GEÇMİŞ ZAMAN / Nurcihan KIZMAZ



Ve hiç bir şey bir daha
eskisi gibi olmadı
bir daha o sokaklar
hanımeli kokmadı
kırmızı yanaklı o şen çocuklar
bir daha saklandığı yerden
çıkmadı
kapandı perdeler
karardı camlar
bir daha o evlerin
bacaları tütmedi

Asırlık bir çınar vardı
kurudu
gazel oldu yaprakları
çürüdü
Dedem o ağacı ben diktim derdi
ve dedem o camiye
bir daha hiç gitmedi

Bak postacı da gelmedi
selam vermedi
pek sevinçli haberler
getirmedi
yine gelirim dedi
bir daha hiç gelmedi

Ve bir daha hiç bir şey
eskisi gibi olmadı...



ÇOCUKLUĞUMDAN KALAN / Hasan EJDERHA



Ellerimle yokladım çocukluğumu ceplerimde
Yoktu misketler, taş gülleler ve devemeler
Ne de üçgen vücutlu yiğitleri teksas, tommiks’in
Dedem “yiğit olacak bu çocuk” derdi
Benimse pazılarım kendiliğinden gerilirdi
Hayalimdeki üçgen vücutlu bir devi
Geçip aynanın karşısına arardım
Yiğitliğin yürekle olacağını bilmeden
Olmayan devin saçlarını tarardım.

Sonra kavradım olacakları
Ve dahi olmayacakları
Ne çok olmayacak vardı
Öyle anlar yaşadım ki
Yiğitliğim yüreğim kadardı
Artık yüreğime yeri dardı.

Çığlığımın sükûtu kapladı dünyayı
Sonra sükûtumun çığlığı titretti her yanı
Anlayanı olmayan masallara yürüdüm
“Nedir ki benim hükmüm” diye bir şiire durdum
Belki sadece orada hürdüm lakin
Sükûtum hürriyetimi içti yudum yudum
Atımı dehleyip, tam naralar atacakken
Çığlığımın kollarına serilip uyudum.

Uyandığımda bütün atlılar gitmişti
Ve cümle iyi adamlar yoklardı artık
Karanlığa bakınca korktuğum yaratık
Birer birer silindi dünyamdan
Çocukluğumdan ve hayallerimden bana kalan
Ne başlıyordu şimdi? Hayatımda ne bitti?
İlkin şiirde mahlasım terk etti beni
Şiirlerimi adımla yan yana beleyip gitti

Ellerimle yokladım çocukluğumu ceplerimde
Yoktu misketler, taş gülleler ve devemeler
Ne de üçgen vücutlu yiğitleri teksas, tommiks’in
Sorma zamanıydı kendime: “Sen kimsin?”




kır boyası / fazlı bayram














içim sızladı
değişik kağıtlara kar taşımak
ulumak gece kadifeliğinde baş ucu bozkırlarında
bir çuval taş getirdi
hacı ahmedin taşları bunlar bildim

karnabahar reçeli
soslu balık bir de sana yazdığım
küflü mektupların yaprak zarfları
sen de bilmelisin
ben moru hiç sevmem
sen seviyorsun diye her yer mor

kısa çizgi
yahut başka bir noktalama
bitince yeni bir cümleye ön söz
anlamadın değil mi henüz olanları
aç gözlerini
ister aç ister kapa bu önemli değil de
yayalar bakmalı geçerken karşıya
atlılar nallarını yontmalı toprağın


ÇATAL YOLUNUN DAVULCULARI / Hasan KEKLİKCİ


Kaya ağır, dinamit tahrip edici Emmi. Yol eski dininden oldu; önceden sadece açılmıyordu, kaya geçit vermiyordu, şimdi…. Şimdi her yer patlamamış dinamit doldu.

Adım başı habban, her adım tuzak.

Bir kısmı, patlayan üç-beş kaya ile ormanın içine savruldu. Diğer bir kısmı, olduğu yerde toprağa gömüldü dinamitlerin; bütün orman dinamit, kapsül, fitil Emmi.

Patlatmayı biraz geç yapalım diye düşünmüştük. Hani kimse olmaz olmamaya da yine de el ayak çekilir, koyaklar boşalır demiştik. Güneş bize göre batmış, yukarıdaki tepelerde işini henüz bitirememiş veya sorumsuz ufak tefek ışıklarını derleyip toplamaya, henüz ağzını bağlamamış olduğu harara doldurup gitmeye çalışıyordu. Doğru ya; o kadar dağı, taşı, dinamiti, kapsülü, fitili, gülüşü, alayı buncacık cüssemle ben taşıdığıma göre, güneşin de sırtına bindiği biri vardı elbet.  

“O tarafa kimse gitmesin bir şey olmaz” dediler. Millete haber verdiler. Ömrü hayatında patlak tabancadan daha tahrip edici bir silah kullanmayan bana gel de anlat sen bunları. Sahiden, patlak tabanca mantarı değil ki, eline bir odun alıp, kafalarına vurup, hepsini patlatıp çıkasın şuraya…

Hayır Emmi. Dağ taş dinamit dolu şimdi.

Hadi gel de sabah et.

Veli Ali geldi, geldi paaat... paat… pat... dedirerek sepetli motorunu ayağımın dibinde istop etti. Mazman Ahmet’e; “Bunlara tavuk kestirecekmişsin, serin yerde yatıracakmışsın, Sırlı Ali Emmi’m söyledi, selamı var” dedi.

Biri orta yaşı geçmiş-geçmemiş, biri çocuk. Maraş’tan Çatalgedik’e kadar yolun tozunu yedirdiği; yiyemediklerini de üstlerine başlarına sıvadığı beş kişiyi, birini motorun terkisinden, dördünü sandığından indirdi. Çalıştırma pedalını ayağıyla düzeltti, birincisinde sanki hava dolduruyormuş gibi yarım, ikincisinde tam basıp motoru çalıştırıp gazladı gitti. Sadece havaya kaldırdığı, sol elini görebildim arkadan.

 Ali’nin terkisinden genç sayılmayacak kadar, yaşlı olmayan bir adam indi. Elindeki tengirşek –fötr- şapkayı birkaç defa dizine vurduktan sonra, sol koltuğunun altına alıp iki eliyle önce kafasındaki tozları silkeledi. Başını tamamen kaplamış olan tozlar gidince, önceden hepsi beyazmış da cimri birinin bu beyazlığın arasına bir avuç siyah kılı, alelade serpmiş gibi bir kafa çıktı ortaya. Yine sol dirseğini, sanki şapka düşüyormuş da kendisi de tutuyormuş gibi, daha doğrusu şapkayı sol dirseğiyle tuttuğunu bize gösterir gibi veyahut “Bak Mazman Ahmet, çökersem seni yıkarım” dermiş gibi, dirseği koltuğunun altına yapışık şekilde, yüzünü-gözünü de tozlardan temizledi. Kaşları belirginleşti. Yüzü aydınlandı.

Mazman Ahmet adama şöyle bir baktı, “Ne o ulan Hoylu bizim boz eşeğe dönmüşsün, hangi zibillikte ağnandın –yatıp debelendin- sırtındaki semeri n’ettin.” dedi. Ve gidip kucakladı. Hoylu koltuğunun altındaki şapkayı sağ eline aldı. Ahmet Emmi’ye sarıldı. Eli Ahmet Emmi’nin sırtındayken, şapkayı sol eline aldı. Sağ eliyle Ahmet Emmiyi sol omuzundan iyice bağrına bastı. Sonra birbirinden bir adım uzaklaştılar. “Onu da sana bıraktık ağam” dedi. Gülüştüler. Mazman Ahmet elinde değneğiyle, adamları yamacına alacak şekilde bir iki adım geriye gidip durdu. Davuluyla motorun sandığından inen adam, o saate kadar elinde tuttuğu davulu yere bıraktı. Belinden davulun çomağını çıkarıp çomağın tutacak yerini davulun kasnağına, vurdukça davula dünyayı dar eden ince tarafını da davulun derisinin üzerine gelecek şekilde bıraktı. Esasen bunu yaparken hiçbir hesap filan da yapmadı. Elini beline attı. Çomağı belinden çıkarttı. İnsiyaki olarak oraya bıraktı. İki eliyle kafasını ve yüzünü sildi. Sonra yine iki elini kafasına götürüp, arkaya taranmış saçlarını, ileri-geri, sağa, sola silkeleyerek tekrar temizledi. Elini şalvarının cebine attı. Bir tarak çıkarttı. Sağ eliyle saçını önden arkaya doğru bir iki taradı. Bu arada sol eli de sağ eliyle birlikte gidip-geldi önden arkaya. Sonra tarağa şöyle bir baktı. Sol eline alıp, sağ elinin işaret ve başparmaklarını birleştirerek bir kere tarağın dibinden ucuna doğru birikmiş olan pamukçukları sıyırıp attı. Fakat bu hareket, tarağın diplerindeki yağdalı siyah katmanı temizlemek şöyle dursun, tarağı çirkin bir görüntüye soktu. Davulcu “temizlediği” tarağıyla biraz önce yaptığı gibi, iki eliyle saçını bir güzel taradı. Sırf bıyıkları ortaya çıksın, kendini göstersin diye kazınmış suratına nispetle, çok iri; kışın keçilerimizin yemesi için samana ek olarak baharda; Bozseki’den, Çatal’ın Beleni’nden yolup, kıvırıp, şekil verip kuruttuğumuz üçgül, sarı bakla ve geyik mercimeği otlarının burmalarını andıran bıyıklarını da dudaklarını tarağın ters istikametine büke büke taradı. Tarağı cebine koydu. Elini cebinden çıkarırken bir hamle daha yaptı, cebinden bir şey alacakmış gibi ama ondan vazgeçti. Belli ki cebinden aynasını çıkartıp, taradığı bıyıklarına bakacaktı. “Bıyıkları” diyorum, saçından emindi çünkü Emmi. Ya Ahmet Emmi’den ya da Hoylu’dan utandı. Aynayı alıp bıyıklarına bakamadı.

Bir altmış boylarında, yukarıdaki malumattan anlaşılacağı üzere, saçları arkaya taralı, “bakımlı” ve uzun bıyıklı, saçında ve bıyığında henüz beyaz bulunmayan davulcu üzerindeki tozları temizlemeye başladı bu defa. Önce balondan yapılmış Cin Ali adamlarını andıran, hiçbir oran ve hesaba gelmeyecek kadar büyük olan şalvarın uçkuru ile alt taraftan bağlanmamış olsa, yere düşüp patlayacak gibi görünen göbeğini silkeledi. Şalvarını ayakucuna kadar silkeleyip temizledi. Sivri burun yumurta topuk ayakkabısını, şöyle bir iki yere vurup, aşağıdan yukarı, göbeğinin duldasından görebildiği yerlerine bir daha göz attı. Sol eliyle, şalvarının uçkurunun düğüm yaptığı ve ilmek attığı yerinden tutarak, uçkurun kırışıklarını, şalvarın cebinin mesafesine kadar beline doğru itti. Sonra diğer tarafını da aynı şekilde düzledi. Ve şalvarın ön tarafı dümdüz, arka tarafı ise komple büzülmüş, kırışık daha doğrusu pile oldu.

“Şu bizim yeğen efendi, şu da onun sıpası. Mıstafa’mın zurnasına tavşanlar, komakertişler       –kertenkele- halaya durur, peki şu zirzop kimin nesi. Davul çaldıracak adam bulamadın mı?” dedi Ahmet Emmi Hoylu’ya.

“O senin eğri şapkana kurban olsun ağam” dedi. Göz ucuyla, on sekiz yirmi yaşlarında, bir yetmiş boylarında, kara yağız delikanlıya işaret etti Hoylu. Delikanlı davulu sol onumuza aldı. Kayışı şöyle bir kıvırdı. Ahmet Emminin yanına doğru ilerledi. Tam önünde; Ekmekçi Mahallesindeki Maraş evlerinin enik kapısından içeriye giriyormuş gibi başını eğdi. Dizlerini büktü. Davulu sol eline bir tepsi gibi aldı. Yere çömelmiş bir vaziyette, alttan çubukla ve üstten de çomakla hafif hafif “tıngırdatarak” Ahmet Emminin sağından başlayıp etrafında bir daire çizdi. İlk eğildiği yere gelip ayağa kalktı.

Ahmet Emmi “Kaplumbağa Terbiyecisi” gibi elinde değnek delikanlıyı gözleriyle takip etti.
 Delikanlı Ahmet Emminin tam karşısına geçti. Sağ ayağını biraz açtı. Davulu karnına aldı. Karnını biraz ileri doğru ittirdi. Elindeki çomağı havaya kaldırdı. Çomak davula indi!... Öyle bir patladı ki davul yer yerinden oynadı.

Ortada kimse kalmadı. Dinamitler, kayalar, adamlar, ağaçlar ve hatta dozer bile havalara savruldu Emmi.

Gözlerimi açtım, hafifçe doğruldum yatağın içinde. Neden sonra aklım başıma geldi. Üç ihlas bir Fatiha okuyup, öbür âleme irtihal edeli yıllar olan Mazman Ahmet Emmi, Sırlı Ali ve Davulcu Hoylu’nun ruhlarına bağışladım. Sağıma soluma üfleyip tekrar yattım Emmi.          







Tanığı çocuk olanlara /İsmi Yok













elleri çıplak 
karnı aç
sürecek kahkülünü
cennetin kapısına
öyle mi?

sen közünü tazelerken nargilenin

karışıp havaya son nefesi
boyarken günümü kırmızıya
kanının rengi
o hep çocuk kalacak
öyle mi?

sen çevirirken kontağını bemewenin

gözünün bebeğinde 
son hatırası annesinin
cennetin nehirlerinde
saçlarını örecek öyle mi?

sen dökerken betonunu evinin

alıp ağırlaşmış bedenini
toprağın merhameti
çiçekler kokacak
göğsü
öyle mi?

sen yoklarken cüzdanının hacmini

tanığın olacak öyle mi=


PROF. DR. SUAT KIYAK’TAN İKİ VAKIF KİTAP DAHA/Hasan EJDERHA


Prof. Dr. Suat KIYAK hocamın evvela “Bir Nefes… Bir Kalem… Bir Kitap…” ve “Bir Bak… Bir Gör… Bir Oku…” kitaplarını okuduk. Her satırı, her sayfası özellikle gençlere, daha doğrusu insanlara yol tarif eden, gerçekleri gösteren bir üslup ve mizanpaj ile hazırlanmış kitaplarını okumaktan çok haz duymuştuk. O yıllarda Suat hocanın UD’u, sesi ve UD’un tellerine dokunurken ki edası ile de tanıştık. Sonra doyumsuz sohbeti…

Bahsi geçen ilk iki kitap ismi, muhtevası ve arka tarafında ÜCRETSİZ ifadesi açısından bize çok ilginç gelmişti. Günümüzde her şeyin para, döviz ve altınla ölçüldüğü bir ortamda Suat Hocanın emeklerini, onca çabasını kitaplaştırarak ÜCRETSİZ ifadesiyle kitaplarını yayınlaması yazı çizi işiyle iştigal eden bizleri bir daha düşündürdü.

“Bir An, Bir Gün, Bir Ömür” ve “Bir Harf… Bir hece… Bir Kelime…” kitapları çıktı yakınlarda. Önceki kitaplarda olduğu gibi bu kitapları da fakire imzalayıp gönderme lütfunda bulunmuş hocam. Kitaplar geleli bir hafta oldu ama yeni okuyabildim. Önceki kitaplarda olduğu gibi yine iki kitap birlikte çıktı. İkiz kitap. İlk iki kitap ikizdi. Bu son çıkan kitaplar da ikiz.

Yazımızın başlığında da arz ettiğimiz gibi kitapların fiyat yazması gereken yerde ÜCRETSİZ
yazısı ile karşılaşıyoruz. Dolayısıyla VAKIF KİTAP dedik.

Kitapların muhtevası ile birlikte her yazı için seçilen resimlerden de söz etmeden asla geçilmemeli. Resimler de başlı başına bir anlamlar deryası…

Dönüp dönüp okuduğum yazılar oldu kitapta. Tekrar tekrar bakıp düşündüğüm resimler, kendi içinde ayrı bir mana taşırken, yazı ile birlikte düşününce başka düşüncelere sevk ediyor insanı.

Muhteva o kadar tatlı, kitaplar o kadar kolay okunan kitaplar ki doyamazsınız okumaya. Hatta okuyup raftaki kitapların yanına koymamalısınız. Elinizin altında Durmalı bence. Çünkü yazıların çoğu birkaç dakikanızı bile almayacak yazılar ama hayatınıza yön verebilir nitelikte her biri.

Bir köyde bir yol ayrımına oturmuş bir ak sakal düşünün. Gelip geçenlere: “şu yol tehlikeli, şu yol çamur, şu yol sapa, şuradan dikkatli git evladım” dediğini hayal edin. İşte o kadar tatlı ve o kadar sade bir şekilde insanı ikaz ediyor kitabın muhtevasını oluşturan yazılar. Bazen da tatlı bir şekilde “DUR!” Diyor “DUR!” “Buradan gitme incinirsin. Yanlış yaparsın. Kendine zarar verirsin.”

En önemlisi de “DÜŞÜN!” diyor bazı yazılar. Çoğu zaman da sana bırakıyor düşünmeyi. Gerçekten aklın, zihnin, dimağın, inancın, imanın varsa düşünürsün.

Düşününce de görürsün.

Görürsen durursun.

Durursan olursun.

Olursan bulursun

Bulursan…

En iyisi yazımı noktalayayım. Suat Kıyak Hoca gibi söylemeye başladım. Bulaşıcı mı ne? Bari hocamdan UD çalmak bulaşsa. Az çok kalem tutabiliyoruz acizane… Mızrap vurma tarafı bulaşsa, musikişinaslığı bulaşsa ne güzel olurdu.

Prof. Dr. Suat KIYAK hocanın bilimsel çalışmalarının, üniversitede ders yoğunluğu ile musiki mesaisinin yanında kitap alanında da çalışmalarına selam duruyoruz.


BATI TANRISIZ BİR MAĞARADIR / Ahmet Doğan İlbey


Âmâ üstadım Cemil Meriç, Tanzimat’tan günümüze kadar Batı’nın düşüncelerinden gözleri kamaşan “Türk intelijansiyası”nın zihniyetini “Mağara” ya benzetiyor ve bu düşüncelerin müstağriblerine de “Mağaradakiler” diyordu.

“Mağaradakiler” bu ülkeye yüz elli yıldır “Mağaranın” karanlığını, yâni Avrupa’nın düşüncelerini, Allah’a inanmayan filozofların felsefelerini taşıyarak, dört nesil mekteplinin dimağını zehirlediler.

Ona göre, vahiyden kopuk mağaranın içi de dışı da birdir. Maddeleşmiş Avrupa’nın inançsız idea’lar dünyasıdır. Batılılaşmış insanlar için kullandığı “Mağaradakiler”in zihniyetini Platon’un mağara teşbihiyle târif eder:

Bazı insanlar karanlık bir mağarada, doğdukları günden itibaren mağaranın kapısına arkaları dönük olarak oturmaya mahkûmdurlar. Başlarını arkaya çeviremeyen bu insanlar mağaranın kapısından içeri giren ışığın aydınlattığı karşı duvardan, kapının önünden geçen başka insanların ve taşıdıkları şeylerin gölgelerini görmektedirler. İçlerinden biri kurtulur. Dışarı çıkıp gölgelerin asıl kaynağını görür ve tekrar içeri girerek gördüklerini atlatmaya başlar. Duvara yansıyan gölgelerin gerçek olmadığını içeridekilere inandıramaz. İçeridekiler zincirlere bağlı olduklarını fark edemezler. Gerçeği değil, yansımaları görürler.(Mağaradakiler)

BATI’NIN İDEOLOJİK MAĞARALARI

Bu mânada mağara hakikate ulaşmayı engelleyen ideoloji ve düşünceleri sembolize eder. Mağaraya zincirlenmiş insan bu anlayışın parçasıdır. Bu mânada mağara Allah’ın ahkâmından kopuk dünyâ demektir. Allah’ın varlığını reddeden, maddeci aydınlanma görüşünün dünyâ tasavvurudur. Hakikatlerin ışığını değil, Allah’ın âyetlerine muarız olan sahte hakikatleri yansıtır. Nûrun değil, karanlığın, yâni materyalist düşüncenin ve kendi insanından kopanların mekânıdır.

Din ve insan rabıtası yoktur bu mağarada. Gözlerini hakikate, yâni ışığa kapatan aydınların, âmâ üstadın ifadesiyle Türk intelijansiyasının sığınağıdır. İnkârdan doğan materyalist ve pozitivist aydınlanmacı mağaradır. Descartes’den Marks’a, Sartre’den Camus’a kadar Batının “Tanrısız” filozoflarının mağaralarıdır bunlar.

Böyle olduğunu Sezai Karakoç’un “Mağara” târifinden anlıyoruz. Ona göre “Mağara” Batı’nın Mutlak Hakikat’ten koptuktan sonraki maddî ve metafizik olarak gölgenin ve sahtenin mekânıdır:

“Soluk alır bir nesne bulamadım / Bir gün daha öldü / Ey Batı’daki mağaralar / Beni afyonunuz bağlasaydı da / Uyusaydım / Bu katı bu sert kente gelmeseydim.”

SEKÜLER MAĞARA AYDINLARI

Sözün sadedi; bu ülkenin insanları tanrısız ithal mağara aydınlarından çok çekti. Bir başka mağara da var ki, maddeci ve vahyin muarızı değil, fakat Allah’ın hakikatleriyle irtibatında zayıflık olan benlik ve indî düşünce mağarasıdır bu. Müdâvimleri çokça entelektüeller, sanatçılar ve şairlerdir ki kendi mağaralarında trajiktirler. Mutlak hakikatin önünü kapatan, derûnlarını meşgul eden mağaralarında oyalanıp kıvranırlar ve ulvî mağaraya iltica edemezler.

Bu ülkede nice düşünce adamının, şair ve münevveranın İslâmî tefekkür ve sanatla tevhid olamamış kendi seküler mağaralarında yaşadıkları acı bir gerçek.

Hülâsa; herkesin ulvî ve ulvî olmayan bir mağarası var. Fakat Batı’nın “tanrısız” mağaralarında yaşayanlar bu mağaralardan çıksınlar! Batı’dan ithal ve taklit edilmiş mağaralar bizim tefekkür ve muhayyilemizin neşv ü nema bulacağı mağaraları değildir.


ölümün yarımadasında / mustafa alper taş



ben oradaydım 
çeşmelerden havalandığında huysuz sinekleri 
tanrının
sahip olduklarını silkelediğinde 
ve denediğinde uykusuzluklarla
çenemin altında
üşüyordu bir gündüzün gecesi

öyle bir alınıyordu gözlerim
bin türlü kuşun can vermesi
tutmuyordu
bir kulun dağlarla çarpışmasını

ben oradaydım
yemenli bir beyazlık örtüldüğünde binalarına
köpeklerin
okşayarak kendi kalbinin ipeğini
ölürken korkusuz çocuklar

saymıyordum 
bir şarkıyla dudaklarını kanatan
ve inanmak uğruna 
başkaldıran menekşelerin
yatağını havalandıran rengini
kendimden

ben oradaydım 
elimden gitmeyen kokusunu 
sürerek duvarlarına gecenin


ÇATAL’IN YOLU / Hasan KEKLİKCİ


Belediye binasının bulunduğu Çatalgedik; Çatal mevkiinin veya Çatal Dağı’nın, ya da en uygun söyleyişle, Çatal Tepesi’nin, yolculara geçit verdiği yerdir Emmi. Çatal ise; bizim Harmancıklıların elinin altında, mercimek, nohut zaman zaman çavdar, buğday ektikleri; hayvanlarını otlattıkları, dolma tüfeğini, cücük lastiğini kapanın “bir keklik kapıp” geldiği; köylü kadınlarının, ev halkı yatağından kalkmadan bir şelek odun veya evdeki keçiler için bir kucak hartlap dalı kesip geldiği yerdir. Yine burası; baharda köylü çocuklarının çiğdem söktüğü, sümbül topladığı, zirvesinde bir miktar ekime uygun yer olmasına rağmen, genelde orman ve kayalık bir yerdir. Gündüz köylüler tarafından avlanıp köye götürülen kekliklerin yerine, gece tilkilerin köyden tavukları alıp getirdiği; kuşların öttüğü, çakalların uluduğu bir yerdir. Köyün son evine en fazla, iki sigara içimi uzakta, birkaç yerinden patika yolla çıkılan bir tepedir. Ceyhan Nehri’ne, şimdiye gelecek olursak, Sır Barajına bakan etekleri ise Harmancık dışında, civardaki Yanıklı, Kocaseki köylülerinin de zaman zaman odun yapmak, dal kesmek ve hayvan otlatmak için gelip gittikleri yerdir.

İşte buradan, Çatal Gedikte bulunan belediye binasındaki makam odamda kapıyı kapatıp, Milli eğitim bakanı ve YÖK başkanlığı da yapmış olan, halden anlayacağını tahmin ettiğim bir dostuma mektup yazdım. Belediyemizin sıkıntılarını aktardıktan sonra partiden ayrılmak zorunda kaldığımı, affımı istediğimi yazdım.

“Lafın birini ver, birini koy” demiştin geçenlerde, madem öyle çürüğü-sağlamı bırakıp, sana Çatal’a yaptığımız yolu anlatayım Emmi:

Partiyi değiştirip, muhalefette olan milletvekilinin Doğru Yol’undan, iktidarın küçük ortağı olan milletvekilinin ANAP’ına geçince, boğazımızdaki düğümün bir bölümü çözüldü. “Caesar ve İskender, ikisinin birçok tarafları birbirine eşittir; ama Caesar’ın İskender’den üstün bir tarafı yoktur” demiş Montaigne ama yine de sabaha çıkacak kadar soluk alıp vermeye başladık. Dişimize kan değdi. Koalisyon hükümetinde bizim partiye verilmiş olan bakanlıklarda ve il müdürlüklerinde esamemiz okunur oldu. Ankara’da bakanlarla, genel müdürlerle görüşmeye başladık. Daha önce ulaşamadığımız, “toplantıda” olan il müdürleri belediyemizi ziyaret etmeye başladı. Hatta iş öyle hareketlendi ki, arkadaşlara biz randevu vermek durumunda kalmaya, zaman zaman da biz “toplantı”lara girmeye başladık. Bırak onu, il ilçe müdür atamalarında bile görüşlerimiz alınır oldu. Yemeklere, kahvaltılara çağırılır olduk. Toplantılarda, kürsülere davet edildik, elimize mikrofonlar verildi.

Ve Çatal’a yol yapacak dozer tırdan indirildi Emmi!..

Yapılacak yol çok, plan proje yapmaya zaman yok. Zaten plan-proje, belediye encümeni, il daimi encümeni, ÇED raporu, işe ödenek bulup programa aldırma; bunların hepsi herhangi bir yere yapılacak olan hizmetin yapılmaması için icat edilmiş bürokratik setlerdir, engellerdir. Eğer hizmet değil de iş yapmak istiyorsan; bir işi programa aldırmaya çalışacaksın. Hele belediyenin parası da varsa, aylarca Ankara’dan gelmezsin; hafta sonları, İstanbul, Antalya hatta Kıbrıs, hafta içi Ankara. Düşünsene Emmi, yerine vekil görevlendirmişsin, sen gelinceye kadar belediye başkanı maaşı alacak, o memnun. Belediye personeli başkandan kurtulmuş, onlar memnun. Kasabaya iş yapıyorsun ki, halk hepsinden memnun. Bak tekrar ediyorum Emmi. Belediyenin parası varsa bu dediklerim. Peki belediyenin parası yoksa? O zaman Çatal’a yol yaparsın.  
Önce belediyenin karşısından, hali hazırda kullanılan patika yol güzergâhından yapmak istedik yolu… Olmadı. Hani dedim ya “ÇED” raporu lazım orası için. Çünkü kellesi vurulmuş iki toruğu –çam fidanı- var ormanın. Zaten kolcularla, Fatihler Mahallesinin su deposu yapılırken aramız açılmıştı. “Su deposu orman içine kurulmuş”.
Neyse “kolcu” lafı da uzun Emmi, sana daha sonra iyi bir kolcu lafı da anlatacağım inşallah.

O ilk güzergâhtan vazgeçtik.

Tepenin güney yamacından girmeye karar verdik.

İşi gücü olmayan, hatta işi az önemli olanlar da işlerini bırakarak; Çete Bayramında; dolmasını yapıp, böreğini pişirip Çiçek Sinemasına kurtuluş filmi seyretmeye giden, Maraşlı kadınları gibi toplandık dozerin başına. Fakat yol güzergâhı kumlu toprak olduğu için, bizim beklediğimiz kaya yuvarlanmasını seyredemedik. Toprağın sert bir çeşit kum olması, işi zorlaştırsa da iyi mesafe alındı ilk zamanlarda. Üç, dört yüz metre sonra, kumun içine kök salmış bir kayalık çıktı karşımıza. Ne yaparsan yap, neresinden vurursan vur dozerin bıçağını. “Yok” Emmi. Bir milim geçit vermiyor dağ. Fakat dozer operatörünü de gözüm hiç tutmuyor. Adamda kolesterol var, et yemiyor –sanki buluyor da- tavuk ve balık istiyor. Bazen barajdan tutanlardan balık alıyoruz ama balığın bulunamadığı zamanlarda, Maraş’tan tavuk almak durumunda kalıyoruz. Fakat biz, yol tarlalara çıkana kadar operatöre yemek vereceğiz, sonra kimin tarlasında bulunuyorsa o tarlanın sahibi yemek yapacak. Bunu baştan anlaştık kasabalıyla. Çünkü belediyenin bir kişiyi uzun müddet doyuracak kaynağı yok, kaldı ki, adamı şehirden getirme işini de belediye yapıyor zaten. Sabah sekizde daireden alıyoruz adamı; dokuz, dokuz buçuk gibi işe başlıyor, on buçukta çay molası, on iki yemek; saat üç, en fazla üç buçuk dedi mi yola çıkıyoruz. Aslında temiz bir adam, otu, sigarası, içkisi yok. Fakat” ustam daha saat üç, iki kürek daha vur” dediğin zaman para istiyor. “Mesai vereceksin” diyor. “Beşte Maraş’ta olmam lazım” diyor. Beynim patlıyor. Kaya kırılmıyor, yol açılmıyor Emmi.
Ve olmadı bıraktık. Hal bu ki, “Bir İbrahim bıçağı ikiye biçer taşı”. Gel gör ki, ne İbrahim var, eline bıçak alacak, ne İsmail, taşı kıskandıracak.

Yol yapılmadı, Çatal’a çıkamadık. Milletvekilimiz ve partinin ileri gelen adamları ziyarete geleceklerini haber verdiler bir gün. Uzun bir konuşma yazdım. İlk defa kasabamıza gelecek olan adamların alır yerlerine yumruklar, tepikler hazırladım, böğürlerine hançerler, omuz başlarına kırmalı fişekleri. Gözlerinde; kurban bayramının son günü, mal pazarında satılmamış, ellerinde kalmış kır tekeden farksız olduğum kasabalının gönlünü alacak köy lafları buldum Emmi. Ve millet belediyenin önüne gelip, kasabalının toplandığında da hazırladığım her şeyi tek tek sahiplerinin önüne döktüm. “Elif’ten Be’ye, görünmeyenden görünüre yol vardır. Yol, o noktadan açılır.” dedim. O gün herkes kendine düşen payı aldı. Alanın aldığı, alanı ne yapması gerekiyorsa, alan öyle oldu. İşin sonuna doğru vekile yoldan bahsettim. “Hemen şurada” dedim. “Dozerle açamadık” dedim. “Dozeri de alıp götürücüler” dedim. “Nasıl bir kaya bu, hadi bakalım” dedi. Kalabalık bir grupla gidip baktık. İçlerinden biri “bizdeki kompresörü gönderelim, dinamitleyip çıksınlar” dedi. Ayaklarımızı yere vurup, pantolonlarımızın paçalarını silkeleyerek döndük geri belediyenin önüne. Partililer hep birlikte geldikleri araca bindiler. En son vekil girdi araca. Vekilin tozlanan ayakkabılarını göstererek, bizim Yahya’ya işmar ettim peçete verilmesi için. Yahya peçeteyi vekilin eline vermek yerine, elinde peçete ile adamın ayakkabısına hamle yaptı. “Estağfurullah” deyip peçeteyi aldı Yahya’dan vekil. Ayakkabısının tozunu, şöyle bir sildi. Düdük çaldılar, el salladık.  Ve saniyeler içinde, halk oyunları ekibinin oyunu bitirdiği anda,  tüm oyuncuların ayaklarını ileri atıp durması gibi, Yahya’nın önüne ayaklar uzatıldı. Yahya hepsine tek tek cevap yetiştirdi Emmi.

Sırtıma en kalın kendirle yüklenmiş olan ve günlerdir taşıdığım; her gün ve her gece bin defa kırıp parçaladığım ve yine de bir türlü ağırlığından kurtulamadığım kaya, bir anda yuvarlandı gitti Çatal’ın güneyinden aşağı. Meğer dünya ne kadar hafifmiş. Meğer az önce beni taşımayan ayaklarım ne güçlüymüş Emmi.

Delikler açıldı. Dinamitler geldi. Fakat dinamiti deliklere yerleştirip, kapsülleri ve fitilleri ayarlayacak ve ateşlemeyi yapacak adamın işi varmış. “Ben yaparım” dedi Necati “daha önce çok yaptım”. Karakola haber verdik. Jandarmalar geldi. Emniyet tertibatı alındı. Millet uzaklaştırdı. Patlayacak yeri en iyi gören, asfalt yola geçtik biz de. Fitil ateşlendi.   
    
Otlatıp getirdiği inekleri alelacele ahıra sürüp; düğüne koşan, eline geçirdiği ilk tabağı kavurma kazanın başındaki emmiye uzatıp, “kalmadı” cevabını alan aç çocuklar gibi kala kaldık ortada Emmi. Biri ikisi patladı, birkaç kaya bir-iki metre yükseldi. Fakat kayalar bize dil çıkarmak için mi çıktı, yoksa dinamitin etkisiyle mi yükseldi, anlayamadan yuvarlanıp gitti. Diğerleri? Diğerleri hepsi birden yerlerinden kalktı, ayaklandı, ellendi, kollandı, pazulandı geri sırtıma bindi Emmi. Karakol komutanı, jandarmalar ve orada bulunan köylüler el birliği edip, kendirlerle yeniden bağladılar, içi dinamit dolu kayaları sırtıma.


Mizaç / fazlı bayram



evlenin gardaşlar
resul bize kötü olsa der mi
etmeyin gardaşlar
bak ben evlendim çoğaldım
yüzüme can geldi gönlüme sürûr
evlenin gardaşlar bak ben evlendim
saadettir evlilik huzurda tad
ne ben gördüm bunu bekarken ne başka bekarlar
bereket vardır evlilikte bereketlenin
‘evlenmeyipte rızkını temin edebilene şaşarım’
diyen Hz.Ömeri mahcup etmeyin

evlenin gardaşlar
bak ben evlendim biraz da olsa kendimi belledim
erkeğin er kadının naz makamıdır evlilik
halden hale girdim kırk meslek edindim
çoğunu tattım eve ekmek kapmanın
nasip oldu olmadı o ayrı
aç kalmadım ama hiç
bereketlendim bereketlendim adamlık geldi sözüme
coştum uyandım

evlenin gardaşlar bu bir rüya değil
rüyadan uyanma bize
eşkali bozuk
façası kesik
gönlü tuhaf kızlardan korur nefsinizi
açın kalbinizi erenler
peygamber sünnetini alın içeri


TAŞLARA DOKUNAN SESLER-III / Hidayet BAĞCI



“Her insanın bir günahı olmalı, Allah’a yaklaştıran!”

Raci bunu duyduğunda birden irkildi bir o kadar da Aynalı dedenin böyle bir cümleyi kurmuş olması onun olaylara bakış açısını değiştirmişti. Aynalı dede ondan iflas etmiş bakkallar gibi olmasını değil uzun zincirlerle birbirine bağlanmış, geleceğe yön veren işler yapmasını istiyordu. Her ne yaşanırsa yaşansın bugün, yarın için dün olacaktı ve bugün yepyeni adımlarla ilerlemeliydi. Anı dolu dolu yaşayarak yürüdüğü gibi yollar hiç bitmemeli ve kendisi de yoruldum dememeliydi.

Aynalı dede önündeki kor ateşte madeni eritirken, Raci ceplerinden Firuze taşlarını çıkarıp sağ elinden sol eline tek tek sayarak vermeye başladı. Her seferinde sol elinde toplanan taşlar sağa geçerken sağdan sola bir dengeyi andırır misali Raci bir terazi, taşlar tek bir dengeydi karşısında. Birden Nurullah Genç’in Rüveyda şiiriyle bütünleştirdi bu anı…

“Çatlıyor da mezarım dışa vuruyor beni,

Terazi Rüveyda’ya divan kuruyor beni…”

“Raci, elindeki taşlar kaç tane?” diye sordu Aynalı dede…

“Otuz üç tane…”

“Neden otuz iki, otuz dört değil de otuz üç? Bir eksik, bir artı neyi değiştirir ki?” diyerek elindeki madene şekil vermeye çalışan Aynalı dede, ateşin alevinden madeni biraz uzaklaştırdı. Raci bu sorunun karşısında bu hali, maden için bir eksiklik olarak nitelendirdi elindeki taşları da sol eline bir tanesini eksik olarak aktardı. Madenin bu halini tarif etmek için önce maden olmalıydı ama onun ellerindeki taşların sesinden bir tanesi eksikti ve denge bozulmuştu. Bu sefer Aynalı dede elindeki madeni kor ateşte biraz fazla tuttu ve maden haddinden fazla eridi neredeyse maden, ateşin içinde kaybolacaktı, Racinin elinde tam otuz üç tane taş varken Aynalı dede yerden bir taş alıp onu Racinin avuçlarına bıraktığında yine denge bozuldu ve taşların ilk sesindeki uyumdan farklı bir tını geldi kulaklarına.

Her şeyin bir taşıma kapasitesi vardı ve denge her daim olmalıydı, istenilen sayıda…

Raci, elindeki otuz üç Firuze taşına uzun uzun baktıktan sonra Aynalı dedeyi seyre daldı. O, kor ateşte elindeki altın madenini önce inceltti sonra da itinayla iki noktayı birbirine dokundurarak şekillendirmeye çalışırken bir yandan da ruha ses veren neye üfler gibi nefesiyle soğutuyordu. Raci, Aynalı dedenin gençliğine o kadar çok benziyordu ki adı sanki onun geleceğinde yaşayacak ve onunla yaşayan bir ömrü olacaktı.

“Raci, sağ elinde ritimle saydığın ilk taşı bana verir misin?” dedi Aynalı dede…

Raci, meraklı bakışlarla Aynalı dedenin eline verirken taşı dengesinin bozulduğunu düşündü ama uydu bu emre… Peki, dedi ve uzattı onun altın kokan ellerine…

Bu Firuze taşlarını Raci’ye Aynalı dede ilk tanıştığı gün vermişti. Verirken sıkı sıkıya tembih etmişti…

“Bu taşlar o kadar kıymetli ki yanından ellerinden hiç ama hiç ayırma, bu senin dengen!”

Aynalı dede elinde şekil verdiği altını bir halka yapmış iki uzak noktayı bir hamlede birleştirmiş ve nakış nakış işlediği bu madenin tam ortasına da Firuze taşını usulca bırakmıştı.

“Raci, dengede olmak ister misin?” diye baktı Aynalı dede, Racinin gözlerine …

“Elbette, her insan gibi ben de dengede olmak isterim…” dedi Raci.

Sanki tüm kontroller, Aynalı dedenin kalbinden bu Firuze taşlı yüzüğe akmıştı. Aynalı dede, yüzüğü Raciye uzatırken onu bu sefer de sıkı sıkı tembihledi.

“Bu yüzüğü seni dengelemesi için Zümrüd-ü Anka’ya kendi ellerinle vermeni istiyorum. O senin tek taşın, sen de onun son doksan dokuzuncu taşı olasın!”


MAĞARALI YILLAR/Ahmet Doğan İLBEY

Çok severdi Mağara’yı. “Hikmet Mağaramız” diyordu. “Fikir ve Gönül Dükkânı” nın, yani Mekteb-i İrfan” ın mistik adıydı. “Medeniyetimiz ve irfanımız üstüne fikir ve gönül tâlimi yapılan saadetli bir mekân” adını koymuştu.

“Azat kabul etmez kölesiydi” Mağara’nın. Gurbet duygusu yaşatmazdı ona. Mağara dışındaki mekânlar gurbet hissî verir, ağyar kalırdı gönlüne. Aynı sohbet ve fikir tâlimleri yapılsa da Mağara kadar mekân şuuru vermez ve derûnunu sarmazdı. Bunca yıl dergâh ve uzletgâh kokusu veren Mağara gibi bir mekâna rastlamamıştı. Nice sohbet ve fikir mekânlarının hiçbiri Mağara’nın mânevî ve mistik havasını hissettirmemişti.

Mağara münzevîsiydi. Mağara’dan çıkıp modern mekânlara gitmek bir eziyetti ona. “Ancak Ali Hocam için çıkarım Mağara’dan” diyordu. Onun fikir ve gönül vatanıydı Mağara. Bir süre uzak kalması, kalpgâhından kopması gibiydi. “Zor ayrılırım buradan, kalbim buraya bağlı, vaktin oğlu oluyorum Mağara’da” diyordu.

Onun mağara benzetmesi, Platon’un ve aydınlanmacı pozitivist felsefecilerin mağara istiaresine benzemezdi. Duvarlarında gölgeler hareket etmez, sahte ve dünyevî gerçekler bulunmazdı. Batı’nın mağaraları gibi lâdinî düşüncelerle Allah’a olan hürriyet inancı zincirlenmiş mağara değildi. Ruh ve mânaca düşük olan modern mekânların fikirsizliğinden kaçanların dervişâne ve tefekkürâne yaşadığı bir mekânın ismiydi.

Mağara’dan koparılışımız vatandan uzaklaştırılmışcasına elemler yaşattı ona. Son zamanlarda “Ah Mağaram!” diye inliyor ve acı çekiyordu. Şehrin idarecileri modern mekânlarını genişlete genişlete Mağara’ya gelip dayanmışlardı. İstilacı düşman kuvvetleri gibi mağarayı dört tarafından çevirmişler ve “kamu adına” istimlâk ederek modern mekânlarına katmışlardı. Fikirli ve mistik Mağara kum ve moloz yığını hâline gelmiş, Ahır Dağı’nın dibinden silinip gitmişti.

“Hüzünkâr” nâmıyla bilinen o, dostlarına belli etmeden gözyaşlarını içine akıtmıştı. Mağara’daki hâtıraları kare kare yüreğinin üstünden geçtikçe “ah Mağara’mız!” diyerek hasta olmuştu.

Mağara hülyalarına daldığında, bir gönül dostu “Mistikliğin tuttu yine. Mağara! Mağara! Yıllardır Mağara’yı âlemin merkezi olarak nakşettin insanların dimağına. Mağara’dan çıkmalısın artık. Hicret etmelisin, yüreğinin gözleriyle görmelisin medeniyet coğrafyamızı. Bir âlimin sözleriyle ‘Akıl sahipleri bir yerde oturup kalınca rahat edemezler. Öyleyse odunu, ocağını bırak da dışarılara çık; seyahat et.’ Mağara gibi güzel mekânlar bulacaksın ” demişti de içine kapanmıştı bir müddet. Sonra şu hüzünlü yazıyı yazmıştı dostlarına:

Mağara’mızda fikir ve irfan tâlim ettiğimiz onca yıllar bir solukta geçip gitti. Derûnumuzun ve fikrimizin her vakit cezbeye kapıldığı, bediî saadetler içinde zaman mefhumunun olmadığı bir dosthâneydi, darülsaadetimizdi Mağara. Bir Hocam meydana getirmişti Mağara’mızı. Bir Hocam’ın şâkirdlerinin seher vakitlerine kadar hasbıhal ettikleri, tefekkür tâlimi yaptıkları, memleket meselelerimizi ve mukaddeslerimizi konuştukları fikirli ve dost bir mekândı. Kalp ve fikir karanlığı yoktu. İnsanı, hazret-i insan kılacak felâh bir kalbin üstüne her türlü tâlim yapılırdı.

Yıllarca sohbethânemiz oldu Mağara. Nice hüzünlü ve neşveli hasbıhallere, memleket dâvası için en koyu kelâmlara, şairlerin en yakıcı şiirlerine, Bir Hocam’ın (Bir hocam iki kişidir) ilim ve irfan üstüne yaptıkları nükteli ve mânalı sohbetlerine şahitlik etti. Müdavimlerinden bir gün olsun karşılık beklemedi bu mağara, vefalı ve hasbî idi. Lüksü ve israfı olmazdı. Müdavimleri gibi mütevazı ve sade bir yapısı vardı. Dünyevî mekân duygusu vermez, mânevî duygu ve düşünceler ihsas ederdi. Ahır Dağı’nın dibinde nice yağmur boran gördü, karlar içinde kaldı. Yine de “yeter artık, beni kendi başıma bırakın” demedi.

Mağara’mıza duhul ettiğimiz vakit dilimiz, gönlümüz inşirah bulurdu. Safiyetini kaybetmemiş mektep çocuklarının heyecanıyla koşa koşa giderdik her Cuma akşamı. İlk kim varmışsa ona imrenirdik. İlk varan fikirli çayın suyunu koyardı ocağa, sonra gözü Mağara’nın kapısında olurdu. Yemen seferlerinden ve gurbetlerden gelenleri bekler gibi beklerdi dostlarını.

Mağara’mıza girdiğimizde dünyevî düşünceler kapıda bırakılırdı. İlk gelenler sonra gelenleri selâmlardı. Önce sükût edilir, sonra diline bakılırdı gelen dostların. Fikirli ve bediî ilk cümle kimden sâdır olacak diye beklenirdi. Zarf atan ilk dost sohbet sofrasını açmış olurdu. Fikirli zarflar peşpeşe atılmaya başlardı söz meclisinde. “Gök kubbenin altında söylenmedik söz kalmadı” sözü Mağara’mız için söylenmişti sanki.

Fikir ve gönül tâlimi yatsıyı müteakip başlar, sabah ezanı vakti girince biterdi. Vaktin bitmesini istemezdik Mağara sohbetlerinde. Mağara gecelerini çok severdik. Sohbetlerin üstüne hüzün türküleri söylenirdi. Tasavvuf menşeli türküler çalınmaya başladı mı cezbeye kapılır, vecde geçerdik.

Mağara’mızda dostluk ve dost yüzü olurdu yalnızca. Her dost hem sükût eri, hem dildaştı. Her bir Mağara dostu gönlümüze şifa veren, dostluğa güç katan, dostluk terini helâlinden döken ehl-i dildi, yol oğlu’ydu, ilk göz ağrımızdı.

Mağara emzirdi bizi ilk kez ilim ve irfânla. Mağara adam etti bizi. İslâmî aşk iksiri Mağara’da düştü gönlümüze. Cezbeye kapılıp mâveraya kanatlanışımız Mağara’daki gönül tâlimiyle başladı. Mağara’da yankılandı sesimiz dünyaya karşı. Mağara büyüklerinin dizleri dibindeyken çıktı ikinci kuşağın bıyıkları. Çoğumuzun “sökük kalbi” tamir oldu, kalbindeki kirler döküldü. Kalp ve dimağımıza yerleşen modernizmin putlarını burada kırdık.
Ah, Mağara’mız! Seni çok özledik.