ŞAFAĞIN İKİ YÜZÜ: MODERN SENFONİ VE KADİM ŞİFA/Mutlu Aslantürk













Bugün 3 Mayıs 2026 Pazar; Uluslararası Şafak Korosu Günü. Az önce NTV Radyo’da "Doğa Takvimi" programında bir karatavuğun şarkısını dinledim. Tüm dünyadaki doğaseverler ve kuş gözlemcileri, bu sabah şafak sökmeden doğadaki en büyük senfonik konseri dinlemek için buluşmuşlar. Aslında bugün; bahçelerimizdeki şarkıcı ardıç kuşlarını, çıvgınların aryasını ve karabaşlı ötleğenin flüte benzeyen sesini yeniden keşfetme günüymüş.

Rotterdam’daki çıngıraklı çalıkuşundan Karayipler’deki inek kuşuna kadar binlerce türü dinlemek için erkenden kalkılmış; gün doğumundan yarım saat önce şafak korosuna kulak vermek üzere en yakın ağaçlık veya çalılık alanlarda bir araya gelinmiş. İngiltere’de başlayan ve bugün 80’den fazla ülkede sürdürülen Uluslararası Şafak Korosu Günü, doğanın bu muazzam senfonisinin dünya çapındaki kutlamasıymış.

Sunucu, şafak korosunun mart ayında havaların ısınmasıyla başladığını, temmuzda zirveye ulaştığını ve eylüle kadar sürdüğünü belirtiyor. Yani bugünü kaçırmış olsak bile eylül ayına kadar herhangi bir sabah; bir parkta, çalılıkta ya da ormanda bu olağanüstü konseri dinleyebilirmişiz. Şehrin gürültüsü başlamadan evimizin penceresini açmamızın dahi yeterli olabileceğini unutmamalıymışız; o an odamız kuş sesleriyle dolarmış. Doğasever sunucu programa şöyle veda etti: "Ben bugün bir kızılgerdan şarkısı ile başladım güne."

Bu konu ilgimi çekti ve araştırdım. Bu güzel geleneğin tohumları, 1984 yılının mayıs ayı başlarında İngiltere'nin Birmingham şehrinde atılmış. Hikâyesi ise oldukça samimi: Ünlü çevreci Chris Baines, doğum gününü kutlamak için arkadaşlarını sabaha karşı saat 04:00'te Birmingham'daki eski bir bataklık ve ormanlık alan olan Moseley Bog doğa rezervine davet eder. (Doğa rezervi; içindeki bitki örtüsü ve hayvan türlerinin korunması amacıyla ayrılmış, insan müdahalesinden arındırılmış özel alanlara verilen isimdir.) Hatta ilginç bir bilgi: Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı J.R.R. Tolkien, çocukluğunu bu rezervin yakınlarında geçirmiş ve oradaki yaşlı ağaçlardan ilham alarak "Fangorn Ormanı"nı hayal etmiştir.

Amacı, onlara şafak vaktinde doğanın uyanışını, yani o muazzam kuş korosunu dinletmektir. Bazı arkadaşları o kadar erken gelemedikleri için Baines onlara, "Olduğunuz yerde, kendi bahçenizde dinleyin, aynı gökyüzü altında birleşelim," der.

Bu yerel ve küçük doğum günü kutlaması, zamanla büyük bir ilgi görür. Chris Baines, bir sonraki yıl BBC'deki bir programda "Mayıs ayının ilk Pazar günü Uluslararası Şafak Korosu Günü'dür" diyerek, aslında o an zekice bir kurguyla bugünü ilan eder. BBC'nin bu anonsu üzerine olay resmiyet kazanır ve Birmingham Yaban Hayatı Koruma Vakfı (The Wildlife Trust) tarafından sahiplenilerek tüm dünyaya yayılır. Chris Baines’in o gün başlattığı "fıtrata dönüş" çağrısı evrensel bir karşılık bulmuş olmalı ki bugün ulaştığı noktada; Antarktika'dan Karayipler'e kadar 80'den fazla ülkede binlerce insan, o kadim şarkıya eşlik etmek için 3 Mayıs günü günülerine güneşten önce başlıyor. Modern dünya, bu tip farkındalıkları sürdürülebilir kılmakta zorlanır; bu yüzden "özel günler" ilan eder (Dünya Çevre Günü, Şafak Korosu Günü vb.). 1984’te bir İngiliz çevrecinin farkındalık yaratmak için başlattığı bu akım, modern insanın doğadan ne kadar koptuğunun bir itirafı gibidir. İnsanlığın fıtratına, yani en eski randevusuna bir geri dönüş çabası sanki bu.

Radyodaki o zarif karatavuk sesini dinlerken, zihnim beni yüzyıllar öncesinin kadim bir bilgisine, bir Sünnet-i Seniyye’ye götürüyor. Hz. Muhammed’in (sav) gün doğmadan uyanmayı, rızkın dağıtıldığı o bereketli vakitlerde ayakta olmayı ve pencereyi açıp "sabahın şifasını" eve davet etmeyi öğütleyen o derin hikmetini hatırlıyorum. Modernitenin 1984 yılında büyük bir heyecanla keşfettiği bu "doğanın en büyük senfonisi" yani Şafak Korosu, aslında bizlere hiç de yabancı değil; aksine İslam’ın 1400 yıl evvel mühürlediği bir hayat disiplininin geç kalınmış bir takdiridir.

Hamdolsun ki biz, 1400 yıldır her sabah o muazzam koronun başlama vuruşuyla, yani Fecr ile hayatımızı tanzim ediyoruz. Hz. Muhammed’in (sav) Sünnet-i Seniyye’sinde bu ilahi senfoniyi dinlemek, takvime sıkıştırılmış sembolik bir etkinlik değil; fıtratla her sabah yeniden kurulan sarsılmaz bir bağdır. O koroya kulak vermek için yılda bir gün randevulaşan modernite, doğayı yalnızca "seyredilecek bir manzara" olarak görürken; İslam onu müminlere, tüm varlıkların beraberce ibadet ettiği devasa bir "mescit" olarak anlatmıştır.

Bilimin bugün "alçalan ozon tabakası ve taze hava" olarak teknik terimlerle tanımladığı o tertemiz soluk, bizim geleneğimizde "seher yeli" ile taşınan manevi bir rızıktır. Modern insan kuşların bu muazzam korosunu yılda bir kez kutlanan bir "aktivite" olarak görürken; kadim bilgi bize her sabah o pencereyi aralayarak hem ev halkımız hem de ruhumuz için o şifadan pay almamızı öğütler. Şarkıcı ardıçların aryası, çıvgınların flütü ve karabaşlı ötleğenin melodisi aslında sadece bir doğa olayı değil, kâinatın her sabah yeniden kurulan o haşmetli zikir meclisidir.

Doğasever sunucunun, "Ben bugün bir kızılgerdan şarkısı ile başladım güne," demesi ne kadar nahifse, Hz. Muhammed’in ümmeti için seher vaktinde uyanık olmak da bir o kadar fıtridir. Şafak korosu martta başlayıp eylüle kadar zirveye çıksa da bizler biliyoruz ki; o eşsiz konser her sabah güneş dünyayı selamlamadan yarım saat önce kapımızda bekliyor; şehrin gürültüsü, trafiğin uğultusu ve zihnimizin karmaşası henüz başlamadan hemen önce...

Aradaki bu koca zaman dilimi, Müslümanlar için sadece tarihsel bir süreç değil; fıtratın sesini duymak, ozonun şifasını toplamak ve rızkın peşine "kuşlarla beraber" düşmek adına elde edilmiş muazzam bir kazanımdır. Batı, doğayı korumayı ve dinlemeyi yeni bir "kültürel aktivite" olarak kurgularken; bizler seher vaktinin bereketini bir Sünnet-i Seniyye olarak asırlardır ruhumuza nakşetmiş bir medeniyetin mirasçılarıyız. Belki de bugün bize düşen, elimizdeki bu 14 asırlık cevheri, her sabah aynı şuurla o pencereyi açarak yeniden kuşanmaktır.

Bugün modern hayatın yorgunluğuna en büyük ilaç, kadim bilgiyi yeniden hayatımıza katmaktır. Bizim için şafak korosu etkinlikleri, sadece bir kuş sesine kulak vermek değil, o vakte gizlenmiş bereketi ve şifayı toplamak için pencereyi aralamak olmalı... Zira ehl-i imanın odasına dolan sadece kuş sesleri değil; ezelden gelen bir huzurun ta kendisidir.



GECENİN YÜZÜNDE KAYBOLAN YÜZÜM/Samet YURTTAŞ

 



















Gece gündüzün söküğünü dikiyor.
Ben göğsümde taşıyorum onun silahını;
İğnesini, ipliğini...
Kendi söküğünü dikemeyen bir terzi gibi
Kendi kanatlarını öpemeyen bir kuş gibi
Ben bir kusur gibi yürüyorum
Gecenin içinde.

Yüzümü geceye dönüyorum.
Yürüdükçe gece büyüyor içimde.
Gökyüzüne bakmaktan usanmayan
Bir çocuk gibiyim.
Dişlerim kamaşıyor geceyi dişlemekten.
Ve gözlerim kan emiyor,
Gece çiçeklerinden.
Yüzümü görüyorum onların yüzlerinde
Solgun bir gece gibi.

Gecenin kapısından geçiyorum.
Gölgesi düşüyor üzerime.
Onunla bin cephede savaşıyorum
Ve yeniliyorum.
Saçlarım dolanıyor geceye.
Ben kaybolan bir yüzümü arıyorum
Gecenin yüzünde


RUH ANISI/Ahmet Özmen KILIÇ












Bir olur ki fotoğraflara sığmazsın,
Yanar için, kanar gözlerin bakamazsın.
Rutubetli bir anı akar içinden sığmaz taşarsın,
Solgun bir bakış atar ruhun dalarsın.

Bir zaman olur ki fotoğraflara sığmazsın,
Hangi zamana ait bu bakışlar diye sorarsın.
Düşünürüm, bir gökyüzü menzili arasındasın,
Ruhundaki hüzünü kaç vakit sayarsın.

Sormam Gerek ve Söylemem / Sibel Kök

 










Kafesini kanadında taşıyan kuş
Nasıl öpsün göğü doya doya
Yurdu yurtsuzluk olan
Ne bilsin menzili nere
Yol nerede biter, sıla hangi ilde
Bir kayboluş kaç varış eder bilinmeyene
Kim duyar acıyla yunmuş sessizliği
Kimde durur hırpalanmış ruhların tesellisi

Geçmiş ve bugünün sahrasında
Yani bir gökyüzünün altında
Kimseler bilmezken bizi
Ve görmezken parmak uçlarımızda
Ummaktan dağılmış zerreyi
Vardık ve yok oluyoruz
Varız ve yok olmanın sahiciliği
Sarsıyor boyuna durgun denizlerimizi

Madem var ile yok arasında kısacık bir çizgi insan
"bir damla kan ve bin endişe" madem
Bilelim yokun hükmü hangi varın elinde
Hangi kapıdan girince yıkılır benlik duvarı
Kimiz sahi
Kimdeyiz
Kimdeniz

Say ki kırgın bir ikindiyiz
Gurbetin alnımıza çatılan o yorgun baharında
Say ki dağılan bir bakıştayız
Ümitle korkunun bitimsiz savaşında
Say ki hüzne râm olmuşlardanız
Diyarımız hüzün
Otağımız hüzün
Yoldaşımız hüzündür bizim


ARAMAK/Gün Sazak GÖKTÜRK













Uyanırken ebabiller mavi gökte…
Kuş ölür, yağmur durur, çiçekler solar ama arayış sürer.

Yağmurda bir kuşun sığınak aradığı gibi aradım seni
Bir yuva gibi aradım, yorgun, aç ve susuz.
Bir ağıtın çığırılışında aradım seni
Karanlıktan nuru yontar gibi aradım
Şahit, şu Ahır dağı, şu Maraş ovası
Yıkılan memleketim gibi aradım seni.
Bir aminin ardından verilmeyeni arar gibi aradım.

Bir kör gibi aradım sana gelen yolları.
İlk mektep çağında bir çocuğun,
Koşar adım, nefes nefese annesine koştuğu gibi,
Gizlenirken kaybolan evladını bulan,
Annenin tebessümünü arar gibi aradım.


ELAZIĞ’DAN KAHRAMANMARAŞ’A UZANAN GÖNÜL KÖPRÜSÜ / Teyfik KARADAŞ

 












Liseyi Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinde bitirdim. Bizim lisede okuduğumuz zaman Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesi eğitim öğretim konusunda oldukça başarılı ve bölgemizin gözde okullarından biriydi. Merkezi sistem sınavıyla öğrenci alırdı. Halk arasında Endüstri Meslek Lisesine o yılarda “Sanat Okulu” denirdi. Bu okuldan mezun olan öğrencilerin, büyük çoğunluğu Afişin Elbistan Termik Santrali ve Türkiye Elektrik Kurumu başta olmak üzere bütün kamu kurum ve kuruluşlarında yüksek maaşla iş bulabiliyordu. Kamuda iş bulamayanlar ise özel sektörde yüksek ücretle iş bulabilme şansına sahipti. Bu nedenle özellikle ortaokulu Kahramanmaraş’ın Afşin, Göksun, Elbistan ilçelerinde bitiren öğrenciler Endüstri Meslek Lisesinde okumak için Kahramanmaraş’a adeta akın ediyorlardı. Çünkü onlar okulu bitirdikleri zaman tanıdıkları hatırlı kişilerin tavassutuyla hemen Afşin Elbistan Termik Santralinde işe başlıyorlardı.

Endüstri Meslek Lisesinin birinci sınıfında başarılı olan öğrenciler ikinci sınıfta Teknik Liseye geçiş yaparlarsa üniversite sınavını kazanmaları garanti sayılırdı. Teknik Liseyi bitiren öğrenciler tıp, hukuk, siyasal gibi yüksek puanla öğrenci alan fakülteleri kazanırlardı. Bende bu güzel imkânlardan yararlanmak hayaliyle Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesinin Tesviye Bölümüne kayıt oldum ama matematik dersinden bütünlemeye kalınca teknik liseye geçemedim. Tesviye bölümünü bitirenler makine teknisyeni ünvanlıyla mezun oluyorlardı.

Kahramanmaraş Endüstri Meslek Lisesi akademik başarının yanı sıra sosyal ve kültürel alanda da oldukça başarıları bir okuldu. Örneğin güreş takımı her yıl Liselerarası Türkiye Şampiyonasında en az Türkiye üçüncüsü oluyordu. Voleybol, basketbol gibi alanlarda da dereceye yapan güçlü takımları vardı. Bende lise birinci sınıfta yapılan eleme müsabakalarına katılarak okulun güreş takımına girmeyi başardım.

 Lise birinci ve ikinci sınıfta okuduğum zaman il birincisi olan okulun güreş takımı bölge şampiyonasına gidiyordu. Lise üçüncü sınıfa geçtiğimde bu kural değişti. İl birincisi olan okulun himayesinde il birincisi olan güreşçiler bölge şampiyonasına gidecek denildi. Bende Kahramanmaraş’taki bütün rakiplerimi yenerek serbest sitilde ağır sıklet il birincisi oldum. Takım olarak ta Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesi il birincisi oldu.

Ben il şampiyonasından sonra antrenmanlara imam lisesinin güreş takımıyla çıkmaya başladım. Antrenmanı imam lisesinin öğrencileriyle yapmaya başlayınca okul idarecilerinin yardımıyla akşam yemeğin de imam hatip lisesinin pansiyonunda yiyebilme imkânım oldu. Akşam yemeğini de imam hatibin öğrencileriyle yiyince güreş takımının pehlivanlarıyla kısa sürede kaynaşarak arkadaş olduk. Biz o günlerde antrenmanlara yoğun bir şekilde devam ederken, bölge şampiyonası için mart ayının sonunda Elazığ’a gideceğimiz belli oldu.

Ben o ana kadar doğuda değil Elâzığ’a, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine bile gitmemiştim. Elazığ hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildim. Bizim köydeki delileri tedavi için Elâzığ’a götürürlerdi. Bu nedenle; Elâzığ dendi mi aklıma akıl hastanesi gelirdi. Birde okulumuzda Savaş Kıyak isimli bir öğretmeniz vardı. Dersime girmediği halde Savaş Hocayı okulumuzun bütün öğrencileri gibi, bende çok severdim. Savaş Hocamı çok sevdiğim için, Savaş hocamızın şahsı manevisinde Elâzığ’ı da seviyordum.

Bölge şampiyonasının yeri ve tarihi belli olunca, şampiyonda başarılı olmak için antrenmanları iyice artırdık. Kondisyon çalışmaları yapmaya başladık. Bir taraftan lisans belgesi ve veli izin işlemlerimizi tamamladık. Mart ayının sonunda bir sabah Aksu Otobüsüne binerek Elazığ istikametine doğru hareket ettik. Başımızda İmam Hatip’in Tarih Öğretmenlerinden Ökkeş Ramazanoğlu hoca vardı. Ökkeş Hoca otobüse bindiğimiz andan itibaren komik esprileriyle bizleri güldürmeye başladı.

Üzerimizdeki deniz mavisi renkli ve sırtında Kahramanmaraş İHL yazılı eşofmanlar diğer yolcuların nazarı dikkatini bizim üzerimize çekmeye yetti. Otobüsteki yolcular bizim ile tanışıp muhabbet etmek için gayret sarf ediyorlardı. Otobüs otogardan hareket edip şimdiki madalyalı kavşaktan sol tarafa dönünce birden bire hüzünlendim. Gözlerim doldu. Çünkü takım arkadaşlarımın anneleri, babaları, kardeşleri ve diğer yakın akrabaları onları Elazığ’a uğurlamak için otogara gelmişlerdi. Beni uğurlamaya gelen hiç kimse yoktu. Ailem köyde yaşıyordu. Beni uğurlamak için köyden şehre gelme imkânları yoktu. Ağladığımı kimse görmesin diye yönümü camdan tarafa çevirip Ahır Dağının yamaçlarına bakıyormuş gibi bir görüntü verdim arkadaşlarıma. Otobüs Kara ziyareti geçip Kapı Çam’a doğru varınca ruhumda yaşadığım duygular aniden sona erdi. Tomsuklu Tepesine varınca Narlı Ovasındaki yeşermeye başlayan uçsuz bucaksız ekin tarlaları dikkatimi çekmeye başladı. Narlıdan Pazarcık istikametine dönünce otobüsümüz demiryolu üzerinde hareket eden tren katarlarını gördüm. Pazarcık’a varırken sağ tarafımızda kalan Kartalkaya Barajının mavi suları adeta içimi büyüledi. Pazarcık’tan sonraki engebeli arazilerdeki bağlar ve fıstık ağaçları beni farklı bir âleme aldı götürdü.

Gölbaşı yakınlarındaki Çelik rampasından aşağı inerken gözüme çarpan iki gölün isimlerini on yıl sonra Gölbaşının Belören Kasabasına öğretmen olarak atanınca öğrendim. Sol taraftaki gölün adı İnekli gölü, sağ tarafta ki gölün adı Balkar gölü imiş. Gölbaşı vardığımızda ilçenin kuzeyindeki gölün adının Gölbaşı Gölü olduğunu arka tarafımda oturan yolcudan öğrendim. Otobüsümüz Gölbaşını geçip on kilometre kadar ilerledikten sonra Göksu ırmağına ulaştık. O sene karın çok yağması nedeniyle yükselen sular Göksu ırmağının yatağına sığmıyordu. Göksu ırmağının sol tarafa baktığımda gördüğüm devasa büyüklükteki demir yolu köprüsüne gözlerim inanmadı. Köprü bir minare boyundan yüksek ve bir kurşun atımı mesafeden daha uzundu. Karayolu ırmağın sol tarafından ırmağa paralel olarak ilerlerken otobüsümüz karayolu ile Göksu ırmağı arasında kalan Vadi Restoranda yarım saatlik ihtiyaç molası verdi.

Otobüsün mola verdiği lokantada yemeğimizi yedik. Çayımızı içtik ve diğer ihtiyaçlarımızı giderdik. Lokantanın ses sisteminden “ Kahramanmaraş’tan gelip Elazığ Erzurum istikametine gitmekte olan Aksu Seyahatin sayın yolcuları otobüsünüz harekete hazırdır” anonsunu duyar duymaz koşar adımlarla lokantadan çıkıp otobüsteki yerlerimizi aldık. Otobüsümüz hareket ettikten kısa bir süre sonra yolumuz Göksu Irmağından ayrılıp sol tarafta kalan farklı vadinin içine saplandı. Vadinin sağ tarafındaki dağlar çam ormanları ile kaplı iken sol tarafındaki dağlar kimyasal tedavi görmüş insanların başı gibi çıplaktı. Otobüsümüz yılan gibi kıvrılan yollarda yavaş yavaş ilerken dağlar yükselmeye, bitki yapısı değişmeye başladı. Karanlık dere tünelini geçtikten benim sol tarımda kalan vadinin yüzde yüz eğimle yükselen deriliğini görünce korkumdan gözlerimi kapattım. Allah göstermesin, bir arabanın buradan geçerken şoförün yapacağı en küçük hatanın bedeli ölüm olurdu. İnsanın cesedine ulaşılır mı bilemiyorum ama arabanın enkazını çıkartılma imkânı yok gibiydi. Sırat köprüsüne benzeyen bu tehlikeli yolun uzaklığı iki kilometre kadar vardı. Yolun tehlikeli kısmının bittiğini otobüsün motor sesinden anladım. Gözlerimi açtığımda otobüsümüz yüksek bir platonun ortasında yer alan Erkenek Kasabasına girmek üzeriydi. Erkenek kasabasının sağ ve sol tarafındaki yüksek dağların başı kar ile kaplıydı. Başı kar ile kaplı dağlarda gölgesinde oturmak için tek bir ağaç yoktu. Kasabanın konumlandığı düzlükte ise elma ve kavaktan başka ağaç gözükmüyordu. Erkenek Platosu bitip Reşadiye Geçidine vardığımızda görmüş olduğum coğrafyanın tehlikesini kelimelerle anlatmak için çaresiz kalıyorum. Reşadiye Geçidinden sonra sol tarafından Sürgüye inen yolda en az on kere ihlas suresi okudum herhalde. Sürgüden sonra Malatya’ya kadar içinden geçtiğimiz köylerdeki arazilerin tamamı kayısı bahçeleriyle kaplıydı. Malatya’nın arkasındaki Bey Dağı yüksek yerleri beyaz örtüyle kaplıyken engin kısımları yeşile boyanmıştı. Şehrin girişindeki Beyler deresinden geçerken “Beyler deresinden geçtim te geldim” türküsü pelesenk oldu dilime…

Otobüsümüz Malatya’ya vardığımızda yolcu indirmek ve bindirmek için Malatya Otogarında on beş dakika mola verdi. Mola esnasında Ökkeş Hocam bir poşet gün kurusu kayısı alarak pehlivanlara dağıttı. Yemi olduğumuz bu güzel aromalı kayısı açlığımızı azda olsa yatıştırmış oldu. Malatya Otogarından hareket ettikten sonra şehir biter bitmez yine bizi kayısı bahçeleri karşılamaya başladı. Kayısı bahçelerinin arasında yarım saat kadar ilerledikten sonra adına türküler yazılan Fırat Nehri bizi en g coşkulu haliyle karşıladı. Fırat Nehrini Kömürhan Köprüsünün üzerinden geçtik. Kömür han köprüsünden geçerken birdenbire “Kömürhan Köprüsü Harput’a bakar” türküsünü hatırladım. Türkünün sözlerini şiir şeklinde söyleyerek kendi kendime hüzünlendim. Gayri ihtiyari olarak gözlerim yaşardı. Köprüyü geçtikten bir müddet sonra önünde kavurmacı yazan yol boyu lokantaları dikkatimi çekmeye başladı. Birbirine çok yakın mesafede faaliyet gösteren kavurmacı lokantaları bitince Elazığ şehrinin yüksek binaları yavaş yavaş karşımıza çıkmaya başladı. Şehir gözükmeye başladıktan on beş dakika sonra otobüsümüz Elazığ Otogarına intikal etti.

Akşam konaklayacağımız Elazığ İmam Hatip Lisesi Pansiyonun otogara yakın bir yerde olduğunu öğrenince çantalarımızı elimize alıp yürümeye başladık. Yolculuk esnasında ben güreş takımında yer Abdullah Kaçamaz, Mustafa Koç ve Mithat Çekiç isimli üç kişiyle muhabbet ederek arkadaş oldum. Abdullah Kaçamaz bizim köye yakın bir mesafede yer alan Ilıca Köyünden tanınmış bir ailenin oğluydu. Mustafa Koç aslen Çakırdere Köyündendi ama şehirde oturuyorlardı. Mithat Çekiç Hataylıydı. Elazığ İmam Lisesine vardığımızda okulun yöneticileri, öğretmenleri ve öğrencileri bizleri çok sıcakkanlı bir şekilde karşıladılar. Kelimenin tam anlamıyla bağırlarına bastılar.

Pansiyon binasına giderken elimizden çantalarımızı zorla alarak kendiler taşıdılar. Pansiyona varınca Abdullah, Mustafa, Mithat ve ben aynı odaya yerleştik. Kalacağımız odalar en güzel şekilde temizlenmiş ve yataklara hiç kullanılmamış yeni çarşaflar geçirilmişti. Odamıza yerleştikten sonra güzel bir duş alarak dinlenmek için yataklarımıza uzandık. Ezan okunduktan sonra akşam namazını pansiyonun mescidinde cemaat ile kıldık. Namazdan sonra akşam yemeği için Ökkeş Hoca bizi çarşıya götürdü.

Elâzığ’ın ana caddesinde gezerken karşılaştığımız bir abinin tavsiyesi ile akşam yemeği için İzzet Paşa Camisi yakınlarındaki Hacı Bey Et Lokantasına gittik. Lokantaya vardığımızda vitrin tezgâhındaki buğulanan sıcak yemekler, başı boneli ve pala bıyıklı bir usta tarafından kesilerek servis edilen dönerler benim birdenbire iştahımı kabarttı. O anda çok fazla acıktığımı hissettim. Ökkeş Hoca önde biz arkada olmak üzere on kişi topluca lokantaya girdik. Lokantaya girdiğimizde, lokantanın sahibi yıllarca hasret kaldığı çocuklarına kavuşan bir baba edasıyla sarıldı bize. Bizi lokantanın en güzel köşesine oturttu. Giyimiyle, kuşamıyla, ayağındaki yumurta topuk ayakkabısıyla ve şivesiyle hakiki bir gak koş olan Hacı Bey hepimizle ayrı ayrı tokalaşıp, hoş geldiniz diyerek bize en üst seviyede muhabbet gösterdi. Lokantada karnımızı doyurduk. Tatlımızı yedik. Çayımızı içtik. Ökkeş Hoca hesabı ödemek için kasaya gitti. Lokantanın sahibi Hacı Bey bizlere hitaben “Oğlum Maraşlılar biz Elazığlılar sizi çok severiz. Bu öğün yemeğiniz benden. Bundan sonrada gelirseniz sporcu kafilelerine yüzde yirmi indirim yapıyorum. Size yüzde otuz indirim yaparım. Başarılar diliyorum” diyerek bizi kapının dışına kadar uğurladı.

Ökkeş Hoca başta olmak üzere bütün takım arkadaşlarım Hacı Beyin bu ali cenap davranışı karşısında önce şoke olduk. Sonra mutluluğumuz zirve yaptı. Adrenalimiz yükseldi. Hacı Beyin hürmeti, sevgisi ve saygısı sadece bize değil, bizim sahsı manevimizde bütün Kahramanmaraş halkınaydı. Lokantadan pansiyona gidinceye kadar ağızlarımız kilitlendi tek kelime konuşamadık desem yalan olmaz. Elâzığ’da kaldığımız beş günlük süre boyunca vefasızlık olur düşüncesiyle Hacı Bey Et Lokantasından başka bir lokantanın içine girmek değil önünden bile geçmedik. Pansiyonda kaldığımız her akşam Elazığ İmam Hatip Lisesinin yatılı öğrencileri köylerinden getirip dolaplarında sakladıkları tut kurusu, bastık, pestil gibi atıştırmalık yiyeceklerinden bizlere ikramda bulunmak için sıraya geçiyorlardı. Bizimle resim çektirip, fırsat buldukça sohbet ediyorlardı. Elâzığ’da kaldığımız süre boyunca hiçbir yabancılık çekmedik.

Pansiyonda kaldığımız ilk gecenin sabahı kahvaltı yapmadan aç vaziyette tartıya girmek için müsabakaların yapılacağı spor salonuna gittik. Bazı arkadaşlarımızın kilo sorunu vardı ama ben ağır sıklette güreştiğim için kilo sorunum yoktu. Tartıya girdik. Listelere isimlerimiz yazıldı. Biz pehlivanlar diyarı Kahramanmaraş’tan gittiğimiz için bütün güreşçilerin gözü bizim üzerimizdeydi. Tartıdan sonra Hacı Bey Et Lokantasına gidip kahvaltımızı yaptık. İzzet Paşa Camisinde Cuma namazımızı eda ettik. Namaza gelen cemaati cami almayınca cemaat caminin etrafındaki sokaklara, caddelere taştı. Cuma namazı bittikten sonra müsabakaların başlayacak olması nedeniyle acele olarak kapalı spor salonuna gittik.

Bölge şampiyonasına değişik bölgelerin on altı ilinden takım gelmişti. Gelen takımları kura yöntemiyle A ve B olmak üzere iki guruba böldüler. Biz Kahramanmaraş takımı olarak B gurubunda yer aldık. Tevafuk mu desem, şansızlık mı desem bütün güçlü takımlar bizim guruba düştü. Yapılan küçük bir seremoninden sonra birinci tur müsabakaları başladı. Yapılan birinci tur müsabakalarında ben dâhil bizim takımdaki bütün güreşçiler rakiplerini yendiler. İkinci müsabakalarında ise altı galibiyet aldık. Takım olarak durumumuz iyi gidiyordu. Cumartesi günü saat onda başlamak üzere ilk günkü müsabakalara ara verildi. Spor salonunda duşumuzu aldık. Lokantada yemeğimizi yedik. Yatmak üzere pansiyona gittik. Spor salonundan pansiyona kadar gittiğimiz süreçte fırsat buldukça yaptığımız müsabakaların kritiğini yaptık. Kritik yaparken bizi gören bazı insanlar bizleri profesyonel güreş yorumcusu sanıp kendi aramızdaki konuşmalara kulak kabartıyorlardı. Ökkeş Hocam ise ikinci turda mağlup olan iki arkadaşımızı teselli etmekle meşguldü. Pansiyona girerken yatsı vakti olmuş olmalı ki minarelerden ezan sesleri yükselmeye başladı. Çok yorgun olduğumuz için yatsı namazını kılar kılmaz uyuduk.

Sabahleyin uyanır uyanmaz kahvaltımızı yaptık. Saat onda müsabakalar başlayacağı için müsabakalardan önce hafif bir antrenman yapmak için saat dokuzda spor salonuna gittik. Saat on olunca üçüncü tur müsabakaları başladı. Birinci ve ikinci turda zayıf pehlivanlar elendiği için üçüncü tur müsabakaları kıran kırana geçiyordu. Maçlar genellikle tuş ile değil puan üstünlüğü ile tamamlanıyordu. Ben ağır sıklet güreşçi olduğum için en son sıra bana geldi. Mayomu giydim. Mindere çıktım. Rakibim hem boy olarak benden uzun hem de kilo olarak benden ağırdı. Hakemin çaldığı düdük sesiyle güreşmeye başladık. Maçın ilk saniyelerinde ben rakibime tek kol oyunu yapıp sırt üstü yere düşürdüm. Yere düşürdüm ama yerde rakibim üzerinde hâkimiyet kuramadım. Rakibim sırt üstü yere düştüğü saniye içeresinde tekrar yan döndü. Orta hakem benim oyunumu Grand Teknik bir oyun olarak değerlendirip dört puan verdi. Seyirciler benim rakibi yendiğimi iddia ederek sahaya indiler. Okul müsabakası olunca salonda görevli iki tane polis vardı. Anlayacağınız yeteri kadar güvenlik tedbiri alınmamıştı. Müsabakaları izlemek için salonda bulunan vali yardımcısı, milli eğitim müdürü ve salonda bulunan diğer kamu görevlileri araya girdiler ama Elazığ halkı itirazından vaz geçmedi. Takviye polis ekipleri geldi. Hakem kararından vaz geçmedi. Ortalığın yatışması en az yarım saat sürdü.

Ortalık yatışınca müsabakaya kaldığımız yerden devam ettik. Müsabaka sonunda rakibim beni sayı üstünlüğü ile yendi. Bu müsabakayı ben kendi memleketimde yapsaydım seyircilerden bu kadar destek bulabilir miydim? Bilemiyorum. Yaptığım maçta yenilsem bile Elazığ halkından gördüğüm bu manevi destek nedeniyle yaşadığım mutluluğu bugün olmuş kelimelerle anlatamıyorum. Ondan sonraki yaptığım bütün müsabakalar sonunda bölge şampiyonasını dördüncü olarak tamamladım. Dördüncü olunca madalya alamadım. Diğer arkadaşlarımızın göstermiş olukları başarı ve yapmış oldukları dereceler münasebetiyle takım olarak şampiyonayı birinci olarak bitirdik.

Şampiyonanın bittiği akşam bir medreseye giderek adını Hulusi olarak hatırladığım bir âlim zatın dersini dinleyip duasını aldık. Sabahleyin Harput Kalesini ve Harput Ulu Camisini dolaştık. Kapalı Çarşıya giderek alış veriş yaptık. Hacı Bey Et Lokantasın da son akşam yemeğimizi yedik ve lokantanın sahibi Hacı Ağabey ile vedalaştık. Lokantadan ayrıldıktan sonra İzzet Paşa Camisinde cemaat ile yatsı namazımızı kılıp, yatmak için pansiyona gittik. Sabahleyin kalkınca kahvaltımızı yaptıktan sonra pansiyonda tanıştığımız öğrenciler ve okul idarecileriyle helalleşerek memleketimize dönmek üzere otogara gittik. Otogarda Erzurum’dan gelen Aksu otobüsüne binerek gittiğimiz düzer gâh üzerinden memleketimize döndük.

Elâzığ’a ayak bastığımız andan döndüğümüz ana kadar Elazığ halkından gördüğümüz sevgi ve saygı her türlü takdirin üzerindeydi. Dönüş yolunda İmam Hatip Lisesi pansiyonunda kalan fakir fukara çocuklarının dolapların da sakladığı bir avuç tut kurusunu bizim ile paylaşması, lokantacı Hacı Ağabeyin bizim kafileye pozitif ayrıcalık yapması, seyircilerin yapmış olduğum tartışmalı müsabakada benim yanımda yer alması bir tesadüf olamaz diye düşündüm. Bu olsa, olsa Elazığ Kahramanmaraş arasında uzanan ve bizim çıplak gözle göremediğimiz, gönül köprüsünün dış dünyaya yansımış halidir diye değerlendirdim. Düşüncemde yanlış varsa takdiri size bırakıyorum.

Ben bu güreş şampiyonadan sonra fanatik bir Elazığ sevdalısı oldum. Üniversitede okunken Elazığlı arkadaşlar edindim. İş hayatımda Elazığlılarla yakın dostluklar kurdum. Erciş’te çalıştığım yıllarda memleketten giderken ve memlekete dönerken mutlaka ve mutlaka yemeğimi Elâzığ’da yedim. Arabamın yakıtını Elâzığ’dan aldım. Elazığ Kahramanmaraş arasında uzanan gönül köprüsünü hisseden her insan gibi bende Elazığ’a sevdalandım.

Yarım asırdır gönlümde yaşayan bu Elazığ sevgisi ebediyete kadar devam eder diye düşünüyorum.


SARMALDAKİ ZAMANSIZLIK/Azize BATİ




"Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.”

A. Hamdi Tanpınar



Bir döngü içerisinde varlığını sürdüren bütün her şey kendi sarmalında zamansızlığın yolcusudur. Yokuşlar, düzlükler hepsi sarmalın içerisinde insanın soluklanmasını sağlayan birer durak misalidir. Vardığımız her durakta kendimize özgü öğrenimlerimizi gerçekleştikten sonra bir diğer durağa geçeriz. Ömrümüz nihayete erene kadar bu şekilde devam ederken hayatımız boyunca zamanın içinde yürüyen yolcularız aslında. Herkes kendi sarmalında esen rüzgârla yönünü bulmaya çalışır. Kimisi için kırkında kimisi için altmışında kimisi için de yirmisinde değişir pusulanın yönleri. Kuzeyden esen rüzgâr güneyin kıyılarını keşfe çıkartabilir belki de bambaşka bilmediğiniz bir pusulanın yönlerini keşfettirir. Yirmi beşinde kucağında çocuğunu emziren anne hayatında daha önce hiç bilmediği bir yönü pusulasında görür. Tolstoy muhtemelen 67 yaşında bisiklet sürmeyi kendi hayat sarmalında vardığı yerden bir sonraki öğrenimi gerçekleştirmek içindi. Bugün Tolstoy’un Bisikleti diye bir kavram var. "ve hiçbir şey için geç değildir." Geç kalmalar istediğiniz yere doğru sizi itiyorsa aslında doğru olan yerde öğrenim gerçekleşiyordur. Hayatın birçok evresinde insan her zaman bir şeye doğru koşma hevesi içerisindeyken zamansızlık kavramını hatırlayamaz.

Yaşantılarımız her zaman tek bir doğru parçası üzerinden akmadığı gibi doğrusal bir çizgide de ilerlemesi mümkün değildir. A. veya C. noktası vardır ama ikisi aynı yerde bulunmamızın imkânı yoktur. Eş görevler için gidilen duraklarda olabilirler başka birçok sebeplerle benzer de edinimlerde sağlayabilirler ama aynı zamanda iki yerde bulunup farklı şeyler öğrenemezsiniz. Burada sarmalların ya da savrulmaların insanı hangi yöne götürdüğü ve neyi buldurduğu önemlidir. Bilinçli yapılan yolculuklar savrulmaları, kayboluşları engeller bütün her şeyi nihai hedefe doğru düzenler. Tolstoy’un Bisikleti bu bağlamda önem teşkil eder. Hayat boyu sürdürdüğümüz bu yolculukta zaman, sizin benliğinizdir. Yaptıklarımızı, yapamadıklarımızı yahut yapmak istediklerimizi belirli bir tarihe sıkıştırmadığınız takdirde hepimiz zamansız bir yolcuyuzdur. İz bırakan zamansızlık kollarımızdaki saatlerle hesaplanan mükemmeliyetçilikten daha esaslı ve daha kalıcıdır.

Tolstoy zamansızlığı kendi benliğinde keşfetmiş ve altmış yedi yaşında insanlığa bisikletini bırakmıştır. Onun hayat sarmalında bu eylemi gerçekleştireceği durak yaşında saklı değil özünde yapmak istediğiydi. Geç kalmışlık bedenin mazeretidir ruhun saati de zamanı da yoktur. Galebe çalan insan ise kolda işleyen akrep ve yelkovanın hükmü yirmi dört rakımı ile sınırlıdır. Tolstoy yarı bilimsel gerçeklikteki yaşamı ve zamanı İtiraf adlı eserinde şu şekilde açıklar: “Nasıl yaşamalıyım? Sorusunu soran açık yürekli bir insan, deneysel bilgiler alanında sorusuna aldığı ‘Önce sonsuz parçacıkları, sonsuz zaman ve karmaşıklıktaki değişimlerini sonsuz bir uzamda incele, ancak o zaman kendi hayatını anlarsın’ yanıtından, tıpkı açık yürekli bir insanın başını sonunu bilmediğimiz, hatta küçük bir kısmını bile bilmediğimiz ‘Tüm insanlığın hayatını incele, ancak o zaman kendi hayatını da anlarsın.’ yanıtı gibi tatmin olamaz. Deneysel yarı bilimlerde de durum aynıdır, bu yarı bilimler belirsizliklerle, yanlışlarla ve çelişkilerle doludur.” İnsanın içinde işleyen ruhun saati ile duvarda mekanizmaya bağlı çalışan saatin aynı zamanı göstermediğini hatta kimi bazen ikisinin zıt yönlerde aktığını söyleyebiliriz. Kolunuzda işleyen saatiniz mücevherden olabilir ama hayatınızın zaman akışını göstermeyebilir. Yaşamda kendi keşif saatinizi öğrenmediğiniz takdirde gördüğünüz sadece uzun ve kısa oktan ibrettir. Herkes kâşiflerin sırrına ermeyebilir ama kendi yaşamının zaman kâşifi olabilir.