. Ama nedense köpeklerden çok korkardı. Hem de minicik bir yavru köpek olsa dahi ödü kopardı. Bu korkusundan dolayı hep kınamıştı kendini. Ama bir türlü de bu korkusunu yenememişti.

Köpek gittikçe yaklaşıyordu. Üstelik de kocaman, kapkara bir köpekti. Bir an köpeğin dişlerini de fark edince korkusu zirveye çıktı. Her şey saniyeler içinde olup bitmişti. Köpek ile arasında iki üç metre kalmıştı ki, her yöne üflemiş, yere üflemek üzereyken aklına gelenlerden dolayı hâlâ yere üflememişti.

Siyah köpek tam da kendisine doğru yaklaşmaktaydı. Hem yaklaşan köpekten dolayı kendisini saran korkunun sarmalında, hem de köpeğin görünen korkunç dişlerinin tehdidi ile aklı sıçrayıp gökte asılı kalmıştı sanki. Köpek tam önüne geldiği anda yere üfledi ve böylece bütün yönlere üflemeyi tamamlamıştı. Kendisi daha henüz yere üflerken, köpek de yanından, dar sokakta kendisine değer değmez geçip gitti. Isırılmayı beklerken köpeğin yanından geçip gitmesi bir daha aklını almıştı. Korkuya çığlıklara hazırlanırken bu da nenin nesiydi şimdi. Adımları yavaşladı. Sağ tarafından yavaşça dönüp baktı köpeğin arkasından. Siyah Köpek; sanki insanoğlunun siyah köpeklere benzer nefsi gibi, duvarın dibinden yan sokakta kayboldu.

Okulun bahçe kapısından girip odasına varıncaya kadar bir daha okuma turunu tamamladı ve yıllardır âdeti olduğu üzere sağa, sola, arkaya, öne, yukarı ve yere üfledikten sonra bir de üzerine üfledi ilk defa ve“Allah’ım beni kendi öz nefsimden de koru”  dedi.

zeytin ağacı / m. alper taş















gün geliyor
ellerin uykumun içinde
bir zeytin ağacıyla
oynuyor

sonra geçmiş zamanların teri
bileklerimde

o güzel saçlarını
sen
geceleri
kendinle

sabahlar boyu
kaç annedir çıkardığım
kaç omuzdur
yerine

dizimi serip
sabahlar boyu

ellerin uyanmamın içinde



giderlerin mamüllere yüklenmesi / fazlı bayram

                                             /hikayemin özeti/
                                   










ben önüme gelene verdim
parayı değil de sırrımı verdim

ben önüme gelene verdim
sevgimi değil de aşkımı verdim

ben önüme gelene verdim
zamanı değil de hakkımı verdim

ben önüme gelene verdim
kardeşliği değil de ruhumu verdim

ben önüme gelene verdim
açlığı değil de ömrümü verdim

ben önüme gelene verdim
doğruya değil de dürüste verdim

ben önüme gelene verdim
dostluğu değil de canımı verdim

ben önüme gelene verdim
kaderi değil de yolumu verdim

ben önüme gelene verdim
gözümü değil de hepsini verdim

ben önüme gelene verdim
kahrını değil de lûtfunu verdim

ben önüme gelene verdim
astarı değil de yorganı verdim

ben önüme gelene verdim
kahveyi değil de kırk yılı verdim

ben önüme gelene verdim
cevheri değil de arazı verdim

ben önüme gelene verdim
vaktimi değil de halimi verdim

ben önüme gelene verdim
imanı değil de dinimi verdim

ben önüme gelene verdim
sırrımı değil de kendimi verdim

ben önüme gelene verdim
benliği değil de birliği verdim

ben önüme gelene verdim
kibiri değil de engini verdim

ben önüme gelene verdim
uçkuru değil de gönlümü verdim

ben önüme gelene verdim
sözleri değil de cümlemi verdim

ben önüme gelene verdim
yüz yılı değil de asrımı verdim

ben önüme gelene verdim
büyüleri değil de gerçeği verdim

ben önüme gelene verdim
taşları değil de harcımı verdim

ben önüme gelene verdim
tarlayı değil de kazancı verdim

ben önüme gelene verdim
utmayı değil de kumarı verdim

ben önüme gelene verdim
raundu değil de tüm maçı verdim

ben önüme gelene verdim
eşyayı değil de fikrimi verdim

ben önüme gelene verdim
şahsiyet değil de itibar verdim

ben önüme gelene verdim
sağlığı değil de sporu verdim

ben önüme gelene verdim
rengimi değil de bahtımı verdim

ben önüme gelene verdim
şöhreti değil de saygınlık verdim

ben önüme gelene verdim
boş lafı değil de şiiri verdim

ben önüme gelene verdim
bilgiyi değil de ilmimi verdim

ben önüme gelene verdim
hurdayı değil de altını verdim

ben önüme gelene verdim
taş kalbi değil de göz yaşı verdim

ben önüme gelene verdim
hileyi değil de erdemi verdim

ben önüme gelene verdim
ruhsatı değil de tenbihi verdim

ben önüme gelene verdim
tahtımı değil de tacımı verdim

ben önüme gelene verdim
uçmayı değil de kanadı verdim

ben önüme gelene verdim
gırtlağı değil de kellemi verdim

ben önüme gelene verdim
kendimden değil de hep O’nu verdim

ben önüme gelene verdim
rüyamı değil de uykumu verdim

ben önüme gelene verdim
pahayı değil de hakkını verdim

ben önüme gelene verdim
sevgiyi değil de aşkımı verdim

ben önüme gelene verdim
kimse inanamadı
***
ben önüme gelene verdim
parayı kapınca kaçmayı verdim

ben önüme gelene verdim
eğlenilince bendini verdim

ben önüme gelene verdim
ardımdan gelen el bildi


Nihayet / Miraç Doğantekin



Geçmiş zaman pek acıdır kor alevdir kül içinde
Teselli ihtiyacıdır su gibidir gül içinde

Nedir ki varılmaz olan geçmiş mi gelecek midir
Bu yeis zihni tüketir katil ki maktul içinde

Düşündüm ki yeryüzüne bir dostun olmaya geldik
Dostluk nokta virgül gibi nokta var virgül içinde

Bir söz verip geldiğimiz bu dünyada hikayemiz
Aşkın özünde başlar da biter mor sümbül içinde


FOTOĞRAFA BAKMAK / Enver ÇAPAR



Masum bir çocuğun
Mana dolu gözleri
Mülteci bir annenin
Haritaya dağılan gözyaşları
Kuruyan çeşmenin içli feryadı gibi
Ekrana düşünce kırılmış.
Bin parçadan bize düşer mi biri?
Birazdan kayıp gider unutkanlığa
Nereye kaydettik, neyi  kaybettik,
Hatırasız geçen günlerde,
Hayat yaşanmış mıdır?

Büyük fotoğrafa bakın diyor
Büyük laf edenler.
Acılar ayrıntılara sığmıyor oysa
Gözlerimiz biraz alıştı da
Gönlümüz yorgun düştü.

Başı hüzne gömülü,
Yüzü toprağa dönük bir kadın resmi,
Hangi kalbin kapağıdır?

Çerçevesiz bir acıyı, habersiz çekmişler
Doğal olunca ödül de almış.
Duygulandık, ad koyamadık.
Kalbe dokunmayan göz yanılmasıdır.
                                


DUVAR OLMAK / Melih ERDEM


Fakîr:

“Bağrımı rüzgâra açtım abi. Hoş sadâsına, naif dokunuşlarına kapılmak üzereyim. Hâlbuki taş duvardan değil miydik? Duvar da rüzgâra yenilirmiş abi, devrilmese de sarsılırmış. Ben devrilmek de sarsılmak da istemiyorum. Rüzgârın cilvelerine karşı dimdik durmak istiyorum. Duvarım ben, görevim bu benim. Rüzgâr beni devirememeli. Tuğlalarım sebatkâr, harcım ilk kardıkları gibi sağlam olmalı. Bağrımı kapatmalıyım abi. Rüzgârın esintisine bir kez daha kanmamalıyım. Çünkü gelip geçecek. Çünkü kapılmanın vakti değil. Dimdik durmanın, vazifemi yerine getirmenin zamanı. Ben duvarım abi, rüzgârlara karşı dimdik durarım.”

Hazret:

“Fakat devrildim tekrar. Devrilmem dedikçe devrildim. İlk kez devriliyormuş gibi şaşkınım hâlâ. Ben adam olmam abi, ben var ya ben iflah olmam. Yine âsude bir rüzgâr yerle yeksan etti beni. Oysa ben nasıl büyük bir set idim, sett-i zülkarneyn misali.
Dur abi dur bir yanlışlık olacak. Bu böyle olmamalı.
Atam toprak dedem toprak diye öğretmişlerdi küçükken.
Toprağa ruh üflenmişti sonra.
Ben bir duvar olamam...
Üstüme basıp geçerdi insanlar. Kusurları yine toprak olan gizlerdi. Firavun heykelini dikmişti güç benim elimdedir sanmıştı. Toprak olan tebessümle ve tatlı sözle ona karşı çıkmıştı. Firavun devrilmişti, toprak olan Hakk divanına varmıştı.
Fakat devrildim tekrar ben. Dikilmek istedikçe devrildim. Ah toprak olsaydım bütün bunlar olmayacaktı.”

tuzak / fazlı bayram



bütün ideolojilere tuzak kurdum
saatimi yeniden ayarlıyorum
tutarsa değil bu bin yıllık bir yatırım
herkes var işin içinde kafamda örgütledim
yaşlılar genç
gençler ihtiyâr olacak
bu yatırım âbad edecek papatya çağını

bizi hafife almaman gerektiğini belirtmiş olmalıyım daha evvel
yabancı
ben siyaseti de bilirim lakin ahlaksız değilim
şartlar yoluna koyar senin gibi olmadan da yürürüm
tuzak kurdum dört yanda bütününe ideolojilerin
Sultan Süleyman inanamamıştı bunu karıncaların yaptığına
devesi böğürürken çukurda fal taşı gibiydi gözleri ama
uzağa el sallamalısın yakından bakınca göremezsin
bu sefer sana söz yok mecliste sen de yabancısın
beni kır dök örsele
dostlarıma dokunursan sefil olursun


TÜRK MİLLETİNİN BAŞI SAĞ OLSUN

Türk Şiirinin Aksakalı, Bahaddin KARAKOÇ ağabey hakka yürüdü. 
Türk Milletinin başı sağ olsun.
Mekânı Cennet Olsun

Tîn N o t l a r ı / Yasin Mortaş




kırışıklığı açalım
çıkalım yola








1.
Mihman
iç s'esini aç

ç'ağlasın
kanınla
sözlü su

ve
kalp ritmini
kav kav yak

dağlasın ateşi
ıtrî su

ey
gök çeşmeli
ezber et
toprağın mihnetini

ve aç derinliğe
Nuh penceresini

2.
Ey
çisil çisil
konuğum

hüzün(lü)lere
akmayan
arsız suyu tut

sığ
ve bulanık
vaktin fıskiyesinden
içip de
geçme maveraya

bırak
kurusun
çatısız kemiğinde
kir çoğaltanların iliği

.
Müjdeli
Tin
Sin sen
terin aksın
kutlu dirence

ve
şırıl şırıl
şadırvanlar sıçrat
göynük güvercinlere


3.
Sesi beyaz
sözü su yârim

bu simasız
bu çığıltılı
bu yılan ıslıklı bunaltıyı
Besmeleyle geç
                                   
alnında
nun kavisleriyle
karanlığı daralt
ve ay’n nehirlerini
doludizgin akıt
yataksız toprağa

yalancı girdap
durgun suya
şer katmadan

içimize açılalım mı

4.
Güneş
abdest tazelenen
kuşlar nehrine değmeden

İç dili mesh etmeli

Şafakla
mühürlü göz
merhametin kağıdı

mürekkebi niyaz olan
ruh onu yazmalı

gördün mü birliği
yürekten yüreğe
nasıl da şelâle

Nasıl da inşirah

13-14 mart 2018


UZUN SÜREN HAZIRLIK / Enver ÇAPAR



Ömer Yalçınova’ya









Her şey mükemmel olsun dendi.
Eksik bir şey kalmasın.
İnsan kusursuz olmaz ama törenler olmalıydı,
Bu kadar masraf boşuna yapılmadı.

Provalar yapıldı, hazırlıklar tamamdı.
Endişeli bekleyiş, rezil olma korkusu,
Kol geziyor durmadan siyah gözlük korosu.
Gergin bir gün doğrusu.

İşin önceliği, büyüklerin beğenisi
Ter siliyor ha bire şık giyimli birisi
Telefonlar susmuyor
“Tamam, anladım” sonlu

Karışılmaz işine, akıl ermez sırrına
Ansızın başladı bir yağmur
Hiç hesapta olmayan,
Altüst oldu planlar
Kaç gün süren hazırlık, oldu iki saniyelik

Islanmaktan korkanlar, nazarlardan kaçanlar,
Avucunda bir damla saklamayanlar,
Sadra şifa sözlerle yüreklere su serpecek öyle mi ?
Çok önemli toplantı, kapalı kapılar ardında kaldı.

Sohbeti ortadan bölen meczup gülüşü gibi,
Çıkıverdi gökkuşağı.
Yalnız çocuklar gördü onu, rengarenk gözleriyle
Altından geçmek için başladılar yarışa.

Biz dönelim hayata,
Delik ayakkabılarla yağmura koşanlara,
Çorabını sıkan çocuklara,
Işıl ışıl gözleri, duru su gibi sözleri.







ördek yürüyüşlü adamlar/fazlı bayram



bu kan ter içinde kalışımın sebebi biraz da bu
gevşek ve bir hoş bir içecek
içecek dedimse siz yine de bunu bildiğiniz gibi anlayın
bir hoş deyince de maraşta biz bozulmuşluğu kast ederiz

yani biraz şöyle
hani ne söylediğinin farkında olmayan adamlar var ya
sıkıştırınca cıvıyan
işte odur içecek bal şerbeti halt etmiş
gevşek ve limonumsu yani
yani bayağı sulandırılmış

gelin öyleyse şarabı tutalım
koç gibi sözünün eri
halledemezse özür bildiren sert adamları yani
şarap dedimse yine yanlış anlamayın
tasavvuf okumadınızsa
bu sizin ayıbınız şiire bulaşmayın
not :
yazamadığımdan değil kırmak istemediğimden hasan abi
bu sıra gerginim biraz


DUA'DIR BUNLAR / Ali Rıza KARAKALE



En son, yarı kapalı yeşil bir belediye durağında, üzerimde var olan tüm durağanlığımla, rahatsız edici şehir gürültüsünde, gecenin sessizliğine aldanıp ki egzoz sesleri dahildir aldanmışlığıma; yağmuru bekliyordum. 

Uzun zaman oldu...

Bilenler bilir, Maraş'ın firik kokusuyla, yağmurun toprağa ilk düştüğü andaki koku kardeştir birbirine. 

Gizemli bir kaç gencin karanlıktan kaçışırkenki halleri, mahalle köpeklerinin yabancı sezdiğindeki tedirginlik sesleri, babamın geçmişten bahsedişleri, şiirsizliğim ... 

Yağmuru beklerken... 
ne çok şiir yazıldı ... 
ne çok beste... 
ne çok dua ... 

Ne çok ? dersen : 

"Ümidini kaybetmemiş fidanlar derim." 

Ümidini kaybetmiş insanlara denk. 

Ümitsizliği yıkan dualar 

Beklemek yazılmamış romanlardır, yazılmayı bekleyen hikayeler, yazılmakta olan şiirlerdir. 

Duadır bunlar ... 

Katında halis bir kalemle yazılmış tüm beklemek şiirlerini kabul eyle Allah'ım. 

Susadık ...

karakale 'm

BUĞDAY FİLMİ ÜZERİNDEN MUSA HIZIR KISSASI / Casım ÇOBAN


Sinema/Eleştiri

Buğday filmi yönetmenliğini Semih KAPLANOĞLU’nun yaptığı, yapımı beş yıl süren bir film. Sinemada gösterime girdikten sonra Tv’de ilk kez yayınlanana kadar internet ortamından da yayınlanmadı. Galası Beştepe’de yapılan bu film derin içeriğiyle fikir camiasında sabırsızlıkla beklenilen bir filmdi. Nihayet ilk kez Trt ekranlarında yayınlanan film üzerinden Hz. Musa ve Hz. Hızır’ın izini sürmek gibi acizane bir denemem olacaktır.

Filmin başından sonuna kadar hissettirmeden siyah beyaz oluşu akla şu diyaloğu getiriyor. Hayattan rengi çıkar geriye ne color ki? – Tek hakikat olan “Ölüm” kalır canım efendim!  Film işte bu hakikati daha en başta rengi ile vermeye başlıyor.

Günümüzden çok uzak yılarda geçen senaryo aslında insan hayatının idamesinin en temel gıdası tohumun (buğday) genetiğinin bozulması ve üzerinde oynanmasının insan kişiliğine mizacına seciyesine tesiri de ele almış. Tohum üzerinde her yapılan değişikliğin insan karakterinde de değişiklikler meydana getirdiğini dile getiriyor Cemil AKMAN (Hz.Hızır’ın temsili). (Domuz yemek ile kıskançlık arasındaki bağ anlaşılması açısından bir örnek olabilir.)

İstikbalde geçen film Holywood  yapımı olan ve gelecekte geçen diğer tüm filmler gibi mükemmel bir hayatı yaşayan bir topluluk ile özgürlükçü hayatı seçen, aslında elinden hiçbir şey gelmediği için bilim karşısında yenilmiş ve köle olmuş bir toplumun kavgası ile başlar. Bilimi mutlak güç olarak telakki edip bilimden yoksun olanları kendine köle kılma ahlakıyla hayatını idame ettirenler ve bu statükoyu koruyanlar her zamanki gibi hakikate karşı kulakları kalpleri ve gözleri mühürlenmiş haldeler. İşte bu statükonun egemen gücü karşısında bilimin ve insan eliyle üretilen her şeyin nakıs olduğu hakikatini marifet yoluyla öğrenip dile getiren Cemil AKMAN (Hz. Hızır’ın temsili) ve bu hakikatin peşinden koşan bu marifeti elde etmeye çalışan Prof.Dr. Erol’un (Hz. Musa temsili) üzerinden Kehf Suresinde geçen Hz. Hızır Aleyhisselâm ve Hz. Musa (a.s.) kıssası sembollerle anlatılmıştır.

Cemil AKMAN tezlerinde Genetik Kaos ve M cevherini işler. Bu tezlerinde net olarak yukarıda belirttiğimiz hadisin nakıs oluşunu ve tabiatta bulunan her şeyde M isimde bir cevher bulunduğunu insanoğlunun yani bilimin bu M cevherini yaratmaktan aciz olduğunu, bu acziyetten dolayı da hiçbir zaman insanın temel ihtiyacı olan buğdayı mutlak kusursuz manada ortaya çıkaramayacağını, bunun ancak gaybî bir hal ile yaratılacağını savunur. Burada M cevheri filmde açık olarak belirtilmese de bunun iki cihan serveri, kâinatın yaratılışının asıl vesilesi Hz. Muhammed aleyhi saletu vesselam olduğunu filmin işlenişi bakımından anlıyoruz. Kâinat Hz. Muhammed efendimizin nuru ile yaratılmıştır itikadı ile burada M cevherinin izahatını buluyoruz. İşte bu itikat her zaman olduğu gibi filmde de statükoya, zulüm ile idare eden egemen güce karşı bir direniş vesilesidir. Hakiki İmanı elde eden kâinata meydan okuyabilir. İşte bu meydan okuyuşlardan birini yapan Cemil AKMAN ölü topraklar olarak adlandırılan tehcir edilmiş topluluk arasına sürgün edilir.  Diğer bir tohum bilimci Prof. Dr. Erol son yıllarda buğday tohumundaki genetik bozukluk üzerinde çalışma yaparken Cemil AKMAN ismi karşısına çıkar. Erol çözemediği bu sorunun çözümünü kendinden daha derin bilgiye (ilm-i Ledün) sahip olduğunu düşündüğü Cemil’de bulacağı kanaatiyle ölü topraklara kaçak bir yolculuğa çıkar. Tıpkı Hz. Musa’nın Allah’tan aldığı vahiyle kendisinden daha alim bir zat olduğunu öğrendiğinde o alim zatı görmek istemesi gibi. Burada Hz. Musa yanına ümmetin seçkinlerinden birini alır. Erol ise küfür üzere olan bir talebesini alır. Lakin Erol Cemil ile buluşanda, Erol adeta talebesine buradan ileriye senin gelmeye itikadın kâfi gelmemektedir dercesine talebesini geride keşfedilmemiş ile ölü topraklar arasında bırakmaktadır.

İşte buradan itibaren tüm sahneler uzun uzun anlatılmaya gerek kalmaksızın şunu anlatmaktadır. Hayatta kalmak için “ene”yi öldürmek, kalbi temizlemek gerekir. Ene’yi öldürürsen sana buğday da verilir nefes de verilir. Ben’i öldürmek, nefese ve buğdaya sahip olmak için de en önce bir mürşide bende olacaksın. İşte o zaman HAY olan Allah’ın nurunda yaşarsın.
            Baki selam ve muhabbetle…