Evvelen söyleyeyim müzeyyen kelimat ile metni tezyin etme kabiliyetinden mahrum bir kimseyim nadirattandır kağıdın ak yüzünü kalem ile kara etmem. Zelzele neticesi göçen dostlar için arada karalamalarım olmuş idi Ferhat müstesna, onun için bir yazı yazamamıştım şimdiye dek… İmdi merhum ve mağfur dostların ervahını rencide etmeme endişesi ile yazıyorum bu yazıyı.
Bazı zevat vardır ki dünyada iken ahirette gideceği yeri belli eder. Ferhat da onlardan biriydi. Herkes tarafından sevilirdi. Haber-i Nebeviye göre gök ehlinin sevdiğini arz ehli de severdi. O haseble niyazımız odur ki Hakk Teala zelzelede vefat eden bilcümle zevatı cennetiyle müşerref eylesin.
Ferhat… Nazar ettiği ademin sadrına şifa mütebessim bir çehre, siretinin suretine inikas ettiği mütenasip bir vücut yapısı… Eski devirlerden numune olarak günümüze gelmiş bir gönül adamı… Mücavirimizde mukim her dost gibi onun da alakadar olduğu bir sanat var idi daha ziyade musikiye mütemayil idi. Böylesi zevatın illaki bir musiki aleti ile alakası olur. Tambur meşk ederdi dost meclisinde… O narin ellerindeki musiki aletini konuştururken bize sükut düşerdi.
Kadim geleneğin musiki nağmelerini mızrabıyla tambur sinesine nakşederken kulağımızdan kalbimize seyrüsefer eden tınılarla şad olurduk. Tabakasında muhafaza ettiği tütünü bir sanatkar edasıyla sarıp size ikram eder, mütebessim çehresinin ta merkezinde yer alan gözleri ile kalbinize sürur verirdi.
Aldığı her nefes dünya zindanına attığı bir çizik olan dükkan muhibbanı gibi o da dünyevi meselelere bigane idi.
Mutad üzere yine bir Cuma günü dükkanda tanışmıştık. Latif, zarif ve mütebessim çehresi ile selamlaştık. Pek kısa fasılalar ile olmasa da dükkanda, durdunun çayevinde veyahut şehrin muhtelif çay ocaklarında bazen de nahırönündeki değirmende buluşur, çay ve muntazaman sardığı tütün refakatinde hasbihal ederdik. O demlerde mekteb-i ziraatte yüksek tahsilde talebe idi. Edebi, nazenin ve medeniyet dertleri olan bir zatın ziraat tahsili yapması garibime gitmişti. Ahiren alıştım. Elbette sulh olamadığımız müşterek bakamadığımız meseleler de var idi. Lakin ademoğlu da muhtelif meşrep ve neşvede halk olunmuştu. Bu şuur ile nazar edince müşterek noktaların galebesi muhabbete ziyadelik katar idi zira önümüzden gidenlerden böyle teallüm etmiştik. Ondan sebep hiç münakaşa etmemiştik.
Mezkur dost, irfan geleneğinin ocaklarında dem tutar, yanısıra dükkanın manevi evtadından olan başta Ali hocam, Muzaffer hocam, İsmail emmim ve merhum kumandan Ahmet ağabeyden müstefid olup hayatını tezyin ederdi. Merhum ve mağfur istiklal şairimiz Mehmet Akif’in tasavvur ettiği Asım’ın neslindendi o. Tefekkür dünyası, zarif ve sade hayatı ile de mostar gençliğine emsal teşkil ederdi.
Ziraat Mektebindeki odası, Pınarbaşı Çınarı, Kulağıkutlu Mescidi mülaki olduğumuz diğer yerlerdendi. Sebepsiz tebessümümüz olur ki bazen dostun suretine ziyadesiyle yakışan kendine has tebessümünü unutmamak ve yad içündür.
Bu aziz dosta bir gün o kadar imrenmiştim ki fakiri arayıp ağabey bugün ne oldu biliyor musun deyu sual etti. Bilmem efendi dedim. Ferhat’ın dayısı Ahmet efendinin mesleği yapımcıydı. Mesleğinden mütevellit hep film setlerindeydi. Ve bu defa Cenab-ı Pir Hz. Mevlana’nın aziz ve müşerref hayatını anlatan Rumi adlı dizi için Konya’da idi ve Ferhat’a demiş ki: “Hz. Pir’in puşidesi kıymettar büyüklerimizden Ömer Tuğrul Efendinin nezaretinde değiştirilecek gelmek istersen… Bizim Ferhat ivedilikle bilet temin etmiş ve Konya’ya vasıl olmuştu. Ve Hz. Pir’in sandukasına el yüz sürmüştü. Nasıl bir bahtiyarlıktı ki hala imrenirim. Yegane imrendiğimiz vaka bu değildi, Ömer Tuğrul Efendinin alem-i cemale irtihaline şehadet için Dersaate gitmişti mesela… Bilcümle dükkan ahalisi gibi meşayıha ve dervişana hürmet ederdi. Derununda onlara ve ehli beyte muhabbet mahfuzdu.
Sonraları, kim bu namı ve unvanı verdi bilmem lakin zarafetine ve nefasetine nihai derecede yakışan “Çiçeklerin Şeyhi” oldu. Maraş’ın çiçeklerine gönülden bağlıydı. Bu bağ mesleki bir irtibattan ziyade bir nevi ahbaplık idi. Nebatat ile hasbihal eder, selamlaşır, hal u hatır sorardı. Akademik sülukunun haricindeki kalbi irtibatını yazıya nakledip “Maraş’ın Çiçekleri” namıyla evvelahir mecmuasında bir yazı dizisine başlamış ve birkaç yazısı neşredilmişti.
Fakirin yol arkadaşı idi dersaadette mukim olduğum demlerde bizi ziyaret eder, suriçindeki sahabe makamatını, evliyanın kabr-i şerifini ziyaret ile gönlümüzü şenlendirdik.
En son haberleşmemiz telefon ile olmuştu. Akademik hayatındaki serencamına Diyarbekir vilayetinde devam etmek için oraya gidip müracaatını yapmış ve ahirinde hemen fakiri aramıştı. Ağabey bana söz ver bu şehri seninle gezelim demiş ben de hüsn mukabele ile cevap vermiştim. Lakin nasip olmadı.
Bir gün geldi zelzele-i arz cihanı yer ile yeksan eyledi. Göçtü gitti mahpusu dolan hakiki aleme… Hem madden hem manen tahrip etti bu zelzele bizi. Neticeten Ferhat dünyevi vakit taksimatına göre kısa lakin manen bereketli bir ömrü tamamlayıp Cenab-ı Hakk’ın ircii emrine ittiba ile irtihal-i dâr-ı bekâ eyledi. Bakiye hüzne varis oldu gidenlerin ardından.
Zelzele ve akabinde birçok dost ve muhabbet ettiğimiz zevat gitti alem o kadar ıssızlaştı ki bize. Kalabalıklar dahilinde kapı aralığından sızan soğuk gibi yalnızlık düştü hanemize. Bakiye, temas etsen devrilecek kamet halinde kalemi kayıp, yumruğu kırık, kalbi mecruh kaldı. Giryan bir hal ile karalanan bu yazı bir dostun aziz hatırasını yad içindir.
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler
Cenab-ı Hakk’tan niyazımız sürgünümüzü hüsn hatime ile tamamlayıp iman ile göçmektir vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.