DÖNGEL’İN / Teyfik KARADAŞ


Etrafını sarmış dumanlı dağlar
Mağranın içinde suları çağlar
Kızı gelin olur anası ağlar
Ilgıt ılgıt eser yeli Döngelin

Kış mevsimi metrelerce kar yağar
Yağmur dolu ilkbaharda bol yağar
Güneş vurur üzerine nur doğar
Her mevsim tehlike seli Döngelin

Delikli Kayadan şahini uçar
Çakran yaylasında bozkurtu yaşar
Kuzusu meleşir oğlağı koşar
Bazı insanları deli Döngelin

Bahçesinde hurma ayva nar olur
On iki ay yükseğinde kar olur
Saygı vardır insanında ar olur
Kahramanmaraştır ili Döngelin

Oluklardan akar soğuktur suyu
Zengindir kültürü güzeldir huyu
Türkmen asıllıdır Oğuzdur boyu
Öz ve öz Türkçedir dili Döngelin

Suyu boldur iri olur söğüdü
Torunu dededen alır öğüdü
Meydanlarda güreş tutar yiğidi
Çelikten güçlüdür beli Döngelin

Yol için deldiler hartlaplı dağı
Viran olmuş gitmiş dedemin bağı
Sevilir bölgede kaymağı yağı
Saklı bir cennettir yeri Döngelin

Direklide arkeologlar çalışır
Tarihimiz dünya ile yarışır
Küs olanlar üç gün sonra barışır
Teyfiki tomurcuk gülü Döngelin



NİYAZ / A. Enbiya UZDİL


Ey dost 
Açık tut kapını
Gelemeyecek olsam da henüz

Bilirim sürgü vurmazsın
Açıktır kapın
Gönlü yanında olana
Sen tamam de yine ey dost
Huzura ersin içim
Bir çift sözüne güvenip de
Bilirim ki sözün senettir
Dediğini yaparsın son nefesine dek
Yaptığını da dersin mertçesine
Su serpiver üstüme
Ahir zamanın bozbulanıklığı değmemiş

Gönül dükkanında üç kağıda sat beni
Dünya pazarından çek iplerimi
Ben geleceğim
Modern zamanın yirmi dört saatinden
Bunalımlarından metropollerin
Kaçarak hürriyetime
Eşiğine yüz sürmeye
Yeniden

Sen gelenini boş çevirmezsin diyerek değil hem de
Kâr zarar eksenli ağıtlar yakmadan yollarda
Zararıma olsa da
"Dosttan gelen dosta gider"
Düsturuna sımsıkı sarılarak
Dost olabilmek dileğiyle
Senin gönlüne

Güveniyorum
Kendinden kaçkın olanları
Hor görmeyecek olmana
Diz boyu değil rezilliğim
Biliyorsun
Ta çeneme kadar su
Yüzündeki geniş gülümsemeyi düşleyerek
Geleceğim umut kesme benden

Bahçende toza toprağa bulandığım
O kutlu günleri
Bilsen ne çok özlüyorum


yağmurdan sonra / fazlı bayram


kırık dökük
bir odanın ortasında
ortasından böler gibi hayatı
senin ve kumdan döşeğinin dış cephesinden
ölçülü bir aşkla kipirdeterek gözlerimi
döner giderim
bu senin sokaklarının ortasında
sığındığım kapıları özlerim sonra
kimler kim bilir nice kimlikler edindi
bu terk edilmiş evlerde
şimdi kimler kovulup duruyor kim bilir kapılarından
soruyorum
kiralıksa kalbi mahallenin talibim
köküne yetmez gücüm
böyle terk edilmiş ve bom boşsa
kiralıksa bir de
bana ayarla
orada uzun uzun uğrarım kırık mavilerin atlasına
ihmal etmeden her cumaları
çarşambaları ziyan etmeden hamasete
yalnızlığa uğrarım
perşembe sabahlarına uğrarım
sana uğrarım
sen de gel
elinde olsa da elinde olmadan gel
iç gel
ne doldurulduysa kadehine



HİLÂLİN GÖLGESİ / Rıdvan TANIR


Serden geçtik
Senden geçilmez

O yıldızına o hilâline
Yan bakanlar kalır mı haline

Ölmeyi şeref bilenler uğruna
Mahrem bastırır mı aziz yurduna

Bayrağındaki hilâlin gölgesi
Sarar aman dileyen her sesi

Sana sığınana hep kucak açtın
Dosta güven, düşmana korku saçtın

Merhamet bayrağın dalgalanır
Bütün cihan seni böyle tanır

Mazlumların o çarpan sinesi
Sensin hakkın merhamet vesilesi

Nedir bu düşkünlere verdiğin değer
Dünya ne yapardı olmasaydın eğer

Eller açılır hasretinle semâya
Girersin amîn denilen her duaya

Demir dişlileri bir gün elbet kıracaksın
Sonra mukaddes bir gül gibi açacaksın

Herkes hasret bir düşen yaprağına

Vuslat ne zaman bir bedenlik toprağına.


İKİ NESLİN BULUŞTUĞU DERGİ: YOLDAKİ KALEMLER / Ahmet Doğan İlbey

Semerkand Yayınları’ndan çıkan “Sokakbaşı” romanı ve Sage Yayıncılık’tan çıkan “Maraş’ın Cezbeli Gülleri”(otobiyografi) ile “Marallar Oymağında Bir Ceylan Oturup Ağlamak” (şiir) kitaplarıyla tanınan, Anadolu insanının hikâyecisi ve şair Hasan Ejderha’nın sahipliği ve yayın müdürlüğünde çıkan, daha önce söylediğimiz ifadeyle şirin mi şirin, samimi mi samimi, güzel mi güzel kültür, sanat, edebiyat ve fikir dergisi YOLDAKİ KALEMLER elektronik yahut internet dergiciliğinde beşinci yılını doldurdu.

İstanbul dergiciliğinin hâlâ merkez olarak kabul edildiği bir vasatta şiir, deneme, hikâye, makâle gibi edebî türlerin yer aldığı bu istikrarlı derginin okuyucuları ve kadrosuyla samimi bir birliktelik kurduğunu görüyoruz. Başarısı ve istikrarı bundandır.
Kıdemlilerle yola yeni çıkanlar, yâni iki kuşak bir arada YOLDAKİ KALEMLER’de yazılarını, şiirlerini, denemelerini okuyucu huzuruna çıkarıyorlar. İstanbul ve taşrada çıkan dergilerde pek görülmeyen bu birliktelik çok önemli. Derginin mümeyyiz vasfı da budur.  

AĞAÇ VE ÇİÇEKLERİN İÇİÇE OLDUĞU BAHÇELERE BENZEYEN DERGİ

Düşünün ki kıdemli, yâni birinci kuşak kalem erbabından Memduh Atalay,  İsmail Göktürk, Prof. Dr. Suat Kıyak, Yasin Mortaş, Mehmet Mortaş, Hüseyin Gök, M. Akif Şahin, Musa Yıldız, Hasan Keklikçi, Mustafa Günalan, Şaban Sözbilici, Enver Çapar, Fazlı Bayram, Mehmet Raşit Küçükkürtül, Muhammet Nacaroğlu, Teyfik Karadaş, Murat Türkmenoğlu, Mehmet Muharremoğlu, İbrahim Gökburun gibi isimlerle; 

İkinci kuşaktan, Mehmet Yaşar, Gün Sazak Göktürk, Ökkeş Alper Taşlıalan, Ufuk Türk, Bekir Büyükkurt, H. Ahmet Eralp, Ferhat Ağca, Mehmet Akif Şen, Süleyman Kılıçbay, Nurcihan Kızmaz, Merve Söyler, Şeyhşamil Ejderha, İsmail Sağır, Bilge Doğan, Sibel Kök, Hidayet Bağcı Köse, Hilal Ejderha, Merve Söyler, Levent Nergiz, M. Alper Taş,  Metin Acar, Meltem Kızmaz, Nigar Yağcı, Senanur Çam, Alirıza Akkale, Gizem Aktürk, Hasan Can Bitti, Mustafa Cihan Alliş, A. Enbiya Uzdil, Melih Erdem, Rıdvan Tanır, Miraç Doğantekin, H. Akbay, Hasan Bazı, Esra Balcı, Muhal Rüya, Âşık Ali Yüce,  Mehlika Rana Arıkmert, Ebrar Akkaya, Süleyman Kara gibi edebiyatın yolunda şevkle yürüyen isimlerin bir arada yazdığı, dolayısıyla İstanbul dergi dükalığını kıran anlayış ve kadrosuyla YOLDAKİ KALEMLER Anadolu evlerinin ağaç ve çiçeklerin içiçe olduğu hormonsuz bahçelerine benzeyen bir dergidir…





ALIN YAZISI / Ufuk TÜRK


Şu tepeyi de çıkalım düzlükteyiz der demez,
Önümüzde beliriyor yeni bir dağ.
Sonra türküye vurunca kalbimizi
Kıyıya vuran bir ceset gibi
Yaşıyor bilir belki de yüzümüze bakanlar.

Kendi hikâyemizin küçük kahramanıydık.
“Büyük dağın büyük kışı olur” derdi dedem.
Bahçemiz kurak, kuş uçmaz kervan geçmezdi.
Kavgada da en önlerdeydik.

Irgat soğuğu ellerimizden devşirirken baharı
Bahtımıza hep solan güller çıktı.
Kader bir güldürdüyse iki ağlattı
Uykularımız yoktu ama düş sahibiydik.

Ali’ydik, Mehmed’dik, Ömer, Hasan.
Güneşten kavruk yüzümüz gölgeye hasret,
Köprüler geçerdik sırattan ince.
Savaşların da hep kaybedeniydik.




KARŞI PENCERE / Muhammet NACAROĞLU

Akşam üstü... Yağmur ve bulutların eşlik ettiği hava erken kararmıştı. 

Yamaçtan aşağı akan suyun şırıltısı, işinden evine dönen ahalinin gürültüsüne karışıyordu. Evlerin ışıkları bir bir yanmaya başladı. Karşı apartmandaki odaların ışığını, perdeler kapatmaya çalışıyordu. Bir oda hariç...perdeleri ve penceresi serin havaya rağmen, sonuna kadar açık bir haldeydi. Pencereden bir baş dışarıya uzanmış, düşen damlacıkları saçlarında hissediyordu. Garipti. İsyanı sıcacık odalarına kapanmış, koyu perdeleri çekmiş ve içeriye hapsolmuş insanları mıydı yoksa içini kaplayan, kendisini yalnızlık hissine maruz bırakmış, dışarıdaki ve içerideki ışığı engelleyen ruhunun perdelerine miydi bilinmez. Bir iç çekti. Bir de sigarasını... 

Düşüncelerini aşağıdaki kattan gelen televizyon sesi bozdu. Söylendi... 

- Ne çok açmışlar sesini...

Sonra düşündü o evdekileri. İki çocuklu bir aileydi hane halkı. Anne ev hanımı, baba işçi.  Çocuklar okuldan dönmüşler. Ama hiçbir aile üyesinin sesi gelmiyor. Sadece televizyonun sesi. Çocuklara acıdı. Sadece kendisinin yalnız olmadığını anladı. Babasını ve annesini düşündü. Yanlarında olsaydı ne çok konuşmak isterdi onlarla. 

Esen rüzgarın, ıslak saçlarının arasından geçmesinden dolayı biraz üşümüştü. Pencereyi kapattı. Sonra perdeleri çekti. Bir de içini... Sigarayı da unutmamıştı.


EMMOĞLU / Teyfik KARADAŞ


Sünger bilmem yünden olur döşeğim 
İki öküzüm var birde eşşeğim 
Yoktur Haktan benim başka isteğim 
Eker biçer geçinirim emmoğlu

Sürerim ben öküzlerle tarlamı 
Yağmur yağar büyük olur harmanı 
Kesilmezse dizlerimin dermanı 
Eker biçer geçinirim emmoğlu

Ekinimi tırpan ile biçerim 
Yaz gelirse yaylalara göçerim 
Bazlama yer karlı ayran içerim 
Eker biçer geçinirim emmoglu

Kaynatırım bulgur olur buğdayım 
Hasat vakti üzüm için bağdayım 
Güz gelirse odun için dağdayım 
Eker biçer geçirim emmoğlu

Yaba ile savururum samanı 
Elimle yaparım kara sabanı 
Eksik olmaz bacamızın dumanı 
Eker biçer geçinirim emmoğlu

Kar yağarsa dağlar taşlar don olur 
Odun yanar ateşimiz kor olur 
Ambarlarda zahiremiz bol olur 
Eker biçer geçinirim emmoğlu

Bekçi olsam mermi koymaz sıkarım 
Muhtar olsam kul hakkından korkarım 
Esnaf olsam zararına satarım 
Eker biçer geçinirim emmoğlu

Teyfikiyem çok özgürüm köyümde 
Hiçbir engel yoktur benim önümde 
Çok şükürler huzurluyum evimde 
Eker biçer geçinirim emmoğlu


KAHRAMANMARAŞ, UNESCO’NUN “EDEBİYAT ŞEHRİ” UNVANINI ALMALI MIDIR?/mehmet raşit küçükkürtül

mâlum olduğu üzere kahramanmaraş’ın “unesco edebiyat şehri” diye tescillenmesi, bir hedef olarak şehrimizin idaresini elinde bulunduranlar tarafından dile getiriliyor. bu fikrin nasıl ortaya çıktığını, kimlerin teklifiyle şekillendiğini, kültür çalıştayı türünden bir şûrada mı karara bağlandığını bilmiyorum. ama sözkonusu hedefin  çeşitli kereler, farklı kişilerin ağzından dillendirildiğine şahit olduk. evvelemirde böyle bir hedefin sıhhati üzerine düşünmekte fayda var. şehrimiz, unesco’nun mezkûr listesine girmeli midir? acaba kahramanmaraş unesco’nun edebiyat şehri seçtiği beşinci şehir olsa iyi olur mu? türkiye, tanmizat’la iyiden iyiye tebarüz edip saflaşmış bir kültür mücadelesinin içerisinde: yeri gelmiş “alaturka-alafranga”, yeri gelmiş “mürteci-asrî” ve bazen de “sağcı-solcu” diye ayrışmaya gidilmiş. bu ayrışmanın, tefrikanın ortaya çıkmasında ise hep aynı kültür savaşı var. batı medeniyeti ile yüz yüze gelmenin doğurduğu bir kültür savaşı bu. peki, türkiye’nin bugün el’an dünya siyasetinde bulunduğu yer; birleşmiş milletler gibi müeyyidesiz, tarafgir, göstermelik ve köhne bir müessesenin yan kuruluşunun “aferim listesine” girmek gibi kültür hedefleri koymaya müsait mi? bu soruyu, türkiye’nin kendi iç dinamiği olan kültür savaşı bakımından da sorabiliriz. naçizane kanaatim o ki sorunun iki türlü sorulmasında da cevabı  müşkildir. hakkında düşünmekte fayda mülahaza ettiğimiz bu soruya bıyık altından gülen ve içten içe “geçti bunların pazarı…” ümitsizliğine ve banka ekstrelerine gömülen süslü muhafazakarları bir kenara bırakıp özlü bir cevap ile meselenin bu tarafını bağlayalım: her cümlenin “yerli ve millî” sıfatlarıyla dolup taştığı şu günlerde unesco’nun koyduğu ölçülere gönül indirmenin doğru olmadığı muhakkaktır.

bir kültür savaşının içerisindeyiz dedik. vakıflar aracılığıyla birçok ihtiyacını gideren bir sosyal örgütlenmeden bugünlere geldik. belediyelerin kendisini nasıl konumlandırdığı bir mesele olarak durmaktadır. okulların açıldığı sıralarda bir belediye “kitaplar devletten, kırtasiye bizden” şeklinde bir sosyal yardım işi yapıyordu. benim burada dikkatimi çeken, belediyenin kendisini devletten ayrı konumlandıran bir üslupla slogan geliştirmesiydi. belediyenin konumunu başka örnekler üzerinden de düşünebiliriz. bugün ne tür faaliyetler icra ettiğinden tam olarak emin olamadığım “kültür evi”, “bilgi evi”, “sosyal etkinlik merkezi” türünden birçok belediye kurumları açılıyor. yine taziye evi ve kütüphane adı altında etüt salonları da belediyeler tarafından açılıyor. halkın buraları “devlet binası” olarak gördüğü kolayca tahmin edilebilir. aynı halkın, kendi parasıyla yaptırdığı ve idaresini devletin bir birimi olan diyanete bıraktığı camileri ise kolayca sahiplendiği görülür. belediyenin yaptırdığı taziye evinin caminin müştemilâtına dahil olduğunu düşünelim bir an için, bu durumda artık camiden sayılan taziye evinin veya başka bir kurumun sahiplenilmesi daha kolay olacaktır. bu örnekten hareketle kültür siyasetinin de yeniden ele alınması yerinde olacaktır. meselâ dört senedir kitap ve kültür fuarı yapılıyor kahramanmaraş’ta. bu fuarın, müspet bir sosyal tesiri olduğunu dikkat eden herkes görmüştür. bu fuar faaliyetleri çerçevesinde yaşar kandemir’in ulucamide örnek bir şifa-i şerif dersi yaptığını düşünün. yahut camilerimizde o hafta vaaz kürsülerinde davet edilen hocaların, mesela bilal kemikli’nin “mevlid külliyatı”nı ve mevlid kültürünü anlattığını düşünün. herhalde bu tip faaliyetler, içerisinde bulunduğumuz kültür savaşında “yerli ve millî” olan adımlar olacaktır.

serdar yakar bey, bir sohbetimizde, osmanlı devrinde saraçhane civarında bir sahafın kısa bir süre için açıldığından söz etmişti. sahaflık, bizim kültürümüze ait bir kitap tedavül şekli. bugün de yerini büsbütün kaybetmiş değil.  kahramanmaraş’ta da “yeryüzü sahaf” adıyla mustafa mızrak abimiz bu işe emek veriyor. onunla beraber daha çok “kelepir kitap” işi yapan ismail demir abimizin “demkâr”ını da yıllardan beridir berdevam olduğu için anmayı bir vefa borcu sayarım. herhalde türk dünyası için örnek bir “edebiyat şehri” temsili çıkarsak içerisinde muhakkak sahaflar olacaktır. bugün belediye çarşısındaki, demirciler çarşısındaki kadim zanaatlarla uğraşanların berdevam olması için duyulan iştiyak ve gösterilen teşvik “yeryüzü sahaf”a gösterilmez, yanına yenileri eklenmezse herhalde edebiyat konusunda müddei olmak muhal olacaktır. kırtasiye merkezli yürüyen bir kitapçılığı aşmak için bir kitapçılar çarşısına ihtiyacımız var. saraçhane camii etrafının böylesi bir kültür çarşısı olduğunu düşünün. saraçhane’de kahramanmaraş belediyesine ait bir “şehir kitapçısı”nın açıldığını ve mustafa mızrak’ın sahafının buraya taşındığını düşünün, kültürel teşviklerle burası büyüyecektir. dün burada yer alan mevlevî kültürünün de “kalıntı” olmaktan kurtarılması bölgeyi eski atmosferine kavuşturmaya yarayacaktır.

muhakkak ki bir şehrin ilim ve edebiyat ufkunu kütüphaneler belirler. kahramanmaraş’ta belediye tarafından birçok kütüphaneler açıldı. fakat kabul etmek gerekir ki buralar kütüphaneden daha çok etüt salonu olarak vazife görüyor. bu, istenilmeyen veya kötü sayılan bir netice değil elbette. bir ihtiyacı ortaya koyması bakımından, bugün yaşadığımız evlerin ders çalışmaya elverişli mekanlar olmadığını göstermesi bakımından dikkat çekici bir netice. benim dikkat çekmek istediğim husus: aslî vazifesini ortaya koyan bir kütüphane yoktur kahramanmaraş’ta. elbette, bir kütüphane kültürü de yoktur; bu da kabul etmemiz gereken bir hakikattir. peki, böyle oldu diye kütüphane işinden vaz mı geçmeli? burada tekrar cami örneğine dönmekte fayda var. camilerde ve okullarda devamlı ve canlı kitaplıklar kurmak konusunda belediye-milli eğitim-müftülük arasında bir proje niye yürütülmesin? camiler ve okullar kütüphane kültürünün oluşmasında vazife görecek yerlerdir. nitekim ismail erünsal’ın kaydettiğine göre kahramanmaraş’taki ilk kütüphanede alaüddevle bozkurt bey’in ulucamide kurduğu kitaplıktır. yeri gelmişken ifade etmekte fayda var. inşa edildiği devirde şehrin en işlek yerinde bulunan karacaoğlan il halk kütüphanesi maalesef bugün, kenarda, memurlarının içeri giren birini görünce “eyvah biri daha!” gözüyle baktığı, sandalyelerinin nuhnebiden kaldığı, kimi bölümlerinin toz içinde olduğu ve 16.30’da memurlarının “artık gidin!” diyen gözlerle taciz ettiği bir yer. bunun yerine şöyle düşünün: eski ssk binası ile yenişehir hastanesinin yerine büyük bir kütüphane… zemin kat, tamamen çay ocağı, kitap kahve, kitap kulübü, kafe, ciltçi, fotokopici gibi yerlerden oluşmak üzere üst katları kütüphane ve okuma salonlarından müteşekkil, 24 saat açık ve o çevrede kesafet kazanan üniversite talebeleri için bir sığınak… böyle bir il halk kütüphanesi, önünde büyüme hedefleri ve öğrenci sayısını artırma arzusu olan sütçü imam üniversitesi için de desteklenecek bir proje olur kanaatindeyim. belki böyle bir kütüphanenin kuruluşunda 75 bin kitabı ve daha iyi hizmet standardıyla üniversitenin kütüphane birimi rehberlik de edebilir. 


(1 rebiülahir salı 1439 – 19 aralık 2017 salı)

“DAĞLARA VURUR YÜREĞİM” / Hasan EJDERHA

Ali İhsan KEKEÇ gönlü olan bir şair, yüreği yanında bir adam. “DAĞLARA VURUR YÜREĞİM” ise şiir kitabının adı. Ne kadar güzel değil mi şiir kitabının adı? Fakire imzalayıp takdim ettiği günden beri başucumda durdu. Sürekli yerli ve bizden olan bu şiirleri okudum son zamanlarda.

Ali İhsan KEKEÇ gönlü olan bir şair dedim ya! Şiirleri okudukça siz de gönlünüzün farkına varıyor, yüreğinizi yanınızda taşıdığınızı anlıyorsunuz. Türkülerle, yaylalarla, çiçeklerle, dağlarla, aşk hikâyeleriyle hemhal oluyorsunuz. Hülasa-i kelam bizden olan ve hayatın gaileleri arasında unuttuğunuz ne varsa yeniden hatırlıyor, yeniden yaşıyorsunuz. Diğer taraftan kaybettiğiniz ya da uzaklaştığınız güzellikler için hayıflanıyorsunuz. Dolayısıyla sizin yüreğiniz de dağlara vuruyor; türkülerimizle, geleneklerimizle…

“DAĞLARA VURUR YÜREĞİM” şiir kitabını Ali İhsan KEKEÇ güzel bir kapak tasarımı ile 2017 yılında yayınlamış. Kitap 176 sayfa dan oluşuyor ve 122 şiir bulunuyor. Oldukça zengin şiir sayısı açıcından.

Muhteva müthiş. Ali İhsan KEKEÇ “Yaz okunsun okunsun/ Zülfüyare (D)okunsun” mısraları ile giriş yapmış kitabına ama zülfüyare dokunurken bile incitmeden, kırmadan, dökmeden. Bizim medeniyet değerlerimizle beslenerek bugüne gelmiş nezahetin en incesinden kelimeler seçerek oluşturmuş mısralarını. Bize dair ne varsa kitapta da var; dağlarımız, yaylalarımız, çiçeklerimiz, hasretimiz, hüznümüz acılarımız, sevinçlerimiz… Gerçekten bize dair her şeyi resmetmiş şair. Hem şiir okuyacak hem de başarılı tablolarda memleketimizi seyredeceksiniz. Ali İhsan KEKEÇ ne kadar remz bir şahsiyetse şiirleri de kendine has remz bir duruş sergiliyor. Bu alanda aklınıza Karacaoğlan’dan başlayarak birçok şair gelebilir. Ama Ali İhsan KEKEÇ’in tabiata yaklaşımı ve şiirlerinin örgüsü de kurgusu da kendine has… Yaşamadan, çilesini çekmeden yazdığı bir mısra bile yok. Bir sevinç varsa şiirde ya da bir acı, şairin onları yaşadığını mısralarından anlıyorsunuz.

TÜRKÜLER
Gezinir bağında oymağın elin
Açar has bahçenin gülü teürküler
Gurbete vurunca yolu yiğidin
Dile gelir gözü sulu türküler
(…)
Yavruyu yitirdim oba virane
Muştuluk vereyim onu görene
Yoldaş olur biner kara trene
Gider gurbet elin yolu türküler
(…)

ÇİÇEKLER
(…)
Çiğ düşer de yapracığı ıslanır
Rüsgar eser hal diliyle seslenir
Allı pullu duvaklanır süslenir
Taze gelin olur kır çiçekleri

Çiçeklerden ilham alır sazımız
Güzelleşir yabanımız yazımız
Gelinlik kızımız delikanlımız
Toplayıp göğsüne kor çiçekleri.
(…)

DAĞLARIN
Başı bulutların üstünde gezer
Acep neye benzer hali dağların?
Açmış ellerini semaya uzar
Göğe ne anlatır dili dağların.

Mor bulutlar başlarına yaslanır
Yağmur yağar yamaçları ıslanır
Kaynağından deli çaylar beslenir
Akar çağıl çağıl seli dağların.
(…)

“DAĞLARA VURUR YÜREĞİM” kitabının ilk üç şiirinden alıntılar yaptım. Görüldüğü gibi “TÜRKÜLER”, “ÇİÇEKLER”, “DAĞLARIN” başlıkları altındaki şiirler şairi hemen ele veriyor ve şair tamamı ile bizden ve yerli. Sonra bu minval üzre devam eden şiirler hep bizi söylüyor ve bize söylüyor.

Her şiirde kendinizi ve kendi hayatınıza dair sevinçleri hüzünleri yaşayacaksınız “DAĞLARA VURUR YÜREĞİM” kitabının sayfalarında. Diğer taraftan, vatanımıza, milletimize dair unuttuğunuz, ihmal ettiğiniz ne varsa hatırlatacak şair size mısraları ile. Kitabı bitirip geriye yaslandığınız zaman, “Vay be! Dünyanın gailelerine dalıp neleri de unutmuşuz” diyerek kendinize geleceksiniz.


MUM ÇİÇEĞİ VE KARANFİL / Ferhat AĞCA


Güzel olanın hep el üstünde tutulduğunu bu iki çiçek ne güzelde hatırlatmış bize. Biri Mum çiçeği, diğeri Karanfil. Mum çiçeği çiçek açmak için baharı beklerken birde bakmış ki yanı başındaki karanfil kış aylarının griliğinde kırmızı kırmızı çiçek açmış.

Bu mevsimde bu güzelliğin saklanmasına mum çiçeğinin gönlü razı gelmemiş ve adeta yaprağı ile onu narin boynundan tutup yukarı doğru herkesin görebileceği bir yere çıkartmış. Bununla da yetinmemiş sağa sola savrulup kırılmasın diye bu narin boyun için yapraklarından yer açmış, rahat etsin diye sapa sağlam kavramış.

Hayatta her zaman böyledir ya. Güzel olan, Güzel'i (c.c) hatırlatan hep el üstünde tutulur.


Güzellerden olmak dileğiyle...

YOLDAKİKALEMLER / Hasan EJDERHA


***
YOLDAKİ KALEMLER


www.yoldakikalemler.com 2012 yılında beri yolculuğuna devam ediyor... 

GENÇLERLE USTALARI sayfa komşusu yaptık. Melaikelerin çektikleri yeryüzü resimlerinde gençlerle ustaların yan yana çıkmaları ortamı idi gayemiz ve bu bize has bir muhabbetle devam ediyor. 

Gençler ustalarından feyz alarak yürüyorlar yolculuklarına. 

Yoldaki Kalemler büyük kelimelerden büyük cümleler kurarak Türk Edebiyatını kurtarmak için yola çıkmadı. Asla büyük harflerle cümleler kurup altında kalmamaya özen gösterir. 

Özellikle gençlerden ilk defa Yoldaki Kalemler'de yazıp, usta olma yolunda mesafeler kat edenlerimize bakıp iftihar ediyoruz.. Yoldaki Kalemler yayın hayatına başlamadan önce kendini ispat etmiş nice dostlarımız bize dudak bükerek itibarlı dergilerde yazma tercihiyle bizde yazmaya tenezzül etmemiş olabilirler. Bu gün onların da "Allah Allah orada noluyor yahu?" diye şaşırdıkları bir noktaya geldiğimiz konusunda asla tevazzu göstermeyeceğiz.. 

Biz ısrarla Ortaokul sıralarındaki sanata edebiyata hevesli gençlerimizden üniversite öğrencilerine, oradan Türk Edebiyatında sevilen bilinen ustalara kadar bizimle yürüyen dostlarımızla yan yana yürüyüşümüze devam edeceğiz. 

Kimsenin bize "PEH" demesi gibi bir beklentimiz yok. 

Yoldaki Kalemler'in yayın hayatına başladığı günden bu güne kadar Yoldaki Kalemlerde yazan ve kendisini Yoldaki Kalemlerin mensubu hisseden yazarlarımıza, şairlerimize ve bizi gönülden destekleyen, takip eden dostlarımıza teşekkür ederiz.


SESSİZLİK VE BEN / Muhammet NACAROĞLU


Saat gecenin biri. Dakikaların ilerlemesi durmaksızın sürüyor.

Dışarıda gelen sesler kulaklarımda tuhaf bir his yaratıyor. Garipsiyorum. Çünkü sesler yine tuhaf bir sessizliğin içinden çıkageliyor.

Yalnızım gecenin ortasında. Hülyalar ve sessizlik dostum benim.

Odanın kapısı açılıyor. Karanlık odaya dalan bir baş… Meraklı gözlerle tarıyor odayı… aradığının bulamıyor anlaşılan. Yalnızlığım bozuluyor az bir zaman. Tıpkı sessizliği bozan kısa süreli sesler gibi.

Havlamalar...Köpekler de farkında sessizliğin. Rahatsızlık mı duyuyorlar bilmem ama var güçleriyle bozmaya çalışıyorlar bu sessizliği.

Karanlıktan hep korkarım. Esrarengiz gelir bana. Görüntü ve ortam sıyrılır ve bir ben kalırım benliğimde çırılçıplak. Savunmasızımdır. Kendime ve çevreme...

Karanlık ve sessizlik dostluk kurdukları an, ben kalıyorum geriye... Ben beni korkutuyor.

Aslında korku, kendimi hatırlatıyor bana. Ortamın unutturduğu kendimi...

AYAZ / Nurcihan KIZMAZ



Rüzgar ne söylediyse
kuşların kulağına
Öyle sessiz sedasız
toparlanıp gittiler.

Ve ardından bir poyraz
bir fırtına
Akasyalar neye uğradığını
bilmediler.

Kimine bir renk cümbüşü
sonbahar
Kimine susma vakti
kimine vuslat
kimine firak.

Senin de yeter çektiğin
ey bulut!
Tutma kendini
bırak.

ESKİ GÜNLER GÜZELDİ / Teyfik KARADAŞ


Köyümde horozlar erken öterdi 
Ezan vakti tüm bacalar tüterdi 
Kuzine sobada kömbe pişerdi 
Kahvaltımız şimdikinden güzeldi.

Oğlaklar keçiler giderdi dağa 
Gençler dağılırdı bahçeye bağa 
Buram buram çiçek kokardı doğa 
İklimimiz şimdikinden güzeldi

Kabarcık üzümü tatlıydı baldan 
Tepelerdik suyu akardı saldan 
Mahsereye odun taşırdık dağdan 
Pekmezimiz şimdikinden güzeldi

Çıra çıkartırdık çamın kökünden 
Çiğ köfte yapardık keklik etinden 
Teleme çalardık keçi sütünden 
Yoğurdumuz şimdikinden güzeldi

Düğünleri size nasıl anlatsam 
Bir teklif gelse de bayraktar olsam 
Çalsa davul tepsi ile oynasam 
Bayramımız şimdikinden güzeldi

Çiçeklerden bal yapardı arılar 
Masal anlatırdı yaşlı karılar 
Canlandı gözümde eski anılar 
Yaşantımız şimdikinden güzeldi

Yaz gelirse yaylalara göçerdik 
Kar altından akan sudan içerdik 
Yeşil saman için kenger biçerdik 
Güllerimiz şimdikinden güzeldi

Çok temiz ve saftı duygularımız 
Dert yoktu kaçmazdı uykularımız 
Gülerdi oynardı çocuklarımız 
Komşuluklar şimdikinden güzeldi

Tarhanayı dal üstüne sererdik 
Ceviz ile yemesini severdik 
Araba yerine ata binerdik 
Yolculuklar şimdikinden güzeldi

Kader beni gurbet ele yolladı 
Dönemedim yollarımı bağladı 
Eşim dostum arkam sıra ağladı 
Hasretlikler şimdikinden güzeldi

Yeter Şair Teyfik anlatma yeter 
Kafesin içinde bülbül mü öter 
Köydeki günlerin gözünde tüter  
Eski günler şimdikinden güzeldi 

kuş çıkmayan şapka / fazlı bayram


gölge düştü alnımızın aydınlığına hocam
bizi incittiler
bizim nesil bilmez şapka çevirmeyi arkaya
biz hiç mecbur edilmedik secdeye şapkayla varmaya
eski günlerdeki gibi memurlar gelir mi evlerimize hocam
şapka olmayan evlerde akıtırlar mı göz yaşlarını
şapkasız babaları asarlar mı yine hocam
yoksa ‘’gerisin geriye dönenlerden’’ mi olacağız
on beş yılın emeği bin yılın umudu ne olacak hocam
bize bu narayı atacak kimsede yok önümüze durup hocam
dansöz olduk taktik diye diye
sahtekar olduk taklit diye diye
riyakar olduk hakikat diye diye
sen de gelmezsen artık
herkes döner geldiği yere
kimi şaraba
kimi aşka
kimi arşa
kimi makama
kimi şöhrete
bizi dükkana getiren sensin hocam
sen olmazsan dükkan değil toplantı olur cumalarımız

TUT ELLERİMDEN / Muhammet NACAROĞLU










Hayalin içindeki bir gerçeğin rüyası
Sanki anlık göz kırpması
Sonu gelmez zamanın bitmek bilmez dakikası
Ne yaman bir cefadır ey kırık kalbim

Bir seslenişim var duyuyor musun yârim
Ilık ellerimden tut yüzükoyun kapanmadan

Yitik bir hikâyenin her ölümle tezahüründe
Elem doğurur hassas gönlümde
Terki diyar tenhalığı içinde
Karanlıktaki ışığım bırakma bu yüreği

Hüznün içinden çıkan aşk misali
Ilık ellerimden tut yüzükoyun kapanmadan

Hafif bir esintiyle meçhule yol aldığımda
Âlemde dans edişim nihayet bulduğunda
Tatlı canı serin bir ürperti sardığında
Arar varlığım her şeyiyle seni

Toprağım ol ört üzerimi
Kapan yüzükoyun üzerime 


***
KAVUŞMA















Bakarken gözlerdeki gördüğün mana
İçindeki sırrından sızan bir ifşa
Aynadaki yüzde yansımaya şaşırma
Özlerdeki aşinalık ezelden kalma

Gönüldeki garipliği yadırgama
Empati duygunu tesadüfi sanma
Bir nefesle can olunan bu hayatta
Sakın kendini varlıktan ayrı tutma

Aklın kavraması insandan insana
Nefisleri kurban etme sınavında
Sezinlediğin hüzüne düşman olma
Kendini bulma, farkındalık yolunda

Bir bakış diğeriyle buluştuğunda
İmanlı kalp aniden uyandığında
Yaralı ruhta hicran son bulduğunda
Kavuşmanın hazzı benliği sarmakta


***
UMUDUN SAKİNLİĞİ















Bir hüzün kokuyor hava
Pek haşin esen rüzgârda
Kırılgan ve narin dallar
Titrek, gece ayazında

Bir uğultu kulaklarda
Ürperti katıyor cana
Korku yaratan evhamlar
Ruhu sıkan yalnızlıkta

Dertli gönlüm fırtınada
Bedenimle haykırmakta
Umudun sakinliği
Allah'a yakarışlarda

Yoksa!
Ben mi? kokuyor hava?


***
İYİLİK


Adam gözlerini dikti. Biraz şaşkınlıkla beraber minnettarlık içeren bir tebessümü dudaklarına kondurdu......sonra ağzından

-teşekkür ederim, Allah senden razı olsun sözleri çıktı ve odadan çıktı gitti...

Koltukta oturan memur, yaptığı işten ve adamın teşekküründen dolayı göğsü kabardı...hani inancı biraz daha eksik olsa kendini cennetlik görecekti…ben ne iyi adamım dedi kendi kendine...

Tam bu sırada bir yaşlı kadın girdi içeriye. Elindeki kâğıdı memura uzattı...oğlum ben yaşlılık aylığı alacağım şunu imzalarmışsın...

-tabi teyze dedi memur...bilgisayarda kayıtlara baktı. Bir sorun yoktu. İmzalayıp mühürledi evrakı... yaşlı teyze birkaç dakika içinde yapılan işten dolayı sevindi. Fazla ayakta beklememişti. Sağ ol yavrum dedi...keşke herkes senin gibi olsa...

Memurun gözleri parladı birden...

-ne demek görevimiz. Bunu derken kendiyle gurur duyuyordu...

Mesai bitti. Evine gitti. Ailesiyle ilgilendi. İyi bir baba olduğunu da hissetmişti bu arada...televizyon karşısına oturdu. Kanalları dolaşırken...kanalın birinde bir hocadan bahsediliyordu…adını daha önce hiç duymamıştı...yaptığı hizmetlerden, hayatından kesitler sunuluyordu...

Sunucu hocanın fakirlere, öğrencilere, darda kalmış esnafa, hastalara yardımından söz ediyordu... bu kişilerin muhatabı hocaydı hep... Hatta birinde yardım ettiği öğrencilerle ilgili olarak” fırıncıların geçen ayki paralarını ödeyemedim, haber göndermişler, bizim de imkânımız sınırlı, hoca efendi parayı ödemezse ekmek vermeyeceğiz çocuklara demişler. Bu evlatlar aç kalırsa ne yaparız?  Çaresini de hemen ekliyor arkasından...
"Bari tiz bir müşteri çıksa da evimizi satabilsek. Müşteri de hemen çıkmıyor ki.".. Ve devam etti sunucu hocayı anlatmaya

Uyumaya hazırlanan memur kendi yaptığı iyilikleri düşündü...bi de ismini yeni duyduğu Gönenli Mehmet Efendi’yi … bilgisayarın başına geçti. Merak ettiği bu hocayı araştırdı...1991 yılında vefat etmişti...birçok dini ve toplumsal hizmet ve hayırlarda bulunduğunu öğrendi…daldı biraz utanır gibi oldu......sıkıldı sonra, ağır geldi herhalde daha iyi birini görmek….

Yatağına geçti gözleri kapadı ve uykuya daldı...

Bir ses ona ikinizde gelin yanıma diyordu… şuursuzca hareket etti yanındaki tanımadığı adamla... bir köşkün önüne geldiler... görkemli kapı açıldı...yanındaki adam huzurla içeri girdi…. Kendisinde heyecanlanmıştı…tam içeri girmeye hazırlanırken, gönülden gelen bir his dur dedi…. İçeride Fahri kâinatın efendisi var... Sen girmeye layık değilsin... sen nefsin için yaptın...boşuna o iyilikler ... Allah’ın rızasını gözetmedin dedi…. Kendi gönlü, kendi nefsi ve benliğine engel oldu girdirmedi içeri…. Kenara çekildi…kapı kapandı....... Nefis çölündeki kumlara, yağmur damlaları karıştı...




***
NEREYE GİDİYORSUN


Gözlerini kapamamıştı bütün gece boyunca. Evin karanlığını pencereden içeriye vuran ayışığı deliyordu. Ağaçların dallarının gölgesi odanın duvarına vuruyordu. Gözlerini gölgelere dikti. Onların dışarıdaki rüzgârın etkisiyle oynaması dikkatini çekmişti. Ne garipti tıpkı hayatı gibi… Dalları yaşamın yollarına, rüzgârı da kendisini oradan oraya sürükleyen kaderine benzetti. Peki kendisi kimdi? Gölge miydi yoksa…

Uyuyamamıştı bütün gece... Tan yerinin ağarmasını bile fark etmemişti. Sadece duvara bakıyordu. Gölgeler kaybolunca gözlerini uzun süredir ayırmadığı duvardan kaydırdı. Büyük bir ağırlık vardı üzerinde. Bir an gözünü kapattı. Birkaç saat geçmişti galiba. Ne de olsa gözlerin dinlenmesi gerekliydi ve gözler bunu iradeleri dışında yapmıştı. 

Annesinin sesiyle uyandı.
-Oğlum daha bakkala niye gitmedin

Kardeşi cevap verdi
-Ya bu sefer abim gitsin hep ekmek almaya ben mi gideceğim.

Bir an sinirlendi. Bu kardeş de çok oluyordu. Zaten canı sıkkındı. Hiç anlamıyordu bu kardeş kendisini. Zıttılar ama ne kadar sinirlendirse de çok severdi kardeşini. Keratayı daha ilk doğduğunda ona gösterilen sevgi karşısında kıskanmıştı ama kucağına aldığında ise onu ne çok sevmişti ve alnından öpmüştü.

Yine kızdı ona ama şikayetini de es geçmedi. Kalktı yataktan.

Seslendi.
-Tamam anne ben giderim bakkala zırlatma şu çocuğu.

Aslında içinden kardeşini düşünerek söylemişti ama şımarık küçük ”sen zırlama” demesin mi. 

Sustu cevap vermedi. Ama kırıldı biraz küçüğe. Aslında son günlerde çok alınganlaşmıştı. Belki gidecek olması onu gerginleştirmişti. Evet gitmek; ayrılacaktı evden, annesinden babasından ve haylaz küçükten. O yüzden mi fedakârlık yapma isteği vardı. Ayrılık düşüncesi değerlerinin mi artırmıştı. Yoksa değerlerini mi hatırlamıştı.

Söylendi 
-Oğlum iki gün sonra gidiyorum o zaman ekmeğe paşa paşa gidersin.

Kardeşi birden ona baktı manalı. O da abisini çok severdi aslında. Onun kendisin için hayatının tehlikeye atacağını daha bir hafta önce iki serseri ile kavga ederken yardımına koşmasında görmüştü. Ama bir cevap vermesi gerekliydi. Aklına öylesine geldiği ilk şeyi söyledi.

-Ne güzel işte Muğla ya gidiyorsun hava atma, gel keyfim gel, Bodrum, Marmaris gezeceksin dimi.

Kardeşinin sözüne karşı ne diyeceğini bilemedi birden... “ne alaka oğlum biz oraya iş için gidiyoruz” dedi. Ve ekmek almak için bakkalın yolunu tuttu.

Fakülteden sonra birçok sınava girmişti ama kazanamamıştı. Bir yıldır hep ders çalışmıştı. Fakülte bittiği halde yine ders çalışıyordu. Sonunda memurluk sınavını kazandı. Muğla ili Kavaklıdere ilçesine çıkmıştı tayini. Biraz hüzünlüydü o yüzden gidecekti iki gün sonra. Geçim derdi ve hayata atılmak düşüncesi zorluyordu onu gurbete gitmeye. Artık ailesine yük olamazdı. İstemeyerek olsa gidecekti. Gitmeliydi.

Son kahvaltılarından birini ailesi ile birlikte yapıyordu. Yüzlerine baktı teker teker aile fertlerinin. Annesi, babası ve küçük birader hepsi gülümsüyorlardı. Bir tek kendisi somurtuyordu. Birden acaba gitmeme seviniyorlar mı diye düşündü…

Babasına sitemli 
-Kurtuluyorsunuz benden değil mi?

Babası 
-ne demek o şimdi, biz seviniyoruz oğlumuz artık iş sahibi oldu diye 

Tamam baba dedi kusura bakma biraz canım sıkkın da.

Babası: “niye canın sıkkın oğlum para kazanacaksın bundan böyle hem evde oturmak zorunda kalmayacaksın. Iş bulmak kolay mı öyle, ne güzel sınavı kazandın onca kişi arasından. Hala kös kös oturuyorsun, biraz şükret ve mutlu ol.”

Sustu bizimkisi ve babasına muhabbetle baktı... İçinden "Sizin içindir durgunluğum be, akıllılar ne çok seviyorum sizi bilseniz." diye geçirdi

Son hazırlıklarını yaptılar ve garın yolunu tuttular. Arabada bir suskunluk vardı. İçindeki sıkıntı daha da artıyordu bu suskunluk karşısında ama bir kelime de edemiyordu.

Garaja geldiklerinde az bir zaman kalmıştı otobüsün hareketine, o an annesine baktı kadın gözyaşlarına boğulmuştu. Sessiz haykırış ve hıçkırıklar içinde 
Atladı kucağına annesinin –anneciğim ne olur üzülme dedi ve tutamadı artık o da kendini bıraktı –iki çay buluşmuştu bir gözyaşı gölünde

Arada gözleri kendilerini izleyen kardeşine kaydırdı. Küçüğün gözleri de dolmuştu. Bu manzara karşısında. Yavaşça ana kucağından istemeyerek ayrıldı. Sanki iki ciğer kopmuştu birbirinden. Gözleri dolan küçüğün kolundan çekti birden ve sardı onu bedenine sıkıca 
-Oğlum bak bu ihtiyarlar sana emanet dedi kulağına

Kardeş; 
-Merak etme sen, sen kendine iyi bak asıl diye fısıldadı erkekçe

İki erkek olmuşlardı ayrılığın bu yaman acısında birbirlerine samimi ve güvenle baktılar.
Babasına döndü sonra, ilk defa bu halde görüyordu babasını, o dağ gibi adam erimişti sanki, gözleri nemliydi babasının, ama babası kendini tutuyordu, Her zaman ki gibi yine dağ olması gerektiğini hatırlayarak doğruldu. Elini uzattı. Öptü o eli bütün saygısıyla genç adam. -Hakkını helal et babacığım dedi. 

Babası dimdik duran görüntüsünün altında ağlamaklı bir çocuk sedası ile –helal olsun yavrum, arada mesafe olsa da hep yanındayız, Allaha emanet ol dedi bütün muhabbetiyle.

-Haydi kalkış vakti otobüse binin artk diye sesi geldi muavinin, duygusuzca

Genç adam otobüsün basamağına doğru ilerlerken arkasını döndü ve bir kez daha baktı onlara doyasıya...
-varınca ararım sizi dedi 
Bindi otobüse ve koltuğuna hüzünle oturdu. Otobüs hareket etmeye başlarken camdan dışarıya el salladı o yürek parçalarına doğru…Ve yavaş yavaş arkada kalıp gözden kayboldu o pırlantalar…

Maraş’tan Muğla 17-18 saat çekiyordu. Sabaha doğru varırım oraya diye düşündü. Mesafe ne çoktu. Hafta sonu bile gelemeyecekti. Üstüne üstlük bir de aday memurdu ve bir yıla kadar da izni bile yoktu. Bir üzüntü çöktü. Onlar gelir diye teselli bulmaya çalıştı içinden….

Otobüste bir türkü çalmaya başladı. Şoför bilerek mi koymuştu bu şarkıyı. İnceden inceye “Ah aman ayrılık yaman ayrılık, her bir dertten öte yaman ayrılık “hüzünlendi birden, tekrar, göz damlaları yanaktan akmaya başlamıştı. Yanındaki yolcu kederli baktı ona galiba o da uzun süreli bir ayrılığa gidiyordu…ya bir askerdi ya da ailesinden yeni ayrılan bir öğrenci. Kim bilir. Aynı duyguları paylaştığı her halinden belliydi. Bir kelime etmediler ikisi de birbirine. Sadece birbirlerini çok iyi anladıklarını gösteren bakış attılar … 

Otobüsünden camından dışarıya sabit bir şekilde bakıyordu. Düşündü bütün geçmişini. Ailesini, okul yıllarını, hayata atılma mücadelesini... Ve önündeki geleceğe baktı. Rızık için yol alıyordu gurbete doğru. Heyecan ve hüzün iç içe girmişti.

Uykusunun geldiğini fark etti. Bu duygu yüküne göz kapakları fazla dayanmamaya başladı ve daldı kendiliğinden uyku alemine...

-Hey sen nereden gelip nereye gidiyorsun…

Kaldırdı başını, sesin geldiği yerin kaynağını aradı. Her yer karanlıktı göremedi kimseyi. Yinelendi ses .;”arkadaş nereye böyle dalgın dalgın” …Şaşkınlıkla başını sağa sola çevirdi. Ortam çok mu karanlıktı. Yoksa gözlerine perde mi inmişti. Korkmaya başlamıştı yavaştan. Sonunda bu esrarengiz havayı dağıtırcasına koridordan ayak sesleri gelmeye başladı. Karanlığın içinden uzun boylu bir adam belirdi. Sanki kendini aydınlatıyordu bir ışık olmadan. Ürktü biraz genç adam bu kişiden. Çok uzundu siyah bir palto giymişti. Gözleri seçilemiyordu. Upuzun saçları vardı. Sesi ağır ve etkileyiciydi…

-Bana mı söylediniz dedi genç adam.

Tuhaf kişi
–Tabi ki sana söylüyorum, başka kim var burada dedi….
Genç adam etrafına baktı. Kimse yoktu gerçekten. Herkes nereye gitmişti. Niye her taraf böyle karanlıktı. İyiden iyiye korkusu arttı. Neler oluyordu.

Bırak şimdi bu şaşkınlığı soruma cevap ver nereye gidiyorsun dedim.
Şey dedi genç adam 
-Şey…Muğla’ya gidiyorum. Görev dolayısıyla…

Tuhaf kişi
-Onu demek istemedim. Kalbine soruyorum. Nereye gidiyorsun diye. Kalbine soruyorum…

Genç adam doğrulmak istedi, Doğrulamadı. Elini kımıldatmak istedi. Kımıldatamadı. Aniden uykuda olduğunu anladı uyku içerisinde…

Çocukluğundan beri vardı bu garip haller. Ne zaman sıkıntılı olsa sanki uykusunda ruhu uyanır, ama bedeni bir süre uykulu ve hareketsiz kalırdı. Birkaç kişiye anlatmıştı bu halini. Karabasan demişlerdi onlar. Birçok kişide görülürmüş. Yine öyle bir halde olduğunu anladı. Sıktı kendini uykusunda Beyni uyanmak için çırpınıyordu. Sonunda ter içinde uyanıverdi. 

Hızlı nefes alışverişlerini ve heyecanlı halini gören yol arkadaşı 
–İyi misiniz? diye sordu.

Genç adam 
–Derin bir soluk alarak. İyiyim sağ olun dedi ve muavinden bir su istedi. Gerçekten duygusal bir durumdaydı. Ruhen etkilendiği uykusunun bu şekilde bölünmesinden de anlaşılıyordu.

Camdan dışarı baktı. Akşamın karanlığından yolun kenarından bir şey görünmüyordu. Sadece camdan yansıyan kendi düşünceli bakışları ve otobüsün karanlığın içinde farların cılız ışığıyla yol alışı...
Bilinmezliğe doğru .......



***
NEDAMET AĞLAMASI













Allah’ın lütfuyla kalbi pişmanlık sızlatır
Gözyaşı ile eller açılır
Tövbe kapısı karanlık duvarları çatlatır
Bir ışık huzmesi yüze yansır
İnan bu bir aşkın parıltısıdır

Sevgilinin affına umut ruhu aydınlatır
Hayat hayy ile bir anlam kazanır
İnsanı bir et parçası olmaktan çıkarır
İhlas ile semalarda kanatlar açılır
İçinde coşku taşıyan bir yükseliş romanıdır

Acziyet ve teslimiyet ile sığınmak
Yoksa
Aşk bir nedamet ağlaması mıdır?





***
GÜÇ BENDE ARTIK


Dedesi elinden tuttu çocuğun. “Hadi bakalım Malik, camiye namazı kılmaya gidiyoruz..."

Cumartesi günüydü. Dün anaokulunda da gün iyi geçmemişti. Arkadaşı elindeki oyuncağı almış, bir de kendini itmişti. O yüzden dışarıya çıkmak istememişti. Dışarda oynayan çocuklardan biri yine kendini iter, canını yakar diye düşünmüş, evde hayal alemine dalmış, kâh Süpermen olup uçuyor, kâh örümcek adam olup etrafa ağ atıyordu... Dedesinin birdenbire elinden tutması hayal aleminden gerçek dünyaya getirmişti kendisini. Biraz bozuldu. Tamam dedesi evde namaz kılarken onu taklit etmek hoşuna gidiyordu ama şimdi sırası değildi yani...

Tatlı bir emrivakiye isteksiz uydu. Camiye doğru yol aldılar. Dedesi bakkalın önünden iki şeker aldı. "Bak bunları namazdan sonra sana vereceğim, namazı düzgün kılacaksın tamam mı". Dede eğitimini iyi verdiğini düşünürken Malik ansızın.; " Dede beni şekerle kandıramazsın, oyuncak isterim" demesin mi... Dedenin yüzünde bir tebessüm belirdi. “Peki uyanık, alırız oyuncağı"

Camiye vardılar. Dedesi gibi ayakkabılarını çıkardı, minik sağ ayağını önce atarak aynı dedesi gibi Bismillahirrahmanirrahim dedi. Cami fazla dolu değildi. Ön saflara yakın oturdular, Hoca minberden cemaate, dini konularda hitap ediyordu. Malik etrafa baktı önce hat yazıları dikkatini çekmişti, sonra caminin kubbesine baktı hayranlıkla, boynu ağrıdı hocaya döndü...Hoca insanın yaratılmasından bahsediyordu. Bütün meleklerin secde etmesinden, sadece şeytanın kibre kapılıp Allaha isyan etmesinden ve kovulmasından, insana düşman olmasından, kendisine belirli bir mühlet verildiğinden ve ancak ihlaslı kulların şeytana karşı galip geleceğinden söz etti.

Malik mevzuyu, o yaşta biraz anlar gibi oldu ama ihlas ne demekti onu kavrayamamıştı. Belki süpermen veya örümcek adam gibi bir şey miydi acaba? 

Namazı kıldılar. Eve doğru yol aldılar. Yolda dedesine "ihlas ne demek" diye sordu. Dede si Malik'in gözlerine baktı. Beni seviyor musun dedi.

 Malik dedesini çok severdi. Çünkü babası gibi yaramazlık yaptığında kızmıyordu. Babasından korkardı. Hatta dedesinin tepesine çıkar, onunla güreşir, dedesi kendini gıdıklar güldürürdü. Ama babasının da dedesinden niye çekindiğini anlamamıştı, tıpkı kendisinin babasından çekindiği gibi...Bunu taa yıllar sonra anladı. Kendi çocuklarına babasının çocuk gibi davranmasından :)

Malik çok seviyorum seni dede dedi. Dedesi "evlat ihlas beni seviyorum derken kalbinde hissettiğin şeydir" dedi anlamlı bakarak... Malik tam anlamadı. O daha böyle kahramansı bir şey bekliyordu. Ama dedem iyi bir şey demek istedi herhalde diye düşündü...

Eve girdiler. Malik koştu salonun ortasına, yine hayal dünyasına daldı. Babaannesinin bastonu gözüne ilişti. Aldı elinde kılıç gibi. Salladı havaya cesaretle ve meydan okudu. "Gel bakalım şeytan, çık karşıma cesaretin varsa," hayalinde karşına çıkardı ve bir iki kılıç darbesiyle düşmanını yendi. Kılıcını havaya kaldırdı ve aynı bir çizgi filmdeki gibi "GÜÜÜÇ BENNNDDEE ARRTTIIKK" diye bağırdı. Babaannesi sedire uzandığı yerden "Olum sessiz ol biraz diye çıkıştı." Sen kime çektin böyle diye söylendi.

***

Yıllar geçmişti aradan... İstanbul’da Üniversite öğrencisiydi. Günlerden bir gün okula gitmedi. Üsküdar’daki evinden sahile indi. Kız Kulesi’ne bakarken sigarayı içine çekti. Başı ağrıyordu. Dün gece Beyoğlu’nda biraz fazla kaçırmıştı. Daldı uzaklara ve geçmişe. Dedesi ile ninesini düşündü; sonra günahlarını. Ezan da okunmaya başladı. Uzun zamandır namaz da kılmıyordu. Dedesi ile beraber camiye gittiği gün aklına geldi. Ne çıkar dedi. Camiye doğru adımladı. Yine caminin ön saflarına doğru oturdu. Bir hoca hutbe veriyordu. Sanki bir ara hoca gözlerini kendine dikti. Kendine seslenir gibi" ey mümin kardeş kovulmuş şeytanın şerrinden Allaha sığınalım".

Camiden çıktı. Sahil yolunda denizdeki ışıltılara bakarak yol aldı. Çocukluğunu düşündü. Şeytanı yenmişti kılıcıyla. Ama şeytanın ölümsüz ve düşmanlığının ezeli olduğunu çocuk aklıyla hiç düşünmemişti ve yaşı ilerledikçe de hiç sorgulamadı.

Sigarasını yaktı. İçine çekti. Sonra attı sigarayı daha bitmeden.

Dilinde bir dua belirdi...

"Kovulmuş şeytanın şerrinden Şanı Yüce Allaha sığınırım"

Sanki, kalbine bir zırh indi.

***
ARAYIŞ













Öyle bir benlik ki kendini aramakta
Hırçın ve öfkeli yırtınıp haykırmakta
İçinde kaynayan su dışarı çıkmakta
Kudrete el uzatmış medet ummakta

Bazen çoşkun deniz bazen üzgün bulut
Aslında hüzün o uzanan elden tut
Hayallediğin zevki bence sen unut
Uzan aydınlığa aç oku ve okut

Korkuyor yaşamın büyük girdabından
Bulmayı öğretmemişler sebep bundan
Hemen çıksa batıp boğulduğu sudan
Huzur içinde olacak yüzü nurdan

Soruyor acep bulunur mu bir çare
Anlamamış yalnız değil bir çok gece
Bulan bulmuş canım gerisi hikaye
Daha ne duruyorsun yürü ümitle





***
KARŞI PENCERE


Akşam üstü... Yağmur ve bulutların eşlik ettiği hava erken kararmıştı. 

Yamaçtan aşağı akan suyun şırıltısı, işinden evine dönen ahalinin gürültüsüne karışıyordu. Evlerin ışıkları bir bir yanmaya başladı. Karşı apartmandaki odaların ışığını, perdeler kapatmaya çalışıyordu. Bir oda hariç...perdeleri ve penceresi serin havaya rağmen, sonuna kadar açık bir haldeydi. Pencereden bir baş dışarıya uzanmış, düşen damlacıkları saçlarında hissediyordu. Garipti. İsyanı sıcacık odalarına kapanmış, koyu perdeleri çekmiş ve içeriye hapsolmuş insanları mıydı yoksa içini kaplayan, kendisini yalnızlık hissine maruz bırakmış, dışarıdaki ve içerideki ışığı engelleyen ruhunun perdelerine miydi bilinmez. Bir iç çekti. Bir de sigarasını... 

Düşüncelerini aşağıdaki kattan gelen televizyon sesi bozdu. Söylendi... 

- Ne çok açmışlar sesini...

Sonra düşündü o evdekileri. İki çocuklu bir aileydi hane halkı. Anne ev hanımı, baba işçi.  Çocuklar okuldan dönmüşler. Ama hiçbir aile üyesinin sesi gelmiyor. Sadece televizyonun sesi. Çocuklara acıdı. Sadece kendisinin yalnız olmadığını anladı. Babasını ve annesini düşündü. Yanlarında olsaydı ne çok konuşmak isterdi onlarla. 

Esen rüzgarın, ıslak saçlarının arasından geçmesinden dolayı biraz üşümüştü. Pencereyi kapattı. Sonra perdeleri çekti. Bir de içini... Sigarayı da unutmamıştı.




***
SESSİZLİK VE BEN


Saat gecenin biri. Dakikaların ilerlemesi durmaksızın sürüyor.

Dışarıda gelen sesler kulaklarımda tuhaf bir his yaratıyor. Garipsiyorum. Çünkü sesler yine tuhaf bir sessizliğin içinden çıkageliyor.

Yalnızım gecenin ortasında. Hülyalar ve sessizlik dostum benim.

Odanın kapısı açılıyor. Karanlık odaya dalan bir baş… Meraklı gözlerle tarıyor odayı… aradığının bulamıyor anlaşılan. Yalnızlığım bozuluyor az bir zaman. Tıpkı sessizliği bozan kısa süreli sesler gibi.

Havlamalar...Köpekler de farkında sessizliğin. Rahatsızlık mı duyuyorlar bilmem ama var güçleriyle bozmaya çalışıyorlar bu sessizliği.

Karanlıktan hep korkarım. Esrarengiz gelir bana. Görüntü ve ortam sıyrılır ve bir ben kalırım benliğimde çırılçıplak. Savunmasızımdır. Kendime ve çevreme...

Karanlık ve sessizlik dostluk kurdukları an, ben kalıyorum geriye... Ben beni korkutuyor.

Aslında korku, kendimi hatırlatıyor bana. Ortamın unutturduğu kendimi...


***
EFENDİM
















Yaşam alakasız sürerken alemde
Karanlık sarmıştı bütün dehşetiyle
Zalimlik içinde katılaşmış kalpler
Diğer yandan merhamete muhtaç eller
İnsanlık kahramanını bekliyordu

Saf dualara Allahtan yanıt sensin
Kurtarıcı şanı ile gönderildin
Sıkışan göğüsler artık nefes aldı
Varlık yeni bir şevk ile umutlandı
Hoş geldin gönüllere nebiler nebisi

Nurun ile aydınlandı karanlıklar
Sevgin ile yeşerdi kuru topraklar
Kirlenmiş masum ruhlara ilaç oldun
Cennetin kapısısın bir bedbaht kulun
Bütün alemde samimi bir tebessüm

Senin için yaratıldı bu kâinat
Allahın sevgilisi işte budur hakikat
Kuran veriyor bize müjdeli haber
Emin ol risaletle gelen peygamber
Şefeatcimizsin sen bunun hatrına

Hasret sana bu aciz kul efendim
Kavuşmak arzusuyla yanıyor kalbim
Bilmiyorum layıkmıyım bu halimle
Mahşerde yüzüme bakman ümidiyle
Medinede kabrinde aksın gözyaşlarım