ÇOMÇALI GELİN/Nurcihan KIZMAZ


















Bir tahta çömçeye bağlandı umut,
Başında eski bir yazma,
Annemin sandığından kalma.

Her kapıda bir tas su,
Biraz bulgur, biraz yağ,
Ablamın canı sağ olsun,
Yağ, yağmur, sicim gibi yağ.

Gökyüzü duygulandı
Bu çocuksu duaya.
Bir serinlik geldi önce,
Toprak sevindi ince ince.
Arap kızı camdan bakarken
Bulut eşlik etti bu sevince.


KAPIÇAM MEZARLIĞI/Hasan Keklikci

 












Selamünaleyküm Abi. 

-Aleykümselam- 

Mezarları yapmışlar, baş taraflarına isminizi de yazmışlar. Bana bıraksalardı gider, Tercümanınızın gezdiği dağlardan çiçeklerle konuşurken elini koyduğu, yorulduğu zaman yaslandığı bir taşı getirir dikerdim senin başucuna. O zaman Ferhat’ı başucunuza oturmuş, elini mezar taşınıza koymuş gibi hayal ederdi size gelenler. Güzel bir taş olurdu. Yazısız! Halilcik dedemin mezar taşı gibi. Bu sayede “mayın”lardan da kurtulmuş olurdunuz. Bu mezarda yatanın siz olduğunuzu dostlarınızdan başka kimse bilmezdi.

Dün sabah kalktım sakalımı kestim Abi. Çoğu zaman Hocamgil gelmiyorlar. Dükkân’ın en yaşlısı gösteriyor beni bu beyaz sakal. Cengiz Dağcı aklıma geliyor. “Kar da ölüm gibiydi. Ak ve sessiz.” Kar gibi beyaz sakal! Dükkân’da Şaman Türküdarınız “Bugün pazar-ı aşktır…” çalıyor. Tezenesi zalım. Teller ha kırıldım ha kırılacağım. Saz elinde feryat ediyor. Bizim döller size konteyneri anlatmıştır. Konteyner, yeni dükkânımız. Sırtımı konteynerin duvarına yaslıyorum. Kafamı kaldırıyorum; böyle. Gözlerim kapalı. İnsan kendini şahın önüne atılmış piyon gibi hissediyor. Tek başınasın. Düşünsene. İlk hamle sana! Korku da insan için yaratılmamış mı Abi? İki tarafla da ara açılmış, yani, diyorum, gidenler ve kalanlarla. Ve kendimi gidenlere daha yakın hissediyorum. Ölümün bedelini ödedim nasıl olsa; diyorum ya, beyaz… sakal… Günün birinde benim de bahtıma denk gelecek çünkü: Ölüm. Ama eğerim başımı beklerim. Yaka paça olmam ölümle. Ölümden korkuyorum Abi… Şimdi biri benim gibi böyle sırtını dünyaya dönüp oturmuş olsa. Arkadan sessizce biri gelip “beh” dese, insan ağaya fırlamaz mı, korkmaz mı Abi? Ölüm “beh”ten daha korkunç değil mi? İnsanları öldürüp öldürüp şuraya koymuyor mu, ölüm. Korkmuyorum, diyenler yalan söylemiyorlardır belki de. Korkmayan vardır ölümden. “Namazı dosdoğru kılanlar…”

Namaz… İki adım önümde beleş bir şey dağıtılıyor da, bitirip oraya yetişmek çabasındaymışım gibi kılıyorum namazları. İnsan sabah namazının sünnetinde, birinci rekâtta Ettehiyyatüne oturur mu Abi? Her oturuşta dizlerimin dibine putlar dökülüyor parmaklarımın arasından. Milyon kilometre öteden bir müzik sesi duysam, öğle namazında olsam, biri gelse, bir mendil uzatsa. Mendili alırım, halay başıymış gibi oynarım diye korkuyorum. Bayram sabahı… Tuttuğum oruçları düşünüyorum. Yaprak bitlerinin yediği taze bir yaprak gibi geliyor bana. Güneşe tutmaya cesaret edemiyorum. Sapından ucuna delik deşik olduğunu görmekten korkuyorum. Abi… Tüm oruçlarımın. Senin anlayacağın korkuyorum Abi. Bazen namazın duasını deşirirken aklıma geliyor; düşünüyorum, kollarımı dirseklerimle birlikte yıkamışım ama kulak yumuşağına kadar yüzümü yıkamayı unutmuşum.

Unutmaktan korkmuyorum. İnsanların ismini unutuyorum mesela. Sonra bizim Nahırönü’lüler gibi anlatıyorum da anlatıyorum. Yok Abi Nahırönü lafı size değil. Öylesine. Sonra, diyorum, keşke çok çok iyilik yapsaydım. Ve unutsaydım…

Buraya gelmeden önce Kavlaklı’ya gittim Abi. Tan yeri ağarırken sen önde bizler arkada beraber gittiğimiz yere. Efendi Hocam’ın yolunun kenarına. Kavlaklı kabristanına… Biz sonra anlamıştık o gün senin ne yapmak istediğini. Sen, son yolculuğuna hocamın kapısından çıkmak istemiştin. Biz, muhtar ayıp etti, demiştik. Üzülmüştük. Sonra kadere teslim olmuştuk hep beraber. Abdesti olmayanlar abdest almıştı üzerinde “Halil Doğan Anısına” yazılı çeşmeden. “Anısına”... Sen aşağılara inmediğin zaman, “Bu hafta hatıram oluşmadı” derdin. Hatıra…

Şükür ki seni oraya bırakmamışız. Karalamak gibi olmasın ama orası çok da güzel bir yer değilmiş. Ahır Dağı’nın sadece bir ucu görünüyor. Ve üç beş tane şu, senin “dolmanın üstüne tatlı” yenen zengin bağ evleri. Alt tarafında, adını demekte zorlandığım ucube bir yer; Expo fuar alanı. Dönme dolap, demirden kadın. Yıl on iki ay, yirmi dört saat fabrika gürültüsü. Vızır vızır arabalar, servis araçları. Sonra, sağın solun köylülerle dolu olacaktı! Bu son cümleye tebessüm ederdin. Yok, yok şaka bir yana sen insanları seversin Abi.

Burası Dükkân’daki yerinize benziyor. Her taraf görünüyor. Bir tarafınızda Türküdarınız, bir tarafınızda Tercümanınız. Karşıda Ahır Dağı’ndan, Milcan’a memleket gözünüzün önünde. Hemen alt tarafınızda Suriyeli çocuklar var. Geçen bir gün geldiğimde görmüştüm. Anlatırsam üzülür müsün? Yine bir çocuk. Annesi ve babası yanında. Annesi ha bre ağlıyor. Gözlerini siliyor yine ağlıyor. Çocuk mezar taşını öpüyor. Ağlayan küçük kardeşini öpen bir abla gibi. Öpüyor. Mezar taşını. O minik dudaklarının mezar taşına her değmesinde, insanoğlunun diline doladığı bütün kelimeler boşa çıkıyor Abi. Her dilde dünyanın kelimesini bilsen neye yarar, diyorum…

Yağmur atıştırmaya başladı. Başıma düşen üçüncü damladan sonra kulaklarım çınlamaya başlar benim. Vücudumun her bir uzvu ayrı baş çeker. Burnum akar. Boğazım şişer. Haşa, sümme haşa asla şikâyet etmiyorum. Bu kulak sana, bana yaptığından daha beterini yaptı yıllarca. Sonra diskler. Ne oldu? Ne oldu? Sonuç? Kulak, diskler toprak oldu. Yine seninle biz kaldık. Hastalık lafı değil Abi bu; tespit. Bilgiyi paylaşmak bir yönüyle.

Sizinle paylaşma ihtiyacı duyduğum çok bilgi birikti bende Abi. Aziz Dostunuz D. Mehmet Doğan bir hastalığa yakalandı. Yücel Ayrıçay dostunuz da. İkisine de çok çektirdi hastalıkları. Mekânları cennet olsun.

Şikâyet etmem. Bana da az çektirmedi bu hastalık. Bir titreme geliyordu aklımı alıyordu. Geceleri üç dört defa üzerimi değişiyordum, kan ter içinde kaldığımdan. Bir deri bir kemik bırakmıştı. Kollarımda iğne girmedik damar kalmadı. Her yerim mosmor. Bilim kanımıza susamış Abi! Filmlerdeki gibi, bir öğleden sonra doktor hastalığın tespit edildiğini söylemiş hanıma: Kansere tutulmuşum. D. Mehmet Doğan abi gibi, Yücel Ayrıçay hoca gibi. Tedavi için başka bir hastaneye sevk etmişler. Sonra her haftanın her perşembesi Gaziantep! Kan, iğne, hap, kemoterapi. Saç, sakal, bıyık…

 Yağmur artmaya başladı Abi. Ben yekiniyorum. Sizi ziyaret etmek, konuşmak, derdimi dökmek sadrıma şifa olur inşallah. Korkularım için meraklanmayın. Korkunun yanında umut da var. Şükür, umudum korkularımdan daha fazladır. Âşık Mısdılı’yı bilirsin Abi. Sizin o taraflı. Hartlap’tan. Daha doğrusu Kadılı’dan. Ama Mısdılı’nın yaşadığı vakitler Kadılı Hartlap’a bağlıymış. Hoş o zamanlar bütün Batı Köyleri Hartlap’a bağlıymış: Hartlaplıların dediği dedikmiş yani! Neyse ben onu demeyecektim. Mısdılı bir şiirinde ”Basmam gam şehrine, eylemem keder/Felek cellât olmuş, gör bana neder/Mustafa cennete gider mi gider/Ümmetiyim hakkı huzurumdur bu.” diyor. Seyyid Abdulhakim Arvasî Hazretleri de Necip Fazıl Kısakürek’e: “Bir gemi giderken, paspas da içinde gider. Yeter ki o geminin içinde ol Necip!” demiş. Büyüklerin böyle çok sözleri var Abi. Sen beni bilirsin; derdim tam olarak cennet değildir, dersem fazla ileri gitmiş olurum. Fakat Bezm-i Elest’te verdiğim sözü tutamamış olarak o divana çıkartılmaktan korkarım.

 Bana müsaade Abi. Yağmur daha fazla artmadan Hacı İbrahim’e uğrayacağım. Bir de Hacı’nın biraz aşağısında Turgut var. Yeğenim. Bizim Yahya’nın, sizin deyiminizle Yayha’nın oğlu. Hocamgile etsiz kuşbaşı yapan Yayha’nın Turgut’u.


ÜTÜSÜZ KEFEN TAPUSUZ MEZAR RANDEVUSUZ ÖLÜM/Samet YURTTAŞ

 



Ölümü unutanlar için:

Kitap aralarında unutulmuş

Bir öğüdü yineleyen takvim yaprakları,

Sen say ki zaman unutulmuş.

Bankalarda, borsada, yastık altlarında...

Unutulmamış değerli kağıtlar.

Kurumuş mühürler ;

Tapu senetlerinde,

Emlak ofislerinde, arsa hisselerinde...

Ah ne yazık!

Ölümün mührü ıslak,

Ölümün mührü taze.


Yağmura yakalanan ölüler için:

Yağmura yakalanmış bir ölü

Evine döndüğünde

Yani ütüsüz kefenine

Yani kıblesine

Yani topraktaki hissesine

-Hamdolsun bizi eve döndürene

Hamdolsun bize randevusuz davet verene-

Telaşla yürüyenler için:

Çocuğun ilk cenazedeki acemiliğinde

Kürek sallayan isabetsizliğinde

Ve kazmayı balçığa vuran ellerinin naifliğinde


Ah ne yazık!

-Hep şık giyinirdi cenaze merasimlerinde

Şimdi ölü, bir çocuğun acemi ellerinde-

Hamdolsun ütüsüz kefen diken terziye

Hamdolsun tapusuz mezar gösteren bekçiye

Hamdolsun randevusuz ölümlere

Hamdolsun Allah’a ve randevusuz davetlerine


Bayram Ertesi/Nurcihan KIZMAZ

 




Dün kahkahalarla dolan odalar,
Bugün biraz karanlık, biraz dağınık.

Mesela ,hâlâ bayramdan kalma
Bir tabakta yarım kalmış ikramlar,
Bir sandalyede unutulmuş bir hırka
Ve gidenlerin ardından ağırlaşan hava.

Ve sonra… her şey sıradan,
Saatler eski ritmine döner.

Anne, her odada bir iz ararken dünden ,
Baba köşesine çekilir—
İç çekerek, yeniden.


SADRA ŞİFA MÜTEBESSİM BİR ÇEHRE FERHAT AĞCA/Emre Birsen




 








Evvelen söyleyeyim müzeyyen kelimat ile metni tezyin etme kabiliyetinden mahrum bir kimseyim nadirattandır kağıdın ak yüzünü kalem ile kara etmem. Zelzele neticesi göçen dostlar için arada karalamalarım olmuş idi Ferhat müstesna, onun için bir yazı yazamamıştım şimdiye dek… İmdi merhum ve mağfur dostların ervahını rencide etmeme endişesi ile yazıyorum bu yazıyı.

Bazı zevat vardır ki dünyada iken ahirette gideceği yeri belli eder. Ferhat da onlardan biriydi. Herkes tarafından sevilirdi. Haber-i Nebeviye göre gök ehlinin sevdiğini arz ehli de severdi. O haseble niyazımız odur ki Hakk Teala zelzelede vefat eden bilcümle zevatı cennetiyle müşerref eylesin.

Ferhat… Nazar ettiği ademin sadrına şifa mütebessim bir çehre, siretinin suretine inikas ettiği mütenasip bir vücut yapısı… Eski devirlerden numune olarak günümüze gelmiş bir gönül adamı… Mücavirimizde mukim her dost gibi onun da alakadar olduğu bir sanat var idi daha ziyade musikiye mütemayil idi. Böylesi zevatın illaki bir musiki aleti ile alakası olur. Tambur meşk ederdi dost meclisinde… O narin ellerindeki musiki aletini konuştururken bize sükut düşerdi.

Kadim geleneğin musiki nağmelerini mızrabıyla tambur sinesine nakşederken kulağımızdan kalbimize seyrüsefer eden tınılarla şad olurduk. Tabakasında muhafaza ettiği tütünü bir sanatkar edasıyla sarıp size ikram eder, mütebessim çehresinin ta merkezinde yer alan gözleri ile kalbinize sürur verirdi.

Aldığı her nefes dünya zindanına attığı bir çizik olan dükkan muhibbanı gibi o da dünyevi meselelere bigane idi.

Mutad üzere yine bir Cuma günü dükkanda tanışmıştık. Latif, zarif ve mütebessim çehresi ile selamlaştık. Pek kısa fasılalar ile olmasa da dükkanda, durdunun çayevinde veyahut şehrin muhtelif çay ocaklarında bazen de nahırönündeki değirmende buluşur, çay ve muntazaman sardığı tütün refakatinde hasbihal ederdik. O demlerde mekteb-i ziraatte yüksek tahsilde talebe idi. Edebi, nazenin ve medeniyet dertleri olan bir zatın ziraat tahsili yapması garibime gitmişti. Ahiren alıştım. Elbette sulh olamadığımız müşterek bakamadığımız meseleler de var idi. Lakin ademoğlu da muhtelif meşrep ve neşvede halk olunmuştu. Bu şuur ile nazar edince müşterek noktaların galebesi muhabbete ziyadelik katar idi zira önümüzden gidenlerden böyle teallüm etmiştik. Ondan sebep hiç münakaşa etmemiştik.

Mezkur dost, irfan geleneğinin ocaklarında dem tutar, yanısıra dükkanın manevi evtadından olan başta Ali hocam, Muzaffer hocam, İsmail emmim ve merhum kumandan Ahmet ağabeyden müstefid olup hayatını tezyin ederdi. Merhum ve mağfur istiklal şairimiz Mehmet Akif’in tasavvur ettiği Asım’ın neslindendi o. Tefekkür dünyası, zarif ve sade hayatı ile de mostar gençliğine emsal teşkil ederdi.

Ziraat Mektebindeki odası, Pınarbaşı Çınarı, Kulağıkutlu Mescidi mülaki olduğumuz diğer yerlerdendi. Sebepsiz tebessümümüz olur ki bazen dostun suretine ziyadesiyle yakışan kendine has tebessümünü unutmamak ve yad içündür.

Bu aziz dosta bir gün o kadar imrenmiştim ki fakiri arayıp ağabey bugün ne oldu biliyor musun deyu sual etti. Bilmem efendi dedim. Ferhat’ın dayısı Ahmet efendinin mesleği yapımcıydı. Mesleğinden mütevellit hep film setlerindeydi. Ve bu defa Cenab-ı Pir Hz. Mevlana’nın aziz ve müşerref hayatını anlatan Rumi adlı dizi için Konya’da idi ve Ferhat’a demiş ki: “Hz. Pir’in puşidesi kıymettar büyüklerimizden Ömer Tuğrul Efendinin nezaretinde değiştirilecek gelmek istersen… Bizim Ferhat ivedilikle bilet temin etmiş ve Konya’ya vasıl olmuştu. Ve Hz. Pir’in sandukasına el yüz sürmüştü. Nasıl bir bahtiyarlıktı ki hala imrenirim. Yegane imrendiğimiz vaka bu değildi, Ömer Tuğrul Efendinin alem-i cemale irtihaline şehadet için Dersaate gitmişti mesela… Bilcümle dükkan ahalisi gibi meşayıha ve dervişana hürmet ederdi. Derununda onlara ve ehli beyte muhabbet mahfuzdu.

Sonraları, kim bu namı ve unvanı verdi bilmem lakin zarafetine ve nefasetine nihai derecede yakışan “Çiçeklerin Şeyhi” oldu. Maraş’ın çiçeklerine gönülden bağlıydı. Bu bağ mesleki bir irtibattan ziyade bir nevi ahbaplık idi. Nebatat ile hasbihal eder, selamlaşır, hal u hatır sorardı. Akademik sülukunun haricindeki kalbi irtibatını yazıya nakledip “Maraş’ın Çiçekleri” namıyla evvelahir mecmuasında bir yazı dizisine başlamış ve birkaç yazısı neşredilmişti.

Fakirin yol arkadaşı idi dersaadette mukim olduğum demlerde bizi ziyaret eder, suriçindeki sahabe makamatını, evliyanın kabr-i şerifini ziyaret ile gönlümüzü şenlendirdik.

En son haberleşmemiz telefon ile olmuştu. Akademik hayatındaki serencamına Diyarbekir vilayetinde devam etmek için oraya gidip müracaatını yapmış ve ahirinde hemen fakiri aramıştı. Ağabey bana söz ver bu şehri seninle gezelim demiş ben de hüsn mukabele ile cevap vermiştim. Lakin nasip olmadı.

Bir gün geldi zelzele-i arz cihanı yer ile yeksan eyledi. Göçtü gitti mahpusu dolan hakiki aleme… Hem madden hem manen tahrip etti bu zelzele bizi. Neticeten Ferhat dünyevi vakit taksimatına göre kısa lakin manen bereketli bir ömrü tamamlayıp Cenab-ı Hakk’ın ircii emrine ittiba ile irtihal-i dâr-ı bekâ eyledi. Bakiye hüzne varis oldu gidenlerin ardından.

Zelzele ve akabinde birçok dost ve muhabbet ettiğimiz zevat gitti alem o kadar ıssızlaştı ki bize. Kalabalıklar dahilinde kapı aralığından sızan soğuk gibi yalnızlık düştü hanemize. Bakiye, temas etsen devrilecek kamet halinde kalemi kayıp, yumruğu kırık, kalbi mecruh kaldı. Giryan bir hal ile karalanan bu yazı bir dostun aziz hatırasını yad içindir.

Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde

Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler

Cenab-ı Hakk’tan niyazımız sürgünümüzü hüsn hatime ile tamamlayıp iman ile göçmektir vesselam.


ANNEM VE KARDEŞLERİM/G. Hasan EJDERHA




Uyansam kâbusla gece yarısı
Annemin elleri okşardı başımı
Ateşler içinde titresem 
Annemin eli ısıtırdı

Korkardım ben karanlıktan
Annem açardı ışıkları
Ağlasam dizimdeki yaralardan
Annem sarardı yaraları

Sahurda top sesinden korksam
Annem kollarıyla sarardı
İlk orucumu tutsam
Annemin tebessümü alkışlardı

...

Çocuk uyandı bomba sesiyle
Annem okşar mı saçlarını 
Vedalaşamamış kardeşinin cesediyle
Annem siler mi gözyaşlarını

Kolunu kaybetmiş bir çocuğun
Annem sarar mı kollarını
Karanlıklar içinde kalmış şehrin 
Annem açar mı ışıklarını

Bacaksız kalmış yetime
Annem öğretir mi yürümeyi
Uzakta ağlayan kardeşime
Annem götürür mü beni


SARIŞMAK/Melih ERDEM

 









“hadi konuşalım şurada bir

tütün içip sarılıp duralım

sarılıp sarılıp duralım

deli sansınlar”

Fazlı BAYRAM


Gurbetin ilk zamanlarında her elini uzatanın göğsüne göğsümü, omzuna başımı yaslamak istiyordum. Her tanıştığım kişiye tanıştığıma memnum oldum demek yorucu geliyor. Onun yerine sarılmak, omzunda bir sarılmalık dinlenmek, acaba o bedenin içinde bir yerde gönlüme şifa vereceği bir şey var mı diye aramak istiyordum. Sebebini epey zaman geçtikten, hengameler, gürültüler sükuta erdikten, hülasa delirdikten sonra anladım.

Malumu olanların malumudur gurbet ele düştüğüm zamanlar pek hayırlı ve hoş zamanlar değildi. Enkaz altında canlar, yerin üstünde sadece nefes alan bedenler vardı. Bu mahşerin ortasında gurbete gitmek zorunda kalmıştım. Gün bir bir ilerledikçe canlarımızın emanetlerini teslim ettiği haberleri geliyordu kilometrelerce ötedeki gurbete. Şiştikçe şişiyor, nefes alamıyor ne gözümden yaş dökebiliyor ne de oturup adam akıllı yas tutabiliyordum. Türküdâr’ın bedeninin enkazdan çıkarıldığı gün artık kursağımdaki şişliği atmam lazımdı. O zamana kadar hiç göz göze gelmediğim, yan yana durmadığım, sesini hep bir kayıttan dinlediğim, gözüne bakamadığım, kollarımı saramadığım Büyücü’yü aradım:

“Abi selamünaleyküm. Ben Savaş Hocam’ın talebesiyim. Dört sene dizinin dibinde büyüdüm. Seher Yeli’yle çiçek suladım. Bana çiçeklerle konuşmayı anlattı. Her gün gidip tekkesinde çay içtim. Tabakasına kâğıt, kağıdına tütün, tütününe duman oldum. Başkomutan’la yol arkadaşlığı yaptım. Geceleri caddelerde bir bir geçtik sokak lambalarını. Bir kere cesaret edip tercümanlığına soyundum da elim ayağıma dolaşmıştı. Türküdâr’ın sazının sapının altında oturmuşluğum da var. Hatta bir ara heves edip ben de bir saz edinmiştim. Aldı eline çaldı da çaldı sonra geri verdi. Üstünde mızrabını unutmuş meğer. Geri vermek istedim almadı senin olsun dedi. Cüzdanımda taşırım o günden beri.” dedim. Yarım saat ağladık. Hiç konuşmadık. Sadece göz yaşlarımız aktı. Sadece hıçkırıklarımızla anlaştık.

“Lan Seher Yeli!” dedi.

Daha istekli ağladık bu sefer. Ciğerlerimizden ağladık. Artık göz yaşımız tükenmişti çünkü.

“Olur ya, ölüm var. Bak gidiyorlar bir bir. Sesini duymak, tanımak istedim, öteki tarafta bize şefaat ederlerse vardığımız yerde birbirimizi bilelim diye. Tanımıyorum ben sizi. Tanışma fırsatımız olmadı. Sarılmadık yani hiç. Abi siz Seher Yeli’ne sarılmış biri olarak ve bu kadar ağlamanın hatırına, ilk görüşmemizde sımsıkı sarılıp hüngür hüngür ağlar mısınız benimle?” dedim.

“Kurban olurum! Sarılmam mı? Sımsıkı sarılırım. Hem de ne ağlarım! Sular seller ağlarım, söz!”

O gün söz almıştım. Söz kere söz.

Aradan birkaç yıl geçti. Şehr-i Maraş’ın otogarının kapısının önünde sımsıkı sarıştık kendisiyle. Hüngür hüngür de ağladık. Türbedar’ın “Haydi artık gidelim.” derken ki ağlamaklı ses tonuna rağmen kıskandırırcasına ağladık, çatlatırcasına sarıştık. O zaman tam anlayamamıştım sarışmanın manasını. Ta ki Türküdar’ın kardeşiyle Kapıçam’da sarışana kadar. Ya Rabbim o ne sarışmaktır. O ne kucaklamaktır. Ahir ömrümün hiç bitmesini istemediğim anlardandı. Çünkü o zaman fark edebilmiştim sarışmayı. O zaman anladım DAğca ile sarışmanın niye o kadar zor olduğunu. Halbu ki yıllar önce de tanışmıştım kendisiyle. Ama sarışmak başkaymış.

Çeşit çeşit gurbet vardır der Başkomutan, çeşit çeşit de sarılmak varmış. Sarılmak sadece sımsıkı sarmak, kollarını vücudunda dolandırmak, omzunu başına yaslamak, kokusuna sinmek değilmiş. Kendiyle beraber derdini kucaklamak, hüzün alıp hüzün vermek, yükünü alıp omuzlarını rahatlatmak, ruhunu ruhuna sarıp gönüllerini tanıtmakmış sarılmak. Aslı “Sarışmak”mış. Sarmaşık olup tanış olmakmış. Sarıştıkça tanışmakmış. Var ol Büyücü!


AŞKIN YOLCULUĞU/Rıdvan GÖKCE





Vardı bende bir zamanlar
Şan u şeref ve haysiyet
Hepsini yar kapısında
Bekler iken zayi ettim
İzzet aradım zillet buldum
Bu hal üzre neşvelendim

İsmin dilime vird eyledim
Gizli aşikar sarf eyledim
Halk gözünde küfreyledim
Bu hal üzre neşvelendim

Harabat ehli ile
Düştüm kalktım cem eyledim
Zahid beni tan eyledi
Bu hal üzre neşvelendim

Mecnun Ferhad bulmak için
Aşka ruhsat almak için
Düştüm mihnet illerine
Bulamadım kûyunu
Erenlerin peşinden
Vardım şahın kapısına
Bu hal üzre cezbelendim

İkram etti pir-i mugan
Verdi tütün kesesini
Ondan aldım nefesimi
Yaktım hikmet od’unu
Vakıf oldum esrarına
Zemin u asuman meczeyledi
Bu hal üzre neşvelendim