MESELEMİZ / İsmail GÖKTÜRK

 


Mesele hukuk meselesi değil kardeşim. 

Bu ülkede kimin egemen olduğu meselesidir. 

Azınlıklar üzerinden seni yönetememeleri meselesidir. 

Bütün evlatlarını şehit verdiğin vatanının devletinin elinden alınıp, medeniyetini tasviye edenlerden, yüz yıl önce sana diz çöktürenlerden hesap sorma meselesidir. 

Milletine tevdi edilmiş ilâyı kelimetullah vazifeni sürdürüp sürdüremeyeceğin meselesidir. 

Biz geri döndük, nerde kalmıştık deme meselesidir. 

Yolunu gözleyenlere umut, zalimlere korku salma meselesidir. 

Kızılelmanı unutmadığın, kıytırık halk yığınlarına dönüşmediğin, sünepe sürüngen bir hayatı tercih etmediğin, medeniyet kurmuş bir millet olduğunun şuuruna idrakine vardığını gösterme meselesidir.

Oryantalist kavramlarla, sana dayatılan algılarla hayatı anlamlandırmayı öğrenmediğini, medeniyet mefhumlarınla düşünmeye devam ettiğini, gaza ve cihat ruhunu yeniden kuşandığını öğretme meselesidir. 

Kızılelmamız neresi diye sorma meselesidir vesselam.


KURAK YAZI / Ökkeş Alper TAŞLIALAN


Geceydi ve Susuyordum…

Suskunluğum ve susuzluğum, zihnimi, gözden çıkarılması ve içinden çıkılması zor bir kuruntuya sürükledi. Zorluğu ilkin fark edemedim. Nedeni; gözlerimin, hem sönük fer(yâd) ile isyan ederek kuruyan cüretkâr hem de zamana meydan okurcasına yaşlanmayan cahil olması.

Zorluğu, gözlüklerimi çıkarıp öteleri görmezden geliyorum. Yazdıklarıma uzak olmadığımdan yazarken gözlüğe ihtiyaç duymuyorum. Suskunluğuma sadakatle, yazdıklarımın içindeyim ve içimdekilerden yazıyorum.

Kuraklık zamanı hiç su kalmasa da dört yıldan uzun yaşayabilen balıkları anlatan belgeselin, iki, bilemediniz üç balık hafızası kadarlık bölümü susuz zihnimi nemlendirdi. Bu balıklar su olmadığı halde uzunca bir süre ölmüyor, hâliyle kokmuyordu.

Eskiden beri yazıldığını gördüğüm, söylendiğini duyduğum, “balık baştan kokar” durumu ilk defa bozguna uğruyor! Balıklar için suyun yokluğunu kendi varlığıma dokundurup, susuzluğun tadına varıyorum. Böylece, kapanmış duyu organlarımı, tekrar açıyorum.

Mazime baktıkça, doğanın bu garip gerçeği aklıma yatıyor, bu bilgilere ulaşana dek aklımın başımda yattığı rahatlıkta. Yıllarca ne yokluklarla, aslında neyi beklediğimi bilmeden yaşamışım.

Hazır aklım başımda ve zaman varken, varlığımı yoklamaya başlıyorum. Anı ve düşüncelerimin ortasındaki “yokluk” genişliyor. Kendimi balık varsayıp, yokluğumun içine dalmak için efkârlanıyorum.

Efkâr denizimde bir damla su yok, suya gerek yok, suya yer yok. Yer de yok gök de. Çırpınıp duruyorum.

Bir çırpıda, yaşamaya devam etmek için kendimi muhtaç gördüğüm isteklerimden, yani “sonramdan” kurtuluyorum.

Çırpınışlarım artıyor…

Var olan ve var saydığım her şeyi ve her kişiyi, geriye doğru benliğimden çıkarıyorum.

Her çıkarımda, azdan çok çıkmasına rağmen, netice eksilmiyor, tecrübe ile sabit.

Bu sayede, içlerinde “ben” olmayanların yaptığı iyiliklerle dolu hatıralarım, tekrar canlanıyor.

Hâlık (c.c.) biliyor.

Tekrar diniyorum…

İçimi kurutan ateş, aynı zamanda uyandırıyor beni, ertesi güne eş. Sabah oluyor…

Bir balık, çok şey hatırlatabiliyor, bunu öğreniyorum.

Yine susuyorum!

Suskunluk…

Sesle örtünmeyen, nefese bürünmeyen kelimeler de ruhu incitebiliyor.

Susuzluk…

Kul rahmetten, kâl hâlden, kâğıt mürekkepten mahrum kalıyor.


***
BAĞ

Bağlanamadığını ayak bağı görürsün. Bağ kurmak ise emek ister, bakmazsan dağa dönmeye başlar ve olur. Başkalaşan deyişle; bağ olarak bakmadığını dağ olarak görürsün. Ayaklarında dağ kadar yükle yürürsün. Kendini büyük görür, çok yorulursun, büyük olan sen değilsindir, yükündür. Kimi dağlar volkaniktir, en derinden ateşlerle, birden gelir, yıkar ve yakarsan da o seni yakar.

Bağlarken sağlama almalı. Yerine koymak gerek. Önce kendini, yerine. Sonra temasta bulunduklarının yerine kendini. Nihayetinde ise tükettiğinin yerine kendi türünden veya başkaca bir şeyi koymak gerek. Kendinde vaziyette, etrafına kendineymiş gibi davranırken üretken ol.

Bu bağlamda; niyetin üzüm yemekse, ye. Yerine birşey koy. Yok; niyetin üzümde, gözün asmada değilse, bağcıya ilişme. Seni şimdilik bağlamayabilir ama bağcının bağından dağ yükselir, altından kalkamazsın. Bundan sonrası da beni bağlamaz. Bağırsan da boş.


***
DİLİMİN UCUNDA





Gözü kara ol (/a)madım henüz. Gözümü karartmaya ise az kaldı gördüğüm karalıklardan. Orandan mıdır yoksa oradan yansımasından mıdır bilmem ama yüze bağlıyorum yakınlığı ve karalık yüzde. Yüzsüzlük desen, değil, yüzde yüz. Yüzeysel bir hâl aldı dünya ve yüzeyindekiler de… Kendi ellisine yüz der, elin binini bir eder olmuşuz birader, kızma. Söylenecek sözler dilimin ucuna kadar geliyor dilimi ısırıyorum. Dudak perdesinden çıkarsa dönüşü yok bunu ben de biliyorum.

Tülün altından güneşliği çekiyorum.

Dışardan panjuru kilitliyorum.

Panjur kara.

Çivisi pembe.

Kilidi bende.

Anahtarı sende.

İçerim daha kara olsun istiyorum marifet karadaysa.

Uçurumun ucundaki ota giderken telef olan canlılar bildik pek çok özlü sözde. Dil ise en büyük uçurum, ucundaki sözle... Koparmaya giderken söyleyen de düşer, zehir zemberek sözü yiyen de.

Zormuş. İnsan olmak zormuş. İnsan kalmak zormuş. Yaşamak da zormuş, yaşatmak da. İnsan sosyalmiş, sosyoloji diye bilim varmış, hatta bilim başkaca dallarda da varmış. Ne münasebet efendim? Ne insan sosyal ne bunun için sosyoloji bilimi gerek, ne de diğer bilimler dallı budaklı.

Bildiği bütün dillere rağmen insanlık iletişimi kurmayı reddediyor. İletişim kurmak, kuruntudan ibaret. Sen hiç söylemeden; ben, duyduklarıma inanıyorum. Ben daha söylemeden; senin ne anladığını, biliyorum. Bu yüzden konuşmak artık sadece ritüel. 

Duygusal olunca spiRİTüel. İnanılmaz telepatik noktaya geldik. Biz; İnsanlık.

Hadi canım sende!


***

DÜKKÂN SIRLANINCA



Düşünüyordum. Yazsaydım sığmayacak kadar, düşünüyordum. Üstelik içinde bulunduğum bu durumu inceden sevmeye başlamışken, içimdeki hava üşümeye başlamıştı. Soğuktu, ben sevgiye yabancıydım, yalnızken soğuğu seviyordum, bir de seni, seninle tanışmadık… Ama bu yazmama mâni değil, bu sevgi bana ahir dağından kaldı, sanki ezelden "Hû!" diyen bir Hû’muz vardı, ahir zamandı, modernizme yabancılaştı, hepsi içimde canlandı, dağdaki kar çığ oldu, düşmeden derin bir nefes aldırdı.

Karşımda dağ vardı, dağlara kıyamazdım, içlerinde bizim dağımız vardı, son dağdı, gök kubbeyi yüklendikleri, sinelerini ana kucağı gibi bizlere açtıkları yetmezmiş gibi, bir de dünyanın aşıkları delip geçmişti.

İçimde çöl vardı; son soluğumun rüzgârıyla bir "of!" çektim, çöle yağmur yağdı. Sevgin yağmurdu, yağmur rahmetti, sen bu çöle henüz gelmemiştin, senin geçmediğin her yer çöldü, rahmetin seni hatırlattı, yeşile büründüm. Yeşili sen severdin, bir şansım daha vardı, seherde gül derebilirdim, Şimdi çölde güller açtı.

Yazma fırsatı olmasaydı; gönlümde kopan bu fırtınayı işaret eden dilimdeki dua ve şükür fısıltılarını, ancak hiçbir ses olmadan duyabilirdiniz. Kalbim küçüktü(!), hatta içindeki bir noktaya kâinat sığardı, şimdi bu küçük kalpte sevgin dolaşmaya başladı.

Sevince, dua ediyorum, duamda şükrediyorum, çok şükür. Sevmek, en çok, dua etmeyi öğretiyor. Dua, gittikçe güzelleşiyor ve dua ettikçe sevincim başka, sevgim bambaşka oluyor. Sevgim büyüyüp aşka dönüyor, tastamam “Aşk” oluyorum. Her şeyi anladığımı sanıp büyü(k)leniyorum, büyüden kurtulup küçülüyorum. Sonra benden büyük olan aşkın anlam yükünü, tabiatım gereği, kendimce değerlendirdiğim eşyaya ve tabiata üçer beşer infak ediyorum, üçe beşe bakmadan, üç aşağı beş yukarı. Paylaştıkça bende kalan anlam büyüyor. Tecrübe de ediniyorum, bu kâr cabadan.

Paylaşmaya başlamadan evvel dikkat ettiğim 'hassas bir husus' var; yükte zaten hafif, pahada görece ağır olan dünyalıkları; isteyenlere bırakmayı unutmuyorum. Yazarken fark ediyorum, bir’i terazi yapıyorum, hassasiyet ağır basıyor, husus dünyalıkların tarafında kalıyor.

Paylaşımdan;

Bir fırsatla bulduğum kırmızı renkli bir bam telinin baş parçasını cüzdanıma saklıyorum, kalanına ise Türküdar’ın mızrabı vuruyor… Artık ben söyleyemiyor ve dinleyemiyor olsam da bam telimin bedeni titriyordu, baş bendeydi, çalan türküler başta olmak üzere hepsinde biz vardık. Bu anlam beni, gurbette bile, ehlikeyf yapardı, bam telinin hatırası hâlâ cüzdandaydı.

“Paylaşmak Nasıl?" Mı?

Size bir pay;

Az önceydi, duyduğum tavırda sen vardın, sana sevgim vardı, sevgim bambaşkaydı, bam teliydi, telin başıydı, dağın başındaki karlar yüreğime kaymış, sonrasında yağmur yağmıştı, dağ yerindeydi, tel kırmızıydı. Yüreğimde kırmızı gül demetlenmişti, kırmızı aşktı, türküler yanıktı, soba diğer tarafta yanıyordu. Sobanın üst kapağından ateşten bir kuş çıkıp türküye uçuyordu, Celal’liydi, ben tütüyordum, ateş olmayan yerden duman çıkmazdı, duman çıkmalıydı. Ben tütün sarıyordum, sol yanımızda elektronik sigara vardı, zaman değişmişti ve karışmıştı ama duvardaki saat hep ikiye varıyordu, Ferhat da vardı, önceki gün yüreğimi delmişti, geri kalanlar mecnundu, vecd vardı, herkes derdini, belki de sevdiğini düşünüyordu, gördüğümüz gözümüzle değildi...

Derince bir nefes alırken, her şey farklı görünmeye mi başlıyor? Gerçeği yeni mi fark ediyorum? Bilemedim...

Dalmışım yine rast gelen ilk düşünceye. Döngü yeniden başlamış. Kendime geldiğimde kafamı kurcalayan sorular vardı, tohumunu; işinin ehli, uygulamalarla eğitilmiş bir ziraatçı atmıştı, köyü de vardı mektebi de haşerata karşı korunuyordum ama bu bitki daha zararlıydı ve bu sorular insanı bitkisel hayata sokardı.

"Bütün anlamlarıyla yazabilir miyim?"di.

"Kitaba sığar mı?"ydı.

"Yazsam okunur mu?"ydu.

"Kulağına ismi okunur mu?"ydu.

"İçinde biz olur mu?"yduk.

"Bu kitap sana ulaşır mı?"ydı.

"Satırların arasına gizlensem mi?"ydi.

Cevabım hazırdı...

Gözlerinde bir bende olmaya râzıydım...

Bu satırlar da gözlerinde ben olmaya râzı...



***
UFUK ÇIKMAZI

Çıkmaz sokaklardaki evler bir başkadır. Sokağın girişinden itibaren hepsi bir sayılır. Yol bir taraftan çıkmazda olsa da taşları iki taraftan aşınır. Güneş bir yandan vurur, diğerlerine süzüldüğü gibi.

Rüzgâr esmez.

Fırtınaya tâbîdir.

Sakindir geneli.

Yabancısı en azdır.

Oradan bir ev gerek; arka yüzünde bahçesi olan, uçuk sarı. Sokak girişinin cephesinde evin girişi, sokağın çıkmazı, ortalı kapı, gök mavi demir…

Bahçeye evin ortasından tünelle geçilmeli, tünelde karşılıklı iki kapı… Üst katı olmalı evin. En üstte de çatı katı. Bahçeden girilebilmeli eve, merdiven aşılmalı.

Merdivenler gıcırdayan ahşap… Trabzanlar afili… Çıkarken türkü gibi efkarlı karşılayıp, inerken musiki gibi şinas uğurlamalı.

Bahçenin duvarlarına üçer adım uzağında ağaçlar, akasya, ıhlamur ve iğde. Duvarlar kesme taş… Ağaçlardan beşer adım içerde, tam ortasında şadırvanlı havuz, mermer zemin. Kubbesinde üzüm asması. Asma gülü. Akşam, sefası. Evden tarafında somya. Sağından sıralı iki kenarı şark köşesini oluşturmuş ve şarkı çalan gramafon köşede. Tam da şarka düşmüş köşe. Şaka gibi.

Ruhumuz gibi solunda tabi girişi kamelyanın. Yürekli yer yani. Orda mangal var. Her dem közü üstünde. Cezvesi yanında. Kahveler ömürlük. Fincanlar el emeği, motifler zümrüt yeşili. Orada ağırlanır misafir ve insan yine orada kütlece en ağırdır yer yüzünde.

En alt katta üç oda. Birinde kitaplar; raflarda, birkaç kez okunmuş dost yüzlerle, hasbihalli, tertipli ve duvarda bağlama. Biri atölye; tezgâh, takımlar. Tabii ki zahralık en kuru yer, girişi tünelde değil, merdiven başında.

Orta katta üç oda bir salon, bağımsız.

Mutfak küçük, pişirmelik.

Yemek yer sofrasında olur.

Duvarlarda tablolanmış ebru ve hüsn-ü hat.

Odalardan ikisi hane halkına diğeri misafire.

Çatıda antikalar, çil, çil altı. Çok temiz yok denecek kadar az. Orası düşünmelik.

Bu yol bana çıkar, size çıkmadığına bakmayın.

Ev, benim.

Bahçemden bu salkım.

Son baharında dünyam.




BONCUKLAR DÖKÜLÜR YANAKLARINDAN ÇOCUKLARIN/ Hasan EJDERHA














Hani gün doğmadan ağlardı çocuklar
Boncuklar ne de yakışırdı yanaklarına
Tespihatı bitirir bitirmez anneleri
Gülücükler devşirirlerdi kana kana

Dupduru daneler gül yanaklarından
Bereket olup inerdi her yerine evin
Bir devin soluğu kesilirdi
Çocukları ağlatan bir devin

Sevinin anneler, nineler sevinin
Çocuk ağlamakları değmişse tespihinize
Yükü kalkmıştır üzerinize abanan devin
Sevinin, bereket dolmuştur evlerinize

Dizinize yatırın şimdi, bakın bebeklerinize
Onlar geleceğe baksın sonsuz bir umutla
Siz ise kendi soylu geleceğinize…

Dilinize bir ninni takılmıştır ansızın
Sızım sızım sızlatan bir ağıt ya da
Korkmayın artık gelecek sizin an sizin
Sizi yenecek bir savaş yok dünyada

Ağıtların ateşine dayanan yürekleriniz
Bebek gülücüklerine dayanamaz bilirim
Anneler: Silahını kuşanmış askersiniz siz
Şahit olsun buna Pirim, ölüm ve dirim.

Gün doğunca bir daha doğar bebekler
Zikir haleleri sarmışsa etrafını, büyür
Durmadan geleceğin ipini sağar bebekler
Nine duasıyla emekler, dede duasıyla yürür


EY YAR / NİGAR YAĞCI











Gönül sazı kırık
Kadim tünelinde
Hazan yeli esti kelam etmez, ey yar!
Merhem diye sürdüğün yaralar
Kabuk tutmuyor ey yar!

Yaprak dökümü sevdalar
Hazan mevsimine kuşanmış
Mavilikler bulutlara teslim
Güneş selama durmuyor ey yar!
   
Toprağımda yeşerttiğin pıtraklar
Batar her gece sineme
Gönül sarayını viran eyledin ey yar!
Dönüp de meyletmez sevdana

Sabahlar örtmüyor üstümü
Gecelere teslim ey yar!
İçimin pencerelerini kapattım
Kalbin kandilleri söndü
Şimdi bana
Tambur, ney neylesin ey yar!

Ay geceye tutulmuş bir kere
Ayın şavkı vurmaz gecene ey yar!..


TÜRKÜN CEFASI HAK DAVASI / Sadık ÖNKALALI










Can acısı canlar gider bir bir...
Her milletin sefası bin, Türkün cefası bindir.
Kılıç olmaz , dövülmez ise demir.
Her milletin sefası bin, Türkün cefası bindir.

Bu cefa Rabbinden Türk'e verilmiş büyük bir hediye.
Bir Allah kulu diyebilir mi Peygamber cefa çekmemiş diye.
Lütuf'a sakın ola isyan edilmeye.
Her milletin sefası bin, Türkün cefası bindir.

İbrahim'i ateşe atan nemrut ! kâfir !
Halilullah'ın cefası, ateşte cennet bahçesidir.
Kafirin sürdüğü sefa giderken bir bir.
Her milletin sefası bin, Türkün cefası bindir.

Haksız sefaların sonu hep hezimet
Haksızlık yerine milletime cefa yeğdir.
Durmaz Türk sürer hak yolunda hizmet.
Her milletin sefası bin, Türkün cefası bindir.

O cefa ki bizlere kutlu tek dava
Türk'ün kararı keskin, inancı birdir.
Cihan dar gelir "Allah Allah" nidalarıyla
Her milletin sefası bin, Türkün cefası bindir.


ÇOĞALIYORSUNUZ EY DOST!/Ahmet Doğan İLBEY














Fikir Dükkânından üniversiteye çoğalıyorsunuz ey dost!
Genç dimağlara ilim, fikir ve edebiyat dâvamızı anlatmak için…
Üdebanın ilmiye ile, şuaranın urefa ile buluşması gibi…
Buluşuyorsunuz bir adreste…
Irmağın ırmakla, yıldızın yıldızla
Buluşmasındaki kuvvet ve ışık gibi…
Hayırlı vak’a buna denir…
Gurbete gidende,
Yanıbaşımızda olanda
Buluşurmuş sabredince.
Aynı dili konuşanların, yâni benzerlerin buluşması bu…
Benzerler arasında cazibe ve kuvvet vardır.
Cazibeleri aynı Fikir Dükkânından,
Aynı yolun yolcusu oluşlarındandır.
Fütuhatın yol açıcısı İsmail Göktürk’tür.
İlk onunla başladı Fikir ve Gönül Dükkânını üniversiteye taşımak…
Yücel Ayrıçay onunla buluştu.
Tam da ihtiyaçken Hasan Ejderha fütuhata katıldı.
Birkaç mevsim sonra
Mahmut Yardımcıoğlu, Mehmet Yılmaz ve Mehmet Yaşar
Üniversitenin fethine ulaştılar. 
Sonra Memduh Atalay dâhil oldu…
Mustafa Günalan geldi yetişti bu fetihe…
Her bir dost Fikir Dükkânının gözü, kulağı, dili olacak.
Dükkân dili yayıldıkça üniversitede, fakir bahtiyar olacak.
Ah! Şair-i âzamım Mehmet Narlı,
Bahtını gurbetlerde arayan Cüneyt Cesur,
Söz âfetinden münezzeh Dündar Kök de
Gelselerdi ne güzel olurdu.




GÜZ MEVSİMİNİN BAHÇIVANI/Adem YAĞMUR

Geldiğin mevsimin sonu kışın habercisi idi. Kışın ortasında gül mü yetiştirilir hocam?
Bahçeler dikenli çalılarla dolu. Eğer çalı varsa, bu toprak gül de yetiştirir; bahçıvan olmasını bilmeli. Güz mevsimleri sabır ister, bedel ister. O beklenen nevbaharların müjdecisi sen olmalıydın.

Toprağın bağrına ne sundun da kabul etmedi. Mütevaziliğin, toprağı kıskandırıyordu. Dikenlerin meyvesi gül olmalı, kokusu sen olmalıydın.

İlk tanışmamız saçlarımdaki ellerinle olmuştu, sonra o ışıltılı gözlerin... “Bir mumun ışığı ne kadar ışıtır ki?” demişlerdi. Sen diğer mumları yakmak için geldiğini söylüyordun. Ne kaybedeceksin ki ateşinden, nar-ı beyza sen olmalıydın.

Bir dünya vermiştin kalbinin haritasından, o haritanın sınır boylarını arşınlamaya çalışıyorum hâlâ. Ardında bıraktığın uçsuz bucaksız bu dünya sen olmalı, sonsuzluğun çizgisini sen koymalıydın.

Büyük projelerin yoktu belki ama sermayesi sevgi olan ummanlar gibi engin bir yüreğin vardı. Gözlerinden, yüreğime akan ince bir sızın vardı. Sensizliğinde cansızdım ama can sızım sen, sen olmalıydın.

İlmek ilmek dokunan bir nakış gibi gönlüme dolan onulmaz bir akış vardı. İşlenen gergefin kasnağında nadide bir bakış vardı. Adı sendin, sen olmalıydın.

Yakana bir gül takarsın sen gül olur, gül kokarsın ama sen bir bahçıvan olmalı her bahçeye bir gül olmalı, bütün alem gül kokmalıydı. Fikirlerinin kokusunda sarhoş olmuştum, ben bu yüzden öğretmen olmuştum.

Ne güzel günlerdi seni dinlemek; bazen hissiyatına kement vuramıyor gözlerinin bendi yıkılıyordu. Hep sağlığında söylediğin gibi ‘’okşanmamış bir baş, alınmamış bir gönül kalmasın’’ diyordun. Sana gelmek istiyorum, gönlümü okşaman yeter. Yüreğinden bir parça ver de şu ten kafesim hamallıktan kurtulup hissiyatını taşısın.

Seni gören gözlerle görüşüyorum bazen, bilmediğim ayrıntı hatıraları dinliyorum. “Herkese selam verirdi’’ diyorlar. İlk defa görenler, tanımayanlar onunla biraz hasbihâl edince “sizi bir yerlerden tanıyor gibiyim’’ derlerdi. Senin de, benim de tanımadığımız birisi cenaze defnedildikten sonra orada bulunan birkaç kişiye şöyle diyordu: ‘’Hocam vefat edinceye kadar onu tanımamıştım, ne kadar büyük bir insan olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Ben köyde yaşıyorum, maddi durumu iyi birisi değilim hatta veliler toplantısına geleceğim zaman bile sıkıntıya giriyordum. Benim öğrencime velilik yaptı, her ihtiyacında çocuğum onu aradı ama onunla bizzat tanışmak cenazesine gelmemle mümkün oldu.’’

Ey kutlu yolun yolcusu; hâlâ gezdiğin sokaklarda ayak izlerini arıyorum, üzerinden seneler geçmiş olsa da bıraktığın izlerin derinliğinde yol alıyorum, onları kimse kolay kolay silemez. Yol yordam bilenler bulabilir o izleri.


Gül kokusu ellerinden öpüyorum öğretmenim.


SÜRGÜN YAZILAR / Mehmet MORTAŞ

Başlangıç
Hayatın sıfır noktasında sözün darasının alındığı; mevsimlerin saatleri, saniyeleri, hüzün denizine istiflediği bir çemberin içindeydim. Bu çember bir haleyi andırıyor katman katman soyut zamanlardan oluşuyordu. Her katmanın arası binlerce yıl acı çekilmiş bir hüznün yolculuğu, yokluk ile varlık arasında uçsuz bucaksız sözcüklerin sıralandığı bir çember… Zaman çemberin etrafında dönüyordu, acıların kaypaklaşmış mahrem anıtların çatlaklarından sızıyordu ağıtlar. Çemberin bir ucunda sözün sıfır noktasında mevsimler yok olurken ayazın tonlarında, diğer noktasında hayaller çemberin dışına çıkmaktan haya ediyordu. Hayal ile gerçek sonbahar hüznü gibi yazın çehresine çarpıp suskunluğu tercih ediyor, suskunluk sessizliği iç çekişlerle gecenin gündüzün üstünü örtmesi gibi örtüyordu. Hayallerimin ötesinde gerçek alev alev yanıyor, hayatın sıfır noktasında etrafıma çevirdiğim soyut çemberin nüansları bir başka hayale evriliyor, gecenin katı rengi etrafta kanat çırpan gün ışıklarının üzerine konuyordu. Suskunluğun sıfır noktasındaydım kaynamaya hazır sesler çarpıyor, dağlanıyor, donuk bir ses olarak düşüyordu gök kubbeme. Özellikle içinde bulunduğum soyut çemberinin suskunluk katmanı, seslerin bir bir istiflendiği, anlamsız cümlelerin korku tünelleri oluşturduğu bir zamana gidip gidip geliyordu. Etrafımda uzak iklimlerin çöl rengindeki sessiz bahçeleri dönüyor, döndükçe sessiz bahçeler çemberin hiçlik tarafı artıyor aklın anlamayacağı kış rengine dönüyordu.

 Acının sıfır noktasındaydım, hüzünler yüreklere pazarlanmış gök kendi kubbesinde tarumar edilmiş, yenilmiş bir bahar mevsimi olmuş yanı başlarında.

Yüreğin mevsiminden gecenin rengini dağlandığı ve karanlığın mengeneyle sıkıldığı acının damla damla düştüğü yerdeydim. Rüyalardan kurduğum şehir etrafımda sokakların bilinmez yürek atışları bir balyoz gibi vuruyor beynime. Hiçliğin nehri geçiyor gün boyu hazan gölüne dökülüyor bir bir umutlar. Acının sıfır noktasında çemberin etrafında dalgalanıyor sarıya dönüşmüş hazan gölü. Ve avucumda getiriyorum bütün denizleri yer ile göğün sıfır noktasından bırakıyorum yıldızlara, düşüncelerim hüzne çalan sıfır noktasında mevsimler acının rengiyle soluyorlar.

Korkularım çember etrafında dönüyor.

Hayaller aynalarda yüzyıllık bir anı ile tortulaşıyor.

Aynalarda münzevi şehirler kuruluyor fakat kırık aynalar gibi yıkık dökük.

Kendi benim hiç açılmamış kitap gibi durağan suskun ve korku üreten modernizmin uzağında bir ipek böceği gibi yaşayan ben.  Soyut ülkenin anlaşılmaz kelimelerinde hayat, ayaz vurgunu yaz gibi dönüyor etrafımda. Hayat tahterevalli gibi bir gidiyor bir geliyor hiçliğe doğru, varlık direniyor gölgelerin ülkesinde kaybolmanın dehşetengiz hissine. Ve ben gerçek zannettiğim gölgelerin darasını alırken eksi artı modern ölümlerin kıyısından yaralanarak hüznün gözlerinden geçiyorum. Gölgeler etrafımı çeviren soyut çemberimin pencerelerine çarpıp çarpıp ölüm sesi çıkarıyorlar. Yalnızlığımın derin kuyularına konmak istiyor fakat gölgeler bir ölüm kuşu gibi pencereme çarpıp duruyor. Pencereme çarpan gölgeler hayal ile gerçek arasında içinde bulunduğum soyut çemberin duvarlarına varlık ile yokluk arasında ölüm düşleri kuruyor. Yalnızlığın karanlığını korkularıma sığınarak bir yorgan gibi örttüm üstüme bu nedenle yalnızlığımı çoğalttıkça çoğalttım, alacakaranlık rüyalar biriktirdim, çölde bir kum tanesinin üzerinde sabahladım yılların yorgun yüzüyle.

Hayaller yetiştirdim gün boyu, dokunamaz, hissedemez, hayali dahi kurulamayan hayaller.


Mevsimi olmayan rüyalar yetiştirdim korkularımın etrafını çevirmiş kendi kendimin içinde. Kendime kaçtıkça yalnızlığım çoğaldı suskunluğun susuz çöllerinde, ay kırıkları topladım gecenin renginde bir gümbürtüyle yıkıldı aydedenin karanlık yüzü. Saatler yenilgimin sıfır noktasında saniyeler biriktirdi hayatın karanlık yüzüne karşı. İğne uçlu kelimeler biriktirdim gerçek zannettiğim gölge hayatlara karşı. Kendimin sıfır noktasındaydım hüzün yağmurları biriktirdim gök intihar mevsiminden geçerken. Bu nedenle aydınlık çarpınca pencereme hep karanlık kusuyorum, etrafımda dönen alışagelmedik karanlığın habis yerilmiş karanlığını kusuyorum. Yalnızlığın dünyasından saçları taranmamış gökdelenlerin devasa günahları vurdu pencereme. Adım atmak kıyısız uçurumlara kalbimize pranga gibi vurulmuş kapılardan, adım atmak anıların sıfır noktasından gerçeğin dikenli yollarına, adım atmak kalbimizin hüzün mevsiminden aklımızın babacan tavrına doğru bir esir kuş gibi çıkmak etrafımı çevreleyen soyut çemberin dışına ve bu yolculuk nereye ey kalbim diyebilmek başlangıç. 

CİRİT / Fazlı BAYRAM

                /memduh atalay’a/









özgür dünlerden
hür yarınlara taşınacak
gençliğimiz sırtında şair
karanlık kör kuyulara atılmış gönüller
aydınlık düzlüklere kavuşacak ellerinde
ellerin Ergenekon destanı

sesini iyi akord etmelisin
her vuruşunda külüngü kalplere
menkıbeler
sonra her kulun
kendi menkıbesi

TANE TANE / Mehmet Akif ŞEN



Ferhat Ağca'ya






semada dikilmiş kefeninin her bir ilmiği
rahmetle bezenmiş kumaşının her bir ipliği
güneş gözlerini kısmış ay secdede 365’inde de
yer gök arasındakiler sükût etmiş
her biri eşsiz misafir olan şirin meleklere
kefen elbisesi tane tane giydirilmiş arzın üzerine
şimdi haşr olmayı beklemededir yeniden gökyüzüne
yerin yüzü göğe, göğünki yere...
bir de gönlüme düşse...


ZAMANDA YOLCULUK: BURSA / Murat TÜRKMENOĞLU

 Hava yarı aydınlık… İnce ince bir yağmur, bir rahmet yağıyor dua ile korunan o ulu şehre, Ulucaminin şehrine.

Bursa Ulucami, tüm islam coğrafyasının beşinci en önemli ibadetgahıdır. Bunun çeşitli sebepleri olsa da, tarihi caminin üç girişinin herhangi birinden girip içerdeki havayı solumak, hissetmek size her şeyi anlatır; yirmi adet kubbesi, kalın duvarlara, on iki adet yığma fil ayağa bağlı kemerlere ve pandantiflere dayanır. Özellikle tek bir çivi çakılmadan, birbirine geçirilerek inşa edilmiş ahşap oyma minberi gerçek bir şaheseridir. Minberin bir yüzünde Güneş sistemi , diğer yüzünde ise samanyolu galaksisi tasvir edilmiştir. Caminin tam ortasındaki şadırvan müminlerin abdest almaları için yapılan ve kışın sıcaklık; yazın serinlik veren etkileyici bir yapıdır.

Hikaye odur ki, zamanın hükümdarı Yıldırım Beyazıt Han Niğbolu seferinden zaferle dönmesi durumunda Bursa' ya yirmi tane cami yaptırma sözü verir. Seferden zaferle dönünce de bu sözünü tutmak ister, fakat zamanın alim ve velilerinden Emir Sultan (k.s) hünkâra şu öneride bulunur:

“Keşke yirmi ayrı cami yaptırmak yerine yirmi kubbeli tek bir Cuma selamlığı yaptırsanız hünkarım.”

Bu fikri uygun bulan Yıldırım Beyazıt Han inşaanın başlaması emrini verir. Öncelikle caminin yapılacağı arazide yer sahibi olanların topraklarının kamulaştırılması gerekir. Bu amaçla cami için uygun görülen arazi üzerinde, o beldede  kimlerin yeri varsa izin istenir. Müslüman imtihan üzeredir, elhamdülillah bunu bilen bir ümmetin nesliyiz. Bir rivayete göre on altı köşeli o meşhur şadırvanın olduğu yerde bir gayrimüslim kadının evi vardır. Kadın yerini vermek istemez. İkna edilir denilerek inşaata başlanır. Bu sırada kadına paralar teklif edilir, ikna edilmeye çalışılır, fakat o bir türlü ikna olmaz. Bir taraftan da inşaata devam edilmektedir ve şadırvanın olduğu yer boş kalmıştır. Sonra bir gece o kadın rüyasında mahşer meydanını görür. Onlardan birinin önünde vakur bir şekilde yürüyen Emir Sultan hazretlerini görür ve tanıdığı herkesin de onun pesinden gittiğini… Kendini Emir Sultan'a göstermeye çalışır, ona yanaşır; fakat Sultan ona dönüp bakmaz. Bunun nedeni olarak da şu sitemde bulunur:

“Sen bize bir cami yerini çok gördün der.”

Kadın uyanır uyanmaz Emir Sultan hazretlerinin yanına gelip rüyasını anlatır ve şöyle der:

“Ben yerimi vakfetmeye hazırım ve eğer kabul ederseniz bunun için bedel de almayacağım.”
Osmanlı Devletinin bu kadar uzun süre ayakta kalmasının sırlarından en önemlisi belki de tebaasına gösterdiği adalettir ve din kurallarını uygulamada gösterdiği hassasiyettir. Evet işte burada da bunun en güzel emsallerinden birine şahit olunur.

Kadının bu sözleri üzerine toprağı kabul edilir ve parası da ödenir. Lakin hassasiyeti belli etmek adına o bölgeye şadırvan yapılmasına karar verilir. Maksat şudur ki, gönülsüz verilen yerde en azından namaz kılınmaması, secde edilmemesidir. Aynı rüyada olduğu gibi kadın nasıl suda temizlendiyse buraya gelen müminler de burada abdest alsın ve temizlensin istenir.

Evlerin kocaman gözleri tek tek yanarken gökyüzü kara yorganını üzerimize çekiyor şimdi. Evler ışıkla aydınlanır da, insanlar nasıl haya eder, nasıl aydınlanır? Zahiri olan karanlıktır belki, lakin Şeyh Hamid-i Veli gönüller için bir ışıktır.

Hikaye odur ki, Şey Hamid-i Veli hazretleri Bursa'dan ayrılırken ,bugün dua çınarı denen yerde ona yetişir Molla Fenari. Molla Fenari , Şeyh Hamid-i Veli' ye şehirden ayrılmaması için rica eder ve çok yalvarır; ama Somuncu Baba kararlıdır, sırrı faş olduğu için Bursa’daki görevinin bittiğine inanmış ve yola öyle çıkmıştır. Molla Fenari ne kadar dil döktüyse ikna edememiştir onu. En nihayetinde şöyle der:

“Madem gitmekte kararlısınız o halde Bursa’mıza dua buyurunuz.”
Somuncu Baba bunun üzerine Bursa' ya yönünü dönerek feyizli, bereketli bir şehir olması ve yeşil olarak kalması için dua eder. Bugün Bursa'da bu çınarın bulunduğu yere “Dua Çınarı” denir.

Bursa, güzel Bursa, yeşil Bursa, canım Bursa. Bu şehir toprağında ecdadı, kutsalı, tarihi barındırır. Eski Bursa’nın sokaklarında gezerken geçtiğiniz her yerde, bastığınız her toprakta içiniz bir duygu selinde gezinir. Ruhunuz bazen Osman Gazinin adına hutbe okutup beyliğini ilan ettiği gün gibi coşkuludur, bazen onca fethe mazhar olup da gururun zerresini göstermeyen Orhan Gaziyi anlamaya çalışır, bazen o büyük cengâver, korkusuz hünkâr Yıldırım Hanın Emir Sultana gösterdiği tevazu altında ezilir, kimi zaman kanatlanır bir kuş olur nöbet tutar Çelebi Mehmet’ in Yeşilinde, kimi zaman çıkar bir Hüdavendigar mamur olur şehr-i Bursa gibi. İçinize bir sakinlik çöker, manevi bir huşuya bürünüp huzur bulursunuz.



SEVGİLİM / Mustafa GÜNALAN

















Sen ölmeden önce sevgilim
Oturmamışken hayatın merkezine
Döviz kurları ve borsa
Ve Pavlov’un zilleri
Anadolu şehirlerinin
İşçiler tevekkül içinde
Devirirken proleter devrimi
Ben bir haylaz çocuktum
Dağ başlarında gezer
Göğe kül savururdum

Sen ölmeden önce sevgilim
Açarken gözlerini bir anne şefkatine
Dar sokak aralarında
Beyaz badanalı, mavi pervazlı evlerde
Küçük kızlar ve küçük erkekler
Büyürken kalem hışırtısı
Ve kitap kokusuyla
Benim ağzımda büyük laflar
Sakalım yeni yetme
Belimde tahta kılıç
Karşımda bir şövalye

Sen ölmeden önce sevgilim
Sevgilim demeye utanırken ben daha
Çatlamamışken
Ar damarı sokakların
Ve atlar parkurlarında hipodromların
Mutluluk endeksleri biçare
Karşısında yorgun ama güleç
Bıyıklı babaların
Sen oysa o kadar uzak
Başım hep dizlerinde
Gözlerim kapanacak
Sakın ninni söyleme

Sen ölünce sevgilim
Ben ansızın büyüdüm
Ve içimde bir yetim
Kalakaldım keşmekeş bir şehrin ortasında
Sakallarım uzadı
Sen bunu göremedin
Şimdi başım, çaresiz, dizinde katilinin
O ince parmakları saçlarımda gezdikçe
Konstantin var aklımda
İşkariyot’tan önce

                                    02.01.2017

                        Havran/Balıkesir

ikinci ses / fazlı bayram














ses demir
kalp demir
aşk demir sen merhametin
ta kendisi
seni insanların tanrı edindiklerinden de ayıran bu
sen merhametsin merhametin ta kendisi
para gaddar
makam acımasız
kadın âfet
şöhret kirli

bir taayyün önce hiç idim âlemi bilmez idim
bir tenezzül sonra âlem oldum
âlem ben oldu bende doğdu
seni taşır sana taşınır oldum
tut alnımdan iki elinle tut bırakma
ister kıldan ince olsun
ister kılıçtan keskin farketmez
bin yıl da fazladan yürürüm yeter ki vardığım ol
sana gelemezsem o kötü
yardımın gerek

bu sesler bu alın yazısı sesleri
bu duyduğum duymadığım besteler
akıl
kalp
ruh
bildiğim bilmediğim her ses
şarkını söyler elleme
seni söyler sana söyler sen beğensen yeter
sana âşık olmak eşya kârı
aşk olup yok olmak insana düşer yol göster

bu sesler bu ikinci ses
adını söyler
adın ki sığmaz üç boyuta
adın ki en ağır hediye dağ kaçar taş korkar
şımarıklığıma say ben taşırım zayıfım evet
ben gayret edeyim
sen yardım et
hele ki merhametin olmasa
bu ne cüret evet öyle
bu bir seni anlama cüreti hoş gör

adın ki kalbimde çıkar açığa
adına mihmandar olmak kalbime düşer
tut kalbimi bırakma
merhamet sana düşer