MÜSLÜMANIN ÖNCELİKLERİ / Ali YURTGEZEN


Hayli zamandır kafamız karışık.

Nereden geldik, nereye gidiyoruz, niçin buradayız, cevapları unuttuk.

Bu kafa karışıklığı hayatımıza iyice yansıyor artık, önceliklerimizi yitirdik.

Niyetlerimizde, tercihlerimizde, işlerimizde önem sıralaması böyle değildi, böyle olmayacaktı.

Gelin önce kimliğimizi, sonra önceliklerimizi hatırlayalım

Öncelerimizi doğru tayin edememek, şahsi zarardan öte, ümmet arasında yaygınşaşırsa eğer, ilâhi gazabı davet eden bir tehlikeye de dönüşmektedir üstelik.

Medine-i Münevvere’de hicretin birinci yılı. Mekkeli muhacirlerle artan nüfusuna ilaveten, bir de kıtlık yaşanıyor şehirde.

Yiyecek sıkıntısının çekildiği, açlık tehlikesinin baş gösterdiği bu dönemde bir cuma günü gıda malzemeleriyle yüklü bir kervan geliyor Şam’dan. O zamanın
adetidir; defler çalınarak, şarkılar söylenerek hem kervanın gelişi haber veriliyor hem de darlıktan kurtuluyor olmanın sevinci ifade ediliyor.

Bir şenlik coşkusuyla naraların ayyuka çıktığı, gürültülü bir müziğin Medine sokaklarında yankılandığı bu demde müslümanlar cuma namazı için Mescidi Nebevî’dedir. Rasulullah s.a.v. minbere çıkmış, cuma hutbesi için kıyam eylemiştir. Şamatayı duyan cemaatin büyük bir kısmı Hz. Peygamber s.a.v.’i “ayakta bırakarak” dışarı fırlar.

Bu olayı aktaran kaynaklar, mescitte sadece on iki kişinin kaldığını ve Cuma Suresi’nin “Bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona gittiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki, Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden de ticaretten de hayırlıdır. Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” mealindeki 11. ayetinin bunun üzerine nazil olduğunu kaydederler.

Başka bir rivayete göre de bu duruma son derece üzülen Hz. Peygamber s.a.v. daha sonra, “Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, şayet herkes gitmiş ve hutbeyi dinleyen kimse kalmamış olsa idi vadiden üzerinize ateşten bir sel gelecekti.” buyurarak, bu davranışın yanlışlığına ve tehlikesine dikkat çekmiştir.

Önceliklerimizin Önemini Sorgulamak

Bizler Efendimiz s.a.v.’in karşılaştığı her durumun bir mesaj taşıdığına, yaşadığı her zorluğun -bilhassa öyle takdir edildiğine göre- bizim için bir ikaz,
ders, hisse yahut hikmet barındırdığına inanırız. Nitekim yukarıdaki olay, “her dönemde yaşanabilecek bir hata”ya işaret eden tipik bir örnektir.

Ayetle kınanan, hadisle yol açacağı felakete işaret edilerek kaçınmamız istenen “hata” şudur:

İlâhi huzuru, ibadeti, cemaati, Peygamber s.a.v.’in sözlerini terk ederek dünyevî bir ihtiyacı temine yönelmek...

Dikkat edilirse burada azarlama yahut ayıplamaya sebep olan husus, işin mâlâyani eğlence tarafını bir yana bırakırsak, bizatihi beşerî ihtiyaçların karşılanması değildir. Ticaret gibi, sair zamanlarda mübah olan, hatta teşvik edilen bir işin kendisi değil, zamanlaması, yapılış tarzı ve ibadetin önüne geçirilmesi kınanma sebebidir. Hepsi de meşru ve zaruri görev yahut sorumluluklarımız arasında doğru bir öncelik-sonralık sıralaması yapmamız gerektiğini ihtar eder. Kısaca, naklettiğimiz olay, müslümanların önceliklerini belirlemede zaman zaman hata yapabileceklerine dair bir ikaz taşımakta, bizi bu konuda dikkatli olmaya çağırmaktadır.

Böyle bir davranışın Ashab’dan sâdır olması, ulemanın ittifak ettiği gibi, müslüman şahsiyetlerinin henüz teşekkül safhasında da vuku bulsa, Sahabe’nin yüceliğine gölge düşürmez. Zira en samimi müslümanların bile bazen zaaf gösterebileceği, beşerî temayüllerin, hele de bunlar bir ihtiyaca dayanıyorsa, insanı yanlış yönlendirebileceği tehlikesi böylece vurgulanmıştır.

Öyle değil midir? Bütün samimiyetimize rağmen bizim de bugüne kadar çok acil, önemli, hayatî gördüğümüz nice meselenin peşine takılıp kulluk sorumluluklarımızı ihmal ettiğimiz olmamış mıdır? Pişmanlıklar, “keşke”ler, önceliklerimizin önemini sorgulamamaktan doğmamış mıdır? Önceliklerimizi doğru tayin edememek, şahsî zarardan öte, ümmet arasında yaygınlaşırsa eğer, ilâhi gazabı davet eden bir tehlikeye de dönüşmektedir üstelik.

O halde niyetlerimizde, tercihlerimizde, hattı hareketimizde önem sırasını doğru belirlemek, buna göre hareket etmek gerekiyor.

Asıl Kimliğimiz nedir?

Bu dünyada iç içe girmiş birden fazla kimlik veya statüye sahibiz. Müslümanız, insanız, vatandaşız, diyelim ki aile reisiyiz, memuruz, esnafız, bir derneğin,
bir fi krin mensubuyuz, vs... Bütün bu kimlik veya statülerin bize yüklediği görevler ve sorumluluklar vardır. Yükümlülüklerimizi yerine getirmek, netice almak, muvaffak olmak için, yapmamız gerekenleri önemine göre sıralar, bazılarına öncelik veririz. Şu halde “önceliklerin belirlenmesi”, kimliklerimizin bize yüklediği sorumluluklar ile hedefl ediği neticeyi dikkate almak suretiyle yapılan şuurlu bir tercih ve sıralama eylemidir. Kendimiz olmayı,sorumluluklarımızı bilmeyi, neticeyi gözetmeyi, akletmeyi ve nihayet standart ölçüleri gerektirir.

Tek tek isimlendirilmekle beraber, sahip olduğumuz kimlikler uygulamada iç içedir ve her birinin önceliklerinin farklı olması, hatta bazen bu önceliklerin çakışması, yine uygulamada temel bir kimliğin belirleyiciliğini zaruri kılar. Bizim temel kimliğimiz ilk ve en kapsayıcı çerçeveyi oluşturduğu için müslümanlığımızdır. Yani kim ve ne olursak olalım, önceliklerimizi belirlerken müslüman kimliğimizin icaplarını esas almak, bunun ölçülerini hesaba katmak, bütün tutum ve davranışlarımızın bu çerçevede kalmasına özen göstermek zorundayız. Çünkü müslümanlığımız “asıl”, diğer kimliklerimiz “fer” (birinci derecede önem taşımayan) hükmündedir.

Öyleyse birinci ve değişmeyen önceliğimiz, bütün davranışlarımızın, bu arada her konudaki önceliklerimizin “din”in kriterlerine göre belirlenmesi gerektiğini bilmek, İslâm kimliğini kuşanmak, yani “müslüman olmak” ve “müslüman olmayı sürdürmek”tir.

Müslümanlığımız Ne Kadar Belirleyici?

Müslüman olduğumuzu beyan etmekle müslüman kimliğimizi esas almak her zaman aynı şey değildir. Bugün bütün dünyayı saran modernizm çoktandır dini “temel” olmaktan çıkarmış; bunun yerine beşeriyeti veya nefsaniyeti koyup, beşer aklını “asıl” kabul etmiştir. Modern dünyada din artık ya nefsaniyetin elinde kişinin istek ve arzularına uydurulan önceliği olmayan bir aidiyet ya da “hükümsüz” bir kimliktir.

Nefse hoş gelmesi ve beşerî planda baş döndürücü ilerlemeler sağlaması, bu yaklaşımın müslümanlar arasındada revaç bulmasına, hatta aksi düşünülemez
tek gerçeklik gibi algılanmasına yol açmıştır. Farkında değiliz belki ama müslümanlık iddiamıza rağmen tasavvurlarımız, kavramlarımız, zihnimiz modernizmin işgali altındadır. Önceliklerimizi bu kafa karışıklığı ve kalp bulanıklığıyla belirlemeye kalkışınca isabet kaydedemiyoruz. Onun için yeniden müslüman olmak, müslümanlığımızın nelere delalet ettiğini sorgulamak, bu kimliğimiz üzerinde “tefakkuh etmek”, yani derin anlayış ve kavrayış sahibi olmak zorundayız. Hal-i hazırın en önemli, dolayısıyla en öncelikli meselesi budur.

Sadece Zikir Halinde Kendimiziz

Kulluk dışında dünyevî veya fani herhangi bir kimliğin “esas” kabul edilmesi, insanı zımnen de olsa inkâra yahut ilâhlaşma tutkusuna sürükler. Bu, insanın asıl kimliğini, dolayısıyla kendini kaybetme halidir. Böyle durumlarda belirlenen öncelikler ne kadar makul görünürse görünsün, bir işe yaramayacaktır. Hakikatte olmayan bir şeye dayandığı, bir kopmuşluğun sonucu olduğu için, belirlendiği zannedilen öncelikler, kapılmanın veya sürüklenmenin ifadesidir. Halbuki “kulluk” mutlak ve gerçek bir “Mevlâ”yı zaruri kılar. İnsan, Mevlâsı ile irtibatını muhafaza edip gözettiği müddetçe kul olur, kulluğunun icaplarını yapar. Bu anlamda kulluğu bütün boyutlarıyla yansıtan kavram “zikir”dir.

Bütün ibadetlerin özü olan zikir, Allah Tealâ’yı yad etmek, O’nun rızasını umarak emir ve yasaklarını hayata aktarmak, hamd ü senada bulunmak, her an O’nun tarafından denetlendiğimiz hakikatinden gafi lolmamaktır. İbadetler hususi birer zikirdir elbette ama zikir, madem ki kulluğun olmazsa olmaz şartıdır, bunlarla sınırlı değildir. Kur’an-ı Kerim’de akl-ı selim insanlar için, “Onlar, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar.” (Âl-i İmran, 191) buyurulmak suretiyle her halükârda Allah’ı zikirden geri durmamak gerektiği, bunun zamanla yahut hal ile sınırlanmadığı da anlatılır.

İnsan zikirle kulluğunu, yani asıl ve temel kimliğini fark edebilir. Ancak zikirle, kulluk şuuruyla kendini Allah’a rabteden insan, konjonktürel rüzgârlar önünde sürüklenip savrulmaktan berîdir.

Zikirsizlik gafl ettir. Kendini bilmeyen, kendinde olmayan insanın belirledim zannettiği önceliklerin tutarlı bir yanı yoktur.

Dünya Pazarı Var Ama Ahiret Pazarı da Var

Münafi kûn Suresi’nin 9. ayetinde, “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar hüsrana uğrayanlardır.” mealindeki ikazda da zikrin en vazgeçilmez dünya meşguliyetlerine dahi öncelenmesi emredilmektedir.

Dikkat edilirse baştan beri “önceliğimiz şudur” derken, diğerlerinin önemsiz olduğunu söylemiyoruz. Öncelik belirlemek, hepsi de önemli veya gerekli hususlar arasından en önemlisini seçmektir. Bu, diğerlerinin yapılmayacağı anlamına gelmez. Dünyaya da ahirete de faydası olmayan lüzumsuzluklar, boş işler zaten konumuz değil. Nitekim yukardaki ayet “mallarınızı ve çocuklarınızı ihmal edin, bunlar önemsizdir” demiyor. “Bunlarla meşgul olun, bunlar da önemlidir ama önceliğiniz değildir. Birinci önceliğiniz Allah’ı zikretmek, O’nun varlığını unutmamaya çalışmaktır.” diyor. Benzer bir sıralama yazının başında aktardığımız Cuma Suresi’nin 11. ayetinin hemen öncesindeki iki ayette çok açık bir şekilde yapılıyor. Bu iki ayet “olması gerekeni”, daha önce naklettiğimiz 11. ayet ise “olmaması gerekeni” örnekliyor bize.

Olması gereken şu: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınız zaman Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma,9). Farkındasınızdır; bu ayetler genel olarak bütün insanlara yahut dil ile “müslümanım” diyenlere değil, “müminlere” hitap etmekte. Türkçeye “koşun” şeklinde tercüme edilen kelime aslında tam olarak gönülden bir tercihi, can atmayı, öne almayı ifade ediyor. Akabindeki 10. ayet ise ikinci plana bırakılan işin de terk edilmeyeceğini, önemli olduğunu anlatıyor: “Namazı kıldıktan sonra yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok anın ki kurtuluşa eresiniz.” (Cuma, 10) Bu ayetlerdeki “malların, çocukların, alışverişin”, dünyevî ihtiyaç, sorumluluk veya meşguliyetlerin sembolü olduğu tefsiri yapılmıştır. Cuma namazı da zikrin sembolü. İhtiyaç da olsa dünyevî meşguliyetler nihayet dünya ile ilgilidir. Ahiret hesabında “zikir” yükümlülüğümüzün yerine getirilmesi kadar hayırlı bir semere vermez. Ebedî olması hasebiyle bizim önceliğimiz ahirettir. Öyleyse dünya pazarı ahiret pazarına mani olmamalıdır.

Sonuç Olarak

Önceliklerinizin belirlenmesinde kendinizi nasıl tanımladığınız ve ölçüleriniz kadar, temyiz kabiliyetiniz ve ferasetiniz de rol oynar. Neticede ölçüleri kullanmak, bunlara göre bir “ehem (daha önemli) ve mühim” sıralaması yapabilmek bir akıl işidir. Hz. Peygamber s.a.v. “ölümü en çok hatırlayan ve ölümden sonrası için en iyi hazırlığı yapan” kimseleri “müminlerin en akıllısı” olarak nitelediğine göre, öncelikleri en sağlıklı biçimde belirleyenler, ölümü en çok hatırlayanlardır. Ölümden sonrası için yapılan hazırlık da öncelik listemizin başında neyin bulunması gerektiğine işaret eder.

Daha lokal planda belirlenecek öncelikler ise güçlü bir sezgiyi, şartları iyi okumayı, geleceği doğru tahmin etmeyi, kısaca feraseti elzem kılar. Feraset, Cenabı Hakk’ın kâmil müminlere bir ikramıdır. Kulluk edeplerine riayetle, zikirle, takva ile kazanılan bir mazhariyettir. Allah’ın nuruyla bakıyor olmanın isabetidir. 

Bu anlamda akıl ve feraset insan-ı kâmilin vasfıdır. Öyleyse öncelikleri en doğru şekilde tayin edenler kâmil müminlerdir. Bu sebeple onlar bizim gibi
lafı uzatmak yerine, tasavvuf yolunun usul ve esasları sadedinde önceliklerimizi kısa kısa sıralayıp en güzel tarzda tesbit etmişlerdir. 

İşte mürşid-i kâmillerin öncelikler listesinden bazı maddeler:

Kur’an ve Hadis’e sımsıkı sarılmak,
Hevâyı, hevesi ve bidatleri terk,
Mürşide bağlılık ve hürmet,
Halkın kusurlarını görmemek,
İnsanlarla iyi geçinmek ve onlara hizmet,
Güzel huy sahibi olmak,
Virdlere devam etmek,
Tevile ve ruhsatlara yanaşmamak...
Uzun lafın kısası dedikleri bu olmalı. 


...VE YİNİDEN BOSNA / Bilge DOĞAN


Bosna Günlükleri










Her acımızdan imanımızı tazelemeyi düstur edinmiş, “hiç” olduğunu bilmeye çalışan müslümanlarız. Hem kendimizi bilmeye hem az cürmümüzle hizmet etmeye Cazin’e yeniden geldik.

Kahramanmaraş-İstanbul-Sarayova hattındaki yolculuğumuz çok rahat geçti. 
Sarayova’da Cazin Belediyesi’nin aracı ve güzel, iyi yürekli, nazik Asimamız bizi bekliyordu. Türkçe ve Boşnakça şarkılar dinleyerek, söyleyerek düştük yollara.

Geçen yıl yakın bir takvimde, aynı rotada yine düşmüştük yollara. Gece ve hava şartları nedeniyle bu sefer hızlıca katetmeye çalıştığımız yolları geçen sene Osman Amcamızla yol üstündeki şehirleri gezerek yavaş yavaş gelmiştik.

Sarayova’yı uçak manevralar alarak alçalırken yeşilin binbir tonuyla gördük yine. Gri, yağmurlu ve tertemiz bir ilkbahar havası karşıladı bizi. Daha sonra gezeceğimiz Sarayova’yı uzaktan selamlayarak Cazin’e doğru yola çıktık. Dağların arasından kıvrılan yollarda serüvenimiz başladı. Ceylan çıkabilir tabelaları yüreğimizi heyacanla hoplattı. Kurşun izleri olan evler ve binalar yüreğimizi yaktı. Muntazam güzellikteki köyler, inanılmaz bahçeler, çiçekli pencereler ve balkonlar, her yandan akan nehirler bize yine masalın veya muazzam bir tablonun içine düştüğümüzü hissettiriyordu. 

Sarayova’dan ayrıldıktan sonra yaklaşık bir saat sonra Travnik şehri bizi karşılıyor. Vezirler şehri olan burada Plava Voda (mavi su) adlı bir nehir var. Bu buz gibi, şahane nehirde Fatih Sultan Mehmet atını sulamıştır. Geçen yaz Boşnak kahvesi içip nehir boyunca yürümüştük. Bu sefer gece olması sebebiyle yemek molası verip geçtik. Maksat yediğimizi içtiğimizi anlatmak değil dostlar bilir fakat Bosna’yı herşeyiyle anlatmak olduğundan muradımız o konuya da gireceğiz. Travnik’te Boşnakların vazgeçilmez yemeği, bizdeki kebaba karşılık gelen “cevapi” yedik. Bu şehirde kadim, büyük, kapsamlı ve iyi bir eğitim veren medrese de mevcut.

Yol üzere bizi bekleyen diğer bir şehir Jayce. Şehrin kelime anlamı küçük yumurta. Şehir kuşbakışı yumurtaya benzediği için bu ismi almış. Fatih Sultan Mehmet’in şehrin anahtarını aldığı yer. Bu şehirden büyük bir şelale ve Pliva nehri akıyor. Şehir yüksek bir kalenin içinde. Şelale yüksekçe bir tepeye kurulan şehrin ortasından büyüleyici güzelliği ile akıyor. Osmanlı Dönemi cami ve evler var. Merkezdeki eski bir caminin tertemiz abdesthanesinde abdest alıp namaz kılmıştık geçen yıl. Sakin bir şehir.

Bu şehirden çıkınca Plivska gölü iki dağın arasından yol boyu uzanıp gidiyor bir süre. Yemyeşil şahane bir göl, iki taraf yeşilin binbir tonuyla uzanan muazzam orman. Buradan sonra Sırp bölgesi başlıyor. Bu civardaki şehir, kasaba ve köylerde Boşnaklar yaşamıyor ayrıca iş vs de yapmıyor. Sırp bölgesi bitince Bihac ve sonra menzilimiz Cazin. 

Gözlerimiz yeşile doya doya ceylanlar ülkesi Bosna’da yolcuğumuz devam ediyor. Bihac şehrinden itibaren gittiğimiz Cazin şehriyle  beş altı şehri içine alan Krajine bölgesine giriyoruz. Sırp bölgesinden sonra bu bölge başlıyor. Tekrar Boşnak bölgesi yani. Cazin’e az kaldı. 

Gece 02.00 sularında bol yağmurlu bir şekilde Cazin’e ulaştık. Bizi ilk gece güzel bir ormanın içine yapılmış “Stovrela” isimli bir otelde misafir ettiler. Güzel bir istirahatten sonra ormanda hayranlıkla yürüyüş yaptık. Şehrin en güzel tepesine kurulmuş medreseye geçtik: Dzemaladin Causevic. 

Medrese güzel bir tepede, tüm Cazin’i bir kartpostal güzelliğiyle görüyor. Sakin, huzurlu bir yer olan Cazinle ilgili anlatacağımız çok şey var. Bir ay bu medresede kalıp Türkçe kursu vereceğiz inşallah. Medreseye geldiğimizde bizi geçen yılki öğrenci ve tanıdıklarımız bekliyordu. Hasretle, muhabbetle sarıldık ve mutluluk gözyaşları döktük. Öyle güzel insanlar ve bizi öyle rahat ettirdiler ki biz ruhumuza şifa bulmaya, kardeşlerimizle kucaklaşmaya, hizmet etmeye yine gelmiştik. 

Cazin Belediyesinin şehir halkı için düzenlemiş olduğu Türkçe kursunun öğretmenleri olarak medresede ders vereceğiz. Pazartesi kursa kaydolan öğrencilerle toplantı yapıp hemen kursa başlayacağız. Tanığımız öğrenciler bize rehberlik ve yoldaşlık yapıyor. Allah bizi utandırmasın ve faydalı kılsın inşallah. Heyecanlıyız ve mutluyuz elhamdülillah. Bütün dostlara selam ve muhabbetle. 


GÖZLERİN SONSUZLUĞU ANLATAN ŞİİR MİDİR? / Kadir ALTUN



Gözlerin sonsuzluğu anlatan şiir midir?
Okudukça çoğalır mânâsı bakışların
Tebessümün çözülmez sır mıdır sihir midir?
Görünce gönlüm çıkar mekânına kuşların
Gözlerin sonsuzluğu anlatan şiir midir?

Teşrifin baharları mahçup etti inan ki
Kış günü çiçek açtı virane bağlarımda
Yüreğinden dökülen sözler nasıl beyan ki
Sesin yankılanır hep bucaksız dağlarımda
Teşrifin baharları mahçup etti inan ki

Siyah beyaz gözlerle seyrederken alemi
Dünyam aşkın rengine boyandı gelişinle
Nasıl bir şairsin ki kullanmadan kalemi
Bin şiir yazıyorsun yalnız bir gülüşünle
Siyah beyaz gözlerle seyrederken alemi

Aşkın ile tutuşup parıldarım an be an
Şem ile hayat bulan kelebekler misali
Sözler kifayet etmez, yetersiz kalır beyan
Ancak Yaradan bilir bendeki bu ahvali
Aşkın ile tutuşup parıldarım an be an.

Gözlerinde seyrettim aşkın hakikatini
Aynalarda kendimi göremezken gözlerim
Her nefeste içime çekerim hasretini
Sana dokunuyorken dahi seni özlerim
Gözlerinde seyrettim aşkın hakikatini

Aşktır ezelden beri döndüren sonsuz çarkı
Hayatı yaşanılır kılan sensin sevdiğim
Bulunmaz aşık ile maşuğun bir tek farkı
Bilesin ki ben senim sen de bensin sevdiğim
Aşktır ezelden beri döndüren sonsuz çarkı


BOSNA GÜNLÜKLERİ-I / Sibel Kök



Bosna Yolculuğu














Bazı kitaplar yarıda bırakmak için bazı yollar kaybolmak içindir. O kitabı yarıda bırakmazsan o yolda kaybolmazsan bir yere varamayacaksın diyor İbrahim Paşalı bir yazısında. Yarıda bıraktığım kitapları, kaybolduğum yolları gözden geçirince daha varacağım yere bir arpa boyu yol alamadığımı fark ettim.

Olsun.

Yarıda bırakmaya, yürüdüğüm yolda kaybolmaya devam…

Şunu belirtmem gerekir ki kaybolduğum en güzel yol Bosna...

Evet, Bosna bir yol bizim için. Bizi Yunus’un odunları gibi dosdoğru olmaya davet eden, insan olmanın ve insan kalmanın inceliklerini bize öğreten zarif bir yol. Öğretmeye gelip de nasibine öğrenmek düşmüş kaç kişi vardır şu âlemde bilemem; ama biz onlardan ikisiyiz. Türkçe öğretmek için geldiğimiz bu diyarda dostluğu, samimiyeti ve vefayı talim ediyoruz. Boşnakların gözünden Türkiye’yi ve Türk kardeşlerine duydukları sevgiyi seyrediyoruz. Bundan daha güzel bir seyir yok bizim için. Biz de elimizden geldiğince, dilimizin döndüğü ve kalemimizin yazdığınca kendi penceremizden Bosna’yı ve Boşnak kardeşlerimizi anlatmaya gayret edeceğiz.

Bosna’nın benim gönlümde bıraktığı iz çocukluk yıllarıma dayanır…

Çocuktum.

Küçücük bir kız çocuğu...

Yanaklarını garbi yeli okşayan, saçlarını garbi yeline yoldaş kılan... Bu küçük kız çocuğunun dinlediği en güzel hikâyeydi gagasında merhem taşıyan turna hikâyesi. Bir türkü tuttururdu hikâyenin sonunda anlatıcı “Bosna-Hersek yarası sarın turnalar” diye. Bosna neresi, kuşlar neden uçuyor gagalarında merhemle anlamlandırmaya çalışırdım çocuk aklımla. Anlamını bilmediğim bu türkü ciğerimi öylesine dağlardı ki tutunup kuşların kanadına merhem götürmek isterdim ben de. Yıllar geçtikçe bu hikâyenin gerçekliği çarptı beni. Aliya’yı, Srebrenitsa’yı, Mostar’ı kısacası Bosna’nın bizim için ne anlam ifade ettiğini öğrendim. Ahir ömrümde Bosna’yı görmek ve Boşnak kardeşlerimle kucaklaşmak oldu tek gayem. İnsan bir şeyi samimiyetle isterse Allah bütün yolları önüne serermiş onun.

Yıllardır edilen samimi bir duanın neticesidir bizi Bosna yoluna düşüren...

En büyük şükür sebebimiz Bosna’yı gezmek, taşını toprağını görmek için değil de kardeşlerimizle kucaklaşmak, gönül bağlarımızı kuvvetlendirmek maksadıyla burada bulunuşumuz. Duamızın kabulüne vesile olan ve herkesin Osman Nalbant diye bildiği, bizimse Bosna’nın ikinci fatihi olarak gönlümüze taht kuran Osman hocamıza teşekkürü bir borç biliriz. Osman hocanın Bosna’ya ektiği kardeşlik tohumlarından ve bu tohumların yeşerdiğine nasıl şahit olduğumuzdan elbet bahsedeceğiz. Bu vesile ile Allah’ın bana bu yolculukta yoldaş kıldığı-ki bu da ayrı bir şükür sebebidir benim için- Bilge Hoca ile “Bosna Günlükleri” başlığıyla hatıralarımızı paylaşacağız. Kalemimizin ve dahi kalbimizin yükü böylelikle belki hafifler diye...


BİZİM ATLAR / Ahmet Cihat YILDIZ




Bizim bedenlerimizi taşıyan atlar
Sen binince duygu yüklenir
Alır götürür
Dağlara bırakır
Kimsesiz çocuklara verilmiş
Hediye gibi olur duyguların
Ağaçlar senin gülüşünle yeşerir
Belki o zaman
Toprak ana bizi de basar bağrına.
Emmilerini alıp gelmişler der;
Sevinir kuşlar,
Hem oymaktaki maralları görürüz belki…



MUKABELE YA DA MUKADDİMENİN ÖN SÖZÜ YA DA DELİ TÜTÜN HİTABINA SEVİNİŞ / Fazlı BAYRAM




/enver çapar’a/











işte tam da orada aldandım enver abi
rüzgarın savurduğu mor belik yok etti tasımı
aldandım
her mor zülüf
her zülüf belik oldu yolumda

tütün kağıtları sardı yerime belini yarin
yandım
tütün oldum kağıt oldum
yandım
şükür kül oldum enver abi tahtında

bilerek çıkmadım bu yollar yarin yolu
zülfüne takılıp aldandım ardında
yare aldandım
iyi ki aldandım
türküler su oldu azık oldu

              ‘İnsan dumansız ah çeker
            Taze yaraya acı tütünler eker
            Yar gelmese de gül yollarda biter’

güle tutundum ben de enver abi
şiir diyorsun nal sesleridir
haklısın
bağrımda binlercesi tepiniyor atların her gece
benim de rüyalarım var düş yakası rüyaları
karışmasam da dünyaya
dünya bana karışıyor enver abi
 hatta sataşıyor her fırsatta

abi bir de
uçurumlar çağından geçtiğimi söylüyorsun

            ‘beni çağıran uçurum oldu sevdan kaçmam’

uçurumlu yollara revanız ezelden
çağlar açıp kapatsa da sesimiz
geçse de uçurumları yaralı kalbimiz kanatsız
geçmez bizden uçurum
biz dibine kadar düşeriz
bilsek de düşer
bilmesek de kalkarız yeniden
bedenimiz tiryakidir
uçurumu en güzel biz düşeriz

sahi abi
bana uçmayı göstersene düşmezdim bir daha
bunca örselenişimi görmezden gelmedin madem


SUSMAK / Hasan EJDERHA



Ne çok yük yüklendik
Ne çok yük taşıdık
Mithat susmakta haklıydı emmi
Ben sana demedim mi
Derviş Ali de Mithat Durmaz da
Konuşurmuş meğerse
Herkese ulaşmasa da çığlıkları
Bir feryat dolaşıp dururmuş ufukta
Şimdi ağlarım emmi
Çok sıkıştım geleyim mi?
Gelip de sana
Derdimi diyeyim mi?

Susmanın dilini
Öğrenemedim bir türlü
Gülü taşımak kadar sakin
Bildiğin ne varsa unutacak kadar yakîn
Yolculuklara heves etmiştim oysa
Soysa yalnızlığımdan beni karanlıklar
Bir kayanın ucuna ben otursam ufka doğru
Diğer ucunda Mithat ve Derviş Ali
O hâli dünyalara değişmez
Yüklenirdim bütün vebali

Bir tarafta Mithat sussa
Bir taraftan Derviş Ali
Bendeki bu hâli
Anlasa bütün yıldızlar
Kuşlar
Ağaçlar ve ceylanlar.

Susun kalabalıklar
Suskunluğun çığlığını dinleyin!
Bilmeyin öyle her şeyi
Üzerinize vazife olmayanları
Bilmeyin
Taş üstüne taş koymayanları
Ellemeyin.
Beylerin şarkıları yerine
Gariplerin susan feryadını dinleyin
Ah Mithat Durmaz
Sustum artık sesim yorulmaz
Ah gittin Derviş Ali
Vebali ben yüklenmiştim oysa
Erzurum sana da kalmaz
Sustum artık sesim yorulmaz.


ÂDEMİYET / Rıdvan TANIR



Ey yürüyen ölüler susun!
Ve dinleyin!
Bir çığlık,
Bir feryat,
Bir enin,
Gök kubbeyi ağlatan
Siz gamsız, dil-mürde
Yine üç maymun sahnede
Sofrada gramofon sesi
Nerede insanlığın merkezi
Timsah gözyaşları
Merhamet paradoksu
Uzlete giden yol zalimleşmeye çıkamaz
Gem vurmayın
Haykırın kalplerini riyakâr yüzlerine
Hani o asabiyet-i islâmiye
Hiç değilse buğz edin
Nerede insanlık ritüelleri
Her hây insan olmaz, olamaz
Bir umman, bir duygu membağı
Koskoca ziyafette kuru soğana talim
Mahlukat’ ta yok böyle bir zalim
Güneşe siparişe ne hacet
Ah kara bulutlar olmasa.




BİR ŞEYLER OLACAK / Abdullah ÇELİK



Bir şeyler olacak bugün.
Sana bakınca anladım.
Belki fırtınalar kopacak ama;
Hiçbir ağaç sallanmayacak
Dalgalar seller yayılacak
Hiç kimse boğulmayacak.

Belki de gök gürleyecek lakin
Bulutlar yağmurlarını salmayacak.
Kuşlar diyorum, özgürlüğümüz
Uçmaktan vazgeçecekler.

Arılar senin bana küstüğün gibi
Onlar da peteğe konmayacak belki de

Geceler kararır kararmasına da
Yıldızlar gösterir mi kendini bilmem.
Bakarsın güneş doğmaz
Doğarsa da batıdan doğar
Doğmazsa da doğmasın nasılsa
Seni beni ısıttığın gibi ısıtmayacak.

DELİ TÜTÜN / Enver ÇAPAR


                  Fazlı Bayram’a











Yanlış kıyıdan başlamadık hayata,
Kıraç topraklardan savrulduk.
Elimiz alnımızda selamladık öğle sıcağını.
Güneş yanığını bilmeyiz,
Alın terimizden kararır kollarımız.

İnsanın dünyaya karışmamış hali,
Bitkinin bozulmamışıdır deli.
Bak yaprağa, damar damar onun da canı var.
Toprağı unutan ölümü nasıl hatırlar.

İnsan dumansız ah çeker.
Taze yaraya acı tütünler eker.
Yar gelmese de gül yollarda biter.

Dilimizi bağladı bağlamanın teli,
Soğudu çayımız, kül eridi, söz bitmedi.
Türkü su gibidir, âşık kandırır,
Bağrındaki yara türlü türlüdür.

Bu havalar bizim, uzun sürer düşümüz.
Atların rüyası nasıldır bilmem,
Şiir nedir deseler, nal sesleridir derim.

Adın toprağın sıfatı,
Bahtın açık mavi olsun.
Uçurumlar çağını çoktan geçtin.
Rüzgârın her savurduğu zülüf,
Mor belik değil, aldanma.

Tütün kağıdını yakar mı bu şiirler,
Mektup da gelmiyor artık yardan,
Nerden ateş alıyor kalbin.
Sen yokuşa sür tayları, biz hayra yoralım.
Yolda anlatırım uzun susuşlarımı.          


YAĞMUR / Sibel KÖK


Pencereyi açtı. Çisil çisil yağan bahar yağmurlarını seyretti bir süre. Her yağmur Mikail'in toprağı kucaklayışı, toprağın yenilenişi, dirilişi demekti. Annesi bereket diye tanımlardı küçükken yağmuru. Seyrederken onu, edilen dualar geri çevrilmez derdi. O da minicik ellerini açar, çok sevdiği elma şekerlerinden isterdi. Ah çocukluk diye iç geçirdi yüzüne yayılan tebessümü pencereye yansıyan aksinden bile gizlemeye çalışarak. Gülmekten bu denli korktuğu için utandı kendinden. İki yıldır gördüğü kâbusları, içtiği antidepresanları düşününce yeniden gömüldü o karanlığa. Yağmura baktı. İnşirah... İnşirah... İnşirah... Bu kadar derin olmasaydı içine düştüğü sessizlik, bu kadar ağır olmasaydı yaşadığı acı belki daha çabuk toparlardı. Pencereye vuran yağmur damlalarını saymaya başladı. Tıp, tıp, tıp... Yağmur ve inşirah... Tıp, tıp, tıp...Ayları hatta günleri saymıştı iki yıl boyunca. Tıp, tıp, tıp... Arap kızı da bakmaz olmuştu camdan. Tıp, tıp, tıp... Küsülü kalmıştı içindeki çocuk. Tıp, tıp, tıp... İki... Tıp, tıp, tıp... Yıl... Tıp, tıp, tıp... 

İki yıldır tek kelime etmemiş, evden dışarı adım atmamıştı. Hayatla arasındaki mesafe her geçen gün daha da artmış, sevdiği her şeye hatta kocasına bile yabancı kalmıştı. Parmağında bir bağlılık anıtı gibi duran alyansa takıldı gözleri. Ne çok zaman geçmişti üstünden. Bu şehre gelişi... Ali'ye sevdalanışı... Oğlunu kucağına alışı... Sonra o kaza... Yanağına değen damlaları alelacele silmeye çalıştı. Gözlerini sıkıca kapatıp bir çıkış aradı zihninin kuytularından.

" İçimde dağılmayan bir kalabalık var." demişti bir keresinde kocasına. "Korkunç bir kalabalık... Tüm sokaklarımı tutmuş, gidecek bir tenha, bir köşe başı bırakmamış bana. Her yerde bir suret... Kime ait bilmiyorum. Gördüğüm her suret zihnime kazınıyor bütün çizgileriyle. Hesap soruyorlar bana. Sonra alay ediyorlar.  Senin yüzünden diyorlar, senin yüzünden oldu o kaza. Oğlun senin yüzünden öldü. Bütün kelimeler birer cam parçası olup batıyor boğazıma. Susuyorum. Bir tokat gibi yapışıyor bakışları yüzüme. Utanıyorum. En çok da korkuyorum. Korkuyorum anlıyor musun? Her gece aynı kâbusları görmekten, her sabah bir uçurumun dibinde açmaktan gözlerimi, korkuyorum. "

Tam da kocasının" toparla artık kendini, hayatı kendine de bana da zindan ediyorsun" dediği gün dökülmüştü bu cümleler dilinden. Sonra susmuş bir daha konuşmamıştı. Bir sisin dağılması gibi dağılsaydı içindeki karanlık. Yeniden tutunabilseydi hayata... Ah yeniden...
 ...
Dışarıda yağmur dinmiş, geriye insanın başını döndüren bir toprak kokusu kalmıştı. Gökyüzüne baktı. Uzun bir nefes çekti ciğerlerine. Camda yansıyan aksine takıldı bir kez daha gözleri. Bakışlarını kaçırırcasına kapattı pencereyi. Masanın üzerinde duran ilaçlardan bir tane aldı. Sonra bir tane daha, bir tane daha...




duyuş / fazlı bayram


            /gün sazak göktürk’e/












öyleyse ölelim çekilip köşelerimize
şairler yalnız ölür bilirsin
hadi şurdan bir beş dakka öleyim
ölüverip geleyim de hatıralar yaşasın
üstü açık sokaklarda
yalınayak ve yalnız

pilav üstü döner gibi oldu

ölüm her kula
hatta her canlıya yakışır
dirilen her devir gelinliğiyle ölür dirilir gibi
ya da ölür gibi dirilir âfâka
sabretmelisin şair
sabır büyük ölümlerin başıdır

kimine göre ölünce başlar macera
kimi başlamadan ölür icraata dirilerek ateşler tabancasını
biraz da ölmene bağlı tabi ama
bana sorarsan
ölen de ölünen de
dirilen de öldüren de bir başkası değil
bu başka bir şey
dirilirken ölen
ölürken dirilen de

neticede ölmek gerek tabi ama
ölerek değil dirilerek ölmek gerek

ha daha iyi ölebilecek olanlar da olmalı
bence civara bir daha bakmalısın


SESLENİŞ ! / Gün Sazak GÖKTÜRK



En iyi biz ölürüz ılık bir gecenin sabahında,
Çorak tarlalardan buğday çeken atlar gibi.

İkindin serinliğinde belki, çatlayıp ölürüz,
Cam bir kürenin yere düşmesi gibi

Kurumuş çamurda yükselen gövdesi çürüyen çınar!
Neşvelene dur sen! En çok bize yakışır ölmek!


MİHNET / Mehmed YAŞAR











Bir kâğıt, bir kalem elde var şiir
Bir adım, bir menzil yolda var şiir
Yayan ve yapıldak, kan, revan bülbül
Bir diken, bir sayha gülde var şiir..




UNUTURUM SANMA SAKIN / Kadir ALTUN



Yad elde yürüsem bile
Yollar seni hatırlatır
Gönül sazı gelir dile
Teller seni hatırlatır

Gurbet çetin, ayrılık zor
Diyemem ki hayıra yor
Yandıkça yüreğim kor kor
Küller seni hatırlatır

Hasret ciğerimi yakar
Gözlerim kanlı yaş döker
Gönül denizime akar
Seller seni hatırlatır

Nerde görsem bir gülşeni
Dert, keder, gam sarar beni
Melun ayrılık dikeni
Güller seni hatırlatır

Kimdir giden? Kimdir kalan?
Bölünür mü hiç bir olan?
Yüreğimde vuku bulan
Haller seni hatırlatır.


KIPIRDASIN KAİNAT! / Gümüş SİMYA


Genç kız, oturduğu masadan usulca kalktı ve pencerenin kenarındaki saksının içinde duran hanımsepeti çiçeğine doğru yaklaştı. “Mevsimlerden sonbahar, aylardan ekim ve ben nerelerdeyim? “ Diye mırıl- dandı… “Hüzün yılındayım...”

Çiçeğin yapraklarını okşayarak “Hüzün yılı, ansızın hayatımıza giren bir fetret dönemi, bir düşünce yılı… Bu sene neler düşündüm neleri kaybettim ve nerelere geldim. “Acaba Yusuf gibi kuyunun dibine mi düştüm yoksa köle pazarında mıyım?” Benzetmesi yapmak ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemem ama bu sene bir başka sene. Sıkıntı çekmek ne kadar zormuş bunu anladım. Bunu idrak ederken bir tohumun filiz vermek için ne kadar çok çaba sarf ettiği geliyor aklıma. Sonra Cenab-ı Hak’tan ümidimi kesemeyerek, ümidvar oluyorum. Bu zor seneden sonra mutlaka güzel yıllar da var olacaktır.

Mevsimlerden sonbahar, bahçedeki elma ağacı yağan yağmura, Kahramanmaraş’ın kara poyrazına inat, baharı beklemeden çiçek açmakta. Demek ki en zor günlerde dahi güzel günler saklı. Her şey zıddıyla anlam bulmakta, her şey saklandığı kadar derinleşmekte. Bu sene hüzün yılındayım.

Zaman akıp geçmekte, saniyeler birbirini kovalamakta, akrep ile yelkovan yarış halinde. Kainattaki zaman kavramının dengesi bu mu? Peki zaman içerisinde kazanan kim olacak? Akrep mi yelkovan mı yoksa saniye mi?

Ağlamak isteyip de tuttuğum o kadar çok hıçkırık var ki boğazımda. Hepsi birbirine düğümlü. Kirpiklerimin ucundaki salkım saçak bulutlar birbirine çaksa çevremdeki herkes sağanak yağış altında kalır, kim bilir? Dedim ya hanımsepeti çiçeği, bu sene hüzün yılındayım, mevsimlerden sonbahar.” Diye mırıldandı genç kız.

Nefesinden buğulanan cama dokundu bir dünya çizdi ve kâinat kavramını dünyaya nasıl aksettirebileceğini düşündü. Senelerini, mevsimlerini, hüzünlerini, mutluluklarını çizdiği dünyaya ne kadar sığdırabilirdi ki. Bunu yapamadı elinin tersiyle çizdiği dünyayı sildi. Dışarıda sağnak sağnağa yağan yağmur kainattaki kıpırtıyı haber ederken, anladı gökyüzü ceplerine sığmayacak kadar büyüklükteydi. Bu hüzün senesi bitecek kim bilir gökyüzü hangi güzel mevsimlerin habercisi olacaktı.

“İçimdeki ümidin habercisi ol!

Hüznümü elimin tersiyle de silmem,

Başım gözüm üstüne hüsn-ü yılım ol!

Ah etmem, kem söz söylemem,

Esen rüzgâr, yağan yağmur şahidim ol!

Gelecek olan baharı elimin tersiyle itemem,

Kıpırtılarla inlesin kâinat!”