DÜKKÂN MEKTUPLARI-29 / Ahmet Doğan İlbey

Korona Günlerinde Dost Şiirleri Okumak

Zâlim ve insafsız koronavirüs dostlardan ayrı düşürdü. Yüreği ve kalbi yokmuş, dostluk nedir, firak nedir bilmezmiş koronavirüs. Sokakları işgal etti, yasak koydu, eve hapsetti. Dost yüzü ve sesine hasret koydu. Yavaş hayata geçtim ve geceler yârim oldu. Dost hasreti gönlümde demlendi de demlendi, dost hüznü çoğaldı çoğaldı da. Bundandır ki dostların şiirlerini kıraat ederek şifa buluyorum.

“Nefes” 

Fikir cephesinin yaman savaşçısı, medeniyet müdafii ve “Ben Bilge Kişi’nin dilencisiyim” diyen İsmail Göktürk’ün meftun olduğum hocasına yazdığı “Nefes” şiiriyle başlıyorum gece yarısı dostluk tâlimime. -Ali Yurtgezen Hocama hürmetle- “Merhamet et hâlime, her şeye agâhım Ali Var mı senden başka söyle, ilticâgâhım Ali”
Neyzen Tevfik 

“Ehli hâl değilim, esrârı kapalı semânın / Esmâya muhatap âdem olamadım Ali / Pür kusurum hem pişman, şâkisiyim daru’l emânın / Dünyaya yüzüstü düşmüşüm, doğrulamadım Ali / Bunca yıl kapındayım, yine ağyârım Ali / Nâçârım, eşiğinden geçmedi âhu zârım Ali / Rind-i Kerbelâ iken dilencisiyim dergâhının / Ahvâli arza ne hâcet, müşkilim sana âyandır / Meczûbuyum, hayrânıyım ilm-i ledün mâhının / Ahâlî ta’n eylemiş, hâlim ehl-i irfâna tuğyandır / Kuşatılmış sadrım, hem zebunum dermânım Ali / Nedâmetten melâmete kalbet fermânım Ali / Mâsivâ pazarında rüsvâyım, gönül âyinem kırıldı / Azatsız köleni gör, kaç efendiye satılmışım Ali / Unuttum erkânı, sıdk u sıfatım özümden ayrıldı / Yüzgeri etmeden sor, kaç kapıdan atılmışım Al / İkrârımdan hezâran dönmüşüm, arsızım Ali / Aramam senden gayrı melce’, umarsızım Ali.”

“Marallar oymağında bir ceylanla oturup ağlamak” 

Seher vakti derûnuma iyice işliyor, tâlime devam… Merhametli yüreğine kuş, çocuk, ağaç, anne, baba, dede ve nineler yuva yapan, onların sevgisini mısralara çeken ilk göz ağrım Hasan Ejderha’nın “Marallar oymağında bir ceylanla oturup ağlamak” şiirini gözyaşlarımı tuta tuta okuyorum: 

“Hüznünü dağlara savuran / senin kırılgan ürkekliğin yok mu ceylan / ruhumu kanatlandıran /an be an kaçmaya hazır hâline / ne aşklar susadı / Ah ceylan!/ ürkek aşkların zarif sultanı / karanlıkları silen aydınlığını / saklama dağlardan senin gözlerinden kopan / bir deniz boğulur bende /merhametin ziyası sende parlar / güzellik sende kanat açar göklere / Beni böyle koşturan arkandan / bir avcılık hâlidir sanma n'olur /aşka uçan turnalar içimde kanat vurur /denizler içimde kudurur / okyanuslar içimde durulur /sana âşık her avcı içimde vurulur / İn ovalara ceylan! / bu yürekle sana haykıran / en soylu ağıtları sunmalıyım / Bir tel hıçkırır derinden / gözlerinden kopan bir damla yaş aşkına / bir yiğit ölür pusuda haybeden / yapılar yükselir göğe şehirlerden / ağır yükler altında sokaklar erir / binlerce insan binlerce yalnızlığı emzirir / İn ovalara ceylan! / buralarda yaşanmaz sensiz / şehirler kurmalıyız ceylanlar gezinen / kuşlar uçmalı göklerinde şehrimizin / marallar olmalı sokak başlarında / körpe yavrularını emziren / şaşırıp kalmalı avcılar iz sürerken / Ay ceylan! / Boynumda bir vebaldir çağın insanı / kirlerinden oluşmuş zamanın lisanı / her şeyin üstünde işgal var / bunalıyorum ay ceylan / içinden çıkamadığım bir hâl var / ya sen balalar balası / yüreğinde ateş, gözlerinde hilâl var / Sen ve ben ceylan / cerenler bizi izlerken yükseklerden / asrın çizgilerini çizmek üzre / hayatı hüzn’olan turnaların / aşkına denk bir aşkla / çeteleler tutmalıyız yine aşklara dair / Ceylan ceylan! hüznünde beni an / senden aldığım yaralardandır / yüreğimden sızan kan / Sen sultansın nazlan ceylan / Yürekler kanatan naz var sende / Kıtalara yayılan yaz var sende / Bir kurşunla hazan olan güz var sende / Her hücremde gezinen iz var sende / Yüreğime sürekli batan biz var sende / Sen sultansın nazlan ceylan / Senden aldığım yaralardandır / Yüreğimden sızan kan” 

“Yola Koyulan” 

Sahur bereketi, seher vaktinde ince ve ulvî bir sızılarım hâlâ var, seviniyorum. Bu sızıyla, uzak Batı gurbetinde çile çeken şair-i âzamım Mehmet Narlı’nın “Yola Koyulan” şiirini okuyarak devam ediyorum: 

“Hıra kadar Müslüman Tanrı Dağı kadar Türk / olduğumu unutarak daha doğrusu unutturarak / bekledim gökte kara yerde haki bulutların dağılmasını / iskambil ve ciğer dürümü ile çocuk bahçesinin oralarda / kırılmış yoksul hançeri fersiz göz harcanmış son para / olarak mı kalacağım dedikten dört mevsim sonra / durdum patlıcan çuvalı yün yorganla kapısında müftü okulunun / kendimce şair herkesçe mahcup ve daima köylü olarak / ışık ne doğudan ne batıdandır dedi öfkesi boyunu aşan kişi / Allah’ın ışığı âlemleredir ve vardır müslümanca ölmenin bir yolu / ablak yüzlünün elinde bir kitap: Atatürk’e göre Kur’an nasıl okunur / su kaynatan bir motoru göreniniz çoktur işte öyle / taşıp koridorlara taşıp caddelerine çiftliğin / bütün bildiklerim dolanarak ayağıma / ne oluyor Ahmet dedim ne çok şey biliyor insanlar / anamın duasını törenin devletini Osman’ın rüyasını / sonradan Maturidî olduğunu öğrendiğim aşklarımı / öyle emin öyle mağrur nasıl küçümsüyorlar / yahu genetik izin vermez dediysem bile / dostum ısrarcı oldu devrimci olalım diye / üç kişilik odada toplanıp on beş kişi ve iki yedek / bastık tütünü bastık türküyü kekremiş dilimize / ‘yaprak döker bir yanımız bir yanımız bahar bahçe’ / daha da konuşmam artık çekildi derler ne güzel / ne güzel küçük ve lüzumsuz dünyamla / dolaşırım ben de şiirin parmak uçlarında / başparmak Sezai ortası ismet küçüğü Attila / ‘başım eğik dilim kapalı gözler kan çanağı’ / geçtim müftü okulundan edebiyat sahanlığına.” 

“Tütün ve çay” 

Dost deyince gecenin ikinci yarısı, Sivas’ın fikirli soğuğu, yufka yürekli çoban, günde beş vakit şair ve fakîre “anam” diyen Memduh Atalay’ın “Tütün ve Çay” şiirini okuyarak gönül tâlimimi hızlandırıyorum: 

“Aşk şiiri yazamazdı Hasan Hüseyin / Çünkü aşk şiirden önce gelirdi / Ben adını ağaca yazdığım günden beri / Bir ileri iki geri ama sen hep şiirden içerisin / Adam aldırma demeden tam ortasında savaşın / Cihadın derdik eskiden eskimeyen dâvalar zamanında / Şimdi yedeğindeyiz karşı çıktığımız das kapital dâvasının / Ve savaşımızın tam ortasında das kapital / Şiirini de yazarız aşkın resmini de çekeriz gözyaşının / Gel merhamet rozeti satın alalım kadın uğultulu bir kermesten / Üzerinde az fikir de olsun eskiyi hatırlatan / Dergilerde adımız protokolde yerimiz sağlamlaşsın / Eskinin anısına / Severken de çocuktuk kavgada muzafferken de / Ağladık hep emellerin boş kalan avuçlarına / Bizi bulutsu gözlerimizden tanıdı tarihin tüm Hüseyinleri / Namlular bizi gösterdiğinde aynı sesin yankısı / Bıçaklar keskinleştiğinde bizdik yine Allah’ın aslanı /Ali’den gelen bir damarımız var ki hep dimdik korkusuz / Ölümü güzelleştirdik ve ismimiz yaşadı çocuklarda / Adam gibi ölmesini bildik şükür / Kâra tahvil etmeden / Şimdi aşktan ayrı görünen yüzümüzü çok katlı bir muska gibi / Ağaran saçlarımız örtüyor hal ehli bilir / Tütün gibi sarıp yaktık dünyayı / Çay gibi ikram ettik tüm dünyalıkları / Neyimiz var boş bardak ve bir içimlik tütünden başka / Belli yerimizi yadırgadık bizi yadırgadı tüm kartviziti olanlar / Biz bir gölge gibi geçtik / vicdanlarınızın ve eşyalarınızın arasından / Ve dünyayı bir katır gibi tutup yularından / Dünyalıkları dünyaya sığmayanlara / Musalla kardeşlerine ve iz süren avcılara /Bıraktık”

“Çöl uyandıran yağmur” 

Seher vakti kalbin uyanış saati… En çok tâlim ettiğim ve kendim olduğum ânlar. Bu geceyi dost şiirleriyle yollamak istiyorum. Kelimelerin en nariniyle, en sessiz ve yumuşağıyla şiir yazan şair Yasin Mortaş’ın “Çöl uyandıran yağmur” şiirinin 1. bölümünü okuyup saadet asrına kanatlanıyorum: 

“Sıcak su / buza keser mi? / Ey Nebî / bu ne garip bir ateştir / kalbim, kendi çölünde ateş ateştir!... / Kendi kavıyla yanan kibrit / ve suyu çekilmiş sünger gibiyim /40 dereceyle duruyorum hayat ortasında / Saatler ateş aldı yine Ey Nebî!... / Hangi gözümle baksam yüzlere, putperest / Sağımda kâhin panayırları / solumda şeytan kabileleri/iyilik cesetleri / Karaya oturmuş bir deniz gibi kalbim / denize tutunmuş bir dağ gibi ellerim / Bir kandil rüzgârı / büktü de boynumu / gelmedin Ey Nebî!... / Kanımda ateşgede / süvarilerin nal çıngıları / günümü tutuşturur ve üstüme döker gece küllerini / sesimi içer kinim/rengimi tutar çöl / yatsılara yaslanan ay saklar ışığını / Sen, ‘açıl!’ dediğinde açılan ay / ‘kapan!’ dediğinde kapanan ay / şimdi gözlerimde / gece lekeleri / (Yoğun aşk yağmurları özetliyorum sabrıma / rengim yıkandıkça açılıyor Habil yanlarım) / Gel desem / kalbime ışık tut desem /gelir misin Ey Nebî?... / Beni kurtar Ey Resûl! / Gök bir yağmur kasidesi gibi hüzün içiyor / ‘O’ kâinata güneşten bir elbise biçiyor / bir çocuk anne sütünden geçiyor / anne çocuğun aşkından geçiyor / ırmak deniz küskünü / yol kendine uzak bir menzil / güneş üzerine güneş çekiyor / ağaç baharı özlüyor / çöl / Medine kuşuna su oluyor / Mekke / bir hurmanın dalında / Peygamber ağlamaları saklıyor / (Ey kalbimde Hacerü’l Esved dokunmaları büyüten Mekke! / Seherin melek kanatlarından incinmiş yel! / ütülenmiş şafak gibi takıl sızılı tüllerimize / bir Medine tebessümüyle açılsın Ensar pencereleri.) / Sen / İkindi gölgesini tutmadan / ve akşam geceye tutunmadan / niçin gelmiyorsun / Ey Nebî?... / Bir gözümüz diğerine muhalif / aynalarda uzayan yalnızlık gibi elif / Hıra aydınlığında sertliğini unutan taş metaneti / Cibril yağmuruyla telaşlaşan çöl harareti / dağlarda bir peygamber titremesi / bir Hatice sessizliği yağmurlarda / soğumamış azığın ahret çözülmesi / gözlerimizden sağanak bulut terlemesi / kalemlere sonsuz mürekkep çekilmesi / (İçimde taşan hayatı / bir balçık özetiyle kuruttum toprakta / aynada tozlanan bakışları not tuttum / öyle baktım alnıma sıvanmış utançlara) / Sen / Allah’ın elçisi / rüzgârsız yapraklarımız döküldü / neden gelmedin Ey Nebî?... / Bu çağda / mumu kurutmuş ateş, bu ateş nasılsa? / taşa dadanmış bir acı, bu acı nasılsa? / şeytana akan bir kan, bu kan nasılsa? /çıngıya dokunmuş bir bulut, bu bulut nasılsa? / gölgeye tutunmuş ikindi, bu ikindi nasılsa? / kuşa tutulmuş cıvıltı, bu cıvıltı nasılsa? / kelime çağıran bir lügat, bu lügat nasılsa? / kaşıntı tutkunu bir yara, bu yara nasılsa? / harf unutan bir kalem, bu kalem nasılsa? / anne büyüten bir çocuk, bu çocuk nasılsa? / rüzgârı eğen bir başak, bu başak nasılsa? /sesini arayan bir ses, bu ses nasılsa? / kurdu çağıran bir kuzu, bu kuzu nasılsa? / geceye seğirten bir gün, bu gün nasılsa? / olta çağıran bir balık, bu balık nasılsa? / aslana bürünmüş bir ceylan, bu ceylan nasılsa? / akbaba çağıran bir leş, bu leş nasılsa? / bulutu unutan bir yağmur, bu yağmur nasılsa? / Nasıl olursa olsun EY RESÛL!” 

Hülâsa-yı kelâm; şiirle gönlünüz âbad oluyor, şifa buluyorsanız, mübarek ramazan ayında korona kâbusuna karşı siz de şiir okumayı bir deneyin, derim. 




DÜKKÂN MEKTUPLARI-28 / Hasan KEKLİKCİ


Hasan Ejderha Eliyle Ahmet Doğan İlbey Abi'ye

Pek muhterem Ahmet Abi; evvela üzerime farz olan selamlarımı sunarım. Şahsınızda cümle Dükkâncılara da selam ederim. Kaç zamandır dostlarınızın canhıraş bir şekilde size mektuplar yazması, tebrikler atması, birbirleriyle haberler salması ve en sonunda son teknolojiyi kullanarak, sizinle canlı bağlantılar yapması karşısında, kendimi bu mektubu yazmaya mecbur bırakılmış hissetim ve siz:

“Hasan bir mektup da sen gönder bana
Gerçeklerden, yalanlardan haber ver.
Varsın bulunmasın içinde mânâ
Falanlardan-filanlardan haber ver.”

Demeden ben bilgisayarın başına geçtim. Gerçi yazmasam da; yarın bu kara bulutlar dağılıp üzerimize güneş doğduğunda, gözü olanın ışığı gördüğünde siz, “Bir mektubunuzu da değmedik Hasan Bey” diye kahretmezsiniz; ama olsun, bunca yıllık emeğiniz var üzerimizde.
Aslına bakarsanız bu salgından dolayı uygulanan kısıtlamalardan korkarak, kaçak-göçek bir şekilde köye gelmiştim. Buradan size bir mektup yazmak fikri oluşmuştu zihnimde. Ancak köyden şehirdeki adama ne yazılır diye birkaç gün düşündüm durdum. Malum; sizin istediğiniz medeniyet, fikir gibi şeyler köy yerinde fazlaca bulunan şeyler değildir. Köylü milleti onları pek bilmez, görse tanımaz, yolda bulsa almaz. Öyle çok okuyana, yazana, çalgı çalıp türkü çığırana, davulun önünde mendil sallayıp oyun oynayana “yeyni” denir köy yerinde. Çok konuşana, lafı sündürene, döndürene, övünene “özeme” derler buralarda. Hele hele bu mevsimde, elinde kazma olmayan adama selam bile verilmez. “Bağı bahçesi bor adamda ekelik beş beş.” diye birbirlerine laf verirler.
            Hasan Ejderha Emmimin bir Gelinbacı Hikâyesi vardı Ahmet Abi: “Sen de hatırlarsın herhal; seferberlik zamanını anlatırdı babam. İrbaham’ım babamın durumuna düşecek. Hani köyde heç erkek kalmamış da babam kadınları toplayıp köyün bağlarını kazdırmaya gitmiş… İki gözü iki çeşme anlatırdı babam. Kadınlar bağı kazarken, bu arada da kazdıkları yeri ve üzüm tiyeklerini tepelerlermiş. Tepelemedikleri kazılmış yerleri de kendi aralarında boğuşurken tepelerlermiş. İşte o zaman babacığım, tepenin arkasına gider, ağlar, ağlar geri gelirmiş. Bir süre bağ kazan kadınlara şöyle yapın böyle yapın diye uğraşır, sonra gider tepenin arkasında bir daha ağlarmış.”
Bu sene Koronavirüs belasından bağlar yine bor kalıyor Ahmet Abi. Bağ kazacak adam bulunmuyor köylerde. Şimdiki zamanın kadınları seferberlik zamanındaki kadınlar gibi kazma, kürek işinden de anlamıyor. Hatta modern çağın kadınları hiçbir şeyden anlamıyorlar. Allah’tan sosyal medyada resim paylaşma işi var da yemek yapılıyor evlerde. Yoksa o da yok. Diyeceğim o ki, bağ-bahçe kazma işi bize kaldı bu yıl. Bir köye, bir şehre gelip gidiyorum onun için. 
Ahmet Abi iyi haberlerinizi alıyorum. Hane-i saadetlerinizin bulunduğu cadde üzerindeki fırına kadar gidip geldiğinizi duydum. Sizin adınıza sevindim. Güzel ekmekleri olur o fırının. Bir zaman Hasan Ejderha Emmimgile küncülü somun almıştım oradan. Çok beğenmişti. “Allah, Allah” demişti, ekmeğin üzerine bakarak. Sıvama küncüydü aldığım ekmeğin her yeri Ahmet Abi.
Beş kilo kitap ısmarladım internete Ahmet Abi. Ben size mektup yazıncaya kadar
kitaplar da geldi yetişti. Tabi ben internetçiye “Bana iyisinden beş kilo kitap gönder.” demedim. Bizim çocuklara kitapların ne zaman geleceğini sordum, onlar da kargo firması, “Beş kiloluk paketiniz yolda diyor.” dediler bana. Yemedim içmedim -orucum tabi- İhsan Şahin’in “Tunceli’den Ay’a” isimli kitabını okuyup bitirdim. Kusuruma bakmayın Abi, size kitap lafı vermek değil meramım. Bildiğimiz ülkücülük kitabıymış. Hal bu ki ben kitabın kapağındaki resim için ne hayaller kurmuştum. Bildiğimiz ve yaşadığımız ülkücülerin ezilmesinden, devletin onlara kol kanat germemesinden; bir kısım ülkücünün ihale, makam ve mevki peşinden koşmasından yakınıyor. Kitabın sonunda kronolojik olarak hayatını tekrar veriyor. “Yirmi yedi yaşında il sağlık müdürü oldum, devletten ayrılıp hastane açtım, medikal fabrikası kurdum.” diyor.
Köse Dayım geçen hafta bazlama göndermiş sağ olsun. Köyde hala bu gelenek yaşıyor Ahmet Abi. O’nun evi yolun altında bizimki üstte. Kendinin sesi bize kadar ulaşır ama ben duyuramam. Telefonla arayıp teşekkür ettim. Aşağıdan yine sesi geliyor. O hep bağıra bağıra konuşur. Zamanında muhtarlık yapmış. Belediyede de beraber çalışmıştık. Meclis üyesiydi. Gene kiminle tartışıyorsa, birine “Ben eşşek değilim sen onu Ç. Cuma’ya yuttur.” diyor.

“Yok Hasan, vazgeçtim, koy beni rahat
Neşeli şeyler yaz, götürmez hayat
Viskiden, briçten, twist'ten anlat
Reklâmlardan, ilânlardan haber ver.”

Hepimizin yolunda ışığı olan cennet mekân Abdurrahim Karakoç Abinin şiirinin ilk dörtlüğünden aldığım cesaretle başladığım mektubumu, son dörtlüğüyle bitiriyorum. Bâkî selamlar Ahmet Abi.

KAPTANIM! -İnecek Var- / Emre HACIARAP

“-ne zamandır içinde bir alevi taşımaktasın!
-anlat bana, anlat ki bu sürgünün beni sana ait kılsın; oysa bilirsin, insanın ait olmaya ne denli büyük bir özlemi vardır.’’
001-01.00


işte bu aşklar;
ölümün ince ipinden beni sıyırıversin, bir solukta çıkayım bu çekimser acıdan
çek!
çek kurtulayım beni var eden her sancıdan
tanrının gazabından kurtulayım
komşuların gözünden

mutlak bir acıdan alıkoy beni

set çek!
her dalganın ürpertisinden uzaklaştır
özlemimi gider, ölüleri bir kenara koy

iplerimi ger
.
..
...
ve yolcuyum artık
her bucağım boğulsun bu güvertede

derin koylara indir beni
vakti geldi
eşsiz mavilikler göreyim ölmeden


***
IN MEMORİAM / William J. Rice 


Çeviri: Emre Hacıarap



she often pressed
a rosebud
to her lips
or a daisy
from the field

to woodsman's daughter
all nature's loveliness
stood revealed and

the town
early her
destroyed

so to her grave
at least once
a garden blossom
ı must bring
and a small flower
from the wildwood's rim

October, 1962


Anısına


o sık sık yorulduğunda
bir gül goncası
dudaklarına
ya da bir papatya
tarladan

ormancının kızına
tüm benliğimle âşıktım
bu açığa çıktı ve

şehir
onu erkenden
yuttu

böylece onun mezarına
en azından bir kere
bir erguvan çiçeği
getirmeliyim
ve küçük bir şeref
ormancının dostlarından

DÜKKÂN MEKTUPLARI-27 / Mehmet MUHARREMOĞLU

Ahmet Abi’nin Dijital Günlüğüne Notlar-2


Devletiniz tarih yazıyor Ahmet abi. Devletiniz Suriye’de Irak’ta, Libya’da, Mısır’da Filistin’de yedi düvele karşı zulmün karşısında durdu. Hâlâ da zalimlerin, teröristlerin, kan emicilerin hesabını görmeye devam ediyor. 
                                       
Başka bir anda başka bir yerde gene tarih yazıyor devletiniz. Küçük bir çocuğa cebinden çikolata çıkarıp veriyor. Yaşlı Ahmet Amca’nın tarlasını sürüyor.  Devletiniz beline önlüğü bağlıyor, önlüğüne biber biderini koyup Ökkeş Amca’nın tarif ettiği gibi ekiyor. Sonra da güzelce tapanlıyor. 

Devletiniz Zöhre Teyze’nin kocasından kalan tekaüt maaşını kapısına getirip kuruşuna kadar sayıp teslim ediyor. Posta dairesinden emekli Selahaddin Bey’in poğaçalarının zeytinli mi peynirli mi olacağını sorup not ederek sıcak sıcak kahvaltıya yetiştiriyor.

Devletiniz Ahmet Abi, Hatice Teyze’nin her Çarşamba gittiği köy pazarından her zaman alışveriş yaptığı köylü kadınlardan istediği evsaftaki pazıyı bulup iki bağ alarak akşam çorbasına doğruyor.  
   
Devletiniz çığın altından sağ salim çıkıyor. Depremde yıkıntıları aralayıp ayağa kalkıyor. Şükür ne çığ altında kaldı ne depremde yıkıldı. Biliyoruz ki koronaya da yenilmeyecek. Üdebanız devletlerin yok oluşundan dem vurabilir. Uluslar arası güçlerden, çok uluslu şirketlerden bahsedebilir. Başbuğunuz Tanrı Dağlarına dönebilir. Ergenekoncular yeniden huruç çalışmaları içine girebilirler.  Devletiniz dimdik ayakta.

Halkınız, evet, Türkler köylü Ahmet abi. Bunu kabul ediyorum. İki günlük sokağa çıkma yasağı için tedarik görme hengâmesinde fırıncı ile kavga edenler mi dersin, sıra kavgası çıkaranları mı dersin. Market boşaltanlar, petrol kuyruğuna girenler. … Marketi, fırını anladık da köylü Türklerin sokağa çıkma yasağı öncesi otogaz kuyruğunda ne ararlar, onu anlamak mümkün değil.  Halkınız saf Ahmet abi, onlar da adam olacak.

Ancak, mesele siyasi kahraman meselesi falan değil. Mesele devlet-i ebet müddet meselesidir. Mesele devlet-i millet meselesidir.  Devletiniz büyük devlet olduğunu hatırlamıştır. Devletiniz karantina günlerinde sokak hayvanları için genelge çıkarmıştır. Devletiniz milletlerarası üst kuruluş bürokrasisine merhameti öğretmektedir. Dayanışmayı öğretmektedir uluslar arası sisteme.

Halkınız saf Ahmet abi. Hem sözlü kültüre hem de görsel kültüre sahip bir işadamı bir zamanlar bir araştırmamda verdiği mülakatta “Maraşlının aklı gözünde, komşusundan görecek; ancak o zaman harekete geçer” demişti. Medenileşecek halkınız da.

Amma velakin mesele şahıslar meselesi değildir. Sokakta, partide, belediyede not ettiklerimiz de var. Bunlar gelir geçer. Mesele cumhurreisi meselesi değil. Mesele devlet millet meselesi. Millet bütün bu yapılanlara rağmen, evet, bunların çoğu maddi kalkınmaya münhasır gelişmeler, millet not ettiklerini önüne alıp şahısları değiştirebilir. Amma devletimiz dimdik ayakta, ayağa kalktı devletimiz.

Biz buradayız Ahmet Abi. Çikolatasını alan çocuğun gülüşündeyiz. Şerafeddin amcanın duasındayız. Fatma ananın yardım kampanyasına bağışladığı altmışbeş aylığındayız. Fidanları bahçesine dikilen Fatma ninenin ıslanan yaşmağındayız. Evlerin kapısına götürülen kuru ekmeğin buğusundayız.  Biz Van Gürpınar’da Kürt Keve ananın tandır ekmeğini yapmak için tandırın kenarına bağdaş kurup oturan, tandıra ekmek süren jandarmanın parmaklarının ucundayız Ahmet abi.

Gerçi senin bu genç dükkancılar eski ceberut devleti ne bilsinler! Hoş, senin de despot olduğunu söyleyip despotizm tarifi yapıyorlar fildişi kulelerinde ya; konumuz o değil. Bunlar jandarma dipçiğini enselerinde hissetmediler Ahmet abi. Toy bunlar. Senin despot olduğun konusuna gelince, o da adaletin gibi adamına göre Ahmet abi. 

İnsanı yaşat ki devlet yaşasın; düsturumuz budur. Devlet her zaman böyle değildi. Devletin sadece asık suratını gördüğümüz zamanlar da oldu abi. Devletin postalını, dipçiğini gördüğümüz zamanlar da oldu. At sahibine göre kişner demişler. Batı tipi azgın bürokrasiyi ehlileştirmek kolay olmuyor efendim. Devletin kendi adamlarına sahip çıkması; adamlarını sahipsiz bırakmaması da gerekir. Devletin yaşaması için bu konunun ihmal edilmemesi gerekir. Devleti yaşatmak için; milleti yaşatmak için kanını canını ortaya koyanlar, sağlığını ortaya koyanlar unutulmamalı; unutturulmamalı. Halkımız unutmuyor. Girdiğim esnaf işletmelerinde şehidimiz Fethi Sekin’in, şehidimiz Ömer Halisdemir’in fotoğraflarını görüyorum. Altında şöyle yazıyor: “Unutmayacağız, unutturmayacağız”. Onların şahsında halkımız şehitlerini unutmuyor. Devletin de şehit ailelerini ve gazilerimizi unutmaması, unutturmaması gerekir.  Hayatları boyunca onların yanında olması gerekir.

Devletin yaptığını vatandaş da karşılıksız bırakmıyor. Ben yetiştim geldim; nenem rahmetli, dualarında Abdulhamid Han’ı anar, Allah onu başmızdan eksik etmesin diye dua ederdi. Kırşehirli Aydın Battal’ın Sağlık Bakanı’na söylediği methiyenin dizeleriyle virgül koymak isterim bu bahse:

“Tüm dünyanın koronası gelse de/ Sağlık Bakanımın eli yelse de
Sıkıştırır döver onu köşede/ Biz sana güvendik Fahrettin abi
Yakın olsan ben silerim terini/ Bir Muhsin'in bir de senin unutamam yerini
Korkmayacağım çekmeyeceğim dilimi/ Allah razı olsun Fahrettin abi
O kanlı gözlerin hakkı ödenmez/ Bazı gerzek bu hakları bilemez.
Taraf tutar dürüst adam diyemez/ Allah razı olsun Fahrettin abi”

Biz buradayız Ahmet abi. Hiçbir yere gitmiyoruz. Ya da şöyle mi seslenmeliyim: Toparlanın sefer var Tuna’ya doğru!

***
Duydum ki karantina günlerinde Cuma kapusunu sanal dükkânda açtırıyormuşsunuz. Şimdilik genç dükkâncılarla toplanıyor imişsiniz. Türkiye’nin dört bir tarafından, hatta Anadolu’nun Somali yöresinden genç dükkâncılar Cuma sohbetine dâhil oluyor imiş. Yine duyduğuma göre, farklı illerden dükkâncılarla buluşmak hoşunuza gidiyormuş. Üdeba dostumuz ve Mehmet Yaşar dostumuz başta olmak üzere genç dükkâncılarla reel politik tartışmaları yürütüyor imişsiniz. Ahmet Cihat gibi bazıları bağlamalarıyla türküdarlık talimi de yapıyormuş.

Dijital dükkânınız hayırlı olsun abi. Bu faaliyetleriniz Bir Hocam’a aktarıldığında memnun olmuş, hatta “korona günlerinden sonra da aynı minval üzere devam edilsin” buyurmuş. Reisicumhurumuzun da buyurduğu gibi korona günlerinden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak Ahmet abi. Mesela reel dükkânın dışında bir de dijital dükkân olduğuna göre Dijital Dükkân Mesul Müdürü farklı bir arkadaşımız olacak. Bu ilk değişiklik. Bu durumu nasıl kontrol etmeyi düşünüyorsunuz?

Dijital dükkâna tüm dünyadaki dükkân ehli katılabildiğine göre, “gurbet” kavramı yeniden tanımlanacak mıdır? Dışarı gurbeti, reel dükkân olan Dükkân-ı Yemen’e göre tanımlanmış ve gurbet derecelendirmeleri buna göre yapılmıştı.  O halde dijital dükkân için de bir isim ve gurbet tarifi gerekmez mi? Yemen, Dünya harbinden kalma yaramız idi. Dijital dükkân için post-modern dönemlerdeki yaralarımızdan birinin adı verilebilir. Dükkân-ı İdlib olabilir, Dükkân-ı Onbeş Temmuz olabilir. Ya da doğrudan müsebbibi olan salgının adıyla anılabilir: Dükkân-ı Korona.  Bu dükkân geçici mi olacaktır yoksa Muzaffer Hocam’ın da işaret ettiği gibi, kalıcı hale getirilecek midir? Buna göre gurbet tarifi de yenilenmek gerekir. Dijital dükkânda kim kaçıncı dereceden gurbetzede sayılacaktır?

Dükkân-ı Yemen’de gurbet, karasal uzaklığa göre belirleniyordu. Sanayi İnkılabı ölçülerine göre idi uzaklık ölçülerimiz; kilometre cinsinden. Buna göre de gurbetzede dereceleri belirleniyordu. Şimdi yeni bir inkılap gerçekleştirdiniz Ahmet abi. Karasal uzaklığı, kilometre ölçümünü kaldırdınız ve evden dükkân uygulamasına geçtiniz. İnternetteki 5-G uygulaması ile de hiç gecikme olmaksızın reel ortamdaki gibi, veri ve süre kaybı olmadan iletişim kurabiliyorsunuz. Şimdi gurbet, internete bağlanabilenler ve bağlanamayanlara göre yeniden tanımlanmalı değil mi? Mesela Somalili Mahmud, Somali’den dükkâna gelebilirken, Başbuğ, Karaman’dan gelemiyor. Ya da Oflu Süleyman, Giresun Espiye’den dükkan oturumuna dahil olurken, Maraş Merkez’deki türküdar başakanımız Fazlı kardeşimiz dükkan saatine yetişemeyebiliyor.  Reel dükkan kapısını hiç sektirmeden müdavim olan Mithat abimiz, Hasaneyn ağabeyler dijital dükkana dahil olamıyorlar. O zaman kim gurbette kim değil?

Dijital dükkânda muafiyet ve istisnalar nasıl tespit edilecektir? İnternet ve bilgisayarı olmayanlar mı muaf sayılacaktır? Yoksa bunlar günümüz dünyasında mazeret kabul edilmeyip o saatte fiilen iş başında olmak gibi mazeretler mi kabul edilecektir? Dijital dükkânda tatlı yemek serbest midir? Yeni oluşuma göre misafirliğe gitmek, misafir kabul etmek dükkân oturumuna katılmaya engel teşkil etmeyecektir. Dolayısıyla bu faaliyetler dükkân yasakları kapsamından çıkarılabilir mi? Gerçi şu sıralar bu faaliyetler devlet tarafından yasaklanmış durumda amma bazı dükkâncılar bunu ileri sürebilirler.

Korona günlerinden sonra dükkân ve mağara kavramlarının mahiyeti ve muhteviyatı acaba nasıl değişecektir? Bir Hocam dijital dükkânınızın neresindedir Ahmet abi? Bir hocam (iki kişi olarak)  dijital dükkânınıza şeref buyursa haliniz nice olur Ahmet abi? Dijital dükkânda gönül talimi nasıl yapılacaktır? İnsanların halleri birbirine nasıl bulaşacaktır? Bu “bulaş” günlerinde insanlara nasıl ulaşılacaktır? Dijital Dükkân mağara yerini tutacak mıdır? Ya da söylenildiği gibi eski alışkanlıklar, eski kavramlar, eski yönetim ve denetim usulleri değişecekse yeni durum için post-mağara/post-dükkân mı dememiz gerekir? Yani “mağara-sonrası/dükkân-sonrası” isimlendirmesine hazır olmak gerekir mi? Belli bir mekâna bağlı olarak yapılan bilgilendirme toplantılarının ismi seminer idi biliyorsunuz. Mekâna bağlı olmaksızın internet üzerinden yapılan benzer sunum ortamlarına seminerden bozma “webinar” demeye başladılar. Üdeba bazı webinarlara katılıyordur tahmin ediyorum. O bilir, ona sorabilirsiniz. Ordan hareketle, “Web-mağara” dijital ortamdaki yeni mağara konseptini karşılayacak bir isim olabilir mi?

Dijital Dükkân için de bir Dükkanname yazılacak mıdır? Fikir ve gönül talimlerimiz nasıl devam edecektir? Dijital dükkânın kaideleri nelerdir? Kaçta gelip kaçta kalkmak (yatmak mı demeliydim) gerekir? Dijital dükkândan gurbete uğurlama, dijital dükkân gurbetinden gelenleri karşılama var mıdır?

Dil kapısı dijital dükkânda nasıl açılıp nasıl sırlanacaktır? Dijital dükkânın kapısında nasıl beklenir? Dil talimi nasıl yapılır? Dükkân-ı Yemen, yeni çağa, yeni döneme, korona sonrasına hazır mı Ahmet abi? Destek gruplarınız çalışıyor mu? Devlet sokağa çıkma yasağı süresince vatandaşa ekmek dağıtıyor; yardıma muhtaç olanlara bin liralık zarflarla destek gönderiyor. Siz bu dönemde dükkâncılara fikir ve gönül talimi yaptırıyor musunuz? Dükkân ehlinin kapılarına fikir ve gönül talimi destek ekipleriniz bin miligramlık zarflarını bırakıyor mu?

Arz-ı hürmet ederim.

12 Nisan 2020/Sokağa çıkma yasağı günleri/ Kahramanmaraş        

50 OKÇU / Muhammet NACAROĞLU










Elli okçu
Onlarda severdi peygamberlerini
Emir buyurdu
Bırakmayın yerlerinizi
Zafer arzusu
Unutturdu emri
Uhud bir yenilgi oldu
Onlarda severdi peygamberlerini

Zafer
İnanırım ki
İtaattir sana
Peygamber

...........................................................................................................
"Bir yerde bulaşıcı hastalık ortaya çıktığını duyduğunuz zaman oraya girmeyiniz. 
Bulunduğunuz yerde bulaşıcı bir hastalık ortaya çıkarsa, oradan da çıkmayınız.
"(Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 100)

KORONA / Fatma Yasemin SARI





Hele şöyle bir geçiver karşıma
Karşılıklı halleşelim KORONA
Sana bir iki çift kelam edeyim
Gider mi gitmez mi bilmem zoruna

Üç cumadır terk-i cemaat eyledik
Kapıyı bacayı duvar eyledik
El açıp Allah'a dua eyledik
Kadir Mevla'm çıkarmasın yarına

Anaya bacıya hasret bıraktın
En çok yaşlılara kafayı taktın
Cümlemizi evin içine tıktın
Gitmeye çekinir olduk fırına

Receb'i Şaban'ı tanımaz mısın
Hiç mi Ramazan'a saygı duymazsın
Umarız ki gel bayrama kalmazsın
El öpecek dede bırak toruna

Adım Fatıma'dır soyadım SARI
Sanma sebebsizce yazdım bunları
Rabbim hafz eylesin mü'min kulları
Allah diyen tasa etmez KORONA


DÜKKÂN MEKTUPLARI-26 / Enver ÇAPAR


Ahmetabi'ye Muhabbetname/

Sohbet, muhabbet, dost denildiği zaman ilk aklımıza gelen siz olursunuz. Fikir ve gönül talimi yaptığımız dükkânımız bir süredir devlet tedbirleri nedeniyle zahiren kapalıdır. “Dost yüzünü görmez isem bu gözlerim nemdir benim” diyen Yunus Emre pirimiz ne güzel söylemiş değil mi abi. Dünya büyük bir imtihandan geçiyor. Modern kapitalist batı ölümü hiç hesap etmiyordu. Şimdi şaşırmış vaziyetteler. Onca masum insanın katili güçlü devletler gözle görülmeyecek kadar küçük bir virüse karşı çaresizler. Sizin de söylediğiniz gibi Türk milleti nice salgınlar ve badireler atlattı. Bunu da atlatacak Allah’ın izniyle. Bizler sadece şunu biliriz, vücudumuz bize bir emanettir. Bilerek ona zarar veremeyiz. Tedbir bizden takdir Hak’tan der geçeriz.

Esas mevzumuza dönecek olursak. Nice zamandır dost yüzü göremiyoruz. Hepimiz gurbete düştük. Ev gurbetindeyiz. Ev gurbeti de olur mu diyenler olabilir. Garip ama oluyormuş. Gönülden gönüle elbet yollar var ama gönüller de yaralı. Hüznümüz artıyor her geçen gün. Sanal dükkân muhabbetleri bir nebze alsa da gönlümüzü, tutmuyor gerçek muhabbetin yerini.

Kulak rahatsızlığınızı da hesaba katarak size mektup yazmanın daha doğru olacağını düşündüm. Malum siz de savunmalarınızı hep yazılı yaparsınız. Bir türküyü dinlerken bir şiir veya yazıyı okurken dükkân dostları geçiyor gönlümüzden. Müslüm babanın da dediği gibi “ Bütün duygularımız ağır yaralı “ Ahmedabi.

Kimlik yaşınızdan ötürü malum sizlerin dışarı çıkması da yasaklandı. Yasağı delmek için siyah gözlük takıp da sakın dışarı çıkayım demeyiniz. Türk polisinin gözünden bir şey kaçmaz malum. Bu aralar size aleyh getiren, müjde veren veya zarf atan da olmadığı için ekonomik olarak biraz kâra geçmiş gibi görünüyorsunuz. Fakat öte yandan bunlar olmayınca “sanal” baş ve diş ağrılarınızın artma ihtimali de var. İnşallah gerçekte olmaz. Bu süreçte halkımızı da özlediniz mi Ahmedabi. Dışarı çıkayım da tek, karşıma birkaç mayın bile çıksa razıyım dediğiniz de oluyor mu? Dükkan yeniden açılırsa tatlı alıp gideceğim diyor musunuz? Askerlik lafı anlatılmasına dahi müsaade edecek misiniz? Kurban eti, araba tekeri, tarhanalık yoğurt, kışlık zahire lafları artık serbest olacak mı?  Tercümanınızın ücret artışını gündeme alacak mısınız? Dükkâna konuşmacı getirmemize izin verecek misiniz? “Ayrılık hasreti kar etti cana” türküsü bir yanda çala dursun. Sabır ve dua ile inşallah dost meclisimize yeniden kavuşuruz. Bu arada emekli maaşınızı isterseniz ben çekip size ulaştırabilirim. Güvenilir insan bulmak zor bugünlerde. Bağışlayın abi, biraz gevezelik ettim.

Size mektup yazmak esasında bütün dükkâna yazmak gibidir. Dükkânın sahibi “Bir hocam”olsa da temsili sizsiziniz. Sizleri bu zorlu günlerde azıksız bırakmamaya çalışacağız. Sabır imtihanını da başarıyla verecek inşallah milletimiz. Hasretlik ve gurbetlik her zaman olmuştur. Demek ki olması gerekiyor. Allah devletimize zeval vermesin. Devletimiz elinden geleni yapıyor. Görüyoruz süper devletlerin ne hallere düştüğünü. Çok şükür bizim devletimiz iyilerin ve mazlumların duasıyla dimdik ayakta. Allah mübarek hocalarımıza ve bütün dükkân ehline hayırlı ömürler versin. Büyüklerimizi başımızdan eksik etmesin. Hürmet eder ellerinizden öperim…” Dost hasreti zor imiş, her dem ahu zar imiş.. “ türküsü eşliğinde, yazdıklarımız yazacaklarımızın teminatıdır diyerek mektubumuzu bitirelim.  Kalın muhabbetle…

18.04.2020 Corona günleri mektupları, Maraş. 


KÜÇÜK ANNE / Nurcihan KIZMAZ



Ekmek ağzında uyurdun hep
Akşam sofralarında
Çok gülerdik sana
En çok da ben gülerdim

Bir de ters giyerdin
Terliklerini
Bırakmazdım hiç ellerini
Çünkü düştüğünde en çok
Ben ağlardım

Birazcık peltekti dilin
Anlaşılmazdı söylediklerin
Ama ben anlardım
En çok da ben anlardım

Ben de küçücüktüm
Sığmazdın kollarıma
Dizimde uyuturdum
İlk öğretmenin oldum

Sayıları öğrettim önce
Alfabeyi öğrettim
Abla anne yarısı derler
Ben senin küçük annendim
En çok da ben annendim.



KÜÇÜK KUZU / Teyfik KARADAŞ

Anı Hikâye

Çocukluk yıllarım doğduğum köy Döngel’de geçti. Döngel; göklere yükselen karlı dağları, buram buram sümbül kokan yaylaları, balta girmemiş ormanları, buz gibi akan pınarları, milattan on altı bin yıl öncesine ışık tutan tarihi kalıntıları ve burada zikredemediğim birçok farklı güzelliğiyle dünyanın saklı cennetlerinden bir köşedir. O yıllarda köyümüzün halkı hayvancılık, ormancılık ve kısmen de çiftçilikle geçinirdi. Benim ailemin de geçim kaynağı hayvancılıktı.

Ben ise eğitim öğretim döneminde okula gider, yaz tatilinde ise oğlak veya davar güderek yani çobanlık yaparak aile bütçemize katkı sağlardım. Köyümüzün ilkokul binası yetersizdi. Bu nedenle okula öğleye kadar veya öğleden sonra giderdik. Okuldan geldikten sonra çantayı bir köşeye atar, önlüğü bir yere fırlatır, yemek bile yemeden cebimize biraz kuru üzüm veya biraz tahrana koyar hızlıca sokağa koşardık. Sokakta arkadaşlarımızla toplanır mevsimin, iklimin şartlarına göre oyunlar oynardık. Oyun oynadığımızı öğretmenlerin görmemesi için genelde ıssız sokakları, kuytu yerleri seçerdik. Hava yağmurlu ise bir evin sofasının altında gülle oynar, hava güneşli ise Kızılburun Tepesinden aşağıya doğru kağnıya binerdik. Kar yağdığı günlerde ise bazen kızağa biner, bazen de köyün yakınlarında teksaçma tüfeklerle avcılık eğitimi yapardık. Çelik çomak, beş taş, yakan topu, birdirbir, mendil saklambaç günlük olarak oynadığımız rutin oyunlardı. O günler çok güzeldi, her günümüz bayram günü gibi geçerdi.

Köyümüzün akşamları anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalır. Yaşamak gerekir desem, artık yaşama şansımızda kalmadı. O zamanlar köyümüzde elektrik, telefon, şebeke suyu gibi hiçbir alt yapı tesisi yoktu. Evlerin ihtiyacı olan su köyün meydan çeşmesinden getirilir, çok acil durumlarda telefon görüşmesi 6 km ilerideki Tekir Jandarma Karakolundan yapılır, aydınlatma işi evlerde bulunan idare veya gaz lambalarıyla sağlanırdı. Lambaya konacak gaz bulunmadığı günlerde çam çırasının ışığında otururduk. Köyümüzde mahallenin adına oba denirdi. Her obanın bir aksakallısı, her aksakallının da bir misafir odası bulunurdu. Misafir odaları yetmiş sekseksen metre kare bu günkü küçük konferans salonu büyüklüğünde yerlerdi. Bir misafir odasında aynı anda seksen doksan kişi ağırlanabilirdi. Bizim obanın aksakallısı dedemin abisi Tatar Kocaydı. Ben ona Tatar Koca yerine dedemin kardeşi olması münasebetiyle sürekli olarak Tatar Emmi derdim.

Hemen hemen her akşam, akşam yemeğinden sonra Tatar Emminin odasına koşardım. Koşardım derken annem, babam ve kardeşlerim topluca giderdik. Tatar Emmi misafir odasının arka tarafında üzeri yün döşek serili bir sedirin üzerinde sırtını halı yastıklara dayayarak otururdu. Odaya gelen misafirler gider önce Tatar Emminin elini öper, sonrada Tatar Emminin gösterdiği yere otururlardı. Misafir odasının içinde kadınları, erkeklerin çocukların oturacağı yer gizli bir kurala göre önceden belliydi. Örneğin ben çocuk olduğum için sürekli giriş kapısının arkasında otururdum. Tatar Emmiyi ayağındaki kalınca kahverengi kumaştan yapılmış şalvarı, yakasız beyaz gömleği, gömleğin üzerindeki siyah cepkeni cepkenin cebinde madalya gibi duran köstekli saati ve başındaki kocaman sarığıyla gördükçe sosyal bilgiler kitabında resimlerini gördüğüm Osmanlı padişahlarının vezirlerine benzetirdim. Akrabam olduğu içinde onunla daima gizli gizli gurur duyardım. Tatar Emminin odası akşam namazından yarım saat sonra ağzına kadar dolardı. Geç kalanlar çoğu zaman oturacak yer bulamazdı. Tatar Emmi bazen Battal Gazi’den,  Hz Ali’den cenkler anlatır, bazen Karacaoğlandan, Dadaloğlundan türküler söyler, kimi zamanda kendinin pehlivanlık, avcılık, seyahat anılarını anlatırdı. Tatar Emmi konuşurken kimsenin ağzından çıt çıkmadığı gibi anlattığı olaylardan etkilenip hıçkırarak ağlayanlar olurdu. Tatar Emmi Battal Gazi’nin cengini anlatırken ben Tatar Emminin Malatya’nın fethinde Battal Gazi’yle birlikte savaştığına inanmıştım. Tabi ki Tatar Emminin odasında her gün sadece kendisi konuşmaz, başka konuşanlar da olurdu. Bu konuşan kişiler genellikle cin, şeytan, peri gibi konularda mahalli masalları anlatılırdı. Arada bir sıra türküsü söylendiği de olurdu. O günkü misafir odaları bu günkü kültür mekezlerinin gördüğü işi fazlasıyla yerine getirirlerdi.
Bir gün Tanır köyünden gelen yabancı bir adam dedemin babası Tatar Osman’ın gece Döngel Mağaralarından geçerken bir oğlak gördüğünü, oğlağı kucağına alıp severken oğlağın ağzına öykündüğünü, baktığında oğlağın burnunun olmadığını, oğlağın cin olduğunu anlayıp bismillahirrahmanirrahim diyerek taşa çaldığını, oğlağın bir anda ortalıktan kaybolduğunu anlatmıştı. Ben bu olaydan çok korkmuştum. O gece ninemin yanında yatmıştım. Tatar Emminin evinde gelen misafirlere günlük çay, kömbe, tarhana, kuru üzüm gibi yiyecekler ikram edilir, saat on gibi, çağla herkes evine dağıla denir, bir gün sonra toplanmak üzere evlere gidilirdi. Tatar Emminin aile efradı gelinleri, kızları, torunları günlük olarak ağırlanan bu misafirler için öf bile demezlerdi. Misafire hizmet etmekten zevk alırlardı. O günler bereketli günlerdi. O günler hürmetli günlerdi…

Bizim davarlarımız kışın Yeşilgöz yakınlarında kışla adını verdiğimiz barınakta kalırdı. Haziran ayı geldiği zaman da ailemize ait Mağaralı Yaylasına göçerdik. Ortaokul birinci sınıfta okuduğum sene bizimkiler Haziran ayını beklemeden nedense mayıs ayının ortasında erkenden yaylaya göçtü. Ben köyde dedemin yanında kaldım. Ortaokul Tekirde olduğu için her gün arkadaşlarımla Tekire yaya olarak gidip geliyordum. Haziranın ortasında okul bitti, karneleri aldık. Ben zaten yaylaya gitmeyi anneme kardeşlerime kavuşmayı iple çekiyordum. Derslerimde fena sayılmazdı. İngilizceden bütünlemeye kalmıştım. Babamın bu durumu hoş görüyle karşılayacağını tahmin ediyordum.  Neticede öylede oldu. Cumartesi günü babam beni yaylaya götürmeye geldi. Ben sevinçten göklere uçuyordum. Anneme kavuşacaktım, kardeşlerime kavuşacaktım, sümbüle, menekşeye, güle kavuşacaktım…

Babam ile birlikte yolculuk hazırlıklarını yaptık, ikindi namazından az sonra atlara binerek yola koyulduk. Döngel’i Tekir’e bağlayan en kısa patika olması münasebetiyle rotayı Koyun Yolundan çizdik. Köyün çıkışından itibaren yolun etrafı minare yüksekliğindeki çam ağaçlarıyla doluydu. Çam ağaçlarının arasındaki tesbiler çiçek açmış, açan çiçeklerin mis gibi kokusu bizi mest ediyordu. Babamla hem ata binme teknikleri üzerine sohbet ediyorduk, hem de babam bindiğim atın yularını sağlam tutmam hususunda beni ikaz ediyordu. Ayrıca okulda, köyde, yaylada ve her yerde büyüklere karşılı saygılı olmam hususunda bana nasihatte bulunuyordu. Çam ormanlarının arasındaki gittikçe yükselen kıvrım kıvrım yollardan geçerek Dikili Taş’a, oradan da Karga Sekmez tepesine kavuştuk. Karga Sekmez tepesinden kuzeye baktığımda Tekir Köyü bütün ihtişamıyla bir kartpostal gibi görünüyordu. Babam at üzerinde binili olmasının avantacıyla yolun sağında, solunda gördüğümüz veya karşıdan gelen insanları savaş kazanmış bir komutan edasıyla selamlıyordu. Tepeden aşağıya doğru döndüğümüzde atlarımız iyice hızlandı. Arkıtça çayını sığ bir yerinden geçip, Tekir Karakolunun önünde asfalt yola kavuştuk. Tekirdeki lokantaların anons sesleri anlaşılır şekilde duyulmaya başladı. Bir iki dakika sonra bizde Tekirin çarşısı konumundaki lokantalar bölgesine vardık. Atlarımızı bir çınar ağacına bağlayıp Murat Remzi’nin Bakkalından alış veriş yapmaya başladık. Babam evin çay, seker, helva, tuz gibi ihtiyaçlarını aldı. Ben de babama fark ettirmeden cebimdeki en son harçlığımla kardeşlerime hediye olarak bir kilo pijamalı şeker aldım. Aldığımız yiyecekleri atların terkisinde bulunan heybelere doldurup atları bağladığımız yerden çözerek yolumuza revan olduk.

Tekirin çıkışında Yusuf Mehmet’in lokantasının yanından sağ tarafa dönüp Tekir Çayını Muratlar Köprüsünden geçerek Tekir’i Yeşilgöz’e bağlayan stablize yola doğru hızla ilerlemeye başladık. Benim binili olduğum amcamın atı dizginini bıraksam dörtnala kalkacak belki de beni üzerinden gökyüzüne fırlatacak gibi hızlı hareket ediyordu. Gittiğimiz yolun sağ tarafı ardıç ormanlarıyla kaplı Kurubel Dağı, sol tarafı Tekir Suyuydu. Tekir Çayında zıplayan kırmızı benekli alabalıklar, acayip acayip ses çıkaran kurbağalar,  sol tarafta ardıçların içinden uçuşan serçeler, rengâ renk ardıç kuşları, tarlaların kenarındaki kavakların başına yuva yapmış kargalar ilk etapta gözümüze çarpan güzelliklerdi. Kara Ağaç mevkiine vardığımızda ekin tarlalarının alt kısımlarındaki çayırlıklardan tırpanla ot biçen çiftçiler, bor kalmış tarlalarda inek otlatan küçük çocuklar, karşı tarafta fasulye çapalayan kadın işçiler sanki cansız topraklara can veriyorlardı. Saman Taşına ulaşınca vurduk atlarımızı sağ taraftaki hırçın dağlara. Atlarımız ardıç ormanlarının içindeki rampalı virajlı patika yollarda ilerlerken rakım yükseliyor, rakım yükseldikçe ardıç ağaçlarının yerini meşe, şimşir, diken ağaçları alıyordu. Yolun taşlı olması atların yürümesini oldukça zorlaştırıyor, nallardan çıngı çıkıyordu. Ormanların içinden aniden çıkan bir sincap veya tilki yavrusu atlarımızın ürkmesine neden oluyordu. Özellikle benim kilomun hafif olmasından dolayı düşme tehlikesi geçiriyordum. Bu arada atlar acıkmış olmalı ki yolların kenarındaki dağ yoncası, üçgül gibi güzel otlara saldırıyorlardı. Biz böyle meşakkatli bir yolculuktan sonra akşam ezanı vakti Sakız Boynuna intikal etmiş olduk.

Sakız Boynunda Çavuş Hüseyin’in çadırı vardı. Çavuş Hüseyin’in hanımı merhum Zekiye teyze yolumuzu kesti. Bizi akşam yemeğine davet etti. Babam geç kaldığımızı beyan ederek yemek davetini kabul etmedi. Bunun üzerine Zekiye teyze bize birer tas ayran ikram etti. Buz gibi keçi yoğurdundan yapılmış ayranımızı içtikten sonra yolumuza devam ettik. Yükseklik iyice artmış olmalı ki sedir, göknar  gibi yayla ağaçları kendini göstermeye başladı. Arıtaşı’na vardığımızda sağ tarafta ikiz kuleler gibi göklere yükselen Sulu Delik kayası ile Kuzgun Kayası muhafız askerler gibi bütün heybetleriyle Yeşilgözü selamlıyorlardı. Yaylamıza kavuşmak için son dönemece varmıştık. Arıtaşından sonra beş dakika daha ilerleyince çadırımızdan (yurdumuzdan) sesler gelmeye başladı. (Bizim köyde konulup göçülürken çadır kurulan yerlere yurt denir. Bu durum yer isimlerine de yansımış olup köyümüzde Baş Yurt, Faralı Yurt gibi yayla isimleri bulunmaktadır.) Nihayet uzun bir yolculuktan sonra yatsı ezanından önce yurdumuza kavuştuk. Ben hızlıca attan indim. Attan iner inmez iki aydır hasret kaldığım anamın yanına gidip ellerinden doya doya öptüm. Anamın gözyaşları benim gözyaşıma karıştı. Dakikalarca sevinç gözyaşları döktük. Kardeşlerim Adem ve Rıdvan’la defalarca kucaklaşarak hasret giderdik. Kardeşlerime  Tekir’den aldığım şekerleri ikram ettim. Akşam yemeğimizi yedik, çayımızı içtik ve ben çok yorgun olduğumdan oturduğum yerde uyumuşum.

Sabahleyin  gün doğmadan evvel uyandım. Cıvıl cıvıl kuş seslerinin eşliğinde çevreyi dolaştım. Derin esiklerin içine dolan kar kütleleri halen erimemiş, pınarlardan akan suları oluklar almıyordu. Kar altından yeni yeni çıkan sümbüllerin, çiğdemlerin, papatyaların, menekşelerin kokusu metrelerce öteden duyuluyordu. Sabah kahvaltısı için bizim çadıra elli adım mesafede bulunan amcamın çadırına gittim. Amcamın hanımı Arzu yengemin elini öptüm, amcamın çocuklarıyla kucaklaştık, sarıldık, birlikte kahvaltı yaptık.  Misafir olduğum için o gün bana hiçbir iş yaptırmadılar. Amcamın oğlu İsmail oğlak gütmeye, babam davar gütmeye gitmişti. Kuşluk vakti oğlaklar davarlar geldi; sütler sağıldı, yayıklar yayıldı; sabah seansında yapılacak işler tamamlandı. Kardeşlerim ve amcamın çocuklarıyla çelik çomak, çor gibi oyunları doyasıya oynayarak hoşça vakit geçirdik. Mutlulukta zirveye ulaştığım ilk gün birden akşam oluvermişti. Akşam erkenden uyudum. Çünkü sabahleyin davar gütmeye gidecektim.

Sabah erkenden uyandım. Davarı Keş Dağı istikametine hareket ettirdim. Sürümüzde üç yüzden fazla keçi vardı. Keçilerin boğazındaki takırdak, tıkırdak, tokurdakzil gibi çeşitli ebatlarda ve her biri ayrı ayrı sesler çıkaran çanlar tan vaktinin sessizliğine ayrı bir hava katıyordu. Ben sürünün peşi sıra gidiyorum. Davalarımız çakşır, kenger, üçgül, çiriş, beze gibi adını sayamadığım binlerce otsu bitkinin en tazelerini yiyerek menziline doğru ilerliyordu. Kar suyu akan derelerden, keklik öten tepelerden, sümbül kokan koyaklardan geçerek Aşağı Keş Dağının düzlüğüne ulaştık. Keçilerimiz ipi kopmuş bir tesbihin taneleri gibi Keş Dağının yöreblerine dağılarak yayılmaya başladı. Ben de yüksek tepelerde kaval çalan çobanların müziğini dinledim. Kara Yakup Pınarının ardıç oluğundan buz gibi akan sulardan üç avuç  içtim. Güneş vurup kayaların gölgesi kısalmaya başlayınca davarları geldiğimiz yöne çevirip yurdumuza doğru ilerlemeye başladım. Gelip geçtiğimiz dağlarda, tepelerde, derelerde gördüğümüz çiçeklerin, ağaçların, kuşların, hayvanların birçoğunun isimlerini dahi bilmiyordum. Örneğin ardıç ağacının kara ardıç, boz ardıç, yapışık ardıç, diken ardıcı gibi onlarca çeşidi bulunmaktaydı. Bana göre Keş Dağı Yaylası bitki çeşidi bakımından ülkemizin en zengin bölgelerinden biridir. Davarları karnı iyice doydu kuşluk vakti yurdumuza ulaştık. Keçilerin sütü sağıldı. Oğlaklar emzirildi. Davarlar çadırımızın arka tarafındaki yalçın kayaların gölgelerine yatarak dinlenmeye çekildi. Bende yemeğimi yedim. Çadırımızın yanındaki meşe ağacının başındaki köşkte uyudum. Uyandığım zaman yayla havasının serinliğiyle vücudum dinlenmiş çelik gibi olmuştum.

Öğleden sonra güneşin etkisi biraz azalıp kayaların gölgesi iki katına çıkınca davarı bu defa  Yoncalı tarafına yürüttüm. Sürümüz Oynaklı, Derin Çukur, Çatal İnlik, Ali Babanın Başı ve Sakız Taşından geçip Hamit İşliği tarafına doğru ilerliyordu. İlerlerken de hem şimşir, meşe, ardıç, sedir, köknar, diken gibi orman ağaçlarının engin dallarından yiyorlar hem de ormanların arasındaki yeşil otlardan da iştahla yayılıyorlardı. Bulunduğumuz bölge oldukça ıssız ve yüzey şekilleri bakımından tehlikeliydi. Buralarda ayı kurt gibi vahşi hayvanların yaşadığını önceden biliyordum. Bu vahşi hayvanların benden korkup kaçması için hey, hey,hey! diye sesler çıkartıyordum. Yürürken çukur yerler yerine tepelerden geçmeye gayret ediyordum. Silah taşıyacak yaşta olmadığım için elimde nacak adını verdiğimiz küçük bir balta, cebimde siyah saplı bir bıçak vardı. Balta ve bıçaktan bir nebze olsun cesaret alıyordum. Fırsat buldukça da akşam anama götürmek için mezdeği sakızı ve dağ çayı topluyordum.

Davarımız Hamit İşliğine varmadan Ali Babanın Başı dediğimiz yerde me, me, me, diye bir kuzu sesi duydum. Duyduğum sesten birden bire irkildim. İlk önce sesin gaipten geldiğini düşündüm. Olduğumuz yerin sarp kayalıklarla çevrili ve arazi yapısının engebeli olması nedeniyle buraya kuzu koyun gibi hayvanların gelme ihtimali yoktu. Sesi defalarca dinledim, ses gerçek bir kuzu sesiydi. Fakat kuzunun nerede olduğunu da görünmüyordu. Bu arada aklıma Tatar Emminin odasında duyduğum insanlara oğlak sıfatında görünen cinin hikâyesi geldi. Korkumdan elim ayağım titremeye başladı, ne yapacağımı şaşırdım. Fatiha, İhlas ve bildiğim diğer surelerini okudum. Kuzunun sesi yine kesilmiyordu. Başka çarem kalmamıştı. Cesaretimi iyice topladım. Duyduğum ses cin sesiyle bile sesin geldiği yöne gitmeye, vaziyetin ne olduğunu görmeye karar verdim. Karşıma cin çıkacak olsa baltayla vurup öldürecektim. Bulunduğum yerden baltanın sapını iki elimle tutup sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladım. Bir de ne göreyim küçücük bir kuzu, tarhana kazanı büyüklüğünde bir metre derinliğinde taştan bir kuyunun içine düşmüş dışarı çıkamıyor, benim sesimi duyduğu için beni buradan kurtar dercesin meliyordu.  Açlıktan, susuzluktan ölmek üzere olan kuzuyu kucağıma aldım. Bu esnada yüreğimdeki korkunun yerini sevinç almıştı. Yünleri dökülmeye başlamış, ağzı tamamen yara olmuş, kaburgaları birbirine geçmiş vaziyette perişan halde ölmek üzere olan kuzunun canını ne yapıp yapıp kurtarmalıydım. Davarı oradan derhal geri çevirdim. Kuzuyu kucağıma aldım iki kilometre ilerideki Oynaklı Pınarına koşarak götürdüm. Küçücük kuzu pınarın teknesinden o kadar çok su içti ki, o küçücük hayvanın içtiği suyun miktarına kim olsa şaşar kalırdı.. Kuzu suyu içince gözü birazcık açıldı. Hayvancağız belki de bir haftadan fazla susuz kalmıştı kim bilir. İnsanın bile yürümekte zorlandığı Ali Babanın Başı dediğimiz bölgeye bu kuzunun tek başına gelmesini hafızam kabul etmekte zorlanıyordu. Bu haleti ruhiye içinde akşam namazı vakti yurdumuza dönmüş oldum. O serin yayla havasına rağmen sırtımdan soğuk terler akıyordu.

Kucağımda kuzuyla çadırlara varınca herkesi bir merak sardı. Bizim komşu obalarda koyun sürüsü yoktu. Ben o kuzuyu nereden getirmiş olabilirdim. Bu ara babam köyden yaylaya yenice gelmişti. Yaşadığım kuzu hadisesini babama bütün ayrıntılarıyla anlattım. Babam da bana “oğlum korkacak bir şey yok. Bu kuzu muhtemelen yaylaya göçmeyen köyde oturan koyunculardan birinindir Muhtemelen bu kuzu Gâvurun Harman Yeri tarafında sürüyü kaybetmiş, Ali Babanın Başına gelince de ileri gidememiş azmış hayvancagız. İyi ki ayıya kurda denk gelmemiş, hayırlı bir mal imiş de sana denk gelmiş” dedi. Annem de kuzunun ağzındaki yaraları tuzlu çökelek suyu ile temizledi. Kuzuya bizim davarların hastalıklarında kullandığımız çeşitli ilaçlar verdi. Kardeşim Adem de topladığı yeşil otları kuzuya vererek kuzunun karnını doyurdu ve kuzuyu oğlak ağılının içine bıraktı.  Kuzu sabahleyin bizim oğlaklarla birlikte otlamaya gitmiş. Annem kuzuya ilaç vermeye devam etti. Küçük kuzu üç dört gün içerisinde toparlandı, iyice canı üstüne geldi. Bu arada babam günlük veya iki günde bir Döngel’e gidip geliyordu. Köye giderken  Muratlar- Kocalar obasında koyunculuk yapan ailelere bulduğum kuzuyu haber vermiş.( Muratlar- Kocalar obası Tekir köyü ile bitişik nizamda olmasına rağmen bizim köye yani Döngel’e bağlıydı. Çünkü buradaki insanlar oturdukları yere Döngel’den göç etmişler, bu nedenle koyunları kuzuları Döngel Köyünün yaylalarında otlardı. Muratlar-Kocalar obasındaki bazı insanlar Tekirde bakkallık, kasaplık ve fırıncılık gibi alanlarda esnaflık yaparlardı. Ben de Tekir Ortaokulunda okuduğum için esnaflık yapan köylülerimizi yakından tanırdım. Muratlar-Kocalar obasından Tekirde kasaplık yapan Güllü Ağa (Mehmet Çaka) isimli beyaz sakallı güler yüzlü bir amca vardı. Güllü Ağanın sürekli bir sürü kuzusu olurdu. Güllü amca kasap dükkânında sürekli kuzu eti satardı. Tekirin kuzu eti yurt genelinde meşhurdur.) Babamın verdiği haber üzerine benim bulduğum kuzunun Güllü Ağanın on beş gün önce bir kuzusu kayıp olduğundan, Güllü Ağanın kayıp kuzusu olduğu tahmin ediliyor.

Bir gün babam Döngel’den yaylaya giderken Tekir’de alış-veriş yapmak için duruyor. Güllü amca da babama bulduğumuz kuzuyu soruyor. Babam da kuzunun özelliklerini Güllü amcaya anlatıyor. Güllü amca babama kuzunun kendinin olduğunu söylüyor.  Ayrıca Güllü amca babama Allah sizden razı olsun. Kuzu haramı zade bir insanın eline geçse, ya satardı, ya da keser yerdi. İyi ki sizin gibi haramı helalı bilen bir insanın eline geçmiş diyerek dua ediyor. Benim ayakkabı numaramı soruyor, ben yarın kuzuyu almak için sizin yaylaya bir adam gönderirim diyor, babam da tamam Güllü ede diyor ve ayrılıyorlar. Babam da alış-verişi tamamladıktan sonra yoluna devam ederek yaylaya gidiyor. Babam akşam yaylaya gelince bize kuzunun Güllü Ağanın olduğunu ve sabahleyin birinin gelip götüreceğini söyledi.

Ben sabahleyin gün ışımadan davar gütmeye gitmiştim. Güllü Ağanın oğlu Mehmet bizim yaylaya çıkmış, gelirken de bana hediye olarak 37 numara içi astarlı bir Ermenek ayakkabı getirmiş, bulduğum küçük kuzuyu almış götürmüş. Ailecek küçük kuzuya alıştığımız için, gidişine günlerce üzüldük. Ben Güllü amcanın hediye olarak gönderdiği Ermenek ayakkabıyı bir sezon gururla giydim. O günden sonra ne zaman küçük bir kuzu görsem, bu olayla birlikte içi astarlı Ermenek ayakkabıyı hatırlarım, yüreğim burkulur gözlerimden yaş gelir.



DÜKKÂN MEKTUPLARI-25 / Mehmet Muharremoğlu


Ahmet Abi’nin Web Sayfasına Notlar-1


Çok sokrandınız Ahmet Abi. Türklere çok laf ettiniz. Tatlı su Müslümanlığı diye bir kavram icat ettiniz, mutedil esnaf Müslümanlığı dediniz, insanları sopaladınız. Evden çıkmıyorlar, yatsı namazı sonrası sütlerini içip yatıyorlar ya da televizyon karşısında aptallaşıyorlar diye çok üstelediniz.  İnsanlar bulaşıcı bir illet yayılmasın diye - başta siz olmak üzere  -devlet zoruyla evlere kapandı. Kimisi daha çok televizyon seyretmeye başladı. Kimisi daha erken yatar oldu. Kimi kontrol edebiliyorsunuz? Haa, çokça konuşulduğu gibi çip takıp takip etme proceniz varsa ona bir diyeceğim yok. Bundan sonraki merhale o deniyor; siz  onu da yaparsınız evel Allah!

Mayın dediniz, mayınlı bölge dediniz; çarşıdaki insanlara laf ettiniz. Devlet çarşıda dolaşanlara kimlik sorup ceza yazmaya başladı. Çarşıyı bomba imha uzmanı edasıyla boşalttınız.

Tarhanalık yoğurtlar kaça gidiyor diye Hasan Abi’ye kızdınız. Köylülere maraklandınız. Firikçiler sinek avlar oldu. Yoğurtçu Yakup bu hafta bizim eve yoğurt getiremedi. Garip guraba köyden bir satır yoğurdu şehre salamaz oldu. Amma şükür ki tatlıcılar çalışıyor. Tatlı fikri öldürür desen de Allah’tan tatlıya çok karşı duramazdın da onlar kurtardı yakayı.

Batıya giden oğullar memleketi unuttular diye dertlendiniz. Batı’ya giden bütün vatandaşlar dönmek için müracaat ediyor. Devlet, on kişi için uçak kaldırıp vatandaşları ülkeye getiriyor. Gözünüz aydın Ahmet abi, Batı’ya giden sekizinci oğul döndü; arınsın, temizlensin hastalıklarından, özüne dönsün diye karantinaya alınıyor.

Alafranga tuvalet yapan müteahhitlere bozuk çaldınız, otellerde, kongre merkezlerinde ortalığı ayağa kaldırdınız. Bütün dünyada alafranga tuvaletler sökülüp yerine alaturka taş döşeniyor.  Alaturkayı beceremeyenler de taharet musluğu taktırıyor.

Yozlaşmadan, müptezellikten şikayetçiydiniz haklı olarak; bütün modern eğlence mekanlarının kapısına kilit vuruldu. Müslümanlar akledip töcbe istiğfara vesile olsun diye camiler de kapandı. Gerçi evde Cuma namazı fetvası sordurduğunuz  da biliniyor.

Ahmet abi, bin miligramlık ateş derdiniz, her gelene ateşin var  mı diye sorardınız; devlet elinde ateşölçer, bütün şehirlerin girişinde ateş ölçüyor! Bütün dünya 40 derecelik ateşlerde yanmaya başladı.

Misafirlik, ziyaretçi görüşü, çay daveti mazeret olamaz diye kurallarınız vardı; devlet misafirliğe gitmeyi yasakladı. Düğün salonlarının modern afet olduğunu beyan ettiniz, salonlar kapatıldı.  Yalnız berberlerle ilgili problem neydi; onu anlayamadım.

Devrim dediniz, dünyada köklü bir devrim gerçekleşiyor. Heyhat, doğru, hiçbir devrim gül suyuyla yapılmaz ama bütün devrimler de önce kendi evlatlarını yemiş tarih sahnesinde. Öyle görünüyor ki, Cuma kapusu meselesinde Bir Hocam’ın dahli olmuş. Devlet kapalı ya da açık mekanlarda zahiren bir arada bulunmayı da yasaklamış.  Yine sizin Devrim kaideleriniz arasında yer alan “içeri girmek”, “içerden çıkmamak” da devlet eliyle mecburi hale getirildi.

Buyurun Ahmet abi. İçeri girmek, içerde olmak! Bu da sizin dükkancılardan istediğiniz en temel kurallardan biri değil mi! İçerden çıkmadan içerde olmak! Devrim kendi evlatlarını yermiş Ahmet Abi. Bir Hocam’ın bizi sınadığını ifade ettiğiniz içeri sohbetleri bu olsa gerek. Bunu da siz talep ettiniz Ahmet abi. İçeri gurbetinde olmak sizin talebiniz değil miydi abi? Şimdi şikayet etmek nicedir?

Devriminiz kutlu olsun abi!

5 Nisan 2020-Tekerek Yolu.

SÂKİ YEŞİLİ / Miraç DOĞANTEKİN



Bir şiir neyle başlar
Bir şiir meyle başlar
Yol üstünde yazılırsa sızısı kuyruk sokumunda
Bir şiir huyla başlar huuu

Gecenin en karanlığında ve en soğuğunda
Bir şiir neyle başlar
Sorgusu pişmanlığını ortaya çıkarır kanunsuzun
Bahçe ortasında yemiş başında
En büyük iç çekişidir çocukluğumun
Bir şiir böyle başlar

Yener de namussuzu
Çocuklar gibi ağlar
Ah iç çekişi çocukluğumun
Babamın kerpeteninde çekilir dişlerim
Dilimi dişimin arasında sıkan
Bir pişmanlıktır bilirim

Soğuk sudan sıcak suya girmeyen elleri annemin
Fesleğeni sever gibi düzler kahkülümü
Bir anneden yadigar sevgiyi tuttu elim
Bir şiir neyle başlar
Bir hasret nasıl biter
Bir Aşk nerde doğar
Sevgilimin dizlerindeysem ölümü neyleyim
Orda yaşlanayım da ölümü bilmeyim