UMUDUN SAKİNLİĞİ / Muhammet NACAROĞLU




















Bir hüzün kokuyor hava
Pek haşin esen rüzgârda
Kırılgan ve narin dallar
Titrek, gece ayazında

Bir uğultu kulaklarda
Ürperti katıyor cana
Korku yaratan evhamlar
Ruhu sıkan yalnızlıkta

Dertli gönlüm fırtınada
Bedenimle haykırmakta
Umudun sakinliği
Allah'a yakarışlarda

Yoksa!
Ben mi? kokuyor hava?


***
İYİLİK


Adam gözlerini dikti. Biraz şaşkınlıkla beraber minnettarlık içeren bir tebessümü dudaklarına kondurdu......sonra ağzından

-teşekkür ederim, Allah senden razı olsun sözleri çıktı ve odadan çıktı gitti...

Koltukta oturan memur, yaptığı işten ve adamın teşekküründen dolayı göğsü kabardı...hani inancı biraz daha eksik olsa kendini cennetlik görecekti…ben ne iyi adamım dedi kendi kendine...

Tam bu sırada bir yaşlı kadın girdi içeriye. Elindeki kâğıdı memura uzattı...oğlum ben yaşlılık aylığı alacağım şunu imzalarmışsın...

-tabi teyze dedi memur...bilgisayarda kayıtlara baktı. Bir sorun yoktu. İmzalayıp mühürledi evrakı... yaşlı teyze birkaç dakika içinde yapılan işten dolayı sevindi. Fazla ayakta beklememişti. Sağ ol yavrum dedi...keşke herkes senin gibi olsa...

Memurun gözleri parladı birden...

-ne demek görevimiz. Bunu derken kendiyle gurur duyuyordu...

Mesai bitti. Evine gitti. Ailesiyle ilgilendi. İyi bir baba olduğunu da hissetmişti bu arada...televizyon karşısına oturdu. Kanalları dolaşırken...kanalın birinde bir hocadan bahsediliyordu…adını daha önce hiç duymamıştı...yaptığı hizmetlerden, hayatından kesitler sunuluyordu...

Sunucu hocanın fakirlere, öğrencilere, darda kalmış esnafa, hastalara yardımından söz ediyordu... bu kişilerin muhatabı hocaydı hep... Hatta birinde yardım ettiği öğrencilerle ilgili olarak” fırıncıların geçen ayki paralarını ödeyemedim, haber göndermişler, bizim de imkânımız sınırlı, hoca efendi parayı ödemezse ekmek vermeyeceğiz çocuklara demişler. Bu evlatlar aç kalırsa ne yaparız?  Çaresini de hemen ekliyor arkasından...
"Bari tiz bir müşteri çıksa da evimizi satabilsek. Müşteri de hemen çıkmıyor ki.".. Ve devam etti sunucu hocayı anlatmaya

Uyumaya hazırlanan memur kendi yaptığı iyilikleri düşündü...bi de ismini yeni duyduğu Gönenli Mehmet Efendi’yi … bilgisayarın başına geçti. Merak ettiği bu hocayı araştırdı...1991 yılında vefat etmişti...birçok dini ve toplumsal hizmet ve hayırlarda bulunduğunu öğrendi…daldı biraz utanır gibi oldu......sıkıldı sonra, ağır geldi herhalde daha iyi birini görmek….

Yatağına geçti gözleri kapadı ve uykuya daldı...

Bir ses ona ikinizde gelin yanıma diyordu… şuursuzca hareket etti yanındaki tanımadığı adamla... bir köşkün önüne geldiler... görkemli kapı açıldı...yanındaki adam huzurla içeri girdi…. Kendisinde heyecanlanmıştı…tam içeri girmeye hazırlanırken, gönülden gelen bir his dur dedi…. İçeride Fahri kâinatın efendisi var... Sen girmeye layık değilsin... sen nefsin için yaptın...boşuna o iyilikler ... Allah’ın rızasını gözetmedin dedi…. Kendi gönlü, kendi nefsi ve benliğine engel oldu girdirmedi içeri…. Kenara çekildi…kapı kapandı....... Nefis çölündeki kumlara, yağmur damlaları karıştı...




***
NEREYE GİDİYORSUN


Gözlerini kapamamıştı bütün gece boyunca. Evin karanlığını pencereden içeriye vuran ayışığı deliyordu. Ağaçların dallarının gölgesi odanın duvarına vuruyordu. Gözlerini gölgelere dikti. Onların dışarıdaki rüzgârın etkisiyle oynaması dikkatini çekmişti. Ne garipti tıpkı hayatı gibi… Dalları yaşamın yollarına, rüzgârı da kendisini oradan oraya sürükleyen kaderine benzetti. Peki kendisi kimdi? Gölge miydi yoksa…

Uyuyamamıştı bütün gece... Tan yerinin ağarmasını bile fark etmemişti. Sadece duvara bakıyordu. Gölgeler kaybolunca gözlerini uzun süredir ayırmadığı duvardan kaydırdı. Büyük bir ağırlık vardı üzerinde. Bir an gözünü kapattı. Birkaç saat geçmişti galiba. Ne de olsa gözlerin dinlenmesi gerekliydi ve gözler bunu iradeleri dışında yapmıştı. 

Annesinin sesiyle uyandı.
-Oğlum daha bakkala niye gitmedin

Kardeşi cevap verdi
-Ya bu sefer abim gitsin hep ekmek almaya ben mi gideceğim.

Bir an sinirlendi. Bu kardeş de çok oluyordu. Zaten canı sıkkındı. Hiç anlamıyordu bu kardeş kendisini. Zıttılar ama ne kadar sinirlendirse de çok severdi kardeşini. Keratayı daha ilk doğduğunda ona gösterilen sevgi karşısında kıskanmıştı ama kucağına aldığında ise onu ne çok sevmişti ve alnından öpmüştü.

Yine kızdı ona ama şikayetini de es geçmedi. Kalktı yataktan.

Seslendi.
-Tamam anne ben giderim bakkala zırlatma şu çocuğu.

Aslında içinden kardeşini düşünerek söylemişti ama şımarık küçük ”sen zırlama” demesin mi. 

Sustu cevap vermedi. Ama kırıldı biraz küçüğe. Aslında son günlerde çok alınganlaşmıştı. Belki gidecek olması onu gerginleştirmişti. Evet gitmek; ayrılacaktı evden, annesinden babasından ve haylaz küçükten. O yüzden mi fedakârlık yapma isteği vardı. Ayrılık düşüncesi değerlerinin mi artırmıştı. Yoksa değerlerini mi hatırlamıştı.

Söylendi 
-Oğlum iki gün sonra gidiyorum o zaman ekmeğe paşa paşa gidersin.

Kardeşi birden ona baktı manalı. O da abisini çok severdi aslında. Onun kendisin için hayatının tehlikeye atacağını daha bir hafta önce iki serseri ile kavga ederken yardımına koşmasında görmüştü. Ama bir cevap vermesi gerekliydi. Aklına öylesine geldiği ilk şeyi söyledi.

-Ne güzel işte Muğla ya gidiyorsun hava atma, gel keyfim gel, Bodrum, Marmaris gezeceksin dimi.

Kardeşinin sözüne karşı ne diyeceğini bilemedi birden... “ne alaka oğlum biz oraya iş için gidiyoruz” dedi. Ve ekmek almak için bakkalın yolunu tuttu.

Fakülteden sonra birçok sınava girmişti ama kazanamamıştı. Bir yıldır hep ders çalışmıştı. Fakülte bittiği halde yine ders çalışıyordu. Sonunda memurluk sınavını kazandı. Muğla ili Kavaklıdere ilçesine çıkmıştı tayini. Biraz hüzünlüydü o yüzden gidecekti iki gün sonra. Geçim derdi ve hayata atılmak düşüncesi zorluyordu onu gurbete gitmeye. Artık ailesine yük olamazdı. İstemeyerek olsa gidecekti. Gitmeliydi.

Son kahvaltılarından birini ailesi ile birlikte yapıyordu. Yüzlerine baktı teker teker aile fertlerinin. Annesi, babası ve küçük birader hepsi gülümsüyorlardı. Bir tek kendisi somurtuyordu. Birden acaba gitmeme seviniyorlar mı diye düşündü…

Babasına sitemli 
-Kurtuluyorsunuz benden değil mi?

Babası 
-ne demek o şimdi, biz seviniyoruz oğlumuz artık iş sahibi oldu diye 

Tamam baba dedi kusura bakma biraz canım sıkkın da.

Babası: “niye canın sıkkın oğlum para kazanacaksın bundan böyle hem evde oturmak zorunda kalmayacaksın. Iş bulmak kolay mı öyle, ne güzel sınavı kazandın onca kişi arasından. Hala kös kös oturuyorsun, biraz şükret ve mutlu ol.”

Sustu bizimkisi ve babasına muhabbetle baktı... İçinden "Sizin içindir durgunluğum be, akıllılar ne çok seviyorum sizi bilseniz." diye geçirdi

Son hazırlıklarını yaptılar ve garın yolunu tuttular. Arabada bir suskunluk vardı. İçindeki sıkıntı daha da artıyordu bu suskunluk karşısında ama bir kelime de edemiyordu.

Garaja geldiklerinde az bir zaman kalmıştı otobüsün hareketine, o an annesine baktı kadın gözyaşlarına boğulmuştu. Sessiz haykırış ve hıçkırıklar içinde 
Atladı kucağına annesinin –anneciğim ne olur üzülme dedi ve tutamadı artık o da kendini bıraktı –iki çay buluşmuştu bir gözyaşı gölünde

Arada gözleri kendilerini izleyen kardeşine kaydırdı. Küçüğün gözleri de dolmuştu. Bu manzara karşısında. Yavaşça ana kucağından istemeyerek ayrıldı. Sanki iki ciğer kopmuştu birbirinden. Gözleri dolan küçüğün kolundan çekti birden ve sardı onu bedenine sıkıca 
-Oğlum bak bu ihtiyarlar sana emanet dedi kulağına

Kardeş; 
-Merak etme sen, sen kendine iyi bak asıl diye fısıldadı erkekçe

İki erkek olmuşlardı ayrılığın bu yaman acısında birbirlerine samimi ve güvenle baktılar.
Babasına döndü sonra, ilk defa bu halde görüyordu babasını, o dağ gibi adam erimişti sanki, gözleri nemliydi babasının, ama babası kendini tutuyordu, Her zaman ki gibi yine dağ olması gerektiğini hatırlayarak doğruldu. Elini uzattı. Öptü o eli bütün saygısıyla genç adam. -Hakkını helal et babacığım dedi. 

Babası dimdik duran görüntüsünün altında ağlamaklı bir çocuk sedası ile –helal olsun yavrum, arada mesafe olsa da hep yanındayız, Allaha emanet ol dedi bütün muhabbetiyle.

-Haydi kalkış vakti otobüse binin artk diye sesi geldi muavinin, duygusuzca

Genç adam otobüsün basamağına doğru ilerlerken arkasını döndü ve bir kez daha baktı onlara doyasıya...
-varınca ararım sizi dedi 
Bindi otobüse ve koltuğuna hüzünle oturdu. Otobüs hareket etmeye başlarken camdan dışarıya el salladı o yürek parçalarına doğru…Ve yavaş yavaş arkada kalıp gözden kayboldu o pırlantalar…

Maraş’tan Muğla 17-18 saat çekiyordu. Sabaha doğru varırım oraya diye düşündü. Mesafe ne çoktu. Hafta sonu bile gelemeyecekti. Üstüne üstlük bir de aday memurdu ve bir yıla kadar da izni bile yoktu. Bir üzüntü çöktü. Onlar gelir diye teselli bulmaya çalıştı içinden….

Otobüste bir türkü çalmaya başladı. Şoför bilerek mi koymuştu bu şarkıyı. İnceden inceye “Ah aman ayrılık yaman ayrılık, her bir dertten öte yaman ayrılık “hüzünlendi birden, tekrar, göz damlaları yanaktan akmaya başlamıştı. Yanındaki yolcu kederli baktı ona galiba o da uzun süreli bir ayrılığa gidiyordu…ya bir askerdi ya da ailesinden yeni ayrılan bir öğrenci. Kim bilir. Aynı duyguları paylaştığı her halinden belliydi. Bir kelime etmediler ikisi de birbirine. Sadece birbirlerini çok iyi anladıklarını gösteren bakış attılar … 

Otobüsünden camından dışarıya sabit bir şekilde bakıyordu. Düşündü bütün geçmişini. Ailesini, okul yıllarını, hayata atılma mücadelesini... Ve önündeki geleceğe baktı. Rızık için yol alıyordu gurbete doğru. Heyecan ve hüzün iç içe girmişti.

Uykusunun geldiğini fark etti. Bu duygu yüküne göz kapakları fazla dayanmamaya başladı ve daldı kendiliğinden uyku alemine...

-Hey sen nereden gelip nereye gidiyorsun…

Kaldırdı başını, sesin geldiği yerin kaynağını aradı. Her yer karanlıktı göremedi kimseyi. Yinelendi ses .;”arkadaş nereye böyle dalgın dalgın” …Şaşkınlıkla başını sağa sola çevirdi. Ortam çok mu karanlıktı. Yoksa gözlerine perde mi inmişti. Korkmaya başlamıştı yavaştan. Sonunda bu esrarengiz havayı dağıtırcasına koridordan ayak sesleri gelmeye başladı. Karanlığın içinden uzun boylu bir adam belirdi. Sanki kendini aydınlatıyordu bir ışık olmadan. Ürktü biraz genç adam bu kişiden. Çok uzundu siyah bir palto giymişti. Gözleri seçilemiyordu. Upuzun saçları vardı. Sesi ağır ve etkileyiciydi…

-Bana mı söylediniz dedi genç adam.

Tuhaf kişi
–Tabi ki sana söylüyorum, başka kim var burada dedi….
Genç adam etrafına baktı. Kimse yoktu gerçekten. Herkes nereye gitmişti. Niye her taraf böyle karanlıktı. İyiden iyiye korkusu arttı. Neler oluyordu.

Bırak şimdi bu şaşkınlığı soruma cevap ver nereye gidiyorsun dedim.
Şey dedi genç adam 
-Şey…Muğla’ya gidiyorum. Görev dolayısıyla…

Tuhaf kişi
-Onu demek istemedim. Kalbine soruyorum. Nereye gidiyorsun diye. Kalbine soruyorum…

Genç adam doğrulmak istedi, Doğrulamadı. Elini kımıldatmak istedi. Kımıldatamadı. Aniden uykuda olduğunu anladı uyku içerisinde…

Çocukluğundan beri vardı bu garip haller. Ne zaman sıkıntılı olsa sanki uykusunda ruhu uyanır, ama bedeni bir süre uykulu ve hareketsiz kalırdı. Birkaç kişiye anlatmıştı bu halini. Karabasan demişlerdi onlar. Birçok kişide görülürmüş. Yine öyle bir halde olduğunu anladı. Sıktı kendini uykusunda Beyni uyanmak için çırpınıyordu. Sonunda ter içinde uyanıverdi. 

Hızlı nefes alışverişlerini ve heyecanlı halini gören yol arkadaşı 
–İyi misiniz? diye sordu.

Genç adam 
–Derin bir soluk alarak. İyiyim sağ olun dedi ve muavinden bir su istedi. Gerçekten duygusal bir durumdaydı. Ruhen etkilendiği uykusunun bu şekilde bölünmesinden de anlaşılıyordu.

Camdan dışarı baktı. Akşamın karanlığından yolun kenarından bir şey görünmüyordu. Sadece camdan yansıyan kendi düşünceli bakışları ve otobüsün karanlığın içinde farların cılız ışığıyla yol alışı...
Bilinmezliğe doğru .......



***
NEDAMET AĞLAMASI













Allah’ın lütfuyla kalbi pişmanlık sızlatır
Gözyaşı ile eller açılır
Tövbe kapısı karanlık duvarları çatlatır
Bir ışık huzmesi yüze yansır
İnan bu bir aşkın parıltısıdır

Sevgilinin affına umut ruhu aydınlatır
Hayat hayy ile bir anlam kazanır
İnsanı bir et parçası olmaktan çıkarır
İhlas ile semalarda kanatlar açılır
İçinde coşku taşıyan bir yükseliş romanıdır

Acziyet ve teslimiyet ile sığınmak
Yoksa
Aşk bir nedamet ağlaması mıdır?





***
GÜÇ BENDE ARTIK


Dedesi elinden tuttu çocuğun. “Hadi bakalım Malik, camiye namazı kılmaya gidiyoruz..."

Cumartesi günüydü. Dün anaokulunda da gün iyi geçmemişti. Arkadaşı elindeki oyuncağı almış, bir de kendini itmişti. O yüzden dışarıya çıkmak istememişti. Dışarda oynayan çocuklardan biri yine kendini iter, canını yakar diye düşünmüş, evde hayal alemine dalmış, kâh Süpermen olup uçuyor, kâh örümcek adam olup etrafa ağ atıyordu... Dedesinin birdenbire elinden tutması hayal aleminden gerçek dünyaya getirmişti kendisini. Biraz bozuldu. Tamam dedesi evde namaz kılarken onu taklit etmek hoşuna gidiyordu ama şimdi sırası değildi yani...

Tatlı bir emrivakiye isteksiz uydu. Camiye doğru yol aldılar. Dedesi bakkalın önünden iki şeker aldı. "Bak bunları namazdan sonra sana vereceğim, namazı düzgün kılacaksın tamam mı". Dede eğitimini iyi verdiğini düşünürken Malik ansızın.; " Dede beni şekerle kandıramazsın, oyuncak isterim" demesin mi... Dedenin yüzünde bir tebessüm belirdi. “Peki uyanık, alırız oyuncağı"

Camiye vardılar. Dedesi gibi ayakkabılarını çıkardı, minik sağ ayağını önce atarak aynı dedesi gibi Bismillahirrahmanirrahim dedi. Cami fazla dolu değildi. Ön saflara yakın oturdular, Hoca minberden cemaate, dini konularda hitap ediyordu. Malik etrafa baktı önce hat yazıları dikkatini çekmişti, sonra caminin kubbesine baktı hayranlıkla, boynu ağrıdı hocaya döndü...Hoca insanın yaratılmasından bahsediyordu. Bütün meleklerin secde etmesinden, sadece şeytanın kibre kapılıp Allaha isyan etmesinden ve kovulmasından, insana düşman olmasından, kendisine belirli bir mühlet verildiğinden ve ancak ihlaslı kulların şeytana karşı galip geleceğinden söz etti.

Malik mevzuyu, o yaşta biraz anlar gibi oldu ama ihlas ne demekti onu kavrayamamıştı. Belki süpermen veya örümcek adam gibi bir şey miydi acaba? 

Namazı kıldılar. Eve doğru yol aldılar. Yolda dedesine "ihlas ne demek" diye sordu. Dede si Malik'in gözlerine baktı. Beni seviyor musun dedi.

 Malik dedesini çok severdi. Çünkü babası gibi yaramazlık yaptığında kızmıyordu. Babasından korkardı. Hatta dedesinin tepesine çıkar, onunla güreşir, dedesi kendini gıdıklar güldürürdü. Ama babasının da dedesinden niye çekindiğini anlamamıştı, tıpkı kendisinin babasından çekindiği gibi...Bunu taa yıllar sonra anladı. Kendi çocuklarına babasının çocuk gibi davranmasından :)

Malik çok seviyorum seni dede dedi. Dedesi "evlat ihlas beni seviyorum derken kalbinde hissettiğin şeydir" dedi anlamlı bakarak... Malik tam anlamadı. O daha böyle kahramansı bir şey bekliyordu. Ama dedem iyi bir şey demek istedi herhalde diye düşündü...

Eve girdiler. Malik koştu salonun ortasına, yine hayal dünyasına daldı. Babaannesinin bastonu gözüne ilişti. Aldı elinde kılıç gibi. Salladı havaya cesaretle ve meydan okudu. "Gel bakalım şeytan, çık karşıma cesaretin varsa," hayalinde karşına çıkardı ve bir iki kılıç darbesiyle düşmanını yendi. Kılıcını havaya kaldırdı ve aynı bir çizgi filmdeki gibi "GÜÜÜÇ BENNNDDEE ARRTTIIKK" diye bağırdı. Babaannesi sedire uzandığı yerden "Olum sessiz ol biraz diye çıkıştı." Sen kime çektin böyle diye söylendi.

***

Yıllar geçmişti aradan... İstanbul’da Üniversite öğrencisiydi. Günlerden bir gün okula gitmedi. Üsküdar’daki evinden sahile indi. Kız Kulesi’ne bakarken sigarayı içine çekti. Başı ağrıyordu. Dün gece Beyoğlu’nda biraz fazla kaçırmıştı. Daldı uzaklara ve geçmişe. Dedesi ile ninesini düşündü; sonra günahlarını. Ezan da okunmaya başladı. Uzun zamandır namaz da kılmıyordu. Dedesi ile beraber camiye gittiği gün aklına geldi. Ne çıkar dedi. Camiye doğru adımladı. Yine caminin ön saflarına doğru oturdu. Bir hoca hutbe veriyordu. Sanki bir ara hoca gözlerini kendine dikti. Kendine seslenir gibi" ey mümin kardeş kovulmuş şeytanın şerrinden Allaha sığınalım".

Camiden çıktı. Sahil yolunda denizdeki ışıltılara bakarak yol aldı. Çocukluğunu düşündü. Şeytanı yenmişti kılıcıyla. Ama şeytanın ölümsüz ve düşmanlığının ezeli olduğunu çocuk aklıyla hiç düşünmemişti ve yaşı ilerledikçe de hiç sorgulamadı.

Sigarasını yaktı. İçine çekti. Sonra attı sigarayı daha bitmeden.

Dilinde bir dua belirdi...

"Kovulmuş şeytanın şerrinden Şanı Yüce Allaha sığınırım"

Sanki, kalbine bir zırh indi.

***
ARAYIŞ













Öyle bir benlik ki kendini aramakta
Hırçın ve öfkeli yırtınıp haykırmakta
İçinde kaynayan su dışarı çıkmakta
Kudrete el uzatmış medet ummakta

Bazen çoşkun deniz bazen üzgün bulut
Aslında hüzün o uzanan elden tut
Hayallediğin zevki bence sen unut
Uzan aydınlığa aç oku ve okut

Korkuyor yaşamın büyük girdabından
Bulmayı öğretmemişler sebep bundan
Hemen çıksa batıp boğulduğu sudan
Huzur içinde olacak yüzü nurdan

Soruyor acep bulunur mu bir çare
Anlamamış yalnız değil bir çok gece
Bulan bulmuş canım gerisi hikaye
Daha ne duruyorsun yürü ümitle





***
KARŞI PENCERE


Akşam üstü... Yağmur ve bulutların eşlik ettiği hava erken kararmıştı. 

Yamaçtan aşağı akan suyun şırıltısı, işinden evine dönen ahalinin gürültüsüne karışıyordu. Evlerin ışıkları bir bir yanmaya başladı. Karşı apartmandaki odaların ışığını, perdeler kapatmaya çalışıyordu. Bir oda hariç...perdeleri ve penceresi serin havaya rağmen, sonuna kadar açık bir haldeydi. Pencereden bir baş dışarıya uzanmış, düşen damlacıkları saçlarında hissediyordu. Garipti. İsyanı sıcacık odalarına kapanmış, koyu perdeleri çekmiş ve içeriye hapsolmuş insanları mıydı yoksa içini kaplayan, kendisini yalnızlık hissine maruz bırakmış, dışarıdaki ve içerideki ışığı engelleyen ruhunun perdelerine miydi bilinmez. Bir iç çekti. Bir de sigarasını... 

Düşüncelerini aşağıdaki kattan gelen televizyon sesi bozdu. Söylendi... 

- Ne çok açmışlar sesini...

Sonra düşündü o evdekileri. İki çocuklu bir aileydi hane halkı. Anne ev hanımı, baba işçi.  Çocuklar okuldan dönmüşler. Ama hiçbir aile üyesinin sesi gelmiyor. Sadece televizyonun sesi. Çocuklara acıdı. Sadece kendisinin yalnız olmadığını anladı. Babasını ve annesini düşündü. Yanlarında olsaydı ne çok konuşmak isterdi onlarla. 

Esen rüzgarın, ıslak saçlarının arasından geçmesinden dolayı biraz üşümüştü. Pencereyi kapattı. Sonra perdeleri çekti. Bir de içini... Sigarayı da unutmamıştı.




***
SESSİZLİK VE BEN


Saat gecenin biri. Dakikaların ilerlemesi durmaksızın sürüyor.

Dışarıda gelen sesler kulaklarımda tuhaf bir his yaratıyor. Garipsiyorum. Çünkü sesler yine tuhaf bir sessizliğin içinden çıkageliyor.

Yalnızım gecenin ortasında. Hülyalar ve sessizlik dostum benim.

Odanın kapısı açılıyor. Karanlık odaya dalan bir baş… Meraklı gözlerle tarıyor odayı… aradığının bulamıyor anlaşılan. Yalnızlığım bozuluyor az bir zaman. Tıpkı sessizliği bozan kısa süreli sesler gibi.

Havlamalar...Köpekler de farkında sessizliğin. Rahatsızlık mı duyuyorlar bilmem ama var güçleriyle bozmaya çalışıyorlar bu sessizliği.

Karanlıktan hep korkarım. Esrarengiz gelir bana. Görüntü ve ortam sıyrılır ve bir ben kalırım benliğimde çırılçıplak. Savunmasızımdır. Kendime ve çevreme...

Karanlık ve sessizlik dostluk kurdukları an, ben kalıyorum geriye... Ben beni korkutuyor.

Aslında korku, kendimi hatırlatıyor bana. Ortamın unutturduğu kendimi...


***
EFENDİM
















Yaşam alakasız sürerken alemde
Karanlık sarmıştı bütün dehşetiyle
Zalimlik içinde katılaşmış kalpler
Diğer yandan merhamete muhtaç eller
İnsanlık kahramanını bekliyordu

Saf dualara Allahtan yanıt sensin
Kurtarıcı şanı ile gönderildin
Sıkışan göğüsler artık nefes aldı
Varlık yeni bir şevk ile umutlandı
Hoş geldin gönüllere nebiler nebisi

Nurun ile aydınlandı karanlıklar
Sevgin ile yeşerdi kuru topraklar
Kirlenmiş masum ruhlara ilaç oldun
Cennetin kapısısın bir bedbaht kulun
Bütün alemde samimi bir tebessüm

Senin için yaratıldı bu kâinat
Allahın sevgilisi işte budur hakikat
Kuran veriyor bize müjdeli haber
Emin ol risaletle gelen peygamber
Şefeatcimizsin sen bunun hatrına

Hasret sana bu aciz kul efendim
Kavuşmak arzusuyla yanıyor kalbim
Bilmiyorum layıkmıyım bu halimle
Mahşerde yüzüme bakman ümidiyle
Medinede kabrinde aksın gözyaşlarım

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder