korku ve yürek burkulmaları / Fazlı Bayram








ellerinde donmuş zaman izleri

bizi bir yerden bir gökten itelerler

ki alınlarımız ıssız sokak açmasın ağaç kökleşmelerine

kalbi olan bir şehre bakar bu durumda

bir de aynası toz tutmayan burma bıyık adamlara

 

ben de ayrıldım vatanımdan

sizler gibi ey gurbet zedeler

büyük boyunlarındanım çağın uluları bilir

hem adımız sığmaz gölgelere bilemeyiz

 

bizi bir yerden bir gökten üflerler

çetindir kavgamız

gülenler mi dersin hor görenler mi

ateşimize su döküp gelip geçenleri mi hokkabazların

 

bir kırlardan bir yanık bağırlardan ağarız asfalta

bir dağa konarlar bizi kah viraneye sürer yolumuz

adımızı bile unuturuz ta en baştan hatta

ya sen de unutursan ki unutma sana sorar öğreniriz yeniden

 

gözlerimizi bir sana açarız bu gözler seni ağlar bir de

ardımız önümüz bir içimiz dışımız üryan

yürürken yürür dururken dururlar bizi

birer cesettir bu taşıdığımız ortada

 

 

EV BARK OLMAK / Hasan EJDERHA

Ah evladım, beni babana verdiklerinde daha on dört yaşındaydım. Öyle çok iş de bilmiyordum. Allah gani gani rahmet eylesin kaynanam öğretti her şeyi; yemek yapmasını, ekmek açmasını, yoğurt mayalamayıp, yayık yaymayı hep ondan öğrendim.

Gerçi rahmetli anacığım da iyi bir ev kadınıydı ama gelin olana kadar, gözüm hep oyunda olduğu için hiç iş öğrenemedim. Evde yengelerim olduğu için benim yardımıma ihtiyaç duymuyorlardı doğrusu. Toprak damda akşama kadar çizgi oynardık komşu kızı ile. Çok severdim dama çizgi çizip sekteleyerek taş sektirmeye bayılırdım. Şimdilerde o oyuna seksek mi ne diyorlar. Bir de bayramı beklerdik salıncak için. Bir âlemdi bizim büyüklerimiz. Sert insanlardı hepsi de. Kadınların kızların mahremiyetine çok önem verirlerdi. Ama bayramlar, özellikle Ramazan Bayramı kadınların bayramıydı adeta… Bayram öğle sonrasına kadar misafirler ağırlanır. Bayramlaşılır. Gidilecekse misafirliğe gidilir. Ama öğleden sonra nerdeyse köyün bütün kadınları, taze gelinleri, genç kızları ve çocukları koca kozun altında toplanırlardı.

Devasa bir salıncak kurulurdu koca koza…

Tahtalı salıncak…

Oturacak yerine tahta bağlanır üzerine de kocaman bir minder konulurdu. Bayılırdım ben o salıncağa. Tahtalı salıncakla büyükler sallanırdı sırayla. Çocuklara ise cevizin, yani devasa koca kozun diğer dallarına birkaç tane de küçük salıncak kurarlardı ki küçükler annelerini, ablalarını, yengelerini rahatsız etmesin o küçük salıncaklarda sırayla sallansın istenirdi. Büyükler ise; o, bir erkeğe görünmemek için evin kapısından dışarı başını çıkarmaya çekinen kadınlar koca kozun altında bir başka olurlardı. Gerçi koca koz köyün büyükçe bir bahçesinin ortasındaydı ve yakınlarında ev olmadığı, sık ağaçlarla çevresi kapatılmış olduğu için orada olanları hiçbir erkek göremezdi. Görmekten öte koca kozun çevresine bilmeden yaklaşan bir erkek görülürse hemen “Yaklaşma oraya! Kadınlar var!” diye ikaz edilirdi. Koca kozun bulunduğu bahçe hafif meyilli olduğu için o devasa salıncakta sallanırken bahçenin devasa ağaçları arasından sanki göklere çıkıyormuş gibi çıkar, sonra bahçenin içinde kaybolurdunuz. Ben daha küçük sayılırdım o salıncağa binmek için ama yengelerimin torpili ile birkaç kere küçükken de binmiştim. Nasıl bir mutluluktu o koca salıncağa binmek anlatamam.

Daha oyun çocuğu olduğum için iş öğretmek kimsenin aklına bile gelmemişti doğrusu. Kaynanamı, yani neneni çok sevişimin asıl nedeni ise bambaşka:

Sen doğduğunda ne yapacağımı şaşırmıştım. Elimde ölüp kalacağını sanıyordum adeta. Geceleri uyanıp, uyanıp, nefes alıyor musun diye bakmadan edemiyordum sana. Ne kundak yapmasını biliyordum ne de seni nasıl yıkayacağımı ve nasıl emzireceğimi. Küçücüktün. Nerenden nasıl tutacağımı bilemiyordum. Nerenden tutsam tutmadığım tarafın yere düşecekmiş gibi oluyordu. Üstelik de büyüklerin yanında seni kucağıma almaktan bile utanıyordum.

Nenen akıllı, güngörmüş kadındı. Seni yıkıyor, paklıyor, kundağa sarıp bana veriyordu. Öyle çok seviniyor, öyle çok seviniyordum ki kaynanama sarılıp öpesim geliyordu. Ama nerdeee… O yıllarda bir büyüğe sarılıp öpsen sana delirmiş derlerdi. Seni yıkarken de bana tutturuyordu ki elimde bebeği dengede tutmayı falan öğreneyim diye.

Öğrendim de sonraları. Kısa sürede bebeğimi yıkamasını da kundak yapmasını da öğreniverdim. Nenen bana ara sıra: “Çok iyi bir kadın olacak bu” derdi. Bu sözünden o kadar çok hoşlanırdım ki dünyalar benim olurdu bunu söylediği zaman; çıkıp evin arkasındaki nergislerin ve sümbüllerin açtığı tarlaya çıkıp bir o yana bir bu yana koşasım gelirdi. Evimizin arkasındaki tarlayı çok severdim. Her yer nergis ve sümbüldü. Tarlanın kenarındaki çalılıkta ise her yer menekşeydi. Menevşe derdi nenen. Evinizin hemen arkasında bir evlek yeşil soğanımız hep olurdu. Hemen onun yanında ise baharla birlikte domatesten bibere, biberden kabak ve patlıcana kadar, fasulyeden mısıra, havuça kadar sebzeler ekerdik.

Ev kalabalıktı. Amcanlar da bizimle ve dedenlerle birlikte kocaman bir evde oturuyorduk. Evin koridorunun karşı odalarında onlar, beri tarafta dedenlerle biz oturuyorduk. Koridor dedimse şimdiki evlerin ancak bir adam geçecek koridorları gibi değil; koridor dediğim yere şimdilerin evlerini çevirsen iki ev sığardı. Ben böyle kalabalık bir eve gelin geldim.

Hiç unutmam; deden yemek yerken hep bana ara sıra bakıp dururdu ve ben fena şekilde utanırdım. Sonraları ise beni sürekli yanına oturtmaya başladı. Meğerse kaynanam, amcanın hanımı ve halan ile birlikte otururken onlardan utanıp yemek yiyemediğimi gözlemiş olacak ki beni yanına oturtarak “ye kızım, hadi şundan da ye! Utanılmaz yemek başında, hadi bakalım!” diyerek uzunca bir zaman beni yemeklerde yanında oturttu ve düzenli beslenip beslenemediğimi kontrolü altına aldı adeta. Eskiler ne kadar da düşünceliydiler. Şimdinin adamları öyle mi ya? Hâlbuki haddim değildi sofrada kayınbabamın yanına oturup yemek ama o öyle istemişti. Her öğünde, “bu yemekte bari yanına çağırmasa Allah’ım” diye dua ederdim ama gene çağırırdı. Çünkü Kayınbabamın yanında daha da çok utanırdım.

Kayınbabamın tek kızı vardı; halan. Bana küçük kızım derdi. Küçücük, çelimsiz bir şeydim gelin olduğumda. Bakınca gelin demeye bin şahit gerekirdi. Onatlı on yedisine gelince serpildim. İşte, serpilip de çocuk görünümünden çıktım biraz. Anlayacağın gelin olurken alınan elbiseler, fistanlar üzerimde durmaya, bir miktar yakışmaya başladı. Yoksa bizim sülalede babayiğit bir kadın hiç olmadı. Hepimiz böyle minyonuz. Ama babam, ağabeylerim onlar hep babayiğit adamlardı.

Bir gün babanla kavga ettik.

Kavga dedimse; hani çocuklar oyun oynarken kavga ederler ya öyle bir şey… Baban da çocuk sayılır; topu topu benden iki üç yaş büyük bir çocuk işte. Biz evin en arka odasında yatıyoruz ve eve girip çıkarken yakın olduğu için genelde evin arka kapısını kullanırdık. Ön taraftan, evin asıl kapısından ise dedenlerle birlikte amcanlar işlerlerdi. Zaten ana merdiven de deden ile ninenin kaldığı odanın önüne çıkar, oradan koridora dönülürdü. Dedenle ninen, merdiven sahanlığının devamına yapılmış genişçe bir çardakta yatarlardı yaz boyunca.

Hani kavga edince çocuklar, ev sahibi çocuk, diğer çocuğa “evimizden git!” Der ya! Tıpkı çocuklar gibi kavgamız uzayınca baban beni arka kapının önüne koyup, kapıyı kapattı.

Kapının önünde bir müddet durup düşündüm. Karanlıktan da o kadar korkarım ki! Gece karanlığında köyün karşı tarafında bulunan babamın evine gidemem. Çünkü hem dereyi hem de mezarlığı geçmem lazım; asla geçemem oralardan. Kaldı ki gitmek de istemiyordum. Evimi bırakıp da nereye gideyim? Üstelik gebeydim de. Çok canım sıkılmış, incinmiştim. Orada oturup iyice ağladım. Aslından ağlamak istemiyordum ama bir türlü de kendimi yenemiyordum. Karanlıkta oturulmaz ki. Etrafımdan çıtırtılar gelmeye başladı bir süre sonra. Neredeyse her ağaçtan bana doğru gelen korkulacak bir şeyin çıtırtısını duymaya başlamıştım.

Evin etrafında dolaştım ama nasıl korkuyorum karanlıktan. Birisi “öhh!” dese bayılıp düşerdim herhalde oracığa. Ön merdivenden çıkarak, çardakta uyuyan kaynanam ile kayınbabamın yanına vardım ve kaynanamı hafifçe dürterek uyandırdım.

Rahmetlinin uykusu çok hafifti hemencecik uyandı. Oğlunun beni kapının önüne koyduğunu söyledim. O zamana kadar üzülmemiştim bile. Sadece kavganın hırsı vardı. Ama bu durumu ikinci bir kişiye söyleyince bir ağlamaklık daha geldi ve gözlerimden yaşlar yeniden boşandı. Oysa ben arka kapının önünde iyice ağlayıp toparlandığımı sanmıştım. Bu arada kayınbabam da uyanmıştı. Hiç ikiletmeden ve devamını anlatmama izin vermeden:

“Hadi güzel kızım yorgan döşek getir de kaynananın arka tarafına yerini yaz ve yat!” dedi. Ben de gidip kendime yorgan döşek getirdim. Yerimi yazdım; yatar yatmaz da uyuya kalmışım. Şimdi düşünüyorum da gerçekten çocukmuşum. Öyle bir hadiseden sonra sen yat ve hemencecik de uyu… Aklıma geldikçe gülüyorum kendime.

Ertesi gün kalktık normal işlerimize devam ettik.

Ama baban bulunduğumuz alana gelemiyordu elbette. Beni sabah evde görünce hemen anladı durumdan babasının haberi olduğunu ve korkusundan yanımıza yaklaşamadı.

Günler geçti kayınbabam hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Kaynanam da ben de merak içindeydik. Bu arada baban uzaktan bana gülümsemeler falan atıyordu ama hiç aldırır mıyım; olduğu taraflara bakmıyorum bile. Akşam yemeğine bile gelemiyor. Daha doğrusu gelemiyor. Gelemezdi de. Biliyordu dedenin hışmına uğrayacağını. Sonraları öğrendim; halanlara gidiyormuş yemek zamanlarında. Gebe olduğumdan haberi yoktu babanın. Ben de inat olsun diye halana söyledim ki haberi olup daha fazla canı acısın diye. Ertesi gün bana daha bir gülümseyerek bakmasından gebe olduğumu öğrendiğini anladım. Tabi ki hiç yüz vermedim. Çünkü kayınbabamın tembihi vardı.  

O günlerde serindir diye soframızı çardağa seriyor; deden, ninen, bir de ben yemeğimizi birlikte yiyorduk. Amcanlar ise oturdukları bölümden dışarı açılan bir çardakta yemeklerini yiyorlardı. Bir gün akşam yemeğinde kayınbabam: “Oh be gelin! Ne güzel oldu böyle… Gerçekten kızım oldun. Peh! Seni o gereksiz adama vermeyeceğim artık. O, dolansın dursun evin etrafında. Yiyecek bir şey vermeyin ona; aç susuz dolaşsın.” Ninenin yüzüne dikkatle bakarak tekrar etti “hanım sana diyorum özellikle. O gereksiz adama yiyecek falan vermeyeceksiniz anladın mı beni.” Ninen anladım manasına başını salladı.

Baban baktı ki olmuyor, benim babama gitmiş. Durumu olduğu gibi anlatmış. Rahmetli babacığım çok kızmış. “Demek sen kızımı kapının önüne koydun ha! Gidip de evime getireyim kızımı” diyerek hışımla yürümüş, baban da arkasından. Bu defa benimki daha bir kaygılanmış.

Rahmetli babam çok olgun adamdı. Gençle genç, yaşlı ile yaşlı olmasını bilir halden anlardı.  Dedene gelip, hadise çıkaracağı yerde; “bizler cahal olmadık mı? Bizler de tartıştık, kavga ettik ilk evlendiğimiz yıllarda. Öyle ev bark olunuyor. Ver adamın karısını” demiş dedene. Deden diretmiş: “Vermem! Senin damadın kafasızlığının cezasını çeksin” demiş. Bakar mısınız muhabbete! Bu şaka falan değil gerçekten ikisi de samimiydi hem babam hem de kayınbabam. Oysa bu hadiseden dolayı babam beni alıp götürmeliydi de deden tekrar vermesi için ricacı olmalı değil miydi? Eski adamlar öyleydi işte. İnandıklarını yaparlar ve inandıkları da hep doğru olurdu. Allah ikisine de rahmet eylesin.

Razı edemedi babam. Deden daha bir gürledi: “Bu senin damadın bu gelinin kıymetini anlayana kadar sürünecek burnu yerde” dedi. Babam baktı olmuyor, birazda emin ellerde olduğumun sevinciyle dedenle kucaklaşıp ayrıldı. Çok severlerdi iki dünür birbirlerini.

Uzunca bir süre sonra deden razı oldu beni babana tekrar vermeye de o akşam evime geçtim.

Biz böyle ev bark olduk evladım.

O, yıllarda büyüklerin bir hükmü vardı küçüklerin yanında. Büyükler dinlenirdi. Büyükler dinlenince de yanlış yapılmazdı. Dolayısıyla da yanlış yapılıp bedel ödemek zorunda kalınmazdı. Şimdi olsa büyüklerin tecrübesinden faydalanacağı yerde, yanlışının bedelini ödemeyi yeğler zamane nesli.

Şimdi o yaştaki çocuklar, okuldan gelince kendi yemeğini alıp yiyemiyor.

Gurban olayım Rabbime. Onun yardımıyla öyle de böyle de insan neslini sürdürüyor işte.


AYNADA GÖRDÜĞÜM HİÇMİŞİM / Samet YURTTAŞ







Fotoğraf : Erol AYYILDIZ



Zaman bir yanılgıdan ibaret

Her iç çekişte gördüğüm suret

Aynadaki benmişim

 

Beden yılların kapattığı ayıp

Her gün günahlarımı sayıp

Rafa kaldıran benmişim

 

Hayat durgun suya atılan taş

Emin adımlarla yürüdüğüm yaş

Tabuttaki benmişim

 

Ölüm bastırılmış gerçek

Aklımdaki sırattan geçerek

Sonsuzu arayan benmişim

 

Ruh muhtaç olunan nefes

Arayıp durduğum bu ses

Hiç olan benmişim

 

 

TEFEÜL SAATLERİ-4/Hidayet BAĞCI

“Şu göğsüm yırtılıp baksan, dikenler hep aynı güldendir.

Şikâyet bilmeyen kalbim kanar, hep aynı eldendir.

Bu dertten kurtulan yok mu, dualar hangi dildendir.

Şikâyet bilmeyen kalbim kanar, hep aynı eldendir.”

Nureddin üzerindeki ıslak giysileri değiştirip odaya girdi. Radyodan sıradaki Türk sanat musikisi şarkı sözlerinin ahengini dinlemek için divana oturdu. Göz ucuyla Şiir Nazı süzerken birden Amine Şuara’nın bakışlarıyla karşılaştı. Amine Şuara Nureddin’e Şiir Naz’ın nefesinin şefkat dolu olduğunu ve hiç üşümediğini bakışlarıyla anlatırken odaya dolan şarkıya itiraz eder gibi bir hal takındığı aşikardı.

Şiir Naz, pencerenin kenarında öğle vakti ezanının okunmasını beklerken Nureddin Şiir Naz’a seslendi:

-Öğle vakti girmek üzere ben camiye gidiyorum.

Odanın ısınan duvarları bu seslenişe sobanın içinde yanan odun sesleriyle tepki verdi. Nureddin, Şiir Naz ile bir an göz göze gelmeyi istedi. Şiir Naz’ın bakışlarını odanın sıcak boşluğunda aradı. O bakışlar pencerenin manzarasında uzaklara dalmış Sır barajındaki bir balığın karnında Yunus olmuştu.

Nureddin caminin yolunu adımlarken bir an gaflete gelerek Şiir Naz’ı nasıl üzdüğünü düşündü. Ağzından çıkan o cümle nasıl da yıkmıştı Şiir Naz’ın dünyasını. Camiye vardığında şadırvanda birkaç genç ve ihtiyardan başka kimse yoktu. Köy yeriydi burası kalabalık bir cemaatin olması beklenmezdi. Nureddin üzerindeki kabanı çıkarıp onu uygun bir yere bıraktı ve gömleğinin kollarını sıvazlayarak abdestini aldı. Kabanının cebinden çıkardığı mendille yüzünü silerken Ezan-ı Muhammedî’nin okunmasını bekleyen ihtiyar delikanlılardan birinin ona seslendiğini duydu ve o sesin geldiği tarafa yöneldi. İhtiyar delikanlı:

-Evladım, bu yağmurda camiye gelmişsin. Sanırım buraların yabancısısın yağmurun hafifliğine bakarak yanına şemsiye de almamışsın. Bilirsin ki ağacın çok olduğu yerler yağmurla birlikte kol kola gezer.

Nureddin:

-Haklısınız amca. Ben rahmetli oymacı İhsan Usta’nın oğlu Nureddin. Köyümüze gelmeyeli uzun zaman oldu. Unutmuşum buraların halini ve yağan yağmurların tavrını.

İhtiyar delikanlı:

-Rahmet olsun babana, odunlar onun elinde birer sanat eserine dönüşürdü. Senin mesleğin nedir?

Nureddin tam mesleğini söyleyecekken birden Ezan-ı Muhammediye okunmaya başladı ve her ikisi de huşu içinde okunan ezanı dinlediler. Caminin mescidine girdiklerinde duvardaki çini desenleri ve halıdaki sadelik insana huzur verir nitelikteydi. Cemaat iki sıralı saf tuttuğunda imamın tam arkasındaki sıraya denk gelen Nureddin idi. Namaz bitip duasını topladığında ailesindeki hâl-i pürmelâl durumun cennet-i hâl üzre olmasını temenni ettiğinde omzuna dokunan el ona “Âmin” dedi. Bu el az önce şadırvanda kendisiyle konuşan ihtiyar delikanlıya aitti.

MİHMAN / Nurcihan KIZMAZ


                                Hidayet BAĞCI’ya-






Gönül sarayını açta gireyim
Derdini derdime katıver gitsin
Koy bir kahve, kırk yıl sende kalayım
Gayrısını serden atıver gitsin

Açma sırlarını bilmesin ağyar
Hakiki dostluğa rastlamayanlar
Yüreğinde sevgi beslemeyenler
Topunu üç pula satıver gitsin

Tutma göz yaşlarını akmasın yüreğine
Yağan yağmurlara katıver gitsin
Kimseler bilmesin ağladığını
Hıçkırıklarını yutuver gitsin

Dünya bir gün ,o da bu gün ,aldırma
Bakracını kör kuyuya daldırma
Dağarcığı gam kederle doldurma
Götürüp ummana döküver gitsin

 

Sürme/Mustafa Alper Taş


gündüzler büyüyor içlerinde
sonsuz bir aydınlığı
sürükleyip
kızgın rüzgarlara birden
bırakıyor sevgimiz

henüz taranmış saçlarıyla bir kadın
gittikçe dağıtıyor gırtlağının dumanını
yazlar kahkahayla geçiyor

sen sarı bir ışığın güzelliğini
getirip avuçlarına ağaçların
sürmeseydin

 

“NURETTİN TOPÇU” ve VAR OLMANIN ACISI/ Hidayet BAĞCI

Her güzelliğin ya da güzel olmayanın niyetlerle hemhal olduğunu bilmek, erdemliktir. Bu güzellik veya güzel olmayan şey uygulamaya geçtiğinde akıbetinin durumuna göre o niyetin aslını sadece birey görmez, herkes de görebilir. Tabi ki hayrını ve şerrini Allah bilir. İnsan var olma endişesi içinde isteyerek ve severek düşünürken “İnsan kendi etrafında derin yaşayışlar keşfetmelidir. İnsan ilmini kendinde derinleştirmesi, şahsiyetini darlıktan kurtarıp genişletmesi gereklidir. İnsan ruhu, âleme doğru yayılırken aynı zamanda kendi içinde derinleşmelidir.” Bu sebeple Nurettin TOPÇU’nun söylediği gibi “Dimağın ve kalbin darlıklarından sıyrılmalı, içinde yaşattığı vehimlerden kurtulmalıdır.” Bunun için insanın kendine bireysel bir dünya içinde adına da “Düşünce akademisi” dediği bir mekânı olmalıdır. “Düşünmek, şuur ile eşya arasında münasebet kurmaktır. Kendimizi eşyaya değil, eşyayı kendimize uydurmaktır.” Bu akademi odasının duvarlarında farklı tasarımlarla emek verilmiş bir kitaplık ve rafları seçkin yazarların kitaplarından oluşmalı. Aslında eşyayı düşünce dünyamıza uydurmalıyız nasıl ki üzerimizdeki kıyafetleri kendimize yakıştırdığımız gibi okuduklarımızı da düşünce dünyamıza yakıştırıp öylece okumalıyız. Bu düşüncenin bakış açısı değeri TOPÇU’nun da ifade ettiği gibi “Fikirlerimizin doğruluğu hususunda kullandığımız ölçünün darlığı, görüşümüzün darlığını doğurur. Ölçünün genişliği nisbetinde hakikâte yaklaşıyoruz.”

Peki bu düşüncelerle birlikte TOPÇU’nun önderliğinde geometrik bir bakış açısı şekli çizsek işe nereden başlamamız gerektiğini hiç düşündün mü? Evet, “Düşündüm” der gibisin. Zaten TOPÇU’da Var Olmak kitabının ilk yarısında kendi elinde tuttuğu gerilmiş yayındaki okları okurlarının üzerine tek tek attığında aslında vurulup da teni acıyan okurları değil o’dur. O, kendi dünyasından kendine ayna tutarken gördüğü kendisi de değildir. Bunun için bütün bildiklerini unut. TOPÇU ile o bakış açısını çizmeye başlamak öğrenmenin ve de uygulamanın yarısıdır.

“Bu, mümkün mü?” Diye sorarsan. “Evet, mümkün!”

Her şeyi kabullenerek TOPÇU’nun da söylediği gibi; “Ebediliği fetheden kahramanlar, günahlardan temizlenmenin en ulvi, en muhteşem vasıtalarını kullananlardır; günahtan sevaba, şerlerden hayra kahraman bir atlayışla geçebilen cesur ruhlardır. Bütün günahların içerisinde hele bir tanesi var ki, o hiç affedilmez, silinmez, temizlenmez, ortadan kalkmaz. Zira o, insan olan varlığı, Allah yolcusu olan ruhun varlığını ortadan kaldırır. Bizi her günaha vasıta olacak bir şer aleti haline koyar. Bu günah nefsine karşı samimiyetsizliktir. Fatihleri, abidleri ve daha nice hayat kahramanlarını telef eden o’dur, o samimiyetsizlik. Ona, o menhus ruh iflasına alim de uğrar, zahit de uğrar. İnsanlığın helak olduğu o gazâ işte odur. Bütün günahlar affedilse de o affedilmez. Toprak nankörlüğü affetmiyor; tekrar tekrar vermek için kendine tohumu bağışlayan şükranı bekliyor. Semâ gafleti affetmiyor; yeryüzüne rahmet indirmek için güneşten şefkat bekliyor. Affetmek ve affedilmek insan içindir.”

TOPÇU, Var Olmak kitabının son yarısında kullandığı ifadelerde anlıyoruz ki deneme tadında kendine has üslubuyla içsel konuşmasını seziyoruz. Aslında konuştuğu kendisi de değil konuşturduğu bizlerin iç sesidir. Önce “Bu zamana kadar yaptıkların için kendini affet!” diyerek bizlere ses olur. “Affetmek, akılların üstünde sultan olan kalbin hareketi olduğu gibi affedilmek de insanın bizzat kendi kalbinde inkılap yapmasıyla kendisine sunulan bir zafer hediyesidir. Şüphe yok ki affın fermanını hazırlayan kalptir. Hesapça akıl onu anlamasa da kalp kendi fermanına affı bağışlıyor. Aşk ile beslenen, zekâ ve hesap mahsulü olmayan af, fenalıkları himaye edici af değildir; o, günahları temizleyicidir.

Affediliş, ona layık olan kalbin en asil kurtarıcısıdır. O, affeden kalbi de ayni hareketle kurtarır. İnsanın tabiatına ve kalbinin isteklerine bakılınca, “Allah bizi günah işlemek için yarattı” demektense, “Allah bizi affedilmek için yarattı” demek ilahi niyyet ve iradeyi daha doğru anlatmak olacaktır.”

Bu bakış açısını genişletecek tek bir nokta bir damla sudan ibaret olan “Gözyaşıdır.” “Gözyaşları şikâyettir; ama zayıflar için. Gözyaşları duadır, doğru, ancak ümitsizler için. Gözyaşları şükrandır; var olan her şeye minnettar gönülleri varlıkları onunla selamlarlar. Şükran, her varlığın içine dolup yine ondan taşmaktır. Her şeyde öldükten sonra yine her şeyde doğmaktır; Rabbi her şeyde karşılamaktır. Gözyaşları ummandır; seni fenadan kurtarır. Gözyaşları ilhamdır; gerçekten gelen işaret, hem de beşarettir; Allah’tan haberdir.” Bu yüzden “Sonsuzluk, sonu olan varlığa sığmıyor.” ve sen gözyaşları eşliğinde taş taşabildiğin kadar. “Gözyaşları, günahlarımızı yıkadı.” Diyen TOPÇU ile beraber ölümü düşün, düşün ki bir iğne ucu kadar dahi olsa hiçbir insanın üzerinde hakkın kalmasın. Hesabını veremeyeceğin hiçbir düşünceyi de eyleme geçirme. “Hayata mahkûm olmakla ölüme mahkûm oluşumuz nasıl tabii ise, ölümle de ebediliğe mahkûm olduğumuz öylece hakikâttır. Ölmesini bilen kahraman, daha yaşarken cesaretle atılıp ölümün koluna giriyor ve onu hareketlerinin içine yerleştiriyor.”

Şu an sıfırdan ibaret olduğunu düşün ve mutlu ol “Her şeyi kaybetmek, gerçekten her şeyi kazanmak için bir başlangıçtır.” “Çile, ümitsiz ve tesellisiz azabın sürekli olmasıdır. İnsanın ölmeden önce her gün ölmesidir. Çile, yaşama ile ölümün iç içe geçmesi halidir: Varlığımızın her an ölmesi ve yeniden her an yaratılmasıdır; her an ölmek için yine her an doğmasıdır.” Ve bu düşüncelerin devamının olması için rahmet kapısında iyilerle beraber olmak için âminlenmiş duaların olmalı. “Gören gözler için varlığın kendisi rahmettir. Rahmet, gözyaşları ile kazanılır. İnsan olan varlığın tabii hali, duâ halidir. Rabbin bize sunduğu ise rahmettir.” Bu gibi düşüncelerin varlığında TOPÇU ile birlikte “Rahmeti bir avuç topraktan toplayıp ve bir damla suda seyreden insan, kemâle ermiştir, ilâhi rahmetin aynası olmuştur.” Sana ayna olanı bul ve “Yalnız sevdiği varlıkta kendi yarımını arayanlar samimi ve büyük ruhlardır.” cümlesiyle kendine gel ve yarınlar için umut ol.

“Toprağa süzülen, varlığın derinlerine nüfuz ederek su olmasını bilen, zafere ulaşacaktır.”

 

BİR ŞİİR BİR GÜZELLEME "TOPRAK"/Casım ÇOBAN


Ömer Yalçınova’nın Muhit yayınevi tarafından 2020 yılında basılmış "Yanına Gittiğimizde" adlı kitabında yayınladığı şiirlerden birisidir Toprak.

Toprak; kültür ve medeniyetimizde her daim münbit, doyurucu, hürmete en layık unsurlardandır. Büyük ozanımız Aşık Veysel'in "benim sadık yârim kara topraktır" ifadeleri bu hususta en meşhur sözdür. Toprak iktisadi açıdan bereketli olması hasebiyle önemini ortaya koyarken: ilahi bilgi kaynakları açısından da insan bedeninin ana maddesi olması bakımından büyük önem arz etmektedir.

Toplumumuz toprağı bu denli müspet ve kıymetdâr bir intiba ile hatırında tutarken, şair Yalçınova şiire: "Toprak soğuk ve sert" diyerek giriş yapmıştır. Şair bu girizgahı ile okuyucunun daha ilk cümlede bütün dikkatini toplayarak, farklılıklara duyarlı ve şiirin devamında gelecek alışılmadık durumlara hazırlıklı olmasını arzulamıştır. Bu alışılagelmedik durum hemen şiirin ikinci satırında "Dinlemeyecek misin ayın ve yıldızların söylemediğini" şeklinde karşımıza çıkıyor.

Söylenmeyenleri öğrenmenin iki şekli vardır ay üstü âleminde

1- Latif mahluklar yıldızlara yaklaşabildiği kadar yaklaşıp, gizli bir halde kulak misafiri olmak suretiyle söylenmeyenlerden haberdar olmak isterler. Bu gizlilikleri ifşa olursa ezcümle yıldızların hışmına muhatap olup; recm edilirler.

2- Ben-î âdemden kendini tanımakla Rabbini tanıyıp, kemale eren zevata "Ay Güneş ve yıldızlar secde etmek" suretiyle söylemediklerini anlatmış olurlar.

Şair Yalçınova ikinci satırda okuyucuya yukarıda bahsi geçen iki seçeneği sunarak: recm edilenlerden misin, secde edilenlerden misin? diyerek nefis muhasebesine davet etmektedir.

Şair devam eden satırlarında okuyucunun nefis muhasebesini yaptığını kabul ederek artık okuyucunun kâinat serüveninde şuurlandığını;

" nereden geldiğini biliyorsun,

 nereye gittiğini"         

dizeleriyle imtihanının artık başladığını beyan ederken,

"ama elin ayağın bağlanmış" diyerek de beşer cihetinde Ali Şeriati'nin 4 zindanına işaret etmiştir. Dua, Toplum, Tarih ve Nefis.

 Burada bu dört zindanı okuyucunun zihnine ve gönlüne havale ediyorum.

Şair Yalçınova insanın kâinat serüvenini başlattıktan sonra en can alıcı dizelerle insanın hep yalnızlığını ve kimsesizliğine aşağıdaki şekilde ele almıştır.

"takılıp kalacaksın yine karanlığına

alacakaranlığına kimsesizliğin

 yine türbe türbe arayacaksın bütün yitirdiklerini"

Gaflet dediğimiz şey kişi ile rabbi arasında kalın duvarlar ören kişi, eğlence, iş ve benzeri unsurlardır. Hayatı içtimainin içerisinde müreffeh zamanlarımızda bu unsurlar bizi evvela bizden saniyen rabbimizden uzaklaştırır ve sanırız ki mallarımız, mevkiimiz, evlatlarımız ve dostlarımız bizim her şeyimizdir. Dertlerimizin dermanı olduklarını sanırız.

Oysa sahabelerin vefat edeli 1300 yıl oldu. Her şeyimiz sandığımız çevremizdeki unsurlar: hakkımızda takdir edilen imtihan vuk'u bulduğunda, yavaş yavaş yanı başımızdan uzaklaştıklarında kimsesizliğimizin alacakaranlığına takılıp gafletten uyanıyoruz.

Bu uyanış bizi rikkat ehlinin türbelerinin başında demlenmek suretiyle "illa hu!" hakikatine erdiriyor. Yitirdiğimiz hikmetimizi camilerde değil de türbelerde arayacağımızı:

 "yine türbe türbe arayacaksın bütün yitirdiklerini"

ifadesi ile satırlara dökmüş şair Yalçınova. İslam medeniyet ve kültüründe mümin kulun selim kalbi rabbi Teala'nın namazgâhıdır, sarayıdır. Türbelerde defnedilmiş ezcümle kâmil zevatın huzurunda yüce yaratıcıya sığınmak; duaların makbuliyeti açısından önemlidir. İşte yukarıdaki son satır öze dönüş yolculuğunda yolunuzu aydınlatacak "ahlak azizlerinin" varlığının ehemmiyetine işaret etmektedir.

Çatık kaşlı şairin rakik gönlünden süzülmüş olan bu dizeler fakirin sadrına bu hususları ilham etti. En doğrusunu Allah bilir.


KİTABIN TARİHÇESİ VE KİTABA MEDHİYE / Ahmet Doğan İlbey


Kitap ve kütüphâne tarihimizi kılcal damarlarına kadar araştırıp yazan Prof. Dr. İsmail E. Erünsal’ın bu sahadaki birkaç kitabından biri olan “Orta Çağ İslâm Dünyasında Kitap ve Kütüphâne” kitabı, kitabın doğuşunu, emekleyip yürüyüşünü ve insan eliyle medeniyete dâhil oluşunu anlatan tek kitaptır. Bu muhteşem eserden istifade ederek, hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan, gönül ve dimağımızı aydınlatan, hâfızamızı kaydeden, ilim ve irfanımızı nesilden nesile aktaran kitaplara, haddim değil ama, karınca kararınca bir medhiyedir bu yazı
.

Sevenlerini, müptelâlarını asırlardır peşinden koşturan, uğruna her fedakârlığın göze alındığı kitap nedir? Hâl tercümesinde neler var? D. Mehmet Doğan’ın “Büyük Türkçe Sözlük” nde (s.1041) kitabın kısa târifi şöyle: “Allah’ın insanlara peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği emirleri ihtiva eden vahiy eseri. Kitabullah. Kur’an-ı Kerîm. Yazılmış ve basılmış sayfaların bir araya getirilmesiyle oluşan toplam. Yazılı emir, mektup.”

Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ne göre kitap, “İki deri veya kumaş parçasını birbirine eklemek, inci tanelerini dizmek, su kırbasının ağzını sıkıca bağlamak gibi mânalara gelen ketb kökünden masdar olup hem harfleri yazıyla birbirine ekleyip dizmeyi, hem de masdar-isim olarak bu şekilde oluşturulan yazılı metni ifade etmek üzere kullanılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de kitab kelimesiyle aynı kökten bazı fiiller ‘yazma’ mânası yanında ‘farz kılma, hükmetme, takdir etme’ mânalarında da geçmektedir.” (Cilt: 26, s. 121)

KİTABIN TEKÂMÜLÜ

Kitapların atası hayvan derisinden yapılan parşömene ve papirüs bitkisinden elde edilen kağıtlara yazılı ilk metinlerdir. Müslüman milletlerde kitabın ilk hâli imlânın çoğulu “emâlî” şeklindedir. Âlimlerin, talebelerinin ortasına oturup ilmini anlattığı ve talebelerinin de yazması mânasına gelir. Bu usulle yazdırılan metinler cüzler hâlinde bir araya getirilip kitap formuna sokulmuş. Kitabın bildiğimiz şeklini alması, kağıdın dokuzuncu asırda İslâm milletlerinde imal edilmesi başlar. Kitabın ciltle tanışması İslâm dünyasında dokuzuncu asrın ortasındadır. Bu asrın sonlarında Bağdat ve Şam’da kitapların ciltlere bürünmesi hızlanır. Daha sonra kitap tezhip ve hat sanatıyla bezenmiş bir mazrufa girer. (Erünsal, a.g.e., s.87-88)

Kitap üç maddeden meydana gelir: Kağıt, kalem ve mürekkep. Müellif, yâni yazıcı kitabı inşa edendir. Eski kitapların giriş kısmına mutlaka besmeleyle başlanırdı. Bölümlerin başında ise “hamdele” ve “salvele” yazarak devam edilirdi. Kitapların sonunda kitabı “istinsah”, yâni çoğaltanın adı sanı, çoğaltma tarihi gibi kayıtlar ve yazanın şeceresi, doğum ve ölüm tarihi gibi bilgiler yer alırdı. Eski kitaplar, konusuyla birlikte yazarının adını taşırdı. “Es-Sicistanî’nin Kitâbu’l Mesâhif’i”, “İbni Mücâhid’in Kitâbu’l-Kırâ’ati’il-Kebîr’i”, “Tezkire-i Şu’arâli-Âşık Çelebi” gibi… (Erünsal, a.g.e., s. 169)

KİTABIN KORUYUCUSU: YÂ KEBİKEÇ

Eski kitapların korunması için sırtına “Yâ Hâfız”, “Yâ Kebikeç” ifadeleri yazılırdı. Allah’ın (c.c.) koruyucu sıfatı olan “Yâ Hâfız” ifadesini kitabın alnına yazmak Müslümanlarda bir gelenektir. Kitap kültürümüzün zaafa uğradığı modern zamanlarda pek kullanılmayan “Kebikeç” in kitaplara dadanan kurtların kıralı bir cin olduğu söylenir. Kebikeç otu kitabın arasına konulduğunda kurtların kitaba yaklaşamayacağı düşünülmüş. Dahası, mürekkebin içine zehirli ot da denilen kebikeç otunun özünden katılarak yazılan bu kelime kitabın sırtına üç kez yazılırdı. Bâzı kitaplarda “kebikeç” ifadesinden sonra Ashâb-ı Kehf’in köpeği Kıtmir’in adı da dâhil edilirdi. (Erünsal, a.g.e., s.160-161)

Kitabın insan içine çıkışı ve hayatımıza dâhil oluşu hülâsanın hülâsası olarak böyle. Kıymeti ulvî emirlerle ve insan sözüyle tasdiklenmiş kitaplara ta’zimde bulunmak ve sevgi göstermek her kitapseverin boynuna borçtur. Bu vazife yerine getirildikçe kitaplar daha çok insanın başucu dostu olacak. Bu mânada kitaba medhiye yazan bir eski zaman şairinin kitap gazelini paylaşarak, kitap dostluğuna dair âcizâne vazifemi yerine getirmek istiyorum. 

“KİTAP YÜZ YAPRAKLI BİR GÜLDÜR”

Kanunî devri dîvan şairlerinden ve “Tezkiretü’ş-Şuarâ” nın yazarı Latîfî (1491-1582) kütüphânesindeki her bir kitap için “Bütün dertleri defeden hakiki ve müşfik dost” mısraını yazan “mecânin-i kütüb” yâni kitap mecnunluğuyla meşhurdur. Kitaplara dair yazdığı gazellerden sadece “kitap ilkbaharda açmış yüz yapraklı eşsiz bir gül” mısraı onun ne yaman bir kitap sevdalısı olduğunu anlatmaya yetiyor. Bu mısraını sadeleştirip yazı başlığı yapan Dursun Ali Tökel’in “Latîfî Der ki: Kitap Yüz Yapraklı Bir Güldür” yazısı kitap dostluğumuza ziyadesiyle şevk verdi.” (Türk Dili Dil ve Edebiyat Dergisi’nin Nisan 2004, 748. sayısından iktibas eden Akademik Dergipark.org.tr.’nın 26 Aralık 2019 tarihli sayfası)

“Her dem ehl-i dillerün yanında yârıdur kitâb / Mûnis-i evkâtı yâr-ı gam-küsârıdur kitâb / Nitekim eglencesidür mâl ü câhı câhilün / Ehl-i irfânun da mâl-i bî-şumârıdur kitâb / Yeg durur bin kân-ı zerden ehl-i fazla bir varak / Câhil almaz bir pula n’etsün ne kârıdur kitâb / Kenz-i lâ-yefnâya irer pâdişâh-ı vakt olur / Her kimün gencine vü gencine-dârıdur kitâb/ Gel berü ey zulmet içre âb-ı hayvân isteyen / Bu sevâd içre o aynun çeşme-sârıdur kitâb / Gonca-veş dil-teng olanun gönlin açar gül gibi / San gül-i  sad -berg-i fasl-ı nevbahârıdur kitâb / Ol kişi buldı cihân içinde yâr-ı bî-halel / Ey Lâtîfî her kimün yanında yârıdur kitâb / Hikmet anda ma’rifet anda hakîkat andadır / Hâsılı sermâye-i dünyâ vü dinimdir kitâb.”

KİTAP DÂVASININ TELLÂLIYIZ

Bu mısraları şerh etmek haddim değil. Latîfî’nin kitaba güzelleme yaptığı bu mısraların bugünkü Türkçeyle şerhi de yapılmış. Biz kitap dâvasının tellâlıyız. Kitap aşkının cezbesiyle duyurmayı, nakletmeyi seviyoruz. Kitap yârânı aşk ile okusun:

“Kitap her zaman gönül ehli insanların dostudur, kitap bu insanların her anının en yakın arkadaşı ve sıkıntılarını alıp götürenidir. Makamlar, mevkiler, mal ve mülkler cahillerin eğlencesidir; irfan ehli insanların kitapları ise onların yegâne malı mülkü ve hazinesidir. Fazilet sahibi insanlar için bir kitap yaprağı binlerce altın madeninden daha değerlidir. Ama bu hazineyi câhile versen, câhil işte anlamaz, bir kuruş bile vermez. Kitap denen o hazineye kim sahipse o kişi, bitimsiz bir hazineye konmuş ve vaktin padişahı olmuş demektir. Ey ‘ölümsüzlük suyu karanlık mağaralardaymış’ deyip de abıhayatı aramaya çıkan zavallı, o hazineyi yanlış yerde arıyorsun, asıl abıhayat bir kitabın siyah mürekkeple dizili satırlarında akmaktadır. Kitap, bir gonca gibi sıkışıp kalmış gönülleri açan, bir ilkbahar mevsiminin âdeta yüz yapraklı gülü gibidir. Ey Latîfî, kimin yanında arkadaş olarak bir kitap varsa o bu cihan içinde ebedî bir dost bulmuş demektir.” (Tökel’in adı geçen yazısı)

“KİTAP AY YÜZLÜ BİR YÂR GİBİDİR”

Latîfî için kitap âşık olunan bir mâşuk gibidir. Öylesine içten sever ve tasvir eder ki kitabı, şu cümleler bir sevgiliye yazılmış sanki: “Benim nazarımda her kitap ve defter gencecik bir sevgili ve ay yüzlü bir yâr gibi idi. O sayfalardaki harfler ve noktalar sanki sevgilinin yüzündeki benler ve gençliği anlatan yüzlerdeki tüyler idi. Ve kitaplardaki her bir satır sanki sevgilinin misk dolu, kıvrım kıvrım, anber kokulu saçları gibi görünürdü.” (Tökel’in adı geçen yazısı)

Dâvamız kitap olunca, “Elimde olsaydı her karış toprağa, buğday eker gibi kitap ekerdim” diyen ecnebî filozofun sözü dahi kitap aşkımıza şevk veriyor. Âmâ üstad Cemil Meriç’in “Seçiş hürriyetimizin sınırsız olduğu tek dünya, kitaplar dünyası” cümlesini dimağına yazmamış bir kitap tiryakisi var mıdır?

“KANUNLAR ÖLÜR, KİTAPLAR ÖLMEZ”

Asıl adı Mustafa bin Abdullah olan, devletin “Mukabele Kalemi”ndeki üstün vazifesinden dolayı “Hacı Kalfa” ve “Kâtip Çelebi” (1609-1657) adıyla bilinen büyük âlimin günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmiş “Kitaptan daha iyi bir arkadaş yoktur, zaman zaman insana dert ortaklığı eder, insanın gönlünü açar, yüreğine su serper. Gönlünün her muradına onunla erişirsin, böylesine güzel bir dost görülmemiştir; ne incitir; ne incinir” sözünü dinlemeye ne kadar ihtiyacı var dijital uyuşturucu komasına girmiş üniversite ve orta mektep gençliğinin. (Kâtip Çelebi’nin düşünce dünyası, Akademik Dergipark.org.tr./ 20 Haziran 2019)                            Durum vahim. Bütün kitapseverlerin ölçüyü kaçırmadan mensup olduğu milletin irfanına yaslanarak “Kanunlar ölür, kitaplar ölmez” diyerek tebliğe çıkmalarının zamanıdır.

 https://www.yenisoz.com.tr/yazarlar/kitabin-tarihcesi-ve-kitaba-medhiye-9775/